{"url": "https://edebistan.com/deneme/15-temmuz-darbesinin-oykuye-ve-yaziya-m-nidar-dokunusu", "text": "Şehadet yaralı yanık bir türkü gibi akıp gitti bu topraklarda. Darbe demek eksik sanırım. Bu tam anlamıyla kutsallara, masum insanlığa yapılmış haince bir kalkışma idi. Toplum olarak büyük bir travma yaşasak da reflekslerimiz tıpkı şairin dediği gibi, Sen şehit oğlusun, unutma yazıktır atanı... Sözleriyle köklerimizden aldığımız o güçlü ve kavi imanın sağladığı eşsiz direnişle doğruldu millet. Şehitler kendi hikayelerini en güzel şekilde şehadetle yazıp bu topraklarda Rablerine kavuştular. Geride kalanlara arkalarından dua niyetine yazmak düştü. Yazmak da zordur ama daha zoru ve cesaret isteyeni yaşamaktır. Onlar yanık bir türkü gibi bu topraklara, bulvarlara, caddelere, köprübaşlarına unutulmaz hikayelerini yazıp gittiler, hepsine rahmet olsun. Yaşanan acı günler, travmatik durum günlerce ekranlarda konuşuldu. Medya dili, aktüalitesi ile yaşananları güncel haberlerin sıcaklığında her daim aktardılar televizyon ekranlarından. Ama şu bir gerçek ki; aktüel anlamda konuşulanlar hiçbir zaman iz bırakmazlar. Onlar anlık olaylar gibi kişilerin muhayyilelerinde sadece o dönem ve o anlarda algılar oluşturup bir su gibi akıp giderler. Abdullah Harmancı' nın sorduğu mezkur soruya verdiğim cevap bu yazının da başat konusunu oluşturuyor gibi. Cevabı olduğu gibi bu yazıya aktarıyorum: Zaman bir kum saatından gibi akıyor göç develeriyle. Henüz sıcak yataklarını, kovalamaca oynadıkları, kendilerine ait birkaç sevimli eşyayı ve arkadaşlarını niçin terkettiklerini bilmeyecek kadar küçük çocuklar bile, develerin yorulmaz adımlarıyla çalkalandıkça besleniyorlar o hüznün ve öcün yemişleriyle diyerek 'Bir Afganistan Güzellemesi' yazısına anlamlı bir giriş yapar usta şair Cahit Zarifoğlu. O yaşadığı yıllarda yüreğine, o eşsiz dizelerine ilmek ilmek dokudu Afganistan Cihadını. Kendi çağının ve yaşadığı dönemin çetelesini tutar gibi o acımasız savaşı, Afgan çocuklarının perişanlığını yazdı. Zaman bir kum saatından gibi akıyor göç develeriyle. Henüz sıcak yataklarını, kovalamaca oynadıkları, kendilerine ait birkaç sevimli eşyayı ve arkadaşlarını niçin terkettiklerini bilmeyecek kadar küçük çocuklar bile, develerin yorulmaz adımlarıyla çalkalandıkça besleniyorlar o hüznün ve öcün yemişleriyle diyerek 'Bir Afganistan Güzellemesi' yazısına anlamlı bir giriş yapar usta şair Cahit Zarifoğlu. O yaşadığı yıllarda yüreğine, o eşsiz dizelerine ilmek ilmek dokudu Afganistan Cihadını. Kendi çağının ve yaşadığı dönemin çetelesini tutar gibi o acımasız savaşı, Afgan çocuklarının perişanlığını yazdı. Bizim zamanımıza düşen hüznün ve öcün yemişleriyle beslenen kuşaklar, coğrafyalar var. Bunları da sonraki kuşaklar okuduklarında muhayyilelerinde çok manidar karşılıklar bulacağını düşünüyorum. 15 Temmuz direnişi gerçekleşmemişti bu sorular geldiğinde. Nitekim çok uzak sandığımız acılar bizim coğrafyamızda, kutlu Anadolu topraklarında her an yaşanabilirmiş bunu gördük ve yakinen yaşadık. Hayatın acılar yüklü damarlarından süzülüp gelmiş edebiyat her seferinde okuru şahitliğe taşıyacaktır. Duaya, selamete, hakikat duraklarına, muhkem duruşlara taşıyacaktır. Bu olaylar ne yazık her zaman sıcaklığını koruyacaktır. Çünkü Habil ve Kabil dünya kurulduğundan bu yana kendi temsilcileriyle yaşıyor. Hak ve batıl cephesi hep var olacak ve bunun öyküsü, hikayesi, şiiri, destanı her kuşağa ulaşacak tüm sıcaklığı ve samimiyeti ile... diyerek bu soruyu cevaplandırmıştım. Edebiyat Dergileri kalkışmadan sonra büyük bir cesaret ve soğukkanlılıkla özel sayılar çıkarttılar. Yaşanın acıların üzerinden zaman geçememiş ve tüm yakıcılığı ile insanımızın şaşkınlığı ve travması devam ederken, Edebiyat dergileri üzerlerine düşeni fazlasıyla yaparak, büyük bir cesaretle kalkışmayı kapaklarına, yazılan şiirlere, öykülere ve dahi yazılara taşıdılar. Hastanelerde ve evlerde gaziler tedavi görüyor, hala sıcak topraklara belenmiş genç ve yaşlı tüm şehitlere ağıtlar yakılarak acılar her daim yürekleri kavuruyordu. Ama yaşanan acının tazeliği ne kadar acıtsa da yürekleri o acıları satırlara hemen sıcağıyla aktarmak anı kalemin şahitliğine taşımak gerekir. Zamana bırakılmayacak, anında yaşanmış acıların soğukluğu yürekleri terketmeden, kalemi de bu acıların yangınına taşımak gerekir ve beklenmez... Edebiyatın kamusal ve soğuk barikatlarını aşarak, acılara belenmiş kalemi akan kana taşımak gerekir. Şehadetin o kutlu zamanlarındaki şahitliğini, duayı, an an bütün sıcaklığıyla yazmak gerekir. Kurutuluş Savaşında, Çanakkale'de Mehmet Akif Ersoy da aynısını yapmıştır. Ve onun şiirleri sanki bu gün yazılmış gibi yüreklerin derinliklerinde, samimi, içten karşılığını her daim buluyor. O coşkulu sesleniş, o derin nida, o yürekten haykırış ve teslimiyet şiirlerin satırlarından hala yüreklerimize akmaktadır. Edebiyat dergilerinin tümünde istisnasız darbe sayısı yapıldı. Yalnız sol cenahtan bu konuya dair kayda değer bir çalışma göze çarpmadı. Şehitlerin kanı, yaşanan travma, milletin direnişi ne yazık onların muhayyilelerini işgal etmekten, inandırıcılıktan hep uzak oldu. Dergilere Baktığımızda; Mahalle Mektebi bu konuda büyük çaba gösterdi. Darbe sayısında, oldukça kayda değer çalışmalarla büyük bir bölüm ayrıldı. Emine Acar; Silinemeyen Darbeler başlığıyla bir öykü kaleme aldı. Çocuk bakış açısıyla başlayan öykü: Bir kız çocuğunun babasını en büyük, en güçlü gördüğü yaşlardaydım. Sen bu masalı karakolda anlat, derken babamı silahlarıyla itip düşürdüler. Gözümde iki damla yaş donup kalmış, darbeyi, sokağa çıkma yasağını hafızamdan silecek özel bir silgi aramıştım diyerek acının iklimlerini çocuk muhayyiledeki karşılığıyla gözler önüne sererek, 28 Şubat'a ve günümüzde yaşanan 15 Temmuz Darbesi'ne değindiğini gördük. Dergide Ömer Halisdemir' in şehadetini anlatan; Nefes Al Ölmeyeceksin adıyla benim de bir öyküm yer aldı. Hece Dergisi 238 sayısında 15 Temmuz Dramatik Dönüşüm başlığıyla darbe ile ilgili bir dosya hazırladı. Bu dosya da öykü yer almadı ama öykü tadında önemli yazılar değerlendirmeler yer aldı. Mustafa Kirenci' nin, 'Çağrılanlar Ya Da Çağrıyı Alanlar', Hasibe Çerko'nun ; 'Üslup Her Şeyi Değiştirir', adlı önemli yazıları ve pek çok çalışma yer aldı. İtibar Dergisi, arka arkaya iki sayıda Darbe' ye yer verdi. Dergide pek çok şairin şiiri yer alıyor. Yıldız Ramazanoğlu; 'Şehidin Taze Toprağına Doğru' diye hikaye tadında duyarlı bir yazı kaleme aldığını gördük. Aykut Ertuğrul'un Ömer Halis Demir'le ilgili anı-hatıra şeklinde bir yazısı ve Berat Demirci'nin Satrançname-i Sağir adlı çalışması yer alıyor. İtibar dergisinde Selma Aksoy Türközün de İki Mevsim Arasında adlı öyküsü Ekim sayısı İtibar Dergisinde yer aldı. Temmuz Dergisi ilk sayısında, İnandık: Gün Muhakkak Ağaracaktır diyerek Temmuz Direnişi dosya konusu yaptı. Ve dergi ismini de Temmuz olarak belirlediler. Güray Süngü' nün, Şehadet Parmağı diye kısa bir öyküsü yer aldı dergide. İsmail Isparta'nın, Her Şey Tiyatroydu adlı öyküsü de dergi de yer aldı ayrıca. Temmuz Dergisi'nde yine Ayşegül Genç'in Doksan Artı Bir Evler öyküsü yayınlandı. Bir Nokta Dergisi de; Halk: Kıta Dur! Dedi ve kapağa taşıdı Temmuz Direnişi' ni. Mürsel Sönmez'in ve pekçok değerli kalemin çalışmalarınını yer aldığı dergide Sevil Tepe'nin de Erol Olçok hakkında yine hikayeye yaslı bir anlatısıyla yer aldı. Türk Edebiyatı Dergisi'nde Özcan Ünlü' nün dostu Şehit Mustafa Canbaz'ı anlattığı Mustafa adlı anlatı-hikaye şeklinde çalışması yer alırken aynı özel sayıda; Mehtap Altan' nın Dip Direniş ve Erhan Genç'in, Yoklama adlı öyküsü yer almakta. Yedi İklim Dergisi'nde Osman Koca'nın Ayateyn öyküsü, Ali Haydar Haksal'ın geçmişten günümüze doğru uzanan darbeleri anlatı şeklinde kaleme aldığı Tarihin Karanlık Sokakları yine Osman Bayraktar'ın ve bir çok yazarın konuyla ilgili yazıları yer almakta. Ayasofya'nın 13. sayısında da yine pek çok darbeye dair anlatı yer almakta. Karabatak Dergisi Eylül Ekim sayısında Direniş Edebiyatı adıyla bir bölüm yayınladı. Pek çok çalışmanın yanında Emine Batar' ın Kayıtlı Saatler adlı öyküsü yer aldı. Ay Vakti Dergisinde Yunus Emre Tozal' ın, Tankların İçinden Geçen Çocuk ve Serdar Üstündağ'ın, Kalkışma Demiştik adlı çalışması yer almakta. Post Öykü darbe sayısı çıkarmakla birlikte son sayısındaki atölye çalışmasını 15 Temmuz Öykü Atölyesi olarak gerçekleştirdi. Dergide, Remzi Şimşek'in, Zor Zamanlarda Dışarı Çıkmak, Senem Gezeroğlu'nun Ebru'nun Gecesi, Gülhan Tuba Çelik'in; Yılan, M. Nezihi Pesen'in: Başka Bir Ömer, Enes Gündoğdu'nun, Taş adlı çalışmaları er aldı. Mostar Dergisi de yine kapağına darbeyi taşıdı; Tank Büken Demir Bilek diyerek. Pek çok kayda değer çalışmaya, söyleşiye yer verdi. Şiar, 'İstiklal Destanı diyerek kapak yaptı darbeyi. Selim Baki; Vatan Sağ Olsun, Oğuzhan Bükçüoğlu, Yıkın Putlar adlı çalışmalarıyla darbeyi konu ettiler. Elif Sönmez Işık'ın yine anlamlı bir çalışması Tasavvuf Gazetesi'nin Darbe Özel sayısında yer aldı. Recep Seyhan'ın, Kayıp Güneş adlı öyküsü, Metal Çubukların Dansı adlı son öykü kitabında yer aldı. Roman mayası taşıyan öykü tahkiyede ve gözlemleriyle güçlü mesajlar ve dil işçiliği ile dikkat çekerken, Seyhan'ı romanın kıyılarına doğru taşır gibi. Darbelerin yankıları her dönem sonu edebiyata mutlaka yansımıştır. 27 Mayıs Darbesi ve 12 Eylül Darbesi, sonrasında askıya alınan demokrasi, binlerce insanın kamplaşmalar sonucu hayatını yitirmesi, siyasi ideoloji gözetmeksizin yapılan işkenceler, evlere düşen yangın alevi gibi evlat hasreti sonrasında edebiyatta da roman ve öykülerde, sinemada istenildiği kadar olmasa da yer aldı. 15 Temmuz Darbe Girişimi daha doğrusu bir kalkışma olarak gördüğümüz ve ihanet çetelerinin yaşattığı bu travmatik acı durum günümüz edebi kamusunda da yer buldu. Gönül ister ki; toplumu acının ve ihanetin derin iklimlerine taşıyan bu hain darbenin edebi metinlerde daha sağlam ve muhkem bir duruşla yer almasıdır. Ve unutulmaması için her daim edebiyatın kalıcı ve yarınlara seslenen eserleriyle geleceğe mesajını güçlü ve ektin bir şekilde göndermesidir. 1971 Reşadiye Tokat doğumlu yazar Lise ve Üniversiteyi İstanbul'da bitirdi. Kısa süre muhabirlik ve öğretmenlik yaptı. Bağcılar ve Bahçelievler Kültür Mdlüklerinde görev aldı. Pamuk Şekeri Çocuk Dergisi'nin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Edebistan Sitesi'nin söyleşi editörlüğünü bir süre sürdüren yazar İstanbul Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/44-kalem-44-degerli-mektup", "text": "Ben, on dört yaşındayım. İdare kelimesinin anlamını çok iyi bilip az ile yetinmekten mutlu olan bir kuşağın yetiştirdiği ' Bizim gibi yokluk görmesinler.' iyi niyetiyle her şey önüne sunulan ve hep daha fazlasıyla mutlu olacağını sanan yeni neslin bir ferdiyim. Ben, on dört yaşındayım. Okumayı yalnızca ders kitaplarını ezberlemekten sayan, kitap okumayı zaman kaybı olarak gören ama elindeki telefonla saatlerini harcarken en ufak bir vicdan azabı çekmeyen gençlerden sadece biriyim diye başlayıp korkularını sıralayarak yüreklere dokunan bir davet mektubu geldi bir gün. Bu mektup, tam kırk dört yazara kanat açıp uçtu 44 plakalı ilimizden. Yazarlar bu mektuba duyarsız kalmadı haliyle. Avuç içinizde küçük bir kartopu hayal edin. Sonra bu kartopunun yuvarlanarak nasıl büyüdüğünü... Tam da öyle bir proje oldu. Valilik destekli, Malatya Büyükşehir Belediyesi Kültür Hizmeti olarak bu proje daha anlamlı bir hal aldı. Yazılan mektuplar öğrenciler tarafından okunup uyandırdığı etkiye göre resme aktarıldı. Yazarlar öğrencilerle buluşmak üzere Malatya'da toplandı 14 Ocak 2019 tarihinde. Otuz sekiz farklı okulda kaybolan değerlerimiz temalı söyleşi yapılıp öğrencilerin resim sergisi açıldı. Öğrencilerin o heyecanı görülmeye değerdi. İşte değerler eğitimi budur dedirten anlar yaşandı. Böyle değerler eğitimini Türkiye'nin her iline yayılmasını istiyor gönül. Kitabı eline alan herkesin kitabı elinden bırakamayıp duygulandığını gözlemledim. Kendi çocukluklarını, halihazırdaki sorunlarımızı düşünerek duygulandıklarını hissettim. Bu duyguyu ilk başlatanın projenin koordinatörü de olan Nilüfer Aktaş Zontul olduğunu çok iyi biliyorum. O yüzden ona tek kişilik dev kadro demekten kendimi alamıyorum. Böyle büyük, zahmetli projelerde elini taşın altına koymak her yüreğin harcı değildir. Elinizi taşın altına sokasınız. Gençlik, geleceğimiz eğitsel, duyuşsal, sanatsal girişimler bekliyor. Sanat, her insanı güzelleştirir. Ülke olarak güzelleşmek dileğiyle."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/acilen-oncelikle-hemen", "text": "Ayaklarımızın yere sağlam basması, ruhumuzun ve gönlümüzün İslam dışı etki, iz ve renklerden arındırılması, birey ve toplumun rehavet, israf, hissizlik ve ilgisizlikten kurtulması için son zamanlarda İslami çevrelerin çeşitli düzey ve düzlemlerde yaşadıklarının üzerinde durulması, bunların gözden geçirilmesi gerekmektedir. Kardeşlik, kültür, kişilik ve kimlik inşası, yakın çevre içinde dayanışma -ekonomik paylaşım-, sosyal eşitsizlik ve dengesizliği azaltmak, aile bağlarını güçlendirmek, ahlak. a- Yıllar önce birlikte yediğimiz, içtiğimiz arkadaşlarımızla ilişkiler. Eskiden beraber olduklarımızdan ne kadarıyla bugün beraberiz? Bunun sebepleri üzerinde durulmalı ki, bugün beraber olduklarımızla yarın ayrı ve gayrı düşmeyelim. b- Bugün birlikte olduğumuz arkadaşlarımızla ne kadar hem haliz? Örneğin öğrenciliklerinde her şeyini paylaşanlar, paylaşabilenler, birlikte ortak iş yapmaya kalktıklarında, birbirleriyle ticaret yaptıklarında dostluklar, kardeşlikler neden zedeleniyor. 2. Kültür: Herhangi bir çalışmanın bilgi ve kültür olmadan başarılı olmasının imkansızlığı ortadır. Bu gerçeği, modern hayatın getirdiği ve dayattığı yozlaşmayla birlikte düşündüğümüzde, konunun ehemmiyeti daha iyi anlaşılmaktadır. Herkesin malumat peşinde koştuğu bir zaman diliminde, marifete, irfana olan ihtiyaç elzem olmaktadır. Kendimiz ve çevremizi malumatfuruşluktan kurtarmalı, ilim irfan yoluna girmeliyiz. Bu bağlamda sakınılması gereken en önemli şey, kitle iletişim araçlarıdır. Çünkü bunlar, popüler ve yüzeysel olanı enjekte etmeye çalışmaktadır. Sosyal medyadan, internetten, görsel ve işitsel iletişim araçlarından, hatta gazeteden mümkün olduğunca uzak durulmalı, dergiye, kitaba, özellikle de sohbete yönelinmelidir. 3. Kişilik ve kimlik inşası: Bununla kastedilen, Müslüman camia içinde nasıl/hangi kimlik ve kişiliğe sahip olunduğudur/olunacağıdır. Bilgi, düşünce, anlayış ve tavır açısından bunun üzerinde özenle ve dikkatle durulmalıdır. Bunu, içinde bulunulan çevreyi, genel çevreden yalıtmak, dışlamak için değil, umum Müslümanlara bir katkı olarak görmek gerekmektedir. 4. Ekonomik dayanışma ve paylaşım: İnsanlar becerilerine ve kabiliyetlerine göre bir yerlere gelmektedirler. Dolayısıyla beraber olduğumuz insanlar da buna paralel olarak bir yere gelmektedir. Ekonomik durumu nisbeten iyi olanlar, iyi olmayanlara yardım etmeli, onlara destek çıkmalıdır. Yoksa hem kardeşlik duygusu zedelenmekte, hem de bireysel beraberlik aile düzeyine çıkamamaktadır. 5. Aileyi güçlendirmek: Ülkedeki bozulmanın en iyi gözlemlendiği yer, aile kurumudur. Toplumun her kesimi, kentlisi köylüsü, zengini fakiri, dindarı dindar olmayanı, herkes her aile olumsuzluklardan nasibini almaktadır. Aile bireyleri vakitlerinin önemli bir kısmını dışarıda, iş yerinde, okulda, vb. yerlerde geçirdiğinden dolayı, evde iletişim azalmakta, bu da olumsuz, acı sonuçlara yol açmaktadır. İslami çevrelerde de artık boşanmaların oranı oldukça yükselmiştir. Bunların sebepleri üzerinde sıkı bir şekilde durulmalı, yeni kurulan ailelerin neden ve niçin yürü/ye/mediği üzerinde derin derin düşünülmelidir. Aileyi en çok tehdit eden unsur, kitle iletişim araçlarıdır. Bunlar, insanları bireyselliğe itmekte, sosyal ilişkileri zayıflatmaktadır. İşin en kötüsü, insanlar birbirleriyle iletişimde bulunduklarını sanmaktadırlar. Dışarıya, sohbete, toplantıya vb. etkinliklere vakit ayrılırken eve ayrılan zaman gittikçe azalmakta, bu da aile içi iletişimsizliğe sebep olmaktadır. 6. Ahlak: Bazıları yukarıda zikredilen nedenlerden dolayı bugün maalesef Müslümanlar arasında ahlaki zafiyetin boyutları iyice artmıştır. Günümüzde İslam'ın görünür yüzüne, Müslümanların davranışlarına, ahlakına bakarak kendine çeki düzen verme gereği duyan insan sayısı azalmıştır. Anlaşılması imkansız şöyle bir durumla karşı karşıyayız: İslamcı ama ahlaksız. Ahlaksızlıktan sadece zinayı, hırsızlığı anlamamak gerekir. İşçisine iyi muamele etmeyen, iyi mal üretmeyen, satmayan, kısacası insan hak ve hukukunu dikkate almayan herkes ahlaksızdır. Yani hak ve hukuk ihlali yapmaktadır. Bunun en büyük sebebi, Müslümanların bir biçimde tasavvuftan uzaklaşmaları, tasavvufa uzak durmalarıdır."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/ahmet-hamdi-tanpinar-in-mektuplarinda-resim-sanatinin-yeri-ve-eserlerindeki-izleri", "text": "Ahmet Hamdi Tanpınar'ın resim sanatına olan ilgisinin işaretlerini Ahmet Kutsi Tecer'e azdığı mektuplarda görebiliriz. Burada, gördüğü resimlerden ve resim sergilerinden detaylı bir şekilde bahsetmesi Avrupa izlenimlerinin merkezinde resim sanatı olduğunun bir kanıtıdır. Aşağıdaki mektup da onlardan bir tanesidir. Hala seninle baş başa oturup konuşacağız. Ne yaparsın? Yaş, Nuh'un güvercini olacak yaş değil. Hastalık yüzünden İstanbul'dan darmadağın çıktım. Nihayet, yolculuğun tabii dağınıklığı ve aç gözlülüğü, yerini yadırgaması var. Seyyah her yerde olabileceği için hiçbir yerde değil. O zaman da ayaküstü selamlar kalıyor. Üç aydır etrafla münasebetim bundan ibaret. Acayip bir su otelindeyim. Düştük diyelim. Kendi içime bir türlü inemediğim için dış alemde dolaşıyorum. Dün Aix müzesine gittim, güzel, ama çok güzel primitifler gördüm. Bir kaç Bizans üslubu küçük tablo. El kadar bir doğum tablosu güzel bir Filipo gibi. Daha yakınlardan Fontainbleau mektebinin bir Parnas sahnesi. Haddizatında mühim bir şey değil ama dans eden müzün çehresi fevkalade idi. Yapılan işin dikkati, bu dikkatle yüzün içeriye çekilişi ve maddesinin sırrını yoklamış tekrar görünmesi, hülusa anlatamayacağım bir yığın birbirine bağlı hususilik, I'Ame et la Danse... Yazık ki ne onun, ne de Gericault 'nun Oryantali'nin fotoğrafları var. Gericault'un son resmi imiş. Fakat merak edişimin asıl sebebi modelin kendisi. Ressamın cenaze merasiminde bir Türk, şark kıyafetiyle tabii belki de Rum, çünkü 1824 de Yunan İhtilali'nın arifesinde, Avrupa'da epeyce Rum vardı, cepkeninin yenindeki külü başına serperek cenazenin arkasından yürüyormuş. Kim olduğunu kimse bilmiyor yahut kimsede görmedim. Halbuki burada mavi sırmalı cepkeniyle, beyaz şalvarıyla, siyah sakalıyla iyice görünüyor. Müzenin asıl güzel harika eserlerinden biri de Mazzola'nın Sainte Anne, çocuk ve Meryem'i. Harikulade bir el senfonisi var. Fakat asıl mühimi, ressam Sainte Anne yerine kendi resmini yapmış. Belli ki çocuğu, karısı ve kendisi. Hatta Sainte Anne'nin başında bir çeşit kasket var. Kadın çocuğu ile ve aile saadetiyle o kadar dolu ki. Rönesans'ın öbür yüzünü bu kadar iyi gösteren eser görmedim diye bilirim. Katedral, Puget'ler ve çeşmeler... Yosunlu kayadan yapılmış bir çeşmeye bayıldım. Bundan iyi bir nehir veya su tanrısı olamaz. Belki de öyledir. Çünkü buluş kendiliğinden olacak şey değil. Arkasında behemehal bir masal lazım. Dün sabah Cezanne'ın atölyesine çıktım. Çok sert bir peyzajda Marsilya civarında rastlanan cinsten ve bir boğazın kenarında güzel bir bahçe içinde. Fakat modern binalar peyzaja musallat olmaya başlamış. Ceezanne'ın gizli hendesesinden, birkaç sene sonra, hiçbir şey kalmaz, sanırım. Fakat ilerileri var... Burada her taraf Cezanne. Görüyorsun, nelerle meşgulüm. Dedim ya, içime inemiyorum. İçim memnu'mıntıka oldu. Bunu Sete'de daha iyi hissettim. Valery'nin mezarına giden yolda, Akdeniz güneşinde birdenbire kendimde her şeyi yapmacık buldum. Niçin buradayım? Halbuki yol boyunca bir mektepli kadar heyecanlı idim. Belki de yokuş ikinci bir iş olarak beni adeta uyadırmıştı. Şurası var ki ben her zaman biraz böyleydim. Çalıştıkça kendini bulanlardan. Bu seyahatte ise yalnızlığın, muvakkat yaşamanın getirdiği ruh haliyle büsbütün arttı. Bakalım Paris'te n'olacak? Belki orada değişir. Çalışmaya başlayınca, demek istiyorum. Sen ne haldesin? İnşallah benim gibi böyle her rüzgarda bir parçan dağılmış değilsin. Hakikaten bu çok güç şey. Şüphesiz birçok şeyleri depoya atıyorum. Fakat neler? Bunu bilmiyorum. Bir şeye yarayacaklar mı? O da meçhul. Günler geçtikçe İstanbul'a, dostlara, oradaki benliğime hasretim artıyor. Dokuz ay daha var. Fakat bu dokuz ayda bitecek bir yığın şey de var. Ah, hepsinden kurtulup, hür adam olarak İstanbul'a dönsem ve yeniden işe başlasam. Antibes'de ve Sete 'de denize çok yakındım. Sesi otelin penceresine asılıyordu. Deniz güzel şey. Güzel ve bıktırıcı. Bir deniz şiirine başladım, fakat bitiremedim. Ben ayın dördünde falan veya beşinde Paris'teyim. Birkaç gün için eski otele ineceğim: Hotel de Versailles, 60 Bd Montparnesse, biliyorsun. Mektubunu, ailece sıhhat haberlerini orada bekliyorum. Yine kendimden şikayet etmeye başlayacağım. Gözlerinden öperim aziz Kutsiciğim. Fakültedekilere. Bilhassa Mazhar'a, Taki Beye ve Türkoloji'dekilere selam. Ahmet Hamdi Tanpınar (1901-1962) resim sanatının güzelliklerini eserlerine yansıtabilmiş nadir sanatkarlardan biridir. Ahmet Hamdi Tanpınar, resim sanatı ve ressamların eserleriyle estetik ve entelektüel düzeyde ilişki kurmayı başarmış olması yönüyle kendini ayıran yazar ve şairdir. Bu özellik eserlerinin anlam düzeyinin derinleşmesine hizmet etmiş ve benzerlerinden hemen ayırt edilebilecek özgünlüğü sağlamıştır. Baudelaire, resmi tatma konusunda Tanpınar'a ilk yol gösteren şairdir. Valery' de onun resim sanatı ile ilgilenmesinde etkili olmuştur. Fransız ve İtalyan ressamlar ile bazı modern ressamlardan etkilenmiş ve eserlerini nasıl zenginleştirmesi gerektiğinin ipuçlarını elde etmiştir. Mehmet Kaplan, Tanpınar için, ona göre sanat, hayatı derin surette duyma ve idrak etmenin bir şeklidir demektedir. Ahmet Haşim'in ölümünden sonra Güzel Sanatlar Akademisi'nde boş kalan sanat tarihi hocalığına atanır. Akademide sanat tarihi, estetik ve mitoloji dersleri verir. Akademinin bu havası resim sanatı ile daha çok iç içe olmasını sağlar. Tanpınar Empresyonizm'den etkilenmiştir. İzlenimcilik anlamına gelen bu akımda, sanatçılar dış dünyaya ait olan ışığı, renkleri, tepkileri, hüzünleri ve yakalanan anlık konuları tabloya yansıtırlar. Güneş temel unsurdur. Günün her saatinde hatta mevsimlerde eşyanın rengi ışıkla değişeceği için sanatçı üzerindeki izlenimlerine göre aynı eşyanın farklı farklı tabloları yapılabilir ve ortaya konulan edebi eser yazarın veya şairin kişiliğine ait izleri taşır. Tanpınar, resim sanatının tekniklerini eserlerinde uygulayarak resim sanatı ve edebiyat ilişkisini ustaca ortaya koyarken, güzel sanatlar konusundaki bilgi ve birikimini eserlerine yansıtmıştır. Tanpınar'ın porte ve manzara betimlemelerindeki estetiğin oluşmasında çok sayıda ressam katkı sağlamıştır. Tanpınar, mektuplarında, denemelerinde, günlüklerinde tanınmış Empresyonist ressamlardan, özellikle Camille Pissarro, Edouart Manet, Edgar Degas, Alfred Sisley Paul Cezanne, Claude Monet, Pierre Auguste Renoir'in tablolarını takdir ettiğini ifade eder. (Özcan:2014) Tanpınar'ın roman kahramanları resim sanatı ile ilgilidirler. Bazıları ressam, birçoğu da resim ilgisi ve kültürüne sahip kişilerdir. Aydaki kadın kahramanı Suat ressam, Selim resme ilgisi olan kişidir. Mümtaz güzel sanatlara ilgi duyar, İhsan şiir ve resimden iyi anlamaktadır. Huzur romanının kahramanı Mümtaz ile Tanpınar için sanat, hayatın ayrılmaz bir parçasıdır. Empresyonist akımın yansımaları özellikle renk ve zaman anlayışı Huzur ve Aydaki Kadın romanlarında kendini belli eder. Huzur romanındaki şu örnek cümlelerde, Tanpınar'ın Mümtaz'a Empresyonist bir tabloyu seyrettirdiğini görürüz. Tanpınar'ın resim sanatına dair birikiminin yansımalarını ve etkilerini yoğun biçimde Aydaki Kadın romanının hemen hemen tümüne hakim olduğunu görürüz. Özellikle resim sanatı açısından kültür bilgisi yüklü bir roman Aydaki Kadın. Aşağıda sadece örnek niteliğinde kısa bir paragraf yer almaktadır. 1938 senelerinin modernizmi, Paris'i Montpamasse'ı, Coupole'ün duvarlarında bugün eskinin eskisi gibi görünen resimler. Rotond'daki ressam ve sanatkar kalabalığı. Modigliani'nin canlı hatıraları. Çatıdaki Cocteu ve Rus balesi. Mistinguette, Rene Clair. Paris çatılarının altında. Bir milyon ikramiye. Andrienne ve Ziya. Andrienne'nin arkadaşları. Tanpınar'ın Empresyonist tablolardaki portre gözlemlerini ve tasvirini Aydaki Kadın'da şu cümlede görebiliriz. Tanpınar'ın betimlemelerde klasik bir izlenimci olan Proust'un kişi betimlemelerinden esinlendiğini söyleyebiliriz. (Günday:2003) Empresyonistlerde her şey manzaraya dayanır. Tanpınar'ın İstanbul tasvirlerinde özellikle Huzur ve Aydaki Kadın romanlarında empresyonist tablolardan gelen birikimini kullanır. Kişi portrelerinin betimlenmesinde düşsel boyutun yansıtılmasına yer verir. Yapıtlarında da perspektif ve bakış açısındaki değişmelere göre değişik görüntülerin yansıtıldığı yer portrelerdir. Rüya fikrini destekleyen ve zenginleştiren, resim sanatı ve ressamların perspektif anlayışı ile derinlik ve çarpıcılıkla ışıklandırılan imajinatif çağrışımlar, Tanpınar'da anlatım biçimine dönüşmüştür. Tanpınar'ın şiirinde seçtiği rüya ve zaman kavramları Empresyonizmin de temel unsurlarıdır. Zamanı yekpare, parçalanmaz bir an olarak telakki eder. Resmin temel öğesi olarak zaman kavramı izlenimcilikte kullanılmış ve an öne çıkmıştır. Ressam, izlenimlerini o an içerisinde tuvaline aktarmalıdır. Vakit geçişlerinde ışık farklılaşacağı için görünüm de farklılaşacaktır. Ortaya konulan eserler rüya görünümündedir. Işık koşullarında bir anın izlenimi resme aktarılır. Parlak ışık objelerin şekillerini ve renklerini değiştirdiği için, görünen şeylerin dış çizgileri kaybolur. Bu şekilde çizilen resimlerdeki objelerin uzaktan görünümü çözümlenemez ve hülyalı kalır fakat manzara algılanır. Bu tarz resimlerebakanlarda rüya etkisi yaratır. Tanpınar'da şiirin anlamı, dil vasıtasıyla, bir nevi rüya hali oluşturmaktır. Tanpınar'ın birçok şiirine hakim olan atmosfer ile Empresyonist resmin büyülü havası örtüşmektedir. Empresyonist anlayışı benimseyen ressamlar, doğallık ve doğaçlamaya önem verir; Tanpınar'ın eser meydana getirmedeki titizliği de buradan beslenir. Tanpınar'ın Empresyonizmden belirgin izler taşıyan şiirleri, Sis, Akşam, Sabah, Duru Bir SuÜstünde Uçsuz Bucaksız, Yavaş Yavaş Aydınlanan, Bırak Aydınlığa, Boğaz'da Gece, Musul Akşamları, Selam Olsun, olarak örneklendirebiliriz. Bu etki bazı şiirlerinin tümüne güçlü bir şekilde hakimken bazı şiirlerinde birkaç dize veya dizeler de görülür. Bırak Aydınlığa şiirinden; Bırak aydınlığa kendini sarhoş/ Ve hülyalı bu renk havuzunda yüz./Bak, mücevher kanatlı bir kuş olmuş /Kuru yaprakların telaşında güz. Duru Bir Su Üstünde Uçsuz Bucaksız şiirinden; Duru bir su üstünde uçsuz bucaksız/ Kayalar vardı sıra sıra dimdik/Kara yüzleri vurmuş /Duru suyun aynasına. Resim sanatı, ressamlar ve güzel sanatlar konusundaki birikimi, Tanpınar'ın üslubunu etkilemiş, eserlerinin çok katmanlı okunmasını sağlayarak sıradanlıktan kurtarmış ve geleceğe taşınmasında önemli rol oynamıştır. Ahmet Hamdi Tanpınar'ı 120. doğum yıl dönümü vesilesiyle, bir tabloya bakar gibi Selam Olsun şiiri ile yad edelim. Hacettepe Üniversitesi Almanca Biyoloji Öğretmenliği'nden mezun oldu. Aynı üniversitenin Fen Fakültesi Sistematik Zooloji Bölümü'nde yüksek lisans yaptı. TÜBİTAK Deniz Bilimleri Çevre Araştırma Grubu'nun projelerinde araştırmacı olarak çalıştı. Şiirleri halen Edebi Kültür Dergisi sitesinde yayınlanmakta."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/akademyanin-ezberini-bozan-bir-calisma-gozun-menzili", "text": "Özlem Hemiş'in, Temsil Biçimleri Üzerinden Bir Zihniyet Çözümlemesi başlığı altında, İÜ Edebiyat Fakültesi Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümü'nde yaptığı doktora çalışması (2012), geçtiğimiz Temmuz ayında Vakıfbank Kültür Yayınları'nca, Gözün Menzili: İslami Coğrafyada Bakışın Serüveni adıyla kitaplaştırıldı. 1-Akşam Diyarı'yla Sabah Diyarı'nın sanatsal zihniyetlerini, jeopolitik bir konumla değerlendirmek yerine, ilgili zihniyetlerin nasıl biçimlendiği görmeye çalışarak, katlarını açarak izlerini sürmek; bu bağlamda kültür mozaiğini tartışma dışına iterek asıl parçaları bir arada tutan harca bakmak (s. 13), 2-Çalışma sürecinde, bir metot yaratmak yerine, meta-odos, yolda olmak, yola koyulmak, yolu takip etmek, yolu açan Taonun sağladığı temaşadan yararlanmak; sabitlenmiş bir hakikatin temsili dışında, kainatın köklerindeki tekvinin çoğulluğunun eylemselliğine öykünerek bakan ve üreten mecraları aramak, bakışı gezdirmenin muhtemel imkanında iz sürmek; bu maksatla entelekheiaya doğru araçsal bir çizgi çizmek yerine, düşüncenin ve gözün arada kayarak yol almasındaki dinamizmle sürece hız kazandırmak (s. 19), 3-Zuhurun gerçekleştiği batını ve ruhu; zaman ile zemini bu kitabın uzamında keskinleştirerek ele almak (s. 20), 4-Osmanlı ile İran minyatürleri arasındaki farkı ortaya koyup, mevcut görüşleri de değerlendirerek asıl minyatürün ontolojik temelini görmeye çalışmak (s. 22), 5-Bu çalışmada, alem görüşüyle alemi düzenlemenin iç ilişkisini gözeterek, farklı alemlerin birbirlerine değdiği noktaların izini sürerken bir köken arayışı ya da ideolojik bir bağlanmayla hareket etmemek (s. 23), 6-İlkel sözcüğü başta olmak üzere, dini, mitik ya da tarihsel kimi terimlere giydirilen Oryantalist tanımların sorunluluğuna dikkat çekerek, bunları en azından paranteze alma tutumuyla o tanımlara teslim olmadığını göstermek (s. 80), 6-Tradisyonalistleri izleyerek, disiplinler arasındaki sınırları esnetme zevkiyle biraz spekülasyona açılma arzusu taşımak (s. 157). Yukarıdaki akademik teamül vurgumu tekrar hatırlatarak, bu maddelerden benim ulaştığım sonuç, Hemiş'in bu çalışmasında, benzeri çalışmalardaki Oryantalist bibliyografya saplantısından büyük oranda kurtulmuş, dolayısıyla mezkur akademik teamülün ve dolayısıyla yerli Oryantalizmin ezberini büyük oranda bozmuş olduğudur. Hilmi Ziya Ülken'in İslam Sanatı'ndaki (İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Yayımı, İstanbul 1948) kaynak eser sayısı 61; bunlardan Müslüman / yerli yazarlara ait olan eser sayısı 8 adettir. Suut Kemal Yetkin'in İslam Sanatı Tarihi'ndeki (A. Ü. İlahiyat Fakültesi, Türk ve İslam Sanatları tarihi Enstitüsü Yayımı, Ankara 1954) kaynak eser sayısı 152; bunlardan Müslüman / yerli yazarlara ait olan eser sayısı sadece 22 adettir. Hemiş'in bibliyografyasındaki 442 eserin ise, 207 adedi Müslüman / yerli yazarlara aittir. İslam sanatları dediğimizde, Akşam ve Sabah diyarlarında birlikte hüküm sürmüş, özünü Kur'an ve Hadis'ten alarak zihniyet oluşumunu İslam metafiziğinin / tasavvufun içinde tamamlayan bir sanatlar topluluğundan söz ediyoruz demektir. Buna göre, a)Agra / Hindistan'dan, Bali / Endonozya'ya; b) Yezd / İran'dan Lizbon / Portekiz'e; c)Karabalgasun / Uygur'dan, Berat / Arnavutluk'a uzanan, inanç ve zihniyet yönünden müşterek ancak a)Hind, b)Fars-Arap ve c)Türk ayrımıyla müstakil olan İslam sanatı, bir araştırmacı tarafından ne fiziken ne de fikren kat edilmesi mümkün olmayan bir genişliğe sahiptir. Dolayısıyla Hemiş'in de mezkur iddiasını İslam coğrafyası esasında ispat etmesi imkansızdır. Eğer bu iddia kitabın satış kaygısına bağlı olarak yapılmışsa, bu durumda da kendi tematik nazariyat çabasıyla değer kazanan kitabın buna muhtaç olmadığını söylemek durumundayız. Nitekim bu tespitimiz, kitaptaki görsellerin cılızlığıyla da pekiştirilmiş gibidir. Hemiş, İslam coğrafyasından çok az bir mekanı ve/ya malzemeyi bizzat kendi yerlerinden görebilmiş; kaynak taramasıyla edindiği -basıma uygun çözünürlükte olmadıklarından çoğunluğu pul büyüklüğündeki- görselleri çalışmasına mecburen dahil etmiştir. Burada görmekten, saha çalışmasını kastetmediğimizi, en azından belli başlı maddi kültür değerleriyle -örneğin İslam İberyası'na, Türkistan'a mahsus eserlerle- turistik bir gözle de olsa yakın temas kurulmasını kastettiğimi belirtmeliyim. Çünkü böylesi bir temas bile, nazari bir çalışmadaki üsluba derinlik, hükümlere inandırıcılık kazandırır. Kitap Giriş, Zihniyet ve Kainat Kavrayışı Arasında Temsil; İslami Sanatın Zemini; Bakışın Serüveni başlıklarıyla üç bölüm ve bunların içindeki 25 ara başlık ile Sonsöz, kaynakça ve dizinden oluşmuştur. Hemiş, Giriş kısmında çalışma alanıyla, çalışmasının İslam esaslı içeriğini buluşturma maksadına yönelik olarak theatron, theoria, theoros ve berzah terimlerine, resim üzerinden Çin'deki bakışı da ekleyerek kendi bakış açısını, çalışma tarzını yoğun ve güzel dille- çerçevelemiştir. İbnü'l-Arabi Vahdet-i vücud geleneğini tesis etmemiştir. O İslam metafiziğini tasavvuf kurumu içinde mezcetmiş, onun bu çabası Konevi, el-Cili, el-Kayseri vb. tarafından Vahdet-i vücud terkibiyle kendisinden sonra sistemleştirilmiştir. Bu yanıyla Vahdet-i vücud, bütünlüklü bir metafizik olarak sadece tasavvufun değil, Oğuz Türkleri'nin çok kavimli ve çok dinli bir dünyayı yönetme talebinin karşılığıdır. İbnü'l-Arabi'nin İşbiliyye'den Malatya'ya kadar Sezai Karakoç'un kelimeleriyle Yolları bir urgan gibi / Ayağına sarıp gelişi, siyasetin uzağında olmadığı için, öğrencilerinin de onun derleyip toparladıklarını -yüzünü fethe dönmüş- bir kavmin hizmetine sunmamaları zaten düşünülemezdi. Hemiş, Birinci Bölüm'de, zihniyet ve temsil terimlerinin incelenmesinden, Türklerin serüveniyle sınırladığı kainat tasavvuruna ve devamında mülk, nur vb. terimlerine geçiş yapmıştır. Bu bölümden başlayarak konuları birbirlerinin içinden açma (s.42 / dipnot 57, s.73, s. 95) gayretine de tanık olduğumuz Hemiş, yine de bu bölümü teknik bir düzeyde nakletme problemiyle yüz yüze gelmekle kalmamış, daha basit, daha kısa olarak ifade edilebilecek kimi karşılaştırmalarda, hükümlerde de sözü gereğinden fazla uzatmıştır. Hemiş, kendini bilmek, tevhid - berzah, tecelli - cilve, kalem - levha, cemal hicap, hayal gölge, şehadet hayret gibi tasavvufi mertebelerle doğrudan ilişkili olan İslami Sanatın Ontolojik Temelindeki Anahtar Kavramlar'ın sanata indirgenmesiyle de önem kazana İkinci Bölüm'de, salt İbnü'l-Arabi'nin paradigması içinde durmuş, bu konularda başvurulması zorunlu olan el-Herevi, İmam Rabbani gibi isimlerin görüşlerine ise hiç uğramamıştır. Bu husus aynı zamanda, akademik teamüle itirazı nedeniyle değerli olan kitabın bir diğer sorunlu noktasını oluşturmaktadır: Ele aldığı konuları zihniyet planında tasavvufun / hal ilminin içinden anlamaya ve anlatmaya çalışan Hemiş'in, hal ilmini tecrübi bir dille nakleden tasavvuf erbabını ıskalamaması, sadece İbnü'l-Arabi'nin bir kısmı da maalesef bağlamından kopartılmış- görüşleriyle yetinmemesi gerekirdi. Ayrıca böylesi bir çalışmada uğranılması zorunlu olan birçok Müslüman nazariyatçının ilgili eserleriyle doğrudan bir temas kurmamasını; akademik çalışmalarda sıkça rastladığımız...'den...'den... nakleden... klişesine fazlasıyla yer vermesini de yine bu cümleden bir eksiklik olarak kaydetmemiz elzemdir. Üçüncü Bölüm, kitabın ilk adıyla mütenasip olarak Bakışın Serüveni'ne tahsis edilmiştir. Çin, Bizans, İran ve Osmanlı'dan karşılaştırmalı bakışlara Babürler'in dahil edilmemesinin mantığını anlamak benim için zor olsa da, bu bölüm deyim yerindeyse kitabın omurgasını oluşturmaktadır. Sadece Şenlikname Düzeni, Kainat Kitaptır, Harf ve Figür, Nakkaşın Ameli şeklindeki ara başlıklar bile bu bölümde ele alınan konuların değerini ve yoğunluğunu anlamaya yeterli görünmektedir. Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/akif-emre-ya-da-yazarin-yazdigi-kendi-sicilidir", "text": "İsra Suresi, Hz. Peygamber'in miracıyla birlikte, onun peygamberliğine iman edenlerin cennete miracını sağlayacak on iki emrin haberini veren bir suredir. Ana hatlarıyla, 1-Allah'a ortak koşmamak; 2-sadece Allah'a kulluk etmek ve ebeveyne iyi davranmak; 3-akrabaya, düşkünlere, yolda kalmışlara hakkını vermek, ama israfa düşmemek ve o insanlara yardımcı olunamıyorsa hiç olmazsa tatlı sözlerle gönüllerini almak; 4-cimri ve müsrif olmaktan kaçınmak; 5- geçim endişesiyle çocukları öldürmemek; 6-zina etmemek; 7-haklı bir neden olmadıkça cana kıymamak ve gerektiğinde kısası uygulamak; 8- yetimin malını korumak; 9-verdiği sözü yerine getirmek; 10-terzide ölçüyü tam tutmak; 11-şüpheli şeylerin ardında koşmamak; 12-yeryüzünde kibirle ve böbürlenerek yürümemek şeklinde belirlenen bu on iki emrin (18-39. Ayetler) öncesinde gelen Biz her insanın sorumluluğunu kendi omuzlarına yükledik; . Nitekim kıyamet ve hesap günü insanın önüne amel defterini koyacağız ve o da bütün yaptıklarının amel defterinde kayıtlı olduğunu görecektir. Sonra ona 'şimdi oku bakalım amel defterini. Bugün kendi hesabını kendin görmeye yetersin' denecektir. mealindeki 13 ve 14. ayetler ise, söz konusu on iki emre itaat ya da itaatsizlikte, kulu kendi hesabını görmede serbest bırakır. Bu serbestlik, aynı zamanda kendi siciline itirazın imkansızlığına da tabidir. Çünkü, Allah, kulun duyularını, derilerini/ uzuvlarını kendilerine karşı şahitler kılacaktır (Fussilet Suresi, 19-23). İslami terminolojide duyu, bize ezberletilen beş duyudan çok daha fazlasıdır. Kalp, gönül, vicdan, sezgi vb. de duyuya dahil oldukları gibi, kimi kullara mahsusen verilen melek ler de duyulara dahildir ve dolayısıyla bunlar da diğer fiziki uzuvlar gibi birer hakikattir. Bu manada örneğin, kalem ehli olmak, akla ve kalbe tabi kılınmış birer ele sahip olma anlamını taşır ki, fiziki el ile işlediklerimiz nasıl onun şahitliğine tabi ise, akıl-eli veya kalp-eli olarak kalem nimeti de, yazanın yazdıklarına şahit kılınacaktır. Geçen salı günü rahmet-i rahmana kavuşan, Akif Emre'nin yazarlık müktesebatına dair kimi görüşlerimi paylaşmak için, sözümün konumlanacağı ilk zemini neden Kur'an olarak seçtiğim ise malumdur: Kur'an, her müminin dünya hayatını değerlendirmek ve ahireti hakkında güzel niyetler beslemek bakımından yegane terazidir. Kur'an terazisinin sadık haberlerinden olarak, kulun kendi ameli sicilini oluşturmakta serbest bırakılmasıyla, onun on iki emirle yükümlü tutulmasına, fiziki uzuvlarına ek olarak akıl-eli / kalp-eli'nin dahil edilmesi, o nimet sahibinin dışlaştıracağı tepkinin, sergilediği ve sergileyeceği tavrın; onun dünya hayatının, gayba inanma düzeyinin ve ahiret bilincinin de göstergesi olması tabiidir. İşte Akif Emre'yi zamanımızın kalem-ehli mümin bir münevveri olarak önemli kılan, öncelikle Kur'an terazisine bağlı olarak işleyen kalemidir ki, onun yazarlık sorumluluğunu, ne denli müdrik olduğunu, kırk yıla yaklaşan yazı hayatından bizzat çıkartabiliriz. O yazılar, Akif emre'nin, İslami zihniyeti tümel bir bakış açısıyla kavrayarak, onu bir hayat biçimi haline dönüştürmesinin ve tikelleri o tümelin tecessüsüne ve tezekkürüne tabi olarak ele alışının belgeleridir. En-Nifferi'nin, yukarıdaki sicil bahsini teyit eden, Her yazan kendi yazısını yazar ve her okuyan da kendi kıraatini hesab eder. söyleyişine denk olarak, Akif Emre'nin her bir yazısı, Allah'ın nasip kıldığı kalem imkanın hakkını doğru vermenin aynı zamanda kendi ameli sicilini kendi eliyle doğru işlemenin güzel örnekleri olarak okunabilir. Akif Emre'nin yazılarında, bir ibnü'l-vaktin dikkatini kuşanması, kendisine meçhul olan geleceğe mahsus kesinlemelerde bulunmaması, geçmişi yeni zamanda yeni şeyler söyleyebilmek için bir bilgilenme vasıtası olarak görüp, şanlı tarih, büyük medeniyet vb. hamaset lügatına tenezzül etmemesi, dilin şımarıklığına teslim olmaması ve dolayısıyla gündelik popülizme, post eğilimlere asla yüz verememesi, şahsiyyat yapmaktan şiddetle kaçınması ve ille de oluşu, akışı durdurulamayacak olan dünya hadisatına dair hüküm cümleleri kurmaması... son tahlilde söz konusu zihniyetine, kalem imkanının kadrini bilmesine ve onu ameli sicil kaydının şahitlerinden biri olarak görmesine yorulabilir. Yine bu cümleden olarak Akif Emre, yine bir ibnü'l-vakt olarak Doğu-Batı ayrımına itibar etmeksizin, her iki dünyanın insanlık mirası haline gelen bilgilerini edinmenin gayretinde olmuştur. Nimetin, ihsanın, irfanın, sanatın genelliğinden hareketle, bu çeşmelerin nerede ve kim tarafından yapıldıklarına takılmaksızın, onların suyundan kanasıya içmenin farkını ve faydasını gözetmiştir. Bu yanlarıyla Akif Emre, Bir yerde makuliyetin, adalet duygusunun, aklıselimin, itidalin kaybolması her şeyden evvel hakikat karşısında duyulan muhteşem heyecanı söndürür... sözünü söyleyecek bir tavsiye, bir uyarı makamında bulunmayı hak etmiştir. Ölüm her nefise bitişiktir çünkü, varlığın varoluşu aynı zamanda ölmeye varoluştur. Akif Emre de bir nefsin sahibi olarak, bu dünyadaki varoluş mühletini tamamlamıştır. Burada, onun adına yazılacak son güzellik, on iki emrin ve onlara uygun yaşayışının önemli şahitlerinden biri olarak kendisine nasip edilen kalem nimetinin, inşallah hakkını vermiş olmasıdır. Bunca aidiyet kaydını, alıntıyı ve sözü de onun adına bir güzelleme yapmaktan sakınarak, salt bu güzelliği belirtmek için yaptım. Çünkü her yazarın yazdığı, kendi sicilidir. Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/akif-hasan-kaya-guzel-oykulerin-arisi", "text": "Uzun ve Lacivert Günler, Akif Hasan Kaya'nın üçüncü öykü toplamı. 136 sayfalık kitapta 13 öykü yer alıyor. İz Yayıncılık bünyesinde, Cemal Şakar'ın yayın yönetmenliğini, Güray Süngü'nün editörlüğünü yürüttüğü Muhayyel dizisinin ikinci kitabı. Birçok edebi türde olduğu gibi biçimde, anlatımda, söz dağarındaki yenilik kadar işlediği meseleleri, tematik ilmekleriyle de duygu ve düşünce dünyamıza müdahale eden, ışıklar düşüren öyküleri daha çok seviyorum ben. Biçem kaygısının içeriğin üstünü örtmediği, bilakis bunların birbirini tamamladığı, bütünlediği edebi metinlerin okurda daha çok karşılık bulduğunu düşünüyorum. Akif Hasan Kaya, sözünü ettiğimiz bu dengeyi kurmada son derece başarılı bir yazar. Son kitabında, hem temaya hem de anlatıma dikkat kesilerek yol alma noktasında ustalık katına yükseldiğini gösteriyor gerçekten. Ya olağanın içinde görünmez, göze çarpmaz hale gelmiş ilginç öykü kişileri ve kesitleri buluyor ya da sıradan kişileri ve olayları sıra dışı ayrıntılar, buluşlar, anlatım zenginlikleri içinde resmederek sunuyor okura. Her iki durumda da sahicilik hissiyle kuşatmayı başarıyor okurun zihnini. Çoğu kere, sarsıcı olanın hayatın içindeki doğal yerine işaret ederek kuruyor öykülerini. Adeta kesit öyküsü ile olay öyküsünün temel özelliklerini harmanlayarak, iki yaklaşımın bireşiminden doğan özgün bir anlatıma yaslanarak yazıyor. Çok yüksek ve işlek bir gözlem gücü eşliğinde, güncelin içinde biriken öyküleri bulmada altı çizilmesi gereken bir sezgi ve beceriye ulaştığını hemen kabulettiriyor bize. İnsani hizayı önceleyen, toplumsala bitişik yönleriyle görünürlük kazanan insanlarla göz hizasını asla yitirmeyen bir yol bilgisine sahip. Böyle bir kaygı ve dikkatle hayatı taramak, adeta bir meleke haline gelmiş onda. Ben Yapmadım başlıklı bir öykü ile açılıyor kitap. Görünürde ilginç ölümlerin, seri cinayetlerin öyküsü bu. Fakat yetiştirme yurtlarında bin türlü eziyetle büyüyen, sonra itilip kakılan, delirmenin eşiğine kadar gelen, kirli ve karanlık işlere bulaştırılan insanların çehresine ışık tutuyor aslında. Anlatıma yer yer naiflik ve mizah katarak öyküyü esnetiyor yazar. Çokça örneğini gördüğümüz acılı, talihsiz ve suça itilmiş insan konusundaki klişelerin dışına çıkmayı başarıyor böylece. Savaş ve yıkım nedeniyle ülkesini, şehrini terk etmek zorunda kalmış bir genç kızın çırpınış ve özlemleri üzerinde yoğunlaşıyor Gecenin İpi adlı ikinci öykü. Ailesi, yakınları savaşta katledilen, güç bela gelip yerleştiği ülkede de fuhuş çetelerinin eline düşen, beklentileri ile yaşadıkları arasındaki gerilimin sarkacında bunalıp boğulan Şamlı bir genç kız var karşımızda. İki farklı mekan, iki farklı zaman dilimi eşliğinde dal budak salıyor öykü. Şam'da Yusuf adlı bir delikanlıdan evlenme teklifi alan ve düğün, çeyiz hazırlıkları yaparken bombardımanda yakınlarını kaybeden kızın yaşadıkları, şimdiki zaman ile görülen geçmiş zaman kiplerinin sarkacı içinde, acı eşiği sürekli yükseltilerek dile getiriliyor. Koleksiyoncu, bir kahvede başlayan bir öykü. Kahramanı Arif. Lakabı çöp. Arşiv memuru, ezik bir tip. Aşırı ve yanlış anne ilgisinin, zamanla kişilik bırakmadığı, boğup bunalttığı bir insan. Askerlik bile yapamıyor. Annesi onu kendisinden büyük bir kızla evlendiriyor. Eşi ve arkadaşları tarafından sürekli alaya alınıyor Arif. Karısı evde bütün işleri ona yaptırıyor. Çocuğu olmuyor. 40 yaşına geldiğinde, kahvede otururken bir gazetenin pazar ekindeki koleksiyoncu röportajı dikkatini çekiyor. O da etkilenip gazete toplamaya, biriktirmeye başlıyor fakat karısı onları satıp parasına el koyuyor. Ünlü bir koleksiyoncu olmak için yola koyulan Arif, bir hurdacı olarak buluyor kendini en sonunda. Okuduğu bir haberden etkilenerek büyük işler yapmaya ve kendisini bütün dünyaya göstermeye çalışan insanlardan biri o. Mizah, en azından bir dip akıntısı olarak Akif Hasan Kaya öyküsünden neredeyse hiç eksik olmayan o derinlikli insan acısı ile iç içe bu öyküde de. İlginç bir erime öyküsü olduğu söylenebilir Yanlış Hesapın. Başkahramanı, akıl hastanesi başhekimi Kemal Bey. Delilere, akıl hastalarına, hastaların hastaneden kaçışlarına ve toplanışlarına ait çeşitli edebi tatlar taşımakla birlikte, hırslı, tamahkar bir adamın umulmadık gelişmeler nedeniyle çöküşü hatta delirmesi var aslında öykünün merkezinde. İşte asıl hikaye ondan sonra başladı. cümleleriyle, gerilimin ve merakın kademe kademe artırıldığı Hokkabaz, kitaptaki beşinci öykü. Trajik yönü ağır basan bir baba oğul öyküsü. Anlatım ve anlatıcının yer yer değişmesi, öyküyü hareketlendiriyor. Dağdaki ve şehirdeki ayak seslerinin özdeşleştirilmesi biraz yadırgatıcı gelse de birbirini tetikleyen duygu ve düşünce sekmeleriyle zenginleşen bir öykü. Kitaba da adını veren Uzun ve Lacivert Günler, Adem adlı bir kahraman eşliğinde işkence temasını işliyor özünde. Öyküye serpiştirilen iki ayrı 6 rivayet kısmı var ki başlı başına kısa öykü değeri taşıyor bunların her biri. Humor dairesinde değerlendirilebilecek bir anlatım öykünün bütününü bir zar gibi kuşatsa da bazı bölümlerini içi ezilmeden okuyamıyor insan.301 başlıklı öykü, adından ve girişteki ithafından anlaşılacağı gibi Soma faciası hakkında. Ardından gelen Si-yah-ma-vi, yarım sayfalık kıpkısa bir öykü, bir mensur-şiir adeta. Kitaptaki en uzun öykü Göl. 26 sayfalık öykü Şer, Ses, Dil başlıklı bölümlerden oluşuyor. Biraz daha uzatsa, boyutlandırsa bir roman bile olabilirdi. Göl teması bağlamında iç içe geçen, zamanı geldiğinde uçları birleştirilen birkaç hikaye var içinde. Bireysel acılar toplu acılara ulanıyor aynı zamanda. Uzun olmasına rağmen iç gerilimini koruyan, kendini okutturan bir öykü Göl. Yakın tarihteki bazı toplumsal gerçekler ile yarı masalsı buluş ve anlatım bir arada bu öyküde. Gökler Delinince de parçalı bir öykü. Çarpık kentleşmeye, gökdelenlere, işçilerin sokulmadığı AVM'lere temas ediyor. Gazetelerde, haber programlarında sık sık karşılaştığımız için kanıksadığımız, unutmaya koşullandığımız işçi ölümlerine eğiliyor temelde. Bir inşaatın 25. katından düşüp ölen işçi Mustafa, karısı, kardeşi, kızı öykünün asıl şahıslar kadrosunu oluşturmuş gibi görünse de öykünün sonlarında ortaya çıkan, baskı ve rüşvetle, mahkemede ailenin tazminat almasına mani olan bir ifade veren Tevfik, daha çok kurcalıyor insanın zihnini. Güvercinler, Filistin sorununa değinen, Gazze'deki katliama işaret eden bir öykü. Projektörlerini Suriye'ye çeviren Sınır, içli bir göç anlatısı. Göçün, ayrılığın, ölümün iç burkan bir resmi geçidi; toplu, çok yönlü bir ağıdı. Kitaptaki en son öykü olan Kara Güneş ise bir dönem gündemden hiç düşmeyen faili meçhul cinayetlere odaklanıyor daha çok. Örneklerin, özetlerin de açıkça gösterdiği gibi hayatın içindeki öyküyü buluyor hep Akif Hasan Kaya. İyi buluyor üstelik. Zaten onlar avucunun içinde duruyormuş gibi buluyor. Bu, sanıldığı kadar doğal, normal, kolay bir şey değil. Çok aradığı, düşündüğü, zorladığı halde bulamayan yüzlerce yazar, göremeyen binlerce insan var çünkü. Öykü deyince sürekli başka şeyler bulmaya, uydurmaya, icat etmeye koşullanmış zihinlerden geçilmiyor ortalık. Akif Hasan Kaya büyük bir başarıyla buluyor ve güzel de anlatıyor. Ele aldığı konuyu iyi işliyor ve etkili aktarıyor. Bu da sanıldığı kadar kolay değil. Zira hayatın içinden konular bulduğu halde onlara yazık eden, onları çarçur edip burakan yazar sayısı da az değil. Konu zaten doğal, hayatın içinden, güncel. Bunları bambaşka bir biçim ve yöntemle anlatmalıyım ki dikkat çeksin! saplantısıyla yola koyulan ve bulduğuna kendi elleriyle kıyan insanlar o kadar çok ki! Akif Hasan Kaya bulurken de işleyip anlatırken de doğru yerde duruyor. Edebiyatın kendine özgü nitelik ve kalitelerini gözeterek, öyküde dengeleri iyi kuruyor. Neyi ne kadar zorlayacağı noktasında da bir içgörüye, edebi bir yetiye, şirazenin kaymasını engelleyen bir sezgiye sahip adeta. Hayat ve tabiat; bakmayı, bulmayı, görmeyi bilenler için sanıldığından daha zengin, daha bereketli elbette. Anlatmayı bilenlerle buluştuğunda onun içinden yükselen seslere kulak tıkamak, onun dolaşıma soktuğu çehreleri görmezden gelmek, onun bitimsiz bir inatla suladığı değerler bağına bigane kalmak ne mümkün!"} {"url": "https://edebistan.com/deneme/akif-ile-arif-olmak", "text": "Bahar saçlarını dökmüş sonbaharın hazin yaprakları, yeryüzünde savruluyordu. Rüzgarın kanatları ses çıkarıyor; Anadolu'dan, Rumeli'den gelen haberlerle keskin, korkutucu bir ıslık eşliğinde gecenin bir vaktinde bir kapı çalınışıyla uyandırılıyordu ulu çınarlar. Evin yaşlı ninesi hayırdır inşallah, diyerek bir elinde gaz lambası diğeri ağrıyan dizinde açıyordu kapıyı. Yoksa Erdem Bayazıt'ın Savaş Risalesi'ndeki Sümeyra kadının torunu muydu bu kadın? İki yağız delikanlı evin oğullarını soruyordu. Sonra gençler geldi, bir bohça hazırlandı apar topar. Telli duvaklı uğurlamadan ziyade gecenin karanlığında kaybolan akıncılardı bunlar. Köksüzlük en büyük öksüzlüktür. demiş Yahya Kemal. Bizim köklerimiz ne kadar derinlerde... Üç kıtada... Buda buda bitmiyor dallarımız, Mehmetlerimiz. Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi? deyip yol almalıyız ceddimize. Yol halinde tarihe yolculuk ediyor Ceylan. Başını yasladığı camdan tepeye nakşedilmiş iki kelime gelip konuyor göz bebeklerine: DUR YOLCU! Kimi nişanlıydı, kimi evliydi, kimi nişanlanacak yaşta bile değildi. Kimi Ahmet, kimi Arif, kimi Akif... Ama hepsi Mehmet... Anne babaların dahi umudunu kesip gönderdiği Mehmetler... Size savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorum. komutunun bilincinde şehadet şerbetini içen Mehmetlerimiz. Tarih kitaplarında anlatılanlar yetmiyordu şairim. İlla ki sanatın eli değmeliydi tarihe. Tarih kitaplarında yer alan savaşın sebep ve sonuçları, kaç kişinin öldüğü, ne zaman başlayıp ne zaman bittiği, hangi savaş araçlarının kullanıldığı, kaç orduya karşı tek sine-i milletin savaşması değil, Çanakkale türküsü ağlatabiliyordu Ceylan'ı. Bana Mehmet Akif Ersoy'un, Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın destanlarını, Çanakkale türküsünü getir. Tiyatrolar, sinemalar Çanakkale mahşerini anlatsın. Tarih kitaplarına 1915 Seddülbahir Savaş Malzemeleri Müzesi resmedilsin. Çanakkale'ye gitmeyen bu ülkenin vatandaşı kabul edilmesin. Ceylanın gözleri tanık oldu. Mermiyle delinmiş mataralara bakıp hangi yanık dudak bundan su içti diye düşündü. Paslanmış dürbünler hangi düşman gemisini gördü, bu kadar düğme hangi askerlerin esvabından koptu? Sahi düğme dikmeye vakit oldu mu ki? Bu kanlı küçük Kur'an'ın satırlarında hangi Mehmet'in gözünün izi vardı. Bir tarafta İngiliz bir tarafta Fransız askerlerin bu yıpranmış haliyle bile ne kadar sağlam olduğunu gösteren asker botları diğer yanda bizim Mehmetlerimizin çarıkları... Dedelerimiz ayaklarındaki çarık, gönüllerindeki imanla hediye etmişlerdi özgürlüğümüzü. Bu nasıl unutulurdu? Bir çarık yetmişti Ceylan'ı ağlatmaya. Bana savaşların sebep ve sonuçlarını değil yaşanmışlıkların izlerini getirin. Ve bir başka müzeye dönüştürülen tabyanın içinde sergilenen kopmuş bir bacak iskeleti, botu hala ayağında. Kim bilir hangi annenin evladıydı, nasıl kopmuştu uzvu? Savaşın hiçbir sebebi kopmuş bir bacak kadar etkili olamazdı. Ne güzel dile getirmiş gerçekleri Mehmet Akif Ersoy. Ne şanlısın sen Yahya Çavuş ve isimsiz nice kahramanlar. Hepsi Mehmet. Bizim Mehmetlerimiz. Mezarın da mı yok senin, hangi toprağın altında olduğunu da mı bilmiyorsun? Üzülme Mehmet'im. Ceylan her adımda size minnetle Fatiha gönderiyor yüreğinin merkezinden. Ceylan'ın boğazı bir kez daha düğümlendi. Bir babanın iki evladı Arif ile Akif. Şehadet şerbetini içmiş yan yana yatıyorlar. Doğumları gibi ölümleri de ortak iki kardeş... Ellerine kına yakılarak vatanına kurban edilmeye gönderilen Arif ile Akif'e ağladı Ceylan. Acaba en son ne yemişlerdi, en son hangi türküyü söylemişlerdi, en son hangi güzelin hayalini kurmuşlardı, son nefeslerinde bir su veren olmuş muydu, gözlerini melekler mi kapatmıştı, yüzlerinin gök kubbeye bıraktığı son fotoğraf nasıldı, gözleri ne renkti, en çok yapmayı istedikleri şey neydi? Sorular gök kubbede yankılanıp durdu. Her yer şehit, her yer şehitlik. Uzaydan bakacak olsak Kabe mezar taşı olup gelip konar Çanakkale'nin başına. Bu önsöze yaraşır sonsözlerimiz olmalı tarihe. Bir kapı çalınışıyla evlerinden bir bohçayla yola çıktılar. Giden şanlı akıncı ne gün döner yurduna? belki de hiçbir zaman dönmezler Akif ile Arif gibi. Sümeyra kadın gibi eşsiz, evlatsız, kardeşsiz kalır analar. Mehmetlerini yitiren kadınlar kalır geride."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/akil-yalnizca-kaciklar-icin", "text": "1605 yılını yalnızca romanın sahneye çıkış tarihi olarak görmek yanlış, daha doğrusu eksik olur. O tarihten sonra destanlar, efsaneler, şövalye ve ulu kişi hikayeleri artık anlatılan ve dinlenen değil, yazılan ve okunan bir forma dönüşmeye başladı. Yeni bir okuma biçimi dayatan, bu okuma biçimine koşut çevreyi de biçimlendiren tür, içeriye de müdahale etmiş, radikal bazı değişikliklere yol açmıştı. Bu cümleden olarak, Don Kişot'la beraber kahramanlar da sahneden inmiştir diyebiliriz. Roman, kahramanı inkar ederek varlığını ispat etmeye yoluna gitmiştir. 17. yüzyıldan bu yana, edebi kamunun saygınlığını kazanmış romanların hatırı sayılır bir kısmının kahramanları için şu tespitleri yapmak mümkün: nevrotik, histerik, tutarsız, ikircikli, tuhaf, silik, yoksul, hasta, yalnız... Büyük ideallerden yoksun, ülkesi ya da halkı için tarihi bir rol üstlenmekten uzak; çatı katında, otel odasında ya da apartman dairesinde yaşayan beş parasız ve itibarsız bir öteki. Kutsalları uğruna savaşıp şehit düşmez; korkunç bir dehlize dönüşen benliklerine hapsolup ya Rus ruletinde kaybeden taraf olurlar ya da kirasını ödeyemedikleri bekar odasında intihar ederler. Raskolnikov nihayetinde bir katildir, Meursault da öyle. Gregor Samsa bir böceğe dönüşür. Şizofren, kumarbaz, budala, tembel, yabancı olmayı kabullenmiş gibi görünürler. Gerçi bu romanların yazarlarının hayat hikayeleri de dikkate şayandır. Ayrıksı kişiliklerdir, toplum ve devletle kavgalıdırlar, Tanrı ve kendileriyle çatışma halinde, deliliğin sınırlarında yaşarlar ve intihara meyillidirler. Parçalanmış imparatorlukların, dünya savaşlarının, ihtilallerin, ekonomik buhranların, rejim değişikliklerinin belirsizliğe ve karamsarlığa sürüklediği bir atmosferde yaşamış ve yazmışlardır. Böylece modern insan ve roman kahramanları gitgide bütünleşmiş, birbirini beslemiş, aynı yalnızlığın ve mutsuzluğun sözcüsü olmuşlardır. Hermann Hesse, yalnızca kaçıklar için yazılı bir tabela bulunan kapıdan geçirir Harry Haller'i. Bu, bozkırkurdu için çok kritik bir eşiktir. O güne kadar sürdürdüğü entelektüel orta sınıf hayatı geride kalmıştır artık. Bir kırıntı kadar olsun akıl, iç cebinde, kendinden bile gizli olarak bulunur. Kaçık, melankolik, bunalımlı da olsalar modern kahramanların son sığınağı akıllarıdır çünkü. Batan bir geminin yolcuları için filika neyse modern roman kahramanları için akıl odur. Muvazenesini kaybetmiş gibi yalpalasalar da bir melami dervişi gibi başka türlü görünmekten haz duyarlar. William Black, Aptallar, aptallıklarında ısrar etse akıllanır. der. Modern kahramanlarımız akılda ısrar ettikçe yalnızlaşır, ötekileşirler. Kolay inanamaz, ikna olamazlar. Kimseye güvenemezler; kişilere, kurumlara, fikirlere... Bunun bir kusur mu yoksa yetenek mi olduğuna karar veremezler. Yabancı ve yalnızda, pusulanın daima kuzeyi göstermesi gibi bir inat ve fikrisabit vardır; o da kendilerine olan bağlılıktır. Coşkun bir zekayı kaçıklıkla, delilikle gizlemenin çarpıcı örneğidir Emile Ajar ya da Romain Gary ya da Paul Pavlowitch. Hepsi aynı kişiyi işaret eden bu kimlikler Yalan-Roman'ı ortaya çıkaran karmaşık yapının künyesidir. Hatta yazar ya da roman kahramanı şöyle der: Ben ortak bir yapıtım, birçok kuşak işin bir ucundan tutup yardım etti. Otoriteler, parçalanmış benlik demeyi uygun görürler. Biz parçalanmış benliğin örtük deha olduğunu iddia etmekte bir beis görmüyoruz. Daha insaflı olmamız istenirse şöyle deriz: Parçalanmış benliği besleyen, örtük, sivri ve taşmaya hazır bir zeka vardır. 1956 yılında yayımlanan Cennetin Kökleri adlı romanıyla Goncourt ödülünü kazanan Romain Gary, ilerleyen yıllarda eleştirmenlerin gadrine uğrar. Soluğu kesilmek, tekrara düşmek ve heyecanını yitirmekle itham edilir. Gary, eleştirmenlerin bu tutumuna bir tavır olarak 1974'ten itibaren Emile Ajar takma adıyla romanlar yazar ve kuzeni Paul Pavlowitch aracılığı ile yayıncısına ulaşır. Parisli küçük bir memur ile yılanı arasındaki dostluğun öyküsünü anlattığı Koca Tembel, edebiyata taze bir soluk getirdiği yönünde övgüler alır. 1975'te yazdığı ve yine Emile Ajar adıyla yayımladığı Onca Yoksulluk Varken romanıyla Goncourt'u ikinci kez alır. Yazın dünyasının çürümüşlüğüne ve acımasızlığına teatral bir karşılık vermek niyetindedir. Yalan-Roman kimlik bunalımı, aidiyet, insan-toplum ilişkileri ve edebiyat alemine yönelik ciddi meseleleri gündeme getirmek için şizofren bir kahraman yaratır. Başka türlüsü de beklenemezdi doğrusu. Hastalıklı bir kahramanı öne sürmenin, yazarın işini kolaylaştıran bir yanı olduğunu inkar edemeyiz fakat Pavlowitch'in söyledikleri soru olarak kalmaya devam edecek. Soruların cevap bulması için sağduyuya ihtiyaç vardır fakat ideal kahramanların modern edebiyat tarafından kusulduğunu, marjinalleştirildiğini anlamak için toplumsal gerçekçi veya hidayet romanı gibi toptancı bir yaklaşımlarla yok sayılan metinler etrafında koparılan fırtınaya bakmak yeterli. Hidayet romanlarını eleştirirken aslında neyi eleştiririz sorusunun cevabını ilerleyen yanılma payı yazılarımıza bırakıp kaçık kahramanların izini sürmeye devam edelim. Yabancı ve yalnızların saplantıları, bize neyi gizlediklerini anlamak için ipuçları verir. Güray Süngü'nün kaçığı, bir ev olarak gördüğümüz peygamber çiçeğine tutunur. Ömer Faruk Dönmez'in kaçık kahramanı ise bir otobüs durağında yaşamaya başlar. O otobüs, bizi, hepimizi iyi günlere götürecektir belki de. Osman, bir gün Kanada kıyılarına demir attıkları sırada gemiden iner ve bir daha geri dönmez gemiye. Otostop çekerek, yürüyerek Amerika'ya ulaşmaya çalışır ama hiçbir zaman ulaşamaz. O ulaşamadıkça biz de asıl gayenin Amerika olmadığına ikna oluruz. Doğu'ya Yolculuk'taki doğu, nasıl ki aslında bir yön değilse Az Kalan Gölge'de de Amerika bir ülke değildir. parklarında günler geçiren kahramanın gerçekle olan bağı bu çiçek üzerinden kurulur. Durakta yaşamaya başlayan felsefe öğretmeni bir yandan açlıkla ve soğukla boğuşurken bir yandan da insanlığı kurtarmanın planlarını yapar. İnsanlar ikna edici bir var oluş sebebi olmadan yaşıyorlardı hatta yaşadıkları söylenemezdi, yaptıkları tek şey hayatta kalmaktı, yani ölmemek. Ölümden kaçıştı insanların, evrenin bütünsel anlamına katkı sağlayan bir yaşamdan uzaklaşmalarının sebebi. O halde onları uyandırmalı, ölüm korkusuyla yüzleşmelerini sağlamalı, kısacası ölümle burun buruna getirmeliydi. İnsanları kurtarmak için onları öldürmek gerektiğini düşünür felsefe öğretmeni. Öldürme eyleminin, ölmeden önce ölmek fikri etrafında gelişen bir diskur olduğunu anlamak zor değildir; öldürmek, uyandırmaktır; bununla birlikte, tarihin hemen her döneminde bir düşüncenin topluma kabul ettirilme sürecinin daima kanlı bir mücadeleyle sonuçlanmasına ironik bir gönderme olarak da okunabilir. Gemi adamı delirdiğini düşünse de kendine, geçmişine ve çiçeğe tutunur. Kendini kaybettiği, aklının bulandığı, çiçeğinden ayrıldığı zamanlar olsa da Osman meczuplaşmaz, gizli bir el, onu makulün sınırlarında tutar hep. Felsefe öğretmeni de kaçık olduğunu kabul etmez. Fikirlerinin haklılığına gölge düşürmek istemediği için böyle söyler muhtemelen. Fakat biz kaçıkların, akıllarını asla rehine bırakmayacakları biliriz zaten. Caddeler deniz, duraklar liman. diyerek herkesin duraklarda yaşaması gerektiği fikrini savunmasıyla modern roman kahramanlarına yaklaşır; kaçıklığa. Fakat durak imgesi bizim için şaşırtıcıdır. Onu bir gün doğru yere götüreceğine inandığı için durakta beklediğini düşünürüz. Gemi adamının yanından ayırmadığı peygamber çiçeği geçmişle bir bağ kurmayı imliyorsa felsefe öğretmeninin durağı da gelecekle ilgili bir umudun altını çizer. Felsefe öğretmeni, geleceğe dair olumlu bir imaj kurma çabasıyla modern roman kahramanlarından ayrılır. Herkes için anlamlı bir yaşam düşlemeye başlar. Yanılma payı ile söylemek gerekirse büyük hikayeleri yaratan dehaların karmaşık, zorlu ve çileli hayatları vardır. İnsanlığa kurtarıcı bir reçete sunamamışlarsa da ciddi sorular sormuşlardır. Kötümser tablolar çizmedeki başarıları ne yazık ki aklıselim bir teklif, bir çözüm önerisi doğurmaya gelince sönük kalır. Haksızlık etmek istemeyiz çünkü aynı yüzyılda iki büyük dünya savaşı yaşanmış, milyonlarca insan ölmüş ve yaralanmış, halklar yoksul düşmüştü. Savaştan sağ çıkanlar dünyanın geri kalanını sömürme yarışına girmişti. Afrika güpegündüz soyulan bir kuyumcu dükkanı gibi hüzün vericiydi. İdeolojiler, entelektüelleri pençesine düşüren öldürücü bir virüstü. Değerler ayaklar altına alınmıştı. Yüzyıldır söylenegelen hak, hürriyet, eşitlik herkese layık görülmemiş, Batı'dan Doğu'ya doğru gidildikçe karaborsaya düşmüştü. Doğrusu söylemek gerekirse geleceğe iyimser bakabilmek için dehadan daha fazlasına ihtiyaçları vardı ve soru sormak yetmiyordu. Yetmedi de."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/akiskan-modernitede-kablolu-kablosuz-online-kimlik-insasi", "text": "Akışkan modernite, bireylerin mahremiyetlerini korumaları son derece zorlaştırmıştır. Bu nedenle post modern dünyada özel alan tüketilebilir bir meta haline gelirken bireylerin kültürlerini ve kimliklerini korumaları çaba gerektiren bir durum halini almıştır. Sosyal medyada mahremiyet paylaşımları hız kesmeden devam etmektedir. Özel hayatların pervasızca teşhirinin tüketimle ilgili olduğu açıktır. Narsisim kültürünün tırmanışta olmasının nedeni mahremiyet kavramı algısında değişim yaşanmasının bir sonucu olabilir. Yeni iletişim teknolojileri kültürü dijitalleştirmekte ve insanın dünyayı algılama biçimini değiştirmektedir. Teknomedyatik ortamda insanların eylemde bulunurken ahlaki değerleri geri plana atma eğilimi de artmıştır. Sosyal ağlar kişinin kendini sunumu, sosyal onaylamaya fırsatlar doğurmuş, bireysel narsisim genişleyerek kolektif narsisizme dönüşmüştür. Durum güncellemeleri, fotoğraf ve mesaj paylaşımları narsisim boyutlarında yer alır. Teşhircilik boyutunu da karşımıza çıkarır. Kendilik değerinin abartılmasına olanak sağlar. Sosyal paylaşım ağları mahremiyet kavramının sınırlarının daralmasına ve anlamsal olarak içinin boşalmasına sebebiyet vermektedir. Mahremiyet kavramının üç boyutunda da yani bireysel, mekansal ve enformasyon boyutunda sınırlar daralmıştır. Bireyselleşme ile birlikte narsisim kültürünün yükselişi mahremiyetin dışa vurumuna dayalı kültürle örtüşmektedir. Kamusal alan mahremiyet orduları tarafından işgal altında bir alan haline dönüştürülmekte, kamusal alanın öznesi olan insan parçalanmakta ve aşınmaktadır. Kendini bir gruba ait hissetmek uğruna ötekilere karşı dışlayıcı bir tutum almaya başlamıştır. Televizyon ve sosyal ağlarda kamusallık tanımı, özel ve mahrem sorunların teşhire, açığa çıktığı alenileştiği bir alana indirgenmiştir. Bu platformlarda tabu yıkmak, teşhircilik, ifşa etme, mahrem sırların açıklanası, hislerin herkes önünde ortaya konması merak uyandıran cazip şeylerin ortaya konulması gibi davranışlar, kamusal çıkarlara uygun eylemler kodlanıp yer alır. Bu programların içerikleri kamuoyundan onay bekleyen bireysel itirafların dışa vurumu haline gelmeye başlar. Samimiyet ve içtenlik mahrem olanı ifşa etmeye ya da özel sırrı açığa vurmaya indirgenir. Günümüz akışkan dünyasında ise mahremiyet kamusalı yutmuştur. Kamusal alan kişisel dramların oynandığı bireylerin kendi kimliklerini fiyatlandırarak oluşturduğu bir sahnedir artık. Sosyal ağlarda bireyler, giderek gözetimin gönüllü unsurları haline gelmiş, gözetlenmekten haz duymaya başlamıştır. Sosyal ağlar görmek ve görünmek üzerine işlemekte ve mahremiyetin kamusallaşması fikrini derinleştirmektedir. Yeni sosyal ağlar her yerde görünür olmayı ve gözetlemeyi teşvik etmektedir. İster erkek ister kadın olsun kullanıcılar kendi idealleştirilmiş imgeleriyle birlikte sosyal ağlarda var oluyor ve kendilerini ağlarda seyrediyorlar. Mahremiyetine değer verenlerin topluluktan dışlanacağını, marjinalleştirileceğini, ötekileştirileceğini ve hatta topluluk tarafından suç işlediklerinden şüphe edileceklerini tahmin edebiliriz. Bu nedenle fiziksel, sosyal, psikolojik çıplaklık günümüzün temel gerekliliği gibi sunulmaktadır. İzlenme ve gözetlenme birey için tehdit değil cezbedicidir. Fark edilme hazzı teşhir edilme korkusunun önüne geçmiştir. Zaman ve mekan arasındaki algının değişmesi, bireylerin diğerlerine ulaşabilmesi için aynı yerde ve aynı anda bulunma zorunluluğunun ortadan zalkması, teorik olarak kişiyi her an binlerce kişi tarafından izlenebilir hale getirmiştir. Narsisist benlik sunumu, idealleştirilmiş benliğin sunumu, vitrinde olma arzusu İnstagram Twitter, Facebook, YouTube vb. deneyimi birçok kullanıcı için öne çıkmaktadır. Sıradan insanların aslında sıradan olmadıklarını kanıtlama çabası olarak tanımlanan süreç söz konusudur. Narsisizmin teşhircilik boyutu; gösteriş meraklısı, dış dönük heyecan arama dürtülerini kontrol edemeyen kişilerde bulunan özellikleri de içerir. Kendilerinin biricik olduğuna inanırlar. Narsistik kişiler; ideallerinde oluşturdukları, kendi şişirilmiş ihtişamlı imajına aşıktır. Empati yapmazlar. Gerçekçi olmayan bir üstünlük duygusu taşırlar, yüksek statüdeki insanlar, yerler ve şeylerle anılmak isterler. Başarı ve becerilerini abartırlar veya yalan söylerler. Sosyal ağlar internet kullanıcılarına gerçek yaşamda olmak istedikleri ancak olamadıkları konumları yaratma olanağı sağlar. Bireyin içinde olduğu gerçeklilik ile olmak istediği gerçeklik arasında çelişki vardır. Ağlarda tüketen kıskandıran haset ve özlem uyandıran çekici benlerin sunumu olduğu, paylaşımların teşhir ve tüketimle bağlantılı olduğu aşikardır. Teşhir edilenler AVM'lerde satın alınan metalar, yenilen, içilen trend olan mekanlar, cafeler restoranlar vb., gezilen görülen, yurt içinde yurt dışında in olmuş şehirler olmaktadır. Yeni photoshop teknikleri kullanılarak kişi hayalindeki evde, arabada, ülkede kendini göstererek onay ve beğeni beklemekte narsistik kişiliğini beslemektedir. Kişiler gönüllü köleler olarak kendisinin gözetlenmesine izin vermekte, zorlama ve baskıolmaksızın hem de tüm mahrem bilgileri Twitter, İnstagram, Facebook veri tabanına mahremiyet hakkını yok ederek gönüllü olarak devretmektedir. Fark edilme hazzı kendini metaya dönüştürme arzusu ile birleşmiştir. Sosyal ağlar sayesinde yeni benlikler edinerek eski yetersiz benliklerden hızla kurtularak kaygılarını azaltmaktadır. Kişi, hayat sıkıcıysa, anlardan oluşan bir hayatı montajlayarak, hayatından sıkıcı boğucu vehatta utandırıcı kısımları eleyip cazip olanları alarak personasını oluşturabilmektedir. Jung'un kuramında dört arketipten biri olan persona arketipi; bir toplumsal yaşamda diğer insanlar arasına karışabilmek amacıyla kişinin takmayı uygun bulduğu maskeleri simgeler. Jung'a göre tüketim toplumu doğrudan personalar üzerine kurulmuştur. Sizden takmanızı istediğiniz maskeler hazırdır ve o maskeleri takmadığınız sürece bu toplumda yer almanız imkansızdır. Sosyal yaşamın dayattığı kıyafet seçimleri, davranış kalıpları veya kullanmanızı istedikleri sözcükler, personanın yapısını oluşturur. Hannah Arendt, bu çağda imgemiz artık gerçek benimizin ötesindedir. İmgemiz artık performansımızdır. Performansımıza göre görünür hale gelir, tanınır ve derecelendiriliriz der. Sonu gelmeyen doyurulmayan tutkularla bireyler sıradanlaşma özgürlüğünü mutluluk olarak deneyimlemektedir. Akışkan çağın bireyleri her şeye yetişmek istemektedir, doyumsuzdur, yapacak çok şey vardır fakat zamanı azdır. Konsantrasyon ve tefekkür, yerini niteliğin değersizleştiği bir çağa bırakmaktadır. İnsani ilişkilerinde içtenlik, süreklilik, sosyal dayanışma, birlikte duygu paylaşımı anlamını yitirmekte ve zedelenmektedir. Sahip olmak üzerine bir yaşam kurulmaktadır. Yeni dünyada benlik, satın alınan seçilen nesneler aracılığıyla inşa edilir hale gelmiştir. Seçimlerin önemi bireylerin toplumsal alandaki başarılarını, statülerini ve hatta kimliklerini sembolize etmelerinden kaynaklanır. Nesneler arasında seçim yaparken verdikleri haz ölçüsüne dayalı seçim yapılır. Mutluluk, arzunun nesneden nesneye geçmesi olarak hissedilir. Duyusal anlık hazzın peşinden gitmek tüketim özgürlüğüdür. Baudrillard, Tüketen insan seçimlerini her seferinde daha geniş havuzlardan yapan insan, özgürleştiğini düşünen insan, kendisini ekonomik iktidara teslim etmiş olur. Hazların çoğaltılması insanların kontrol altında tutulmasını kolaylaştırır. İnsanlar özgürlüklerini kazanmak istiyorlarsa ortak iyiye yönelik ahlaki sorumlulukların yeniden seslendirilmesi ve dayanışmanın sağlanması gerekir diyerek hazların tüketimin temel kaynağı olduğunun altını çizer. Kişi, tanınmış bir mağazadan aldığı nesnelerle herkesin içinde güvenle gösteriş yapabilir, tanınır, onaylanır ve beğenilirse yüksek bir statü kazanacağından emindir. Sokakta bu nesnelerle havalı yürümenin amacı kendini iyi hissettiren bütün nesnelere ulaşmaktır. Herkesçe tanınan ve saygı duyulan markalarla ortaya çıkarılan bir mutluluktur bu. Satın alınmış nesnelerden oluşan bir kimliğin cazibesi harcanan paranın miktarına göre artar veyaazalır. Güveni ve mutluluğu markalara ya da gösterişli mağazalara yatırmış kişilerin geleceği de ipotek altındadır demektir. Büyük markaların vaatleri kişinin yaptığını, yapmayı hayal edip başarısız olan diğerlerini ezmeyi ve aşağılamayı hatta hor görmeyi sağlayarak bu şekilde diğerlerinden bir adım önde olma şeklindedir. Ticari sitelerin kataloglarında satacakları her yeni ürün için; hiçbir çaba ve yetenek gerektirmez saniyeler içinde tek dokunuşla keyifli alışveriş yapma vaatleri verirler. Bekleme davranışı, bekleme zorunluluğu yerini hemen kavramına bırakmıştır. Çorba yapmaya bile vakit ayrılmaz. Zaman kazanma uğruna hızlı çekim bir yaşam vaat edilir. Zaman kazanma uğrunu hızlandırılan bir yaşam için hazır yemek şirketlerinden sipariş vermek trend olur. Kendi becerilerimiz, adanmışlıklarımızla zor kazandığımız marifetler, zaman harcayarak elde ettiğimiz sonuçlar, bir tuş ve kredi kartı ile zamanla yitirilir. Yeni beceriler kazanma ve uzmanlaşma hüneri yitip gider ve özsaygının oluşturduğu mutluluğun yerine bir şey konamadığı için ustalık yeteneğini tatmin etme zevki de söner. Pazardan veya marketten alınan ürünlerle hüner ve zaman gerektiren yemeklerle donatılmış masa etrafında toplanmak veya kişinin umutlarını korkularını düşüncelerini zaman ayırarak şefkatle ve ilgiyle dinlemek ve empati yapmak özveri gerektirir. Bu özverinin bilincinde olmak mutluluğu artıran esas kısımdır. Tam da bu noktada Bauman, tüketim toplumunda kişilerin mutlu olmak için daha çok para harcadıklarını, sevgiye dair ilişkilerini maddeleştirdiklerini ve karşılıklı empatiyi kuramadıklarını belirtir. Tüketim çılgınlığını dayatan yaşam tarzında en küçük bir kişisel zahmeti bile kabullenmekte gönülsüz olunur. İstekler engellendiğinde, karşılanmadığında öfkenin itici gücü, daha üstün daha güvenli ve daha risksiz bir tüketim arzusu doğurur. Tüketim çılgınlığına kapılanlar ahlakçı birey yerine hazcı bireylere dönüşürler. Ticaretin amacı her zaman olası her hazzı pazarlamak ve olabildiğince çok kişiye satmaktır. İnsanlar satın aldıkları şeylerin veya harcamaların cennet olduğuna inandırılırlar. Bu şekilde haz parasallaştırılmıştır. Ne var ki bize ticaret tarafından gitgide artan bir şekilde önerilen şey haz değil onun yeniden üretimidir. Yani gerçek portakal suyu değil, kutu meyve suyudur, dere kenarında öten bülbül değil, ses kaydı alınmış bülbüldür. Yaşamın değerini artıran şeyler parasal olmayan alandan meta piyasasına geçmeye başlaması gittikçe artan bir ivmeyle hızlanırken içten insan ilişkilerinin oluşturduğu değerler azalmaya başlar. Bunların yerine geçebilecek daha pahalı şeyler almak için daha fazla para kazanmaya yönelik vakit harcar. O zaman mutluluğa giden yolda bitiş çizgisi yoktur. Araçlar amaca dönüşmüştür. Bitkinlikten ölene kadar amaçlanan yolda ilerlemek kalır geriye, kendi zevklerini göz ardı ederek. Mutsuzluk tehdidine kaşı en hassas kişiler tepeyle en dip arasında bulunan aradaki insanlardır. Üst sınıflar kendi üstün konumlarını korumak için neredeyse hiçbir şey yapmaya gerek duymaz, alt sınıflarda kötü talihlerinden kurtulmak için neredeyse hiçbir şey yapmaz. Oysa orta sınıflar için imrendikleri ancak sahip olamadıkları şeyler, ele geçirebilecekleri şeyler gibi görünürken sahip oldukları ve keyfini sürdükleri şeyler en ufak bir dikkatsizlikte kayıp gidecekmiş gibidir. Onlar sürekli kaygı halinde yaşamak zorundadır ve mutsuzluk korkusu ile görünürde güven dolu olan keyifli fasılalar arsında salınır dururlar. Orta sınıf ailelerin çocukları kazandıklarını yitirmemek için, düşüş veya toplumsal sınıftan dışlanmamak için sürekli çalışmaları gerekecektir. Benzerlerinden ayrılmayan piyasa ortamında kendi yolunu bulmuş belli bir kariyere ve paraya kavuşmuş topluma göre kendini kurtarmış bir birey portreleri taşırlar. Orta sınıf çalışanları piyasalaştırılmış bir hayat yaşar her şeyi hızla alır tüketir, yeni tüketim nesneleri bekler. Tüketen insanları birbirinden ayıran aldıkları ürünler olmuştur artık. A marka cep telefonu kişiyi X statüsüne koyarken B marka cep telefonu kişiyi Y statüsüne yerleştirir. Bu şekilde insanlar kimlik oluşumunu tüketime bağlamış olur. Bu durum küresel ölçekte yayılım göstererek bir örnekçi kültüre katkı sağlar. Satın alma gücü uyuşturucu maddeler kadar alışkanlık yapıcıdır ve sonuçta tehlikelidir. İnsan yeterince tatmin olmadan ölür. Uyuşturucuya tolerans geliştiğinde daha fazla alma ihtiyacı olur, maddeyi bulamazsa düşkünlük görülür. İnsanlar gerçekte ihtiyaç duymadıkları şeyleri satın alabilmek için nefret ettikleri işlerde bile çalışabilirler. Modern birey geldiği noktada bir yerden sonra hegemon kültüre ve onun oluşturduğu kültüre teslim olmuştur ve kimlik tanımı fark edilirliğe bağlanmıştır. Postmodern dünyada bireylerin kurdukları sosyal ilişkiler, hiyerarşiler tüketim performanslarına göre değişim göstermektedir. Satın alınan malların gösterge işlevi ön plandadır. Sosyal ağa bağlı olan çok sayıda insan dijital kimliklerinin yarattığı girdapta kayıp kimlik sendromu yaşamaktadır. Sosyal mekanlarda oluşan kimlikler sanallaşmaktadır. Yaşamdan soyutlanan birey sanal ortamda kendini yeniden tanımlama çabasına girmektedir. Günümüz dünyası akışkanlık niteliğindedir. Bu da günümüzü tekinsiz, belirsiz, güvensiz kılmaktadır. Akışkan modernitede kimlikler de akışkandır. Bu duruda bireyin kendini anlama ve tanımlaması da boşluğa düşer. Tamamlanmamış, özsüz bir kimlik oluşumu söz konusudur. Çağın insanını tanımak için bir süre dış dünyaya kendini kapatıp tefekkür etmek, okumak, araştırmak gerekir. Bilinçli birey kalabilmek için kendini özgür kılmalıdır yani birey sahip olma yerine var olma bilincini geliştirmelidir. Seneca Mutlu Yaşam Üzerine adlı eserinde Bir insan kendi ruhuna derin bir nefes alma ve kendine çekilme imkanı tanırsa gerçeği kabullenecek diyerek doğruyu ve mutluluğu bulacağını söyler. İyi bir yaşam ne zenginlikte ne şöhrette ne de sefahattedir. İnsanının doğasının gereği olarak dürtüleri ve eylemleri yönetecek, sıkı çalışma, özveri dürüstlük, şeref, şefkat, tutumluluk, hoşgörü, alçakgönüllülük, sadelik, güzel ahlak gibi ilkeler edinmelidir. Zihin tutkularından kurtulursa sağlam bir kaleye dönüşür. Mutlu bir yaşamın sırrı, sakıncalı yolları bilip sakınmak, tutkuları dizginlemek ve aklı kullanmaktır. Sosyal ağ kullanımı kişinin kendi otokontrolüne bağlı bir durum olarak da değerlendirilebilir. Yani aracın amaca uygun kullanımı göz ardı edilmemelidir. Seneca'nın, Lucilius'a Mektuplar'ında, Bilge Ne İle Uğraşmalı başlıklı yazısından alıntıladığım cümleler konu üzerinde daha etkili düşünmemize katkı sağlayabilir. Not: Bauman'a göre bugünün modernitesi akışkan, hafif ve ağ gibi yayılabilmektedir. Konunun muhataplarının bilgi dünyasını zenginleştireceğini düşündüğüm kaynakların bazılarını aşağıda belirttim. 1 Tarkan Oğuz, Çağdaş Narkisisos'lar: Facebook Kullanım Alışkanlıkları ve Narsisizm, Selçuk İletişim, 2016. Hacettepe Üniversitesi Almanca Biyoloji Öğretmenliği'nden mezun oldu. Aynı üniversitenin Fen Fakültesi Sistematik Zooloji Bölümü'nde yüksek lisans yaptı. TÜBİTAK Deniz Bilimleri Çevre Araştırma Grubu'nun projelerinde araştırmacı olarak çalıştı. Şiirleri halen Edebi Kültür Dergisi sitesinde yayınlanmakta."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/alternatif-bilim-farkli-teknoloji", "text": "İnsanlık, ilk insandan itibaren bilme, öğrenme, anlama, uygulama açısından sürekli tedrici bir tekamül sürecindedir. Bilgi, düşünce, araştırma ve uygulamada bu tekamül adım adım bilim, sanayi ve teknolojiyi sonuç vermiştir. İnsanlığın başlangıcını ilkel olarak gören zihniyet, başlangıçta bırakılan devasa eserleri tanrısal bir güç olarak açıklamaya girişmişlerdir. Bu bağlamda burada insanlığın başlangıcından itibaren insanlar hep bir bilgi, bilime ve bunun getirdiği kendilerine özgü teknolojiye sahiptiler. Farklı alternatif bir bilim edinmişler, farklı sanayi ve teknoloji ortaya koymuşlardır. Günümüzde araştırmalar incelemeler yaygınlaştıkça bilimsel verilerin bilgilerin değiştiğini görüyoruz. Veya daha farklı bilgiye ulaşılıyor, Bunun sonucu da farklı teknik uygulamalar ortaya çıkıyor. Önce telgrafın, radyo dalgalarının bulunması ardından telefona ve televizyon yayınına ulaşılması hepimizin bildiği örnekler. Çevirmeli sabit telefonlar, sonra tuşlu telefonlar, devamında cep telefonu ve günümüzdeki akıllı telefonlar. Yine başlangıçta ses kaydeden taş plaklar ve sonra kırkbeşlik plaklar devam ederken kaset ve kaset çalarların ortaya çıkması, günümüzde cd ve dijital kayıtları sonuç veriyor. Bunların hepsi farklı bilgiye ulaşılması ve o bilgi ve bilimin getirdiği farklı teknik uygulamalardır. Dolayısıyla hep bir farklı bilgi alternatif bilim söz konusudur. Günümüzde alternatif tıp diye ifade edilen geleneksel ve bitkisel tedavi, yakın zamana kadar tıp otoritelerince kabul edilmiyordu. Bugün bunların hala etkili olan alternatif tedavi yöntemi olduğu yadsınamaz bir gerçek. Tekerleğin bilinmesinden at arabalarına, oradan raylı sisteme ve ondan da günümüzdeki motorlu araçlara ulaşılması edinilen yeni bilgiler ve onun getirdiği farklı teknik yapımlardır. Komut girilerek kullanılan bilgisayarlardan laptoplara, internet ve sanal dünyaya gelinmesi bilgi birikimi özellikle de alternatif bilgiye ulaşılması sonucudur. Aydınlanma çağıyla bilgi ve bilime ulaşan Batı, bugün sürekli yenileyip geliştirdiği bilim ve teknoloji hakimi ve kontrol onun elinde. Zorlu ve uzun bir süreçte bilime ve teknolojiye ulaşan Batı dünyası, kendine özgü hale getirip kültürünü derc ettiği bugünkü bilim ve teknolojiyi sunmakta dünyaya. Osmanlı son döneminden itibaren onun ürettiği bilim ve teknolojiye hala yeterli şekilde ulaşmış tam olarak edinebilmiş değiliz. Batı bilim ve teknolojisine ulaşmak adına batılılaşma sürecimiz hala devam ediyor. Elbette an itibariyle bu yolda büyük aşamalar katedip önemli hamleler yaptık ve yapmaktayız. Ancak onların bilimini ve teknolojilerini iyi kullanıyoruz. Biz onların bilim ve teknolojilerini tam olarak üretir duruma gelsek bile, bu, sadece Batı bilim ve teknolojisini tekrar etme olacaktır. Çin ve Japonya'da olduğu gibi. Onların bu bilim ve teknoloji verileri üstüne çıkamayacağız. Zira asıl bilim ve teknoloji hakimi onlar olduğu için biz hep bir tık geride kalacağız. Onların üstünde bir teknoloji ortaya koysak bile bu bize farklı bir değer katmayacak. Kotardığımız değerin orijini, özgünlüğü Batınındır ve tarihsel, sosyal, kültürel zihin yapısıyla ortaya koydukları bir bilim ve teknoloji sistemini işleteceğizdir. Çin ve Japonya'nın kendilerine özgü bir değer katamadıkları gibi. Tom Cruise'un son filmi Top Gun: Maverick'te aslında bahsettiğimiz bu konu işleniyor. Bilgiye, kültüre ve insan unsuruna vurgu yapılıyor. Bizim yeni bilgilere, bunu kendi tarihsel sosyal kültürel dağarcığımızda işlemeye oradan alternatif bilime ve bunun doğuracağı farklı teknolojilere ihtiyacımız var üstün ve hakim olmamız için. Aksi durumda Aşil'in kaplumbağayı hiçbir zaman geçemeyeceği gibi bizde Batıyı onların kulvarında hiçbir zaman geçemeyeceğizdir. Alternatif bilgi, bilim ve teknoloji her zaman vardır ve mümkün olacaktır."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/amentu-siirine-dair-bir-ufuk-kazanma-denemesi", "text": "Şiirimle yüzyüze gelenler dünya ile olan ilgilerinde yeni bir açılımı, gerekirse bir rahatsızlığı fark etmeliydiler. Bu yüzden genel kabul içinde şiire yakışır sayılana değil, şiire girdiği zaman bir şeyleri kurcalar olana rağbet ediyordum. diyor İsmet Özel, kendi masalını yıkma çabasına matuf kaleme aldığı Waldo Sen Neden Burada Değilsin kitabında. Bizde bu yazı vesilesiyle içinde yaşadığımız dünyada şiiri kaçınılmaz bir uğraşı kılan anlayıştan hareketle, vakur olma titizliğini de yedeğimize alarak İsmet Özel'in Amentü şiirini kurcalayacak ve bir tazelik sunmaya çalışacağız. Amentü şiiri; 1974 yılında Diriliş dergisinde yayınlanmak suretiyle İsmet Özel'in ihtidasını, kamuoyuna beyan etmiş olduğu otobiyografik bir şiir hüviyetine sahiptir. İsmet Özel, bu şiiri Allah'ın ona ihtida nasip etmesinden önce düşünmüş ve o zaman itibariyle de adını koymuş olduğunu belirtmektedir. Şiirin temasını, şairin küfür ile iman ya da materyalizm ile İslam coğrafyasındaki düşünce hareketliliği sonucu meydana gelen gel-git ler oluşturur. Şair, imgeler marifetiyle hem sosyalist bir dünya görüşünden sonra Müslüman olmasına giden süreci, hem de babasının hayatı algılayış tarzı üzerinden Türkiye'ye ilişkin tarihsel bir arka planı kendi ağzından şiire aktarmıştır. Yaşadığı mücadele/hareketlilik den sonra kesretten vahdete ulaşan biri olarak karşımızda yükseliş göstermektedir. Şairin Hangi dilde yazılmış olursa olsun şiir insana dokunur. tespitindeki dokunma meselesi insanın hem içkin hem de aşkın yanına temas eden bir şeydir. Şiir ile yakalanan aşkınlık derecesi sadece okuyucunun fark edebileceği bir haldir muhakkak. Aşağıda Amentü şiirine İsmet Özel'in şiiri bizim için gerçek kılan, şiirin üstün, ince, yüksek düzeyde bir söz sanatı oluşu değil, bizim ona tutunma tercihimizdir. cümlesinde belirttiği gibi şiire içkin yanımızla tutunma tercihimiz açısından temas edecek ve onu bizler için verimli kılmaya gayret edeceğiz. Çocukluk ve yetişme yıllarında şair babasından eşref-i mahlukat sözünü duyuyor. Lakin onu duymakla yetiniyor sadece. Ona bir anlam veremiyor. Zira o dönemler Müslümanlık anlayışı toplum hayatında ağırlıklı bir yer işgal etmiyordu. Şair şiiri gündemine aldıktan sonra yazacağı şiire bir dayanak arama, sağlam bir temel bulma çabasına dönük olarak lise son sınıfında iken Kuran-ı Kerim meali okumaya başlıyor. Bu okumaları sırasında da babasının böyle bir söz söyleyip durduğunu farketmiş olabilir. Ama resmi ideolojinin dayattığı eğitim sistemi dinden izole bir anlayış dahilinde verildiği için iç dünyasında giriştiği çabaya bir karşılık bulamıyor ve bu sözün sözler içinde bir yeri vardı diyerek o dönemler o sözün hakikatine erişemediğine vurgu yapıyor. Eylül fizyolojik anlamda bir yorgunluğun ifadesidir. Ağaçlar eylülden önce çiçek açmak ve meyve vermek suretiyle olgunluğa erişirler ve eylül ayında yapraklarını dökerek yorgunluklarını atmak isterler. Şair de bir eylül günü yorgunluğunu atmak isterken yani bilek damarlarını kesmek suretiyle intihara teşebbüs ettiği bir anda, birdenbire imanla ve sorumluluk bilinciyle karşı karşıya geliyor. Babasının söylediği sözün hakikatine o anda vakıf oluyor. Aslında İsmet Özel'in ihtida etmesi Amentü şiirinin yazılma süreciyle yakından ilgilidir. Çünkü şairin bu şiiri adını koyup da yazmaya başlaması 1974 yılından çok daha öncesine tekabül eder. Yani şair o süreç esnasında hem şiiri yazmakta hem de ihtida etmesini sağlayacak olan gelişmeleri yaşamaktadır. İsmet Özel, Waldo Sen Neden Burada Değilsin kitabında bu kitabı intihar eden bir kaç arkadaşına ve paranoyadan, şizofreniden muzdarip birçok arkadaşına ithaf ettiğini belirtmektedir. Onlara isabet eden yıldırımın kendisine çarpmamış olmasını ise önce şiir binasının saçağı altına sıçrayacak ataklığı göstermiş olmasına ve sonra siyasi anlamda bir bağlanmamanın hayat içerisindeki karşılığını arama çabasına borçlu olduğunu dile getirerek anlaşılır kılmaktadır. Çıvgın; kavganın, çıban, sefaletin ve eğlencenin, reklam ise iktisadi sömürünün veya emperyalizmin bir sembolüdür. Tarih, tamahkar tüccara benzetilerek ikisi arasındaki ortak payda olarak kapitalizm vurgulanıyor. Çünkü tarih de tüccar gibi zenginliklerle yüklüdür ve zenginliği korumak için yalan söylerler, cimridirler, her ikisi de insana muhtaçtır ve insanı yönlendirirler. Şairin eşref-i mahlukat sözünün hakikatine ermesi kolay olmamıştır. Kavgalardan, sömürü çarkından, sefalet ve zevklerden geçerek o sözün asıl anlamına ulaşmıştır. Burada şair geçmiş hayatına dair de ipuçları vermektedir. Kararmış rakamlar ile insanların nesnelerle kurduğu bağı sadece paraya endeksleyerek kirlettiğine ve kararttığına işaret ediliyor. Damar kesildi ancak kan yerine kelimeler kavuşmuştur aydınlığa. Kan küfrü, kelime ise imanı temsil etmektedir. Böylelikle şairin yaşamında bir ba'su ba'del-mevt dönemi başlamış oluyor. Klasik Türk Edebiyatı'nda kozmik alemin anasır-ı erbaa denilen ve isimleri toprak/hava/su/ateş olan dört unsurdan meydana geldiği kabul edilirdi. Ateş; sıcaklığın, su; ıslaklığın, hava; soğukluğun, toprak ise kuruluğun simgesiydi ve bunların, insanların mizaçlarına da hakim olduğuna inanılırdı. Bu dört unsur, şairin şahsında cisimleşmekte ve ihtida etmesiyle beraber farklı coğrafyalara doğru yol alarak yeni anlamlar kazanmaktadır. Bedence konuşmak; günümüzde 'Beden dili' olarak lanse edilen ve hem kendini ifade etme aracı olarak hem de bir ürünün pazarlanması amacına uygun olarak kullanılan iletişim yöntemidir. İnsanlar arasında dil ile kurulan bağın yerine, üzerimizde taşıdığımız giysilerden tutunda sembollerden, mimiklerden, yapılan hareket ve takınılan tavırlardan yani kısacası beden dilinden yola çıkarak kurguladığımız başka ve insani değerlerden uzak bir iletişim yöntemini empoze etmektedir bu çağ. Beden dilinin reklamlar yoluyla pazarlanması gerek insanın sömürü düzeninin bir parçası haline gelmesini gerekse de kendi bedeninin teşhir edilmesi sonucunu doğurmakta, onu cinsel bir meta haline dönüştürmektedir. Bu çağda şiir ile dil ile kurulan insani bağ değerinden ve öneminden uzak yerlerde konuşlanmaktadır. Dolayısıyla şair, kolay anlaşılmayacak diyerek insanların şiir dilini değil de beden dili ni tercih etmelerinin bir sonucu olarak sözlerinin anlaşılmayacağını belirtmektedir. Fücur; günahkarlık, edepsizlik, sehiflik gibi kötülüklerin genel adıdır. Dünya, bir çiçeğe benzetilmekte ve fücur kanatlı olmakla nitelendirilerek olumsuzlanmaktadır. Dünyanın kanatları olarak dağları, ovaları düşünebiliriz. Ayrıca dünyanın komünizm, kapitalizm vs. gibi ideolojik kanatları da bulunmaktadır. Çiçekler hilenin, edepsizliğin, pisliğin en son bulaşabileceği, bulaştığı an da zaten bütün dünyanın aynı kirlilik içerisinde kalmış olduğunun beyanı olan duygusal varlıklardır. Şair, kanatları kara fücur çiçekleri açmış demekle; çiçeklere dahi pisliğin, kirliliğin bulaştığını ifade etmekte ve dünyayı da bu hal ile nitelendirmektedir. Artık dünya yaşanılası bir yer değildir. Gelişen teknoloji ve çarpık kentleşmenin sonucu yeryüzü güzellikleri olan ovalar, dağlar ve burada yetişen çiçekler de kirlenmiş, kararmıştır. İyilikler, muhabbetler, sevgiler de aynı kaçınılmaz sona maruz kalmıştır bu çağda. Yanık yağ; mazotun artığına verilen addır ve hava kirliliği yapmaktadır. Modern dünyada motorlu taşıtların kullanımı neticesinde yoğun hava kirliliği meydana gelmekte ve bu kirlilik yaşamayı güçleştirmektedir. Şair diğer anlamdaş kelimeler yerine yapı kelimesini kullanarak istiare sanatı yapmıştır. Yapı kelimesi geleneksel doku içindeki evi ve bu evde yaşayan insanları hatırlatan bir fonetiğe sahiptir. Yapılar ve içerisindeki insanlar motorlu taşıtların kullandığı yakıtların yanık yağlarında boğulmaktadır. Ayrıca çarpık kentleşme sonucu yapıların görünümünde estetik kaygılardan uzak bir durum ortaya çıkmıştır. Bu durum o yapılar içerisinde hayatlarını sürdüren insanlara da sirayet etmiştir kuşkusuz. Bu nedenle yapılar, gerek görünüşleri itibariyle gerekse teknolojinin getirmiş olduğu sorumsuz kirlenme ile boğulan insanlara benzetilmiştir. Yaşamaya elverişli olmayan bu ortamda, insanların yaşamayı kabullenmesi adeta deli olduklarının bir delilidir ve delirme hakkı nı da kendi ellerinde bulundurmaktadırlar. Şairin Rahm dediği insanı büyüten, yetiştiren ortamdır. Modernizm'in ve onun getirmiş olduğu teknolojik yeniliklerin sonucu olarak rahm çağdaş bir anlam ve boyut kazanmıştır. Dolayısıyla bu çağdaş rahmi ancak çağdaş terimlerle anlama, açıklama zorunluluğu doğmuştur. Şair insanın yaşadığı ortamdan hareketle yine ona ulaşmak, onu anlamak için kanıt, ifadeler, resmi mühür, imza gibi çağdaş terimlere gerek duyuyor. Hayatı ve insanı yorumlamak için deha ya ihtiyaç duymuyor. Çünkü dehalar tartışmaya açık olup herhangi bir nesnel değer ifade etmezler. Şair aslında burada pozitivizme de gönderme yapmaktadır. Bu çağ pozitivizmin ifade araçlarını telkin etmekte, deha gibi ölçümlenemeyecek herhangi bir değeri kabul etmemekte, yeterli bulmamaktadır. İlave olarak şairin burada yoğun bir ironiye başvurmuş olduğu gözlemleniyor. Kendisinin insani değerlerin yürürlükte olmasını istediği bir dünya özlemi, onu bu noktada yaşanılan dünyaya karşı ironik bir tavır takınmaya sevk etmektedir. İnsanın yumuşak yeri karnıdır. Acımak fiili ise günahları çağrıştırmaktadır. Şair, gençlik dönemlerinde karnına giren haram lokmaların verdiği rehavetten, işlediği günahlardan sebep, ayaklarının yerden kesildiği hislerine kapılmıştır. Başka bir ifade ile şair, hayatı anlamaktan onu yorumlamaktan epeyce uzak bir konumda bulunmaktadır genç iken. Bu ifadenin ardından şair, insanın hakikatine ermesiyle birlikte cevabını bulduğu meselelere genç iken vakıf olmadığını neden kelimesi ile vurguluyor. Alaturka vakitlere ayarlı saat söyleminde alaturka vakitler olarak aklımıza gelen fikir, namaz vakitleridir. Eskiden saat olmadığı için vakitler namaz vaktine göre ayarlanırmış. Toplum hayatı, namaz odağına yerleştirilen vakit anlayışıyla hareket eder, işleri ona göre tanzim edermiş. Şair bilmezdim neden bazı saatler alaturka vakitlere ayarlı derken genç iken namazın öneminden bihaber olduğunu ve Müslümanların buna ne kadar değer verdiğinden beri olduğunu belirtmek istemiştir. Karpuz sergilerinde lüküs yanması; nafaka temini için kurulan bir yerin aydınlatılması haline işaret eder. Bu aydınlatma ihtiyacı ekmek parasına, çoluk çocuğun rızkına binaendir. Halbuki bu çağın aydınlığı niteliği karıştırılmış ve imaja yönelik bir aydınlık kategorisine girmektedir. Dolayısıyla eskiden insanlar kendilerinin ve çoluk çocuğunun rızkını kazanmak için ihtiyaçlarını görmekteydiler. Şair, gençlik dönemlerinde yazgı veya kader denildiği zaman iman ile tanışmadığından sebep, bunu kötü bir şey olarak nitelendirmekteydi. Ayrıca yazgı ile kader sözcüklerinin kullanım bakımından farklı anlamlar taşıdığı görülür. Yazgı daha çok kader içerisinde bulunan olumsuz veya menfi olaylar/durumlar için geçerli bir söylemdir. Dolayısıyla şair, yazgı denildiği zaman kötü bir şey dokunmuş olurdu dudaklarıma diyerek onun, zaten insan zihninde olumsuz bir anlam taşıdığını da vurgulamak istemiştir. Şiirde kullanılan Tokat sözcüğü metnin içerisinde iki anlam kazanmaktadır. Birincisi, tam intihara teşebbüs ettiği anda hayatın ona bir tokat atması ile silkinmiş ve kendine gelmiştir. Kaderinin bu yerinde böyle bir silkinişle karşı karşıya geleceğini önceden hiç aklına bile getirmezmiş. Sözcüğün kazandığı ikinci anlam ise şehir anlamıyla 'Tokat' tır ve burada Hey onbeşli onbeşli/ Tokat yolları taşlı/ Onbeşliler gidiyor/ Kızların gözü yaşlı şeklinde ilerleyen bir halk türküsüne gönderme yapmaktadır. Şairin babası, hem Balkan savaşlarına hem de İstiklal Harbi'ne katılmış, imanının gereğini yerine getirmiş bir gazidir. Ayrıca Hicri 1315 doğumlu olup genç yaşta askere alınanlar arasında bulunmaktadır. Balkan savaşları esnasında savaşacak erkek nüfus oldukça azaldığından her erkek çocuğu genç yaşta askere alınarak savaş meydanlarına gönderilmiştir. Ayrıca bu savaşlar için diğer illere nazaran Tokat ilinden daha fazla çocuk askere çağrılmıştır. Yukarıdaki türkü de zaten Tokat'ın bu farklılığını teyit etmektedir. Balkan Savaşları 8 Ekim 1912 29 Eylül 1913 tarihleri arası Osmanlı Devletinin balkan topraklarındaki 4 devlete karşı vermiş olduğu savaşlardır. Şairin babası da hicri 1315 (miladi 1897) olduğuna göre onbeş yaşında Balkan savaşlarına katılmıştır. Şair burada, babasının geçimini sağladığı işin meyan kökü kazımak olduğunu söylüyor. İleriki mısralarda da görüleceği üzre babası, kazdığı bu meyan köklerini Amerikan Forbes firmasına satmaktadır. Şair o zamanlar okula giden genç bir öğrencidir. İşaret parmağında zincir, cebinde sedef çakı olması gençliğin verdiği uçarılıklara örnektir. Çılgınlık sayfaları ise muhtemelen müstehcen resimler olabilir. Kafasındaki yasak düşünceler ise İslamiyet tarafından haram kılınan düşünceler de olabilir resmi ideolojinin karşı çıktığı fikirler de olabilir. Yasak düşünceler için Gide örneğinin verilmesi Gide'nin düşünce ve eylemlerine gönderme yapmak amacına yöneliktir. Andre Gide yaşamı boyunca toplumsal ve bireysel ahlakın en önemli ölçütünün, bireyin içtenliği ve kendisini tanıması olduğunu savunmuş, cinsellik üzerine birtakım kitaplar yayınlamış ünlü bir Fransız romancısıdır. Ayrıca Gide başkaldırıyorum o halde varım felsefesinin savunucuları arasında da yer aldığından, onun düşünceleri resmi ideoloji ile çakışmaktadır. Dolayısıyla şairin cebindeki çılgınlık sayfaları Gide'den bir metin de olabilir. Kar yağarken kirlenen bir şeydi yüzüm cümlesinin arka planında manevi bir kirliliktir söz konusu edilen. Beyaz kar yağarken beyaz yüzün kirlenmesi, şiirde bir sapma olarak nitelendirilebilir. Şiir dilinde sapma; dile yeni bir güç kazandırmak, okuyucu ve dinleyicinin zihninde beklentilere ters düşebilecek nitelikte yeni tasarımlar oluşturmak amacıyla şairin kelimelerin ses ve biçim özelliklerinde, dilin sözdiziminde bilinçli olarak meydana getirdiği değişiklikler olarak kendini gösterir. Şairin yüzü görünüşte her ne kadar beyaz olsa da manevi anlamda kirlenmiştir ve karadır. Kara olan bir şeyi ne kirletir? Elbette ki beyaz kirletir. Yani yüz o kadar kararmıştır ki beyaz onu kendi rengine döndüremiyor ancak lekeyebiliyor. Beyaz karın yüzü kirletmesi onu lekelemesi anlamındadır. Şairin sevinç nöbetlerinde kusması onun muhalif damarına bir atıftır. Bu durum bir başkaldırı olarak karşımıza çıkmaktadır. Şairin kendi yaşam çizgisinden yola çıkarak oluşturduğu bu imajinatif söylemler onun hayat karşısındaki duruşunda anti-konformist bir tavrı yükselttiğini fark ettirmektedir okuyucuya. Nöbetler bir şeyi ya da bir yeri gözlemek, o şeyi korumak, kontrol altında tutmak için yapılır. Şairin gözlemiş olduğu, kontrolünde olan değerler her neyse bütün bunlar ona sevinme imkanı tanımamıştır. Çünkü o değerler kendi asli değerleri değildir. Ayrıca Marksizm gibi birtakım ideolojiler, felsefelerine göre insana sevinme hakkı tanımamaktadır. Şair gençliğinde sosyalist olduğu için bu tür ideolojilere de gönderme yapmaktadır. Gece, dinlenme gündüz ise çalışma anlamında iki farklı faaliyeti bünyelerinde taşırlar. Şair ıslık çalmak suretiyle uyuyanları protesto eder ve onların dinlenmeyi hak etmediklerini düşünür. Bütün bunlara rağmen babası, kazdığı meyan köklerini Amerikan Forbes firmasına satarak emperyalizme hizmet etmektedir. Şair burada, babasının düşünce yapısı ile fiili yaşam tarzının uyuşmadığı gerçeğine karşı bir eleştiri getirmekte ve bu duruma içlenmektedir. Babasının bu anlamda varlık sancısı çekmeden yaşamış olması, şairi, ona karşı eleştirel tavır alma yoluna itmiştir. Çünkü babası Balkan Savaşlarında ve İstiklal harbinde imanının gereği olarak emperyalistlere, kafirlere karşı savaşmıştır. Ama savaş sonrası her ne kadar çoluk çocuğunun ekmek parasını kazanmak için kırlarda meyan kökü kazıyor olsa da bunu emperyalist Amerikan firmasına satarak iman anlayışına tezat bir fiili işlemektedir. Türkiye, çok partili hayata geçiş döneminde Amerikan emperyalizmine kapılarını sonuna kadar açmıştır. Bunun bir uzantısı da Forbes firması Türkiye'ye gelip halka meyan kökü toplattırıp, yine halktan bunları satın almıştır. Şairin eleştirisi; babasının emperyalizme dolaylı yoldan hizmet etmesinin amentü esaslarına uygun olmamasınadır. Şair korkmamak için korkmaz görünen korku demekle babasının durumundan hareketle, halkın emperyalizme hizmet etmesinin bir nevi aç kalma ya da nafaka temininden yoksun kalma korkusunu dizginleyen ama asıl korkulması gerekenin de içerisinde bulunulan bu ikircikli durumun olduğunu belirtiyor. Şairin gerek yaşam çizgisine gerekse de bu şiirde yer alan ifade ve imgelerine göre bir değerlendirme de bulunacak olursak onun modern yaşam biçimine dair bir başkaldırıyı ruhunda hareketlendirmiş olduğunu görürüz. Dolayısıyla şehirler her ne kadar modern görünüm alsalar, iktisadi yönden kalkınsalar dahi bu, şehirlerin bayındır olduğunu bize göstermez. Emperyalist güçler insanların zihnini, ekonomik göstergelerin ve dış görünüşün iyi olması durumunun o şehrin/ülkenin kalkınmasının işaretleri olduğu yalanıyla bulandırmıştır. Şairin gençliğinde yaşadığı sıkıntılara, fikri sürgünlüklere rağmen güçbela kurduğu cümle, babasının emperyalizme hizmet ettiği gerçeğidir. Bu cümleyi kurabilmek de onun için hiç de kolay değildir tabiki. Ağır bir haç taşımak; kendisine ait olmayan, istemeyerek taşımış olduğu değerler bütünüdür. Şair bu ağırlığı taşıdığı sürece kendisi olmaktan uzaklaşmıştır. Aslında burada ideolojik bir okuma yaparsak şair resmi ideolojinin dayatmış olduğu değerleri ve fikirleri amentüsüne kadar benimsemiş bir nevi asimile olmuştur. Ama amentü etmesiyle birlikte bu asimilasyonun onun kendi değerlerinden kopardığını, kendi ağırlığının kaybolduğunu idrak etmiştir. Şairin hayatı boyunca sürdürdüğü sahicilik arayışı onu toplumda yaygın olan fikir ve hareket tarzlarının uzağında bir pozisyona sürüklemiş ve buradan haksızlıklar karşısındaki tepkisini şiir yazmak suretiyle ortaya koymuştur. Solgun ev / ölü dağ / solmuş dudak; olumsuzluk metaforlarıdır. Solgun ev ve ölü dağ metaforları; dağların eteklerine kurulan evlerin, bir ihtilal vasatı içerisinde ışıklarının erkenden söndürülmesi durumunu imlemektedir. Böylelikle dağların eteklerindeki canlılık kaybolmuştur ve dağ ölü gibi durmaktadır. Bu metaforlar, ihtilalin gelişini haber eden bir zile benzetilmiştir. Gecenin gümüş ipliklerden işlenmiş oluşu, bir aydınlığın habercisidir ve nisan ayı da bir dirilişin, baharın başlangıcını sembolize etmektedir. Grevlerin şahlanması demek; işçilerin emeklerinin karşılığını alamadıkları durumlarda yaptıkları eylemlerin çoğalmasıdır. İlave olarak grevlerin şahlanması nisan ayı bitimiyle gelen 1 Mayıs eylemlerini de çağrıştırmaktadır. Bu tür eylemler siyasi ve iktisadi bir dalgalanmayı beraberinde getirirler. Şairin, emperyalist düzene karşı grevcilerin saflarından küstahça kahkahalar savuruyor olması, siyasi iktidarı küçümsüyor olduğuna delildir. İktidar sahiplerinin işçileri ucuz ve uygunsuz şartlarda çalıştırıyor olduğu gerçeğine rağmen, işçilerin her halükarda haklarını alacağına dair bir inancın varlığıdır, şaire kahkaha attıran. Burada ironik bir yaklaşım söz konusudur. Şairin bakışları beyaz bulutlara karşı oburdur. Yani dünyevi bütün çirkinliklere karşı hakikati sezmiş, temiz kalabilmiş bir kişidir şair. Bunun verdiği gurur ve onurdur belirtilen. Sesin marşlara ayarlanması durumu; derinlikten çok yüzeyselliği ifade etmektedir. Çünkü marşlarda bir doğallık yoktur ve dışarıdan bir zorlama ile nitelik kazanırlar. Şairin sesinin marşlara ayarlanma hevesi taşıması, gençlik dönemindedir. Gençliğin verdiği yerinde duramama, ateşlilik hali burada etkisini göstermektedir. Ayrıca marşlar bir topluluk tarafından beraberce seslendirilir. Şair de o dönemler kendi bireysel tepkilerinden ziyade, bir topluluğun kolektif tepkileriyle kendini ifade etmenin yolunu tutmuştur. Şehre ve şaraba yaltaklanmak; şairin o dönemler sesini duyurmak için insanlara karşı hoş görünmek isteğini ele veren bir sapma niteliğine sahiptir. Şair, sesini duyurmak için hem marşların çalındığı yüksek perdeden konuşuyor, bir topluluk ile beraber hareket ediyor hem de insanlara hoş görünme çabasına giriyor. Fotoğraflar çektirmek suretiyle de kendinin teşhir edilmesini, tanınmasını sağlıyor. Mekkare; Osmanlı döneminde yük hayvanlarıyla taşımacılık işi yapan kimselere verilen addır. Burada şairin babasının İstiklal Harbi'ne katılmış olduğunu ve bu savaş esnasında yük hayvanlarıyla taşımacılık yaptığını öğreniyoruz. Böylelikle şairin babası Balkan savaşında olduğu gibi yine iman anlayışının ondan beklediği sorumluluğu yerine getirmiştir. İnsanın içerisinde bulunduğu çağı, öz varlığı ile değil de gölgesiyle tanımlaması, kendi ontolojik değerinin silikleştiğini veya karardığını göstermektedir. İnsanın dünyaya gelmesindeki yegane sebep, bu çağın tanımlanmasında yürürlükte olan bir unsur değildir. İnsan bu çağı öz değerleri ile değil ancak bir gölgenin sağlayabileceği karartının koordinatları çerçevesinde değerlendirmektedir. Bu çağın fikri arka planında, pozitivist anlayış hüküm sürmektedir. İnsanın kendi asli varlığı silikleşmiş ve dış görünüş belirleyici bir etken olmuştur. İsmet Özel bir beyanında Ben babamla o öldükten sonra yakınlık kurabilmiş biriyim diyor. Buna sebep olarak, babası ile arasındaki 45 yaşlık bir fark yani neredeyse aralarında bir kuşak farkı olması ve babasının otoriter bir duruşa sahip olması gibi etkenler ileri sürebiliriz. Dolayısıyla şair, vefat etmiş babasına sesini duyurabilmek istiyor ve bunun için de marşlara müracat ediyor. Marşlar, kimi kahramanlık hikayelerinin ses ve müzik etkisiyle abartılmasıdır. Şair elbette ki varlık sancısı çekmektedir. Lakin amentü öncesi dönemi olduğundan sesi cılız çıkmaktadır. Kendi dertlerini babasına duyurmak için yüksek perdeden yani marşlara ayarlı bir ses ile konuşması gerektiğini düşünmekte ve şiirin devamında bir marşı dillendirmektedir. Bu iki dörtlük bir marştır ve İsmet Özel de Amentü şiirini okuduğu söyleşi ve toplantılarında, bu iki dörtlüğü marş havasında söylemektedir. Bu durum da babasına ve bütün topluma sesini duyurmak için yüksek perdeden bir haykırıştır şair için. İlk dörtlük Yunanlıların, İstiklal harbi döneminde Anadolu topraklarını işgal etmesiyle birlikte İslam dinini Hıristiyanlığa uydurma çabalarına bir göndermedir. Minbere haç dikilmesi; düşmanın kutsal mabetleri yıkmayıp kendi ideolojileri ve dini yaşam biçimleri doğrultusunda değiştirme isteklerine yönelik faaliyetlerin olduğunu belirten önemli bir ayrıntıdır. Burada kullanılan her yer kelimesi Türkiye demektir. Yunanlılar bu dönemde camilere ve yurdumuzun her yerine kendi bayraklarını asmışlardır. İkinci dörtlük ise bu Yunan işgaline karşılık, atılacak en iyi adımın birlik olmak, dayanışma içerisinde bulunmak olduğunu söylüyor şair. Ve bu dayanışmanın getirdiği güçle, beraberce düşmana karşı çarpışmayı, bombalar patlatmak suretiyle savaşı/cihadı sürdürmeyi salık veriyor. Böylelikle topraklarımızda kirli emellerini gerçekleştirmek isteyen kafir güruhuna karşı bir zafer kazanabileceğimizi işaret ediyor. Çanlar sustu çünkü şairin marşta dediği gibi İstiklal Harbi döneminde, toplumun birliktelik göstererek bir dayanışma içerisine girmesiyle düşman mağlup edilmişti. Ama İstiklal Harbi'nden sonraki dönemler yani tek parti döneminde, ulus-devlet ideolojisi bağlamında ezan sesi, Arapça aslından çevrilerek Türkçe okutulmaya başlanmıştır. Yabancı olan ses Türkçe ezandır. Şairin yabancı kelimesini seçmesi ise bu ezanın minarelerden iğreti bir şekilde yükseldiğini belirtmek içindir. Şair Yunanlıların yapmış olduğu dezenformasyon faaliyeti ile tek parti döneminin yaptığı arasında var olan ilişkiye dikkat çekmektedir. Tanrı uludur ifadesi Türkçe ezanda yer alan bir ifadedir ve tek parti dönemindeki resmi ideolojinin bir söylemidir. Şairin babası tek parti döneminde devletin bir polisidir. Allah'ın kulu olmayıp da cumhuriyetin kulu olması, şiirde yer alan sapmalardan bir tanesidir. Babasının bu dönemdeki anlayışı da amentü anlayışına uygunsuz bir durum arz etmektedir. Şair de özellikle kul kelimesini kullanarak babasını kıyasıya eleştirmektedir. Şair hem tek parti iktidarının hem de babasının sürdürmüş olduğu faaliyetlerin nedenini anlamıyor, anlamak istemiyor. Lady Godiva 11 yy. da yaşamış olup İngiltere Mercie dükünün karısıdır. Kocası ağır vergiler koymak suretiyle halkına şiddetli bir şekilde zulüm yapar. Bu zulüm yüzünden Godiva ile eşinin araları açılır. Lady Godiva eşine bu zulümden vazgeçmesini söyler. O da Godiva'nın bir atın üzerinde çırılçıplak bir şekilde bütün şehri dolaşması şartıyla yaptığı zulümden vazgeçebileceğini söyler. Godiva bu şartı kabul ederek bir atın sırtında şehri çırılçıplak dolaşmaya başlar. Yalnız bundan önce halka haber salıp evlerinden dışarı çıkmamalarını ister. Halk da Godiva'ya olan sevgisi ve bağlılığı yüzünden onun bu isteğini yerine getirir ve Godiva şehri dolaştığı esnada perdelerini sımsıkı kapatırlar ve evlerinden çıkmazlar. Ama buna rağmen Tom adında biri, perdenin aralığından Godiva'yı izlemek ister. Perdeyi araladığında gözleri kör olur. Bu durum o kişiye verilen ilahi bir cezadır. ne Godiva geçer ne bir kimse kör olur dizelerinde şair bu olaya gönderme yapmaktadır. Şairin yaşadığı toplumda, ne Godiva gibi kendisini halkın huzuru ve selameti için feda edecek biri, ne de kendisine bir kötülük dokunacağını bilse dahi sokakta vuku bulan olayları görmeye cesaret edebilecek, eylemsel tepki gösterebilecek biri bulunmamaktadır. Şair bu duruma eleştirel bir tavır almakta ama elinden de hiç birşey gelmemektedir. Şairin çocukluğunda müslümanlık ile olan irtibatı, bir taşra kentindeki ramazanların harikulade havasını teneffüs etmiş olmasıdır. Bilindiği gibi ramazan ayında namaz öncesi ve sonrası şadırvan etrafında gelişen sohbet halkası ve abdest alınırkenki suyun coşkunluğu, insanların samimiyeti, şairin ruh dünyasına işlemiştir. Fakat şairin yapabildiği, yalnız namaz vaktinde şadırvan etrafındaki o atmosfere içlenmektir. Nüfus cüzdanındaki ekmek damgası, İsmet İnönü iktidarında ekmeğin insanlara karne karşılığı dağıtılmış olduğuna yapılan bir vurgudur. İnönü devrinde vergi yükü oldukça fazladır ve herşeye vergi konmuştur. Böyle bir dönemde ekmek karne ile alınmaya başlanmıştır. Şair, bu dönem siyasal iktidarına eleştirel bir yaklaşım sergilemektedir. Godiva gibi biri de yoktur. Şairin ise o dönemler ayağı yere basmamaktadır. Bulutlar arşınlaması, o dönemler yüksek idealler peşinde koştuğunun, gerçeklikten uzaklaşmaya başladığının göstergesidir. çocuk kemiklerinden yelkenler yapıp/hırsız cenazelerine bine bine/ temiz döşeklerin ürpertisinden çeşme/ korkak dualarından cibinlikler kurarak dizeleri gerçek yaşamda meydana gelmeyecek olaylardır ve şiirde birer sapma unsuru olarak kullanılmıştır. Şairin yüksek ideallerinin yapıtaşları gibidir her biri. Ayrıca şairin, bu türden masalsı öğeleri kullanması, onun abi ve ablalarının eğitim düzeylerinin yüksek oluşu dolayısıyla çocukluğunda kitaplara karşı aşinalığını gösteren bir delildir. Yukarıdaki mısralardan o masal veya hikayelerdeki kahramanların ve olayların şairin bilinçaltına yer etmiş olduğunu anlayabiliriz. Şair bir kağıt parçası olan paraya herhangi bir kıymet vermemeyi, ondan tiksiniyor olmayı; yaşanan gelişmelere karşı bir itirazın göstergesi ya da tepkisi olduğunu sanarak yaşamını sürdürmektedir. Hakeza nakışsız yaşamak diye tabir ettiği sade bir vatandaş gibi onurlu ve şerefli bir şekilde yaşamak da böyle. Nakışsız yaşamak onur verici bir davranıştır ve insanın hayat şartlarına esir olmamasını sağlayan bir silah vazifesi görmektedir. Ancak nakışsız yaşayanların yani herhangi bir güce ve iktidara intisap etmeyenlerin, gayrimeşru yollardan çıkar sağlamayanların boğazlarından helal lokma geçebilir. Yoksa diğerlerini helal lokmalarına mutlaka haram lokmalar da karışmıştır/karıştırılmıştır. Şair de boğazına girmiş haram lokmaları kusması nakışsız yaşama geçmek suretiyledir. Buradan sonra şairin cömertliği kendini göstermektedir. çıkınımda güneşler halka dağıtmak için / halkı suvarmak için saçlarımda bin ırmak dizeleri erdemliliğin ve cömertliliğin sembolleridir. Şair kendini o kadar zengin kabul ediyor ki halkın da kendi zenginliğine kavuşması için imkanlarını seferber ediyor. Şair, gerçekte dağıtılması mümkün olmayan şeyleri halka dağıtarak adeta tasavvuftaki kesretten vahdete doğru bir yol alarak yokluk hırkasını giymek ister gibidir. Bütün varlığını halka dağıtarak varlıkta yok olma makamına ulaşma peşindedir. Şair, halkın cömertliğinden istifade etmelerini istemesine rağmen hayal kırıklığa uğrar. Çünkü yaşayan insanlar, şair ile benzer anlayışta değildir. Şairin derdini taşımamaktadır halk. hazırmış zaten duvar sıkılmış bir yumruğa cümlesi, halkın fikri arka planında zaten bütün bu olan bitene eğilimli olduğunu belirtmek maksadıyla kullanılmıştır. fly Pan-Am/drink Coca Cola dizeleri Amerikan havayolu şirketi olan Pan-Am ile uçun, yine Amerikan ürünü olan Coca Cola için anlamlarına gelmekte. Şair burada halka serzenişte bulunmakta ve onlardan ümidini kestiğini beyan etmektedir. biri serkeş ama oldukça da haklı. Şaire göre dünyada hüküm sürmekte olan iki yaşam biçimi söz konusudur: Biri şairin önceki dizlerinde eleştirel tavır takındığı biçimiyle, bir bataklığın içerisinde çırpınmakta olan insanların tercih ettikleri yaşam, diğeri ise mevcut düzene gerek yaşam standartlarının sadeliği açısından gerekse de eylemsel açıdan bir başkaldırıyı omuzlayan ve şairin kendisinin de dahil olduğu bir başka yaşam. İsmet Özel'in kendi deyimiyle, karakterini meydana getiren iki unsur vardır. Bunlar; tevarüs edilmemiş asalet ve kadirşinas itaatsizliktir. Şair tevarüs edilmemiş asaletin; kendi içinde taşıdığı değil de taşrada memur çocuğu olması hasebiyle çevresinden ona telkin edilmiş bir değer olduğunu, kadirşinas itaatsizliğin ise toplumun ve devletin ona verdiği her türlü desteğe veya yardıma karşı onlara severek hizmette bulunmak ama asla itaat etmemek, sonu itaate varacaksa sunulan yardımı reddetmek anlayışıyla kaim olduğunu belirtmektedir. Bu karakter özellikleri, şairi serkeş ama oldukça da haklı olan hayatın içerisine dahil etmiş ve dünya nimetleri karşısında başını dik tutmasını, bu duruşunu da günümüze kadar sürdürmesini sağlamıştır. Bataklık ile kutsallık bir tezat teşkil etmektedir. Lakin şair burada, o bataklıkta çırpınan insanların kendi yaşam biçimlerini kutsuyor olduklarını belirtmek istemiştir. Ölümlerin ölümlere ulanması ancak toplu ölümler için söylenebilecek bir sözdür. Şair, modern yaşam biçiminin insanı değersiz kıldığını ve onu adeta öldürdüğünü söylemektedir. Orada aşk ve çocuğun birbirine katışmaması, her ikisinin de bataklık ve sefalet yerlerinde kendi değerlerini görünür kılabilme istidatı taşıyor olmalarıyla ilgilidir. Aşk; sevgi ve muhabbeti temsil ederken çocuk; saflığı ve iyiliği temsil eder. İnsanın kendi tehlikesinin peşinden gitmesi, kaderinde maruz kalacak olduğu tehlikelere bilinçsiz bir şekilde de olsa kendi rızasıyla gitmesidir. Şair de kendi tehlikesi peşinden gitmiştir ta ki amentüsüne kadar. Putların dahi, damardan akması, bütün tehlikelerden sıyrılıp hayatın selamete kavuşturulması anlamının yanında şairin amentüsüne de işaret etmektedir. Dünya içerisinde, kendisine yaşam alanı bulan güzelliklerle dolu bir hayatın olup olmadığını ve sağlamlaştırılmış bir düşünce ikliminin hakim olduğu coğrafyanın nerde olduğunu soruyor şair. Aslında bu soruları yöneltme biçiminden, şairin onlara ilişkin bir özlem duyduğunu anlayabiliriz. Ağzı bayat suyla çalkalanmak gündelik yaşam biçiminin kokuşmuşluğuna maruz kalma durumuna bir göndermedir. Geleceğimizi emanet edeceğimiz çocuklar, her ne kadar kokuşmuş hayatın ortasında bulunsalar da onları yetiştireceğimiz ortam olarak parti broşürleri mi yoksa kafiyeler mi tercih edilecektir meselesini öne çıkarıyor. Burada bir statükoculuktan söz edilmektedir. Parti broşürleri, partilerin derin bir düşünce üretmeden insanları taraflarına çekmek için kullanılan hayali sloganlardır. Kafiyeler ise şiirin sloganlarıdır. Her iki slogan da dikkat çekici öğeler barındırmakta ve insanlara hoş gelmektedir. Halbuki her ikisi de düşünce açısından sığdır ve yanıltıcıdır. Şair, çocukların bu tür sloganlarla büyütülmesine karşıdır. İster ki çocuklar derin düşüncelerle yoğrulmuş bir atmosferde yaşasınlar, büyüsünler. Şairin sahicilik arayışı burada da kendini göstermektedir. Takvim yapraklarının arasını dolduran katı şey cesetlerdir. Yani tarih dediğimizde eskiye dair olaylar akla gelir. Ölmüş insanların gerçekleştirdiği faaliyetler, yaşanan olaylardır tarihi büyüten ve takvim yapraklarını dolduran. Ki ölüm, insanın gönlünü durağanlaştırır, onun hareketini keser. Gönüldeki bütün telaşeler, karmaşık durumlar ölüm olayı ile birlikte, yerini sakinliğe bırakır. Aynı zamanda ölüm karşısında insan, kirlerinden arınma duygusu taşımaya başlar. Bu anlamda da gönül bir duruluk kazanır. Hayatın kaim olduğu dört şey; su, ateş, toprak ve rüzgardır. Şair, hayatın hakikatine erdikten sonra hayatın kaim olduğu bu dört unsura kendisini de eklemiştir. Çünkü insan olmadan hayatın herhangi bir anlamı yoktur. Şair amentüsü ile birlikte eşref-i mahlukat olmanın sırrını keşfetmiştir. Dolayısıyla hayatın, insan için yaratıldığını kavramıştır. Ayrıca şiirdeki tüm ayrıntıları göz önünde bulundurmak suretiyle şairin hayat çizgisinin kendini bilen rabbini bilir hadis-i şerifi temelinde ilerlediğini ve varlık kazandığını görüyoruz. Pişirilmiş çamur, insana bir göndermedir. Ayrıca Mevlana'nın hayat görüşünün temelini oluşturan hamdım/yandım/piştim çizgisinde gelişen bir olgunlaşmanın, şair içinde yürürlükte olduğu fikrine ulaşabiliriz. Şairde hamlık/ yanmak ve pişmek suretiyle olgunluk derecesine ulaşmıştır. Bu olgunlaşma serüveninde karanlıkta kalmış şeylere ve kimi detaylara takılmadan yoluna devam etmiştir. Gövdeyi alemlere zerketmek; insan ile dünyanın bütünleşmesi anlamına gelir. Çünkü ne tek başına dünya bir anlam ifade eder ne de insan. Her ikisi de birbirlerine muhtaçtır ve birbirlerine anlam katmaktadırlar. Şair, kendisi ile alemleri bütünleştirerek bir anlama kavuşuyor ve Allah'ın lütfuyla adeta yeniden doğuyor, iman ediyor. Şair tüm bu yaşananlar sonunda eşref-i mahlukat olma sırrına vakıf oluyor. Amentü şiiri İsmet Özel'in kendi tarihsel geçmişinden yola çıkarak babası özelinde, Türkiye'de yaşayan halkla kurduğu düşünce ve eylem bağını, yoğun imgelere ve göndermelere başvurmak suretiyle afişe ettiği bir metindir. İsmet Özel Şair halkın neyidir? sorusuna, halkın varoluş şartlarını, yaşama hakkını, özlemlerini, korkularını ve dünyaya bakış tarzını şiirin dokusu haline getiremeyen, halkın varoluşu ile kendi varoluşu arasındaki ilintiyi birinci mesele olarak almayan şairin herhangi bir atılım gerçekleştiremeyeceğini belirterek açıklık getirmektedir. Bu izahtan hareketle Şair halkın neyidir? sorusuna Amentü şiirini yazmak suretiyle İsmet Özel, kendi adına cevap vermiş olmaktadır. Şiirin diğer önemi; İsmet Özel'in ihtida etme serüvenine dair ipuçları içeriyor olmasıdır. İsmet Özel bir beyanında benim şiirlerimde ben olan yere Türkiye'yi koyabilirsiniz demiştir. Bu minvalden bakacak olursak Amentü şiiri aslında Türkiye'deki İslami düşünce pratiğinin tarihi arka planını ele vermektedir."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/antik-tanri-unesco", "text": "United Nations Educational, Scientific and Cultural Organization. Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü. İsmi kadar onu sembolize eden amblemi de oldukça ilginçtir bu örgütün. Ön cephesinde görülen altı sütuna bakılırsa onun eski Yunan dünyasının en eski tapınaklarından biri olan ön tarafında altı sütün bulunan peripteros plana göre inşa edilmiş Oympia Zeus Tapınağı'nı temsil ettiğini anlamakta gecikmeyiz. Antik Yunan halkının kafasına mütemadiyen şimşekler çakarak yönetmeye çalışan Tanrı Zeus ile ilahi kelamın böylesine nefsi bir emir ve yaptırımlar yönetmeliği asla olamayacağını insanlara anlatmaya çalışan Sokrates Baba'nın irfanını kıyaslamak elbette kabil olmamış insanlık tarihinde. Fidias'dan Diskobolos heykeli ile Antik Yunan heykeltraşlığının zirvesine çıkan Polykleitos'e kadar o kusursuz \"yaratıma\" ulaşmaya çalışmış Yunan sanatının o kemalden zevale doğru iniş hikayesine baktığımızda hep bu tenakuzu farkederiz. Zamanasızlıktan insana vahyedilen o ilahi kelamın donuk ve tepeden inme yaptırım kanunları değil, yaratmaya bir nevi eşlik eden sanat eserinde sözün gizlenmiş, perdelenmiş çağrışımlarını duymak, sezmek, hissetmek ve hatırlamaya başlamaktır. Kendine ait bir sanat ve kültür mirası olmadığı halde bütün bir Avrupa'nın Rönesans'la tekrar insan olmaya yöneldiği Eski Yunan ve Roma kültürünün hamiliğini üstlenenler elbette o çağda olduğu gibi gerçekten sanat, mimari ve düşünceye sevgisi ve saygısı olan sanatkarlar ve hakimler değil bütün bunlarla alay eden kendi çocuklarını yeme geleneğinin şeytani temsilcisi çağdaş Zeus zihniyetinin Unesco ismiyle vucut bulmuş şeklinden başka bir şey değildir. Göbekli Tepelerdeki şeytani ayinlerden Çatal Höyüklerde bulunan ana tanrıça heykelleri önüne fecc fevc koşan Avrupa paganlarının bu cehdi gösteriyor ki UNESCO dünyada eğitim, bilim, mimari ve düşünceyi korumanın değil, bunu Tanrı gibi tek elde tutmanın ve batınında dünyanın her yerinde gömülmüş eski şeytani pagan tapınaklarının yerini tespit ederek tekrar o inancı ve nizamı hakim kılmak isteyen şeytani bir plandan başka birşey değil. \"ÖRGÜT\" adı altında her öğürdüğünde \"Işid, pkk, pyd gibi \"örgüt\"leri kusan bu \"birleşmiş global ve seküler milletlerin\" ruznamesindeki \"yeni dünya düzeni\" dedikleri herze tam da budur! Oysa bizim devlet geleneğimizde Zeus faşitlikliği değil \"adalet tahtında bir hikmetle\" insanları, toplumları ve alemi sevk ve \"idare\" vardır. Hikmetin, sanatın ve düşüncenin de özü budur; sevk ve idare edenle edilenin bu alemde bir olması; tevhid. İlahi kelamın batınındaki çağrışımları yani ilahi olanı ruhlarında duymaya çalışan bütün zamanların sanatkarlarına, sanat eserlerine ve onları temaşa ile Hakk olan TEVHİD ehline selam olsun."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/ask-3", "text": "Aşk, aşığın sevgilisi için gözünü kırpmadan her şeyi yapabilmesi sanatının adıdır. Karşılıksız ve beklentisi olmayan çok uzun yolculukladır bunlar. Sevgi denilen duygu, aşık olan birinin sevdiğine aklı başında olmadan ve sarhoş bir durumda, sadece onu düşünerek hayatını sürdürmesi olayıdır. Aşkın tarihi nereye dayanıyor, aşk ilk ne zaman ortaya çıkmıştır? diye bir soru sorulamaz. Çünkü aşk, insan ve alemler yaratılmadan evvel de vardı. Allah, aşk ile yarattı ademi ve adem aşkı getirdi dünyaya. Böylece insan, aşk ile ilk kez tanışmış oldu ve başladı sonsuza kadar sürecek olan büyülü yolculuğuna. Aşk, günümüze kadar devam eden zorlu serüveninde çok fırtınalı geçen zamanlar dışında, sakin ve durgun günler de görmüştür. Ademin yasaklı meyveyi tadıp düştüğü ilk yanlışa aşk sebep olmuştur. Yani aşk, hep iyilik için hareket etmez, yeri gelir düşürür en derin kuyuya aşığı. Aşkın lügat anlamı, aşırı bağlılık duygusu ve sevi olarak belirtilmiştir. Gerçek olarak düşünüldüğün de bu tanım doğru bir tanımdır. Aşırı bağlılık aşkın en çarpıcı özelliklerinden biridir. İnsanoğlu bir şeye aşırı bağlandığı ve onu istediği zaman karşısında durabilecek bir engel yoktur. Ferhat bu bağlılığın verdiği güçle, yani aşk ile delmiştir dağları. Çöllerde aşkı için, yıllarını arayış halinde geçirmiştir Mecnun. İşte aşk, öyle güçlü bir olgudur ki, sonucu iyi veya kötü olabilir ancak, bu serüven asla yarım kalamaz ve kalmamıştır. Aşk ile hevesi karıştırmamak gerekir. Heves, bir insanın karşı cinse veya başka bir objeye duyduğu geçici sevgi duygusudur. Ancak aşk, asla geçici olmayan ve insanın gönül evinde iz bırakan asıl sevgi ve gönül bağıdır. Aşk, İbrahim peygamberin atıldığı ateş korunun içindeydi. Aşkın gücüyle o harlı şekilde yanan ateş bir anda serin ve selamet olarak suya dönüştü. Bir farsça beyitte dediği gibi; Kabe bünyadi Halil-i azerest/ dil Nazargah-ı celil-i ekberest sözü aşkın tecellisinin gönülde ortaya çıktığının başka bir göstergesidir. Dünyadaki Müslümanların Kabeye gelip, hac görevlerini yerine getirmeleri, sadece kare şeklindeki taş bir yapı olan ev için değil, Allah'ın nazar etmesi ile o yapıya nakşedilen aşka ulaşma çabasının sonucudur. 1994 Şanlıurfa doğumlu. Halkla İlişkiler ve Tarih bölümü mezunu. Şiir ve deneme yazıyor. Halihazırda Adalet Bakanlığında olarak görev yapmaktadır."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/ask-uc-harf-bes-nokta", "text": "Denizin dalgaları adeta sevgilinin yüreğinin coşkusunu getirir gibidir... Dalgalar kabarıp da dev gibi büyüdüğünde, ayrılığa isyandır sanki o an... Hoş bir nağmedir okşuyormuş gibi dalgalar kıyıya vurduğu zaman... Adeta bir tesellidir sevgiliden o an. Arada bu koca deryanın olduğuna bakma sakın; Sevgim sonsuzdur zaman ve mesafeden azade, dalgaların ritmini dinle... Söyleyecek sana sevgimi... dercesine an be an... Gün olur bir şairin titretiverir gönül telini en çok söylenen bir şiir olur dolaşan dilden dile... Gün olur titretiverir bir yazarın gönlünü, zevkle okunan bir roman olur dolaşan elden ele. Gün olur titretir bir bestekarın gönül telini, Söylenen bir şarkı olur dilden dile... Gün olur bir neyzenin gönül sazından Üflenen bir nefes nağmelerde... Bir ses, bir bakış, bir akış baki kalan gönüllerde... Aşk tek değil çift boyutludur yaşanan... Seven ve sevilen vardır bir gönülde... Muhip vardır elbet seven gönülde... Aşk bir habbedir gönülde yol bulur muhabbete... Muhabbetten ise gidilir marifete... Ya Musa, olur mu hiç Hızırsız?... Yeni bir adım attım aşkı öğrenmeye bir başka boyutuyla... Yunus'u tanıyınca gönül arzu duydu bir Yunus olmaya... Bir Yunus ol ki Allah'a vasıl olmadıkça durulma. Bir damla ol ki deryaya kavuşmadıkça sükun bulma... Aşk ki; şarabından içip damla olmak ve sonra deryada sükun bulmak... Tüm zerrelerinle onda bitip, yitip gitmek ve yeniden onda dirilmek... Ah!.. Aşk! Hayatın en güzel şeyisin sen! Seni taşımak için kap gerek! Seni tatmayan yürek, yürek midir ki? Olsa olsa taşa denk! Ne zor şeymiş meğer aşkı anlatmak... Sadırlarda yaşarsın derunice, satırlara aktarırsın kifayetsizce... 1970 yılında Kırklareli'nin Pınarhisar İlçesi'nde doğdu. Lüleburgaz Kepirtepe Anadolu Öğretmen Lisesi'ni bitirdi. 1992 yılında Marmara Üniversitesi, Atatürk Eğitim Fakültesi Tarih Öğretmenliği Bölümü'nden mezun oldu. Yüksek Lisansını 2014 Yılı'nda Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Türk Tarihi Ana Bilim Dalı, Yeniçağ Bilim Dalı'ndaki Yüksek Lisans Eğitimini 15/3 No. lu Dubrovnik Düveli Ecnebiye Defteri: (H.1057-1073/M.1647-1663) adlı teziyle tamamladı. Yazar SEVDA DIRAGA CANBAZ 1992 Yılı'ndan beri Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı olarak Tarih öğretmenliği görevini sürdürmenin yanı sıra İstanbul Üniversitesi Siyasal bilimler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde okumaktadır. Sahasındaki bilgi birikimini öğretmenlik tecrübesiyle de pekiştirme gayretindedir. Alan bilgisini, bu sahada yaptığı okuma ve araştırmalarla sürekli geliştirmiş ve canlı tutmuştur. Özellikle tarihi bilgilerin daha ilgi çekici, anlaşılır ve herkes tarafından okunabilir hale getirilebilmesini ve İstanbul Kültür Bilincini gençlere aktarmayı kendisine amaç edinmekte ve bu konuda yazılar yazmakta olan yazar, bu yazılarını mekanla bütünleştirmek amacıyla kültür gezileri için yurt dışında yaklaşık 30'a yakın ülkeye geziler yapmıştır. Bu gezilerinde öncelikle Osmanlı Coğrafyasını dolaşmayı amaç edinerek bu birikimini yazılarına aktarma gayretindedir. Canbaz, mesleği gereği lise düzeyindeki gençlere tarihi ve bu yolla kültürümüzü öğretmek ve sevdirmek amacıyla Bir Kardeşlik Ülkesi isminde bir kitap telif etmiştir. Fütüvvet kültürünün ele alındığı bu eserden sonra ikinci kitabı Hikayelerle Deyimlerimiz Damla Yayınları tarafından basılmıştır. Çeşitli dergilerde çıkan yazıları ve basılan Bir Kardeşlik Ülkesi, Hikayelerle Deyimlerimiz adlı kitaplarıyla tanınan Sevda DIRAGA CANBAZ, öğretmenliğin yanı sıra teorik konuları, ilmi usullerle birleştirip edebi ve orijinal ürünler vermek amacıyla halen yazı çalışmalarının yanı sıra Uzman Tarih Öğretmeni olarak MEB'deki görevine devam etmektedir."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/ates-oykusu-oinone", "text": "Devamı gelmedi, donup kaldı Oinone. Eli havada, ağzı açık, korkunç hayalleri boğazına takılı, öylece kaldı. Paris'i gördü çünkü. Ateşin içinde değil, arkasında. Gölge değil, gerçek. Ona doğru yürüyordu. Fakat normal bir yürüme değildi bu. Ayaklarını peşi sıra sürüklüyordu Paris. Sendeliyor, kıvranıyordu. Oinone! diye bağırdı sesi titreyerek Beni vurdular! Ve Oinone, bu cümle içindeki bütün hikayeyi anladı: Paris'in Helena'yı Yunanistan'dan kaçırması üzerine savaş çıktığını, Troya'da kocasının kasığına saplanan okun zehirli olduğunu, bu yaralı komutanın iyileşmek ümidiyle aldattığı ayaklara kapanmak istediğini... Anladı fakat kabullenemedi. Ne bir pişmanlık, ne bir af dileme. Sadece iyileşme isteği vardı Paris'te. Bu, Oinone'u daha çok yaraladı. Öyle ki karşısında can çekişen adamın yarasını hafif buldu. Git! dedi yeniden. Arkasını dönüp uzaklaştı. Eve girip masanın üstündeki bitkilere baktı Oinone. Önceden hazırladığı otları tek tek yolmaya başladı. Helena'nın saçları yerine. Dışarı çıkıp birkaç çiçek daha kopardı. Paris'in başı niyetine. Sonra eve döndü tekrar. Elinde kalan çer çöpü büyükçe bir sahana boşalttı. Dövdü, ezdi, ağladı. Çıkan sesler Paris ve Helena'nın kemiklerine dolandı. Elindeki faydasız karışıma baktı Oinone. Döktü hepsini. Masanın üzerinde ne varsa yere çaldı. Ağlaması da titremesi de durmadı. Yattı, uyuyamadı. Elleri saçlarına gitti birden. Sıkmaya, köklerinden sökerek çekmeye başladı siyah bukleleri. Derisi kopsun, teni soyulsun, canı yansın istiyordu kendisi için. O zaman içindekini unutabilirdi. Ama olmadı. Parmaklarını zor kurtardı. Ellerine baktı tekrar. Süslemek için kullandığı bitkiler yoktu artık. Dikenlerin bıraktığı kırmızı izler kanamaya başlamıştı. Odadaki ışık, sağ elindeki siyah lekede toplandı birden. Tam o nokta üzerinde ılık bir şey hissetti Oinone, Paris'in öpüşü gibi bir şey. Ve koşmaya başladı. Gecenin bir vakti, yalın ayak, İda Dağı'ndan aşağı... Evinin önünde yanan ateş söndü Oinone koşunca. Karanlık orman, onun geçtiği yerde seyrini değiştirdi. Zehirli yılanlar çıngıraklarını ağaca çarptı örneğin. Mantar şapkaları altında şehirler kuran yaratıklar, ağlamaya başladılar. Periler, ellerindeki yıldızları düşürdüler. Ters durmaya alışkın yarasalar, olgunlaşmış elmalar gibi yere düştü. Pelerini dala takılan Oinone koşmaya devam edince omzu açıldı. Yırtık sesi ağaçların arasında yankılandı, birkaç kuş öldü korkudan. Gözü dönmüş bir arslan, ağzındaki kanlı ceylanı yutamadı. O gece, anne tavşanlar yavrularını unuttular. Oinone koşuyor ve hıçkırarak ağlıyordu. Daha önce kimse onu böyle görmemişti. Göğsü inip kalkıyor, içinde ne varsa dışarı çıkmak istiyor fakat kemikten kafes izin vermiyordu. Oinone'un içinde bir şey tutuştu; İda dağındaki tüm ateşleri söndürebilecek bir tutuşma. Vücudundaki bütün ağırlığın tek bir adımda toplandığını hissetti Oinone. Yer küre sallanıyor, toprak parçalanıyor sandı. O an, bir taşa takılıp yuvarlanmaya başladı; tırnakları yarıldı, dizleri kanadı, kemikleri kırıldı. Dikenler ellerini kesti, sarmaşıklar ayağına dolandı. Orman, Gitme! diyordu kendi dilinde, Oinone duymadı. Kurtuluşunun Paris'in yaşamına bağlı olduğunu anlayan şifacı, doğrulup koşmaya devam etti. Neden sonra bir kalabalık görünce durdu. Birkaç adım daha yaklaştı. Hemen önünde, yas tutan perilerin arasında, Paris'in cesedi ateşe verildi. Ve ağlaması kesildi Oinone'un. Titremesi durdu. Birkaç adım daha attı sakince. Ateşin içindeki güzelliğe baktı. Uzun, yolunmuş ve uçları yanık saçları yüzündeki ter damlalarına yapışmış vaziyette. Donuk gözleri renklere gömüldü birkaç saniye. Evinin önünde bıraktığı ateşi hatırladı, ateşin içindeki iki gölgeyi... Ve hiçbir şey söylemedi Oinone, hiçbir tepki vermedi. Kendini tutup ateşe attı."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/atlari-ucuruma-surmek", "text": "On altı öykünün yer aldığı Emin Gürdamur'un bu ilk kitabı Ben Gogol'un paltosundan çıkmadım. , kendi sesimi arıyorum dedirtiyor. Yeşil, mezar, mezar taşı, yol, ayna, ağaç, karınca, kuş, irin yazarın birçok öyküsünde yer bulan kelimelerdir. Kelimeden öte geleneksel yapıyı sezdiren ama bunu melodrama dökmeden özgün bir anlatım içine giydirmeyi başaran bir duruş olarak yer buluyor. Yılkı atı metaforu eşliğinde koskoca yetimhaneye benzettiği dünyadaki insan çıkmazlarını, babasız büyüyen çocukları, kısırlığı yüzüne vurularak terk edilen ayakkabı ustasını, çocuğunu doğurmak istemeyip ölüme aşeren anneyi, annesine benzemekten korkarken tam da annesi gibi olduğunu çakıldıktan sonra fark eden evladı, Murat'ın hafızlık kursunda göğüs gerdiği zorlukları, mezardaki karısını ayrıntılı otopsi ifadeleriyle soğukkanlılıkla anlatan delikanlıyı, para kazanmak için erkenden hastanede kuyruğa girip sırasını satanları, küçük bir ilçede öğretmenlik yapan Salih'in nişanlısı tarafından terk edilişini, yaptığı kağıttan gemileri yüzdürdüğü leğende kendi yazgısını gören çocuğu, sürekli bir yerlere giden ve nereye gittiğini bilmediğimiz delileri... Yani hayatın içinden bize dokunan karakterleri seçer. Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam romanındaki gibi karakterlerine bir ad vermez çoğu öyküsünde. Ya bir kadın, ya usta ile çırak, ya ihtiyar ile delikanlı, ya bir çocuk... Bu da gösteriyor ki anlam genişletmesi durumu var. Karakterlerin deneyimleri, çıkmazları biz okurları kurmaca boyutundan çıkarıp yol gösterici bir hal alır. Tabi, bu cümleler öykü içinde daha etki uyandırıcı bir hal alıyor. Yazarın metafor, imge kullanmada yetkin olduğunu her öyküsünde görmek mümkün. Bu yüzdendir ki öyküleri bir şiir gibi farklı yorumlara açıktır. Yazar, yorumlar için kapıyı aralık bırakmıştır. Çarpıcı benzetmelerle karşılaşırız öykülerde. Dünyayı her yeni doğan bebeği annesinin karnından çekip rahmine alan ihtiyar bir ebeye benzetmesi, dünyayı koskoca bir yetimhane olarak sunması benzetme sanatında yetkin bir kalem olduğunu gösterir. Yazar, gözleri kızarmıştı demez. Uykusuz gecelerin bir çift kırmızı post serdiği gözlerini yumdu, der. İmgeli tasvirlerini birçok öyküsünde görürüz. Kullandığı imgeler, çarpıcı benzetmeler, dildeki akıcılık şiirle akrabalık hissi uyandırır. Zehirli Yağmur'da belki de küçük bir ilçede kalmayı göze alamayarak Salih öğretmeni terk eden Yağmur öğretmen karakterini; Kızılağaç Yaprağı' nda bitmek bilmeyen yıllar kocasının kısırlığını görmemek üzerine inşa edilen bütün romantizm denemeleri de işe yaramayınca kısırlığını yüzüne vurup kocasını terk eden Asuman karakterini; hem yara hem merhem olan kadınları, kalpsiz kadınları, annesi gibi olmaktan korkarken tam da annesi gibi olduğunu çakıldıktan sonra fark edenleri, yalancı olanları, kocasının cenazesinde bile ince taşkınlığını sergileyenleri görürüz. Öykülerdeki bu karakterlerde çaresizlik ve bu çaresizliğe bir isyan göze çarpar. Tutunacak dal aramak, en ufak sarsıntıda kaçış planları yapmak ya da ölüme aşermek romantiklerde gözlenen tutumlardır. Geleneksel yazarlar, doğaya ait unsurlardan yana tavır takınırlar. Bu bağlamda yazarın başarılı bir şekilde oluşturduğu atmosferlerle şehrin keşmekeşine olumsuz bakış açısı görüp doğaya ait unsurlara işaret ettiğini sezinleriz. Modern hayat, büyük şehrin kuytu köşelerine kurulmuş ne olduğu belirsiz, yazarın tabiriyle araftaki mekanlar başarılı bir şekilde resmedilir. Şehrin sivilceli yüzünden bir miktar irin aktır, yazar. Şehirlerin gözden ırak taraflarında safra kesesi gibi biçimsiz duran; köy desen köy değil, şehir desen şehir değil dedirtecek mekanlar anlatılır. Öykülerdeki kimi karakterlerin anlatıcı boyutunda, Allah ile diyaloğu şathiye tarzı bir izlenim uyandırabilir. Aslında dikkatli okunursa Allah'tan ziyade karakterlere yöneltilmiş bir dil vardır. Bunu anlamamak Hallacı Mansur'un Ene'l hak sözünün yanlış anlaşılması gibi olur. Kime söylesem inanmıyor. Kör bu millet Hüseyin! dedi. Öyküyü okurken Hüseyin karakterinin duyarlılığına gıpta edersiniz, yüreğinizi titretir son sahne. Dergilerdeki yazılarını beğeniyle okuduğum Emin Gürdamur'un bu ilk kitabını çıkar çıkmaz alıp okuyarak yazmak istedim. Kitabın ilk kitap ödülünü aldığını duyunca hiç şaşırmadım. İyi bir kalem, iyi bir öykücü kazandı yazın dünyamız. Öykü severlerin mutlaka kitaplığında olması gereken bir kitap diyebilirim."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/ayni-turk-filmi-gibi-trajedi-ve-arabesk-uzerine-dusunceler", "text": "Enderunlu Vasıf'ın olmalı, bir beyitte İstanbul kıyılarından mehtap safasına açılan bir kayıkta iki sevgili birbirine sevda sırları fısıldar. Kim olduğunu bulmak için çok uğraştım, ama tespit edemedim, yanlış hatırlamıyorsam Tanpınar, devrin meşhur Fransız yazarlarından birine ait bir aşk romanının o kısacık beyitte mündemiç olduğunu söyler. O romanın o beyitten de çıkabileceğini, belli şartlar olgunlaşmış olsaydı o beyitteki atmosfer ve ruhtan bir Türk romanının kendiliğinden doğabileceğini ifade eder. Diğer yandan çeşitli mecralarda, çeşitli vesilelerle bizim mesnevilerin de bugünkü romanımızın atalarından olduğunun, mesnevinin form değiştirerek romana dönüştüğünün, Batı'da mesnevi diye bir şey olmadığı için romanın icat edildiğinin söylendiğine şahit oldum. Çok baskın değil ama, böyle bir görüş var. Ve ilk paragrafımızdaki görüşle birlikte, bu da hatalı. Bıraktığımız yere dönmek üzere devam edelim. Bilindiği üzere Batı romanının ilk örnekleri olduklarında büyük oranda uzlaşma sağlanmış iki eser vardır: Don Kişot ve Robinson Crusoe. Aslında bu eserlerin de öncülleri bulunmaktadır; mesela Don Kişot'un romanlığını hakkıyla anlamak için önce, en bilindik örneği Tormesli Lazarillo olan pikareskleri incelemek gerekir. Ama bu daha önce defalarca yapıldığından biz kendi işimize bakalım. Bu iki roman, yani Don Kişot ve Robinson Crusoe, aslında tek değil, iki ayrı roman türünün ilk örnekleridirler. Ian Watt'ın Romanın Yükselişi'nde ifade ettiği üzere Robinson Crusoe esasen Protestan ahlaklı, kapitalist, bireysel yeni dünyanın ürünüdür. Yaşanan her şeyin anlatıcı tarafından tam bir dökümünün ortaya konması hasebiyle kökü Hıristiyanlıktaki itiraf kültürüne dayanır, bu açıdan nesebi günah çıkarma odalarına ve Aziz Augustinus'un İtiraflar'ına kadar uzatılabilir. Romanın hesap kitap cetveli gibi kullanıldığı bölümler vardır, tasvire dayalı bir dilden istifade eden anlatıcının dünyası somut, açık, gizemden uzak bir dünyadır; Robinson Crusoe düştüğü adayı, kendi çıkar odaklı çalışmalarıyla, küçük bir İngiltere'ye dönüştürür. İşte geçtiğimiz birkaç asrın ciddi, asık suratlı büyük romanları bu gelenekten çıkmıştır. Gerçekçi, detaycı, betimsel, mükemmel kurgulanmış ve karakterizasyonu üstün anıt romanlar, mesela Savaş ve Barış, hazır mısınız, aslında, evet, kesesini çok seven Püriten bir tüccarın dünyasından neşet etmiştir. Diğer yandan güleçliğin, alay etmenin, sarhoş olmanın, kendinden geçmenin, saf neşenin, taşı ve kahkahayı aynı anda atmanın, yani Bahtinci anlamda karnavaleskliğin soyuysa Don Kişot'a dayanır. Yel değirmenleriyle savaşan ünlü kahraman, aslında, Michael McKeon'un İngiliz Romanının Kökenleri (1600-1740) adlı yapıtında işaret ettiği üzere, disenchantmenttan muzdariptir. Dünyanın tılsımı bozulmuştur. Yozlaşma, ahlaksızlık ve yolsuzluk almış başını gitmiştir. Dünya eski şövalyelerin ve leydilerin dünyası değildir artık. Dünyada büyü yapabilen bir cadı, büyük erdemler, Eflatuni aşk, merdane seyrüsüluk yoktur gayri. Hatta yaveri sandığı Sanço Panza kendisinden ücret talep edince Don Kişot çok şaşırır ve bozulur: Çünkü bir yaverin, bağlı olduğu şövalyeden para talep edebilmesini havsalası almaz; son derece pespaye, ahlaksız, alçakça, şerefsizce bir şeydir bu. İşte böyle bir yerdir artık dünya! Don Kişot'u Don Kişot yapan, okuduğu romanslardaki dünyayı geri getirme arzusudur. Yola o yüzden koyulur, kendi kafasındaki yolla yürüdüğü sahici yol farklı olduğu için de komik duruma, en azından alımlayıcı tarafından komik bulunacağı beklenen durumlara düşer. Adamın çılgınlığını anlamalıyız bu noktada: Eskiden leydiler varmış, mert adamlar onlara aşık oluyormuş ama şimdi köylü yosmalar, menfaatperest gundiler ve veled-i zinalar var. İşte geçtiğimiz birkaç asrın en şen ve güleç romanları, mesela Tristram Shandy, örneğin Saatleri Ayarlama Enstitüsü ve misal Tutunamayanlar, Don Kişot geleneğindendir. Yani histerik kahkahalar atan parodik, ironik başyapıtlar eski dünyayı özleyen, yeni dünyanın şoke ettiği zavallı bir adamın, bir düzmece-şövalyenin pelerininden çıkmıştır. Ve işte bu Don Kişot; konusunun, işleyişinin, gidişatının en büyük mihrakı olarak romans parodisini alır. Romanslarla dalga geçer, Don Kişot romans okuya okuya sokağa düşmüştür. Don Kişot yeni yoz dünyanın eleştirisi olduğu kadar eski romansların parodisidir. Yeniye dönük eleştiri, eskinin parodisi üzerinden inşa edilmiştir. Romans dedik, değil mi? Demek ki başta atıfta bulunduğumuz ikinci görüşün hatalı olduğu bir noktaya geldik: Batı'da da mesneviler vardı, Batı'nın mesnevisi romanslardı ve Batı romanı da, en azından Don Kişot'la başlayan kolu, bu romanslardan doğdu. Yani Batılılar romanı mesnevi yazmayı bilmedikleri için icat etmediler; aksine, dünya değişince adamların mesnevileri de değişti, roman doğdu. Çürüttüğümüz bu görüşün hatalı olduğu bir diğer nokta da şu: Biz kendi romanımızı mesnevi yaza yaza yapmadık. Roman bize gökten değil ama Batı'dan geldiğinde, biz hala mesnevi yazıyorduk. Roman gelince mesnevi yazmayı bıraktık, roman yazmaya başladık. Çünkü biz de dünyadaki değişimden payımızı aldık. Batılılaşma süreci başladı. Batı'dan pek çok şeyle birlikte edebiyat türlerini de aldık. Dolayısıyla bugünkü romanımız, Türk romanı, Türk mesnevisinin form değiştirmiş hali değildir. Öyle olmasını ben de çok isterdim, ama maalesef öyle değil. Robinson Crusoe'nun çıkmadığı bizden Don Kişot çıkar mıydı? Evet, çıkabilirdi. Ama çıkmadı. Çünkü kronoloji elvermedi. Batılılaşma başlamasaydı yahut sanayi devrimi Osmanlı topraklarında yapılsaydı, evet, bizde de roman kendiliğinden doğabilirdi. Çünkü romanslarla mesneviler aslında koşuttur. Mesneviler romansların chanson de geste denen manzum türüne benzer. Mesnevilerde de romanslarda da belli başlı tipler ve seyrüsüluk vardır: Bizim aşıklar beşeri aşkla harekete geçip sonunda ilahi aşkı bulacakları bir manevi seyrüsüluka çıkarlar; onların şövalyeleriyse courtly love uğruna, yani asla cinsel birliktelik kurmayacakları bir leydinin aşkıyla, kendi erdemlerinin sınanacakları bir merdane seyrüsüluka girişirler. Tabiri caizse yiğitlikleri ve delikanlılıkları sınanır. Northrop Frye Eleştirinin Anatomisi'nde ve The Secular Scripture'da romanı romanstan ayıran özelliklerin üzerinde uzun uzun durur. Frye'a göre romanslarda şövalye, leydi, cadı gibi arketipler vardır; tıpkı bizim mesnevilerde aşık, maşuk; peri, dev, cin vesaire olduğu gibi. Romandaysa arketipler değil, karakterler çalışmaktadır. Salt iyi yahut salt kötü olmayan, gri; iyisiyle kötüsüyle, hatasıyla savabıyla, erdemleriyle zaaflarıyla halis, sahici, gerçek insanlardır bu karakterler. İmdi, bir Osmanlı edebiyatçısı nazmen yahut nesren bir mesnevi parodisi kaleme alsaydı; aşığı, maşuğu ve diğer tipleri tip olmaktan çıkarıp som karakter kılsaydı; mesela gerçekten cinsel arzularının peşine düşmüş, yoz bir aşığı veya iffeti budalalık olarak gören, para ve şehvet düşkünü, ne bileyim şeytanca manipülasyonlara güç yetirebilecek, femme fatale bir maşukayı yazsaydı, yazdığı şey Don Kişot'a koşut bir roman, en azından proto-roman olacaktı. İşte orijinal, ithalat ürünü olmayan bir Türk romanı oradan kendi kendine doğacaktı. Geldik Tanpınar'ın haksız olduğu yere. Robinson Crusoe gibi bireysellikten, hesapçı bir çalışma ahlakından, itiraf kültüründen yahut Don Kişot gibi romansların/mesnevilerin parodisinden bir Türk romanı doğmadı. Peki onun dediği gibi mehtapta yıkanan üç çifte kayıkta birbirine sevda sırları fısıldayan iki Osmanlı aşığından bir Türk romanı doğar mıydı? Cevap çok net, dümdüz bir biçimde hayırdır efendim. Tanpınar verdiği örnekte, bence, aslında Frye'ın dediği şeye benzer bir şey söylüyor: Mesnevilerdeki tipler gerçek karakterlere dönüştürülebilseydi romanımız kendiliğinden zuhur ediverirdi, diyor. Çağdaş edebiyatımızın kült yazarı burada ya safdilce aldanmış yahut tegafül ve tecahül göstermiş. Benim kanaatime göre bizde de, tıpkı Batı'da olduğu gibi, mesnevinin antitezi yazılmadan roman da yazılamazdı. Yani İstanbul'da mehtaplı bir gece Kanlıca açıklarında süzülen bir kayığın içindeki iki aşığı öpüştürmek ha deyince olacak iş değildir. Önce arketiplere bir yumruk atılmalıydı; önce idealize aşık ve maşuğun tam tersi, belki bir Don Juan'la femme fatalein aşkı yazılmalıydı. Ancak o zaman bir senteze ulaşılabilir, o kayığın içindeki ortalama İstanbullu iki aşık kaleme alınabilirdi. Kaçınılmaz bir kronoloji var burada yani. Yoksa Osmanlı okuru mesnevi varken neden roman okumak istesin ki? Tanpınar'ın dediği gibi sahneler, klasik mesnevilerimizde bolca var. Mesela Hüsn ü Aşk'ta ve Leyla ile Mecnun'da Hüsn'le Aşk ve Leyla'yla Mecnun dünyevi aşka da yorulabilecek, o hayal dünyasıyla da okunabilecek şekilde pek çok kez bir araya gelirler: Söz gelimi Hüsn'le Aşk'ın birlikte okula gittikleri bölümde aşıkların bir dalda iki gül gibi olduklarını, birbirlerine bülbül gibi diller döktüklerini, aşktan dolayı suret itibariyle de birbirlerine benzediklerini ve birbirlerinden ayırt edilemeyecek şekilde sürekli yan yana durduklarını okuruz. Bir Mevlevi dedesi olan Şeyh Galib burada elbette tensel olmayan, tasavvufi bir aşkı anlatıyor, biliyorum. Ama ben burada İskender Pala ve Ahmet Atilla Şentürk'ün çeşitli eserlerinde sık sık dile getirilen bir olguya temas etmeye çalışıyorum: Bizim klasik şiirimiz tekkede de, meyhanede de okunurdu. Misal, leb emmek diye bir tabir mevcuttur Divan şiirinde. Dudak emmek demektir. Ancak şeyhten ilahi sırlar dinlemek gibisinden bir de tasavvufi anlamı vardır bu tabirin. Yani aşığın maşukasının lebini emdiği anlatılan bir şiir tekkede farklı, meyhanede farklı anlaşılıyordu. Dolayısıyla kalbinizi pır pır ettirecek hafif bir aşk macerası okumak isteyen bir Osmanlı okuru olsaydınız, daha süfli eserlere ihtiyaç kalmadan, popüler, tasavvufi bir mesneviyi de okuyabilirdiniz. Romana gelince... Gözlerinizi ay ışığında yıkanan o kayığın içinde sarmaş dolaş olmuş İstanbullu aşıklardan kıyıya çevirin: Orada hasetten ağlayan, intikam planları yapan üçüncü bir kişi var. İşte gerçek roman orada. Bir: Hüsn ü Aşk'ta, maceraları esnasında Aşk, Doğu'da, Çin'in mesnevide Çin Sahili diye anılan bir bölgesine gider. Orada Aşk'a çok benzeyen Hüşrüba ile karşılaşır. Çin padişahının kızı olan Hüşrüba, Aşk'ın sevgilisi Hüsn'e çok benzemektedir, neredeyse tıpatıp aynıdırlar. Aşk baştan çıkar, bunun sonucunda da Zatu's-Suver Kalesi'nde mahpus kalır. İki: Leyla ile Mecnun'da bir Nevfel vardır ki Leyla'yı almak için Mecnun'a yardım eder. Kanlı bir savaşın ardından Leyla ele geçirilir. Ne olsa beğenirsiniz? Nevfel de Leyla'ya aşık olur ve Leyla'yı kendisi için istediğine karar verir. Mecnun'a teslim etmeyecektir onu. Üç: Meşhur halk hikayemiz Şahmeran'ın benim okuduğum bütün nüshalarında kahraman, arkadaşları tarafından ihanete uğrar: Kuyuda altınlar keşfedilince arkadaşları kahramandan altınları alır, onunla paylaşmamak için kahramanı kuyuda bırakıp kaçarlar. İşte Aşk'a çaresizce aşık olan ve onu manipüle eden Hüşrüba, Aşk'ın baştan çıkması, Nevfel'in şehveti ve Şahmeran'daki kahramanın arkadaşlarının tamahı ediplerimizin dikkatini çekseydi belki ideallerden olgulara, dolayısıyla da tiplerden karakterlere bir geçiş olurdu. Böylelikle de bir Türk romanı kendiliğinden doğardı. Böylece parodik olarak doğmayan, gerçekçi olarak doğmayan Türk romanı, belki trajik olarak doğardı. Elimizde tamamen bize ait bir trajik Türk romanı bulunurdu. Diğer yandan Tanzimat'a gelindiğinde bunun için artık çok geçti. Çoktan mağlup olmuştuk, Batılılaşma çabaları uzunca bir süredir gündemdeydi ve hepsinden önemlisi bizimkiler mağlup olduğumuza ve ancak Batılılaşarak adam olabileceğimize kaniydiler, şüpheleri yoktu bundan. O yüzden Batı'nın tekniğiyle birlikte sanatına da talip oldular. Roman da bütün Batılılığıyla geldi; başına fes oturtunca adına Türk romanı dediler. Halbuki ortaya çıkan şey bir garabet, bir abomination, bir piçti. Namık Kemal roman yazıp halkı eğitmeye çalışacağına eski mesnevileri kendi bildiği gibi nesre çekseymiş vatan için daha hayırlı olurmuş. O zaman belki trajediyi Yunanlılardan sonra bir de o icat ederdi de hakikaten bize ait bir kurmaca nesir türü kurardı. Trajedi dedik ya, yavaş yavaş asıl söyleyeceklerimize gelebiliriz. Daha önce şimdi hatırlamadığım araştırmacıların da işaret ettiğine şahit oldum: Trajedinin en nevi şahsına münhasır özelliklerinden biri trajediyi yaşayan kişinin, kendi yapıp ettikleri sonucunda musibete uğramasıdır. Mesela Evripides'in Medea'sında Medea kendi çocuklarını öldürür, kıyamet ondan kopar. Mesela Sofokles'in Antigone'sinde Antigone, Kreon'un yasağına rağmen Polüneykes'in cesedinin üzerine toprak atar, böylece kendisini intihara sürükleyen yola girer. Kreon Antigone'yi hapsetmekle hata ettiğini anlamasına, tanrıların iradesinin kendi arzularına muhalif bulunduğunu öğrenmesine rağmen ayak direr, gururlanır, kibirle hareket eder ve sonunda karısıyla çocuklarını kaybeder. Bu açıdan bizim geleneğimizde trajedi olmadığını söyleyebiliriz. Tıpkı romanslar gibi mesnevilerde de kahramanların başına kendi elleriyle yapıp ettikleri sonucunda musibetler gelmez. Onlar, sınanırlar. Bir üst irade tarafından denenirler. Hepimizin bildiği en güzel hikayeler olan peygamber kıssalarında da durum budur. Hiçbir peygamber kıssası trajik değildir. Allah Eyüp peygamberi hastalıkla, Yusuf peygamberi kuyuya ve zindana düşmekle imtihan eder. Batılılaşma serencamımızın ucu harf ve dil devrimine ve eski edebiyatın reddine vardı. Bir nesil zarfında geçmişle, eski edebiyatla temasımız bıçakla kesilmiş gibi koptu. Artık kimse mesnevi yazmıyor, genel okur katiyen mesnevi okumuyor, okuyamıyordu. Mesnevi varlık sahnesinden çekildi ama roman da en geniş halk kitlelerine bir türlü mal olmadı. Açıkçası ironisiyle, parodisiyle, kurgusuyla, seküler temalarıyla, karakterizasyonuyla romana bir türlü aklımız ermiyor, romanı bir türlü sevemiyorduk. Sanat ortamının görünmez eli farkındaydı bunun ama ne yapacağını bilemiyordu. Yapması gereken şey mesnevilere yapılan ayıpları gidermek, mesnevileri diriltmekti ama yapamazdı bunu. Çünkü Batı'da asırlar zarfında ve doğal akışında yapılan zihniyet devrimleri bizde birkaç on yıl, hatta birkaç yıl zarfında tepeden inme usulle, yumruk atar gibi, zınk diye yapılmıştı. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki kültür devriminden sonra bir sabah uyandığımızda disenchant olmuştuk: Tılsım bozulmuştu, artık dünya eski dünya değildi; mucize yoktu, keramet yoktu, Allah'ın hayata doğrudan müdahalesi yoktu. Yani mesneviyi diriltmek onu ancak hortlatmak, bir hortlak yahut bir zombi elde etmek olacaktı. İşte burada piyasanın imdadına arabesk yetişti. i. Mesnevide de arabeskte de iyiler salt iyi, kötüler salt kötüdür. Hiçbir şey ve kimse gri değildir. ii. Mesnevide de arabeskte de musibetler onlara düçar olan insanların kendi hatalarından sadır olmaz. Mesnevide musibet sınama amacıyla bir üst irade tarafından tayin edilirken Allah'ın camiye hapsedildiği zamanların bir türü olan arabeskte musibetin nereden geldiği belli değildir: Kahramanın başına türlü türlü belalar gelir ama bunları ne Allah takdir etmektedir ne de kahramanın kendi hatasından doğarlar. iii. Mesnevide de arabeskte de karakter ve karakterizasyon yoktur; tipler ve arketipler iş başındadır: aşık, maşuk, kötü adam, femme fatale şeytani kadın, hikmet sahibi bilge vs. Karşımızdakiler gerçek insanlar değil, semboller ve ideallerdir. iv. Mesnevide sergüzeşt bir seyir ve süluktur. Arabeskteyse insanlar hiç değişmez bile; sergüzeşt geçip gittiğiyle, macera akıp gittiğiyle kalır. Müzikteyse arabeskin adı çekinilmeden kondu: Arabesk müzik. Ne olduğunu herkes bilir ama tanımını kimse yapamaz yahut herkes farklı farklı yapar. Halbuki çok basit. Müzikal değerlerini bir kenara bırakalım; en sevilen arabesk parçaların güftelerini dinleyin: Hemen hepsinde konuşan bir aşık yahut mazlumdur, ne idüğü belirsiz ama özünde benzer bir olayla kendisine çok büyük ayıp edilmiştir. Ve elbette arabesk romanda da, arabesk sinemada da, arabesk müzikte de aynı duygular eserle arasına mesafe koymayı başaran bir alımlayıcıyı çileden çıkaracak kadar, sündürüle sündürüle işlenir. Mesafe koymak iyidir. Mesafeli okur iyidir. Ama eseri soğukkanlılıkla, araya mesafe koymaya çalışarak alımlamak abartılınca, kantarın topuzu kaçırılınca bir porno kameramanının yahut kurbanlarını parçalamayı seven cani bir katilin hissizliğine kapılmak ve bunu sağduyu sanmak da işten bile değil. Velhasıl kalifiye roman okuru aldanmasın: Bir eserde duygu yoğunluğunun yüksek olması o eserin arabesk olduğu anlamına gelmez. Belki de karşısındaki bir trajedidir ve duygu nedir, insan tabiatı nedir, kalp nedir bilmeyen kendisi hataya düşüyordur. Malum-ı alileri, Aristo Medea'yı beğenmezdi. Çünkü ona göre Medea karakteri doğal değildi. Bence bir sebepten işine gelmiyordu Aristo'nun Medea da, o yüzden beğenmez ayağına yatıyordu. Çünkü Medea karakteri bir Yunan kadını için doğal değildir. Ondaki asilik, cerbeze, celal, hiddet; bir barbar kadını için doğal ve olağandır. Belki de Aristo Medea'yı yadırgadı, yabancıladı, tanıyamadı. Hakeza bizim küçük Aristocuklarımız da trajik romanları beğenmiyor. Belki onların da işlerine gelmiyordur. Belki de onlar da duyguları, insan tabiatını ve kalbi yadırgıyordur. 1994'te İstanbul, Fatih'te doğdu. Samiha Ayverdi Anadolu Lisesi'ni bitirdikten sonra 2012-2017 yılları arasında Kadir Has Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde Reklamcılık okudu. Halen İstanbul Üniversitesi'nde Amerikan Kültürü ve Edebiyatı tahsil etmektedir. Uzun yıllar çeşitli konvansiyonel ve yeni medya kuruluşlarında altyazı ve dublaj çevirmeni olarak çalıştıktan sonra kitap çevirmeye başladı. Birçok çevirisi arasında Hazar Sözlüğü, Klasik Osmanlıca manzum aslından nesren günümüz Türkçesine aktardığı Yusuf ile Züleyha, İngilizce asıllarından tercüme ettiği Karanlığın Yüreği, Kvaidan, Ludwig Wittgenstein ve Hemingway İtalya'da da bulunmaktadır. Romancı da olan Daniş'in biri ödüllü olmak üzere Serçelerin Ölümü ve Yeryüzü Blues adlı iki romanı vardır."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/bati-ya-giden-turk-aydinlari", "text": "Şimdi Aşiyan Mezarlığı'nda medfun bulunan Celal Yalınız'ı biz Sakallı Celal namıyla biliriz. Daha çok aforizmalarıyla, nükteleriyle, fıkralarıyla hatırladığımız Sakallı Celal Türk aydınlarını: Doğu'ya giden bir gemide, arkaya doğru koşup Batı'ya gidiyoruz kuruntusuna kapılan yolculara benzetiyor. Avrupa'ya sefer veya zafer için değil aydınlanmak ve oradan devşirdiği medeniyeti bu topraklara taşımak için giden münevverlerimizin orada gördükleri ve görmediklerini okumaya tabi tutmakta fayda var. 28 Çelebi Mehmed'in Fransa Sefaretnamesi, -her ne kadar ilk olmasa da- bizim bugün anladığımız batıya bakışın miladıdır esasen. Şimdilerde Lale Devri ismiyle biliyoruz o günleri. Nevşehirli Damat İbrahim Paşa bir heyet oluşturur. Heyetin başına da Yirmisekiz Mehmed Çelebi'yi getirir. Mensup olduğu Yeniçeri ortasının isminden dolayı 28 olarak anılan Mehmet Çelebi, 1718'de imzalanan Pasarofça Antlaşması'nda devleti temsil etmiştir. 400 kişilik bir heyetle Fransa'ya giden Mehmet Çelebi'nin kaleme aldığı Sefaretname hakkında Ahmet Hamdi Tanpınar: Bu kitabın hemen her satırında gizli bir mukayese fikrinin beraberce yürüdüğü görülür.\" der. Batıya büyük bir merakla bakan Çelebi orada halkın büyük bir merakla kendine bakışına şahit olur. Fransa için avratların cenneti der. Kadınların sosyal hayattaki rolünü anlatır. Bir beyzadenin avamdan bir kadına saygıyla davranması dikkatini çeker. Ulaşımı ve şehirleri övgü ile anlatan Yirmisekiz Mehmet Çelebi, Opera'ya, Rasathaneye gider; seraları dolaşır. Ahmet Hamdi Tanpınar, 19. Yüzyıl Türk Edebiyatı Tarihi'nde Çelebi için \"Ahmed III'ün sefiri Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi 1721 de gittiği Paris'i, Evliya Çelebi'nin Viyana'yı seyrettiği gibi Kanuni asrının şanlı hatıraları arasından ve bir serhat mücahidinin mağrur gözü ile görmez. O, XVIII. asır Paris'ine Karlofça'nın ve Pasarofça'nın milli şuurda açtığı hazin gediklerden ve devlet işlerinde pişmiş zeki bir memurun tecrübesiyle bakar. tespitinde bulunur. Ziya Paşa'nın \"Diyar-ı küfrü gezdim beldeler kaşaneler gördüm/Dolaştım mülk-i İslam-ı bütün viraneler gördüm\" mısralarındaki hiç tek başına kalmamıştır. Abdülhak Hamid Tarhan'ın hocası Tahsin Efendi Paris'e git bir gün evvel, akl u fikrin var ise/Aleme gelmiş sayılmaz gitmeyenler Paris 'e. Talebe Abdülhak Hamid ise ilk defa babasıyla birlikte gidip gördüğü Paris'e ilişkin \"Bir Hatıra\" şiirinde şöyle anlatır: \"Paris, diyordu/Pek çok işitmişti Paris 'i/On bir yaşında gördü ve girmişti mektebe/.../Kudret, birınci medrese etmişti Paris 'i/Paris, diyordu/Mavi ipekten bir aşiyan. Günümüz Türk şairleri de Paris'i överler Ataol Behramoğlu: Paristi, hüzünlerden hüzün beğen/Orada ölmek istiyordum/Yazılmamış şiirlerimi/Ardım sıra sürüklüyordum der. Attila İlhan alır sazı ve paris'in göklerinden uzanıp bir yıldız kopardım/kırmızı bir karanfilmiş gibi yıldızı saçlarına taktım diyerek sözü sürdürür. Namık Kemal'in Londra'ya gittiği 1867 yılında, Karl Marx da Lonrda'dadır ve Das Kapitalin ilk cildini yazmayı o yıl bitirmiştir. Namık Kemal, Marx aynı sokakta otururlar. Namık Kemal, Londra'da Charles Dickens'ı ve Victor Hugo'dan baba-oğul Dumas'lara kadar ne bulduysa okuduğu, Shakespeare'in oyunlarına gittiği, Times'ı ziyaret edip, baskı kağıtlarının miktarı ve matbaa makinesinin bir saatlik verimini araştırdığı bilinir ama Marx'tan hiç bahsetmez. Londra'yı medeniyetin timsali olarak anlatır ve Bütün dünyayı dolaşmaya ne hacet der idealleştirir Londra'yı. Adalet sistemini, şehir yapısını, eğitimi, kütüphaneyi, ticaret hayatını över. Beri yandan o tarihte Namık Kemal'in çıkardığı İbret gazetesinde Paris Komünü haber konusu olmaktadır ve Namık Kemal'de yazılarıyla Paris Komünü'nü destekler. Hatta Hıfzı Topuz'a göre Namık Kemal, Paris Komünü'ne bizzat katılmıştır. Ahmet Mithat Efendi, 1899'da İsveç'in başkenti Stocholm ve Norveç'in o tarihte adı Christiania olan Oslo şehirlerinde düzenlenen, Müsteşrikler Kongresi'ne ve Paris Sergisi'ne katılmak üzere uzun bir yolculuk yapar, yolu da olabildiğince uzatmaya çalışır. Ahmet Mithat Efendi; İtalya, Fransa, Danimarka, İsveç, Norveç, Almanya, İsviçre ve Avusturya'ya uğradığı bu geziden dönüşte izlenimlerini Avrupa'da Bir Cevelan ismiyle kitaplaştırır. Paris, Viyana, Berlin gibi büyük şehirlerine uğrar. Gerçi romanlarında da gitmediği veya yazıldığı esnada henüz gitmediği diyarları anlatan hace-i evvelimiz bu kitabında şahitliklerini kaleme alır. Bir doğu-batı sentezi taraftarı olan Ahmet Mithat, romanlarında batının maneviyatının büyük fenalıkları olmasına karşılık insanı kendisine hayran bırakan özellikleri olduğunu vurgulamıştır. Paris'te Bir Türk, Rikalda yahut Amerika Vahşet Alemi bu tarz kurgu kitaplarındandır. Peki, Avrupa'da neye hayran kalmıştır? Paris'te matbaalardan etkilenir, yolda çamur görmemesine şaşırır. Eyfel Kulesi'nin anca ikinci katına kadar çıkar. Daha yukarı çıkmaya mecali elvermez ve okuruna ister acıyın, ister ayıplayın der. İsviçre'de bir saatçiyi gezerken gördüğü salisiyeleri gösteren saatler, biz dakikalara bile önem vermiyoruz diye hayıflanmasına sebep olur. Marsilya'da tuğla ve kiremit fabrikalarından numüne alır ve İstanbul'da bir benzerini kurmayı hayal eder. Nuri Pakdil, batıya baka baka boynumuzun tutulmasından bahsediyordu. Gerçekten de batıya bakmak ve batı hakkında yazmayı esas alan bir nicelik açısından zengin bir literatür inşa etmiş durumdayız. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/bilinenden-haber-verirken-simurg-a-reva-gorulen", "text": "Edgar Allan Poe Morgue Sokağı Cinayeti'nde, çoğumuzun kurnazlıkla özdeşleştirdiği dama ile satranç arasında yaptığı mukayesede damanın hakkını teslim ettikten sonra Ancak analitik zekası gelişmiş kişilerin hayal gücünün büyüklüğünden söz edilebileceği çarpıcı tespitinde bulunur. Böylece, Hegel'den tutun Heidegger, Deleuze'e kadar düşünürlerin sanatı yaşamsal ereğe yerleştirmesinin açıklamasını da yapmış olur. Edebiyat, bilinenden haberdar eder. Onu özel kılan budur. Beş duyuyla kavrananı anlatırken şaşırtma ve bildirme niteliği taşır. Şimdinin içinde hem geçmişi hem de geleceği verir. Bilinenden haberdar ederken karşılaştığı risk tek tüzelik/ yeknesaklıktır. İşleyen iki başarılı öyküyü art arda değerlendireceğiz. Metinde Simurg dönüşmeye başlar. Biraz daha modern dille bize yaklaşır, uzaklaşmaz. Ruha yönelik tanımlamalar yapılır. Ruh soyutken sıfatlar somuttur. Bu, yazarın bilinçli tercihidir: İnsan ruhu bekleyişler yaşar. Bir müddet bekleşir. Bekleşmesi demlenmesi gibidir. Hafif olan ruh zamanla tozlanır. Her şey gibi. Havadadır. Yetişilemezdir. Tozu alınamazdır. Toz havada duran ruhu tepeden yani kabaca aşağı doğru büker. Bir yerde bir şeyler sıkışır. Ruh tozun ağırlığına dayanamaz. Toz ruhun hafifliğine. Metinde özellikle bu nokta çok önemlidir. Ruh ve maddenin uyumsuz hale geldiği nokta tozdur. Burada ruhun dejenere olması akla geliyor. Ya da ruhun kirlenmesi. Ruh temiz kalması gereken bir yapıdadır. Sadece ruh tozu değil, toz da ruhu taşıyamaz. Öykü kahramanı, karınca yiyen muhatabından sonra sonsuzluğu düşünür. Olanları kalbine kadar izler. Kendi kendini taklit eder. Susar. Susmak onu o kutsal kucaklaşma için karşıkoyamazlıkla, korkuyla, dürtüyle, tutkuyla, noksan yanlarıyla ve diğer bilinmezliklerle tehdit eder. Bu içe yolculukta zaman mefhumu kaybolur. Aranan her ne ise onun yokluğunun kalbi burkan ve fakat yine akılda vuku bulan bir pıhtısı ruhta kendini hissettirir. Kahraman, insanın kusurlu sevebilen bir varlık olduğunu idrak eder. Bu ruhsal arayışın arasına diyaloglar girer. Diyalog bir meczup ile kurulsa da kahraman kendini deliliğin sınırında hissettiğinden monologdan ayrı düşmez. En sonunda kahraman kendini meczubun fiilini işlerken bulur. İsmini takvim yapraklarında, sevdiğinin adıyla yan yana aramaktadır. İnsana başkaları tarafından konulan fakat onu başkalarından ayıran adıdır. Ona defalarca adıyla seslenilir. Belki de göremediği ya da sayamadığı için bu kadar benimser adını. Adını arar kahraman. Seçmediğini ama en çok benimsediğini... Simurg'u... Bulma şekli ise sıradanlığa düşmedendir. Simurg çağın diline evrilmiştir. Metinlerde sıklıkla karşımıza çıkar. Nasıl bir muameleye reva görüleceği yazarın maharetidir. İkinci olarak ele alacağımız metin Aynur Dilber'in Üç Tek isimli öyküsü. Burada kendini aramak yerine kendine çarpmanın, kendine dolanmanın başarılı bir anlatımını görüyoruz. Üç asal bir sayıdır. Kendisinden başkasına bölünemeyen haliyle kendine dolanması muhtemel bir sayı. Dilber'in kahramanında kendilik, uzağa atılmak istenirken dönüp atanı vuran bumerang etkisinde. Örneklenen nezdinde içe yolculuk söz konusu değil ve fakat örneği izleyeni zorunlu bir iç yolculuğa sevk ediyor metin. Örneklenen, kendini yok ederken, bir varlığı, gerçeğin gizlenemeyeceğini ortaya koyuyor. Özne çekilirken, somut olan görünmez kılınırken; soyut olan belirginleşiyor. Fail göz önünden çekilirken, fiil belirginleşiyor. Somut ve soyutun fıtratı üzerinde oynama yapan bu öykü felsefeyi metne yedirme anlamında başarılı çağdaş bir örnek. Bütün cinayetleri kusurlu kılan, onların gerçeği gizleme çabalarıdır. Bu önermenin kendisi de bir gerçeğin altını çizer. Üç Tekte somut ve soyutun fıtratı üzerindeki oynama bu gerçeğin altının çizilmesi amacıyla yapılır. Örtülen bir gün ortaya çıkar. Her ortaya çıkan dile getirilmeyebilir. Suskunluk, yine de ortaya çıkarılmamış olanın gerçekliğinden bir şey eksiltmez. Üç Tek kendine dolanmakla ilgili uzun süre aklımızda kalacak bir öykü."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/bir-arayisin-romani-hay-bin-yakzan", "text": "Adanın anakaradan ayrı olması ütopya yazarlarının, filozofların, edebiyatçıların ilgisini çekegelmiştir. Böylece okur, dünyadan soyutlanmış bir karakter üstünden hayata ve insana dair o an içinde bulunduğundan farklı bir tecrübeyi tadar. Issız ada bir tür, bir janr ismi olabilecek kadar çok edebi metne ilham kaynağı olmuştur. Daniel Defoe'nin Robinson Cruoese romanı dolayısıyla Robinsad anlatı yahut Adasal anlatı da denir bu türe. Alegorik bir anlatı olan Hay bin Yakzan, her ne kadar yazarının metni kaleme almasındaki murat batı edebiyatında kaleme alınan ıssız ada anlatılarını kaleme alan yazarların muratlarından çok farklı olsa da içeriğiyle değil de temasıyla bir ilham kaynağı olmuştur. İslam dünyasında felsefi birikimin gelişiminde alegorik anlatıların önemli bir yeri vardır. İbn Sina, Huneyn bin İshak'ın Yunanca'dan çevirdiği Salaman ve Absal öyküsünden yararlanarak Hay bin Yakzan'ı kaleme alır. Ibn Tufeyl'in Hay bin Yakzan'ı bu geleneğin en bilinen eseridir. Ancak bu noktada İbn Tufeyl'in Hay bin Yakzan adlı yapıtı ile İbn Sina'nın aynı adı taşıyan hikayesi arasında hiçbir ilişki olmadığını hatırlatmamız şart. Aynı ismi taşıyan iki anlatı arasındaki en büyük ortak nokta ikisinin de alegorik metinler olmasıdır esasen. İbn Sina'nın eseri felsefi bir diyalogtur. Bilge bir kişi olan Hay bin Yakzan bir filozofla konuşmakta, ona gezip gördüğü beldeleri anlatmaktadır. İbn Sina kendi felsefi görüşlerini hikayenin ana karakteri Hay aracılığıyla aktarmaktadır. İbn Tufeyl ise görüşlerini kendi karakteri Hay bin Yakzan'a sembolik tecrübeler aracılığıyla yaşatmaktadır. İbn Tufeyl'in Hay bin Yakzan'ın tahkiye boyutu İbn Sina'nın kaleme aldığından çok daha güçlüdür. İbn Sina'nın Hay bin Yakzan'ı daha sonra Şehabüddin-i Sühreverdi'nin el-Gurbetü'ül-Garbiyye'sine ilham kaynağı olur. İbn Tüfeyl'in Hay bin Yakzan'ı ise İbnü'n-Nefis'in er-Risalet'ül Kamiliye isimli kitabına ilham verir. Natık oğlu Fadıl adıyla yayınlanan kitap Hay bin Yakzan'dan yola çıksa da onun bir kopyası değil başlı başına bir kitaptır ve hem genel olarak peygamberliğin hem de son peygamberin gerekliliğinin akledilmesini konu eder. Gelelim İbn Tufeyl'in Hay bin Yakzan'ına. Önce metnin yazarını tanımakta fayda var. İbn Tufeyl, Miladi 12. Hicri 6. yüzyılda Endülüs'te yaşamış bir filozof. Tam adı Ebu Bekr Muhammed b. Abdülmelik b. Muhammed b. Muhammed b. Tufeyl el-Kaysi olan İbn Tufeyl, Endülüs'te Gırnata şehrinin yakınlarında küçük bir kasaba olan Vadiaş'ta doğdu. Araplar'ın Kays kabilesine mensub olduğu için Kaysi nispetiyle anılan İbn Tufeyl, Latin dünyasında Ebu Bekr künyesinden dolayı Abubacer olarak tanınır. İbn Tufeyl, tıp, astronomi, felsefe ve şiir alanında önde gelen alimlerden biri kabul edilse de bugün anılmasını sağlayan temel eseri Hay Bin Yakzan'dır. (İbn Tufeyl hakkında Taneli Kukkonen'in İbn Tufeyl: Aklın Yaşamı adlı kitabı dikkat çekicidir. Hay bin Yakzan'ı Edward Pococke Latinceye Philosophus Autoditactius adıyla tercüme eder. Kitap hakkında bir başka ilginç not da Fransızcaya tercüme eden Jean Baptiste Brunet'in Granadalı Robinson ismini tercih etmesi. 1672 yılında Hay bin Yakzan'ın Hollanda dilinde yapılan ilk baskısının imzasız tercümesinin Spinoza'ya ait olduğuna dair çalışmalar mevcuttur. Bir başka filozof olan Leibniz, Albert von Holten'e yazdığı mektupta İbn Tufeyl'in kitabından övgüyle bahseder. Hay bin Yakzan'ın Türkçeye kazandırıldığı tarih ise batı dillerine göre çok daha yenidir. Nitekim Hay ilk kez Türkçeye Babanzade Reşid tarafından 1923'te Mihrab dergisinde çevrilmiş kitaplaşması ise çok daha sonra gerçekleşmiştir. Avner Ben-Zaken dilimize Hay bin Yakzan'ı Okumak ismiyle tercüme edilen kitabında batı literatüründe Hay bin Yakzan'ın yankılarını uzun uzun tahlil eder. Gelin bu muakeleye bir göz atalım. Bundan sonra varlık sahasındaki Hay'ın, adım adım önce kendi varlığını sonra da genel olarak varlık alemini idrak etmesinin macerasıdır. Ancak bu macera bir kayıpla başlayacaktır. Onu bularak büyüten, anne rolünü üstlenen ceylanın ölümüyle Hay en başta olduğu gibi yine yalnız kalır. Hay, öncelikle anne rolünü üstlenen ceylanın ölümünü idrak etmek zorunda kalır. Sonraki bütün soruları bu sorudan çıkacaktır. Ölümün, daha doğrusu varlığı canlı kılan şeyin ne olduğu bilgisinin peşinde akıl yürüten ve gözlemler yapan Hay, önce ateşi sonra da alet yapmayı öğrenir. Hayatta olmanın ilk aşaması olan günlük hayat pratiklerini düzene koyan Hay, hem kendi ruhunu hem de alemi gözlemeye başlar ve yaratıcının zaruretini idrak eder. Sonra adasında bütün yalnızlığı ile yaşayan Hay, başka bir insanla karşılaşır. Absal ile... Çünkü toplum olmanın anlamını öğrenmeye sıra gelmiştir. Aksi takdirde hakikat eksik kalacak, cemiyet halinde yaşayan insanın ne olduğu sorusu karşılıksız kalacaktır. Sonra Hay bin Yakzan hikayesinin sonuna şahit oluruz ki hikayenin nihayetini okurlara bırakmakta fayda var. Hay bin Yakzan'ın en çok karşılaştırıldığı kitap Robinson Crusoe. Evet, Bacon'ın Yeni Atlantisi, Thomas More'un Ütopyası da Hay bin Yakzan ile dolaylı olarak ilişkilendirilir ama söz dönüp dolaştırılıp Daniel Defoe'nin romanına illa ki getirilir. Hatta kimileri ortak nokta yorumunu uyarlamanın da ötesine taşıyarak intihal demeye vardırır. İki hikayenin de adada yaşanması bir ortak payda olarak tanımlanabilmesi için yetersizdir. Öncelikle Robinson yetişkin, zihin dünyası tamamlanmış bir birey olarak adaya bir kaza ile düşer. Hay bin Yakzan ise adada büyümüş, zihin dünyası orada şekillenmiştir. Zaten Hay'ın hikayesi bir zihin dünyasının şekillenmesinin hikayesidir. Robinson ise kendi zihin dünyasını yaşamaya mecbur kaldığı adaya ve karşılaştığı, hatta ismini bile verdiği Cuma'ya empoze etmektedir. Bu yüzden Defoe'nin romanına bakmakta fayda var. İngiltere'deki evinden yola çıkıp Brezilya'da çiftlik sahibi olan Robinson, Afrika'dan köle ticareti yapan tüccardır. Bir gün yaşadığı deniz kazası ile otuz yıl yaşayacağı o ıssız adaya düşer. Adanın başına gelen ıssız sıfatı da ilginç. Bu ada sadece İngiliz tüccar için sahipsizdir. Defoe'yi yetiştiren medeniyet için ıssız olmak, meskun olmamanın çok ötesinde henüz batılı haritalarda yer almamış, kayıtlara geçmemiş, batı mülkünün bir parçası olmamış gibi anlamlar içerir. Robinson Crusoe'nun ilk işi kendini adanın kralı ilan etmektir. Kendisini adanın efendisi olarak tanımladığı andan itibaren de adada bulunan her şey üstünde keyfi bir tasarruf kurmaya başlar. Mutlu olmak için yapması gerektiğini düşündüğü her şeyi meşru gören Robinson, yiyeceğinden çok fazla üzüm toplayıp, çürüyüp ziyan olmalarında sakınca görmez mesela. Robinson kendisinde güçlü olanlara kibar ve yardımsever davranırken, zayıflara karşı ise kaba ve kibirlidir. Nitekim zayıf gördüğü ve ismini vererek Cuma olarak tanımladığı insanı köleleştirmekte bir sakınca görmez. Robinson, Cuma'yı hristiyanlaştırırken üstündeki iktidarını daha da pekiştirir. Ancak onun için gerekirse canını bile vereceğini defalarca söyleyen Cuma'ya şüphe ile yaklaşır ve ilk fırsatta kendisini aldatacağını düşünür. Adada yaşadığı dönem boyunca Robinson'un gözü sürekli gördüğü diğer adalardadır. Hiçbir zaman kendi adasıyla yetinmeyen Robinson, adadan kurtulduğunda bile tapusundan vaz geçmez. Hay bin Yakzan'ı kamil insana götüren arayış, Robinson için söz konusu bile değildir. O ıssız diyerek mülkiyetine geçirdiği adada nefs-i emmaresinden öteye geçmemekte, nefs-i emmaresi dışında da herhangi bir arayışı aklının ucundan bile geçirmemektedir. Hay bin Yakzan'ı daha pek çok defa yeniden yazmaya, okunmaya ve anlamlandırmaya ihtiyacımız var. Her yeniden okuma, yazma ve anlamlandırma Hay bin Yakzan'ı aramızda dolaştırmaya ve derinleştirmeye devam edecektir. Bu anlamda tamamlanmış bir kitap değildir Hay bin Yakzan. Keşfedilmeyi eklemektedir. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/bir-baska-sonbahar", "text": "Ilık sessiz ve yeni sürülmüş bir tarla gibi buram buram toprak kokan bir sonbahar... Yoksa bir delilik mi duygularımız ve duyuşlarımız... dökülen yapraklar misali yaşayan sadece bizler miyiz yoksa... mı bekliyoruz yeni bir yol hazırlığı için... Uyanmak için uyumak, dirilmek için ölmek veya var olmak için yok olmak lazımsa, aşılması zor bir tesiri üretmez mi zihnimizde... ancak; hep yeni bir renge tutunarak direne direne ölmek! bilmediklerin adlandırılamayan karamsarlığı sanki bu mahçubiyet... yayılarak yokluğa kafa tutan muazzez bir sonbahar! Tüm darlık ve kırgınlıkları kendilerinde toplarcasına kök tutan çiçekler misali, Her memlekette farklı düzeylerde yaşayan bu kayboluşlar: Sonbahar! Yaşama umuduna dair fısıltılar, hüzün iklimlerinde can olup, can bulmaya başlar! Kimilerinin başlarken, kimilerinin sonlanırken kaybettiği bir uyanış... Yarım kalmış hikayelere yeni eşik sunan hikayeler gibi... Hayata ve ölüme birlikte birlikte mıhlanmışçasına, kayıtlanmış ya da bağlanmış... Bu varlığın hakim hikayesi... Varlığından hüznün pay aldığı şey! gibi yaşar bu toprakta mevsimi herkes. tutmak gibi gelir daralan tüm ruhlara. Bir başka döngüde seni yaşamak dileğiyle ey sonbahar!"} {"url": "https://edebistan.com/deneme/bir-internet-seruveni", "text": "Sosyal medyanın bugünkü gibi hayatımızın bir parçası olmadığı, internetin yeni yeni bilinmeye başladığı doksanlı yılların sonlarında ben, bilgisayarın başından uyku ve yemek dışında pek kalkmayan meraklı bir internet kullanıcısıydım. O yıllardaki internet alemi bugün olduğundan çok farklı ve gizemliydi bana göre. Bağlantı hızlarının yavaş olması sebebiyle kaliteli bir fotoğrafı görüntülemenin dakikalar sürebildiği, birkaç dakikalık bir şarkıyı indirebilmek için bazen saatlerce bilgisayar başında beklediğimiz, video izleyebilmeyi aklımızdan dahi geçiremediğimiz günlerdi. Bilgisayarın başına geçen herkesi tavşan deliğinden düşerek kendisini harikalar diyarında buluveren Alice'e dönüştürmek için bir modem ve vasat bilgisayar yeterliydi. Harikalar diyarı interneti o yıllarda farklı ve gizemli kılan en önemli faktör, herkesin adeta birer \"zorro\" veya \"badman\" gibi gerçekteki kimliğini gizleyerek oluşturduğu sanal kişiliğiyle varlığını gizliden gizliye sürdürebilmesiydi galiba. Şimdi olduğu gibi insanın yedi sülalesine birkaç tuşa basarak ulaşılabilmesi şöyle dursun, gerçek ismini ve hatta soy ismini öğrenmek bile adeta o kişinin mahremiyetine girme fiili sayılıyordu. Birbirleriyle yeni tanışan kişilerin birbirlerine sorup durduğu şeyler \"a/s/l\" ile kısaca ifade edilen \"age/sex/location\" gibi kısaltma sorulardan ibaretti. Böylece herkes güya karşısındakinin yaşı, cinsiyeti ve konumu hakkında bilgi sahibi olarak sohbet etmeye başlıyordu. Sosyal medya henüz yoktu fakat insanların sosyalleşebildiği ortamlar o yıllarda da mevcuttu. mIRC uygulaması gibi sadece yazılı olarak insanların uluorta veya özel pencerelerde birbiriyle iletişim kurmasını sağlayan birçok program ve uygulama vardı. Çeşitli servis sağlayıcılar bulunuyor, bu servis sağlayıcılar içerisinde çeşitli isimlerde birçok oda bulunuyordu. Her odanın en az birkaç müdavimi oluyor, kimisi o odanın yetkilisi olarak huzuru bozanları odadan atma, yasaklama gibi yetkilerle donanıyordu. Ben de bu odalardan birinde saatlerce süren koyu sohbetlere katılanlardan biriydim. Birbirimizi takma isimlerimizden tanırdık. Kimisi ortaya bir laf atar, bazen saatlerce bunun üzerinde konuşup dururduk. Bu sohbet odaları pek çoğumuzun günlük hayatından bir parça haline gelmiş, her fırsatta vakit geçirmekten keyif aldığımız sanal platformlara dönüşmüştü. Harikalar diyarındaki bu gizemli dost meclisinde insanlar birbirleriyle mahrem sırlarını bile paylaşır olmuştu. Orada birbirleriyle konuşanlar olarak gerçek hayattaki kimliklerimize dair bildiklerimiz a/s/l olarak söylenenlerden öte gitmiyordu. Günlerden bir gün birisi \"buluşma fikrini\" ortaya attı. Ne de olsa uzun bir süredir herkes birbirini yakından tanıyor, kafalar uyuşuyor, bir aradayken sohbetin tadına doyum olmuyordu. Olur mu olmaz mı derken bir cumartesi günü İstiklal Caddesinde bir restoranın önünde buluşulmaya karar verildi. Şahsen bu fikir bile beni çok heyecanlandırıyordu. Çünkü konuşup durduğum o insanların aslında kanlı-canlı gerçek insanlar olduğunu gözlerimle görecektim. Herkese zihnimden bir suret giydirmiştim fakat henüz kimseyi gerçekten görmemiştim. Şimdi bu söylediklerimi okuyan gençler \"birbirinize fotoğraflarınızı neden yollamadınız\" diye sorabilir. O dönemlerde bilgisayarda fotoğrafın bulunması bile bir ayrıcalıktı. Tarayıcıdan taranması bilgisayara kaydedilmesi bile başlı başına bir meseleydi. Buluşmaya gidip gitmemek konusunda epey tereddüt ettim. O odanın kurucularından ve müdavimlerinden olan \"gerçek hayatta da tanıdığım\" bir yakınımın kendisinin de katılacağını söylemesi bana cesaret verdi ve buluşma günü belirtilen saatte ve belirtilen mekanın önünde hazırdım. En az 10-15 kişinin gelmesini bekliyordum ama anca 7-8 kişi oradaydık. Tanıdığım o kişi de gelmeyince orada kendimi yapayalnız bir başıma hissetmiştim. Ne de olsa çocuk yaşta sayılırdım, benden küçük en fazla 1-2 kişi daha vardı. Yaşça bizden bir hayli büyük 40-45 yaşlarında birkaç kişi de aramızdaydı. Yaşları 16-50 arasındaki sanal alemin gerçek kişileri olarak herkes birbirini meraklı gözlerle süzüyor, göz göze gelmekten kaçınıyor ve hatta insanlar birbirlerine chat odasındaki takma isimleriyle hitap ediyordu. Sohbet dediğime bakmayın çünkü ortada sohbet diyebileceğimi bir konuşma hiç geçmedi. Herkes birbirine bakıştı durdu. \"evet, eee, şey, ne yapıyoruz, ne yapalım, ne konuşalım\" sözlerinden öte kimsenin ağzından bir şey çıkmıyordu. Sabahlara kadar saatlerce birbiriyle konuşan, aylarca süren sanal tanışıklıktan sonra birbirini akrabası gibi tanıdığını sanan o insanlar gitmiş adeta yerine kız istemesinde birbirine usulen hal hatır soran kişiler gelmişti. - \"Siz nasılsınız?\", - \"Sizleri sormalı efendim, bizler hamdolsun iyiyiz\". Kimisi takım elbiseyle, kimisi şortla gelmişti. Birisi garsona bira siparişi vermeye çalışırken diğeri mescidin yerini soruyordu. Birbiriyle bir araya gelmesi \"normal şartlar altında\" pek mümkün olmayan bu insanları aynı sohbet odasında günlerce aylarca bir arada tutan, sabahlara kadar birbirleriyle konuşturan şey, herkesin zihnindeki konuşmayı hayal ettiği kişilerle konuşuyor olmasıydı belki de. Daha da tuhafı, durum ne tam hayaldi ne de tam gerçek. Telesekreterdeki sesin kayıttan olabileceğine ihtimal vermeyen rahmetli dedemin, kuzenime küslük nedenini tam iki sene sonra, \"alo diyorum benimle hiç konuşmadan suratıma kapatıyor\" şeklinde dile getirmesinde gülme krizine girmiştim ama sohbet odasına o buluşma gününden sonra bir daha asla girmeyişimin gerekçesi belki daha da komikti: Hayal ettiğim kişilerin gerçekteki halleri arasındaki büyük uçurum. Üstelik bu durum sadece bende değil benim gibi herkeste hayal kırıklığına sebep oldu sanırım. Çünkü buluşmaya gelen hiç kimse -ben de dahil- bir daha o sohbet odasına girmedi. Kim bilir belki de farklı takma isimlerle farklı odalarda alice harikalar diyarındaki serüvenlerine devam ettiler."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/bir-kadin-severse-neleri-kaybetmeyi-goze-alir", "text": "Evleri topal sandalyelerle görüyorum uzaktan. Haliç'te boyası düşük bir sandalın mutlu tipli bir martısıyım. Rüya görmeyi pek beceremeyen benin, sinema filmlerine düşkün olduğu meçhul bir bilgi değil. Seyrederken reel tünelden çıkmıyorum böylece. Yönetmeni Bruno Nuytten olan 1988 Fransa yapımı Camille Claudel adlı filme yapıştım bu sefer. Bir kadın severse neleri kaybetmeyi göze alır? sorusunun cevabını izleyenlerin yoğun ilgilerini alarak veriyor hepimize. Isabelle Adjani Camille'yi, Gerard Depardieu ise Rodin'i canlandırıyor bu filmde. Rodin tanınan, bilinen, ödüllü, müsadeli, paralı iken, Camille aralarında 28 yaş olmasına rağmen, zamansal anıtları aşıp, ona kaptırmıştır kendini. Vücudunun diğer yerlerini yontunca hemen yakalanacak hissinden midir nedir? Adamının ayaklarını yontmuştu. Aşıktı, dosttu, ama ayağına bakmıştı yaralanmadan. Rodin, ellerindeki kamusu görmüştü onun. İçerden konuşan bir şeyle sanatın değirmeni dönüyor. Bunu nasıl anlatacak soğuk taş? Kapitalist Rodin, gözyaşının taşı eritebildiğini anlayacak mıydı. Bir küçük kız, annesi ve toplumunu daha sonraları dindar şair kardeşini de karşısına alarak, alkışlanan her şeyi terk ederek, kendisinin hiçe sayılışına aklını hediye ederek cevap vermişti. 1913 sıraları akıl hastahanesine kapatıldı. 30 sene orada yaşayıp, bitirdi zorunluluğunu. Rodin yüzündencevaplarına herkes öksürmeli cevaplar verse de, aslında varlığının müsebbibi olarak Rodin'i bellediğini de topluma haykırıyordu. Dayanılmaz, karşılıksız, sadakatsiz bir duruma yakalandı Camille. Arzuladığı onun değildi. Bir de üstüne 19. yy kadınların yetenekli olsalarda sanat üzerine eğitim almalarını uygun görmüyordu. Kadına yasakdı oyun oynamak. Durmaz yerinde, sadece kadınların yer aldığı bir atölye bulur kendine ve Rodin'le o sırada tanışır. 50 yaşına kadar tek başına parasız bir şekilde aç ama çamuruyla mermeriyle beslenerek Paris'te Eugene Blot galerisinde sadece 15 heykeliyle bir sergi açmıştır. İçindeki tekmelerden dolayı tüm heykellerini, kırmış nehre atmıştır. Siz beni anlamadınız dünya, size benden bir iz bırakmak, kendimi alaylamak olurdercesine delirerek uzaklaşmıştır saçma tutuklulardan. Eve geri dönmeyecek miyim Paul? Sözleriyle, ait olabileceği hiç bir şeyin olmadığını bağırıyordu. Yersiz, yurtsuz, Camille. Şimdi Paris'teki Rodin Müzesi'nin en alt katında küçük bir odada Camille'nin heykelleri sergilense ne olacak? Alt kat olmak istememişti çamur yiyen. Bu yeryüzü hep tamlama ile yaklaşıyordu insanlara. Şunun kızı, onun kocası, bunun karısı, onun yanında çalışmış... Bu gölgesi kumlara vuran yağmur bulutudur. Belki de Balzac heykeli bile Camille'nindi. Biliniyordu elbette, mermerin yontma kısımlarını aşık çırağına yaptırdığı. Bilsinlerdi ilk önce kadından geçiyordu yaratılış. Adını kaybeden kadınlar ne çoktu. İsminin üzerine oturulan, kullanılan. Sadece onun olmak mümkün müydü ? Ya da Rodin her şey bir tarafa sen bir tarafa diyebilir miydi. Kadın ne çabuk geçiyordu kendiliğinin üstünden."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/bir-kitabin-dusundurdukleri", "text": "İnsan neyi sever, ayrı bir yere koyarsa onunla arasında bir ünsiyet oluşur. Sevmenin ve buna bağlı olarak sevileni ayrı bir yere koymanın güzellikleri olduğu kadar sakıncaları da vardır. İnsana çok şey kattığı gibi insandan birçok şeyi de alıp götürebilir. Sonunda, hasbi bir dostluk da kurulabilir; hüsran ve hayal kırıklığıyla da karşılaşılabilir. Okur ile yazar arasındaki bağ da böyledir. Bu bağ, ilk bakışta, salt okurun cehdiyle kurulan, yazarı bağlamayan, tek taraflı bir ilişki biçimi olarak görünebilir. Okur, yazarın verdiği söyleşiler, demeçler, yazdığı kitaplar ve katıldığı imza günleri vesilesiyle yazarı -kısmen de olsa- tanır. Okurun karşısında yazar, 'özel' biriyken; yazarın karşısında okur, bir genelliği ve çoğulluğu çağrıştırır. Birisi 'dinleyen' konumundayken diğeri 'dinlenilen' konumdadır. Dinlenilen olmak, peşinen özel biri olmayı gerektirir. Eylemsel açıdan da okur ve yazarın konumları farklıdır. Birinin okuyarak ulaştığı bir şeye, diğeri yazarak ulaşır. Sıkı bir Ayfer Tunç okuru, sosyal medyadaki bir gönderiye şöyle bir yorumda bulunmuştu: Ne yazsa okuyorum. Bunun böyle olduğundan haberi yok ama en yakın arkadaşımdır kendisi. Bu cümle, okurun, ilgiyle takip ettiği bir yazardan beklentisini, yazara yüklediği anlamı ifşa etmektedir. Yazarla bizatihi tanışan, onunla ara sıra hasbihal eden, mektuplaşan; onun konuşmasına ve muamelesine yakinen tanıklık eden okurun durumu biraz daha farklıdır. Çünkü artık birçok şey somuttur. Bakışlarda, sözlerde, hal-hatır sormalarda, gidip gelmelerde, buluşmalarda, telefonlaşmalarda, kurulan bağın yansımaları, çok rahat gözlemlenir. Örneğin, yazdıklarından aldığı tadı, yüz yüze alamayabilir. Yüz yüzeyken, yazdıklarından aldığı tadın daha fazlasını alabilir. Yazdıklarıyla hal ve hareketlerini, yaşantısını birbirine hiç yakın bulmayabilir. Tanıma fırsatına eriştiği yazarın, yazdıklarından çok başka bir portre çizdiğini gözlemleyebilir. Bu tarz cümlelerin türevini artırmak mümkün; edebiyat günlüklerinde, anılarında ve anlatılarında, bu tarz birlikteliklerin yansımalarını okumak da mümkün. Ünü yazar Alberto Manguel, Borges'le tanıştığında gencecik bir okurdur. Manguel ile bir süre kitaplar üzerine arkadaşlık kurar. Borges, etrafındaki herkese, yazar arkadaşları da buna dahil, bir okur gözüyle baktığı için Manguel'e de bir okuru gözüyle bakar ve onunla 'okuma'ya dair birçok şey paylaşır. Manguel, Borges'le geçirdiği bugünlerin ayrıcalığını çok sonra fark eder. Gençliğinin/ergenliğinin vermiş olduğu duyguyla Borges'le geçirdiği günleri kayıt altına almaz. Ancak bir süre sonra aklında kalanları, Borges'in okurluğu ve yazarlığı ekseninde anlatır. (Alberto Manguel, Borges'in Evinde, Çev: Cem Akaş, YKY, Mart 2018 (3. baskı) 'Bir yazara dair izlenimler, ancak bu denli yalın ve içten anlatılabilirdi' dedirten bu anlatıdan, ifade etmeye çalıştığımız okur-yazar ünsiyeti çok açık okunmaktadır. Romain Rolland, henüz 20'li yaşlarındayken çağının en önemli yazarı Tolstoy'a bir mektup yazar. Cevap beklemeksizin yazdığı bu mektup, kısa sürede karşılık bulur. Böylece ileride bir yazar olacak Rolland'ın sanat anlayışı ve hayat görüşünde, Tolstoy'un büyük tesiri olur. Ondan aldığı en mühim şey, bütün çalışmalarını, insanlık aşkıyla yapmasıdır; sıkıntıya düşen her insana, yardımsever bir el olarak uzanmaktır (Stefan Zweig, Avrupa'nın Vicdanı, Zeplin Y., 2018 (2. baskı), s. 28). Manguel'in tanıklığı, Rolland'ın mektuplaşmaları nevinden okur-yazar anlatıları, manevi anlamda hiçbir emeğin ve birlikteliğin boşa gitmeyeceğinin kanıtıdır. Tüm bunlar, kitapların dünyasına gönülden bir merakı ve iştiyakı olan okurların, sevdikleri yazarlara karşı daha bir ilgi duymasını sağlar. Ömer Lekesiz, benim için bu ilgi cümlesindendir. Kendisini tanıdığım günden bugüne kadar yazılarında, düşüncelerinde, hal ve hareketlerinde, hep aynı duyguyu ve hissi almış; onunla kurduğum küçük bir diyalogdan bile eli boş dönmemişimdir. Ömer Lekesiz'de yazar kibrinden ve büyüklük taslamaktan eser yoktur. Bir insan olarak yaşının olgunluğu ve bir edebiyatçı olarak da sözünün kıymeti, Lekesiz'in yazılarında nasıl belirginse, bir okuru olarak benimle kurduğu ilişkide de öylece belirgindir. Kişisel meselelerimle ilgili kendisine sorduğum her soruda, kendi fikrini beyan edip beni de kendi düşüncem ve kararımda muhayyer bırakır. Bu tavrıyla şöyle demek ister: Kendi fikrimi paylaşarak sana bir kapı açıyorum, son tahlilde karar senindir. Ne konuda olursa olsun, ihtiyatı elden bırakmamak suretiyle sözünü sakınmaması, Lekesiz'in en önemli kişilik özelliğidir. Gerektiğinde, yüzünüze karşı okkalı bir sözü, çekinmeden söyleyebilir. Yazılarında, birçok yazar ve eser adına rastlarız. Onunla konuşurken de durum farklı değildir. Bakarsınız ki bir konu hakkında İbn-i Arabi'den örnekler aktarıyordur. Sonra Heidegger, Spinoza, John Locke gibi düşünürlerden misaller veriyordur. Bir kelimenin peşine düşüp oradan tasavvufa, sosyolojiye, ilahiyata, felsefeye, hatta matematiğe bağlayabilir neticeyi. Zaten bir kelimenin, sözlük anlamındaki farklılığa dikkat çekmek, birbirine anlamca yakın sözcükler arasındaki nüansları vermek, Ömer Lekesiz'de bir 'huy' halidir. Hiç gitmediğiniz bir mekanı, fotoğraf çeker gibi size anlatabilir. Konuşma sırasında, birden karşınıza, Kudüs'ten bir enstantane çıkabilir. Yazılarında hissettiğimiz 'Ömer öfkesi'ni, konuşmalarında da duyarız. Kırmızı çizgilerinde, eyvallah'ı olmayan bir tutum takınır ki, bu, kendisine çok yakışır. Sanırım bendeki Ömer Lekesiz fotoğrafı, bütünüyle şu cümlesi üzerine kuruludur: Bir insanın niyeti, yaptığı işte muhakkak görünür. (Ömer Lekesiz, kişisel görüşme, 18 Mayıs 2015, İstanbul) Yani niyetinizi doğrultup bir yazı yazdığınızda, yazınız teknik açıdan kusurlu olsa bile anlatmak istedikleriniz, okura halisane ulaşır. Niyetiniz kötüyse zaten gerisini konuşmaya gerek yoktur. Gerek yazılarında gerekse de çektiği fotoğraflarda, Lekesiz'in ne denli iyi bir okur ve gözlemci olduğu anlaşılmakla birlikte niyeti de müşahhas olmaktadır. İster yazmanın ön koşulu diyelim ister yazamamamın sıkıntısı, bahanesi diyelim, ilk cümle bir yazı için 'hayatiyet' taşır. Söyleyecek bir şeyi olan bir yazar, yazma konusunda dakiktir. Onun yazı hayatında, yazacağı şeyi sonraya erteleme yoktur. Söyleyecek bir şeyi olan fakat bunu nasıl bir dil ve üslup içerisinde yazacağına dair kaygı taşıyan bir yazar da ilk cümlenin hışmına uğramazsa eğer, kaygısını attığı anda yazısını yazar. Ömer Lekesiz'i gözlemlediğim ve yazılarından algıladığım kadarıyla yazma konusunda ziyadesiyle dakiktir. Her yerde, her mekanda yazabilir. Onunla yaptığınız bir sohbette, sözgelimi gündelik bir meseleden konu açtığınızda, dil, döner dolaşır, muhakkak edebiyatın herhangi bir şubesine gelir. Yazılarında, hızlı düşünme ve düşündüğünü eleştirel bir formda söyleme tavrı, sohbetlerinde de hemen fark edilir. Bu yazıda, Ömer Lekesiz'in dili, üslubu ve okumaları üzerinde durulacaktır. Yazının temelinde Yılan Islığıyla Serenadolsa da söyleyeceklerimiz, Lekesiz'in bütün kitaplarını içkindir. Ateşten Kelimeler, Öyküce Konuşmalarve Öykü Antolojisikitaplarını hariç tutarsak Lekesiz'in bütün kitaplarının formatı ve bütünlüğü aynıdır. Bahsettiği isimler, değindiği konular benzerlik gösterir. Camii mimarisi, hat sergisi, resim sanatı, edebiyat eleştirileri, fotoğraf üzerine düşünceler, öyküye ve öykücülere dair çıkarımlar, nazariyata ilişkin görüşler, İslam ve Batı felsefesinin temel farklılıkları gibi sıralayabileceğimiz pek çok konu, her kitabında istisnasız ele alınır. Ömer Lekesiz'i her zaman şu üç cihetten okumak gerekir: Bakışı sebebiyle fotoğrafçı, düşünüşü ve değerlendirişi nedeniyle eleştirmen, dili ve üslubuyla da sıkı bir denemecidir -Ateşten Kelimelerbaşta olmak üzere belirli temalarda yazdığı yazılar buna örnektir-. Böyle olunca ilgilendiği, ele aldığı meseleyi, efradını cami ağyarını mani bir şekilde anlatır. Konuya ilişkin kavramsal bir çerçeve çizmek, anlatımının en genel özelliğidir. Örneklerle izah etme, mukayeselerde bulunma, Batı ve Doğu arasındaki ayrımı kesinkes çizme, İslam düşüncesine muhakkak atıfta bulunma ve Müslüman bir perspektifle baktığını her fırsatta dile getirme, Lekesiz'in anlatımına dair diğer belirgin özelliklerdir. Yılan Islığıyla Serenad, müstakil yazılardan oluşmakla birlikte silsile yazılar da içermektedir. Sanatta, istidat-istihkak-istikamet konusunun tartışıldığı yazılar örnek olarak verilebilir. Yılan Islığıyla Serenad'ın izleğinde, İslam düşüncesine göre ölüm, beden-göz ilişkisi, örneksiz yaratmak, sevme biçimleri, sanat anlayışı gibi konular; okuma-okurluk ve yazarlık üzerine düşünceler; kültürel mirasımız üzerine incelemeler bulunmaktadır. En iyi eleştirmenlerin, okuma sanatını örneklendirenler olduğu söylenir (Damon Young, Okuma Sanatı, Mayakitap, Nisan 2018, s. 38). Lekesiz, okuma sanatına, kitabi okumalar dışında, kevni okumaları da dahil eder. Gezip gördüğü yerlerin kendisinde bıraktığı izlenimleri, olmazsa olmaz İslami perspektif kanalıyla anlatır. Bir geziden hareketle yazdığı İznik'te Bir Üniversite Hayali başlıklı yazısı, imkansız değil ama çok zor bir hayalin dile getirilişidir. Ömer Lekesiz'in kitaplarına dair yazmak, içinden çıkılamayan bir mesele hakkında yazmakla neredeyse aynıdır. Sebebine gelince tehlikeli sularda yüzer. Belalı konuları gündeme getirir. Kitaplarını okumak şöyle dursun, isimlerini bile anmadığımız, belki de bilmediğimiz şahsiyetlerin düşünce dünyalarına çeker. Hal böyle olunca Lekesiz'i ve onun düşünce dinamiğini yazmak, baştan elini taşın altına koymayı kabul etmektir. Güzelin güzelliğini fark edebilmek, onun değerini ortaya koyabilmek için gözün görmesi ve onu güzel olarak algılaması yeterli değildir. Güzelliğin diğerlerinden farkına ve ondaki sırra, münevver bir aklın işleyişiyle ve karşılaştırmalar yapabilen bir zihnin pratiğiyle ulaşılabilir. Bir eleştirmen, sözün en beliğ haliyle konuşabilir. İroni yüklü, anlaşılması müşkül, yalnızca konuya dair bilgisi bulunanlarca anlaşılan bir dille de konuşabilir. Diyelim ki zor bir eser veya zor bir konu hakkında bir yazı kaleme alacaktır. Konunun müşkülatı yetmezmiş gibi bir de üst perdeden bir dille yazınca eleştiriden maksat hasıl olmayacaktır. Buna göre eleştirmenin bir görevi de meseleyi izhar etmek, anlaşılır hale getirmektir. Çünkü ancak bu şekilde güzeldeki kıymet veya bayağılık fark edilebilir. Bu sonuca varmak için şeyüzerinde, inceden inceye düşünmek ve etraflıca bir görüş ortaya koymak gerekir. Lekesiz'in eleştiri anlayışı da bu dikkate dayanır. O halde Müslüman bir sanatçının, eleştiri anlayışı, nazar-rü'yet-basiret basamaklarına istinaden olmalıdır. Bu basamaklar, kelime anlamlarının ilk karşılıklarıyla alırsak bakma-görme-içgörü olarak maddeden manaya geçişin menzilleridir. Surette sireti, eserde asl'ı, dilde usulü ve güzeldeki hakikati görmek, bu menzillere varmakla mümkündür. Şayet ki eleştirmende, bakışın inceliğine dair bir kımıldanma yoksa o eleştirmen, eserin salt büyüklüğüne/küçüklüğüne, görünen niteliklerine, bariz güzelliklerine değinip geçecektir. Bu durumda, nazarın, rü'yetin ve basiretin sağladığı ince dokunuşlar gözden kaçar ve eserin güzellikleri de hiçe sayılır (David Hume, İntihar, Tefrika Yayınları, Eylül 2017, s. 60). 'Müslümanca bir eleştiri anlayışımız' veya 'İslami bir eleştiri anlayışımız' neden yok sorusu isyan ile maluldür. İsyan ile maluldür, çünkü ötesi yoktur, bu kadardır, sadece cılız, sönük bir isyandır. Bu soru zaman zaman sorulmakta, ilk sorulduğu anda epey dikkat çekmekte, fakat soruyu soranın da bir çare bulamayışı gözlemlenildiğinde derhal 'oradan' uzaklaşılmaktadır. Her genelleme içinde bir hata barındırır. Fakat genelleme yaparak söylemek de kaçınılmazdır. Bu isyanı yapanlar, daha isyanlarını dile getirirken bile İslami bir dilden uzaktırlar. Ne yazık ki insanı, İslam'dan soğutacak denli galiz bir dil ve üslup kullanırlar. Lekesiz'in Yılan Islığıyla Serenadkitabı özelinde ve genel olarak bütün kitaplarında, İslami bir eleştiri anlayışının, kelimenin tam anlamıyla gürül gürül devam ettiği görülür. Ayet ve hadisler ışığında yaptığı açıklamalar, 'bizim dünya görüşümüz' diye başladığı cümleler; fakih, mutasavvıf, derviş olarak bilinen birçok Türk ve yabancı düşünürlerden yaptığı aktarımlar; geleceğe, geleneğin yorumuyla ve bilgisiyle baktığı meseleler, Lekesiz'in İslami düşünce ve eleştiri konusundaki gayretini gösterir. Bu nedenle 'İslami bir eleştirimiz yok', 'Bugünkü eleştiri gelenekten beslenmiyor' yaygarası yerine, bu gayrette olanların ön plana çıkarılması, parmakla işaret edilmesi, referans olarak gösterilmesi ve izlerinin takip edilmesi çok daha yararlı, onarıcı ve yapıcı olacaktır. İskenderun'da doğdu. Kahramanmaraşlı. Hece Öykü, İtibar, Yedi İklim, Türk Dili dergilerinde öykü ve deneme yazdı. Milli Gazete, Dünya Bizim ve Edebistan isimli kültür sanat sitelerinde, kitap incelemeleri ve söyleşiler yaptı. Nuri Pakdil'in Tiyatrolarında Vicdan isimli yüksek lisans tezini hazırladı."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/bir-ortacag-cigligi-ameno", "text": "Ameno, New Age bir grubun dinleyenlerde hastalık derecesinde bağımlılık yapan oldukça ilginç bir parçası. Gregoryen tarzı müzik yaptıklarından ilk etapta kulağa kilise müziği gibi gelen bu parçanın klibi de haylı ilginç. Kızın dönüştüğü zamanki kıyafetlerine bakılırsa bir Ortaçağ Avrupa'sı dönemi. Oturdukları taşın arka tarafında, uçurumun en tepesinde bir kale görünüyor. Taş, hala kıza; beni içine al ve özümse, anlaşılmayan işaretleri anlat diyor. Ameno kelimesi ilk önce Amen kelimesini hatırlatsa da, burada bir tapınmaktan ziyade tanınmayı, anlaşılmayı isteme hali var. Eğer işin içinde tapınma değil de tanınma varsa Hıristiyan ve pagan inanışının dışında daha irfani bir şeylerin olduğunu sezebiliriz. Şu halde şarkının ilk etapta algıladığımız bir Hıristiyan ilahisi olmaktan ziyade, taşın içindeki hatıranın ve seslenişin ilahi olmasıdır. Kızdaki dönüşüm de bu ilahi oluşun bir tezahürü. İşte taş dile gelirken beni üzerinde sadece birkaç eski yazı ve semboller olan zamanı bitmiş bir taş olarak görme, beni içine al, beni özümse ve üzerimdeki batını, işaretleri açıkla diyerek adeta direktifler veriyor kıza. Kız taşla, taşın ardındaki manayla, manasıyla, konuşuyor. Şu an dünyanın kaybettiği bir anlayışla özünü başka bir parçada aramıyor. Kendini, kendindeki kendini görebilmesi için o kendine ait olanı başka bir parçada aramıyor. Oysa insanlığın en büyük derdi bu değil mi, bulmayı sahip olmakta ve mülkiyette sanıyor. Şarkının ilerleyen sözlerinde sır biraz daha kendini açıyor bize. Kız sahip olacağı değil, aidi olduğu bir öz'e yakarışta bulunuyor... Aidi olduğu bir anlayışın, kültün yahut kültürün, inancın şehadete erenlerinden himmet dileniyor adeta; Bana savaşı ve Martyr gibi şehit ruhları açıkla diyor. Belli ki kız özünde bir insanlık ve varoluş yahut yok ediliş, üzeri örtülüş ağrısı çekiyor, belli ki yara almış özü en derin yerinden. İnsanlık da bu yaradan nasibini almış. Gizlenen, saklanan, üzeri örtülen acıların hikayesi sadece. Belki de bir gün yolu düşürüp gezmelisin bu kalbi haçlı kılıçlarıyla parçalanmış sinesi hala kanayan şehirleri. Bilhassa Carcassonne'un bir Ortaçağ yalnızlığında uğunan eski sokaklarında, kendisine sığınan binlerce Katharlı'nın katledildiği o büyük ve büyülü Montsegur Kalesi'ni tanımalı ve anlamalısın. Her ne kadar her yerde şimdi Ra'nın gözü hüküm sürse de, yüzyıllardır Hermesi bir yol da var dünyanın gizlilerinde. İdris Nebi'nin, Ploton'un, Hızır'ın, İsa'nın, Elyas'ın, Sühreverdi'nin, Yunus'un, Arabi'nin, Konevi'nin ve daha nice dervişlerin yürüdüğü yol ve bu yolun izleri var hala yeryüzünde. Orfe, çaldığı liri ile insanları irşad ederken, suçluyu ve kötüyü değil, suçu ve kötülüğü ıslah etmeye çalışmıştı. Töre'den türemiş her hareketin ardında hep bu töreye insiye olmuşları, uymuşları, arınmışları, erimişleri, ermişleri aramak gerek. İşte dünyanın ve insanlığın bu \"arınışına\" karşı Ra'nın gözbebeği, Nefili soyu boş durmamış, İznik Konsülüne oradan bütün bir dünyayı saran şeytaniyetle inanmışlara ve arınmışlara kan kusturmuş tarih boyunca. Katharlar da onlardan biri sadece... Üstelik de Avrupa'nın kalbinde. Üstelik de Papa'nın bizzat emriyle... Üstelik de yakılarak, engizisyon mahkemelerinde yargılanarak, işkencelerden geçirilerek... Ve daha ilginci \"engizisyon\" denilen bela ilk bu \"sapkınlar ve periler\" dedikleri bu arif ve bilgili insanları yok etmek için kurulmuş. Ne garip Avrupa katletmeye ilk önce kendi kalbinden başlamış. Küçük kız, Montsegur Kalesi şehitlerinden kendi özünü bulması ve bunu haykırması yönünde dua ederken, şehit de zaman duvarından koşarak ona geliyor. Kılıcı ile taşı parçalayıp kızın önüne atıyor kılıcını. Ondan taşın yani eşyanın ardındaki sırrı görmesi ve anlaması için gerçeğe temas etmesinin şart olduğunu ifade ediyor hareketleriyle.. Kız, hakikat kılıcını eline alır almaz taşı parçalıyor. Taşın içinden çıkan nur, ışık, yani \"hikmet\" de böylece açığa çıkmış oluyor. Böylesine ileri bir toplumu katletmekle Avrupa ileriye değil, üç yüzyıl geriye gitmiştir."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/bir-siir-olarak-hizla-akan-mizrak", "text": "Sabahtır mısrasıyla başlar Cahit Zarifoğlu'nun şiiri. Bir zaman, bir milat, bir başlangıç bildirir bu mısra. Aynı zamanda da bir bitiş. Hemen sonraki mısradan anlarız bu tamamlanmışlığı ve devam edişi. Alkışlar gecenin/Sıcak damları sükun yapılarıyla. Alkış hem dua demektir hem de günümüzde kullanıldığı anlamıyla bir gösterinin/temsilin bitişini imler. Gece dualarla bitmiş; bir temsil yerini başka bir temsile, sahne yerini başka bir sahneye terk etmiştir. Devam ediş ve bitiş iç içedir. Ev bir hayat sahnesidir. Alkış sesleri sükunun hem altını çizip barizleştirir hem de nihayete erdirir. Sükun bitmek zorundadır zaten. Çünkü Sabahtır. Yeni bir gün başlamıştır. Aydınlık aniden gelmemiştir. Aydınlatır bir ucundan. Devamı da gelecektir elbette. Gün ışıktan sonra bir öğün ile başlar. Kahvaltı sofrasında çay tasını. Her ne kadar nesne üzerinden yazsa da insan ürünü bir tas ve demli çaydan oluşan öğünden bahsediyorsak ana karakter o nesneler değil insandır. Doğrudan doğruya insandan bahseden mısralar ise bir sonraki kıtadır. Bir de gecenin ev, dam gibi dışa ait genel bir yapıdan başlayan şiirin giderek içe ve özneye yöneldiği söylenebilir. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/bir-zamanlarin-uskudar-i-uskudarlilari-ya-da-uskudar-da-bir-attar-dukkani", "text": "Yaşadığımız şehir, bu şehri inşa edenler, bizim için oldukça önemli. İstanbul önemli, İstanbul'da Üsküdar önemli. Bunun için Üsküdar'ı tanımak, bilmek lazım. Okumak, bunun bir aracı, bir yöntemi. Üsküdar'ı, bir Üsküdarlıdan okumak apayrı bir ayrıcalık. Sözü, merhum Prof. Dr. Ahmed Yüksel Özemre'nin Üsküdar'da Bir Attar Dükkanı adlı kitabına getirmek istiyorum. Elimdeki eser, 2018 tarihli 22 baskı, 112 sayfa. 1935 yılında Üsküdar'da doğan Ahmed Yüksel Özemre (v. 25 Haziran 2008), adeta Üsküdar'ın maneviyatının nereden geldiğini merak eden bizler için hatıralarını aralıyor ve postadan çıkan latif bir sürprizle şehirdeki bu manevi dalganın nereden geldiğini açıklığa kavuşturuyor. Yazarın Türkiye'nin ilk atom profesörü olup ülkemizi yurtdışında çeşitli alanlarda tanıtmasının yanında böyle bir eseri kaleme almış olması yazarın hem ilmi hem de manevi yönünün ne denli kuvvetli olduğunu gösteriyor. Bu vesileyle Merhum Ahmet Yüksel Özemre'nin bizim için ne büyük bir değer olduğunu satırları okudukça anlayacak, yazarı daha yakından tanımak için bir kapı aralamış olacaksınız. Yüz on iki sayfadan oluşan eser, aslında satırları araladıkça mevcut sayfadan daha fazlasına tekabül ediyor. İçinde onlarca ömür, yaşanmışlık ve hatıraları barındırıyor. Öncelikle Hayal Şehir Üsküdar'ı sayfalarda gezdirmek suretiyle gözlerimizi ve kalbimizi okşuyor. Yazar Yüksel Özemre'nin betimlemeleri o denli kuvvetli ki, kitabı okumaya başladığınız andan itibaren önce şahsiyetlerin suretleri, sonra attar dükkanı derken birden eski Üsküdar gözlerinizin önünde canlanıveriyor. Kitabı eski Üsküdar'a duyulan özlem ve hasret duyguları eşliğinde okumaya devam ettikçe karşınıza yeni yüzler, hocalar, konaklar, sohbetler çıkıyor. Kitapta olayların birinci ağızdan anlatılıyor olması, kitabın orta kısımlarına doğru geldikçe attar dükkanından burnunuza gelen baharat kokuları eşliğinde yapılan sohbetlere birden sizi de dahil ediveriyor. Üstelik sohbet ettiğiniz efendiler arasında Türkiye'nin büyük ebru sanatçılarından Mustafa Düzgünman, Üsküdar Gülnuş Valide Sultan Camii'nin baş imamı Hezarfen Necmeddin Okyay Hoca, Özbekler Tekkesinin son şeyhi Necmeddin Efendi, Neyzen Niyazi Sayın, araştırmacı-yazar Abdülbaki Gölpınarlı ve adını zikredemediğim dükkanın nice müdavimleri, şahsiyetler var. Kitap ilerledikçe bu isimlere aşinalık kazanıyor, dipnotlar yardımıyla onları araştırıp daha yakından tanıma fırsatı buluyorsunuz. Kitap yarım asır öncesini anlatmasına rağmen bu süreçte yitik değerlerimizi hatırlıyorsunuz. Osmanlı döneminden kalma İstanbul Beyefendisi ve Hanımefendisi karakterleri canlılık kazanıyor. Kitap, irfan mektebi çevresinde, başlıklar altında parça parça anlatımlar ve şahsiyetler ile beraber ilerliyor. Bu çerçevede kitabın içinde benim en çok dikkatimi çeken ve keyifle okuduğum kısım, Üsküdar'ın meşhur meczublarından Mortucu Salih oluyor. Salih'i öğrenirken aynı zamanda hayattan küçük notlar alıyorsunuz. Kitabın ara ara fotoğraflara yer vermesi ise sayfalar arasında hoş bir senfoni oluşturmuş. Okudukça bazı resimlere uzun uzun bakıp dalabilir, hatta tekrar tekrar açıp gözlerinizin raksına şahit olabilirsiniz. Kitabın içinde verilen gerek ilmi, gerekse tasavvufİ bilgiler ise, okuru ilme ve araştırmaya sürüklüyor. Okurken hem öğreniyor, hem de duygularınızın melodisini dinliyorsunuz. Kitabı okudukça daha çok seviyor, sonlara doğru hiç bitmesin istiyorsunuz. Rahmetli Mustafa Düzgünman'ın vefatı ve kitabın hüzünlü sonu gözlerinizin dolmasına sebep doluyor, bu ıslaklık ruhunuza işliyor. Okudukça kelimelere dokunma ve cümleleri yaşama arzusu içinizi kaplıyor. Belki kitabı defalarca okuyup ve her kelimenin üzerinde defalarca durunca, bu yaşama arzusunu kısmen tatmin etmiş oluruz. Besmeleyle tezgah açıp ebru yapan kişiyiz, Fırça ile su üstünde hüner satan kişiyiz, Üstadımız Özbek Şeyhi, hem Necmeddin Hoca'dır, Büyüklere boyun kesip, aşka tapan kişiyiz."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/bir-zevk-i-tahattur-1", "text": "Özgürlük kadar insana yakışan bir başka şeyin olduğu her halde söylenemez. Öyle ki insan adeta, bu yeryüzü macerasında kendi özgürlüğüne doğru giden yolun yolcusu olarak vardır. Ne var ki yaşamın insanı yüz yüze bıraktığı kimi durumlarda kesinlik ve zorunlulukların olduğunu herkesler görüyor. Oysa özgürlüğün olduğu yerde en az iki şeyin olamayacağının altı ısrarla çizilir: Kesinlik ve zorunluluk. Gramatikal düzlemde bile bu ikisi, özgür düşünebilmenin önünü tıkayan temel iki husus olarak görülür. Üstesinden gelinemeyen her şey konusunda insan ruhunu sükuna erdiren tecrübeler var. Bir başkasını kendimize benzetmek eğilimimizden kurtulduğumuzda herkeslerin kendileri olarak hayata katılabilmelerine tahammül edebilecek düzeye erişiyoruz. Tahammülsüzlüğümüzün gerisinde farklı olanın bize verdiği rahatsızlık var. Bu rahatsızlık büyük ölçüde farklı olanın verdiği kaygıya dayanır. Oysa yaşam, farklı olanın verdiği kaygıya katlanabilmeyi de içerir. Ve bu kaygıya rağmen bir başkasını kendimiz gibi yapmak eğiliminden sıyrıldığımızda sahici bir davranış içine girmiş oluyoruz. Çünkü başkasına müdahale etmekten vazgeçişin ne denli sükuna erdirici bir çaba olduğunu hissettiğimiz yerde özgürlüğün o narin yüzeyine yüreğimizin değmiş olduğunu sezebiliyoruz. Hırsımız da azalıyor hıncımız da. Kendi içine doğru bükülen bir yola girmiş gibi oluyoruz. Tahakkümün vahşi hazzından sıyrılıyor, insanın önünde acziyetini duyduğu ölüm ve sonsuzlukla yüz yüze geliyoruz. Modern zamanlarda geleneğin izini süren sevgili Necat Aydoğan ile yaptığımız ropörtajın(1) metin kısmı bir gece yarısı kitaplığımdan rastgele elime aldığım bir kitabın sayfaları arasında karşıma çıktı. Yukarıda alıntılanmış ifadeler bu metinde yer alıyor. Bu yazıyı ilham eden şey de el yazısıyla kaleme alınmış metinde yer alan bu ifadelerdir. Zira bugün sanat ve özgürlük arasında kurulan ilişkinin 'müdahale' ana kavramının dolayımında ele alınıyor olmasına duyduğum hayranlığı itiraf etmeliyim. Sanatın bir bakıma doğaya eklemlenmiş yeni bir üst doğa olduğu biçimindeki görüşü dile getiren Nietzsche, onun doğanın taklidi olmaktan çok doğada ve ona rağmen oluşturulmuş bir üst anlatı olduğu tezini savunur. Günlük hayatta insanın yapıp eyleyemediği birçok şeyin bir sanat faaliyeti sırasında insanın meşgalesine dönüşüverdiği görülür. Son tahlilde sanat, insanın üstesinden gelemediği şeylerden sanat aracılığıyla intikam aldığı şeklindedir. Binyıllarca anlatılagelen masallarda, efsanelerde hep iyilerin kazanıyor olması tesadüf sayılmaz. Bu haliyle bir oyun alanına dönüşen sanat faaliyeti, bir oyun olan dünya hayatının çekilebilir kılınması için oyun içinde yeni bir oyun alanı üretmeye tekabül ediyor. Umberto Eco da anlatıyı bir oyuna benzetir ve önemli olan oyunda kalmaktır, tezini ileri sürer. Çünkü her oyunun kuralı sadece o oyun için geçerlidir. Demek ki her sanat faaliyeti kendi içinde bağımsız bir oyun alanı inşa ediyor. Bu başka oyun kurallarının geçerli olmadığı yeni bir oyun alanı anlamına gelir. Sevgili Necat Aydoğan'ın yukarıya alıntılanmış ifadeleriyle kimsenin müdahale edemediği bir alan. Sanatkar duyarlılığın naiv seyrinde herhalde bu müdahale edilemez alanın sanıldığından fazla önemli olduğunu söylemek abartı sayılmaz. Zira insan, başkalarından ötürü yorulur. Kendini başkaları üzerinden var ediyor olduğu kadar kendini başkaları yüzünden de tüketiyor. Tüm acılara rağmen insan, düşüncesine, tasarımına, renk seçimine müdahale edilmeyen bir alanda, kendine adeta özerk bir alan var ederek orada kendini inşa ediyor. Yaşamın insan üzerindeki tazyikinin kırıldığı narin bir temrin sahası olarak sanat, böylece insan özgürlüğüne küçük de olsa bir kapı aralıyor. Ümid ediyorum bir gün bu çok değerli sanatkarımızın eserleriyle ilgili vukufiyetli bir çalışma yapılır."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/bizde-roman-mehmed-rauf", "text": "Romancı!.. Ta on yaşımda iken, on beş sene evvel, gördüğüm ilk tiyatro üzerine gelen delice bir düşkünlük ile bizde mevcut tiyatro kitaplarının hepsini okumuş, bundan heveslenerek birçok oyunlar yazmış, sonra merakımı romanlara sarmıştım; işte o zamandan beri hayatımda en birinci emelim, diğer amellerimin de bütününe hakim emel bu oldu: ben de bir romancı olmak istiyordum. Fakat o zaman okuduğum ve bayıldığım romanlar Gece Yolcuları, Londra Biçareganı, Hüseyin Fellah olduğundan romancılığı bundan ibaret zannediyor, öyle yazmaya uğraşıyordum ve bir gün, birçok tecrübelerden, koşuşlardan sonra, rüştiyenin son senesinde, şimdi on bir sene oluyor, Denaet -yahut- Gaskonya Korsanları diye bir romanı, müstakil ilk romanımı yazıp onu o zaman sınıfımızın baş romancısı olan bir arkadaşım da takdir ettiği zaman kendi kendime İşte artık ben de romancı oldum! dedim. Hakikaten bunun modellerinden hiçbir farkı yoktu. İçinde o türden romanlarda olan şeylerden hiçbiri eksik değildi. İsmi bile ilk bakışta, korkulu bakışları üzerine çekiyordu: Gaskonya Korsanları! Bundan, üst derecede bir zevk alıyordum; bir şatoyu basan korsanlar, korsan reisinin bir odada bastırıp arzusunu söylediği kontun kızı, bu sebepten geri kalan bir izdivaç. Sonra haydut reisinin vaktiyle kontun kaybolmuş bir oğlu çıkması, intiharlar. Bunu yazıp bilenlerden ruhsatı da aldıktan sonra kitabı bastıramadım ve buna şimdi müteşekkirim. Eserimi hakikaten bir şeymiş, bir esermiş gibi tam bir cesaretle yayıncılara göstererek, Siz mi yazdınız? diye sordukları zaman, tavırlarında bugün pek iyi gördüğüm alay işaretlerini o zaman fark bile etmeyerek gururla Ben! deyişimi asla unutamam. Orta okulda yalnız Roman okuyan efendi derlerdi, liseye gidince artık Romancı denirdi. Çünkü oraya bilenlerden ruhsatları alınmış birkaç eserle gitmiştim. Fakat bunlarla meşgul olmamı eğitimim için engel sayan bazı nasihatler ile: Kitap olmadıklarından, gerekli olan matematiktir. desturu ile ders zamanlarını öğüde ayıran matematik öğretmenlerimiz. Benim roman yazdığımı duydukları zaman kendi talebeleri arasında böyle bir adam bulunmasını tahammül ile geçiştirmemişler. Yalnız edebiyata düşman öğretmenler değil hatta yazı yazma dersimizin öğretmenleri bile bunu bir cinayet saymışlardı. Mektebimizin yukarı sınıflarında yüksek edebiyat okutulur. Bir hoca vardı ki mektebin en büyük adamı idi. Bana onun Makalat-ı Edebiyye'sini gösterirler. O zaman çünkü makalat-ı edebiyye modası idi. Zaman bir mizandır ki... yahut Vicdan bir irfan kandilidir ki... diye başlayan ve böyle kof sözlerle dolan o kağıtları çok güzel eser olarak görürlerdi. Belki bunlar hakikaten çok güzel idi. Fakat benim bildiğim bir şey varsa o da bunların roman olmadıkları ve yazarlarının bir romancı olamayacağı idi... Romancı olmak, roman sanatına vakıf olmak; işte asıl benim ehemmiyet verdiğim, sahip olmak istediğim aradığım meziyet bu idi. Bir gün Osmanlıca Dilbilgisi hocamız: Ben yirmi senedir edebiyatla meşgulüm, yine cesaret edip eser çıkaramıyorum. Sen ne cesaretle yapıyorsun? diye alenen bana çıkışınca: A hocam. demek istedim, Roman dilbilgisi bilmekle yazılmaz, o bir sanattır!.. Bir edanın üzerinde üç saat oynamak, bir vicdan tarifi için yirmi kağıt karalamak bana pek verimsiz ve değersiz bir iş gelirdi; bir vicdan makalesi yazmak, ciddi araştırmalar üzerine vicdan hakkındaki felsefenin farklı tarzlarının neticelerinin muhakemelerini özetlemek... Evet, bunu anlarım; böyle bir makaleye bütün Dilbilgisi hocalarının bütün makaleleri, hatta bütün o devrin bütün edebiyatı feda olsun!.. O zaman tabii böyle düşünemiyordum. Fakat bu Dilbilgisi öğretmenlerinin daha ne olduğunu bilmeden romandan bahsedişleri beni güldürüyordu. Halbuki şu güçlü kanaatim öğretmen heyetinin ve bazı yüksek sınıf efradının önünde kanayan bir kurban olmama mani olamıyordu. Vay efendim vay! Bir cebir denklemi çözemeyenler edib ha! diye söylenen cebir hocamızdan tutun, her zaman vırlaya vırlaya bir gün beni son ses isyana mecbur eden veli bir nasihatçiye kadar herkesin elinde bir alay konusu teşkil ediyordum. Ah zavallı muhatabımın yüzünde beliren hayret işaretleri!... Lakin bunlar benim romancı olmak istediğimi edebiyatın daha doğrusu o edebiyatın romancılıktan külliyen başka bir şey olduğunu, romancılıkta güzel yazmaktan fazla birçok sanatlar, dakikalar bulduğunu anlamıyorlardı. Bunun bizim öğretmenler gibi kafa patlata patlata, Mecmua-i Muallim'i okuta okuta hasıl olamayacağını anlamıyorlardı. O zamandan beri on bir sene geçti: bunların ve takipçilerinin itirazları, şiddetleri geçti; fakat benim merakımın şiddeti geçmedi. Bu şiddet itidal kazanmadı aksine şiddet kazandı. O zamandan beri birçok romanlar daha yazdım, tercüme ettim. Cinani, Feci, İbret-amiz... Her türlüsünü yazdım ve doğru yönelişler ile bunların hiçbirini muhafaza edemedim, hepsi mahvoldu. Fakat bugün ki işte dört senelik bir matbuat hayatına sahibim. Bugün görürüm ki on beş onalı yıllık bir emel ve tutku ile bu emelin arkasında delice bir istek ile koştuğum, senelerce kanlı bir kurban olduğum halde henüz bir romancı olamadım, bu sabır ve metanetimin mükafatını henüz alamadım; işte bu beni kahır ve harap ediyor. Ve bu yalnız bende değil az çok hepimizde böyle... Şimdiye kadar Türkçe basılan romanları göz önüne getiriyorum, hep hayaller ve betimlemelerle meşgul olunmuş. En çok iştigal olunan şey şüphesiz üsluptur; bu üslubu da bir romancı gözüyle etrafımıza bakıp kullanamamışız. Nerede olduğunu anımsamıyorum, Hippolitten bir yerde Roman öyle bir yapıdır ki hayat ve tabiatın bütün yönleri onda görünür. diyor. Madem ki hayat ve tabiat betimlenecektir, hayat ve tabiat demek bizim gördüğümüz hayat, etrafımızdaki tabiat demek değil midir? Halbuki eserlerimizde en çok bulunmayan bir şey varsa zannediyorum ki bunlardır. Halid Ziya Mavi ve Siyah'ta bu noktaya ehemmiyet gösterdi, hayat sırf aşk ve tutkudan ibaret olmadığından bir hayatın yalnız tutkulu anlarını değil, beşerin ihtiras anlarının hepsine hakim olduğunu gösterdi. Daha doğrusu gösterir gibi oldu; bunda bizim etrafımızın hayatını görürüz. Son romanlarında yaygın olan, Aşk-ı Memnu'da da bundan bir gölge var, fakat üstadın yine hayatın betimlemesinde hayale meylettiği görülüyor. Burada bu iki romanı ve diğer tüm romanlarımızı dikkatlice açıklayacak değilim, yalnız şunu anlatmak istiyorum ki benim söylediğim roman bunlar olamaz, çünkü bunlarda hayatımız yok. Bizi biz yapan, benzerlerinden ayırıp soyutlayan hayatımız, içinde yaşadığımız, muzdarip ve mesut olduğumuz, üzüldüğümüz bu hayat yok... Sanat bakımından Halid Ziya bana hele son romanını son derece üstün görmekle beraber onda gerçek hayatımızın üstünde olan bir hayat betimlediği için, şu bahsettiğim, bizde yokluğunu büyük bir kusur gördüğüm romanlardan olmadığı için hesaptan hariç tutuyorum. Yazılan küçük hikayeler gösteriyor ki yazarlarımız bu hayatı görmek, tetkik ve müşahede edebilmek kudretinden mahrum değiller; aksine roman için pek uygun üslub ile tetkik ve müşahedede isabetli oldukları eserlerinin pek çoğunda görünüyor. Fakat niçin yazmıyorlar, milli roman niçin yazmıyorlar? Niçin bizim ahlak ve hakiki mizacımıza ait romanlar yazmıyorlar?.. Bunu çoktan beri soruyordum ve birbirimize soruyorduk. Etrafıma bakıyorum, öyle şeyler görüyorum ki bunlara dair edebiyatımızda bir harf söylenmiyor. Öyle aileler biliyorum ki mahvoluyor, sönüyor; aşksız, cinayetsiz, kansız, katilsiz ölüyor. Bütün yuva eriyor da o bir türlü imha edilemeyen bir canavar gibi yine keyfince yaşıyor. Bir gelin oluyor ki aşka bütünüyle yabancı sebeplerle bir yuvayı yakıyor, yerinde bir avuç kül bırakıyor. Bir genç kadın tanıyordum ki sefalet, açlık sebebiyle ahlakı can çekişerek fuhuşa gıda oluyor. Bir genç biliyorum ki aşktan değil aşksızlıktan intihar ediyor... Bunların birini yazmıyoruz. Roman bunları yazmalı, roman toplumun ahvalini gösteren bir tutanak olmalı. Bizde pek yanlış anlaşılan Sanat için Sanat verimsiz görüşünü, def ve reddetmeli. Bugün Avrupa'da bütün edebiyat fenni bir kisveye büründü. İnsanlığın ıslah ve tedavisi için çalışan alimler ile beraber olarak çalışıyor, daha iyi bir insanlık, daha Mesut bir gelecek için uğraşıyor. Tevfik Fikret Bey Hefte-i Edebi niçin yazılmıyor? demiş ve bitirmişti. Ben ondan daha bedbaht olduğumu görüyorum çünkü bu hissettiğim noksanın sebebini söyleyemeyeceğim. Bunun için cidden muzdarib olduğumu, böyle bir eser yazmak için öldüğümü, etrafımda da yazılmak istenildiğini gördüğümü itiraf ederim. Bu iktidarsızlığa mı hamledilmeli, yoksa bu ihtiyacı hissetmeye mi? İkisine de değil: çünkü bu ihtiyaç hissediliyor, iktidara gelince başarılı olmadan bir girişime iktidarsızlık mani olamaz zannederim. Biri vicdanımızın en vahşi, en insani tutkularına kadar sarsacak, böyle insani eserlerinden mahrum eden bu sebep nedir? Yüce okuyucular heyetinin kayıtsızlığı, daha doğrusu karşı çıkışı bir sebep olamaz. Eser bu hükmü görmek için yazılmış ve basılmış olmalı. Şurası da pek gerçek bir şeydir ki Fikret Bey'in şöhret silsilesi dediği yazarların fikrimce birinci nedenleri, yazarken aldıkları sınırsız zevktir. Bu öyle bir zevktir ki işkenceden farkı yoktur. Fakat sınırsızlığı zannederim bu zevk veya işkence tabirlerinin biriyle ifade olunamayan bir ruh halidir. Bunu yazmak ise ruhlarının pek samimi bir ihtiyacını ifa ve ikna etmekten başka bir şey değildir. -Tarabya- 1991'de Kayseri'de doğdu. Sivas Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi - Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmenliği bölümünden 2017'de mezun oldu. Aynı yıl Sivas Cumhuriyet Üniversitesi'nde Türk İslam Edebiyatı ABD'de yüksek lisansa başladı ve Kaside-i Münferice isimli tez çalışması ile devam ediyor. İz Yayıncılık'tan çıkan ve Ömer Seyfettin hikayelerinden oluşan Yalnız Efe isimli eseri yayına hazırladı."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/bos-bedenin-buyuk-ironisi", "text": "Herkes kendisine bir kimlik inşa eder. Kimlik, anlamında da içkin olduğu üzere insana kim'liğini verir. Kim olduğu sorusuna karşılık insan kimliğini ortaya koyarak cevap verir. Kimlik inşasında başta değerler gelmekle birlikte bu yeterli değildir; karakter, eğilimler, tutumlar, içinde bulunulan durumlar, başa gelen olaylar, ruh halleri gibi birçok etmen hep devrededir. Bütün bu etmenlerle birlikte insan 'işte ben buyum' diyebilecek ve dolayısıyla kimliğini haklılaştıracak bir dünya kurar. Bu dünya, insan için bir referans çerçevesi sağlar ve bu çerçeve 'işte ben buyum' şeklindeki betimleneni bir sistem içinde tutar ya da ona tutarlı bir sistem sağlar da diyebiliriz. Kimlik sayesinde insan sadece kendine indirgenebilir, sadece kendisiyle özdeştir; bu yüzden diğerleri öteki'dir. Ötekiyle kimi bağlar, örüntüler genellikle ortak değerler üzerinden kurulur; böylece sadece yan yana gelinmiş olmaz, bir örgüyle birleşerek daha geniş bir kümeye ait olunur. Ancak bu ait oluş özdeşlik anlamında olmayıp ortak değerlerin harcında birer yapıtaşı olmak şeklindedir. Bir dünyaya sahip olmak anlamında bir-ey olmak bir'le değil, iki'nin olmamasıyla ilgili olduğu için, insan daima ötekine ihtiyaç duyar. Onun sayesinde bir-ey'liğini duyumsar ve bir olarak eyleme koşulunu elde eder. Bir olmak kim'lik sayesinde anlamlanır. Bir olmak bazen bir-tek, biricik, benzersiz olmak gibi narsistik bir travmaya yol açmaya gebedir; öteki, 'sen de benim gibisin', 'ben de senin gibiyim' diyerek daima bireyi frenler. Öteki, birey için hep sınırdır; sınır her ne kadar olumsuzluğu çağrıştırsa da derleyip toplaması bakımından pozitiftir. Bireyi kendi sınırları, kendi dünyası içinde tutarak, onu o olarak korur. Bu söylediklerimiz aşırı-genel bir çerçevedir. Aşırı-genel çerçeveler ilkesel olarak genel doğruları ifade etse de ifade edilene uygulandığında bazı boşluklar olduğu görülebilir. Boşluklar yine de aşırı-genel çerçeveyi geçersiz kılmaz. İnsan toplumsal bir varlıktır ve kimliğini inşa ederken sadece kendinden hareket etmez; içine doğduğu kültürde birçok şeyi verili olarak bulur. Kimliklenme bu verilerin işlenmesidir zaten, retler, kabuller, yorumlardan oluşur. Kimliklenme dediğimizde kimliği zamansallaştırdığımız ortaya çıkar. İnsan yaş-alma sürecine tabi olarak kimliklenmeye devam eder zaten. Toplumsal bir varlık olmak, insanın neyi ne kadar özgür iradesiyle tercih ettiğini bulanıklaştırır. Modern insanın çok sevdiği özgür iradesiyle seçmek istenci, ona göre hep devrededir; her şeyi o ister, o irade eder, o seçer, o eyler. Bulanıklık, bir sabah insanın artık şöyle tip pantolon sevdiğini, artık saçını şöyle tarayacağını, artık şöyle ayakkabı sevdiğini özgür iradesine bağlamasına yarar. Sabah evden çıktığında çoğu kişinin üzerinde aynı tip pantolonu, aynı saç modelini, aynı ayakkabıyı giydiğini fark etmesini engeller. Sorsanız bütün beğenilerini ve seçimlerini özgür iradesine göre belirlemiştir. Özgür irade modernliğin simülatik koşuludur, özgür iradeye inanmayan modern değildir. Tüketim ekonomisi gücünü bu bulanıklıktan alır; yani insanın özgür iradesiyle seçtiği inancını pekiştirir. Sanki bireyin etrafında hiçbir fail yoktur, o başını ellerinin arasına alıp düşünmüş taşınmış ve tercihleriyle ilgili yeni kararlar almıştır. İnsanı yönlendiren en güçlü failler görünmez olanlardır, görünür olanlara karşı direnir çünkü insan. Görünmez failler bilinçle değil, bilinçdışıyla etkileşim halindedir. Egoya değil, id'e oynarlar diyebiliriz. Kimlik inşası surete bürünmedir de haddizatında, insan kimliğine uygun olarak surete bürünür. Suret, ötekinin ilk temas ettiği sınırdır ve onu ait olduğu sınırlar içinde kavrar öncelikle. Bu yüzden insan, nasıl bilinmek istiyorsa onca bir görüntü verir, vermeye çalışır. Bu durumda simgeler, rozetler, logolar, armalar, etiketler, mühürler.. hep devrededir. Yaşam içinde tutumlar, tavırlar, edalar da bu surete dahildir. Tüketim ekonomisi, üretim ekonomisinin kimi yasaklamalarının, baskılarının, telkinlerinin tersine 'kim neyi dilerse' ona erişimini sağlamak konusunda oldukça özgürlükçü ve liberal bir tutum içerisindedir. Kişisel gelişimin önünün bunca açılmasının nedeni bir yandan kişinin geliştiği yanılsamasını üretirken, diğer yandan onu tüketimin içinde tutmaya yarar. Birey durmadan seçim yaparak kendisini geliştirir. Ancak bu gelişim bireyde bir istikrar değil, istikrarsızlık, sükun bulmazlık yaratır. Nerdeyse her yeni gün, kendisini yeni bir insan olarak görmek ister. Tüketim ekonomisi bireye daima onun biricik olduğunu, benzersiz olduğunu fısıldar. İd, daima egoya baskı yapar. Birey nasıl göründüğünü anlamak için artık aynaya bakmaz, zira ayna yansıyanı yansıtan basit bir ekodur. Tüketim ekonomisinde aslolan nasıl göründüğü değildir, zira birey nasıl göründüğünü ayna sayesinde bilmektedir, nasıl görünmek istediğidir. Zaten bir sabah uyandığında beğenileriyle ilgili verdiği kararda etken olan bu durumdur. Durum, bir şeyin içinde dur'makla ilgili olduğundan tüketim ekonomisi dinamik olarak olaylar ve durumlar yaratır. Birey daima yeni olaylara ve durumlara maruz kalır. Sükun bulmak için kendisine dünya yaratan birey bu dinamik yapı nedeniyle kendisini hep bir akış içinde bulur ve kim olacağına dair kararlarını yeniden yeniden gözden geçirir. Bu yüzden dünyası da akışkan bir hale gelir. Nasıl göründüğü tarih boyunca insanın umursadığı bir durumdur. Örneğin temizlik, bakımlılık, toplumsal vasata uygun giyim-kuşam öncelikle özsaygıyla ilgilidir, sonrasında da ortak yaşamın asgari koşullarıdır. Andığımız surete dair seçilen alametifarikalar kimliği ortaya koymanın simgesel düzenidir. Ortak beğeni de hep devrede olduğu için insan kimi malzeme ve gereçlerle simgesel düzenine halel getirmeden görüntüsünü rötuşlayabilir. Tüketim ekonomisindeki fark nasıl görünmek isteğine bağlı olarak 'kendini baştan yaratma' vaadidir. Gelişen teknolojiler sayesinde doğuştan gelen bütün fiziksel özelliklere müdahale edilebilir, bireyin görünüşü tepeden tırnağa, seçimlerine bağlı olarak dilediğince yeniden biçimlendirilebilir. Kendini dilediğince baştan yaratmak aşırı baştan çıkarıcı bir vaattir. Yeter ki ne istediğine karar ver! Sınırsızca seçenekler bireyin tercihine sunulur. Sınırsızca seçim nihayetinde tüketim ekonomisinin ürettiği imgelerden oluşur. İmge, bir benzetme ilişkisidir. Ancak benzetme ilişkisinde görünmez failler neye benzeneceğini belirler. Beğeninin zamanla toplum içinde oluşmasına müsaade etmezler. Hayatın akışkanlığına uygun olarak mevsimlik imgeler üretirler. Dolayısıyla neye benzeyeceğini kişi özgür iradesiyle seçtiğini düşünürken, aslında önüne gelen katalogdan sadece bir imgeye karar vermektir. Kendini baştan yaratmak için bir imgeye karar vermek, aynı zamanda kendisini ne şekilde temsil edeceğine de karar vermek demektir. Bu raddede, kendini baştan yaratmanın en radikal yolu bireyin estetik cerraha teslim olmasıdır. Kendisinin temsilini kurmak üzere estetisyene teslim olan birey, kendisini ayırt etmek, biricik, bambaşka biri olmak niyetindedir. Operasyon sonucunda biricikliği bir dışssallık olarak görünüre taşınmış olacaktır. Estetiğin cerrahlıkla buluşması estetisyene sanatçı, kendisini ona teslim edene de eser olma onurunu bahşeder. Cerrahın cürmle tuhaf bir ilişkisi vardır; cerrah eti keserek yaralar, cürm ise eti kemiğinden ayırarak yaralar. Ne ki kimi yaralamalar cürümdür, kimileri şifa. Cerrahın estetikle buluşan ilişkisi yaraları sağaltmak, iyileştirmek, dahası güzelleştirmek anlamındadır; müdahale sonrası ruhsal iyileşmeyi vaat eder. Operasyon sonucu ortaya dilediğince biçimlenmiş bir beden çıkacağı için, birey kendini tam da istediği bedende görecektir, bu da ruhsal şifadır. Ancak eser, sanatçının izi olduğuna göre burada ters bir ilişki vardır, çünkü estetik müdahalede karakteristik izler silinir. Öncelikle yüz, tepeden tırnağa ütülenip kırışıklıklar, sarkmalar düzleştirilecek, istenen yerler dolguyla belirginleştirilecektir. Yağ aldırma, göğse, bacağa, kalçaya biçim verme ameliyenin mükemmelliğinin zirvesidir. Sanatçının mahareti iz bırakmamakken, eser de tesviyeden geçip mermer pürüzsüzlüğü elde edecektir. Bütün bu ameliye, sonuçta gönül rahatlığıyla 'işte ben buyum' diyecek bir ben'lik yaratmak içindir. Egonun ide yenilmesidir, id bu yenilgiyle kendini dışa vurmuş olur. Ama neye benzeneceği katalogdan seçildiği için ortaya biricik, özgün bir eser çıkmaz; katalogdan seçmek yaratıcı bir etkinlik olmadığından sonuçta bir sanattan değil, belki zanaattan söz edilebilir, yani bir seri üretim. Seri üretim nedeniyle ortaya çıkan biricik, özgün bir eser değil, sanayi mamulü bir nesnedir. Kendini baştan yaratmak böylece bir proteze dönüşür. Beden birçok eklenip çıkarılabilir protezler sayesinde modüler bir yapıya dönüşür, modüler yapı sayesinde her mevsim kimi protezler çıkarılıp yenileri takılabilir olur. Bu da benliğin, kimliğin mahvıdır; ben'i ben yapan bütün çizgiler, kırışıklıklar, iz'ler silinip geriye katalogdan seçilen ve seç-sök-tak bir beden ortaya çıkmıştır. Karakter mühür, damga, kimlik, kazmak, oymak, çizmekle ilgilidir, yani kendi iz'ini bir alamet olarak üzerinde taşımak demektir. Silmek, ütülemek, düzleştirmekle zıt anlamdadır. Biricik ben olabilmek, ben'liği sunabilmek, temsil edebilmek için çıkılan yol, iz'sizliğe, düzlüğe vardığı için ortaya ben-olmayan beden çıkar. Bireyin kendi karakterinden soyunması, karakteristik iz'lerinin silinmesi onu karaktersizleştirir, üstelik ben-olmayana varan iz'sizlik onu bir mamul-nesne haline getirir. İnsan, ötekiyle önce yüzüyle temas kurar ve ilk intiba yüz sayesinde oluşur. Yüz, iç'in tezahürüdür. Eskiler güzelliği, iç güzelliğin dış'a yansıması olarak telakki ederlerdi. Güzellik iç ve dış arasındaki uyumdan doğar. Yüzde herhangi bir iz olmayınca herhangi bir içerik de tezahür etmez, dolayısıyla yüzsüzlük aynı zamanda bireyi içeriksiz bir hale dönüştürür. Çünkü biçim, içeriği görünüre taşır, mamul-nesnede bu yüzden içerik olmaz, sadece yeniden yeniden üretilen, tekrar edilen nesne vardır. Karşımızda yeniden yeniden üretilmiş bir mamul-nesne vardır. Mamul-nesneyle karşılaşmalarda doğan intiba daha çok kullanım değeriyle ilgilidir, işlevsel bir ilişkidir. Karşımızda bir insan değil, yeniden üretilmiş biçimsiz ve içeriksiz bir boş-beden vardır. Boş-beden her ne kadar bir benliğin sunumu maksadını taşısa da geriye sadece seyirlik bir mamul-nesne kalmıştır, üstelik seyirlik olması nedeniyle işlevsel de değildir; boşluğu da buradan doğar. Çünkü sanayi üretimi nesnenin özü iş görmekle, iş'lemekle ilgilidir; ama iş'lemek boş-bedenin iz'sizliğine halel getireceği için heykelimsi bir şeyle karşı karşıyayızdır. Seyirlik mamul-nesne yeni kazandığı formunu koruyabilmek için iş'lemek yerine spor salonlarına koşar. Boş-beden yaşıyordur, hayat içinde daima görüntü vererek oradan oraya seker; yaşamıyordur, yaşamak kendi bedeninde nefes alıp vermektir, oysa ortada seken sadece katalogdan seçilen bir imgenin imgesidir. Zaten bir temsil olan imgenin yeniden çoğaltılması kopyanın kopyası olmaklığı bakımından gösteren-gösteren ilişkisidir. Gösterilen imha edildiği için gösterenin gönderimi kendi kopyası olan başka bir gösterene olur. Birey, kapalı devre bir gösterenler oyunu içindedir; ne gerçeklik ne de aşkınlık vardır bu oyunda. Oyuncak bebeklerin yine oyuncak bebeklerle ilişkisine benzetilebilir bu oyun. Boş-beden benliğin kaybı olduğu için öteki de kaybolur. Çünkü bir-ey'lik iki'nin varlığıyla ilgilidir demiştik, bir'in olmadığı yerde iki zaten yoktur. Aynılık içinde toplanan boş-bedenler, her şeyin zıddıyla kaim olacağı ilkesi gereği varoluşlarını da kaybeder, geriye kala kala heykelimsiler klanı kalır. Bu iz'siz klan üyeleri, karşılaşmalarda herhangi bir etki yaratmaz, insanı ne yaralar ne de sevindirir. Biricik, en güzel, en çekici olmak için çıkılan yolda varılan menzil tam bir etkisizlik, hissizliktir. Üstelik içeriksizlik nedeniyle erişime de kapalıdır, çünkü içerik yoksa anlam da yoktur. Sır dökülmüştür. Eskiler, Allah nuru almış, derlerdi. Nur, varolanın üzerinde parıldayarak onu aydınlığa çıkarır. Allah'ın yaratışı güzel olduğu için nur verili güzelliği açığa çıkarır. Nursuzluk, güzelliğin sönmesi, karanlığa gömülmesidir. Allah verdiği nuru geri almaz. İnsanlar şeytani bir fısıltıyla yaratılışa müdahale ederler ve nuru, güzelliği kendi elleriyle iade ederler. Tüketim ekonomisi, kendi yarattığı boş-bedenin aynılığıyla kendi ayağına sıktığını anladığı an, çirkin-bedenle ortaya çıkar. Çirkin-beden aynılığı kırar, tüketim ekonomisi yine dikkatleri istediği mamul-nesneye yöneltebilmiştir. Ama geride bir boş-beden enkazı bırakır. Şimdi protezleri değiştirme zamanıdır. Fakat boş-bedenin büyük ironisi çocuklarında ortaya çıkar. Örneğin sarı saçlı, küçük burunlu, çıkık elmacık kemikli, dolgun dudaklı bir anne; esmer, küt burunlu, çökük elmacık kemikli, ince dudaklı çocuk doğurabilir. Böylelikle çocuklar ebeveynlerini yalanlar. Karesi İlkokulu'nu (1973), Atatürk Ortaokulu'nu (1976), Muharrem Hasbi Lisesi'ni (1979), Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'ni bitirdi (1983). Balıkesir'de aile şirketinde çalıştı. Halen İstanbul'da bir kamu kuruluşunda çalışıyor; e-edebiyat dergisi www. edebistan. com'un yayın yönetmenliğini ve Muhayyel Dergisinin yayın danışmanlığını yürütüyor. Edebiyat hayatına, 1982'de Güldeste Dergisinde yayımlanan \"Beyaz Gömlek\" adlı öyküsüyle başladı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Kayıtlar, Hece ve Hece Öykü'nün çıkışında yer aldı. Portakal Bahçeleri ve Pencere adlı öykü kitapları Arnavutça'ya; bazı öyküleri de Farsça, Korece ve Azerice'ye çevrildi. İlk öykü kitabı Gidenler Gidenler adıyla Yedi İklim Yayınları tarafından basıldı. \"Esenlik Zamanları\"yla Türkiye Yazarlar Birliği 1999 Hikaye Ödülü'nü kazandı. 2012'de çıkan kitaplar içinden yapılan değerlendirmede \"Mürekkep\" adlı öykü kitabı; Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği ve Ömer Seyfettin Hikaye ödülünü aldı. 2016 yılında Dede Korkut Edebiyat Ödülüne layık görüldü. Şu sıralar Şakar'ın bütün eserleri İz Yayıncılık tarafından basılmaktadır."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/buckingham-li-muharrire", "text": "Girdiği her ortamda gördüğü itibar köklü bir aileye mensubiyetinden çok sihirli sözcüklerinden kaynaklanıyor. O sözcükler ki kaleminin ucundan damlayan kızıl renkli yağmur damlalarıyla yeşeren bir kitap ormanına eviriliyor. O ormanda her türden ağaca rastlamak mümkün. Orman, kamp kuranlar, hamağını gerip uyuyanlar için de, geçmişten günümüze ulaşan damıtılmış reçineleri yakından görüp inceleme yapmak isteyenler için de bulunmaz bir mekan. Bu ormanı ayrıcalıklı kılan yegane unsur, üstadın gecesini, gündüzünü ormanına vakfetmesi ve orada her daim ağaçlarıyla hemhal olmasıdır elbette. Söylerken dilinden tomurcuklanan sözcükler, hafif esen yel misali nefesiyle her kulağa ihtiyacı olanı ihtiyacı olduğu kadar taşıyor. Mecliste bulunanlar, aklı mesabesinde alıyor alacağını ki her yaştan, her mizaçtan, her konumdan dinleyicinin yüzünde doyumlu bir gülümseme beliriyor. Bu Tanrı vergisi yeteneğin, köklerinden aldığı tedrisatla dal budak saldığı besbelli. Kitapları manevi evlatları olmuş Buckingham'lı muharrirenin. Her birini tanıtırken nazenin parmaklarıyla dokunuşundaki o naif özen, onları meydana getirirken gösterdiği itinanın habercisidir handiyse. Onlarla kök salmış cihana; onlarla ölümsüzleşmiştir adeta. Onlar ki iyi yetişmiş bir evlat gibi sadaka-i cariyesidir; ulaştıkları her yerden oluk oluk, sağanak sağanak hayır dua taşır ebedi mecmuaya. İnsanları tanıma hususunda bir sarraf titizliğinde işleyen hafızası aynı zamanda yeni eserler meydana getirirken esin kaynağı sunuyor ona. Öyle ki üzerinde olumsuz etki bırakanların uyandırdığı duygu yoğunluğuyla kaleme aldığı yazılar, eserleri arasında tadımlık; doyumsuz hicviyeler çıkarmıştır ortaya. Payitahtta birkaç pehlivanın el alıp el verdiği, kadim otoritelerce! Kabul görmüş gayrisi daha bu kapıdan içre alınmaya! dedikleri dar kapılar, dar mekanlar dar kafalı icazet dağıtıcılarının tezgahından çıkma kalem ehli değildir Buckingham'lı muharrire. Anadolu'nun bağrında sert esen rüzgarlara meydan okuyarak açan kan kırmızı gelincik çiçeğidir. Dolayısıyla zorluklar yıldıramaz onu; zira onlardan beslenmiştir. Dağlar nasıl bakarsa siyah ufka öyle bak. Bazan da cevreden nice bir ademoğludur, Görmek değil düşünmeğe bigane kal! Bırak! Not: Bu yazıyı kendisiyle tanışmayı büyük şans olarak addettiğim Selçuklu'nun kadim başkenti Konya merkezde ikamet eden; yayınlanmış pek çok eseriyle yazın dünyamızı zenginleştirmiş, kendisinden ve sohbetinden ziyadesiyle istifade ettiğim değerli üstat Hüzeyme Yeşim Koçak Hanımefendi'ye adıyorum."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/cami-duvarlarina-yasli-yuregim-ve-cocuklugumun-kitaplari", "text": "Kasabamızın toprak yolları vardı, güllü çardakları, duru dereleri, hep üzerinden geçtiğimiz ahşap köprüleri. Çocukluğum bitimsiz oyunlar sonu yorgun düştüğüm o toprak yolların bitiminde kurumuş bir çeşme duvarına yaslanıp yıldızları, akşam ezanlarını, bisiklete binme sırasını beklemekle geçti. Çocukluğumun geçtiği sakin kasabanın manevi iklime aç halleri, yorgun sabahları, geç gelen baharlar gibi insanların ruhlarının açlığına inen hep geç inen seherleri vardı biliyordum. Çocuktum; içim üşürdü. Çocuktum; içimi dar eyleyen nice buhranlı ergenlik sancılarına geldiğimde sorgulamalarla hep uzaklara gitmek isterdim... Erken gelen yağmurlar gibi çocukluğuma abanan gençlik sancıları ile nereye gitsem, hangi arkadaşın kapısını çalsam iflah olmaz yalnızlıkların dibinde bulurdum kendimi. Bu bir arayıştı bilirdim. Bilirdim ama insan olma yolunda, kul olma yolunda acemi bir genç yüreğinin yükünü ancak bu kadar taşır ve daha öteye gidemezdim. O zaman bisiklet sürmekten yorulan bedenimi dindirmek için kitapların dünyasına koşardım. Severdim okumayı. İşte tam da o yıllarda. Ergenlik sancılarımla boğuşurken, ilkokul yıllarında dönem bitmiş ve annem beyaz bir örtüyle beni maneviyat yoksunu ama insanlıktan nasibini bolca almış şirin kasabamızın tarihi büyük camisine göndermişti. Cami kasabanın tam girişinde heybetli duruşu ile hep dikkatimi çekerdi. Dikkatimi çekerdi ve unutulmaz bir kazaya ram olmama da vesile olduğu için bahçesinin kıyısından sessiz ama hep uzaklaşma isteğiyle yürürdüm. Çocuktuk, o zamanlar caminin hemen yanıbaşında küçük bir gecekonduda oturuyorduk. Bahçemizde dut ve muhteşem incirler veren kalın gövdeli bir incir ağacı vardı. Ağustos ayı geldiğinde, bütün mahallenin çocuklarıyla paylaşırdık bal gibi incirleri, şölen havasında... Cami bahçesinde kurduğumuz ve tam da yüksek bahçe duvarına denk gelen iri çam ağacındaki salıncaktan düşmüştüm de bacağım kırılmıştı. O acıyı hiç unutamam. Camiyle ilk buluşmak bahçesine kurduğum salıncaktan düşmekle olmuştu. Ama yine de annemi kırmamış kış sonu mahallenin kızlarıyla büyük örtülerimize acemice bürünüp caminin yolunu tutmuştuk. Çocuktuk ve hiçbir şeyin bilincinde değildik. Niye camiye geliyorduk? Neyi öğrenecektik? Ama oyunlarımız vardı, aramızda en şişman olan ve miyop gözlükler takan Pınar nine kılığına girer büyük beyaz örtüsünü kulaklarının arkasına sıkıştırır, eline aldığı ağaç diplerinden bulduğu sopayı da baston yapar bizi kovalardı. Okuyan bir çocuk olarak ilk orada kutsal kitabımız Kur'an-ı Kerim'le karşılaşmıştım. Evimizde var mıydı? Ara ara annem yüzü kaplı büyük bir Kitabı öper ve büfenin üstüne yerleştirirdi. Annem Cumhuriyet çocuğu o nedenle ne yeni harfleri ne de Kur'an öğrenebilmiş. Onun çocukluğu ve gençliğinde köylerde sıkı teftiş yaparlarmış. Camileri basarlar, Kuran öğrenmeye çalışanları engellemeye çalışırlarmış. Anlatırdı güzel annem elişlerimizle Kuran öğrenmeye giderdik. Kapıya birisi geldiğinde hemen saklardık Kur'an'ları ve elimize örgülerimizi alırdık. Bu sebeple bir türlü kaçgöç yüzünden anneciğim Kur'an okumayı öğrenememiş. Ümmi olan anneciğim bana muhakkak yatmadan önce ihlas Suresi'ni okutur, başka duaları da tekrar ettirirdi. Yüreğinde inanmışlara has sırlı bir teslimiyetin yükü vardı. Büyük bir sevgi halesi ile beni kuşatır, sarar sarmalar ve hep dualar ederdi. Kasaba sıcak, eviçleri dar, yollar tenha ama bungun yalnızlıklara belenmiş sıkıntılı havasıyla bizi camiye taşırdı. Mimar Sinan yapımı tarihi cami hep tenha olurdu. Dedim ya maneviyat yoksunu halkının uğrak yeri değildi. Vakit namazlarını birkaç yaşlı ihtiyarla kılardı hoca. İşte tam da o vakitler, sıcaktan bunalan hallerimize, bungun yüreğimize deva olan serinliğine koşar çocuk çığlıklarımızla yaz sıcaklarında apayrı bir şenlikle doldururduk mağrur mabedi. Kütüphanemde hala sakladığım kitapları o zaman hocamız aldırmıştı bize. O kitaplar yıpranmış, kapaklarının rengi solmuş ama benim nazarımda ilk okuduğum çocuk yüreğimle sığındığım bana hem sevinç hem ürperti veren cenneti ve cehennemi anlatan, arınmayı anlatan yegane ilk kitaplardı. Ama rahlenin başına oturup da belli bir mesafe ile Kur'an'la hemhal oluşum, caminin cumbalı pencerelerinden akan ikindi güneşinin serinliğinde, içimi huzur ve kurtuluşa, sürura taşıyan buluşmalar... O buluşmalar başkaydı. Kur'an'la buluşmak ona belli bir mesafeden bakmak ve hep okuma isteği başkaydı. Benim için erişilmez bir kitaptı Kur'an-ı Kerim. Yaklaşmak isterdim, gürül gürül okumak isterdim ama Pınar hep bizi kovalar, cami bahçesinde bulurduk kendimizi. Oyun ve ders hangisi baskındı, kırmızı, kadim, yün halılara düşen serin gölgeliklere uzanır, koşar sonra aniden yorulurduk. Camiye çok gitmedim. Ama kasabanın o devasa tarihi camisindeki hatıralarım hala yüreğime derin bir tefekkür ışımasıyla akar. Hocamız bizi sever miydi? Ne anlatırdı? Biz korkutur muydu? Ama çocuktuk ve o çocuk yüreklerime sevgiyle dokunan bize kitaplar aldıran bir hocamız vardı hatırlıyorum. O kitapların kapakları hiç silinmedi hafızamdan. Kütüphanemde hala saklarım. Tek yaşam rehberim olan Kur'an'a bizi taşıyan kitaplar ilmihal kitapları, siyer kitapları onlarla bizi buluşturmuştu hocamız. O kitapların akşamları köşeme çekildiğimde sayfalarını çevirir, içim ürpererek cenneti, cehennemi, kul olmayı sonra Allah'ı düşünürdüm. Düşünürdüm, sonra aklıma caminin hemen dibinde kulübesi olan ayakkabı tamircisi ihtiyar ama dede gelirdi aklıma ve ansızın ağlardım. Yaşlar gözlerimden tıpır tıpır dökülürken, yüreğimdeki merhamet bulutları o gri gözlü kır sakallarıyla hüzünlü çehresini gölgeleyen gizli bir tebessüm eşliğinde dudağındaki çivileri hiç ellerine vurmadan çekiçle köselelere çakan ihtiyara ağlardım geceler boyu. Yıllar sonra geriye dönüp baktığımda kütüphanemin köşesinde yer bulmuş sararmış yapraklarıyla hala gizli bir hatıra gibi o günleri hatırlatan kitapları ben camide yaz kurslarında edindim. Hocamızın yüzü, bakışları, davranışları hiç aklıma gelmiyor. Ama caminin o sürur ve kurtuluş aşılayan serin havası gibi sesi vardı, rahatlatan çocuk yüreklerimizi anlayışla kuşatan hoşgörüsü vardı. Bütün kitaplar tek bir kitabı daha iyi anlamak için okunur. Diyor ya Üstad. Hayat rehberi olan, biricik olan, o muhteşem çağrının yer aldığı ayetlerle döşenmiş olan yüce Kur'an-ı okuma ve anlamaya çalışma bahtiyarlığına eremeyecektim. Camiler, maneviyat yoksunu insanlığımızın nefes aldığı, yorgun dualarını bıraktığı, hırpalanmış yürekleriyle teslim oldukları, huzur buldukları, kurtuluş buldukları mekanlardır. Rabbim insanlığın yolunu bu kutlu mabetlere taşısın. Çocuklarımız o körpe yaşlarında camiyle, kitaplarla ve yüce kitabımız Kur'an'la sımsıcak karşılaşmalılar. Hocalarımızın gayesi öğretmekten ziyade sevdirmek olmalı. Sevdirmek hep muhabbetle, aşkla sevdirmek. Sevince gerisi gelecektir. Okumayı da seveceklerdir, yazmayı da, sonra Allah'ı da seveceklerdir ve Peygamberleri de seveceklerdir. Ama sevdirerek, çocuklukta derin izlerle akan yaşantıya, o erişilmez duyguların mayasının atıldığı demlerde hep sevgiye oynamalıyız. Efendimiz: Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız, müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz. Buyuruyor. İnsanlık önderi kutlu nebi etrafında türlü türlü olan insan topluluklarına hep sevgiyle ve anlayışla yaklaşmıştır. O örnek bir öğretmendir aynı zamanda. Hocalarımızın camilere yaz sıcaklarında o küçücük yüreklerini, nefislerini yenerek gelen yavruları büyük bir muhabbetle karşılayan sıcacık karşılamaları olmalı. Onları inanmaya ve yaşamaya taşıyan, sorgulamaya taşıyan insanca, mertçe ve en önemlisi de merhametlice duruşları olmalı. Gerisi gelecektir. Biz yeter ki sevmeyi, severek öğrenmeyi, severek okumayı ve yaşamayı öğretelim masumlarımıza. Onlar okumayı sevsinler, hocalarını sevsinler, camilerini sevsinler ve dahi onlara can veren Yüce Yaratıcı' yı sevsinler. Gerisi gelecektir. Biz onlara sevdirmekle yükümlüyüz. Nasibi olan yaşar ve hidayet Allah'tandır. 1971 Reşadiye Tokat doğumlu yazar Lise ve Üniversiteyi İstanbul'da bitirdi. Kısa süre muhabirlik ve öğretmenlik yaptı. Bağcılar ve Bahçelievler Kültür Mdlüklerinde görev aldı. Pamuk Şekeri Çocuk Dergisi'nin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Edebistan Sitesi'nin söyleşi editörlüğünü bir süre sürdüren yazar İstanbul Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/camideki-cinayet", "text": "Bu ülkede insanı üzecek o kadar şey var ki, hangi birine üzüleceğinize şaşırıyorsunuz. Geçen perşembe yatsı namazını, bir kaç arkadaşla Aksaray'daki Kızıl Minare Camii'nde eda ettik. Camii restore edilmiş, ya da yeniden yapılmış, orasını tam öğrenemedim. Malum, camilerimizde ayet ve hadis yazmak, önemli bir gelenektir. Yeni gittiğim camilerde bunları okumaya çalışırım. Bunu kendime bir alışkanlık haline getirdim. Tesbihatta, gözüm kubbe ve mihrabın üzerindeki yazılara kaydı, okumaya çalıştım. Kubbeye Mülk suresini yazmışlar. Aslında sureyi katletmişler demek, daha uygun, daha doğru. Sureyi oraya yazmayı tasarlayanlar, sureyi üçe bölmeyi uygun görmüşler. Sorun tam burada, bölme işinde. Dünya hat tarihinde çığır açan bir medeniyet ve kültürün çocuklarının asla yapmamaları gereken bir yanlış yapılmış. Bu işleri yapanların, genelde Kur'an-ı Kerim'i, hadis-i şerifleri pek bilmedikleri söylenir. Bir yerlerden ayetleri, hadisleri alırlar, bunları camilerde belli yerlere kopye usulüyle yazarlar. Sureyi kubbeye resmetmeye çalışanlar, tam tamına bu iddiadaki kimselerin aynısı. Sureyi bilmedikleri için, ayet nerede biter, kelime nerede biter bi-haber oldukları için bir katliam gerçekleştirmişler. Surenin 21. ayetinin sonu, bel leccu fi utuvvin ve nüfur şeklindedir. fi utuvvin ifadesi, iki kelimeden oluşan bir bütündür ve asla ayrı ayrı değerlendirilemez. Kubbede bu hat uygulamasını yapanlar, fi edatını/harf-i cerrini kubbede, ondan sonra gelen ve mecruru olan utuvv kelimesini ise, mihrabın üzerindeki levhaya yazmışlar. Cinayet bununla sınırlı kalmamış, aynı levhanın sonunda daha büyüğü işlenmiştir. 28. ayetin sonundaki el-kafirin kelimesini sığdıramayan uygulamacılar, bu kez asla ve kat'a işlenmemesi gereken cinayet üstü bir cinayet işleyerek el-kafirin kelimesini ortadan bölerek, el-ka kısmını satırın sonuna, firin kısmını ise alttaki satırın başına yerleştirmişler. Son zamanlarda yeni yada restore edilen bir çok camide benzer hadiseler, cinayetler sıradan hale geldi. Diyanet İşleri Başkanlığı, Vakıflar Genel Müdürlüğü, cami dernekleri, özellikle dernekler, bu meseleyi pek önemsemiyorlar. Camileri ayet-i kerimelerle, hadis-i şeriflerle, başka unsurlarla süsleme gibi bir zorunluluğumuz yok. Kimse kalkıp da Bu camide niye klasik islam sanatlarına yer verilmemiş? diye isyan etmez. Ya da bunların camide olmaması, kılınan namaza bir eksiklik getirmez. Ancak bunlar yerli yersiz kullanılır, yalan yanlış yapılırsa, bu devasa kültürü, bu muhteşem geleneği bize miras bırakanlara haksızlık edilmiş, onların bıraktığı mirasa sahip çıkılmamış, emanate ihanet edilmiş olur. Hat sanatında çığır açmış bir medeniyetin çocukları, bu kadar pervasız, bu kadar sorumsuz davranmamalıdır, davranamaz! Hat sanatı bu topraklarla o kadar bütünleşmiştir ki Kur'an Mekke'de indi, Mısır'da okundu, İstanbul'da yazıldı denmiştir. Kimsenin, ama hiç kimsenin bu söze halel getirmeye hakkı yoktur. Bütün kişi ve kurumlar, bu konuda, tarihi sorumluluk ve tarihi bilinçle hareket etmelidir. Unutmayalım, bir kültür, bir sanat, bir gelenek çok kolay oluşmuyor."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/cay-da-mi-icmeyek", "text": "Zaman da çay iç miş. Çay da içeriz, kahve de; neticede hepsine su, insan, hayat karışmış. Yeter ki bulanmasın kirlenmesin. Özlediğimiz mizah herhalde. İçten, sıcacık, zarif sataşmalar, usturuplu ince göndermeler. Muht olduğumuz, sevgi dolu, tedavi gibi gelen, şifalı dokunuşlar. Kendi işini doğru dürüst yapmadan, vatan kurtarma heveslileri.. sokak, kahvede, komşuda rastlayacağımız; aleme nizam intizam veren, benzerimiz muntazam vatandaşlar. Ezbere konuşan, -mış gibi- yaşayanlar; yaşam gelecek koçları ve bunların pahalı tos ları; astrolojiden, pastaneden her kesimden sorumlu uzmanlar; medyatik ahtapot ve yumuşak Pol Potlar; Doğan Görünümlü Şahinler, hazırlop hapçılar, dolmacılar, Yerli Capon üreticileri hepsi kitaba girmiş. Ağır imtihan Zarife Teyze, başlıca kahraman. Yazar; sözde müzikte edebiyatta, hayat dilinde dökülüş sökülüşlere, yükselen yıldızlara, ay parçalarına, ama aslında geviş getiren bazı popülerlere karşı eleştiri tonunu yükseltiyor. Karmaşık hayatta, muktedirin muhalefetin türlüsü de bundan nasibini alıyor. Ayrıca hemcinslerime, nevzuhur bir modacı olarak çeşit çeşit giydiriyor ama olsun. Bir kulağını çeken elbette bulunur. Kimse alınmasın diye ben cevap vereyim. Hiç bir şey anlamadım ama ziyanı yok. Yalnız seküler kelimesi, malumunuz, sizin de bildiğiniz gibi çocukluğumun sek sek oyunlarını hatırlatıyor. Yer çizgilerine sıkışmış, kararsız, sağdan sola, soldan sağa, yukarıya aşağıya çok güzel hoplar zıplardık. İp de atlardık, çağ da atlardık. Düşmanları da mızrakla, atla pek hoş çatlatır atlatırdık. Sizi gidi Bir Kadın Düşmanı, anarşik, olimpik, pesimist optimist, aktivist, arızalı pist, twist, Etipuf Örgütçüsü terörist sizii! Dostoviski'nin viskisinden, Çaykoyisk'nin çayından, Nazım'ın nazımından, Kıvılcımlı'nın Hikmet'inden, Zarife'nin sazından alınırsa, demlikle dertleşilir, çay bardağıyla felsefe konuşulursa, Neşet Ertaş okunursa İnsan böyle ç/ayyaş olur tabii. Kitapta görüyoruz ki; bu çocuk için, devlet sırrı zahir, ismi lazım değil, güya yazar aslında cadaloz bir abla, müşfik eliyle vaktiyle yazı yazmış. Ona moral vermiş, sırtını sıvazlamış. Niye lazım değil. Şöhret bu bayanın da hakkı değil mi. Şurda taşra merkezde iki satır döktüreceğiz diye Latife Teyzemiz ağlıyor, Edebiyat Alemi kanıyor. Kamuoyunu uyarıyorum, ihbar ediyorum. Çayla ve okurla kafayı bulan Kırmızılı Muharrir, esasen bol keseden kurusıkı atmış. Ediniz bakalım, ben durumu yetkililere çoktan bildirdim. Sizin de elbet ifadenizi alırlar. Masal'ları güzellikleri kaybolan, öfkenin şiddetin galip geldiği, yaşamakta zorlandığımız bir çağda, Hikmet Kızıl; bize dostluğun, sohbetin, yıllanmış fakat değerini kaybetmemiş kalp yollu lezzetlerin kapısını aralıyor. En önemlisi güldürerek, çetin lakin soylu bir işi başarıyor. Demlenmiş edebiyat iksirinde buketli, çiçekli tatlar sunuyor. Hoş, o seçkin kalemden çay çeşme değil, baldıran olsa da içilir."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/cell-dima-gulumserken", "text": "Boğuşan devler var uzak bir yerde, Yarın bir gül açar bu bahçelerde, Papazın dini kısa zamanda yayılır. Ve sonra bir general gelir Afrika'ya. Bu generali, sihirbazın müjdelediği Tanrı yerine koyar Afrikalı ve itaat eder ona. Afrika'nın bazı düşünür ve önderleri Beyaz Lucifer'lerin hilesinin farkına vardığı zaman emperyalizm, sömürgeler imparatorluğuna hükmediyordu. Yüzünde sevimlilik maskesi, elinde İncil, dilinde medeniyet, çağdaşlık; arkasında saklı, kana bilenmiş eğri hançer... Beyaz Lucifer'ler, kara ülkelerin göbeğine Sabah Yıldızı gibi doğuyordu. Kuvvet ihtirasından doğar emperyalizm. Mecbur kalınca kuvvet haktır. diyor Machiavelli. Tamahkarlık ise bir mecburiyet... Geniş sahada maskeli baloya çıkar; gasp etme histerisine tutulmuş Lucifer'ler... Değerli madenlerini bağrından söküp almak için Kara kıtaya, en masum maskesiyle gider. Misyonerlik ve uygarlık, sığındığı iki safsata. Bir taraftan sömürür yerel halkı, bir taraftan asimile edip öz benliğinden uzaklaştırır. Ve yağmalar topraklarını! Dillerinde yakarış mezmurları, başlarında fötr şapka, boyunlarında çıplak bedene takılan kölelik yuları: kravat! İşte çağdaş Afrikalı. Tam bir Avrupai. Emperyalizmin küresel Lucifer'lere iki emri: Yayılacaksın ve sömüreceksin! Bu yüzden salt yayılmacılık değildir emperyalizm, zehirli bir zakkum gibi içinde saklar sömürüyü! Hiçbir ilkeye ve vicdana dayanmaz. Çökeceksin gırtlağına, zorla da olsa alacaksın istediğini. felsefesiyle hareket eder. Her türlü vahşeti, cebri, şiddeti, saldırganlığı, katli vacip görür yayılırken. 16. yüzyıl... Muhteris İngiliz Lucifer'ler, hükmetme arzusuyla denizaşırı sömürgeciliğe ve köle ticaretine başlar. Çanlar kimin için çalıyor? Afrika için! On üç milyon Afrikalı, esir olarak taşınır Amerika ve Karayipler'e. Gözlerinde yaşamak korkusu... Yaşamak korkusu, otuz beş milyon Afrikalı'nın göz bebeklerinde. İşkence ve eziyetler... Nihai varış; ölüm. Çünkü o bir siyah derili. Beyaz efendilerine hizmet için yaratılmıştır. Önce Afrikalı inandırılır; insan olmadığına, alınıp satılan bir mal olduğuna, önce kendisi inanır Afrikalının. 17. ve 18. yüzyıllar... İngiltere Krallığı, süper güç olma yoluna girer. Kırbaç cezası korkusuyla dur durak bilmeden çalışıp yetiştirilen ürünlerin satışı, İngiliz burjuvazisini doğurur. Burjuvazi; Alman ahlak sosyalistlerin deyimiyle; para sınıfı... Ya da para vesilesiyle yabancılaşmış tabaka. Denizaşırı koloni ve ticaret karakollarıyla yetinmez İngiltere, kendi egemen sınıfını zenginleştirmek için yeni hammadde ve pazar arayışlarına yönelir. Hem Kuzey Amerika'yı hem de Kraliyet Mücevheri adını verdiği, baharatından tüm yeraltı ve yerüstü varlıklarına göz diktiği Hindistan yarımadasını da topraklarına ekleyince muazzam bir imparatorluğa dönüşür. I. Victoria dönemi... Üzerinde Güneş Batmayan doğar! Büyük Britanya İmparatorluğu, dünyanın dört bir yanını kana boyayarak gözyaşıyla bezeli tahtını kurar yeryüzüne. Galipler ve mağluplar! 1922 yılında ihtişamının zirve noktasına ulaştığında; Afrika'yı, Hindistan yarımadasını, Kuzey Amerika'yı, Orta Doğu ve Avustralya'yı kapsayan, yaklaşık otuz yedi milyon kilometre karelik topraklarına hükmediyordu; dünya nüfusunun ise dörtte birine. 17. yüzyıl... Hollandalı Lucifer'ler, binlerce Afrikalıyı ya katleder ya da köle olarak kaçırır; evlerine, arazilerine el koyar. Bu yüzyıldan itibaren Hollanda; Asya'dan Afrika'ya, Güney Amerika'ya sömürge turuna çıkar. Fildişi Sahili'nde, Senegal'de, Gana'da kurar kolonilerini; Güney Afrika'da, Namibya ve Angola'da kurar. Ve tepe tepe kullanır buraların tabii ve insani kaynaklarını. Asya'nın da köle ticaretini elinde bulundurur Hollanda; çalıştırır Madagaskarlı, Endonezyalı, Hindistan ve Sri Lankalı köleleri. Ezenler ve ezilenler! Bir Hollandalıya yaklaşık iki yüz köle düşüyordu. Bu insafsız kapışmada, tam üç yüz elli yıl Endonezya'yı tüm zenginlikleriyle istismar eder Hollanda. Bağımsızlık mücadelesi vermeye yeltenince, binlerce Endonezyalı asker öldürülür. Ah! Bulutlar kanlı bir hiddetle yüklü Ve nice nice kıyımlara sahne olur; Cava, Sumatra adaları. Paranın bütün hazlara ve iktidarlara ulaşma imkanı sağladığı toplumlarda, kapitalizmin vahşi iştahı, hiçbir ahlak tanımayan rekabet ilkesi, Hobbes'un da tehlikeye işaret ettiği gibi herkesin herkese açtığı savaşa götüren felaketin ta kendisidir. Kapitalizm... Para kazanma hırsı! Piyasaya sarhoşluğu! Tekelleşme! Savaşçı rekabet! Çıkar çatışmaları! Yoksul toplumların kanını emme! En büyük ve süper güç olma hırsının emperyalizmin tahrip gücüyle, şiddet iştiyakı ve yutma iştihasıyla birleşmesi... Altın, gümüş, elmas rezervi olan, toprağından petrol fışkıran ülkeler kapitalizmin ve emperyalizmin cazibe odağıdır. Çılgın Fransız Lucifer'lerin tahakküm politikalarının başköşesinde kültür vardır. Cezayir toplumuna, 1830 senesinden itibaren kültürel sahada soykırımı uygulanır. Dinlerine, dillerine uzanır, zengin kültürel mirasına uzanır ecnebi eller, Fransız askerinin eli. Dini ve ilmi eserleri, alabildiğince değiştirilip dönüştürülür. İrfanı sökülüp alınır elinden Cezayir'in. Yüzlerce yazma eser, kitap ve belge içeren arşivi, ülkeden kaçırılır. Fransız kültür ve uygarlığına karşı direniş gösteren yaklaşık bir buçuk milyon Cezayirli Setif ve Guelma Katliamında imha edilir. Kaynak bakımından zengin, suyu bol, nüfusu kalabalık, insan gücü bedava, ekonomisi zayıf, sanayi bakımından az gelişmiş ya da hiç gelişmemiş memleketler, Lucifer'lerin iştihanı kabartıyor. İspanya 19. yüzyıla kadar kanlı yayılmacılığını sürdürür. Karayip Denizi'ndeki Küba ve Porto Riko'yu; Afrika kıyı şeridinde uzanan Batı Sahara'yı ve katliamlara mezar olan Ekvator Ginesi'ni işgal eder. Pasifik'teki Filipinler ise tam üç yüz yıl İspanya İmparatorluğuna itaat eder; her şeyiyle. 19. ve 20. yüzyıl arası... Alman Lucifer'ler Namibya, Ruanda, Burundi, Tanzanya, Togo ve Kamerun'a sömürü sistemini götürür. 20. yüzyılın başlarında her akşam bir çarmıh kurulur. Kader celladına sessizce uzatır boynunu Namibya! Sürgünde yahut toplama kamplarında beyaz gölgeler; cellatlar... Ve katl! Çığlık tutuşur! Heroro nüfusunun yüzde sekseni katledilir ve Nama nüfusunun da yüzde ellisi. Azami fayda sağlamak için kafatasları, bilimsel deneyler için Almanya'ya götürülür. Alman Doğu Afrikası'nda ise istilacı Lucifer'ler, çıkan ayaklanmaları sebep gösterip talan eder bölgeyi, halkı öldürür, tarlaları verir ateşe. Bu ateş tufanı, savrulan kemiklere mezar olur. 19. yüzyıl... Berlin Konferansı sonrasında Belçikalı Lucifer'ler, Kongo'ya medeniyet götüreceğini iddia eder. Çılgın bir kahkahanın haşyetiyle ürperir kara benizler! Kauçuk ve fildişi bakımından hayli zengin olan ülkeyi kendi mülkü ilan eder Belçika. Kauçuğa olan talep dünya çapında artıyordu. Belçika Kralı II. Leopold ise piyasayıelinde tutmak istiyordu. Kauçuk tarlarında çalıştırmak için yerli halka boyun eğdirir. Karanlık sularında çırpınan her gölge, delicesine çalışmalı ve günlük kauçuk kotasını doldurmalıydı. Kotalarını dolduramayanları bekleyen akıbet: Hem kendilerinin hem de çocuklarının el ve ayaklarının kesilmesi... Ay ufukta harelenirken bir kızıl matem düşüyordu geceye. Kongo Kasabı diye nam salar Kral Leopold. Fena muamele, cebir, açlık ve hastalık nedeniyle yerli halkın yarısı kırılmıştır. Brüksel'deki sarayına Afrika Müzesi açar Leopold. Kongo'dan getirdiği yerlileri- böcek seslerinden, yıldız ışığından ürperen canları- birer birer sergiler hayvan gibi, bu müzede. 1904 senesinde Kongo'dan kaçırılıp Amerika'ya götürülen ve hayvanat bahçesinde maymunlarla birlikte sergilenen Afrikalı Ota Benga, sonrasında intihar eder. Bağrında bıçak yarası, gözünde korku ve ıstırap! Ekonomik dalgalanmalar, iç karışıklık, halkı kutuplaşmaya müsait ülkeler, Küresel Lucifer'lerin göz bebeğidir. Ruanda yakın bir zamanda, 1994 yılında, dünyanın gözü önünde ölümlerden ölüm beğenir. Belçika, kahve bakımından mümbit sömürgesi Ruanda'da ırk ve etnik ayrıma dayanan politikalar izliyordu. Ülkenin çoğunluğu Hutu, azınlığı Tutsi idi. Belçikalı Lucifer'ler, Avrupai görünümlü Tutsilerin, Hutulardan daha üstün olduğunu ileri sürüyor, aralarına nifak tohumu serpiyordu. Hutular'la Tutsiler arasında amansız bir çatışma başlar. Bilmezler, nasıl atılır insan ölüme; donuk, renksiz, tesellisiz. Parası olan Tutsiler, ücretini ödeyerek tek kurşunluk acısız bir ölüm satın alıyordu. Adam parçalamaktan yorulan Hutu milisleri, kaçmasını önlemek için Tutsilerin aşil tendonlarını kesiyordu. Birleşmiş Milletler, sekiz yüz elli bin kişinin canına mal olan Ruanda Soykırımını basından, televizyonlardan izliyor, kılını dahi kıpırdatmıyordu. Amerika ve Fransa, soykırım sözcüğünün tüm belgelerden çıkarılmasını istiyordu. 19. yüzyıl... İtalyan Lucifer'ler, önce Doğu Afrika'daki Eritre'yi işgal eder ve müstemlekesi yapar. Sonra Afrika kıtasında kalan son Osmanlı toprağını, Trablusgarp'ı kestirir gözüne. Yıl 1911. Bir eylül günü harp ilan eder; Osmanlı'ya. Çöl Aslanı Ömer Muhtar'ın önderliğinde soylu bir direnişe geçer Libya. Çatışmalarda yüz binlerce Libyalı ölür ve on binlercesi de evinden barkından olur. 20. yüzyıl... İtalyan Lucifer'ler; Etiyopya, Somali, Eritre ve Kenya'yı kapsayan bölgede kurar kolonilerini. Kızıl kavsi ateşten izlerle çizildikçe sürdürür cinayetlerini İtalya. Eritre'de sürdürür, Libya'da sürdürür ve kimyasal silah kullandığı Etiyopya'da... Otuz bini aşkın Etiyopyalı'nın öldürülmesi emrini veren Mareşal Rodolfo Graziani, Fizan Kasabı diye geçer tarihe. 18. yüzyılda, Britanya İmparatorluğuna ait on üç koloninin bağımsızlığını kazanmasıyla Yerlilerden gasp edilen Kuzey Amerika'da kurulmuştur Amerika Birleşik Devletleri. Tüm dünyaya demokrasi, özgürlük, insan hakları, adalet, serbest pazar ve hukukun üstünlüğünü getirme emeli vardır. Öncülük Tezinde Turner, medeniyet için gereken yaratıcılık ve gücü, Amerika'nın taşıdığını ileri sürüyordu. Amerikalı Lucifer'lerin, hukuk, özgürlük, demokrasi maskesiyle ayak bastığı her coğrafyada, büyük trajediler yaşanıyor. Kan sıçrıyor Özgürlük Heykeline, her cinayette kan sıçrıyor! 10 Mart 1945... Tokyo'ya iki yüz yetmiş beş uçak dolusu bombayla ayak basar Amerikalı Lucifer'ler! Tarihte en fazla insanın öldüğü, Tokyo'nun yüzde yedisinin yok olduğu hava taarruzudur bu. Halkı kıstırmak için şehrin çevresi, yangın bombalarıyla ateş çemberine alınır öncesinde. Tam yüz altı kez bombalanır Tokyo; Yıldızları söndürülmüş gecelerde! Emperyalizmin felsefesidir pragmatizm. Pragmatik düşünme biçiminde, başarı, her türlü eylemin biricik ölçüsüdür. Başarı kadar hiçbir şey yararlı değildir. Pragmatizmde temel sorun, yöntem değil sonuçtur. Hangi araçlarla olursa olsun mühim olan amaçtır. Başarıya götürdüğü sürece istenilen her şeyi kullanmak suç sayılamaz. 6 Ağustos 1945... Amerikalı Lucifer'ler, doğal radyasyon tarzı kimyasallarla üretilen, insanlığı gayya kuyularına iten Uranyum-235 ve Plütonyum-239 tipi atom bombalarıyla nükleer saldırı düzenler; önce Hiroşima'ya, üç gün sonra da Nagasaki'ye. Japonların en fazla dışarıda oldukları saati gözettiklerinden, binlerce insan taş ve toprağa karışır, binlercesi de sakat kalır. 1963-1973 yılları arası... Vietnam Savaşı! Sonuca ulaşmak için işkence, taciz, kimyasal silah, sivillerin itlafı, toplu infaz gibi her türlü yöntemi meşru sayar Amerikalı Lucifer'ler. Portakal gazıyla sivil halk, imha edilir. Canlılar üzerinde silinemez izler bırakan Napalm adlı korkunç bomba, Vietnam halkı üzerinde denenir. Süper Güç olmak için süper taarruzların elzem olduğunu düşünüyordu. Endüstrisi ve ziraatı hayli gelişmişti. Daha fazla büyüme için saldırmalıydı! Yabancı pazarlar için, petrol için, yokluğunu hissettiği tüm hammaddeler için dış siyasette saldırgan bir politika izlemeliydi. Yıl 1990... Amerikalı Lucifer'ler, altı haftada seksen beş bin ton bomba yağdırır Irak'a. Yüz on üç bin kişi telef olur. 1991 yılı... Birinci Körfez Savaşı! Irak'a demokrasi götürmek için kolları sıvar Lucifer'ler! Ve dünya, eşsiz bir katliamı seyreder. Aynı yıl... Amerika, Sudan'da bir silah fabrikasına füze saldırısı gerçekleştirdiğini ilan eder. Bombalanan fabrika, Afrika'nın en büyük ilaç fabrikası El-Şifa'dır. 2001 yılı... 11 Eylül saldırısını bahane ederek Afganistan'ı işgal eder. Yüz elli bin sivil yitirir yaşamını. Ya bizimlesiniz ya da karşımızdasınız! gözdağı mesajını verir muhataplarına. Afganistan harekatından önce Pakistan'a, kendileri ile birlikte olmazlarsa ülkeyi Taş Devrine dönüştüreceği tehdidini savurur. 2003 yılı... Irak'ı Özgürleştirme Operasyonu adı altında Irak'ı yeniden istila eder. Bir milyondan fazla halkı katleder, yaklaşık beş milyon Iraklı vatanını, yuvasını terk etmek mecburiyetinde kalır. Dışişleri Bakanı Madeleine Albright, televizyonlarda Irak istilasında beş yüz bin çocuğu katlettiklerini, kazanımlarının buna değdiğini söyler gururla. Bu düzende tek kural var /Artmalı hep sermaye. Güçlüyüm istediğimi yaparım ilkesiyle hareket eder Amerika. İç karışıklık için nifak tohumları serper, anlaşmaya giden her yolu tıkar. Çıkan iç savaşlarda ayırımcılık, kışkırtma, böl-parçala-yönet yöntemini uygular. 1950-59 yılları... Küba! Rejim değişikliğine müdahale eder, devrim esnasında desteklediği yönetim birliklerince altmış bin Kübalı katledilir. 1953 yılı... İran! Ekonomik, siyasi ve askeri destek verdiği darbeyle başbakanı devirir; on binlerce İranlı infaz edilir. 1965 ve 1966 yılları... Endonezya! Askeri ve ekonomik yardımlarla solcu hükümetin devrilmesini tertip eder; beş yüz bin ila bir milyon arası Endonezyalı köylü, işçi ve aydının ölümüne yol açar. 1974-1983 yılları... Arjantin! Silahlandırdıkları rejim ve onun müttefiki ölüm mangaları, otuz bin insanı öldürür. 1977 yılı... El Salvador! Askeri yönetime destek verir, yetmiş bin Salvadorlu öldürülür. 1909 yılı... Nikaragu! Önce ülkeyi işgal eder sonra finanse ettikleri devrim karşıtı Kontralar burada iç savaş çıkarır; elli bin sivil hayatını kaybeder. 1980-1988 yılları... Irak! Saddam Hüseyin'e destek verir; Irak'a, milyarlarca dolarlık silah gönderir. Bu silahlar Saddam tarafından İran'a ve Kürt kimliğine karşı kullanılır. 1983 yılı... Grenada! Özgürlüğü koruma ve barışı sağlama sloganıyla buraya askeri müdahale yapar, yüzlerce kişi katledilir. 1983 yılı... Lübnan! Barışı sağlamak için giriştiği iki büyük harekatla ülkenin üzerine çöker; on dört bin deniz piyadesi, binlerce kişiyi katleder. 1989 yılı... Panama! Başkan, emirlerine itaat etmeyince ülke işgal edilir üç bin Panamalı sivil öldürülür. önünde eşine ender rastlanan katliamla soykırıma uğrar. 2003 yılı... Sudan! Darfur bölgesindeki serveti yağmalamak üzere buraya el atar, müttefikleri ile katliamlar başlatılır; iki yüz ila üç yüz bin Sudanlı telef olur. 2011-2018 yılları... Suriye! Bu coğrafyada öyle bir iç savaş başlar ki yüz binlerce insan hayatını kaybeder. Kendi güdümünde bir devlet kurma hevesiyle PKK-PYD'yi silahlandırınca ülke yaşanılmaz hale gelir. Halk kendi ülkesinden kaçar ve başka ülkelere sığınır. 2012 yılı... Mali! Eğitim verdiği ordu kaptanı tarafından bir darbe gerçekleştirilir. 2013 yılı... Mısır! Arap Baharından sonra, İsrail ve Arap müttefikleriyle desteklediği askeri darbe yapılır, karışıklık sırasında binlerce Mısırlı ölür. Ve Filistin! Uykusuz geceleri içten kemiren bir hüzündür. Yüz binlerce Filistinli katledilir. Amerikalı Lucifer'lerin yardım sağladığı ve silahlandırdığı İsrail'in zulmü altında eziliyor yıllardır. Zulüm bizdense ben bizden değilim. diyor Rachel Corrie. Evet, zulüm sizden ama sen sizden değilsin. sömürge karşıtı lideri öldürüp yüz binlerce kişiyi öldüren gaddar diktatörü destekler. 1961-1962 yıllarında Küba'da Fidel Castro'yu devirmek için planladığı harekatta iki yüz doksan dört kişi ölür.1973'te Şili'de planladığı ihtilal sonrasında beş bin sivil hayatını kaybeder. 1970-75 yılları arasında Kamboçya ve Laos'ta bir milyon kişiyi katleder. 1974- 1983 yıllarında Arjantin'e saldığı ölüm mangaları otuz bin insanı öldürür. 1980'de Afganistan'ı işgal eden Sovyet güçlerine karşı savaşmaları için Usame bin Ladin ve birliklerini hem eğitir hem de örgüte üç milyar dolar yardım sağlar. Savaşın sonunu sadece ölüler görür. diyor Platon. Batılı Lucifer'ler, sadece bizim yer altı-yerüstü zenginliklerimizi yağmalamak için gelmez; tüm kültürel sermayemizi, ahlaki değerlerimizi, lisanımızı, inancımızı, kimliğimizi, tarihimizi ve milli varlığımızı, gençliğimizi de yağmalamak için de gelir. Kültürün kendisi bir endüstriye dönüşmüş durumda. Adorno ve Horkheimer'a göre kültür endüstrisi, modern sistemin -günümüzde kapitalizm- ve endüstri toplumunun kendini her düzeyde, altyapıda ya da üstyapıda yeniden üretmekte ve meşrulaştırma yöntemini izlemektedir. 20. yüzyıldan itibaren tüm dünyada Anglo-Amerikan kültürü hakimdir. Sinema filmleri, çizgi yapımları, televizyon programları, basınıyla kendi inancını, giyim tarzını, eğlence kültürünü, tüketim alışkanlıklarını dayatır bize. Celladımıza şen kahkahalarla gülümserken atı alan Üsküdar'ı geçiyor. Onlar nasıl istiyorsa öyle düşünüyoruz. Onlar neyi istiyorsa onu yiyoruz, onlar neyi diliyorsa onu giyiniyoruz. Afrikalı artık smokinli. Beyinler işgal altında! Genç zihinler mefluç! Celladımıza aşık bir gençlik yetiştiriyoruz. Stockholm Sendromuyla diz çöken izzetinefis! Eğitim sistemimiz milli değil, yabancı dil eğitimi ana sınıfında! Dünya tek bir dile doğru, tek bir değere doğru gidiyor. Boynumuza urganı geçirenlerin kanunlarıyla yönetiliyoruz. Medeni kanun İsviçre'den, ceza kanunu İtalya'dan... Türk idare hukuku, Fransız! Atatürk Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldu. İhtilalden İkbale Var Olmanın Retoriği adlı iki ciltlik biyografi kitabı yayımlandı. UHA Haber Ajansı ve Türkiye Postası Gazetesinde köşe yazarlığı yapmaktadır."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/cemal-sakar-dan-ornekle-sosyal-oykude-bireyligin-rolu", "text": "Bireylik, kendi varlığını tek başına anlamlı kılabilmektir ki Hz. İbrahim'in Allah'ı bulabilmesinde bireyliğinin rolü vardır. Bu anlamlı kılış, diğer tüm varlığı anlamlı, bilinçli kabul etme üzerinden olabileceği gibi, kendi dışında her şeyi bilinçsiz, anlamsız var sayma üzerinden de olabilir. Peygamberlerin inzivaya çekilme hallerini düşünelim. Dünyayı anlamlandırma çabalarının hepsi kendi varlıklarının farkına varmaları sayesindedir. İnanç yaygın kanaatin aksine bireyliğin sonucudur. İnancın bireyliği gerektirmesi gibi sanat da bunu gerektirir. İşlenen konu ne kadar sosyal olursa olsun onu yorumlayan bireyliktir. Hem okur hem de yazar bağlamında yorum yapacak olan bireyliktir. Bireylik, kişinin sezgisel ve algısal bütün melekelerini en iyi şekilde kullanabilmesiyle mümkündür. Bireycilik hayatımızda modern yaşamla birlikte gücünü artırmış, daha fazla dile getiriliyor olabilir ancak bireyliğin tarihi Hazreti Adem'e kadar dayanır. İlk insan peygamberdir ve ilk insan bireydir. İnsanı kutsal kitapla muhatap kılan bireyliğidir. Bireyliğin tarihi cemiyet toplumuna geçişten daha öncedir. Bireyciliğin tarihi ise yakın geçmiştir. İnanmak ve birey olmak arasındaki önemli/değerli ilişki; modernizm ve bireyciliğin insanın varlığını, kendi dışındaki tüm varlığı değersiz kılacak şekilde konumlandırması nedeniyle zarar görmüştür. İnanmak ve inancın cemaat olmaktan çok daha fazla bireylikle bağıntısı vardır. Bireyliğin farkındalığıyla kurulan inancın zemini, entegre/cem olma kaynaklı inancın zemini kadar kaygan değildir. İnanç derken kastımız bütün değerler toplamıdır. Sadece dini olanı kast etmiyoruz. Sanat da en az inanç ve değer kadar bireyliği gerektirir. Yüzyıllar öncesine ait bir çömleği sanat eserine dönüştüren unusur, onu var eden kadar eline alıp yorumlayanın da bireyliğidir. Eser konu itibariyle sosyal/ toplumsal olabilir ancak onun yorumu eseri ortaya koyan şahsın bireyliğidir. Sosyal bir meselenin anlatımını işlevsel kılan, yorumlayanın bireyliğidir. Sanatçının içe dönük kat ettiği yol ne kadar uzunsa sosyal meseleyi yansıtabilme ihtimali o kadar yüksektir ki sosyal meseleler ilk katmandan sunulduğu zaman gücünü korur. Cemal Şakar'ın öykülerinde sosyal meseleler bireyliğin etkinliği üzerinden sunulur. Her sosyal mesele bireylikle ilişkisini sürdürür. Bununla ilgili Şakar öykücülüğünden iki örnek üzerinde duracağız. Öykünün ilk paragrafında sargılar içinde bir kadına rastlarız. Adı Leyla'dır. Burada mit devreye girer. Dünyadan vazgeçecek kadar sevilebilecek, uğruna çöllere düşülebilecek, yani en tepede, en ulaşılmaz olabilecek bir varlık düşmüştür. Sargılar içindedir. Bir hastane odasında başlayan öyküdeki kahraman sargılıdır. Sargı alegorik bir ifadedir. Darp almaya işaret eder. Hayattan manevi anlamda darp görmüş kahramanın her yanı toplumun onu görmezden gelişine işaret edercesine sargıyla kaplıdır. Sargılardan görünmeyen Leyla, o sargılar açıldığında da insan içine çıkamayacak haldedir. Bu olayın bir intihar girişimi mi yoksa kurtulmaya çalışan bir kadına yönelik hesap görme girişimi mi olduğunu bilmeyiz. Zaten bunu bilmemizin de önemi yoktur. Yalnızca ziyarete gelenlerin Değer miydi? şeklinde hayıflandığını bilir okur. Okuma eylemi bundan sonraki kısımda olay üzerinden değil kahraman üzerinden devam eder. Yazar bazen o bazen ben anlatım dilini tercih eder. Yazarın kadın kahramanın/karşı cinsin yerine geçerek konuşabilmesinin de öyküde bireylikle ilişkisi vardır. Öykü boyunca hep tekrar edilir: Ben Leyla'yım. Uğruna çöllere düşülesi varlıkken çöle düşmüş, aslanlara kaplanlara yem olmuş bir Leyla. Öyküde kaldırım ve düşmek sözcükleri birlikte kullanılır. Kaldırım herkesin üzerinden geçtiği, herkesin bastığı yerdir. Dolayısıyla kaldırımı toplum oluşturur. Kaldırıma düşmeyen biri düşmüş de sayılmaz. Asıl düşmek herkesin üzerinden geçtiği yere düşmektir. Kaldırımda her şey meşru denilir öyküde. Öykünün başında bembeyaz sargılar içindeki Leyla öykünün sonunda yine beyaz, temiz bir sargının, bu kez kundağın içindedir. Kundak da Leyla'yı hastanedeki sargıları gibi sarar. Öykünün başında ve sonunda küçük bir kız çocuğudur Leyla. Adı Leyla olsun. Kokusu gönle dolsun. Annesinin canı, babasının ciğeri olsun. Aklıselim, bahtı güzel olsun. Gözü aydın, gönlü ferah olsun. Ömrü uzun, yaşamı bereketli olsun. Saklansın, beklensin, noksansız, kamil olsun. Şeytanın şerrinden, zalimin zulmünden, kem gözlerin nazarından uzak olsun. Kulağına ezanla adı okunan Leyla ikinci bir ezana ölüm ezanına hastane odasında yaklaşmıştır. Birinde kundağın beyazlığına diğerinde sargının beyazlığına bürünmüştür. Sargılar Leyla'nın gerçek yaralarını asla kapatmayacaktır. Düşmüş/düşürülmüş bir kadının, kadınların en güzeli, en sevilesi Leyla'nın doğum anına, var oluş anına döner öykü. Öykü varlık tartışması üzerinden başladığı yere dönerek daireyi tamamlamış olur. Daire kozmosu simgelediğinden deklanşörün sesini burada duyarız. Dört Güzel Şey öyküsünde ise Cemal Şakar, imkansız olanı, imkan dahilinde olanın/varlığın dört unsuru üzerinden anlatır. İmkansızlık dediğimiz olgu, tam da kişi ve topluluk arasındaki mayınlı alandır. Yani imkansızlık çift cepheli bir duvar ise bir yanı kişiye diğer yanı topluluğa bakar. Kişi tek başına olsaydı bu öyküde metaforik şekle dönüşen imkansızlık diye bir şey olmazdı. Kişinin bireyliği söz konusu olmasa, kişi varoluşunu tamamen içinde bulunduğu topluluğa yaslasa yine imkansızlık diye bir sorun ortaya çıkmaz, çıksa dahi kişiye acı vermezdi. İmkansızlık konu itibariyle hem sosyal hem de bireylikle ilgili yanı bulunan bir olgudur. Dört Güzel Şeyde imkansızlık/var olması mümkün olmayan her ne ise, mümkün olan/var olabilen/ ortaya çıkabilenin dört unsuru üzerinden anlatılmış, harika bir diyalektik dengesi kurulmuştur. Dört güzel şey; su, hava, ateş, toprak. Yağmur sularıyla coşan nehri paçalarımı sıvayarak geçmemi istiyorsun. Ayakların dahi ıslanmayacak diyorsun, bana güç vermek için: Kahramandan imkansız bir şey talep edilir. Coşkun bir sudan ayaklarını ıslatmadan geçmesi istenir. Bu ifade onun içinde bulunduğu durumun çıkışsızlığını gayet iyi yansıtır. Sen ardında yağmurlar bırakarak giderken, ben yağmurdan korunmak için sığındığım salkımsöğüdün altında yalnızlığın tedirginliğiyle kalakalmıştım. Sen sürekli beni karşıya çağırdıkça, benim tedirginliğim artıyordu : Kahraman edilgen durumdadır. Bu edilgenlik fiziksel yetersizlikten kaynaklı değildir elbette. Manen yetersizlikle ilgilidir. Güvenliğim için nehre bir sepet bile bırakılmamışken: İmkansızlığı aşmak için manevi engeller olduğu mitle anlatılır. Musa kıssasına gönderme vardır burada. Kahraman seçilmiş bir kul, bir peygamber olmadığını, kendisi için akarsuya bir sepet bile bırakılmadığını dile getirir. Bir çırpıda karşıya geçemez. Nehrin akıntısına kapılıp bilmediği yerlere sürüklenmekten, güvensiz ellere geçmekten, dahası boğulup kavuşmak istediğini tamamıyla yitirmekten korkar. Salkımsöğüdün altından kalkıp nehrin kıyısına yürüyorum. Onunla son kez oturduğumuz taşın üzerine oturuyorum. Paçalarımı sıvayıp ayaklarımı suya salıyorum: Yine de elinden geleni dener kahraman. Bir avuç su alıp onu nefesimle buharlaştırmaya çalışıyorum. Bulut olur ona tutunur, karşıya geçerim diye düşünüyorum. Onunla aynı renge boyanır, yağmur olur bir başka iklimde toprağa düşer, tohuma can veririz diyorum: Fakat aklının köşesindeki bilinç/mantık gerçeği hep hatırlatır. Başımı kaldırıyorum, sen yoksun. Ardında bıraktığın yağmurlar şimdi ayak izlerini tarumar ediyor. Ardında suya ve göğe çizilmiş resimler bırakarak gittin. Ancak seninle renklenen, ayrıntıların seninle öne çıktığı bu resimleri sensiz yorumlamam olası mı : Varlığın bir unsuru olan su, başka bir varoluşun önünde engel. Su aslında varlığa hizmet etmesi gerekirken burada yokluğa/imkansızlığa hizmet ediyor. Kahraman bir kendisiyle bir karşısındakiyle konuşuyor. Çünkü ben ve senin varlığı birbirine o kadar karışmış ki ayırmak mümkün değil. Nehrin, akarsuyun bölüp parçaladığı ben ve sen kahramanın zihninde ve bedeninde bölünememiş halde duruyor. Elimde bir çakıl taşıyla durgun suya eğildim. Suda, elinde bir çakıl taşıyla göğe doğru bakan bir insan gördüm. Bulutsuz masmavi bir gök vardı, beni kuşatan. Bir ucuyla masmavi bir okyanusa, diğer ucuyla masmavi bir okyanusa ulanıyordu. Masmavi bir nehir okyanusun bir ucundan diğer ucuna hızla akıyordu. Elimdeki çakıl taşını suya bıraktım. Küçük küçük dalgalar oluştu. Her dalga başka bir dalgayı kuşattı. Her küçük dalga diğerini büyütüyordu. Taşın şiddetinden bir dalga doğarken, diğeri kıyıya ulanıyordu. Oradan dağa ve göğe. Kendimi taşın düştüğü yerdeki dalgalarla çoğalan; her dalgayla kıyıya varan ama hep taşın düştüğü yerde bulunan o insanın yanına bırakıverdim : Ufukla okyanusun birleştiği noktada yani suyun/varlık unsurunun en yoğun ve en latif halinde bulunduğu, suyun varlığının kendi içinde zıtlığı taşıdığı o noktada insan bir çakıl taşı gibidir. En yoğun ve en latif arasında dibe hızla düşen, bazen dalga oluşturan bazen sürüklenen bir çakıl taşı gibidir insan. Gökyüzünün yüceliği ile yeryüzünün alçaklığı arasında bir çakıl taşı gibi duran varlıktır insan. Onun en latif ve en yoğun halinin birleştiği nokta kavuşma arzusuyla çağıldadığı noktadır. Suyun birbirine zıt iki hali gibi, insanın halleri de zıttır. O zıtlığın birleştiği yerde dalgalar oluşur. İnsan, varlığının hikmeti olarak o dalgalara tutunur. Daha doğrusu dalgalanmaya tutulur. Dalgaların hepsi etrafımı kuşatıyordu. Kendimi güvende hissettim. Etrafımda durmadan çoğalan dalgalara tutundum: İnsanoğlu hep dalgaya tutunan bir varlıktır. Çağıltıya, gel gite tutunur. Sen yoksun diye kuşlar da yok. Ben nehrin kıyısındaki ateşi ne kadar harlı, alevlerini ne kadar yüksek tutmaya çalışırsam çalışayım, ne bir kuş, ne bir böcek onun etrafında pervane oluyor. Alevler gözlerimi alsa da, her yanımı karanlıklara boğsa da, ateş beni yaksa da; ben hep bir yanımı ateşe vererek alevlerini yüksek tutmaya çalışacağım: Yokluk, buraya kadar varlığın su unsuruyla anlatılırken, ardından ateşle ifade bulur. Ateş ve su yan yanadır. Işık öncemi karanlıklarla örterken karanlık şahidim olsun, sonramı sen alıp götürdün. Bana şimdiyi yaşamak kaldı. Bu karanlığın ortasında sadece alevlerin karşısında var olabiliyorum. Onun ışığı yüzüme vurdukça ışıyorum. Onun ışığı daha güçlü yüzüme vursun diye hep bir yanımı koparıp koparıp ateşe atıyorum. Onun etrafından uzaklaşsam karanlıkta yok olacağım. Ona kendimden bir parça vererek, onu büyütsem büyütsem alevlerden kuşlar uçuşur, senin kokunu bana getirirler mi? Senin kokun bu karanlığı dağıtır mı? : Gelenin gelişi ışık iken gidişi karanlıktır. Bu geliş müthiş bir aydınlığı nasıl beraberinde getirdiyse gidiş de o denli şiddetli bir karanlığı beraberinde getirecektir. Bu müthiş yokluğa varlığın bir unsuruyla ateşle karşı koyar kahraman. O ateşi diri tutabilmenin bedeli ise kendinden parçaları koparıp onun içine atmaktır. Yanmanın en yavaş şekli anlatılmıştır. Suyu aşıp karşıya geçemeyen kahraman duçar olduğu karanlıktan kurtulmanın bedeli olarak kendini tüketir. Toprak ise insanın hem yaratıldığı madde hem de öldüğünde kavuşacağı yerdir. Su gibi çağıldamayan ve ateş gibi eritip kül etmeyen toprağın sessizliğinde büyük bir kuşatıcılık vardır. Öykünün bundan sonraki kısmında imkansızlık/yokluk, varlığın toprak unsuru aracılığıyla anlatılır. Senden haber sorduğum çocuk bir avuç toprakla birlikte adını ve giysilerini bana getirdi. Giysilerini kuşandım, adını takındım, toprağı alıp başıma saçtım. Toprak bana, seni hatırlattı. Sen olmayınca... ben böyle... eksik... kör kuyu... : Sen ve ben burada tekrar birleşir. Toprağa tutunmadan, ulaşabildiğim kadar derinliklere uzanıp kavramadan toprağı, her an yinelenen haşra ve neşre şahit olamayacağımı söylemiştin. Toprakla, var olmak arasındaki o ince sırrı, bana anlatabilmek için cebinde sürekli taşıdığın birkaç buğday danesini elime alıp toprağa bırakıverdim : Tıpkı doğum ve ölüm gibi birleşir sen ve ben. Başlangıç ve bitiş gibi birleşirler. Göz pınarlarım kuruyuncaya dek toprağı suladım. Balçık ellerime, ellerim balçığa bulandı. Balçığa bulanmış ellerimi üstüme başıma sürdüm. Etim toprağa, toprak etime benzemiyordu. Yerden keskin bir taş alıp bileklerimi kanattım. Kanım toprağa, toprak canıma değdi. Ayağa kalktım. Seni bulmalıydım. Ayak bileklerime kadar çamura gömülmüştüm. Kanımla sulanan toprak yumuşadıkça beni kendine çekiyordu : İnsanın yaratıldığı toprakta herhangi bir tohumun büyüyüp gelişebilmesi için insana ait olan kan ve gözyaşına ihtiyaç vardır. Kan ve gözyaşı olmadan insanlık bir buğday tanesi kadar bile yol alamaz. Çünkü insanı doyuracak buğday tanesi kan ve gözyaşıyla elde edilebilir."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/cemal-sakar-in-denemeleri", "text": "Cemal Şakar, 2020 yılında yayınlanan Utanç ile 12. Öykü kitabına imza attı. Bu pek çok öykü yazarının yakalayamadığı bir nicelik. Ancak Şakar'ın yazı mesaisi öykülerle sınırlı değil. O sadece öykü yazmakla yetinmiyor bir de düşünce dünyası inşa ediyor. Bu sebeple onun deneme külliyatı da hem nicelik hem de nitelik olarak göz ardı edilemez. Cemal Şakar'ın kurgu olmayan metinleri dışında eleştiri ve inceleme yazıları da olsa da yazılarında deneme merkezi bir rol oynar. O, kurgu dışı metinlerini hangi türde kaleme alırsa alsın dil ve üslup olarak denemenin imkanlarından yararlanır ve gereklerini gözetir. Cemal Şakar'ın ilk deneme kitabı Yazı Bilinci 2006 yılında yayınlandığında dört öykü kitabı vardır. Yazı Bilinci bir kitap olarak yazmanın, okumanın ve edebiyatın temel kavramlarını kültür tarihi açısından değerlendirme denemeleriyle başlar. Özellikle Yazı, Yazmak, Okumak, Anlatmak, Kurgulamak, Yazınsal Dil başlıklı metinler bu meyanda okunabilecek denemelerdir. Burada Roman Neden Geri Çekiliyor başlıklı yazıyı belki de önceki metinlerin hazırladığı zemin üzerinden okumak gerekir. Zaten deneme, romanın ölümünü ilan eden klişeleşmiş metinlerden biri de değildir. Öznenin, gerçeklik algısının parçalandığı bir zamanda roman hakkındaki bilgimizin/roman anlayışımızın tartışılması gerektiği vurgulanır bu yazıda. Son cümlesi de manidardır. Eğer öykü; gelenekle sahici temasını gerçekleştirmezse, romanla suç ortaklı sürecektir. Yazı Bilincinde yer alan son yazı ise başlı başına bir kitap konusu olabilecek bir metin. İntihalin Ölümü başlıklı deneme, Roman Neden Geri Çekiliyorda vurgulanan parçalanmanın nihai sonucuna işaret ediyor. Yeniden ortak bir tavrı, anlayışı ve söyleme biçimini ortaya koymalıyız. tespiti ise elbette geçen on beş yılda edebiyat dünyamızın seyrüseferini nasıl eleştirebileceğimize, neyin eksik kaldığına ilişkin çalışacak olanlara bir yol haritası sunuyor. Şakar'ın ikinci deneme kitabı Yazının Gizledikleri ise edebiyata yazar ve şairleri odağa yerleştirerek yaklaşan bir deneme kitabı hüviyetindedir. Mehmet Akif Ersoy ile başlayan Ramazan Dikmen ile biten kitap, farklı kuşaklardan insanların muhasebesidir esasen. Ölçüsüz ve lirik ululamalar yapmaz Şakar. Şahsen tanıdığı vefatından dolayı müteessir olduğu Ramazan Dikmen için kaleme aldığı o dokunaklı veda yazısı bile taşıdığı yoğun duygu yüküne rağmen bunun istisnası değildir. Evet, hüzünlüdür o yazı ama savrulma barındırmaz. Üçüncü deneme kitabı Edebiyatın Sırça Kulesinde Cemal Şakar, edebiyatı kuramsal açıdan farklı sorunsalları merkeze alarak tartışan denemeleri bir araya getiriyor. Edebiyatın kutsal olanla, ideolojiyle ve iktidarla ilişkilerini kendi açısından değerlendiriyor. Edebiyatın neticede insanın amellerinden bir amel olduğunu hatırlatan Şakar, metinselleşmenin yazar için nasıl bir tuzak olduğuna dikkat çekiyor. Bu noktada kitapta yer alan, aşk ve ilham kavramları çerçevesindeki iki denemeyi çok önemli buluyorum kendi hesabıma. Bilindışının Bulanık Rüyaları başlıklı deneme bir ihtar olarak yer alan Aslında insan kendinden kalkarak; kendinden yola çıkarak dışına bakmak ve öncelikle yaratılış gayesini idrak etmek sorumluluğundadır. tespitini açılımlarıyla tartışmamız gerekiyor. Bu noktada İdeoloji ve Sanat başlıklı yazı ise söz konusu sorumluluğun başka bir cephesini dile getirmektedir elbette. Sanatı ideoloji dışı tutma iddiasının örtük bir ideoloji olduğunu vurgular Şakar. Son onbeş-yirmi yılda öykü müeddep bir suskunluk içinde metinselleşirken; bomba gürültüleri altında milyonlarca insanın çığlığı onun fildişi kulesine ulaşamadı. cümlesini alıntılamak bile Şakar'ın vurgusunu sarahaten ifade etmeye yeter zannediyorum. İmge, Gerçeklik ve Kültür ise Cemal Şakar'ın bir önceki kitabında başlattığı tartışmalara yeni veçheler katmaya, oradaki izlekleri derinleştirmeye devam eden bir denemeler toplamı. Nitekim imgenin imgeselleşmesi, öykünün metinselleşmesinden bağımsız değerlendirilebilecek bir konu değil. Tıpkı dünyevileşme ile yabancılaşmanın ve hatta Kutlu Doğum Haftası merkezinde ele alsa da simgelerin kutsallaştırılmasının birbirinden bağımsız ele alınamayacağı gibi. Evet, bu kitapta yer alan kimi temalar edebiyat dışı bahisler olarak görülebilir. Ancak edebiyat ile hayat arasında kalın surlar inşa etmeyenler Şakar'ın hassasiyetini bütünüyle kavrayabilirler. Cemal Şakar'ın beşinci deneme kitabı ise Edebiyat Ne Söylerdir. İslam estetiğinin modern sanat ile arasındaki kavram dünyası ve vizyon farkını vurgulayan Şakar, modern edebiyatın zihnimizi nasıl dönüştürdüğünün altını çiziyor. Edebiyatın Müeddep Suskunluğu Cemal Şakar'ın derinleştirdiği bir başka önemli tema. Dünyanın birçok köşesinden yükselen feryatlar, meydanlarda toplanan milyonlarca insanın sesi edebiyatta makes bulmayacaksa, edebiyat neyi seslendirmeye devam edecek? Edebiyat müeddep bir suskunluk içinde kendi üzerine kapanmaya devam ederse bunca yetimin 'ah'ı bir gün bu yüksek, ulvi, seçkinci edebiyatı tutmaz mı? sorusu Şakar'ın öykü ve hayat bahsinde farklı bağlamlarda tekrar tekrar ortaya attığı bir mesele. Bu bahis Edebiyatın Doğasında İslamcı Öykünün Uzlaşımları başlıklı eleştirel denemede de hem somutlaşıyor hem de derinleşiyor. Hasan Aycın'ın Çizgisi muhtemelen bir deneme kitabı olarak kabul edilmeyecek. Ben ise tam tersine düşünüyorum. Deneme türünün tarihinde Montaigne ve Bacon gibi çok farklı bakış açılarının ve yazma motivasyonlarının harekete geçirdiği metinler söz konusu. Hasan Aycın'ın çizgilerinden yola çıkılarak kaleme alınan sistematik yazıların toplamı olan bu kitapta da Şakar, esasen deneme türünün sağladığı imkanlardan yararlanıyor ve deneme türünün gereklerini gözetiyor. Zira deneme zihnin dil ve söz üzerinden bir nesrin gereklilikleri içinde inşasıdır. Makaleden farklı olarak yazan özne yazılan konudan tamamen bağımsız değildir. Hasan Aycın'ın çizgisi hakkında kaleme alınan bu kitap da akademik gerekliliklerden ziyade deneme türünün gerekliliklerini önceler. Kitabın dipnotlar bölümünün format itibariyle biricikliği bile bu sebeple manidardır. Alıntılanan cümleler değil bahsi geçtiğinden alıntılanan görsel malzeme dipnotlandırılmıştır zira. Bu arada Hasan Aycın'ın çizgisi bağlamında kaleme alınan metinlerin Şakar'ın diğer kitaplarında vurguladığı temalardan bağımsız olmadığını, hatta diğer kitaplarıyla dipten dibe bağlantıların da bulunduğunu belirtmeden geçmeyelim. Edebiyatın Doğası tasnifi ile de dikkat çeken bir deneme kitabı. Kitaba ismini veren Edebiyatın Doğası başlıklı denemeden sonra dört bölüm yer alıyor kitapta. Dile Dair, Mekana Dair, Gerçekliğe Dair, Biçime Dair başlıklı dört bölüm üstünden edebiyatın doğası serimleniyor. Edebiyatın bir doğası, özü olup olmadığı meselesi elbette kapsamlı ve oylumlu bir literatüre sahip. Bu girişten sonra gelen dil, mekan, gerçeklik ve biçimi edebiyatın dört boyutu olarak görmek mümkün elbette. Esasen Şakar'ın ilk kitabından beri kah derinleştirip kah yeni boyutlar kattığı temel meseleler bu kitapla daha da incelikli işlenir ve sorgulanır ve ortak kavramlar ve fikirler dünyası inşa etmeye çalışır. Ancak bir ortak payda inşa edilecekse bu Şakar'ın bireysel çabalarının ötesinde kolektif bir çaba ve gayret ile mümkün olabilir. Postmodern parçalanmanın bireyin bile ölümünü ilan etmesinden sonra bu ne derece mümkün olabilir sorusu da ayrıca tartışılmaya muhtaç elbette. Edebiyatın Satır Arasındaki Anlamı kitabı yapı olarak Yazının Gizlediklerine benziyor. Yine isimler kitabın odak noktasında yer alıyor ve hatta ilk yazı Mehmet Akif Ersoy hakkında. Galiba Şakar ikinci kitabından sonra kaleme aldığı ama o arada yayınlanan deneme kitaplarında yer vermeye uygun bulamadığı kişi odaklı yazıları bu dosyada bir araya getirmiş. Ele aldığı her yazarı, şairi bir mesele etrafında irdeliyor Cemal Şakar. Tarık Buğra, Nurullah Ataç, Ahmet Haşim gibi edebiyat tarihinde hakkında ezberler üretilmiş şahsiyetleri hakkında bağıra çağıra ben ezber bozuyorum demeden ezber bozan metinler bulunuyor Satır Arasındaki Anlamda. Bizde eleştiri yok klişesini tekzip etmek için Cemal Şakar'ın denemeleri bile tek başına yeterli. Kaldı ki Şakar da o vadideki tek isim değil. Ancak bu konu da elbette başka bir yazının konusu. Cemal Şakar'ın deneme macerası dergi sayfalarında devam ediyor. Yeni kitaplar, bu maceraya neler ekleyecek bakalım. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/cemil-meric-in-edebiyat-elestirisi-goruldu-mu", "text": "süreçlerini adeta koşarak geçiyordu. Her geçtiği birikimin epistemolojisini, kültürünü, tasavvurunu ve inancını birbirine değdirerek, çarpıştırarak, isteyen yerli bir entelektüel. Ama münzeviliğe ve kitaplara kaçmaya mahkumdu. Türkiye kafası, Cemil Meriç'i sosyolojisiyle, felsefesiyle, kültür tarihiyle, üslubuyla şu veya bu oranda tanıdı mı bilmiyorum. Kimi, ulaşılmaz bir düşünce ve dil yıldızı olarak kabul etti onu. Kimi bütün keskin zekasına ve tecessüsüne rağmen yönünü bulamayan bir entelektüel olduğunu söyledi. Kimi izini sürdü; kimi, izlerini silmeye çalıştı. Ama benim asıl değinmek istediğim bu Cemil Meriç değil; edebiyat okuyan ve edebiyatı değerlendiren Cemil Meriç. Cemil Meriç, edebiyat alanında bir akademisyen, bir edebiyat tarihçisi, edebiyat öğretmeni, yaşadığı süre içinde tanımlanmış haliyle bir edebiyat eleştirmeni değildi. Ama bütün bunlardan faklı bir okumayla, bir yaklaşımla, bir üslupla edebiyat tarihi, edebiyatçılar ve edebi türler üzerine değerlendirmeler yaptı; yargılar geliştirdi. Özellikle Kırk Ambar'da, yer yer de Bu Ülke ve Jurnal'lerde Türkiye Batılılaşmasını/modernleşmesini edebiyat üzerinden okudu; az önce saydığımız alan uzmanlarının uğramadığı yerlerden geçti. Bu yüzden ulaştığı değerlendirme ve yargıların bir kısmı Türk edebiyatı tarihindeki konumlandırmaları, edebi kişilikler ve türler hakkında verilen hükümleri sarsacak ve değiştirecek nitelikteydi. Sağ ve sol sivil edebiyat eleştirisi, okumadı ve yüzünden okudu bunları; örgün ve resmi edebiyat eğitimi, hemen hemen hiç görmedi veya görmezden geldi. Mesela bugün Türkiye bağlamında roman tarihinde dillere pelesenk olan Donkişot meselesinde, klasik anlatı çağını kapatan ve modern romana yol açan kişinin Cervantes olduğunu belki de ilk söyleyendi. Okullarda edebiyatta Batılılaşma bağlamında Namık Kemal, Recaizade, Tevfik Fikret merkeze alınırken yüksek sesle hepimizin Ahmet Mithat'ın çocukları olduğunu, onun, nesillerin tecessüsünü dünya düşüncesine kanatlandıran yol gösterici bir üniversite olduğunu söyleyen oydu. Ama ne yazık ki pek kimse duymadı. Cemil Meriç'in edebiyat bağlamındaki yargılarının en doğru yargılar olduğunu, edebiyatla uğraşanların böyle kesin ve değişmez değerlendirmelere asla ulaşmadığını falan söylemiyorum. Onun, edebiyatın kendi içindeki yapısal özelliklerine ve ilişkilerine dair önemli belirlemelerde bulunduğunu da söylemiyorum. Şunu söylemek istiyorum. Cemil Meriç'in aşağıda örnekleyeceğim epistemolojik, ideolojik, tarihsel ve sosyolojik bazı belirlemelerine dikkat edilseydi; hem örgün edebiyat eğitimimizde hem sivil edebiyat ortamımızda daha derinlikli daha ufuk açıcı eleştiriler, tartışmalar olabilirdi. Mesela edebiyat tarihinde metinlerin işlevi ve anlamı üzerine hükümler serdeden edebiyatçılarımız, Tanzimat'la açılan süreçteki aydınımızın alın yazısını aldanmak ve aldatmak kelimeleriyle özetleyen; Senaryoyu başkaları hazırlamıştı, biz sadece birer oyuncuyduk. Nesiller bir ütopyanın kurbanı olmuşlardı... Avrupa'yı tanımamak gaflet; Avrupa'yı tanıyan ülkesinden kopuyor. Bu lanet çemberinden nasıl kurtulacağız diyen; Tanzimat Babıali'nin Avrupalılaşması. Bürokrasi, halktan da, saraydan da kopar. Aydın da bürokrattır, hem de çok nazlı, çok hassas, çok hercai bir bürokrat diyen; Zavallı Türk aydını. Tanzimat'tan bu yana yalnız Fransız edebiyatını hecelemiş. Avrupa edebiyatının bir bütün olduğu anlayamamış bir türlü. Ormanı da görmemiş, ağacı da. Rüzgarın önüne savurduğu birkaç kuru yaprağı insan zekasının bütünü sanmış tespitini yapan Cemil Meriç'i dikkate alsalardı, Tanzimat dönemi aydın/bürokrat/yazarın mücadelesini, ortaya koydukları metinlerin anlamlarını nasıl yorumlarlardı acaba? Ama dikkat edemezlerdi, dikkat etmeleri için on dokuzuncu yüzyıl pozitivist ve emperyalist seyrin nasıl oluştuğunu ve amacının ne olduğunu eleştirebilmeleri, gerekirse karşı görüşler oluşturabilmeleri, vazgeçebilmeleri gerekirdi. Oysa algılayabildikleri kadar ellerindeki reçeteye bağlı kalmaları gerektiğine iman etmişlerdi. Bir müstağripler kervanı olan; her iskeleye uğrayan, hiçbir ülkeye yerleşmeyen bir kervan olan Servet-i Fünun, inkırazın, kopukluğun, Avrupa ideolojinin şark için yazdığı reçetenin ilk nesliydi. Ama Cumhuriyetle açılan kurumlarımıza bir edebiyat tarihi oluşturan idrak, bu neslin dilindeki tek gerekçe olan istibdata sarıldı ve onu tek gerçek olarak kabul edip tekrar etti. Cemil Meriç'in işaret ettiği gerekçeleri görmedi; onu görmediği gibi güya hürriyetin ilanından sonra neslin neden değişmediğini de sormadı. İkinci Meşrutiyet yıllarından Cumhuriyet yıllarına Türk romanının nasıl başladığı, ilk Batılı romanın hangisi olduğu, hangilerinin romantik, hangilerinin realist olduğu, ilk tarihi romanın, köy romanının, psikolojik romanın hangileri olduğu hakkında tespitler yapıldı; her bir tespit edebiyat tarihlerine ders kitaplarına girdi. Bu kayıtların çoğu elbette içerik ve kronolojik olarak doğru bilgiler içeriyordu. Yanlış batılılaşma vardı; doğruydu. Türk romanı eğitim, kölelik, kalkınma gibi konulara eğilmişti; doğruydu. Roman, Avrupai bir türdü; doğruydu. Ama doğru Batılaşmanın niye olmadığına, romancılarımızın köleliği nasıl anladığına, Batılı tarzdaki romanın Osmanlı toplumunda neden olmadığına veya geç geldiğine hiçbir cevap yoktu veya cevaplar oldukça yüzeyseldi. Çünkü Cemil Meriç'in romanın varlığı ve doğuşu etrafında sosyo kültürel, siyasal ve dini zeminle ilişkili olarak ileri sürdüğü görüşler hiç düşünülmemişti. Tanzimat kuşağı romanı ve nesri getirmişti ama esasında hepsi hala şairdi; hem de Osmanlı hikayecilerinin, mesnevicilerinin, menakıpnamecilerinin, tarihçilerinin, vakanüvislerinin, seyahatnamecilerinin yanında oldukça romantik şairlerdi. Kendilerini sadece nesre veren Ahmet Mithat ve Beşir Fuat vardı. Onlara da şöyle bir dokunup geçtiler. Türk romancısı Batı romanına meftun oldu ama ne Batının tarihini, ne inançlarındaki değişimin ve iktisadındaki ilerlemenin kökenlerini biliyordu. Her toplumun romanı kendi meselelerini ifade eder. Namık Kemal nesli ne kendi meselelerini biliyordu, ne de Avrupa'nın meselelerine aşina idi. Tek kaygısı vardı: neslin teceddüdü. Başka bir dünyada doğan, başka bir dünyanın yaşayışını aksettiren romanı, o bütünden koparıp manevi toprağımıza dikmekte başarılı olabilir miydi? Avrupa düşüncesinin zirvelerini bulutlar arasından bile görememiştik. Ne Descartes'i tanıyorduk, ne Kant'ı. Namık Kemal nesli, Avrupa'nın inkişaf tarihini bilmez. Ne Donkişot'u okumuştur, ne Rabelais'yi okuyabilir. Kendi hayal, hayat ve macerasının büyük eserlerinden de uzaklaşır Tanzimat nesli. Divan şiirine düşmanlığı, ona Hindin, Arab'ın, Osmanlının büyük kaynaklarına eğilmesini de engelledi. İki büyüklük arasında şaşkınca yol alıyordu: Kendinden ve dininden emindi ama şehirleri, dekorları, romanı, tiyatrosu ile karşısında büyük bir Avrupa duruyordu. İkisi arasında şüphenin, düşmanlığın ve yığınla sorunun boy vermesi kaçınılmazdı. Dininden emindi ama bu dinle Avrupa'nın kültürünü artık fethedemiyordu. O kültürün hayat içindeki enstrümanlarına talip olmakla yetiniyordu. Oradan getirdikleri ile roman, tiyatro, şiir yazmaya, devleti düzenlemeye çalışıyordu. Cemil Meriç'in el yordamı ve terakki azmi ile milletini ve devletini aydınlatmaya çalışan Tazminat neslini ve sonraki nesli batı karşıtlığı merkezinde bu şekilde fazlaca hırpaladığını edelim. Ama şu soru hala geçerliğini koruyor: Peki kendi eğitim kurumları için bir edebiyat tarihi hazırlayan, edebi şahsiyetlerini değerlendiren eğitim mekanizması aktörleri, neden sadece Batılaşma çizgisini esas alarak bir edebiyat tarihi ortaya koymak istediler? Neden kendinden vazgeçerek batıyı kabul edenlere karşı duran, kendini ispat ve ıslah etmeye, aileyi, eğitimi, edebiyatı yerli kalarak inşa etmeye çalışan bir bakış açısının olup olmadığını araştırmadılar? Neden Ahmet Mithat'ı küçümsediler, Muallim Naci'ye eski yaftasını vurdular; Mehmet Akif'e iyi adam ama şair değil dediler. Cemil Meriç'in kişiler çevresinde yaptığı tespitler, verdiği hükümler bazen o kişinin edebi ve kültürel varlığını gölgeleyecek kadar veya bilinen ortalama varlığını çok yukarılara çekecek kadar kesinlik arz eder. Edebiyat tarihinin kişilere bu kadar kesin yaklaşması elbette beklenemez. Ama kişiler bağlamındaki edebi ve fikri konumlandırmaların, verilen yargıların çok boyutlu bir zeminden hareket edilerek yapılması da edebiyat tarihinin sahihliği için gereklidir. Aksi takdirde yargılarda çelişkiler, yerli yerine yerleştirmede yanlışlıklar kaçınılmaz olur. Mesela Halide Edip'i Türkçü/milliyetçi yazar sınıflaması içine alırsanız, Yeni Turan romanını esas almış ama Sinekli Bakkal'ı görmemiş olursunuz. Tevfik Fikret'i modern şiirde kurucu bir şair olarak konumlandırırsanız, aslında onun poetik ve siyasal çelişki ve tutarsızlığını es geçmiş olursunuz. Bu konularda daha sağlam değerlendirmeler yapmak için Mehmet Fuat Köprülü'ye, Ahmet Hamdi Tanpınar'a, Mehmet Kaplan'a, Kenan Akyüz'e ihtiyacımız olduğu kesin ama farklı bir bakışa ve değerlendirmelere sahip olan Cemil Meriç'e de ihtiyacımız vardı. Mesela, örgün edebiyat eğitiminde Ahmet Mithat, ortalama olarak şöyle tanıtılır: Eski hikayeyi yeniledi; çok yazdı, kolay ve popüler romanlar yazarak Türklere roman okumayı öğretti. Roman tekniği zayıftı. Bu yargılarda büyük oranda yanlışlık yok diyebiliriz. Ama edebiyat eğitimi alanlar şu ifadeleri de görmeliydi: Hepimiz Ahmet Mithat'ın çocuklarıyız. İlmi tecessüsümüz yüz yıldır onun çizdiği sınırı aşamadı. Rıza Tevfik veya Hilmi Ziya, felsefe ile uğraşan birer Ahmet Mithat. Hüseyin Rahmi ile Kemal Tahir, Hikayeci Ahmet Mithat'ın devamcıları. Ahmet Rasim'den Ali Kemal'e, Peyami Safa'dan Burhan Felek'e kadar her gazeteci bir yanıyla Ahmet Mithat Ahmet Mithat, saldıran küfür karşısında şahlanan imandır, şahlanan ve hücuma geçen. Avrupa kırk haramilerin mağarası, Ahmet Mithat hazineyi ülkesine taşıyan dev. Tarihinden koparılır aydın, toprağından, hatıralarından, hikmet-i vücudundan koparılır. Ahmet Mithat son direniş Bu ifadeler görülmüş ve konuşulmuş olsaydı, bugün belki de yazmayan, okumayan, anlamayan edebiyat öğreticileri ve aynı şekilde sadece bazı ders notlarını ezberleyerek sınıf geçmeye çalışan edebiyat öğrencileri olmazdı veya çok az olurdu. Şu karşılaştırmanın abartılı soyut olduğunu düşünsek bile, bu karşılaştırmadan habersiz bir edebiyat kültür tarihi eksik kalmaz mı: Cevdet Paşa, Namık Kemal.. Türk düşüncesinin diri ve yaşayan iki temsilcisi. Paşa, ağır başlı, dürüst bir medreseli. Batıya aşık, fakat Doğudan kopamıyor. Şiirlerinde kendisi yok. Coşmaktan ölçüyü kaçırmaktan utanıyor gibi. Ponsiflerin adamı. Namık Kemal deli dolu, haylaz ve coşkun. Şiirlerinde olduğu kadar, nesirlerinde de kendisi. Cesur, atak ve kendini beğenmiş. Cevdet daima frenli. Kemal daima sarhoş. Cenap Şehabettin'in Servet-i Fünun en iyi ikinci şairi olduğunu; yeni şiirin Fransız kaynaklarını iyi bildiğini; tabiatı hakiki özellikleri ile şiire taşıdığını; Edebiya-ı Cedide'nin dil bakımından en güçlüsü olduğunu; Parnasyen özellikler taşıdığını öğrettik. Büyük ölçüde yanlış da yapmadık. Ama acaba başka bir Cenap Şehabettin yok muydu? Mesela Cemil Meriç'in işaret ettiği gibi; asırlarca süren Osmanlı şiirini gül, bülbül, şem, mey gibi dokuz manzum etrafında belli başlı mevzu işlemeyen bir şiir olarak gören; eski edebiyatı samimiyetsiz bulan; gönülden fazla kalem ürünü sayan da Cenap Şehabettin idi. Meriç, bunları okuyunca aman yarabbi üstat hafızasını kaybetmiş; ne Fuzuli'yi hatırlıyor; ne Nedim'i, ne Naili'yi, Hümayunname'yi, Evliya Çelebi'yi okumamış olabilir mi diye şaşkınlıktan halden hale girer. Ama özellikle örgün ve resmi edebiyat eleştirimiz, bu Cenab'ın varlığını aklına bile getirmez. Aslında sözünü ettiğimiz eleştiri ve eğitimci kadrosu, hem Servet-i Fünun'u yüceltirken hem de Milli Edebiyatı Türk edebiyatının geldiği en doğru ve en iyi nokta olarak değerlendirirken mesela Son cereyan Genç Kalemler'in Selanik'ten salıverdiği balondur... Resmi mekteplerin programlarına zorla sokturuldu. Öğretmenler için bir terfi, bir ilerleme çaresi oldu. Bir dil bu kadar fakirleşmeye razı olamaz diyen Cenab Şehabettin'i görmediği için içinde yüzdüğü çelişkinin tutarsızlığın farkına da varmadı. Dediğim gibi Kırk Ambar'ı, Bu Ülke'yi, Jurnal'leri, Umrandan Uygarlığa'yı okursak bunlara benzer daha nice edebi değerlendirmeler ve yargılar buluruz. Ama maksadı anlatmak için bu bir kaç örnekleme yeterlidir diye düşünüyorum. Sonuç: Ne yazık ki ortalama sağ ve sol sivil edebiyat ortamı da, örgün ve resmi edebiyat eğitimi de ve bunlara kaynaklık eden vasat edebiyat tarihi yazıcılığı da Cemil Meriç'i, bir edebiyat eleştirmeni olarak ya görmedi ya görmezden geldi."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/ceylan-in-kerbela-si", "text": "Fırat'ın Gözyaşları\" o günden bu yana hiç dinmedi. Kanlı akan Fırat'ın buharı gökyüzüne binlerce ah taşıdı. Yağmurların rahmete bağlı kalışıyla, toprağın insana bağlı kalışı arasında içten içe yürüyen derin anlamlar vardı. Ehl-i Beyt'in kanı rahmet olup yağdı Kerbela sahrasına. Rüzgarın kahırlı esişini o güne bağlı zanneder önden giden atalarımız. Bir kum fırtınası anlatır mazlumların hikayesini. Bizler de öyle kabullenmişiz bunu. Onlardan devraldığımız bu emanetle bir toprağa, bir çöle bir yağmura bir Güneş'e bir de Hüseyin'e bakarız. Bakışımız Zeynep olur, Fatıma olur, Ali olur, Hasan olur, Ehl-i Beyt olur. Böyle bir karmaşayı yaşarken mazlum bakışlarda, bir fırtına sonrası çıkagelir baş haberci. -Ey Muhammed! Rabbimin selamı var. Oğluna Harun'un oğlunun ismini koy, diyor. -Harun'un oğlunun ismi nedir ey Cebrail? -Şebir. -Benim dilim Arapça. -Bunun Arapça karşılığı Hüseyin'dir. Onu koy. O ana dek Arap diyarında pek bilinmeyen bir isimdir Hüseyin. Kıymeti de bilinmedi Can Hüseyin'in. İhanet şehri Küfe'de kaldı Hüseyin'in kıyamı. Bela ve hüzün beldesi olan Kerbeladaki kızgın, susuz kumlarda yankılanan feryadın yankısıdır Ceylan'ın ülkesi. Saltanata biat etmeyip gerçek aşka biat edenlerin acısına ortaktır Ceylan'ın ülkesi. Çocukluğunda kulağında yer edinen ağıtlar, yetmiş iki masumu İmam Hüseyin öncülüğünde yüreğine ince oya gibi nakşetmiştir. Her oyada aşkın, acının, mazlumun gözyaşı vardır. Hz. Fatıma'nın ciğerinin köşesi, Muhammed Mustafa'nın gönlünün sevinci olan Hüseyin'in yası hiç bitmez Ceylan'ın ülkesinde. Siz hiç Kerbela'yı Iğdır'da yaşadınız mı? Ceylan yaşadı. Elh-i Beyt kadınları gibi ağıt yakanları ilk orada gördü. En çok orada Hasan, Hüseyin, Ali Asker, Ali Ekber, Zeynel Abidin, Cafer, Kasım isimlerini tanıdı. Kütükler şahit buna. Ceylan da tanık oldu. Muharrem ayına girildi mi çehreler değişirdi. Hüzün konardı yüreklere. Siyah, yeşil, beyaz renkler artardı. En çok Hüseyin! nidaları yankılanırdı. Evlerde televizyon dahi izlenmezdi. Matem ayında eğlenilmezdi. Camiler en çok o günlerde dolup taşardı. Caminin avlusunda hayrına gofret, lokum, limonata dağıtanlar olurdu. Çocuklar her yerde çocuktu. Şaşkın bakışlarla gofret kuyruğuna girilirdi alınlarındaki Ya Zeyneb, Ya Fatıma, Ya Hasan, Ya Hüseyin yazılı bantlarla. Yaşlılar sinelerini döverlerdi ağıtlarla. Gençler siyahlar içinde, başlarında Ya Hüseyin yazılı yeşil bantlarıyla, ellerindeki zincir halkalarıyla zincirin halkaları gibi dizilerek cami avlusuna giriş yapıp askeri bir nizamla yüz yüze gelecek şekilde dizilirlerdi. Ortalarındaki Molla elindeki megafonla başlardı şivesel bir tatla Kerbela ağıtları yakmaya. Ya Hüseyn komutuyla zincir desteleri havaya kalkar, açıkta kalan sırta bir sağ bir sol taraftan inerdi. Zincirin değdiği tenden Hüseyn çığlıklarıyla kanlar fışkırmaya başlardı. Göz bebeklerim irilerek izlerdim süzülen kanı. Derken bir görevli gençlerin sırtını pudralardı. Pudraya karışan kan acının bayrağı gibiydi. Çocuktum, yetmiş iki masumun yaşadıkları eziyeti tam olarak bilmiyordum ama bir şeyi biliyordum ki Hüseyin çok acı çekmişti ve o yüzden ben de Hüseyin'den yana olup mazlumun yanında olmalıydım. Sonra toplanılıp araçlarla Iğdır'ın Aralık ilçesine gidilirdi. Mahşeri bir kalabalık! Birçok köyden gelen sinezenler, destezenler, ağıt okuyanlar, kadınlar, çocuklar... Siyahlar içindeki destezenlerin zincirlerinin sesleri Ya Hüseyin! çığlıklarına karışırdı. Çeşitli yaş gruplarından beyazlar giyen erkekler bir ellerindeki kılıcı havaya kaldırırken diğer elleriyle de başlarına vurarak Can can Hüseyn can! diyorlardı. Bir süre sonra bu beyazlar içindeki kişilerin başlarına atılan usturalarla yüzleri kan içinde kalıyordu. Hz. Hüseyin'in ve Ehl-i Beyt'in acısı o kadar tazeydi ki sırtlarına inen zincirlerin, başlarına atılan usturaların acısını kim duyardı ki? Bu durum çoğu kişiye yanlış gelebilir. İnsanın bedenine zarar vermesi elbet makbul değildir. Fakat bazen sesin duyulması, bazı gerçeklerin unutulmaması için dikkatleri çekecek durumlara ihtiyaç vardır. Bir üniversitede profesör olan bir edebiyatçı Kerbela'ya kutlama, diyorsa demek ki bazı gerçekler bilinmiyor. Kerbela kutlama değil, en acı matem ayıdır. Müslümanlığın en büyük ayıbıdır. Yüzünü aynı kıbleye dönenlerin utanç mührüdür Kerbela. Cemel vakası, Sıffin Savaşı, Çaldıran Savaşı'ndan daha ağırdır Kerbela'nın yükü. Kerbela ağıtının devam ediyor olması düşünülmesi, ders çıkarılması gereken bir tablodur. Kaç asır önce vuku bulup dinmeyen Kerbela mahşerinin, yetmiş iki masumun uğradıkları zulüm sineleri dağlıyor adeta. - Babacığım! Susuzluk beni öldürdü. Demirlerin ağırlığı altında eziliyorum. Eğer bir damla su ile hararetimi giderseydim düşman askerini faniliğin tufanında boğardım, diye feryada başladı. Üzerine hücum eden iki bin namerdi dağıtıp yine babasının yanına döndü. - Ey baba, susadım, susadım! dedi. - Ey ciğer köşem! dedi. Sabret! Senin için Kevser şarabı hazırlanmaktadır. Bunu duyanlar yeniden başladılar ağlamaya. Oy Ali Ekber! dediler. Kanlar içinde son nefesini vermek üzere olan oğlunu çadırına getiren Hz. Hüseyin'in acısına ortak oldu ağıtlar. Hep barıştan yana olan Hz. Hüseyin, Abbas'ı elçi olarak gönderdi. - Ey vefasızlar! Kerbela sultanı, yani Hz. Mustafa'nın canı, Ali Murtaza'nın gözünün nuru ve Zehra'nın ciğer köşesi buyuruyor ki: Onun vefalı dostlarının hepsini öldürdünüz. Bu olup bitenlerden pişman olup bu susuzluk ateşinden ıstırap çeken kadınlara ve çocuklara bir yudum su veriniz ki, onlar kuruyan dudaklarını ıslatsınlar. Onlara aman veriniz ki başlarını alıp Anadolu'ya, Hind diyarına veya Çin'e gitsinler. Arap yarımadasını ve Hicaz bölgesini size teslim edeyim. Sizinle kıyamete kadar savaş yapmayayım. -Ey Abbas! dediler. Eğer yeryüzü baştan başa taşkın sularla dolsa onu orada durdurmak elimizde olsa Yezid'e biat etmeyince Hz. İmam Hüseyin'e ve yanındakilere bir damla su verilmesine imkan yoktur. - Susadık, susadık! Feryatları mübarek kulaklarına geldi. - Ey Hüseyin! Ubeydullah bin Ziyad'ın kesin buyruğu bir yudum su verilmemesi hakkındadır. Bu değişmez. Biat etmeyince ne sana ne evladına su içmek nasip olmayacaktır. - Ey biçare, oğlun şahadet şerbetini içti! Böylece onun şahadetiyle yetmiş iki kişinin şehit olması tamamlanmıştı. Hasta olan Zeynel Abidin'den başka sağlar arasında Hz. Hüseyin'e yardımcı olacak kimse kalmamıştı. - Ey gözümün nuru, şimdi sana şehitlik izni yoktur. Seyitlik silsilesi sana bağlıdır. Mustafa'nın ve Murtaza'nın soyunun bekası senin sağ kalmana bağlıdır. İmam Cafer-i Sadık'tan rivayet edilmiştir ki ağlamada beş kişi aşırı dereceye varmıştır: Biri Adem ki Cennet'ten ayrılışından dolayı hıçkırıp durdu. Biri Yakup ki Yusuf'un ayrılığından gözyaşı dökerdi. Biri de Yusuf ki Yakup'un derdinden perişandı. Ve biri de İmam Zeynel Abidin idi ki kırk yıl Kerbela vakasından sonra durmadan gözyaşları saçmıştı. Sevgili babası, kardeşleri, amcalarının suya yanmış olarak şehit edilişini, Ehl-i Beyt kadınlarının günahkarlar güruhuna esir olup ihanete uğrayışlarını hiç unutmadı Zeynel Abidin. Kerbela'da peygamberimizin soyu kurutuluyordu ya Rab! Bu ne acı bir yazgı! Şehadet şerbetinin en acı tablosuydu Kerbela. Kıyamete kadar bitmeyecek bir ahtır yetmiş iki Ehl-i Beyt'in, İmam Hüseyin'in katledilişi. Hüseyin'in şahadeti gerçek aşkın kıyamıydı. Kıyamete kadar Hüseyin'e ağlayacaktı yerler ve de gökler. Hz. Muhammed'in iki gözü, değerli kızı Fatıma'nın cennet kokulu evlatları Hasan, Hüseyin, Ümmü Gülsüm ve Zeyneb'e böyle mi sahip çıkılacaktı Şair? Bu mazlumlara reva görülen zalimlerin yanına mı kalacaktı? Hayır, elbet. Hz. Muhammed, Hz. Ali ve Fatıma'nın asaletini taşıyan Hz. Hüseyin şahadet şerbetini içmeye de kendine yaraşır şekilde gidecekti. -Allah'a ısmarladık, dedikten sonra Hz. Hüseyin'i ok yağmuruna tuttular. Öyle ki hava ok kanatlarıyla doldu. Cengaverce mücadele etti. Hz. Hüseyin yetmiş iki yara almıştı. Ey peygamberin gözünün nuru, sırtında taşıdığı, gecenin bir yarısı belki üstleri açık kalmıştır diye yatağından kalkıp kontrol ettiği can torunu Hüseyin! Size bu zulmü reva görenler rahat yüzü görmediler. Muaviye kimdir, diye sordu bu kez. Cude de sığındığı bir köyde o ana kadar hiç görülmemiş akrepler tarafından sokularak öldü değil mi? Kimsenin ahı kimsede kalmıyordu. İlk kez cesedden başını koparma Muaviye döneminde yaşandı. Onlara gel, diye çağrı yaparken Yezid korkusu ya da vaatleriyle sırt dönüp akrep gibi kıskaca alan dilsiz şeytanlara ne demeli? Ali, Hasan, Hüseyin hep ihanetle şahadet şerbetini içtiler. İsmi vahiyle gelen göz nuruna nasıl kıydılar? Cahiliyeyle mücadele veren ismi güzel kendi güzel Muhammed'in emanetlerine böyle mi sahip çıkılmalıydı? Neden Yezidler bitmiyor? Kerbela'da yetmiş iki, şimdi milyonlarca katliam... Bitmiyor yeni Yezidler. Muaviye'den Yezid'den mi miras? Ehl-i Beyt'in kanının döküldüğü Irak coğrafyası Yezidlerce çoktan ABD'ye teslim. İhanet şehri Küfe'nin diyarı Irak topraklarında ateş hala dinmiyor. Ne dirlikleri dirlik ne birlikleri birlik. Can can Hüseyn can, susuz ölen Hüseyn can! Allah yolunda ölenleri ölü saymayın. der ilahi kelam. Sana nasıl öldü deriz. Sen ölümünle bile saltanata boyun eğmeyip, iktidar hırsına düşmeyip, kan dökmekten yana olmayıp, aman dileyen, aşkıyla kıyama duran bir cansın. Canlar içre cansın. Ceylanın canı hep Hüseyin, diye yanacak. Ceylan'ın gönlü hep Hüseyin'den yana olacak. Ceylan, hiçbir iktidarın kalıcı olmadığını anladı ve doğru kıyamlarla doğrulmanın nasip olduğu kullardan olmayı istedi."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/cicero-trebatius-a-esenlik-diler", "text": "Marcus Tullius Cicero, M. Ö. 3 Ocak 106 yılında dünyaya gelmiş M. Ö. 7 Aralık 43 yılında vefat etmiştir. Romalı devlet adamı, filozof, hatip ve yazardır. Dönemin en iyi öğretmenlerinin gözetiminde hitabet, felsefe ve hukuk eğitimi alır. Marcus Tullius Cicero, kardeşi Quintus Tullius Cicero ile birlikte genç yaşta Roma'ya gelir, orada felsefe ve hitabet tahsil eder. Felsefenin hitabet için önemli olduğunu anlayan ilk Romalıdır. Bir kültür merkezi olan Anadolu ve Rodos'da zamanın ünlü filozoflarını ve hitabet ustalarını dinleyerek kendini geliştirir. Roma'ya döndükten sonra da hukuk alanında faaliyet gösterir, daha sonra da konsul olur. Mithridates Savaşı'nın neden olduğu karışıklıktan kaçıp Roma'ya yerleşen Epicurusçu Phaedrus'un Stoacı Diodotus'un ve Academiacı Philo'nun derslerine katılır. Akademi filozofu Antiokhos'dan Platon felsefesini, Stoacı filozoflardan Stoacı felsefeyi dinlemiştir. Roma'da felsefe üzerine yazan ilk düşünür olarak bilinir. Cicero ve Seneca, Stoacılıktan etkilenen önemli düşünürlerdir. Stoacılığın temelinde Epikürcü felsefe yer almaktadır. Bu iki felsefe akımı Roma'da birlikte yan yana yaşamış olmakla birlikte Stoacılığın Roma düşüncesi üzerindeki etkisi fazladır. Cicero tam bir Roma düşünürü olup Roma Stoacılığının doğal hukuk öğretisini formülleştirerek kendisinden sonraki Roma düşünüşünü bu doğrultuda etkilemiştir. Cicero'nun doğal hukuk kavramı, Stoa felsefesine dayanır. Yasalar kitabında, felsefe, insanların hem kendilerini, hem de doğal düzendeki yerlerini bilmelerini sağlayan bir araç olarak sunulur. Cicero'ya göre yasa, doğanın içine yerleştirilmiş egemen akıl olup, insanlara ne yapmaları gerektiğini emreder. Üç kitaptan oluşan De Natura Deorum yani Tanrıların Doğası adlı eserinin birinci kitabında Epicurusçu öğretiyle bu öğretiye karşı Academiacı görüşü, ikinci kitabında Stoacı öğretiyi, üçüncü kitabında ise Stoacı öğretiye karşı Academiacı görüşü ele alır. Cicero'nun eserleri yaşamıyla paraleldir. Şiirle başlayan yazın hayatı, onun asıl yeteneği olan düzyazıya geçmesiyle değişmiştir. Avukatlık mesleği gereği yaptığı savunma ve suçlama konuşmaları Cicero külliyatının ilk dönem eserlerini oluşturur. Zaman içinde bunlara teknik eserler de eklenir. M. Ö. 84 yılında hatipler için el kitabı niteliğindeki, dört kitaptan oluşan, günümüze sadece iki kitabı ulaşan De Inventione adlı eser Cicero'nun ilk düz yazı eseridir. Platon'dan da etkilenmiştir. Hatta siyasal eserlerinden ikisine Platon'un siyasal eserlerine verdiği adları verir. Bunlar, Devlet ve Yasalar olarak bilinen eserleridir. Cicero, Yunan düşüncesini Roma'da tanıtmak için büyük bir çaba harcamış, çeviriler yapmış, açıklayıcı kitaplar yazmıştır. Bir retorik kuramı da geliştirmeye çalışmış ve bu konuda da Oratore, Orator ve Brutus adlı eserleri yazmıştır. Cicero ahlakın düşük oldu bir dönemde gençliğe ders vermek, yardımda bulunmak istemiştir. Cato Maior adlı eseri gençlerin kaçınmalarını istediği tehlikelerden söz etmek amacıyla yazmıştır. Antikçağ'da söylev sanatına zirve yaptıran kişi şüphesiz Cicero'dur. Konuşma sanatındaki yeteneği ve bilgisi, dostları için en büyük destek olurken, düşmanları için en büyük engel olmuştur. Cicero, konuşma sanatı konusundaki bilgisini kuramsal eserlerinde, yeteneğini de siyasal ve yargısal alanda verdiği söylevlerinde ortaya koymuştur. Aynı eserin I.5 bölümünde ise Güzel konuşma becerisi, genelde hem kişisel hem de kamusal meselelerle çok yakından ilgili olan yegane şey olduğu için, hayatı güvenli, onurlu, şerefli, hatta hoş kılar. Çünkü bütün insani meselelerin rehberi olan bilgelikle desteklenirse devlet en büyük yararı ondan görür. Güzel konuşma becerisini elde eden kişiler onun sayesinde şan, şeref ve itibar kazanırlar. Bir dost için en emin ve güvenli destek yine ondan gelir. Dahası, bence insanoğlu birçok açıdan hayvanlara oranla daha zayıf ve güçsüz olmasına karşın, konuşabildiği için, onlardan üstündür. Dolayısıyla kişi aynı açıdan insanlara da üstünlük sağlayabilir. Bu üstünlük sadece yetenek ve alıştırmayla sağlanmaz, aynı zamanda ustalık işidir demektedir. Cicero Inventione adlı eserin başında felsefe olmadan retoriğin, retorik olmadan da felsefenin büyük bir başarı ve yarar sağlayamayacağına inandığını belirtmiştir. Cicero'nun eserlerinde retorik ve mantık ilişkisi, retorik ve felsefe ilişkisi ayrı bir inceleme konusu olduğundan bu makalede detaylı yer veremedik. Cicero'nun söylevleri ve mektupları Roma Cumhuriyetinin son dönemine dair iç siyasi koşullarını daha yakından tanımamızı sağlamaktadır. Antikçağ'da hitabet sanatı çok önemli bir yere sahiptir. Roma ve Helen şehirlerinin siyasi ve toplumsal koşulları hitabet sanatını zorunlu kılmıştır. Cumhuriyet dönemi Roma'sında Halk Meclislerinde ve mahkemelerde alınacak kararları etkilemek ancak etkileyici hitabet sayesinde mümkün oluyordu. Bir politikacı ve hatip olarak Cicero Roma'da iç çatışmalar döneminin tanığı olduğunu belgeleyen Philippicae Söylevlerini vermiştir. Bu söylevlerin en belirgin özelliği Romalı bir komutan olan Marcus Antonius'u eleştirmesidir. Bazı rivayetlere göre bu söylevler Cicero için yolun sonu olur. M. Ö. 43 yılının 7 Aralık günü başı kesilerek idam edilir. Başı Cicero'nun konuşmalarının kalabalıklar tarafından alkışlandığı kürsünün bulunduğu Forum Romanumdaki Rostra da halka teşhir edilir, elleri ise Senato binasının kapısına çivilenir. Sosyal ve politik yaşamı bir bütün olarak değerlendirildiğinde, dil bilimciler, filozoflar ve hukuk tarihçileri Cicero'nun yazmış olduğu eserleri Politik-Siyasi Söylevler, Edebi-Felsefi Eserler ve Ailesi-Dostlarına Yazmış olduğu Mektuplar şeklinde üç temel kategori altında sınıflandırmaktadır. Bu eserlerin tamamının ismini burada belirtmemiz mümkün değildir. Cicero, gerek kaleme almış olduğu edebi ve felsefi eserlerle, gerek vermiş olduğu söylevlerle ve gerekse aile yakınları, dostları ve politik rakipleri için yazmış olduğu mektuplarıyla olsun, aktarımlarının geneliyle dönemin Roma Tarihi'ne sıkı sıkıya bağlı kalmış ve Roma Cumhuriyeti'nin M. Ö. I. yüzyılının ilk yarısına ışık tutmuştur. Marcus Tullius Cicero yalnız siyaset alanında değil, edebiyat alanında da çalışmıştır. Siyaset ve adaletle ilgili nutukları, felsefi eserleri mektupları günümüze kadar gelmiştir. Bugün ailesine ve dostlarına yazdığı bine yakın mektup olduğu bilinmektedir. Öldüğü yıla kadar mektup yazmayı sürdürmüştür. M. Ö. 59-54 yılları arasında kendisinden iki yaş küçük olan kardeşi Quintus'a yazdığı mektuplarla tanınır. Cicero mektupları kişisel özelliklerinin yanı sıra yazıldıkları dönemlerin tarihsel koşul ve özelliklerini de yansıtan oldukça politik metinler olarak karşımıza çıkmaktadır. Üslubu kendine has bir özellik taşır. İç dünyasını, yaptığı işleri tam bir açık yüreklilikle anlatmıştır. Bu bilgilere ek olarak Cicero, Romalılara terim bilgisi kazandırmak amacıyla dil üzerine çalışmalar yapmış, yaptığı Latin yazın ve felsefe terim bilgisi çalışmaları ile dilin yüksek ve zengin yapısının ortaya çıkmasında önemli katkılarda bulunmuştur. Cicero'nun felsefe, hitabet ve dil üzerine düşünceleri orijinal dildeki örnekleri ile incelemiş eserler mevcuttur. Cicero'nun mektupları sayesinde Roma'nın son dönenme ilişkin iç siyasal koşullar, Eskiçağ'ın birçok dönemine göre çok daha yakından tanınmaktadır. Roma'da yazınsal mektup tarihi, Cicero ile başlamaktadır çünkü ondan önceye tarihlendirilecek mektup yok denecek kadar azdır. Roma yazınında mektup tarihine baktığımızda; mektuplar genelde papyrus üzerine, siyah mürekkebe batırılmış kamış kalemle yazılırdı. Yaprak yetmediğinde, ikinci bir yaprak birincisinin sonuna yapıştırılırdı. Mektup bitince, yuvarlanıp rulo yapılırdı, ip veya şeritle bağlanıp mühürlenirdi. Yakındaki kişilere ise genelde, zamanımızın tavla tahtası gibi açılıp kapanabilir bir tahta tabletin içine doldurulmuş ve yayılıp düzeltilmiş balmumu üzerine, stilus denen çivi gibi ucu sivri ve kafası çivininkinden çok daha geniş olan metal araçla kazılarak yazılmış mektuplar gönderilirdi. Mektubu alan kişi, okuduktan sonra, aynı tablete, stilusun başı ile balmumunu düzeltip kendi cevabını yazabilirdi. Mektuplarını, kimileri kendi elyazısıyla yazardı, kamuda önemli bir yeri olan, kimi varlıklı kişiler de librarius ya da servus ab epistulis denen sekreter durumundaki kölelerine yazdırırdı. Mektubu gönderenin adı, alıcınınkinden önce yazılırdı. Esenlik dilekleri de günümüzdeki gibi mektubun sonunda değil, alıcının adıyla birlikte aynı başlıkta yapılırdı. Mektup yine vale iyi dilek sözcüğü ile biterdi. Marcus Tullius Cicero'nun yazdığı ve başkalarından aldığı mektuplardan yalnız 931 tanesi günümüze kalmıştır. Bunlardan yaklaşık yüz tanesi kendisine gönderilen mektuplardır. Bunlar dört gruba ayrılır. Birinci grupta; atlı sınıfından zamanın en zenginlerinden, saygın kişilerden biri, Cicero'nun en yakın arkadaşı olan Atticus'a yazdıkları ve ondan aldığı mektuplar bulunur. Bunlar on altı kitapçıktan oluşur ve her kitapçık farklı sayıda mektup içerir. İkinci grup Cicero'nun yakından tanıdığı, o zamanın önemli kişilerine yazmış ve böyle kişilerden almış olduğu mektupları içerir. Bunlarda farklı sayıda mektup içeren on altı kitapçıktan oluşur. Üçüncü grupta kardeşi Quintus Cicero'ya özellikle M. Ö. 59-54 tarihleri arasında yazdığı 2 adet mektup bulunur. Dördüncü grupta ise, Brutus'un Atticus'a yazdığı, Cicero'yu eleştiren mektubu da kapsayan, Marcus Brutus'a M. Ö. 43 yılında yazdığı ve ondan aldığı 25 mektup yer alır. Cicero'nun sekreteri Tiro, efendisinin kendisine dikte ettiği ve saklamaya değer bulduğu mektupların ayrıca kopyalarını çıkarmıştır. Bunları birbirine ekleyerek rulo halinde bir koleksiyon oluşturmuştur. Özellikle 16 kitapçıktan oluşan ad Familiares grubuna giren mektupların günümüze kadar gelmesi Tiro ve onun bu uygulamasının sonucudur. Cicero'nun mektupları çok büyük farklılık göstermektedir. Atticus'a yazdıkları genelde yazınsal mektuplar değildir. Bunların çoğu eleştiri içerikli olup yayınlanması durumunda birçok önemli kişiyi incitebileceğini düşünen siyasi centilmenlik anlayışıyla yazdığı mektuplardır. Kimi mektuplarda neredeyse şifreli, imalı bir dil kullanmıştır. Bu amaçla çoğu kez sayısız Yunanca sözcükler kullanmıştır. Ayrıca çok sayıda, not denebilecek kadar kısa, çabucak yazılmış olanlar vardır. Dil çoğunlukla yazınsal değil, günlük konuşma dilidir. Birçoğu yazınsal biçimden yoksundur, düşünce ve duygular, dedikodu denebilecek kadar serbestçe açıklanmıştır. Epistulae ad Atticum'un değeri, özellikle mektupların içeriğinde, kişiliği, düşünceleri, zevkleri, siyasi görüşleri gibi, birçok açıdan Cicero'nun kendisi, Atticus ve o dönemin kimi siyasi olayları ve kişileri hakkında, kısacası dönemin tarihi ve Roma uygarlık tarihi ile ilgili oldukça çok bilgi vermesinde, yorumlar yapmasında yatmaktadır. Dört gruba ayrılan mektupların ortak özelliği o dönem üzerine yazılmış, ayrıntılı bir tarih kitabı niteliği taşımasıdır. Cicero mektuplarını resmi nitelikli ve kişisel olmak üzere ikiye ayırır. Cicero birçok mektup türlerinin olduğunu belirtir. Bunlardan haber mektupları, kendisinin benimsediği samimi ve esprili mektuplar, ciddi havalı mektuplar diye bir ayırım yapar. İkinci türe en iyi örnek, Cicero'nun C. Trebatius Testa'ya, M. Fadius Gallus'a ve L. Papirus Paetus'a yazdığı mektuplardır. Bunun yanında mektuplardaki konular esas alındığında; kutlama mektupları, avutma mektupları ve tavsiye mektupları olmak üzere alt sınıflara da ayrılmaktadır. Ad Familiares'te hemen hemen bütün bu türden mektuplar bulunmaktadır. Cicero'nun bu dört koleksiyonun çeşitli kesimlerine serpilmiş birkaç yazınsal türden mektup da vardır. Bunlara en iyi örnek, Sulpicius Rufus'tan aldığı, Cicero'yu kızı Tullia'nın ölümü nedeniyle onu avutmaya çalışan mektup, ciddi mektup türüne giren mektuptur. Diğer bir yazınsal mektup şekli de yapıtların başına konan ve hem yapıtı yakın birine adayan hem de bütün yapıta bir mektup havası veren mektuplardır. Yazınsal mektubun tarihçesi ile ilgili daha detaylı bilgiye Gül Özaktürk'ün Yazınsal Mektubun Tarihçesi başlıklı makalesinde bulmak mümkündür. Kişisel mektuplara örnek olan ve makalemizin de başlığını oluşturan Cicero'nun hukukçu Trebatius'a yazdığı mektuptur. Cicero'nun yaşadığı devir siyasi ve askeri olayların sık yaşandığı bir devirdir. Tüm Gallia'yı Roma'nın bir eyaleti haline getirmeye çalışan Caesar, harb mevsiminde ordusunun başında bulunur, kışı ise Roma'da geçirirdi. Fakat M. Ö. 54 yılı kışında Gallia'da isyan çıkar. İsyan Nerv'lerin Caesar'ın ordu kumandanlarından Quintus Cicero'nun ordugahına yaptıkları bir baskın hareketi ile başlar. Her ne kadar Marcus Tullius Cicero'nun kardeşi Quitus Tullius Cicero, hasta olmasına rağmen, tedbirli hareketi sayesinde girişilen bu isyan hareketini bastırmışsa da, huzursuzluk verici bu durum Caesar'ın o sene kışı ordularının başında geçirmesini gerektirir. Gallia'da Caesar'ın maiyeti arasında askerlikten hiç anlamayan hukukçu Gaius Trebatius Testa da vardır. Okuyuculara sunacağım bu mektubu güç durumda dahi istihzayı elden bırakmayan Marcus Tullius Cicero, Trebatius'a Gallia'dan Roma'ya hiç de iyi haberler gelmediği bir sırada yazmıştır. Cicero'nun Trebatius'a yazdığı mektubu okuyalım. olsaydın, gerçekten o koskoca adada senden daha bilgili bir hukukçu bulunmazdı. kendiliğinden çağırmasını biraz kıskanıyorum; oysa başkaları O'nun yanına yaklaşamaz, gururundan değil, işlerinin çokluğundan tabii. Mektubunda işlerinde hiç bahsetmiyorsun. Emin ol, iyi yürekli adamın iyi niyetine inanmaz görünmemek için artık yazmıyorum. bilmemdir. Fakat böyle bir şey yoksa benden, seni Roma'ya çağırmadığım için, Cicero ile ilgili ilgi çekici bir bilgiyi de belirtmek isterim. Cicero'nun yıllar önce yazdığı bir eserin günümüzde internetin ve modern tasarımın içinde yer alması dikkate değerdir. Lorem Ipsum metni Cicero'nun etiğe bir bakış niteliğindeki M. Ö. 45 yılında yazdığı Finibus Bonorum et Malorum yani İyi ve Kötünün Uç Sınırları anlamına gelen eserinden kaynak alıyor. Lorem ipsum metni 1.10.2 ve 1.10.33 bölümlerinden alınmıştır. Bu kitabın 1500'lü yıllarda popüler olması nedeniyle ilgili paragrafın bu metne girdiği düşünülmektedir. Lorem ipsum, yaygın olarak kullanılan bir yer tutucu metne verilen isimdir. Dolgu veya sahte metin olarak da bilinen bu tip yer tutucu metinler, aslında anlamlı bir şey söylemeden bir alanı doldurmaya yarayan metinlerdir. Nihai üründe gerçek kelimelerin nasıl görüneceği konusunda fikir verir. Lorem Ipsum, matbaacılıkta kitap basımı, web sitesi tasarımı, reklamcılıkta taslak onayı amacıyla ve grafikerler tarafından yazı tipi seçimi amacıyla kullanılmaktadır. Ayrıca Cicero'nun İyi ve Kötünün Uç Sınırları adlı eserinden kaynak alan Lorem Ipsum terimi yazar Selman Nuriler'in öykü kitabının da adı olmuştur. Cicero düşünce dünyası üzerinde büyük bir etki bırakmıştır. Bununla birlikte her çağdan farklı düşünürler onun Roma'yı birey, geleneksel toplum düzeni ve devlet üçgeninde ele alan eserlerini tekrar tekrar okumuş, her okumada onun zamanın ötesine ve her çağın insanına seslenen tespitlerini ciddiye almıştır. Cicero'nun kendi halkını bilgilendirmek için yazdığı eserleri yüzyıllara uzanan bir etki oluşturduğu açıktır. Dilerim bu kısa makale, Marcus Tullius Cicero'nun eserleri üzerinde yeni bir ilgi uyandırır. Zira her eser, her şahıs, ancak düşünce konusu yaptığımız, yeniden ele aldığımız zaman sınırlarını aşar ve bizi besleyecek yeni bir kaynak halini alır. Mektubun orijinal tercümesi korunarak, aynen yazılmıştır. F. Gül Özaktürk, Yazısal Mektubun Tarihçesi, Archivum Anatolicum, Yayın No:381, sayı 4, s:143-165, 2000. Çağatay Akşit, Yargısal Söylev Türünde Cicero'nun Kuramları ve Uygulamaları adlı yüksek lisans tezi, sayfa 7-8, 2006. Hacettepe Üniversitesi Almanca Biyoloji Öğretmenliği'nden mezun oldu. Aynı üniversitenin Fen Fakültesi Sistematik Zooloji Bölümü'nde yüksek lisans yaptı. TÜBİTAK Deniz Bilimleri Çevre Araştırma Grubu'nun projelerinde araştırmacı olarak çalıştı. Şiirleri halen Edebi Kültür Dergisi sitesinde yayınlanmakta."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/cile-cicegi-timbuktu", "text": "Hayat yalnızın yalnıza uçuşudur diyordu Plotinus. Günleri bir bir elerken, yılın sonuna doğru, bu kasım ayı M. Ö. 28. yüzyılda Mezopotamya'daki Uruk kentinde hüküm süren ölümsüzlüğü arayan Kral Gılgamış'ı hatırlattı. Yalnız karada ve denizde olan biten her şeyi bilebilmek, yaşlanmaya ve ölüme çare getirmiyordu. Bazı anları vardır Gılgamış ruhlu insanın. O anları, kendisi ve evreni için en önemli epizotlardandır. İnsanın kendinin bilgeliğine kapalı olmaması, alıcı gözle düşünerek hayata bakmasından geçmektedir. İnsanı erken öldüren sebepleri konuşabiliriz. Sinema insanın yaşlanmasını kolaylaştırır mı ? Buna katkısı ne ölçüdedir. Amerikan Sineması, Avrupa Sineması, Uzak Doğu Sineması insanın amaçlarınıdeğiştirerek, apolitik sanatın ölümüne mi vesile olmuştur? Hangi filmler, hangi insanları stimule ediyor/ harekete geçiriyor? Acının ve korkunun sinemada görüntü sürekliliği artık bize iyi günler uğramaz diyen yaşlı ve ölü ruhları mı çoğaltıyor. Hepimiz bir mangada talihimizi çekiyoruz. Bu sırada kafamızda stigmalar/sivri uçla açılan yaralar/ oluşuyor. Derin hançerler veriyor, apokrif/kutsal sayılmayan metinler. İnsan ölmelere doyamayan bir varlıktır. Parmenides, -zira aynıdır, düşünmekle varolmak der. Düşünmek istiyoruz. Tüm bunlardan 16. yy da İncilci Yahya tarafından yazıldığı söylenen \"beş yara ayini\"ni söyleyerek de kurtulamayız. Doğanın kendisini Mesih'in azabının aynası şekline çeviren ressamlardan etkilenen senaryo yazan ve görüntü yönetmeni olan sinemacıların varlığını da biliyoruz. Bütün bu bilgiler bir yana birden ayaklarımızın dolanmasına ihtiyaç duyarız. Rüyalar yetmez. Bir kaç film seyretmeliyim diye içimizden geçtği an, sıraya koyduklarımız arasında ilk önce imlediğimiz bize misafirliğimiz olur. Ben de öyle yaptım. İnce seçimlerden kanoya binmiş oldum ve açtım Timbuktu adlı filmi. Yönetmeni Abderrahmane Sissako olan bir film, 2015 yılının başında gösterime girmiştir. Dram türünde olan bu film; Fransa, Mali, Moritanya yapımıdır. Günümüzden oldukça uzak Afrika'nın içine çok hızlı bir biçimde düştüm. Hayır rüyada değildim. Kum rengi açısından dünyanın soluğunu izlemek harikaydı desem, her konuyu birden yemek olarak düşünmüş oluyorum. Öyle demeyeyim de bejin ortasından kana bulandım belki daha uygun. XI. asrın sonlarına doğru Tuareg halkının ticaret merkezi olarak hayatına başlayan Timbuktu Mali sınırları içinde yer alır. Asırlar boyu Timbuktu uleması tefsir, hadis, fıkıh ve kelam ilimleri ile birlikte dilbilimi, tarih, matematik, mantık ve astronomi ile ilgilenmişlerdi. Papa emriyle dolaşan seyyahlar tarafından, Timbuktu'da bilim ile uğraşanlara hükümdarların destek verdiği ve dışarıdan getirirlen yazma ve basma eserlerin, değerli eşyalardan daha fazla paraya satıldığını öğreniyoruz. Ticaret kervanlarının geçtiği bu tınılı yer, başı belli olmayan borulardan evrenin sesini duyurur gibi siyah efsaneleri geçmişinde barındırır. Avrupa'nın bu sırlı yumurtaya düşkünlüğüne dair belge olarak, şu şiiri de gösterebiliriz. Saray şairi olan Alfred Tennyson (1809-1892) 18 yaşındayken Timbuctoo şiirini yazmış, Cambridge Üniversitesi'nin verdiği Chancellor's Gold Medaladlı ödülü bu yüzden kazanmıştır. Ayrıca, BBC'nin 2009 tarihli The Lost Libraries of Timbuktu belgeselindeki sunucu, siyah ırkın köleleştirilmesi ve devletlerinin sömürgeleştirilmesiyle zenginleşen ülkeleri iyi bildiği için, Timbuktu'da mevcut astronomi ve matematik sahalarındaki yazma kitapları görünce çok şaşırıyor. Gelelim Timbuktu filmine. O günlerden bu günlere, altın şehir lakabının yerine bu film, kente başka bir açıdan yaklaşır. Radikal bir grup tarafından yönetilen Timbuktu'da, müzik dinlemek, futbol oynamak, sigara içmek, eldivensiz satış yapmak, çorapsız çarşıya çıkmak yasaklanmıştır. Yasakların insana ettiklerini başka bir şey belki de yapmamıştır. İnsana men' olunmak direkt olarak hırs, kibir, şiddet, cesaret huylarını bağışlar. Filmde geçen Kidane ve ailesini izleyenler, çölde açan çiçeğe benzetirken, genç ve bir çocuklu, kuma karışmış postmodernizm görüntüleriyle bizi ilginç bir vücut sıcaklığına eriştirir. Şehrin baskısından kendi seçtikleri çadıra ve çaya müzikli bir kaçıştır bu. Büst gibi duran eşi ve gamzeli kızıyla, uzanarak gitarından metinler okuyan siyah sarıklı adam, balıkçı Amadou'nun ineğini öldürmesiyle, bilinçle kurduğu direklerinin, yönetimle yıkılmasına izin vermiştir. Amadou karakterini görünce, içimiz demişti ki gözyaşı ile yaratılmış bu kişi. Lakinleri yine devreye sokmanın zamanıdır. Acıma duygusu bu kişinin yaptıklarıyla yerini sinirlenmeye bırakır. İnsanları insanlar rahat bırakmaz. Oysa çölde şahsi kültürü olan bu aile huzurla yaşayabilseydi. Olasılıklarzincirinde yeni kilitler birden zihnimizi karıştırır. Kidane'nin kadınına göz koyan yönetimden bir adam, kendi dinini kullanarak eline bir fırsat geçirmiştir. Kocası öldürülebilecek ve O'nun kadını kendisine kalabilecektir. İzlerken oluşan acılardan birincisi bu ailenin başına gelenlerdir. Ya müziğin yasaklanmasına ne demeli? Geldi ikinci yara. Kıymetli yerde müziğe karşı donanımlı bir sürü kişi yaşamaktadır. Evlerde ailecek genç yaşlı, gitarlarıyla şarkı söylerler. Ama diktatörler evin bacasından notanın çıkmasına izin vermez. Artık evinde uyuşturucu bulunmuş gibi müzikseverler muamele görürler. Üçüncü acı, futbol yasaktır. Top bir kişide bulunursa direk kırbaç cezasına tabi tutulur. Filmin gerçek dünya görüntülerinden birisi olan bir bölümü vardır ki, top olmadan takımlar maç oynarlar Futbol maçına önceden giden ben, zamanımı okumaktan alıkoyuyor diye bu alışkanlığımı değiştirmiştim. Bu sahneyi görünce, acilen futbol konulu bir tiyatro oyunu yazmak ve bir film daha çekmek istedim. Dördüncü yara, yaşlı bir adam yolda kalaşnikofla durdurulur ve erkeklerin pantolon boylarını kısaltmalarına yönetim tarafından karar verildi denir. Emredilir. Adam namlunun baskısıyla paçasını kıvırmaya çalışır. Asker olmadı der. Adam üstünü sokakta çıkarmaya zorlanır. Elbise ve Hukukadlı konu incelenmeli. Beşinci yara, kadının birisi bekar bir adamın dış kapısı önünde bulunur. Yönetimin kararıyla, bu kız ve adam taşlanarak öldürülecektir. Unutmamamız gereken bir görüntü de şudur; Horozlu kadın ve eldiveni giymeme imgesi ayrı ayrı filmde direnişi anlatan bir bölümdür. Filmin başındaki sahnede silahlardan geyik kaçar ve askerler bağırır yor, hemen öldürme Belirlenen av, yok etme gücüyle kendisinden uzaklaşması bir nevi kendi gücüne zarar vermemesi istenir. Sonra heykellerin silahlarla vurulması sahnesini izleriz. Yani gücün yakaladığı ve tutuklunun fonksiyonlarının elinden alındığı kara belaaddedilen günahkarların yok oluşlarını. Heykeller, sarsırılırken elimizden alınmış tüm haklar için, diken yutmuş gibi, kanayarak ağlarız. A. Sissako bu imgesellikle aslında özgürlüğe karşı oluşturulan, tüm dünyadaki genel tutumu ve yapılmak isteneni anlatıvermiştir. Geyiğin estetiğine, gücün kabalığı ve oyunu binmiş, geyik kendi kimliğinden mecburi olarak kara heykellere dönüşmüş sonra da parçalanmaya mahkum edilmiştir. Ölüme mahkum edilmiştir diyemedim. Çünkü heykel olmak zaten yok olmak ta sayılabilir. Umutlarını, dileklerini, geleceğini dondurmakağır bir sınavdır. En ağır sınav da şudur, hassaten ilgilendiği uğraşılarına birilerinin karışması. Burada karışılmakla kalınmamış, bireysel meşgalelerine karşılık ölümcezası verilmiştir. İğrençlikinsanın biricik amblemidir. Önüne bakan insanlar varsa o şehirde yasakvardır. Omuzlar dik değilse, şiddet yaygındır. Gözler buğulu bakışlarla yüklü ise, susturucular yakın çevrelerdedir. İnsanı yaratıcıdan uzaklaştıranlarlistesini kim belirlemiştir. En çok yaratıcı kullanılır insan tarafından. Görünmezdir. Sessizdir. İnsanlar tarafından parçalara ayrılır. Ve insan kullanışlı olan her şeyi çok sever. Bütün şiddet gösterileri bu eğilimden çıkmıştır. Durup dururken Efkaristiya bayramı yapamam şimdilerde. Ekmeğimin hamuruna kötülüğü bilen yılanlar sokulmuş durumda. Soylu denilen ırklara silahlar put olmuş, yutak borularından h harfi kelpetenle alınmıştır. Yazık olmuştur, yaşamak isteyene. Gülümsemenin, zorbalar tarafından ebedi mahkum edilişini günümüzde de çok görüyoruz. Yaşlanan dünyada her şeyin sona erecek olması cümlesi rahatlatıcı değildir. Gılgamış ruhlular, İsa olmakla denenmiş, omurlarda azalmalar olagelmiştir. Ölüm sessiz bir tanıkiken, bir bilge kavramı bile kullanan insan, bu başlık altında -gagalanmış-, rüzgarda artılarda, çivilenmiş, yaşamakhediye olmaktan çıkmıştır. İnsanın bireysel hakları üzerine dünyanın kararlar alması, bir mantık yanlışını da beraberinde getirir. Yeniden düşünceli davranışları yaygınlaştırabilmek için, sırtı yasaklardan uzaklaştırmalıyız. Yaşlanmak bir kader iken, tutuklanmakkazasını bu kadere eklememeliyiz. Bu konu burada bitmez."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/cok-uzaklardaki-yakinimiz-cemil-meric", "text": "Cemil Meriç, çok boyutlu, çok esaslı bir düşünce ve irfan atlası."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/darbeler-uzerine-bir-hafiza-kaydi", "text": "\"Yönetme hakkı\" halkın vekaletine dayalı bir haktır. Halkın kendisini yönetme hakkını verdiği kişiler için en başta gelen değer kuşkusuz \"ehliyet\"tir. Demokrasilerde halk vekaletini seçimlerde kime vermek istediğini beyan eder. Ve çoğunluğun tercihi, aynı zamanda bir ehliyet tescilidir. Vekil, yeni bir seçim dönemine kadar asıl olan seçmenin/halkın taleplerini göz önüne alarak yönetim mekanizmalarını bu talepler doğrultusunda kullanmaya özen gösterir. Halkın seçimlerde önem verdiği kriterler aynı zamanda toplumun değer yargılarının da göstergesidir. Nasılsanız, öyle idare edilirsiniz. Sözü yönetim ve halk arasındaki bağın şeklini belirleyen bir ana unsur niteliğindedir. Halkın iyiye, doğruya verdiği önem ehil yöneticilerin iş başına getirilip, getirilmediğiyle ölçülebilir. Halkın ehil olmayana vekaletini vermesinin sonuçları toplumlar açısından oldukça yıkıcı olabilir. O nedenle İslam, ehil olanların yönetici yapılmasını öğütler. Demokrasilerde bireyin irade beyanını seçimler belirlediğine göre seçmen tarafından verilen kararlar, yapılan tercihler son derece önemlidir. Zira, yasal değişimlerin adresi meclistir ve halk seçtiği iktidarın icraatlarını yeni bir seçime kadar kabul etmek durumundadır. Bu süreç içerisinde elbet halk çeşitli yollarla görüşlerini, taleplerini, eleştirilerini dile getirecek, yeni bir tercih dönemine hazırlık yapacaktır. Amaç sürekli toplumların daha ileri gitmesini sağlamak, onların refah düzeyini yükseltmek ve her geçen gün toplumsal desteği daha da artırmak olduğuna göre toplumun tüm katmanlarının daha iyiyi, daha doğruyu araştırması son derece önemlidir. Halkın ehil görüp seçtiği yöneticileri yeni bir tercih dönemi gelmeden şu veya bu gerekçelerle alaşağı etmek, güç kullanarak değiştirmeye kalkmak halkın iradesine karşı koymak olduğu gibi Hakk'ın ölçüleriyle de bağdaşmaz. Yönetmeyi kendine hak gören ve halkın tercihlerini dikkate almayan kimi güç odaklarının durumdan vazife çıkarmaları veya bunu kendilerine verilmiş bir görev gibi görerek her an iktidarı denetlemeye mecbur bir pozisyonda bulunmaları, onları tarih boyunca halk tercihlerinin önüne geçmek için adeta yarışa sokmuştur. O nedenle demokrasinin tarihi aynı zamanda bir darbeler tarihidir. Darbeler tarihi, siyaset tarihinin kendisi kadar geriye uzanır. Örneğin Roma İmparatoru Jül Sezar bir darbe kurbanı olmuştur ve bazı Roma imparatorları iktidara darbeyle gelmiştir. 1799'da Napolyon Fransa'da iktidarı bir darbeyle ele geçirmişti. Antik Yunan ve Hindistan kentlerinde de darbeler fazlasıyla yaygındı. Düzenli orduların kurulması ve silahlı gücün asker elinde toplanmış olması nedeniyle darbeler genelde askeri kuvvetlerin, silahlı organize güçleri içerisinden çıkmıştır/çıkmaktadır. Askeri darbe, bir ülkede silahlı kuvvetler mensuplarının bir hiyerarşi içerisinde veya bir hiyerarşiye bağlı olmadan silah zoru ile ülke yönetimine el koyması demektir. Askeri darbelerin çeşitli gerekçeleri olduğu gibi en geçerli nedenleri ise iktidarların ekonomik ve sosyal sorunları çözmede başarısız kaldıkları ve ülkeyi her geçen gün uçuruma sürüklemekte olduğu iddialarıdır. Bu doğrultuda ileri sürülen sav ise devletin iç ve dış güvenliğin zafiyete düştüğü, ekonomik göstergelerin gitgide kötüleştiği, rejimin tehlike altında olduğu yönündeki savlardır. Böylesi gerekçelerin oluşması için derin güçlerin çeşitli kesimlerle işbirliği yaparak toplumsal çatışmaları kışkırttığı ve darbelere zemin hazırladığı iddiaları ise en çok öne çıkan iddialardan biridir. Darbelerin, demokrasinin gelişmişlik düzeyleriyle, sivil sistemin yerleşikliğiyle ilişkisi yadsınamaz. O nedenledir ki genellikle darbeler demokrasisi gelişmemiş, buna uygun kurum ve kuralları yerleşmemiş ülkelerde meydana gelmektedir. Amerikalı akademisyenler Jonathan M. Powell ve Clayton L. Thyne'nin derlediği bilgilere göre, 1950 yılından 2010 yılına dek dünyada 475 adet darbe veya darbe girişimi söz konusu olmuş, bunların 239'u darbe girişimi olarak kalmış ve sivil yönetim tarafından etkisizleştirilmiş, 236'sı ise askeri kanadın sivil yönetime el koyması ile sonuçlanmış. Diğer bir deyişle, bu 475 askeri kalkışmanın %50,32'si darbe girişimi olarak kalırken, %49,68'inde ise darbe gerçekleşmiş. Bu kalkışmaları coğrafi bölgeler olarak değerlendirdiğimizde bunların sadece 8'inin Avrupa ülkelerinde meydana geldiğini görürüz. Geride kalanlar ise Latin Amerika ve Afrika ülkelerinde meydana gelmiştir. Darbelerin en yoğun olarak yaşandığı yılların 1960-1975 yıllar arasında olması darbelerin birbirini tetiklediği veya o dönemlerin dünyayı darbeler üzerinden şekillendirmeye çalışan yabancı ellerin aktivitesine bir işaret olarak değerlendirilebilir. Günümüze gelince; Darbe girişimleri hız kesmiş görünse de 2010 yılından bu yana dünyada 10 darbe girişimi yaşandı ve bunların 9'u başarılı oldu. Darbeciler sadece Türkiye'de başarısız oldular. Bu tarih aralığında Gine-Bissau, Madagaskar, Gine, Mali, Sudan, Papua Yeni Gine, Lesotho, Burkina Faso, Burundi ve Türkiye. Darbe yaşayan ülkeler ise: Nijer, Mısır, Gine-Bissau, Mali, Maldivler, Ukrayna, Burkina Faso ve Tayland darbe girişimlerine sahne oldular. Askerler zaman zaman sivil iradeye karşı güçlerini devam ettirmek için muhtıralarla da iktidarlara yön verirler ve toplumu darbelere karşı nötrleştirirler. Böylesi ülkelerde darbeler sürekli toplumların kaderi haline gelir. Darbeciler başarılı olduklarında sivil yönetimleri rafa kaldırırlar ve kendi yöntemleriyle halkı idare etmeye kalkarlar. Korku ve baskıya dayalı yönetimleriyle halkı baskı altına alırlar. Askeri darbe sonrasındaki yönetim tarzları da ülkeden ülkeye değişim göstermekte. Demokrasisi daha geride olan ülkelerde genelde yönetim askeri cuntanın elinde olur. Latin Amerika'da darbeden sonra değişik rütbede askerlerden oluşan cunta yönetimi oldukça yaygındır. Afrika'da ve Türkiye'de ise cunta ile birlikte çalışacak yeni bir meclis oluşturma ve bu meclis üyelerinin de cunta tarafından seçilmesi yönteminin uygulanması daha yaygın bir uygulamadır. 27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1980 darbeleri ile yönetimi ele geçiren cuntalar olan Milli Birlik Komitesi ya da Milli Güvenlik Kurulu, ülkeyi mutlak biçimde yönetmiş; aynı zamanda Kurucu Meclis ya da Danışma Meclisi adıyla cunta tarafından seçilen sivil temsilcilerin olduğu ancak MBK ya da MGK karşısında oldukça zayıf işlevli, güdümlü bir meclis oluşturulmuştur. Darbelerin tarihine baktığımızda demokrasileri yerleşmiş ülkelerin çoğunun geçmişinde halk tercihi önemli görülmemiş, halk adına yönetme sevdalıları erki elinden bırakmak istememiştir. Askeri darbelerin sık sık yaşanmasının nedeni, genelde sivillerin devleti yönetmeyi beceremedikleri yönündeki bilinç altına yerleşmiş olan düşünceleridir. Bu bilinçaltı zaman zaman çeşitli şekilde ortaya çıkabilmektedir. Bugün bile en demokrat sanılan ülkelerde dahi hala eskinin kalıntıları diridir ve yöneticiler o zinde güçleri dikkate almak zorundadırlar. Türkiye bugüne gelinceye kadar yönetme hakkını kendinde gören ve o nedenle seçilmiş iktidarları devirmeye yönelik birçok kalkışmayla karşılaştı. Bunların bazıları bu girişimlerinden sonuç aldılar. Bazıları ise henüz baş vermeye kalktıklarında başları ezilmiş ve böylece başarısız olmuşlardır. Türkiye'de ilk darbe girişimin Balkan Savaşları'nda alınan hezimetler üzerine ittihat ve Terakki önderliğinde yapılan Bab-ı Ali baskını olduğu belirtilir. Balkanların elden çıkması halkı isyana sevk eder. Halk bu durum karşısında Sadrazam Kamil Paşa Hükümeti'ni sorumlu tutmaktaydı. Netice itibarıyla savaştan alınan kötü sonuçlar nedeniyle, İttihat Ve Terakki önderliğinde darbe hazırlıkları başlamıştı. 23 Ocak 1913 günü o zamanlar binbaşı olan Enver Bey önderliğinde Bab-ı Ali'ye girildi. Dönemin Harbiye Nazırı Nazım Paşa silahla vurularak öldürüldü. Sadrazam Kamil Paşa'ya ise zorla istifa mektubu imzalatıldı. Mektup, padişah V. Mehmed tarafından kabul edildi. Yeni Sadrazam ise, 31 Mart Vakası sırasında da büyük başarılar gösteren Mahmut Şevket Paşa oldu. Bu olay Modern Türkiye Tarihi'nin ilk darbesi olarak değerlendirilmektedir. İdari yönden oldukça çalkantılı ve sert tedbirlerle geçen cumhuriyetin ilk dönemlerinde darbe girişimlerinin önü kapatıldı. Ancak, çok partili demokrasiye geçiş dönemimizle birlikte darbeler gündeme gelmeye başladı. Bu yeni dönemin dünyada çalkantıların olduğu, darbelerin etkin olduğu bir döneme tesadüf etmesinin de etkisiyle askerler sivil yönetimleri yakın takibe aldılar ve ortaya çıkan boşlukları kendilerinin sivil idarelere karşı güçlenmeleri için bir fırsat olarak değerlendirdiler. Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Kanunu'nun 35. maddesinde yer alan \"Madde 35 - Silahlı Kuvvetlerin vazifesi; Türk yurdunu ve Anayasa ile tayin edilmiş olan Türkiye Cumhuriyeti'ni kollamak ve korumaktır.\" Hükmü darbeciler için adeta bir sığınak oldu. Türkiye sivil iktidara karşı en acımasız darbeyi1960 yılında yaşadı. Çok partili döneme geçilmesiyle birlikte seçimlerde iki kez halkın çoğunluğunun oyunu alan ve halk tarafından coşkuyla desteklenen DP iktidarı, önce muhaliflerinin sert eleştirilerine hedef oldu. Daha sonra yaşanan bir kısım olaylar ve ileri sürülen iddialara dayanılarak sivil yönetim darbeyle devrildi. Sivil iktidara müdahale genç subaylar olarak anılan 37 subay tarafından hazırlandı. 27 Mayıs 1960'da Kurmay Albay Alparslan Türkeş'in okuduğu bildiriyle ordu yönetime el koydu. Cuntanın başında emekli Orgeneral Cemal Gürsel vardı. Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve hükümet üyeleri tutuklandı. Yüzlerce akademisyen, subay ve astsubay, öğretim üyesi, hakim ve savcı emekliye sevk edildi. Ülke Milli Birlik Komitesi tarafından yönetiliyordu. Daha sonra bu komite içinde de tasfiye yaşandı. Yassıada'ya gönderilen hükümet üyeleri komik ithamlarla, evrensel hukuka aykırı olarak kurulan Yassıada Mahkemesi'nde yargılanmaya başladı. En ağır iddialar Başbakan Adnan Menderes, Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Maliye Bakanı Hasan Polatkan ve Dışişleri bakanı Fatin Rüştü Zorlu üzerinde yoğunlaştı. Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan 16 Eylül 1961'de, Adnan Menderes ise başarısız bir intihar girişiminde bulunduğu için bir gün sonra sağlık heyetinden sağlam raporu alındıktan sonra öğlen vakti idam edildi. Ülkeyi yangın yerine çeviren 1960 darbesi TSK içerisindeki bazı askerlerin taleplerini kesmedi. Darbeci komite arasında bulunan ancak o tarihte Kore'de olduğu için darbeye katılamayan ve yurda dönüşünde Harp okulu komutanlığına getirilen Kurmay Albay Talat Aydemir ve arkadaşları darbenin etkilerinin kalıcı olması gerektiğini belirterek askeriye içerisinde örgütlenmeye gitti. Albay Talat Aydemir 22 Şubat 1962'de yapılan atama ve tutuklamalara karşı, askeri öğrencilerin de desteğini alarak darbeye kalkıştı ancak sonuç alamayınca pazarlık sonucu teslim oldu. Bu direniş uzlaşma ile sonlandırıldı ve Aydemir emekli edildi, 10 Mayıs 1962'de çıkarılan özel af yasasıyla da serbest bırakıldı. Ancak Albay Aydemir 21 Mayıs 1963'de Anayasa 'da öngörülen reformların gerçekleştirilmediği gerekçesiyle ikinci darbe girişiminde bulundu, girişiminde başarılı olamadı. Yapılan mahkemeden sonra Süvari Binbaşı Fethi Gürcan ile birlikte idama mahkum edildi. Hüküm 5 Temmuz 1964 günü yerine getirildi. Talat Aydemir ve Binbaşı Fethi Gürcan'ın darbeye teşebbüsü nedeniyle idam edilmiş olmaları TSK içerisindeki darbecilerin önünü kesmeyi sağlamadı. 1971 ve 1997 yıllarında yine TSK içerisinden bir grup mevcut iktidarların çekilmesini istedi. Post modern darbe denilen darbeye teşebbüs öncesi sivil iktidarı değiştirme yöntemlerini kullanılarak mevcut hükümeti istifaya zorlandı. 1971 yılındaki muhtıra öncesi Doğan Avcıoğlu'nun çıkardığı Devrim gazetesi etrafında toplanan ve içlerinde 27 Mayıs darbesini yapan Milli Birlik Komitesi'nin liderlerinden emekli Korgeneral ve kontenjan senatörü Cemal Madanoğlu'nun da bulunduğu bir grup darbe yapmayı planladı ancak 9 Mart 1971'de planlanan darbe girişimi, Mahir Kaynak ve Mehmet Eymür'ün de bulunduğu Milli İstihbarat Teşkilatı mensuplarının durumu Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç ve 1. Ordu Komutanı Faik Türün'e haber vermesinin ardından bastırıldı, izleyen süreçte Madanoğlu tutuklandı, ancak cezalandırılmadı. 9 Mart girişiminden sonra, 12 Mart 1971 tarihinde, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Memduh Tağmaç, Kara Kuvvetleri komutanı Faruk Gürler, Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Celal Eyiceoğlu ve Hava Kuvvetleri Komutanı Muhsin Batur'un imzasıyla dönemin Cumhurbaşkanı emekli orgeneral Cevdet Sunay'a bir muhtıra verilerek, Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel başbakanlığındaki hükümet istifaya zorlandı. Demirel, muhtıraya direnmeyerek istifa ettiği için \"şapkasını alıp gitmek\"le suçlandı. Türkiye, 1960 darbesinin ardından tarihinin en karanlık dönemlerinden birini, 12 Eylül 1980'de, dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren liderliğinde emir-komuta zinciri içinde yapılan darbe ve darbeyi izleyen süreçte yaşadı. 1980 darbesi sırasında tek kanallı Türkiye'de TRT ekranına Kara Kuvvetleri Komutanı Nurettin Ersin, Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya, Deniz Kuvvetleri Komutanı Nejat Tümer ve Jandarma Genel Komutanı Sedat Celasun'la birlikte çıkan Kenan Evren darbe bildirisini bizzat okudu. Darbeciler bu kez darbenin gerekçesi olarak azan terörü ve irticai faaliyetleri, siyasetin bunları önlemede zaaf gösterdiğini öne sürdüler. Darbeyle birlikte her gün akan kan nasıl olduysa bir günde kesildi. Bu durum askerlerin darbe öncesi kanın durması için çaba göstermeyip, darbeye zemin hazırlanmasını arzuladıkları şeklinde yorumlandı. Darbenin ardından partiler lağvedildi, parti liderleri önce askeri üslerde gözetim altında tutuldu, ardından yargılandı. Ülke 1983 seçimlerine kadar Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ve kuvvet komutanlarından oluşan Milli Güvenlik Konseyi tarafından yönetildi. -TBMM kapatıldı, anayasa ortadan kaldırıldı, siyasi partilerin kapısına kilit vuruldu ve mallarına el konuldu. -650 bin kişi gözaltına alındı. -1 milyon 683 bin kişi fişlendi. -Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı. -7 bin kişi için idam cezası istendi. -517 kişiye idam cezası verildi. -Haklarında idam cezası verilenlerden 50'si asıldı (18 sol görüşlü, 8 sağ görüşlü, 23 adli suçlu, 1'i Asala militanı). -İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis'e gönderildi. -71 bin kişi TCK'nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı. -98 bin 404 kişi örgüt üyesi olmak suçundan yargılandı. -388 bin kişiye pasaport verilmedi. -30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı. -14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı. -30 bin kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına gitti. -300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü. -171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi. -937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklandı. -23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu. -3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hakimin işine son verildi. -400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi. -Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi. -31 gazeteci cezaevine girdi. -300 gazeteci saldırıya uğradı. -3 gazeteci silahla öldürüldü. -Gazeteler 300 gün yayın yapamadı. -13 büyük gazete için 303 dava açıldı. -39 ton gazete ve dergi imha edildi. -Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi. -144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü. -14 kişi açlık grevinde öldü. -16 kişi kaçarken vuruldu. -95 kişi çatışmada öldü. -73 kişiye doğal ölüm raporu verildi. -43 kişinin intihar ettiği belirtildi. 12 Eylül 1980 darbesinin bu yıkıcı etkileri de askerlerin seçilmiş-sivil yönetimlere müdahale isteğini azaltmadı. Bir süre pusuda bekleyen zinde güçler bu kez 1980 darbesinden 17 yıl sonra, tarihe \"post-modern darbe\" olarak geçen 28 Şubat sürecinde, 12 Mart darbecilerine benzer bir yöntemle Necmettin Erbakan liderliğindeki Refahyol koalisyon hükümeti istifaya zorladı. Çok kanallı TV ve radyo Türkiye'sindeki 28 Şubat sürecinde medya kuruluşları temsilcileri de -yargı mensupları ve üniversite yöneticilerinin yanı sıra- Genelkurmay Başkanlığı binasında brifinglere davet edildi. Başbakanlık binasının karşısındaki Genelkurmay Başkanlığı'nda verilen brifinglerde, Başbakan Erbakan \"Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı birinci öncelikli tehdit olarak duyurulan irticanın lideri\" olarak yansıtıldı. Bu süreçte Fethullah Gülen'in desteğine ihtiyaç duyuldu ve Gülen TV'lere çıkarak Erbakan'a suçlamalarda bulundu. İktidarın yönetmeyi beceremediğini, bırakıp gitmeleri gerektiğini belirtti. Batı'nın düşman bellediği Erbakan'a hakarete varan eleştirilerde bulundu. Anlaşılan; Gülen'in arkasındaki güç ondan böylesi bir açıklama yapmasını istemişti. Yapılan çeşitli baskıların ardından koalisyonun ortağı Çiller görevi devralarak baskıyı ortadan kaldırmak istedi. Erbakan istifa etti ancak Çiller'in partisinde yaşanan istifalar sonrası Cumhurbaşkanı Demirel Çiller yerine Mesut Yılmaz'a hükümeti kurma görevi verdi. Böylece asker baskısıyla Refahyol hükümeti sonlandırılmış oldu. Ahmet Necdet Sezer'in görevinin sona ermesinin ardından TSK, Ak Parti iktidarın cumhurbaşkanını belirleme tercihine müdahale etmeye kalktı.11. cumhurbaşkanının seçimi için parlamentoda yapılan ilk tur oylamanın yapıldığı gün gece yarısına doğru Genelkurmay Başkanlığı sitesinden yapılan açıklama da, tarihimize \"e-muhtıra\" olarak geçti. AKP Hükümeti bu bildiriye kararlılıkla yanıt verdi. Ancak 27 Nisan 2007'de, hükümeti uyaran bu bildiriyi şahsen yazdığı ve duyurduğunu açıklayan dönemin Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt emekliye sevk edilmedi, hakkında idari/cezai bir soruşturma başlatılmadı, dava açılmadı. E muhtıranın asıl hedefi Erdoğan'ın cumhurbaşkanı olmasını engellemekti. Erdoğan, başbakanlıkta kalmaya karar verdi. Ak parti de eşi başörtülü olduğu için cumhurbaşkanı olması engellenmek istenen önceki başbakan Abdullah Gül'ü cumhurbaşkanı seçti. Bu arada darbelere karşı caydırıcı bir hamle yapıldı ve 2010 tarihinde yapılan mini anayasa değişikliğiyle darbecilerin yargılanmasına başlandı. 12 Eylül darbecilerinden hayatta olan Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya yargılama sonucu ağırlaştırılmış müebbet cezasına çarptırıldı. Cezaları iyi hal nedeniyle müebbete çevrildi. Kısa bir süre sonra Evren ve Şahinkaya'nın ölümüyle de davalar rafa kalktı. Ak partinin e-muhtıraya karşı dik duruşu, 1980 darbecilerinin yargılanmasını sağlamasının darbe heveslilerini caydıracağı düşünülüyordu. Ak partinin her seçimden başarıyla çıkması, AB normlarına uygun kimi düzenlemelerin yapılması toplumda darbe dönemlerinin kapandığı yorumlarına yol açsa da bütün sivilleşme girişimlerine rağmen TSK içerisine sızmış dini bir örgüt alttan alta yeni bir darbeyi örgütledi. Ve bu örgüt 15 Temmuz gecesi tarihin en kanlı darbesini gerçekleştirmek üzere harekete geçti. Fethullahçı Terör Örgütünün TSK içerisinde yapılanmaya başlamasının tarihi 1985'li yıllara kadar uzanır. 1980 darbesine methiyeler düzen, bir isim olan F. Gülen, darbe sonrasında da faaliyetlerini sürdürdü. Asıl hızlı yapılanma dönemi ise Özal dönemiyle başlar. Özal'ın işbaşına gelmesini fırsat bilen F. G sadece emniyet içerisine değil, TSK'ya da sızmanın çalışmalarına başlar. TSK'ya ilk sızmaların 1985-86 yılları olduğu belirtiliyor. TSK içerisine çok gizli şekilde elemanlarını yerleştirmeye başlayan Gülen, kimi özel toplantılarında ordu içerisine şakird yerleştirmenin önemine değinir ve bu durumdaki kişilerin çok büyük sevaplar kazanacağını anlatır. Ordu içerisine yerleştirdiği elemanlarına gizlenmelerinin gerektiğini anlatan Gülen, bunun için bu kişilerin ibadetlerini ertelemeleri, islam kaynaklarında yer almayacak yöntemlerle ibadetlerini yapmalarını veya hiç yapmamalarını belirtir ve bunlar için fetvalar verir. Bu yolla TSK içerisine yüzlerce kişiyi sokar. Daha sonra çalınan sorular vasıtasıyla askeri okulları da ele geçirirler. Ancak tüm bu sinsi çalışmalara rağmen TSK içerisindeki yapıyı tamamen ele geçirmeleri kolay olmaz. Zira, TSK düzeni bir hiyerarşiyle oluşmaktaydı. Yapının tepe isimleri bir hiyerarşiye bağlı olarak atanmaktaydı. Bu ise örgütsel yapının, halkanın tamamlanmasına engeldi. Bunun için mevcut yapıyı alt üst edecek bir zorlamaya, kimi gerekçelere ihtiyaç vardı. Yapılan anketlerde halkın en güvendiği kurumların en başında TSK gelmekteydi. O nedenle bu güveni yıkmadan hiyerarşiyle oynayabilmek mümkün gözükmüyordu. İşte bu noktada askerlerin seçilmiş iktidara darbe yapma hazırlığı içerisinde oldukları öne sürüldü. Türk Silahlı Kuvvetlerinin içindeki grupların siyasi iktidarlara karşı geçmişte birçok kez darbe girişiminde bulunduğu dikkate alındığında bu tür iddiaların gerçekliği her zaman mümkündü. Zira TSK içerisinde bir grup Ak Parti'nin asıl kadrosunun siyasal İslamcı olduğunu, onun devletin kılcal damarlarına kadar sızın diyen bir başka dinci grup olan F. Gülen grubuyla işbirliği yaptığını ve laikliği yok etmeye çalıştıklarını öne sürüyordu. Yapılan bu karşı propagandaya rağmen Ak Parti'nin yerel seçimlerden başarıyla çıkması ve genel seçimlerde de başarılı olması üzerine bazı muhalif kesimler kitlesel eylemlerle iktidara karşı sokak muhalefeti başlattılar. Cumhuriyet Mitingi adı altında düzenlenen mitinglerde, 'Cumhuriyetin elden gittiği, laikliğin tehlikede olduğu' gibi söylemlerle Ak Parti iktidarının önüne geçilmesi gerektiği öne sürülüyordu. Bunun için yargı dahil tüm kurum ve kuruluşlara çağrılar yapılıyor, Ordu göreve çağrılıyordu. Kimi medya kuruluşları askerlerin iktidardan aşırı derecede rahatsızlık duyduğunu, hiyerarşik bir darbe girişimi olmasa da TSK içerisinde bir grup askerin her an darbeye kalkışacağı öne sürüyordu. İşte bu atmosferde Ümraniye'de bir gecekonduda 27 el bombası, TNT kalıpları ve fünyeler bulundu. Genişletilen soruşturmalar sonucunda bu silahların iktidarı devirmek isteyen Ergenekon adlı örgüte ait olduğu belirtildi. F. Gülen'e bağlı savcıların yaptığı soruşturmalar kapsamında gözaltına alınan 58'i tutuklu, 150'den fazla şüpheli hakkında; silahlı terör örgütü kurmak, hükümeti devirmek, Hükümeti görev yapamaz hale getirmek, terör örgütü kurmak ve yönetmek, silahlı terör örgütüne üye olmak, silahlı terör örgütüne yardım etmek, cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti hükümetini ortadan kaldırmak veya görev yapmasını engellemeye teşebbüs, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti'ne karşı halkı isyana tahrik, patlayıcı madde bulundurmak atmak ve bu suçlara azmettirmek, Cumhuriyet gazetesine patlayıcı madde atmak ve 17 Mayıs 2006'daki Danıştay saldırısına azmettirmek, devletin güvenliğine ilişkin gizli belgeleri temin etmek, kişisel verileri kaydetmek, askeri itaatsizliğe teşvik, halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik gibi suçlarından kamu davası açıldı. Sürdürülen soruşturmalara göre Ergenekon terör örgütünün fikri temeli 2003-2004 yıllarında hazırlanan Ayışığı ve Sarıkız adlı planlara dayanmaktaydı. Bu planların asıl dayanağı ise zamanın Ege Ordu Komutanı olan orgeneral Hurşit Tolon'a ait olduğu belirtilen ve 2002 tarihinde iktidara gelmesi muhtemel olan Ak Parti iktidarına karşı hazırlandığı öne sürülen mücadele planıydı. İddialara göre Tolon, 32 sayfadan oluşan Ak Parti iktidarını engelleme planını zamanın Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'e sundu. Ancak Sezer, Tolon'a sakin olunması ve bir süre daha beklenmesini önerdi. Ergenekon planının dayanakları var olduğu iddia edilen bu rapora kadar uzanmaktaydı. Bu iddialarla başlatılan operasyonlar sonucu sivil, asker, bürokrat, gazeteci vs yüzlerce kişi mahkemelerde yargılandı ve müebbetlere varan ağır cezalara çarptırıldı. Bu davalarla birlikte TSK içerisinde birçok üst rütbeli subayın darbeci denilerek cezalara çarptırılması ve askeriyeden atılması üzerine TSK içerisine sızmış olan F. Gülen'e bağlı subaylar terfi ettirildi, atılanların yerine yerleşti. Bütün bunlar yapılırken iktidara sahip çıkılıyor ve böylece onlara darbe yapmak isteyenlerin yerine demokrasiye bağlı askerler getiriliyordu. Ak parti iktidarı yıllarca bu savlarla uyutuldu ve FETÖ'nün TSK içerisinde sızmadığı yer kalmadı. TSK içerisinde FETÖ'ye mensup olmayan askerler çeşitli ihbarla suçlanıp, askeriyeden atıldı. Sorular çalınarak askeri okullar F. Gülen'e bağlı gençlere teslim edildi. Böylece emniyetten sonra TSK'da FETÖ'nün eline geçti. Daha sonra Ak Parti'ye açılan kapatma davasından başlayarak yargı da ağırlıklı olarak FETÖ'nun eline geçti. Üstelik yargının kilit noktalarını ele geçirme işini de TSK'da olduğu gibi Ak Parti'yi koruma adına Ak Parti iktidarına yaptırdılar. Yargının bir daha sivil iktidara müdahale edememesi için bazı yasaların çıkarılmasının gerekli olduğunu iktidara yutturan bu yapı referandumla HSK'yı ele geçirdi. Böylece emniyet, TSK, yargı kuşatması tamamlanmış oldu. İktidarda Ak parti vardı ama ağırlıklı güç F. Gülen'in kontrolüne girmişti. İktidar, bu yapının kurduğu tuzağı fark ettiğinde iş işten geçmişti. İktidarın İsrail'le, AB ile çatışmaya başlamasının ardından Erdoğan ile Batı arasındaki ipler iyice gerilmişti. 2009'da Davos'ta Erdoğan'ın çıkışının ardından Mavi Marmara olayının yaşanması, İsrail'e destek veren ülkeleri de Erdoğan'ın karşısına dikti. Batı bloku Erdoğan'ın mutlaka siyaseten bitilmesi gerektiği üzerinde ittifak halindeydi. Bu görevi yerine getirebilecek olan tek güç ise Pensilvanya'da koruma altına aldıkları F. Gülen ve onun ordusuydu. Gülen, 28 Şubat'ta olduğu gibi yeniden Batı blokundan iktidarı devirme görevi almıştı. Yaptığı haftalık vaazlarında alttan alta Erdoğan'a eleştiriler yapmaya başladı. İsrail'in yıllardır yaptığı zulmü görmemezlikten gelip, Filistin'in İsrail'e attığı bombalar için gözyaşı döktüğünü belirten Gülen bu kez de Mavi Marmara için devreye girerek; Otoriteden izin alınmalıydı diyerek İsrail'in katliamlarına arka çıktı, ölenlere şehit denilemeyeceğini öne sürdü. Bu açıklamalardan anlaşılan; F. Gülen, Erdoğan'ı bitirmeye kararlıydı. Sistem içerisine yerleştirdiği ordusu en soldan, en sağa kadar birçok yerde aktif durumdaydı. Gülen ordusu TSK, Emniyet, Yargı, Bürokrasi ve Sivil örgütleri ele geçirmiş olan bir orduydu. Yapılan hesaplara göre bu derece güçlü bir yapının iktidarı belirleme ve Erdoğan'ı siyasetten uzaklaştırması zor değildi. Erdoğan'a ilk salvo onun en yakınındaki isim olan MİT müsteşarı Hakan Fidan üzerinden vurulmak istendi. Erdoğan'ın ameliyat olacağı güne rast getirilen bir günde Hakan Fidan FETÖ savcılarınca ifadeye çağrıldı. Şimdilerde itirafçı olan savcıların anlattıklarına göre Fidan o gün Oslo görüşmeleri nedeniyle devlete ihanetten tutuklanacak, daha sonra da dosya Erdoğan'a uzandırılacaktı. Böylece olay Erdoğan'ı da yargılama noktasına getirilecekti. Bu operasyonu başaramadılar. Fidan ifade vermeye gitmedi. Erdoğan onu korumaya aldı ve böylece Erdoğan ile F. Gülen örgütü arasındaki ilk büyük savaş başlamış oldu. İktidar, F. G örgütünün her tarafı ele geçirmesinin tehlikeli bir noktaya geldiğini ve buna engel olunması gerektiğini, aksi takdirde iktidarların bu yapıyla mücadeleye gücünün yetmeyeceğini düşünerek bu yapıyı durdurmak gerektiğine karar verdi. İlk olarak bu yapının finans kaynaklarını oluşturan dersaneleri kapatma kararı aldı. Bu karar FETÖ yapısı üzerinde bomba etkisi yaptı. Bu karara sert tepki gösterdiler ve açıktan açığa iktidara her platformda saldırmaya başladılar. Bu tartışmalar yaşanırken iktidar gezi parkında başlayan bir eylemle sarsıldı. Taksim'de yapılacak Taksim alanını düzenleme projesi nedeniyle ağaçların yok edileceğini öne süren bir grup gezi parkında eylemlere başladı. Burada ilk fitili yakan kişi ise HDP milletvekili S. S. Önder oldu. Başlangıçta gençler tarafından başlatılmış olan bu eylem daha sonra legal/illegal sol kitlelere yayıldı. FETÖ'ye bağlı polislerin şiddete dayalı uygulamalarıyla buradaki olaylar büyüdü. Olay Erdoğan iktidarını hedef alan bir halk ayaklanmasına dönüştürülmek istendi. Sadece İstanbul'da değil, yurdun çeşitli yerlerinde eylemler başlatıldı. Eylemlerde ölenler, yaralananlar oldu. Ancak sonunda iktidar aldığı önlemlerle bu eylemleri sona erdirdi. FETÖ'nun bu süreçte öne çıkmadan olayları kışkırttığı ve en soldan, en sağa bileşenleri olan bu eylemle iktidarın devrilmesine zemin hazırladığı daha sonraları ortaya çıktı. Kimi itiraflara göre ise bu bir tepki testiydi. İktidara karşı daha sonra yapılacak önemli operasyonlar için çeşitli kesimlerin iktidara karşı tepkisi büyütülmek istenmişti. Bu olaylardan yaklaşık beş ay sonra Türkiye büyük bir operasyona uyandı. Bu örgütün kontrolündeki bazı savcılar, bir süredir yaptıkları dinleme ve izleme sonucu iktidarın bazı bakanlarının yolsuzluk ve rüşvet işlerine bulaştığını öne sürerek dört bakan, bakan oğulları ve 80 civarında bürokrat, işadamını 17 Aralık 2014 tarihinde gözaltına aldılar. Asıl hedefin Erdoğan olduğu anlaşılıyordu. Birçok kişi tutuklandı. Bununla da yetinilmedi 25 Aralık'ta ikinci bir dalga başlatıldı ve bu kez Erdoğan'ın oğlu Bilal Erdoğan da şüpheli olarak gözaltına alınmak istendi. Örgütün savcısı Muammer Akkaş tarafından yürütülen soruşturmada 96 kişiye yöneltilen suçlamalar arasında 'suç işlemek amacıyla örgüt kurmak ve yönetmek, ihaleye fesat karıştırmak ve rüşvet' bulunuyordu. Savcı Akkaş, birçok iş adamının da aralarında bulunduğu 41 kişilik gözaltı listesi hazırladı, mahkemeden bazı iş adamlarının malvarlığına el koyma kararı çıkarttı. Ancak emniyet gözaltı kararına uymadı. İktidar karşı atağa geçerek emniyette büyük bir değişim yaptı. Çok sayıda kişiyi görevden aldı, yerlerini değiştirdi. Bu olaylardan sonra MİT tırları operasyonuyla örgüte bağlı savcı ve askerler Türkiye'nin Türkmenler'e gönderdiği tırları durdurdu. MİT elemanlarını tartakladı. Bu operasyon iç ve dış basına servis edildi ve Türkiye'nin IŞİD'e silah gönderdiği iddia edilerek Türkiye zor durumda bırakıldı. Yine hedef Erdoğan'dı. Erdoğan ve iktidarına karşı yapılan bunca operasyona rağmen Ak parti 30 Mart yerel seçimlerinden büyük bir zaferle çıktı. Oysa örgüt ve bileşenleri yerel seçimde iktidarın büyük bir yenilgiye uğrayacağını öne sürüyor, böylesi bir sonuç bekliyordu. 10 Ağustos'da yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminde de bu çevrelerce Erdoğan'a karşı yapılan tüm kampanyalar ve ittifaklar sonuç vermedi ve Erdoğan cumhurbaşkanı seçildi. Erdoğan, Cumhurbaşkanı seçildikten sonra da FETÖ ile mücadelenin önemine değinerek, F. Gülen örgütünün sistemden temizlenmesi için gerekli soruşturmaların açılmasını istedi. 30 Ekim 2014 tarihinde Paralel yapıyla mücadele MGK iç ve dış tehdit listesine girdi. Artık F. Gülen örgütü kıskaca alınıyordu. 14 Aralık 2014 tarihinde bu yapıya karşı önemli bir operasyon yapıldı ve yapının medya ayağındaki isimler gözaltına alındı. Bu tarihten sonra ise çeşitli operasyonlarla örgütle mücadeleye girişildi. Örgütün emniyet içerisindeki uzantıları temizlenmeye başlandı. Bürokrasi dahil birçok yerde faaliyette olan örgüt elemanları yargıya teslim edildi. Ancak, kamuoyunda örgütle ciddi bir mücadelenin yürütülmediği, bu konuda sadece Erdoğan'ın titiz davrandığı algısı yerleşmişti. Bu yapı mücadeleye rağmen hala her yerde etkinliğini sürdürüyordu ve uzun zamandan beri örgütlendikleri yer olan TSK içerisindeki uzantılarına hiç dokunulamamıştı. O nedenle sık sık örgüte bağlı askerlerin darbeye kalkışacağı öne sürülüyordu. Bu iddialar üzerine bazı savcıların TSK içindeki örgütlenme için soruşturma başlattığı ve 200 kişilik bir listeyi Genelkurmayın bilgisine sunduğu belirtiliyordu. Yargının bu atağının yanı sıra iktidarın ise TSK içinde temizlik yapmayı 2016 Ağustos ayındaki YAŞ'a bırakmayı tasarladığı sanılıyordu. F. Gülen'in yıllarca ilmik ilmik ördüğü TSK'ya çok güvendiği belliydi. Bu nedenle Gülen Erdoğan'a karşı tehditi hiç elden bırakmadı. Çeşitli şifrelerle Erdoğan'a karşı hem tehditlerini sürdürdü, hem de bağlılarına sonsuz ümitler verdi. Gülen'in TSK içindeki gücü AB tarafından da biliniyor ve yapılacak bir askeri darbenin mutlak başarılı olacağına inanılıyordu. Darbe sonucunda Erdoğan'dan kurtulunulacak ve yeni bir dönem başlayacaktı. FETÖ'nün darbe planı en ince ayrıntısına kadar planlanmıştı. Yurdun dört bir yanı darbeci askerlerce kuşatılacak, Erdoğan, tatilde olduğu Marmaris'te ele geçirilecekti. Bu tablo sonucunda halk çaresiz darbeyi planlayanların planlarına uyacaktı. Darbe sabah üzeri planlanmıştı ancak darbe planı akşama varmadan MİT tarafından öğrenilince darbeciler planlarını erkene almak zorunda kaldılar. Darbeci askerler 15 Temmuz saat 21.00' den itibaren kışlalarından ayrılarak planlanan yerlere doğru hareket ettiler. Köprülerin tek yönlü olarak askerlerce kapatılması vatandaşlarca darbeden ziyade teröre karşı alınmış geniş çaplı bir harekat olarak düşünüldü. Ancak sosyal medya üzerinde bunun bir darbe olduğu da hızla yayıldı. Birçok kişi darbe yapıldığı bilgisi üzerine hızla sokağa çıktı. Askerlere tepki gösteren vatandaşlara bazı subaylar silahla karşılık verdi. Devletini, milletini korumakla görevli bir grup gözü dönmüş FETÖ mensubu asker adeta halkına düşman kesildi. Emir komuta zincirine bağlı olmadıkları anlaşılan FETÖ'cü subayların planları açığa çıkmıştı. Hedefleri Erdoğan'ı etkisizleştirmek ve bu durum karşısında genelkurmay başkanı ile kuvvet komutanlarını darbeye sahip çıkmaya ikna ederek darbeyi emir komuta zinciri içerisinde yapılmış göstermekti. Bu nedenle darbeciler Genelkurmay başkanı ve bazı kuvvet komutanlarını rehin aldılar. Genelkurmay başkanı Hulusi Akar'a darbe metnini imzalatmayı başaramayan darbeciler yine de ele geçirdikleri TRT'den okuttukları bildiride darbeyi TSK'nın emir komuta zinciri içerisinde yapılmış bir darbe olarak gösterdiler. Bu arada darbeciler MİT ve Gölbaşı Özel harekat merkezini kontrollerine almaya çalıştılar. Hedeflerinden birinin Hakan Fidan'ı öldürmek olduğu anlaşılıyordu. Ancak buralarda karşılaştıkları direnişler sonucu amaçlarına ulaşamadılar. Özel harekat merkezini bombalayan darbeciler burada 42 polisimizi şehit ettiler. Saatler ilerledikçe halk başbakan Binali Yıldırım ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın akıbetini öğrenmeye çalışırken Başbakan Yıldırım saat 23.00 civarlarında NTV'ye bağlanarak, bir grup askerin darbe girişiminde bulunduğunu, ancak başaramayacaklarını ve darbe girişiminde bulunanların en ağır cezaya çarptırılacağını belirtti. Saat 00.30 civarlarında da Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Face time ile CNN Türk TV'ye bağlanıp halkı sokağa çağırmasıyla darbeciler iyice zora girdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, CNN Türk canlı yayınına bağlanarak, halka sokağa çıkma ve darbe girişimine karşı direnme çağrısında bulunmasının ardından, yurdun tamamında halk darbe girişimine direnmek üzere, meydanlara akın etti. Darbe girişimine muhalefet partileri de tepki gösterdi, ilk olarak MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, ardından CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, darbe girişimine karşı açıklamalarda bulundu. Saat 01.00'de Koordinasyon Merkezine, Atatürk Bulvarı, Hoşdere Caddesi ve Genelkurmay civarında 6 tankın araçları ezerek ilerlediği, Genelkurmay çevresinde ve karargah içinde çatışma çıktığı, Ankara Emniyet Müdürlüğüne uçak, helikopter ve tankla atış yapıldığı bilgisi geldi. İstanbul doğumlu. Edebiyat alanında, kitap eleştiri, analiz, deneme yazıları yazıyor. Ayna İnsan Kültür ve Edebiyat Dergisi'nin İmtiyaz Sahibi ve Genel Yayın Yönetmenliğini yaptı. Halen serbest düzeltmenlik ve editoryal çalışmalar yapıyor. Star Gazetesi, Yeni Şafak Gazetesi, Karar Gazetesi, Hece Edebiyat Dergisi, İtibar, Şiar, MOCCA Dergisi, Edebistan'da aktif olarak çalışmalarını sürdürmektedir. Yazarın spesifik portre çalışmaları da bulunmaktadır."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/deger-mi", "text": "Bu dünya ne krallar, ne sultanlar gördü. Büyük İskender de geçti, Cengiz han da geçti, Napolyon da geçti bu fani alemden. Şu köhne arz, ne Karun'lar, ne Henry Ford'lar, Mir Osman Ali Han'lar, ne Mansa Musa'lar gördü. Büyüklük, bilgiden daha ziyade davranıştan ileri gelir. İkisi arasında dengeyi kuramayanlar, neticede ukalalık derekesine düşerler. Yıllar içinde bilgiyi/ilmi değil, irfanı/hikmeti önemser oldum. Buna bağlı olarak edep ve adabı. Bilgi ve ilim insanı çoğu zaman, haddini bilmez bir noktaya itiyor. İrfan ve hikmet ise, haddini bildiriyor, durmasını öğretiyor. İlim/bilgi kesbi, irfan/hikmet vehbidir. İlim/hikmet, edep ve adab yoksunu insanların eline düşünce, onları şeytanlaştırıyor, kötülük timsali yapıyor. İrfan ve hikmet ise, insanı mahviyet ve mahfiyete götürür. O noktaya vardığınızda, her şeyin fani olduğunu anlarsınız, dünyevi bir arzu ve isteğiniz kalmaz. Çoktan beri zihnimi kurcalayan bir mesele yukarıdakileri yazmama sebep oldu. Son zamanlarda ne çok bilen insan var! Her şeyin alimi, her şeyin uzmanı, her şeyin piri. Her şey ondan sorulur, bir mecliste o varsa, sadece o konuşur. Diğerleri onu dinlemek zorundadır. Çünkü o, Kur'an-ı Kerim'e dayanmaktadır, Nebevi Sünnet onun ağzından kevser şarabı gibi akıp gitmektedir, avucunuzu açıp onun ağzına yanaştırıp birkaç avuç almazsanız, yaşadığınız hayat bomboştur. O, hayatın, dünyanın, ilmin, dinin merkezidir. O olmazsa, her şeyin sonu gelecektir. Onsuz, hiç bir şey düşünülemez! O, merkezdir, siz çevre. O, hocadır, siz onun yanında, talebe bile değilsinizdir. O, kurtarıcıdır/mehdidir, siz kurtarılması gereken aciz, günahkar, fasık, facir, zavallı bir insansınız. Sizin ne haddinize onun yanında söz almak, konuşmak, görüş beyan etmek, yorum yapmak! Bunu uzatabilirim, bu tipin psikolojisi üzerin e uzunca yazabilirim. Şurası kesin: Ne yazsam, eksik kalır. Artık kendimce şöyle bir karar aldım: Bu tiplerle selam sabah dışında konuşmayacağım, beden ve ruh sağlığım açısından bunun gerekli ve daha uygun olduğu kanaatine vardım. Sanırım, dinimiz İslam, kendisini savunduğunu iddia edenlerden çektiğini, gavurdan bile çekmemiştir. Bir de şunu söyleyeyim son olarak: bunlarla karşılaştığımda, aklıma nedense MFÖ'nün peki peki anladık, sen neymiş be abi! şarkısı geliyor. Varlıkla yokluk arasında ince bir çizgi bile yok. Arkasında hoş bir sada bırakan ne mutlu bir insandır!"} {"url": "https://edebistan.com/deneme/derin-yazmak-derin-okumak-babil-e-donus-te-kelime-tercihleri", "text": "Eagleton Edebiyat Nasıl Okunur kitabına Nietzsche'nin 'yavaş okuma' dediği koca bir gelenek hiçbir iz bırakmadan unutulma tehlikesiyle karşı karşıya. diyerek başlar. Elhak öyledir; ben iyi okuduğumu ve okumayı ciddiye aldığımı düşünürüm ama sık sık kendimi bazı romanları ve öyküleri üstünkörü okurken yakalarım. Bu da çoğunlukla olay örgüsüne hakim olmaktan başka bir şeye yaramıyor tabii. Metnin ne anlattığını öğreniyorum ama nasıl anlattığı, nüansları; küçük bir kelimeyle, bazen bir virgülle yarattığı dünyalar gözümden kaçıyor. Bu tarz bir okumanın, yavaş okumanın tarihe karışma noktasına gelmesinin sebepleri başka bir yazının konusu. Küçük bir kelimeyle dünyalar yaratılabilir, evet. Hatta artık darb-ı mesel haline geldi; bir şiirin bir mısraındaki tek bir kelimeyi, hatta noktalama işaretini çıkarsak ya da yerini değiştirsek şiirin bütün anlam dünyası yıkılır. Çünkü anahtarın dişlerinden teki kırılsa kilidi açmaz, derler. Bu yüzden iyi bir yazarın aynı zamanda iyi bir strateji uzmanı olduğunu ve metin dahilindeki her kelimeyi kasten seçtiğini, olası bütün anlam katmanlarını düşündüğünü, matematik ve doğadaki fraktallar gibi her kelimeyle yeni bir mana motifi yarattığını, yani derin yazdığını kendi kendime sık sık hatırlatmaya çalışırım. Diğer yandan, Cemal Şakar'ın Edebiyatın Doğası'nda Heidegger'den ilhamla belirttiği gibi dil insanın evidir. İnsan dille ilişkisinde özne konumunda değildir ve dilin hakimiyeti altındadır. Bu da bence şu demek: Kelimelerin her birimizin kafasında anlamları, çağrışımları, onun da ötesinde bulanık alanları var. Bu anlamlar, çağrışımlar, bulanık alanlar; kelimeler, tamlamalar, öbekler, cümleler oluşturdukça birbirine giriyor, çoğalıyor ve sınırlarına tam vakıf olmamızın mümkün olmadığı sisli bir dünya yaratıyor. Dil bizden bağımsız var olan, kısa ömrümüze göre ezeli ve ebedi sayılabilecek, bizden bağımsız olarak taşıdığı anlam ve ifade imkanlarıyla maddi bir şey olduğu için bu sisli dünyayı her birimiz kendi penceremizden, kısıtlı olarak görüyoruz. Fakat karşımızdaki metnin, bizim görüş alanımıza girmeyen, yazar tarafından yaratılmış daha geniş, somut bir dünyası mevcut. İşte bu dünyayı daha iyi görebilmek için derin okuma yapmamız lazım. Aslında yeterince açık görünse de derin okumayı tanımlamamız, en azından ne idüğüne dair birkaç ipucunu göstermemiz iyi olabilir. Öncelikle koşturmadan, yavaş, acelesiz, yerine göre geri döne döne okumak. Walter Ong'un Sözlü ve Yazılı Kültür'de, Barry Sanders'ın Öküzün A'sı'nda belirttiği gibi biz okur yazarların düşünce yapısını şekillendiren en önemli unsurlardan biri, mürekkeple kağıda hapsedilmiş sesleri tekrar tekrar, doğru anlamını çıkarıncaya kadar, acele etmeden okuyabilmemiz. İkinci olarak metne, bazı postmodern anlayışların iddiasının aksine, anlamı tamamen okurun vermediğinin farkında olmak geliyor. Çünkü karşımızdaki oyuncak değil; bir insanın belli bir amaçla kurguladığı ciddi bir ürün. Yazar her şeyden önce bir şey anlatmak istiyor, bunu yaparken belli araçlar kullanıyor ve kendi hayatı, tecrübeleri, bilinçaltı gibi bazı dış kuvvetlerin etkisi altında kalıyor. Bu sebeple, Eco'nun yanılmıyorsam Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti'de aşırı yoruma örnek verdiği üzere, bir Kırmızı Başlıklı Kız'ı çocuklara eğlenceli yoldan kimyasal reaksiyonları anlatan şifreli bir metin gibi görmeye niyetimiz yoksa metnin ve metnin yazarının bizden bağımsız, hakiki varlıklar olduğunu kabul etmeliyiz. İşte ondan sonra yaşamı, kişiliği, sorunları, edebiyat anlayışı ve yazı hayatıyla yazarı, yaşadığı devri ve çevreyi, eserinin kamuya arz edildiği tarihteki fiziksel şartları vesaire tanıyarak derin okuma yapmaya başlayabiliriz. Bu noktada kuramı bir kenara bırakıp F. Scott Fitzgerald'ın Babil'e Dönüş isimli uzun öyküsündeki iki kelime tercihi üstünden kısa bir derin okuma denemesi yapmak istiyorum. O zaman önce birtakım doneler: I. 20'lerde birtakım Amerikalılar Paris'te çok müreffeh ve sefih, çalışmalarına gerek kalmaksızın, sadece eğlenerek yaşadılar. II. Scott Fitzgerald ağır alkolikti, ömrünün son yıllarında iyileşme umutlarını tamamen yitirdi. III. Scott'ın karısı Zelda Fitzgerald, psikolojik sorunlarla uzun süre boğuştuktan sonra 1930'da şizofreni tanısıyla akıl hastanesine kaldırıldı. Şimdi de öykünün muhtasarı: Charles J. Wales, Charlie, Roaring Twenties (Kükreyen Yirmiler, yani haz dolu 1920'ler) esnasında Amerikalılara çok müreffeh bir hayat sunan Paris'te büyük eğlence alemleri yaptıktan sonra, 30'lardaki Büyük Buhran esnasında aynı şehre tekrar gelir. Olgunlaşmış, ayakları yere basan bir adamdır artık, tabiri caizse büyümüştür. Alkolizmiyle savaşmış, içki alışkanlığını kabul edilebilir seviyeye çekmiştir. Prag'da iş yapmakta, eski müsrifliklerinden uzak durmaktadır. Paris'e baldızının yanında bulunan kızının velayetini almak amacıyla gelir. Bir süre Paris'te flanör gibi, eskiden yaşadığı mekanları gezerken görürüz Charlie'yi. Falanca meydandaki restoranın önünden geçer, filanca bulvardaki kafeye uzaktan bakar. 20'leri zihninde tekrar yaşar. Ama bütün hazları son noktasına kadar yaşadığı, çocuk gibi yaramazlıklar yaptığı o günleri gülümseyerek değil, utanarak hatırlamaktadır. Nihayet, ablasının ölümü için Charlie'yi suçlayan baldızını ziyarete gider. Uzunca bir süre Charlie'yi davranışları ve sözleriyle baldızını, artık adam olduğuna ikna etmeye çalışırken izleriz. Baldız sonunda ikna olur, kızının velayetini Charlie'ye vermeyi kabul eder ama gerekli hazırlıkların yapılması için ondan kısa bir süre ister. Bu süre zarfında Charlie, geçmişin kabusları ve geleceğin tatlı rüyaları içinde kendisi de kızıyla beraber Prag yoluna düşmeye hazırlanır. Kızına dadı bulmak için arayışlara girer vesaire. Her şey yoluna konmuşken, ertesi sabah kızını alıp yola düşeceği akşam, geçmişin hortlakları Charlie'ye musallat olur. Baldızının yanında eski defterleri açarlar ve psikolojik durumu pek de yerinde olmayan baldız, kızı Charlie'ye vermekten vazgeçer. Yukarıda derin okuma yapmak için tanımamız gereken şeyleri göz korkutmak için yazmadım. Babil'e Dönüş'ü okuyup geçmemek, ondan bir yavaş ve derin okuma zevki almak için Fitzgerald'la ilgili uzun biyografi kitapları, 20'lerin ve sonra Büyük Buhran'ın Paris'i hakkında tarih araştırmalarını hatmetmeye gerek yok. Çok basit bir internet taraması yeterli, hatta genel edebiyat tarihine aşinaysak buna bile gerek yok. İmdi, metni okurken kendimize ilkin Fitzgerald'ın Paris'i neden Hemingway gibi bir feast'e değil de Babil şehrine benzettiğini sormalıyız. Yazar, güçlü kelime tercihleriyle metne bağlı fraktallar, ayrı bir anekdot sezdiren cep hikayeler oluşturmaya daha başlığın ilk kelimesinden başlıyor. Dikkat edilirse konuşan Charlie değil, anlatıcıdır. Çünkü Fitzgerald, James Wood'un Kurmaca Nasıl İşler'de yaygın ve işlek bir taktik olarak işaret ettiği üzere, anlatıcının sesiyle karakterin sesini harmanlar. Anlatıcı sık sık karakterin duyguları üstünden konuşur. Bence bu durum, Charlie yerine Charles'ın kullanılmasını, bu sinsi kelime tercihini daha vurucu kılıyor. Şöyle ki rezil kepaze olduğu, artık kendine yakıştıramadığı hareketlerde bulunduğu mekanları gezerken; kırdığı, mahcubiyet duyduğu, kendisini kötü hatırlayan, belki de karşılarında utançtan ezildiği insanlarla görüşürken kahramanımızın adı Charlie'dir, küçük Charles'tır, Charles'çıktır. Gelgelelim loş bir yazıhanede, masanın üstün tarafında oturan kahramanımızın karşısından iş başvurusuna gelen dadı adayları geçerken iş değişir. Bir Bearn'liyle ve Breton köylüsüyle konuşurken küçük Charlie, Charles Bey oluverir sanki. Burada Fitzgerald'ın köylü derken kullandığı kelime peasant'tır, villager vesaire değil; ırgat, rençper ve ahmak anlamlarına da gelir. Fitzgerald, neredeyse gundi diyecekmiş kadına. Charlie kendi sosyal sınıfından olmayan insanların karşısına geçip muhtemel patron sıfatıyla kuruluverince sanki Paris'te kaç gündür yaşadığı hisleri unutur. Tekrar o kurumlu, kibirli, zengin Amerikalı iş adamı oluverir. Bütün öykü boyunca süklüm püklüm gezen adam, burada ilk defa kasılarak bacak bacak üstüne atar sanki. Fitzgerald Charlie ismini bir kereye mahsus Charles yaparak tüm bunları gizleyeceğine karakterin o anki duygularını, jestlerini uzun uzun anlatabilirdi. Ama başta ifade ettiğim gibi iyi bir strateji uzmanı olduğu için tek bir kelimeyle bir cep hikaye kurarak son ilmeği bağlama işini okura devretti. Özetle, Fitzgerald'ın da aralarında bulunduğunu düşündüğüm iyi yazarların derin yazdığına inanıyorum. Bu insanlar bazen çok büyük boyutlara varacak şekilde kelime ekonomisi yapıyor, her şeyi dile getirmeyerek bazı şeyleri üstü kapalı anlatıyor, bazen çok sıradan bir kelimenin kıvrak bir kullanımıyla bambaşka anlamlara işaret edip bambaşka anekdotlar sezdiriyorlar. Daha kaliteli ve nüfuzlu bir okuma deneyimi için okur olarak bizlerin de belki umduğumuz kadar çok değil ama derin okumamız gerektiğini düşünüyorum. Bu da bence metnin ve yazarın bizden bağımsız olduğunu ve iyi bir yazarın, metninin her veçhesinde ipleri elinde tuttuğunu kabul etmekten ve acele etmeden, metne ve yazara dair sahip olduğumuz bilgilerden yararlanıp ipuçlarını yakalamaya çalışarak okumaktan geçiyor. Çünkü benim tecrübeme göre zamanı yenmiş metinlerin en azından pek çoğunda karşımızdaki basit bir yazı değil; en az bizim kadar zeki insanların kaleminden çıkmış, son derece kasıtlı ve karmaşık, entelektüel bir ürün oluyor. 1994'te İstanbul, Fatih'te doğdu. Samiha Ayverdi Anadolu Lisesi'ni bitirdikten sonra 2012-2017 yılları arasında Kadir Has Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde Reklamcılık okudu. Halen İstanbul Üniversitesi'nde Amerikan Kültürü ve Edebiyatı tahsil etmektedir. Uzun yıllar çeşitli konvansiyonel ve yeni medya kuruluşlarında altyazı ve dublaj çevirmeni olarak çalıştıktan sonra kitap çevirmeye başladı. Birçok çevirisi arasında Hazar Sözlüğü, Klasik Osmanlıca manzum aslından nesren günümüz Türkçesine aktardığı Yusuf ile Züleyha, İngilizce asıllarından tercüme ettiği Karanlığın Yüreği, Kvaidan, Ludwig Wittgenstein ve Hemingway İtalya'da da bulunmaktadır. Romancı da olan Daniş'in biri ödüllü olmak üzere Serçelerin Ölümü ve Yeryüzü Blues adlı iki romanı vardır."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/dilek-kartal-in-cifte-acmaz-i-uzerine", "text": "Yutkunmak, yut'tan türetilmiş Türkçe bir kelime. Tuncer Gülensoy'un Köken Bilgisi Sözlüğü'ne bakılırsa, yutkunmak'ın... dayanıp sesini çıkarmamak, katlanmak; tam ve doğru söylemek; inanmak, aldanmak, kanmak; türlü anlamlara gelen sözü anlayamamak; söylemek istediği bir sözü kendini tutarak söyleyememek... şeklindeki anlamlarını, yut kökü bizzat içeriyor. Aynı durum bir şeyi söylemekle söylememek arasında duraklamak anlamındaki yutkun kelimesinin mecazi kullanımı için de geçerli. Kaşgarlı'nın Divanü Lügat-it Türk'ünde, yut'u, kışın soğukta hayvanları öldüren felaket, yutık'ı da yutamak, soğuktan hayvan telef olmak şeklinde açıkladığını iletmem, yutkunmak'a mana bakımından bir şey kazandırmaz sanırım ama, yutkunma yoluyla aynı zamanda bir bedel de ödenmek zorunda kalınıyorsa, o bedelin daha iyi anlaşılmasına imgesel bir katkı sağlayabilir. Bedel diyorsam, bundan ilk ve son kastım onun tahyili olmasındandır. Tahyili dediğimse fikre düşürmek, bir şeyi surete getirmektir. Bu yanıyla yutkunmak, tam da Kierkegaard'ın deşelediği kaygı terimine dahil edilebilecek bir şeydir. Çünkü söyleyebilecekken söyle memenin, belki de bununla söyle mediği şey üzerinden asıl söylemek istediğini söyle menin, ilgilisinde doğurduğu hal, anlık bir kalp sıkışmasına, fikrin sekteye uğramasına, psişik bir bocalamaya, tedirginliğe düşmeye ve kaygıya kapılmaya sebeptir. Dilek Kartal'ın İz Yayınları arasından yeni çıkan Çifte Açmaz adlı kitabında topladığı şiirlerde, şairi olarak bizzat yaşayanı ve dolayısıyla soyutlayanı olmakla kalmayıp, okuru olarak beni de doğrudan içine çektiği bir hal'dir o yutkunma hali. Dilek Kartal, İkinci Yeni'nin masaya, sandalyeye, otele, aşk dahil cinselliğe... yedirdiği güncelliği, öz-nel-likten hareketle, toplumsal düzeye tekrar iade etmektedir. Tekrar diyorum, çünkü İkinci Yeni din, vatan, hamiyet, şehadet, millilik, yerlilik vb. terimleri eze eze, şiiri gündelik hayatın sıradanlığına zorla ikna etmiş, dolayısıyla toplumsal duyuş ya da çoğul aidiyet duygusu diyebileceğim hususları şirin dışına düşürmüştü. Hatta, söz konusu terimleri içkin olan önceki şiiri manzume diye küçümseyerek, Mehmet Akif ve kuşağının şiirini ilgisizliğe, giderek unutulmaya mahkum ederek, mevcut şiir ortamının dışına itmişti. Dilek Kartal, gündelik hayatın şiiri bugün için hangi imkanlara ulaşmışsa, bunları da bizzat gözeterek, öz elden genele, tikelden tümele evrilen bir tutumla, kendisine mahsus yeni bir edanın talibi ve takdimcisi oluyor. Bunu önce varlık-insan, insan-kadın-erkek, kadın-anne, insan-insan, olgu-insan- -olay... ilişkileri üzerinden tekil planda gerçekleştiriyor. Benim yutkunma dediğim fiil ise, Dilek Kartal'ın söz konusu tekilliği toplumsal plana havale edişinde ortaya çıkıyor. Bu aşamada, faraza sevenin sevdiğinin anlayışsızlığı karşısında zorunlu olarak yüklendiği yutkunma hali veya din ile dindarın arasında açılmış olan uçurum, onun öz eli olmaktan çıkıp seven ve sevilen, din ve dindar ilişkilerinde genelleşerek toplumsallaşıyor. nüfusun %16,3'ü yoksulluk sınırının altında kaldı / sürekli yoksulluk riski altında bulunanların oranı %16 / / olsun. yine de öğün! çalış! güven! / iyi de, neyle? nerde? kime? / beni korkutuyorsun / oysa müslüman: / öz. a. 1. din b. İslam dininden olan kimse, muhammedi, müslim, müselman, mümin. 2. hlk. islam dininin kurallarını yerine getiren kimse. 3. mec. doğru, haktan ayrılmaz kimse / dir / tek suçlu / hayır ama..../ o zaman sus! dizelerindeki gibi... Şairin yutkunmasından korkulmalıdır dediysem boşuna demedim. Hadi siz, Müslüman olarak, şair Dilek Kartal'ın şu dizelerini okuyup da korkmayın! Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/dongu", "text": "Aslında basit tabiat kanunlarına karşı çıkmak. Biçare ama ukala, şık ve kocaman cümleler bozdurmak. Nice zamandır hissettiğiniz eksilme, çaresizlik elemi. Yaşı birikimi, sizin kanalınızla gelen sorunları geriye iten, yoğun bir gömülme acz hissi. Kafanızda bin bir karmaşık, bulaşık düşünce; duygu hercümerci. Zahirle batının, sözle eylemin dövüşmesi. Kalpteki hilekar ve dıştaki cesur Artizz. Zaman avuçlarınızdan hızla kayıp gider. Hayatın ayarları bozulur gider. Artık uyanmalısınıZ; heyhat ZZ... Başka acılar da gördünüz, kederle bulanıp yuvarlanıp durdunuz. Fakat tahammül, inanılmaz bir yaşama gücü daima verildi. İnkar niye? Pervasız bakışa Pertavsız! Bir gün mukadder olan ve aslında sizin için de geçerli olan durumlar, sözler, şartlar ikide bir yüreğinizi keser, beyninizin ortasına saplanır. Bir sürü ayrıntı size hüzün eler. Cep telefonunun susması, soranlara daima aynı hastalıklı cevapları vermek, hayatımıza nasıl eklendiğinin, ne mühim bir parçası olduğunun farkında varmadan aniden güya b. Birden bütün alışkanlıklarınız, düzeniniz alt üst olmuş, değişmiştir. Onunla yaptığınız sohbetler, gelecek tasarımları, sizin için öngördüğü sevgi yüklemesiyle irileştirilmiş mevki makam göndermelerini dinlerken muhabbetle gülümsediğiniz, nasihatleri, buluşmalarınız, anlattığınız rüyalar, hülyalarınız, her gün yaptığınız telefon konuşmaları, sırtınızı yasladığınız başınızı dinlendirdiğiniz güvenlik duvarı hepsi bitmiştir, ya da kesilme ihtimali yüksektir. Halbuki O, hep sonsuzca yaşayacak gibi gelmiştir. Doktorlardan şefaat dilenirsiniz, şifalı bir söz duyacağım diye kimsenin gözünün içine bakmamış; Aralık aylara bu denli dikkat kesilmemiş; Yoğun Bakımların kapısında hiç bu kadar avuç açmamışsınızdır. Bu kadar zorlanmamış; hatta belki uzun zamandır Allah'a böylesine yalvarmamışsınızdır. Hep isyan korkusunda, yalınayak sokağa fırlayıp, kükreyerek ağlayacak deli bir kadını susturmak, durdurmak için. Duygu ve muhakeme gücünüz hiç bu derece çarpışmamıştır. Birden inen bıçak gibi, dayanılmaz bir ıstırabı susturmak için aptalca çarelere başvurmamış.. Şaşkın, avare, hayalet gibi, tamamen dolaşık, ne yaptığınızı bilmeden evlerde, sokaklarda, meydanda.. yitik bitik.. dolaşmamışsınızdır. Dünyayı kurtarma planlarını geride bırakıp, kendi başınızın derdine böylesine yoğun düşmemişsinizdir elbet. Kalbi kontrol etmek, Göndereni bilmek, düğümleri ipuçlarını bularak hadiseleri süzmek ne kadar zor! Ve adam olmak. Zor dostum zor! Çok güzel zamanlar geçirdik sizinle. Fakat.. daha iyi değerlendirmeliymiş. Meğer Büyük Büyük Büyük Baba bizi ne hafifletir, yeğniltir, muhabbet nefesiyle tazelermiş. Kabul ediyorum. Bencilim. Sağlıklı olsaydınız filanca meseleyi yine size danışırdık. İnsafsızca, zehrimizi ağırlıklarımızı boşaltırdık. Hayatın zevkleri azalmış. Bebek gibiyiz şu anda. Elimizden tutun; kötülerin muhakkak cezalandırıldığı, fır fır dönen dansözlerin bulunmadığı bir filme götürün bizi Baba! Salıncağa bindirin. Dondurma, mısır, kitap alın. Başımızı okşayın, Aferin deyin. Necip Fazıl'dan bir şiir okuyun. Gürleyin! Ayrılığın olmadığı yerlere ailecek bir bilet alın. Bahar Sokak'ta aşı boyalı, pembe panjurlu, bahçeli, güler yüzlü bir evimiz olsun. Çabuk gidelim, hemen gidelim. Uçurtmaya binelim, süzülelim de gidelim. Velespiti siz sürün! Aman hava trafiğine dikkat! Korkmadan sürün. Biz takip ederiz, önden Siz Yürüyün! Baba! Babacığım! Lütfen gözünü aç babacığım! Bekleyiş sürüyor. Günün birinde Ulu bir Kapı'dan mutlaka geçiş olduğunu bilerek. Belki bu demi, bu anı da bir gün arayacağınızı yeisle düşünerek. Yoğun Bakım kapılarında siluetiniz, bedeniniz, ruhunuz, gölgeniz, tüm variyetiniz.. geçiyorsunuz."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/dunya-edebiyatinda-cinayet", "text": "Başkasının elinden ölüm, dünya edebiyatında en ilgi çeken temalardan biridir. Suçun korkusu ve büyüsü her zaman edebi bir mesele olmuş ve büyük eserler doğurmuştur. Kutsal metinler bile bir cinayete, Habil'in kardeşi Kabil tarafından öldürülmesine atıfta bulunur. Tarihteki ilk yazılı anlatı olan, MÖ 2000'lerden kalma ve eski Mezopotamya'daki Sümer kültürüne ait olan Gılgamış Destanı da bu konuyu ele alır. Eleştirmenlere göre Gılgamış Destanı, ölümlülüğe ve ölümsüzlüğe atıfta bulunan ilk edebi eserdir. Tam anlamıyla bir edebi ürün olarak görülmese de, eski Mısır'a ait bir dizi cenaze metninden oluşan Ölüler Kitabı da ölenlerin öbür dünyaya yolculuklarına ışık tutar. Ayrıca eski Yunan edebi metinlerinde de ölümün önemli bir rol oynadığını görmek mümkündür. Örneğin Homeros, Odysseia isimli eserinde ölümün ideolojik işlevine işaret eder. Romalı yazar ve düşünür Seneca da yazılarından birinde, doğduğumuz andan itibaren ölmek zorunda olduğumuz kesin olduğundan, insanlara ölümden acı çekmemelerini tavsiye etmektedir. Ayrıca detaylı incelendiğinde Klasik Roma Edebiyatının imparatorların ölüm tarihlerine göre bölünerek şekillendirildiği fark edilir ki bu da ölümün bir ülkenin edebiyatını şekillendirecek denli kuvvetli bir etkisi olabileceğini gözler önüne serer. Sözlü Arap masallarının IX. yüzyılda yapılmış bir derlemesi olan Binbir Gece Masalları aynı zamanda ölüm temasına da gönderme yapar. Efsaneye göre masallar, eşi tarafından aldatılan şahlar şahı Şehriyar'ın kadınlardan intikam alma hissi ile beraber olduğu her kadını öldürmesiyle başlar. Sıra vezirin kızı Şehrazat'a geldiğinde Şehrazat her gece Şehriyar'ı oyalamak için masallar anlatır. Genç kadın, hayal gücü, bilgeliği ve öngörüsü sayesinde sultan olana kadar her gece hayatını kurtarmayı başarır. Ölümü edebi kariyerinde takıntı haline getiren iki yazar olan Dante ve Shakespeare'i de aynı düzlemde incelemek mümkündür. Kendi ölümü üzerinden Cehennem, Araf ve Cennet tasviri yapan Dante, ölüm ve ölümden sonrasını hayal gücüyle hikaye ederken, Shakespeare ise babasını öldürüp annesiyle evlenen amcasından intikam alma arzusuyla yanan Prens Hamlet üzerinden cinnet ve cinayeti ele alır. Miguel de Cervantes'in yazdığı İspanyol Edebiyatının en değerli eserlerinden biri olarak kabul edilen Don Kişot da bu temadan kaçamaz. Yazar eserinde ölümü herhangi bir eylemde mevcut olan bir olasılık olarak ele alır ve bu nedenle hayatı ölüme kadar olan bir trans olarak görür. Dünyaca ünlü Fransız yazar Emile Zola'nın natüralizmin en iyi örneklerinden kabul edilen eseri Therese Raquin'de aşk ve cinayet, determinist bir bakış açısıyla ele alınmıştır. İnsanların birbirlerini öldürmesine duyulan merak ve dehşet, dünya kurulduğundan bu yana binlerce değişik şekilde anlatılmıştır. İşte bu noktada cinayete adanmış özel bir tür olarak karşımıza poliseye roman çıkar. Manuel Vazquez Montalban tarafından yaratılan Dedektif Pepe Carvalho, bu türü İspanya'da kitlesel bir fenomene dönüştürürken, Henning Mankell'in Dedektif Wallander'i ile İsveç'in güçlü suç kurgu ekolü başlamıştır. Polisiye ya da suç romanı alanında, Dedektif Hercule Poirot'un yaratıcısı İngiliz kadın yazar Agatha Christie en ünlü ve üretken kalemlerden biri olarak karşımıza çıkar. Sir Arthur Conan Doyle'un Sherlock Holmes isimli karakteri ise bütün bu kurgu karakterlerden ayrılarak başlı başına bir kusursuzluk timsali olarak zirveye yerleşir. Türk Edebiyat Tarihinde ise cinayet ve polisiye roman dediğimizde karşımıza ilk Ahmet Mithat Efendi çıkacaktır. Esrar-ı Cinayat edebiyat tarihimizin ilk polisiye romanıdır. Ayrıca, Cingöz Recai'nin yaratıcısı Peyami Safa, Yolpalas Cinayeti'nin yazarı Halide Edip Adıvar, Bir Cinayet Romanı isimli kitabın yazarı Pınar Kür ve elbette edebiyatımızda polisiye roman alanında çığır açmış olan Ahmet Ümit polisiye roman denince akla gelen yazarlarımızdandır. Şair, yazar ve öğretmen. Edebiyat dünyasına henüz dokuz yaşındayken yazdığı anne ve öğretmen konulu şiirlerle adım attı. İstanbul Erkek Lisesinde okumuş olan şair/yazar, lise yıllarında katıldığı şair İbrahim Minnetoğlu anısına yapılan şiir yarışmasında \"Bana Kendini Getir Gelirken\" isimli şiiriyle üçüncülük kazandı. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı ile Alman Dili ve Edebiyatı bölümlerinden mezun olan Beste Bekir, çeşitli özel eğitim kurumlarında Almanca, Türkçe ve edebiyat öğretmenliği yaptıktan sonra bir vakıf üniversitesinde Türkçe okutmanı olarak çalıştı. Yüksek lisansı Marmara Üniversitesinde Yeni Türk Edebiyatı Anabilim Dalında sürmektedir. Seçkin edebiyat dergilerinde şiir, çeviri ve denemelerine yer verilen sanatçının Saklı, Kırgın Günçiçeği, Hayalin Işıltılar İklimi ve Zembereğin Sancısı adlı dört şiir kitabı, ayrıca dergilerde çıkan ve en beğenilen biyografi, deneme ve şiir çevirilerini bir araya topladığı \"Kalemimden Dökülenler\" isimli bir kitabı mevcuttur."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/dussel-tarih-virginia-woolf", "text": "Kendime ait olmayan bir odada Woolf okuyorum. Kendine ait bir oda! diye bağırıyor, biraz da para. Bağımsız düşünebilmek için kilitlenebilen bir kapıya, derinlemesine düşünebilmek için belirli bir gelire ihtiyacı varmış çünkü. Kadın yazarlar bu yüzden edebiyata geç kalmış. Woolf dertli. Okumaya ara veriyorum. Kitabı masanın üzerine bıraktığımda Woolf ile göz göze geliyoruz. Soluk benizli bir fotoğrafı var kapakta: Çenesi sağ elinin avucunda, muhtemelen dirseğini bir masaya yaslamış. Parmaklarının uzunluğu dudağından gözlerine kadar, tüm yanağını kaplamış. Yüzüğü seçiliyor. Küpeleri, varsa, görünmüyor. Saçları her zamanki gibi toplanmış. Gözleri gerçekten şehla mı yoksa öyle mi çıkmış, bilmiyorum. Fakat bakışlarındaki muazzam derinlik sabit. Deha ile delilik arasındaki ince çizgide sallanan bir ip cambazı olmalı. Woolf'un zihnindeki gösteri, gözlerine yansımış. Ve ben, o noktaya, simsiyah çukurlara dalıyorum farkında olmadan. Dirseğimi masaya dayayıp sağ elimden destek alarak çenemi avuç içime yaslıyorum. Bu şekilde, dakikalarca bakışıyoruz Woolf ile. Neden sonra eğiliyorum sanırım, düşüncesizlikten zihnim uyuşuyor ve iyice yaklaştığım gözler büyüyüp odayı kaplıyor. Sonra odanın içinde Woolf'u görüyorum tekrar: Bu defa arkası dönük, pencere önündeki koltuğa oturmuş sigarasını içiyor. İlk defa tütün kokusundan rahatsız olmadığımı fark ediyorum, duman görüntüye yakışıyor. Ve daha çok, daha yakından görmek istiyorum Woolf'u. Fakat adım atamadığımı fark ediyorum, bedenen odada olmadığımı... Romanlardaki ilahi bakış açısıyım sanıyorum, görüntüyü kendime doğru çekmeye çalışarak. Zor da olsa bunu başarınca, koltuğu döndürüyorum hafifçe. Çok değil, fark edilmekten korkuyorum çünkü. Yine de merakımı dizginleyemiyorum. Ve o, sol elinde kendine özgü zarif bir kavrayışla tuttuğu sigaradan bir nefes daha çekiyor. Ardından sağ elindeki diviti cam hokkaya daldırıyor. Dizlerinin üzerindeki şövalede mor mürekkeple yazıyor Woolf. Ve bu sahneye tanık olmak beni ürpertiyor. Tarifsiz bir haz alıyorum gördüklerimden, bulunduğum yerde sıkışıp kalmak istiyorum uzun süre. Fakat sigaradan geriye bir izmarit kaldığında bitiyor her şey: Divit kalem, mor mürekkeple buluşmuyor. Woolf yazmayı bırakınca dönmeye başlıyor oda; merkezi ben kabul ederek, üç yüz altmış derece, hızla. Demek ki kendine ait değilmiş diye düşünüyorum oda hakkında. Sevdiğim yazarın hayatı, film şeridine dönüşüyor. Kopuk kopuk, bağlantısız sahneler ışıyıp soluyor gözlerimin önünde. Örneğin ablası geliyor bir aralık, dikkati dağılan Woolf ona çıkışıyor, tartışıyorlar bir müddet. Sonra Woolf özür diliyor her şey için. Bu her şeyin içine, çocukken kardeşinin ellerini duvara sürtüp tırnaklarını kanatmasını da katıyor. Sonra burnundan öpüyor ablasını. Doğru mu gördüm diye dikkat kesiliyorum, evet, burnundan öpüyor uzunca. Sonra eşine sarılıyor Woolf, ağlıyor, yemek yapıyor, keki yakıyor, saçlarını tarıyor, bardak kırıyor yanlışlıkla. Bir gününü yirmi dört saniyede seyrediyorum. Bu sırada defalarca nehrin kenarında görüyorum onu. Bir şey düşünmek istediğinde oraya gittiğini biliyorum çünkü. Aklının oltasını nehre daldırıyor. Zihnini sudan çıkarıp yeşilliğin üzerine serdiğinde hala canlıysa kullanıyor fikirlerini. Suya bakarak düşünüyor Woolf. Dalgalar romanını suyun ritmine uydurması, orada atından düşen Percival'in Woolf'un halası gibi ölmesi bundan. Araştırma yapmaya gittiği kütüphanenin kapısından, sırf kadın olduğu için geri çevrildiğinde gelip dertleştiği su: Ouse Nehri. Önce ona anlatıyor: Kitaplığın kapalı kapılarını ve dışarıda bırakılmanın ne denli kötü bir şey olduğunu düşündüm ve içeriye kapatılmanın nasıl daha da kötü olduğunu... Sonra kocasına döküyor içini. Nehrin başında düşünüp, Leonard'ın yanında dinleniyor Woolf. Ömrü, evi ile bu nehir arasında geçiyor. Ve ben izliyorum. Önceden bildiğim bütün bir yaşamı, dalıp gittiğim kitap kapağının yüzünde öylece seyrediyorum. Sahneler hızla geçtikçe saçı beyazlıyor, yüzü kırışıyor Woolf'un. Yeteri kadar yaşlandığında yeniden yavaşlıyor görüntü: Woolf, kendine ait bir odada oturuyor. Her zaman yazı yazdığı şövalesi yerde, beyaz kağıtları etrafa saçılmış. Divit kırık, mor mürekkep dökülmüş. Pencere camında çatlaklar var artık. Duvardaki takvim 28 Mart'a kadar koparılmış, yıl 1941. Woolf kulaklarını tıkıyor ağlarken. Neler duyduğunu merak ediyorum. Odada olmayıp onun kulaklarını yırtan sesi duymaya çalışıyorum yeni güçlerimi kullanarak. Virginia! diyor bir ses, ardından uğultuya dönüşüyor. Bu uğultunun içinden bir sürü Virginia! daha. Kimi tiz, kimi kalın; kimi çığlık, kimi fısıltı. Birbirine giriyor savaşı hatırlatan sesler. Dünya harbinin getireceği felaketi, büyümeden ölecek çocukları, o çocukların annelerini, açlığı, hastalığı, kaybolup toprağa karışan ya da suya dökülen insanları anlatıyorlar yankılanarak. Dayanamıyorum. Silkinip çıkıyorum Woolf'un gözlerinden. Bedenime, bulunduğum odaya kavuşuyorum nihayet. Tekrar kitaba doğru baktığımda Woolf koşmaya başlıyor. Kapaktaki noktalar büyüyüp ağaç oluyor birer birer, kitabın yeşil deseni ormana dönüşüyor. Ve yazar, bu noktalar arasında canhıraş ilerliyor. Nereye gittiğini bilip nasıl gideceğini bilmeyen bir hal ile. Doğruca değil, sağa sola saparak; ikircikli, gergin. Nereye gittiğini biliyorum ben, engel olamıyorum. Düşünmeye ihtiyacı var çünkü. Ouse onu çağırıyor. Akıntıya kapılıp gidiyor Woolf. Düşünmek için bu suya ihtiyaç duyan zihni, bedeninden önce boğuluyor. Başından beri Leonard'ı kıskanan nehir, zaferini haykırıyor gururla. Woolf'a herkesten çok o sahip çünkü. Suyunda yüzen ayakkabısına kadar. Kapaktaki L harfini nehirde yüzen ayakkabıya benzettiğimde koptu ip. Delirmeye başladığımı düşündüm. Duyduğum sesler, gördüğüm sahneler; bilincim daha tuhaf yerlere akmadan bitsin istedim. Kitabın kapağını açıp kaldığım yerden okumaya devam ettim: Düşsel planda kadın son derece önemlidir; gerçek yaşamda ise tümüyle önemsiz. Şiiri bir baştan öbür başa kaplar; tarihte hiç görülmez. Bu satırlardan sonra tekrar durdum. Ama kitabın kapağını kapatamadım, yeniden onunla göz göze gelmeye cesaretim yoktu. Biraz düşünüp, normal insanlar gibi, kaldığım yerden devam edecektim. Sayfaların sarısına bakıp soluklanmam gerekti sadece. Woolf dedim, yanılıyorsun, kadın düşsel planda da gerçek yaşamda da son derece önemlidir. Şiiri de kaplar, düzyazıyı da. Ve tarihte görülebilir pekala. Kendime ait bir odaya geçip düşsel bir yazı yazacağım senin için. Göreceksin, takvim bile kullanacağım yazarken. Hem düşsel olacaksın, hem tarih."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/duygularin-sarkacinda-bir-anne", "text": "Şöyle zincirleme bir reaksiyon oluşturalım: Duyularımızla duyusal alemde bir şey duyarız, duyuş bir duyguyu harekete geçirir, bu harekete geçiş insanda duygulanıma neden olur. Birbirini tetikleyen bu olayın kökü açıktır ki duymaktır; çünkü insan duyarlı bir varlıktır. Şimdi bir önerme kuralım: Sanat duyguların aktarımıdır. Sanatı kavramak bakımdan oldukça veciz bir ifadedir; belki de daha da veciz hale getirilemez; en az sözcükle ancak bu kadar güzel ifade edilebilir. Ama veciz ifadeler kendi yalınlığında birçok gerilimi, çatışmayı belki de çelişkiyi barındırabilirler. Bu nedenle 'duygu' ve 'aktarım' dediğimizde ne demiş olduğumuz çetin bir sorudur. Sanatın duyuş ve sezişte temellendiğini düşündüğümüzde aslında işteş bir eylemde bulunulduğunu söylemiş oluruz. Kalbini şeylere açan insan onlarla konuşurken, şeyler de insanla konuşur. Özellikle sanat eserleri bu karşılıklı duyuşun, karşılıklı konuşmanın en güzel örnekleridir. İyi bir eser, sadece uygun sözcükler aracılığıyla duyguyu düzenleyip biçim vermez; biçim sayesinde duygunun kendini ifade etmesine, kendisini kendiliğinde ortaya koymasına vasat oluşturur. Aksi halde eseri alımlayanla eser arasında varolan kategorik fark aşılamaz olur. Eser ve alımlayıcı ilişkisi bir alış-veriştir; eser alımlayıcıda, alımlayıcı eserde birbirlerine karışarak bir ortaklığı ve hatta duygular bağlamında özdeşliği deneyimler. Bu iki özel dünyanın karşı karşıya geldiği, birbirlerinin algısına açıldıkları andır. Bu anı bir çağrı, davet olarak anlamak mümkündür; böylece eser ve alımlayıcı birbirlerinde yaşarlar. Özdeşliğin temeli deneyimin ortaklığıdır; alımlayıcı, kahramanın yaşadığı duyguları, kendinden yola çıkarak bilir; kendi deneyimlerine güvenerek kahramanın duygularını alımlar. Çünkü kahramanın yaşadıklarıyla onunkiler birbirine benzerdir; dünyaya kahramanın gözünden bakmak değildir yaşanan. Zira başkasının deneyimine tamamen katılmak imkansızdır; mümkün olan eser vasıtasıyla birbirine katılmaktır. Yoksa kahraman ağladığında okurun ağlamasını, güldüğünde gülmesini açıklayamayız. Böyle bir durumda duyuştan söz edemezdik, karşımızda da eser değil, foto-kopyalar olurdu. Burada söz konusu olan, alemi, 'kendince' okuyan, anlayan, anlamlandıran ve çıkarımlarını tekrar aleme dayatan etken bir eylemdir. Oysa duyuş karşılıklı oluşu gösterir, bu bir tür alış-veriştir. Sanat eseri de bu alış-verişin verimli bir ürünüdür; hem alır hem verir. Eser sayesinde alımlayıcı önce alımlar sonra bu alımlayışla yeniden duyusal aleme döner ve oraya artık başka bir gözle bakar. Sanat eseri eğer duyguların aktarımıysa, o zaman başta kurduğumuz zincirleme reaksiyonun her halkası duyguyu içkindir. Çünkü insan durduk yere duygulanmaz, duygulanmak için nedenler zincirine ihtiyaç vardır. Dolayısıyla sanat eseri duyguları aktarırken, tüm bu içkin oluşu da aktarır. Sanat eserinin gücü de buradadır; sadece duyguyu aktarmaz, duygunun kahraman üzerinde yarattığı duygulanımı, duygu değişimlerinin eşyaya bakıştaki farklılaşmasını gösterebilir. İnsan her zaman bir duygu durumunun içindedir ve duygu durumları insanın algısını etkiler. Aynı olay, olgu, oluş duygu durumlarının değişmesine bağlı olarak değişir, her seferinde insana başka bir yanını açar. Bu açılış bir yandan alemin zenginliğine diğer yandan da insanın zenginliğine delalet eder; bu nedenle ne insan ne de alem tükenir, sanat eseri de bu tükenmeyen kaynaktan doya doya içer. Aktarma, duygunun dışa vurulması, ifade edilmesi, gösterilmesidir. İçten dışa doğru bir etkinliktir; içeriğin biçim kazanarak nesnelleştirilmesidir de diyebiliriz. İşte karşılıklı alış-verişi mümkün kılan biçimin bu nesnelleştirici yanıdır; alış-veriş ancak biçimin inşa ettiği ortak zemin sayesiyledir. Bu zeminde sözcükler gönderdiğiyle eşleşir, duygular tanıdık bir form kazanır, nesneler diğerleriyle bağıntıya girebilecekleri bağlama otururlar. Bütün malzemeden anlamlı bir yapı oluşturan büyünün dayanağı, eserin biçimi; biçim sayesinde meydana gelen kompozisyondur. Ancak bundan sonra alımlayıcı özel bir dünya karşısında olduğunu kavrayabilir. Özel dünyaya örnek Füruzan'ın Parasız Yatılı'sı olsun; bu örnek üzerinden duyguların nasıl biçim kazandığına ve aktarıldığına bakabiliriz. Öyküdeki temel duygu endişedir; kahramanların yaşam içindeki tutumları bu duygu etrafında şekillenir. Endişenin de temelinde, annenin işini kaybetme korkusu yatar. Endişenin nedeninin bu şekilde teşhis edilmesi, onu daha katlanılır kılar; neden endişe edildiği bilinmediği durumlarda endişe çok daha büyür. Endişenin kaynağı bilindiğindeyse belirsizlik yoktur. Ne yapılması, nasıl davranılması bellidir. Endişenin karşısında hayaller, özlemler de buna uygun olarak tasavvur edilir. Annenin işini kaybetme korkusunun kaynağında da babanın yokluğu yatar. Anne ve kız babanın yokluğunu neredeyse bir travma olarak yaşarlar. Kız, henüz sekiz yaşındayken baba ölmüştür; anne bu ölümü şaşkınlık ve sitemle karşılar: Hiç sekiz yaşında bir çocuk babasız kalır mı? Üstelik yaşlı da değildir, ölecek gibi görünmüyordur; ama ölüm babayı yakalamış ve: Evine her gece ekmek alıp gelen bir erkeğin yokluğu, sessizlik olup çökmüştür odalarına. Bu sessizlik yaşam karşısındaki acemiliğin gösterimidir; her akşam eve ekmek nasıl girecektir? Sessizlik, baştan sona öykünün atmosferini sarar; ama sessizlik, anne, kız arasında bir iletişimsizliğin nedeni değildir yine de. Yaşam alışkanlıklarla, beklentilerle kendiliğinden sürer adeta. Anne, sessizliği iki kez bozar; hastabakıcı olarak işe alındığında ve sınav günü. Bu iki an, öykünün de kırılma anlarıdır. Birincisinde eve ekmek getirmekle ilgili temel endişe bir şekilde halledilmiş gibidir, diğerindeyse endişe karşısında umut parıldamaya başlamıştır. Öyküdeki iki uç duygu bu anlarda kendi zirvelerine çıkarak duygu patlamalarına neden olur ve bu patlamalar annenin yaşama bakışını da derinden etkiler. Zaten öykü de bu iki uç duygu durumu arasındaki salınımı tahkiye eder. Yağmurlu bir haziran günü sınava giderken başlayan öykü, bir anda geriye döner ve babanın ölümüyle başlayan endişeyi giderek derinleştirir; annenin iş bulmasıyla rahat bir nefes alınır. Annenin çalışma koşulları, bu koşulların kızıyla birlikte sürdürdükleri yaşamın üzerindeki etkisi öykünün etrafında dönüp durduğu ana izlektir. Bir anlamda sınava gidiş, bu acımasız koşullardan çıkış gibidir. Füruzan, gerek sessizliği gerekse de duygu durumlarındaki uçtan uca savrulmayı aktarabilmek için hikaye zamanını kış mevsimi olarak seçer; kışın kasvetinin, öyküyü saran duygu durumuyla örtüşmesinden faydalanır. Zaten yoksulluk içindeki anne ve kızın yaşadıkları, öykücünün bu mevsim tercihiyle birlikte daha da keskinleşir. Çünkü kışın soğuğu öykü boyunca hissedilir: Kışın aydınlığı patiska perdelerden geçip köşeli, üşütücü yayılmıştı. Yeterli beslenme ve kışa uygun kılık kıyafet yoktur. Evin mangalla ısınması annenin aklının hep evde kalmasına neden olur. Kızını mangal kullanımı konusunda uzun uzun eğitir. Öyküdeki olaylar kışın soğuğu, sisi, isi altında gelişir. Endişenin kaynağında her zaman insanın güvenliğini tehlikeye atan bir tehdit vardır ve bu tehdit şimdi olan değil, gelecekte olabilecek olandır. Bu da insanın psikolojisini belirler ve onu boyun eğmeye, rıza göstermeye iter. Böylelikle muhtemel bir tehlike savuşturulmaya çalışılır. Zaten yoksulluk, annenin kişisel özelliklerini silmiş ve onu sadece bir hademeden ibaret kılmıştır; yanaklarında ve dudaklarındaki doğal renk bile başhemşire tarafından kuşkuyla karşılanır. Kız da akşamları mangalda kömürler kızarıp ateş olmaya dönünce her şeyi unutmak ister. Unutmak istedikleri de, 'arka sırada oturmak, Kızılay Kolu'undan yemek yemek, ulusal bayramlarda şiir okuyamamaktır.' Kız bunları hep bir eksiklik olarak algılar, eksikliğini gidermesi mümkün olmadığı için de unutmayı seçer ve mangalla girdiği oyunlar, unutmasında ona yardımcı olur. 'Mangalı odaya aldığı an ürktüğü şeyler yok olur; derslerinden başını kaldırıp mangalda sıcacık duran tek kor, odanın sığınma olanağını artırır.' Yaşam, anne ve kız için doymaktan, barınmaktan ibarettir. Börekçide börek, üstüne bir de tatlı yemek; hatta ağır hastalara özel çıkan yemeklerin artıklarını eve getirmek, ilk maaştan bir çeki kömür ve kıza lastik çizme almak, hatta sinemaya gidebilmek yaşamlarındaki en büyük lükstür. İş görüşmesinde başhemşirenin söyledikleriyle sözünü ettiğim tehdit açığa çıkar: Genç güzel kadınsın. Burada oluru olmazı bulunur. Ciddi ol. Bir şey denirse senden bilirim. Malum, kancık köpek kuyruk sallamadıkça hikayesi. Boya filan da istemez. Kendinden mi yanağının, dudağının rengi? İşte bilmem artık. Doktorlardan, şundan bundan yakınmak yok. Bir işte kalıcı olmak isteyen başta gelenlerine uyar. Annenin bunlara karşın düşündükleri, itaati, rızayı gösterir, bu yüzden de bir itirazı olamaz: İşimizi iyi yaptıktan sonra kim ne diyebilir? İş bularak endişelerini bir nebze izale etmiş olan anne, iş bulmanın mutluluğunu yaşamaktadır: İşte o, 'hastabakıcı olursun' dedikleri gün annesi kapıyı açıp girdiğinde bir şey değişmişti. Çünkü annesi bilmediği, görmediği haller içindeydi. Konuşmasıyla, dışarının arı havasıyla dolduruvermişti odayı. Dahası işi de hemen içselleştirmiştir; bizim hastanedeki işimiz. Bir şeylerin değişivermesiyle birlikte -ki bu da öykünün kırılma anlarından birisidir ve annenin yaşadığı duygu patlamasıdır- kışın sisli, isli havası yerini arı, duru bir havaya bırakır. Duygu durumunda yaşanan değişimle birlikte öykünün atmosferi de değişiverir; neredeyse suskunluk içinde geçen günlerin aksine anne durmaksızın konuşur, biriktirdiği tüm duygular boşalır. Öyküde akrabalara, dost ve arkadaşlara dair de hiçbir gönderme olmadığına göre, kocaman şehirde yapayalnız anne ve kız vardır karşımızda. Doğal olarak anneyle kız birbirlerinin üzerine kapanıp kötülüklerden korunmaya çalışırlar. Yaşamlarında öteki nerdeyse yoktur; sadece başhemşire bir otorite olarak annenin üzerinde varlığını hissettirir. Neredeyse kendilerini sıfırlamak, yok ederek varlıklarını unutturmak üzere sinerler. Dolayısıyla öyküde bilinçdışını aktarma, yansıtma yoktur; insanlarla ve nesnelerle alış-veriş de olmadığı için anlam arayışı, kimlik inşası gibi kişiyi kendi yapan edimlerden de uzak dururlar; tek dilekleri, beklentileri yaşama tutunabilmektir. Bu da ancak kızın parasız yatılı sınavını kazanıp öğretmen olmasından geçmektedir. Sonraya dair beklentiler, hayaller; Sen okulu bitirip öğretmen olunca, ben de çalışmam hastanede. Beraber çıkar gideriz. Koltuklar alırız. Onlara çiçekli basma örtüler dikerim ben. Bir de kabul günümüz olur. Konukları ağırlamak için, eğer unutmadımsa, anasonlu galeta yaparım. Masraf kapısı olmaz. Belki, bir de küçük halı alırız. Hasta pisliği dökmekten, koridorlarda koşuşturmaktan kurtulurumdan ibarettir. Böylesi bir yaşam, babanın yaşadığı zamanlardaki 'düzenin, ferahlığın ve korkusuzluğun' geri gelmesi gibidir. Duygu durumu anlatıcıya yapışmış bir halde olduğu için, anlatıcı bu halden çıkamaz; dolayısıyla anlattığı hikaye ister geçmişle ister şimdiyle isterse de gelecekle ilgili olsun, daima duygu durumunun içinden anlatılır ve duygu durumu hikayeleri bir şekilde hep şimdinin rengine boyar, dahası her yeni anlatımda başka bir renge boyanır. Babanın ölümüne doğru uzanan hikaye zamanı, annenin şimdiki ruh durumundan anlatıldığı için hep bugünün rengine boyanır, duygu patlamalarının altında şekillenir. Aslında geçmiş, şimdinin deneyimleri içinde yeniden inşa edilir. Çünkü sınava giderken annenin durmaksızın konuşmasının altında yatan sınavın kazanılması sayesinde gelecek olan dingin yaşam umududur; böylece babanın yokluğunun yarattığı güvensizlik de aşılmış olacaktır. Dahası gelecek güzel günler de bugünden şekillendiği için onlara da şimdinin gölgesi düşer. Örneğin kabul günlerinde yapılacak galeta sevincini sonraki cümle hemen gölgeler; Masraf kapısı olmaz. Annenin kışla yaz arasında sıkışmışlığı, duygu durumlarındaki salınımı öykü boyunca sürer. Zaten öykünün dramatik yapısını da bu salınım belirler; duygular bu salınımda bir sarkaç gibi gider gelir. Karesi İlkokulu'nu (1973), Atatürk Ortaokulu'nu (1976), Muharrem Hasbi Lisesi'ni (1979), Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'ni bitirdi (1983). Balıkesir'de aile şirketinde çalıştı. Halen İstanbul'da bir kamu kuruluşunda çalışıyor; e-edebiyat dergisi www. edebistan. com'un yayın yönetmenliğini ve Muhayyel Dergisinin yayın danışmanlığını yürütüyor. Edebiyat hayatına, 1982'de Güldeste Dergisinde yayımlanan \"Beyaz Gömlek\" adlı öyküsüyle başladı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Kayıtlar, Hece ve Hece Öykü'nün çıkışında yer aldı. Portakal Bahçeleri ve Pencere adlı öykü kitapları Arnavutça'ya; bazı öyküleri de Farsça, Korece ve Azerice'ye çevrildi. İlk öykü kitabı Gidenler Gidenler adıyla Yedi İklim Yayınları tarafından basıldı. \"Esenlik Zamanları\"yla Türkiye Yazarlar Birliği 1999 Hikaye Ödülü'nü kazandı. 2012'de çıkan kitaplar içinden yapılan değerlendirmede \"Mürekkep\" adlı öykü kitabı; Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği ve Ömer Seyfettin Hikaye ödülünü aldı. 2016 yılında Dede Korkut Edebiyat Ödülüne layık görüldü. Şu sıralar Şakar'ın bütün eserleri İz Yayıncılık tarafından basılmaktadır."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/edebiyatta-eli-uzunlar", "text": "Hırsızlık sadece en yaygın suçlardan biri değil aynı zamanda en eski zamanlardan beri var olmuş ve edebiyata da kaynaklık etmiş temalardan biridir. Havva'nın cennetteki elmayı bu şekilde sahiplenmesi, kurnaz Prometheus'un tanrıların kutsal ateşini çalması veya Augustine'in otobiyografisinde kendini hırsız olarak tanımlaması buna örnek verilebilir. Hırsızlar, gerçek hayatta kaçınmaya çalıştığımız ama kurguda heyecan verici bulduğumuz figürlerdir. Yasayı aşmak, yapmaya cesaret edemediğimiz bir şeyi veya içerisinde olmadığımız bir sefalet dünyasını yansıtmak için biçilmiş kaftandır. Edebiyat, toplumun sınırlarında yaşayan bu insanlara da odaklanmış ve bizi sayfalara bağımlı kılan güzel eserler bırakarak bu büyüleyici hayal dünyasında bizim için yeni bir yaşam alanı yaratmıştır. Klasik edebiyat, bize birçok kez açlık veya sefalet nedeniyle bir başkasının malını çalma ihtiyacı duyan karakterleri tanıtır. Bazen herhangi bir hırsızlığın planlayıcıları olmasalar da çetin yaşam koşullarında hayatta kalmak zorunda oldukları için suçun ortağı haline geldiklerini görürüz. Bir yetimhanede, toplumsal eşitsizliğin hüküm sürdüğü bir ortamda büyümek zorunda kalan Oliver Twist veya Sefiller'in unutulmaz karakteri Jean Valjean bu duruma örnek olarak gösterilebilir. Bir de edebiyatta ihtiyacı olmamasına rağmen hırsızlık yapan karakterler vardır ki bunlar genellikle ya Robin Hood gibi zenginden alıp fakire vermek için çalarlar ya da çeşitli akıl oyunlarıyla hırsızlığı bir nevi eğlenceye dönüştürerek bundan zevk duydukları için bu işi yaparlar. Beyaz eldivenli ya da kibar hırsız diyebileceğimiz karaktere dair sahip olduğumuz imge, görünüşte kusursuz ve şaşaalı bir yaşamı olan, boş zamanlarını mücevher çalmakla geçirdiği için gizli bir ikinci hayat sürdüren çekici bir adam imajıdır. Bu karakter soygunlarında asla şiddet kullanmaz, kurnazlığı ve becerisi sayesinde her zaman adaletten kaçmayı başarır. Belki de bu figürün kökenini, on dokuzuncu yüzyıl Fransız yazarı Pierre Alexis Ponson du Terrail tarafından yaratılan edebi bir karakter olan maceracı hırsız Rocambole'de aramalıyız. İlk maceraları 1857-1858 yılları arasında \"La Patrie\" gazetesinde \"Paris Dramaları\" adıyla yayınlanan bu unutulmuş karakter, kibar hırsız tiplemesinin öncülerinden biridir. Bundan sonra bir başka önemli yazar olarak karşımıza Arthur Conan Doyle'un kayınbiraderi E. W. Hornung çıkar. Hornung 1898'de Arthur J. Raffles'ı yaratır ve kibar hırsız figürünü tanımlayan ilkeleri kesin olarak belirlemiş olur; yani görünüşte her şeye sahip bir asilken çeşitli nedenlerle hırsızlık yapan, yeteneği ve zekası sayesinde de polisten sonsuza kadar kaçan bir adam figürü. 1905'te Maurice Leblanc nihayet kibar hırsızların muhtemelen en popüler olanı olan Arsen Lüpen'i yaratır ve kibar hırsız figürünü ölümsüzlüğe taşır. Arsen Lüpen karakterini merkeze alan yirmiden fazla eser yayınlanmış ve bu karakterin maceralarını konu alan birçok film beyaz perdeye aktarılmıştır. Dünya çapında bir üne kavuşmuş olan Arsen Lüpen karakteri kibar hırsız tanımını geliştirir. Arsen Lüpen'in muazzam başarısından sonra edebiyatta 1911 yılı, Marcel Allain ve Pierre Souvestre tarafından yaratılan Fantomas karakterinin de aralarında bulunduğu kibar hırsızların yükseliş dönemi olur. Fantomas karakterinin kibar hırsız tiplemesine uymayan birtakım özellikleri de olduğu göz ardı edilmemelidir. Nitekim gerekli gördüğünde acımasız olmaktan çekinmeyen Fantomas, bazı edebiyat otoriteleri tarafından acımasız bir sadist olarak değerlendirilir. Türk edebiyatında hırsız denince Peyami Safa'nın Server Bedii adı altında yarattığı Cingöz Recai karakteri akla gelir. Arsen Lüpen'den esinlenerek oluşturulmuş Cingöz Recai karakteri, ülkeye nam salmış yakışıklı, kurnaz, her defasında polisleri atlatan, kibar bir hırsızdır. Bu soğukkanlı, eğitimli ve zarif hırsızın peşinden ise Başkomiser Mehmed Rıza koşturmaktadır. Peyami Safa'nın ekonomik kaygılarla yazdığı bu roman serisi filmleri de çekilmiştir. Türk sinemasının önde gelen isimleri olan Ayhan Işık ve Kenan İmirzalıoğlu da bu karaktere can vermiştir. Şair, yazar ve öğretmen. Edebiyat dünyasına henüz dokuz yaşındayken yazdığı anne ve öğretmen konulu şiirlerle adım attı. İstanbul Erkek Lisesinde okumuş olan şair/yazar, lise yıllarında katıldığı şair İbrahim Minnetoğlu anısına yapılan şiir yarışmasında \"Bana Kendini Getir Gelirken\" isimli şiiriyle üçüncülük kazandı. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı ile Alman Dili ve Edebiyatı bölümlerinden mezun olan Beste Bekir, çeşitli özel eğitim kurumlarında Almanca, Türkçe ve edebiyat öğretmenliği yaptıktan sonra bir vakıf üniversitesinde Türkçe okutmanı olarak çalıştı. Yüksek lisansı Marmara Üniversitesinde Yeni Türk Edebiyatı Anabilim Dalında sürmektedir. Seçkin edebiyat dergilerinde şiir, çeviri ve denemelerine yer verilen sanatçının Saklı, Kırgın Günçiçeği, Hayalin Işıltılar İklimi ve Zembereğin Sancısı adlı dört şiir kitabı, ayrıca dergilerde çıkan ve en beğenilen biyografi, deneme ve şiir çevirilerini bir araya topladığı \"Kalemimden Dökülenler\" isimli bir kitabı mevcuttur."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/elemlerin-nesesi-yeryuzu-blues", "text": "Mimariden resme... en geniş anlamıyla esere mahsus her başlangıcın, ... niyetli bir anlam üretiminin ilk adımı... olma yorumunda (Edward W. Said, Başlangıçlar Niyet ve Yöntem, çev.: Ferit Burak Aydar, Metis Yayınları, İstanbul 2009), anlamın dilsel mimarisini kurma iddiasındaki edebiyat eserleri kendiliğinden ilk sıraya oturur. Kadir Daniş de, gerek dördüncü romanını Yeryüzü Blues olarak isimlendirirken (Ketebe Yayınları, İstanbul 2020), gerekse onu zulüm, merhamet ve hissiyattan oluşan bir teslise denk düşen üç epigrafla başlatırken, yukarıda zikrettiğimiz üzere kütüphanenin yoluna düşmeye başlamanın hükmüne tabi olmuş gibidir. Öte yandan, üç epigrafın ilk ikisinin İncil ve Kur'an'dan seçilmiş olmasıyla, evrensellik ve blues / hüzün / acı / elem kelimesi üzerinden bir genellik iddiası, içkinleştirildiği oranda aşkınlaştırılarak, henüz esere dönüşmemişse de eser olmaya-durmuş bir niyetin edebiyat mırıltısına dahil edilmiştir. Nitekim, romanın başlangıçta yalnız ben vardım ve ben meryemle birlikteydim. başlangıçta bir tek meryemle ben, meryemin sıcak koynuyla benim uykulu çocuk nefeslerim vardı. meryem bana kase kase sevgiler, şefkatler, merhametler, annelikler, babalıklar sunardı. ellerime ibrik ibrik baş okşamalar, öpücükler, uzun uzun koklamalar, kucaklamalar ve müşfik gözyaşları dökerdi şeklindeki ilk paragrafı ile başlangıçta ben vardım, anneciğim, babacığımla dedeciğim vardı ve ben anneciğim, babacığım, dedeciğimle birlikteydim. şeklindeki üçüncü paragrafı, mezkur içkinliğin, aşkınlığın; genelliğin, öznelliğin ve edebiyat mırıltısının medlulü gibidir. Zira, içkindir: yeryüzünün dünyasallığıyla, orada var olanın varlığından seküler bir pay alır; aşkındır: Yuhanna'nın ilk beş ayetindeki Mesiyanik içeriği ve söylemi imgesel ve simgesel anıştırmalar yoluyla tekrarlayarak, bunun ilk kaynağı olan şiddet ile, ilk hasılası olan eleme henüz tüm boyutlarıyla görünmeyen bir merdiven dayar; edebiyat mırıltısıdır: eser ol-maya-durmuş bir niyet için, henüz manayı değil ama, bir mananın lafzını emanet almakla işe başlar. Daniş'in epigraflar üzerinden içkinlik - aşkınlık ve edebiyat mırıltısı şeklinde kurduğu yapıyı, -bunların karşılıklı işlevlerini, birbirlerini açma ya da birbirlerinin üstüne kapanma durumlarını henüz tam bilmiyor olsak da- iki cihetle heyecan verici bulabiliriz: a)okur olarak bizlere içkinliğin ve aşkınlığın ikisinin birden içinden geçebilecek bir romanı müjdelemesi, b)edebiyat mırıltısını felsefenin çalgısında dil ve tefekkür olarak çifte bir tahkim edişle dökebileceğini ima etmesi. Romandaki çekirdek ailenin babasının adı Nejat'tır. Nejat, 1994'deki ekonomik krizde iflas ettiğinde (s. 12) otuz yedi yaşında olduğuna göre, 1957 doğumludur (s. 52). İflas etmesi nedeniyle, ailesini Fatih'teki evden, Gaziosmanpaşa'daki, serin, duvarları rutubetli, yeşil karanlığı ve yeşil rüyalarıyla yuvarlak bir bodrum katında taşımıştır (s. 33). Mahiyetini bilmediğimiz işindeyken, Cağaloğlu'ndaki yazıhanede, Laleli ve Kapalıçarşı'daki dükkanlarda ömür törpülediği (s. 48) bildirilen babanın, iflas sonrası yeni işi, bir terlik atölyesinde fırın başında (s. 99) terlik tabanlarına sıcak bali ve solüksiyon sürmektir (s. 48, 98, 101). Aslında, memleketin ilk darülfünun mezun olan dedesi Yahya Kemal'in arkadaşıdır ve kendisi de doktora mezunudur (s. 51, 99). Doktorasının konusunu ve neden akademide çalışmadığını da bilmediğimiz baba, elifi görse mertek sanacak Bitlis Kürtlerinin arasında çalışmakta (s. 51), sabah güneş doğmadan beli ağrıyarak kalkıp, gece yarıları üstü başı kurum ve pislik içinde eve dönmekte, ilgisini çekmek için koltuğun arkasından fırlayan çocuğuna (s.13) mecalsizce gülümseyip, sofrada uyuklamaktadır (s. 33, 43, 98, 101). İflasının üzüntüsü (s. 49) ve sevmediği yeni işinin zorluğu nedeniyle, ailesine karşı zulmü de gittikçe artan baba, çocuğa göre aslında çekingen denilebilecek biridir; iki andan birinde güler yüzlüdür, diğerinde öfke nöbeti geçirir, at gibi solur, pantokrator isa gibi (s. 22, 138) somurtur, küfreder, saldırır, pişman olur, utanır. Çocuk bu ikinci anı daha baskın olarak öne çıkararak babasını filmlerdeki kötü adamlara benzetir, bazen de çakılan bir kibrit gibi parlayıveren, bu yüzden kendisine yaklaşırken közler üstüne konmuş incecik bir tahta parçasında yürür gibi dikkatli ve ağzına kadar dolu bir kase asidi dökmeden taşımaya çalışır gibi tedirgin olunması gereken biri olarak anlatır (s. 13) O, azap melekleri gibi hançerli, kırbaçlıdır, eve gelince eliyle ve diliyle çocuğunu, karısını ve felçli kayınpederini döver (s. 33-34; 46). Çocuk, babasının yetişme şartlarıyla şu bilgi içinde verir, babaannem bir zamanlar kasap kasap gezip kedilerimize vereceğiz diyerek kemik, deri ve esnaf hayvan severse biraz da kuyruk yağı toplar, börekçileri dolaşıp kuşlarımıza atacağız diyerek kırıntıları ister ve gözlerini malta çarşısının, haydarın ve kadınpazarının arnavutkaldırımlarından ayırmayıp dudaklarını ısırarak eve döner ve yeni doğmuş yavru kuşlar gibi kursaklarını açmış bekleyen çocuklarına sofra düzermiş. (s. 36) Buna göre zor şartlarda yetişip, çalışarak ortalama bir refah seviyesine eriştiğine hükmedebileceğimiz babanın, hayatının yeni ve zor şartlarına tahammülde zorlandığını, içinde zaten var olan bir gerili daha da artırdığını ve bunu s. 46, 51 ve 102'deki pişmanlık beyanlarına göre ailesine yansıtmaktan kendisi alıkoyamadığını ileri sürebiliriz. Gerçekte ise, iflasına ve sevmediği işine eklenen, hatta bu ikisini de belirleyen köklü iki sorun daha vardır: karısı Hümeyra tarafından sevilmediğine inanması (s. 68-70, 79, 102) ve sevgi açlığını yasak aşkla (s. 67-68, 72) gidermeye çalışması. İflas yılı itibariyle 32 yaşında olduğuna göre 1962 doğumlu olan anne Hümeyra, Nejat'la 1988 yılında, 26 yaşında iken evlenmiştir. 1974 Kıbrıs çıkarmasında Balıkesir'de, babasının başını alıp gitmesiyle (s. 50) annesi ve ablasıyla beraber büyük bir yoksulluğa düştüğünde 12 yaşındadır (s. 50, 57) ve o yılda kötü yola düşmüş olan ablası tarafından 14 yıl boyunca satılma korkusuyla yaşayarak, Nejat'ın evlilik teklifine pazarlık etmek suretiyle razı olup, deyim yerindeyse, hayatı heba olmak üzereyken direkten bile değil, yataktan dönmüştür. ben yaralıyım, ben kırgınım, ben bozuğum, ben yarımım, ben eksiğim, bir şeyler güdük bende, benden sana karı olmaz, eğlenelim geç git, benim ablam böyle babam böyle, memlekette adımız bu diye bir bir anlatmadım mı. sana bu topraklarda iki ülkenin vatandaşı vardır, biri istanbullular diğeri türkiyeliler demedim mi. sen benim dizlerime kapanıp hümeyra hümeyra, sensiz yapamam diye ağladın. sende eksik ne varsa ben tamamlayacağım demedin mi. bende sana kandım işte. ablamın yoksulluk krizlerinden, beni pazarlamaya çalıştığı adamlardan sana kaçtım. şimdi bunu mu suratıma vuruyorsun. Hümeyra olduğumu unutayım dedim yarım akıllı annem çarşıda senin kızın kahpe denince hepten çıldırmamış gibi, şişhanede senin gibi beyefendilere sekreter olduğumda kıçımı elletmediğim için kovulmamışım gibi normal bir insanmışım gibi yapayım dedim. beni olduğum gibi kabul edeceğini söylemene rağmen etmedin. börülce salatası yaptım yemedin, başıma tülbent taktım kızdın, sokakta ardından yürüdüm, hayır koluma gir ve yere bakmadan yürü dedin, bu permayı, o briç masalarını, kendim kazandığım paraları, süt vermediğim memelerimi, tuttuğum bakıcıyı ben kendim mi akıl ettim. hamile kaldığımda ümmüsübyan muskası taktım diye dalga geçmedin mi. çocuğa süt vermedin diyorsun, süt kesici ilacı kendi elinle alıp gelmedin mi. çocuğu bakıcısına bıraktın diyorsun, loğusalığımın otuz dokuzuncu günü o kadını eve sen kendin getirmedin mi. beni başka birisi yapmaya çalıştın, yok yapma mı dedim (s. 62-63). ikinci sorun ise: yukarıda zikrettiğimiz nedenlere bağlı olarak Nejat'ın Hümeyra'dan bulamadığına hükmettiği sevgiyi (ve nefreti s. 23, 49, 67) başka bir kadınla telafi etmeye çalışması ve daha da önemlisi Hümeyra'nın bunu biliyor olmasıdır. Böylece, romandaki zulmün ikinci ayağı da inşa edilmiş olur ve bu zülüm çifte katlanmış olarak çocuğa döner. Zira, babanın Galata'da muhasebecilik yapan, üstelik kendisinin yarısı kadar bile güzel olmayan Serpil'le olan yasak aşkını (s. 63-64) sürekli sorgulayan anne, çocuğu babasız kalmasın diye sesini çıkarmasa da kıskançlığının, onurunun kırılmasının acısını (s. 33) bulduğu her fırsatta kocasından ve çocuğundan çıkartır. Nitekim, kocasına değilse de, çocuğuna zulmünde tıpkı kocası gibi pişmanlık duyar (s. 46), Serpil'in s. 74'te bileklerini keserek, s. 75'te ise kendini vurarak intihar ettiğini öğrendikten ve kocasının asıl kendisi tarafından sevilmediği vehmiyle kahrolduğunu (s. 68, 79) öğrendikten sonra hem kocasına hem de çocuğuna olan zulmünü peyderpey azaltırken, çocuğu kocasının zulmüne karşı da korumakla kalmayıp, çocuğa zulmetmemesi konusunda onu tehdit ederek (s. 145) aileyi huzurlu bir ortama taşımak için büyük bir çaba göstermiştir (s. 93-94, 115-116, 140, 180). Babanın anneyi suçlamasında önemli bir özne haline gelen Meryem, yukarıda da zikredildiği gibi, onun loğusalığının otuz dokuzuncu günü bakıcı olarak (s. 63, 129) aileye dahil olmuştur. Zaten, yaşadığı elim hadise nedeniyle ruhsal bir çöküntüye uğramış olan Meryem, çok duygulu, sulu göz (s. 14-15) his dünyası arabesk ( s. 23) bir kadındır. Dudaklarını titreterek yaptığı acı vurgusu bol dualarla kendisini sağaltmaya, çocuğu da yine bunlarla teselli etmeye, dini yönden de eğitmeye çalışmaktadır (s. 15, 23, 35, 84, 85). Beş seneden fazla (s. 121) süren bakıcılığı, babanın iflasıyla birlikte son bulunca, Meryem İzmir'e annesinin yanına dönmüş, kendisinde beş yaş büyük, biri kız biri oğlan iki çocuklu eşini trafik kazasında kaybetmiş Ekrem beyle evlenmiştir. Artık maddi imkanları ve saadeti yerli yerindedir, ihtiyar annesini de yanına almıştır (s. 122). Evden ayrılışından bir yıl sonra, bir gün pat diye çıkagelen Meryem, aileden en azından ekonomik durumları düzelinceye kadar, daha iyi şartlarda okutulmak, yetiştirilmek üzere çocuğu kendilerine vermelerini isteyince, temelli değil emaneten alma, yaz tatillerinde eve getirme vaatlerine bile bakılmaksızın, annenin büyük tepkisiyle karşılaşır ve baba tarafından tokatlanarak kapı dışarı edilir (s. 121 134, 137). Yukarıda zikrettiğimiz ve ilgili kısımda daha da genişçe üzerinde duracağımız gibi, çocukta başlı başına bir merhamet ve sevgisiz saplantısı oluşturan Meryem, sadece s. 195'te dede ilgili bir durumda adı zikredilecek şekilde, 139. sayfadan itibaren romandan da kovulur. Meryem'in kabul görmeyen talebi, aile ilişkilerinde başlayan düzelme belirtilerinin, daha olumlu bir sonuca evrilmesine neden olur. Anne ve baba, Meryem'in uyardığı suçlulukla, pişmanlıklarını, özürlerini birlikte beyan ederek, evlatlarını gerçekten sahiplenme hususunda birleşirler (s. 102). Romandaki ikinci mazlum olan dede de bu olumlu gelişmeden nasibini alır. Gaziosmanpaşa'ya taşınıldığına aileye dahil olan dede, Balıkesir'in Kabaklı köyünden, hökelekli, oburluğuyla ve çapkınlığıyla maruf bir adamdır. Felç geçirip, ardından ördek çekilecek duruma geldiğinde küçük kızına sığınmış, onun azarlamalarına, kemerle dövmelerine razı olarak, kendisini onun ellerine teslim etmiştir (s. 41). Konuşamadığı halde gözleriyle, zaman zaman da ağlayarak üzüntüsünü belli ederek, kendisini sevdiği konusunda çocuğa da inandıran dede, sağlıklı zamanında ona yaptığı, otuz yaşında ölmezsen otuz bir yaşında kendini öldür. şeklindeki telkiniyle de çocuğun gündeminde önemli bir yer işgal eder (s. 41, 42, 44, 85, 103, 115, 126, 196). Dede, ailesini ihmal etmiş (s. 63); o, 1974 Kıbrıs çıkarmasında Trabzon'da Sovyetler'den kaçan kadınlarla gönül eğlendirirken (s. 50), Balıkesir'deki karısıyla ve iki kızını açlığa mahkum etmiştir. Büyük kızı Nilüfer'in aileyi geçindirmek için kendisini satmasına sebep olmuş, o da babasının maaş cüzdanını kardeşi Hümeyra'dan almaya geldiğinde bile, bu talebinin babasına olan hıncından kaynaklandığını söylemekten geri durmamıştır (s. 159). Ailesince hiç affedilmeyen, 1998'de (s. 190) yetmiş dört yaşında ölmesiyle, sadece çocuğu üzebilen dede, Edirnekapı mezarlığına defnedilmiş (s. 195), bu olayla çocuk Meryem'den sonraki tek sırdaşını, kendi dertlerini, hayata dair tefsirlerini anlatabildiği tek arkadaşını da kaybetmiştir. Yukarıdan beri isimlerini zikredip, ana hatlarıyla hikayelerini anlattığımız kişilerle, hayatları bir şimşek çakımının hızıyla onların hayatlarına değen Yahya amca (s. 36), Ali abi (s. 37-38), Cemal ve Kadir amca (s. 37), Furkan (s. 38), Taci, Tilki Selim (s. 48), Nazik abi (s. 49), Murat (S. 51, 61), Fatih, Suat (s. 61), Mert (s. 83), Malik (s. 165), Müdür, Ercüment (s. 181, 182), İlayda'nın annesi ve Öğretmen Hanım (s. 167-169, 170)... adı Mustafa Cem (s. 12) olan anne, baba ve asıl çocuk-anlatıcı tarafından konu edilmektedir. Çocuk-anlatıcı, hemen her yaş seviyesinden, çok küçükken (s. 23, 51, 52), ilkokul (s. 107), lise (s. 98) ve üniversite (s.93) çağındayken, hatta evlenip balayına çıktığı (s. 25), çocuğunun olduğu (s. 35, 53, 146) ve daha ileriki vakitlerden de konuşursa da (s. 37, 85), anlatımın genelinde çocuk dil ve bakışı hakimdir. Delikanlı ya da yetişken haliyle anlatımı ne zaman ve nersinden eline alacağı kolay kestirilemez. Akıllılığı (s. 22, 133-134) iq testiyle teyit edilmiş (s. 47) bir çocuk olması bakımından da zaten hangi düzeyden konuşuyor / anlatıyor olursa olsun, yazarlığı apriori olarak güvece altına alınmış gibidir; cocuk vasfıyla anlatıcılığı uhdesine almış olmakla da, olayların merkezinde hep kendisi yer alır. Yukarıdan beri anlata geldiğimiz kişilerin neden oldukları olaylar ve tutumlar onun üzerinden, onun bakışıyla ve sayesinde başlar, gelişir, biter ya da sürer. Baba ile annenin, 5 ila 8. bölüm arasında, ikişer kez, benim gözümden sen ve ben esasında kendi dillerince ve hallerince, teatral formda bir tür tirat olarak, birbirlerini hem iç hem de dış bir bakışla soymalarından okur olarak onları iki yönden görem / tanıma imkanına kavuşuruz, ancak çocuk söz konusu olduğunda bu imkandan mahrum bırakılırız. Zira, çocuğun söylediği şeyler bir başkası tarafından olumlanmadığı ve olumsuzlanmadığı gibi, doğruluk ya da yanlışlık testine tabi tutulmaları da mümkün değildir. Buna göre anlatıcı çocuk, babasıyla annesine konuşma hakkı vererek bir çok ferdi sırrın tam da romansal düzeyde okura açılmasını sağlarken, kendisi hakkındaki bilgiler tahtında deyim yerindeyse okurunu kendisine tutsak eder. Çocukla ilgili bahiste ancak bunları belirtmemizin nedeni, yukarıda aile içi sorunları, kavgaları, nefretleri ve dolayısıyla bunların hasılası olarak çocuğa yönelen zulmü belirlerken acele ettiğimizin farkına yeni varmamız; zikrettiğim anlatıcı hakimiyeti bağlamında çocuğun okuru şartlandırma niteliğiyle, aşağıda değineceğim üzere Meryem'in onun üzerindeki olumsuz etkisini baştan beri parantez içine aldığımızı ancak şimdi görebilmemizdir. Yine de bu sayede, metnin daha 5. sayfasında annesi tarafından dövülüp, babası tarafından korunmasıyla başlayan, ama gerçekte hiçbir korunma garantisi bulunmayan, tersiyle ve düzüyle bu şekilde devam edegelen çocuğa yönelik zulmün varlığına, farklı bir açıdan tanık oluruz. -babam uf yapınca annem gelip oğlum diyordu, annem uf yapınca babam gelip oğlum diyordu, babam uf yaptıktan sonra... sırıtınca babam yeni alışkanlığına başvuruyor, sigarasının ucuyla sırtımı uf yapıyordu. sırtım uf olurken dedemin felçli bedeni sarsılıyordu. allah belanı versin nejat çocuğun sırtı iz dolu diye ağlamaya başlıyordu, babam anneme aç gözünü aç gözünü diyerek sağ yumruğuyla yediye kadar sayıyor, ondan sonra ağzına ettiğimin geri zekalısı çocuğun her tarafını morluk içinde bırakmışsın şimdi mi aklına geldi oğlun olduğu deyip gülüyordu. (s. 42) -annem gelip benimle dedemi uf yapardı, babam gelip dedemle beni uf yapardı. annem gelip burnunu çekerek affet beni mustafa cem, elimde değil, seni uf yapmadan duramıyorum, her şey allahın suçu, çünkü hala ölmedik, özür dilerim oğluşum, allah babanın belasını versin diyordu. babam gelip kurumlu elleriyle saçlarımı karıştırıyor, bağışla beni mustafa cemim, seni uf yapmamak elimde değil ama her şey allahın suçu allah annenin belasını versin... (s. 46). -bazen babama çakmağıyla sigarasını götürüp yere diz çöküyor, sırtımı açıyordum. işte o zamanlar aşina kıvrım gösteriyordu gül yüzünü, işte o zamanlar bu adam benim babam diyordum can u gönülden inanarak, babam bir utanıyordu ki kıpkırmızı oluyordu, ama ne tepki vereceği pek belli olmuyordu. bazen elinin tersiyle çeneme öyle bir yapıştırıyordu ki... bazen de beni kucağına alıyor ya da yanımda diz çöküp kafama sarılıyor, affet oğlum, affet beni mustafa cem, şerefsizim ben. allah benim belamı versin, insan evladına böyle davranmaz. annen de beni hiç sevmiyor, allah annenin belasını versin sen doğduğundan beri beni hiç sevmiyor, ya da aslında hiç sevmemiştir... diyordu. (s. 102). Babasının biten sigarasını çocuğunun sırtında sırtında söndürmesi (s. 45, 80, 87), başta olmak üzere, ebeveynin buldukları her fırsatta kötü muamelede bulunması, hakkında kötü yorumlar yapması nedeniyle çocuk adım adım bir Sadomazoşizm'e ve isteriye yaklaşır (s. 34-35). Öyle ki, acı, kalbin rendelenmesi, uf yapma vb. terimler çocuğun dilini tümüyle işgal ederler. Bunların bir adım ötesinde ise elemlerden neşe üretme menzili yer alır. Bunların sonucu olarak çocuğun nereye adım atsam kötülük saçıyordum. (s. 43) söyleyişinde somutlaştığı üzere, kendisinden ve ebeveyninden nefret etmesi doğal bir hale gelir; babasına yönelik aslan benzetmeli övgüsü sevgi kipinde bir nefret olarak dışa vururken (s. 80, 101, 105, 106), annesini ejderha (s. 33), canavar (s. 45), sarışın korkunç kadın (s. 80) olarak vasıflandırır. Öte yandan, çocuğun maruz kaldığı elemle ilgili duygu, düşünce, kanaat ve yorumlarında, Meryem'in etkisi altında kalmadığını düşünmek romandaki -giderek Mesiyanik karaktere bürünecek olan- önemli bir gerçekliği ıskalamak olur. Meryem daha romanın 5. sayfasında... sakın bana anne deme, çünkü dersen akşamları sarı saçları ve üstünde babandan başkalarının ağız ve diş kokusuyla eve gelen o kadın bana kızar ve annen olduğuma inanmaz... (s.15) diyerek şartlandırır çocuğu. Meryem'in dilinde adeta bir nakarata dönüşen ve aynıyla çocuğa da bulaşan acı vurgulu duaları (s. 14-15, 23, 35, 81, 84), merhametten bir zarfa dönüşerek, bir kadının bir çocuğun annesi olması için onu doğurmuş olması gerekmez, çocukla kadının anne oğul olmaya karar vermeleri yeterlidir, sen beni annen olarak görürsen ben de seni oğlum olarak görürüm mustafa cemciğim. (s.14-15); bir çocuğun annesi kimdir ki, onu karnında taşıyan mı yoksa ona elleriyle mana yediren, poposunu elleriyle temizleyen, onunla saklambaç oynayan, ona türküler söyleyip masallar anlatan, onu kokusuyla uyutan ve hepsinden önemlisi çocuk anne diye ağladığında koşan mı. yani çocuğun babası kimdir ki dede... (s. 81) cümlelerindeki karşılıklarıyla onun çocuğu kendisine ya da çocuğun kendisini ona mal etmesinin gerekçesi (s. 132) üretilmiş olur. Meryem'in çocuk üzerindeki mezkur etkileri, ızdırap veren bir virüsün vücuda yayıldığı gibi yayılır romanda; çocuğun fakirlikle yaşlılıktan tiksinmesinden (s. 35) tutun da, kuru fasulye pilavdan (s. 49, 106) nefret etmesine, ebeveynini öldürme saplantısından (s. 25, 53), otuz yaş öncesinde (s. 44) ve sonrasında (s. 146) intihar etme niyet ve teşebbüsüne kadar (s. 41, 42, 52, 85, 103, 126, 196) uzanır. Neyse ki, Meryem'in evden kovulmasından ve çocuğun ilkokula başlamasından sona yavaşlayan ebeveyn zulmü, o lisedeyken daha da azalacak ve giderek sıfırlanacaktır (s. 101, 145). Ancak romanın sonuna kadar varlığını hatırlatmaktan da geri kalmayacaktır. Çocuk, ilkokulu, sınıf arkadaşı İlayda'ya aşık olmasının dışında (s. 167-171) vukuatsız olarak bitirir. İlyada ile her ikisi de evlendikten sonra yine karşılaşırlar, son kez medenice görüşüp ayrılırlar. Pertevniyal Lisesi'nden sonra istanbul üniversitesi edebiyat fakültesi türk dili ve edebiyatı bölümünü kazanarak, babasına dört nesil üniversiteli olmanın gururunu yaşatır (s. 93, 95, 98). Annesinin, aile adının irticacıya çıkarılma korkusuyla karşı çıktığı ama babasının ısrarla öğrettiği Osmanlı Türkçesi (s. 186, 189), bilahare kendi çabasıyla öğrendiği Farsça (s. 53) üniversitede ve yeni hayatında işine çok yaramış olmalıdır çocuğun. Birinci epigraf ile metinde ona karşılık oluşturan acı bizim tercih ettiğimiz söyleyişle: elem- vurguları arasındaki ilişki asimetriktir. Çünkü, epigraf tek başına şiddetin göstergesi gibi sunulmuş olup, metinde genelleştirilmek istenilen elem ise hem sadece kendisinin göstereni olarak sınırlandırılmıştır, hem de ferdidir. Dolayısıyla şiddet ve elem, bu manada müşterek bir neden-sonuç ilişkisi içinde ele alınamazlar. Zira İncil'e esas Tevrat'a ve Kur'an'a göre güç, kuvvet ve enerji ile negativitenin karşılığı olarak şiddet, tekvinidir; yaratış içsel ya da dışsal bir müdahaleyi içkindir; gerek belirli bir bütünün gerekse belirli bir parçanın yaratılması, bir kütlenin veya bir bütünün aslından çıkartılmasını, yarılıp alınmasını, içinde oluşturup dışına itilmesini ya da bu ve diğer ilgili fiillerin ardışık olarak meydana gelmesini gerektirir. Tekvini olan şiddetten varlığın payı ise zulüm ve infialidir ki, kimi nüanslarına rağmen Yahudi, Hristiyan ve İslam kelamına göre de, Allah her ikisinden münezzehtir. Dolayısıyla dostluk, düşmanlık, hukuksuzluk, zulüm vb. terimlerle toplumsallaştırılan şey tekvini plandaki şiddet değildir. Şiddetin toplumsallığı dediğimiz şey modern algıya mahsus olup, şiddetin her inanışa göre değişen anlamlar yüklenerek çeşitlenmesine tabidir. Byung-Chul Han'ın terimleriyle şiddetin metafiziği, topolojisi, makro ve mikro fiziği vb. önce kelamda, bilahare felsefede, tarihte, sosyolojide, psikolojide ve siyaset biliminde bir karşılığa erişerek, bugünkü seküler anlamını kazanmıştır. Söz konusu anlamın ikinci ve üçüncü manası hasebiyle Tevrat'ta 'Tanrı kalbinde acı duydu ' denilmektedir. Etsev kelimesinin ikinci manası dikkate alındığında bu pasajın tevili 'Tanrı onların yaptığı kötü fiilleri hasebiyle onlara kızdı' şeklindedir. (Delaletu'l-Hairin, çev.: Osman Bayder Özcan Akdağ, Kimlik Yayınları, Kayseri 2019). İbn Meymun'un zikrettiğimiz bağlamda gerçekleşen anlam değişmesine işaret eden bu tefsirine yaslanarak, tekvini şiddet ile varlığın müdrik ve muktedir olduğu elemin asliyetleri itibariyle asimetrik olduğunu söyledik. Çünkü, şiddet kün / ol sözüne dahil iken, elem kulun fiiline tabidir. Kendisinin yaratımı olarak kulun fiili, zulüm ürettiği takdirde, kul Allah'ın gazabına / cezalandırmasına açık hale gelir. dolayısıyla şiddet ve elemenin nedeni olan zulüm esasında bir mütekabiliyet ya da simetri söz konusu değildir. Kur'an ayeti olan ikinci epigraf ise, doğrudan Meryem'in zihnindeki hurma ağacı imgesine bağlanır (s. 129). Bağlanışta bir sorun yoktur, sorun bu imgeye gelinceye kadar bakıcı Meryem'in çocuğa ve kendisine yüklediği İsevi ve Meryemi roldür. Buna göre Meryem Kördür, çocuk onu gözlerini açandır; o cüzzamlıdır, çocuk cüzzam hastalarını tükürüğüyle iyileştiren İsa'dır. Yine, Meryem ibadet ve gıda maksadına uygun olamayacak kirlikte bir sudur, çocuk onu bir dokunuşla ayinlerde kullanılabilecek mis kokulu kutsal şaraba dönüştürmüştür. Yukarıda değindiğimiz süt mucizesi ise başka bir saplantı olarak ondaki hükmünü yürütmektedir (s. 131). Bunlara ebeveynini kötüleyerek çocuğu kendisine ya da çocuğun kendisini ona mal etmesini de eklersek, bakıcı Meryem ilk bakışta melek olarak nitelenebilirmiş gibi görünmesine rağmen, gerçekte romanın şeytanı haline gelmektedir. Özellikle, evliyadan İbrahim Ethem'e nispet edilen Belh'in köpekleri menkıbesiyle, çocuğun ebeveynine yönelttiği hakaretle (s.134) ve şeytanın kovulmuşluk sıfatını telmihen, Meryem'in evden kapı dışarı edilmesiyle (137) daha canlı hale gelen bu imge, kast etiğimiz manada ve mezkur epigraf esasında ciddi bir soruna dönüşür. 3-Tuva'nın Gaziosmanpaşa'da taşınılan apartmana ad olarak verilmesi; böylece Hz. Musa ile ilgili bir ışık görme, yanan çalı, nalınlarını / çarıklarını çıkartarak girme imgelerini de içeren mukaddes Tuva kıssanın (Tevrat, Çıkış, 3:5; Kur'an, Ta ha, 20:12; Naziat, 79:6), bodrum kattaki pis, havasız, sineklikli penceren sızan ışık huzmeleriyle denkleştirilmesi (s. 30, 45, 96, 104, 105, 106) ve dolayısıyla, varlığı hayra yorulamayacak bir anakronizmin yaratılması, 6-Aynı şekilde cennet ve huri imgelerinin, ışık huzmelerinin... yaşlıların da ömürlük günahlarının kefaretini ödemek zorunda kalmadan altını temizletebileceği hurileri bulacağımız cennete götürecek büyülü halatlar gibi uzandığı... (s. 45) mülahazasıyla aynı bakış ve mantık eşliğinde sekülerizme kurban edilmesi. Yazarın bunlarla ne türden bir teolojizm yaptığı, bizi birinci derecede ilgilendirmiyor; bunun bizi ilgilen ilk yanı, teolojizm esaslı bir negativitenin ya da teolojik dilin sırtından yapılan seküler indirgemelerin, romansal kurgu ve gerçeklik açısından düzeyini tayin edebilmektir. Bu bağlamda muhtemeldir ki, kimi işgüzarlarca yazara karşı yöneltilebilecek olan dini değerlere saygısızlık vb. suçlamalar da, yazarın bunlara karşı kendini şuurlu olarak -ki, her yazar apriori olarak şuurlu sayıldığından, onlara şuursuzluk isnat edilemez- açıkta tutması bakımından, yine sadece onun sorunudur. Bu cihetle, salt romanda bize verilen malzeme eşliğinde kurgu ve gerçeklik düzeylerini belirlemeye çalıştığımız iki başlıktan a)zulmün, tersinden yapılan bir teolojizmle, seküler gündelik dil içinde bağlamından tümüyle koparıldığını; b)merhamet konusunda ise çok açık bir şekilde nur topu gibi bir marazın başarıyla doğurtulduğunu görebiliyoruz. Şeyh Galib'in bir beyti olan üçüncü epigraf ise, hissiyat kelimesiyle karşıladığımız ama asıl zemini edebiyat olan bir atıftır. İlgili kelimelerle, elem ve çilenin sembolleştirildiği bu söyleyişi, çocuğun duygularımı saklamayı böyle öğrendim. ne hissediyorsam tersini söylemeyi böyle öğrendim. rüzgar gülü gibi dönmeyi böyle öğrendim. içim ağlarken gülmeyi, neşeliyken somurtmayı, mahzunken sırıtmayı böyle öğrendim. iki kere ikinin dört etmediğini, insanların doğru söylediklerini sanırken yalan söyleyebildiklerini, şimdi tutkuyla ve samimiyetle aşık olanların az sonra sevdiklerini sırtından hançerleyebileceklerini böyle öğrendim. (s. 42) söyleyişiyle, Sezai Karakoç'un Hızırla Kırk Saat'indeki (Gün Doğmadan, Diriliş Yayınları, İstanbul 2000) benzer söyleme bağlanmakta ve bu bağlanma asıl kaynağı gösterilmediği için dolayımlanmış olarak yazarın kendi zemini olan edebiyatı etik ve estetik düzeyde sorunlu hale getirmektedir. Öte yandan, Necip Fazıl'ın incir ağacından mülhem kiraz ağacı (s. 38), Oğuz Atay etkili kimi söyleyişler (s. 199), Ahmet Mithat Efendi tarzı olarak bilinen, yazarla okur arasındaki optimal mesafenin yer yer ihlal edilmesi de yine ilk ikisinde olduğu gibi üçüncü epigrafı da, hangi espri vesilesiyle patlayacağı belli olmayan zeka gösterisine dönüştürmektedir. İşin daha da ilginci kitabi ve kelami ilgilerin oldukça yoğun olduğu ancak ne içkinlik ne de aşkınlık esasında sağlam bir çerçeveye oturtulmadığı romanda, zaman unsuru da -sadece olayların ve tahkiyenin tarihlendirilmesine indirgendiği için- kendi hakkını almaktan mahrum kalmıştır. İyi romanlarda zamanın başlı başına bir şahsiyet olduğu malumdur. Mekan da bu bağlamda zamanla aynı kaderi paylaşır. Nitekim... sonra televizyon da alacaktık, sonra sonra kirayı rahat ödemeye başlayacak, hatta oturduğumuz evi satın alacaktık, hatta ve hatta balkonlu, güneş alan, ama yine artık ne hikmetse alıştığımız için ayrılamadığımız gaziosmanpaşada güzel, doğru düzgün daha sonra sonra onu da satın alacağımız bir eve çıkıp bu bodrum katı kiraya verecek, ancak yıllar sonra, ben lise sondayken, doğru düzgün ve güzel evimizin bulunduğu üç katlı bina daha büyük, çok daha fazla katlı ve tırnak içinde modern bir apartman yapılıp da üç dairesi bize verilmek üzere yıkıldığında geçici olarak buraya, tuva apartmanının bodrum katına geri dönecektik. (s. 100-101) şeklindeki kayıt, mekanın değil, belli bir zamanla mukayyet olmayan kimi fiillerin kaydından ibarettir. '90'lı yıllarda uygulaması henüz yaygınlaşmadığı için posta kodları belirtilmeyen açık adreslerin varlığı da yine hiçbir değer ifade etmez. Sanat ve mimarisiyle ünlü olan İtal'ya sıradan bir pietanın varlığında eritilirken, Siyavuşpaşa Çeşmesi, Süleymaniye haziresi de silik birer karikatür etkisiyle romanda yer bulur. Kırıldığında zaten küçük küçük olma özelliğindeki cam ile özü itibariyle paslanan değil kararan gümüş vb. nesneler de paylarını alırlar yazarın mezkur ilgisizliğinden. Es geçilen ayrıntılarsa, zikrettiğimiz eksiliklere tuz-biber olur. Mahremiyetin ve bilinç altı kirlerinin sanatsal ifşası olması bakımından zaten şeytani bir mahiyet taşıyan romanın, bu kendi negatif hakikatinin zorunlu kıldığı ayrıntılardan yoksunlaştırılması, şeytanın yanlış yerde istihdam edilmesi anlamına gelir, zira roman ayrıntıdır ve şeytan ayrıntıda gizlidir. Romanda ise örneğin, Fatih'te mukim Nejat ile Zeytinburnu'ndaki karanlık çatı katında mukim, Balıkesir'in kabaklı köyünden Hümeyra'nın, hangi vesileyle tanışarak evlendikleri; Hümeyra'nın ailesinin köyden Balıkesir'e, oradan İstanbul'a neden, nasıl ve ne zaman taşındıkları, Üzeyir dedeyi felç olmaya götüren sebepler, hastalanınca Hümeyra'ya nasıl ulaşabildiği; doktora sahibi Nejat'ın en azından iflas ettikten sonra neden diplomasına / akademik kariyerine uygun bir işte çalışmadığı; müderris bir ailenin, hemen bir kuşak sonra nasıl olup da yoksulluğa düşüverdiği... vb. bir çok husus romanda belirsiz ya da kısmen uçları açık şeyler halinde bırakılmıştır. Yine, doksan dört senesinde, istanbul gaziosmanpaşada, henüz aşık olup sol koluna faça atmadan, rakının tadını bilmeden, farsça öğrenmeden, evladı ölmeden, anasıyla babasını öldürüp biriktirdiği ne varsa yakmadan... şeklinde, birkaç farklı kelimeyle bir çok kez tekrarlanan hususların da, eleştirinin diliyle söyleyecek olursak okura verilen merak rüşvetinden başka bir şey olmadığı açıktır. Kaldı ki yazarın, final paragrafında hikayesinin bitmediğini ve anlatacağı daha çok şey bulunduğunu bildirmesi, -yukarıdan beri yapa geldiğimiz sayfa atıflarının çokluğundan da anlaşılacağı üzere- tekrarları eksiltildiğinde neredeyse hacmi mevcut sayfa sayısının yarısına inebilecekmiş gibi görünen bu metinin, dil ekonomisi / edebiyatın dispozitifi bakımından iyi örgütlendirilmediğine, bilakis dilsel bir enflasyonun / neden mizahla tahkim edilmiş bir zeka örtüsü içinde bilinerek ve istenerek hormonlandığına bir işarettir. Oysa ki Kadir Daniş'in, en iyi örneklerini Dostoyesksi'den gördüğümüz, insanı pür insanlık haliyle apansız yakalama ve onu zamanla yüklendiği kendi brütünden, sahte rollerinden, maskelerinden soyarak çırılçıplak bırakma maharetine sahip olduğu da metinden açıkça görülebiliyor. Bütün bunlardan sonra eleştirimizde eriştiğimiz şu noktada yukarıda roman geneli esasında zikrettiğimiz heyecanın yerini neye bıraktığı ise artık ikinci bir izahı gerektirmeyecek kadar açık hale gelmiştir. Ama bu yoruma her yeni kitabın, Kitap'tan beslendiğine dair hakikati ıskalamamak ve dolayısıyla Kitap'ın ilkliğini ve dünya kelamına / edebiyatına kaynak olma vasfını tahrip etmemek gerektiğini eklememiz elzemdir. Zira bu manadaki negatif her karar, tutum ve yöneliş, zeka kurşunlarını sürekli kendi ayağına sıkan ve ancak elemlerle neşelenen bir yazar tipini üretir. Romanını üç epigrafla açan Kadir Daniş, onu Şey Galib'e yönelik bir atıfla ya da ithafla-, ondan bir alıntıyla ve kendisinin elem / yazıklanma nidalarıyla kapatır ki, böyle kapatmasında da kendisi cihetinden çok haklıdır. Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/elestiriyi-elestirmek", "text": "İnsanoğlu fıtratı gereği olumsuz eleştirilmekten pek haz etmez. Hele eleştiriye en çok açık olması gereken şair, yazar, çizer kesiminden çoğunun ortaya koydukları ürünlere yönelik olumsuz eleştiriye tahammülünün olmadığına tanık oluruz. Öyle ki küsenler olur. Bunlara erkekse fularlı entelektüeller, kadın ise küstüm çiçeği diyorum. Hatır gönül uğruna hiç hak etmediği halde eserlerle ilgili methiyelerin düzüldüğüne tanık oluruz okuduğumuz bazı yazılarda. Bunlar olası şeyler tabi. Zaman çarkı değersizi öğütmeyi iyi bilir. Beni bunu düşünmeye iten olay şöyle gelişti: kitaplığımı karıştırırken 02.12.2009 tarihinde alıp bir hayli faydalandığım Kemal Bek'e ait Şiirden Eleştiriye ve Anlatıdan Eleştiriye kitaplarını yeniden inceledim. Metinden hareketle göstergebilim yöntemini de kullanan yazarın değerlendirdiği metinleri yeniden inşa edişini görünce eleştiri severlerin dikkatine sunarak sayfamda paylaştım. Kemal Bey ise eserine yönelik düşünce ve yöntem açısından katılmadığım noktalar olup olmadığını sordu. Bu çok hoşuma gitti. Bir eleştirmenin eleştiri kitabı üzerine eleştiri istemesi beni düşündürdü. Şöyle bir bakayım dedim. Sadece Kitap Yurdunda şu an 400'ün üzerinde eleştiri kitabı var. Mesela Cemal Şakar'ın Hasan Aycın'ın Çizgisi kitabı karikatür severlerin okuyup faydalanması gereken bir kitaptır. Öykü alanında, roman alanında, şiir alanında ve daha birçok alanda halihazırda eleştiri kitabı mevcut. Bir başka deyişle Karakoç'un şiiri, günümüzdeki fast food kültürünün yarattığı, tüketmeyi sindirmek sanan hızlı şiir okuruna göre değil diyorum. Bu şiirin, kendisine gerçek anlamda şiir gurmesi olduğu için sadakatle bağlı, az ama öz okura seslenen bir şiir olduğunu düşünüyorum; bu nedenle de kitaplarının çok baskı yapmasının da, her satın alanın bu kitaplardaki şiirleri gerçekten anladığı konusunda gerçekçi bir ölçüt olmadığı kanısındayım. Sanatçıların ürünleri yumurta ise eleştirmen de kuluçkaya yatan tavuk gibi olup o yumurtadan öyle civcivler çıkarmalı ki adeta eseri yeniden doğurmalı. İşte bir eleştirmen fast food kültürünün eleştirmeni olmamalı. Hızlı eleştirmenlik yerine kuluçkaya yatan bir eleştirmen olmalı. Ve en önemlisi de bu eleştirmenleri de eleştirecek yetkin bir kitlenin olması. Eleştiriyle ilgili yazmışken Şule Yayınlarından yeni basımı yapılan Ömer Lekesiz'e ait Yeni Türk Edebiyatında Öyküyü de duyurayım buradan. 1890 1990 arasından 103 öykücüyü kaleme almış. Faydalananı, eleştireni bol olsun dileklerimle..."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/emile-zola-nin-gercek-i-uzerine-notlar", "text": "Cevabı nettir yazarın. Önce çocuk teslim alınmıştır kilise tarafından. Çocuğun apak, mayasız ekmek koktuğu yaşta dimağlara baldıran vermiştir kilise. Cizvitler ve diğer dini tarikatlar eğitimi ele geçirirler. Bu öyle dünkü olay değildir. Yıllar boyu sinsice çalışarak öğrencilerinin sayısını hayli arttırırlar. Yıkıcı bir eğitimle önce çocuk, sonrasında kilisenin maşa olarak kullandığı kadın, en sonunda yitik, düşünemez bir toplum haline getirmek üzeredir Fransa'yı. Bir de her şeyin farkında olan ama hep kendi çıkarlarını gözeten, ilerlemek için gözlerini dört açıp çevresini kollayan, her zaman güçlülerden yana olan, yeni kuşağın koltuk avcıları vardır. Gericiliğin ve çıkarcıların karşısında emeği, sosyal adaleti, bilimi savunan, laik eğitim taraftarı tavizsiz birkaç öğretmen vardır. Romanın başkahramanı Marc, bu eğitimcilerden biridir. Simon Davası olayların başladığı noktadır. Simon, bir Yahudi'dir. Mantığı ön plana çıkaran dürüst bir eğitimcidir. Marc'ın yakın arkadaşıdır, papazlar tarafından iftiraya uğramıştır. Aynı zamanda önceki devirlerde özgür düşünceli olduğu bilinen burjuvazi bu dönemde gericilerle iş birliği yapmıştır. Bu düzende halkı rahatça yağmalayabilir, sömürebilirdi. Halk uyanmasın, yeterdi! Sözüm ona özgür düşünceli burjuvazi sınıfı, emekçiye hakkını vermemek, kaymağı kendisi süpürmek için en azılı dinci kesilmişti. Kokuşmuş, çürümüş bir sınıftı artık burjuvazi. Türkçe çevrisi 744 sayfa olan eser, bu ayrı kutupların kuşaklar süren amansız mücadelesini anlatır. Toplumdaki çoğunluğu, kilise tarafından beyni yıkanmış, söylentilere sorgulamadan inanmış öfkeli kitleler oluşturuyordu. Bu kitleleri elinde tutmak için en iyi araç basındı. Gazeteler mali ve siyasi eşkıyaların elindeydi. Gücünü tarikatlar ve kiliseden alan gazeteler yalandan, kışkırtıdan, iftiradan kaçınmıyordu... Yalan uzun bir süre daha saltanat sürer fakat yapıtın adında belirttiği gibi: Gerçeklerin er geç ortaya çıkmak gibi kötü bir huyu vardır. Gerçek, er değil çok geç ortaya çıkmıştır. Uzun çalışmalar, uykusuz geceler, geçen onlarca yıl sonucu Simon beraat eder, papazların suçluluğu kanıtlanır, laik eğitim kazanır. Hristiyanlık can veriyorsa kendi hatasının sonucuydu yazara göre: Gerçeğin, adaletin yerine yalan ve yanılgıyı seçerek kendi mezarını kazmıştır... Marc, eğitimi anlatırken nesilleri birbiriyle kıyaslıyor. Birincisi, kilisenin eğittiği hantal, kolay galeyana gelen, kara cahil, korkak, ön yargılı, kaybedilmiş insanlar. Zaten eşitsizlik ve haksızlık bilgisizlikten ortaya çıkıyordu. Bunları topluma kazandırmanın imkanı yoktu. İkincisi, Marc'ın eğittiği ilk nesil çocuklar. Onlar şüphesiz anne babalarından daha bilgiliydi. Daha farkındaydı olan bitenin. Kötü değillerdi ama kararsız, bencil, dayanışmadan bihaber, kendi mutluluklarının başkalarının mutluluğuna bağlı olduğunu düşünemeyeninsanlardı. Üçüncü ve dördüncü nesilden tam verim alınmaya başlanıyordu. Bu nesiller düşüncülerini eyleme döken yetenekli ve yepyeni kuşaklardı. Bilgili, aydın düşünceli, cesur, doğru bildiğini sakınmadan söyleyen, adaletin takipçisi çocuklardı. Yazarın iddiası şudur: En iyi eğitimcileri bir ülkeye gönderin, o eğitimciler tek nesli kültürle, bilgiyle, aydınlıkla donatmaya çalışısın; eğer eğitimde süreklilik sağlayamamışsınız çalışmanız hiçbir işe yaramayacaktır. Bu sebeple devrimden, cumhuriyetten yıllar sonra ülkede tek hakim konumuna gelen kilisenin sömüre sömüre kuruttuğu ağacayeni kuşaklar yeniden can suyu aşılayacaktır. Umarım yaşamımızın bir bölümünde romanın sonundaki aydınlığı görme şansına sahip oluruz."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/emin-gurdamur-dan-okurunu-dislayan-oykuler", "text": "Emin Gürdamur'u Ketebe Yayınları arasından çıkan (İstanbul 2019; 3. Basım: 2020) Herkesten Sonra Gelen adlı ikinci kitabındaki öyküleri nedeniyle öyküde geniş bir nefes, yeni bir ses olarak peşinen selamlayacağım ama bu selamlamamın, yerli eleştirinin sığ ve şımarık; kibirli ve tezkiyeci dilinde yerleşik olan başarılı öyküler klişesinden; Yeni bir Sait Faik pohpohlamasından, zarımı atıyorum böbürlenmesinden küçük de olsa bir pay taşımayacağını da biliyorum. Çünkü Gürdamur, adını zikrettiğim kitabında yer alan on beş öyküsüyle, başarı kelimesini acizleştirdiği gibi, öyküde genellikle Sait Faik adıyla tanımlanan yenilik arayış ve umutlarındaki gericiliği pekiştirerek, hakkında zar atılmasına da hiç tenezzül etmiyor. Bu tespitlerimizin delile muhtaç olduğunu düşünenleri, bu maksatla davet edeceğimiz ilk yer bizzat Gürdamur'un mezkur öyküleridir ki, bir Delil de zaten delili olduğu şeyin üstünlüğüne göre değer kazanır. . Diğer bir söyleyişle, Gürdamur'un öykülerindeki yetkinliğin kendisi, kendi yetkinliğinin delilidir. Bu bağlamda zikredilmesi gereken ilk şey, Gürdamur'un mevcut edebiyat birikimini kuşatma anlamında edebi gelenekle kurduğu sahih bağdır. Aslan yediklerinin toplamıdır şeklinde maruf olan bir tanımlamaya yasalanarak söyleyecek olursak Gürdamur, kendi öykü örnekleriyle şu isimlerin öykülerinin içinden gelmektedir: Ahmet Mithat Efendi, Oğuz Atay, Fikret Ürgüp, Feyyaz Kayacan, Sezai Karakoç, Ramazan Dikmen. Gürdamur'un bu gelişinin -zikredilen isimlerin Batı'daki karşılıklarını kapsadığını da belirterek- Bir aslan sadece kendi ormanından beslenir söyleşindeki hükme denk denk düştüğünü de rahatlıkla ileri sürebiliriz. Bunun tefsiri ise, bizi doğrudan Gürdamur'un Herkesten Sonra Gelen'de yer alan öyküleriyle, zikrettiğimiz esasta gelenekle kurduğu bağ sayesinde, tahkiye planında bir benzerliği ürettiğine, ancak bu benzerlikten asıl kendi tahkiyesinin benzersizliğini ve dolayısıyla farklılığını yarattığına götürür. Örneğin Gürdamur, İyi bir öykü tek etkiye ayarlıdır; bu tek etkinin gücüdür ki, öyküsel yoğunluğu tek başına temsil edebilen bir sonuç cümlesine yüklemekle elde eder. şeklindeki genel bir yargıyı, Yıkım İşleri A. Ş. adlı öyküsünde, okurunu Fuat, Ali ve anlatıcının tahkiye edilen hallerini tam anlamaya şartlandırmışken, Ali Fuat Bey, yıkım tamamlandı. Hafriyatı kaldırıyoruz. şeklindeki son cümlesiyle, onu aşinası olduğu girişli, gelişmeli, düğümlü, sonuçlu ve birkaç kişili tahkiye alışkanlığından koparır; bir küçücük dil fiskesiyle teslisi tekleştirerek, diğer bir söyleyişle üçlü bir anlatımı bir kişinin adında teke indirgeyerek, şartlandırılmış tahkiye idrakini yıkıp geçer. Gürdamur'un tek etki üzerinden okuru hayrete düşürme, şaşkınlaştırma ya da daha açık bir söyleyişle şapşallaştırma tarzına, Ambroce Bierce veya Oğuz Atay öyküleri düzeyinde bir benzerlikle alışkanlık sağlamaya, yani apansız zuhur ediveren hayretimizi makulleştirme yoluna gitmeye tevessül etmekle birlikte, tarzın teslisteki tekliği nedeniyle biricikliğine, öz-el-liğine de şapka çıkartırız. Yine bu bağlamda, Cazu adlı öyküde Batı'da ona yüklenen anlamda bizim masallarımızda hiçbir karşılığı olmayan bir cadının, cazu / cazı olarak tahkiyesinde, Grimm Kardeşler'in Hansel ve Gretel'inden kimi karşılıklar bulabiliriz ancak, acuze'deki doğaüstü güçlerin, dil esasında aciz-lik / acuze-likle bağdaştırılması, deyim yerindeyse bu sayede som bir acizliğin ancak güç gösterisine muhtaç kılınması ve bu gücün alışıla gelen şekliyle merhametsizliğe değil, bir merhamet fiili olarak kendini feda etmeye bitişmesi bakımından, değişime değil ki, kök-imgeler özleri bakımından asla değişmezler-dönüşüme uğratılmasını Gürdamur öyküsündeki farklılığa karine sayarız. Ramazan Dikmen'in Yavuz adlı öyküsü, ordu müessesinin kutsallığına ilişkin anlayışları eleştirme maksadıyla yazılmış bir öyküdür. Bu yanıyla ironik öykünün en tipik örneklerinden biri olan Yavuz'un, ordu-sever birileri tarafından, metnin ilk verisi olarak salt bir kahramanlık öyküsüymüş gibi okunması ise, yazarına -asıl maksadına erimesi adına- teslim edilmesi gereken bir haktır. Gürdamur'un Züleyha'nın Günlüğü adlı öyküsü, Dikmen'in Yavuz adlı öyküsüyle birçok benzerlik taşımaktadır. Öncelikle metnin kendi söyleminin içinden dışa çıkarılan eleştiri esasında, başlı başına ironik bir öykü olan Züleyha'nın Günlüğü, ilk bakışta, hayatın zorluklarına karşı tek başına direnen ve yazmaktan başka bir güce sahip bulunmayan bir genç kızın, yazar olma gayreti gibi görünüyor. İşte bu gayretin / hevesin ondaki dil ve söylem düzeyidir ki, kendisi tarafından yazılan metni onun eleştirisine eleştirisine dönüştürüyor. Evimden çok uzaktayım, bütün yenilikler gibi korunaksız.; Kan revan, huzur içinde uykuya dalıyorum.; Yatay istiflediğim kitapların, dergilerin, eskimiş ilgilerin arasından günlüğümü çekip çıkarıyorum.; Gözlerimi sayfalardan alıp duvara asıyorum.; Parçalanmış ifşanın o kullanışlı, mozaik sunağına yatırıyorum bedenimi.; Upuzun örümcek ağından köprülerde yürüyerek bir kadın bir yalanı ne kadar inceltebilir ne kadar uzun boylu körleşebilir içine doğru uğursuz testilerin hayal kurabilir gerçeği kendi merdivenleriyle örtebilir...; Bu gece hiçbir şeye son verememiş korkaklığıma sarılıp yattım.; Ne güzel yiyorsun ey köprü bizi uzak yataklarımızda nasıl da güzel kemiriyorsun parçalara ayırıp servis ediyorsun yaşamı baştan sona... vb. cümleleriyle yüklü olan öyküyü, biz bir başkasının öyküsü olarak okurken, o başkası olarak ona benzeyen yüzlerce kızın ya da genç kadının yazarlık hevesiyle kurdukları benzer abuk-sabuk metinleri, dünya edebiyatının şahikasıymış gibi kendi kendilerine gözyaşları içinde seslendirdiklerini ancak öykünün dışına çıktıktan, onun içerdiği ironiyi farkettikten sonra anlıyoruz. Zeliha'nın Günlüğü bu yanlarıyla Dikmen'in Yavuz'undan bir eda taşımakla birlikte, Gürdamur asıl bu vb. edalara verdiği değeri ima ederek, kendi bakış, tahkiye ve tahyil farkını vurgulamış oluyor. Şundan ki, Gürdamur'un öyküleri zikredilen düzeylerdeki kendi / kendinden / kendisince farklılığı bakımından, en geniş anlamıyla kült metinlerdir. Kültlüğün dilsel planda beraberinde getirdiği şey ise, menin aynı zamanda som bir mermer gibi her türlü dış müdahaleye kapalı olmasıdır. Öyle ki, o mermere eklenebilecek bir çizgi, atılabilecek bir çektik... ihmal edilmemiştir ki, seyrinde bir eleştiri ihtimali belirsin. Bu türden bir kapatmanın, metin düzeyindeki bir tezahürü de, okurunun daha baştan dışlanmış olmasıdır. Okurunu dışlayan metin olmanın teknik adı ise, metnin kendi üstüne kapanması; okurunun hayalini kısıtlaması hatta muhtemel hayali katkılardan müstağni olması; cazip kurgu ve anlatımıyla bir hayranlığı doğurmakla birlikte, o hayranlığı hayranlık duyanın içinde boğmasıdır. Gürdamur'un başvurduğu gramerde duygu, matematiğin emrine verildiği için, dil-duygu ilişkisine tabi tüm ihtimaller bir işlemin zorunlu öğeleri gibi, çünkünün içinden dışa açılmıştır. Bu açılış, aynı zamanda mümkün tüm olasılıkların yazar tarafından kullanılması bakımından metnin kendi üstüne kapanması ya da metnin daha baştan kendi üstüne kapanması nedeniyle okurunu dışta bırakması şeklinde somutlaşmaktadır. Bu bağlamda şunu açıkça ifade etmeliyiz ki, Batılı okur Faulkner, Joyce, Beckett, Woolf, Breton vd. metinleri üzerinden kendine üzerine kapanan metinleri okumaya alışkındır. Ancak bizdeki okur, halen bir metnin dışa açılmasını önceler; en azından okuduğu metinlerden, bilinçli olarak bırakılmış kimi açıklıkları, oluşturulmuş ara'ları, doldurulması kendi istidadına, bilgisine, hayaline havale edilmiş bazı boşlukları ısrarla talep eder. Bunlardan hareketle, Gürdamur öykülerinin mezkur manada okurunu dışlamasını, tek başına bir eleştiri olarak görmemek, onu bilakis yeni bir okuma terbiyesinin ya da alışkanlığının yokluğuna işaret saymak da mümkündür. Bu cümleden olarak Gürdamur, a) mevcut okurluk algısının / terbiyesinin değişmesini ima; b) Batı esaslı olarak ifa edilen yerli edebiyatın, Batılı okurunun zevkince okunmasındaki zorunluluğu ifşa etmesi bakımından son derece cüretkar ve zikredilen bağlamda muhafazakar okuru apriori olarak karşısına alması cihetinden de son derece tehlikeli bir tavır ortaya koymaktadır. Muhafazakarlığın örgütlenmiş bir riyakarlık şeklindeki tanımını benimseyen biri olarak, kendi adıma Gürdamur'un söz konusu cüretkarlığından ve tehlikeli atağından endişe duymuyorum, bilakis bunların Beckett metinlerini -ezeli birer hayran teslimiyetiyle- ağızlarının suyunu akıtarak okuyup, öte yandan Hz. Ali Cenkleri'ne benzer metinler üreterek popüler olma sahtekarlığına kapılan sözüm ona İslamcı yazarların ahlaki bir çizgiye çekilmelerine vesile olmasını temenni ediyorum. Bedeli ne olursa olsun, bu manada yenilikten, samimiyetten -yetmez, samimiyetinde samimiyetten- yana olmak, zorunlu bir değişime engel olmaktan kuşkusuz çok çok daha iyi olsa gerektir. Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/es-ile-edebi-yolculuk", "text": "Sanatçıları değerlendirirken iki şeyi iyi ayırmak gerekir: Merak ettiğiniz sanatı ise ortaya koyduğu ürünlere ve bu ürünler üzerine yapılan değerlendirmelere bakacaksınız. Kişiliğini, gerçek yaşamdaki iz düşümünü merak ediyorsanız o kişi ile ilgili bilgilerin yer aldığı anılara, günlüklere, mektuplara, onunla yapılan röportajlara, söyleşilere bakacaksınız. Bazen hayal kırıklığına uğrayıp canınız sıkılabilir. Eserlerini beğeniyle okuduğunuz bir sanatçıyla ilgili onu tanıyanların kaleme aldığı anıları okurken eserleri ile kişiliği arasındaki ters orantı sizi hayal kırıklığına uğratabilir. Röportaj, söyleşi türleri soru sorulan kişinin tanıtılmaya değer olduğunun kanıtıdır. Sanatçı, dillendiremediği çoğu şeyi eserlerinde satır aralarına saklar; bazen de söyleyemedikleri içinde kalır. Ustaca hazırlanan sorularla bunu ortaya çıkarmak da soruları soran kişiye kalır. Bu türü yapmak büyük bir özveri ve emek ister. Öncelikle röportajı yapılan kişiyi iyice araştırmak, eserlerini not alarak okumak, onunla ilgili çıkan haberleri, yazıları okumak gerekir. Onunla ilgili daha önce röportaj yapılmışsa benzer sorular sormamaya dikkat edilir. Çoğu kez görüyoruz ki bir sanatçının en baskın yanı neyse sorular oradan ilerliyor. Geçmişten bir örnek verecek olursak Cahit Sıtkı Tarancı hep ölüm şairi olarak anılır. Onunla ilgili yapılan röportajlarda hep bu konudan soru sorulmuşsa bu çok sıkıcı bir durum. Oysa onun şiirlerinde gizli bir yaşam sevinci fısıldar durur. Ki gerçek yaşamında da neşeli olduğunu söyleyenler var. Bazen de soruları hazırlayan kişi o kadar etkili ve donanımlı sorular soruyor ki bu defa da sanatçının afallayıp kaldığını hissediyorsunuz. Dikkatli bir okur bu tür yazıları okurken soruların kalitesine ve cevapların doyuruculuğu ile samimiyetine bakar. Elimde günlerdir okuduğum Es adlı bu söyleşi kitabının kapağı bile dikkat çekici. Tıpkı aşure gibi. Farklı farklı, uyumsuz gibi görünen isimler bir kadrajda. 38 kişiyle yapılan bu söyleşilerde kimler yok ki: Abdurrahim Karakoç, Ataol Behramoğlu, Sunay Akın, Nazlı Eray, Yavuz Bülent Bakiler, Nurullah Genç, Haydar Ergülen, Ahmet Telli, Ahmet Büke, Cezmi Ersöz, Mustafa Özçelik, Ömer Lekesiz, Sadık Yalsızuçanlar, Necip Tosun, Şakir Kurtulmuş, Ali Haydar Haksal, Ahmet Büke.... Okudukça tat alıyorsunuz. Ahmet Büke, Ataol Behramoğlu, Ahmet Telli gibi isimlerin sorulara biraz geçiştirmelik cevaplar verdiğini hissedip hafiften sitem edebilirsiniz okur olarak. Dedim ya okur hisseder. Gözünden kaçmaz okurun. Eğer bir röportaj veriyorsanız onun hakkını vermek yerinde bir davranış olur. Haydar Ergülen'in cevaplar verirken tevazu hırkasını giydiğini hissediyorsunuz. Büyülü gerçekçilik akımının öncülerinden olan Nazlı Eray'ın kendini ön plana çıkardığı cevaplarında haklı başarısına alkış tutup onun daha on altı yaşındayken yazdığı öyküdeki Mösyö Hristo gibi kuş olup hayatınızın muhakemesini yapıyorsunuz. Samimiyetinde samimi olmak düsturunu hatırlatan Ömer Lekesiz ile şapkanızı önünüze koyup samimiyetinizi sorgularsınız. Malum, okumak yazmayı getiriyor peşinden. diyen Mustafa Özçelik ile okuma eylemi ile onun süreği olan yazma eylemini bir kez daha düşünüyorsunuz. Ali Haydar Haksal ile çocukken dinlediğimiz masalların etkisine gider, gönül düşürmek ifadesinin büyüsüne kapılırız. Adem'le başlıyor insanın hikayesi. Şiirin hikayesi de Adem ile başlıyor. İlk insanla, ilk acıyla başlıyor şiir. diyen Şakir Kurtulmuş'u yakından tanıyıp yıllar önce kaybettiği Şeyma'sının acısını hala diri tutup ara ara onun oynadığı oyuncakları seven bir babayı düşünerek daha da hüzünlenirsiniz. Yavuz Bülent Bakiler'in verdiği dobra ve donanımlı cevaplarla birlikte babasıyla ilgili çizdiği tabloya ve daha on dört yaşındayken elektrik kazasında ölen kız kardeşinin mezarını okuldan her çıkışta ziyaret etmesine kederlenirsiniz. Zeki Bulduk ismini merak edersiniz mesela. 38 sanatçı arasında sadece 6 kadının olmasına içerler bir kez daha yazarlık, şairlik eril bir duruş mudur, dersiniz. Sonra da sadece kadın sanatçılarla yapılmış bir röportaj kitabı niye yok, diye yazarlar birliği alemine bir soru yollarsınız. Kitabın belki de en hüzünlü yanlarından biri ilk sıranın verildiği Abdurrahim Karakoç'un artık yaşamıyor olması. Şiir kayıp kentin hüzün dut yaprağı, bazen testi toprağı, bazen uyandırma tokmağı, bazen de bir gül kokusudur. Yağmurun sesidir, su sesidir ve şairin içinden kopup gelen hazların, ıstırapların, serinliklerin, derinliklerin çığlığıdır. Biz nasıl anlarsak öyledir. demiş Karakoç. Güzel de demiş. Onun cevaplarını okurken Mihriban türküsünü duyar gibi olup bu dünyadan bir Abdurrahim Karakoç geçti dersiniz. Gelelim bu kitabı hazırlayan Mehtap Altan'a. Çivi adlı şiir kitabı, İmgenar Sokağı adlı öyküsü, Def adlı denemesini okuyanlar iyi bilir ki Mehtap Hanım imgelerle kendini ifade eden bir kalem. Eğer diğer kitaplarını okumuşsanız Es'teki sorular karşısında şaşırmazsınız. Bazıları röportaj sorularında imge olmaz, diyebilir. Bana sorarsanız bu yanlış. Çünkü röportaj bilimsel bir yazı, bir makale değil. Dolayısıyla soruları imgelerle tatlandırmanın hiçbir sakıncası yok. Sorularında hazırlıklı bir duruş ve kendini ifade gücü görürüz. Bu çalışmasıyla sakıncası yoksa söz edebiyatın, diyerek birçok şeyi özetleyen Mehtap Hanım'ı bu çalışmasından dolayı tebrik ediyor ve devamının gelmesini bekliyorum."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/esalib-i-nisv-n-kadinlarin-usl-plari", "text": "Evet kadınların yazdıklarında hususi bir zevk vardır, bu inkar edilemez. Çünkü onların yazdıkları doğrudan doğruya kalpten fışkırır, güzellik endişesi ve açıklama kaygısı ile doğallığını bozmaz. Kalpten kağıda intikal ederken mantıki kıyaslamalara alaycı bir nazarla bakar geçer. Bir de Madam de Savigne'nin şu parçasına bakınız. Alaycı bir dil... Hele son cümleler, bu hissedilip de anlaşılamayan incelikler bir kadın kalemini işaret eder. Madam de La Fayette romanlarını bir erkek takma ismi -Sagra- altında neşretti. Eserlerindeki incelik ve nezaketi anlayanlar, yazarın bir kadın olduğunu anlamakta gecikmediler. Matmazel de Eskuderi eserlerini erkek kardeşinin ismiyle neşrederdi. Bu gizlenme yalnız Boileau'nun bilmezlikten gelmelerinin gerisinde kaldı. Çünkü Boileau Matmazelin kardeşini ve yine Boileau'nun tabirince o bahtiyar Mösyö de Eskuderi'yi eleştirmeye vesile arıyordu. Fakat Boileau bile bir gün bu yükü üstünden atarak yayılmış olan bu eserlerin gerçek sahibinin bir kadın olduğunu açığa vurdu. Galiba bu yüzden pek çok defa da kınandı. Bazı kadınlar vardır ki bir erkek dehasıyla kalemlerini yönetirler. Bunlar hakkında araştırma yapanlar o kadınların eserlerindeki ilham aldıkları şeyin bir erkek üslubu olduğunu bulmuşlardır. İşte George sanki bütün cümlelerinde bir şişkinlik bir güzellik var, eserleri bir erkek kaleminden çıkmışa benziyor. Arayalım Sand'ın Alfred de Musset'in, Schopenhaur'un edebi izlerini görüyoruz. Bununla beraber George Sand'ın kendine has bir edebi tarzı var: etkilenme kabiliyetini o kadar zarif bir üslupla ortaya koyuyor ki, zarafetin bu derecesi kadınlara mahsus gibidir. Bazı kadınların kaleme aldığı eserlerde erkek etkisi olduğu gibi, bazı erkeklerin eserlerinde de kadınların etkisi görülür. Bir yazarın eserinden yalnız aşağılık kadınları tanıdığı anlaşılır, diğer bir yazarın eserlerinde ise seçkin bir kadının manevi ışığı hissedilir, o güzellikten neşrolan ışığın kaynağı, yazarın ömrünün ufuklarına sirayet etmiştir. Sainte Bouve Tasviratında diyor ki: La Roşfoko'nun hayatının her devri bir kadın namı ile başlar ve kadın namı ile biter. Evvela Madam de Şeoroz, sonra Madam de Longovil, daha sonra Madam de Soble en nihayet Madam de La Fayette... Aynı hüküm Benjamin Konstan ile Chateabriand hakkında geçerli olabilir. Kadınların yazdığı hikayelerde bir özellik vardır ki pek dikkate şayandır: Daima kadın yüce ve eksiksiz, erkek aşağılık ve eksiktir. Hikayeyi okuyanlar mutlaka kadına hak verir ve sonra erkekten nefret ederler. George Sand'ın, Madam de La Fayette'nin romanları bu bahsettiğimiz durumun en açık delilleridir. Her memlekette kadınların yaşam durumları ve ahlakları aynı değildir. Bunun için üslupları da başka başka olur. Bir İngiliz kadını bir Fransız kadını gibi yazmaz. Mitres Belami meşhur bir aktris- hatıratını yazıyor. Orada bir delikanlının Mitres'in aşkından öldüğünü anlatıyor. Delikanlının son arzusu aşık olduğu kadının bir parça kurdelasıyla defnedilmekmiş. Bu arzusunu bir dostuna söylemiş, dostu Mitres'e gelmiş anlatmış, yalvarmış fakat hepsi beyhude!.. Mitres Belami böyle iffete ters düşen bir hareketi kabul edemiyor, fedakarlığın bu denlisi elinden gelmiyordu. Oysaki bu meşhur aktrisin kurdelasından daha değerli şeyleri kolaylıkla dağıttığına döneminin insanları şahitmiş. Koca Mitres delikanlıyla ilgili hatıratını şu cümle ile tamamlıyor: Benim aşkımdan ölen zavallı delikanlıdan gözyaşlarımı esirgeyemem. Dikkat ettiniz mi? Evvela sahte bir iffet gösterisi ve ardından da sahte bir üzüntü... Bunları hiçbir Fransız kadınında bulamazsınız. Mitres Belami'nin dediklerine inanmak lazım gelirse kendisi bir iffet numunesi imiş! Lordlar, dükler, markiler etrafında... Kimisi İskoçya kıtasına benzer bir çiftlik vadediyor, kimisi izdivaç elini uzatıyor, kimisi bir hizmetçi olarak da olsa dairesine girmek için yalvarıyor... Her akşam önüne çiçek yağmuru, demetlerden dağlar, onların içinde zamanın en büyük şairlerinin aşk dolu şiirleri, en mahir kuyumcuların mükemmel eserleri. Aktrisin latif endamı sahne üzerinde görünür görünmez bütün izleyicilerin avuçlarından güzel bir alkış sesi yükseliyor. Her sabah gazetelere şöyle bir yan gözle bakınca Yeni Bir Aşk Kurbanı isimli bir makale görüyor ve anlıyor ki yine kendisi yüzünden bir delikanlı dünyaya veda etmiş. Ağlıyor, üzülüyor fakat ne fayda... Bütün bu aşk gösterilerine karşı Mitres ne yapıyor? Her şeyi ret, her şeyi hakir görme: Servetleri, alkışları, şiirleri, gözyaşlarını, her şeyi, her şeyi... İffetli bir kadın vakarıyla yoluna devam ediyor. Ah, Mitres sende dikkate şayan bir şey varsa o da gönülleri aldatan bu gösteriştir. Karşılaştırmasını değerli okuyucuya bırakıyorum; yalnız bu basit söylemlerin şairini haber vermekle yetineceğim: Rosmonend Jararnam müstearıyla eserlerini yazan bir kadın ki bütün eserlerini eşine ithaf eder. Erkeklerden bazıları kadın üslubuyla yazmaya heves etmişlerdir. Eski yazarlardan bu hevese düşenlerin en meşhuru Jean Jacques Rousseau'dur ki pek güzel ve açık bir üslupla yazmakla beraber bu tecrübesinde başarılı olamamıştır. Gerek Clair lisanından yazdığı şeyler gerek Jully'e isnaden yazdığı satırlar birer edebi sanat örneğidir fakat kadın mektuplarındaki saflık ve duruluktan mahrum... De Şanel bu mektuplardan bahsederken Jully bir vaize, Clair bir belagat öğretmenidir. diyor. Clair ki Rousseau'nun tasvir etmek istediğine göre şen, şuh, gamsız, pervasız bir kadındır. Bu mektuplar hakkında en doğru edebi hükmü yine bir kadın verebilir. Madam de Pine'nin onlar hakkında yazdığı bir parçayı tercüme ediyorum. Hem de bir erkek için kadın üslubunu taklit etmekte başarılı olmak yeni bir iftihara vesile sayılabilir mi bilmem. Sayılsa bile bu başarı psikoloji ilminin kadına yönelik söylediklerini iyi bilmeye işarettir. 1991'de Kayseri'de doğdu. Sivas Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi - Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmenliği bölümünden 2017'de mezun oldu. Aynı yıl Sivas Cumhuriyet Üniversitesi'nde Türk İslam Edebiyatı ABD'de yüksek lisansa başladı ve Kaside-i Münferice isimli tez çalışması ile devam ediyor. İz Yayıncılık'tan çıkan ve Ömer Seyfettin hikayelerinden oluşan Yalnız Efe isimli eseri yayına hazırladı."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/esenlik-onerisi-olarak-kirik-zamanlar", "text": "Selvigül Şahin'in ilk öyküsü Yedi İklim dergisinde yayınlandı. Gülendamın Renkleri(2001), Hayırlı Haber(2002), Savrulan(2014) adlı kitapları diğer öykü kitapları. Öykülerinde; zulmün, toplumsal baskıların, kıyımların, değer yitiminin bireyden kopardıklarını akıcı bir anlatımla işledi. Kırık Zamanlar'ın odağında özgürlük, dayanışma gibi soylu bir dava uğruna şehit olan gençleri, dünyanın gözleri önünde sıladan, her şeyinden koparılan savaş mağduru çocukları, kırgın kadınları görüyoruz. Bilhassa; Esenlik Yurduna, İnşiraha uyanmak, Dönüş öykülerinde gösterilen nesne, duygu ve durumlar çıplak gerçekliğin kaba, rahatsız edici yüzünü göz önünde tutuyor. İnsanın insana ettiği zulmün anlamsızlığını, acıyı, korkudan hareket edememeyi açımlıyor. Örneğin, Dönüş öyküsündeki genç kadın, karşılık bulamadığı bir aşkın aurasından uzaklaşamamış, tıpkı İnşiraha Uyanmak taki kadın karakter gibi daralan zalim bir çemberin içinde yaşam gücünü tüketmiştir. Acı ve korkudan kıpırdayamamış, özgürlüğünü yitirmiştir. Sevgisizlik savunmasız kılmıştır. Böylesi bir anda uğradığı iğfal, garez unutulası değildir, utanç ve yalnızlığa sürüklenir haliyle. Sonunda, Allah'ın nuruna yönelerek zilletten, korkunun pençesinden kurtulacak ve özgürleşecektir. Dünya hayatı denen bu kanlı oyuna başka türlü nasıl katlanır insan. Bu, öykücünün açık bir mesajıdır. İnsan ilahi bilgiyle yıkanır, nura gark olursa tam insan olur. Anlatıcı, kitaptaki öykülerin nesnesini, duygu durumlarını gündelik yaşamın diliyle iğretilemelere başvurmaksızın doğrudan aktarır. Geriye dönüşlerle metne hareket, derinlik verir. Soyutlama ve sembollerden uzak durması, okurun dikkatini dağıtmasına izin vermez. Modernizmin unsurlarından bolca yararlansa da Selvigül Şahin'de hakim dil, gelenekseldir. Ve sanata dair şu sözleri fısıldar bu dil: Sanat, yaşamın bir süsü, ziyneti değildir, insan kültüründeki gerçek rolünün değerini düşürmemelidir. Şahin'in birbirini dölleyen öykülerine rahatlıkla nehir diyebiliriz. Şahin, dünyayı, toplumun kesif yüzünü resmeder bütün öykülerinde: Dünya hayatı matah bir şey değildir. Doğayı yaşamından çıkartarak, kendi kendini sakatlamıştır insan. Ruh sükunetini bulmanın imkanı yoktur, zira modern dayatmalarda aşkınlığın esamesi bile okunmaz. İlişkisellik aslında bitmiştir, kalan nedir? Görkem yoktur, anlayış eriyip gitmiştir. Eğer insan umudu yeniden inşa ederse ne ala. Derinlikli, saf yaşam yoktur artık. Yalnızca ölüm bir arınmadır, kurtuluştur. Kitaptaki bütün öyküler bu noktaya sevk ediyor okuru. Bir bakıma, karakterlerinin üzerinden bütün bir toplumu kalp eleğinden geçmeye davet ediyor Şahin. Toplum, açıkça, bir bellek yarılması yaşamış ve bu yarılmanın sancıları süregelmektedir. Bütün bir Ortadoğu, tek, paramparça bir ruhtur. Özgürlüğü seçmenin, kendi öz benliğine dönmenin bedeli ağırdır, yalnızlaşmadır, ötekileşmedir, öldürülmedir. İnsanın ruhsal özgürleşmeye tırmanacağı yer bellidir. İlahi olan aynı zamanda insanidir de. Bu anlamda Selvigül Şahin öyküleri tarihi, sosyolojik, ideolojik bağlamından kopartıldığında geriye yalnızca bu dertleri anlatmak için başvurulan doğa kalacaktır: Buz gibi pınarlar, menekşeler, düğünçiçekleri, ovalar, üç beş tane kuş türü. Bunlar, küçük mutluluklar olamayacak denli derinlik sağlar ruha. Ama insanın, doğayı yaşamından çıkardığı gibi, doğa da insana uzaktır artık. Doğayı en çok kullandığı Dönüş adlı öyküde bile asıl gerçeklik doğrudan ve zorunlu olarak insandır. Bu öykünün öznesi için çocukken oynanan dere kenarı, su.. kıyıcıdır. Her şey ve herkes kıyıcıdır. Şizoid, parçalanmış bir benlikle kendini attığı o dipsiz kuyulardan umulmadık birisinin -Halil'in- sevgisiyle çıkıp arınır, paklanır. Allah'a kavuşur, travma sona erer. Pırıl pırıl bir gelecek sezinler artık. Şahin, biçim arayışlarına mesafeli bir duruş sergilemektedir. Dert anlatmak, ahlaki tercihlerini vurgulamaktır önemsediği. Kırık Zamanlar'ın mesaj yüklü göndermelerde bulunması belki bu yüzdendir. Birinci tekil zamirinin anlatımı üstlendiği öykülerde, monologa evrilen teatral bir atmosferde soluklanır yazar. Tahkiye ile geliştirir. Yazma sıkıntıları çeken bir yazar olmadığı, içinden geldiği gibi başladığı için, yazmayı konu edinen bir öyküye rastlanmaz. Zaten tercihleri iyice belirgindir; ahlaklı yaşam biçimini önerir öykülerinde. Doğaya, sılaya dönüşün özlemini duyurur, bu özlemi bütün insanların duyması gerektiğini vurgular. Kurtuluş, geleceğe böyle bakabilmede, hasret çekmededir. Yoksa penceresiz, gitgide daralan bir çemberin etrafında döner durur idrak yoksunu modern insan. Asansör adlı öykü bu fasit dairenin çıplak bir gösterenidir. Selvigül Şahin öykülerinin temel karakteristiğini belirleyen şey, aşksız, zalim mahrumiyetlerle, kirlenmişlik, zapt edilmişlik duygusuyla kıvranan yoksunlardır desek yeridir. Örneğin, üniversitede zorla başörtüleri açtırılan, insan olma ve kadınlık onurları toplumun, devletin güçlerince çiğnenen, emeği, hayalleri ruhunun girdaplarına fırlatılan, kendine gelmesi, akıllanması için öylece toplum denilen o binlerce dal ile iç içe geçmiş yabansı ormana bırakılıveren yitik kızlar, delikanlılardır. Toplumu temizliğe, sevgiye davet eder. Ve bu yüzden kelimeleri bir var etme biçimidir ki, arındırır karakterlerini Şahin. Dünyanın sağır pencerelerinin önünde olup biter her şey: iğfaller, katliamlar, her türden kıyım ve garez, kırılan, tozlaşan insanlık. Kırık Hayatlar, hayatın sillesini yiyenlerin izini sürmeyi başarıyor. Okurda karşılık bulan, sarmalayan bir akıcılıkla. Öykülerinin merkezinde dünyanın utanç tablosu olaylar, olgular yer alıyor. Yazık ki bu tablonun duraklarından kanlı renkler, biçimler yansımıştır; İnşiraha Uyanmak adlı öykünün o yara gibi kadın karakteri belki en acısıdır bu tablonun: Ihlamur ağacının dibindeki kapının ardında kızının saçlarının kokusu kalmıştı. Bez bebeği, sütlü nefesiyle seslenişi, biberonu kalmıştı. Şahin öykülerinde, Ortadoğu'nun kederli taze baharlarının, gencecik şehitlerinin ve göçebe kuşlarının nabız atışlarını duyarız."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/eserin-izi", "text": "Arapça esr kökünden gelen eser, gündelik dilde ayak izi, iz, işaret ve sanat edebiyat eseri demek. Çağbayır Sözlüğü'ne göre, 1. Kendisi ortada görünmemekle birlikte varlığını veya bir şey yaptığını belli eden iz, işaret, belirti; im. 2. Yapılmış, ortaya konulmuş şey; meydana getirilmiş; ürün. 3. Özel yetenek harcanarak oluşturulan, yapılan, yazılan müzik, yazı, resim, mimari yapı ve heykel vb. şeyler. 4. Bir çalışmanın, emeğin, gayretin sonucu; telif. 5. Dışa vurması sonucu anlaşılan, insanın manevi yönüne ait bir özelliğin varlığı. 6. Varlığı ortadan kalkmış olmakla beraber onun önceden varlığını belirten her şey; iz; kalıntı; bakiye. 7. Haber; hadis-i şerif; ilm-i hadis. 8. Tarih kitabı; vekayi. 9. Bir bestecinin sıralı ve numaralı her bestesi; opus; op. 10. Etki; tesir. 11. Basılmış kitap. 12. Eskiden kalma tarihi değeri olan insan yapımı eşya. 13. belirti; iz; nişan... anlamındaki eserin, Tanrı insan, insan-insan ilişkileri bakımından ilgili hemen her fenomeni ve fiili de kuşatması nedeniyle, açılması / açıklanması gereken ilgili her bir terim ve deyim için hem bir anahtar hem de kilit olarak tek bir mana içinde toplanarak ele alınması mümkün görülmüyor. Bu nedenle biz de, dosya konumuz olan yazar ve eser ilişkisi esasında zorunlu bir indirgemede bulunarak, bu metnimizi yazı ve yazmak, yazar, edebiyat ve eser ile okur kelimeleri üzerinden kuracağız. Bu yanıyla yazı, lütuf ve logosla ilişkisi cihetinden insanı aşan ama öte yandan, kendisini nereye sürükleyeceğini bilmese bile, -belki de bu bilmezliği bilme merakıyla- insanı kendi içinden dışına ve hatta kendi dışından içine seyrüsefere sevk eden şeydir. İlginç olan harfte üretilmemiş olanın, daha kelime olarak dile vurmasının, Arapça'da yüklendiği anlam itibariyle bir yaralamaya, koparmaya tabi olmasıdır. Yazı, bu fiilin tahakkukundan yani yazmaya evrilmesinden sonra ancak tanrısal idrakten ayrılarak, insan idrakine açılır. İnsan idrakinin, Tanrısal idrak ile seküler idrak arasında, bir yarılmayı veya insan idrakinde sekülerleşmeyi reddederek, kendi idrakinden hareketle Tanrısal idrake kaynağa- tekrar yönelmesi ise yazma eyleminde cevabı gerektiren büyük bir sorudur. Zira bu yazıyı yazanın -yazarın- kendisine biçtiği rol, yazmaya yüklediği mana ve işlev ile doğrudan ilgilidir. Bu da bizi öncelikle Edward W. Said'in sorduğu şu sorulara götürür: ... 1-Edebiyat dile getirilemez değil, dile getirilemez olmayanın, dolayısıyla da kelimenin dar ve kökensel anlamıyla- 'fabl' denilebilecek bir şeyden yapılır. . 2-Edebiyat dildir, kelimelerden yapılmış bir metindir. Kelimeler aleladedir ama öyle bir seçilip düzlenmişlerdir ki dile getirilemez, sözle anlatılmaz bir şey aralarından sızar. 3-Edebiyat, özüyle var olma hakkıyla ilgili olan girift, ikincil sorunun yavaş yavaş içine sızmasına izin veren, şu ham dil olgusu değildir. Edebiyat bizatihi, dilin içine oyulmuş bir mesafedir, sürekli arşınlanan ama gerçekte aşılamayan bir mesafe; kısaca edebiyat bir bakıma kendi üstünde salınan bir dil, olduğu yerde gerçekleşen bir titreşimdir. Bu salınım ve titreşim kelimeleri de yetersizdir, pek uygun değildir, çünkü iki kutup olduğunun, edebiyatın hem edebiyat hem de dil olduğunun ve edebiyat ile dil arasında bir tereddüt olduğunun sanılmasına yol açıyorlar. Aslında edebiyatla kurulan ilişki, eserin mutlak olarak hareketsiz, yerinden kımıldamayan yoğunluğunda tutsaktır; bu ilişki aynı zamanda eser ve edebiyatın birbirine kaçıp saklanmasını sağlayan şeydir. Eserin kendi içinde duruşunun yeterince aydınlatılmadan, onun nesnelliği konusunun açıklanamayacağını söyleyen Martin Heidegger, Eser, eser olarak kendisi aracılığıyla açılan ala aittir. tanımıyla, otorite konusundaki gibi, eserin anlamını da niyet, maksat ve anlayış düzeylerine tabi kılmayı tercih eder. Örneğin bize göre, genel anlamda eser, müessir ile müesserun fih arasındaki ilişkinin bir sonucudur. Bu sonuç özel anlamıyla edebiyat- eseri'ni de dışlamaz, bilakis onu kendi genelliğinin içine çeker. Şöyle ki, insan nasıl bir yaratıksa, kelime de bir yaratıktır. Göklerdeki ve yerdeki her şeyi kendi katından insanın hizmetine Veren, (Casiye 45:13) kelimeyi de ona vermiştir. Ancak nimet olması cihetinden, tasarrufa tabi kelimenin tahsisi insandan insana farklılaştırılmıştır. Diğer bir söyleyişle, insan kendi istidadına göre kelimeyi hak etmiş ve bunu onun kalbine ilka edilmesiyle mülkiyet gerçekleşmiştir. Bu bakımdan kelime birinin dilinin ucunda olduğu halde söze sokulmazken, bir diğerinin dilinden ırmak gibi akıtılmıştır. Bu nedenle İbnü'l-Arabi, eseri şu iki emre dayandırmıştır: 1-İktidar, 2-Kabul. İktidarı ilahi yöne, kabulü ise istidada tabi kılarak, aslında ikisini de ilahi tercihe bağlamıştır. Bu bağlamda, yukarıda da zikrettiğimiz gibi, esere verilebilecek anlam, yazara yüklenecek rol, eser olarak edebiyat kitabına nispet edilebilecek değerle kayıtlıdır. Dünya görüşlerine göre farklılaşsa da, ortak bir işleyişi anlama çabasında yazı yazar eser ilişkisinin merakı ve çözümlenme gayreti hemen hemen aynı kapıya çıkar. İbnü'l-Arabi'nin kelimeleriyle eriştiğimiz bu sonuç, Tanrı, logos, insan idraki, lütuf, nimet ve ilka esasında İlahi bir zeminden hareketle ele alınmadığı sürece yazar ve eser ilişkisinin çözülemeyeceğine bitişir. Vehim sahiplerinin çözme gayretleriyle -ki buna kuramsal çalışmalar diyoruz- ve gayretlere itibar edenlerin ki, bunlara felsefe düşkünleri diyoruz- merakları ise, ortak bir zevki paylaşmanın ötesinde meseleye hiçbir katkı sağlamıyor. Çünkü yazar eserinin, eser de yazarının daima daha ilerisindeki bir izde, erişilmezliklerine erişilebilir bir hakikat olarak duruyor. Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/ey-dustugu-yerden-kalkmaya-hazirlan-ulke", "text": "Tüm dünya olarak yaşadığımız post pandemi günleri hepimizi derinden sarstı ve dünyanın fani bir durak olduğunu derinlemesine hissettik. Birbirimize çarparak yürüdüğümüz sıkışık caddeleri terk ettik. Üs tüste bindiğimiz otobüsleri, metroları, tramvayları terk ettik. Hınca hınç şehri kuşatan, caddelerden oluk oluk akan insanlık bir anda çekildi evlerine. Herkes kendi iç kabuğuna kendi küçük dünyasına sığınırken, ev ahalisiyle yüz yüze geldi. Unuttuklarını hatırladı, evladının, anasının babasının gözlerine derin duyarlılıkla bakmayı denedi. Çünkü hemen ensesinde küçücük bir virüs ölümü taşıyordu acımasızca... Sorguladı modern insan... İçinde yaşadığı hayatı sorguladı. Kendini sorguladı. Kendi kuytularına, ruhunun girdaplarındaki dehlizlerine, kilitli kalmış ruh çekmecelerine doğru kıldan ince kılıçtan keskince bir yola revan oldu. Yaşadığı çağda eşyaya bakışını, Elmalılı Hamdi Yazır Hoca'nın alçak hayat diye isimlendirdiği fani, geçici dünyadaki konumunu sorgular oldu. Ama kolay olmuyordu işte. Tıpkı Eflatun'un mağarada kalmış kahramanları gibi bocalamalar yaşıyor, tüm çıplaklığıyla yüzleştiği ölüm gerçeği, karanlıktan aniden gün ışığına çıkmış gibi gözlerini kamaştırıyordu. Tıpkı gün ışığına kapalı bir yeraltı mağarasında yaşayıp da vehimlerle kendine bir dünya kuran kahramanlar gibi modern insan da kendi kurduğu, inşa ettiği, imar ettiği, bozguna uğrattığı, tahrif ettiği fani dünyada bir yüzleşme yaşıyordu. Mağara duvarlarına yansıyan gölgeleri tek gerçek sanan, yankılarla kulaklarına gelen seslerin ayrımına varamayan, ayakları vehimlerine zincirli köleler gibi modern ve post modern dağılmalarla, ölümün bu sarsan yoklamasında tedirgin, kaygılı, ürpertiler içinde beklerken yüzleşti gün ışığıyla. Dünya hayatı bir mağara hayatı gibi serilmiştir önüne. Vehimleri, arzuları, bitmek tükenmek bilmeyen ihtirasları ile hep ister, hep hayal eder insanoğlu. Oysa nasıl ki, anne karnında dünyaya gözünü açacak olan yavruya bu karanlık ortamdan, aydınlık bir dünyaya doğacağı söylendiğinde buna inanamaz ya. Modern ve seküler insan da dünya hayatını Eflatun'un mağarası gibi yansımalarla algılayıp gölgelerin, vehimlerin peşine düşerek, hakikat ve sonsuz olanı görmeye yanaşmaz, dünya mağarasındaki fani ve aldatıcı olana ram olur. Mağaradan çıkıp da yükseğe yürürken güneş ışığından gözleri kamaşan ayaklarından zincirler çözülmüş tutsak gibi bizim de gözlerimiz kamaşacak mı? Oysa çoktan bu göz kamaşmasını bizler tersinden yaşamışızdır kim bilir... Sokakları, şehrin kalabalık ve yoğun bulvarlarını terk ettiğimizde, evlerimize, kendimize yürüdüğümüzde kamaştı gözlerimiz belki de. Veya Eflatun'un bahsettiği gibi Dostlarına hakikati söylese dinlerler mi onu? Ağzını açar açmaz alay ederler: Sen dışarıda gözlerini kaybetmişsin, arkadaş. Saçmalıyorsun. Biz yerimizden çok memnunuz. Bizi dışarı çıkarmağa zorlayacakların vay haline... diyen mahkumlar gibi ayakları modern dünyanın tüm ayartanlarına prangalanmış modern şimdi aniden gelen ve dünyayı kasıp kavuran pandemi ile şaşkın ve inanılmaz kederlerle ölümü sorguluyor. Sahip olduğunu sandığı tüm varsılları bir bir çekildi dünyasından. Oysa dünyaya sahip olmaya değil şahit olmaya gelmişti. Ölüm ensesinde nefes alıp verirken, yığdığı tüm dünya metaı, son model arabası, deniz kenarındaki yazlığı, dolaplardan taşan giysileri tüm dünyalıkları artık bir işine yaramıyor. Ama içinde yaşadığı gelgitlerle tıpkı mağara insanının yaşadığı göz kamaşması ile tam olarak ait olduğu dünyadan sıyrılıp hakikatin peşine de düşemiyor. İnsanlık nice imtihanlar geçirmiş. Peygamberler büyük mücadelelerle hakka hakikate davet etmişler sapkın, azgın ve bozgunluk çıkaran kavimleri. Nuh Peygamber ikinci Adem olarak da bilinir ki yıllarca mücadele etmiş ve kavmi yerle bir olmuş, helak olmuş. Musa Aleyhisselamın yaşadıklarını İsrailoğluları gibi azgın bir kavme karşı eşsiz mücadelesini okuruz Kur'an Kıssalarında. Ama insan hep aynı insan, sapkın, azgın, cahil... O nedenle de dağlara bile ağır gelen emaneti omuzlamış. Niçin hiç kederlenmiyorsun? diye sorduklarında Sokrat: Çünkü kaybettiğim de beni kederlendirecek şeyler edinmiyorum diye cevaplar. Oysa modern insan hep sahip olarak kendi cennetini dünyada inşa etmeye başladığında aslında kaybetmeye de başladı. Ve kazandıkça kaybetti, kaybettikçe kazandı, kazandıkça kederlendi. Adeta kaybetmek için kazanıyordu çünkü. Niyetim Merhum Erdem Beyazıt'ın mısralarına yaslanarak heyecan yüklü bir yazı yazmaktı. Ama kalemin de sahibi, kelamında sahibi olandan aldığımız ilhamla yazarız. Nasibime bu sorgulamalarla, Eflatun'un mağara insanlarını anmak düştü. Zor günler geçer elbet. Gecelerin gündüzleri vardır... Ölüm ve yaşam iç içedir. Dirilişin olması için ölümlerinde olması gerekir. Her şey zıddıyla kaimdir. Baharlar gelir, kışlar, yazlar ve dahi mevsimler gelip geçer, ömür geçer dostlar. Bu günlerimiz de geçer. Ama geçen bu günlerin arkasından yaşadıklarımız, onurlu ve erdemli şahitliğimiz, ahlaki duruşumuz geride kalacaktır. Yaşadığımız ahir zaman vebası gibi insanlığın üzerine çöreklenmiş travmatik sancılara muhatap olduğumuz günlerde, üvitvar olmamız, insanlığa sevinç ve huzur taşımamız, iyiliği yaymamız, kötülüğe engel olmamız, çaresizlere çare olmamız, her daim veren ellerden olmamız salih amellerden bir ameldir. Ey düştüğü yerden kalmaya hazırlanan ülke diye seslenen şairin gür nidası ile umudu, muştuyu, güzellikleri kuşanarak, yüreklerimizi Efendimizin en zor günleri yaşadığı karantina günlerindeki gibi kavi ve sağlam eyleyerek, muhkem ve mütevekkil dimdik durmalıyız Müslüman bireyler olarak. Yaşadığımız bir sünnetullahtır. Bir ayet gibi üzerimize yağan modern zamanların vebası, insanlığı kuşatan bu virüs nice imtihanlar taşıdı günlerimize. Nice hikmetler, nice ibretler taşıdı. Ey düştüğü yerden kalkmaya hazırlanan ülke. 1971 Reşadiye Tokat doğumlu yazar Lise ve Üniversiteyi İstanbul'da bitirdi. Kısa süre muhabirlik ve öğretmenlik yaptı. Bağcılar ve Bahçelievler Kültür Mdlüklerinde görev aldı. Pamuk Şekeri Çocuk Dergisi'nin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Edebistan Sitesi'nin söyleşi editörlüğünü bir süre sürdüren yazar İstanbul Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/ey-zam-n-dur-gecme-ne-guzelsin", "text": "Durmuş saat gibiydi durup geçmiyen zaman. Michelangelo, Musa heykelini bitirince elindeki çekici fırlatıp Konuş! diye seslenir şaheserine; Haydi, kalk gidelim. der. Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nün karakterleri öylesine canlıdır ki Ahmet Hamdi Tanpınar, tıpkı ince ince işlenmiş Musa heykeli gibi adeta gerçeklik algımızla oynuyor. Ah Hayri İrdal! Ayaklı bir saatin adeta büyü gibi zapt ettiği bir evde yaşadığından mıydı çocukluğundan beri saatlere merak sarışı?.. Zaman gibi izafi bir şeyle iştigal edip mutlak'ın peşinde koşuşu?.. Bir parça iyi ve dürüst yanı kaldıysa bunu yanında çalıştığı Muvakkit Nuri Efendiye borçluydu. Doktor Ramiz mi? Viyana'da tahsil görüp Freud'un büyüsünde kalandır. Hayri İrdal'ın rüyalarında baba kompleksinin izini süren. Psikanalizi, bütün dünyayı ıslah edecek bir din gibi hayat muammasının biricik anahtarı görendi; bu tedavi metoduyla aklı başında Hayri İrdal'ı delirten. Ve Nuri Efendi... Aslen Rumelili olup, orta boylu, zayıf, kuru, ömründe hiç hastalık, hatta ufak bir diş ağrısı çekmediğini söyleyen dinç bir saat ustası. Saatle insanı birbirinden ayırmayışı, saatlere bile karşı oldukça şefkatli oluşuyla gönüllere girmiş halim selim ihtiyardı. Eriyip tükenmiş servetinin telafisi için bir gün Kayser Andronikos'un hazinelerini bulacağına inanan Abdüsselam Bey... Sinemayı seven, kainata beyaz perdeden bakan, modernliğin timsali, İrdal'ın yeni karısı Pakize; kendisini hep bir operet ya da vodvilde sanan kızı Zehra ve diğerleri; Tanpınar'ın safranlı mürekkebinden sıyrılıp kanlı canlı var oluyor aramızda. Romanlarında sosyoloji, psikoloji, felsefe, resim, hat, tasavvuf, tarih, mimari dallarındaki derin kültür bilgisini sergileyen Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Türk modernleşmesinin ironik portresi. Trajikomik hallerin resmigeçidi. Dalga geçiyor Tanpınar; bürokratik ritüellerimizle, yenilik takıntımızla, çağdaşlaşma saplantımızla... Mehmet Kaplan'a Benim bir gözüm ağlasa bir gözüm güler. diyen Tanpınar, ironinin düşünen adamıdır. Sosyal çarpıklıkları, eski-yeni ve Doğu- Batı ikilemini istihza ile verir. Toplumumuzun yenileşme ve modernlik iptilasını, alaya alır. Bu donmuş veya parçalanan bir saat gibi çığırından çıkmış zamanın esas kahramanı Türk cemiyetidir. Define peşinde koşma, miras yahut piyango yoluyla servete sahip olma gibi mucizevi yoldan zengin olma çabaları; bitmez tükenmez vidolu tavla partileri, öte dünyayla temasa geçen İspritizma cemiyeti, zamanı öğüten kıraathaneler mizahi şekilde hicvedilir. Modernin karşısına geleneği çıkarır Tanpınar, yeninin karşısına eskiyi. Geleneği muvakkithane; moderni enstitü temsil eder. Romanın ana teması zaman... Zaman değişimin simgesi... Zaman saat, saat değişen medeniyete ayna. Eskiden saat Allah'ı bulmanın en sağlam çaresi idi ve bu sıfatla eskilerin hayatını idare ederdi. Günde beş vakit namaz, ramazanlarda iftar, sahur, her türlü ibadet saatle idi. Bu yüzden adım başında muvakkithane vardı. Bu yüzden toplumla iç içe geçmişti muvakkithaneler. Bir taraftan günü ve o günün vazifelerini tayin ediyor, öbür taraftan da peşinde koşulan ebedi saadeti, onun lekesiz ve arızasız yollarını açıyordu. Kayıp zaman, ey kayıp giden zaman! Ah ey kayıp giden zamanın izini süren! Ve cemiyetle saat, saatle insan arasında münasebet kuran! Geleneksel yaşamda ayar, Hakk'ı bulmanın yolu, modern düşüncede ise daha fazla kazancın... Tane tane, kelimelerine dikkat ederek, onları adeta seçerek saatçilik üzerine tatlı tatlı konuşmayı yeğleyen Muvakkit Nuri Efendi'nin nezdinde ayarsız saat; içtimai cürüm, korkunç bir günahtır; vaktin israfıyla insanı Hak yolundan alıkoyan. Bizler maziyi aramıyoruz, mazide var olup da kaybettiğimiz ve yerine koyamadığımızı arıyoruz. diyen Tanpınar'a göre terakki, saatin tekamülüyle başlıyor. İnsanlar saatlerini ceplerinde gezdirdikleri, onu güneşten ayırdıkları vakit, medeniyet en büyük adımını atmıştı. Tabiattan kopmuş, müstakil bir zamanı saymağa başlamıştı. Eserde muvakkithanelerin yerini saatleri ayarlama enstitüsü alıyor. Halit Ayarcı, her şeyin zıddıyla maruf ve mümkün olduğunu söyleyen Muvakkit Nuri Efendi'nin modern versiyonu. Ah! Evet, enkazdan yapılmış bu panayırda yenilik adına değişime ayak uydurmak, çağı yakalamakmış meğer. İşte tam da bu nedenle nabzı tutulmalı dakikaların, ayar verilmeli tüm saatlere birer birer. Yeni ve modern kelimelerin rehberliğinde derhal bir enstitü kurulmalı. Neydi ayar? Tuhaf, zıtlarla dolu bu alemde ayar; yapay, sahte, absürt ve manasız olan. Ayar, değişim! Ayar, köksüzleşme! Ayar, kimliksizleşme! Kendinden uzaklaşma, başkalaşma! Ayar, değerler manzumesinin birer ikişer silinişi... Ayar, kültürel mirası yağmalama! Hayri İrdal... Huzursuzdur önceleri. Nasıl duyulmaz ki, yitip gidenlerin hüznü? Sonra... Sonra çağdaşlık sendromu, onu da savurur. Halit Ayarcı ile tanışmanın hemen akabinde düzenin adamı olmakta tereddüt etmez. Sanki bir deniz altı kovuğunda yürüyormuş gibi bir türlü kavrayamadığı fikirler, bilgi kırıntıları ayaklarına dolaşıyor, her kımıldandıkça köksüz asabiyetler, süreksiz ümitler, yersiz inançlar çürümüş yosunlar gibi kollarına ve vücuduna sarılıyordu. Derinlere çekiyordu onu. Derinlere... Daha derinlere doğru. Halit Ayarcı, Mefisto! Hayri İrdal, ruhunu Mefisto'ya satan biçare hayat artığı... Savrulan... İkbal uğruna, refah uğruna, saadet uğruna savrulan... Ve aldanış! İnsan iblise nasıl yenilir ki, içindeki şeytan olmasa. Mefisto Tanrıyla girdiği bahsi kazanmıştır. Ayağının sendelediğini gören Mefistofeles, bilgi ihtirası içinde kıvranan Faust'u buhranlı bir gecede, en zayıf anında yakalamıştır; Hayri İrdal da en çaresiz ve sefil olduğu bir dönemde düşmüştür Halit Ayarcı'nın ağına. Evet, diyordu Doktor Ramiz, Hayri İrdal, bu şark Faust'unun modern hayatımızda yeni baştan görünüşünden başka bir şey değildi. İrdal, kendini Ayarcı'nın iradesine bırakır ve tüm dertlerinin çözümünü ona havale eder. Halit Ayarcı, saat sevgisi bir nevi ahlak olmuş ve köklü bir gelenekten beslenmiş bir kurumun içinden gelen Muvakkit Nuri Efendi'nin Ayar, saniyenin peşinde koşmaktır! fikrini çarpıtarak bunu çalışma felsefesine dönüştürür ve modern bir müessese olan enstitüyü bu düşünce üzerine inşa eder. İkna ve pazarlama kabiliyeti o kadar yüksektir ki Ayarcı'nın, enstitü için türlü sloganlar üretir, kampanyalar düzenler. Müesseseyi; bu sloganlar, imajlar, reklamlarla duyurur. Sahte bir algı oluşturur. Hiç olmaması gereken müessese, dünyanın en mühim işini yürüten bir kurum gibi gösterilir. Kurumun reklamını yapmak için aslında hiç yaşamayan birinin hayat hikayesini yazdırır İrdal'a. Şeyh Ahmet Zamani ve Eseri diye bir kitap yazdığını ileri sürer ve adına merasimler yapar, yıl dönümleri düzenler. Öyle ileri gider ki bir de Ahmet Zamani büstü konulmasını planlar. Seyit Lütfullah, Avcı Naşit Efendi, Abdüsselam Bey ve Doktor Ramiz'le değer kaybı yaşayan ve Türk cemiyetindeki çözülmeleri temsil eden Hayri İrdal'ın ahlaki olarak iflası; öz varlığını Ayarcı'ya teslim etmesiyle hızlanıyor. Gittikçe kendine yabancılaşır Hayri İrdal, gittikçe kıymet hükümlerini yitirir. Aziz velinimetim, büyük dostum, beni hiçten bugünkü şahsiyetime eriştiren dediği Halit Ayarcı'nın karısı Pakize ile dost hayatı yaşamasını bile umursamaz. Atatürk Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldu. İhtilalden İkbale Var Olmanın Retoriği adlı iki ciltlik biyografi kitabı yayımlandı. UHA Haber Ajansı ve Türkiye Postası Gazetesinde köşe yazarlığı yapmaktadır."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/feto-nun-yayinevi-ayagi-yeniden-yapilaniyor", "text": "FETÖ ile ilişkileri aşikar olan kimi yayınevleri, 15 temmuz gecesi çalışanlarının tank üstü fotoğraflarını sosyal medyada paylaşarak, apar topar Cumhurbaşkanımızın yanındayız, darbeye karşıyız bildirileri yayınlayarak, mümkündür ki kendilerine bir şekilde gebe bıraktıkları birkaç hatırlı ismi de devreye koyarak, suyun başındaki Kaynak Yayınları'nın akıbetine uğramaktan kendilerini kurtardılar. Kurtardılar kurtarmasına da, başta Yeni Şafak olmak üzere, eser kabilinden de olsa FETÖ kokusuna asla tahammül etmeyen gazetelerin, televizyonların ve radyoların reklamlarını reddetmeleriyle birlikte sarsıldılar. Bünyelerindeki FETÖ elemanı olmayan kişilerin istifa etmesiyle ekip olarak zayıfladılar. Kültür Bakanlığı onlardan kitap almaya devam etmekle birlikte, büyük dağıtım şirketlerinin mesafe koyması nedeniyle kısmen ekonomik bir darboğaza girer gibi oldular. Aynı şekilde FETÖ elemanı olmayan yazarları da kitaplarını çekip, telif sözleşmelerini askıya alınca ciddi bir itibar kaybına uğradılar. 1-Amerika'ya kaçan hissedarlarıyla sermaye bağlarını evrak üzerinde de olsa sona erdirdiler. 2-Sosyal medyada canhıraş bir şekilde FETÖ propagandası yapmaları nedeniyle deşifre olan editörlerinin, gazete vb. birimlerine yatay geçiş yapmasını sağladılar. Onların yerlerine FETÖ ile ilişkisi olmayan isimleri getirmek suretiyle onların sırtından kendi köklü ilişkilerini perdelediler. 3-Muhafazakar bulvar gazetelerine reklam verebilmek için kesenin ağzını sonuna kadar açtılar. Onların reklam pastalarına olan büyük katkılarıyla, bayram değil seyran değil, eniştem beni neden öpüyor diye sorulmasını da önleyerek, onları adeta kendilerine özel reklam mecralarına dönüştürdüler. 4-FETÖ başının kitaplarının basımını ve reklamını durdurdular ancak FETÖ'ye mahsus olarak zaten birkaç satırlık övgü için bastıkları tarih kitaplarının satışına hız verdiler. Bu yolla, kendi elemanlarına biz buradayız, çalışıyoruz mesajını vermiş oldular. 6-15 Temmuz'un ateşi düşmeye başlayınca butik yayınevlerinin kapılarını çalıp, hukuki yapı, iş ve işleyişte mevcut görüntülerini muhafaza etmeleri kaydıyla kendi yayınevlerinin, sermaye problemi çözülmüş alt-markası olarak çalışmayı teklif ettiler. Bunların çok büyük bir bölümünden olumsuz cevap alınca, satın alabildikleri merdiven-altı yayıneviyle birlikte, kendileri de yeni alt-markalar üreterek ağlarını genişlettiler. 7-28 Şubat'ta kimi muhafazakar şirketlerin, dinci olarak damgalanmamak ve dolayısıyla ordu evlerine, kantinlerine, lojmanlarına, yardımlaşma kurumlarına, vakıflarına ürün satabilmek için kullandıkları yöntemlere aynıyla başvurdular. Bu cümleden olarak, tıpkı o muhafazakar şirketlerin öncelikle kimi emekli generalleri yönetim kurulu üyesi veya danışman sıfatıyla bünyelerine almalarındaki gibi, muhafazakar kesimce FETÖ elemanı olmadığı ancak parayı da çok sevdikleri bilinen kimi sivil generalleri şirketlerinin başına yönetici olarak getirdiler. 8-İlerde zincir kitabevine dönüşecek şekilde, kendi yayınevleriyle ilişkisi zor kurulabilecek isimler altında yeni kitabevleri açmaya başladılar. Bunlardan bakıldığında, FETÖ'nün sarsılsalar da yıkılmayan birimlerinin, alttan alta mevcut şartlarla uygun olarak yeniden yapılandırdığını görmemek için kör olmak gerekir. Bu manada öncelikli olarak yayıncılığın seçilmiş olması da son derece manidardır. Eskiden olduğu gibi yine öğrencileri ilk hedef kitle olarak seçip, örgüt faaliyetlerini onların dimağlarını tahrip etme esası üzerinden sürdürmek FETÖ faaliyetlerinin amacına, mantığına çok uygun düşmektedir. Elbette devlet birimleri FETÖ ile mücadelede hız kesmiş değildir. Ancak, eğitimle doğrudan alakalı olan yayıncılık alanı henüz gereğince büyüteç altına alınabilmiş değildir. Bu zamana kadar faaliyetlerine müdahale edilen FETÖ yayınevleri zaten mızraklarını bir çuvala sığdırmaları mümkün olmayanlardır. Kendi gözlemlerime dayanarak söylemeliyim ki, FETÖ'nün gölge birimleri aşikar olan birimlerinden daha tehlikelidir. Faaliyetlerini gölge birimler üzerinden yürütenlerin iş ve işlemlerini gözlerden saklıyor olsalar bile, dilleriyle, tavırlarıyla kendilerini saklama ihtiyacı duymadıkları da genel bir kanaattir. Bunlar hala halkın içinde, FETÖ başının masumiyetinin bir gün anlaşılacağını söyleyerek dolaştıkları gibi, mümkün gördükleri en küçük bir fitneyi harekete geçirmekten de geri durmuyorlar. Bu bağlamda sosyal medyadaki FETÖ-trol ağı da tümüyle çökertilmiş değildir. Özellikle FETÖ 'nün gölge yayınevlerinden ayrılan kimi ünlü yazarları, yakaladıkları en küçük fırsatta yığın halinde taciz etmeye devam ediyorlar. Türkiye'nin büyük bir başarıyla sonuçlandırdığı anayasa değişikliği kararının ve buna bağlı olarak yönetim sistemiyle ilgili yeni gelişmelerin birinci gündem maddesi olduğu şu günlerde, FETÖ'nün yayınevi ayağında gözlerden ırak bir şekilde, sessizce yürütülen yeni yapılanmaya dikkat çekişimiz, artık iş işten geçtikten sonra nedamet beyanında bulunulmasına rıza göstermeyecek oluşumuzdandır. Vaki tehlikenin altını çiziyoruz ki, yılanın başı zamanında ezilsin ve dolayısıyla şerleri yaygınlaşmadan önlenebilsin. Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/gecmis-anlatilar-ve-olaylar-edebiyatciyi-nasil-etkiler", "text": "Niyetim bu konuşmayı başlığından mülhem iki temel üzerine oturtmak. İlk olarak geçmiş anlatıların neler olduğu, nasıl bir işlev gördükleri ve bugünün edebiyatçısını nasıl etkileyebileceği üzerine konuşacağız. Devamında ise geçmiş olaylar dediğimiz tarihin, edebi metinde nasıl yer edebileceği hususuna değineceğiz. Her iki başlık altında genel bilgilerin akabinde kendi okuma ve yazma deneyimlerim üzerinden genel bir resim çizmeye çalışacağım. Her şeyden önce geçmiş anlatıların neler olduğuna hızlıca bir değinelim: Bu anlatılarla destan ve mitler ile başlayıp efsane ve masal ile devam eden, halk içindeki anlatıcılar üzerinden yayılan sözlü kültür ürünlerinin yanı sıra mesnevi, menakıbname ve halk hikayeleri gibi yazıyla halka ulaşan eserleri kastediyoruz. Bu eserlerin tamamı özünde bir hikaye barındırdığından insanların kurmaca-anlatı ihtiyacını karşılıyordu. Bir yönüyle sanatsal olan fakat temelde bilgisel bir ihtiyaç. Bu yüzden geçmiş anlatılar ifadesi ile bugünün edebi eser kavrayışına çok yakın olmayan bir kavrayışı kastederiz. Nasıl bir kavrayış peki? Şöyle ki: Bugün edebiyat tarihi içerisinde edebi eser olarak nitelendirdiğimiz bu anlatılar esasen birer sanat eseri olmakla birlikte daha çok sanat eserinin işlevsel yönü ile bağıntılıdır. Bu önerme ilk olarak bizler doğayı ölçmeye başlamadan önce onu kendimizce nitelemeye ve açıklamaya çalıştığımız zamanlardan kalma bir işleve ya da sonradan edebi metinle Tanrı'ya ulaşma işlevine işaret eder. Nasıl ki biz mitler, efsaneler ve destanlarla doğayı ve insanı açıklamaya çalıştıysak mesnevi, menakıbname veya kıssalarla da Tanrı'ya ulaşmaya çalıştık. Nihayet biz bu metinleri, günlük hayatın pratikleri içerisinde ve gerçek dünyadan kopmadan dolaşıma almıştık. Burada tarihsel olarak günümüze yakın fakat bahse konu metinlerin saydığımız işlevi yönünden kadim bir örnek vermek istiyorum: Sovyetler zamanında dini kurumların baskı altına alınması ile tüm Kur'an metinleri yasaklı hale gelir. İnsanların elinde dini metin olarak yalnızca Kiril alfabesi ile yazılmış Mevlid-i Şerif metinleri kalır. Askerlerin denetimi sırasında hem Kiril ile yazılmış olması hem de formel olarak şiire benzemesi sebebiyle pek dikkat çekmez bu eser. Ahıska Türklerinden bir amca anlatıyor: Biz geceleri bu kitaplardan mevlitleri okuyarak imanımızı taze tuttuk. Bugün Ahıska Türkleri hala Müslümansa bu metinler sayesindedir. Geçmişimizde edebi metne yükletilen bu işleve karşın bugünün hikayesi ise günlük hayatın sorunlarına çözüm üretmede daha hantaldır. Bunu bir yadırgama olarak söylemiyorum. Edebi metne bakışın hangi yollardan geçerek bugünkü durumuna evrimleştiği başka bir gerçeklik. Fakat bugün hikaye kavrayışımızın büyük oranda işlevsel beklentilerden arındığı ortada. Diğer sanat dallarında da durum farklı değil elbet. Bizdeki hat, arabesk bezeme, minyatür ile Batı'daki gravür, fresk, kilise müziği... Hepsi temelde dini olmak üzere işlevsel bir yer edinmiş sonrasında tümüyle salt sanatın tahakkümü altına girmiş ve yollarına devam etmiştir. Geleneksel anlatıların yerini belirledik. Şimdi bu metinlerin bazılarına ismen değinip ardından bunların günümüz edebiyatçısı için nasıl birer etki aracına dönüşeceği üzerine kafa yoracağız: Son bin yılımızda belleğimizi derinlemesine etkileyen bir anlatılar listesi çıkarırsak başında muhakkak konusunu Dede Korkut Hikayeleri gibi eski Türk geleneklerinden alanlar; Hazreti Ali Cenkleri, Battal Gazi Cenkleri, Binbir Gece Masalları gibi İslam - Arap geleneklerinden alanlar ile Kelile ve Dimne, Şehname, Rüstemname, Hamzaname, Tutiname gibi Hint-İran kaynaklı metinleri sayabiliriz. Bunların yanına Yusuf ile Züleyha, Leyla vü Mecnun gibi yüzlerce şair tarafından kaleme alınan mesnevileri de eklersek dev bir anlatı birikimiyle karşı karşıya olduğumuzu daha rahat görebiliriz. Bu metinlerin tamamı bizler gibi hikaye dinleme ve anlatma isteği duyan insanlardan sadır olmuş ve sahneleme, gösterme veya görüntüleme yöntemlerini kullanarak metinler üzerinden ortak bir kültürel hafıza inşa etmiştir. Bu metinler büyük oranda vahye dayalı bilgi ya da doğayı olağanüstü şekilde açıklayan bir hayat bilgisine yaslanırlar. Anlatımız temelde bu yönde şekillenmiştir. Biz yüzlerce yıl böyle yaşamış ve bir dünya inşa etmişiz. Bundandır ki bu metinler yalnızca vakit geçirmek için okunan birer eğlence aracı değil bizzat hayatın içerisinde ve hayatı inşa eden araçlardır. Hem görünen hem görünmeyen hayatı. Dünyanın gerçeğin ötesinde bir gerçekle açıklanması dünya edebiyatının son yüzyılda yeniden keşfettiği bir hakikat. Halbuki geçmiş anlatılar, uzay ve zamanın sınırları dışında bir imkanla dünyayı algılama fırsatı vermişti zaten bizlere. Gördüğümüzün dışında bir evren sunuyorlardı. Cinlerin, devlerin, ateş denizlerinin, konuşan kuşların evreni. Bugünün edebiyatçısı için saydığım temas noktalarının modern birer anlatma imkanı olarak kullanımı ancak son yüz yıllık süreçte gerçekleşmiştir. Marquez, Dönüşüm'ün o meşhur ilk satırını okuyunca yataktan fırlayıp Kahretsin. Bunun yapılabileceğini kimse bana söylememişti. Bunun yapılabileceğini bilseydim, şimdiye kadar çoktan yazmaya başlamıştım. der. Marquez bu özgüveni ancak Kafka'yı okuyunca elde edebilmiştir. Bizlerin ise bu özgüveni diri tutacak onlarca rol model metni var. Aynı Marquez yazarın Şehrazat olarak yeniden metinde yer alması gerektiğine inanır. Şehrazat'ın anlattığı masalların onun zamanında gündelik yaşamda gerçekten oluştuğunu ama sonraki nesillerin ödlek gerçekçiliği sebebiyle meydana gelmez olduğunu düşünür. Goethe'nin, Borges'in, Oscar Wilde'ın hayran olduğu Binbir Gece Masalları, Batı'yı İncil'den sonra en çok etkileyen metin olarak yer alırken, Hayy Bin Yakzan, Batı'daki ada anlatılarının atası olurken bizim de bu metinleri bugünün edebiyatının sunumları ile dolaşımda ve diri tutmamız işten dahi değil. Geçmiş anlatılar, ele aldıkları meseleler bakımından da hala güncel ve insanın iç dünyasına göndermeleri olan metinler olarak karşımızda durur. Yazının icadından beri gerek varoluşsal gerek de doğa ile ilişkinin irdelenmesi edebiyatın odağında. Aynı konu, metinlerde dönüp durmuş. Sadi'nin Söz ustaları, hakkında Sadi'nin misal vermediği bir söz söylememiştir. Diyerek hem sürekli hem de evrensel olarak sözün ve edebiyatın aynı eksen etrafında şekillendiğini anlatır. Yani ki hikayemiz, bizi muhakkak ilk ana - babamızdan bugüne kadar takip etmiş ve çoğunlukla cevap bulduğumuzu sandığımız soruların ve hakikatlerin peşinde iz sürmemizi sağlamıştır. Bu arayış bugün de kendisini hissettirir. Her çağ, kendi felaketini yaratır ve insan hiçbir zaman bu felaketlere bütünüyle hazır olamaz. Hazır sansa dahi değişen gerçeklik, geçmişin deneyiminden bambaşka sularda ilerleyecektir. Yüzyılımızın temel sorunlarından olan kitlesel göç mevzuunu düşünelim: İnsanlık tarihinde yüzlerce örneği, sonucu ve çözümü olmasına rağmen bugün, çağın kendi açmazları yüzünden çözümsüz kaldığımızı görüyoruz. Dünyanın en etkili göçlerinden Exodus'un yahut Hicret'in seyrini ele alıp ona bambaşka anlamlar yükleyen yüzlerce eser olduğu gibi bugünün göç mevzuunu da anlatan çokça eser çıkacak. Yani ki biz bugün hala aynı yerde deveran edip durmakta belki hikaye merhemi ile şifa aramaktayız. Bizler, yani bugün edebiyatla ilgili olanlar geçmiş anlatıların sunduğu pratiğin bugünün derdine nasıl katkı sağlayacağının hesabını yapmalıyız. Elbette ki bu katkı, geçmişteki işlevden başka bir boyutta olacak. Belki edebiyatı bir terapi olarak kullanacağız belki de sanat ile farkındalık sağlayabileceğiz. Öyle ya da böyle bu yolda hikayeyi kullanacağız. Üzerinde durduğumuz bu metinler, inşa ettikleri tarz ve ele aldıkları konular gibi üslupları ile de bugünün edebiyatçısı için yeni bir bakış açısı getirebilir. Geleneksel metinler topluluk içinde okuyucu tarafından okunmaya söylenmeye uygun yazılmıştır. Biz dili ile konuşan anlatıcıları hatırlayalım: Dede Korkut, Mevlid-i Şerif gibi. Bu metinler hikayemizin anlatma temelli olduklarını gösterir. Hatta birçok geleneksel metin ilkin anlatılmış sonra yazıya geçirilmiştir. Bu metinleri okuduğumuz zaman metni okuyor değil de birisinden dinliyor gibi oluruz. Bu çok önemli. Çünkü bugün, dilin kullanımı açısından aradığımız konforlu alana bir kapı aralıyor. Postmodern metinlerin dil konusunda yapı taşları olan rahat dil ile ironi ve alaycı tavrın ilk örneklerine bu metinlerde oldukça sık rastlarız. Bazı öykülerimde anlatıcı bir karakter seçip olayı onun üzerinden hikaye etmişliğim oldu. Okurun metinde diri ve dinamik bir üsluptan fazla sevdiği az şey var çünkü. Paviç de yazdığı bir cümlenin öncelikle kulağa hoş gelmesi gerektiğine inandığını söylüyor mesela. Okurunu bir dinleyici olarak hayal edip ona göre yazdığını ve dinleyicilerin uykusunu getirmemek gerektiğini savunuyor. Geleneksel metinler hem yazma ilhamı ya da cesareti vermesi hem de kurmaca malzemesi olmaları bakımından oldukça kıymetliler. Bu metinlerle teması olan çağımız eserleri de ayrı bir cesaretin ürünü. Dışarıdan demode ya da köhne görünen bir yapı içinden güçlü metinler çıktığına şahit oluyoruz. Orhan Pamuk'un Kırmızı Saçlı Kadın romanında Şehname üzerinden yaptığı Doğu ve Batı çıkarımı veya Kara Kitap'taki Binbir Gece Masalları'na yaptığı göndermeleri, Murathan Mungan'ın Şahmeran'ın Bacakları'nda kurduğu metinler arasılık veya Nazan Bekiroğlu'nun yakınlarda çıkan Kehribar Geçidi'nde olduğu gibi Ashab-ı Kehf kıssasının ele alması oldukça kıymetli işler olarak karşımızda duruyor. Adına kısaca tarih dediğimiz dünün tüm hikayesi, bugünün edebiyatında oldukça tutan bir dekor. Tarih, kurmaca içerisinde hem bir malzeme hem de düşünsel bir teklif olarak yer edinebilir. Edebiyatçı, geçmiş olayların kendi cephesinden göründüğü üzerine inşa eder metnini. Tarihin daima bugünün algılayışı ve dünya görüşü ile yorumlanan bir alan olması, onun edebi metinlerde de çeşitli bakış açılarıyla karşımıza çıkmasına sebep olur. Bu konuya hızlıca bir örnekle değinmek istiyorum. Yavuz Sultan Selim ile Şah İsmail arasındaki mücadeleyi, siyasi ve dinsel çekişmeyi ele alan iki roman: Birisi İskender Pala'nın yazdığı Şah&Sultan romanı diğeri ise Reha Çamuroğlu'nun İsmail romanı. Bu iki romandan Pala tarafından kaleme alınan eser, olayları Yavuz ve Osmanlı cephesinden Sünni bir perspektifle ele alırken Çamuroğlu ise Şah İsmail cephesinden olaya yaklaşmakta ve buna dayalı olarak romanda Kızılbaşlık bakışı açıkça hissedilmekte. Aynı konunun Sünni ve Alevi bakış açıları ile irdelendiği bu iki farklı romanın hem aynı tarihi olaya farklı cephelerden yaklaşıldığında ortaya çıkan sonuca hem de tarihin aslında edebi malzeme olarak nasıl esnekçe kullanılabileceğine dair iyi bir örnek olduğunu düşünüyorum. Peki edebi eserler tarihi gerçeklere ne borçludur? Okur, metne yaklaşırken hangi ön kabullerle dahil olur? Kurmaca eser, tarihin ne kadarına sadık kalmak zorundadır? Okur ve yazarın anlaşması gereken müşterek bir zemin var mıdır? Kurmaca metinlerde ele alınan tarihi malzemenin okurda bir karşılık bulması gereği ile hareket eden yazarın muhakkak ki en azından temel noktalarda muhatabı ile uzlaşı içerisinde olması beklenir. Bunu bir örnekle şöyle açıklayayım: Quentin Tarantino'nun Inglourious Basterds filmi, İkinci Dünya Savaşı'nda Yahudi kaçakların planı neticesinde Hitler'in Paris'te bir sinema salonunda öldürülmesi ile sonuçlanıyor. Tarihi gerçeklikte biliyoruz ki Hitler Almanya'nın düşmesi üzerine sığınağında intihar ederek öldü. Fakat Tarantino, bu gerçekliği bükerek filmle başka bir tarih yazıyor. Buraya kadar bir kurmaca eserin tarihe yaklaşımı açısından kabul edilebilir bir tutum. Tarantino, Hitler için arzuladığı sonu hayalinden eserine bir şekilde taşımıştır. Fakat Tarantino'nun aynı tarihi gerçeği bükme eğilimi ile Hitler'i kötü bir adam yerine insancıl ve tonton bir politikacı olarak gösterdiğini düşünelim. Akla pek yatmıyor gibi. İşte yazarın metindeki tarihi gerçekliğe sadakatinin sınırlarının bu örnek üzerinden çizilebileceğini düşünüyorum. Eserin tüm noktalarında geçerli ortak bir zemin şart olmasa da muhatabıyla asgari müşterek bir zeminde anlaşması lazım. Çünkü kurmaca eser karşısında bazı inançlarımızı ve kabullerimizi askıya alabilirken bazılarını alamıyoruz. Tarihi gerçekliğin muhatabı hesaba katmadan çarptırılması gibi ona bütünüyle sadakatin de ayrı bir maraz doğurduğuna ve muhataptaki gerçeklik beklentisini üst düzeye çıkararak kurmaca evreninin içine girmesini engellediğine dair bir örnekle konuşmamın sonuna geleceğim: Eco, meşhur Foucault Sarkacı romanını yazarken karakterin 1984 yılının 23 Haziran'ını 24'üne bağlayan gece Paris'te belli bir güzergahta yaptığı yolculuğu daha etkili kılmak için o yolu elinde ses kayıt cihazı ile gezmiş ve notlarının sonucunu da romana bu şekilde aktarmıştır. Hatta bir bilgisayar programı yardımı ile o gece ayın nasıl göründüğünü öğrenmiş, not almış ve romanına aktarmıştır. Roman yayınlandıktan sonra bir okurundan mektup alır Eco. Okur o dönemin gazetelerini araştırıp karakterin yürüdüğü güzergahta 23 Haziran'ı 24'üne bağlayan gece büyük bir yangın çıktığını öğrenir ve Eco'ya roman karakterinin bunu nasıl görmemiş olduğunun hesabını sorar. İşte tarihsel ve mekansal gerçekliğe bütünüyle teslim olmanın doğuracağı maraz tam da bu. Okurda hayal ürünü bir metnin göndermede bulunduğu gerçek dünyaya bütünüyle uymasına dair gereksiz bir beklenti oluşacaktır. Ki okur ile yazarın bu denli geniş bir müşterek zeminde buluşması da söz konusu değil. Tarihe yaslanan bir anlatı bizi zaman, mekan ve tarihsel gibi olay tüm ögeleri ile kurulan yeni bir dünyanın içine kapatır ve o kapandığımız dünyanın sınırları içerisinde kurulan iç gerçekliğe uymamızı bekler. Fazlasını değil. Eliade, Mircea (2019). Mitlerin Özellikleri. Alfa Yayınları. Russ, Jacqueline (2021) - Avrupa Düşüncesinin Serüveni. Doğu Batı Yayınları. Aytaç, Gürsel (2016) - Genel Edebiyat Bilimi. Doğu Batı Yayınları. Marquez, Gabriel Garcia (2014) Anlatmak İçin Yaşamak. Can Yayınları. Eco, Umberto (2019) Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti. Can Yayınları. Tosun, Necip (2017) Doğu'nun Hikaye Kuramı. Büyüyen Ay Yayınları. Bu konuşma 4. Zeytinburnu Türk Dünyası Öykü Festivali'nin Açılış Programında sunulmuştur. 1991 doğumlu. Çukurovalı. KTÜ Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Öyküleri ve yazıları Post Öykü, Alandayız, Mahalle Mektebi, Hece, Hece Öykü ve Fakirane 'de yayınlandı. Kafkasya asıllı olan yazar Anadolu, Orta Asya, Ortadoğu, Kafkasya mitolojileri ve halkiyatı ile Orta Çağ Seyahatnameleri üzerine araştırmalar yapıyor. Aynı zamanda F-Graphi Tasarım Stüdyosu'nda dijital sanat çalışmalarını sürdürüyor. Yazarın ilk öykü kitabı Misak'ın Aynaları, 2019 yılında; ikinci öykü kitabı Ben Denizlerden Hangisiyim? 2021 yılında Ketebe Yayınları'ndan çıktı. Misak'ın Aynaları, 2020 Zeytinburnu Öykü Festivali'nde İlk Öykü Kitabı Ödülü'ne layık görüldü. Eserleri ile katkı sağladığı kitaplar ise şunlar: Dengbej Hikayeleri: Yüzünü Örtüyor Sesin (2019), Perdenin Ötesine Bakmak / Yazarın Sineması (2019), Evden Uzakta (2020), Seyyahlar ve Kaşifler Kitabı (2020), Korkut Ata Ne Söyledi? (2022) Bursa'nın Bitmeyen Hikayesi (2022)."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/gecmis-zaman-parodisinde-hayaletler", "text": "Türkiye sosyolojisinin genişleyip daralmaları, sanatkarın buradan görüp izledikleri ve bunların bizzat kendi muhayyilesindeki yansımaları, bir muhasebedir. Türkiye'nin meseleleri karşısında yazarın kendisini göz önünde tutması, hesaplaşmasının olup olmadığını gösterir. Cemal Şakar'ın öyküleri zamana bağlı biçimde değerlendirildiğinde bu tanıklığı aşan özellikleri yüklendiği kadar kendi dairesini sorgulama cesareti ile de şaşırtıcıdır. Bu başlığı tercih ederken bu cümlelere ihtiyaç duydum. Yazarın üçüncü yönelişi diye tanımladığım öykülerine ise şu alt başlıklarla yaklaşmak uygun geldi. Döneminin samimi seslerinin bir sanatkar için yeterli olmaması ne anlama gelir? Bu soruyu, kendisinden uzaklaşma, söylenemeyecek vasat, değersizleşen zaman aralığı gibi cevaplar belli bir oranda makul karşılayabilir. Daha çok bilinen yansıması ise mevcut zamanın yetersizlik ve ümitsizliğine tarihten bir mefahir göstermek amaçlıdır ve Ömer Seyfettin bu konuda herkesin hatırlayabileceği ilk isimlerdendir. Onun dönemi için uzun süren mağlubiyetler, arayışlar ve endişeler bu duyguyu ortaya çıkarmıştır. Vicdani muhasebe ile kahramanlık nidaları bu tarz öykülerde iç içe geçer ve Mehmet Akif'in manzum hikayelerine kadar uzanır. Hatta Yahya Kemal'den Halit Ziya'ya birçok ismin benzer bir kalem faaliyeti içinde yüceltilen bir mazi seslendirmesine girdikleri de görülür. Başka bir dönem içerisinden yaklaştığımızda örneğin Türkiye'nin manasız bir ayrışma yaşadığı siyasal kampların katılığındaki anlatımlarda eskiye dönüş veya hatırlamanın çok keskin hatlarıyla yazılmaması ise ilginç bir geçiştir. Kanaatimce o zamana mahsus bir kavga sesi istenmiştir ve açıkça bunlar dile getirilmiştir. Genel manada sanatkarlar maziye ve değerlere atıfta bulunmak gayesiyle eskiyi anlatırlar ve birçok amaca bağlı kalarak bugünle mukayesesine girişirler. Bunun birçok yolu vardır. Kahramanın geçmişini aktarmak, çok eski zamanın yüceliğini özendirmek, kendi ideolojisine zemin bulmak, geçmişten kalkarak bugünü eleştirmek ilk akla gelenler olarak sıralanabilir. Benim temas etmek istediğimse yaşanılan dönemin resmini çekmek, imaja dökmek zorlaştıkça bir yazarın eski albümleri neden ele aldığını irdelemektir. Bunun gerçeklik kaybıyla ilgisi açıktır. Ne zaman anlatılamayan bir konu varsa geçmişten örnek verilir ve dolayısıyla bugün bir sınır ihlali içerisinde kendini anlatmaya kapatmış demektir. Yasak bölgenin veya rahatsız olunan zamanın resmini çekmek yerine maziden benzer bir halin resmini anlatmak aslında aynı vasatın ifadesi olacaktır ve sanatkar muhayyilesinde bunun karşılığı arayıştır. Burada mefahir amaçlı bir yansıtma yoksa eleştiri ortaya çıkacak demektir. Bir soru da şu olmalıdır. Eski ses ve görüntülere dönülerek anlatıldığında geçmiş zamanın sesleri mi karşımıza çıkar yoksa eski görüntünün üzerine oturtulmuş yeni zamanın sesleri mi? Burada daha geniş bir açılımla Italo Calvino'nun Amerika Dersleri'nin başlangıcındaki hafiflik kavramı üzerine getirdiği açıklamalarda yer alan sözün başka türlü söylenişi akla gelmelidir. Calvino, insanın yaşam alanı daraldığında, ağırlaştığında başka bir mekana uçmak düşüncesine kapıldığı ve bu şekilde akıl dışına ya da düşlere kaçmadığı aksine Yaklaşımımı değiştirmek, dünyaya başka bir açıdan, başka bir mantıkla, başka bilme ve doğrulama yöntemleriyle bakmak zorunluluğu (2021: 21) duyduğunu ileri sürer. Bu yargıyı, eleştirel bir zaman geçişi manasında değerlendirmek şarttır. Resimler eskiye aittir, ama sesler bugünle ortaklık taşır. Başka bir soru da şu olmalıdır. Zamanı ironi içerisinde anlatmak dururken neden böylesi bir değişiklik arayışı devreye sokulmaktadır? İroni teriminin alaycı içeriği çağımızın vaz geçiş psikolojisine oturarak sosyolojik arızanın dile getirilmesinde aranan ses olmaktan öte kaçış ve bunamaya benziyor. Başka bir deyişle yukarıda andığım görüntü ve ses uzaklığı da bir ironidir. Yazarın teknik arayışının sosyolojik dayatmayla geldiği yerde böylesi bir denge problemi bu anlatma biçimini zorlar ve alan açar. Buna hayaletlerin ya da ölülerin konuşturulması uzantısında parodinin ironisi diyelim. Parodi, bilinen bir olayın gülünçleştirilmesi suretiyle eleştirisidir. Bazen bu eleştiri dozu bile bulunmayabilir ki günümüz kurgusunda oyunlaştırmaların dekoratif parçası gibi sıklıkla kullanıldığı bilinmektedir. Hayalet kelimesini ise bir zaman aralığından görünüp kaybolan insan ve figürler için kullanmayı tercih ediyorum. Çünkü kültür kendi dairesinde devam etse de çoklu medya ağır bir mazi sorumluluğu yerine özendirilecek bir nostalji duygusu geliştirerek eski zamanı sempatik hayaletleri olan bir imaja dönüştürdü. Ölüler konuşurlar ve bir parodi kurulmasına yol açarlarsa yani kendilerinin gülünç oluşlarını dile dökerlerse orada tanımlanması güç bir sahne vardır. Kendi sosyolojisini o hayaletler üzerinden öyküye dökmek ise hesabın derinliğine göndermedir. Zaman geçtikçe acının hafiflemesi kendi içinde bir çeşit ironidir. Bunun toplamına geçmiş zaman parodisi demek ve figürlere de zamanımızın insanı kuşatmayan yığınla tanımlaması arasında hayalet demek yerinde olur. Zombi desek kültürü ve mazisi bizden olmayan ve hatta metinlerde karşılığı bulunmayan bir sıfat kullanmış olacağız, bu sebeple hayalet daha yakın duruyor. Buradan sözü ilgili metinleri dolayısıyla Cemal Şakar'a bağlayabiliriz. Şakar, öykü serüveninde daha önce kaleme aldığım yazılarda belirttiğim üzere modernist ve postmodern anlayışlar içerisinde bir yol izlemiştir. Buradaki biçim tercihleri, hem yazarın yaşadığı zamanın Türkiye sosyolojisindeki karşılıklarıdır hem de bizzat yazarın arayış kaygıları içerisindeki yapılardır. Özün oturduğu kara gerçeklik tanımlamam da insanlığın, Türkiye'nin şiddet ve kötülük dolu zamanına ait keskin eleştirileri hangi yapı içerisinde olursa olsun değişmeyen bir soru olarak iletme derdiyle alakalıdır. Yazarın arayışı burada kalmamış ve bir sonraki aşama diyeceğim bu yazının konusu olan yapıya yol almıştır. Buna parodileştirme denilmesi mümkündür ancak sadece gülüncün üzerinden bir eleştiri manasında terim eksik kalacağı için hayalet parodiler diye genişletilmesi uygun olacak bir metinler toplamıdır karşımızda söz konu olan. Bu öyküler tüm metinler içerisinde çok az yer tutmuş olsa bile yazarın geçmiş zamana pek yer vermeyen önceki tercihleri dolayısıyla yeni bir yöneliş diye okunmalıdır. Geçmiş zamanın kalıplarına sıkıştırılıp anlam ve biçimleri, kendi içlerindeki sadelik ve değerleri ile bugünün dünyasına bir miktar fantezi gibi aktarılan insanlar sosyolojisi Cemal Şakar'ın bu ilgili metinlerinde sadelikleri kadar inançları ve tepkileri ile unutulmuş bir kitle gibidirler. Yazarın kastının ne olduğu yazının sonunda ele alınacağı için burada hayaletin bir zaman aralığına sıkışıp kalışını işaretlememiz esastır. Öykülerin köye dönmesi, şehir vasatının artık insani bir öz yaratmaya elverişli bir yanı kalmaması ile ilişkilidir. İnsan şehirde ya fantastiğe, yeraltına yönelecek ya kendi içindeki ayrıntılara odaklanacaktır. Şakar'ın şehre dair yazdığı metinlerdeki şiddet sarmalı yazarı yorduğu kadar hayatın alacalı bir tarafından insana somut insana bakmanın ve büyütülmüş sözlerin giderek kendi içinde iflasına şahit olmanın getirdiği sonuçlar vardır. O zaman hem kendisine yeniden bakmak, hem hesaplaşmadan kaçmamak için bir geçiş kurmak zorundadır. Burada ilginç olan yazarın 2003'te yayınlanan Pencere öyküsü kahramanının taşradaki kötürüm vaziyetinin akla gelmesidir. O, dışarıda görüp içine katılmayı anlamlı bulmadığı zeytin bahçelerine hiç takılmadan dev dünya meseleleri karşısındaki sessiz tanıklığı ile vardır. Can alıcı yer burasıdır. Şehre ait öyküler insani özün unutulduğu dayatılmış kimlik mekanları iken geride kalan sıradan ve kendi sosyolojisine sımsıkı bağlı bir dünyadır. Dolayısıyla yazar bu yeni öykülerinde, peşinde olduğu insanlık acılarını imajinatif olarak yansıtan ve aslında bunu besleyen söylemlerin içindeki mazlum değerlerin giderek kayboluşuna anlam bulmak ister. Böylelikle bunu şehir ve şiddetin olmadığı yerde bulma peşinde gibidir. Başka deyişle bu insanı doğuran sosyolojinin kayboluşunu sorgulama insiyakı belirir. Gerçekliğin yarattığı büyük karmaşa, aslında insana 19. ve 20. asrın dayattığı büyük düşüncelerin artık inanılacak taraflarının azaldığını acımasızca öğretmiştir. Tüm liberal değerler aslında yine güdülecek bir travmatik insanlık meydanı yaratmaktadır. Dönüşüm geçiren sosyalizm vesayet altına girdiğini fark ederek özgürleşmek adına çevreye kaçarken seküler etiğini tekrar kapitalizme ve sol liberalizme karşı geliştirmekte ne kadar zorlanmıştır. 1990'ların habitat tartışmaları şehri ve içindekileri kurtaracak sonuçlar getirmedi. Liberal değerler her tarafı sardıkça yazan ve düşünen insana çıkış da kalmadı. Aslında her konuda uzlaşılıyorsa düşünmek gösteri biçiminde bir aktivizme dönüşmüşse buradan farklı bir anlayış çıkmayacaksa düşünmenin de yeri kalmamış demektir. Küreselleşen dünya kendi şiddet sarmalını şehirlere indirirken sanal ağı kullanıp görmeyi de sınırlamış ve dönüşümlerle insana yeni bir hapishane icat etmiştir. Şehir adeta bir dürbündür ve alan savunması zannı ile küçük çevresini koruma refleksiyle tıkanıp kalarak artık gerçekliği uzakta bir yere itelemiştir. Şehirdeki gerçek; ekranlar, reklam panoları, kartlar, alışverişler ve birbirine sanal hikayeler satan bir kültüre doğru hızla yaklaşmış ve evrilecektir. Onu dijitale teslim etmeden bir bütün halinde görmek imkansızdır. Oysa insan bir gerçeklik olarak hala acı çekmek, endişeler yumağıyla var olmaya çalışmak ve anlamlar üretmek durumundadır. Asıl çıkışsız kalan ise değerlerin hızla fantastikle emilmesi ve antagonist bir alana ulaşmasıdır. Burada gerçeğin saklı kaldığı bir insani sadelik vasatı olarak ya da suyu sıkılmış duygusallığın pençesinde sıkışan bir taşra vardır. Dolayısıyla yeni bir söz söylemek, insanı hatırlatmak için bir coğrafya yaratmak mecburiyeti her şeyden önceliklidir. Hep aynı yerden bakılarak görülecek olan artık simülatif bir kıskaçtır. Şehrin ve küresel kurgunun sınırladığı alanı kastediyorum. Öyleyse bunun dışına çıkarılan her türlü anlatma, görüntü ve ses, yaşamayan, olmayan bir zaman ve kabul hissi ile kuşatıldığından eskimişi, artık geride kalanı anlatmak bir çeşit hayaleti karşılar duruma gelmiştir. Derrida'nın ideolojik bir savunma amacıyla söylediği Marx'a atıfla zenginleşen hayalet tanımı da buna benzer: henüz olmayan ya da artık olmayan (2007: 50). Derrida için göçmenler bir metafor olarak buna sığarken Türkiye vasatında artık yeri yurdu kalmayan insanlar bir hayalettir. Bir açıdan eskimiş bir zamana ve zaman ötesi varlıklara dönüşürler. Türkiye'de mukaddesatçı düşüncenin bu değişim tecrübesinde diğerlerinden farkı da bulunmamaktadır. Yön ve seyir açısından aktarılmayacak kadar karışmış değerler, ezilmiş mazi söylemleri içerisinde kaybolan metaforik basit tekrarlar sanatsal üretim açısından yazar ve şairleri arayıştan ve yenilenme endişesinden uzaklaştırdıkça ihtimale bağlı tasarımlar gibi kalmıştır. Oysa şehre öç için inen kuşaklar kendi hesaplaşmalarını yaşamak yerine şehre teslim oluverince basit güzellemeler ortaya çıkmış, sanatkarlar nerede durduklarını anlayamaz duruma gelmişlerdir. Bu sebeple Türkiye'de yazarlık ve şairlik bir düşüncenin gelişiminden çok teslim olunan vasat manasına gelir olmuştur. Cemal Şakar burada Pencere öyküsünün kahramanı gibi şehre ve uzaklara bir mücadelenin içinde olmak adına anlamlar yüklemiş ve büyük dramın oradan çıkacağına çünkü genel bir insanlık açmazının orada büyüdüğüne inanarak ilerlemiştir. Ancak yedeğinde tuttuğu sorularla teorik çerçevenin asla kaydını değiştirmeyen bir ses tekrarı ile kendini yinelemesini eleştirmekten çekinmemiştir. Burada ayrıntısı çoğalabilecek eleştirilerine gönderme yapmakla yetinelim. O, çağa sırt dönmek, çağla hesaplaşmak özetini haiz Modern Zamanlara İslam Sanatı ve Estetiği Ne Söyler? yazısındaki sorusundan İslamcı Öykünün Uzlaşımları başlığında modernite ve gelenek kutupları arasında yerini bulamayan kaçışları eleştirdiği yazısına kadar andığım sosyolojinin bir ucu olarak muhafazakar kültürün kendi hesaplaşmasına yanaşmadığı sonuçlarını bir bir gözden geçirir. Cemal Şakar, bu süreçte daha önceki öykülerinde ezilmiş, hakkı gasp edilmiş kitlenin dramlarını yazmayı sürdürür, ancak kendi içinde bütün bu İslamcı ve kavramsal tartışmaların giderayak hafifletilmesi sebebiyle alanının daraldığını ve şehrin fasit dairesine sıkışan temalarının görülmez hale getirildiğini dile döker ve bir tepki kabilinden taşraya geçer. Ancak bu geçiş, içinde bulunulan zamana bağlı bir parodi eşliğindedir. Bunda Müslüman zihnin kendi konforundan çıkmak istemeyişi ve Türk siyasi hayatının bu zihinsel daralmayla sanata kati bir sınır çizmesinin payı muhakkaktır. Öyle ki zaten Türk öyküsünde Müslüman bir çerçevenin kasaba edebiyatı, uzlaşılmış metin sınırları içerisinde kaldığının eleştirisini yazarken bu daralmaya dair şikayetini, eleştirisini açıkça iletmiştir. Bence bu eleştiriyi, kendi zihni burada kurgunun boşa işletildiği, herkesin belli bir seviyeden fazlasını beklemediği ve göze sokulması istenmeyen tekinsiz metinlerin kaleme alınmasının bugün için karşılıksız oluşunu hissetmesi ve bunu bir sanatkar ve Müslüman düşüncesi uzantısında eksik bulması tetiklemiştir. Tam da Calvino'nun dediği gibi başka bir doğrulama yöntemi ile bakmaya çalışmıştır. Bu esasla daha çok sözlü bir aktarımla yaşayan zamanların durdukları yeri anlatmanın bir yol olacağı düşüncesinden bir uç yakalamıştır. Bu öyküleri, öncekilerden ayıran birinci taraf taşranın çok net çizgilerinin verilmiş olmasıdır. İkincisi bir öyküsünde geçen \"Hayat ağız tadı demekmiş, o kaçınca dünya da boşmuş. (134) cümlesiyle kuşatılan bu ağız tadının aslında değerlerin sadeliği ve inanmanın saflığını iletişidir. Benzer cümleler bu tarz öykülerde yeri geldikçe vurgulanacaktır. Bu öykülerde insanlar çok kendileridir. Somutlaştırılmış sosyolojileri içinde soluk alıp verirler. Yazarın taşraya ve köye doğru açılışının kendine dönük neşesi manasında gülünce açılan ilk önemli metni; öykü dünyasının şiddet, terör, riyakarlık ve bilgisizlikler üzerinden imajinatif anlatımına zemin hazırlayan önceki alışılmış temalarının uçup gittiğini düşündürtür. Tabii ki Özenti Değil Yaşantımız Böyle adlı öykü postmodern bir metin olmasının yanı sıra Cemal Şakar'ın öykücülüğündeki en muzip metin oluşuyla da farklıdır. Öyküdeki olay dizilişini geçmiş zaman parodisi haline getiren akış şu şekildedir. Büyük araçların lastiklerini yenileyen ve henüz çöken yaz sıcağının altında İvrindi sapağına gelmeden vitesi boşa alan adam, alabalık tesisine girip fazla para ödemeden karnını doyurmak ve serinlemek ihtiyacı hisseder. Kafası çek, senet işleriyle doludur. Arabası bozulan iki genç yazara yardım eder ve onları yeni akü almaları için İvrindi'ye getirir. Burada yarın ödeyeceği borcun derdi içindeyken taunus arabasına lastik alan ama borcunu vermeyen Evliya Sabri'yi görür ve parasını ister. Onun yanındaki yeğeni ile diğer yazarlar, arkadaş çıkarlar ve hepsini tekrar alabalık tesisine getirir. Onların yazı, öykü, kitap sohbetlerine kulak misafiri olur. Evliya Sabri'nin kaçak et işi yaptığını laf arasında öğrenince onu polise telefonla ihbar eder ve o tutuklanır. Öyküyü postmodern yapan kısım ise burada devreye girer. İsmail isimli yazarın Tabii ki Özenti Değil Yaşantımız Böyle öyküsünün adını duyunca Ulen efeler diyorum, kulak misafiri oldum da o laf benim kamyonette yazıyor (11) der. İsmail de bunu bir kamyonetten görüp yazdığını hatta eniştesinin yazıyı görünce ne anlar o kabilinden araç sahibine küfür ettiğini aktarır. Sonra aralarında Balıkesir merkezde Cemal abiyle görüşelim mi lafı geçer, genç yazarlar tereddüt yaşarlar. Öykü kişisi ile sözü edilen Cemal Abi aynı kişidir. Birisi gerçeklik, birisi hayalettir. Yazar kendi geçmişini neşeli bir kişilik haline sokarak bunu gerçekleştirir. Öyküyü parodi haline getiren hayata çok sade bakan, şen şakrak anlatıcı bu öykü kişisidir. Patlayan İki Tüfek ironik biçimde 12 Eylül sonrası bir köydeki silahların toplanması emri üzerine köylülerin eksik iki tüfeği bulma çabalarına ve başlarına gelen acıklı olaylara odaklanırken yine geçmiş zamanda yaşananlar ve Türkiye'nin çok sert yıllarının parodiye dönüştürülmesi söz konusudur. Bu öyküdeki olaylar yaslandığı gerçekliğe nispetle doğal hayatın yönetim tarafından nasıl parçalandığının eleştirisidir. Doğal hayat şu çizgilere sahiptir: Eylül ayının sonu gelmiş, köylüler kış hazırlıklarını yapmışlar, odunlarını tamam ederek kışı bekleyecekler, erkekler kahvede oturup muhabbet edeceklerdir. Köyden akşamüstü manzaraları da çok sahici çizilir. Kızlar su doldurmadan döner, oğlanlar onlara bakar. Kadınlar sokağa çıkma yasağı nedeniyle adamların erken gelişiyle ev işlerinde telaşa düşer. İmam camiye giderken diğerleri evlerine yollanır. Ortalama bir köy atmosferi ile metnin bundan sonraki düğümlerine zemin yaratılmış olur. İmam namaz kıldırmaya giderken insanların evine yönelmesi bunun ipucudur. Hayatın kendi sadeliğini yok eden bir şey yaşanmaktadır. Geçmiş zamanın parodisi burada devreye girer. Yazar kahve sahnesi ile kişileri tek tek tanıtır. Bu tarz öykülerde yerini daima alacak Muhtar adı verilmeden köylü ile devlet arasında sıkışmış rolünü üstlenmek için hazırdır. Düğüm, kahvedekilerin jandarmanın jipini görünce tütün ve enfiyelerini hemen kaldırmasıyla atılır. Geçmiş zamandaki köyün ruhunu değiştiren sahne, jandarma korkusu, televizyonda Hasan Mutlucan'ın okuduğu Yinede de şahlanıyor türküsü, Milli Güvelik Konseyinin 3 no'lu kararı ile canlanır. Masalara Birinci, Bafra, Gelincik paketlerini koyan köylülerin yasak tütün meselesi yaşadıkları söz konusu edilmiş olsa da asıl ürkütücü haber başkadır. Başçavuşun, zaten on beş gündür emir talimat alıp duran Muhtar'a bırakıp gittiği kağıtta, aslında uydurulmuş bir bilgiyle köyde tespit edilen kırk tüfek, yirmi tabancanın teslimi şartı yazmaktadır. Kağıt kalem çıkarıp köydeki otuz sekiz tüfek yirmi bir tabancanın listesini çıkartırlar. Göbek Mustafa fazla tabancayı satarak iki tüfek daha alınır teklifi getirince herkes rahatlar. Ardından kasabaya tüfek almaya giden Muhtardan üç gün haber alınamaz ve Kel Ali ile Uzun Mehmet, Alacaçınar köyündeki kayıpları bulan Hocaya, Kel Ali'nin renosuyla gider. Hoca önündeki suya üfler ve Muhtarın çok derin karanlık kuyularda kaldığını söyler. Burası batıl inancın fantastiğe dönüşmesidir. Parodi gelişmeye başlar. Sonra kasabadaki Kel Ali ile Kısa Remzi yirmi kilometre uzaktaki karakola gönderilir, arabanın gaz parası da köy sandığından verilir bu kez. Başçavuşa haber verirler, ancak o kayıp ihbarı yok deyip numara çekmeyin azarıyla onları gönderir. Akşama jandarmalar gelir ve bütün köylüleri iyice döverler. Başçavuş, yirmi gün sonra silahları tamam edin ihtarı ile gider. Bu olaylara bugünden bakmak mizahidir. Ancak yazar parodiyi sert gerçeğe dönüştürmeyi ihmal etmez. 12 Eylül'ün işkence sahneleri; sırayla falakaya yatırma, tabanlarına tuz dökme, sonra kum torbalarıyla dövüp içeride kalan tuzu patlatma, hayalarına elektrik verme gibi ifadelerle araya sıkıştırılır. On beş gündür kayıp olan Muhtar bunları bir yığın yanlış anlama neticesinde yaşar. Kendisi kasabadan patlamayan iki tüfek almış ve yoldaki kontrolde derdini anlatamadan tutuklanmıştır. Sonrasında dört günleri kalır ve gözler yine Göbek Mustafa'ya çevrilir. O da iki bilezik çıkartır ve Kara Davut'a köye getirip teslim etmesi şartıyla iki patlayan tüfek getirmesini söyler. Alyanak Osman kendisinin hatırlanmayan tabancasını söyleyemez, ama sonradan köy sandığından ödenir teklifi getirir. Buradaki asıl cümle bu sade hayatı yok eden saçma dayatmaların çok sade eleştirisidir: Hayat ağız tadı demekmiş, o kaçınca dünya da boşmuş. (134). Bu geçmiş zaman olay dizisinin acıklı tarafı köylülerin masumiyetinin tütünden silaha kadar baskı altında kalışları ile yavaş yavaş kayboluşudur. Türkiye acıları, geçmiş zaman içinde büyülü gerçekliktir. Yazar, anlatılması ve hatta anılması bile rahatsız edici olan bu olay parçalarını, kişilerin bozulan dünyalarının fantastiğine çevirir. Fantastik: bir daha ne Kel Ali ateş cinini, ne Alyanak Osman boynundaki muskayı; ne Sarı Selim çatısındaki baykuşu; ne Yancı Hamit peri kızını görebildi. (132) cümlesindedir. Burada sesler geçmiş zamandan kendileri olarak çıkar gelir. Okura kişilerin bu kadar saf ve itaatkar görüntüsü günümüz açısından manalı gelmeyebilir. İçine düşülen siyasal zorbalık bir görüntü olarak günümüz için tuhaf bir yakıştırma gibi olsa da ilgili zamanda birebir yaşanmış ve insanlar bu çaresizliği gülünç gelebilecek bir biçimde yaşamak durumunda kalmışlardır. Aslında ses ve görüntü kendi zamanında acıklı şimdiki zamanda gülünce bulaşmış bir haldedir. Yağmurun Altında öyküsü ise kara mizah ve bağlandığı acıklı mülteci olayıyla şaşırtıcıdır. Yazarın öykücülüğünün karakteristiği olan kara gerçeklikle geçiş sağlayan bu öyküdeki göçmenlik parçaları sosyal değişimin fantastiğiyle adeta Ağustos Böceklerini hazırlar gibidir. Yazar bu öyküde öncelikle zamanları birbiri üstüne bindirir. Eşkıya Recep, Recep Efe, egzozcu Recep Usta adlarıyla anlatılan kişi, üç zamanlı bir aktarımın parçasıdır. Bu geçişler eşkıyalığın zamanı dikkate alınırsa öyküdeki soygun ve yoksulluk anlatımı dolayısıyla geçmişle ilintilidir. Eşkıyalık, tarihin, uzun savaş yıllarının kalıntısı ise Recep Efe de zaman itibarıyla aynı süreci işaret eden benzer bir kullanımdır ve bu kelime hafifletilmiş imasıyla hala canlıdır. Reno arabası ile tanıtılan, sanayide çalışan Recep Usta ise en azından 1980-90'lar demektir ve yetkili servisler açıldıkça sanayideki işler iyice düşmüştü (23) bilgisiyle bu yıllar teyit edilmiş olur. Buradaki geçiş mülteciler sorunu dolayısıyla 2010'ları işaret eder. Bu üst üste sosyolojik yığılmalar iki ülke arası nehir ve nehirde akan eşyalar üzerinden fantastik bir zamanla uzaklaştırılmış olur. Dolayısıyla öykünün fantastiği bu zaman atlamalarıyla açığa çıkan iç içe geçmiş bir sosyolojiyi taşır. Dinmeyen yağmur, daha açık fantastiktir. Her şeyi örten, somutlukları bir perde arkasına iten ve de yazarın anlatacağı dünyaya rahat zemin hazırlayan bir unsurdur. Öykünün yapısında değişmeyen kötüyü temsil eden fantastik kişi, adıyla uygun İblis'tir. Anlatıcılardan birisi odur ve kendi ailesine karşı sevgisizliği, açgözlülüğü ile sahneye çıkar. Eşkıya Recep ise sosyal değişimlerle kötülüğe yol alır. İblis onu öldürdüğünde eşkıyanın adından gelen ürküntüyle ölmemiş olacağına karar verir ve karakola gidip teslim olmak ister. Burada kara mizah, açlığın neticesinde mundar keçinin etini kaptırmamak için İblis'in Recep Efe'yi öldürmesi ve elindeki kanlı baltayla karakola sığınmasıdır. Başçavuş ise bu adı kirli adamı keçi, tavuk kesip buraya niye geliyorsun diye bir güzel azarlar. Öyküde baskın olan yoksulluk; yemek, yağmur ve şiddet üzerinden bir fantastikle beslenir. Örneğin hem eşkıyalar hem İblis hem de çocukları anlatılırken tarhana ve bulgur çuvallarının dibini bulmuştuk (22) vurgusu tekrarlanır ve temel beslenmenin azlığı ifade edilmiş olur. Olay parçaları şu geçişlerle bağlanır. İblis'in evi nehrin kenarında derme çatma bir yerdir ve nehirden çıkardığı keçi ölüsünü kazana atıp kaynatır, eşkıyalar bu kokuyu alırlar. Onun eşkıyalarla karşılaşması da zaten bu açlık ve çaldığı keçi ve tavukların onlar tarafından öğrenilmesiyle gerçekleşir. Eşkıyalar veya diğer adıyla adem babalar da yoksuldur. Recep Efe'nin yazları çoğalan adamları kışın işler azalınca köylerine dağılır ve sadece yanında bu üçü kalır. Bu üç çulsuz, Rum mübadillerinden kalma viranlık bir evde yaşar. Halleri, çok olunca açlık.. dayanılır gibi olmuyordu. (23), Mülteci işi başlayınca köylülere musallat olmayı bırakmıştık. Allah'ın fukaraları dedik, mültecilere de ilişmeyelim, dedik. Recep Efe olmaz, dedi, bunları Allah bizim ayaklarımıza kadar yolluyor, rızık bunlar, rızık. (23) konuşmaları ile canlanır. Eşkıya Recep'i balta ile öldürüp jandarmaya giden ve onları ikna edemeyen İblis, küçümsediği kayınpederinin evine sığınır ve orada korku içerisinde yağmurun dinmesini bekler, ama boşunadır. Sonra eşini ve çocuklarını alıp evine döner, Efe'nin ölüp ölmediğinden kuşkulandığı için onları önden gönderir, kendisi sonra gelir. Final, fantastiği de ezer. İblis evinin etrafında tehlike olmadığını fark edip gidecekken nehirde bir şeyler görür. Bir ana çocuğuna sımsıkı sarılmış, az arkalarında baba.. (27) ve sürüklenen başka cesetler vardır. Bu görüntü anlatılanı yağmur gibi tümden kapatır. Öyküde, taşranın parçalanmış zaman geçişleri, siyaset ve ekonomi yansımaları, geçmiş zaman yoksulluğunun getirdiği utanmazlık ve kendini kurtarma kurnazlığı eleştirilirken aslında yaşanılan zamandaki mülteci ve eşkıya ilgisinin de farklı bir aktarımla yansıtıldığı ortaya çıkar. Ağustos Böcekleri adı Mao kalmış eski bir devrimcinin ölümü üzerine yaşadığı köydeki defin meselesinin yarattığı çatışmalara yaslanır. Öykü, eski bir devrimci, yeni bilgilerle dine bakan genç bir imam, yabancılaşmış kız ve oğlan, geleneğe sımsıkı bağlı hala ve muhtar, nereden bakacağı devlet tarafından belirlense de geleneği dışlayamayan komutan ve gerideki köylüler, ağustos böcekleri, imamın karısı ile çok zengin bir kişi kadrosuna sahiptir. Ancak rol ve işlevleri itibarıyla hepsinin geçmiş zaman kalıntısı görüntüleri yeterlidir ve görevlerini yerine getirirler. Öyküdeki Köy tarihinde ilk defa bir cenaze iki gün morgda bekletilmişti. (28) cümlesi, fantastiği, gerilimi çağrıştıran tahkiyenin can alıcı ifadesidir. İdeoloji, inanç, değişen nesiller tartının bir tarafında, topyekün bir tavır olarak hem halk hem devlet diğer tarafta çok net kültürel çizgileri olan cenazenin defin meselesinde sarkar durur. Yer karışmıştır, öykünün finalindeki açık kalan mezar da bunu temsil eder. Üstü örtülse bile artık orası hayalet bir yerdir. Köylü açık kalan mezarı uğursuzluk bildi. Birkaç gün sonra Muhtar mezarı kapatmak üzere iki kişiyi mezarlığa yolladı. Ama bir daha kimse cenazesini oraya defnetmedi. Mao'nun mezarı hep sahibini bekleyen bir yer olarak kaldı. (35). Öykünün, idealizmin zaman içerisinde direncini kaybedişini temsil eden, alışılmışa teslim mecburiyeti getiren epizodu ise Namazda cemaati kesti. Hep aynı yedi kişiydi. (28) bakışıyla verilen genç imamla ilişkilidir. Cenazeye ilişkin bir kıpırtı olmamasına sevinse mi üzülse mi kestiremez. Çünkü cenaze namazı kılınacak kişi dinsizdir ve vasiyeti olmadığı için de ne yapacağını bilememektedir. Ona kalsa manevi mirası sebebiyle namazının kılınmaması iyi bir yoldur. Gerilimi bu epizotla ardından gelen Mao'nun ölüm sahnesi sağlar. Köpekler onun evi önünde ulumaktadırlar ve o iki gündür kooperatife uğramamıştır. Öyküyü geçmiş zaman yapan ise Mao'nun ideolojik fikri sabitinin devam edişi ile bürokrasiye ait müftü ve komutanlığın değişmeme ısrarıdır. Mao'nun 12 Eylül'den hediye kalan sol bacağındaki aksama, genç imamın ideal bir inanç düşüncesi ile hayata bakmaya çalışması, muhtarın değişmez gayretkeşliği, komutanın liberal politikalar sebebiyle yetkilerinin azaldığı eleştirisi artık gündemden düşen veya kendi gerçekliğine sıkışıp kalmış ve kendisinin simülasyonu kabullerdir. Şöyle sıralanabilir bu açılar: 12 Eylül artık çeşitli tevillerin içerisinde olay mahalli karışık bir operasyon, meal okumak isteyen imam lafza sıkıştırılmış bir çember, askerle ilgili darbe sonrası çizgiler. Ancak kişiler ve olay, öyküde bu sıralamanın ve değişimin hemen arifesinde anlatılırlar. Bu da öyküyü eski bir zamana ait kılar. Krematoryum istek haberlerinin yoğunlaştığı Türkiye değildir en azından (Coşkun, Büken, 2020: 138-139). Oğlu ve kızı, babalarının cesedinin yakılmasını isteyince başta halaları, sonra muhtar, müftü, komutan şiddetle buna karşı çıkarlar. İmam kendisine yöneltilen sorulara cevap bulmakta zorlanır. Tabutu güzelce minibüse yerleştirdiler. Halanın feryatları yere göğe sığmadı. Etraftaki köpekler, tavuklar, ağustos böcekleri.. cümle mahlukat kaçıştı. Köylü ne yapacağını şaşırdı. Gavur adetlerine bir kez daha lanet ettiler. (35). Olay üzüntü noktasını kaybederek Türkiye sosyolojisinin kendisini savunma refleksine dönüştüğü kadar bilinmeyen ve cevabı sadece uğursuz bir hikaye olan sessizliktir artık. Bunu destekleyen ise tüm öykü boyunca herkesin neredeyse başını uğuldatan ağustos böceklerinin finalde susmasıdır. Burada final yerli bir fantastiğin tüm bu yapı ile daha sağlıklı kurulabileceğini örneklemiş olur: Bir daha ağustos böceklerinin sesleri duyulmadı köyde ve köylü bunu uğursuzluk bildi. (35). Mavi Trakt köydeki senet ve kefil işlerinin ortaya çıkışı ve yarattığı gerilimi işleyen bir öyküdür. Traktörün tam yazılmadan trakt biçimindeki yazılışı, onun sahip olunamadan elden çıkışının ironisidir. Nitekim öykünün sonundaki kazalar da neticeye bağlanmaz ve son kelime eksik yazılır. Öyküde iki anlatıcı vardır. Traktörünü değiştiren Mustafa'nın kefili olan Mehmet ilk anlatıcı ve Mustafa'nın oğlu ikinci anlatıcıdır. İlk anlatıcı, efendime söyleyeyim, böyleyken böyleydi, ne diyordum, azizim, ulan efe ünlemleri ile hikayesini anlatırken ikinci anlatıcı Hakime Hanım diye son sahnede söze başlamıştır. Mehmet, Turgut Özal döneminden önce senet işinin bulunmadığını anlatarak söze girer. Birisine anlatmaktadır ancak muhatap belirsizdir. Hayatın eski zamandaki sakinlik ve huzuru bu öyküde de baskındır ve tekrarlanır. Çaylar geliyor, kuşlar ötüyor, itler güneşte kıvrılıyor, koyunlar tazecik otların peşinde, montofon inekler fabrika gibi süt veriyor, dallara su yürüyor, domino taşları masada yılan gibi kıvrılıyor. (40). Öykünün huzurlu bir geçmiş zaman tasviri ile başlayıp bunu ortadan kaldıran olay parçaları ile sona erişi kendi hayaletleri ile kaybolmalarına işaret eder. Özellikle 1990'lı yıllar açıkça belirtilmiş olup dağılan geleneksel alışveriş yöntemi ve yerine gelen çek, senet, banka icra meseleleriyle daha canlı bir ekonomi fikrine uyum sağlayamayan köylüyü öne çıkartır. Alışılmışın dışına çıkılan olay halkası köyün traktör alışkanlığını bozan çekerli mavi traktör sevdasıdır. Oysa onlar, 135'lik massey, 480'lik fiatla işlerini çözmekteyken Kırkağaç'taki tüccar onları ikna eder ve Mustafa'ya yenisini satar. O yıl verim olmayınca Mustafa aldığı traktörün borç senedini ödeyemez ve köye gelen icracılar traktörüne el koyarlar. Bu sahne önemlidir: Bir baktık köye yabancı bir taksi giriyor. Köylü milleti huylanır böyle yabancılıklardan. Bizde düzen bellidir, gelen giden bellidir, her şey bellidir. (40). Bir sonraki gelen yabancı araba yine Mustafa'ya zannedilse de ona kefil olan Mehmet'edir. Eline borç kağıdı verilince şaşırır ve ertesi gün soluğu kasabada alır. Meselenin kefillik olduğunu anlayınca bana senedin arkasını karalayıver dediler, ben de karaladım (42) derken mevzu anlaşılır. Hışımla Mustafa'nın evine gider. Onun Napem sadıç, dedi. Napem, söle de yapem. (42) sözleri yeni zamana karşı çaresizliğin ifadesidir. Onun aşırı öfkesine karşı, Mustafa'nın karısı ve oğlu araya girer. Oğlan az kuvvetle iteleyince Mehmet başını eşiğe çarpar ve kan gelince Muhtarın renoya atıp hastaneye götürürlerken arabayı mıcıra kaptırırlar. Mustafa'nın oğlu burayı şöyle anlatır: Bilirsiniz Hakime Hanım renoları mıcıra kaptırdın mı tamam, bir daha iflah olmaz. (43). Burada eleştirel zaman Turgut Özal'lı yıllardır: Bunları başımıza hep rahmetli Özal açtı. Açtı memleketin kapılarını, çeşit çeşit mal doldu. (41). Cevşende Kaz Dağları eteğindeki köye yeni atanan ilahiyat mezunu imamın köylülerin dini ritüellerini eleştirmesi sonucunda yalnızlaşması konu edilir. Öykünün gerilimi bütün bu çatışmanın sadece bir parçası olan cevşen üzerinde somutlaşır. Suriye'de oğlu şehit düşen Karaların Hüseyin'e imam önceden bu tür inançların boş olduğunu söylemiş, o da istemeyerek cevşeni kaldırmıştır. Oğlu şehit olunca cenaze merasiminde babanın elindeki cevşen böylelikle somut gerilim nesnesine dönüşür. Bu öyküde bir geçmiş zaman söz konusu edilmemekle birlikte köyün kendi inanma biçimleri dolayısıyla onları mutlu, huzurlu kılan gelenekler tüm bu tarz metinlerde olduğu üzere köylüleri bir çeşit hayalete çevirir. Üstelik Mevlid okumak bilmeyen, makam, teganni ile Kur'an okuyamayan genç imam, doğru düzgün din bilgisi bulunmayan ancak köylü üzerinde büyük tesiri olan Kör Hüseyin'le arasını bozmuş olmakla hem köylünün hem resmi makamın gözünden de düşmüştür. Yazarın bir benlik olarak kendini çoğullaştırması, sanatsal arayışın bir parçasıdır. Bir ayrışma biçiminde görülmesi muhtemel tanımlama ve arama kavramları bence burada rol oynar. Tanımlanan dünya keskin inançlarla ve duygularla yüklüdür. Yazarın yürüyüşü buradadır, baktığı, ölçtüğü yer ile karşılaştığı duraklar onu sürekli hesaplaşma içinde tutar. Cemal Şakar'ın öykülerinde büyük insanlık trajedileri ya da geride kalan, görünmesi istenmeyen hayat hikayelerinin izleri çok yer tutar. Bu arayışın geldiği bir nokta ise hem tanımlama hem hesaplaşma bakımından kendi sosyolojik gerçekliğidir. Köye bir geçmiş zaman içerisinde dönerek yaşananları kendi benliğinin çoğalışı ya da sosyolojinin daha sade çizgilerine eğilişi ile anlatışı yukarıda çözümlediğimi zannettiğim geçmiş zaman parodisi ile alakalıdır ve buradaki figürleri de hayalet biçiminde yansıtmıştır. Buna göre öykülerde geçmişte kalmış ancak bugün izleri bulunan kişiler sosyolojik temsilleri itibarıyla şöyle tasnif edilebilir. İmam: Yeni bilgiler, sorgulamalar içerisinde ve fakat hiçbir yeni bilginin uygulanamayacağını işaret eder. Bu tipoloji 80'li yıllardan itibaren geleneksel halk İslam'ı yerine Kur'an meal ve tefsiri ile bir dünya tavrı geliştirmek isteyenlerin temsilidir. Örneğin Ağustos Böceklerindeki İmam okuduğu aşırın mealini vermek ister fakat köylüler razı gelmez. Maneviyatlarının bozulacağını ifade eden köylüler, bilgiyle hesaplaşmak istemezler. O, yüksek lisans yapıp hayatını değiştirmek isterken iki yıl içerisinde buradaki hayata alışarak hedeflerinden uzaklaşmış, çocuğunun doğmasını beklemekle zemine ayak uydurmak durumunda kalmıştır. Adı Mao'ya çıkmış, inançsız birisinin cenaze namazını kıldırmak onun bilgisine aykırıdır, fakat gelenekle çatışacağını bildiğinden sıkışıp kalmıştır. Aklına bu namazın, adamın manevi mirasına aykırı olduğu gelince kötü rüyadan uyanmış gibi olur, rahatlar. Hanımı ise sen din görevlisisin, seni ilgilendirmez, yap, geç der. Yüzündeki ekşime aslında inandıkları ile hayatın herkes tarafından kabulü dolayısıyla çelişmesini yansıtır. Burada Türkiye sosyolojisinde Mao'nun din afyondur diye yetiştirdiği çocuklarının öykünün sonucunu belirlemesi ilgi çekicidir. Sol literatür kendi doğrularına sahip çıkmıştır, geleneksel din algısı ise folklorik ve resmi baskınlığına rağmen boş mezarla baş başa kalmıştır. Cevşendeki İmam da gelenek halini almış batıl inançlara sahip köylüleri uyararak benzer çizgileri taşır. Örneğin, ölünün arkasından tütsü yakmak, üçünü, yedisini, kırkını, elli ikisini yapmamak, mevlit okutmamak tavsiyesinde bulunur. Makamlı Kur'an, mevlit okuyamayan bu Diyanetin imamı, köylüye mahsulün verimi için ilçe tarıma gitme tavsiyesi, cevşen asanlara karşı uyarısı, vaaz ve hutbelerinin hoşa gitmeyişi, namaz sonrası yanında kimsenin kalmayışı ile yalnızdır. Üstelik whatsaptan müftü kendisine epey bir ayar vermiştir. Halkın inançlarına nasıl ters düşersin, mevlidin, yemeğin ne fenalığı var biçiminde. Babası da benzer biçimde konuşur onunla. Burada karşısına çıkarılan gelenekselin katı temsili Kör Hafız'dır. Köylünün nazarında o, sütten kesilen ineğe okuyunca memeleri derya deniz olan, nazar için dua okuyan, köylünün sevdiği imamdır. Parası onlar tarafından verilir. Hocanın gelmesiyle ve tavırları sebebiyle küsmüş, şimdi Muhtarın araya girmesiyle genç imam ondan özür dilemeye gitmek durumunda kalmıştır. Çünkü köyün beti bereketi kalmamıştır. Doktora yapmak için yabancı dil sınavına çalışan İmam'ı, yazar halkla kurmadığı dil engeli üzerinden mecazlı aktarır. Sonunda onları değiştiremeyeceğini anlar. Final Türkiye sosyolojisine uygun olmayan ve ideallerine küsmek dramı yaşayacak olan İmam'ın yenilgisidir. Suriye'de şehit düşen gencin babasının cevşen inancını eleştiren imam tam burada sıkışır kalır. Artık o bir önceki imam gibi inanma ile tanımlama arasında yerini bulamayan bir hayalettir. İlkinin bilgisi onu iki kutup arasında boşlukta bırakırken ikincisinin bilgisi onun açığa alınmasına neden olur. Yani inanç ve bilgileriyle yersizdirler ve neredeyse öncülleri bulunmayan tiplerdir onlar. Bu erken çağ imamları sosyolojinin dışladığı din bilgisini temsil ederler. İnanılan hakikatler, şehrin yozluğunda zaten anlatılamazken kırda geleneği aşamamak problemi ile tuzla buz olur. Dinin bürokratik temsili müftü ise değişmeyen olarak bu imamların daha iyi görünmelerini sağlar. Onlar imamları eleştirirken Halkın değerleriyle, gelenekleriyle, görenekleriyle gözü kara bir şekilde çatışabiliyorlardı. Doğruyu bir onlar biliyordu. Sanki bu millet bin yıldır, boşuna yaşamış, ve gelenekleri, görenekleri boşuna üretmişlerdi. (34) diyerek dekoratif düzeylerini zorlamazlar. Muhtar: Siyasetin, taşranın içine attığı sıkıntıları aşmak için debelenip duran pratik akıldır. Ağustos Böceklerindeki Muhtar, köy sandığından ölü için hayır düzenler, boş kalan mezarı kapattırır, sürekli terler ve yazar ondan bahsederken kellesini sildi ifadesini iki kere tekrar eder. Bu, sıkıntıyı çözmenin hep üzerinde kalması ile ilgilidir. Çevşende Muhtar, yine arabulucu, engin gönüllü bir insandır. Patlayan İki Tüfekte 12 Eylül atmosferinde anlatılan Muhtar, daha geniş çizilir ve başına gelenler itibarıyla bir temsildir. Başçavuşun emirlerini yerine getirmek için her türlü sıkıntının altına girer ve yığınla eziyete maruz kalır. O, köyüne ve insanlara bir leke gelmesin isteyen fedakar bir tavrın sembolüdür. Örneğin buradaki parodi, onu hayalete çeviren epizod, kasabada tüfek araması üzerine başına gelen acıklı olaylardır. Muhtar, iki tüfek bulmak için kasabaya gitmiş ve on beş gün sonra suratı mor, gözü şiş, topallayarak köy minibüsünden inmiştir. Minibüsçü Fırfır Muzaffer olayı anlatır. Muhtar, Kara Davut'tan patlamayan iki tüfek almış, yolda polisler aracı durdurmuş ve her şeyi anlatmasına rağmen onu derdest edip hapse atmışlar ve 12 Eylül'ün işkence gerçeklerini yaşamıştır. Başçavuş: Daima geldiği sosyal kesiti geride bırakmak zorunda kalmış, kendi emir alan tavrını daha sert biçimde altındakilere yansıtarak belirmiştir. O da artık eski zamanda kaybolmuş bugün için karşılığı pek de kalmamış bir temsildir. Örneğin 12 Eylül'ü anlatan Patlayan İki Tüfekteki Başçavuş kahveye girince köylüler kendi küçük sırlarını anlarmış gibi bakan bu adamla adeta yüzleşir ve suçluluk hissederler. Yazarın bu tipin sosyal kesitine ait bir tavrı yakaladığı Ağustos Böceklerindeki Jandarma Komutanı, kendisi pek dindar olmasa da cenazenin yakılmasına itiraz eder ve engel olmaya çalışır. Durumu ilçe jandarma komutanına bildirir, o da olmaz öyle şey deyip gerekirse cenazeyi buraya getirin, der. Çocukların bundan bir türlü vazgeçmemesi üzerine eskiden olsa başka olurdu, insan hakları diye yetkilerimiz kısıtlandı öfkesiyle temsilinin diğer boyutunu ortaya çıkarır. O da artık kaybolan bir siluettir. Nitekim daha yakın zamanı anlatan Çevşen öyküsündeki rolü çok kısadır. Sadece Karaların Süleyman'ın oğlunun Suriye'de şehit düştüğü haberiyle sınırlıdır. Yazarın Hayaleti: Yazarın bizzat kendisiyle alay mesafesi kurduğu Tabii ki Özenti Değil Yaşantımız Böyle öyküsündeki anlatıcı ve öykü başkişisi yazarın simülasyonudur. Neşeli ve küfürbaz bu anlatıcı, havaleli yükü ile yolda aracını görenlerin kenara çekilmeleri üzerine: Tırsık şeyler diye düşünüyorum, keyifle. (112) derken kendisini doğrudan tanımlar. Yaşama sevgisi ve sadeliği ile yazma sanatı üzerine kafa yormaz ve onun fotoğrafının arabı olan yazar ise her şeye daha sert bir yerden bakar. Hayalet, borcunun çokluğu ile bu yaşama sevinci arasında gider gelir. Kaşarlı alabalık söylüyorum. Minik taşlar arasında kıvrıla kıvrıla akan suyun sesi... Kuş sesleri... Bir serinlik... Güzel be diyorum, hayat güzel. Yarın ödenecek çek geliyor aklıma, iki bin civarında eksik var. (113). O, canlı hayatın içerisindeyken karşısına konulan genç yazarları ve işlerini anlamlı bulmaz: Benimle ilgileri yok. Kendi aralarında lafa dalıyorlar. Birbirlerinin kitaplarından, başka kişilerden söz edip duruyorlar. Dünyada sanki başka işleri yok. Ne çek, ne senet, ne vergi, ne bağkur... Bütün işleri okumak yazmak. (115). İroni burayı hızla besler. İki kişiliği ile yer alan yazar, gençlerin kendisine amca diye seslenmesine bozulan ve akünün boşalmasını dahi bilmemelerine kızan bıçkın tarafıyla ve yazarken meseleniz ne diye soran diğer kimliği ile önceki metinlerine gönderme yaparken kendisinin ve anlatmanın iki türlü sıkışmasının Türkiye yansımasıdır. İlkinde hayatın bizzat kendisini gözlemlemeyen bakışa, ikincisinde yazarken buradaki sosyolojinin kendi muhayyilelerine, metinlerine katılmamasına kızgınlık vardır. Sıkışan dünya ise insan gerçekliğinin hangisi olduğu üzerine düşünmektir. Kitaptan kulesine çekilmiş ve dünyadaki büyük sahneye odaklanan yazar aslında bir hayalet olarak büyük temalardan yanadır. Kendisinden ikinci bir benlik durumuyla söz etmesi ise ayrıca kendi görüntüsünün hayaletidir. Yazı ile meşgul olmak arabanın aküsünü bilmemek, amcasının borç taktığından habersiz olmaktır. Gölge oyunundaki Karagöz nasıl düz bakıp konuşursa kamyonet süren de öyledir, Hacivat kitap gibi nasıl konuşursa Cemal Abi öyledir. Sosyolojik olarak sade hayat ve inanma arasındaki problem kendi hayatımızı bilmemek veya eleştirel açıdan görmemektir. Öykünün temel iletisi budur. Mao: Kaybolan ideolojik inançların temsilidir. Üç yıl önce öğretmenlikten emekli olup köyüne dönmüş, gerçek adını herkesin unuttuğu bir adamdır. Çin Kültür Devrimine inanan ve onu gerçekleştiren Mao'yu örnek edindiği için adı öyle kalmıştır. Balıkesirli bir esnafla evlenen kızı öğretmen, yüksek lisans için Almanya'ya gidip orada yerleşen ve bir Almanla evlenen oğlu ise mimardır. Doğrudan dağılan aile sosyolojisinin, eğitimle farklılaştığı da bir sonuç olarak burada önemlidir. O bir inanç heykeli gibi Kültür Devriminin ruhuna uygun halka doğru bir hareket olarak köy kooperatifi kurmuş, köylüyü, süt ve yem üzerinden tekel kuran alıcılara karşı kışkırtmış, hatta Gönen'de süt dökme eylemi gerçekleştirmiş, bunun ses getirmemesi üzerine bir dahakini Taksim'de yapmaya karar vermiş, ancak gerçekleştirememiştir. Mao'nun bu inancı ve gayretleri köylünün hoşuna gitmiştir. Elli kilo kadar, çalı gibi bıyıkları ağzına giren ve fakat daima temiz bir insan olan Mao'nun sol bacağı da 12 Eylül hatırası olarak aksamaktadır. Bu çizgiler içindeki Mao, Türkiye'nin modern cemaatlerinin hayaletidir. Ancak bu hayalete ölüm ve ideoloji eşlik ederken gelenekle çatışma devreye girer. Mao, birkaç gün görünmeyince ve köpekler evinin önünde toplaşınca Aydınlık gazetesinin üstüne başı düşmüş halde bulunur. Duvarda Mao fotoğrafı, askıda kızıl yıldızlı kasketi vardır. Hala, Mao'nun oğlu gelene kadar morgda bekletilmesini ister ve köylüler bundan rahatsız olur. Tabut köy minibüsüyle morga doğru yola çıktığında ihtiyarlar, şehir adetlerinin köye kadar gelmesinden rahatsızlık duydular. (30). Oysa Mao, dinsizdir ve çocuklarını da bu şekilde yetiştirmiştir. Oğlu ve kızı babalarının dinsiz olduğundan ve lisede okudukları dönem din afyondur diye kendilerini etkilediğinden onu krematoryumda yakmak isterler. Hala ise Mao'yu seviyor diye dinden mi çıkar, diye bu karara itiraz eder. Hala bir temsil olarak geçmiş zamanın sadeliğinde değişen bir şey olmaması için mücadele eder. Kızın ortalama hayatı, oğulun yabancılaşması, kız kardeşin Müslümanca defnedilmesi isteği arasında Mao, karışık bir sosyolojinin sonucunu gösterirken artık bir hayalettir. İblis: Tümel bir kötülüktür. Yağmurun Altında öyküsündeki İblis, Juan Rulfo öykülerinden sıçramış bir tip olarak vardır adeta. Son derece zalim, eşine ve çocuklarına iyi davranmayan ve kışın maddi açıdan yük olmasınlar diye onları baba evine yollayan biridir. Distopik bir kırsalda yaşayan İblis'i belirleyen yoksulluktur. Kiremitleri toprak gibi ufalanan ev, tarhana bulgurdan oluşan aynı yemek, ölü keçiyi yahni yapmak bunu kuvvetle öne çıkarır. Yoksulluk ve açlık korkusu onun gibi birisini bile cesur yapar. Hırsızdır ve ahlaki bir yanı hiç yoktur. Öykünün sonunda nehirdeki göçmen cesetlerine sadece bakar. Bir duygu tarafı kalmamıştır. Onu hayalet yapan bu sosyolojinin distopyasından ne olacağı üzerine bir varsayımdır. Ona bağlanabilecek olan daha yerli Recep Efe veya Eşkıya Recep sanayide işler kötüye gidince soyguna karar veren, yanındaki kalfası ve üç kişi ile önce mülteci kaçakçılığına soyunan ardından bu işin zorluğundan yılıp doğrudan mültecileri soyan bir çete kurar. Bu iki figür yazarın eleştirel açıdan bakarak kötülüğün çoğaldığına imasıdır, ancak humouru fazladır. Halk: Yukarıda sırladığımız bütün kişiler halk dediğimiz o büyük toplamdır. Daha görünmez çizgilere sahip ayrıntılar ise yazarın geçmiş zaman ve hayalet çevresini teknik açıdan desteklediği özelliklere bağlanır. Örneğin bu öykülerde bir leitmotif olarak reno marka araba sıklıkla geçer. Bir başka örnek halkın küçük ve kendine mahsus duyarlılıklarıdır. Patlayan İki Tüfekteki Kısa Remzi, askerliği aklına gelerek duygulanır ve ağlamak ister. Şişman Ahmet, akşamdan kalmadır. Irık Mehmet teheccüd namazından sonra Yasin okumadığı için başına kötülük geldiğini düşünür. Geniş Hasan römork römork odun taşıdıkları için suçluluk duyar. Mao'yu seven köylüler, İblis'in eşi, kayınpederi, Kör Hafız'a bel bağlayan halk hepsi bu toplamı kurar. Ancak onlar saf ve kendi doğrularına inanmış taraflarıyla öykülerin atmosferini pekiştirmişlerdir. Modernliğe bulaşmamak adına kendi düzenlerini sürdüren köylülerin henüz bozulmamış veya değişmemiş hayat biçimlerine odaklanan öyküler, esasında Anderson'un yeniden kurgulanan milletler için ürettiği hayali cemaatler kavramına ters düşerler. Başka bir açıdan söylemem gerekirse gelenekseli var etme dirençleri sebebiyle köylüleri ve kesin inançlıları hayalet diye bu çağ içinde tanımlamak mümkündür. Peki kaybolan mahalle, köy sadeliğindeki moderne direnişi kıyasıya eleştiren kültürel sosyoloji hep geleceği hedeflerken neden geriye dönmüştür? Öyleyse Anderson'ın tezindeki modern gruplar üretilmiş bir hayalet ise artık geriye dönük köyü aramak kaybolan sade kültürü öne çıkarmak inancın samimiyetini de aramak demektir. Şehirle ve modernle hesaplaşmak Müslüman zihin için 1980 sonrası ayrıcalıklı bir savunma alanı iken 2000 sonrası savunma değil bir haklılık fikrine dönüşmüştür. Uzun zaman geçince modernin her türlü imkanıyla hesaplaşma değil bir benzeşme ve dönüştürme yaşanınca ve sorgulanacak modernitenin bizzat içinde durulan yer ve burasının kazanılmış olduğu algısı ortaya çıkınca yazarın burada kaybolanı araması zor soruyu sormaktır. Sade ve masum hayat, samimi inanma ve ideoloji nereye kaybolmuştur? Başta sorduğum soruyu şimdi cevaplamak mümkündür. Bu öyküler, yaşanan zamana ait yazarın sosyolojik eleştirisidir. Öykülerin teknik açıdan analizi ise başta değindiğimiz sesler itibarıyla kişiler kendi seslerine sahiptirler. Bugünün seslendirmesi yazarın yapıyı kuruşundaki parodi yani anlatıcı vasıtasıyla ortaya çıkar. Anlatmanın zamanı parodinin kendisidir. Bu ikisi arasında kalan zaman aralığına sıkışan sesler ise idealin ve hakikatin kıstırılmışlığıdır. Örneğin genç imam ve asıl yazarın sıkıştığı nokta burasıdır. Yaşanan zaman eleştirisi kendi doğru yankısını bulamamakta, geçmişte bir yerde masum kalan doğruyu seslendirme sonucu bir başka yerden söyleme imkanı olarak belirmektedir. Bu bir bakıma Manguel'in kuledeki okurla yüceltmek istediği dünya ve hayatın kıyısındaki insanı yan yana getirmenin sancısına benzetilebilir. Görüntü itibarıyla ise yazar bu metinlerde bizzat kendisini seyredip hesaplaşır. Hayaletin birinci görüntüsü eski zamanlarda kalmış sadelik, ikincisi dayanışma ve hayatın olağanlığına olan inanç ve üçüncü ise yenilikler karşısındaki çaresizliklerdir. Bu uzantıda kaybolan hayaletler topluca yeni bilgiye maruz kalır, herkes anormale savrulur. Calvino, Italo (2021), Amerika Dersleri Gelecek Bin Yıl İçin Altı Öneri, , Yapı Kredi Yayınları, İstanbul. Coşkun, Sevim, Büken, Nüket Örnek (2020), Kremasyonun Tarihçesi ve Türkiye'de Kremasyon, IBAD Sosyal Bilimler Dergisi, (8): 129-144. Derrida, Jacques (2007), Marx'ın Hayaletleri, , İstanbul, Ayrıntı Yayınları. Şakar, Cemal (2014), Edebiyat Ne söyler, İz Yayıncılık, İstanbul. Şakar, Cemal (2019), Edebiyatın Doğası, İz Yayıncılık, İstanbul. Şakar, Cemal (2022), Bir Avuç Dünya, Ketebe Yayıncılık, İstanbul. Ertan Örgen 1969 yılında Konya'da dünyaya gelmiştir. Selçuk Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun olmuştur. Selçuk Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde yüksek lisans ve doktora eğitimini tamamlamıştır. Araştırma & Başvuru Kitapları, Deneme, Divan Edebiyatı & Halk Edebiyatı kategorilerinde eserler kaleme almıştır. Yazar hala Balıkesir Üniversitesinde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/giritli-aziz-efendi-nin-tukenmeyen-mirasi-muhayyel-t", "text": "XIX. yüzyıl Tanzimat fermanı ile gelen yenilikleri değil, edebi değişimleri de taşıyan bir yüzyıldır. XVIII. yüzyılın sonunda, sözlü kültürün yazılı kültüre dönüşümünün bir habercisi olan edebi değişim ilk işaretlerini vermeye başlar. Osmanlı Dönemi'nin ilginç ve renkli kültürel-sosyal yapısının bir göstergesi niteliğinde beş eserden bahsedilir. Muhayyelat-ı Ledünn-i İlahi, Akabi Hikayesi, Hayalat-ı Dil, Müsameret name, Temaşa-i Dünya ve Cefakar ü Cefakeş, Türk yazılı anlatısının Batılı anlamda roman örneğinin ilk metinleridir. Bu eserler divan ve halk edebiyatıyla modern edebiyat arasında, klasik ve sözlü kültürle yazılı kültür arasında bir geçiş evresinin eserleridir. XVIII. yüzyıl sonunda yazılan Muhayyelat Türk edebiyatında yazılı anlatının başlangıcındaki ilk eserdir. Muhayyelat bir yanıyla çeviri ve uyarlama bir yanıyla özgün bir eserdir. Hem anonimdir hem bir yazarın ürünüdür; hem masaldır hem gerçektir. Her kaynağın Muhayyelat'ı tanımlayış biçimi ayrıdır. Bir grup eseri masal edebiyatının bir örneği olarak görürken; başka bir grupsa masalla bağlarını kabul etmekle birlikte eserin özgün yanlarına işaret eder. kadar yapılmış en geniş ve en ayrıntılı çalışma, Andreas Tietze'ye aittir. Tietze, Avusturyalı Türkolog, Türk dili ve edebiyatı alimi ve sözlükçüdür. Gökalp'e göre kültürel, yazınsal, siyasal bir dönüşüme giren Osmanlı İmparatorluğu'nda, sözlü yazından yazılı kültüre dönüşümünün habercisi olan eserler XVIII. yüzyılın sonlarından itibaren ortaya çıkmaya başlar. Gökalp'in Türk yazılı anlatısının batılı roman örneğine doğru ilerlerken yarattığı ilk metinler den biri olarak nitelediği Muhayyelat adlı eser XVIII. yüzyılın sonlarında Giritli Aziz Efendi tarafından kaleme alınmıştır. Muhayyelat, yazılı Türk anlatısı için sadece ilk eser değil, aynı zamanda önemli bir başlangıç noktasıdır. 1211 (1796) yılında yazdığı eserini ancak elli küsur yıl sonra 1268 'de (1852-53) yayınlayabilen Aziz Efendi, bu haliyle bir başlangıcın olduğu kadar bir geçiş döneminin de ilk adımını atar. Aziz Efendi geleneği modernize ederek sözlü kültürü yazılı kültüre dönüştürmüş, Doğu edebiyatını Türk edebiyatıyla, geçmişi kendi çağıyla birleştirmiştir. Avrupa'daki anlamıyla 'hikaye ve roman türü' ilkin çeviri yoluyla daha sonra 'taklit' ve 'tanzir' yoluyla ilk yerli ürünlerini vermeye başlar, gittikçe gelişerek ve kendi kişiliğini bularak bugüne kadar gelir. Bu gelişmeler modern anlamda hikaye ve romanın doğuşuna zemin hazırlamıştır. Bu konuda daha detaylı bilgi için Cevdet Kudret'in, Türk Edebiyatında Hikaye ve Roman adlı kitabına bakılabilir. Daha önce de belirttiğimiz gibi her kaynağın Muhayyelat'ı tanımlayış biçimi farklı olmuştur. Muhayyelat'ın türü hakkında farklı kaynaklar değişik araştırmalar yapmıştır. Muhayyelat ile ilgili en güzide çalışmalardan elde ettiğim bilgileri paylaşmak isterim. Argunşah, Tanzimat'tan II. Meşrutiyet'e Türk Romanı makalesinde Tanpınar'ın bu eser hakkındaki düşüncelerini belirtmiştir. Tanpınar' a göre Muhayyelat, Şark hikayeciliğinin bütün teferruat ve unsurları ile taklidinden başka bir şey değildir; birçok hikayelerinin, aynen yahut da bazı hususiyetleri ile Binbir Gece'ye ve onun dairesine dahil, meşhur hikayelere ircaı kabildir. Hatta bu münasebet, bu cinsten diğer halk hikayelerinin çoğunda olduğu gibi, bazen büyük Arap hikayesinin muhtelif unsurlarını veren kadim kültürün izlerine kadar derinleştirilebilecek bir eserdir. Gerçekten de eser cin, peri gibi olağan dışı olay ve yaratıklarla ve tılsım, büyü gibi akıl dışı şeylerle de meşguldür. Muhayyelat sadece hikaye içinde hikayenin yer alması bakımından değil bu tarafıyla da Şark hikayesine yakın boyutlar taşır. Yine Tanpınar'a göre, buna ilave olarak tam da modern edebiyatın başladığı dönemde trajik duygunun ve asıl manasında realite terbiyesinin yokluğunun yanı sıra matbaanın kendisine sunduğu imkanları da kullanamamıştır. Modern hikayeyi başlatmak yerine eski hikayenin sınırları içinde kalmış en azından iyi niyetle başladığı hikayeyi, o dönem için modern edebiyatın olmazsa olmazı kabul edilen trajik duygu ve realite terbiyesinin yokluğu dolayısıyla değerlendirememiştir. Ancak Tanpınar, Muhayyelat'ı hayallere ayrılmasından ve az çok yerli olmasından ötürü benzerlerinden ayırmıştır. Yüzyıllardan beri devam eden anlatı geleneğimiz, modern döneme geçerken belli aşamalar geçirmiştir. Mehmet Kaplan hikayemizin geçirdiği bu aşamaları ifade etmek için 'soyuttan somuta' doğru tabirini kullanır. Bu geçişi sağlayan eserlerin başında Ali Aziz Efendi'nin Muhayyelat'ı gelir. Bu eser 'mensur' bir hikaye kitabıdır. Bu eserle birlikte anlatı geleneğimizdeki soyuttan somuta doğru izlenen yol belirgin bir şekilde gözlemlenir. Eski dönemlerdeki hikayelerimize baktığımızda araştırma ve incelemelerin fazla olmadığını görürüz. Eski hikayeden yeni hikayeye geçiş devrinin önemli kaynağı olan Ali Aziz Efendi'nin Muhayyelat ı üzerine detaylı bir inceleme yapmış olan Recep Duymaz'ın Muhayyelat Üzerine Bir İnceleme adlı kitabı bu devri ve bu devirde verilen ürünleri anlamanın en önemli kaynaklarındandır. Ali Aziz Efendi, Muhayyelat adlı eseriyle hayal ile gerçek arasındaki sınırın ne kadar kaygan olduğunu göstermeye çalıştığı çerçeve hikaye tekniğiyle yazılan eserindeki tercüme ve uyarlama kısımlar birçok değişiklikle telif hale getirilmiştir. Agah Sırrı Levent'in Arap, İran ve Hint kaynaklarından alınmış eserler arasında zikrettiği Muhayyelat, Türk masal ve hikaye sahasında kendine has şekli ile olaylardaki değişiklik ve birinden diğerine geçişteki ustalıkla edebiyat tarihimizdeki yerini almıştır. Berna Moran, Muhayyelat'a başka bir açıdan bakar. Moran'a göre eserin gerçeklikten uzak ve modern bir eser sayılmasını, en azından modernizmin başlangıcı sayılmasını engelleyen boyutları, aslında onu Türk edebiyatında fantastik türün başlangıç eserlerinden biri yapmıştır. Yazar makalesinde fantastiğin tarifini ve özelliklerini de verdikten sonra, Aziz Efendi fantastiğin'olandışı' türünü tercih eder tespitini yapar. Buna göre cinler, periler, tılsım ve büyü, Muhayyelat 'a olağan dışılığı getirip onu klasik Şark hikayesi durumuna indirirken günlük hayatı anlatan ve realite duygusunu veren taraflarıyla da modern hikayenin başlangıcı noktasına çıkarmaktadır. Olağanüstü unsurların modern bir yapının içinde sunulması ise eserin fantastik hikaye/ romanın öncüsü sayılamasına yol açmaktadır. Muhayyelat'ı Aziz Efendi (1796), Ahmet Mithat'ın Çengi'si (1885), Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın Gulyabani'si (1912), Peyami Safa'nın Matmazel Noraliya'nın Koltuğu (1949) ve Nazlı Eray'ın Arzu Sapağında İnecek Var (1989). Bu anlatılar üzerinde dururken ilk önce 'fantastik'i ne anlamda kullandığını açıklar. Moran'a göre eleştiride Todorov'un Introduction la literature fantastique (1970) adlı kitabından sonra bu kavram daha dar ve özgül bir anlam kazanmıştır. Todorov fantastiği onunla yakın bağları olan iki komşu anlatı türünün arasına yerleştirir. Fantastiğin bir yanında, tılsımları, büyüleri, cinli perili doğaüstü yaratıklarıyla, kendi bildik dünyamızın dışında, ontolojik bakımdan ayrı bir dünyayı sergileyen anlatılar vardır. Bu türe Tudorov'u izleyerek 'olağandışı' der. Fantastiğin öbür yanında, Todorov'un l'etrange dediği 'garip' türü yer alır. Bu tür anlatılarda olayları açıklamak için doğaüstüne başvurulmaz, bize 'garip' gelen ve doğaüstü gibi görünen olayların gerçekte öyle olmadığı ve doğa yasalarıyla açıklanabileceği anlaşılır. 'Olağandışı' ile 'garip'in arasında 'fantastik'i koyar Todorov. Fantastik anlatının kahramanı da okuru da sahnelenen fantastik olayların doğaüstüyle mi, yoksa doğa yasalarıyla mı açıklanabileceğini kestiremez bir türlü ve sonuna kadar kararsızlık içinde kalır. 'Fantastik'in özelliği bu kararsızlık halidir. Bu nedenle Todorov'un fantastik dediğini 'belirsiz fantastik' olarak adlandırır. Berna Moran fantastik terimini Todorov'unkinden daha geniş anlamda; gerçekçiliğin mekan, zaman, karakter kavramlarını, canlı cansız ayrımını tanımayan ve bildik dünyamızın ötesinde alternatif bir dünyayı işin içine katan anlatıların tümüne verilen bir ad olarak kullanır. Tanzimat döneminde Türk romanı sahneye çıkmadan önce sözlü geleneğimizde yaşayan masallarda, halk hikayelerinde, aşık hikayelerinde, vilayetnamelerde ya da yazılı edebiyatın mesnevilerinde doğaüstü varlıklara ve olaylara rastlamak hiç de şaşırtıcı olmaz. Büyü, sihir, keramet bu anlatılarda olağan şeylermiş gibi karşılanır. Berna Moran 'Olağandışı'nı Muhayyelat'ı Aziz Efendi ile örneklendirir. 'Olağandışı' türündeki anlatıların bir diğer özelliği doğaüstü varlıkların ve olayların açıklanmasına gerek görülmemesi, sorgulanmadan kabul edilmesidir. Cinler, periler, ifritler, melekler, sihir ya da tılsım, boş inançların yaygın olduğu bir dönemde yazar ve okuru için olanaksız şeyler değildi ve bizim bildik dünyamızın 'ötesi'ndeki aşkın bir dünyanın kendine özgü yasalara göre işlemesi doğaldı. Moran, bu amaçla eserden bir episodu seçerek 'olağandışı'anlatının özelliğine işaret eder. Asil adında bir şehzade ve lalası Said bir gemiyle Çin'e giderlerken gemi fırtınada batar. Asil ve Said bir adaya çıkarak kurtulurlar. Bu cennet gibi adada gece uyurlar, ama Asil sabah uyanınca Said'in ortadan kaybolduğunu görür. Uzakta gözüne ilişen bir saraya doğru yürür, sarayın kapısına yüz okkalık bir kilit asılmıştır ve içeri girmek olanaksızdır. Ne ki, Asil kilide dokununca kilit dağılır. Saray boştur, yalnız bir odasında güzel bir kız uyumaktadır. Asil kızı bir türlü uyandıramaz, ama duvardaki bir levhayı eline alınca levha dağılır ve kız uyanır. Öğrenir ki kızı buraya cinlerin padişahı Şemhail Şah hapsetmiştir, onunla evlenmek istemektedir. Bu sırada gürültü ve öfkeyle Şemhail gelir ama Asil'i görünce korkudan titrer ve bağışlanması için yalvarır. Meğer Asil'in parmağındaki yüzük kutsal Mühr-i Süleyman imiş. Asil, cinler padişahını bağışlar, ayrıca isteği üzerine padişahın emirlerine itaatten kaçınan, hükmü altından çıkmak davasına kalkışan cin ve ifritlerin yine ona itaat etmelerini sağlar. Hikayede belirtilmek istenen nokta, bizim gerçek dünyamızla birlikte bir de onun ötesinde, doğa yasalarından farklı yasaları olan ikinci bir dünyanın varlığı. Fantastik edebiyatta, genellikle bu iki dünyadan birinin yaratıkları ötekini işgal eder. Özetlenen hikaye parçasında Asil kendi dünyasının sınırlarını aşmış cinlerin padişahına ait adaya çıkmış, köşke girmiştir. Kıza, buraya nasıl geldiğini anlattığında kız, 'bu dediklerinin hiçbirini akıl almaz. Çünkü bu adada insanoğlunun bir dakika durması ve dinlenmesi asla mümkün değildir; tasavvur dahi edilemez' diyerek hayretler içinde kalır. Asil'in adaya çıkabilmesi, köşke girmesi bir çeşit işgaldir ve yüzüğü sayesinde bütün bir cinler tayfasını emri altına almasıdır. Muhayyelat'ta anlatıcı çok eski zamanda geçmiş, kendisiyle ilgisi olmayan olayları, duygularını işe katmadan anlatmaktadır. Onun için okur da edilgin durumda hikayeyi izler, kahramanla özdeşleşmez, şaşkınlık ya da korku duymaz. Zaten kahramanın doğaüstü olaylar karşısındaki duyguları üzerinde fazla durmaz yazar, önemli değildirler ve kahraman sanki olağanmış gibi karşılar bunları. Tanzimat yazarları için önemli olan şey, esere gerçek hayatın yansıtılmasıdır. Dolayısıyla burada hayali olana, olağanüstüne, fanteziye yer yoktur. Tanzimat dönemi sanatçıları, Giritli Aziz Efendi'nin Muhayyelat'ını hedef tahtasına yerleştirerek bu türden eserleri saçma ve çocuksu bulmuşlardır. Bu nedenle bizde Batılı anlamda modern fantastik eserlerin çok geç bir dönemde ortaya çıktığı söylenebilir. Muhayyelat bağımsız, masalsı üç hayalden oluşmaktadır. Özellikle ikinci hayalde bulunan tasavvufi simgelerle iç içe geçmiş olan bütün olağanüstü niteliklerine rağmen, aktarılan maceraların masala oranla daha gerçekçi bir hava taşıması özelliği ile de Muhayyelat, o dönemde fantastik türe en yakın duran eser olmuştur. Argunşah, Türk okuyucusunun onunla tekrar tanışmasının, Türkçede Roman adlı kitabında esere genişçe yer veren Mustafa Nihat Özön sayesinde olduğunu belirtmiştir. Eserin sadeleştirilmiş metni 1973 yılında Ahmet Kabaklı tarafından, tam ve sadeleştirilmemiş bir metni ise geniş bir inceleme ile birlikte Recep Duymaz tarafından yayımlanmıştır. Eserin fantastik tarafını ön plana çıkaran çevirisini Orhan Sakin 'in yaptığı yeni bir baskısı ise Bir Osmanlı Efendisinin Fantastik Hayalleri: Mühür adıyla yapılmıştır. Giritli Aziz Efendi'nin Muhayyelat'ından sonra Ahmet Mithat Efendi'nin Çengi'si, Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın Gulyabani'si ve Peyami Safa'nın Matmazel Noraliya'nın Koltuğu' yla ilk örneklerini veren Türk fantastiği, Nazlı Eray'ın eserleriyle yektin örneklerine kavuşur. Türk edebiyatında özellikle 1980 yılından sonra önem kazanan fantastik edebiyat ürünleri çoğalmaya başlar. Bu bağlamda 1980 sonrası Türk romanlarına baktığımızda büyülü gerçekçilik, postmodern, fantastik yazın alanına ait eserlerin daha fazla yazılmaya başlanması Berna Moran'ın Başlangıçta Türk romanı fantastikten kurtulmak ve 'olabilir olanı' yansıtmak anlamında gerçekçi olmak istiyordu, ama 1980'den bu yana gerçekçilikten kaçıp fantastiği yakalamak istiyor. tespitini doğrular niteliktedir. Çingene, Karayel Hüznü; Ayla Kutlu'nun Mekruh Kadınlar Mezarlığı, Sen de Gitme Triyandafilis; İhsan Oktay Anar'ın Puslu Kıtalar Atlası, Kitab'ül Hiyel, Efrasiyab'ın Hikayeleri, Amat, Suskunkar, Yedinci Gün; Murathan Mungan'ın Üç Aynalı Kırk Oda; Leyla Erbil'in Cüce adlı eserleri fantastik anlatı türünün en dikkat çeken eserleridir. Nazlı Eray, eserlerinde düş ile gerçek arasında daha çok fantastik gerçekçiliğin gizemli ve düşsel dünyasını anlatır. Ay Falcısı (1992) romanını ilk Türk romancısı olma özelliğiyle Muhayyelat 'ın yazarı Aziz Efendi'nin ruhuna ithaf eder. Ali Aziz Efendi, Girit defterdarı Tahmisçi Mehmed Efendi'nin oğludur. Girit'in Kandiye kasabasında doğdu. Öldüğü zaman kırk dokuz yaşında olduğu bilindiğinden, muhtemelen 1749 veya 1750 yılında doğduğu söylenebilir. Babasından kalan külliyetli miktardaki nakit ve emlaki sefahat alemlerinde bitirdikten sonra İstanbul'a gitti. Bir müddet sonra Hassa silahşoru oldu. Devlet kademesinde yüksek dereceli memuriyetlerden olan Divan-ı Hümayun haceganı arasına katıldı. İntisap ettiği Giritli Yusuf Ağa'nın delaletiyle Sakız mutasarrıflığında vergi muhassıllığı yaptı. O yıllarda Dağlı eşkıyası elinden kurtarılmış olan Belgrad'da iki yıl süre ile emlak satış memuriyetinde bulundu. 1796'da ilk daimi elçi sıfatı ve fevkalade murahhas orta elçi unvanıyla Prusya hükümeti nezdine gönderildi. Bu görevle 4 Haziran 1797 tarihinden ölümüne kadar Berlin'de Padişah III. Selim adına Osmanlı Devleti'ni temsil etti. 29 Ekim 1798 yılında Berlin'de öldü ve orada defnedildi. Kabri daha sonra ilk defnedildiği yerden alınarak 1866 yılında kurulan ve bilahare Berlin Türk Şehitliği adını alan mezarlığa nakledildi. Almanya'da resmi olarak yapılan ilk Türk Mezarlığı, Osmanlı Devleti'nin Berlin Elçisi Giritli Ali Aziz Efendi'ye aittir. Eserlerinden edinilen intibalara göre, sefahatle geçen gençlik yıllarından sonra bir şeyhin delaletiyle ıslah-ı nefs eden Aziz Ali Efendi'nin memuriyet hayatında devlete sadakat ve hizmetle şöhret yaptığı nakledilmektedir. Osmanlı Müellifleri ve Sicill-i Osmani' de, hemen hemen ortak bir ifade ile alim, hakim ve siyasi bir zat olduğu kaydedilmiştir. Hayatı hakkında çok sınırlı bilgi bulunan Aziz Efendi, manzum ve mensur eserlerinde zaman zaman hayat hikayesi ve mizacı hakkında da bir takım ipuçları verir. Bunlardan Hurufiliğe meyyal, gizli ilimlere meraklı, Alevi- Bektaşimeşrep ve rind tabiatlı bir mistik olduğu intibaı edinilmektedir. Nitekim Varidat adlı kitabında, hangi tarikattan olduğunu belirtmediği Abanalı Kerim İbrahim Efendi adında bir şeyhe intisabı olduğundan bahsetmektedir. 2. Divan: Çoğu tasavvufla ilgili şiirlerinden meydana gelen küçük bir yazma divandır. Şimdi Süleymaniye Kütüphanesi'nde bulunan (HaşimPaşa, nr.6/5) ve Şeyhülislam Ahmed Muhtar Molla Bey'in oğlu Ali Haydar eliyle 1302'de rik'a hattıyla istinsah edilmiş bir nüshasında bir tevhid, bir na't ve otuz bir gazel mevcuttur. Yazmanın devamında Varidat'ın bir nüsgası da yer almaktadır. Ayrıca 1873'te Sandık dergisinde neşredilen (nr.2,3) Gülşen-i Sıhhatadlı uzun bir manzumesi vardır. 3-Muhayyelat, Muhayyelat-ı Ledünni-i İlahi Giridi Ali Aziz Efendi ya da Muhayyelat-ı Aziz Efendi: Birinci baskısı 1852 yılında İstanbul'da Darüt-Tıbaati'l-Amire ve Takvim-i Vekayi Matbaası'nda Yapılmıştır. Daha sonra 1867'de Mekteb-i Harbiye-i Şahane Matbaası'nda ve son olarak 1873'te İzzet Efendi Matbaası'nda iki baskısı daha yapılmıştır. Bunlardan biri, diğerinden farklı olarak büyük boy ve yüz doksan iki sayfadır. 1867'deki baskısı esas tutulmak üzere eser Muhayyelat-ı Aziz Efendi adıyla Ahmet Kabaklı tarafından sadeleştirerek yeni harflerle 1973 yılında yayımlanmıştır. En eski ve tam nüshası, 1799 tarihli olup Aziz Efendi'nin ölümünden sonra Ahmet Zihni tarafından Muhayyelat-ı Ledünni-i İlahi adıyla kopyalanmıştır. Bir yazma nüshası Atatürk Kitaplığı Osman Ergin Yazmaları kısmında bulunmaktadır. Ayrıca 2. Hayal, İngiliz müşteşriki E. J. W. Gibb tarafından İngilizceye çevrilmiştir. (1844) İlk defa müellifin ölümünden elli dört yıl sonra basılabilen Muhayyelat'ın baş tarafına ilave edilen notta, Aziz Efendi'nin tasavvufi ve hikemi ilimlerde mahir ve her fende zor sorular sormaya, ikna edici cevaplar vermeye muktedir olduğu belirtilmiş; büyük Avrupa filozoflarından birkaçının kainatın ve seyyarelerin devri, elemanların seleksiyonu gibi konularda sorduklara sorulara verdiği hikmetli cevapları ihtiva eden bir risalesinin olduğu kaydedilmişse de böyle bir eseri bulunamamıştır. Ancak Prusya Devlet Kitaplığı Türkçe Yazmaları arasında bulunan bir mektup külliyatı, bu sual ve cevapların filozoflarla değil, bir ara Prusya'nın İstanbul elçiliği görevinde bulunmuş olan şarkiyatçı Friedrich von Diez'le mektuplaşmalar olduğunu, Aziz Ali Efendi'nin devrin pozitif ve felsefi bilgilerinden pek de haberdar olmadığını ortaya koymuştur. Aziz Efendi Doğu dilleri dışında Rumca ve biraz da Almanca öğrenmiştir. Son yıllarda Berlin'de Prusya Devlet Kütüphanesi Şark Yazmaları Bölümü'nde, Aziz efendi'ye ait Risale-i Giridi adını taşıyan on beş varaklık bir yazma bulunmuştur. Okunamayacak kadar yıpranış olan bu yazmanın padişaha takdim edilen bir muhtıra olduğu tahmin edilmiştir. Aziz Efendi eserinin mukaddimesinde bu hayalleri bir zamanlar kütüphanesinde bulunan Süryani, İbrani vb. dillerinden tercüme edilmiş Hulasatü'l-Hayal adlı bir eserden aldığını ve sade bir üslupla yeniden yazarak okuyucusuna kazandırmak istediğini söyler. Ahmet Kabaklı Hülasatü'l-Hayal için böyle bir kitabın varlığının bilinmediğini belirterek Bu isim bir sembol de olabilir notunu düşmektedir. 1- Muhayyelat'ın basılı nüshalarında bulunan Giritli Ali Aziz efendi'nin Muhayyelat-ı Leddün-i İlahisi başlıklı imzasız yazı, 2- Muhayyelat ve Varidat'ındaki, hayatı ve mizacı ile ilgili bazı kayıtlar, 3- Girit'te yayımlanmış İntibah gazetesinin Giritli şairlerin tercüme-i hallerini anlatan yazı dizisi arasında (24 Şubat 1292, nr. 10, s.8) çıkan kısa hayat hikayesi, 4- Cevdet Paşa Tarihi (İstanbul, 1309. IV,231 ve 253)nde, Prusya elçisi olması ile ilgili kayıtlar Aziz Efendi'ye ait başlıca kaynaklardır. Türk romanı bir mirasın reddiyle başlar. Aziz Efendi'nin XVIII. yüzyıl sonlarında Muhayyelat ile son büyük örneklerinden birini vererek, üstelik türü modern romana taşıyacak birkaç ilmek de atarak kurguladığı anlatısında somutlaşan bir mirastır bu eser. Sözlü kültürle yazılı kültür arasında ilginç bir geçiş eseri olan Muhayyelat hem masal hem gerçek mekanda ve zamanda yaşanması özelliği ile fantastiğin birçok özelliğini kurgusunda barındırdığı açıkça görülmektedir. Hülya Argunşah derki; Bu eser, Türk edebiyatı için henüz doğuş aşamasında olan Türk roman ve hikayesinin başlangıcını oluşturmakta ve tam anlamıyla modernist olmasa da, modern eserin doğmasına zemin hazırlamaktadır. Eser henüz romanla tanışmamış olan bir edebi çevrenin mahsulü olmakla beraber hikayelerin bölümlenmesi açısından bir roman kurgusu izlenimi vermektedir. Üç hayal üzerine kurulu eserde her hayal bir şekilde diğer hayallerle bağlantı kurmakta ve böylece bir çerçeve hikaye oluşturabilmektedir. Yani kısaca belirtmek gerekirse Muhayyelat iç içe geçmiş olaylar üzerine kurulu bir eser olarak meydana getirilmiştir. Bu makalede Muhayyelat-ı Aziz Efendi adıyla Ahmet Kabaklı tarafından sadeleştirerek yeni harflerle 1973 yılında yayımlanmış kitap esas alınmıştır. Sayfa numaralarıyla verilen alıntılar Ahmet Kabaklı'nın kitabından orijinal hali korunarak aynen yazılmıştır. Muhayyelat-ı Aziz Efendi başlıklı bir giriş yazısı ile başlar. Bu eser, ben kemter kulunuzun, giriş yazma ve başlık atma kurallarını bir yana bırakarak meydana getirdiğim bir teliftir. Bir zaman idi: Emel medresesinde ve hayaller kütüphanesinde, ilham ve içe doğuş kitabının yapraklarını boşuna karıştırıp dururken... Unutulma türbesine gömülmüş Hülasatü'l Hayal, adında çok kalın, eski püskü bir kitap, ibret gözüme ilişti. Süryani ve İbrani dillerinden ve başka lisanlardan derlenmiş olan bu kitabı baştanbaşa okuyup acaip mazmunları üzerinde düşündüğümde Binbir Gece benzeri, parlak ibretler taşıyan, insanları uyartacak faydalı öğütlerle dolu, bir hikmet nüshası ve manevi haber kaynağı olduğu anlaşıldı. Bunun üzerine, adı geçen kitabın garip hikayelerden ve acaip menkıbelerinden bir kısmı seçilip ayrılarak, dervişler usulü üzre, sade ifade ile kaleme alınıp, zeka sahibi kimselerin görüşlerine sunuldu. İşte bu kıymetli kitap, her ne kadar muhayyelat gibi görünüyorsa da içe doğuş vaki olan saatlerde yeteri kadar okunursa, gönüldeki gamı dağıtma özelliği mutlaka görülecektir. Denilerek, aciz adımın dua kelimeleri arasına karışması, gönülden dileğimdir. Hayal-i Evvel 'de kadınlara güvenemediğinden evlenmek istemeyen İsfahan hükümdarının oğlu Kamercan, evlenmeye mecbur bırakılmak için hapse atılır. Burada iken periler tarafından odasına getirilen Çin şahının kızı Gülruh'u çok beğenir ve onunla evlenmeyi kabul eder. Karşılıklı yüzüklerini değiştirirler. Daha sonra kız, periler tarafından geri götürülür. Uzun süre yaşadıkları maceralar sonucunda birbirlerini bulup evlenirler, Asil ve Nesil isimli iki çocukları dünyaya gelir. Birinci Hayalin devamında bu çocukların hikayeleri aktarılır. Hayal-i Sani İkinci Hayal)'de Hacı Lebib isimli zengin bir tüccarın Ebu Ali Sina'nın dualarıyla Cevad isimli bir çocuğu olur. Ali Sina'nın ölümünden sonra yerine geçen Cevad'ın başından geçenler İkinci Hayal in devamında yer alır. Ebu Ali Sina'nın ilim ve marifet yolunda yetiştirdiği Cevad'ın başından geçen zenginlik, makam, mevki, ölüm tehdidi gibi zorluklardan bahsedilmektedir. Bu bölümde, ilk bölümün aksine erkeklerin vefasız oluşundan kaynaklı hükümdar kızı Ferahnaz'ın evlenmek istememesi ve onu ikna etme çabaları yer almaktadır. Hayal-i Salis 'te Şeyh İzzeddin'in Büyük Ada'dan Mısır'a yaptığı yolculuk ve bu yolculuk sırasında gelişen olaylar kaleme alınmıştır. Binbir Gece ve Binbir Gündüz gibi eski Şark hikayelerinin zihniyet ve dünya görüşü içinde ve onların tesiri altında yazılan hayaller vasıtasıyla okuyucuya ahlak, tasavvuf, fazilet dersleri, ibretler vermek isteyen Aziz Efendi, eserinin kaynağını dahi hayali bir kitaba dayandırır. Hikayeler değişik zaman ve mekanlarda geçmekle beraber büyük ölçüde XVIII, yüzyıl İstanbul'undan ve saray hayatından izler taşımaktadır. Kitabın sonunda Temmet'ül Muhayyelat yer alır. Muhayyelat'ın eskiyi devam ettirirken yeni bir takım öğeleri kullanması ikilemi, onun karşısındaki Tanzimat yazarlarının tavırlarını da belirlemiştir. Çünkü yazarlar bir taraftan geleneksel hikayeyi tenkit ederlerken yeni anlayışa aykırılığın ilk akla gelen örneği olarak da Muhayyelat'ı göstermişlerdir. Ancak diğer yandan da, kendileri yeni anlayışa uygun eserlerini yazarken modernle gelenek arasındaki ikilemi en az Muhayyelat'ta olduğu kadar- yansıtmışlardır. Hatta bunun ötesine geçerek Muhayyelat'ın tesiri altında kalmışlardır. Çünkü eserin XIX. yüzyıl içinde basılmış olması Tanzimat yazarlarının eline geçmesine imkan sağlamış, tenkitler kadar tesirin de merkezine yerleşmesi sonucunu getirmiştir. Tanzimat yazarları Muhayyelat'ı okudukları ve aslında onun tesirinde kaldıkları halde, 'olanı ya da olması muhtemel olanı anlatması beklenen' romanın dünyasına aykırı bulduklarından ondan hiç söz etmemişlerdir. Ancak Recep Duymaz, Muhayyelat ve devrin diğer eserleri üzerinde yaptığı çalışmalarda bu tesirlere işaret etmiştir. Duymaz, Taaşşuk-ı Tal'at ve Fitnat, İntibah ve Çengi gibi romanlarla Salim'in Sözde Sebat'ı hakkındaki karşılaştırmalı çalışmalarında bunlara değinmiştir. Ahmet Kabaklı Muhayyelat'tan tesir, motif veya ilham alarak başka eser ve yazarlarda görülen unsurları şöyle sıralamıştır. 1-Ahmet Mithat, Çengi' de, aklını cinler ve periler ile bozan kahramanına ısrarla Muhayyelat'ı okutmaktadır. 2- İkinci Hayal Şapur'la Hüma hikayesinde, Şapur Şah'ın bir büyücü cadı ile karıştırdığı karısını tanıyabilmek için gizli yerinde ben araması ile Namık Kemal'in İntibah'ında, Dilaşub'un gizli yerindeki benin Mehpeyker tarafından görülmesi arasında benzerlik vardır. 3- Yine İkinci Hayal'in Hoca Abdullah hikayesinde, çok güzel vezir kızının yırtık pırtık elbiselerle gelip Abdullah'ı baştan çıkarmak istemesi ile Recaizade'nin Çok Bilen Çok Yanılır'ında kaymakamın kızı Lütfiye Hanım'ın, Tiryaki Hasan'ın kızı sümüklü Ayşe kılığında Maraş Naibi'ni baştan çıkarması arasında yakınlık vardır. 4- Aynı hikayede, Mısır sarayında Sultan'dan nefret ederek kurtuluş duaları içinde esir yaşayan Dürdane'nin Nil'e atılmaya ramak kalan macerası ile Samipaşazade Sergüzeşt romanı kahramanı Dilber'in son Mısır günleri arasında benzerlikler bulunabilir. 5- Asıl adı Ömer olan Muallim Naci, Üçüncü Hayal'deki Naci Billah' beğenerek, bu ismi kendisine mahlas seçtiğini anlatmaktadır. 6- Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Abdullah Efendi'nin Rüyaları ile Aziz Efendi'nin Hayalleri arasında isim benzerliği ve hayal arayışta yakınlık düşünülebilir. 7- Behçet Necatigil'in bir Kısa Oyun' nun konusu, İkinci Hayal'deki Ebu Ali ile Cevad motifinden alınmıştır. Diye Osmanlı ariflerinin en arifi olan GİRİDLİ ALİ AZİZ EFENDİ merhum, Muhayyelatında beyana himmet etmiştir. Osmanlı edebiyatındaki geleneksel aşık hikayeleri, mesneviler, halk hikayeleri ve masallar gibi eski anlatı türlerinden, 19. yüzyıl ortalarında Tanzimat edebiyatının etlisiyle yazılan roman ve modern hikaye gibi batı türlerine geçişin ortasında yer alan Muhayyelat, Doğu masalları geleneğinden yola çıkarak çağdaş anlatıya açılır. Cinler, periler, sihir, büyü gibi gerçek dışı öğeleriyle olağanüstü masal yalın durur. Vladimir Propp'un belirlediği masal işlevlerinin çoğunu içerir. Muhayyelat -ı Aziz Efendi, ilk bakışta eski hikaye geleneğini izleyen cinli perili sıradan bir masal kitabı görünümündedir. Ancak yazar Binbir Gece, Binbir Gündüz gibi kitaplardan parçalar alıp yeni hikayeler yazmış, bağlantılar kurmuş, hikayeleri birbirinin içine yerleştirmiş iskelet olarak kullandığı masalları tasavvufi öğelerle yeniden yapılandırmış ve yaşadığı döneme ve topluma ait yerel motiflerden, gerçek mekanlardan yararlanarak Modern Türk Edebiyatının habercisi olarak bir anlatı ortaya koymuştur. Recep Duymaz, Muhayyelat'ın üslubu üzerindeki dikkatlerinde tahkiye, tasvir ve tahlil bölümlerinde uzun cümleleri bol bol kullandığına dikkat çekerek eseri, halk hikayelerinden çok divan nesrine yaklaştırır ve M. Nihat Özön'ün, eseri konak, kıraathane ve kahvehane gibi insanların toplandığı yerlerde 'Halk Arasında Yazılan Okunan Hikayeler' grubunda göstermesini ise isabetli bulmayarak, Bu gruplandırma sadece diyalog tarzı anlatımın kullanıldığı bölümler göz önünde bulundurularak yapılmıştır; dolayısıyla Muhayyelat'ın dil bakımından sadece bir yönünü gösterdiği için eksiktir yorumunu yapmaktadır. Duymaz'a göre Muhayyelat, orat nesir grubundan bir eserdir. Yazar eserinde üslubunu kahramanların sosyal konumuna, vakanın durumuna göre ayarlayabilmektedir. Ancak vaka-mekan ve şahıs- mekan ilişkisi sağlam bir şekilde kurulamamıştır. Zaman zaman basmakalıp ifadeler kullanılmış, şahısların veya mekanın özel anlatımına yani tasvir ve tahlillere girilmemiş, girişilse de bunlarda başarı gösterilememiştir. Buna rağmen eser, henüz doğuş aşamasında olan Türk roman ve hikayesinin başlangıcını oluşturmakta ve tam anlamıyla modernist olmasa da, modern eserin doğuşuna zemin hazırlamaktadır. Diğer eserler bir yana, Binbir Gece Masalları'nın Muhayyelat üzerindeki etkileri yapı, motif ve konu düzeyinde kendini gösterir. Binbir Gece Masallları'nın en belirgin yapısal özelliği olan çerçeve anlatının Türk yazılı edebiyatındaki ilk örneği olan Muhayyelat, üç hayalden oluşur. Üçhayal üç ayrı çerçeve olarak düşünülebilir. Çünkü hayaller birbirinden bağımsızdır. Metnin iç içe dizilişi yapısında her anlatının kendine özgü bir işleyişi ve amacı vardır. Muhayyelat'ta çerçeve anlatı içindeki alt anlatılar birbirinden bağımsız daireler oluştursa da bir yanlarıyla ya ana anlatıya ya da aynı çerçeve içindeki diğer anlatılara bağlanırlar. İç anlatıların çerçeve anlatılarla düşünsel bağı, her anlatının kendi içindeki işleyişi ve diğer iç anlatılarla organik bağı düşünüldüğünde, Muhayyelat'ın sadece çerçeve anlatı olarak değerlendirilemeyecek denli girift ve mantıklı bir yapı taşıdığı görülür. Bu, kendi devri için son derece modern ve başarılı bir kurgusal düzenleyiştir. Klasik hikayelerde çerçeve anlatı geleneği çokça tercih edilmiştir. Bu tarz eserlerden biri de üç hayalden müteşekkil Muhayyelat-ı Aziz Efendi'dir. Her bir Hayal'in birer çerçeve hikaye ile oluşturulduğu bu tarzı örneklendirmek ve hikayeler arasındaki bağdan basitçe söz etmek için Birinci Hayal'in oluşumuna bakılabilir. İkinci gerilim başlangıcı; ayrılık, mücadele, kavuşma ve çerçeve hikayede ilk hikayesinin bitişi; mutluluk. İlk hikaye, evlenmek istemeyen Kamercan'ın ailesi tarafından zorlanması ve bu isteği yerine getirmeyince kendi babası tarafından hapse atılması ile başlamaktadır. İç hikayeler ise bir vezirin Asil ve Nesil adlı şehzadeleri devlet işlerinden uzaklaştırmak için Kamercan ve annelerinden ayırması ile başlar. Asil ve Nesil'in hikayeleri ayrı ayrı birer iç hikaye ile anlatılır. Asil'in hikayesinde temaları işlenerek hikayedeki gerilim üçüncü defa yükseltilir. Oradan diğer bir iç hikaye olan Abussamed'in, hikayesine geçilir. Bu hikayedeki gerilim ise Abdüssamed'in, kendi hikayesinin çok ilginç olduğunu ifade edip onu anlatmaya başlaması ile dördüncü defa yükselir. Çerçeve hikayede hikayeler arasındaki bağlantı kişilerin aralarındaki akrabalık bağı ile sağlanır. Bu sayede okuyucu Durduk yerde bu hikaye de nereden çıktı? şeklinde bir kelam etmez. Üçüncü gerilimin başlangıcı entrika; Üçüncü gerilim; ayrılık, mücadele, aşk ve evlilik ve birinci iç hikayenin bitişi. Dördüncü gerilimin başlangıcı merak; Dördüncü gerilim; vasiyet, mücadele, aşk ve evlilik, ikinci iç hikayenin bitişi. Bu konuda daha titiz bir çalışma için Zeynep Uysal'ın, Olağanüstü Masaldan Çağdaş Anlatıya: Muhayyelat-ı Aziz Efendi adlı eserine bakınız. Eserin değerlendirilmesinde asıl miyar olan bu hayal gücünün yanı sıra, çok kuvvetli akıl, mantık, ahlak, din, dürüstlük, namusa ve iffete bağlılık telkinleri de ustalıkla verilmektedir. Bu ibretler hikayenin akışı içinde eritilmektedir. Hikayelerde perili, cinli, büyülü, akıldışı ve olağanüstü vakalarla kişilerin yanında müşahedeye dayalı, gerçekçi unsurlar da az değildir. Olağanüstü motifler içinde insan yaşayışları esas tutulmuştur. Giritli Ali Aziz Efendi'nin hikayelerinde genel hatlarıyla tasavvuf ve kadın, geleneksel yaşantıya bağlı olarak bilinen belli başlı özellikleriyle esere yansımıştır. Muhayyelat-ı Aziz Efendi hikayelerinde temelde tasavvuf felsefesinin kuralları vardır denebilir. Kahramanlarda bazı hikayelerde belirgin olarak tasavvuf felsefesini, Allah aşkını yansıtan özellikler gösterir. Örneğin üç hayalde de mutlaka bir mutasavvıf özelliklerine uygun ermiş bir zat vardır ve hayalin bütün hikayelerinde yer alır. Yalnız erkek karakterler değil kadın karakterlerde de tasavvuf felsefesinin etkileri görülür. Din, tasavvuf, hikmet, felekiyat v. s. den başka simya, cifr, remil, tılsım, sihir, ziç, zayirce... gibi batıl ilimlerde de çok geniş bilgi sahibi olduğunu göstermektedir: Muhayyelat'taki kahramanların çoğu bu ulum-ı garibeyi bilmekte ve uygulamaktadırlar. Bu ilimlere ait terimler, kitabın sayfalarını doldurmaktadır. Fakat bütün bunların batıl olduğunu açıklayan yazar, sihirbaz hünerlerine hükmetmenin ancak ilahi bilgi sayesinde olacağını, vakalar ile ortaya koymaktadır. Aziz Efendi'nin, Muhayyelat'ında baştan sona tasavvufi rumuzlar, terimler, olaylar ve tekniklerle dolu olduğunu eserden örneklerle belirginleştirelim. II. Hayal, Yüce Ruhlu Cevad'ın Hikayesi bölümünde; Adı geçen Şehzade, henüz on yedi, on sekiz yaşında idi ama külli ve cüz'i ilimlerde tam akıl, tam fazilet, olgunluk, erginlik sahibi idi. Hemen hemen bütün vaktini kemal sahipleri ile ilim ve hikmet sohbetleri yapmakla geçirirdi. Bu yüzden Kazmir'e gelip giden marifet erlerini arar bulur, konuşurdu. O anlatılmaz ihtişamdaki taht üzerinde oturan: meğer KENDİSİ imiş. Birdenbire ayrılarak Şah'ın huzurunda olan hayal havuzu na daldı. Ahmet Kabaklı, kitabı Walt Disney'in dünyasına benzer fantazyalar, cümbüşler, sürprizler dolu, çağdaş sinema, tiyatro, televizyon ve hareketli resim imkanlarında değerlendirilebilecek bir eser olarak nitelemiştir. Mıknatıstan yapılmış dağ, sihirli levha, parmağa takılan halka gibi olağanüstü yetenekleri olan nesneler çoktur. Eserde simyadan sıkça bahsedileceğini şu ifadelerden anlayabiliriz. Eserde olağanüstülük ve grotesk sıkça göze çarpar. Hikayelerin nerdeyse büyük bir kısmında efsunun etkili olduğu olaylar yaşanır. Aziz Efendi'nin Osmanlı Sarayı'nı, bu sarayın bölümlerini, teşkilatını, memurlarını, harem ve selam hayatını, teşrifat ve hiyerarşisini son derece iyi tanıdığı, bu teşrifat, yaşayış ve törenleri birçok hikayelerindeki padişah, şehzade, sultan kızı hayatlarına ve saray dekorlarına uygulayışı ile görülmektedir. Molla Emin Hikayesinde bu durumu örnekleyebiliriz. Düğün için Şeyh Bekir'in önündeki sahralara otağ ve çadırlar kurulup canbazlar, Üçüncü Hayal'deki Sıtti Emine Hikayesi'nde yaşlı ve çirkin bir adamla evlenen Emine iyi bir eş olmasının karşılığını alır. Hikayelerde kadına dair en çok kullanılan kavramlar da güzel, latif, namuslu, zevce, iffet, ismet ya da Peri Kızı, Peri Padişahının Kızı, olarak karşımıza çıkar Bazı hikayelerinde ise kötü kalpli, ya da arabozucu kadınlar da vardır. Bu kadın tipleri genellikle cadıdır ve kötülüklerinde büyü gibi yollara başvururlar. Örneğin Molla Emin Hikayesi'nde yaşlı ve çirkin bir cadı olan kadın, kendisi gibi yaşlı ve çirkin bir kadın olan kız kardeşini Mola Emin'e aşık olduğu için büyüyle genç ve güzel bir kıza dönüştürür. Üslupta ve ifadede hiçbir zaman basitliğe ve çirkinliğe düşmeyen Aziz Efendi, konuşmalarda ve tahkiye bölümlerinde dervişler usülü üzre dediği sade dili kullanmış fakat hikmet fen, ilim tasavvuf telkinleri yaparken özellikle simya, cifr, sihir v. s. gibi garip ilimlerin tekniklerini, uygulamalarını, anlatırken münşiane denilebilecek ağır ifadelere gitmiştir. Tasvirlerde bol kelime kullanması seçtiği terim ve unsurların büyük Osmanlı medeniyetine dayalı bulunması da anlatışını ağırlaştıran sebepler arasındadır. Her hikayede ayrı ayrı karşımıza çıkardığı kız ve erkek güzellerin hepsini mübalağa ile fakat başka sıfatlarla tasvir etmeye çalışan, böylece basmakalıptan kaçma endişesi gösteren Aziz Efendi'nin üslup konusunda hiç de kaygısız olmadığı dikkati çekmektedir. Birinci Hayal'de Şehzade Nesil, Üçüncü Hayal'de Naci Billah'la Şahide ve Recep Beşe hikayelerinde kahya kadınları, cariyeleri ve işçi kadınları ustalıkla konuşturan Aziz Efendi, Ahmet Mithat Efendi'leri, Hüseyin Rahmi'leri müjdelemektedir. Yer yer Evliya Çelebi'yi andıran mesire, bayram, alay, tören, peri köşkü tasvirleri, bazı konularda tabir, terim, kelime bolluğu, iki yazarımızla ortak Osmanlı medeniyeti ile saray aşinalığının ve devlet büyüklerine yakınlığın bir sonucu olarak düşünülebilir. Fantastik eserler son dönemde okuyucuların ilgi odağında olmaya başlamıştır. Günümüzde fantezi türü, eski halk masallarından, inanışlarından, destanlardan, romanslardan ve mitolojilerden alınan öğelerin üzerinde yükselmekte ve dünya çapında milyonlarca kişi tarafından okunmaktadır. Türk fantastik edebiyatının gelişimi dünya edebiyatı ile benzerlik gösterir. Uygur metinlerinden Altın Yaruk, İyi ve Kötü Prens Öyküsü, Dede Korkut Hikayeleri ile başlayan fantastik Türk edebiyatının serüveni, Muhayyelat-ı Aziz Efendi ile devam etmiştir. Sorunlarını çözmede başka bir dünyadan medet umma yoluna sürüklenen bireyin, çağdaş dünyada arzuladığı ancak korkusuzca dile getiremediği umutları ve beklentilerine yönelik iyimserliği içinde barındıran fantastik, bir alternatif ortaya koymuştur. Yaşadığı gerçeklikle bunalım çıkmazlarına sürüklenmiş birey, varlığını ve yaşamını daha anlamlı hale getirmek için muhayyel evrenlere yönelmiştir. Gerçekliğin çiğnendiği fantastik, bir kaçış edebiyatıdır. Modern hayatın bireylere dayattığı hızlı yaşama zorunluluğu bireyi bunalıma sürüklemiş, onu farklı arayışlara sevk etmiştir. Fantastik edebiyat modern hayatın baskısından bıkan bireyleri bambaşka bir hayata davet eder. Böyle bir hayali ona da aksettirir. Teknoloji çağının başlamasıyla fantastik edebiyat da kendini gün be gün yenilemiştir. Bilgisayar tabanlı düşler içeren hikaye ve romanların yazılması da artmıştır. İkincil dünyaların ve hayal gücünün sınırsız kaynağı nedeniyle sanatçılar özgürce eser üretmiştir. Bildiğimiz şekliyle toplumu şekillendiren eski mitlerin, peri masallarının, efsanelerin özünde bulunan temaları ve sihri her zaman canlı tutarak bunu başarmıştır. İtalo Calvino'nun Edebiyat ancak kendisine sınırsız hedefler koyarsa yaşayabilir, bu hedefleri gerçekleştirmek her türlü olağanın dışında olsa bile. Şairler ve yazarlar başka hiç kimsenin hayal etme cesaretini gösteremeyeceği girişimler tasarlamaktan vazgeçmediği sürece bir işlevi olmaya devam edecektir edebiyatın. sözleriyle de belirttiği gibi günümüz romancısı, hayatın sıkıcı veya kabul edilmesi ve yaşanması zorunlu gerçeklerinden kaçmak, çocukluk yıllarındaki tecrübelerini aktarmak, geçmişte yaşanan olayları istemli veya istemsiz su yüzüne çıkarmak, eski oyunlara yeni yüzler ve kurgular vererek okuru eğlendirmek için masala, cin-peri hikayelerine, büyüye kısacası Aziz Efendi'nin mirasına geri dönmüştür. Bu dönüş ülkemizde özellikle 2000 yılı sonrasında başlamış ve büyük bir etki alanı oluşturarak azımsanmayacak kadar çok okuru etkilemiştir. Günümüzden iki yüzyıl önce yazılan bu eseri okuduğunuzda her olay örgüsünün günümüz romanları ve fantastik sinema kurgularında kullanıldığını fark etmeniz hiç de zor olmayacaktır. Diyerek değerlendiriliyor. Muhayyelat'ta, trajedide, üzücülükte, meraklandırma ve gerilimde asla aşırı gitmeyerek olaylar ve süsler tatlıya bağlanmaktadır. Okuyana mutluluk ve huzur vermek Aziz Efendi'nin Muhayyelat'ında başarılmış amaç olmuştur. Öyle anlaşılıyor ki bu eser meraklı yeni bakışlara bir sevinç, ibret ve ilham kaynağı olmaya devam edecektir. Hacettepe Üniversitesi Almanca Biyoloji Öğretmenliği'nden mezun oldu. Aynı üniversitenin Fen Fakültesi Sistematik Zooloji Bölümü'nde yüksek lisans yaptı. TÜBİTAK Deniz Bilimleri Çevre Araştırma Grubu'nun projelerinde araştırmacı olarak çalıştı. Şiirleri halen Edebi Kültür Dergisi sitesinde yayınlanmakta."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/gogu-delmek-bizim-isimiz", "text": "Rene Descartes'in Düşünüyorum, öyle ise varım diyerek başlattığı yolculuk kıtaları aştı ve küresel bir hegemonyanın temel mottolarından biri oldu. Bilen özne ile bilinen/tanımlanan/sömürülen nesne arasındaki mesafeyi kuran bu motto, zamanla yerküreyi ve üzerindekilerini/altındakileri ve şimdilik yakın uzayı nesneleştirdi. Beyaz adamı, henüz ozon tabakasını delmeden önce tanımasına rağmen yelkenli gemi ile geldiği Samoa'da göğü delen adam olarak isimlendirmek olsa olsa kadim irfandan bir cüz de olsa nasiptar olmanın alametidir. Göğü Delen Adam'ın yayınlandığı 1920 yılı Karel Çapek'in robot kelimesini literatüre kazandırdığı tiyatro oyununun da sahne aldığı yıldır aynı zamanda. Fritz Lang'ın Metropolis filmini çekmesine daha yedi yıl vardır. Lang besbelli Papalagi'yi, Göğü Delen Adam'ı okumuş olmalıdır ki onun geleceğini beyaz perdeye aktarmıştır. Metropolis'i seyredenler Çapek'in sahneye koyduğu oyundaki robotların kitleselleşmiş hallerine şahit olurlar. Diyeceğim o ki zamanın ruhu da ruhsuzluğu da bir Samoa yerlisinin sözlerine anlam verecek kıvamdadır. Ancak akış öylesine güçlüdür ki verilen anlam saman seldeki saman çöpü gibi sürüklenip gidecek ve Göğü Delen Adamın gürültüsü o sesi bir şekilde yok edemese de bastıracaktır. Bir Samoa yerlisinin beyaz adama göğü delen adam anlamına gelen Papalagi ismini verdiği kitabın mevcudiyeti bile Descartes'in Düşünüyorum öyle ise varım diyerek kurduğu özne- nesne hiyerarşisini sorgulayabilme imkanını verebilir bize. İsim verme hakkı düşünebilme tekeline sahip olduğunu iddia eden birinin elinden çıkmış ve hatta o aklı ve hakkı kendinde zanneden bir özneye hiç düşünmediği bir isim vermiştir. Papalagi'nin özü, özeti ve öznesi tam olarak budur. Göğü delmek deyince şimdilerde aklımıza ozon tabakası geliyor, uzay macerasını düşünüyor veya uçakları hatırlıyoruz. Oysa Papalagi'nin kaynağı olan Samoa yerlisi Tuiavii için göğü delmek denizde bir leke oluşturmaktır. Gök ve deniz iki ayrı şey, iki ayrı vasat değildir zira. Bir yelkenlinin uzaktan beyaz leke halinde görülmesi gökte açılan bir gediktir. Göğü Delen Adam yayınlandığında Kafka'nın Dönüşüm'ü beş yıldır raflardaydı. Gregor Samsa'nın bir böcek olarak uyandığı sabahın hikayesi beş yaşındayken insanlar ilkel dedikleri bir Samoa yerlisinin kendilerine bakışlarını öğrendiler. Yamyam ismini taktıkları bir barbar onlara Papalagi adını takmıştır. Tuiavii derki; Papalagi tehlikelerle dolu taş yarıklarında, her bir yeri betonla çevrili, taş yığınları arasında gökyüzünü göremeden yaşar. Taş yarıklarında betonları seyrederek kirli havayı soluyarak nasıl mutlu olabilirler ki der. Beyaz adamın gerçek Tanrısı paradır. Papalagi ağır metallere ve kağıtlara tapar. Paraya eli değen Papalagi kapılır büyüsüne ve daha fazlasını arzu ederek hırs ve rekabet duygusunu geliştirir. Yardımlaşmak değeri de böylece kaybolur gider. Bazı Papalagiler daha fazla kazanır bazıları az. Yanı başındakinin açlığını bilmez çünkü paranın kötü ruhu etkisi altına girmiştir. Beyaz adam ihtiyacı olmadığı bir sürü şeye sahiptir. Tuiavii bu bir sürü gereksiz şeyin Papalagiyi tanrısallaştırdığını ve Tanrı ile bir üstünlük yarışına girmesine sebep olduğunu savunur. Ve der ki eğer insan ne kadar fazla şeye sahipse o kadar yoksuldur. Tuiavii, bu satırları yazdığım bilgisayarı görseydi neye benzetirdi acaba? Papalagi'nin, nehrin dibinde yatan taşlar kadar çok mesleği vardır. Yapılan her iş bir meslektir. Birinin ekmek ağacının solmuş yapraklarını toplaması bir meslektir. Birinin yemek kaplarını temizlemesi de meslektir. Bir şey yapılıyorsa orada bir meslek var demektir. Elle ya da kafayla. Kafanda düşünceler olması ya da yıldızlara bakmak da meslektir. demesinden yola çıkarak bir tahminde bulunabiliriz. Ancak bu cevabın bizi mutlu edeceğini sanmıyorum. Romantizm, Aydınlanma eleştirisinin harman olduğu fikirdir esasen. Postkolonyal edebiyata dahil edebileceğimiz Güney Denizi Romantizmi beyaz adamın kendine dışarıdan, kültür olarak bile görmediği bir yabancının gözüyle bakmasının yolunu, yordamını araştırmasından doğdu. Göğü delmek bizim işimizdi ama bunu söylemek için böyle dolaylı bir anlatımın kurulması gerekiyordu. Tıpkı Montesquieu'nun devrinin Fransa'sını eleştirebilmesi için İran Mektuplarını kaleme alması gibi doğdu bu gereklilik. Göğü Delen Adamın bir Alman'ın, Erich Scheurmann'ın imzasıyla yayınlanmış olması elbette bir tesadüf değil. Avrupa'da 18. yüzyılda Aydınlanmayı ilk eleştiren akım olan Strum und Drangın doğuş yeri olan Almanya'da, 1920 yılında yayınlanan Göğü Delen Adam, modernizm için bir ağıttan ziyade bir beddua hükmünü taşır. I. Dünya Savaşı'nın yıkımının hemen ertesinde yayınlanmış olması manidardır elbette. Papalagi'den hemen bir sene önce 1919 yılında yayınlanan Paitea ve Ilse adlı roman da Samoa'da geçer. Ressam Paul Gauguin'in Tahiti'de yaptığı resimler bütün bu Güney Denizi Romantizmi için bir işaret fişeği gibidir nitekim. Bu noktada vurgulamazsak eksik kalacak bir mesele daha var. Sömürgecilik yarışını ve I. Dünya Savaşı'nı kazanan bir Büyük Britanya'dan böyle bir sesi duyması beklenemezdi zaten. Erich Scheurmann'ın sömügecilik ve modernizm eleştirisinin arka planında Almanya'nın iki alanda da Britanya'ya mağlup olmasının da payı vardır. Savaştan ağır bir mağlubiyetle çıkan Almanya'da galiplerin zorlamasıyla Weimar Cumhuriyeti kurulmuştur. Her şey ağır tazminatlar ödeyen, toprak kayıpları yaşayan Almanya'nın izzetini rencide etmeye yöneliktir. Papalagi bir yanıyla da bu yenilgiye verilmiş bir cevap gibidir. Başlangıçta ilgi görür Papalagi. Daha sonra Hitler yükseldikçe bu yanıt geri plana düşer. Almanya'nın önünde bir yenilgi daha vardır. Bu kitap için çevreci literatürün bir klasiği demek ise metni mümkün okumalarından birine indirgemekten öte bir anlam taşımaz. 68 kuşağı kuşaklardan biridir ve biz bir kitabı o kuşağın indirgediği anlamda okumak zorunda değiliz. Göğü Delen Adamın ipliğini pazara çıkarmak için de bundan daha fazlasına ihtiyacımız var zaten. Peki Samoa'ya giden Erich Scheurmann, Tuiavii'nin ne kadarını keşfetmiş ve fehmetmiş, ne kadarını icat etmiştir? Papalagi'nin ne kadarı tercüme ne kadarı teliftir? Bu soruların cevabı sadece yayıncılık dünyasının bir dedikodusunu gidermeye yaramaz aynı zamanda da modernizmi eleştirilerinin artmasının modernizmi nasıl tahkim ettiğini görmemize de yarayabilir. En büyük gücü tamamlanmamışlığı olan bir projedir modernizm ve bu tamamlanmamışlık bir Samoa yerlisini de harcına katma imkanı tanır. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/gonul-sirlarindan-acilmis-guller", "text": "Del ez-Hazret ço nam-e name der-hast, Cevap amed be-del kan Golşen-e mast. Ço Hazrat kard nam-e name Golşen, Kalbe cevap olarak o, bizim Gülşenimizdir geldi. Az an golşen gereftem şemmei baz, O bahçeden yine bir koku alarak, Yukarıdaki beyitler Mahmud-ı Şebüsteri'nin Gülşeni-i Raz adlı eserine aittir. Bu incelme Abdülbaki Gölpınarlı'nın Gülşeni-i Raz adlı tercümesinin 1985 baskısı esas alınarak yazılmıştır. Eseri tanıtmadan önce Şebüsteri'nin son cümlelerini başta söylemek yerinde olur. Bütün bunları yazmaktan maksat da şu: Belki bir aziz beni anar da rahmet olsun, der, rahmet okur. Bizde bu sözleri bu makaleyi okuyanlara iletmiş olalım. Şebüsteri'nin hayatına ait tam ve ayrıntılı bilgi bulunamaması muhtemelen uzleti tercih eden kişiliği ve genç yaşta vefat etmesinden kaynaklanabilir. Tam adı Şeyh Sa'düddin Mahmud b. Eminüddin Abdülkerim b. Yahya Şebüsteri Tebrizi'dir.(Cengiz, M.,2012Tasavvuf dergisi s,2) Tebriz yakınlarında bulunan Şebister'de dünyaya gelmiştir. Doğum tarihi kesin olmamakla birlikte 1288, ölüm tarihi olarak da 1319-1320 veya1321 tarihi belirtilmektedir. Şebüsteri İlhanlı hükümdarları Sultan Muhammed Hudabende ve Ebu Said Bahadır Han zamanında alimlerin buluştuğu ve İran edebiyatının ana merkezi olan Tebriz'de eğitim aldı. Eserlerinden onun Arapça, Farsça, tasavvuf, kelam, felsefe, mantık, astronomi eğitimi aldığı anlaşılmaktadır. Kirman 'da yerleşmiş ve burada evlenmiştir. Soyu Hacegan adıyla tanınmıştır. Bahaeddin Ya`kub-i Tebrizi'nin müridi ve öğrencisi olmuş, kendisi Saadetname adlı eserinde Eminüddin-i Tebrizi'yi üstadı ve şeyhi diye kaydetmiştir. Şebüsteri'nin kısa ömrüne rağmen Bağdat, Şam, Yemen, Hicaz, Mısır, Endülüs, Kafkasya gibi ülkeleri dolaşmıştır. Şebüsteri'nin kabri, Şebüster'de Gülşen adıyla bilinen bir bahçenin içerisindeki türbede hocası Şeyh Bahaeddin Ya`kub-i Tebrizi'nin yanı başındadır. Şebüsteri'yi bazıları İmamiye mezhebinden gösterse de kendisi Saadetname'de Sunni-Eş`ari olduğunu belirtmektedir. Kübrevilğin Nuriyye kolunun piri Nureddin Abdurrahman İsferayi'nin halifesi Eminüddin Abüsselem Hunci'nin müridi olan Şebüsteri, Kübrevi şeyhliği yapmamakla birlikte halka yönelik sohbet ve vaazlarda bulunmuştur. Saadetname 'de ve Gülşeni-i Raz 'da melamet neşvesine sahip, şöhreti sevmeyen bir kimse olduğunu söylemiştir. Şebüsteri eserlerinde çoğunlukla tasavvuf, kelam ve felsefe konuları üzerinde durmuştur. Eserleri farsçadır. Saadetname ve Gülşen-i Raz nazımla, diğer iki eseri nesirle yazılmıştır. Şebüsteri, lirik şiirler, gazel ve rubailer de yazmıştır. SAADETNAME: Farsça Tasavvufi bir mesnevi olup yaklaşık üç bin beyittir. Tezkirelerde sekiz bölümden meydana geldiği belirtilirse de eldeki yazmalarda dört bölüm bulunmaktadır. Allah'ın zatı, sıfatları, isimleri ve fiilleri hakkındaki bölümler alt başlıklara ayrılmıştır. Eserde müellif Mısır, Şam ve Hicaz'ı dolaştığını, şeyhler ve alimlerle görüştüğünü anlatmakta, onlardan nakiller yapmaktadır. Ayrıca Azerbaycan'da dönemin sufilerinden Baba Hasan-ı Surhabi, Baba Ferec-i Tebrizi, Hace Muhammed-i Keccani, Hace Abdurrahim-i Tebrizi ve Hace Sayinüddin-i Tebrizi'den söz etmektedir. HAKKU'L-YAKIN FI MARİFETİ RABBİ'L-`ALEMIN: Sekiz bölüm olan bu farsça mensur eser Hakk'ın zatı, Hakk'ı bilme, Hakk'ın sıfatları, kader, ahiret gibi konuları içermektedir. Eserin birçok şerhi ve tercümesi vardır. Gülşen-i Raz, yazıldığı tarihten beri tasavvufu benimseyen veya tasavvufa meyleden birçok kişi tarafından şerh edilmiştir. Abdülbaki Gölpınarlı kitabında bu değerli eserin şerhlerini ve şarihlerini tarih sırasına göre belirtmiştir. Yaklaşık otuz beş maddelik bir liste yapmıştır. Bu şerhlerin içinde en mükemmeli, Nurbahşiyye tarikatı şeyhlerinden Lahici'nin Mefatihu'l-i caz fi Şerh-i Gülşen-i Raz adlı eseridir. Diğer önemli bir şerh olan Kürbali şerhinin bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi Fatih Kitaplar'nda 2608 no'da kayıtlıdır. Gülşen-i Raz' ı ilk olarak XV. yüzyıl sufilerinden Elvan-ı Şirazi aynı vezinde ve mesnevi tarzında birçok ilavelerle Türkçeye tercüme etmiştir. Şirazi'nin ayrıntılı tercümesi için Nağısoğlu M., 2016. Şirazi ve Onun Gülşen-i Raz Tercümesi, Manas Yayınları'na bakılabilir. Ahmet Avni Konuk Gülşen-i Raz'ın altmış beyitini, Lahici şerhinden faydalanarak Türkçe şerh etmeye başlamışsa da çalışmasını tamamlayamamıştır. Eserin Türkçeye ilk mensur çevirisi Maarif Vekilliği Şark İslam Klasikleri serisinin beşinci kitabı olarak 1944' te Abdülbaki Gölpınarlı tarafından yapılmıştır. Bu tercüme Konya, Mevlana Müzesi Kütüphanesinde, 94 no. da kayıtlı ve 16.3x24.5 ebadında bulunan mecmuanın hamişindeki nüshayla Lahici şerhi ve Gölpınar'lı da bulunan yeni bir yazma esas alınarak yazılmıştır. Gülşen-i Raz'ı batıya Dr. Tholuch tanıtmıştır. Sufismus adlı eserinde bu kitaptan bahsetmiş 1825' te kısmen Almancaya çevirmiştir.1838 'de Hammer Purgrtall tarafından Almancaya çevrilmiş, bu çeviri, Arapça ve Farsça birer mukaddimeyle Budapeşte'de basılmıştır.1880'de Whinfield tarafından İngilizceye çevrilmiş, notları da ihtiva eden bu çeviri aynı tarihte Londra'da basılmıştır. Mevlevi Ahmet tarafından Urdu diline çevirisi Gülşen-i Raz metniyle Delhi'de basılmıştır. beyitini hatırlatmamasına imkan yokturder. Ayrıca Gölpınarlı, Şebüsteri 'nin İncil'i de iyice okuyup incelediği belirtir. Gülşen-i Raz'ın Tebriz, İsfahan, Tahran, Bombay'da basımları yapılmıştır. Hatta Pakistan şairi İkbal Gülşen-i Raz' ın on bir sorusunu dokuz bölüme ayırarak mesnevi tarzında, önsöz ve bitim de dahil olmak üzere 324 beyitlik bir risale nazmetmiş, adını Gülşen-i Raz-ı Cedid koymuştur. Lahor'da basılan bu eser, Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan tarafından Türkçeye çevrilmiştir. Gülşen-i Raz tasavvuf nazariyeleriyle sufi aşkını ve bilhassa sufilerin mecazlardan kastettikleri manaları anlamak bakımından, en önde gelen, en değerli kitaplardan birincisidir. Hatta tek ve emsalsiz kitaptır da denebilir. Yüzyıllardır sufilerin başucu kitabı olmuş bir eserdir. Önemli olmasının bir nedeni de tasavvuf konularına giriş özelliği taşımasıdır. Şebüsteri Gülşen-i Raz'ı vefatından üç yıl önce otuz dört yaşında yazmıştır. Gülşen-i Raz'ı oluşturan on beş soru ve cevap mesnevi formunda ve aruzun hezec bahrinde, mefa'ilün mefa'ilün fe'ulün veznindedir. Eser 999, bazı nüshalarda 1008 beyittir ve didaktik olması nedeniyle elfiyye olarak da değerlendirilmiştir. Eser hacmi küçük fakat içeriği yoğun ve önemlidir. Tasavvufi kavramlardan özellikle Şeriat, tarikat, marifet, hakikat makamları ve bu çerçevede vahdet-i vücud kavramı, insan-ı kamil ve seyr u süluktan bahsedilir. Varlık, marifet ve seyr u süluk, tasavvufi mecazlarla ilgili konular ağırlıktadır. Sıklıkla ayet ve hadislerden kısmi alıntılar yapılan eserde, fıkıh, kelam, mantık, hikmet, tıp, ilm-i nücum, ilm-i tabii gibi ilimlere ait kavramlar da yer alır. Şebüsteri Gülşen-i Raz'daki temaları, sufizmle ilgili konuları kısa, öz, lakonik ve mecazlı anlatmıştır. Şebüsteri, Gülşen-i Raz'a yetmiş beyitlik bir dibace yazmış, bu dibacede, Varlık Birliği inancını kısaca anlattıktan sonra Horasanlılar büyüğü olan ve tasavvufi eserleri bulunan Seyyid Hüseyni'nin, Tebriz'e bir mektup gönderdiğini, mektubunda bazı sorular sorduğunu bu mesnevi tarzında mektup gelince sorulara, meclisinde bulunanların dilekleriyle aynı tarzda ve aynı vezinde cevap verdiğini, elçinin mektubu saygıyla alıp gittiğini bildirmektedir. Şebüsteri durumu şu beyitlerle açıklar. Bu son beyit gönül gözü açık olmayanın eserdeki sırlar ve manalardan nasip alamayacağını çünkü manayı anlama yeteneğine gönlün sahip olduğunu belirtir. Şebüsteri, Gülşen-i Raz'da sorulara nazımla özlü cevaplar verir. Eserin soru cevap kısmında üç başlık bulunmaktadır. Soru, Kaide ve Temsil. Her sorudan sonra onun cevabı ve Kaide, Temsil yer alır. Bu iki başlık da cevabın devamı niteliğini taşır. Temsil başlığında müellif, düşüncelerini benzetmeler, karşılaştırmalar ve küçük örneklerle açıklar. Muammer Cengiz, Gülşen-i Raz ile ilgili bir makalesinde tasavvufi bilgiler ışığında soruları aşağıdaki şekilde yazmıştır. Gölpınarlı'nın tercümesinde ise sorular ve cevapları aşağıdaki şekilde yazılmıştır. Her sorunun cevabı, tamamen değil eseri tanıtmak gayesiyle örnek niteliğinde, beyitler seçilerek yazılmıştır. Gölpınarlı, sayfa ve beyit numarası belirterek, beyitlerin tasavvufi detaylı açıklamasını özel kavram ve mecazların ne anlama geldiğini açılamalar kısmında yazmıştır. Eserde geçen hususi adlar, coğrafi adlar ve felsefi terimler içinde ayrı bir bölüm oluşturmuştur. Tüm bunlar eserin daha iyi okunup kavranmasını kolaylaştırmaktadır. Kitabın en son sayfasında tercümeye esas olan Konya Mevlana Müzesi nüshası bulunmaktadır. Bu nüshaya bakıldığında Gölpınarlı'nın açılama kavramından ne kastettiği daha iyi anlaşılır. Gülşen-i Raz 'ın sistematik yapısı ve şiirsel gücü ile tasavvufi metafizik düşünceye giriş niteliğinde bir eser olduğu söylenebilir. Gülşen-i Raz okuyucusunu, gündelik alışkanlıklardan biraz olsun uzaklaştırarak, insanın varlık serüveni ve kendi yaratılışı üzerinde tefekkür etmeye sevk eder. Tefekküre dayalı manevi bir yolculuğu insan-ı kamil olmak için temel görev sayar. Bunu da her insanın karakterine ve yeteneklerine göre aşk ve vecd ile yapması gerektiğini ortaya koyarak müşahede zevkine ulaştırır. Bu yolculuğun nasıl yapılacağı on beş sorunun cevabında saklıdır. Şebüsteri, mutasavvıf şair olarak başka eserler yazmış olsa da Gülşen-i Raz arifler, filozoflar, edipler, halk nazarında önemli ve değerli bir karşılık bulmuş, okunmuş, okutulmuş hatta ezberletilmiş ve sonuçta klasik bir eser olarak bizlere ve gelecek nesillere miras bırakılmıştır. Eserin geride bıraktığı etkileri düşünülürse, tasavvuf araştırmaları açısından hala üzerinde araştırma yapılması gereken önemli bir kaynak olduğunu da belirtmek gerekir. Kaynak: Şebüsteri, Gülşen-i Raz, trc. Abdülbaki Gölpınarlı, Milli Eğitim Bakanlığı Şark İslam Klasikleri, Milli Eğitim Basımevi,1985, İstanbul.127s. Beyitler: Prof. Dr. Abdülbaki Gölpınarlı tarafından yapılan tercümenin orijinal hali korunarak aynen yazılmıştır. Hacettepe Üniversitesi Almanca Biyoloji Öğretmenliği'nden mezun oldu. Aynı üniversitenin Fen Fakültesi Sistematik Zooloji Bölümü'nde yüksek lisans yaptı. TÜBİTAK Deniz Bilimleri Çevre Araştırma Grubu'nun projelerinde araştırmacı olarak çalıştı. Şiirleri halen Edebi Kültür Dergisi sitesinde yayınlanmakta."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/gorsel-ilham", "text": "Temel problemin görsel olduğu çağda onu eleştirmek bir hayli uzaktan konuşmaya kapı aralamaktır. İnsanın o kadar uzağa gitmesi ise neredeyse mümkün değil. Düşüncelerimizi okuyan sisteme kadar görselin bize okutmaya çalıştığı binlerce ikonu anonim bir kaynak olarak kabule doğru hızla geldik. Görselin bir terör olduğu düşüncesindeyim. İnsanın kendisine mahsus bir muhayyile oluşturmasına neredeyse izin vermeyen, doğaya ve bilgiye ekranlar üzerinden baktıran ve soyut hafızalar yaratan karanlık bir zemin içindeyiz. Hep karanlık ve gri tonlu bilgisayar oyunlarından, yeşil perdeyi sonradan boyayan sinema görsellerinden yola çıkarak görselin yeni kuşakta İsmet Özel'in dediği gibi kül, kanat, gizem bırakmadığı bir baş dönmesi yarattığı ve gözün değerini yapay ışıklara indirdiği bir aralıktayız. Kavram dolayısıyla edebiyat etrafında şu soruları sormak zorundayız. İnsan; doğayı, işareti, yazıyı aslına bağlı bir iz peşinde okurken postmodern çevresinde giderek gelişen görsel okurluk tanımıyla sanat algısını nereye oturtacak? Dijital dünyanın resimleri ile o resimler okuru aynı yere, aynı duyguya götürür mü? Bütün bu soru ve çıkarsamaların zamana mahsus olduğunu elbette atlamıyorum. Aslında her çağ kendinden sorumlu iken bu çağa böylesi yüklenmek de bir ajitasyon havasında yapay bir kendini uzak tutmak anlamı içeriyor. Ama yine de yüklenelim. Başlıktaki ilhama dönerek görsellikle ilgi kurduğumuzda gelenekle karşı karşıya kalırız. Gelenek sanatkarın ilham kaynağının başlıcasıdır. Burada gelenekten kasıt kendisinden önceki birikmiş olan her şeydir. Dev edebiyat eserleri, içinden çıktığı çevre ve yaşadığı zemin, alış veriş ettiği, teati içinde bulunduğu herkes onun kaynağıdır. Bu teşrifatı belli bir ana sığmayan, görünmeyen bir törene benzer. İlham bu çeşitliliğe yaslanmak ve seçmektir. Günümüzde biraz pejoratif çağrışımlar taşıyan bu kelime için bir şeyi birden yutmak kelime karşılığı sanki çok önceden bu istihfafı içermiş gibi de duruyor. Ama asıl bir şeyi birden yutmak, onunla zihnin çok çabucak düşünüp üretivermesi sonucunu akla getirmesiyle üreten muhayyilenin çok hazır bulunduğu bir iletişimi barındırıyor. Burada bir açıdan sanatkarı tanımlayan iki kavramın etrafında gezmiş oluyoruz. Büyük bir antoloji ve hayal gücü. Mesela Tanpınar'ın ilhamı neydi desek klasik müzik, modern resim, Batı şiiri gibi bir sıralama ile devam ederdik. Peki bu ilhamın imajinatif sergisinde kabaca ne çıkar diye sorsak herhalde cevabımız insanın bir sessizlik alemindeki derin dalgınlığı olacaktır. Bu sergide, taze açmış gül ve kadının asude hali, sessizliği öğüten değirmene eşlik eden çıtırtılar, suyun ve rüzgarın klasik müzik tonunda akışı gibi tablolar donuk renklerle dizilecektir. Bu imajlar nereden gelmiş diye bir kazı işlemine girsek modern hayatın birçok adresine uğradığımız kadar geleneğin içinden birçok kavrama da yol düşürmemiz gerekir. Örneğin Huzur'da, Mümtaz'ın, Nuran'ı Renoir'ın Okuyan Kadın resmine benzetmesi, Beş Şehir'de, Selçuk camilerinin toprağa pençelerini geçiren aslana benzetilmesi bu birikimlerin görselden yansımasıdır. Dolayısıyla yazar görselden çok ciddi anlamda beslenir, birinde okurluk ve entelektüel merak onu Batı kaynaklarına bağlar, diğerinde çocukluktan öğretmenlik yıllarına kadar tecrübe ettiği Anadolu ortaya çıkar. Yazar elbette bir tanıklığın ve sosyolojinin içerisinde var olur ve kendisini o sanatkar ruhuna teslim ederek üretir. Onun bilincinin özerk bir yer olması da düşünülemez. Çağa teslim olmak zorunda mıdır, onunla birlikte düşünmesi kaçınılmaz mıdır, diye düşündüğümüzde cevabımız evettir. Bilgi simülasyonla öğreniliyorsa veya yaşantı bununla gerçekleşiyorsa edebi ürün de bunun göbeğinde doğacaktır. Artık ağır sayılmayacak ve ironinin biraz da dertsiz, teklifsiz kuşatmasında kalan metinlere bakılarak ne de hafif ve uçucu diye eleştirdiğimiz mesele bugünkü sanatkarın tavaf ettiği yörüngenin onu böylesi bir aktarmaya yönlendirmesi sonucudur. Burada gerçek de uçucu hale gelmekle yazarın sorumluluğunu azaltmış zannı vererek okurun masumiyetini ki her okur metin karşısında suçsuzdur- de aynı sorumsuzlukla eşitlemeye doğru evrilmektedir. Bir başka metin dolayısıyla bu simülatif yapı ve gerçekliğin, okuru ve doğallıkla yazarı nasıl konumlandırdığına değinelim. Hasan Ali Toptaş'ın çok okunan romanı Kuşlar Yasına Gider'de bir aile sorumluluğu anlatılır, bu gerçekliktir. Yazar, at, su, asma dalları gibi edebi seviyeyi yükselten semboller üzerinden geçmişle hesaplaşmayı gerçeklik düzeyi olarak metne yükler. Bu derin yapıdır ve gerçeklik baba evinin girişindeki asma dalları ile otorite ve saygı mesabesini imlerken okura sorumluluk duygusunu hatırlatır. At metaforu fantastiği beslediği kadar ölüm ve kaçış ritminin psikolojisini de yükseltir. Ancak yazar, romanın kurgusundaki yazar eleştirilerinde yadırgatıcı bir tatla simülasyona girer. Yazar ülkenin sosyolojisinden ve kültüründen selam verirken okura çok yakındır ancak yapının diğer tarafında ondan uzaklaşır. Sözünü ettiğim durum bununla örnek hale getirebilir. Simülatif olan okurun mesuliyetini azaltmaktadır. Buna karşı çıkarak çağı reddetmek akıl karı değildir, ancak metnin kendinden daha çok olduğunu da atlamamak gerekir. Son örnek görsel ilhamın nereye geldiğine ilişkin wattpad romanlarından olsun. Satışı 300.000 olan bir örnekteki kaynaklara baktığımızda şaşırtmayan bir Batıcıl beslenmenin ayak seslerini değil, sis gibi her şeyi örttüğü apayrı bir dünyayı görürüz. Bu kitaplarda, vampir dizi ve filmleri, kötü kız ve erkek tipleri, parçalı ve uyumsuz ama heyecan körükleyen mekanlar, bozuk olduğu kadar edebi dilden nasipsiz üslup bir kuşağın görselle büyüyüşün kötü sonuçları açıktır. Bu demektir ki küreselleşme, internet ve kaybolan doğa insan ilişkisi dolayısıyla -adı ne konulursa konulsun- aslı postkolonyal olan bir ağın ortasındayız. Bir çağ ilhamı olarak görselliğin baskısı altındaki simülatif antoloji, sanal metropol kültürünün yabancılaşma parodisiyle hızla büyüyor. Sis renkli simülasyonların uçucu bir o kadar da tiner işlevindeki dünya sanrısı hisleri biçimsizleştiriyor. Oysa edebiyat, okurun kendisiyle ya da insanın insanla karşılaştığı yerdir. Ertan Örgen 1969 yılında Konya'da dünyaya gelmiştir. Selçuk Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun olmuştur. Selçuk Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde yüksek lisans ve doktora eğitimini tamamlamıştır. Araştırma & Başvuru Kitapları, Deneme, Divan Edebiyatı & Halk Edebiyatı kategorilerinde eserler kaleme almıştır. Yazar hala Balıkesir Üniversitesinde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/gulsefdeli-yemeni-bir-yurtsama-midir", "text": "Hüseyin Su öykülerinde bu tarz ifadelere sıklıkla rastlayabiliriz. Dili en güzel, en yalın haliyle işlerken yaptığı benzetmelere biz den olan değerleri katık eder. İnsanın kırılganlığı ile gevrek bir yufka arasındaki bu benzerlik gibi. Gülşefdeli Yemeni kitabında sekiz öykü ile çıkar okur karşısına. Bu kitaba neden bu ismi vermiş olabilir diye düşünürken daha ilk öyküde bohçadan çıkan bir çift gülşefdeli yemeni ile bu sorunun yanıtını öğrenmiş oluruz. Öykülerde eşyaya, yiyeceklere, davranışlara yansıyan bir yurtsama vardır. Yemek masasında Konya işi nakışlı kaşıklar, kalaylı bakır taslar, perçem perçem yufka ekmek, minderin yanına konan ağaç kül tablası, kaynayan semaver, soğuk üzüm hoşafı, tereyağıyla kavrulmuş erişte, tülbendini düzelten kadınlar; babaları iftar sofrasında birinin ateşiyle diğerini yakarken bir bardak çaylarını zor içip evin bir yanında kaybolarak sigaralarını içip anlaşılmasın diye alelacele dönen oğulların ana ata saygısı... Her şey özlenen bir damak tadı gibi yansıtılır. Yeni nin yıkıcı etkisiyle eskinin tadı öykülerde kendini açığa çıkarır. İlk öykü olan Gülşefdeli Yemeni'de kırılmalı bir şekilde iki öykü okumuş gibi oluruz. Parmağındaki yüzük daha yerini ısıtmadan nişan atan gençle başlayan öyküde hala karakteri çıkar karşımıza sonrasında. Nişan atan gencin gözünden halasını ve onun hikayesini, nişan atma sebebini öğrenmiş oluruz. Bir kez gördüğü nişanlısı askerde ölünce ona sadık kalan ibadet dirisi, herkesin saygı duyduğu bir karakterdir hala. Abisi ile yengesinin iş yüklerini azaltan, dört yeğenine bakıp büyüten, onlara isimlerini veren, üzerlerinde olumlu anlamda çok derin etki bırakan çalışkan, temiz biridir. Her bir yeğeni için sandıktaki bohçasında çeyizler saklar. Sandıkta kendisi için beklettiklerine zevksiz ve çok eski şeyler hepsi de, deyip halasını evde kalmış bir kız, işçimen, hatta hamarat bir yaşlı kadın olarak gören nişanlısının halasının yanında bacak bacak üstüne atması, halasının elinden su alıp içmesi, en çok da bohçasından çıkardığı bir çift gülşefdeli yemeni için söyledikleri bardağı taşıran son damla olur. Askere giden nişanlısına Güle güle, yolun açık olsun. deyişini tekrar edişinde tatlı tatlı hüzünlenip ağzında bir akide şekeri eziliyormuş gibi yanakları eminen hala karakteri derin bir iz bırakır ilk öyküde. Giden Gün Ömürdendir öyküsünde gönül yorgunu Nazif Bey'in bastonuna abandığı ellerinin üzerindeki mor damarlara ve her geçen gün çoğalan buruşuk beneklere gözünün takılmasıyla birlikte mazi ile halihazır arasında gider geliriz. Suya Vuran Kırılgan Suret te annesinde mizacına uymayan bir güzellik bulan kızın hırçın, kızgın hallerine karşı annesinin takındığı üsluptaki güzelliği buluruz. Öyle ki kendisine kimsenin söyleyemeyeceği sözleri annesi bir yolunu bulup öyle güzel söyler ve sonuna güzel kızım ifadesini ekleyerek öfke değirmeninin suyunu keser. Takvim Yırtıkları nı okuyanlar Hüseyin Su'nun temizliği önemseyen çok titiz bir adam olduğunu bilir. Öykülerinde de temizlik öğesi kendini hissettirir. Kızının içindeki dürtünün, kulağındaki sesin şeytandan geldiğini söyleyerek sözleriyle kızının aklını, kalbini yumuşak bir süpürge ile süpürürken bir türbe gibi gördüğü evlerini deher daim temiz tutmayı ihmal etmeyen temizlik dirisi anne bir karakter vardır. Her şeyin yerli yerinde olmasını ihmal etmeyen, üç günde bir dip köşe temizlik yapan, kullanmadıkları eşyaları bile sürekli temizleyen annesi yadırgayıcı gelir kıza. Tek çocuk olarak annesinin bütün davranışlarını ve dikkatlerini içselleştirip bu yaşlarda kişiliğine sinen annesini kaldıramayışının yükünü buluruz. Geride Kaldı Gönlün adlı öyküsünde nişanlısını terk edip üç çocuklu bir adamla kaçan aşk körü bir kızın aşkın etkisi geçince gözünün açılıp hatalarını görebilmesi, sonuç getirmeyecek pişmanlığı, yaptığı iç monologlar ders çıkarılacak derinliktedir. Her ikisinin de tepeden tırnağa kasları gerilmiş, alınları yumrulaşmış, yüzleri sürülmüş bir tarla gibi kat kat sinirden morarmış hallerine tanık oluruz. Kadın gece yarılarına kadar pencere önünde baykuş gibi kahvelerin kapanmasını örküne dolanmış azgın kısrak gibi beklerken adam da kalkıp kendin geldin ayaklarınla. İnsan belledik seni. Gece gündüz surat, tafra. Evinize girinceye kadar hepsi kadife kumaşı, eşikten içeri adımlarını atar atmaz dikenli tarla, diyerek serzenişlerde bulunurlar. Hüseyin Su, çimdik atar gibi cümleler seçer adeta. Derin psikolojik tahlillerin de dikkate değer olduğu bu öyküleri okurken göreceksiniz ki, kurgudan ziyade duygudur sizi sürükleyip düşünsel derinliğin içine çeken."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/guzide-erturk-un-uc-oykusunde-kurgunun-h-lleri", "text": "Bunlarda, ilk bakışta kolay ve bir o kadar da hoş bir tanım olarak sunulan kurmacanın, teknolojik / görsel-işitsel buluşlara, sinematografik uygulamalara, zamanın anlayış ve zevklerine tabi olarak genişleyen hayallere, tasavvurlara ve görme tarzlarına göre değiştiğini düşündüğümüzde, onun hiç de şişede durduğu gibi durmadığını, hatta o radaki duruşunun bile sadece bir an ile / an'lık bir bakışın algı ve mesafesiyle mukayyet olduğunu fark ederek, bize başta kolay geleni zora, adımıza oluşturulan hoşluğu da bir kekreliğe girdiğini fark ederiz. Çünkü kurgu, her yönüyle ve her zaman hikaye etmeye dair bir mesele olmayı aşarak, Martin Heidegger'in Bu tasavvur etme nerede cereyan ediyor? sorusunun(2) açıldığı o sonsuz müphemlikte muhayyilenin, tefekkürün, tefehhümün, tecessüsün... meselesi olmaya, en kısa söyleyişle düşünen tek varlık olarak insan nedir sorusuna ulanır. Modern zamanda, bizim asıl konumuz olan edebiyat esasında, yazarların, nazariyatçılar tarafından yapılmış kurgu nedir? sorusunu aşarak iş görmeleri ve yeni zaman eleştirmenlerinin en geniş anlamıyla hikayede kurgunun önceki tanımlarına bakmaya bile gerek görmeksizin, edebi kurgunun somut olarak tahakkukuna itibar etmeleri de son tahlilde yukarıdaki soruların daha baştan cevapsızlığa bitişik olmalarındandır. Dolayısıyla artık bilinen şudur ki, niteliği ne olursa olsun her biçim mekansal, bu mekansallıkta vuku bulan -zihni ya da fiziki- her hareket zamansaldır. Dolayısıyla yazarın ve okurun alakasına tabi olan her kurgu, bu iki düzeyde dil yoluyla inşa edilmeye mahkum olarak, artık kendisinin ne'liğinden çok, nasıl'lığını araştırmaya / anlamaya davet etmektedir. Bu hususları, Güzide Ertürk'ün Loretta adlı öykü kitabında(3) yer alan Bir öykü Karakterinin Firarı; Diego ve Prenses ile Eflatun'un Sonu adlı üç öyküsü üzerinden açabiliriz. İlk paragrafı haberden ibaret sayarak, bu haberi basit kurgu kategorisine yerleştirip, olmuş ya da olması muhtemel durumlara karşı kimi okur öngörülerini geliştirmek suretiyle, kendimizi tahkiyenin yeni uçlanan akışına rahatça bırakabiliriz. Nitekim, Ranciere'nin kurmacada bir takım olaylar tanımlayıp bu olaylar arasında bir arada varoluş ya da ardışıklık ilişkilerinin kurulacağına dair verdiği güvence de bizi buna yöneltir. Ama asla umduğumuz gibi olmaz. Örneği az bulunur bir espri kabiliyetine de sahip olan firari karakter, tam da kendisinin yokluğu nedeniyle yazarın ona tepki duyduğu yerde yerleşmeye başlar: Hikayenin dışına çıkabileceği ya da kaçabileceği bir boşluğu arayacak kadar hikayeyle dopdolu hale gelip, ardışık ilişkileri gözeterek yazarın kurgusundaki kendi mahkumiyetinden kurtulmak isterken, özgürlüğü adına ürettiği yeni kurgunun hakimiyetine girmiştir. Diğer bir söyleyişle, hikayeden firar etmekle yazarın otoritesinden kurtulduğunu sanan karakter, kurtuluş çabasıyla aslında kendi otoritesinin kulu oluverir. Diego ve Prenses adlı öykü, yazıla-durandan değil, yaz ısı sabitlenmiş olan iki kurgudan kaçı şın hikayesidir. Hikayesi bir masaldan kaçarak kurtulan prensesle ve okuma sevgisi oluşmuş okur bir çocukla kesişen Diego, fantazma ile gerçekliğin ara'sında konumlanır. Adeta, yazarların ve okurların hikaye kahramanlarına yükledikleri kaderin, onlar için keder olduğunu ifşa etmekten çekinircesine, ürkek bir tutum ve kırılgan bir dille zuhura çıkan Diego, ilk öyküdeki kendi muhayyel karakterince sorgulanan meçhul yazarın aksine, kendi öyküsünde yazarı tamamen metnin dışına iterek yokluğa havale etmiştir. Diğer bir söyleyişle, ilk öyküdeki karakter açısından eylemi sorunlu olan buyurgan yazar, burada bizzat yokluğuyla varlık hali kazanmıştır. Bu manada Diego yazarın vekili de değildir, bilakis, gördüğü sürece görüldüğünü / yazabildiği için yazdırıldığını ve fantazma ile gerçeklik ara'sındaki halinin de tıpkı hakikat için söylenegeldiği gibi, sadece bir şeyin fantazması ve gerçekliği olduğunu bildiği halde bu böyledir. Öte yandan, Diego ile prensesin hikayesi yıllarca önce tamamlanarak eserleşmiş bir hikayedir ki, bu yanıyla da zaten doğrudan ya da dolaylı bir vekalet aktarımı anakronik olur. Bu durumda ilgili eserlerde eksik bırakılanın tamamlanmasından başka bir niyet ve çaba aranamaz. -Bizi mutlu bir son bekliyor! diye bağırdı. Güzide Ertürk'ün biçtiği bu güzel son sayesinde biliyoruz ki, eser düzeyindeki iki kişiye mahsus iki ayrı kurgunun, tek bir kurgu halinde yeniden kurgulanışı da asla bir kapanma değildir; bilakis onu açma kabiliyetine sahip olabilecek birinin uygun zamanda harekete geçmesini bekleyen bir açıklıkta dura-durmaktadır. Eflatun'un Sonu adlı öyküde ise, karakterlerin isyanı nedeniyle bozulan bir kurguyla yüz yüze getiriliriz. Hikayeyi hangi yöne çekersem çekeyim, yolun sonunda, Eflatun'un ölüsüyle karşılaşıyordum. Eflatun nefes aldıkça, hikayem zayıflıyordu. Eflatun'un öldüğü yollardaysa satırlar canlanıp diriliyordu. Hikayede derin, büyük bir boşluk açılıyordu. Beyaz sayfalarda kan izine rastlıyordum. Kağıttan masama damlayan kan, harflerin üzerinden akıp elime bulaştı. Sıcaktı. Eflatun'un ruhundan bir parça taşıyordu. Sayfalardan sızan kanı engelleyemiyordum. Satırlara bulaştıkça kahramanlar diriliyordu. İsyan başlamıştı. Sözcüklerimi taşımayı reddediyorlardı. cümleleriyle başlayan öykü, Olduğunuz yerde kalın! Siyah, kaçtığımızı anlamıştı. Eflatun ellerini kaldırıp: Bizi rahat bırak, diye bağırdı. Sen nereye gidersen git, biz ayrılmayacağız. Bir patlama sesi duyuldu. Eflatun, yerde boylu boyunca uzanıyordu. Kurşun, alnını delip geçmişti. Omzumdan, kaldırıma düşmüştüm. Olduğum yerden kalktım. Eflatun'un açık kalan gözlerini sessizce kapattım. Ellerimde kan lekeleri. şeklindeki sonuç cümlelerine göre aslında bitirildiği noktada daha yeni başlamaktadır. Kendini kurgulamaktan aciz olan kurgunun, aynı zamanda kendini konuşmaya muktedir olmayan dil sayesinde konuşan -akıl sahibi- nefislerce çoğalabilme imkanını haiz ve tam da bu çoğalmayla aynı oranda anlatanların / yazanların ve okuyanların kendisini tahrip etmelerine -dolayısıyla bu yolla tekrar çoğal maya- müsait, olmasıdır. Yazımızın girişindeki hususlara buradan tekrar bağlanarak, onlara edebi kurguların buradaki örneğimizle öykülerin- belli tanımlarla tahdidinin artık mümkün olmadığı yargısını ekleyebiliriz. Ancak bu yargıda, aynı zamanda postmodern tarzın onayına yorulabilecek olası bir his ya da açılmaya geçit vermemek için, elimizdeki asli zeminin daima klasik olanla mukayyet bulunduğunu işaret etmemiz gerekir. Buna göre Güzide Ertürk'ü, üç öyküsündeki kurgu hallerinin yetkinliği üzerinden değerli bir kaşif olarak taçlandırma niyeti taşımadığımızı da peşinen belirtelim. Çünkü mezkur buluşlar aynıyla değil elbette ama benzer şekilde daha önce yapılmıştır. Italo Calvino'nun Bir Kış gecesi Eğer Bir Yolcu adıyla çevrilen romanından, Zack Helm senaryosuyla Marc Foster'ın çektiği Lütfen Beni Öldürme adlı filme kadar... onlarca yazılı ve görsel çalışmadan söz edilebilir. Güzide Ertürk'ün üç öyküsünü emsallerinden farklılaştıran husus, bunların mezkur konuda ilk denemeler olmamasının bilincini içkin bulunmasıdır. Diğer bir söyleyişle Güzide Ertürk'ün, ilgili metinleri kurarken, bir tekrar üzerinden tekrar edilmez olana erişmeyi hedeflediği, kullandığı dil ile söylemden ve içten içe geliştirdiği mizahi tutumdan anlaşılmaktadır. Buna başkaca bir delil daha getirmemiz istenirse, yazarın Loretta'daki diğer öykülerini gösteririz. Onlarda da Güzide Ertürk klasik, fantastik ve gerçekçi tarzlara ilave ettiği özel ve yeni dilsel - söylemsel imkanlarla, emsallerininkine göre kendisi için özel bir farkı inşa etmiştir. Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/hakikat-sonrasi-gercegin-zehirlenmesi", "text": "Son'lu ve sonrası'lı bir çağda yaşıyoruz. Doğal olanı bir şeyin sonu geldiğinde diğerinin doğmasıdır. Ama bu kez sonu ilan edilenlerle sonrasılar iç içe yaşıyor ya da en azından sonlar, sonrasıların doğumu için uygun vasatı hazırlıyor. Tarihin sonu, sanatın sonu ve hakikatin ölümü sonların en meşhuruyken, postmodernizm de sonrasıların meşhuru. Fordizm sonrası, kolonyalizm sonrası, yapısalcılık sonrası, insan sonrası, hakikat sonrası vd. postmodernizmin uygun vasatında uç veren diğer semptomlar. Ancak ilginç olanı, sonrasıların, sonlardan bir kopuş değil, onun biçim değiştirmiş yeni halleri olmasıdır. Az önce andıklarımızın sonuna, sonrasını eklemekle onların ölmüş-bitmiş olduğunu ilan etmiş olmuyoruz, sadece yeni biçimlerle kendilerini sürdürdüklerini beyan etmiş oluyoruz. Yoksa ne Fordizm'in işçinin önünden akıp giden bantları ne kolonyalizmin toplumları iliğine kadar sömürmesi ne de modernizmin kibirli, müstağni kurucu öznesi öldü. O zaman ne oldu? Pratik sonuçlar açısından olan, servetin kısa zamanda bir avuç insanın elinde toplanması, yalan gerekçelerle ülkelerin işgal edilmesi, milyonlarca insanın öldürülmesi, bir o kadarının topraklarından koparılmasıydı. Paranın bir avuç insan elinde toplanmasına uygun olarak medya da bir avuç insanın elinde toplandı ve 'gerçekten olan'ların üzerini medyanın ürettiği 'söylem' bir tül gibi örttü. İnternet sayesinde sanallık giderek kendi gerçekliğini üretti. Medyada üretilen söylemin, internetin sağladığı dolaşım ve erişim imkanlarıyla dolaşıma sokulması ve korkunç bir hızla insanların ekranlarına düşürülmesiyle haber, kökünden kopmuş oldu. Haberin kökünden yani gerçekten, olgudan kopmasıyla birlikte dilediğince ve keyfince haber üretmek mümkün hale geldi; dahası bireysel yayın imkanlarının da bu üretime katılmasıyla da haberlerin korkunç şekilde çoğaldığını ve insanın önüne yığıldığını belirtmeliyiz. Daha neler olmadı ki! Bir tık uğruna giderek şeffaflaşıldı, idealler istopyaya, gerçekler sanallığa bıraktı yerini... En kötüsü insanların tevarüs ettiği değerler aşındı; performans, hijyen, görünürlük, şeffaflaşma, çatlayıncaya kadar tüketme yeni değerler olarak ikame edildi. Varolma, kendilik bilinci ancak bu yeni değerlerle mümkün hale geldi. Elbette sonların ve sonrasıların iç içe geçmeleriyle bunlar mümkün olabildi. Zira bu iç içe geçişler yeni anlam ve değerlerin üretiminde önemli bir kaynaktır. Bilinenlerin sonlarının ilanıyla yaratılan karamsarlık, yeni sonrasıların yarattığı ümitle iç içe geçerek bir karnavala dönüştü. Karnavallarda bütün kurallar askıya alınır, her şey meşrudur, gayrimeşru yoktur. İşte bu gayrimeşrunun olmadığı vasatın oluşturulmasında 'gerçekten kopma' önemli bir adımdır. Gerçekten kopunca geriye 'gerçeğimsi' kalır. Geriye gerçeğimsiden başka bir şey kalmayışa ya da gerçeğimsinin kurucu bir ilke hatta temel ilke haline gelmesine, dolayısıyla hakikatin önemsenmemesine hakikat-sonrası deniyor. Kelimenin anlamında da açık olan, olguyla bilgi arasındaki bağın koptuğu ve kamuoyunun yönlendirilmesinde duygulara ve kişisel inançlara müracaat edileceğidir. Kelimenin tanımında akıl ile duygunun karşıtlaştırıldığı zaman zaman eleştirilir. Çünkü insanlık tarihi boyunca duygular hep devredeydi, bilginin oluşumunda da duygu yerini hep korumuştu. Hakeza yalan da yeni bir durum değildi, o da insanla birlikte hep varolageldi. Bu yeni durumda olan hakikatin ölmesi ve sonrasının başlaması değildir zaten. Olan hakikatin bir mikyas olmaktan çıkıp giderek gözden düşmesidir. Hakikatten beklenen sadece mikyas olmak da değil, bizatihi değeri, bilgiyi değerlemeyi mümkün kılmasıyken onun gözden düşmesiyle birlikte gerçeğin isteğe göre üretilebilmesinin önü açılmış oldu. Hakikat-sonrasının temeli bu gözden düşmedir. Çünkü gerçekleşmişi gerçekleşmemiş, gerçekleşmemişi gerçekleşmiş gibi göstererek, gerçekten, doğrudan koparak var olabilmektedir. Bu 'olana var, olmayana yok' denecek tekabüliyet rejiminin yıkılması demektir. Hakikat-sonrası rejimde önermenin doğruluğuyla gerçek arasındaki bağı 'söylem' kurmayı dener. Şöyle ki; postmodernliğin büyük anlatıların ölümü ilanının da desteklediği bu durum sayesinde olgulara yönelik dikkatin yerini 'söylem/yorum' alır. Başta iktidarların ve sonrasında medyanın ağızbirliğiyle kurduğu söylem, olguları örtebilir, gizleyebilir, dijitallik sayesinde sanal olgular yaratabilir, böylelikle yeni bir hakikat rejimi üretebilir. Bu noktada hakikat-sonrası, olguların yeni bir rejime tabi tutularak yeniden anlamlandırılması, yeni yan yana getirmeler sayesinde yeni anlam kümeleri oluşturulması demektir. Sürekli olarak birbirlerini nakzeden haberlerin, yorumların yan yana getirilmesiyle gerçeklik duygusu ciddi bir şekilde tahrip edildiği için insan gerçeği kendi ideolojisine uygun olarak seçmeye başlar. Burada belirleyici olan gerçek değil, gerçek diye sunulanın insanın kendi ideolojisine yatkın olup olmamasıdır. Hatta kimi kez inanılan bir şeyin kısa süre sonra yalanlanacağı biline biline insan inanır, inanmak ister. Herkesin hakikati kendine göre olduğu bu yeni anlam dünyasına rahatlıkla hakikat- sonrası diyebiliriz. Kamunun ikiye yarılması ve kurulan söylemin sürekli olarak bu yarılmayı beslemesi önemlidir. Bu sayede insanların kafasının karışık olduğu somut bir şekilde gösterilmiş olur. Kafa karışıklığı da birçok konuda konsensüs sağlanamayışının meşruiyetini oluşturur. Hakikat-sonrasının yaptığı gerçek ile yalana kendilerini ifade etmek bakımından eşit olanak sağlamasıdır. Burada yapılan hakikatin önünün açılması, kendini göstermesi için olanak yaratılması değil, tersine onu yalanla eşitlemektir. Eş olmayanların eşitlenmesi gibi mantıksız bir sonuç ortaya çıkacağı aşikardır. Ama mesele eşitsizliği eşitlik gibi göstermeye kalkışan bir abrakadabradır. Lee McIntrye'nin yerinde saptamasıyla söylem her iki tarafa da eşit söz hakkı vererek bir eşdeğerlilik yaratır ve bu sayede her iki iddia da eşitlenmiş olur. Böylece insanlara sözde alternatifler sunulmuş olur, her görüşe kendini ifade etme olanağı verildiği için demokratik bir ortam yaratılmıştır. Ancak eşitsizlik üzerine kurulan eşitliğin yarattığı bağlamda olgular bir şey ifade edemez hale gelir; bundan böyle söyleme/yoruma tabidirler. Dileyen kürenin ısındığının büyük bir yalan, hatta şaka olduğu, dileyen fena ısındığı iddiasını seçebilir. İnsana düşen de inançlarına yakın olan teze katılmak, diğerini şiddetle reddetmektir ki hakikat-sonrası tam da budur. İktidarlar ve medya işte bu eşdeğerlilikte, bu arada konumlanırlar ve hakikat-sonrası söylem de bu yarıktan doğar. Burada olguyla sanı, gerçekle yalan birbirinden pek de ayrıştırılamaz bir şekilde sadece seçeneklerden bir seçenek olarak yan yana durur. Bu üç tarzda kurulan uygunluğun çökmemesi için cehalet övgüsü, aklın küçümsenmesi, bilim karşıtlığı... hakikat-sonrasının önemli tezahürlerindendir. Çünkü kendi hakikat rejimine uygun olguların oluşturulabilmesi ya da var olan olguların yoruma tabi tutulabilmesi bu sayede mümkün olur. Gerçeğin sağlamasının alınabileceği mikyas değersizleştiği için 'olana var, olmayana yok' demeyi mümkün kılan gerçeklik düzeninin yerini hakikat-sonrasının bilgi/fikir-olgu/durum uygunluğu alır. Bu yeni uygunluk rejiminin sanal gerçeklikten farklı olduğunu belirtelim. Sanal gerçeklik fizik dünyadan ayrı olarak dijital dünyada varolurken; hakikat-sonrası fizik dünyada varolmaya devam eder, kendisine farklı bir dünya yaratmaz. Oluşturulan, inşa edilen olgu/durumlar yine fizik dünyadadır, ne ki yokturlar. Bir paradoks gibi dursa da hakikat-sonrasının olgu/durumları her ne kadar inşa edilse de aslında yokturlar, yani gerçek değildirler, yalandırlar. Varlıkları, kendilerini inşa eden fikirlere muhtaçtır, gerçeğimsi olmaklık özleri olduğu için fikirle uygunluk sorunu yaşamazlar. Hakikat-sonrasının kendi içinde kurduğu bu tutarlı gerçeklik insanı kendi içine çeker hapseder ya da sınırlar diyebiliriz. Şöyle ki, hakikat-sonrası fizik dünyayı zemin alır demiştik, buna gerçekle yalanın çelişkili ilişkisi diyebiliriz. Ancak bu çelişkili ilişki işlevsel bir birlikteliğe dönüşüp algının inşası ve aktarımı için uygun ortamı yaratır. Burada fiziki dünya gerçeğe benzerlik/hakikatimsi için maddi, somut bir zemin işlevini üstlenir. Gerçek ve yalanın birbirine bitişik vaziyette medyada akmasıyla insanın önünde bir çöp yığını meydan gelir. Burada artık insan yaşadığı beyhudelik nedeniyle neyin gerçek neyin yalan olduğunu araştıracak durumda değildir, bu tamamıyla ambale olma durumudur. Gerçek, kulaktan kulağa, ağızdan ağıza üretilip sonra medyada hızlıca yayılan haberlerle eşlenir. İnsan bu çöp yığından başını kaldırıp etrafını gözlemlemek ya da bu kirden kurtulmak ister. Ama gerçeğe dair tüm erişimleri, bilgi yığınları/çöpleri nedeniyle nerdeyse sonsuzca çatallanmış, alternatifler üretilmiş olduğu için neyin gerçek neyin yalan olduğu ayırt edilemez olmuştur. Gerçeklik duygusu bunca tahrip olmuş bir insan sonunda her şeye sırt dönmeye başlar. Fizik dünyaya sırt dönen insan yüzünü hakikat-sonrası rejimin kurduğu gerçekliğe dönmüş demektir. Eğer hakikat-sonrasından bir kavram olarak söz ediyorsak bu kavramın denk düştüğü olgu ve durumların da varlığını kabul ediyoruz demektir. Hakikat-sonrası da tıpkı sanal gerçeklik gibi kendi gerçeklik rejimini kurduğunu söylemiştik. Sanal gerçeklik varolduğu an itibariyle bilfiil mevcut gerçekliğe, somut varoluşa dayanmaz. Onunla fiziki olan arasında bir gidiş geliş yaşanır. Fiziki olan daha çok dijital teknolojiye açılan bir kapıdır. İnsan her halükarda fiziki olana döner, ama hakikat-sonrasında durum böyle değildir: Gerçek ötesi ise, gerçeğe dayanmakla beraber ona geri dönme gereği oluşturmayacak şekilde bilinci cezbeden ve ele geçiren, bilince alternatif bir dünya sunan bir ortam oluşumudur. Yani orada bir tür gerçeklik biçimi mevcuttur, ama reel olana kişi sırtını dönmüştür, ötekine de yüzünü! Bizatihi gerçek olan ve varolan, bu noktada, gerçek ötesi ülkesinin vatandaşını rahatsız ve hoşnutsuz eder. 3 Milay Köktürk bu sırt dönüşü daha çok psikolojik etkilerle değerlendirerek, kişinin reel dünyada mutsuz olmasına, reel dünyanın yüklediği sorumluluklardan kurtulmaya çalışmasına bağlar. Psikolojik etkiler de önemli olmakla birlikte insanın gözünde hakikatin bunca değer kaybetmesinde, gözden düşmesinde sürekli olarak maruz kaldığı gerçeğimsilerle gerçeğin yerinden edilmesi, giderek elden kaçması meselenin özünü oluşturmaktadır. Gerçeğin bir türlü ele gelmemesi, bir türlü kavranamaması insanı beyhudeliğe, giderek bir nihilizme sürükleyeceği aşikardır. Bazen kameralar bir anda başka bir olguya dönmeye karar verirler ve günlerce üstüne gidilmiş, insanların bütün sinir uçları uyarılmış bir konu bir anda buharlaşıverir; şimdi bambaşka bir olgu vardır, sürekli zoom yapılan. Örneğin bir ülke kimyasal silah ürettiği için işgal edilebilir; otuz-kırk tane kamyonetle gezen bir örgüt bir anda iki ülkeyi denetimi altına alabilir; yüzbinlerce sığınmacı ülkelerin sınırlarına yığılabilir. Ama çok geçmeden bütün bunlar buharlaşabilir. Kimyasal silah gerekçesi unutulabilir, örgüt yok olur, sığınmacılar buharlaşır. Ülkelere dair sırlar birden internet ortamına boca ediliverir. Daha makro düzeyde ozon tabakasına ne olduğu, kürenin ısınıp ısınmadığı meselesi ideolojik bir tartışmaya dönüşür. Bütün bunlar, olguları keyfice yan yana getirilebilmeyi ve bu sayede yeni bir hakikat rejimi kurabilmeyi mümkün hale getirir. Keyfilik sayesinde birilerine göre küre ısınırken, diğerlerine göre ısınmıyordur; birilerine göre devlet sırlarının internete boca edilmesiyle ülkelerinde neler de olmuştur neler, diğerlerine göre ülkenin rutin işleridir, hep olagelmiştir. Hakikat ölmedi, gerçeklik de bizim onu kavrayıp kavramamızdan bağımsız olarak olduğu yerde mukim. Sorun gerçeklikle kurduğumuz ilişki tarzının radikal bir şekilde değişime uğraması. Gerçekliğin kavranmasında aklın devre dışı bırakılıp duygu ve kişisel kanaatlere göre yorumlanması, olmazsa duygu ve kanaatlere uygun gerçekliğin üretilmesine postmodernizmin uygun bir vasat yarattığını söylemiştik. Postmodernizmle birlikte yaşanan iç içe geçmeler sayesinde gerçeklik durmaksızın yerinden edilir, sonrasılarla sonu gelmez yorumlara tabi tutulup buharlaştırılır. Özellikle sanal gerçekliğin hakikat-sonrasının neşvünema bulmasında payı büyüktür. Açıktır ki hakikat-sonrasından anlaşılması gereken gerçekten, doğrudan, sabit olandan kopmak, olumsallık, gerçekleşmemiş bir şeyi gerçekleşmiş gibi göstermektir. Mesele hakikatin sadece uygunluğun ölçütü olması değil, onun aynı zamanda ahlakın da ölçütü olmasıdır. Hakikat değersizleşip gözden düştüğü bir yerde ahlak ölçütü olma değerini de yitirir. 'Tam olarak maksada uygun düşen söz' aynı zamanda ahlaki bir tavrı da içerir ki hem bu tavır hem de bu söz hakikatin tezahürlerindendir. Zira insan sadece bilgi edinen, öğrenen birisi değildir, daha önemlisi yargıda bulunan ve buna göre seçim yaparak eyleyen birisidir. Hakikatin değerini yitirdiği ya da önemsenmediği bir yerde insan eylemlerinin övgü ya da yargı bakımından değerlendirilmesi giderek zorlaşır. Dahası insan, hakikat anlayışına uygun olarak olayları, olguları, durumları yorumlayıp kendisini inançlar manzumesinin içine yerleştirir. Bu sayede doğruca eylem ve doğruca değerlendirme yapabilmek için bir mikyas elde etmiş olur. 1 Graham Harman, Nesne Yönelimli Ontoloji, çev: Oğuz Karayemiş, Tellekt Yay. İstanbul 2020, s. 25. 2 Lee McIntyre, Hakikat-Sonrası, çev: M. Fahrettin Biçici, Tellekt Yay., İstanbul 2019, s. 27. 3 Milay Köktürk, Post-Truht ya da Mağaraya Dönüş, Pasajlar Dergisi, Ocak 2020, sayı 4, s. 44. Karesi İlkokulu'nu (1973), Atatürk Ortaokulu'nu (1976), Muharrem Hasbi Lisesi'ni (1979), Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'ni bitirdi (1983). Balıkesir'de aile şirketinde çalıştı. Halen İstanbul'da bir kamu kuruluşunda çalışıyor; e-edebiyat dergisi www. edebistan. com'un yayın yönetmenliğini ve Muhayyel Dergisinin yayın danışmanlığını yürütüyor. Edebiyat hayatına, 1982'de Güldeste Dergisinde yayımlanan \"Beyaz Gömlek\" adlı öyküsüyle başladı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Kayıtlar, Hece ve Hece Öykü'nün çıkışında yer aldı. Portakal Bahçeleri ve Pencere adlı öykü kitapları Arnavutça'ya; bazı öyküleri de Farsça, Korece ve Azerice'ye çevrildi. İlk öykü kitabı Gidenler Gidenler adıyla Yedi İklim Yayınları tarafından basıldı. \"Esenlik Zamanları\"yla Türkiye Yazarlar Birliği 1999 Hikaye Ödülü'nü kazandı. 2012'de çıkan kitaplar içinden yapılan değerlendirmede \"Mürekkep\" adlı öykü kitabı; Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği ve Ömer Seyfettin Hikaye ödülünü aldı. 2016 yılında Dede Korkut Edebiyat Ödülüne layık görüldü. Şu sıralar Şakar'ın bütün eserleri İz Yayıncılık tarafından basılmaktadır."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/handan-acar-yildiz-in-agir-bosluk-u-uzerine", "text": "Tüm bu kitapları okuduğunuzda Handan Acar Yıldız'ın kendine has başarılı çizgisini görürsünüz. Bu kitaplarda alışık olmadığınız kurgularla, aforizmalarla, felsefi hallerle, metaforlarla, anlatıcının iç monologlu eleştirel dil yetkinliğiyle karşılaşırsınız. Bu yazımda yazarın on dokuz öyküden oluşan Ağır Boşluk kitabını değerlendireceğim. Kendi içinde, evde, dışarıda kendisini mutsuz hisseden, dışlanmışlık duygusu içinde olan, anlaşılmamaktan mustarip, ilişkilerinde sorun yaşayan, yalnızlaşan insanlık hallerini karakter zenginliği içinde duygusal, incinmiş, eleştirel bir dille sunar. Konuları ud, ip-ilmek, jilet, balon, sünger gibi nesneler ya da hayvanlar üzerinden anlatarak çağrışımlı, mecazlı anlatımdaki başarısını ortaya koyar. Bu nesneleri aracı gibi kullanan yazarın asıl amacı tabi ki insanların davranışlarını, ruh hallerini, bilinçaltlarını duyurmaktır. Okuru biraz zorlayacak olan nesnelerin de ruhu varmış gibi karşımıza çıkmasıdır. Bilinçaltlarındaki karmaşalar, çelişkili ruh halleri, felsefi sorunlar, bocalamalar tüm öykülerin merkezindedir diyebiliriz. Ud Sancısı adlı öyküsünde bir çınarın ud olma serüveninde yaşanan sancılı süreci udu kişileştirerek anlatır. Ud meteforu eşliğinde değişen, değiştirilen, değişim esnasında bocalayan, aşağılanan, sonra değer gören ud eşliğinde aslında anlattığı insandır. Öyküyü bitirdikten sonra değişmek ya da değiştirilmek iyi midir, kötü mü sorusunu sorup eğer değişim iyi olana tekamül ediyorsa iyidir, diyorsunuz. Udu çalan kişinin alkışlar eşliğinde udu öpüp alnına götürmesi gibi. Kalk anneme yardım et dedi. Cevap vermedin. ÇİÇEK-SİZ öyküsünde bir cinayeti anlatırken aslında cinayeti değil de öncesini, kadını bu noktaya getiren insanlık hallerini, dramları anlatır. Yukarıdaki alıntılar süreci hissettiren ayrıntılardır. İncinmiş, kayınvalidesi tarafından dışlanmış, çocuğunu doğar doğmaz kapı dışarı edileceği tehdidini sindiremeyen, eşi tarafından yalnız bırakılmış bir kadının çocuğundan ayrı kalacak olma fikrine tahammül edemeyip işlediği cinayeti anlatırken büyüklerin hoşgörüsüzlüğünü, gelin-kaynana çatışmasını, annesi ve eşi arasında kalan erkeğin eşini ezip ezdirmesini, durup dururken mi bunları yapıyorlar, sorusundaki yargılayıcılığın yol açtığı yalnızlaşma sonucu içine kusturulan kadının çıkmazını anlatıyor. Öyküde geçen oyalanmak, zihnin en güçlü direnme şeklidir sözü bize şunu düşündürebilir: Acaba biz, sorunlarımızı hangi oyalanmaların ardına gizliyoruz. Yazarın bu öyküde dilimize yeni deyimler katma çabasını da görürüz. Başından aşağı kaynalar sular döküldü, demez de başından aşağı cehennem irinleri aktı, der. Pire için yorgan yakılmaz, diyenlere karşılık pireli yorganda yatılmaz, der. Yazar yine ip-ilmek metaforu eşliğinde nesneler üzerinden hemcinsine tutunamayanları, düşenin hemcinsleri tarafından kollanmadığını anlatır İLMEK öyküsünde. Bir ipin ilmek, hırka olma macerasını anlatırken fark edilmeyen, 50 kuruşluklar sepetinde gerilere atılan ip yumağı gibi biri tarafından fark edilmeyi bekleyen, silik, renksiz kalan insanları anlatır aslında. Bir ip bir hırka olmak ister, işe yarar olmak ister nihayetinde. Sürekli aynı ilmeğin kaçması ipin mi hırkanın mı kaderiydi, diye sorgularsınız. Özünde her insan işe yarar olmayı, yararlı olduğunun görülmesini, ilgi görmeyi, sevilmeyi, desteklenmeyi ister mesajını verir. Yazarın deneme diline yakın öykülerinden biridir ÇELİŞKİNİN HEYKELİ. Hayatının bir noktasında yara almış, örselenmiş insanların tüm kaybedişlerini önce yaşadığı bir olaya dayandırması, bu yüzden hep kaybeden, bir türlü hayata tutunamayan insan çıkmazlarını çocukluğunda kendisine ders vermek isteyen dondurmacıdan sonra dengesini yitiren birinin yetişkinliğinde de bir türlü kendisini toparlayamamasını konu alırDONDURMA- cı öyküsünde. Yazarın yine deneme diline yaklaşan öykülerinden biridir KADAVRA TERAPİ. Bir terapist ve onun birbirine benzediklerini sanarak bir araya getirdiği rüyalarında kendilerini kadavra olarak gören insanların terapi sürecinde aslında birbirinden ne kadar farklı olduğunu görüyoruz. Yazar, hayata karşı eleştirel bakışları başarılı bir dille yansıtmıştır. Bu insanların kimi kaybettiği tatları bir gerçeği arar gibi arar, kimi küçümsediği insanlara benzemekten mustarip, kimi düşlerinin üzerini değil altını çizmek ister, kimi sosyalleşirken sahteleşip tuhaflaşan insanlardan yakınır, kimi kötülüğünü gördüğü kişinin ismine benzer isimlerden korkar, kiminin gösterişçi anneler başlatır kabuslarını, kimi ne olursa olsun ama bir şeyin tiryakisi olmayı ister. Büyük deftere tükenmez kalemle attığımız imza mı uçmuştu, der BALON öyküsünün karakteri. Aynı odada oturup saatlerce tek kelime etmeyerek aynı mekanda ayrı meşguliyetler içinde paylaşımsız hale gelen evliliğini sorgular. Özlemek denilen o duyguyu nasıl kaybettiklerini sorgular. Ruhu, aklı kabına sığmayan farklı kadınların çıkmazlarını, oğlunu trafik kazasında yitiren bir annenin ölenle ölünür feryadını, önce çocuğunu zehirleyip ardından kendini altıncı kattan atan kadının gel gitlerini, avladığı süngerlere duyduğu aşkla sevdiği kız arasında kalan avcı eşliğinde av- avcı- kıskançlık- aşk çıkmazını, annelerini çaresiz gördüklerinde yanıp babalarını çaresiz gördüklerinde üşüyen minnet içindeki çocuğu, dıştaki farklılığını taşımaktan deliren genci, ahlaki bozukluğu nezle gibi algılayan kadınları eleştirerek konsomatris annesini ve onun içinde bulunduğu durumu anlamaya çalışan bir evladı bulursunuz diğer öykülerinde. Katılaşmayan, sevgi dolu yüreklerin artması temennisiyle."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/hay-t-i-muhayyel-muharriri-ii", "text": "Beden/Cisim, ateş gibi bir aşk ve gençlik esintisiyle okşandığı andan itibaren bana öyle dünya üstü bir hayal alemi bina etmeye başlamıştı ki bunun mevcut ve gözle görülemeyen her zerresinde hep sen hükümran oluyordun. Bu alem hep senin güzelliğinin nuru ile dolu ve parlaktı. Bazen hayattan, kendimden şüphelenip de talan ve yılgın azmim zayıflayınca hayalimdeki o şefkatli gözlerinle öyle cesaret verirdin ki hadiselerin tecrübelerinin bana, şu susuz faniye uzattığı acılık şerbetini yeni bir tahammülle kabul ettirirdin. O vakit tam hakikat saflığıyla çırpınan bu kalp, elim teselli kanatlarının o tatlı temaslarıyla ümit ve sükunet bulurdu. Buradaki genç kız bir genç kız değil. Genç kızlığın timsalidir. Her gencin seveceği ve sevilmek isteyeceği kız ki kim olduğunu, nerede bulunduğunu, ne vakit rast geleceğini bilmediği halde herhangi bir genç kızı görse heyecanla Ah acaba o mudur? der de bu kız kızların ayrı ayrı hiçbiri olmadığı halde hepsi birden o genç kız olur. Hep Ah işte o! helecanlarıyla görülen bu genç kızlar. Bunlar; bu arabalarda, bahçelerde, sokaklarda gördüğüm latif ve seçkin genç kızlar hep güzeldi, hem pek güzeldi fakat sen değildin. Onlar senin eksik bir yanından, o ezeli güzelliğin soluk bir parıltısından başka bir şey değildiler. Sen, hissediyordum ki sen benim pek yakınımda idin. Sen benim tefekkür hücreme kadar gelir, orada ruhumu iltifatlarınla sarhoş ederdin. Fakat ne yazık ki seni, senin yüzünü benden gizleyen o gül renkli örtü hiç açılmazdı; hep saklı kalırdın. Sonra bu ziyaretlerinden yadigar olarak etrafıma bir namus kokusu, bir bekaret kokusu bırakırdın. Hayatın kokuşmasını duymamak isteyen ruhum bunu ne büyük arzuyla koklardı ve koklamakla hayatın saldırılarına direnmek için ne kuvvet bulurdu ki bütün fenalıklar ona hiç etki edemeyerek üzerinden akar, giderdi. Fakat genç için bu kadar muazzez, bu kadar ulvi olan bu kız, bir gün hayatın bütün hakikati, insanlık özellikleri, hayvanlık şehvetleri ile görünüp işittiklerine inanmaz, gördüklerini yorumlarken artık hakikat daha ziyade aşikar edilemeyecek surette ortaya çıkıyor. O zaman görüyor ki bu genç kız Öyle adamları öyle maceralarla sevmiş, O küçük kulaklar öyle bayağı sözler işitmiş, o güzel kokulu dudaklar öyle olmayacak lakırdılar söylemiş ki bu adilikler karşısında varlığın ufkunda artık ne yazık ki hep feryat yankılanıyor. Hep boşuna uğraşlar... Bundan sonra gencin hayatı hep boştur. Etrafında hep 'Hiç!' feryadı yankılanıyor; hiç! Hiç! Fakat bazen eski saflıkların hatırasının şiddetli hücumundan kalbim pek hasret çeker; o şiir ülkesi için, o eski vatan için şiddetli bir memleket hasretine tutulur; şimdi ıssız olan o eski güzellik ve saflık mabedinin eşiğinde o vakit ağlayan ve inleyen hasta bir kalp görürsün ki orada eski hislerini eski ümitlerini arar. Şiir ülkesi, o eski vatan.... İşte esef o eski vatandan ayrı olmaktan ileri gelen esef ki yazarın ilk yavanlığı karşısında dikkate değerdir. Bu parçada ifade biraz, zemine az uygun; fakat mana, manadaki kapsam bir cümlenin bütün anlamlar silsilesi bütün bir kalp halinin ifadesi. Bu eser neşredildiği zaman Cahid'i iyi tanıyanlar Bu hafta sen kendin değildin! dediler, onu o kadar hissiz görmeye alışmışlardı ki bu galeyana getiren şaşkınlıkları oldu; halbuki onları daha büyük şaşkınlıklar bekliyordu; sonra Hayat-ı Muhayyel geldi, sonra Yaz Hatıraları geldi, sonra Koruda geldi. Bunlarda Cahid hayatı seviyor, insaniyete merhamet ve şefkatle bakıyor: şimdi rahim tabiat oluyor, faal tabiat oluyor. Bazen saadetine tahammül edemeyerek saadete ermişçesine feryat ediyor; nihayet birazında her şeyi itiraf eyliyor, Senin muhabbetin! diyor. Mahlukatın en değersiz bir parçasını bile seviyorum. Acz ve eleme karşı bu şiddetli fazilet, hak ve adle bu şiddetli bağlılığı, bunların hilafetine karşı bu şiddetli nefreti bana senin muhabbetin, beni bedbahtlıktan kurtaran, hayatımı aydınlatan, gittikçe artan muhabbetin verdi. Bende ümit, neşe, saadet ne varsa hep senindir. Bende gayret, fazilet, insaniyet ne varsa hep senindir. Bunları bana senin o muazzez, o sonsuz muhabbetin verdi. Ebedi minnettarınım. Böyle iken bir gün kalbinde bir ferahlık buluyor, ona rast geliyor, birden bütün ruhun karanlığında bir güneş yükseliyor: Asıl yaşadığımı şimdi anlıyorum, seni düşündükçe, seni sevdikçe ruhuma bir sonsuzluk dolar gibi bir şey hissediyorum. Ve bütün bunları muhabbet yapıyor; işte, belki bir kadın sebebiyle, o sahtelikten, hileden, acz içinde bir galibiyetten vücut bulmuş bu kadın kalpleri arasında belirsiz ve hayali bir ihtiyacı takipten yorulan, muhitteki bütün adilik ve bayağılıktan iğrenen adam böylece yine bir kadın sebebiyle hayatı bu kadar seviyor, artık çalışmak için kendinde cesaret, yaşamak için metanet hissediyor... demek fenalık hayatta değil, bir kadında imiş! Fakat dikkat edilince bu, mevcut ruhun bir meylini gösterir ki o da fikri kurumlarımızın kurulu, sağlam bir şey olmayıp pek hadis pek gelip geçici olduğudur; birtakım kederli sebepler ile fevkalade bolluk/genişlik peyda ettiği halde işte böyle bir avuntu esintisiyle bizden bir emeller ve fiiller hayatı yeşeriverdiğini, bizde fikri hayatın daha o kadar ihtiyarlamadığını, iradi hayatın henüz harekette bulunduğunu gösterir ki avutucudur. Cahid, bizde Avrupa'nın yalnız romantiklerini tanımakla kalmayıp son yarım asrın fen ile o kadar uyuşan edebiyat felsefesini sevmiş bu sebeple hayatın önemli meselelerinin cazip muammalarına dalmış bir düşünce sınıfının en çalışkan en metin ferdidir. Kaleminde fikri koruma ve meslek için güçlü bir azim varken bu kalem hissiyat ve emellerini tasvir edeceği zaman sanki bülbül tüyü oluyor; titreyebilen, ağlayabilen bir şey oluyor, sanatına sahip oldukça şiir ve tahlile bir denklik vererek, özellikle şimdi, öyle hikayeler yazıyor ki mükemmel olmak için bir kusurları varsa kusursuzluklarıdır. Bu küçük hikayelerin asıl küçüklüğünü teşkil eden şey bir hayati olayı açığa çıkarma, ani heyecanı tespit edebilmek ve bunu nispetsizlik, ahenksizlik yahut vahdetsizlik mi demeli bilmem, hikaye yazanlar için ekseriyetle düşülen boşluktan kurtarmak, eseri mevcut kısımları dengeli durdurabilmek, ayakta tutabilmektir ki Cahid'in de herkes gibi şu kusurlarla yaralı eserleri olmakla beraber mesela Görücü, Yaz Hatıraları, Kanto Bir Perde nevinden hikayeleri bu denklik ve uygunluk cihetinden birer Küçük Hikaye numunesi sayılacak şeylerdir. Hakikatte küçük hikayeler roman yazım tecrübelerinden başka bir şey değildir; şu bakış açısından Cahid, her türlü koşullarıyla Bugünkü Romanı yazabileceğini göstermiş bir muharrirdir. İlk eserindeki- Hayal İçinde'den bahsetmek istiyorum, zira Nadide ismindeki ilk romanı emsali arasında bir şey olmakla beraber eser değildir-fazla kuruluk yerine şimdi eserlerinde bir göz yaşı bolluğu ve şiir var; ifade şimdi güçlü ve sağlamdır, hayat felsefesi tamam sayılabilir; yalnız bir eksik var ki o da bu yazılacak romanı okuyup anlayacak ve layık olduğu derecede takdir edecek bir okuyucu topluluğudur. Bu hikayelerin üslubuyla, düşünce tarzıyla birçok dürüstane hakikatleri kabacasına nasıl diyeyim? Cahindae bir şiddetle ile yüzümüze vuruşuyla, bu hikayelerin şimdiye kadar hatta en bölünmüş olanlarından bile gördüğü kabul tarzı düşünülürse aynı meslekte devam edip bugün böyle muvaffak olmak için Cahid'in- adedi o kadar çok olan- heveslenme yazarlardan olmayıp yazar olmak için doğmuş, bir kalıtsal sebeple huyca şöyle veya böyle olan bir insan gibi mizacına Avusturya musikisi-şinaslarını meşhurlarından olup ahiren vefat eden ve Vals mucidi diye yad olunan meşhur Straus tabiatıyla zaruri yazar olmuş bir edip olması lazım gelir ve öyledir. Şimdi, bu kadar ciddi yazarları olan bir matbuatta edebiyatçılar ile okuyucular arasında mevcut mesafe okuyucuların ciddi olmamalarından başka neye yüklenmiş olabilir? Bunlar evvela okumuyorlar, alıştıkları tarza zerre kadar muhalif bir eser karşısında bulundular mı gayrı bize bir nefretle bakıyorlar, okumadan hüküm veriyorlar. Arada ilk anlaşılmazlık böyle kuruluyor; sonra gelişimi ve numunesi bu kadar yabancı durdukları edebiyat mesleği, bir gün okumak isteseler bile kendilerine yabancı olacak kadar ilerlemiş bulunuyor ve artık ihtilaf tamamen karar kılıyor. Ben öylelerini tanıyorum ki bu eserleri sevmemek için lazım olan sebeplerin cümlesini bir araya getirici idiler, ilk zamanlarda hiç sevmiyorlardı, tahammül edemiyorlardı fakat okudular, okudukça yabancı durdukları arzularından, kendi hayatlarından başka bir şey için uğraşmadığını anladılar, artık seviyorlar. Asıl söylemek istediğim şeyler kaldı; Hayat-ı Muhayyel'in içine aldığı hikayelerdeki sanat inceliklerini, üslup güzelliklerini, öyküleme letafetlerini, hasılı Cahid'in kaleminden çıkmış olan ve son nesrin en ciddi, en latif sayfalarını oluşturan bütün edebi güzellikleri göstermek isterdim fakat düşündüm ki bunu bu yazarlık mesleğinin hemen hemen kurucusu olan Halit Ziya'nın açıklama ve tasvirine bırakmak yazar için de okuyucular için de bir fikir ziyafeti hazırlamak olacak; bu nimeti elden kaçırmamak için işte burada sükut ediyorum. -Tarabya- 1994 yılında Sivas'ta doğdu. İlköğretim ve liseyi Sivas'ta okudu. Sivas Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmenliği 2016 mezunu. 2017 yılında Sivas Cumhuriyet Üniversitesi İslam Tarihi ve Sanatları Bölümü Türk İslam Edebiyatı ABD'de yüksek lisansa başladı ve 2020'de mezun oldu."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/hayat-i-muhayyel-muharriri-i", "text": "Cahid'in şu üç senelik edebiyat hayatında iki ayrı safha vardır ki eserlerini benim kadar dikkatle takip edenlerin ister istemez bunu fark etmiş olmaları gerekir. Bana üç yüz on iki yazında müsvedde olarak okumak için verdiği Laktenis başta olduğu halde birikip öbür sene Servet-i Fünun'umuza sıralı olmayan bir surette giren ilk hikayeleri, sonradan yazdıkça artık sıra ile yayınlanan diğer eserleri iki kısma ayrılabilir, fakat aradaki değişim safhalarını göstermek şartıyla bunların birbirine külliyen muhalif olmadıkları görülebilir. Filhakika bunlarda öyle alametler vardır ki hem birinci hem ikinci safhaya aittir. Cahid ilk eserlerinde psikolojizmin natüralizme çok meftun olmuş bir talebesi gibi görünür; hararet ve heyecanı az, bunu var gibi göstermek arzusu çok talebe... Haşin bir determinist, ziyadesiyle yalnızlığı seven ve kuru olduğundan o eserlerde aranılırsa sağlam bir heyecan hamlesine nadir rast gelinir; romantiklerle alay ediyor gibidir, ve bunu mahsus yapıyor zannolunur; bu eserlerde görülen hararet ve heyecan izleri samimiyet korkusu vermez. Bir heyecan hissettirmek ve ifade etmek istediği yerlerde bile insana ait kötü hallerin tasvirine meyleder. Bazı eserleri, o zaman yayınlanmış olan başka muharrirlerin hikayelerindeki yoğun duygulara ve coşkun heyecanlara zıddolsun diye söylenmiş gibidir. Mis Heri deki ateşli hayal ve şiir, kızın en hararetli sözlerine oradaki gencin verdiği cevaplar... İşte Cahid'in hayatın bütün şairane heyecanlarını anlama tarzı bundan ibarettir. Şiire, hülyaya aleni bir muhalefet, onda akıl ile kalp kaslarını faydasız bırakacak kadar faaldir. Hayal İçinde romanının kahramanı, bu tecrübesizlik kurbanı Nezih'in bütün halleri göz önüne getirilmeli. Nezih mesela Büyük Ada'da Marmara'nın geniş ve büyük ve manzarasına hakim bir tepeye çıkıyor da oradan ruhu titretecek hiçbir güzellik göremiyor. Nezih'in sevdasını tetkik edenler bu sevdada kalp yerine, duygulanmalar yerine düşünceyi, içgüdüyü bulurlar. Onunki bir aşktan öte bir gençlik çevikliği arzusu idi. İşte ilk eserlerinde mükemmel olmak için yalnız bu, nasıl diyeyim bilmem, bir kuruluk, bir şiirsizlik vardır. Sade, tahlil yeteneği ile gözlem kabiliyeti ve tasvirleri hayat ve insanlar hakkında son derece tecrübelerin verdiği kötü bakışlarla birleşerek bu eserleri meydana getiren halet-i ruhiyeyi teşkil ediyordu. Bunu eserin tetkikiyle anlayabiliriz: İşte onlar da basıldı, bir kitap oldu; Hayat-ı Muhayyel Cahid'in ötede beride, en büyük kısmı Servet-i Fünun'da basılan bütün küçük hikayelerini içinde barındıran bir kitaptır ki adet olduğu üzere ilk hikayenin ismini almıştır. Bu hikayelerin içinde öyleleri var ki sahih edebiyat meftunlarınca bugünkü edebiyatın en güzel sayfalarını teşkil eder; işte Görücü, işte Bir Münasebet, işte Kanto, Bir Perde, işte bir kalemin bazen bir fırça olabileceğini ispat eden Köy Düğünü. İtiraf etmeliyim ki bu hususta kitabın yazarı bana çok yardım ediyor, zira kendindeki fikr-i tahlil ve tetkikin sevkiyle eserlerinin bazısında kendinden öyle bahsetmiş ki ben sade bunların arasından geçip kaydedeceğim. Bunun için eserlerinden objektif, yani gayr-i şahsi olanlarını bırakıp içinde bize kendinden bahsettiği eserleri, kendi ifadesiyle; subjektif, yani şahsi olanlarını ele alacağız. Evet, hayatın değersizliği, mücadelelerin beyhudeliği... Hayatımızı sentez eden bütün ihtiyaçlarımız ikna edildikleri halde bile bundan doğan memnuniyet pek az devam eder; zaten elde etmek için arkasından o kadar koşup yorulduğumuz isteğimize, şiddetli arzumuza temas edince nazarımızda o kadar büyüttüğümüz bu şeyin de ortaya çıkmasıyla yeniden birtakım acının ihtiyaçlarını meydana getiren bir yeni ihtiyaçtan ibaret olduğunu görürüz. Zevklerimizde öyle bir şey vardır ki elemlerimizden ibaretmişler gibi acı duyarız. Bununla beraber birçok manevi ihtiyaçlarımız, birkaç zavallı zevkimiz var. Fakat bunlar da hep hayalimizle büyüttüğümüz, gerçeklik dairesinden çıkardığımız şeylerdir. Aşk mı? Bütün sevilenler yalancı, bütün kalbi meyillerimiz yalandır. Hakikat-i aşk bir nevi ihtiyacımızın bir nevi memnun edilmesinden ibaret; sade bir hislenmeden, bir maddi arzudan başka bir şey değil. Asıl mevcud olan düzenli hayat zaruretinden ortaya çıkan bencilliktir. Böylece, şefkatlerimizin derecesini görmek, anlamak da beşeriyetimizin icabı, yazar tanımadığı, bilmediği bir kadına rast geldiği, onu çirkin bulduğu halde sebebini bilmediği bir temayül ile ona nikah kıymaktan kendini men' edemiyor; bin türlü elem verici düşünceler ile mustarip oluyor; çirkin bulduğu halde yine bu sevdiği yabancı kadın tabağındaki çirozu çiğneyerek ağzının açıklığını gidermek istiyor: Ya ben bütün varlığıma yayılan daimi dertleri mahv etmek için hangi tatlı saadetin tadıyla avunayım? Ah ben tüm bu saadetleri ısırıp şu anda mevcudiyetimdeki marazlı kuyularımın zehirlerini oraya dökecek kadar kötü niyetli, bütün insanlara sefaletlerimizi, aczlerimizi yüzlerine vuracak kadar küstah olmak istiyorum. Arıyor ve bulamıyor, işte elem de buradan geliyor. Tabiat hadiselerinin cereyanına bizim hiçbir tesirimiz olamayacağını fen ve hayat isbat etmiyor mu? Dış görünüşte ulvi bir aheng olmak üzere görünen bu intizamın esası birtakım kanunlara göre birbirlerini imha veya ibka eden unsurların birçok teşebbüs neticesinde peyda olmuş dengeden ibaret değil midir? Bu acı, bu yalnızlığı seven eserler arasında aşırı sevgiye layık bir samimi duygu, bir temiz ahlak, bir yüce niyet gösteren kıymetli sayfalar da var. Bunlarda görülüyor ki yazar sade, saf kalbleri seviyor; bu kötü hal ve hareketlerden arınmış tabiatlara, bütün perestişini onlara vakfediyor, Hayat-ı Muhayyel de tasvir ettiği adamlar hep böyledir; onlar için tertib ettiği hayat tarzı hep bu hayat tarzıdır. Büyüklerini elemlerini kederlerini, zaaflarını, saadetlerini yazmak, işte bunu istiyor; en güzel bir hikayesi olan Görücü de bu esas üzerinedir. Cahid bunda hayatı, vakasız, felaketsiz, birbiri ardına devam eden günlerin yekrengiyle en güzel emelleri solduran, en taze vücutları harab eden hayatı, bize ne güzel, ne şiddetle hissettiriyor; Bir Münasebette yine asıl vaka kahramanı hayattır. Bu sayfalar okunurken insan ayakların aciz kaldığı azametli hayatı görüyor, ondan müteessir oluyor, ölmek istiyor. Oh kederli, kederli... Hep kederli... Her satırından devasız elemler sızan bu sayfalar, hatta şevklerden, hatta emellerden bahsetse yine insana bir ümitsizlik ve sıkıntı çöküyor; ne yapmalı, ya Rabbim, o halde ne yapmalı? İşte hayat hakikatlerinin bu acılığına mukabil insan bir hayali bir hayat kuruyor. İlkel insanların hayatı gibi saf, mesud bir hayat. Kitapta buraları okurken hayatın boş telaşı ve zorluklarından dinleniyor, uzun bir dost tesellisi ile mesud oluyoruz. Fakat hayal içinde hasıl olan bu saadetten sonra yine çirkin hakikatle pençe pençeye geliyoruz; orada ezeli saflığıyla taşıdığı aşkıyla evlatlarına numune teşkil ettiğini gördüğümüz saf ve tertemiz genç kızın yerine hakiki genç kızı görüyoruz; yazar bunu bize olanca maddiyeti, hayvanlığı ile gösteriyor. Bu genç kız, hayal ettiğimiz gibi değil hakikaten yaşadığı gibi tasvir olunan bir genç kız bizi yeniden bir bezginlik devrine boğuyor; anlıyoruz ki yazarın bütün acılıklarının ilk sebebi bu genç kızdır; hayat hakkında ilk emellere, ilk hülyalara onun için düşmüş, her şeyi onun için istemiş, fakat sonra onun ne olduğunu öğrenmiş, emellerini, itikadlarını hep onun nazarı, vefasız tebessümü, soğuk aşkı ile zayi etmiştir. İşte bundan feryat ediyor, fakat bütün eski emellerin özlemini ne acı acı ihsas ediyor, eski güçlü itibatını acıyla yad ederek şimdi ne hale geldiğini ne şikayetlerle anlatıyor. Ne yaptın ah ey genç kız? diyor, Hani o saflıklarla, güvenlerle, ümitlerle dolu olan kalbimi ne yaptın? Şimdi o kalbin yerinde, o bütün saflığı ile, bütün yüceliği ile ince bir tül mendil gibi pembe pençesine teslim ettiği o kalbin yerinde paçavra gibi bir kan yığını görüyor... Çünkü onun bütün düşüncesinin gücü bu genç kızın cazibesinin hazinesine yeni bir kutsama sebebi ilave etmekle meşgul ve hoşnut idi. -Mabadı var-"} {"url": "https://edebistan.com/deneme/hayata-dair-dikkatler", "text": "Bu hadiseden bir iki gün önce irfanına güvendiğim bir ağabeyimle laflıyoruz odamın kapısında. Hani şu sözün en tatlı olduğu yerde. Söz Sezai Karakoç'a ve onun klasik şiiri Monna Rosa'ya gelip dayanıyor. Onun yorumu şöyle: 'Eğer Sezai Bey, sevdiği kıza ulaşabilseydi, ona bir buse kondurabilseydi bu şiir yazılmazdı.' Düşünüyorum da, doğru. Vuslatın olduğu yerde firakın şarkısı çalmaz. Vuslat oldu mu, dert kalmaz, ney inlemez. Yakini bulan bir kişi, onu tasvire ve tahlile yeltenmez. Bilen susar. Yakini bulanın sükutu, hemhal olmanın huzurundan gelmektedir. Bundandır ki çok söz iyi görülmez. Arayışın ve belki de hiç bulamayışın emaresidir. Tıpkı denizin içindeki balığın denizi tarif edemeyişi gibi, varan/olan/bulan da halini anlatamaz. Ancak arayanlar yazar veya konuşur. Hangisi değerli peki? Tarihe muhteşem bir şiirle not düşmek mi, yoksa şiire hacet bırakmayacak vuslat mı? Kim açısından? Eğer Sezai Bey açısından bakılırsa hiç şüphe yok ki, vuslat daha esaslı bir hal idi. Bizim gibiler açısından ise Monna Rosa'yı okumak bir nimet. BAY Resmi etki içimizi kuruttu. BAY Boşalıyorlar. Her ülkede rastlanıyor böylelerine. Yürüyen merdivenlerin koşarak çıkıldığı bir şehirde, hızla akan hayat içre, evlad ü iyal ile hemhal olma ve rızkını helalinden temin etme yükümlülüğünü sırtta taşıyarak var olma savaşımını veriyor ya da vermeli insan. Gerçekten de hayat, görmesini bilen insan için hiç umulmadık yerlerde inanılmaz imkanlar sunuyor. Ayrıntılar farkına varabilmek inşa ediyor bizi iyi insan olma yolunda. Önce göz ile normalleşiyor hadiseler, etraftaki çizgiler, zaten yorgun olan zihin ise sürekli görme eksenli yaşamaya alıştırıldığı için takip ediyor gözü. Göz görmeyince gönülden de uzaklaşıyor hakikat. Her zaman dinç olmayı salık veren enstürmanlar bulmalı insan kendisine. Yoksa gitgide yitiyor insan oluşumuz."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/her-tercih-bir-defa-yenilmektir", "text": "İdamın ne olduğunu tuhaf bir karşılaşma ile Türkiye Gazetesi'nin kütüphanemizin raflarını dolduran Yeni Rehber Ansiklopedisi ile öğrenmiştim. Şimdilerde Vikipedi'de yaptığımı çocukken de yapardım. Kafam estikçe ansiklopedi okumanın bilgiyi özümsememe yalnız ondan bir tortu bırakma gibi bir maraza neden olacağını bilmeden elbette. İnternet nam kutsal ve yoğun bilgi kaynağının henüz eşiğimizden içeri adım atmadığı zamanlardı. Sert kapaklı, bordo ciltli ansiklopedinin 27 Mayıs Darbesi'ni anlatan maddesinde, yazı aralarına serpiştirilen sansürsüz idam fotoğraflarını çocuk bilinci ile ne olarak algılamıştım emin değilim. Ama ölmek mefhumunu idrakimle aynı döneme rastladığına göre öldürülme eylemi de kafamda bir yere oturmuştu demek ki. Müteveffaların Yassıada'daki o Eylül sabahında kendilerini ölüme taşıyacak yolu ağır aksak alışlarını gösteren, kırılmış boyunlar ve üzerlerine asılmış mahkumiyet hükmü taşıyan fotoğraf kareleri gözümün önünde hala. Ölüm cezasının bir mahkumiyet şekli olarak kanunda yer aldığı dönemleri yaşadım hatta azılı mücrimler için Kesin asarlar! denildiği zamanları da biliyorum ancak belleğimi taradığımda kamuoyuna mal olmuş büyük bir ölüm cezasının icra edildiğine dair bir anıya rast gelmiyorum. Arada infial yaratan bir suçun sebep olduğu reaksiyonel çıkışlar ve sosyolojik travmalarımızla gündeme gelmeye devam ediyor idam tartışmaları. Siyasi arenada ısıtılıp ısıtılıp konuşulsa da Avrupa Birliği ceza müktesabatının hukukumuza tatbiki ile bütünüyle toplumsal gerçekliğimizden çıktı esasen. Gemimiz bir gün AB rotasından bütünüyle dümen kırmazsa da geri gelmesi hukuken mümkün değil. Kıta Avrupası hukuk sisteminden tamamen, Anglosakson sistemdense büyük oranda dışlanan bu tecziye biçimi, yine bu sistemlere entegre olan toplumları için uzak ancak rahatsız ve kimi zaman romantikçe kaşınıldığı için utanılası kollektif bir anı. Sanat eserlerinde yahut tarih kitaplarındaki yer aldığı kadarıyla var bilincimizde. Ölümü bir cürüm karşılığı cezalandırma olarak kabul edip uygulayan hukuk sistemine sahip ülkelerde ise mezkur gerçeklik yaşamın bir tarafında yürürlüğünü yitirmemiş bir vakıa olarak sessizce hükmünü sürmeye devam ediyor. Ceza Genel Hukuku dersini alırken ilgimi en çok cezbeden konulardan birisi ceza verme ile ne murad edildiği ile ilgilenen cezalandırmanın amacıydı. Uzun zaman konuyu kafaya takıp üzerine okumalar da yapmıştım. Bir toplumsal olgunun üzerine akademik ve teorik anlamda fazla konuşulduğunda gerçekliğini yitirme riski var. Cezanın amacı mevzunu çalışırken de teorik alanın dışına çıkamadığım oldu. Sanki dışarıda suçlar işlenmiyor, cezalar verilmiyor da yalnızca teorik varsayımlarla çıkarımlar yapıyormuşuz hissine kapılmıştım. Bunda konu hakkında düşünürlerin yaptıkları yorumlar da etkili elbet. Gerçekleşmesi imkansız önermelerle konuyu izah çabaları kavramsal bagajımı teorik alanda sıkıştırıp bırakıyordu. Kant'a göre devlet ve toplum anlaşarak varlıklarını sona erdirse dahi, toplum dağılmadan önce cezaevindeki son katil de asılmalıydı mesela. Hegel cezayı hukukun inkarının inkarı saymaktaydı. Tüm bu önermelerin arasında ve farazi tartışmaların içinde boğuşurken dünya üzerinde bu sorgulamaların gerçekleşmesine gerek dahi duyulmadan insanlar idam cezası ile ölmeyi sürdürüyor. Teorik olarak üzerine arsız ve şımarıkça konuştuğumuz meselenin aslında insanın asla yerine koyulamayacak hayatının son bulması olduğunu düşününce bir duvara çarptığımı fark etmiştim. Uzun zaman sonra mesele üzerine düşünmem bir film sayesinde oldu. İdamın yalnızca mahkumla onun biyolojik ve toplumsal olarak ilintili olduğu insanlarda değil hükmün talebinden ifasına kadar geçen süreçte rolü olan herkeste dikey ve yatay eksende derin bir yara olarak kalabileceğini gösteren bir film: Şeytan Vucud Nedared. Filmin künhüne vakıf olmayı denemeden önce ismiyle ilgili bir şeyler söylemem gerek. Farsça vucud nedared ifadesi bir şeyin yokluğunu anlatan kelime grubu. Farsçanın yardımcı fiili bol gramerinde sıradan duran ifade Türkçeye şeytan yoktur şeklinde çevrilse de aslında şeytanın vücudu yoktur çağrışımını da barındırıyor. Bu çıkarımım filmin bütününe sirayet eden kötü olmak meselesini kavrayınca daha da netleşti. Mohammad Rasoulof, İran'ın yasaklı yönetmenlerinden. Hakkında, izinsiz film çekmek suçundan verilmiş mahkumiyet hükmü de var. Soruşturmalar ve yargılamalar yıldırmamış yönetmeni. Bir rivayete göre dört kısa film çekiyormuş gibi göstererek tamamlamış Şeytan Vucud Nedared'i. Filmin birbirinden bağımsız ancak belirli bir temanın etrafında oluşan dört hikayesinden ilkinde İranlı sıradan bir ailenin günlük koşuşturmalarını şahitlik edip filmle bağımızı yarım saat kadar zorlukla koruyoruz. O kadar sıradan bir hayat ki izlediğimiz. Türk bağımsız sinemasının da çok sevdiği uzun sekansların boy gösterdiği bir hikayenin içinde ekranla anlamsızca bakışıyoruz. Vardiyalı olarak çalıştığını anladığımız Haşmet, hayatındaki kadınlara yani karısı, kızı ve annesine karşı oldukça munis bir karakter çiziyor bu arada. Algılara aykırı bir doğu erkeği profili. Ev temizliğine yardım ediyor, karısının saçını boyuyor, kızı ile sorunsuz bir ilişki sergiliyor. Hatta hayatında bu kadınlardan başkası dahi yok. Fakat Tahran'ın kirli havası ve kaosu içindeki bu çekirdek ailenin iyilik timsali baba öznesinde şekillenen hikayesinde Haşmet'in çizdiği munis profilin hikayenin climaxi için ne denli özenli ve güçlü kurgulandığı bölüm sona ererken yerine oturuyor. Haşmet'in uykudan önce aldığı hapları, şehirdeki yeşil ve kırmızı ışıklara neden takılıp kaldığını bölüm sonundaki vuruş ile anlıyoruz ki bu vuruş birkaç saniye hareketsiz bırakıyor. Gerilimli gecenin sonunda uzayan dağ manzaraları arasında açılan favori bölümüm olan Doğum Günü'ne giriş yapıyor sonra film. Yeşilinin bolluğundan Kuzey İran'ın dekor olarak seçildiğini tahmin ettiğimiz bölümde izne gelen bir askerin orman içinde yer alan gölde yıkanışı bir vaftiz yahut boy abdesti ile temizlenme sembolü kuruluyor doğrudan. Javad, ailesi ile uzak bir dağ köyünde yeşillik içinde mukim sözlüsünün doğum günü için izne geldiğinde onlarla görüşmeden önce arınmayı, asker kimliğini ormanına ötesinde bırakmayı istiyor. Yiyeceği büyük tokattan habersiz elbet. Doğanın ve özgürlüğün tadını çıkarırken çiftin arasını kör bir makasla kesecek bir hikaye o an yolunu çizmeye başlıyor. Aile dostlarının ani ölümüyle doğum günü gölgelenen Nana'nın kalbi ile aklını bir teraziye koyacak olan olay, Javad'ın ise bölüm boyu peşini bırakmıyor. Ölümün zehirli tadı dağın başında dahi ardı sıra yol alıyor Javad'ın. Bir ağaç dibindeki su birikintisinde ölmeyi isterken de yine başka bir çaresi olmadığını idrak ediyor. Javad'ın Bazen buna mecbur kalıyorsun çünkü onların karşısında güçsüzsün. dediği yerde karşısındakinin Gücün, hayır demende. deyişi seçimlerimizin bizleri biz kıldığı hakikatini hatırlatıyor. İkinci bölümdeki diğer asker olan Pouya'nın cesareti Javad'ın ellerinden akıp gidiyor. Cezaevinin kasvetli havasından çıktı sanılan film bu sefer kötülüğün peşini bırakmadığı Javad ile Nana'nın parmaklarının uzaklaşması ile bir sonraki bölüme geçiyor. Nana, Javad'a Seni özleyeceğim. diyor yalnız. Öp Beni ise filmin idam meselesinden uzaklaşabildiği kadar uzaklaştığı son bölümü. Burada taşranın da taşrasında işliyor hikaye. Uzayan kuru dağlar, tozlu yollar. Almanya'dan gelen misafiri ile arasındaki bağın bir zaman çözümlenemediği Bahram'ın seçiminin sonucunun yıllara sirayet edişini görüyoruz. Bahram bir zamanlar tıpkı ikinci bölümdeki Pouya gibi birilerini öldürmeye zorlandığı anda çareyi kaçmakta ve hayır demekte bulmuşsa da bu seçimi, nihayet onu ölümün kıyısında başka bir hakikatle yüzleştirmek istiyor. Ailesinin dağılışı gözleri önünde gerçekleşmiştir Bahram'ın. Seçiminin bedeli ağır olsa da kararının arkasında durmaya devam etmektedir. Almanya'dan gelen misafir Darya'ya Seni kümesime dadanan tilkiyi vurman için zorlasam ne yapardın? diye sorarak kendi vicdanını misafirine açmaya girişiyor ama en yanlış yerinden. Toparlaması imkansız bir yol açılıyor aralarında. Darya, Bahram'ın karısı Zaman'dan hakikati öğrendiğinde yıllardır aradığı huzur Bahram'ın bakışlarından edebiyen çekiliyor. Yol bir kez daha ayrılık için uzanıyor tozlu tarlalar arasında. Filmin metropolde başlayıp ücra bir köyde bitişi ritmin tam da yönetmenin istediği şekilde sonlanışı aslında. Önce sakin bir şehir hayatı, sonra gerilim ve aksiyon içinde bir kaçış, ardından huzurlu bir taşra dinlencesine bulaşan hesaplaşmalar, onun da ardından uzağın uzağında pusu kurmuş yenilgi. Yönetmen, ölüm ellerimize bulaştığı zaman huzurlu ve sakin bir hayatı ne şehirde ne de uzaklarda da bulamayacağımızı gösteriyor. Bir de her tercihin en az bir defa yenilmeyi de göze almak olduğunu. 1991 doğumlu. Çukurovalı. KTÜ Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Öyküleri ve yazıları Post Öykü, Alandayız, Mahalle Mektebi, Hece, Hece Öykü ve Fakirane 'de yayınlandı. Kafkasya asıllı olan yazar Anadolu, Orta Asya, Ortadoğu, Kafkasya mitolojileri ve halkiyatı ile Orta Çağ Seyahatnameleri üzerine araştırmalar yapıyor. Aynı zamanda F-Graphi Tasarım Stüdyosu'nda dijital sanat çalışmalarını sürdürüyor. Yazarın ilk öykü kitabı Misak'ın Aynaları, 2019 yılında; ikinci öykü kitabı Ben Denizlerden Hangisiyim? 2021 yılında Ketebe Yayınları'ndan çıktı. Misak'ın Aynaları, 2020 Zeytinburnu Öykü Festivali'nde İlk Öykü Kitabı Ödülü'ne layık görüldü. Eserleri ile katkı sağladığı kitaplar ise şunlar: Dengbej Hikayeleri: Yüzünü Örtüyor Sesin (2019), Perdenin Ötesine Bakmak / Yazarın Sineması (2019), Evden Uzakta (2020), Seyyahlar ve Kaşifler Kitabı (2020), Korkut Ata Ne Söyledi? (2022) Bursa'nın Bitmeyen Hikayesi (2022)."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/hermann-hesse-aramakta-kaybolmak", "text": "Hayat, yaşamaya başlamadan önce çözülmesi gereken ağır ve sancılı bir sorun mudur? Colin Wilson'a göre, evet! Dahası da var: Hayatı olduğu gibi kabullenmek yerine, nasıl yaşanması gerektiğini soran kişi kendiliğinden yabancı haline gelir. Yabancı, yalnız, kaçık, bozkırkurdu... Kahramanlarını yalnızca kaçıklar için serlevhalı kapıların önünde uzun uzun bekleten Hermann Hesse, romanlarında hayatımızı nasıl yaşayacağımızı tartışır. Bana kalırsa bilge sanatçıdır Hesse, Marquez'in deha sanatçı olması gibi. Böylece şimdilik, yazımızın sınırları içinde sanatçıyı ikiye ayırmış olduk. Romanlarında göz kamaştıran, büyüleyen, sizi bir şölene davet eden romancıları, deha sanatçı kabul etmemek için bir sebep yok. Bilge sanatçılar ise hayatı yaşamadan önce çözülmesi gereken bir sorun olarak görür ve romanlarını ölüm kalım mücadelesinin yaşandığı bir laboratuvara dönüştürür. Bilge sanatçıları da ikiye ayırmamızda sakınca yok. Kaostan kozmosa doğru güvenilir bir yol çizenler ve kaosta gereğinden fazla oyalanıp bileti kaybedenler. Huzursuzluğu tatma ve bir yabancı gibi yaşama duygusu bünyeye git gide yayılır. Her şeye rağmen bir delikanlıdır Sinclair. Yabancının toplumla karşı karşıya gelişi Bozkırkurdu'nda daha çetin sonuçlar doğurur. Harry Haller elli yaşlarında, kitapları ve gramofonuyla yalnız yaşayan bir aydındır. Toplumu daha yakından ve derinlemesine tanıma fırsatı yakalamış ihtiyar bir Sinclair'dır bir bakıma. Yalnızca kaçıklar için, yabancı ve bozkırkurtlarına uygun bir hayat arayışıdır sanatçınınki. Başka insanlar göze alabildikleri takdirde bu daireyi genişletir, sınırları esnetir ve sığınma talepleriyle kalabalıklaştırırlar. Vatandaşlık şartlarını haiz herkesin barınabileceği kadar uçsuz bucaksız, şen şakrak günlerin müdavimleri için göze görünmeyecek kadar küçük bir dünyadır burası. Alman edebiyatına özgü bir form kabul edilen gelişim romanının önemli bir temsilcisi olan Hermann Hesse, 1916'ya kadar otobiyografik romanlarla adından bahsettirir. Fakat asıl ününe 1919 ile 1945 yılları arasında kaleme aldığı Demian, Siddharta, Bozkırkurdu, Narziss ve Goldmund ve Boncuk Oyunu adını taşıyan beş ana romanıyla kavuşur. Savaş, ağır kayıplar ve Almanya'nın mağlubiyeti Hesse'de ruhsal çöküntüye neden olur. Psikolojik sorunları geride bırakan Hesse'de bir inşa süreci başlar. Değerlerin sorgulanışı sırasında hiç olmadığı kadar cesurdur. Dünya edebiyatının İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra kesinkes yakalanacağı burgaca o, evvelden yakalanır, yerleşik değerlere neşter vurma modasında öncülerden biri olmayı üstlenir. Bu bağlamda Demian, Siddharta, Bozkırkurdu romanlarında yeni insana ve yeni dünyaya dair gözlerden ırak tutulmaması gereken yaklaşımlar vardır. Düşüşü betimlerken kusursuz işleyen düş gücünün, söz ayağa kalkmaya gelince nazlandığını, omuz silktiğini hatta şapşallaştığını hayretle izleriz. Colin Wilson'a katılmamak elde değil. Hesse'nin hikayenin başını yazarken sonunu öngöremediğini hissediyoruz. Bu kadarla da sınır değil. Hikayenin sonunda, Hesse'nin teklifinin ne olduğunu anlamak güçleşir. Toplumla arasına mesafe koyan, hükumet politikalarına karşı çıkan, aydın takımıyla arası bozuk bir bozkırkurdu olarak başlayan hikaye, ister benlik fantezileri deyin ister kurgu oyunları deyin, giderek etkileyiciliğini yitirir. Siddharta, hiç kimsenin bir başkasına Buddha olmayı öğretemeyeceğini, ancak kendi kendine öğrenebileceğini mırıldanarak kutsal keşiş cübbesini çıkarır ve yoluna çıkan ilk kasabada bir metres edinir. Siddharta önemli bir karar vermiş, keşişlikte karar kılan dostu Covinda'dan ayrılmış, öncekinden daha fazla ben olma yolculuğuna çıkmışken, müşterisi çok olan bir yatakta arzular içinde bulur kendini. Bana öğretmenlik yapmanı istiyorum diyerek dostluğuna girdiği kadından adım attığı yeni dünyanın kurallarını öğrenir. Benzer bir sahneye Bozkırkurdu romanında da tesadüf ederiz. Goethe bahsinde görüş ayrılığına düştüğü profesör arkadaşının evinden apar topar ayrılır Harry Haller. Burjuva dünyasına, ahlak ve bilim dünyasına sırt çevirmiştir, yaklaşmakta olan savaşa karşıdır, savaş naraları atan gazetelerde hakkında ileri geri yazılar çıkmaktadır, yeterince vatansever olmamakla suçlanır. Ölesiye üzgündür, canına kıymayı düşünür. O sokak senin bu sokak benim seğirtip durur kenar mahallelerde. Bir yandan eve gitmek ve hesabı kapatmak ister ama bir yandan da yaşamak ağır basar. Geç vakit, pek bilmediği sapa bir semtte gümbür gümbür dans müzikleri çalınan bir meyhanede alır soluğu. Kapısında Kara Kartal yazan bu ucube mekanda bir kızla tanışır. Hermine, bozkırkurdunun intihar etmek niyetinde olduğunu hemen anlar. Bir mürebbiye gibi azarlar, akıl verir, Harry'nin başından geçenleri sokak ağzıyla ama derinlemesine yorumlar. Harry, dünyasını terk etmiştir ve Harmine'e, Emret, bütün emirlerini yerine getirmek benim için zevk olacaktır. demeye varacak kadar kaybeder kendini. Tıpkı Kamala'nın Siddharta'ya hayat dersi vermeyi kabul etmesi gibi Hermine de bozkırkurduna bambaşka bir hayatın kapılarını açmaya razı olur. Kırılma noktalarında sürpriz bir tanışma, süratle ilerleyen yarenlik ve bir kadının kılavuzluğunda, önceleri iğrenilerek bakılan, aşağılanan bir dünyaya adım atma seremonisi ile karşılaşırız. Hem Siddharta hem de Bozkırkurdu okuru, kendini bir anda hazların, sınırsız arzuların ortasında bulur ve Hesse'nin şehvet kavramına fazladan bir anlam yükleme telaşının hikayeyi zayıflattığını üzülerek takip eder. İyimser bir bakışla Hesse'nin, kahramanlarını duyuların eğitimine tabi tuttuğunu iddia edenler çıkacaktır fakat biz Wilson'a başvurmayı yeğledik: Hesse'nin tam sihirbazlığını yapacağı yerde başarısız olduğunu görebiliriz. Okur nihayete varan bir çözümün söylenmesini bekler ama romanın sonunda Hesse'nin verecek hiçbir şeyi olmadığını fark eder. Hesse, Siddharta'nın başarısız bir sona mahkum olmasını, Budizmin özünü kavrayamamasına bağlayan çevrelere hak vermiş olacak ki, Bozkırkurdu'nda benzer bir gerilime yeniden başvurur. Böylece benzer zaaflarla malul iki romana imza atar; büyük meselelere parmak basmak isterken aynı anafora yakalanan iki ciddi teşebbüs. Demian ve mühim son iki romanı Narziss ve Goldmund ve Boncuk Oyunu'nu da katarsak kendini gerçekleştirmek derken neyi kastettiği anlaşılmayan bir yığınak, bir korpus çıkar karşımıza. Teolojik yorumlar, mistik kokular, abartılı tabiat övgüsü, çarpık cinsel yönelimler, ben'i ile toplum arasına sıkışmış bireylerin tutarsızlıkları, sanatçı kahramanların kaprisleri meselenin anlaşılmasını zora sokar. Fitilin Demian'la yakıldığı açıktır. Hesse, bunalımdan yeni çıkmış, bir arayış içindedir. Yahudilik ve Hıristiyanlık temel referanslarıdır. Gnostizm, Zerdüştlük ve uzak doğu inanışlarına ait ıstılahlara başvurur, çoğu yerde sözlük kullanmanız gerekir. Nietzsche'yi sık sık anar, belli ki Tolstoy da dikkatini çekmektedir o yıllarda. Tanrısal ile şeytansal arasında bağlantı kurmak Sinclair için görkemli bir düşüncedir. Tanrı'ya tapınmanın yanı sıra şeytana tapınmanın da yollarını arar, müziği bile ahlaki bir arka planı olmadığı için sevdiğini söyler. Haz ve dehşet, erken ve kadın, alabildiğine kutsal ve alabildiğine iğrenç içe içe geçmişti; derin bir suçluluk duygusu, ince ve narin bir masumiyetin içinden göz kırpıyordu. Demian'in Siddharta ve Bozkırkurdu'nun bir provası olduğu her halinden bellidir. Bir kadının sahneye çıkarak bütün meselelere açıklık getirmesi, bir nüve halinde toprağa atılır. Rüyaların yol göstericiliği, birden çok kişiliği bir arada barındırma, birbirine zıt karakterlere bir anda bürünebilme gibi ortak yönleri ya da işlevsel görünen kusurları diğer romanlarına da taşımıştır. Hesse'yi önce Alman sonra dünya okuru ve en son Nobel jürisi nazarında değerli kılan şeyin, toplumsal mutabakatlardan elini eteğini çekmiş bireyi kutsayan dünya görüşü ve sınır tanımaz hümanizmi olduğunu düşünebiliriz. Ayrıca 1911'de, Anadolu ve Orta Doğu'yu atlayarak Hindistan'a yaptığı yolculuktan etkilenerek, İslam'dan tamamen arındırılmış bir Doğu kültürü propagandasına girişmesi de elbet ödüllendirilmeliydi. İlaveten, Alman militarizmine karşı çıkan ve milliyetçiliği yeren tavrının da altının çizilmesi gerekir. Hermann Hesse, Birinci Dünya Savaşı'nda tarafsız tutum sergileyen İsviçre'ye yerleşir ve 1962'de yine orada hayata veda eder. Hesse'ye yakın bir rahatsızlığı, çağdaşı ve kendisi gibi Alman olan Thomas Mann'da da buluruz. Sarsılmaz bir sıradanlık içinde yüzen insanlara bakışlarında uyum vardır: Neden ben böyle farklı, herkese ters düşen biriyim? Bak şunlara, hepsi de iyi öğrenciler. Öğretmenleri gülünç bulmuyor, şiir yazmıyor, gerçekten düşünülecek ve yüksek sesle söylenebilecek şeyleri düşünüyorlar. Her şeyler ve herkesle nasıl da barışık, nasıl da düzenli buluyorlardır kendilerini! Böylesi iyi herhalde. Peki benim neyim var, bütün bunların sonu nereye varacak? Hesse, otobiyografi alışkanlığının gereği olarak içe doğru bakış atarken Mann gözlemciliği seçer. Uçarılıkla, bıktırıcı tekrarlarla ve yersiz arzularla daralttığı, dünyayı küçülten ve ruhu basitleştiren dinsel disiplinlere başkaldırayım derken elle tutulur bir öğütten mahrum bıraktığı hikayelerinde kaçıkların yalnızlığına, yalnızların kaçıklığına, hayatı olduğu gibi kabullenmek yerine, nasıl yaşanması gerektiğini soran yabancının seyrüseferine ve yine hayatı yaşamaya başlamadan önce çözülmesi gereken ağır ve sancılı bir sorun olarak gören bozkırkurtlarının medcezirlerine dair çıkarımları ve nihayetinde sanatçının huzursuz bir adam olarak portresini çizmede gösterdiği çileli uğraşları, Hermann Hesse'yi yanılma payının iki kefesine birden oturtuyor. Yergimizi de övgümüzü de yanılma payı ile mimliyoruz."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/hik-yenin-retrospektif-sergisi-korku-ve-aysegul-celik", "text": "Çelik'in Korku ve Arkadaşı kitabı tüm okurları için öyle midir bilmem ama Tarçın öyküsüyle hatırımda ve hayretimde sarsılmaz bir yer edindi. Bunun ilk sebebi hiç şüphesiz büyülü gerçekçi konuları ve kusursuz denebilecek dili. Gerçeküstü bir evrende ete kemiğe büründürdüğü, duygularını kaş hareketlerine kadar sezdiren gerçekçi karakter çizmedeki başarısı, bu karakterlerin çocuk olması yönüyle bir kat daha perçinleniyor. Diğer yandan yazarın, masalsı dokunuşlarla okuru kendine çekmekte mahir olduğu söylenebilir. Tarçın öyküsü Ağaçlar içinde bir uğursuzu zeytinlerdir. sözünü içeren bir pasajla başlıyor. Bir sonraki paragraf Ataların sözleri hiç yalan çıkmaz. cümlesiyle devam ederken metnin bütünündeki tutarlılığın bu cümleler üzerinden kurulduğuna da değinelim. Öykü üzerindeki zeytin ağacının ışığı o andan itibaren her fırsatta görülüyor. Bu yönüyle deniz kenarında hikayeler anlatan zeytin ağaçlarının büyüsüne ek, ikiz gök kuşağıyla hayali bir yer görünümüne bürünen şehir, Tarçın'ın adımladığı tarihi kalıntılarıyla Church'un Ege Denizi tablosunda can buluyor. En yaşlı zeytin ağacının anlattığı masallarla büyüyen bir kız çocuğudur Tarçın. Daha önce hiç deniz fenerinden bahsedilmeyen, mercan ve nice ilginç deniz canlılarıyla kaplı koyda dünyaya gelir. Annesini doğumunda kaybeder, sekiz kardeşiyle üvey anne elinde büyür. Haliyle yalnızlığı erken yaşta öğrenir, zamanla insanlardan uzaklaşıp sessizleşir, içine kapandıkça tümüyle tuhaf bir çocuk olup çıkar. Tarçın bildiği yürek yakıcı hikayeleri, güçlü sezgileri, kimsenin görmediğini görüp duymadıklarını duymasıyla, kuytularda gezmesiyle diğerlerinden ayrılır. Ne var ki bunun kimsenin gözünde bir kıymeti olmaz, böylece silik bir gölgeye dönüşür. Halil Amca'nın kayığında balığa çıkan Yunus, ona diğerleri gibi zorbalık yapmaz ama yaklaşmaz da. Hep uzak durmayı seçer. Bunun sebebi, Tarçın'ın tuhaflıklarından duyduğu korkunun üstesinden gelmeye çalışmasına da bağlanır. Tarçın zeytin ağaçlarının tepelerinde uyuklarken denize açılanları kıyıdan izleyerek büyür. Yunus onu gözlemekle yetinirken bir gece, ömründe rastladığı tek fırtınada, denizin ortasında Tarçın'ın yüzünü belli belirsiz görünce aklı iyiden iyiye karışır. Tarçın hep garip hikayeler anlatıyordur. Gün boyu kayıpken birden ortaya çıkıp, daha köye haberi gelmeden yalınayak sokağa fırlayıp Yaşar Amca'nın kayığının alabora olduğunu eyvahlar içinde duyurur. Herkes ona deli gözüyle bakarken omzundaki mavi çürükler Yunus'un gözünden kaçmaz. Cılız bacakları yaralar içindedir. Bunların sebebini Tarçın Bulutlardan bir fırtına bulutu esip savururken yaralanmış ve zeytin ağaçları kuş uçumu boyunca gülmüşlerdi halime. diyerek açıklar. Her şey bir yana, parmaklarında istiridyelerin bırakacağı türden izleri görünce ikna olmaktan başka çaresi kalmayan Yunus kendini Tarçın'ın hikayelerini dinleyen tek kişi olarak bulur. Tarçın için farklı görünümler oluşabilir, masalsı güzellikte bir kızla aklını kaçırmış bir kız çocuğu iki uç örnek olarak iki bakış sunabilir. Yunus onu belki Renoir'nın Şapkalı Kız eserindeki gibi görürken üvey annesiyse muhtemelen Caroto'nun kızıl saçlı kız portresi gibi görüyordur. Ancak bu iki kızıl saçlı kızın önüne geçen, öykünün tümündeki hissi, gizemi, yalnızlığı, dünyadan uzaklığı görünümünde taşıyan, yalnızlığına rağmen gizil bir enerjisi olduğunu sezdiren bir resim mevcut. Kennington'un Kimsesizler'indeki kız çocuğu, zeytin ağacının tepesinden gün batımını izleyen Tarçın'a benzemektedir. O anlattıkça hikayeler deniz olur, büyür, savrulur, Tarçın hikayelerle birdir. Yunus biliyor ki sadece kıyısında kalacak bu hikayelerin. Biliyor ki Tarçın bambaşka bir dünya. Gün batımı karşılarındadır, Yunus kürekleri bırakır, Yaşar Amca'nın kayığını anlatacaktın. diye sorar. Sandal hafiften sallanıyordur. Renkler Emil Nolde'ün Denizde Sonbahar'ı gibi heyecan verici ve sallantılı ama metnin tamamında, özellikle Tarçın'ın büyüleyici hikayelerinde Ayvazovski resimlerinin oluşturduğu hissin etkisinden kaçılmaz. Tarçın, Yaşar Amca'nın kayığıyla ilgili olayı en sevdiği zeytin ağacının, uykusunda gelip kendisine fısıldadığını söyler. Çocukluğundan beri, buruna yakın kayalıklardan sonra üç gün güç gece yüzerek varılan bir adanın hikayesini binlerce kez dinlemiştir ondan. Kayalıkların arasında yaşayan küçük, küçücük insanlar olduğunu söyler. Yunus inanmaz, orada herhangi bir adanın olmadığını söyler, bir yandan da gün batıp ortalık kararırken köye yoklayan bir bakış atar. Orada yaşayanların da kendileri gibi balıkçılık yaptığını, aileler ve çocuklar olduğunu anlatmaya devam eder Tarçın. Bir de deniz feneri vardır. Kayıp balıkçılara ve denizkızlarına işaret oluyordur. Upuzun saçlı, soyu deniz kızlarına uzanan birinden bahseder sonra. İsmi Aylan. Bu çocuğun erkek olduğunu söylemesiyle Yunus dikkat kesilir, biraz da kıskançlıkla konuyu kapatmaya çalışır. Tarçın, Aylan'ın yalnızlığından, ailesi tarafından yosundan bile değersiz görüldüğünden, yakında kendini denize atmak istediğinden bahseder. Yunus, bize ne, diye kestirip atar. Geri dönmek üzere küreklere asılır. Birkaç gün de gezdirmeye çıkarmaz Tarçın'ı. Aklınca kırıldığı için ceza kesmiştir. Yunus bir gün balıktan dönerken sabaha karşı kayığı teslim edeceği esnada, ayazın kestiği vakitlerde, deniz kenarında uzaktan bir karartı görür, incecik bedeninden tanır onu. Kıyıda yalnız başına bekleyen kişi Tarçın'dır. Yunus endişeyle yanına koşar ve endişelendiği kadar vardır, duruşundan, sözlerinden korkar. Ölecek gibi hisseder. Tarçın sırılsıklam haliyle karşısında durmaktadır. Aylan'ın yalnızlıktan bunalıp denize atladığını söyler, kaçıp gitmek istediğini. Kendisine benzeyen birini bulma umudundan bahseder. Ailesinin arayıp bulamadığını anlatır. Yunus Tarçın'ı ikna edip eve götürmeye çalışırken Ben o yeri biliyorum, götür beni oraya der. Akıl karı değil ama ikna edemez, sonunda Tarçın'ın yeşil gözlerine uyar. Gecenin ayazında yine Ayvazovski'nin resmindeki gibi çıkarlar yola. Hasan Amca'nın kayığıyla uzun bir yolculuk yaparlar. Öğlen vakti yemek molasında ne kayalıklar vardır ortada ne başka bir işaret. Yunus bilerek gidebildiği kadar gitmiş, Tarçın'ın gerçekleri görmesini istemiştir, Tarçın'ınsa hiç sesi çıkmaz. Zeytin hikayeleriyle ilgili ataların yalan söylemeyeceğini hatırlatır anlatıcı. Belli ki başlarına bir iş gelecektir. Bir aralık avare gezen, kökünü arayan zeytin dallarının etraflarında dolaştığını hisseder Yunus. Zeytin kokusu sarar havayı. Tarçın o sırada çoktan hikaye anlatmaya başlamıştır, dalların onlara zarar vermemesini Tarçın'ın konuşmasına bağlar Yunus, hikayesi de uzadıkça uzuyordur. Bunu fırsat bilip kıyıya dönmek için asılır küreklere ancak kıyıya yaklaştıkça zeytin kokusu da artmaktadır. Güvenli bölgenin sınırında Tarçın'ın arkasındaki kayalıkları fark eder. Göz hizasında ufacık belirmişlerdir. Tarçın tekneyle devam edemeyeceklerini, kayaların kimisinin keskin olduğunu söyler. Kendisi yüzerek gidecektir. Yunus engel olmaya çalışsa da Tarçın yardım için geldiklerini hatırlatır. Ellerinin arasından sıyrılıp kendini suya bırakır. Yunus için tedirgin bekleyiş başlar. Tarçın sakin sakin yüzüyor, gittikçe ufalıyor, görünmez hale geliyordur. Derken kayalar da yavaşça uzaklaşıp gözden kaybolur. Yunus telaşla ne yaptıysa fayda etmez. Zeytin ağaçlarından bu kadar nefret eden başka bir çocuk daha var mıdır kim bilir der anlatıcı, Yunus için. Metnin sonunda öğreniriz ki bu köyün meşhur denizkızı hikayelerinin atası Yunus'tur. Eskiden balıkçı, şimdi belki yüz yaşında. Hikayeler uydurur, kimi bulursa durmadan anlatır, suya, rüzgara, ağaca ama sözlerine pek itimat edilmez. Aynı akılda gerçeği de hayali de yoğurur, anlattıklarının hangisi hakikat hangisi düş belli değildir. Köye yatırım olsun diye yapılacak olan deniz fenerine en çok o karşı çıkar. Ataların sözlerini, zeytinlerin uğursuzluğunu hatırlatıp durur. Öykü böylece sonlanırken bu metni de deniz fenerinin inşasından sonra deniz kızlarının kıyıya gelmesi, onların konuşmalarıyla uyanan zeytin ağaçlarının, köyün başına getirdiği felaketi resmeden, alternatif sona işaret eden bir tabloyla bitirmek isabet olacaktır. 1995 yılında Sinop'ta doğdu. Cumhuriyet Üniversitesi Eğitim Fakültesinden mezun olduktan sonra Ondokuz Mayıs Üniversitesinde dilbilim ve Türkçe eğitimi alanında yüksek lisans yaptı. Türkçe öğretmeni olarak görev yapıyor. Yazdığı öykü ve denemeleri Söğüt, Post Öykü, Hece Öykü, Geçerken, Daima Edebiyat ve Edebice dergilerinde yayımlandı. Halen Söğüt dergisi yayın kurulunda editoryal faaliyetlerini sürdürüyor. Anlatı sanatının bir diğer dalında, çizimleriyle farklı ifade yöntemleri ortaya koymayı amaçlıyor. Çizerliğini yaptığı çocuk kitaplarıyla birlikte kapak tasarımı ve dijital eserleriyle de grafik alanında çalışmalarına devam ediyor."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/hilkatin-geregini-yapmak", "text": "Siddhartha, Herman Hesse'nin, Budizm felsefesi doğrultusunda kişinin kendini gerçekleştirme eylemini işleyen eseridir. Siddharta, Hindistan'da toplumsal kast sisteminin en tepede yer alan sınıfına ait bir Brahman'ın oğludur. Ama mutlu değildir. Her şeyi vardır fakat bir türlü tatmin olamaz. Siddharta gerçek bilgiye ve mutluluğa ulaşmak için -babasının uzun süreli direnişine aldırmayarak- yollara düşer; sarayını, gençliğini ve ailesini geride bırakır, ormanlara çekilir. Bu uğurda tüm egosunu ve korkularını yok etmek için kast sisteminin en altındaki berduşlar gibi yaşamaya başlar. Hayatın ona sunduğu her türlü konfora rağmen; mutluluğu, heyecanı, tamamlanmayı farklı işlerde ve farklı bedenlerde arar. Siddhartha'nın bir öğretiye biat etmeyerek peşinden koştuğu bilgeliği Panteizm'de bulması da ilgi çekicidir. Ve özellikle kurgulanmıştır. Kişinin öz benliğini bularak uygarlığın yerleşik biçimlerinden sıyrılma çabası anlatılmaktadır. Buddha ile karşılaşmasına rağmen onun peşinden gitmez. Bu tavırla, yol göstericilerin izinden giderek erişilmeye çalışılana erişilemeyeceği, öğretenlerin yolunu izlemek yerine özgün, yeni bir yol yapılandırmanın gerekliliği anlatılmak istenir. Öğretilen bilginin hiçliği, bilindik mantığın ötesine geçer, nesnelerde örneğin taşta; ilim, aşk, sevgi olduğunu görmeye başlar. Yolunda yürürken üç edimden vazgeçmez; oruç tutmak, yürümek, düşünmek. Kitapta, Nirvana'ya hayattan sıyrılarak değil, bizzat onu her yönüyle yaşayarak ulaşılabileceği gösterilmek istenir. Münzevilikten, tüccarlığa ve kumarbazlığa, kutsal sevgiden kadın sevgisine kadar geçen bu yol, uzun ve durağan bir kayıkçılık yaşantısında nihayete kavuşur. Kitapta öncelenen ırmak imgesi aslında yaşamı, dünyayı anlatmaktadır. Bir yanı zenginlerle ya da cahillerle doludur, öteki yanı fakirlerle ve bilgelerle. Daha ileri bir adım atarsak bu mantığa göre bir yanı cenneti diğer yanı cehennemi temsil etmez mi? Siddhartha bu iki yanı yaşamadan aydınlanamaz. Onun, deyim yerindeyse mürşid-i kamili ırmak tanrısı Vasudeva'dır. O olmadan yolunu bulamaz. Bu kitabın bize hissettirdikleri üzerine bir şeyler söylemek gerekirse; benim ilk hissettiğim kesinlikle hüzün oldu. Dünya ile sonsuzluk, acı ile mutluluk, kötü ile iyi arasında var gibi görünen çizgi aslında bir yanılgıdan başka şey değildir. Acı çekmekten kaçıyoruz ve bu duyguları dışlıyoruz; tatsız duyguları hayatımızdan çıkarmaya çalışıyoruz. Bu durum hayatı ve yaşamımızı olduğu gibi kabul etmemize izin vermiyor, sürekli hedefler peşinde koşarken şu anını kaybeden insanlara dönüştürüyor. Kontrol etmeye çalışıyoruz hayatı. Akışına bırakamıyoruz hiçbir şeyi. En sonunda fark ediyoruz; her şey olması gerektiği anda, olması gerektiği gibi oluyor aslında. Hakikatin bilgisine ulaşmak bu değil midir aslında; yazgıyla savaşmayı bırakmak, yaratılış ayarlarını kabul edip, hilkatin gereğini yapmak. Son günlerin moda deyimiyle fabrika ayarlarına dönmek. Tokat, Zile'de doğdu. Birinci lisans eğitimini Selçuk Üniversitesi İ. İ. B. F Kamu Yönetimi Bölümü'nde tamamladı. Tunus Üniversitesi'nde Karşılaştırmalı Kamu Yönetimi alanında master yaptı. Daha sonra, bir yıl süreyle bulunduğu Amerika Birleşik Devletleri'nde dil eğitimi aldı. İkinci lisans eğitimini İnönü Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde bitirdi. Üçüncü lisans eğitimini yine İnönü Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde tamamladı. Öyküleri ve çevirileri Post Öykü, Hece, Heceöykü, Muhayyel, İtibar, Muhit, Dergah, Temmuz, Tahrir ve Karabatak dergilerinde yayımlandı. Ölmek İçin İyi Bir Gün Değil adlı ilk öykü kitabı 2018 yılında İz Yayıncılık'tan çıkmıştır. 2021 yılında Muhit Kitap'tan çıkan ikinci öykü kitabı Aynı Yağmur, Türkiye Yazarlar Birliği Hikaye ödülüne layık görülmüştür. Edgar Allan Poe'dan çevirisini yaptığı Kuyu ve Sarkaç, Şehrazat'ın Bin İkinci Gece Masalı ve Çalınan Mektup adlı üç kitaplık çeviri serisiyle James Joyce'dan çevirisini yaptığı Dublinliler ve Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi Ketebe Yayınevi'nden; Henry David Thoreau'dan çevirdiği Yürümek adlı kitap Kapı Yayınları'ndan çıkmıştır. Halen İnönü Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Arap Dili ve Belagati Bölümü'nde doktora eğitimine devam etmektedir."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/hizir-ile-musa", "text": "Sabret, sabırlı ol, sabrı tavsiye et diye bir çırpıda ifade ettiğimiz ama nasıl yapılacağı hususunda tam bir kuram ve eylem oluşturamadığımız konudur sabır. Hem en iyi bildiğimiz hem de hiç bilmediğimiz bir mefhumdur. Ey okuyucu yolculuk istikameti en derininize... En derine gitmek için öyle vurucu darbeler planlanmış ki bunlardan ilki kırk yıllık kelimelerinizi baştan tanımlamak oluyor. Yıllardır fütursuzca kullandığımız, anlamını merak bile etmediğimiz NE kelimesi ile tanışıyoruz önce. Meğer Ne de neler varmış. Neden Ol'a geliyoruz. Neydik ne Olduk diyoruz içimizden. Bu iki temel kelime yolculuk boyunca bize eşlik ediyorlar. Bir sonraki sayfaya geçmek için sabırsızlanıyoruz lakin kitap sabrı zerk ediyor damarlarımıza sakince ama bir pencere daha açmanın heyecanı ile çeviriyoruz sayfaları. Her bir pencere ile içimize serin, taze ve bol oksijen depoluyoruz. Yolculuk beni, bana anlatıyor. Sabır diye bildiğimizin bizi ne kadar yorduğu, hırpaladığı ve canımızı çektiğini öyle iyi anlatıyor ki sanki bir psikiyatrist koltuğunda uzanmış içinizi acıtan her şeyi dile getiriyorsunuz. Bunu sizin adınıza öyle iyi yapıyor ki o zehri önce içinizden atıyorsunuz. Anlaşılmanın huzuruna teslim oluyorsunuz. Bir yazar için okuyucunun güveni daha nasıl kazanılabilir bilmiyorum. Ne ve ol'dan sonra sıradaki durağımız Kimesne. Kimesne gibi hep var olan, orada duran ama rağbet görmemiş kelimelerin yıldızını parlatıyoruz. Nesne ile cansızları ifade ederken kimesne bize canlı nesneleri tanımlıyor. Kimesne bir bakıma kendimizi bilmek demek. Neden olan kimesne olur. Yolculuğun istikameti ise kend'olmak. Sabrımızın sızdırma noktalarına da tampon yapıyor yazar. Sızdıran yerler önemli, öyle bitiyor hayat yolculuğumuzun yakıtı. Sizin de sabrınız sızıyor mu? Sabrınızla tanışın... NE Olmadığınızı, KİMESNE olduğunuzu, HİÇten doğduğunuzu tam da burada KEND olduğunuzu görün. Yazar kitabın editörlüğünü de üstlenerek yeniliklere imza atmış. Kelimelerle başınızı döndürürken metni biçimsel olarak da hareketlendirmiş. Yani tüm duyularınıza hitap etmeyi başarıyor. Dikkatiniz o yüzden hep açık kalıyor. Tekdüzelik ve sıradanlık yerini farklı bir özgünlüğe bırakmış. Doğrusu bu yüzyılda yaşayan gerçek bir filozofla tanışmak ve bir insanın ne kadar derinleşebileceğine şahit olmak bile güzeldi."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/huseyin-atlansoy-u-nasil-bilirsiniz", "text": "-Aşka açılmış bize kapanmıştı 1983-2005 arasındaki şiirlerin bir araya getirildiği Su Burcu'nu (2005) ve 1982-2015 arasındaki şiirlerin bir araya getirildiği Yüzümdeki Eşik'i (2016) saymazsak İntihar İlacı (1985), Balkon Çıkmazında Efendilik Tarihi (1987), Şehir Konuşmaları (1990), Kaçak Yolcu (1998), İlk sözler (1998) Karşılama Töreni (2005) Yarın bekleyebilir (2011) Gösteri Uçuşu (2015), Ya Sinek Sekiz Ya Buhuru Meryem (2018) adlı şiir kitapları ile Hüseyin Atlansoy, çok genel bir konumlandırma ile İkinci Yeni ve Sezai Karakoç'un açtığı, modern şiirin işaret levhalarının bulunduğu yolda 1980'lerden sonra hem lirik hem de ironik ritimleri olan bir yürüyüşle ilerleyen bir şairdir. Benzeştikleri vardır elbette. Örneğin Cahit Koytak ve Osman Konuk'la aralarındaki yakınlık sadece, aynı kuşaktan olmalarından kaynaklanmaz. Üç şair de, Diriliş, Edebiyat, Yönelişler ve Hece dergileri çevresinde oluşan edebiyatın önemli temsilcileridirler. Üç şairin şiirinde de modernizme karşı eleştirel ve ironik bir tavır her zaman vardır. Atlansoy, Zeki fakat aynı zamanda egemen güçler tarafından ezik kalmaya mahkum edilmiş kişilerin elinde güçlü bir silahtır ironi derken, bir bakıma, diğer iki şairin bu özelliğini de dile getirmiş olur. Şiirinde var olan temel görüntü ve nitelikleri zenci suret, şehit söz, darasız ses, son sükut olarak özetleyen Atlansoy, bir anlamda modernleşen hayat içinde daima biraz yabancı kalan; sözünü, insan kalabilmek için bu hayatın içine salan ve böylece tevekkül noktasına gelmeyi arzulayan insanı da işaret etmiş olur. Yarın Bekleyebilir için yazdığımda da söylemiştim: Atlansoy'un bir kitabında ne varsa bütün kitaplarında da o var; bütün kitaplarında ne varsa tek kitabında da o var. İlk bakışta sevimsiz hatta tehlikeli bir yorum gibi görünebilir söylediğim. Atlansoy, Malcolm X'in sözünü yeniden kurarken Aynı yerdeyim milim değişmem der ya 12 28de; biraz öyle. Kendi tekrar ediyor, yerinde duruyor falan gibi bir şey söylediğimi düşünen olursa kıyasıya yanılmış olur. Uzun bir türkünün nakaratları vardır ama uzun bir türkü asla kendini tekrar etmez ama kendisi dışına da çıkmaz. İyi şairlerin şiirleri de böyledir. İsterseniz, Yerinde duran şairler hep aynı şeyi söylemezler; söylediklerine sahip çıkarlar. Bir su gibi kesintisiz akarlar; bir dağ gibi yerinde dururlar. Yerinde duran şair, modern kapitalizmin akıl ve ruh sağlığına verdiği zararı ve post modern sömürünün ahlaksız etiğinin yıkıcılığını bildiği için, onların istediği şekilde tüketilip atılabilir şiirler yazmaz; kendini de şiirini de hep yerinde tutar. Yarın Bekleyebilir'in konuşan öznesi için söylediğim Atlansoy'un bütün şiirlerindeki konuşan özne için geçerlidir. Onun söyleyen öznesi, sesi, üslubu, tavrı, ironisi ve mahzunluğu ile insanı samimiyetin derinliğine çeker ve kibrin taşrasına iter. Bu şiirsel özneyi, hayatın içindeki birine benzetin deseler; orta boylu, ellisini geçmiş, esmerce, dışından çok içine konuşan, mahçup ve müeddep Hüseyin Atlansoy adlı ademe rahatlıkla benzetebiliriz. Atlansoy şiirlerinin konuşanı, sanki konuşmaktan sakınmakta ama usul usul söyledikleri ile de muhataplarını durduğu yere çağırmakta, kendi siluetini giydirerek onları görmeye, duymaya ve söylemeye sevk etmektedir. Bu özne, hayatın üstünü çizen, sözün hayatiyetini soğuklaştıran kavramsal teklifleri ve tehditleri olmadığı için şiddetten ve kibirden uzaktır. Acılandığı, hüzünlendiği, kimliğini bulduğu ve bu kimlikle modern hayatın içinde naif, diri ve dirayetli kalmayı seçtiği için de mütevazıdır. Atlansoy, ironi için zeki fakat aynı zamanda egemen güçler tarafından ezik kalmaya mahkum edilmiş kişilerin elinde güçlü bir silahtır der. Öyledir. Ama Atlansoy'un ironisi saldırganlıktan ve aşağılamaktan beslenmez. Onda ironi bir zorunluluktur: Seven, acı duyan, her şeye rağmen yatay ve dikey düzlemlerde bilinçle merhameti el ele tutuşturmak isteyen ve bu yolda oldukça fazla incinen özne için bir zorunluluk. Atlansoy ironisinin lirizmle iç içe geçtiği yer bu zorunluluk ile merhametin sarıldığı yerdir. Çünkü şiirlerdeki ironik özne, bir taraftan modern insanın dünyasındaki kasılmaları, çelişkileri, utanç duyulan yalnızlıkları, bencillikle sarmalanmış zorbalıkları ve paradigmaları görüp incinirken diğer taraftan hemen bütün bu ilişkiler yumağının lirik ve samimi ucuna sarılıyor. Bu tutum, hem dili tek katlı ironik düzeyden kurtarıyor hem de acı duyan öznenin yaralarını sarıyor. Atlansoy'un şiirleri ne tarif ne tasvirdir; çapraşık ve kırık dilli görünüşe rağmen sade ve derindir. Tümüyle tarife düşen dil bilgiçlenir hatta ilgi görürse zorbalaşır. Tümüyle tasvire düşen dil de fazlaca artistleşir; imgenin kendiliğinden olan bilgeliğini zedeler. Nasıl bilirsiniz/Aşka açılmış bize kapanmıştı/Cahiliz bilmeyiz veya Son dizesini okudunuz şiirin/Ben Hüseyin Atlansoy nisan altmışiki/Haydi Allaısmarladık/Kalbinize bir kez olsun bakın sizin mi dizelerini alın örneğin, ne tarifin buyurgan bilinci ne tasvirin, imgenin doğal bilgeliğini örten artistliği var. Söyledikleri her şeyin yeni olması gerektiği kuruntusuna kapılan şairler, okurun görme biçimlerini simülasyona uğrattıkları gibi şiirsel imgenin köklerinin de silinmesine katkı sağlarlar. Oysa imge, yalınlığı içinde bilinçle temas halindedir; daha doğrusu ikisi aynı karından doğmuş kardeşlerdir. Sanılmasın ki tasvir ve tarifi bütünüyle reddediyorum ama hayatın imgelere dönüşmesi için bu ikisinden çok, yatay ve dikey olarak şehrin, insanın ve eşyanın içinde yol alan, imgenin içinde sade ve mütevazı bir yurt tutmaya çalışan bilince ve kalbe ihtiyaç var. İşte Atlansoy'un şiirlerinde bu bilinç ve kalp var."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/i-have-a-dream-bir-hayalim-var", "text": "Sevilen- Beloved Toni Morrison'un 1988 yılında Pulitzer ödülünü aldığı romanıdır. Yazar, köle Margaret Garner'in 1850 köle kanununun ardından yakalanıp tekrar köleliğe mahkum edilmelerini önlemek için çocuklarını öldürdüğü gerçek yaşam hikayesini konu etmiş ve köle ticaretinde yaşamını yitiren altmış milyondan fazla insana atıfta bulunmuştur. Kölelik, eskiçağlardan 19. yüzyıla kadar çeşitli biçimlerde var olmuştur. İnsanlar tarih boyunca, içinde yaşadıkları topluma ve döneme göre çeşitli yollardan köleleştirildiler. Klasik anlamdaki kölelik; bir insanın bir başkasının malı ya da mülkü olması ve bugün evrilmiş haliyle modern kölelik. Sonuçta ikisi de insan onurunu ayaklar altına alan ve yüzyıllardır insan ırkının kişiliğinde derin yaralar açan haksız uygulamalardır. Eserde işlenen kölelik kavramının tamamen tarihe dayanması onu daha etkili ve gerçekçi kılmaktadır. Kendisi de Afrika kökenli bir Amerikalı olan yazar, Margaret Garner'ın şahsında kişileştirdiği Sethe rolü ile zencilerin yaşamlarına hükmeden karanlık geçmişi, kölelikten kurtulmak için verdikleri mücadeleyi, bu savaşın en acı izlerinin görüldüğü kadın ve çocukları anlatır. Öteki sıfatıyla yalnızlaştırılan ırkının kölelikle mücadelesinde geçmişini sorgulaması ve bu süreçte yaşadıklarını ortaya koymasıyla aslında politik bir eser sunar ilgililere. Sethe öz kızını öldürür. Masumiyeti korumak adına masumiyetin katli sonucu eyleminin ağırlığını omuzlarından yıllar sonra dahi indiremez. Onun hayaletiyle boğuşur; annelik vicdanıyla, kadınlığıyla ve ait olduğu toplumla hesaplaşır. Morrison, anlatımda çoğu zaman göze çarpan geri dönüşler, şiirsel zarif tarzı ve vurucu diliyle bunun insan ruhunu ne denli zedelediğini açıkça koyar ortaya. Kitabı okurken Amerika'da bulunduğum süre zarfında yaşadığım bir takım olaylar yeniden canlandı hafızamda. Kaldığım apartmanda zenciler de yaşıyordu. İçlerinden biri, otuzlu yaşlarda zenci bir kadın, ne zaman karşılaşsak benimle göz göze gelmeye dikkat ediyor, şahadet parmağını kaldırıp La ilahe illallah diyerek sloganik bir şekilde bağırıyordu; parkta, markette, üniversitede, sokakta... Giyim tarzımdan Müslüman olduğum sonucunu çıkarmış olmalıydı. Ben de ona selam veriyordum, aynı şekilde şahadet parmağımı kaldırıp La ilahe illallah diye de ekliyordum. Bir keresinde asansörde karşılaştığımız zaman Fatiha suresini okumaya başladı aksanlı Arapçasıyla. Gözlerim doldu, bitirdiğinde tepkimi ölçmek için dikkatlice yüzüme baktı. Sadakallahül azim dedim. Sarıldık aniden, kardeşime sarılıyor gibi hissettim. Çok tehlikeli olduğu ve asla gitmemem gerektiği yolunda ikazlar alsam da defalarca zenci mahallesine gittim. Güneyde zencilere karşı yürütülen tarihi dışlayıcı tutum etkisini devam ettiriyordu. Hala beyazların gittiği kiliseye dahi gidemeyen tecrit edilmiş bu ırkın, Amerika'da ve tüm dünyada yerleştirilmeye çalışılan yanlış İslam olgusu ve İslamofobi oyunlarıyla çok da ilgilenmediği ortadadır. Çünkü onlar, Malcom Little olarak doğan, Malcom X adıyla köleliğe ve ırkçılığa karşı savaş veren, müslüman olup Malik Şabaz ismiyle asıl kimliğini tamamlayan bir hafızaya sahipler. Her ne kadar bazı sosyal araştırmalar öyle olduğunu iddia etse de bugün zencilerin yaşadığı sorun iktisadi veya sosyal değil kültüreldir. Amerika'da zenciler bir kimlik bunalımı yaşıyorlar ve bu sorunu aşmak için özne olduklarının farkına varmaları gerekiyor. Özne olabilmeleri için ise kim olduklarının cevabını vermek zorundalar. Bugün Amerika'nın idari koltuğunda oturan siyahi başkanın kimilerince Uncle Sam'in isteklerine hizmet eden Uncle Tom olarak kabul edilmesi manidardır; Beyaz Saray'a gelen siyah adam, o koltuğun farklı bir konuğu olarak kalacaktır sadece. Bir zamanlar köle olan bir kadının herhangi bir şeyi bu kadar çok sevmesi tehlikeliydi; özellikle bağlandığı şey kendi çocuklarından biriyse. Çünkü kölenin çocuğu otomatik olarak köle sayılır ve efendinin malıdır. Bugün zencilerin unutmak istedikleri kabus, değişen dünyaya rağmen hala onların uykularını ziyaret etmektedir. Kitapta, karakterlerin geçmiş-şimdiki zaman, kuzey-güney ve siyah-beyaz arasında uzlaşmaya varmaları gerektiği, zenci kahramanların parçalanmış kimlikleri gözler önüne serilerek anlatma yoluna gidilmiştir. Geçmişin acı olayları hem ruhumda hem bedeninde izler bırakmıştır Sethe'nin. Sık aldığı kırbaç cezalarının sonucunda sırtında kalıcı izler bulunan Sethe, sırtında bir kiraz ağacı taşıdığına inanmaktadır. O ağaç hep yeşildir ve meyve verebilecek potansiyeldedir; bu çeşit bir alegori siyah ırkın yaralarının her zaman taze kalacağına belki de sorunların gerçekçi çözülmeyeceğine bir gönderme olarak algılanabilir. Zenci ırkı, annelik ve kadın erkek ilişkilerini aynı zamanda Afro-Amerikan tarihini ve kültürünü ele alan Sevilen, köleliği arkasında bırakamayanların hikayesidir. Yok edilemeyen geçmişin hem bireyin hem de toplumun hafızasındaki yerine işaret eden bir başyapıt olarak tanımlayabiliriz kitabı. X, onun Afrikalı atalarının artık kimse tarafından bilinmediği anlamını taşıyordu. Tokat, Zile'de doğdu. Birinci lisans eğitimini Selçuk Üniversitesi İ. İ. B. F Kamu Yönetimi Bölümü'nde tamamladı. Tunus Üniversitesi'nde Karşılaştırmalı Kamu Yönetimi alanında master yaptı. Daha sonra, bir yıl süreyle bulunduğu Amerika Birleşik Devletleri'nde dil eğitimi aldı. İkinci lisans eğitimini İnönü Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde bitirdi. Üçüncü lisans eğitimini yine İnönü Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde tamamladı. Öyküleri ve çevirileri Post Öykü, Hece, Heceöykü, Muhayyel, İtibar, Muhit, Dergah, Temmuz, Tahrir ve Karabatak dergilerinde yayımlandı. Ölmek İçin İyi Bir Gün Değil adlı ilk öykü kitabı 2018 yılında İz Yayıncılık'tan çıkmıştır. 2021 yılında Muhit Kitap'tan çıkan ikinci öykü kitabı Aynı Yağmur, Türkiye Yazarlar Birliği Hikaye ödülüne layık görülmüştür. Edgar Allan Poe'dan çevirisini yaptığı Kuyu ve Sarkaç, Şehrazat'ın Bin İkinci Gece Masalı ve Çalınan Mektup adlı üç kitaplık çeviri serisiyle James Joyce'dan çevirisini yaptığı Dublinliler ve Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi Ketebe Yayınevi'nden; Henry David Thoreau'dan çevirdiği Yürümek adlı kitap Kapı Yayınları'ndan çıkmıştır. Halen İnönü Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Arap Dili ve Belagati Bölümü'nde doktora eğitimine devam etmektedir."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/icimizdeki-dusman", "text": "Neden zordur, içimizden birinin karanlığı yaracak olma ihtimaline karşı destekleyici bir tavır sergilemek? Şartlarını zorlayıp güç bela kıpraştırmaya çalıştığı o ışığı söndürmek için çabalamak ya da için için başarısız olmasını dilemek, çabasına burun kıvırmak, neden? Oysa karanlığa olan mecburiyeti kabullenip her zamanki gibi yaşamaya devam etse sorun olmayacaktı değil mi? Değişim korkutur. Bir direnç doğurur derhal. Dişimizin kovuğuna kaçmış bir yiyecek kırıntısına dilimizle saldırdığımız gibi saldırmak isteriz değişen şeye. Mevcut düzeni muhafaza etmek arzusu -ki kötü bir düzen de olsa budolaşır damarlarımızda, çünkü tanıdıktır. En iyi bildiğimizdir. Bildiğimizden şaşmamak güvende hissettirir. Farklı olana, olmaya çabalayana saldırı bilhassa taşrada daha bir kuvvetli gösterir kendini. John Steinbeck'in İnci'si tam da bu açıdan okunmak için kıymetlidir. Sömürge kültürünün bir toplumu yüzyıllar içinde hangi şartlara gömdüğü, yoksulluğu, çaresizliği, hiçbir yüce makam tarafından adam yerine konmamayı dramatik bir son yardımıyla iyice altını çizerek işlemiştir Steinbeck bu kitabında. Kasaba halkı için kendilerine reva görülen bu şartlardan sıyrılmanın tek yolu, o devrin petrolü sayılan bir inci bulup çıkarmaktır denizden. Kino, o inciyi bulur çünkü oğlu, akrep sokması sonucu ölümle karşı karşıyadır ve Fransız doktor, Ben veteriner değilim. diyerek tedaviye yanaşmamaktadır. Ancak gelin görün ki en başta bahsettiğimiz, kendi karanlığına başkalarını da çekmek suretiyle karanlığı yaşanabilir hale getirme arzusu Kino ve ailesinin kabusu olup o büyük ümidin üstüne çöreklenir. Steinbeck bu alışılagelmiş düzenin bozulması ile kasabadaki dalgalanmayı şöyle anlatır bize: Küçük bir kasabanın kendi kendiyle ve bütün birimleriyle kurduğu sıkı ilişkiyi nasıl sürdürdüğüne ne kadar şaşsak azdır. Her erkek, her kadın, her çocuk, her bebek kasabada belli bir biçimde davranır, belli edimlere girişirse, kalıpları kırmaz, öteki bireylerde farklılık göstermezse, hiçbir şekilde deneylere kalkışmaz, önemli bir hastalığa tutulmaz, kasabanın esenliğini ve iç erincini, yani o kesintisiz, şaşmaz akışını bozabilecek bir şey yapmazsa, o birim görünmez olabilir, bir daha da adı bile duyulmaz. Ama tek bir kişi, alışılageldik düşünce kalıbının, bilinen ve güvenilen biçiminin dışına çıkmaya görsün, kasaba halkının duyargaları hemen geriliverir, bu haber kasabanın sinir ağı aracılığı ile her yana yayılır. Her birim, bütünle iletişim kurar. Nitekim Kino'nun inciyi bulması, artık zengin olma, onların aralarından sıyrılma imkanı bulması kasabayı sarsar, alışılagelmiş olandan farklı bir durum vardır çünkü şimdi ortada. Haberi alır almaz herkes inciyle bağ kurmaya başlar; kasabalıların hayallerinde, ihtiyaçlarında, tutkularında, yoksulluklarında tüm güzelliğiyle parlamaktadır artık. İnciye giden yolun başını tutmuş Kino'yu ortadan kaldırmak gerekecektir ancak. Herkesin düşmanı haline gelmiş olur böylece birden bire Kino. Kino'nun halkının en büyük talihsizliği belki de geçmiş yıllarda İspanya Kralı'nı Avrupa'da büyük bir güç katına yükselten, büyük savaş harcamalarını ödeyen, Kral'ın ruhunun kurtuluşu uğruna kiliseleri cömertçe süsleyen bir istiridye yatağının kenarında yaşıyor olmaktı. Steinback'in İnci'si sömürge kültürünün neticelerini görmek açısından da önemlidir. Ne yazık ki bu gibi cevherlerin, yer altı kaynaklarının o bölgelerin sahipleri tarafından kullanılmasına hiçbir zaman müsaade edilmedi. Sadece işçisi, toplayıcısı olmalarına müsaade edildi. Karşılığı da açlıktan ölmelerini engelleyecek birkaç kuruştu. İşte Kino, sömürge yıllarından geriye kalan yoksulluk, çaresizlik, zaman zaman hastalıkla katmerlenen bu düzeni yırtıp atmanın başka bir yolu olmadığı için direndi avucundaki inciyle, zengin efendilere ve kendi insanına. Ezilenlerin Pedagojisi'ni yazan Brezilyalı yazar Paoulo Freire, ezen ve ezilen arasındaki ilişkiyi şöyle açıklar: Ezenler için 'insani varlık' sadece kendileridir; öteki insanlar 'şeyler'dir. Ezenler için sadece tek bir hak vardır: Kendilerinin barış içinde yaşama hakkı. Buna karşı ezilenlerin hakkı ise ki bu hakları bile her zaman saygı görmez, olsa olsa kabullenilir- hayatta kalmaktır. Ve bu zoraki kabul de sadece ezilenlerin varlığı, kendi varoluşları için zorunlu olduğundan gerçekleşir. İşte Steinbeck İnci'de bize bu gerçeği anlatır. Kitaptaki Fransız doktor, ezenleri çok iyi temsil etmektedir. Yüzyıllardır Kino'nun ırkını döven, aç bırakan, yağmalayan ve aşağılayan bir ırktan geliyordur. Bu ırk tarafından korkutulmuş, hayvanca muamele görmüş yerli halkı yani ezilenleri de en iyi başkahraman Kino ve ailesinde görürüz. Kasaba halkı da ezilenlerin içindedir elbette ancak asıl düşmanı görmek istemezler, görseler de yapacakları bir şey yoktur ona karşı. Bu nedenle güç yetirebilecekleri tek insan, başka bir ezilen yani Kino'dur. İnci, tüm bu ilişkiler yumağında, merkezine deniz yaşamını alarak, asıl düşmanın kim olduğunu sorgulatıyor bize. Kars'ta doğdu. Akyazı Anadolu Öğretmen Lisesi ve Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği mezunu. Uluslararası ve Karşılaştırmalı Eğitim alanında yüksek lisansı devam ediyor. Yurt içinde ve yurt dışında öğretmenlik yaptı ve Yeşilay bünyesinde, bazı Osmanlıca dergilerin dijital ortama aktarılmasında görev aldı. Ayraç ve Yazıatölyesi dergilerinde editörlük yaptı. Yazıları İtibar ve Muhayyel dergilerinde yayımlandı. Çocuk edebiyatı, pedagoji, psikoloji alanlarında okumalarını sürdürüyor. Evli ve bir kızı var."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/iliklerine-aci-islemis-oykuler-vicdan-sizlar", "text": "Güray Süngü, öykü ve roman türünde vermiş olduğu eserlerle tanıdığımız bir kalem. Öykü türünün romancı doğurması, öykülerin ilerleyen safhalarda romana evrilmesi alışılmış bir durumdur. Süngü'nün öyküsü, üç roman kitabının ardından gelmiştir. Bu yönüyle farklı bir kalem olduğunu duyurmuştur; ancak Süngü'yü sıra dışı/nevi şahsına münhasır yapan asıl şey, anlatımıdır. Anlatımında, inanılmaz bir sadelik vardır. Kısa cümleler, günlük dilde kullanılan ifadeler onun anlatımının demirbaşlarıdır. Süngü'nün karakterleri, bir şey yaparken tuhaf sesler çıkarabilirler, küfredebilirler, ani hareketlerde bulunabilirler, acımasız olabilirler, şiddette sınır tanımayabilirler, merhamette sınırı aşabilirler, ağlanacak hallerine gülebilir, gülünecek hallerine ağlayabilirler, bazen en hassas konuda duyarsız olabilir, hassasiyet gösterilemeyecek kadar önemsiz bir konuda aşırı duyarlı davranabilirler. Mazoşist karakterler, öykülerde bir cümleye, noktaya, sözcüğe, virgüle sığınmış ya da gizlenmiş bir haldeyken birden okur karşısına çıkabilirler. Süngü, kelimelerle yaşanılanları görünür kılmaya çalışır. Acı, ölüm, sevinç, aşk, ayrılık, yüzleşme, utanma gibi soyut duygular, öykülerde görünür, dokunulur, izlenir hale gelir. Okurda gerçek ve sarsıcı bir etki uyandırmaya çalışır. Anlatıcı, daima nefsi mütekellim sigasındadır. Sürekli olarak birinci tekil şahsın anlatıcı konumunda olması, anlatımı tekdüzeliğe düşürebilecekken Süngü'nün öykülerinde bu durum, etkili bir anlatım biçimine dönüşmüştür. Okurun karşısında, her şeye tanıklık eden, girmediği ortam ve tanışmadığı insan tipi kalmayan bir anlatıcı vardır. Bu anlatıcı, her şeyi kendi görüş alanından bakarak anlatmış, betimlemiş ve öykülemiştir. Süngü, derin acılar yaşayan karakterleri öykülemiştir. Küle Dön... öyküsündeki ihtiyar, beşikteki yavrusunu farkında olmadan yakmıştır. Bu acı onu iyice çökertmiştir. Bireysel olarak yaşanan derin acıların dışında, insanlığın şahit olduğu kolektif acılar da öykülenir. Kolektif acıların bireydeki izdüşümleri, yansımaları anlatılır. Unutursam öyküsü, bu durumu en iyi açıklayan öyküdür. Öykülerde, zaman ve mekan kavramı karmaşık bir yapıdadır. Yeni evlenen birinin bir yıl sonra iki kızının olması, ertesi yıl kızını evlendirmesi; geçmişten gelen bir sesin bugüne düşmesi ve bugünü etkilemesi, bir çocuğun babasının ölümünden altı yıl sonra doğması zaman kavramının karmaşık bir yapıda olduğuna örnektir. Karakterlerin fiziksel özellikleri, onları anlatmada etkilidir. Kısa boylu, zayıf, gözlüklü gibi karakterlerin fiziksel özelliklerine başvurulur. Anlatımı etkili hale getirmek için konuşma dili olduğu gibi yazıya aktarılır. Vağıl cığıl gibi değişik ikilemelerin yanında, belki de ilk kez bu öyküler aracılığıyla duyulan santara, sumpat, ığranmak gibi sözcükler kullanılarak okurun kelime dağarcığına zenginlik katılır. Beklenilmeyen, umulmayan öykü sonlarının yanında, olasılık taşıyan öykü sonlarına yer verilmiştir: Lan ve Cana Kıymık öykülerinde olduğu gibi. Kontrollü yazım yanlışları yapılmıştır; Asayiş berkemal yerine berkelam, bihaber yerine bi haber, afili yerine afilli, direkt yerine direk kelimelerinin kullanılması gibi. Öykülerde, çürüme, insanlık durumları, bireysel sancılar, coğrafyanın sınırlarını aşan acılar anlatılmıştır. Unutursam öyküsünde, Unutursam kalbim kurusun cümlesiyle zihinlere kazınan kumsaldaki dört çocuk hatırlatılır. İnsanlık için gerekli olan şeyler, insanlığa basamak olan şeyler unutulursa çürüme başlar. Unutursamda, unutmanın ve alışmanın çürümeye götüreceği anlatılmıştır. Bir süre böyle mutsuz ve azap içinde yaşadım. Ama her geçen gün azaldı azabım. Babam ölürse de böyle olacak dedim kendi kendime. Önce çok acıyacak. Sonra yavaş yavaş, her hafta, her ay, bir nebze daha azalacak acı. Sonra geçecek. Bir hastalık gibi atacağım mutsuzluğu üstümden, acıyı çıkaracağım içimden zamanla. Unutacağım. Vicdan Sızlar öyküsünde, minik bedeni kıyıya vuran Aylan bebek hatırlatılır. Öykülerde, taşa dönmüş insanlar, hırt herifler, yağmacılar, mutsuzluk hastalığına yakalananlar, fakir ama gönlü zengin insanlarla karşılaşılır. Yağmacılar öyküsünde, semtin dönüşümü anlatılır. Mahallenin yerlileri yabancıları konumuna düşürülür. Sonradan gelip mahallenin huzurunu kaçıran zenginlerdir, asıl yağmacı onlardır; ama olan fakirlere olur, yaftalanmak, ezilmek fakirlerin bahtına düşer. Mahallede... öyküsünde, mahalleye bir mekan açılmıştır. Mekanın ne olduğunu bilmeyecek kadar saftır mahalleli. Pavyon, gece kulübü, bar, meyhane, gazino... ne olduğuna anlam veremedikleri bu mekan, mahallenin huzurunu kaçırmıştır. Kibir öyküsü, kitabın en açık, en dolambaçsız öyküsüdür. Egosu sürekli şişen bir bireyin yaşamı öykülenir. Karakterin kibri, öylesine almış başını gitmiştir ki, kibir duygusu, somut olarak vücudunda gözlemlenir olmuştur. Vicdan Sızlar'da, zaman-mekan, hayal-gerçek birbirine geçmiştir. Öykücünün kurgulama yeteneği, ne anlattığının önündedir. Vicdanı sızlayan, vicdansızlık eden, vurdumduymaz davranan, acıyı tebessümle karşılayan, acısından tırlatan, acıyı iliklerine kadar hissettiği için acısından ne yaptığını bilmeyen karakterlerin dünyası, postmodern bir anlatımla öykülenmiştir. Zıtlıklar, aykırılıklar, birbirini bütünleyen parçalar, gerçeküstü kurmacanın imkanlarıyla sunulmuştur. Süngü'nün öykü ve roman diline okuya okuya aşina olanlar olduğu gibi, ilk okuyuşta kendini kaptıran, müptelası olanlar da var. Bir de Süngü'nün diline okuyup da acemi kalanlar var. Süngü, içinde yaşadığımız dünyayı, öyküye hem biçim olarak hem içerik olarak yedirmeyi başarmış bir kalemdir. İskenderun'da doğdu. Kahramanmaraşlı. Hece Öykü, İtibar, Yedi İklim, Türk Dili dergilerinde öykü ve deneme yazdı. Milli Gazete, Dünya Bizim ve Edebistan isimli kültür sanat sitelerinde, kitap incelemeleri ve söyleşiler yaptı. Nuri Pakdil'in Tiyatrolarında Vicdan isimli yüksek lisans tezini hazırladı."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/ilkbahar-yaz-sonbahar-kis", "text": "Sinema, tüm sanat türleriyle birlikte insanlığın dünyadaki macerasını anlatma telaşında olan bir sanat dalı. Ama diğer sanat dallarının yanında çağa seslenme, olayları ve insanlığın hikayesini anlatma noktasında imkanlar açısından baktığımızda çok daha ileride diyebiliriz. Tabi edebiyatın ve sözün gücü hiçbir zaman tartışılmazdır, nihayetinde tüm sanat türleri birbirlerinden beslenerek ortak temalar ve amaçlar, ortak dertler ve sevinçler etrafında sanatın güçlü misyonunu omuzlamış durumdalar. Bir film bir şairin yüreğindeki bir göz olmadıkça asla gerçekten iyi değildir derken, Orson Welles aslında sinemanın da bir şiir gibi dokunaklı, naif, derin, ironi yüklü bir anlatımla, tüm bu duyumsamaları seyirciye hissettirmesi gerektiğinin vurgusunu yapar. En son Mustafa Kutlu'yu ziyarete gittiğimde nasıl oldu ise konu sinemaya gelmiş ve sinemanın, romanın, şiirin, tüm anlatıların ötesinde, sanatsal anlatımı açısından daha güçlü ve imkanlar noktasında zengin bir sanat olduğuna dair anlamlı bir konuşma yapmıştı. Bugünün dünyasını anlamak için sinemaya ihtiyacımız var; yüz yüze gelmeye cesaret edemediğimiz ne varsa, anlamak için sinemaya bakmalıyız diyor, Slavoj Zizek. Sinema, yaşadığımız çağda, sosyal ağların, internetin, küresel manada tüm sınırların görsel şovlarla mahrem olanı darmadağınık ettiği zamanlarda mutlaka çok daha önem arz ediyor. Özellikle gençler kendi dönemlerinde sinemanın dilini genç dünyalarına yakın bulurken, tüm dünyada ve kendi coğrafyalarında çekilen yapıtlara daha bir meraklılar. Belki de hız ve haz çağının insanlığı kuşattığı zamanlarda, her şeyin hızla tüketildiği bir dönemde, insanlar bir kenara çekilip bir romanın sayfalarına gömülerek iki yüz bilemedin üç yüz sayfalık bir romanı okumak, bir hikaye kitabının derin, ironi yüklü, imgesel anlamında boğulmak istemiyor. Bunun yerine seyredilmeye hazır hayatların film şeridinden akarak onların anlam dünyasında bir yer etmesini daha manidar buluyorlar ve bu durum kolaylarına geliyor. Nedense son zamanlarda artan dizi ve film sektörü de bu talebi karşılamak için ellerinden geleni yapmaktalar. Ama neticede nitelik her zaman önemlidir. Sinema bir kişinin ve bir dönemin buluşu değil aksine insanlık tarihinin geçmişi kadar eski birçok buluşun her döneme bir miras olarak bırakılan birikimlerinin toplamından oluşan bir ürünüdür derken Burçak Evren sinema sanatının ne denli önemli olduğunu ve miras kalabilecek kalitede çekilmesi gerektiğini vurgular. Kim-Ki Duk yönetmenliğinde 2003 yılı Güney Kore, Almanya ortak yapımı İlkbahar Yaz Sonbahar Kış Filmi, Güney Kore sinemasının son dönem en başarılı ve oldukça çarpıcı örneklerinden. Film başladığı andan itibaren görsel bir tabiat şöleniyle muhatap oluyorsunuz. Yüksek ve dumanlı dağların, kuş uçmaz kervan geçmez halde kimselerin olmadığı tabiatın tam ortasında cennet soluklu bir yeşilliğin göbeğinde rüya gibi bir göl ve bu göldeki Budist Tapınağı... Film insanın tekamülünü evrelerle anlatarak, bunu da mevsimlerle özdeşleştirerek gerçekleştiriyor. Görsel şölenin zirvelerinde, an an tabiattaki muhteşem tabloların büyüsü ile maneviyat merkezli bir yolculuğa, insanın özüne, olgunlaşma serüveni ile nefs terbiyesi, arınmanın duraklarına doğru derin ve dingin bir yolculuğa çıkartıyor sizi yönetmen. Film adeta dağların zirvelerinde cennet gibi bir gölün ortasında sade, temiz, fazlalarından arınmış bir mabette Keşiş ile öğrencisinin karşılıklı kurduğu usta çırak ilişkisi odağındaki, dayatmasız, gayet doğal bir anlatımla izleyiciye sunuluyor. Filmin kurgusal yapısı; dört mevsimin ayrı ayrı işlenerek, her bir mevsim, insanın gelişimindeki bir devreye karşılık gelecek şekilde, parçadan bütüne giden yoğun bir anlatım gücüyle insanı sarıp kuşatan ve sarsan bir hayat döngüsü ile anlatılıyor. Arka arkaya gelen mevsimlerle, insanın tekamül yolculuğunu anlatan filmdeki mekan oldukça dikkat çekici ve seyirciyi adeta büyüleyen, içine alan bir atmosfer kazanmış. Öncelikle yaratılmış olan insan Budist Tapınağı'nın görsel şölenlerin ortasında yüzen dingin sadeliğinde şunu fark ediyor; aslında hiçbir beşer inançsız değildir. Her insan özünü arar, özündeki ruhsal arayışa doğru kıldan ince kılıçtan keskince sorgulayan bir yolculuğa ram olur. Tapınağa gitmek için geçilen tabiatın ortasında, gölün başlangıcında temsili büyük oymalı bir kapı vardır. Bu kapı aslında tapınağı doğadan ayırmadan, temsili, gölün ahengiyle bütünleşen sembol bir kapı gibidir. Ama adeta içerisi ve dışarısı diye mekan ayrımını da gerçekleştirdiğini anlayabiliriz. Şeffaf, sınırsız bir gölün ortasında yer alan mabed; burada yaşayan Keşiş 'in duruşunda, doğayla ve eşya ile kurduğu muhataplıkla inancını yansıtması, mülkiyetin çok ötesinde, kuşatan bir teslimiyetle aslında çok farklı anlamlar yüklenmiş gibidir. İlkbahar mevsimi doğuştur, tüm tabiatın yeniden dirilmesi, tohumların çatlaması ve muhteşem bir uyanıştır. Yeşilin ve mavinin yaslandığı doğa manzaraları ile muhteşem bir görsel şölen eşliğinde ilerleyen film, ilkbaharın uyanış yüklü, çılgın ve dizginsiz anlarına taşır gibi. Bu süreçte yönetmen çocukluk devresiyle, keşfetmeye, öğrenmeye, tanımaya, aramaya doğru yönlendiriyor. Çocuk, kendine doğru anlaşılmaz bir yolculuğa çıktığında ise onu tam da tabiatın ortasına bırakıyor. Sade, yalın bir yaşantıda eşyadan yalıtılmış, mahremiyetin görünmez duvarlarla sağlandığı, temsili kapılarla sınırların çizildiği küçük mabedin dışında bir dünya vardır. Çocuk bu dünyayı keşfe çıkıyor, aslında kendini keşfe çıkıyor. Ve dikkat çekici olan da tanıdığı, gördüğü, ellediği balığa, kurbağaya, yılana çocuğun adeta işkence yapması. Vuku bulan olaylarla dikkat çeken asıl vurgu, şiddetin ilk olarak çocukluğa yaslandırılan bir bilinçsizlikle özdeşleştirilmesi. Bu durum, küçük çocuğun hayvanlara işkence etmesi, bu işkenceleri yaparken de onlara gücünün yettiğini görebilmesi üzerinden işleniyor. Filmin ilerleyen zamanlarında, gençlik döneminde yeniden rastladığımız şiddetin; tohumlarının atıldığı çocukluk döneminden farklı olarak karşımıza bilinçli bir tercihle çıkması, insanın varoluşuna atıf yapan bilinçli bir tercih olduğunu da ispatlamış oluyor. Yönetmenin neredeyse bütün filmlerinde işlediği şiddet ve varoluş ilişkisinin ilk ipuçlarını, Spring, Summer, Fall, Winter... and Spring'te temaşa etmiş oluyoruz. Bir diğer önemli durum da her olaya büyük bir olgunlukla yaklaşan Keşiş'in, çocuğa anında müdahale etmeden, sonrasında onun empati kurmasını sağlayarak, vicdanını harekete geçirmesi. İlkbaharın arkasından gelen yaz mevsimi ile çocuk da gençliğe adım atmış oluyor. Kendini keşfetme noktasında, artık sınırlarını zorlayarak hayatı farklı yönleriyle algılama durağına gelecektir. Yazın, coşkun, zengin atmosferi gençliğin simgesi olarak, beraberinde cinselliği, karşı cinsi tanımayı, bağlanmayı, tutkuyu gencin hayatına taşıyacaktır. Hasta bir genç kızın mabede iyileşmek amaçlı gelmesi gencin dünyasını değiştirecek, onun ruhsal ve bedensel duyuşlarına farklı kapılar açacaktır. Dış dünyadan soyutlanarak yaşadığı mabette dürtüsel veya fıtri olarak karşı cinsi ilk gördüğünde ona karşı olan, arzulu çekim gücüyle oluşmuş hislerine engel olamayacaktır. Fakat yönetmenin asıl atıf yaptığı ruhsal, derin bir bağlılıktan ziyade daha çok cinsel bir dürtüsellikle iki karşı cinsi yakınlaştırmasıdır. Burada gencin günah durağında, sorgulamalarla tövbeye ve ibadete yönelmesi. Yaptığının yanlışlığını anlamasına rağmen tutkulu bir halde karşı cinse yönelmesi ve onu sahiplenme duygusu. Yönetmen erkek egemen bir bakış açısını diğer filmlerinde olduğu gibi bu filmde de sürdürür. Sakin, dingin bir mabette eşyayla aralarına mesafe koymuş olan Keşiş ve öğrencisi, sade kıyafetleri, az yemeleri, az konuşmaları ile de dikkat çekerler. Aslında bu durum gerçek dünyadan kendilerini ne kadar soyutladıklarının da göstergesi gibidir. Mülkiyet noktasında, sahiplenmenin kadın üzerinden işlenmesi yine erkeği ön plana çıkarıyor. Keşiş öğrencisinin tutkulu halde karşı cinse bağlılığını anladığında ve hayvanlarla özdeşleşen karşı cinsle birlikteliği sonucu onları uygunsuz halde görmesiyle; Tutku bağlanmayı doğurur, bağlanma da öldürme isteğini diyerek anlamlı bir uyarıda bulunacaktır. Sonbahar mevsimi geldiğinde genç artık yirmili yaşları geride bırakmış, olgunlaşmış, Usta'sının deyimiyle büyümüş tür. Ama bu büyüme ile birlikte sahiplenmenin getirdiği hınç, öfke ve nefretle ölüme, intikama, silaha, acıya, tutsaklığa doğru sancılı bir yolculuğa çıkacaktır. Öğrencisinin içinde bulunduğu karmaşayı anlamaya ve bu öfke nöbeti içinde, yaşadığı mabetten farklı olarak dışarıdaki gerçek hayatın ne kadar acımasız olduğunu söylemeye çalışır. Bazen sahip olduğun şeylerin gitmesine izin vermelisin der. Sonbahar bir tür ölümdür, bedel ödemedir, kayıptır aslında. Ama yeniden dirilmek için ölmek gerekir. Birini öldürebilirsin ama kendini bu kadar kolay öldüremezsin dediği öğrencisine aslında vicdanına doğru bir yolculuğa çıkmasını öngörür gibidir. Arınmanın, kafasındakilerden kurtulmanın başka yolu yoktur. Artık katil olan öğrenci bir tutuklu olarak mabetten ayrılır. Keşiş için bedel ödettiği, daha çok bedenine acı çektirerek ruhunu arındırmaya çalıştığı öğrencisinin gitmesinden sonra ölüme yolculuk başlamış olur. Yanarak ölen Keşiş, bir yılan olarak geri döner mabede. Filmde, birçok hayvan sembol olarak kullanılır. İlkbahar da horoz vardır mabette. Genç mabetten kaçarken horozu da ormana salar. Yaz mevsiminde, beyaz bir kedi vardır Keşiş 'in kucağında. Tutuklu olarak genç adam gittiğinde kedi de ormana salınır. En son Keşiş öldüğünde bir yılan, tam da öldüğü yerden çıkıp gelir mabede yerleşir. Burada reankarnasyon inancını da görmekteyiz. Son bölümle artık kış mevsimi de gelmiş olur. Kış gelmiş, adeta tabiat beyaz bir örtüye bürünmüştür. İnsan doğa ilişkisi üzerinden yürüyen film bir bakıma bitimsiz bir beyazlıkla, arınmayı, silkinmeyi, temizlenmeyi, fazlalıklarından kurtulmayı da beraberinde getirmiş gibidir. Artık kahramanımız olan öğrenci yetişkin bir bireydir, olgunluk dönemini yaşar. Kim Ki Duk' un rol aldığı bu bölümde olgunlaşmış hali ile artık tekamül yolunda mesafe katetmiş insan anlatılır. Gizemli bir halde, yüzü görünmeyen bir kadının getirdiği bebekle yeni bir başlangıç yapar genç adam. Tıpkı Usta'sının geçtiği yollardan o da geçecek, kendisi gibi mabede bırakılmış olan küçük çocuğa mihmandarlık yapacaktır. Ve Bahar... bölümüyle kıştan sonra gelen baharın müjdesi gelir. Bahar yeniden diriliştir. Ve yaşamsal döngü tekrar başlamış olur. Yaşadığımız modern zamanlarda eşya ile arasını sağlıklı kuramamış, mutlak hakikate çıktığı yollarda bir türlü huzuru bulamayan insanoğlunun muhayyilesine anlamlı ve arayış yüklü sorular bırakır gibidir film. Eşsiz manzaralar eşliğinde büyük bir görsel şölene dönüşen tabiatın varlığı ile ne kadar tabiattan, doğadan uzaklaştığımızı da anlamış oluruz sarsılarak. 1971 Reşadiye Tokat doğumlu yazar Lise ve Üniversiteyi İstanbul'da bitirdi. Kısa süre muhabirlik ve öğretmenlik yaptı. Bağcılar ve Bahçelievler Kültür Mdlüklerinde görev aldı. Pamuk Şekeri Çocuk Dergisi'nin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Edebistan Sitesi'nin söyleşi editörlüğünü bir süre sürdüren yazar İstanbul Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/imgenar-sokagi-nda-yolculuk", "text": "Hüzünbaz bir yazar olarak genellikle seçtiği kadın karakterler aracılığıyla hüzün kokusu bulaştırıyor size. Uykuyla uyanıklık arası dolaşıyorsunuz öykülerinde. Öykülerini okuduktan sonra siz de onu imgelerle anlatmak istiyorsunuz. Bir bakmışsınız ki yaşlı bir karıncanın kamburunda gezdiriyor sizi yazar. Onu okurken karakterlerini konuşturan yazarı hissedersiniz hep. Kahramanlarını aşan bir üst dilin kullanılmış olmasıdır sizi böyle düşündüren. Çoğu öyküsünde bilinçsizlik hali, uykuyla uyanıklık arası durum, şizofrenik bir hal çıkar karşımıza. Kutu Kutu Pense adlı öyküsünün Nazlısı: Doktorun sesini duyabiliyordum. Onlar beni ilaçlarla iyleştirmeyi düşünüyorlardı. Sürekli uyutmaya çalışıyorlardı. Oysa O uyumamam için yüreğimi tutuyordu. Onlara sorsan otel de yoktu, kar da yağmadı, ben de donmak üzere değildim! Oysa O, var... O, var... diyen bir şizofrendir. Gülnare adlı öyküsünde Döşündeki ebemkuşağı çalınan kadınların saçları hiç uzamaz ki! diyen alzheimer hastası köy öğretmeni Gülnare Teyzenin huzurevi yaşamına tanık oluruz. Ardıç Kuşu nun derme çatma bir şarkıydı ömrüm, yorgunum diyen karakteriyle birlikte bir ardıç kuşunun peşine takılıp yola revan oluruz ve kahvedekilere seslenir: Her gün de oyun oynanmaz ki! Siz hiç gidip bir kitabın koynuna girdiniz mi? Siz hiçbir ardıç kuşunun peşine düşüp hayatı sorguladınız mı? diyerek araştırma yapmanın insan ruhunun tozlanmasına engelleyen bayram temizliği olduğu mesajını verir. Yazarın öykülerinde hep bir dervişe, bir yol göstericiye mürit olma, sığınma ihtiyacı olduğunu hissedersiniz. Keşfedilmeyi bekleyen küçük kız kalplerini hissettirir yazar. Bunun en güzel örneğini de Kuyudan Kumbara adlı öyküsünde görebiliriz. Ardıç Kuşunun peşine düşerek hayatı sorguluyanı, Kutu Kutu Pense' nin şizofrenik Nazlısı, Tarçın Kokulu Vefa' nın her gün incir ağacına sığınan annesini kaybetmiş Sude'si, Tablonun Sırrı'nda bir tabloya takılıp kalan Aylin'in bakış açısını, Üç Gül Masalı'nın sizi sarsacak intihar mektubunu saklayan Zehra öğretmeni, Beyaz Ağıt'ın her şeyden uzaklaşmanın çetelesini tutan Iraz'ı bunlardan birkaçı. Celladının gözüne sürdü eflatun bir düşün terini! Yazarın birçok öyküsünde karınca ve serçe parmak kelimelerini kullanması da düşünülmeye değer. Son olarak yazarımıza karınca kadar çalışkan ve karınca kadar güçlü bir yazın hayatı diliyorum."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/imgenin-asirilasmasinin-iki-tarzi", "text": "Leni Riefenstahl'ın adına sanırım ilk kez Tomris Uyar'ın Yüzleşmeler Bir Uyumsuzun Notları 1995-1999'da rastladım (Can Yay. 2000). Tomris Uyar'ın dediğine göre; Hitler, Leni'yi küçük kızken dans ettiği bir filmde izlemiş, 'Alman kızlarına özgü bir sağlıklılık' keşfetmiş onda. Leni, gerçekten yetkin bir yönetmen olmuş sonraki yıllarda. O kadarına ki kendisine rejimce ısmarlanan propaganda filmini bile bir sanat yapıtına dönüştürebilmiş. Döneminin sinema tekniğine getirdiği parlak buluşlarla kamerasını görkemli heykellerden şöyle bir geçirdikten sonra Hitler'de odaklaştırabilmiş inandırıcı bir biçimde (s. 29-30). Savaş sonrası Nazizm'den aklanıp yeniden film çekmesine izin verilince Afrika kabilelerinin ve deniz altının belgeselini çekmiş. Kabiledeki herkesin neden bir yontu kusursuzluğunda olduğunu soran belgesel sunucusuna verdiği yanıt aynı açıklıkta: 'Güzel varken, neden çirkini çekeyim?' Doğru. Zaten Hitler'in propaganda filmini de yalnızca estetik değerleri gözeterek çekmemiş miydi? Konu önemsizdi onca (s.30). Seçtiği konu tartışılabilir, ama Leni için konu önemsizdi denemez, tersine, başarısı genel sanat kamusunun onaylamayacağı konuları nasıl estetik bir nesne haline getirdiğidir. Çünkü Uyar da Leni'nin filmlerini aşırı estetik bulmaktadır. Buradaki sorun konudan bağımsız olarak sanatsal bir içeriğin aşırı estetik hale getirilmesidir. (1) Elbette estetiğin aşırısı olmaz, olsa olsa eserin biçimsel sınırlarının mümkün en iyi halini yakalanmasından söz edebiliriz, ki bu da övülesi bir şeydir. Ama yine de bir sorun olduğu açıktır. Gerek Hitler gerekse Afrikalıların gösteriminde hep devrede olan aşırı güzellik nedense izleyenleri rahatsız eder. Hitler'in insanların başına açtığı belalardan dolayı güzel olmadığına dair dünyada genel bir uzlaşı vardır. Ama Afrikalılarda durum biraz daha karışıktır. Hitler'in çirkin olduğu konusunda genel bir uzlaşı varken, Afrikalıların yontu kusursuzluğunda inanamadığımız bir yan vardır. Bedensel olarak böylesi bir kusursuzluğa sahip olsalar da bu onların gerçeği değildir. Sanattan gerçekçi olmasını her durumda beklememekle birlikte burada gerçekle onun gösteriminin örtüşmemesi nedeniyle bir şey içimize sinmez. Yönetmen, onların yaşadığı yerleri dekoratif bir malzeme olarak kullansa da o dekoratif mekan bile yaşanan ağır koşulları ister istemez bizlere hatırlatır. Zihnimiz ısrarla gösterilenlerle mekan arasında bir münasebet kurmaya çalışır, ama kuramaz. İşte bu yarıktır içimize sinmeyen. Yarığı meydana getiren, içeriğin varolduğu bağlamdan koparılıp salt güzellik imgesine dönüştürülmesidir. Bu durumda içeriğin varlık koşulları görmezden gelinir; izleyici hem tarihten hem de mekandan koparılıp gösterilen estetik nesne karşısında bir hoşlanma duygusu yaşayabilir. Zaten izleyicinin karşısında acı, çelişki, çatışma ya da hüzün içinde bir insan yoktur. Bize gösterilen aşırı güzel bedenlerdir. Dolayısıyla bu duygulara ait duygulanımların izleyicide belirmesi beklenmez. Geriye kala kala estetik haz kalır. İzleyici estetik nesneyi herhangi bir tarihselliğe, zamansallığa ait kılamadığı için de her türlü kayıttan azade bir imgeyle yüz yüzedir. İzleyicinin önünde salt estetik bir nesne güzel bir imge vardır. Eserin içeriği tüm kayıtlarından azade olduğu için buna neyin güzelliği deneceğine dair referanslar da yok edilmiştir. Sadece estetik/güzel bir imgeyle yüz yüzeyizdir. Sadomazoşizmin insanın ebedi bir karakteri olmasına itirazımız şimdilik bir kenarda dursun. Sodom'un 120 Günü Marquis de Sade'ın bir romanı; Salo, Kuzey İtalya'da kısa süreliğine faşistlerin kurduğu bir cumhuriyet. Pasolini bu ikisini de birleştirerek filmine isim olarak vermesiyle niyetini açıkça beyan ediyor: Bir yanda Sade'ın sadomazoşizmi diğer yanda Salo'nun faşizmi. İlki bireyler arası eziyeti, ikincisi faşist iktidarın toplumsal eziyetini imliyor. Gerçekten bu ikilinin bir araya gelmesi korkunç acıların yaşanacağı anlamına gelir. Hele ki Sade ve faşizmin aşırı anlam yükleri acıların, eziyetlerin, işkencelerin, doyumsuzluğun ne kadar korkunç boyutlara varacağını gösterir. Salo, Sodom'un 120 Günü'nde Salo'nun faşizmin metaforu olduğu bellidir, bu metafor Sade'ın romanıyla yan yana gelince faşist iktidarın sadomazoşist yanı açığa çıkarılmış olur. Romandaki sadomazoşist kahraman cinsel doyum için köleleştirdiklerine nasıl akıl almaz eziyetler uyguluyorsa iktidar da benzer uygulamaları halka yöneltebilir. Leni'nin filmleri salt güzelin peşinde koşarken, Pasolini'ninkiler tersine bir yol izleyerek salt çirkinin peşindedir, diyebiliriz. Birisi imgeyi yukarıya, diğeri aşağıya çeker, ama her iki durumda da imge ait olduğu koşullarda değildir. İmge kendisini varkılan koşullardan koptuğunda pornografikleşmeye başlar. Pornografi, gösterimin aşırılaşmasıdır, dolayımsızlıktır. Dolayımsızlık nesneye erişimdeki tüm kanalları iptal ederek izleyiciye sözde onu tüm yalınlığıyla, olduğunca göstermeyi vaat eder. Bu durumda erişilen nesne hiçbir zaman kendisi değil salt aşırılaşmış bir görünümüdür. Oysa nesneye, mümkün-kendi-halinde erişmek ona varlık koşulları içinde ve varlık koşullarıyla yönelmekle olur. Nesnenin ne-ise-ne olduğu, onu varkılan koşullar sayesindedir. Bu koşulların ister onun özü isterse doğal ya da kültürel koşulları olması fark etmez. Bir yandan ona ait koşulları diğer yandan ona erişimi mümkün kılan dolayımların iptaliyle nesne onu varkılan koşulların bağrından koparılınca çırılçıplaklıklaşır. Böylesi bir çırılçıplaklığın herhangi bir iması, gönderimi, çağrışımı olmaz; bütün gönderimleri kendi üzerinde toplayarak diğer her ne varsa hepsini iptal eder. Dolayımın iptaliyle pornografik imge onu varkılan tüm bağlarından koparılarak çırılçıplaklaştırılır. Geriye, istenilen duyguyu çırılçıplaklığı içinde izleyiciye aktarmak kalır. Bir anlamda duygu kanırtmasıdır bu durum. Bir şeyin çırılçıplak estetik bir nesne olarak gösterimi onun gerçekte olduğu gibi, kendiliğiyle sunulduğu anlamına gelmez. Afrikalı kadınlar örneğinde olduğu gibi imge yukarıya doğru çekilirken güzellik; Pasolini'deyse aşağıya doğru çekilerek çirkinlik adına aşırılaştırılır. Her iki durumda bir yanılsamayla karşı karşıyayızdır. Greklere uyarak söylersek buna görünüş diyebiliriz. Görünüşün özü, hakikatten kopuk olması hasebiyle bizi daima bir yanılsamaya sürüklemesidir. İçeriği kendi varolma koşulları içinde göstermeye çalışmak, öncelikle onun kendiliğinden anlaşılırlığına olanak sağlar. Böylece içerik asli pozisyonu içinde gösterilmiş olur. Söz konusu iki tarz bize bu asli pozisyonu unutturarak nesneyi kendi tarzı içinde eğip büker ve karşımıza her şeyden bağımsız, aşırılaşmış bir imge çıkarır. Böylece asli pozisyona dönme, onu orada kavrama ihtiyacı bile unutturulur. Çünkü bu iki tarzda temsil, içeriğini açık kılacağı yerde daha da kapalı bir hale getirir ve kendi formuna gömer. Oysa içeriği kendi bağlamında, onu varkılan koşulların içinde anlatmak, çırılçıplaklığın aydınlığının aksine gri alandan anlatmaktır. Şöyle ki içeriği, kendini varkılan ve onlar dolayısıyla varolan ilişkiler içinde anlatmaya çalışmak, imgeyi kendinde toplanan bütün kesişimlerin, ayrışmaların, çatışmaların, çözülmelerin, etkilerin yarattığı gri alana yerleştirmeye çalışmak demektir. İşte bu kendine ait alan, imgenin varlık koşullarıyla ilişkili olacağı için daha önce sözünü ettiğim yanılsamadan da kurtulmak demektir. Zaten bir şeyin kendini gösterebilmesi bu zemin sayesindedir. Zemin altından çekilince geriye kendini gösteren olarak nesne değil de salt bir görünüş kalır. Bu görünüş, hakikatinden kopmuş olduğu için sanatçının dilediğince eğip bükebileceği plastik bir hamurdan ibarettir. Gri alan (buna 3. tarz da diyebiliriz) iki tarzın cemi olmakla birlikte daha fazlasıdır. Fazlalığı, içeriği ilişkileri içinde dile getirmesidir. Öyle ki bu ilişkiler ağı içerisinde görünmez hale gelen, silikleşen, önemsizleşen bir şeyi yakalayıp yeniden duyulara sunar. Mesela masum insanlara eziyet edilmesi kötüdür, bu kötülüğe maruz kalanlar acı içerisindedir. Salt maruz kalanı alıp onu uğradığı eziyetin koşullarından sıyırıp görünüre taşımak, acının estetik bir imgede donuklaşmasıyken (1. tarz); maruz kalanın acısını durmaksızın göstererek büyütmek, görüş alanının tamamının kapatılması suretiyle izleyicinin imgeye hapsedilmesidir (2. tarz). Kötülüğe maruz kalanın acısını, nedenleriyle, sonuçlarıyla, ilişkileriyle anlatmak, acıyı, sayesinde ortaya çıktığı koşullar içinde göstermek demektir (3. tarz). 3. tarzın sahip olduğu fazlalık, içeriği onu ortaya çıkaran koşullar içinde göstermesinden gelir. Kötülük ya da iyilik bir sonuçtur; sonucun bir anda dondurulması ya da durmaksızın büyütülmesi kendi hakikatinin önüne geçerek bir yanılsama yaratır; yanılsama olduğu için hakiki de değildir. Sonuç, bir neden iledir; nedenin ıskalandığı sonuç sanatçının elinde oyuncaktır, yapılması gereken onu ait olduğu yere oturtmaktır ki bu da en azından adaletin gereğidir. 1. tarzdaki imge edimselleşemez, sabittir, durağandır. Bütün imaları, gönderimleri, çağrışımları kendi üzerinde topladığı için gözlerin başka bir yöne bakmasını istemez, bütün dikkat onda toplanmalıdır. Bu bakımdan tam seyirliktir. Zaman ve mekandan kopuk olduğu için kendisini bunların üzerinde varsayarak tüm zaman ve mekanlara rahatlıkla yayılabilir. Burada Leni'nin kurduğu Hitler imgesini düşünebiliriz; hani kameranın görkemli heykellerden geçtikten sonra onu gösterdiği anı. Alman olmanın bütün nitelikleri ve Almanya'nın bütün nicelikleri o anda Hitler imgesinde toplanıverir. Tüm gönderimleri üzerinde toplayan imge kendi üzerine kapanır. Hitler başka sanatçıların elinde de imgeselleştirilmiştir, ama bu kez bütün çirkinliklerin göstereni olarak. İmgenin neyi imleyeceği her zaman sanatçının üslubuyla ilgili olduğu açıktır. Yoksa konu hep aynıdır, ama sanatçının yaslandığı değerler konuyu ele alış tarzını belirler ve izleyicinin karşısına, çok geri çekilmiş de olsa sanatçının bağlı olduğu değerler sistemiyle yoğurulmuş bir eser çıkar. 2. tarzdaysa imge edimseldir, akışkandır, hareketlidir. Hatta sahip olduğu potansiyelliklerin tamamı aktüelleşmiştir. Bu nedenle gösterdiğinden başka bir şey vaat etmez. Deyim yerindeyse içi-dışı birdir, şeffaflaşmıştır. Pornografi daima göstermekle mümkün olduğu için zorunlu olarak edimseldir. Çünkü gösterilen bir şey olarak pornografi gösterim anında dile gelir. Sadece edimsel olarak varolabildiği için geçmişi ve geleceği yoktur, elan şimdide cereyan edebildiğinden dolayı bütün potansiyelliklerini hemen aktüelleştirmesi gerekir, işte bu şimdide varolma nedeniyle sıkışır, her şeyi bütün detaylarıyla durmaksızın anlatadurur, böylelikle izleyicide belli bir duygunun kanırtılması marifetiyle o duygunun izleyicinin bütün benliğini sarması istenir. Pasolini'nin dediği gibi Salo, Sodom'un 120 Günü'nde öteki yoktur ya da öteki kimlik kaybı nedeniyle insan bile değildir. Filmde iktidarı temsil edenlerin uyguladığı eziyetler ve yöntemler insan-olmayanlara bile uygulanamaz. . Pasolini seyirciye aktarmaya çalıştığı duygunun çokça üzerine gittiğinden izleyici tiksinme ötesinde insan olduğundan utanır; duygu aşırı kanırtılmak istenince her daim kötülüğün bin türlü tarzı durmaksızın gösterilir ve imge, şimdide öylesine sıkışır ki bu hal bir kalp sıkışması olarak izleyiciye geçer. 1. ve 2. tarz kendi nesnesini başka şeylerin önüne koyarak onları örter, gömer ve kendisini bu sayede başka bir şey olarak sunabilecek koşulları yaratır, bu bakımdan aşkın değil içkindir. Daha önce söylediğimiz gibi gönderimler hep imgenin kendisine dönüktür ve imgeyi aşan bir şey yoktur. Oysa sanat eseri tüm duyularla algılanabilir olmak için didinir, aşırılaşmış imgelerde izleyicinin dikkati sınırlandırılarak ve koşullandırılarak sadece belli bir perspektiften görmesi ve belli bir duygu oluşturulması beklenir. Üstelik bu duygu kendi haline bırakılmayıp kanırtılmış bir duygudur. Modern sanatın aşırılığı kışkırtan bir yanı vardır; hatta nerdeyse haza aşırılıktır. Sanat türlerinin kendi biçimsel sınırlarını genişletmek, kimi imkanları açığa çıkarmak için girişilen aşırılıklar elbette istenilesi bir etkinliktir. Çünkü sanat, bir nehir gibi akan hayatı yakalamak ve temsil edebilmek için akış halinde olmalıdır. Sanatın akışı da biçimsel yeniliklerle mümkündür. Ancak konunun ele alınışı için aynı şeyi söylemek mümkün değildir. Gördüğümüz gibi Hitler Leni'nin elinde nerdeyse bir Grek heykeli kusursuzluğuyla yüceltilirken, Pasolini'nin elinde ötekinin insaniliğini yok eden bir canavara indirgenir. Açıktır ki her iki tarzda da sanatçının bağlı olduğu değerler sistemi devrededir, ki öyle de olmalıdır. Ancak aşırılaştırılmayla birlikte nesne ne-ise-ne olduğundan koparıldığı için elimizde tanınmaz bir imge kalır. Geriye ne Leni'nin güzeli ne de Pasolini'nin çirkini kalır. Son söz olarak söylersek, çağdaş sanatın geldiği nokta aşırılaşmaya iyi bir örnektir: Rezervuarlar, dışkılar, kanlar, irinler, kusmuklar, parçalanmış ceset gösterimleri... Oysa sanat biraz da göstermemekle, ima edip çekilmekle, anlatmayarak anlatmakla, giz'lemekle; çırılçıplaklıksa teşhirle, açıklıkla, pornografiyle ilgilidir. Vasat, her zaman, her şeyin alınmış ortalamasıdır. Aşırılıklar zaman zaman ortalamaya sağlama yapabilme fırsatı sunsa da daha ötesi, sınırlarını aşan insanın nasıl gayri insanileştiğidir. Burada evla olan göstermek değil, gizlemektir. Çünkü durmaksızın göstermek, nesnesini meşrulaştırır. (1) Bu yazının çerçevesinin dışında kalmakla birlikte, estetiğin güzelle, güzelin estetikle özdeşleşmesinin bir kafa karışıklığı ya da eski bir alışkanlık olduğunu söylemekte yarar vardır. Nedense önümüzde bir eser varsa onun 'estetik' buluruz. Bu durumda eserin: a) Vazedilmiş estetik yasalara uygun olduğunu; b) bu nedenle de güzel olduğunu söylemiş oluruz. Tabii ki modern sanatın, bir dönem Fransız Akademisinin vazettiği estetik normlara bir saldırı, onların tersyüz edilmesi olduğunu unuturuz. Hal böyle olunca sanat eserinden beklenti de sadece haz vermesi ve hoşlanılması değildir. Çelişki gibi dursa da bizde tiksinme, acı, korkma gibi duygular uyandıran eserleri de güzel buluruz. Karesi İlkokulu'nu (1973), Atatürk Ortaokulu'nu (1976), Muharrem Hasbi Lisesi'ni (1979), Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'ni bitirdi (1983). Balıkesir'de aile şirketinde çalıştı. Halen İstanbul'da bir kamu kuruluşunda çalışıyor; e-edebiyat dergisi www. edebistan. com'un yayın yönetmenliğini ve Muhayyel Dergisinin yayın danışmanlığını yürütüyor. Edebiyat hayatına, 1982'de Güldeste Dergisinde yayımlanan \"Beyaz Gömlek\" adlı öyküsüyle başladı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Kayıtlar, Hece ve Hece Öykü'nün çıkışında yer aldı. Portakal Bahçeleri ve Pencere adlı öykü kitapları Arnavutça'ya; bazı öyküleri de Farsça, Korece ve Azerice'ye çevrildi. İlk öykü kitabı Gidenler Gidenler adıyla Yedi İklim Yayınları tarafından basıldı. \"Esenlik Zamanları\"yla Türkiye Yazarlar Birliği 1999 Hikaye Ödülü'nü kazandı. 2012'de çıkan kitaplar içinden yapılan değerlendirmede \"Mürekkep\" adlı öykü kitabı; Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği ve Ömer Seyfettin Hikaye ödülünü aldı. 2016 yılında Dede Korkut Edebiyat Ödülüne layık görüldü. Şu sıralar Şakar'ın bütün eserleri İz Yayıncılık tarafından basılmaktadır."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/islam-olustan-gunumuze-degisen-hassasiyetler", "text": "Bilindiği üzere sosyolojide toplumun temeli olarak aile tarif edilir. Bu benzetmeden hareketle toplumların ruhi temeli ise ilahi olsun batıl olsun din kaynaklı manevi ruhtur. Bu ruhun somutlaşmış şekli o toplumun dilidir. Bu dilin esası ise temelde toplumun ruhunu yansıtan isim, kelime ve sözcüklerdir. Bir toplumu bozmak istiyorsanız öncelikle onun ruhunu bozmalısınız. Ruhu bozmak için ise toplumun diliyle oynamalısınız. Dil ile oynamak için de kelime, sözcük ve isimlerden başlamalısınız. Bu başlangıçla dilimize müdahaleyi hatırlatmakla birlikte burada asıl üzerinde duracağımız dil meselesi değil 'Mehmet' isminin serencamıdır. Katılmayanlar olabilir ancak 'Mehmet' isminin asıl kaynağı Peygamber Efendimizin ismi 'Muhammed'dir. İslam oluştan itibaren Türkler özellikle çocuklarına isim vermede Peygamberimizin ismini direk ve olduğu gibi kullanıp telaffuz etmemişlerdir. Zira Peygamber'e olan sevgi, saygı ve muhabbetten ötürü bu sevgide, saygıda, muhabbette boş bulunup kusur ederiz hassasiyeti bu yaklaşımı sonuç vermiştir. Ebeveynin çocuğa kızıp öfkelenmesi ve bu öfkeyle gelecek uygunsuz ifadeler geçmiş Müslüman Türk toplumunda Peygamber'e saygısızlık olarak görülmüştür. Elbette Peygamber'in isminin kullanılmaması da doğru değildir. İşte bu noktada Muhammed ismini kendi telaffuzlarıyla kullanmışlardır. Yüce dindar milletimizin bu hassasiyeti bütün dini değerleri telaffuzlaştırıp sembolleştirmiştir. M. Ü İlahiyat Fakültesi hocalarımızdan Doç. Dr. Emin Işık bir derste bu hassasiyeti anlatırken 'Arapların bayraklarına kelime-i tevhidi yazı ile yazdıklarını Türklerin ise bunu ay ve yıldızla sembolleştirdiklerini' ifade etmişti. Arap alfabesiyle Muhammed isminin yazılışı ile Mehmet isminin yazılışı aynıdır. Yeni İslam oluşta atalarımız Osmanlı dönemi de dahil bunu 'Mehemmed' şeklinde telaffuz etmişlerdir. Günümüze ise 'Mehmet' şeklinde gelmiştir. Mehmetçik kelimesinin kaynağı da aynıdır. Geçmişte Anadolu'da açıkladığımız sebeplerden Peygamberimizin isminin orijinal kullanımına neredeyse rastlanmaz. Direk telaffuzuyla kullanımı, söylenmesi, yazılması günümüzde yaygınlaşmıştır. Tek veya birleşik bir isimle yeni nesle geçmiş toplumsal ince hassasiyeti kaybetmiş ebeveynlerce ince bir riya ve övgü anlayışıyla çokça konulur olmuştur. Geçmişte dine, Peygamber'e saygı hassasiyeti önde iken günümüzde övgü, övünme, gösterme hassasiyeti öne çıkmıştır. Öz ve ruh unutulmuş adeta bir kenara itilmiştir. Ebeveynin başkalarına karşı çocuğunu övgüsü onu başarılı kılmadığı gibi geçmiş hassasiyeti bırakıp 'Muhammed' isimlerinin yaygınlaştırılması çocuğu ve ebeveyni dindar kılmamaktadır. Eğitimci olarak çok sayıda 'Muhammed' ismiyle karşılaştığımız çocukların hemen hiçbirinde dini değerleri ve saygıyı bırakalım normal ahlaki değerlerde bile çokça zafiyetler görüyoruz. Maalesef her hususta görsele ve şekilciliğe doğru giden bir toplum oluyoruz. Esasta toplumda bu öz vardır. Ancak Selçuklular ve Osmanlılar derin bir vukufiyet kaynaklı gösterdikleri hassasiyetle bu yanlışa girmemeye özen göstermişlerdir. Anadolu insanında tezahür eden dine bağlılık ve Peygamberimize olan saygı ve sevgiden dolayı hurma çekirdeğine gösterilen saygı hassasiyetini yitirmişsek tek çocuklarımızın değil her yeri 'Muhammed' ismiyle donatsak da artık bize hayat veren ruhu kaybetmişizdir."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/islam-sanatlarinda-estetik-yoluyla-guzeli-anlamak-mumkun-mu", "text": "İslam sanatlarını anlamaya ve anlatmaya dair yerli gayretlerin ve eserlerin her geçen gün artarak sürmesi sevincimizdir. Zira, Akşam Diyarı'nın, son üç asırdır Sabah Diyarı üstündeki kültürel hakimiyeti, önce kompleksli bir teslimiyet içinde zihinlerimiz melezleştirmiş (1) , ardından Batı merkezli düşünme tarzına evrilerek akademilerimizi teslim almış ve giderek inancımızı ve kültürümüzü Oryantalist bir ezberin içinden konuşmayı da aşarak, bunu inceleme ve araştırmalarımızda uygulanması zorunlu bir şablona dönüşmüştür. Yukarıda beyan ettiğimiz sevinç, sekülerist materyalist ve kapitalist düşünsel bermuda üçgeninin çekim alanından ya da hinterlandından -akademik şartlanmalarla tam olarak- uzaklaşmaları henüz mümkün olmasa da, onu kendi sanatımız ve güzellik anlayışımız planında sorgulamaya tabi tutan veya en azından sorular eşliğinde artan bir kuşkuyla onu aşma yönünde umutlandırıcı işaretler taşıyan ilgili yeni çalışmaların yapılıyor olmasındandır. Samsun Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü öğretim üyesi Mustafa Uğur Karadeniz'in geçtiğimiz Ekim ayında Ketebe Yayınları arasından çıkan İslam Sanatlarında Estetik - Güzeli Anlamak adlı kitabını, mezkur sevincimize yeni bir örnek olarak selamlayabiliriz. Yazı başlığımızla, kitabın adını birlikte okuduğumuzda, kitaba peşinen birkaç sorunu birden yüklediğimiz kendiliğinden açığa çıkmaktadır. Ancak bu sorunlara yaklaşımımız, onlar nedeniyle kitap hakkında bir olumsuzlamaya gitmek yerine, bilakis kitabı, o sorunları yansıtmadaki yararı nedeniyle olumlama yönünde olacaktır. Çünkü fiilin failine isnat edişindeki ya da derman arayışının derde tabi olmasındaki gibi, bu tarz çalışmalarda da sorun, ya bizzat yerinde ya da potansiyel olarak alakalı olduğu alanda çözüm bulunması kastıyla konunun kendisine döner. Karadeniz, Batı estetiğinin klasik ve modern haliyle, İslami güzelliğin klasik ve bugünkü halini birbirlerini açacak şekilde değil, maalesef birbirlerini kapatacak şekilde konumlandırır. Bununla bağlantılı olarak, İslam'da Sanat ve Esetik başlığı altında, İslam sanat düşüncesinin kurucu terimlerinden temaşa, hakikat, kutsal, şuur / idrak / kavramsal bilinç, cemal / güzel, tasvir, taklit, tevhid, tenevvü, zaman, hat ve kemal'e değinerek, sanat kelimesinin estetik bir anlam çağrışımı için yeterli görülmediğinden hareketle güzel sanatlar terimin kullanışına da özel bir vurgu yapmasına rağmen, o değinmeleri salt estetik anlam içinde mevzilendirdiği için mezkur sorun da kökleşmeye başlar. Karadeniz, İslam Sanatının Temel Kaynakları adlı bölümü Kur'an, Hadis, Kabe, Kelam ve Tasavvuf terimleri üzerine kurmakla, ilgili hemen her eserde karşılaştığımız muhtevayı, yaptığı alıntıların bütünlüğünü, tamamlayıcılığını gözeterek takip etmekle yetinir. Öyle ki, ele aldığı konu zorunlu kıldığı halde, bir yaratma biçimi olan sun'a ve onunla aynı kökten gelen diğer kelimeler için özel bir bahis bile açmaz. Kozmolojik İdrak bölümü için de aynı durum geçerlidir. Bu bahiste Kur'an esasında alem'in ilim sahibi olanlara yani melek, insan ve cinlere verilen bir isim olduğunu da belirtmeksizin, okuru modern bir terim olan kozmolojinin bilimsel labirentine düşmeye teşvik eder. Oysa ki, kozmoloji modern bir kelimedir; 16. yüzyılda matematikçilerle fizikçilerin ortak çalışmalarıyla yön almış, 18. yüzyılda din ve metafizikten tamamen ayrılarak fiziksel, gözlemsel ve eşifsel çalışmalarla bugünkü ad ve tanımını kazanmıştır. İslam'da fiziksel ve gözlemsel çalışmalardan önce tasavvuf / metafizik içinde nazari / bakışsal olarak yapılanan kozmoloji, alem tanımıyla ilim sahibi olan yani melek, insan ve cinlere mahsus olarak kullanılmış ve daha çok da insanın kendisini ve Rabbini tanımasını sağlayan bir tefekkür anlayışıyla tasavvufta yerleşik hale gelmiştir. Bu nedenle tasavvuf, alem olarak insanın terbiyesine bitişiktir. Kozmoloji, bu terbiyenin unsurlarından sadece biridir; tasavvufun kendisi ise İslam şeriatının itibar etmediği ancak Müslüman kulun kendisine nasip edilen istidadın, istihkakın ve imkanın şükrüne karşılık olarak icra ya da ifa ettiği sanatın tohumlandığı tarladır. Karadeniz, İslam Düşüncesinde Zaman ve Mekan hakkındaki meşhur / maruf görüşleri de yine emsal çalışmalardakine uygun bir sırayla takdim ettikten sonra İslam Sanatçısının Kimliği başlığını taşıyan ve meselenin güncel durumla ilişkilendirilmesi gibi harika bir imkanı da potansiyel olarak ihtiva eden bölümü beş buçuk sayfada halleder ve geriye İslam Sanatına Dair Kavramlar adlı bölüm kalır. Burada, muhtelif bahislerle -ilgileri gereğince- önceki bölümlerde de kısa kısa değinilen Açılık-Anlaşılırlık, Aşinalık, Beka Arzusunun Önüne Geçme, Fayda-Fonksiyonellik, Gayrişahsilik, Hendesi, Hüsn ve Cemal, Hüzün, İhsan, Kozmolojik İdrak, Modüler Yapı, Sonsuzluk, Tabiatla Uyum, Tasvirden Kaçınma, Teksif, Telkinden Kaçınma, Tenazur, Tenevvü, Tenzih, Tersten Perspektif, Tevazu, Tevhid, Üsluplaştırma kavram, ıstılah ve deyimlerini ansiklopedi maddeleri halinde açıklar. Bunların İslam sanatının anlaşılmasındaki değeri elbette tartışma götürmez ancak İslam sanatının sadece bunlar üzerine yapılanan bir sanat olmadığı da aşikardır. Örneğin, konunun en belalı terimlerinden olan aşk başta gelmek üzere şehadet, hayret, berzah, kalem, levha, suret, müsül, hayal, tahayyül, aşkınlık ve içkinlik, ahenk, nazar... vb. daha onlarca terim de onlara rahatlıkla eklenebilir. Karadeniz'in İslam Sanatlarında Estetik Güzeli Anlamak- adlı kitabında, yeni ya da Karadeniz'in kendisine ait olan ne var diye sorulduğunda, altında yer aldıkları başlıkları sanki sihirli bir değnekle dokunulmuşçasına apaçık hale getiren beyitleri göstermemiz gerekir. Divan şiirinden özenle seçilen bu beyitlerle, İslam edebiyatından aktarılan nadide epigraflar ab-ı hayattan birer damla olarak metne ayrı bir can, ayrı bir eda katmaktadır. Yukarıda da zikrettiğimiz gibi, bunlardan bir olumsuzluğu değil, bundan sonra İslam sanatları konusunda çalışacak olanları, onları tekrarlamamak suretiyle daha baştan çok olumlu noktalara taşıyacak somut bir faydanın göstergesi olma umudunu taşıyoruz. Ki bu tespitimiz Karadeniz'in kendisi için de geçerlidir. Üzerinde durduğumuz metni, İslam sanatları bahsinde bir tür mukaddime olarak sabitleyip, İslam sanatlarının arkeolojisini bizzat başlatma şerefine nail olabilir. Çünkü hangi yönden bakarsak bakalım İslam sanatları alanı, yapılan onca çalışmaya rağmen hala bakirdir ve ilgili malzemenin tamamının bilgi yönünden kullanıma açılması ise neredeyse imkansızdır. Yazı başlığımız olan İslam Sanatlarında Estetik Yoluyla Güzeli Anlamak Mümkün mü? sorumuza tekrar dönerek söyleyecek olursak, İslam sanatlarını kendi içinden hem de Batı'dan alınan ödünç kelimelerle anlama çabasının yeterli olmadığı, sadece Karadeniz'in üzerinde durduğumuz metniyle değil, benzer birçok metinle birlikte gün yüzüne çıkmaktadır. Zira İslam'da güzel, beğenilen şey olmanın ötesinde, ahlak başta gelmek üzere, mümince bir zihniyetin kuruluşuna ve işleyişine değen birçok terimle doğrudan ilişkili ya ilgilidir. Ki, bu bağlamda benzerlikler üzerinden değil, farklar üzerinden harekete ve masa merkezli akademik çalışmanın gerekliliğini göz ardı etmemekle birlikte, asıl saha çalışmasına muhtaç olunduğunu da ayrıca belirtmeliyiz. Kabe'de tavaf tecrübesini yaşamaksızın İslam sanatlarındaki döngüsellikten; Medine, Kudüs, Şam, Kahire, Kayrevan, Fez, Kurtuba, Granada, İstanbul, Konya, Sivas, Edirne, Herat, İsfahan, Şiraz, Ağra şehirleriyle, Türkistan diyarını görmeden İslam sanatına mahsus muhteşem programlardan söz etmek yeterli gelmemektedir. Bu nedenle arkeolojiden söz ettik; Kur'an'la başlayıp İslam coğrafyasına yayılacak mümince bir arkeolojik çabadan... 1-Terimin aslı Melez Bilinçtir ve Daryus Shayegan'a aittir. Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/kadim-inanc-ve-gelenegin-sanatla-kristallesmesi", "text": "gelen insan-oğluna ve kızlarına da onun aracılığıyla vermiştir. Bu bilgiyi, ilk insanın neslinden gelenlerden peygamber olarak seçtiği kişilerle tekrarlamış ve bu yolla Kendi bilinirliğini, peygamberlerin bildirmesine tabi kıldığı gibi, insanı da Tanrı'yı akıl ve hayal hazretleriyle bilme istidadına sahip olmakla birlikte, O'nu tüm sıfatlarıyla bilmesi bakımından peygamberlerin bilgisine zorunlu olarak tabi kılmıştır. Bu yolla, alemde hiçbir devirde ve hiçbir şartta yokluğu söz konusu olmayan Tanrı'nın bilgisi, O'nun peygamberlere verdiği şeriat / hayat bilgisiyle birlikte tekrarlanarak sürmüş ve her ümmet kendi peygamberinin şeriatıyla bildirilenin bilgisinden yükümlü tutulmuştur. Böylece Tanrı'nın bilgisinde bir değişme olmadığı halde bu bilgi, peygamberlerin yöntemine, ümmetlerin idrak edilişine ve dolayısıyla onunla kurulan ilişkilerin değişmesi nedeniyle değişerek çeşitlenmiştir. Son peygamber olan Hz. Muhammed' in şeriatı, İslam adıyla kemale erdirilmiş bir din olarak, hem kendisinden önceki peygamberlerin bildirdikleri Tanrı bilgisini kendi içinde toplamış, hem de kendisinden önceki ilgili bilgilerin fevkindeki bir bilginin, eksiklik kabul etmeyen nihai kaynağı olmuştur. Tarafe'nin Muallaka'sında yer alan, Ey beni savaşa girmekten ve içip eğlenmekten alıkoymak isteyen kimse... sen, bana ebedi yaşam sağlayabilir misin? / Ölümü, durmadan akan bir ruhlar ırmağı (şeklinde görüyorum ve yarını uzak bulmuyorum. Bugün, yarına ne kadar yakındır ya! 1 dizelerdeki ebediyet fikrinde gizlenen ve kendisine cansız aracılar yoluyla ulaşılacağı sanılan Tanrı, Muhammedi bilgide, Müteal olan; varlığında ve yaratmasında ortak kabul etmeyen; yarattıklarının perçeminden tutan ve insana kendi şah damarından daha yakın olan; bir ve tek olan; her varlığın kendisine ihtiyacını arz ettiği, fakat Kendisi ise hiç kimseye muhtaç olmayan; doğurmamış ve doğrulmamış; dengi, benzeri bulunmayan; sadece kendisine ibadet edilmesini talep eden Allah adıyla sabitlenmiştir. İslam / Müslim olanlar, Tanrı'nın varlığına dair idraklerini bu bilgi esasında kurar, dünya görüşleri ile yaşama alışkanlıklarını bu bilgi ile çerçeveler ve Tanrı'ya karşı görevlerini bu bilgiyle ifa ederler. Müslüman zihniyetinin karakterini ve mahiyetini belirleyen bu hususların doğru anlaşılması ve çözümlenmesi de ancak aynı istikamette, aynı inanış içinde durmakla mümkün olabilir. Bu bakımdan, Müslim olanlar hakkında söylenilebilecek her söz, ileri sürülebilecek her kanaat, zihniyet çözümlemesi esasında, Allah'ın kelamının ve Peygamberinin bu kelamı yorumlayış ve uygulayışının kendi içinden yerli yerine oturtulabilir. Hz. Muhammed hicreti sırasında, kendisinden önceki muhacirlerin Kuba'da mescid haline getirdikleri bir hurma kurutma yerine ulaştığında, burayı genişletmek suretiyle müstakil bir mescit olarak tekrar bina etti. Medine'ye eriştikten hemen sonra da Mescid-i Nebevi'nin yapılacağı arsayı temin ederek, mescit-ev-mektep ve merkezi bünyesinde toplayan bir mekanın inşasını başlattı (1/622). Medine site devletinin kuruluşunu takiben başka mescitler de peş peşe yapıldı ve Hz. Muhammed'in vefatından çok kısa bir süre sonra başlayan Müslüman fetihleriyle yeryüzünün İslam açılması sürecinde yeni mescitlerin yapılması hız kazandı. Emeviyye (14/635), Basra (14/635), Hama (15/637), Ömer (Kudüs Haremi, 16/638), Halep (15/637), Kufe (15/637), Amr b. As (Fustat, 22 / 641-42), Kayrevan (50/670), Kubbetü's- sahre (66-72/685-691), Tunus (84/703) camileri ve daha pek çok mekan yaklaşık yarım asır içinde inşa edilmekle kalınmadı, izleyen elli yılda Kufe Camii'nin yıkılıp yeniden yapılmasındaki (50/670), Ömer b. Abdülaziz'in Medine valiliği sırasında Mescid-i Kuba'nın duvarları yontma taş ve kireç kullanılarak yenilenmesindeki... (88- 94/706-712) gibi, adlarını zikrettiğimiz ve zikretmediğimiz o devir mescitlerinin tamamı yeniden bina edilirken, yeni camiler de mimari bir yetkinlikle ve dolayısıyla sanatlı olarak inşa edildler. Bu hakikatin bize düşündürdüğü ilk şey ise, 'Yahudi olun' ve 'Hıristiyan olun ki doğru yolu bulasınız' dediler. De ki: 'Hayır, hakka yönelen İbrahim'in dinine uyarız. O, Allah'a ortak koşanlardan değildi'. Deyin ki: 'Biz Allah'a, bize indirilene, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub ve Yakuboğullarına indirilene, Musa ve İsa'ya verilen ile bütün diğer peygamberlere Rab'lerinden verilene iman ettik. Onlardan hiçbirini diğerinden ayırt etmeyiz ve biz ona teslim olmuş kimseleriz. 4 hükmüne bağlı olarak, Hz. Adem'den bu yana yapıla gelen yeryüzündeki tanzimine dair her şeyin İslam dinine tabi olanlara miras bırakıldığıdır. Ancak, miras konusu esasında şu hususu özellikle vurgulamamız gerekir: Yukarıda meallerini naklettiğimiz ilahi hükümlerden de görüleceği üzere asıl mirasın, ifa edilen işler ve bunlara dair fillerden önce bir manaya mahsus olduğudur. Manadan maksat, iman yani inanmadır ki, Müslümanların yeryüzünün tanziminde, Kur'ani bir idrakin içinde -ayrıca bir ayrıştırmaya, şubeleştirmeye gerek olmaksızın- durma zorunluluğu da bu manadan / imandan kaynaklanır. Çünkü Kur'an -imanda bölünme kabul etmeyen ancak amellerde bölünebilen- Hanifi bir hayat nizamını, Muhammedi şeriatla yenilenmiş / kemale erdirmiş olarak bir küll halinde sunar. Amellerden bir amel olarak sanat da bu nizam içinde sadece küçük cüzlerden bir cüzdür. İslam dairesi içinde onun büyütülmesine, araştırma konusu yapılmasına ve dolayısıyla gündemde tutulmasına neden olan şey de son tahlilde mezkur inanıştan doğan zihniyet, bakış ve bu zihniyet ile bakışı kurumlaştıran Müslüman dilidir. Sanat, bu sayede İslam medeniyetinin temel dinamiklerinden biri olmuştur. İslam medeniyetinin doğuşundaki, teşekkülündeki hızı ve hatta onun tefessüh etme nedenlerini doğru anlamanın yolu da tam buradan geçmektedir. Buna göre Müslümanlar alemlerin rabbi olan Allah'ın varlığına ve birliğine, ona teslim olmak suretiyle iman ederler. Burada mana / iman öz, teslim olmak ise bu öze hak olan biçimdir ki, bu öz ve biçim kamil imanın resmi olmak bakımından birbirinden ayrılmaz. Öncesindeki peygamberlerden daha çok Hz. İbrahim'in kendi yaşantısında muvahhidi örnekler olarak surete getirdiği bu ayrılmaz öz ve biçim, aynı zamanda onun neslinden gelen Hz. Muhammed'e miras olarak devrolmuş ve Muhammediler de ona koşulsuz olarak iman etmeleri nedeniyle bu mirasa sahip olmuşlar, ilk inzal edilen ilk beş ayetle de o sahipliğin ilk şartına eriştirilmişlerdir. Şöyle ki, İlk İlahi hitap Yaratan Rabbinin adıyla oku!, İnsanı Yaratan ve bir olan Rabbinin adıyla O'na yönel, O'na teslim ol, O'nun varlığına ve birliğine iman et, ilk dersinin bu olduğunu bil şeklindeki yorumu kendi içinde taşır. Dolayısıyla bu ibare amentünün ilk şartıdır. Kulluğu, Allah'a teslim ve dolayısıyla müslim olmanın sureti olarak nitelersek, bir müslimin yeryüzünün tanziminde, müslimce suretler meydana getirmesi de ona hak olur. Bu meydana getirişte Haniflik mirasının Hz. Muhammed'e intikaliyle hem müslim olma hem de müslimce yaşama ve eyleme tarzında, 'Nebevi sünnet' teriminde somutlaşan bir sürekliliğin ilim, mimari, zanaat, sanat... olarak kristalleşmek suretiyle tahakkuku da hak olur. Bu bakımdan, Müslüman Sanatları'nın doğuşu ve oluşumu esasında, başka bir şeriata, ideolojiye, paradigmaya tabi olmaktan kaynaklanan üstünlük kompleksinin etkisiyle eser taklidinden, intihalinden... dem vurmak, en basitinden abesle iştigal etmektir. Bu bağlamda, hangi şeriata ait olursa olsun Allah'ın adının zikredilmesi maksadıyla inşa edilen her mabet, Allah tarafından kemale erdirilmiş bir din (Bkz.: Maide,5:3) olması hasebiyle Muhammedi şeriatın hem emanetine hem de onun kullanımına tevdi edilmiştir. Bu iki düzeye göre, Kudüs'teki Kamame Kilisesi'nin muhafaza edilmesiyle, Şam Emeviyye ve Kurtuba Ulu Camisinin kiliseler üzerine inşa edilmesi müslimlere haktır ve bunlar üzerinden onlara, sanata mimari taklide- dahil ya da hariç bir suçlamanın yöneltilmesi, gerekçesi ne olursa olsun, Hanifi geleneğe göre peşinen yanlıştır. İman manadır ve bu yönüyle ölçüye, tartıya, tartışmaya girmediği gibi, duyuyla algılanan bir şey de değildir. 7 O, som bir tasdik, teslim oluş ve bağlanıştır. İman mümkün olduğunda, inananın kendi varlığını tanıması gerekir ki, inandığı şeye, Tanrı'ya göre kendi varlığını doğru konumlandırsın ve O'nunla ilişkisini doğru kursun. O, insanı 'alak'dan yarattı. ibaresiyle, insana yaratılışının kendi elinde ve kendisinin seçiminde olmadığı bildirilerek, varlığının ancak Tanrı'nın eliyle ve seçimiyle mümkün olduğu söylenmektedir. Böylece inanmak, yaratışından dolayı Tanrı'ya bir borçlanmaya bitişmekte ve borçlanın borçlandığına tabi olma zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. Oku / yönel / dersini iyi öğren Senin Rabbin ekrem olandır. hitabında ise, borçlananın, borçlanılanın yani Tanrı'nın eline tevdi edilişi vardır. Diğer bir ifadeyle borçlanan, borçlandığı tarafından elinden bir şey eksiltilecek olan değildir, bilakis mümkün her eksiği, ihtiyacı O'nun tarafından karşılanacaktır, çünkü onun yegane mekanı, geldiği eldir. O el, aynı zamanda kalemle yazmayı öğretecektir çünkü, insanın eksiği, ihtiyacı sebepler üzerinden giderileceği için, ilgili sebeplerin hem varlığının hem de onlarla ilişki kurma tarzının da ona öğretilmesi gerekir. Çünkü, insan suretler aleminde / düzeyinde /menzilinde hayat bulduğu için, ancak bir şeyi surete getirerek idrak edebilir. Öyle ki, Tanrı başta gelmek üzere surete girmeyen şeylerin suretsizliğini bile kendi hayaline, vehmine, sezgisine... sokarak suretlendirir. İnsanın elindeki tek suretlendirme aracı olan kalem, Tanrı'nın onun hakkında takdir ettiği kaderden, kendi eliyle yapabildiği ve yazabildiği her şeyi kapsamasıyla, çok geniş bir anlam yelpazesine sahiptir. Bu manada, hayattan ölüme, bilmekten bildirmeye, inanma biçiminden yaşama tarzına, mimariden şiire, tasvirden süslemeye, hayal etmekten kurgulamaya / ihtiraya / ibdaya, icada... varıncaya kadar her şey ancak kalem yoluyla ifade edilebilir. Neticede sanat da kalemle yapılır, insan kalem sayesinde sanatkar olur. Yukarıdan beri Tanrı, yaratma, okuma / iman / inanma, dünya / hayat, insan, Peygamber, ed-din, din, yeryüzünün tanzimi, kalem / yaz ı, sünnet ve Nebevi geleneğin kristalleşmesi... terim ve terkiplerini üretebildiğimize göre, insan yaratımı ya da yapımı olarak sanatı da bunların oluşturduğu zihniyet / anlayış üzerinden temellendirmemiz gerekir. Nitekim, Müslüman sanatlarının Kur'an'ın okunma ve yazılma gayretinden doğması; hayatın mabede / ev fikriyatına ve uygulamasına; musikinin okumaya / tilavete; hatta, tezyin ve tezhiple suretlendirmeye... bitişik olması, mezkur minvaldeki temellendirmeyi zorunlu kılmaktadır. Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/kadir-danis-in-gozlerimiz-kamasirdi-dehsetten-romani-uzerine", "text": "Romancıların büyük bir dezavantajı var: Romanlarıyla okurlarını buluşturmak için okurun romanı eline alıp sürüklenmesinden başka bir şansları yok. Bir şairden haberdar olup şiirlerinin; bir öykü okuyup yazarının peşine düşebilen bir okurdan mahrumdur romancılar. Şiir, öykü, eleştiri ve deneme gibi türler, dergiler vasıtasıyla okurla doğrudan ve düzenli ilişki halindeler. Romanın ve romancının böyle bir şansı da yok. Dolayısıyla, okurla romancının buluşması ya etkili bir tanıtım faaliyetine ya da büyük bir rastlantıya teslim oluyor. Oysa eskiden roman günlük gazetelerde veya periyodik dergilerde tefrika edilir ve okuruyla daha kitap bütünlüğüne gelmeden önce buluşurdu. Artık o günler de geride kaldı. Tüm bunlar şu anlama geliyor: Bir okurun yükselen bir edebi tür olarak romanla kurmaya çalıştığı ilişki çok sınırlı. Okurun, ciddi çabalara rağmen, birçok romancıyla irtibat kurabilmesi neredeyse imkansız. Adını sevdiğiniz yazarlar arasına katacağınız bir yazarla, ya da beğeneceğiniz bir romanla karşılaşmanız da zor. Bu handikap özellikle genç romancılar için mi geçerli acaba? İleri yaşlardaki okurlarla genç romancıların irtibatında bu açıdan bakıldığında ciddi sorun var. Fakat gençlerin bir avantajı da bulunuyor ve bu avantajı oldukça verimli kullandıkları da sanırım bir gerçek. Gençler modern iletişim araçlarını, yani interneti, sosyal medyayı ve dergileri oldukça etkin, üstelik verimli kullanıyorlar. Buradan genç okurların büyük oranda genç yazarlardan haberdar oldukları sonucunu çıkarabiliriz. Vizyon sahibi yayınevlerinin genç romancılara bu sebeple kapılarını açmaya başladıkları da bir başka gösterge olarak değerlendirilebilir. Yukarıda belirttiğim tüm hengamenin içerisinde, yani artık orta yaşları geride bırakan, gençlerle irtibatı giderek kopan bir zamanımda genç bir romancıyla tanıştım. Daha seçici, daha tutucu, yeniye ve yeniliklere biraz kapanan, adeta dinozorlaşan bir okur olmaya başladığımı düşündüren bir yazar. Kadir Daniş. Bahsedeceğim romanı ise Gözlerimiz Kamaşırdı Dehşetten. Şimdilik üç romanı bulunan yazar, ayrıca çevirmenlik de yapıyor. GKD, biraz önce belirttiğim gibi tutucu ve yeniliklere yavaş yavaş kapanan, yaşça yazarından büyük bir okura kendini adeta bir solukta okutmayı başaran bir roman. Dolayısıyla çarpıcı, ufuk açıcı, okurun kendini gözden geçirmesine yol açacak bir tanışma, bir ruh akrabalığının keşfi söz konusu. Bu tanışmaya hazır olmak gerekiyor. Sırf geleneğe bağlı bir okursanız kitaptaki modern yapı kabul edilir olmayabilir. Ya da çok modern bir edebiyat taraftarıysanız kitapla iletişim kurmak mümkün olmayabilir. Farklı okumalara açık, gelenekten ve yeni edebiyattan haberdar olmayan bir okur için zor bir okuma olacağı açık. Ama bu genç romancı, Kadir Daniş risk alarak kendisiyle bir ortak paydada buluşabilecek okurlara yazıyor. Onlara ulaşmak, onlarla tanışmak istiyor. Popülizmden özellikle kaçınarak, ulaşabileceği geniş kitlelerle irtibatı peşin peşin kopararak yazıyor. Keyifli bir zihin oyunu var karşımızda. Oyunu anlamamak onun dışında kalmak anlamına geliyor. Bu oyuna dahil olabildiğim için genç bir yazarı tanımak beni de kendimce gençlerin arasına dahil ediyordur herhalde. Yazarın okurla oynadığı kurmaca oyunuyla ve eserin diliyle aşina olmamı sağlayacak müktesebata sahip olduğum için kendimi bahtiyar hissediyorum. Gençlerin edebiyattaki eğilim ve yönelişlerinin ipuçlarını en çok sevdikleri sinema filmlerinde, dizilerde takip edebiliyoruz. Bir başka önemli gösterge de günümüzde yayımlanan kültür, edebiyat dergileri. Söz konusu dergilerin belirgin özellikleri var. Bunlardan biri ve belki en önemlisi, absürtle ilişki kuran bir mizah anlayışı. Leyla ile Mecnun, Kardeş Payı gibi diziler, Cins/Mikrop/Ot/Kafa vesaire dergiler bu zevkin popüler örnekleri. Yeraltı edebiyatıyla hafif bir ilişki de bu formülün dozajına eklenmeli. Bildiğimiz edebiyat dergileri elbette böyle bir bakışla şekillenmez. Gençlerin kendi dünyaları içerisinde ihtiyaç hissedilen eğlenceli bir boşluk böylece doluyor diyebilir miyiz? Çok tartışılan ve tarafları oluşan bu konuya çok fazla girmeye gerek yok. Vakıadan haberdar olmak bizim için yeterli. GKD okunurken yukarıda bahsi geçen dergilerdekine benzer bir formülasyon göz önünde bulundurulmalı. Yani absürtle ilişkili bir mizah, hafif yeraltı ve eğlence. Fakat roman bunları içermekle birlikte çok daha farklı ve ciddi bir yapıya sahip. Yani yazarı yazarken, okuru okurken eğleniyor. Bununla birlikte yazar ciddi bir iş yaptığının da farkında. Bir derde sahip, dünyaya kendine has bir bakışı var. Üstelik derdi ve bakışıyla birlikte ortaya koyduğu bir duruşu da var. Böyle bakınca mizah ve eğlence, bir işlev de kazanıyor. Yazar bu vasıtayla derdini dile getiriyor, duruşunu sergiliyor; bir zevke, birikime davet ediyor. GKD, Osmanlı'nın son döneminden başlayarak, İkinci Dünya Savaşı'na kadar uzanan bir zamanda geçiyor. Bu zaman zarfında Osmanlı dönemiyle günümüz arasında tarih, kültür, edebiyat ve siyaset gibi farklı cephelerden irtibatlar kuruyor. Bu irtibatlar ise iki yoldan ilerliyor. Birincisi hikaye üzerinden, ikincisi de dil üzerinden. GKD, birçok bilgiyi, inancı kurguya dahil ediyor. Çeşitli tarihi bilgiler, ezoterizm, gizli batıni teşkilatlar, teknoloji, bilim, cinler, periler, vampirler, Drakula gibi doğaüstü veya kurmaca varlıklar birbiriyle iç içe geçmiş bir şekilde roman boyunca karşımıza çıkıyor. Kahramanlar ve olaylar giriftleşerek Nereden nereye geldik? dedirtecek ilişkilerle bir araya geliyor. Üstelik tutarlı bir kurmacayla. GKD roman alt türleri içerisinde tek bir türle tanımlanamayacak bir yapıya sahip. Temel yapısı bir dedektiflik romanı. Sherlock Holmes, Arsen Lüpen gibi Batılı kahramanlara göndermeler yapıyor. Mesela, romanın başkahramanı Sherlock Holmes'in morfin kullanmasından mülhem, afyon hapları kullanıyor. Olağanüstü zeki ve yetenekli bir adam Yıldırım Agah. Bir de Sherlock'un yardımcısı Dr. Watson gibi Fuad Sani adında bir yardımcısı var. Dediğimiz gibi temel hikaye bir dedektiflik hikayesi. Fakat anlatılan hikayeler öyle bir şekilde dallanıp budaklanıyor ki, bazen bilimkurgu türüne geçiyor. Bazen düpedüz fantastik roman haline geliyor. Yazar tüm bunları bilinçli ve tutarlı bir şekilde kurguladığı için, Kadir Daniş'in türlerarası ilişkiler diyebileceğimiz bir yazım tekniği geliştirdiğini söyleyebiliriz. Romanın, Osmanlı'nın son dönemi ve günümüz arasında ilişki kurarken bir de dil konusundaki tercihlerinin dikkat çekici olduğunu belirtmiştim. Burası önemli. Kadir Daniş, 300 sayfalık bir roman boyunca -absürt duygusunu uyandırmak için özellikle koptuğu yerler hariç- anlattığı dönemin dilini çok zengin bir kelime haznesiyle kullanıyor. Yer yer yabancı dil bilgisine dair ipuçlarını da roman boyunca görebiliyoruz. Kadir Daniş'in sırf dil konusundaki bilgisi, birikimi ve bu yönünü böylesi güncel bir edebi eserde, anlaşılma kaygısı gütmeksizin cesurca kullanması en takdir edilesi ikinci yönünü teşkil ediyor. İlki daha önce değindiğimiz gibi, karmakarışık birçok bilgiyi ve konuyu zekice birbirine bağlayan bir kurguya dönüştürmesi. Okumayan, şaşırtıcı ve keyif verici anlardan mahrum kalacak. Okuyan, eminim böyle bir roman, böyle bir yazar tanıdığı için mutlu olacaktır. Benim için sıra en kısa zamanda diğer kitaplarında."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/kalemi-kasmadan-yazmak", "text": "Sivil Edebiyat adlı kitabıyla ESKADER 2018 Kültür - Sanat ödüllerinde eleştiri kategorisinde ödül de alan Karaca'nın yazılarını beğeniyle takip eder, düşüncelerini, yorumlarını, sorularını, sorgularını çok yerinde bulurum. Bu sorusuyla yine duygularıma tercüman olunca yazmak istedim. Son dönemde okuduğum birçok öykücüde, deneme yazarında, köşe yazarında vs ortak konular, benzer kasılmalar, zoraki bir dil dikkatimi çekti. Hep bir melodram olmak zorundaymış gibi. İşin içine biraz mizah katsan, gündelik dilin doğallığını şiirsel bir sürükleyicilikle kullansan günaha gireceksin gibi. Muhafazakar çevrenin hissettiklerinden ziyade görünmek zorunda hissettiği sınırları var. Çerçeveyi aşarlarsa el alem ne der dizgini devreye giriyor gibi. Ondan bu kasılmalar diye düşünüyorum. Muhafazakarlık biraz da rahatsızlık, huzursuzluk değil mi? Ortalamayı yakalayamamanın kılçığı var. O yüzden huzursuzluk diken gibi batıyor okunurken. O huzursuzluk size de bulaşıyor. Derdiniz yoksa da dert sahibi oluyorsunuz. Yazmak kederlenmek, ağlatmak, dertlendirmek gibi bir hal alıyor çoğunun dilinde. Oysa derdi de şerbet tadında sunmak mümkün. Melodramı bıktırıcı boyuta ulaştırmadan küçük insanların büyük dünyalarını dilin doğallığı içinde sunabilmek okur adına da iyi olur diye düşünüyorum. Son dönem okuduğum birçok öykücüde, takip ettiğim dergilerde yer alan öykülerde belli başlı konular dikkatimi çekti. Şu kırmızı ışıkta elindeki cam sille ya da mendille cama yapışan çocuk konusundan, daha doğrusu konunun anlatım şeklinden bıkkınlık geldi desem yeridir. Yazanların çoğu gözlemci boyutunda. Asıl hikayeyi bize duyuran yok. Hani diyorum ki biri de yeşil ışık yanar yanmaz buruk bir şekilde gaza basıp gitmese. Dörtlüleri yakıp aracını sağa park ederek çocuğun peşinden gitse. Hep bakan, üzülen ama çözüm üretmeyen kısımda olmak hikayelerimize de sirayet etmiş velhasıl. Mülteci konusu da almış başını gidiyor. Tabi ki yazılabilir. Yazılmalı da. Sanatçı, çağına tanıklık eder sonuçta. Benim derdim üslup kısmında. Divan edebiyatı mantığını düşünelim. Konu sınırlı. Yani aynı konuyu pek çok şair ele alıyor. Leyla ve Mecnun Mesnevisini düşünelim. Pek çok şair ele almış. İlk yazan Genceli Nizami'dir, ama bizim aklımıza ilk gelen Fuzuli'dir. Mülteci gerçeği, ülkemizin bir gerçeğidir. Peki, bu durum kurmaca içine nasıl aktarılabilir? Mizahi boyutta yazılamaz mı diye düşündüm. Kemal Sunal filmlerini sevmeyen yok gibidir. Aslında işlenen konular çok trajiktir: başlık parası yüzünden evlenemeyenler, ağalık baskısı, gurbetçi sorunu, kapıcıya bakış açısı gibi. İşin içine mizah katılarak sunulduğundan izlerken hem keyif verir hem düşündürür hem zihniyete kabuk kırdırır bu filmler. Bu, günümüz öyküsünde de mümkün olmalı. Bizim edebiyatımızda mizahın yetersiz olduğu kanısındayım. Mülteci konusu şöyle işlense mesela: Suriyeli olmayan tembel bir vatandaşımız Suriye'ye gidip Suriye vatandaşı olup dilsiz taklidi yaparak ülkemize giriş yapsa. Bu süreçte mülteciliğin zorluklarını yaşarken mizahı tatla bize de hissettirse mülteci dramını. Dili yay gibi gerip gerip kelimeleri ok gibi fırlatıp yara açma sevdası biraz dizginlenmeli. Üzeyir Gündüz: Sanatın ve edebiyatın fıkıhla denetlendiği bir toplumda kalem erbabı ne yapsın? Deyim yerindeyse ' bizim mahalle ' nin sanatçıları bir iç devrim yaşamak zorundadır. diyor. Hayata mizah katarak dayanabileceğimiz günler diliyorum herkese."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/karnavallasmis-ve-yabancilasmis-dunyanin-ifadesi-grotesk", "text": "Grotesk sözcüğü ilk kez, 1480 tarihinde Roma'da yapılan kazılarda ortaya çıkarılan, Neron'un Altın Evi olarak adlandırılan bölgedeki antik Roma yapılarının duvarlarında görülen süsleme ve freskleri nitelemek için kullanıldı. Sanatçılar, kazılarda gün ışığına çıkan, neredeyse tamamı bozulmadan kalmış duvar tasarımlarıyla ilgilenmeye başladılar. Söz konusu bölümler, bilinen mitolojik öykülerden sahnelerin yer aldığı, bir resmi çevreleyen, sınırlarını çizen çerçeve ve süslemelerden oluşuyordu. Bu grotesk tasarımlar; birbirinin üstüne geçen, birbirinden büyüyen, karmaşık ve şaşırtıcı bir bütün oluşturan bitki, hayvan ve insan bedeninin parçaları ile mimari unsurların bileşiminden oluşuyordu. Söz konusu motiflerde gerçek yaratıklarla düşsel yaratıklar iç içe geçmiş biçimde görülmektedir. Kazı çalışmaları sırasında üstüne yıllar boyunca farklı yapılar inşa edildiği için, toprağa gömülü olarak bulunan binaların mağara olduğu sanılmış ve bulunan süslemelere de mağaraya özgü anlamına gelen gretesco sözcüğü ile ifade edilmiştir. Başlangıçta yalın bir süsleme sanatı olarak anlaşılan grotesk, özellikle Rönesans döneminden başlayarak günümüze gelinceye değin, anlam, içerik ve biçem olarak pek çok dönüşüme uğramıştır. Fransızcada, grotesk hem bir biçem hem de niteleme olarak kullanılır. Aynı nitelemenin kimi zaman isimleştirildiği de olur. Kimi zaman da grotesk tür adlandırması değişik tanımlamalarda karşımıza çıkar. Bir biçem olarak özel bir dildir ve kendine özgü betileri vardır. Ancak grotesk aynı zamanda sanatsal bir türe bağlanan dildir. Zamansallık onu bir türe dönüştürmeye yarayan ölçütlerden birisidir. Zaman içerisinde grotesk şiirlerden, grotesk düz yazılardan, grotesk tiyatro oyunlarından söz edilmiştir. Grotesk konusunda önerilen tanımlamalar zaman içerisinde dönüşmüş ve bir tür olarak sınıflandırılmıştır. Çeşitli kuramcılar ve yazarlar tarafından groteskin farklı tarihlerde farklı yönlerinin altı çizilmiştir; örneğin, seyirci/okuyucuda, çift değerlikli etki, olasılıklar dünyası, karnaval ruhu, bilinen ve bilinmeyenin arasındaki sınırları bozulması, karikatürleştirme, kaba güldürü, abartma, korku ile gülmenin ayrışmazlığı, tekinsizlik, oyunsallık, alışılmadık derecede çirkin, yapıt ve yanıttaki çelişkilerin çözümlenemez çarpışması vb. Groteskin sözcük olarak tarih içerisinde yüklendiği tanımlar yanında bir kavram olarak ele alınışı 19. yüzyılın ikinci yarısındadır. Bunlardan psikoanalitik söylemde Freud'un Hoffman'ın Sandman hikayesinden feyzalarak geliştirdiği tekinsiz kavramı, Kayser'in Sanat ve Edebiyatta Grotesk adlı esrinde tanımladığı absürt kavramı, Kristeva'nın Korkunun Güçleri: İğrençlik Üzerine Deneme adlı kitabında tanımladığı abject/iğrenç, sosyopolitik söylemde ise Mikhael Bakhtin'in Rabelais ve Dünyası adlı eserlerine grotesk gerçekçilik yaklaşımlar üzerinden okunabilir. Bakhtin'in Rabelais ve Dünyası adlı eserinde grotesk yapı, beden kavramı ve onun işleyişi üzerinden kurulur ve grotesk olumlu yönde ele alınarak gülmenin tarihiyle ilişkilendirilir. Bakhtin'e göre insanlar gülerek, yaşanılan tüm trajik ve korkunç olaylara karşı bir duruş sergileyebilirler. Bakhtin'in kuramında grotesk yapı, insanın; karşı koyamayacağı ancak gülme yoluyla onu zapt edebilecek, evrensel korku kaynağıdır. Yazarın karnaval ritüeline biçim veren gülme kavramı, evrensel bir gülüşe, dünyaya dair yaşanılası olan her şeye karşı takınılan bir gülüştür. Gülmeyle dünya daha derin görülür, bu ciddi bir bakış açısından daha az derin değildir... Gülme korkuyu alt eder, çünkü hiç bir engelleme, hiçbir sınır tanımaz der Bakhtin. Yani yazar groteski, bir korku hali ve korkuyla başa çıkabilme gücü olarak ise korkunun varlığını kabullenerek, gülme ile direnme eylemi olarak görür. Bakhtin'e göre, gülmeyle, alayla, yergiyle vb. iç içe geçen grotesk tüm korkulardan uzaklaşmak, yaşamı bir sevince dönüştürmek, özgürce hareket etmektir. Bakhtin: Karnaval ruhuyla dolu olan Ortaçağ ve Rönesans groteski, dünyayı karanlık ve dehşet verici olan her şeyden kurtarır, bütün korkuları alır götürür, dolayısıyla tamamen neşeli ve ışıklıdır. Gündelik hayatta korku veren her şey, eğlendiren, gülünç canavarsılıklara dönüşür. Tam bir özgürlük ancak, korkudan tamamen arınmış bir dünyada mümkündür. Groteskin dayandığı gülme ilkesi ve karnaval ruhu, insan bilincini, düşüncesini ve hayal gücünü yeni olabilirliklere açılmak üzere özgürleştirir demektedir. Bakhtin görüşlerini insanın bir ayrıcalığı olarak görülen gülmenin ve güldürmenin benzersiz düzeye ulaştığı Rabelais 'in eserlerine gönderme yaparak kanıtlamaya çalışır. Bakhtin, eseri incelerken gülme eyleminin önemini, bütün alçaltma ve bayağılaştırmaları görmüş ve eserle dönem arasında bir bağ kurmuş kuramını bu bağın üzerine oturtmuştur. Groteskin yaşamla iç içe olması onun kültürel bağlamda zenginliğini de gösterir. Rabelais yaşadığı dönemde gülmenin önemini vurgulamıştır. Gülmenin bahşettiği özgürlük genellikle sadece bir festival lüksüydü diyerek Bakhtin o baskıcı Ortaçağ insan ruhunu kırmayı istemiştir. Şiirde Gülmektir, insanı insan eden dizesi kuramı anlamak açısından önemlidir. Bu durumda Bahktin, groteskin korkudan, bilinmezden değil, gülmenin eylemsel gücünden yola çıkarak bir temel oluşturduğunu belirtir ve bunu beden algısı üzerinden yansıtır. Bakhtin gerçekçi groteskin yanında romantik groteskten de bahseder. Romantik groteskin 20. yüzyılda başladığını modern dünya ile birlikte grotesk durumunun tersine döndüğünü dile getirir. Modern dünyanın getirilerine uygun olarak içerik değiştiren, zenginleştirilen grotesk kavramı bireyi de etkilemektedir. Modern dünyada her şey birden bire değişebilir, ürkütücü olabilir ve birey dünyaya karşı yabancılaşabilir. Grotesk gerçeklikte insana yakın olan dünya insanın kendisine yabancılaşmış, soyutlamalarla, spiritüellikle ve mistik korkularla beslenerek korkutucu bir hal alır. Bakhtin 'e göre romantik grotesk imgeleri genelde dünyaya karşı duyulan korkuyu ifade eder ve okuruna bu korkuyu geçirmeyi hedefler. Halk kültürü imgeleriyse tam tersine tamamen korkudan aridir, tüm insanlara da bu korkusuzluğu iletir. Bu Rönesans edebiyatı için geçerlidir. Bu ruh, en yüksek noktasına Rabelais'in romanında ulaşmıştır; orada korku daha ilk çıktığı yerde yıkılır ve her şey neşeye bürünür. 16. yüzyıl, gülmenin tarihinin zirvesini yansıtır; bu zirvenin tepe noktası ise Rabelais'in Gargantua (1534) adlı romanıdır. Eser, dünya edebiyatının en korkusuz kitabıdır. Bakhtin, grotesk kavramını açıklarken insanı sınırlandıran bütün kavram ve nesnelerden soyutlanması, sıyrılması gerektiğini dile getirir. Yani sınırları kaldırarak gerçekliğe ulaşmak mümkündür. Bakhtin'e göre toplumsal bir kurum olan karnaval, grotesk gerçeklik olarak edebiyata taşınır. Grotesk'in karnavalsı yapısında; her türlü resmi konum ve ciddiyete yönelik alay, tüm hiyerarşilerin tepetaklak edilmesi, davranış kurallarının, küfür, aşağılama, kabalıkla ihlali, bedensel iştahlara yönelik tüm aşırılıkların kutlanması biçiminde kendini dışarı vuran bir halk bilincinin yeri vardır. Bakhtin grotesk beden ve grotesk gerçeklik üzerine yoğunlaşarak bu aşırılıkların verebileceği görünüşü savunur. Bunlar absürt bedenler, absürt gerçeklikler, aşırılıklar veya bayağılıklar, yücenin alçaltılması, alçağın yüceltilmesi durumudur. Bakhtinci algıda beden absürtleştirilerek yıkılır, zaman katmanlaştırılarak parçalanır ve bunlar bir mekanda bir araya getirilerek yeni ürün ve gerçeklik oluşturulur. Bakhtine'e göre grotesk imge dönüşüm halinde olan bir fenomeni yansıtır: Doğumdan ölüme, büyümeden oluşa doğru giden henüz tamamlanmamış bir metamorfozun zamanla ilişkisi, grotesk imgenin belirleyici özelliklerinden biridir. Bir diğer kaçınılmaz özellik ise müphemliktir. Zira bu imgede, dönüşümün iki kutbunu bir arada görürüz. Eskiyle yeniyi, ölmekte olanla döllenmekte olan, metamorfozun başını ve sonunu. Karnaval hayatının resmi ve gayri resmi iki farklı yaşamı kapsaması, insan bedeninin ölüm ve yaşam olgularını aynı anda taşıması, karnavallardaki övgü ve sövgülerin her zaman ötekinin içine geçmenin eşiğinde olması durumları; müphemlik olgusunun her zaman ikili bir doğasının olmasından ileri gelir. Müphemlik, yani karnavalın ikili doğası, her zaman eskinin yıkımı ya da ölümü ve yeninin doğması temalarıyla işlerlik kazanır. Groteskin niteliğini tanımlamak için yoğun çaba harcamış kuramcılardan diğeri Wolfgang Kayser'dir. Özellikle groteskin estetik bir kategori olarak anlamlı olabilmesi için genel bir yapısal ilke olarak görülmek zorunda olduğu konusunda ilk ısrar eden kişidir. Thomson, Kayser'in Sanat ve Edebiyatta Grotesk adlı kitabı çıkıncaya kadar groteskin günümüzdeki gibi yoğun bir estetik analiz ve eleştirel değerlendirme malzemesi olmadığını söyler. Kayser'in tanımının temelinde komedinin pek az işleve sahip olduğu yabancılaşmış, tuhaf ve açıklanamaz bir dünya vardır. Thomson bahsi geçen eserden Grotesk, soğuk ya da yabancılaşmış dünyanın ifadesidir, başka bir deyişle tanıdık dünyaya, onu aniden tuhaf kılan bir perspektiften bakılır şeklinde bir sonuç çıkarır. Philip Thomson Grotesk adlı çalışmasında groteskin en tutarlı biçimde göze çarpan özelliğinin, ister çelişki, çatışma, ister türdeş olmayanın karışımı ya da uyuşmazlıkların çatışması olarak ima edilmiş olsun, ana öğesinin uyumsuzluk olduğunu belirtir. Thomson, groteskin işlev ve amaçlarını, saldırganlık ve yabancılaştırma, psikolojik etki, gerilim ve çözünemezliği oyunsallık bağlamlarında inceler. Groteskin saldırganlık etkisini neden olduğu ani tepkiye bağlar. Psikolojik etkisini özgürleştiren fakat aynı zamanda gerilim yaratan özelliğinin bir arada bulunmasıyla ilişkilendirir. Yaratılan gerilim çözünemez halde bırakılır. Oyunsallık ise tanıdık gerçekliği parçalayıp tekrar kurmanın önemli bir özellik olduğu grotesk sanatta beklenenden daha işlevseldir. Grotesk konusunda farklı tanımlamalar olsa da kesin olan bir şey varsa o da gülünç ve korkunç öğelerin ayrıştırılamaz biçimde çözümlenmemiş bir gerilimde bırakılmasıdır. Böylece groteski kabaca, güldürü özelliğinin ön planda olduğu karnavalesk grotesk ve yabancılaşmış bir dünyanın korkutucu ve tehditkar potansiyeli ile karşı karşıya kalmış modern bireyin varoluşsal sorununu ön planda tutan modern grotesk bağlamında ele almak mümkündür. Wolfgang Kayser Sanat ve Edebiyatta Grotesk adlı eserinde groteski, toplumun tüm bileşenlerini bozan, olumsuz bir yapı olarak görür. Kayser için bu bozulma sürecinde toplum; güzel, çirkin, iyi, kötü, korkunç, itici, çekici tüm zıt unsurları aynı anda yaşayarak bir bütünün parçası olarak hepsini tatmaktadır. Kayser için grotesk yapı üç temel alan üzerine oturur. Sanatçının psikolojik durumunu da içeren oluşum süreci, sanat eserinin kendisi ve gözlemci üzerinde bıraktığı etki. Kayser için grotesk absürt ile oynanan oyundur, grotesk sanat; dünyayı yabancı ve kuraldışı bir yer kılar. Kayser'e göre grotesk kendi içsel dünyamızın dönüşümünün metaforudur. Özü, bildik, tanıdık dünyanın biçiminin saptırılması olan groteskle bilinç ve gerçeklik arasındaki uyum parçalanır, her şey çözülüp kontrolden çıkar, güçlü bir tutarsızlık kendini belli eder. Grotesk sadece bilginin çözülüşüne indirgenmez, dünyanın kaotik görünüşünün bir anlatımı olur, dünya konusunda bir dizi olumsuz imge onunla yansıtılır. Dünyanın şeytansı görünümü groteskle anlatımını bulur. Uyanık ya da uyanık olmama durumunda düşçünün, yani düş görenin iç dünyasının dışa vurumu durumda da fantastik bir groteskten söz edilir. Groteskin bileşenleri arasında dikkat çeken özelliklerden birisi canavarımsı unsurların yinelenmesidir. Okurun tepkisi ya da alımlama düzeyinde canavarlık imgesi tuhaflık duygusu ile buluşur, anlaşılmaz kişisiz bir dünyanın saçmalığı tuhaflık etkisi oluşturur. Kayser'in savaşlara batmış kimliğini ve dinginliğini yitirmiş bir dünya imgesine indirgediği, tüm biçemlere ve türlere, örneğin sanal dünyaya, bilgisayar oyunlarına, sızan grotesk, insanın kendine ve çevresine yabancılaşmasının bir sonucudur. Kayser için grotesk, saçma, sıradan, korkunç bir gerçekliğin anlatımıdır. Yani Kayserci algıda grotesk, tekinsiz, bilinmeyen, yabancılaştıran ve ürküten kavramlar üzerinde yoğunlaşarak karşımıza çıkar. Kayser bakış açısıyla grotesk kavramı fantastik kurgudan yabancılaşma kavramıyla ayrılır. Tanımlanamayan dünya yabancılaşmaya sebep olur. Tekinsiz olan, alışılmadık olan yabancılaştırır. Yabancılaşma groteskin kendini var ettiği en önemli yansımadır. Grotesk yabancılaşma da birey ansızın ve kendi merkezli yabancılaşır. Grotesk algıdaki yabancılaşma kavramı, yaşama duyulan korku, ölüm korkusu, var olma çabası, kişinin kendine, bedene zihne, topluma, değerlere yabancılaşması, unutkanlık, belirsizlik ve inanç yitimi çerçevesinde değerlendirilmektedir. Kayser'e göre grotesk yabancılaşmada bilinmezden gelen bir tedirginlik ve bireyin inandığı her şeyin yıkılması ile inancını kaybettirmekte ve bu yüzden de dünyaya yabancılaşma söz konusudur. Yabancılaşmanın temelini korkuya ve bilinmeze dayandırır. Onun vurguladığı dünya karanlık bir dünyadır. Bu karanlık dünya karşısında bireyin içerisinde bulunduğu durumu verir. Grotesk ölüm ile hayatı, korku ile korkusuzluğu, deliliği, sanrıları, sevinçleri bünyesinde birleştiren kavramdır. Bireyin yabancılaştırılması modernizmin en önemli unsurudur. Yabancılaşma temelli yazılan tüm eserler, Kayserci algının grotesk unsurlarını barındırmaktadır. Kayser'e göre, grotesk yabancılaşmış dünyadır. Buradaki yabancılaşmış sözcüğü, yalnızca bilinen tanıdığımız dünyadan farklı olan anlamını taşımaz. Bu dünyanın grotesk olabilmesi için birdenbire değişen, yabancılaşan kendi dünyamız, başka bir deyişle, tanıdık bir dünya olması gerekir. Eğer sunulan dünya her anlamda yabancı bir dünya ise, o zaman grotesk değil, fantastik bir dünyaya girilmiş olunur. Kayser'e göre grotesk, yaşamın saçmalığını ve akıl dışılığını, insanın kendini fizik dünyada yönlendirememesini ifade eder. McElroy ise modern groteksin doğuş nedenlerinden biri olarak, modern dünyanın din ve mitten uzaklaşması ve laik kültürün anlam veya değeri üstüne oturtacak herhangi bir benzer inanç sağlamadaki yetersizliğini gösterir. Grotesk, Sigmund Freud açısından tekinsizlik kavramı ile birlikte açıklanabilir. Freud'un tekinsiz olarak tanımladığı rahatsız edici aşinalıkta korkuya sebep olunan duygular, öteki ya da dışarıda olan değil, tanıdık olan tehditkar yapısıdır. Yani sevdiğimiz bir kişinin ölümü sonrası bedenindeki değişimlere karşı takındığımız tavrın kendisi tekinsizliğe işaret eder. Bu yönüyle de ölü beden artık grotesk olana dönüşür. Freud'un yabancı aşinalık olarak nitelediği tekinsiz durumlar kendi içinde grotesk bir durum yaratırken, Julia Kristeva Korkunun Güçleri: İğrençlik Üzerine Deneme adlı eserinde ise grotesk olanı iğrenç kavramı ile ilişkilendirir. Kişinin kendi bedeninden gelen ter, irin gözyaşı dışkı gibi her türlü dışarı atılan abject olan ile bağlantılıdır. Tüm bunları dışarı attığında rahatlayacağı ve temiz hissedeceği bedensel çöplerin kaynağı kendisidir ve abject bu yönüyle grotesktir. Grotesk beden algısı ile kastedilen her türlü normalin karşısında olması durumudur. Bu da cücelikten devliğe, doğumdan, uzuvların farklı düzende olmasına kadar çeşitlilik göstermektedir. Böylelikle beden üzerinde yapılan değişiklikler hem korkutucu hem de güldürücü yönüyle zihindeki beden algısını yıkmıştır. Yaratılan bu yeni beden algısında beden gülünç veya korkunç olsa da esas olan okuyucuyu rahatsız etmesidir. Sonuçta bu şekilde grotesk beden yabancılaşmayı sağlamakta ve buna zemin hazırlamaktadır. Çünkü grotesk bedendeki absürtlük, normal dışılık, anormallik, bireyin var olduğu bedene ve karşısında gördüğü bedene karşı bir yabancılık çekmesine neden olmaktadır. Groteskin en temel özelliğinden birisi de değişim/dönüşümdür. Franz Kafka'nın Dönüşümromanı grotesk yabancılaşmayı bu değişim/dönüşüm ile vermektedir. Romanlarda değişim/dönüşümün, kılık kıyafette, zihnen, değerlerde, karakterlerde, başka bir canlıya, bir nesneye değişim/dönüşüm olarak yapıldığı görülür. Grotesk beden algısının ikincisi tuhaf/şaşırtıcı biçimdir. Tuhaf/ şaşırtıcı biçimde karşımıza bedendeki uzuvların büyümesi, küçülmesi, değişmesi, yokluğu, farklı bedene girme unsurları çıkmaktadır. Grotesk beden algısında üçüncü unsur, bedenin parçalanması/deformasyondur. Bu noktada cüce, dev, farklı bedende farklı kişilik, hastalık sonucu bedenin farklılaşması, kişilik bölünmesi gibi unsurlardan söz edilir. Grotesk edebiyatın en önemli özelliklerinden birisi de yıkmaktır. Var olan biçimi, içeriği yıkarak insanların genel algısını yok etmeye çalışır. Rahatsız eder, verili gerçekliğin standartlarını bozar, aklın sınırlarını zorlayarak nesneleri biçimsizleştirir. Groteskten bahsedilen sanat ürünlerinde, var olanı yıkıp kendini yeniden inşa eder. Oluşturulan bu parçalanmış/yıkılmış metinle birlikte uyumsuzluk ortaya çıkar ki bu da groteskin özelliğidir. Groteskin işlediği yıkım çerçevesinde, metin yıkımı, kurgusal yıkım, dilin yıkımı, gerçekliğin yitimi-grotesk gerçeklik, kimliğin parçalanması gibi unsurlar bulunur. Grotesk kavramında metin yıkımı değerlendirildiğinde, metni yıkmak için yazarların; metinde konu yıkımı, metnin akışını /bütünlüğünü bozma, tür içinde tür anlatma, parçalılık, karakterin parçalanması,/yıkımı, zamanın yıkımı, farklı metin kullanma gibi çeşitli yollar denedikleri görülür. Kurgusal yıkımda, yazar kurguda bir bütünlükten kaçar. Tamamen grotesk olan bu durum parçalı bütünlük oluşturur. Gerçekliğin yitimi; Grotesk gerçekliğin temelinde görünen gerçekliğin değerini düşürmek, alaşağı etme durumu vardır. Grotesk gerçekliğin sağlanması için yazarlar, romanlarında çeşitli gerçeklik algısı yaratırlar. Ütopik gerçeklik, distopik gerçeklik, masal gerçekliği, mitolojik gerçeklik, hayali dünya gerçekliği, tarihi gerçeklik, öbür dünya/araf gerçekliği, fantastik dünya gerçekliği, tekinsiz yerler örnek verilebilir. Kimliğin parçalanması; bu grotesk algıda, sonuçta bireyin kendisine ve dünyaya yabancılaşması söz konusudur. Kimliğin parçalanması çeşitli yollarla olabilir. Öteki olma, ikizleşme, zihnin parçalanması, çok kişilik gibi. Grotesk romanlarda en önemli özelliklerden birisi de zıt kutupluluk yani karşıtlık olmasıdır. Bu da kaotik bir durum oluşturur. Zıtlıklardan vazgeçilirse grotesk imge yok olur ve metin parçalanır. Trajik olan ile komedinin birleşmesi ile oluşan trajikomedi groteskten beslenmektedir. Buradan da grotesk algının zıtlıkların uyumundan faydalandığını görürüz. İki uçluluk bir yanıyla gülünç diğer yanıyla korkutucu unsurlar taşır. Bir yandan oyunsu olanla korkutucu olan, öte yandan tanıdık olanla tekinsiz olan arasındaki karşıtlığı sorgular. Yeri geldiğinde bu iki yanlış karşıtlığın bile çatışmalı ilişkiler ağında iç içe geçtiğini gösterir. Groteskin korkutucu ve neşeli yanları arasındaki ilişkinin belirsizliği trajikomediyle de ilişkilendirilmesine neden olmuştur. Grotesk mantıksal süreçleri bozguna uğrattığından, genellikle paradoksla ilişkilendirilir. Paradoks da, hem korkutucu hem mizahidir. Aynı zamanda rahatsız edicidir. Groteskin iki kutupluluğunda, özünde yaşamın çelişkili ve çift taraflı bütünlüğü sergilenir. Karşıt duygular ve güçler iç içe geçer. Gülünç/korkunç, bildik/tekinsiz, oyunsu olan/korkutucu olan, komik/uğursuz gibi çatışmalı gerilim barındıran kavramlar arasındaki karşıtlık sorgulanır. Karşıtlıklara bakıldığında, yazarlar karşıt görüntü, karikatürleşme, sınırsızlık- aşırılık unsurları kullanılarak vurgulanmak istenen durumu ortaya koymuşlardır. Grotesk, birbiriyle uyuşmaz görünen karşıtların kendilerine özgü bir dünya yarattıkları yerde ortaya çıkar. Normalin anormalle, kutsalın insanla, insanın insanüstüyle, yücenin bayağıyla ilişkisinde ortak olarak duran, aynı anda çoğul ve karşılıklı olarak özel yorumları doğrulayan bir tamlığın, bütünlüğün bulunması olarak algılanabilir. Karşıtlıklar arasındaki çatışma iyi, yararlı ve üretkendir. Grotesk dünya tam bu çatışmanın orta yerinde, henüz kazananın ya da yitirenin olmadığı noktada görülür. Eşikte, geçiş noktasında, dönüşüm anında gösterir insanı. Çatışmaya konu olan güçlerin ya da çatışanların kendilerinden başka bir şeyi temsil edip etmedikleri ise, groteskin ortaya çıktığı esere göre değişim göstermektedir. İster zihinsel ister bedensel olsun karşıtlar arasındaki mücadele gerçekliğin bütünleyici parçasıdır hatta kendisidir. Groteskin bileşenlerinden diğeri, çok dilliliktir. Grotesk dilin mutlak bir gerçekliğe delalet etmediği sınırlarda ortaya çıkar. Sözcüklerle taşıdıkları anlam arasında bir karşıtlık yaratılır, yeni sözcükler kullanılarak ya da başka alanlardaki sözcükler alınarak melezleşmiş bir dil üretilir. Bu dil muğlak, çok çağrışımlı ve güçlü imgeler yaratan bir dildir. Groteskin çok dilli, yani çok sesli özelliğinin olmasının nedeni içerisinde karşıtlıkları barındırıyor olmasıdır. Belirli sınırlara ve kalıplara karşı olan, var olan düzeni, dili yıkmayı hedefleyen grotesk yapı kendine yeni ve çok sesli bir dil inşa etmesi kendi yapısındandır. Sanatçı bunu yaparken imge ve sembollerin gücüne dayanır. Dilin yıkımında, yazar, dil düzenini yıkarak, kendi kurgusal metnine uygun bir dil yapısı inşa edebilir. Bunlar, dilin yazım kurallarının yıkımı, , gramer yapısının bozulması, anlamsız dil kullanımı, yeni kelime üretimi gibi unsurlardır. Groteskin önemli unsurlarından biri de ihlaldir. Form/biçim, norm/tabu ihlali şeklinde olabilir. Grotesk, sanatsal bir etkinlik olarak, üretimin en yoğun olduğu tekniklerdendir. Sosyal yaşantıda, normlar açısından, estetik alanda kategoriler açısından, görsel açıdan mutlaka bir ihlale karşılık gelmektedir. Grotesk, resim heykel, yazın dil alanında hep bir şok etkisi yaratarak görünür olur. Bir biçimi ya da ahlaki kodu, normu, bir görüntüyü yasal olmayan bir biçimde sınırlarını bozarak ya da aşarak ihlal etmekte, biçimsizleştirmekte, yasağı ya da tabuyu alaşağı etmekte, insan algılarını, aklın sınırlarını zorlamaktadır ve bu şekilde kendi içinde yeniyi barındırır. Groteskin güçlü unsurlarından biri oyun ya da çocuksuluktur. Oyun olarak grotesk içinde yer aldığı yapıtın yapısını bozması, kaosa neden olması dışında özel bir amaca hizmet etmez. Grotesk, romantiklerce kullanımda, kelimenin en geniş anlamında gotikle ilişkisi nedeniyle özel bir anlam kazanır; doğadışı, bozulmuş biçim, çarpıtılmış figür, karşılıklarının yanında, korkunç ve dehşetli anlamında da kullanılmıştır. Edgar Allan Poe da, özellikle Morg Sokağı Cinayeti adlı öyküsünde groteskin korkutucu yanına vurgu yapar. Groteski kullanan yazarların çoğu parçalanmakta olan geçmiş ve henüz şekillenmemiş gelecekle dolu tamamlanmamış ve değişmekte olan bir dünyayla uğraşırlar. Eserlerin doğasında özgün, olumlu ve nesnel olduğu söylenebilecek bir tamamlanmışlık bulunur. Grotesk bir eserin, genellikle izleyen, okuyan, görenlerde yarattığı ilk izlenim, iğrenç, anlaşılmaz, saçma, abuk sabuk sözcükleriyle ancak ifade edilebilen ama bu durumda bile tam yerine oturmayan zihinsel bir karmaşa olduğu görülür. Belki bir kısım okuyucu açısından matrak olan bir şeyler de vardır. Hatta okurken arada bir korkularını bastırmak için çekinerek gülmüşler ya da gülerken içlerinde hafif de olsa bir ürperti hissetmişlerdir. Lewis Carroll'un Alice Harikalar Diyarında kitabında olduğu gibi birden bire yeryüzü/yeraltı, insan/hayvan, küçük/büyük, akıllı/deli gibi bir çok karşıtlığın anlamsız hale geldiği masal dünyası bizi etkileyebilir ve zihnimizi yorarak tedirginlik duygusuna neden olabilir. Edebiyatta hiciv ve trajikomedi ile ilişkili olan grotesk, ilk kez Montaigne'in Denemeleri'nde bir edebi tür olarak anılmıştır. Sonrasında Alman Romantikler kavrama bir tanım ve sınırlama getirmeye çalışmışlardır. Sonuç olarak da grotesk kavramını komiğin bir türü olarak gördüklerini, oyunsuluk özelliğinin olduğunu ve aklın kuralcılığına karşı çıktıklarını belirtmişlerdir. 19. yüzyılda Fransız romantiklerden Victor Hugo ve onun Cromwell adlı tiyatro eserinin önsözünde grotesk ile ilgili yaptığı tanımlamada groteskin kendi içerisinde bir gerçekliği olduğunu belirterek, kavramın korkunç yanına dikkat çekerken aynı zamanda onun birleştirici yönünü de belirtir. Victor Hugo grotesk kavramının bireyi yabancılaştırması yönünün üzerinde durmuş ve yirminci yüzyılda Wolfgang Kayser grotesk'in yabancılaşma /yabancılaştırma durumunu daha ileriye taşımıştır. Hugo'ya göre yüce olanla aşağı olanın aynı potada eritilmesi groteski oluşturur. Bu bakımdan ona göre grotesk her an her yerdedir. Notre Dame'ın Kambur'u adlı eseri grotesk öğeler taşıması açısından örnek verilebilir. Genelolarak tiyatro eserlerinde görülen grotesk anlatım batı edebiyatında birçok romanda da yer almaktadır. Montaigne ile başlayıp, Victor Hugo'nun Cromwell önsözünde ele aldığı grotesk Franz Kafka'nın Dönüşüm, Edgar Allan Poe'nun Grotesk ve Arabesk Öyküleri, Morg Sokağı Cinayeti, Joyce Carol Qaetes'in Can Ateşi, Truman Capote'nin Soğukkanlılıkla, James Joyce'un Ulysses, Bertolt Brecht'in Kafkas Tebeşir Dairesi Albert Camus'un Yabancı, Max Frisch'in Homo Faber adlı eserlerinde de göze çarpar. Umberto Eco, Chuck Palahniuk ve Amerikan 'nın güneyinden gelen William Faulkner, Carson McCullers, Flannery O'Connor, Silvina Ocampo, Eodora Welty gibi yazarların kurmacalarında da groteski ustalıkla kullandıklarını görebiliriz. Ayrıca Ambrose Bierce'nin, Karanlığın Kahkahası adıyla Türkçeye çevrilen Fantastic Fables isimli eseri ironik bir grotesk barındırır ve zamanı için öncü bir stile biçime sahip olması açısından dikkat çekicidir. Yine 1929 da Gustave Leopold Van Roosbroeck'in J. Matulka'nın çizimleriyle, içinde yarının çocukları için yazdığı altı hikaye ve üç masaldan oluşan Grotesques adlı 104 sayfalık kitabında grotesk kurgu hakimdir. Türk edebiyatında groteskin yansımalarını Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın Gulyabani romanında görmek mümkündür. Bu romanda Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın sezgisel olarak groteskin hem komik hem ürkütücü yanından faydalandığını görmekteyiz. Türk edebiyatı tarihinde grotesk kavramı 1950'li yılarda karşımıza çıkar. Tanzimat Edebiyatı, Servet-i Fünun Edebiyatı ve Milli Edebiyat dönemlerinde yazılan romanlarda grotesk algıya rastlanmamaktadır. Fakat bu dönemde edebiyatımızın mizah ve hiciv kanalı oldukça ileridir. Bu dönemde Refik Halit Karay 'ın Kirpiimzasıyla yazmış olduğu yazıları Kirpi'nin Dedikleri, Faruk Nafiz'in Tatlı Sert başlığı altında topladığı mizahi şiirleri görebiliriz. Türk edebiyatında groteskin ilk örneği sayılabilecek eser Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanıdır. Tanpınar bu romanda groteskin güldürü, ironi unsurlarından yararlanarak eleştirel bir roman yazmıştır ve bu roman groteskin Türk edebiyatındaki ilk ve önemli örneklerindendir. Saatleri Ayarlama Enstitüsü modern dünyaya, moderniteye karşılık geldiği için Türk edebiyatında başvurulan ilk kaynaklardan olması nedeniyle de önemlidir. Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar romanı modernizmin başarılı örneklerinden olup grotesk özellikler de barındırmaktadır. Romandaki eleştiri; güldürü, parodi, alay, yıkım ile verilmiştir. Bu doğrultuda bakıldığında roman grotesk özellikler barındıran romandır diyebiliriz. İhsan Oktay Anar groteskin karnaval havasını romanlarında en iyi hissettiren yazarlardandır. Puslu Kıtalar Atlası ve Efrasiyab'ın Hikayeleri'nde karnaval, ironi ve komedi havası hissedilir. Postmodern romanda grotesk yabancılaşmanın en tipik örnekleri Vüs'at O. Bener, Adalet Ağaoğlu, Bilge Karasu, Alev Alatlı, Ayfer Tunç gibi yazarların romanlarında rastlanır. Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın sağlığında yayımlanmış son romanıdır. Bu eser, roman olarak yabancılaşma sorununu tüm yönleriyle inceler. Saatleri Ayarlama Enstitüsü, yabancılaşmayı işleyiş noktasında aynı kulvardaki türdeşlerinden farklı bir özellik taşır. Yabancılaşma, birey-toplum/hayat uyumsuzluğu, absürt tiyatronun başlıca konularıdır. Beklenmedik durumlar, tuhaf olaylar, ürkünç figürler, zıtlıkların birlikteliğinden doğan gülünçlükler gibi öğeler, anılan konuların işlenişinde başatlık taşır ve bütün bunlar genelde grotesk bir yapıyı yaratır. SAE, bütün bu öğeleri yabancılaşma zemininde roman sanatına aktarmasıyla dikkati çekmektedir. SAE, ürkünçlüğe, karşıtlığa, abartıya, absürde dayalı yapısıyla grotesk bir nitelik taşımaktadır. Dolayısıyla, SAE yabancılaşmayı işleyiş tarzı bakımından absürt tiyatronun izlerini taşır. Ayrıca eserin kütlesini oluşturan mizahiliğin derinlerinde, onu absürt sanat ekolüne bağlayan temel tarz olarak grotesk bulunmaktadır. Romanın ilk evresini oluşturan enstitü öncesindeki grotesk öğeler çoğunlukla ürkünç ve gizemli iken enstitü evresinde komik ve absürt bir hale dönüşür. Tanpınar, bu özgün yapı içerisinde yabancılaşma içindeki bir kişinin macerasını anlatır. Eserde kişinin, topluma belirgin bir mesafede kalması durumu, romanın temel sorunudur ve eserin ana konusu topluma ve bir ölçüde hayata karşı yabancılaşmadır. Bu yönü eseri Türk edebiyatında oldukça cılız kalmış bir kulvar olan modernist roman veriminin bir parçası kılar. SAE adlı eseri dönemin diğer modernist romanlarından ayıran en önemli özelliği grotesk bir eser olmasıdır. Bu eser için söz konusu olan ironi uygulaması grotesk yapının bir iç öğesidir yani bu tarzın bir alt tekniği olma işlevini görür. Eser bu yönüyle Türk edebiyatında özgün bir yere sahiptir. Eserin hemen her pasajını, ürkünçten komiğe kadar bütün türleriyle dolduran grotesk öğeler, romanın genelinde o dağınık çeşitliliklerin ötesine geçerek iki karşıt bütüne ulaşırlar. Eser böylelikle hem mikro hem de makro ölçekte pekiştirilmiş bir grotesk yapıya kavuşur. Bu grotesk eserde normalin ötesinde bir yaşantı süren insanların yoğunlukla bulunduğunu ve bu yaşantının çoğunlukla gizemli, garip ya da parapsikolojik sahneler, durumlar yer almaktadır. Bu tespitlerin yanı sıra böylesi kişilerin vücutça anormal, çirkin; yaşayışça da tekinsiz özelliklerle donatılmıştır. Enstitü evresindeki grotesk öğeler, genellikle dünyevi ve komik özellikler taşır. Böylelikle groteskin temelini oluşturan ana öğeler kurmaca içerikteki iki çevreye dağıtılır. Bu, groteskin, absürt sanat anlayışı kapsamında başlıca içerik öğesi kıldığı yabancılaşmanın eski-yeni, ve birey-toplum şeklindeki iki başat argümanını derin yapı boyutunda eserin iki kısmının içine yerleştirmiş olur. SAE, absürt tiyatroyla özdeşleşen grotesk yapının romana uyarlanmış halidir. Bu anlamda bakıldığında iki tür arasındaki geçişi net bir şekilde gözler önüne serer. Eserde Tanpınar, bireyin ve toplumun yaşamındaki saçmalık ve tutarsızlıklar ile kurumların işlevselliğimdeki aksaklıkları derin bir bakış açısı ile ortaya koymaktadır. Toplumun hatalı yönlerini ironik bir yaklaşımla dile getirmektedir. Bu nedenle Tanpınar bu eseriyle göz kamaştırıcı bir ironiyle karşımıza çıkar. Tanpınar'ın bu eserinde dikkati çeken önemli noktalardan biri de eleştiri, yergi, ironi ve trajedinin iç içe geçmiş bir şekilde işlenmesidir. Başarısı da ironi ile hüznü aynı düzlemde kullanabilmesindedir. Tanpınar'da ironi hem komik hem de trajik boyut içermektedir. Bununla birlikte romanda olayların trajik yönü ağırlığını hissettirse de komik boyutu okurun ilgisini çekecek şekilde çarpıcıdır. Bu iki zıt ucu birbirine girişik olarak sunan yazar, eserinde absürt tiyatronun saçmalık ve tuhaflıklarının traji- komik öyküsünü ironik bir yaklaşımla sergilemektedir. Romanın grotesk temelini, Hayri İrdal'ın, enstitü öncesi yaşantısından kesitler verirken söylediği sözler belirginleştirir. Bunlar o cins şeylerdir ki, ne hakikatini, ne de gülünç tarafını bugünün insanı anlayamaz. Romandaki grotesk yapı, Hayri İrdal'ın çevresinde örülür. Bu yapının dış çerçevesi, yabancılaşmış kişinin bütün bir hayatını oluşturan iki ana çevrenin birbirine olan karşıtlığı aracılığıyla çizilir. Grotesk aslında insanın çaresizliğini vurgulamaktadır. Birey yaşadığı dünyada çaresizlik içindedir. Birey içinde bulunduğu durumu, dünyayı tanımlayamaz hale gelmiştir. SAE adlı eserde hemen her pasajını dolduran grotesk öğeleri görebiliriz. Burada eserden küçük bir örnek alıntı verebiliyorum, eserin tamamı okunduğunda grotesk yapı daha anlaşılır olacaktır. İhsan Oktay Anar'ın romanlarında Mihail Bakhtin'in Karnavalesk\" kuramının öğeleri bulunur. Postmodern romanın temsilcilerimden olan İhsan Oktay Anar'ın Efrasiyab'ın Hikayeleri adlı eserinde; tezat, parodi, biçim ihlali, norm ihlali, ironi, aşırı övgü, abartı gibi teknikler, grotesk bir tavır oluşturur. İhsan Oktay Anar'ın üslubunun vazgeçilmez taktiklerinden biri olan grotesk, övülecek ve yerilecek durum ve olgular karşısında takındığı bilinçli tutumda kendini gösterir. Anar'ın dili kullanım biçimi; anlattıkları ve roman kişileri kimi zaman abartılı, tuhaf ve tiksindiricidir. Bu tuhaflık üslup olarak groteski karşılar. Efrasiyab'ın Hikayeleri'nde gerçekle masal, ölümle yaşam, iyiyle kötü, güzelle çirkin, kutsal olanla ahlaksız olan bir aradadır. Roman grotesk anlatımın kullanılması bakımından oldukça zengindir. Yazar, groteski bir eleştiri aracı olarak kullanır. Ayrıca bu anlatımı, alay ve yergi amaçlı aşırı övgü ile harmanlayarak metnini okuyucu için zevkli bir anlatı haline getirir. Efrasiyab'ın Hikayeleri, tahkiye biçimi açısından genelde Bin Bir Gece Masalları'nın parodik bir okuması olarak görülebilir. Abartılı bir dil kullanan yazar, karşıtlık, aşırı övgü ve tarizle zenginleştirdiği diliyle, en çok alaya başvurur. Anar, parodinin alay etmek, daha doğrusu eğlenmek amacından faydalanarak, ironik anlatımını metnin tamamına yayar. Yazarın bu tutumu, metinlerin fantastik ve akıcı olmasını sağlar. Karşıtlık ile abartının bir sonucu olarak grotesk anlatım görülür. Efrasiyab'ın Hikayeleri'nde yoğunlaşan grotesk, metindeki hareketli ve ironik yapıyı pekiştirir. Anar'ın romanlarında kullandığı grotesk anlatım biçimleri: İki uçluluk/tezat, ironi, aşırı övgü ve anımsatma, ihlal, oyunsuluk. Özetle Anar Efrasiyab'ın Hikayeleri'nde grotesk anlatımı bir soyutlama, eleştiri ve belirginleştirme aracı olarak kullanır. Anar'ın romanlarında betimlediği karakterlerin eksik, abartılı, deformasyona uğramış ve karikatürize edilerek anlatılmış bedenleri; tüm ahlak ve görgü kurallarının askıya alınarak yaşamla farklı temas noktaları kurmayı sağlayan gülme unsurları ve kullanılan dilin resmi dilin ölçülerinin dışına taşarak dilin kabuğunu yarmayı ve yeni anlamlar üretmeyi amaçlayan dinamik yapısı, tarihsel ve kültürel bilgi yoğunluğu eserlerinin karnaval teorisi ışığında okunmasını sağlamıştır. Grotesk beden imgesinin en yaygın formlarından biri dev figürüdür. Dede Korkut Kitabı'nda Tepegöz isimli bir dev figürü vardır. Yine dünya edebiyatının en önemli destanlarından biri sayılan Ramayana Destanı'nda insan eti yiyen dev figürü yine destanda Ravana adında devin on başlı olduğu beden figürü vardır. Anar'ın, Efrasiyab'ın Hikayeleri adlı romanında bir dev beden figürü vardır. Artık ete kemiğe bürünen sultanın eski cazibesi gitmiş, hortlaklar gibi başının üzerine kaldırıp, avını yakalamak istercesine açtığı uzun tırnaklı, kemikli pençeleriyle neredeyse bir canavar olup çıkmıştı. Üstelik asırlar sonra da olsa hayata dönmenin getirdiği sevinçle adamın çehresine kan hücum ettiğinden gözleri kırmızı kırmızı olmuş dişetleri morarmış, dili ise kapkara kesilmişti. Her şey bir yana, iki insanoğlunun ağzını sulandırdığı için olsa gerek sarı dudağının kıyısından bir salya huzmesi sarkıyordu. Bu tüyler ürpertici manzara karşısında Gallaoğlu kendini tutamayıp, Aneey! Aneey! Aney! diye feryat etti. Derken hortlak, sivri tırnaklı, pençeleri havada, kızıl gözlerinde hain ve zalim parıltılar olduğu halde, kapıdan onların üzerine üzerine gelmeye başladı. Evliya Çelebi'nin Seyahatname'si, Firdevsi'nin Şehname'si, Binbir Gece Masalları, Nasrettin Hoca Fıkraları, Hacivat-Karagöz, Keloğlan masalları gibi birçok tuhaflığı ve grotesk temayı barındıran metinlerin incelenmesi Türk edebiyatının kendi kültürel normlarıyla grotesk edebiyatının inşasına, şekillenmesine katkıda bulunabilir. Türk masalları, grotesk öğeler ve bunların eğitsel işlevleri açısından incelenebilir. Örneğin, grotesk öğelere sahip masallar, çocuğun kendi iç dünyasını anlamaya yardımcı olabilir mi, korkularının kaynağını bulup bunlarla mücadele etmesi için işlevsel rol oynayabilir mi şeklindeki soruların cevabını içinde barındırabilir. Koçyiğit, Mesut. İhsan Oktay Anar'ın RomanlarındaKarnavalın İzleri. Yüksek Lisans Tezi.2017,125s. Yalçınkaya, Zerrin. Tiyatroda Grotesk Bir Örnek Olarak Fernando Arrabal Tiyatrosu. Doktora Tezi.2003 250 s. Hacettepe Üniversitesi Almanca Biyoloji Öğretmenliği'nden mezun oldu. Aynı üniversitenin Fen Fakültesi Sistematik Zooloji Bölümü'nde yüksek lisans yaptı. TÜBİTAK Deniz Bilimleri Çevre Araştırma Grubu'nun projelerinde araştırmacı olarak çalıştı. Şiirleri halen Edebi Kültür Dergisi sitesinde yayınlanmakta."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/karpuz-kabugundan-gemilerin-kaptani-ahmet-ulucay", "text": "Kütahya'nın Tavşanlı ilçesine bağlı Tepecik Köyü. Türk sinemasının nevi şahsına münhasır diyebileceğimiz az sayıdaki sinemacısından biri olan Ahmet Uluçay'ın doğduğu, yaşadığı, kısa filmler ve bir uzun metrajlı filme imza attığı ve şimdi mezarının bulunduğu yerleşim birimi. Ahmet Uluçay'ı anlamak için bu coğrafi konumlamayı yapmamız şart. Zira Ahmet Uluçay'ın doğup yaşadığı köyü bilmek Halit Refiğ'in İzmirli, Atıf Yılmaz'ın Mersinli ya da Yılmaz Güney'in Adana'nın Yenice ilçesinden olduğunu bilmekten farklı bir anlam taşır. Zira bahsettiğim üç sinemacı, sanatlarını İstanbul'a gelmelerine borçlular. Oysa Ahmet Uluçay'ı Ahmet Uluçay yapan onu da sinemacılığını da hep küçümseyen köyüdür tam olarak. Ahmet Uluçay'ın sinema gibi şehirli bir sanata böyle özgün bir dünya katabilen sinemacı olmak anlamında sadece Türk sinemasında değil dünya sinemasında bile fazla bir emsali yoktur. Ahmet Uluçay'ın sinemada orijinal bir dünya kurabilmiş olmasını İstanbul'da tutunamamış olmasına rağmen değil İstanbul'da tutunamamış olması sayesinde mümkün olabildiğini bile söyleyebiliriz. 1954 yılında Kütahya'nın Tavşanlı İlçesi'ne bağlı Tepecik Köyü'nde doğan Ahmet Uluçay'a sinema aşkını 1960'ların ortalarında köyün ilkokuluna gelen seyyar bir sinemacı düşürdü. Onlu yaşlarındayken arkadaşı İsmail Mutlu ile köyde sağda-solda topladıklarından tahta bir sinema makinesi yaparak, terkedilmiş eski bir ahırda köylülere kasabadaki sinemanın çöplüğünde bulunmuş kırpıntı filmleri gösterdi. Ama bu yetmezdi Uluçay için. 1994 yılında 'Optik Düşler'i çekti. Filmin kurgusunu ve seslendirmesini de köyünde yaptı. Arkadaşları İsmail Mutlu ve Şerif Akarsu ile birlikte Tepecik Köyü Arkadaş Sinema Grubunu kurdu. Öyle bir mesaidir ki bu sinema tekrar icat edilmiştir sanki. Hatta Uluçay, o günleri anlatırken Sinemayı Edison ile Lumiere Kardeşler bulmasaydı mutlaka İsmail'le biz bulurduk. der. Yani yolu Yeşilçam'a düşmeyen bir sinemacıydı Uluçay. O imkansızlıklar içinde yaptığı 30 dakikalık film, 1994 yılında 6. Ankara Uluslararası Film Festivali, Üniversite Sinema Kulüpleri Birliği Özel Ödülüne layık görüldü. Kısa filmler ve ödüller ardı ardına geldi. Bizim Köyün Orta Yeri Sinema, Minyatür Cosmosda Rüya, İnci Deniz Dibinde, Exorcise bunlardan bazılarıydı. Uluçay, kısa filmlere sığmayan sözlerini ve karelerini 'Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak'ta anlattı. Esasen bir otoportre idi film. Sinema tutkunu iki gencin ailelerine, kasabadaki fotoğrafçıya ve sinemacıya rağmen bu tutkularının peşinden gitmesini anlatıyordu. Profesyonel oyuncuların yer almadığı filmde Uluçay'a ait alabildiğine deruni bir dünya beyaz perdeye yansıyordu. O dünyayı temaşa ederken, bu dervişane vizyonun, seyirciyi kendisiyle kurabildiği diyaloğa ve paylaşmaya bağlı olarak adeta kanatlandırdığını hissetmek mümkün. Tıpkı kısa filmlerini seyrettiğim zamanlarda olduğu gibi Walter Benjamin'in Çocukluğunu al ve kaç. Zira sahip olduğun tek şey odur sözü beynimde sürekli yankılandı. Evet, Uluçay çocukluğuna, yani pek çok insanın 'moda bir tüketim nesnesi' olarak, sözümona hayıflanarak hatırlarmış gibi yaptığı döneme, öylesine sahip çıkmış ki, onun içinde bulunduğu koşullarda ve yetişme şartlarında birinin kolayca düşeceği mahallilik ve naiflik gibi tuzaklardan kendini korumayı başarmakla kalmamış, içinde bulunduğu 'dezavantajları' dahiyane çözümlerle birer avantaja ve zenginliğe, imkansızlıkları imkana çevirmeyi başarmıştı. Kısa filmlerinden birinin adı 'Koltuk Değneklerinden Kanat Yapmak olan Uluçay'ın kalbini dinlemek kalbimize çok şey kazandıracak. Sinema İçin Bunca Acıya Değer mi? rahmetli Ahmet Uluçay'ın dönem dönem tuttuğu günlüklerden oluşuyor. Ahmet Uluçay'ın gündelik hayatı, görüştüğü kişiler, kişisel sağlığı, okuduğu kitaplar, olaylar ve insanlar karşısında aldığı tutumlar güncenin ana eksenini oluşturuyor. Peki, bunları bilmeli miyiz? Bu sorunun cevabı herkes için Evet olmayabilir. Ancak Ahmet Uluçay için yanıtımız kesinlikle Evet. Zira çektiği filmlere sadece entelektüel birikimini değil bütün şahsiyetini kazımış bir yönetmen Ahmet Uluçay. Bir kitabı daha var Uluçay'ın. Çekilmemiş bir filmin senaryosu değil Küller ve Kemikler. Kelimenin tam anlamıyla bir uzun hikaye. Hikayenin senaryo yazarı karakteri ile yazdığı senaryonun ana karakteri olan kendi çocukluğunun muhabbeti ve hesaplaşmasının hikayesi bu metin. Taşranın, doğanın, kültürün, hayatın parçalanmaz bütünlüğü içinde aynı karakterin çocukluğu ve büyüklüğünü bir araya getiren hikayede yazılan senaryo sahne sahne ilerlerken bir yönüyle Exupery'nin Küçük Prens'ine, bir yönüyle de Rilke'nin Malte Laurids Brigge'nin Notları'na akraba olan bir metinle karşı karşıya kalıyoruz. Niçin mi? Çünkü parçalanmaz bütünlüğe tam sığmayan ama ondan da asla kopmayan bir metin Küller ve Kemikler. Ne yazık ki yayınlandığını görmeye Uluçay'ın ömrü vefa etmedi. Ahmet Uluçay beynindeki tümör dolayısıyla tedavi gördüğü İstanbul Çapa Tıp Fakültesi'nde zatürreye yakalanarak 30 Kasım 2009'da vefat etti. Son bir temennimiz var. Umarız Güvercin Hırsızları filminin ödüllü yönetmeni Osman NailDoğan, Ahmet Uluçay'ın 1993 yılında kaleme aldığı Bozkırda Deniz Kabuğunu beyaz perdede görmemizi sağlar. Ayşe Şasa, inşallah biz yanılırız da değeri anlaşılır diyordu Ahmet Uluçay için. Umarız rahmetlinin yanılma temennisi de gerçekleşir. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/kayir-mahalle", "text": "Efendim buralarda öyle kenar mahallelerdeki gibi adi suçlara ve kuytularda gölgesinden korkulan adi suçlulara rastlayamazsınız. Bilakis gün yüzlü seçkin çocukların sofistike suçlara hazırlandığı bir eğitim yuvasında olduğunuzu hissedebilirsiniz. Etrafımızdaki dikenli tellerle biten duvarlar çocuklarımızı dışarıdan gelecek tehlikelere karşı koruyor kılığındaysa da ancak kentin geri kalanını bizim çocuklardan koruyor olsa gerektir. Dışarıdaysanız bekçilerimizin gözü üzerinizdeki kameraların üzerindedir, içerideyseniz üzerinizden bakan kameralar günahları örtücü bir karanlık ve sessizlikten başka şey ifade etmez. Bu mahalle meşrulaştırılmış suç ve suçlularına rağmen öylesine gözdedir ki boşalan bir daireyi ne doktorlar ne mühendisler ister de odaların, baroların, hatta belediyelerin başkanlarından, önce davranıp dolduranın olur. Suçların meşrulaştırılması doğrudan doğruya paraya imanımızla ilgilidir. Bu iman ateşiyle köre dönen kalplerimiz aşk makamına varmıştır ki suçlamalar karşısında Napolyon'un veciz üçlemesi dışında hiçbir savunmaya tenezzül edilmez. Aksi iman zayıflığının göstergesidir ve banknotların sayısına şükürsüzlüktür ve imanı tam olan için, mutlak varlık, gereğini elbet hemen oracıkta o anda yapacaktır. Bu imandan kuvvet alan gençlerimiz üzerinde, yönetim kurulu şaşkınımızın elinden gelen bir yaptırım da yoktur. Zira sıfır kilometre son model hayatları ile suça meyilli yollarda kusur limitlerini zorlayan bu tıfılların, üstelik ve çünkü cezai ehliyetleri yoktur. Bu açıktan ve her açıktan faydalanır, zemin katların yarı açık pencerelerinden, içerideki tüle değen yüzsüzlükleriyle çıplaklık gözetirler. Zile basıp kaçmak, gürültü ve galiz küfür, seçilmişliğin ön şartı olup bu uzun yolun başındayken dahi beceriksizliği ayıp karşılanır işlerdendir. Arkadaşlarınca bu ön şartları sağlayacak hazırlık dersleri verilen gayrısakinlerimiz sırasıyla mala zarar verme, akran zorbalığı, işçi sınıfını aşağılama, taciz, hakaret ve tehdit, sakinlere yaş haddi tanımaksızın kafa tutma, taksirle yaralama gibi suçlarla günbegün seviyeyi yükseltirler. Çok kısa zaman içerisinde doktor dahi görmeden doktorasını tamamlayacak olanlar eşyaya şiddet, doğaya şiddet, hayvana şiddet, kadına şiddet ve nihayet şiddete şiddet ile kemal derecesine de yüksünmeden erecekler, kor'un ala kor olacaklardır. Ülkenin dört bir yanındaki kayır mahallelerde özenle yetiştirdiğimiz bu çocuklardan hepimizin, ama önce haklı olarak ailelerinin beklentisi; bir otobüs durağındaki beklentimiz kadar dahi değildir. Yaklaşık on iki tonluk lüks bir otobüs ekonomik ömrünü tamamlayıp geri dönüştürüldüğünde yine yaklaşık on iki çelik kodes kapısı etmekte ve on iki çocuktan bekleneni karşılamaktadır. Ailelerimizin bu haklı gururu, en az dışarıdan gelecek tehlikeler karşısında güvenli olduğu kadar içeride üretilen tehlikelerle yoğrulmak açısından da verimli mahalle ortamımıza, çocuğu daha yürümeyi öğrendiği ilk günlerde salmakla hak edilmiştir. Ardına emir kipi ile zincirli bir bakıcı da salınmışsa bu da ailemizin sözde gözdesi için hiçbir imkanı esirgemeyişinden başka nedir? Ancak kendi çocuğunun rızkını bizim çocuklara tahammül ederek kazanmakta olan bu bakıcıların bazıları kansız çıkmakta ve ailenin son derece özenli eğitim politikasına muhalefet edercesine bu eşsiz çocukların ahlakını korumayı görev bilmekte, hatta neredeyse onları sevmektedirler. Neyse ki iyi niyetten ziyade anne ilgisiyle ve ilgili annenin görgüsüyle, görgülü babanın bilgisiyle, bilgili dedenin ve ninenin sevgisiyle ilgisi olan bu sürecin de her şey gibi, üstelik ucuz yollusundan, satın alınmış olması, bu çarpık eğitim sistemi, tam da çarpık siteleşmemize uygun bir gelişme olarak çarpılacaklığımızın teminatıdır. Ruhen doyuma ulaşmaktan umudunu kesmiş olan bu yavru insan teki, bedenen beslenme konusunda da hesaba yazdırıcı güdüleri sayesinde kayır mahallenin kafeterya düzlüklerinde hünerlerini sergilemektedir. Komşuların hesabına yazdırılan menüler nefsi besleyici, doyumsuzluğu pekiştirici, dolandırıcılığı geliştirici özellikleriyle gelişim çağındaki bu yavrularımız için ideal esin kaynağıdır. Sağlığına dua edilen anne ellerinin birliğiyle kurulan sofralardan tatmamış, gün görmemiş çocukların büyüdüğü, anne yemeği pişmeyen evlerin bu çocukları, onları annelerinin ve babalarının bazı yoksunlukları ile bazı varsıllıkları arasından çeken akıntıya kapılmışlardır. Çoğu zaman ölümcül olan bu akıntı her daim paçalarından da akar, ne var ki renksiz ve kokusuz olması büyük nimettir. Eğer renkli ve kokulu olsaydı dahi, babasının parasıyla geçinmekte olan temizlik işçileri onun bu pisliğini temizlemekle, mükellef bir hayat yaşamaktadırlar. Kayır mahallede küçük ve önemsiz suçların sürekliliğine rağmen görmezden gelebilme yeteneklerimiz sayesinde bugüne dek adli bir vaka yaşanmamış, huzur bozanların huzuru hiç bozulmamıştır. Suç ve Cezasızlık en sevdiğimiz hikayedir. Zaiyatımız; kalp kırığıyla sinirlilerimizi saymazsak kendi edip kendi bulan veled-ül müstesnaların birkaç kol ve bacak kırığıyla sınırlıdır. Benim dedem hacı, bizim kalbimiz ailecek pırıl pırıl avuntularıyla idmanlı olup benim çocuğum yapmaz, onu hep arkadaşları bozuyor sığınağının da müzmin sığıntıları olarak ömrü geçen zavallı inadınasakin ebeveynlerimiz ise kendilerinden mülhem sonsuz varlıklarıyla diğer cebrensakinlerimize lütuf teşkil etmeye devam etmektedirler. Teknolojinin imkanlarından faydalanılarak kendilerine, kendilerinden öte sayıp az da öteye saydırdıkları boy boy çocuklarına dair şikayetamiz bir bilgilendirme yapılacak olursa gruptan ayrıldı, parası neyse veririz jokerlerini kullanma hakları da elbette sinemizde saplıdır. Korunaklı mahallemizin korunaksız bahçesinde yeşeren tazelerin damarlarında acı acı, ekşi ekşi, parlak sarı zehirler dolanmaktadır. Kimden aldı bu adabı bu haşerat? dedirtecek manevi yoksunlukla bire bir oranlı birleşen maddi varsıllık, yirmi dört saat ayarsız umursamazlık alaşımına katıp alayımızı şımarıklığın içinde eritmiştir. Sakin kalma niyetindeki ısrarlısakinlerimiz için müstakil hayatı zaruret kılacak bu toplu yaşayamama denemelerimizin belki bir on yılı, zorlarsak bir yirmi yılı daha dolduracak modası hala vardır ya elde avuçta olanı neslini çukura kaydıran kaydırağa yatırıp da bodruma göçüp gidecek olanların yatacak yeri bir hayli dardır."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/kesik", "text": "Anılarım var bir de, kendisi çok uzakta, hayali ve ürperticiliği hala yanı başımda duran hayaller; rüyalar ve gündüz düşlerim. Tabii, onlar da kesik. Süreğen, akan, devam eden ve bir yerlerde, anlamlı bir hale bürünmek üzere bir araya gelip yapışan değil de... Mantığın ve anlamın bittiği o tekinsiz suların ortasına kadar beni götürüp orada bırakan, bir nefes aldırıp bir boğan, kesik kesik solutan ve jilet gibi kanatan anılar. Eskiden yüzeyde, şimdiyse derinde olan; kılcala kadar ulaşıp ağ gibi, damar gibi her yerimi örmüş, örtmüş, tarih kadar kesin ve değişmez gerçekliklerim, var. Olsun... Milyarlarca insandan birisi de ben olayım bu şekildeki; milyarda birlik bir yanılma payı ya da illet gibi, desem, değil. O da değil. İnsanların ve damarların, bir çoğu kesik. Aslında, hepsi. Geçmişi silmek, ona sünger çekmek falan, bir safsata ve kandırmacadan ibaretken bizler için, bir zaman makinesi icat edilmediği sürece, o safsata ve yalanlar da, zaten hep kesik. Bütün yalanlar ve kandırmacalar gibi... Bu yüzden insanlar, hep kesik kesik. Bizler, öyleyiz. Tutkal tutmaz, hiçbir ülkenin yapıştırıcısı işlemez, kırık olsalardı en azından umut vaad edecek olan ancak o bile olmayan, yara gibi, uçurum gibi derin derin kesikler, var. Bir cümle içinde bile onlara 'kesikler-imiz' deyip de onları sahiplenemeyeceğim... Onlar sahipler bizlere, bizlerse alt tarafı birkaç kesiğin köleleri. Ruh kesikleri! Bütün parçaların birleşip de, karartıdan yorgun düşmüş gözlere bir ahenk, yanan yüreklere serin bir su olduğu, olacağı günü beklemek, evet beklemek, bu gizli bekleyiş değil mi aslında, hepimizin yaptığı? Öyle... Haddinden biraz fazla sayıdaki kesiklerimin hürmetine, sözcülük görevini üstlendim de, tüm bu gerçeklerin... Tüm o kesik solukların ve damarların arasında, içinde ve ortasında, işte bu kesiklerin yara gibi kapandığı, mıknatıs gibi birleştiği, bir kutlu ve belki de ütopik günü beklemekteyiz gizlice. Bunun için, ortada geçerli ve mantıklı gerçekler, sağlam dayanaklar olmadığı halde, bilinçsizce ve içgüdüsel bir hamleyle, geleceğe umut bağlamaktır, herkesçe ve her zaman yapılan. Biz, milyarda bir değil; milyarlarcasınca yapılan... Beklemek, evet beklemektir aslında, biz; hepimizin yaptığı. Dayanaksızca, sırt dayamaktır umutlara... Belkilerin ve acabaların aldatıcılığı ve oyalayıcılığıyla bir ömrü sürüp tüketmektir, yapılan. Ta ki, bir gün, o sürülenle ölümcül bir kazaya uğrayıncaya kadar. Umutların, tıpkı birer çaput gibi bağlandığı ağaç, köksüzlüğüne rağmen sıkı sıkıya tutunmuş gibi görünmekteyse de toprağa... Ve insanoğlunun gözlerine yapılan en güçlü gözbağcılıksa eğer, bu 'görünen' lerin aldatıcılığı... Mecburen devam edecek, tüm bu beklemek. Bir türlü vazgeçmeyip, her daim ummak. Sürecek... Büyük yorgunluğuna rağmen, arsızca ve yüzsüzce devam edecek, insan da. O belkilerin ve acabaların sihrine ve yalanına kapılıp, sürüklenerek."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/kimliksiz-ve-kisiliksizlere-dair", "text": "Olduğu gibi görünmeyen, göründüğü gibi olmayan insanları görünce, gördükçe kusmak istiyorum. Kişiliksiz, kimliksiz, yönsüz, gayesiz, belirsiz insanları görünce, gördükçe kusmak istiyorum. Gece yarısında, ufaklığın sesiyle, gürültüsüyle uyanınca, bir arkadaşın Whatsapp'tan gönderdiği mesaja bakma gafletinde bulundum, uykum kaçtı, nevrim döndü. Sonra dilime o cümle takıldı: \"Kusmak istiyorum\". Tekrar uykuya dalıncaya kadar bu cümle dilimde döndü durdu. İnsan yaşadıkça, hayatı, insanları tanıdıkça, her şeyden iğreniyor, yaşama zevki kalmıyor, hayatın tadı tuzu kaybolup gidiyor. Oldum olası hayata, dünyaya dair bir duruşu, bir tavrı, bir bakışı olmayanları sevmedim, sevemedim. Bunlarla, bile isteye hiç bir ilişkiye, hiç bir muhabbete girmemişimdir. giremem! Buna, tabiatım müsait değil! Ancak bunlardan daha beteri var. Bazen insanın, \"Bunlara da şükür!\" diyesiye geliyor. Bunlar, oldukları gibi görünmeyen, göründükleri gibi olmayanlardır. Sevmedeğim diğer bir insan tipi de, kişiliğini, kimliğini gizleyen, saklayan, hatta tersini izhar edenlerdir. İşte dün gece yaşadığım, duygu dünyamı alt üst eden şey, böyle bir kişiyi/olayı gösteren bir fotoğraf idi. Tanıdık biri, -ki bu kişi, oldukça yakında bir zamanda, bir kamu kuruluşuna yönetici olarak atanmıştı, ak partililerin desteğiyle-, bir parti kongresine katılmış, yakasına takılan parti rozetiyle gayet hoş bir poz vermiş. Kimin hangi siyasi görüşe, hangi siyasi partiye, hangi sivil toplum kuruluşuna üye olacağına, kimlerle nasıl, hangi işleri yapacağına karışamayız, bir şey diyemeyiz. Böyle bir hareket, o kişinin özgürlük alanına müdahale etmek olur. Buna asla hakkımız olamaz, böyle bir tavır takınanlara karşı çıkmamız gerekir. Bununla birlikte herkesten şunu beklemenin, hakkımız olduğunu düşünüyorum: Toplumsal ilişkilerde net bir durum ve duruş sergilenmesi. Neticede insanlarla olan ilişkilerimizde her şey, güvene, itimat esasına dayalıdır. Güvenin, itimadın olmadığı yerde, çok yüzlülük, sahtekarlık, aldatmacılık vardır. Kamuoyunda, söz konusu kişi ve benzerlerinin bulundukları görevlere, mevcut hükümet tarafından getirildiği düşüncesi ve yargısı vardır. Dolayısıyla bunların yaptıkları her yanlış, kötü, olumsuz uygulama, siyasi erke fatura edilmektir. Referans olanları kimse bilmediğinden, onlar, amiyane tabirle, yırtmaktadırlar. Bu kişiliksiz ve kimliksiz muhteris kişiler, bulundukları makamların hazzını yaşarken, atadıkları yöneticilerin kifayetsizliklerini görmeyen, görmek istemeyen hükümet mensupları, milletin umutlarını boşa çıkarmaktadır. Bir de işin şu tarafı var: Söz konusu kişiler böyle makamlara atandığında, onlara haksızlık edilmekte olup kendilerine yazık edilmektedir. Bunun da ayrı bir muhasebesinin yapılması gerekir. Muhterisler, arzularına kavuşmak için her türlü imkan ve yolu denemek isterler, denerler. Devlet ve hükümet erkanına, yöneticilere düşen, bunlara kapıları sıkı sıkı kapatmaktır."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/kirklar-cemi", "text": "Hüseyin Su'nun beşinci öykü kitabı, bu cümleden bir isme sahiptir: Kırklar Cemi(1). Bu isimlendirmede, Jacques Ranciere'in yazma eylemini pencereyi açık tutmak olarak yorumlayışından çok daha fazlası vardır(2). Çünkü, açık tutmak, önceden açılmış olanın açıklığını muhafaza etmek iken, aynı zamanda onun açılma maksadına dair okur merakı tahrik eden olarak, önceden açılanın açılma nedenine ve onu açan ilk elin niteliğine dair bir bilgiyi elde etmeyi zorunlu kılar. Dolayısıyla, vaadi olan bir münadi olarak Kırklar Cemi ile, bu terkibin bir hikayeyi temsil yetkisini nasıl ve hangi ilk el yoluyla özel bir dokunulmazlık içinde donandığına dair merakımızla bizi daha kitabın dışındayken onun içine çeker. Diğer bir söyleyişle kitabın isminin değeri cihetinden onunla kurduğumuz ilk temas, bizi kendiliğinden önce adı nedeniyle ilgili bilginin, sonra metnin kendisine doğru bir okumanın yoluna-düşürür. Bu manada, Kırklar Cemi, Kırk'ın ne'liği, Kırklar'ın kim'liği ile Cem'in niteliği esasında, üç ayrı ayrı kategoriye oturan bir terkip halinde çıkar ilkin karşımıza. Kırk rakamı, semavi dinlere dayandırılan çeşitli yorumlar eşliğinde kutsiyet, uğurluluk alanına taşınarak muhtelif kültürlere, efsanelere, halk hikayelerine ve dini kimi uygulamalara zemin teşkil etmiştir. Kur'an-ı Kerim'de kırk rakamı dört yerde geçer. Bunlardan üçü Hz. Musa ve kavmiyle (el-Bakara 2/51; el-Maide 5/26; el-A'raf 7/142), diğeri de (el-Ahkaf 46/15) insanın bu yaşta kemale ermiş olmasıyla alakalıdır. Hadislerde kırk rakamının on sekiz defa kullanıldığı tesbit edilmiştir. Kırk rakamının ayet ve hadislerde anılması, kırk ayet veya hadisin derlendiği eserlerin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Hz. Muhammed'e kırk yaşında nübüvvetin gelmesi, müslümanların sayısı kırka tamamlanınca açıktan tebliğe başlanması, ayrıca İslam hukukunda malın kırkta birinin zekat olarak verilmesi müslüman geleneğinde kırk rakamının önemli bir yer tuttuğuna işaret sayılabilir. Heretik bir metin olduğu halde, ilgili rivayete bir ciddiyet ve itibar yükleme adına İmam Cafer-i Sadık'a mal edilen Buyruk(4) adlı kitabın ilk bölümünün başlığı da Kırklar Cemi'dir. Kimi doğru rivayetlere göre orada verilen bilginin, yapılan tanımın asıl maksadı şudur: Hz. Peygamber'in bir şari olarak, hikmete dair hususları kendi diliyle zikretmesi halinde, bunlardan ümmeti üzerinde yeni emri sorumlulukların, ameli yüklerin doğacağını düşünüp, bu konularda bizzat bilgilendirdiği isimlerden biri olan Hz. Ali'ye konuşma ruhsatı vererek, o hususları zahirde kendi şeriatının dışında tutmuş olması... Kadimiyet, semavi dinler, medeniyetler, kültürler, mitolojiler, efsaneler, kıssalara, menkıbeler... genelinde nasıl bakarsak bakalım Kırk sayısı, Kırklar ve Cem terimleri yepyeni içerikler yüklenerek İslam metafiziğinde kendisine mahsus bir yer dinmiş, diğer bir söyleyişle İslami bilginin ve uygulamalarının içine kolayca çekilmiştir. Örneğin Cem terimi, tasavvuftaki yüz basamağın doksan dokuzuncusudur ki, Halk olmaksızın Hakk'ı görmeyi ifade eden bir terim olarak, tefrika ve fark kelimeleriyle birlikte kullanılmaktadır.(5) Son / yüzüncü basamak olan Tevhid'in, aynı zamanda İslam düşüncesindeki döngüselliğin karşılığı olarak ilk basamağa yani Yakaza'ya tekrar bağlanması ise, tasavvuf müessesinin tasavvur ve tefekkür olarak sağlamlığının bir göstergesidir. Hüseyin Su'nun Kırklar Cemi'ni, isminin bir münadi oluşundan hareketle, hakkındaki bilgilenme ihtiyacımızı da giderdikten sonra okumaya-duruşumuzda karşılaşacağımız ilk şey de bu mezkur sağlamlık olacaktır. Sonrasında anlatıcı çocuğun / gencin yaramazlıkları, haylazlıkları (s. 40) planında sunulan öyküler gerçek manada ona mahsus ya da onun idrakini inşa eden farkların konumlandırılması amacını taşır. Çünkü, olumsuz gibi görünse de aslında ilmek ilmek örülen bir hayatın karşılığıdır yakaza ile başlayan bu farklar ve nihayetinde zikir meclislerine çok küçükken katılmakla eriştiği erken Cem halinin yap taşlarıdır. Hüseyin Su'nun Gülşefdeli Yemeni öyküsünden buraya da uğramış olan hala ile anne, dayı, amca ve şeyh Bilal Efendi'nin hayat - tarikat tabloları cüz kesesi, hatim töreni, hatim şerbeti, sohbet, zikir halkası, ihvan, cezbe vb. terimlerin eşliğinde ancak öykü diliyle mümkün olabilecek ve bizzat okunmak suretiyle mahiyetine, manasına ve tadına varılabilecek- bir telvin elde edilir. Kırklar Cemi'nin Işık Selinde Billur Parıltısı adlı ikinci öyküsü, asıl karşılığını meşhur süt metaforunda (s. 116) bulan benzer bağlamdaki yeni ve müstakil bir düzeyin öyküsüdür. Bu öykünün anlatıcısı, ilk öyküdeki çocuğun / gencin üniversiteli hali midir, bundan pek emin olamasak da, anlatıcıyı yine bir tarikat bağı, ihvan halkası içinde buluruz. İlginç olan, okur olarak her iki öyküde de ilk bakışta mazileşmiş durumlara tanık kılındığımızı sandığımız halde, aslında mazilik anlamında bitmiş bir şeyden çok, geleceğe eklemlenerek süreklileşmiş bir durumun içine çekile-duruyor-oluşumuzdur. Öykülerde sıkça zikredilen yaygınlaşmış kötülüğün, sosyal tahribin, değer yitiminin... ağırlığı ya da yoğunluğu, hayatın güzelliği, insan olmanın ve ilişkilerinin değeri konusunda bizi yer yer endişeye düşürse de, gerçekte Kırklar Cemi'nin yok edilmediği, onun kendisini mezkur olumsuzluklardan korumak için geriye-çekmiş olduğu bariz bir şekilde ortaya çıkar. Aşikar Sır başlığı altında, Hüseyin Su'nun Tüneller (1983) adlı ilk öykü kitabından arta kalan Meşhet ile Ateş'in biçimsel, dilsel ve tematik nedenlerle burada yer bulduğu belirtilse de, bunların yine aynı nedenlerle ilk iki öykünün içerdiği manaya ve kurgusal yetkinliğe tam tam uymadıkları da ileri sürülebilir. Müzekkinnüfus'tan mülhem olarak yazılan Temmet'in ise, okuru, sanat ontolojisi esasında bir tefekkürün katına yükseltirken, aynı zamanda öykülerin yeryüzü ekinleri ve yukarıda da zikrettiğimiz şekilde hayatın döngüselliğine dahil olmaları itibariyle, dilin hakikatine ve dolayısıyla öyküsel bir gerçekliğinin içine çektiği malumdur: Oluş ve bozuluş; bozuluş ve oluş... Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/kudus-gonul-vatanim", "text": "Anlatmak gerek diyorum. Yaşanılarak öğrenilen gerçekleri yeniden yeniden haykırmak için, paylaşmak için... Belki de tekrar tekrar hissetmek için. Gönülde derman kalmasa da dizlerinizin bağı o anki harikulade duygularla çözülse de; cezbeye kapılsanız da, hatırlamak yeniden yeniden hatırlamak ne güzel. İsraya ve Mirac'a selam olsun! Tek başına bir ümmet olan İbrahim peygambere selam olsun! Kuyuların aydınlığı ve bereketi olan Yusuf peygambere selam olsun! Selam olsun yed-i beyza'lı Musa peygambere! Ey aziz ve bereketli kılınmış belde! Aşkını, sevdasını içime sığdıramadığım davam sen içimde arayıp da bulamadığım huzurmuşsun meğer. Senin verdiğin mutluluğun zerresine dahi vasıl değilmiş. Yoksa vatan dedikleri yer sen misin? Benim gönül Vatanım... Gönlümün en nadide bölünmez vatanı. Dünya mı? O ne? Senden daha güzel bir dünya mı varmış? Unuttum huzurunda bir sen kaldın içimde, birde gönlümü yaralayan ayrılık... Özlem içimi kavuruyor, yüreğimi dağlıyor, hülyalarım hep seninle artık... Senden önce yaşadıklarım, nefes almalarım, mutluluklarım bir hiçe dönüşüyor. Beni kabul ettin, bağrına bastın, anne oldun bana. Anneler çocuklarını hiç bırakmaz! Sen de hiç gitme benden, salma bu acizin yüreğini yalnızlıklara! Anlatmak ne güzel seni! Söylesene gönlüme bir anda nasılda düştün öyle! Dünler avuçlarımda bir sızıyken, inim inim inlerken çığlıklarım bir baktım ki uçan bir duanın şükrü sarmış beni, sana gelmek nasip olmuş bu naçara... Arzın kapısı diyorlar, bense tarif edemediğim adlandıramadığım huzurun, mutluluğun, sevginin kapısı diyorum sana... Çünkü bana açılan en güzel kapı sendin. Ey! Canıma can olan mukaddes şehir. Neler aştım ben seninle bir bilsen? Senden önce bir ben var mıydım ki aşılmaya değer bir şeyler olmuş olsun. Yokmuşum ki, senden önceki yokluğumda seninle yok oldum. Hasretin içime mıhlandı; teselliyi sana beraber geldiğim arkadaşları görmekte buluyorum. Biliyorum; çünkü onlar da dokundu sana kimi yetişemediğim zamanlarla, kimi koklayamadığım kokularla, dilimin erişmekte geç kaldığı dualarla; bezene bezene, sana sarıla sarıla döndüler. Arabadan iner inmez çocukların cıvıltılı sesleri karşılıyor bizi. Kucaklaşıyor Filistinliler bizimle; bizi bizden daha çok seviyor daha çok önemsiyor daha çok tanıyor daha çok değer veriyorlardı. Göğüslerinde taşıdıkları bayrağın sımsıcak rengi, zamanlara ve mekanlara hükmeden gururu perçinliyordu bizleri adeta. Halil mescidine yol alıyoruz. Gözetim altında girmek lazım çünkü meclis ikiye ayrılmış durumda. Ne fena bir duygu benim peygamberim, benim mescidim... Turnikelerden geçmeden kapılar açılıyor bize; dört buçuk dakika içerisinde geçişi tamamlıyoruz. Bu turnikelerde daha önceleri saatlerce beklediğini söyleyen Ömer Lekesiz hocamız, el-Fettah ismini zikre davet ediyor bizleri. Babam küçük kardeşime İbrahim adını vermişti. Muhabbeti çoktu Halilullah'a karşı. Menkıbelerini anlatır ondan bahseder, bize onu sevdirirdi; muhabbet duyalım isterdi. Nasip oldu muhabbetin en güzeline nail olmak çok şükür... MESCİDİNDEYDİK. İkiye ayrılmış o mukaddes yer bir taraf Müslümanların bir taraf Yahudilerin. Bir kapı var mescidin ortasında kapının ön kısmında biz arka kısmında onlar. Şabat günü İbadet ediyorlardı. Bizde bir duaya tutunduk o an Aminler eşliğinde. Kapıyı itekleyip bizi susturmak istediler; dualar, salavatlar, tekbirler defalarca çıktı bağrımızdan! ALLAHU EKBER! ALLAHU EKBER! Kalbimin uçtuğu o anlar nasıl bir daha dile gelebilir ki. Ben İstedim, Allah bana en güzelinden bahşetti! Sevdamın zikri bile halime yansırdı. Yusuf denilince kalbim uçar, dünyalar benim olurdu öyle severdim Yusuf'umu!... Sonra Rabbim bana Kudüs kapısını açtı; oralarda olduğundan bir haber yaşardım. Ama Yusuf'a hasretim içimi öyle kavurmuştu ki, Rabbimiz beni makamıyla şereflendirdi çok şükür; nimetlerine bin dua, bin tekbir, bin salavat kavuşturdu bizi. Sarıldım, öptüm mübarek merkadına; o muazzam kokuyla hayat buldum. Yusuf'um, benim peygamberim! dedim. Ya Fettah! Şükrüm yalnızca sanadır. Sen ki kalplerde en gizli duaların sırına bile hayat verirsin, içimde benim bile bilmediğim duayı duydun, beni dünyada Yusuf peygambere kavuşturdun. Muhakkak ki sen yücelerin en yücesisin! Ya Fettah! Ya Kuddüs! Ya Rahman! Ya Rahim! Ya Veli! Ya Hayy! Ya Kayyum! Ya Vedud! Güzel isimlerini bizlere yeniden öğrettiğin bu mübarek yolculuğun hürmetine, Filistinli kardeşlerimize, benim gönül vatanıma yardım et! Sen ki gücü her şeye yetensin. Kadir olansın. Bizi o yolculukla nimetlendirdiğin gibi, gibi Kudüs'ün fethiyle nimetlendir Allah'ım! Basmaya kıyamadığımız o bereketli kıldığın toprağı, tekbir seslerinin yükseleceği sedaların mülkü kıl Allah'ım! Bulutların bile farklı olduğu o beldeleri İslam'ın sancağıyla dalgalandır Allah'ım! Ümmet var oldukça, ALLAH'ın nurunu tamamlayacağı o güne itaatimiz tamdır."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/kuklalar-icin-iplerden-sonra-yasam-uzerine-bir-yazi", "text": "Hece Öykü, Dergah, Türk Edebiyatı, Kitaplık, Mahalle Mektebi ve Söğüt dergilerinde yazılarıyla yer alan Sema Bayar'ın ilk kitabı olan Kuklalar İçin İplerden Sonra Yaşam, Ekim 2020'de Hece Yayınlarından okur ile buluştu. Daha ilk öykü olan Cemilede yazarın kıvrak üslubunu, kurmaca zarafetini görürüz. On yedi öykünün yer aldığı kitabında üslubundaki çizgiyi bozmadan farklı olayları, karakterleri, ruh hallerini imgesel bir dille sunar. Çöpler, patikalar, fotoğrafhane, durmuş saatler, ölüler, kuklalar imgesel bir kişiliğe bürünür. Kimse kimsenin pişmanlığına el sürmemeli, diyen karakteriyle kendimizi çöpler arasında riyayı, korkuyu, şehveti ayırırken buluruz. Yaşanan olaydan ziyade olayı yaşayan insanların ruh hallerine, sancılarına, varoluşsal sorgulamalarına yer verir. Hasta abisinin ölümü ile onur belgesi gölgelen küçük bir kız çocuğunun duyumsadıklarını, özgürlük uğruna yepyeni bir esaretin içine düşenleri, kendisini hayata bağlayan iplerin koptuğu düşüncesiyle hastane odasındaki yatağında kendisini kuklaya benzeten adamın mağaraya benzettiği gözlerinden hayatı sorgulayışını, Çürümesi için ölmesi gerekliydi, peki ne zaman ölmüştü? sorusuyla rahatsız edici bir koku eşliğinde bankacı bir kadının sorgulamalarını, boşanma travmasını, toprak yiyerek kokularından arınmaya çalışmasını; gece kurduğu hayalleri gündüzün sesleri gelip örtmeden kısacık bir ana karşılıksız sevdiği Nazlı'nın işe geldiği ana- odaklanan Servet'in baba mesleği olan bekçiliği yaparken kaderinin beklemek üzere kurulu oluşunu anlatır kimi öykülerinde. Zamanla geçer diyorlar. Zaman geçiyor ama zamanla geçmiyor. diyerek annesizliği boynunda bir değirmen taşı gibi taşıyanları, doğurduğunu öldürmeden solmayan çiçekleri, sessizliğiyle çevresindekilerle arasına görünmez bir duvar ören postane görevlisini, karısından ayrılan bir adamın boşluk hissi yerine duyduğu ferahlamayı ve evlilik sorgulamalarını şiir tadında aktarır. Öykü karakterlerine bile işini yaparken hikaye yazdırır. Tıpkı çektiği her fotoğrafta insanların ruhuna dokunup onları onarmak isteyen fotoğrafçıyı anlatan Fotoğrafhane öyküsünde olduğu gibi. Öykü kahramanları yazgılarını, pişmanlıklarını, özlemlerini, eksikliklerini, arzularını haykırırken su gibi akıp giden şiir tadında cümlelerle kurgu içinde bu haykırma rahatsız edici, dramatize edici bir boyuta çekilmez. Şiirsel tadın belki de en baskın olduğu öyküsü Bu Bir Yaradır diyebilirim. Aşka, ölüme, nefrete, pişmanlığa, vicdan sızısına, hastalığa, yoksulluğa, yoksunluğa, sakatlığa, iyiliğe ve kötülüğe dair kederli bir yürüyüşe çıkarırken öykü karakterlerini; onların dilinde en çok yer alan kelimeler düşündürücü hal alır: toprak, mezar, ölü Bir rüya hali eşlik eder yer yer. Gerçeküstü bir atmosfer sunar bazen de. Altı çizilecek benzetmelerle karşılaşırız. Tebessümü bir ağlamak özlemi taşıyan, yatağa yenilmiş ama neye yenildiğini anlayamamış bir adam olarak giren, kimseye sığınamayınca kendine sığınmayı öğrenen, upuzun ağlayasım var beni ağlayabileceğim bir yere götürebilir misin diyen, bildiklerin bilmediklerini örtüyor belki de görmek için gözlerini kaybetmelisin diyen, seni korumayan inancını bana karşı savunma diye haykıran karakterleriyle iz olacak bir ilk kitap başarısı."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/kurmaca-dunyada-hz-peygamber-konusunda-bir-muzakere", "text": "Sanat kelimesinin farklı dillerdeki karşılıklarında yapay ve yapma anlamları belirgin bir şekilde öne çıkmaktadır. Öyleyse sanat evvelemirde yaratılan bir şey değil yapılan bir şeydir. Bu yapma işinin dayandığı en temel kuvve hayaldir. Öyleyse sanat bütünüyle gerçek olmayandır. Hayalin tecessüm etmesi için zorunlu olarak sahip olacağı şey ise formdur. Mitten romana kadar uzanan formlar zincirinin esası budur. Sanat bir varlığın aslı olmadığı için, bir aslı işaret etmeye mecburdur. İşaretin kalıbı olan dil, söz, renk ve yazı biçiminde sayısız imaya ihtiyaç duyar. O halde sanat, bilgiyi taşır ama bilgi değildir; anlamı taşır ama anlamın kendisi değildir. Tarif eder ama tarif edilenin, tasvir eder ama tasvir edilenin, gösterir ama gösterilenin kendisi değildir. Fakat insan, salt kendisi olanları, bütün boyutları, bütün anlamları ile zihnine yerleştirmek için hatırlatmaya, hayal etmeye, benzetmeye, dolaylamaya ihtiyaç duymuştur. Bu bağlamdan bakılırsa sanat, asıl ile insan arasında bir vasıtadır ama ikisi arasındaki teması biçimlendirme gücüne de sahip bir vasıtadır. Müslümanlar yüzlerce yıldır bu vasıtayla yani sanatın çeşitli formlarıyla Peygamberini yaza geliyorlar; söyleye geliyorlar. Ama şunun da farkındadırlar: İslam, açıkça hiçbir sanatı reddetmiyor ama sanatların esası olan hayal, tasvir, benzetme gibi zihin ve dil faaliyetlerine karşı da insanoğluna uyarılarda bulunuyor. Dolayısıyla Müslümanlar kendilerini, minyatür, kıssa hat, resim, şiir, her ne üretiyorlarsa dikkatli olmak zorunda hissediyorlar. Özellikle şiir ve şair hakkında Kur'an'da doğrudan yapılan uyarı ve tasvir hakkında Müslüman zihnin kabul ettiği sınır, dikkatli olmanın boyutlarını daha da genişletiyor. Müslümanlar her iki uyarının da esasen sanatların kendisine değil, sanatların yapılabilmesinin esasını oluşturan zihin ve kalbin fiilleri olan hayale, tasavvura yönelik olduğunu anladıkları için sanat üretebiliyorlar. Uyarının apaçık ortada olması ama sanatın da yasaklanmaması bir orta alan veya bir istisna alan oluşturuyor. Denilebilir ki klasik zamanlardan modern zamanlara kadar bütün Müslüman ressamlar, şairler, romancılar kendilerini bu istisna alanın içinde tutmaya, bu alanın içine yerleştirmeye çalışıyorlar. Modern zamanlara kadar gelen sanatlar ile o tarihten sonra bugün konumuz olan kurmaca türleri de içine alan sanatların bu istisna alan içinde kalarak Hz. Peygamberi söylemek/anlatmak açısından belirgin farkları var mıdır? Elbette sanat formlarına kendi teknik özellikleri açısından bakılırsa bariz farklılıklar olduğu açıktır. Şiir bağlamında atıf yaparsak, birimlerin, mısra yapılarının; kafiye türlerinin, örgülerin, hareket ve durgunlukların, tasvirlerin ve nihayet tematik sistemi oluşturan yargıların, imaların, göndermelerin farklılaştığı muhakkaktır. Anlatmaya dayalı ürünlerde de durum farklı değil; destandan masala, menkıbeye, hikayeye, mesneviye ve romana uzanan formlarda birçok farklılıklar var. Peki bu sistemlerdeki değişme ve farklılaşmalar, anlatılanın veya söylenilenin özüne etki etmekte midir? Biçimsel değişmelerin özleri asla etkilemediklerini söylemek zor. Ama bu özleri etkileyecek asıl değişme, modern zaman sanatlarının, sanat kuramlarının o güne kadar kendilerini doğurduklarını kabul ettikleri kaynakla çatışır hale gelmeleridir. Modern zaman sanatlarının Türkiye'deki ve diğer Müslüman milletlerdeki sanat anlayışının belirmesinde modern zaman sanat teorilerinin etkisini inkar etmek mümkün değildir. Bu yüzden Müslüman sanatçılarının önünde önceki istisna alandan farklı bir problem ortaya çıkmıştır: Müslüman kişinin, modern sanat üretmek için sanatın modern sistemleri içinde kalması gerekmektedir ama bunun içinde kaldıkça da kendine emin bir konum olarak belirlediği istisna alanın dışına taşabilmektedir. Bu durumda da arada kalmak kaçınılmaz olmaktadır. Şiir konusunda bu arada kalmışlık duygusunun daha az yaşandığını söylesek bile özellikle, sinemada tiyatroda, romanda, resimde bu arada kalmanın yaşanmadığını söylemek zordur. Son zamanlarda Hz. Peygamberi anlatan romanlar etrafındaki tartışmaların esasının da yukarı da belirtilen arada kalmışlığın fark edilmesi veya bunun bir arada kalmışlık olmadığının sessiz bir şekilde iddia edilmesi olduğunu söyleyebilirim. Romanın gerçek olmadığını, kurmaca olduğunu dolayısıyla, kurmaca gerçekliğin hakikatin insan sureti olan Hz. Peygamberi, gerçekliğin dışına taşırabileceğini düşünenler, aslında arada kalmışlığıın aşılamayacağını işaret ederler. Modern dünyanın sanat formlarının imkan ve yenilikleri içinde kalmanın karşı konuşmaz bir gerçek olduğunu düşünenler ise meseleyi arada kalmışlık düzleminde algılamıyorlar. Zamanın ve vasıtaların değişmesi ile ortaya çıkan sanat formalarıyla da mesela romanla da Hz. Peygamberin anlatılabileceğini söylüyorlar. Hatta Kur'an'ın geçmişi kıssalarla sunmasını, mesajlarını zaman zaman metaforlara yüklemesini, kurmaca eserler için bir dayanak olarak kabul edebiliyorlar. Buna muhalif olarak ise kıssaların yaşanan gerçekleri hatırlattığı oysa romanın ontolojisinde gerçekin değil kurmacanın esas olduğu ileri sürülüyor. Bu iki yaklaşımın veya bakış açısının kendi içindeki tutarlıklarını ve haklılıklarını şimdilik bir yana bırakarak kurmaca tanımında bir problem gördüğümü not ederek roman ve Hz. Peygamber konusundaki bazı görüşleri paylaşıp tartışmak istiyorum. Meridyen Derneği ve Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi'nin 29 Kasım 2017 düzenlediği Kurmaca Dünyada Hz. Peygamberi Yazmak konulu toplantıda ileri sürülen bazı görüşlere değinip tartışacağım. Fatih Andı'ya göre, roman, bize ait olmayan bir dünyanın tarihsel süreçlerinden, toplumsal şartlarından doğan, Avrupa hayatına ve düşüncesine uygun olarak trajediyi, çatışmayı, mahremiyetin ifşasını barındıran ve barındırdıkları ile aslında kendi yapısal ve kuramsal esaslarını belirleyen bir türdür. Bu esaslar merkezinde kurulmayan bir esere roman denilemez. Roman bu yapısal ve kuramsal esasların dışına çıkamayacağına göre, romanda Hz. Peygamberi anlatmak; Onun hakikatin ifadesi ve temsili olan hayatını kurgulamak, Onu, trajediler, çatışmalar içinde göstermek, yazarın kurduğu diyaloglarla konuşturmak olacaktır. Bu takdir de aslında anlatılan Hz. Peygamber olmayacak, yazarın kurguladığı bir insan olacaktır. Bir Müslüman için bu, kabul edilebilir değildir. Hz. Peygamberin getirdiği hakikati olduğu gibi aktaran, onun şekil özelliklerini ve sözlerini tarihsel bilgilerle olduğu gibi aktaran bir metin de roman olmayacaktır. Andı, romana karşı çıkmadığını hatta türün kendi ontolojisi ve teknikleri çerçevesinde çok iyi örneklerinin bulunduğunu ama romanın Hz Peygamberi anlatamayacağını, anlatmaması gerektiğini ısrarla belirtir. Bu reddini hem kuramsal düzlemde hem de ülkemizde yayımlanmış siyer kaynaklı romanlar örnekleminde izah eder. Aslında romanı bizim dünyamızın dışında doğduğunu söylerken, kuramsal düzlemde, romanın Avrupa'da bir form olarak belirmeye başladığı burjuvalaşma ve bireyleşme süreçlerine atıf yapar ve romanı besleyen bu siyasal, felsefi, ideolojik tabanın İslamla sorunlu olduğuna işaret eder. Romanın bu ortam içinde kendine çok belirleyici teknik özellikler edindiğini, bunlardan en önemlisinin de kurmaca olduğunu, kurmacanın insanın hayal ve zevk alanını çeşitlendirdiğini ama kurmacanın gerçek olmama gibi çok kesin bir niteliğinin olduğunu söylemek ister. Kurmacanın yalanlığı ile siyerin muhterem ve mübarekliğinin, Hz. Peygamberi anlatmadaki adab ve ahkamı asla sağlayamayacağını vurgular. Romanın esaslı bir çatışmaya dayandığını, bu çatışmanın trajediyi doğurduğunu, oysa Hz. Peygamberi anlatan bir sanatın trajik olamayacağını söyler. Gerçekten de Türkiye'de roman piyasasında Hz. Peygamberi anlattığını sanan birçok popüler romanın seviyesiz ve idraksiz varlığı, roman ile Peygamber hayatının ontolojik uyuşmazlığının farkına bile varılmadığını gösterir. Bu bakımdan Andı'nın, özellikle siyerin hakikati ile romanın kurmaca gerçekliği arasındaki uyuşmazlığı esas alarak yorumlaması oldukça tutarlı görünüyor. Ama şu tespiti yapmak da gerekiyor: Andı, yorumlarını, daha çok on dokuzuncu yüzyıl modern romanı merkezinde mutlaklaştırılmış roman tanımı ve teknikleri etrafında yapıyor. Halbuki bir sanatsal formun adı yüzyıllarca aynı kalabilir ama teknik özellikleri ve teorileri değişebilir. Bu değişmelerle kendini kuran bir roman da Müslümanların Hakikat ve Hz. Peygamber hakkındaki inançlarına ve idraklarine uygun düşebilir. Hayır ne olursa olsun, roman nasıl değişirse değişsin kurmaca olan, Hz. Peygamberi anlatamaz denilirse, o takdirde siyerlerin, mesnevilerin, miraciyelerin, naatlerin kurmaca niteliklerinin var olup olmadığını yeniden düşünmek gerekecektir. Ya da kurmacanın ne olduğunu yeniden araştırmak, kurmacayı yeniden tanımlamak zorundayız demektir. Bu konuda öncelikle cevap verilmesi gereken de kurmaca ile yalanın aynı olup olmadığıdır. Kur'an, özellikle sanat bağlamında yalan söylemeyi ve insanları azgınlığa sevketmeyi kınadığını esas alırsak, yeni bir yol bulabilir miyiz? Yalan, kandırma, aldatma, ayartma, iftira içerir ve bu yüzden zararlıdır elbette ama kurmaca bunları içermez mi? İçerirse kurmaca da yalan olmaz mı? O halde kurmaca, yalan damgası yemek istemiyorsa, kandırma, aldatma, ayartma, iftira içermemeli gibi bir ilke konulabilir mi? Bu sorular etrafında yapılacak araştırma ve tartışmaların bir ufuk açacağı düşüncesindeyim. Ahmet Murat, genel nazariyelerden daha içeri doğru uzandı, romanın bazı teknikleri bağlamında bazı sorular sordu. Kurmaca eserlerin aksiyonu sağlayan, merakı canlı tutan en önemli tekniklerinden biri düğümdür. Düğümlerin çözülmesi olağan hayattaki gibi olursa roman veya hikaye için çok da ilginç olmaz. Romancı, kendi zekası ve muhayyilesi ile ilginç çözümler bulmak zorunda. Peygamberimizin hayatını anlatmaya koyulan biri onun hayatındaki bazı düğümleri romanda nasıl çözecek? Düğümlerin çözülmesinde oluşan merak, gerilme ve rahatlama gerçeğin kendisine bağlı olursa bu zaten bilinen bir şey olacak ve romancı aslında ne olayı ne de çözümü kendisi kurmuş olacaktır. Gerçeğin dışına çıkılırsa o zaman da sünnet olarak kabul edilen muhterem ve mübarek olan bir hayat romandan zevk aldırmaya yönelik ihtiyacın aleti olmayacak mıdır? Ahmet Murat'ın hüküm vermeden sunduğu görüşler aslında kurmaca eserlerin Hz. Peygamberin hayatını kuramayacağını mündemiçtir. Ömer Lekesiz, Benim romana karşı oluşum romanla sınırlı değil diyerek modern romanın ruhsal ve zihinsel kökenindeki Hristiyani metafiziğe dikkat çeker. Bu gerçekliği kavrayamadığımız ve kendi kavrayışımızı da ihya ve inşa edemediğimiz için ya taklit etmeye ya da öncekini olduğu gibi bugüne sürüklemeye duçar olmuşuzdur. Halbuki formlar tarihseldir, dolayısıyla onları mutlaklaştırmak doğru değildir. Bize düşen öncelikle bizden öncekilerin ortaya koyduğu İslami zihniyetin kodlarını çözümlemek ve onlardan yeni ve sahih prensipler üretmek, daha sonra da bu prensiplere uygun formlar ortaya koyabilmektir. Özellikle İslam sanatları veya sanatların İslami kimlikleri, kuramsal tartışmalarımızın kökleri bizde olan bir literatürden uzak oluşları, varlık ve sanat kavrayışlarımızın tasavvufi kökleri konusunda müktesebatı bulunan Ömer Lekesiz, siyerin bugünkü kendi iç sorunlarıyla, roman içi siyer tarzında bir düzeysizlik fenomeni olarak icra edilen suretlendirme sorunlarının aynı ortamda konuşulmasını önemli bulduğunu söyleyerek romanı doğuran zihniyetin inanç kökü yüzünden bu türe mesafeli olduğunu da belirtir. Esasa yönelik ise kısaca hakikat, hayal, resim, tefekkür, siret, suretlendirme kavramları üzerinde durur. Ona göre hakikat kendisidir; onu kendisi dışında bir form içinde ve anlam içinde gerçekte kavrayamayız. Bu durumda insanın ve yaptığı sanatın da temel kuvvelerinden olan zihin, hakikatle nasıl temas kuracaktır? Hakikat, zihnin fiilleri olan akıl ve hayalin buldukları, söyledikleri ve gösterdikleri ile yazılamaz, söylenemez, çizilemez. O halde Hz. Peygamberi anlattığı söylenen romanlar, Hz. Peygamberin mahremiyetine cahilce dalıyorlardır. Romanı temize çıkarmak için değil, mahremiyet ihlalinin ne olduğunu anlamak için şu soru yeniden sorulmalıdır o zaman: Modern zamanlara kadar gelen siyer, şemail, mesnevi, minyatür ve hikayelerde mahremiyetin ihlali var mıydı? Yok idi ise bu nasıl sağlanmıştı? Bana kalırsa mesele biraz da neyin sanat olup olmadığı konusunda modern zamanlarla eski zamanların anlayış farklılığından kaynaklanıyor. Çok kestirme ve oldukça basitleştirilmiş bir örnekleme yapayım. Bugün roman yazan biri daha işin başında sanat yaptığını varsayar ve yaptığı şeyin özerk ve özgün olduğuna inanır. Bu varsayım ve inanma, roman yoluyla kurduğu hayatı biricik ve özgün kılar. Oysa siyer yazanların idraklerinde, sanat yaptığı, özgün bir eser ortaya koydukları varsayımı/kabulü yoktur. Onlar nakledilen ve kaydedilen bilgileri hikaye ederek Peygamberlerine hürmetlerini ve muhabbetlerini sunuyorlardı. Dolayısıyla da bu tavır ve ortaya konan eser ortalama Müslüman zihni tarafından yalan ve uydurma olarak algılanmıyor tam tersi Peygamberi hayatın nesillere aktarılmasında önemli bulunuyordu. Aynı tartışmada Cemal Şakar, görüşünü sanatsal içeriklerin evrensel, formların ise tarihsel olduğunu gerçekliğine oturtur. Ona göre mesela Müslümanın Peygamberini sevmesi ve bu sevgiyi bütün yapıp ettiklerine sindirmesi evrensel; ama yapıp edilenlerdeki formel değişmeler tarihseldir. Tarihsel akış içerisinde birçok olguların değişmesiyle sanat formları da değişebilir ve Müslüman bu formlar içinde Peygamberini atlatmanın bir yolunu bulmak zorundadır. Çünkü eski siyer, mesnevi, miraciye kalıpları ile Peygameri, hayatları ve zihinleri değişen Müslümanara anlatmak neredeyse imkansızdır. Romanın yapı ve kuram olarak Batı'dan geldiği doğrudur ama formun nerden geldiği tek ölçü haline gelirse eski formaların kaynaklarının da sorgulanması gerekir. Şakar, Müslüman zamanının çocuğudur gerçekliğine atıf yaparak, bu gerçekliğin Müslümana kendi zamanının değişmelerini kavraması ve yeni formaları kendi inanç ve değerlerine, kendi sanatsal birikimine göre etkilemesi sorumluluğunu yüklediğini söylemek ister. Hatta çağların değiştiğini, Müslümanın eşyayla, insanla, düşünceyle ilişkisini nasıl farklılaştığını kavramayan Müslüman Hz. Peygamberin ilettiği vahyi ve sünnetini kendi çağına ve kendinden sonraki nesillere aktarmada çok ciddi sorunlar yaşayacaktır. Aslında Şakar da son dönem romanlarında Hz. Peygamberi anlatmanın adabında sınırların aşılabildiğini, kültür endüstrisi içerisinde Peygamber sevgisinin metalaşabildiğini kabul etmektedir. Ama o formları reddetmek yerine Müslümanların önüne Hz. Peygamberi anlatmanın en güzel örneklerini koymak gerektiği zorunluluğuna vurgu yapıyor. Nitekim klasik dönemlerde Müslümanlar nasıl anlatma yolu buldularsa modern dönemlerde de Onu anlatmanın yolunu bulmak Müslümanların boyunlarının borcudur. Değindiğim ve kısaca anlamaya çalıştığım görüşler arasında bir birlik oluşmadığı ortada. Yani girişte tanımlamaya çalıştığım reddetme arada kalma arada kalmayı aşma bağlamı devam ediyor. Romanın gerçek olmadığını, kurmaca olduğunu, kurmacanın hakikatin insan sureti olan Peygamberi gerçekliği anlatamayacağını, dolayısıyla bu çerçevede romanının reddedilmesinin arada kalmışlığı ortadan kaldıracağını düşünüyorlar. Evet, roman Hz. Peygamberin örneklediği hakikat bilgisine zarar verir ama klasik formlarda modern dünyada yazılamıyor diye düşünenler şu veya bu şekilde arada kalıyorlar. Hz. Peygamberin davetini ve ahlakını biyografik bir iddiaya girişmeden, insan davranışlarına sindirerek ima yoluyla modern formlarla mesela romanla da verilebileceğini düşüneler arada kalmaktan çıkmaya çalışıyorlar. Öyleyse şöyle bitireyim: Kurmacanın Müslümanın hakikat bilgisine, ahlakına zarar vermeden kurulabilmesi mümkün müdür? Buna yalan ile kurmaca arasındaki ilişkiyi yeniden yorumlayarak bazı cevaplar bulunabileceğini ümit ediyorum."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/kurmaca-gerceklik-iliskisi", "text": "Kurmaca salt bir gerçeklik içinde olabilir mi? O, gerçeğimsidir. Edebiyata mahsus bir gerçektir. Gerçekliğin bütün yüzlerini tanımlamaya kalksak belgeselci bir yaklaşım içinde oluruz. Doğallığını ele alsak bir sessizlik veya gürültü içinde kalırız. Gerçekliğin dile dökülmesi zaten başlı başına bir dönüştürmedir. Edebiyatta kurmaca ve gerçeklik denilince tarih, iktidar, gelenek gibi bir yığın değişkenin ortasında elimizdeki malzemenin dil olduğu hesaba katılmalıdır. Buradaki temel perspektifin de dilin sahiciliği olabileceği kanaatindeyim. Burada gerçeğimsiyi zedeleyecek olanın yapay, riyakar bir tavır olacağı, ötesindeki ölçülerin ise net bir fikir vermeyeceğinin altını çizebiliriz. Dil, anlattığını taşarsa, perspektif inanmadığını, güdümlü olduğunu belli eden sahneler gösterirse riyaya kayar. Buna gerçek diyecek miyiz? Bu sebeple edebiyatta gerçeklik, sahicilik kavramıyla iç içedir. Burada yazarın gerçekten yola çıkarak çeşitlendirdiği, biçim denemelerine soktuğu tema, olay, insan; sanat olsun diye aşırı renklendirilmiş bir cam üzerinden iletiliyorsa sahicilik yok demektir. Yaşayan büyük edebi eserlerin tipik özelliği onları canlı tutan dildeki ayarları, dengeleri, perspektifteki sadelikleri ve bunun sonucunda ortaya çıkarttıkları sahicilikleridir. Onun dışında sanat kaçınılmaz olarak dönüştürür ve bir belgeselin peşine düştüğü gerçekle başka türlü bir ilişki kurar. Tarih, sosyoloji disiplinleri hatta biyografi, anı gibi türler gerçeğe yakınlık açısından kurmaca ile karşılaştırılabilir. Bilim genel ve sabitlenmeye çalışılan bir gerçeğin peşindeyken, anı, biyografi, otobiyografi insanın büyütülmesine doğru giden bir çerçeve içindedir. Oysa kurmaca, okurun yaşantısına her cepheden çağrışımlar aktaracak bir zenginlikle hareket eder. Onlardaki kurgunun sabitlenmesine karşılık kurmacanın özgürlük, çeşitlilik taşıdığı rahatlıkla iddia edilebilir. Bu saptamaların ardından bir işçinin gerçekliğinin kurmacada nasıl belirdiğini tarihi gerçeklik, kurmaca gerçekliği, yazarın perspektif gerçekliği, dil gerçekliği ölçülerini hesaba katarak üç öykü üzerinden irdeleyebiliriz. İlk olarak Sait Faik'inSemaver öyküsünü ele alalım. Öykü kahramanı Ali, fabrikadaki işi ve annesi ile sabahın sisli ve soğuk tablosunda ve evdeki semaver sıcaklığında hakikaten şairane bir merhamet ve duygu saflığı içinde yaşar. Burunları nezleli ve kafaları grevli işçilerle aynı yerdedir. Akşamları prafa oynar, Nat Pinkerton romanı okur. 1. Sait Faik'in öykü kişisi 1930'ların İstanbul'unda, işçi kültürü ve mahalle hattında yaşamaktadır. Nat Pinkerton'un popüler dedektif hikayelerinin okunduğu yıllar, Halıcıoğlu'ndaki fabrikalar tarihi gerçekliktir. 2. Muhayyile gerçekliği olarak saf niyetli ve annesiyle yaşayan, işinde pek becerikli olan, Alman ustası bulunan bir kişi icat edilmiştir. Hepsinin bir aradalığı, küçük mutluluklar, yetinilen hayat, ev, yazarın şairane hayaller kuran Ali'sine yaratılmış bir kurmaca gerçekliktir. 3. Yazarın belirlediği perspektif noktasından öyküye baktığımızda Sait Faik'in Semaverde kafaları grevli işçilerden söz etmesi, onun sokak kültürü ile haşır neşir olması ile izah edilebilir ya da sosyalizme yakın durduğu ile. Yazar, iktidarın uzanma alanı açısından kendini sokak dolayısıyla uzağa konumlandırmıştır. Aynı şekilde öykü kişisi Ali, iktidar alanının dışında kalmaya özen göstermiştir. O işçilerin fabrika duvarına dayanarak içtikleri salep güğümünden hoşlansa bile patronsuz ve grevsiz fabrikaya benzettiği semaveri daha çok sever. 4. Öykünün sahiciliğini sağlayan dile yöneldiğimizde yazarın, annenin ve Ali'nin konuşmaları karşımıza çıkar. Namazını kılmış, duasını yapmıştı. İçindeki Cenab-ı Hak'la beraber oğlunun odasına girince..., bir genç kız kahkahasıyla gülen kadın mesut sayılabilirdi., Ali'nin annesine ölüm, bir misafir, bir başörtülü, namazında niyazında bir komşu hanım gelir gibi geldi. şeklindeki yazara ait cümleler, sıradan hayat tasvirleri kadar annenin anlatımına şiirsel katkılar sağlayan benzetmelerdir. Bu ifadeler öyküdeki merhamet ve sevgi atmosferini besler. Ali de Allah hiç gülmez mi diye sorarken hayatının neşeli tarafını çocukça dile getirir. Annesinin ölümünden sonra semaveri görünce Bol bol, sessiz bir yağmur gibi ağladı. cümlesiyle onun duygusal analizini sağlayan cümle şairane ama abartısız bir benzetmedir. 1982'de yayımlanan bir başka işçi öyküsüne geçelim. Adalet Ağaoğlu Karanfilsiz adlı öyküsünde atlı araba, kamyon kasaları süsleyen, boyayan bir genci anlatır. Dededen, babadan aktarılan bu meslek artık para kazandırmamaktadır. Onun yerini tabancayla sıkılan boyalar almış ve öykü kişisinin sanayideki işi azalmış ve kendisiyle hesaplaşması da artmıştır. 1. Tarihi gerçeklik açısından makine, insan emeğini ve zanaatı yok eden bir süreçtir. Türkiye'de resimlerle süslenen araba kültürü yerini boya tabancasının tek renk haline soktuğu görüntüye bırakmıştır. Bu gözlemlenebilen gerçek bir süreçtir. 2. Kurmaca gerçekliği, işinden artık önemli diye söz edemeyen gençtir. O, kendi iç dünyasında saygıyla işine bağlıyken para ve meslek ilgisi sebebiyle yenik düşmüştür. İçindeki meslek aşkına bağlı duygular, yersiz yurtsuz kalmaktadır. 3. Yazar ve gerçeklik noktasında bir yazar kadın tarafından arabanın veya sanayinin anlatılması çok alışılmış bir durum değildir, ancak bu makineleşme süreci ve işkollarının değişimi gerçeği, muhayyileyi bir sesle beslemiştir. Yazarın muhayyilesini harekete geçiren öyküde italik olarak yazılan kısımdır, iki kez başta ve sonda tekrarlanır. Gerçeklik sesle başlar, arkasını yazarın muhayyilesi doldurur ve öykü, ülkede yaşanan makineleşme sürecinin duygu değerleri ile ilgisine odaklanır. Aynı zamanda toplumsal duygusallığın eriyişine de tanıklık eder. İşinden eh işte diye söz eden kişi, makineleşme ve kapitalizmin insan emeğini değersizleştirdiğini imler. Yazar buradan girer ve onu, emek, geçim derdi üzerinden kurar. 4. Öyküdeki dil gerçekliği, işine aşkla bağlı gencin, kaportacı tanışının cık cık, ne işe yarar bu çocuk resimleri, erkek işi değil tacizleri üzerine içine gömülen ruh halini destekler. Babasının Gönlünce yap, Başka şeye kulak asma, Dolunayı suya düşürmeyi unutma gibi nasihat ve destekleri boşa düşmüştür. Aslında o, öyküde neredeyse hiç konuşmaz. Yazar, kendisini caddede kulağına çarpan sesle belli eder. Ses öyle sapı kırık, taç yaprakları dökük bir tonda gelir kulağa. Öykü kişisi ara ara niye sorusunu sorarsa da İşim mi, eh işte! onun dil gerçeğidir. Öykü abartısız imajlara yaslanmış bir dil ustalığı ile karşımızdadır. 2000'li yılları dolduran terör haberleri, bir yerlerde yaşanan iç savaş görüntüleri bir bellek olarak yazarları etkilemiş ve metinler acıyı, vahşeti dürtüklemiştir. Cemal Şakar'ın Burası Böyledir öyküsü de Arap kökenli göçmen bir işçi çocuğuna odaklanır. Çaresizliğin erken büyüttüğü Muhammed, onu ve onun gibileri ucuza karın tokluğuna çalıştıran sanayideki ustalar ve göçmenlerin işlerini azalttığını düşünen diğer işçi çocuklar öyküyü oluşturur. Buradaki gerilimi anlayan ve aktaran anlatıcı, durmadan araya girerek dozu azaltmak ister. 1. Günümüzün canlı problemi olan Suriyeli muhacirler, tarihi gerçeklik açısından zaten gözlemlediğimiz bir olaydır. Bu insanların karanlık ve sağlıksız yerlerde uzun saatler çalıştırıldığı kulak fısıltılarıyla bilinmekte, tanıklıklarla desteklenmektedir. 2. Öyküdeki kurmaca gerçeklik, herhangi bir sanayide Muhammed isminde göçmen bir çocuk ve aynı isimde bir kalfanın bir arada olması, anlatıcının dile getirdiği hikayenin bizzat orada yaşanıyor olmasıdır. Yazarın üstkurmacaya girmesi, tanık olduğumuz bu problemi iyice kuvvetlendirmek içindir. Postmodernin oyun hazzı ile ilgisi yoktur. Finalde, Mehmet'in Muhammed'i öldüreceği sezgisiyle Yarın diye bir şey yoktur. sözünü söyleyen anlatıcının bu oyundan uzak duruşu iyice açığa çıkar. 3. Yazar ve gerçeklik açısından sanayi ortamı, insanların üç yüz kelimelik hayat şartları, yazarın bizzat gözlemlediği bir dünyayla ilişkilidir. Yağ tabakaları ve toz, komşu dükkan sahibi ile konuşmalar, öğle yemekleri, çayların dolup boşalması gibi ayrıntılar oradaki hayatın nasıl anlatılacağı perspektifini belirler. Bir yersiz yurtsuz buraya sığınmış, hayata tutunmak adına ağır şartları kabul etmiştir. Öyküdeki çehresi ile mutlu görünen çocuk, toplumsal hiçbir dayanağa sahip değildir, ona düşman kesilen Mehmet de ağır bir aile sorunu yaşamıştır. İşleri giderek azalan ustalar ise vergilendirme iktidarına karşın, zor duruma düşenleri daha fazla nasıl kullanabileceklerini düşünürler. Perspektif ezilen ve hiç değişmeyecek olanın nasıl birbirine düşman edildiğini satır arasında sunar. 4. Dil gerçekliği, burası böyledir leitmotivindedir. Toz, yağ tabakası tasvirindeki ısrar kadar tekrarlanan sözler, ilişkiler için de bu söz geçerlidir. Sanayide çalışan insanlar için Karışık adamlardır vesselam! Bu yüzden bir yol bulamazlar bu dünyada. Buldukları yol da yol değildir. derken onların ilişkilerini de benzer ifadelerle sadeleştirir: Burada yaşayan kafası karışık bir avuç insan, hep bir işin peşindedir; hep birileri birilerine bir iş eder. Kalfa ve çırak arasındaki anlamsız husumetin bu kez muhacir çırak çocuk ve Mehmet arasında yaşandığını anlatıcı sık sık araya girerek tül, örtü, toz, üstüpü gibi unsurlarla psikolojik derinliğe ulaştırır. Kirli olan her şeye karşı sadece muhacir çocuğun yüzü güleçtir, ama o da ölümle burun burunadır. O konuşmaz, güler. Gülerek kendi ağır felaketini uzaklaştırmaya çalışır. Bu öyküde dil herkesin esas gerçeğidir ve yazar terazi açısından kişileri, mekanı ölçüyü taşırmadan iletmeyi başarmıştır. Ertan Örgen 1969 yılında Konya'da dünyaya gelmiştir. Selçuk Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun olmuştur. Selçuk Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde yüksek lisans ve doktora eğitimini tamamlamıştır. Araştırma & Başvuru Kitapları, Deneme, Divan Edebiyatı & Halk Edebiyatı kategorilerinde eserler kaleme almıştır. Yazar hala Balıkesir Üniversitesinde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/kurmacanin-dile-getirdigi", "text": "Hegel için, Tinin içerik ve biçim olarak tamuygun biçimlenişi anlamındaki Klasik sanat karşısında Romantik sanat, sanatın çözülüşü, giderek sonudur. Romantik sanatın amacı, artık, sonsuz sükuneti içinde varoluşun özgür canlılığı ve ruhun cisimsel-olana dalışı veya tam da Kavramı içinde kendi sıfatıyla bu hayat değildir; romantik sanat, tersine, güzelin bu doruk noktasına sırtını döner; iç varlığını dışsal biçimlenişin olumsallığıyla içiçe örer ve güzel olmayanın belirgin hatlarına engelsiz bir hareket alanı açar. Burada dikkat çekici olan güzele sırt dönülüp kötünün, çirkinin, gayri ahlaki olanın sanatın ilgi alanına girmesiyle sanatın kendisini dünyevi olana alabildiğince açmasıdır. Her şeyin sanatın içeriği haline gelmesi ve sanatın ilkesinin öznelliğe indirgenmesi klasik estetiğin orantı, uyum, düzenlilik ilkelerinin de yıkılması demektir. Bütün bu çözülüş, yıkım süreci modern sanatın da doğuşu demektir aslında. Zaten Romantik sanat, 'modern zamanlarda' ortaya çıktığı için ona rahatlıkla Modern sanat da diyebiliriz. Modernliğin romanın ve öykünün doğduğu zamanlar olduğunu hatırlarsak, kurmacanın böylesi bir öznellikte, dünyevilikte ve yüksekle alçağın, ulviyle aşağının, ahlakiyle gayri ahlakinin, güzelle çirkinin iç içe katılıp karıştırıldığı bir estetik anlayış içinde doğduğunu söyleyebiliriz, ki bu duruma uzun sanat tarihi bakımından -kavrama olumlu, olumsuz bir nitelik yüklemeden bir olgu olarak- devrim denebilir. Klasik estetiğin orantı, uyum, düzenlilik gibi normları artık eserde aranan nitelikler olmadığı gibi orantısızlık, uyumsuzluk ve düzensizlik kurmacanın kurucu ilkelerine dönüşmüştür: Doğallığa karşı yapaylık, sonsuzluğa karşı sonluluk, sürekliliğe karşı süreksizlik, bütünlüğe karşı fragman ve bir silah olarak ironi. Modernlik geleneksel yapıları reddettiği için hayat içinde verili bir anlam kalmamıştır, anlamın yerini anlamlandırma almıştır. Birey bir yandan kendi anlamını ararken, dışındakileri de kendisince anlamlandırmaya başlamıştır. Bir-ey'den, ben-den söz etmek salt fizyolojik bir varlıktan söz etmek değildir. Birey sadece görüleni müşahede etmez, onu kendince kurar, yeryüzüyle bir alış-veriş ilişkisi içindedir; neyi gördüğü değil, nasıl gördüğü daha önemlidir. Modernliğin içine doğan birey, modernlik öncesi insanın doğayla iç içe, bir ve bütün halinde yaşamasının aksine, doğayla arasına mesafe koyarak her şeyi kendi penceresinden değerlendirmeye çalışır. Özne ve nesne ayrımına uygun olarak bu ikiliği hem kendi varoluşunun hem de doğanın her alanına uygular. Kendisinin hep özne konumunda olması nedeniyle öteki nesneleşir ve özneye tabi olur. Kurmacanın ilahi olanın önemsenmediği, doğanın özneye tabi olduğu bir dünya içinden doğmuş olması nedeniyle yüzü daima yeryüzüne, bireye ve insan ilişkilerine yönelik olmuştur. Çünkü kurmaca bir yandan bireyin anlam arayışıdır, diğer yandan da anlamlandırma etkinliğidir. Bu yüzden yeryüzünün, yeryüzünde olmaklığın izini sürmüş, bireysel ve toplumsal hayattaki çatışmalar, çelişkiler, iyinin ve kötünün halleri ele aldığı konuların başında gelmiştir. Bu durumda doğa, bireyin onu anlamlandırmasını beklediği edilgin bir çevre olarak açılır. En fazla birey doğada içkin anlamı değil, kendi içinde aradığı anlamın işaretlerini ona yükler. Bu kapalı devre, kendine dönüşlü bir etkinliktir; birey kendi anlamının peşindedir. Dolayısıyla o, insani olan her şeyin temsilcisidir. Ancak bu temsil doğaya, aleme doğru genişleyip bütünsellik içindeki insanın yerini temsil etmez; doğanın berisinde, kültürün içinde olan bireyi temsil eder. Artık kadim soruların daha çok insan merkezli sorulduğu bir yerdeyizdir; bu soruların cevapları insanın kendi içinde arandığı için doğanın olsa olsa araçsal bir değeri vardır. Hümanizmle birlikte insan her şeyin ölçütü haline gelmişti, modernlikle sanatçı, estetik normların da ölçütü oldu. Şöyle ki, klasik edebiyatta serviler, çayırlar, dereler, güller, bülbüller, aşklar hep 'tümel'in birer belirlenimiyken, kurmacada alelade konulara dönüşerek insan merkezli bir hale gelir. Artık tümeli işaret etmezler; birer olay, olgu, durum olarak işlendiği için tekili işaret ederler. Geleneksel olarak hazır mazmunlar ve söyleyiş kalıpları içinde iç-dış dengesi kurulurken, modernlikle hazır kalıp, belirlenimli içerik ve biçimler çözülüp tamamen sanatçının kendi içine çekilir ve sanatçı içerik ve biçimi kendi içselliğinde 'özgün' olarak, kendi üslubunca inşa eder. Sanatçının, estetik normların ölçütü olmasıyla özgünlük, yaratıcılık, intihal gibi kavramlar sanatsal kamuya dahil edilmiş olur. Bu durum kendi içine kapanmanın önemli merhalelerindendir, sanatçı her ne yana baksa kendisinde başlayıp yine kendisinde biten olay, olgu ve durumları görür; onları ele alıp öznelliğinde yoğurarak anlamlandırır. Her şey onun merkezinde gelişir. Böyle olunca geriye sadece sanatçının öznelliği kurucu bir ilke olarak kalır. Yeryüzünde oluşan, gelişen her şeyin öznelleşme sürecine tabi olması, sanatçının alabildiğine özgürleşmesi demektir. Estetik normlar bu öznelleşmeden pay aldığından sanatçı 'belli konuları belli tarz'da söyleme gereğinden bağımsızlaşmış ve her türlü konu onun için içerikleştirilebilir olmuştur, hem de dilediği biçimde. Her şeyin öznede olup bitmesi ve öznenin giderek bütün halleri kendinde toplaması üslubun bu kadar önem kazanmasının temel nedenlerinden biridir. Çünkü sanatın ele aldığı konular yeryüzünün gelip geçiciliğine uygun olarak alelade konulardır, şehirliler arasında şehirde olup bitenlerdir genellikle. Gündelik hayat içinden alelade konuların seçilmesiyle birlikte sanatçıların birbirlerinden ayrılmasının koşulu üslup olmaya başlamıştır, sanat bundan böyle öznelliğin temsilidir. İç-dış dengesi iç lehine değişince iç-dış arasındaki mütekabiliyet parçalanır. Elbette bu parçalanmanın arkasında modernliğin insanla alem arasındaki dengeyi parçalamasının yattığı aşikardır. Bu parçalanmaya uygun şekilde kurmaca da -özellikle roman- biçimsiz-biçim olmasıyla cevap verir. Kurmaca devingen biçimiyle daimi akış halindedir. Diğer sanat türlerinin imkanlarını dilediğince kendine katmak, dilediğince dışında bırakmak hakkını her zaman kendinde bulur ve kullanır. Böylelikle modern hayatın yıkıp inşa etme, inşa ettiğini yıkıp yeniden inşa etme tarzına karşı o da biçimsiz-biçimliliğiyle ayak uydurur. Bunca parçalanmışlık içinde, kurmaca, hayatın içinde verili bir anlam, bir öz bulamadığından, modernliğin yeniden yeniden yıkıp yeniden yeniden inşasına karşı o da geriye çekilip olan-biteni seyreder ve seyrettiğini kendince dönüştürerek iade eder; sanat görünenin, göründüğü şekliyle betimlenmesi değildir artık, görenin 'nasıl gördüğü' sanatın ilkesi haline gelmiştir. Bir zamanlar biçimin, bütünlüğü kuran temel ilke olmasına karşın, biçimsiz-biçimlilik modern hayatın parçalanmışlığına cevap vermenin gereğidir. Çünkü iç-dış uyumsuzluk bir ahenge ulaştıralamadıkça klasik anlamda bütünleyici bir ilke olarak biçim de parçalanmak zorunda kalmıştır. Kurmaca bu nedenle bütünlüğünü kendi içinde kendisi sayesinde kurar, ama bu bütünlük dahi birçok parçadan müteşekkil bir hale gelir. Kahraman ya da tip kendi içinde çatışmalarla, gerilimlerle doludur; Aristo'nun titizlikle üstünde durduğu olay örgüsü tarumar edilmiştir; zaman ve mekan arasındaki ilişki süreksizdir; içerik kahramanın etrafında işlendiği için fragman şeklinde parçalardan meydana gelir; kahraman etrafındaki nesnelerle, hatıralarla, ilişkilerle alış-veriş halinde olduğu için bilinci uyarılır ve o da 'kendi içinde' akmaya başlar, ki bu akış da rastlantısaldır; mekan her an yıkılıp yeniden inşa edildiğinden hafıza niteliğini yitirir, bu da nostaljiyi doğurur. İleride değineceğim gibi dil bütün bu süreksizliği, parçalanmayı görünüre taşıyan en önemli yapıtaşı haline gelir; üstelik hafıza olma niteliğini mekandan da devralır. Bir dizge olarak özerkliğini ilan etmesi ve anlamı kendi içine çekmesiyle dil bütün bu parçalanmışlığı aşmaya çalışır. Bireyin bunca parçalanmışlık ve uyaran altında kendi içine dönmesi, belki de sanatın uzun geçmişinde ilk kez karakterlerin, tiplerin psikolojik halleriyle betimlenmesini doğurmuştur. Modern içe-dönme, zübde-i alem olmaklığı bakımından insanın içine dönmesi, orada Allah'ın işaretlerinin tezahürü olan alemi görmesi anlamında değil, bireyin daha çok varoluş problemlerinin peşine düşmesi ve bu nedenle daima bilinçaltını deşmesiyle ilgilidir. Yaşadığı hallerin nedenlerini kendinde gördüğü için çareyi de kendinde arar; dert de onda derman da ondadır. Örneğin geleneksel halk anlatılarında hep eylem bildiren bir dil kullanılır. Çünkü anlam verili bir şekilde hayatın içindedir ve toplum bu anlama uygun olarak hayatı örgütlemiş, buna uygun yapıları kurmuştur. Böylesi bir kültürün içine doğan insan kadim soruları zaten cevaplanmış bir şekilde bulur. Modern kahramanın varoluş bunalımları onda yoktur, bu yüzden bilinçaltını deşmez, dışarısıyla zaten bir çelişkisi de yoktur; mikro ve makro alem tam bir uyum içindedir. Onun derdi, yaşadığı aydınlığı, itminanı daha uzaklara yaymak, kötüyü bir şekilde alt edebilmektir. Oysa modern hayatta anlam verili olmadığı için birey anlamı bulmak ve bulduğu anlamla etrafında bütünlüklü bir hayat kurmak ister. Ama hayat parçalanmıştır, çatlaklar ve yarıklar karşısında birey duraksar, cevap, hayatın içinde olmadığından içine döner ve içinde bulduğu psikolojik bir derinliktir. Az önce değindiğim gibi kahramanı psikolojisiyle anlatınca her yan onun ruh hallerinin rengine bürünür; insan ilişkileri, nesne kendisi olarak kalamaz, kahramanın hallerine uygun olarak dönüşür. Örneğin masa yorgundur, güneşin kızıllığı kahramanın iç kanamasına dönüşür, dökülen yapraklar geçen günleri gösterir... Artık dışarısı simge ve imge ormanı gibidir, hep kahramanın içsel halini gösterir. Belki kurmaca ancak böylesi bir bütünlük kurabilir, ne ki bu bütünlük de 'ruhsal bir bütünlüktür'. Kahraman içinde ne yaşıyorsa dışında da ancak onları görür. İçin ve dışın ruhsal temelli bu bütünleşmesiyle birey kadim soruların cevaplarını, iyi ve kötünün ne'liğini, güzelle çirkinin ayrımını yine kendisinde bulacak ve yine kendisinde temellendirecektir. Tabii ki bu durum bütünlüklü bir hayat kurabilmek demek değildir. Zira bütünlük, iç ve dışın 'kendileri olarak kalmak' kaydıyla birleşmeleriyle mümkündür; oysa için ve dışın kendileri kalması koşulu birey için can yakıcıdır. Bu durumda müşahede ettiği yarıklar, çatlaklardır, zaten yaşanan sorunun temeli bu yarılmadır ve birey yarılmayı bir şekilde aşmak ister, bulduğu çözüm de dışarısını kendi ruh hallerine uygun dönüştürmektir. Ayrıca birey kendi içinde bulduğu anlamı, bir zamanların serazat kahramanları gibi bir şekilde hayata aktarıp onu yeniden düzenleyecek güçten uzak olduğundan, içinde bulduğu anlamla dışın uyumsuzluğu çatlakları ve yarıkları daha da büyütür. Kurmaca daima bu yarıkları ve çatlakları gösterir, dahası onları büyüterek bireyin yaşadığı yarılmayı görünüre taşır. Ruhsal bütünlük sürdürülebilir değildir, her an yeni bir durum ruhsal bütünlüğü parçalar. Bu nedenle yabancılaşma, tutunamama, bunaltı, uyumsuzluk gibi kurmacanın ele almayı çok sevdiği konuların bu yarılmayla, bölünmeyle ilgili olduğunu söylersek yanılmış olmayız. Kurmacanın delileri, meczupları, şizofreniyi bunca sevmesi de bu bölünmeyle ilgili olsa gerektir. Kurmaca yarıkları, çatlakları görünüre taşıyarak teşhis eder ve bireyin yaşadığı varoluş problemlerinin kaynağı olarak tespit eder. Bir yanda bireyin kendinde aradığı anlam diğer yanda bu anlamla örtüşmeyen yarıklar, çatlaklar vardır. Birey anlamın da etiğin de estetiğin de kaynağıdır artık. Modern birey bu yarılmayı siyasallaşarak aşmayı dener. Bunun en uç sınırında ütopya vardır, birey hayat içinde kuramadığı dengeyi ütopyayla telafi etmek ister. Çünkü mümkünü göstermek, varolanı eleştirmenin en keskin yöntemlerden birisidir. Mümkün ile halihazırda olanı yan yana getirmek, bireyin kendinde bulup hayat içinde bulamadığı anlama da işaret eder. Modern kurmacanın baştan sona siyasi olmasının nedeni bireyin inançlarıyla yaşadıkları arasındaki yarılmaya bir cevap vermeye çalışmasıdır. Kahramanlık çağı da geçmiştir. Hegel'in saptadığı gibi kahramanın kendi yasalarını kendisinin ortaya koymasının karşısına devlet ve onun yasaları çıkmıştır. Anlam arayışındaki birey, devletin yasalarını, kültürel yapıları, toplumsal normları bir sınır gibi hissettiğinde en fazla onlarla çatışmayı göze alarak kendi dünyasını kurmak ister. İç'ten hareketle dış'ı kurmaya yöneliş siyasal bir hamledir. Bu yüzden modern sanat alabildiğine siyasaldır. Çatışma, yasal düzenle bireyin anlam dünyası arasındadır. Siyasallaşmanın temeli bu anlam dünyasının dışa aktarılması, dışın bu değerlere göre tanzim edilmeye çalışılması, bir anlamda 'değer yükleme'dir. Sanatı siyasal kılan temel unsur, dünyanın düzenine dair aktardığı mesajlar ve duygular değildir. Toplumun yapılarını, toplumsal grupların çatışmalarını ve kimliklerini temsil etme tarzı da değildir. Tam da bu işlevlerle arasına koyduğu mesafe, tesis ettiği zaman ve mekan, bu zamanı şekillendirme ve mekanı doldurma tarzı, sanatı siyasal kılar. Nitekim siyaset, iktidarın uygulanması ve iktidar için mücadele değildir. Özgül bir mekanın konfigürasyonudur; belirli bir deneyim alanının, ortakmış ve ortak bir karara bağlıymış gibi konumlandırılan nesnelerin, bu nesneleri gösterebilen ve onlar konusunda akıl yürütebilen öznelerin bulunduğu bir alanın şekillendirilmesidir. Kurmacanın kendini daha çok gündelik hayat içinde konumlandırdığını söylemiştik, işte bu gündelik ve alelade konulara değer yüklemeye, bir anlamda kamusal olanı yeniden inşa etmeye yönelmesi, dış'ın değerler etrafında yeniden kurulması demektir. Bir anlamda yepyeni bir hayat panoramasının kurulmasıdır; yüceyle aşağının, ulviyle bayağının birbirine katışması bu aşamada işlevselleşir ve kıyıya itilenler yeniden görünürlüğe taşınarak zaman ve mekan inşa edilmeye çalışılır. Bu inşa açıktır ki var olan kamusal düzenin eleştiriye açılmasıdır. Kurmacanın daima gerçekçilikle birlikte anılması, onun betimlemeye çalıştığım doğuş koşulları, doğuş ortamıyla yakından ilgilidir. Bu bağlamda 19. yüzyılın 'büyük gerçekçileri' bütün dikkatini hayata dönmüş, iktidarlarca düzenlenen mekanın görünüre taşıyıp görünmeze ittiği kişileri, ilişkileri, durumları ters yüz etmişlerdir. Yoksullar, işçiler, ezilenler, insancıklar, açlıktan, soğuktan ölenler, suça itilenler, hatta şehrin kanalizasyonundaki hayatlara kadar görünmezliğe itilmişler görünüre taşınır. Kurmaca deliyi, meczubu, tutunamayanı, yoksulu, işçiyi, ezileni, suça itileni kendi tekilliğinde işlemez, bu 'yeni temsil rejimi'yle eleştiriyi de mümkün kılmaya çalışır. Eleştiri, eleştirilen şeyin olumlu ve olumsuz yanlarının ayırt edilerek ortaya konması olduğuna göre, kurmaca, kamusal düzenin olumluluğun yanına olumsuzu koyarak bu işlevini yerine getirmeye çalışır. Buna yepyeni bir temsil rejimi, yepyeni bir siyasal tarz da diyebiliriz. Klasik estetiğin normlarının yıkılmasının; Kantcı biçimci estetiğin 'amaçsız amaçlılık', 'kavramdan azadelik', 'yarar gözetmezlik' ve 'yüce'nin çökmesinin yanında, Kavramsal Sanatla birlikte kavramın da estetiğin ilgi alanına girmesiyle akılsal olanı düşünceye, duyusal olanı sanata havale eden ikiliğin de aşılmasıyla ortaya çıkan bu yeni temsil rejiminde estetik, Ranciere'den mülhem olarak söylersek, sanat üzerinde konuşmayı mümkün kılan bir rejimin adıdır artık. Estetiğin sonu, estetiğe elveda, estetik-olmayan gibi söylemler gelinen bu raddeyi göstermesi bakımından önemlidir. Artık neye sanat deneceği, andığımız normatif ölçütlerle belirlenmez; birey merkezli, giderek özerkleşmiş, özgürleşmiş yeni bir temsil rejimi ile belirlenir. Değerler, bireyin 'yargı'da bulunmasının kaynağı olduğu için kamusal alan bu yargıya göre eleştirilir, önerilerin de kaynağı aynıdır. Fenomonolojik estetik, ilişkisel estetik, performatif estetik.. betimlemeye çalıştığımız durum için yeni arayışlardır. Ancak modernliğin ele avuca gelmezliği nedeniyle bu arayışlarda genelgeçer kural koymak ve sanatçıdan bunu beklemek mümkün değildir. Hele ki sonlu ve ölümlü söylemler eşliğinde kural belirlemek, yaşananların doğasına aykırıdır. Romantik müdahalenin yanında özellikle 20. yüzyılın başında dilbilimsel ve dil felsefesindeki gelişmelerle birlikte dilin özerk bir statü kazandığından söz etmiştim. Berke Vardar bu gelişmeyi Saussure'ün Genel Dilbilim Dersleri'ne yazdığı ön sözde güzelce özetler: Gerçekler bundan böyle tözlerde, özdeklerde, somut görüntülerde değil, soyut biçimlerde, ör-tük düzeneklerde, yapılarda aranacaktır. Başlıca erek, her türlü sürecin, oluşun, gerçekleşmenin ardındaki dizgeyi, yapıyı bulup ortaya çıkarmak olacaktır. Toplum yaşamını geniş bir bağıntılar ağı, çeşitli düzeylerde anlaşma, bildirişme sağlayan anlamlı birimlerin ya da göstergelerin kurduğu bir çevrim olarak ele almış, dili bu bütün içindeki yerine oturtmuştur. Bağıntıların bağıntısı, biçimlerin biçimi olarak dilin elde ettiği bu statüyle birlikte sanatçılar, bireyin yalnızca kendisine dayanmasına uygun bir şekilde 'sadece kendine yaslı eserler' inşa etmeyi denemiştir. Böylece kurmaca, anlamı kendi içinde oluşturur; dilsel bütün etkinlikler metnin kendi bağlamı içinde anlamlı hale gelir olmuştur. Bu durum zaten bir dolayım olan dilin metin içinde ikinci kez dolayımlanmasıdır. Hal böyle olunca metin öncelikli, dile getirdiğiyse ikincil hale gelir. Metnin kendi içinde, kendisi için kurduğu dünyada her şey kurmacaya dönüşür; gerçeklikten devşirilen nesneler, olaylar, durumlar, ilişkiler kurmacanın kendi gerçekliğinde dolayımlanarak olsa olsa 'gerçeklik efektleri' haline gelir. Bu durumda dilden beklenen ifadeyle ifade edilen arasındaki mütekabiliyet, kurmaca bağlamında metinden beklenir. Bu beklenti, ifadenin doğruluk değerinin kurmacanın kurduğu gerçeklik düzeninde aranmasıdır. Bu düzenekte dilin gönderimleri hep eserin içinedir, dışsal gerçeklik birer efekt olarak eserin içine çekilip yeniden biçimlendirildiği için de okurdan 'inançlarını askıya alması' beklenir. Anlaşmak anlamakla, anlamak anlamla, anlam da dil sayesindedir. Anladığımızı dile getiririz, dil bu sayede anlamı açık kılar. Bireysel düşüncelerimizden, hayallerimizden tutun da kültür, tarih, bilim, sanat.. bütün birikim dilin içindedir; dil bir hafızadır, bütün bunları sadece muhafaza etmekle kalmaz aynı zamanda taşır da. İnsan, dünyasını dilin içinde kurar, tıpkı kültürün, tarihin, bilimin ve sanatın kurduğu dünyalar gibi. Dünyası sayesinde insan kendisini ifade eder ve bütünler. Doğa ve nesneler bize kendilerini dilin içinde açarlar. Dil sadece anlamı değil, olan-biten her şeyi kendisinde toplar. Elbette bu toplanma bir yığılma değil, dilin kurduğu bağıntılar sayesinde anlamlı bir sistemdir. İşte bu sistem haza biçimdir; zira dil töze ya da öze yaslı doğmaz, kendi hakikatini kendinde taşır. Bir anlamda dil kendi kendisinin yasasıdır ve kendi dünyasıdır. Görünüre çıkmak, açık'lamak hep dilsel biçim sayesindedir. Cümlelerin doğruluk/yanlışlık değerlerinin bir bağlam içinde çözümlenmesi her zaman güvenilir bir yöntemdir. Sadece kendisine yaslı kurmacadaki fark, eserin bizatihi bağlam olmasıdır. Dolayısıyla ifadelerin doğruluk/yanlışlık değeri dışsal gerçeklikte değil, fakat eserin kendi içinde aranmalıdır. Dilin, biçim sayesinde görünüre çıkarması, açık etmesi gibi kurmaca da kendi içinde kurduğu biçim sayesinde içeriğini açığa çıkarır, görünüre taşır. Bu da kurmacanın dili emanet olarak aldığı ve onun sayesinde bir üst-dil kurduğu anlamına gelir. Böylece kurmacanın kurduğu biçimsel bütünlüğün temeli dile yaslı ama kendi için kurduğu üst-dil sayesindedir. Yine de bu üst-dil her ne kadar kendi içinde tutarlılığı gözetse de, kahramanın karakteristik tutumlarına bağlı olsa da, onun bilinçaltında raslantısal bir şekilde gezse de, her şeyi içerikleştirse de geriye yazarın inançları etrafında belirlediği ahlaki tutumu her şeyin ne şekilde yan yana geleceği ve yazarın neyin ve kimin yanında durduğu hep devrede olduğundan otomat bir üst-dil değildir. Kurmaca, adı üzerinde içeriğini kurarak, inşa ederek parçalanmayı bütünleme çabasındadır. Bu çabasında sinemadan ödünç aldığı kurguyu önemli bir enstrüman olarak kullanır. Kurgu, parçaların birbirlerine karşı nispetini ve konumu belirler, böylece kurmaca içinde aranması gereken tutarlılığa katkıda bulunur. Ancak yine de kurmaca kendi içinde tutarlı ve hatta bütünlüklü bir yapı kursa da bu tutarlılık ve bütünlük sadece eserle sınırlıdır; dış'la aranan bütünsellik modernliğin özü gereği mümkün olmaz, çatlaklar ve yarıklar sadece biraz daha derinleşmiş olur. Karesi İlkokulu'nu (1973), Atatürk Ortaokulu'nu (1976), Muharrem Hasbi Lisesi'ni (1979), Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'ni bitirdi (1983). Balıkesir'de aile şirketinde çalıştı. Halen İstanbul'da bir kamu kuruluşunda çalışıyor; e-edebiyat dergisi www. edebistan. com'un yayın yönetmenliğini ve Muhayyel Dergisinin yayın danışmanlığını yürütüyor. Edebiyat hayatına, 1982'de Güldeste Dergisinde yayımlanan \"Beyaz Gömlek\" adlı öyküsüyle başladı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Kayıtlar, Hece ve Hece Öykü'nün çıkışında yer aldı. Portakal Bahçeleri ve Pencere adlı öykü kitapları Arnavutça'ya; bazı öyküleri de Farsça, Korece ve Azerice'ye çevrildi. İlk öykü kitabı Gidenler Gidenler adıyla Yedi İklim Yayınları tarafından basıldı. \"Esenlik Zamanları\"yla Türkiye Yazarlar Birliği 1999 Hikaye Ödülü'nü kazandı. 2012'de çıkan kitaplar içinden yapılan değerlendirmede \"Mürekkep\" adlı öykü kitabı; Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği ve Ömer Seyfettin Hikaye ödülünü aldı. 2016 yılında Dede Korkut Edebiyat Ödülüne layık görüldü. Şu sıralar Şakar'ın bütün eserleri İz Yayıncılık tarafından basılmaktadır."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/kuruyan-sevgi", "text": "Kitaplarımın arasında kuruttuğum çiçekler gibi kurumuştu sevgim. Asıyordum boşluğa, çürüsün diye. Bu sevgimin derin ve manalı bir hali vardı; eksikti. Bu eksikliği gök misali uzanıp gidiyordu sonsuzluğa. Geçmişin izlerini ve yorgunluğunu taşıyordu bu sonsuzluk. İlaç gibiydi; iyileştiriyordu bir kısmımı, bir kısmımı ise zehirliyordu sinsice. Ölümsüz olan bu izleri ruhumda barındırmak acıdan başka bir şey değildi. Kuruyan sevgimin geçmişten ayrı bir yol almasını istiyordum artık. Başka isteklerim de vardı hayata dair, çoğu gerçekleşmemişti zaten. Yüreğimin girdaplarına kilitliyordum istekleri, ruhumu ise esir alıyordum. Rahat durmuyorlardı orda da, kanatıyorlardı mahzenlerini. Eğer kalbim düşünebilseydi yaşanmazdı bunlar, atmaktan vazgeçerdi. Kalp de düşünmeliydi... Sevgi duvarlara çiçek açtırırmış, kuruyan sevgim bu çiçekleri soldurur mu? Soldursa keşke, toplar gömerdim yer altına. Tükenmişliğimin son demlerini yaşıyordum. Düşünüyordum. Düşündükçe taçlandırıyordum kurumuş sevgimi yalnızlığımla. Zamanda kaybolmuştu, solmuştu sevgim. Kuruyan sevgimi kusuyordum kalemimle, birikiyordu önümdeki kağıda. Hiçbir şeyin kalıcı olmadığı bu dünyadan taşınmak istiyordum. Her şey suya atılan çakıl taşının yüzeyde oluşturduğu dalgaları hatırlatıyordu bana. Bu hatırlatma kurutmuştu çoğu şeyi yavaşça. Bitap düşmüştüm düşünmekten bunları. Ellerime baktım, en son ne zaman bakmıştım diye sorguluyorum kendimi. Önümde boş duran vazoya takıldı gözlerim bir an. Neden boştu ki. Aklıma geldi sonra suni çiçekleri sevmediğim, atmıştım onları. Vazoyu neden atmamıştım peki? Doğru ya güllerin yapraklarını dökecektim içine. Saksı lazımdı bana. Hüsnüyusuflarla dolu saksılar... Bu fikir umudu yeşertmişti yüreğime ama umudu sevmem ki. Hüsnüyusufları, orkideleri ve karanfilleri severim ben, umudu sevemem kandırır beni... Yalnızlığımı üstüme giyip dışarıda gezinmek istedim. Saatin kaç olduğundan bihaberdim. Saate bakmadan adım attım sokağa. Kar kokusundan çok kömür kokusu kaplamıştı her yanı. Soba yakan anneleri düşünmeye başladım. Yalnızca düşünürüm zaten başka yaptığım bir şey yok. Çocukları, anneleri, kadınları... Düşündükçe kaybolurum; kayboldukça yok olurum zihnimin bir köşesinde. Kibritçi kız masalı düştü aklıma. Küçükken kalbime oturmuştu bu masal, şimdi ise hayata. Nefesimin üşüdüğü bu havalarda elleri üşüyen çocukların çalıştırılması can kanatıcıydı. Ah güzel çocuklar ah.. Yürüyordum hala, hüznümü taç yapmış yürüyordum. Düşünceler tel örgü misali sarmıştı her yanımı. Yürümeye devam ettim, düşüncelerime hükmetmeyi başaramayarak. Arzu PADAK. Van'ın Erciş ilçesinde ismi pek bilinmeyen bir köyde doğdum. İlkokulu köyde okuyup ortaokulu yatılı bölge okulunda okudum. Hakkari Sağlık Meslek Lisesinde lise eğitimimi tamamladım. Şu an Malatya İnönü Üniversitesi Çocuk Gelişimi bölümü öğrencisiyim."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/kuskulu-gerceklik-ve-edebiyat", "text": "Son yüzyılımız, bilim alanındaki gelişmelerin yoğun yaşandığı bir dönem oldu. Buna paralel olarak sözel alanda da benzeri yoğunlukta yeniliklerin gün yüzüne çıktığını söyleyebiliriz. Diğer alanlar diğer tarafta duradursun sözel alandaki baş döndürücü yeniliklerin dil anlam üzerine kurulu olduğu görülür. Dil ile ilgili ilk tecessüslerin dini metinlerin doğru anlaşılmasına yönelik bir endişeden kaynaklandığı ifade edilir. İnsan konuştuğunda onu yanlış anlamanın bir mazereti bulunabilirdi fakat aynı mazeretin ilahi metinleri yanlış anlamada geçerli olabileceği kuşkulu görülmüştür. Nitekim İslam düşüncesinde de sarf ve nahiv olarak adlandırılan dilin yapısal özellikleri ile anlamsal yönü üzerinde yoğun çalışmaların yapıldığı bilinir. Bu alandaki tüm gayretlerin ilahi kelamı en doğru anlamak üzerine geliştiği söylenebilir. Sözün gerçek anlamında anlaşılması ile o sözün mecaz olarak anlaşılması arasındaki fark, İslam tarihinde bilinen düşünce akımlarının ortaya çıkmasında etkili olur. Farklılıkların temelinde var olan öz'ün bu farklı anlama biçimlerinden kaynaklandığı gözden kaçmaz. Tasavvufi söylemin de aynı gerekçe ile farklı bir mecraya girdiği görülür. Örneğin, İbn Arabi, metnin anlam katmanlarından söz eder ve nihai anlamda okuyucu için asıl olanın, o sözden murat edilenin ne olduğunu anlamak olduğunu kaydeder. Metnin ilk düzeydeki anlam katmanı olarak belirlenen seviye, Arabi'ye göre okuma yazma bilenlerin erişebileceği bir seviyedir. Metnin bizzat kendisinin duyurduğu anlam katmanı olan burası, murat edilen anlamdan farklılık içerebilir. Tasavvufun bu önemli ismi, asıl ilgisini, murat edilenin ne olduğunu anlamak üzere yoğunlaştırır ve bizzat metnin sadece ve kendi başına murat edilenin ne olduğunu veremeyeceğini ima eder. Çünkü yaratılmışların sözünün aksine Kur'an'daki her söz, sözün kendisinden talep ettiği bütün anlamları kasteder. Arabi'ye göre Hakk, tekrar edilemez'dir, tecellileri sonsuzluğu içerir. Varlık, her an bir başka ismin tedbirindedir. Şeyh-i Ekber, hakikatin kendisini her an yeni bir tecelli ile açan özelliğine vurgu babında fütuhat terimini özel olarak kullanır. Bununla birlikte bu tasavvuf aliminin kullandığı bir başka özel terim olan 'dölleyici kelam'dan söz edilebilir. Hakkın insanda her an, eskisinden farklı bir şekilde çoğalarak var olmasını ima eden bu kavram, tecellinin sonsuzluğunu ve yinelenemezliğini duyurur. Bir düzen bozucu yaklaşım olarak İbn Arabi söylemi, tecellinin sürekliliği ile insanın anlamsal olarak sürekli bir yeni var oluşu ortaya koyması açısından insanı, tecellinin dinamikliğine paralel bir çizgiye çeker. Bu yaklaşımın gerisinde Hakk'ın her an yeni bir tecellisiyle karşılaşmak eylemi saklı durur. İbn Arabi'yi tüm zamanların en koyu varoluşcusu olarak tanımaya iştiyaklı birçok aydından söz edilebilir. Özellikle Derrida'nın bir metnin kendi anlamını sürekli yeniden var ederek bir bakıma anlamı kendinden taşırmasına ilişkin belirlemeler ile İbn Arabi'nin söylemi arasındaki analojik benzerlik birçok entelektüelin dikkatini çeker. Derrida'nın dil ve anlam üzerinde odaklanmalarına değiniyi erteleyerek modern zamanlarda metne yönelik yaklaşımları kısaca gözden geçirmekte fayda vardır. Metne yönelik eleştirel bakışların gerek Batı'da gerekse İslam düşüncesinde bir yöntem olarak eski zamanlardan beri var olduğunu söyleyebiliriz. Klasik belağat anlayışında bir metnin ne dediğinin en doğru biçimde anlaşılması için önerilen metod; bir sözü, kimin, kime, hangi makamda söylediği ve maksadının ne olduğu şeklinde temel olarak dört unsuru barındırır. Bir metni doğru anlamanın temel şartları olarak görülen bu eleştirel bakış, metnin anlamını ortaya çıkarma üzerine kurulu bir yaklaşım olarak dikkati çeker. Bunun yanında metnin kendi içindeki anlam katmanlarının da edebi sanatlar marifetiyle tahlili önerilir ve özellikle kinayeli söyleyişler üzerinden de metnin anlamsal düzeyde geçerlilikleri tespit edilirdi. Aristo'nun Poetika'sından bu yana da Batı'da sistematik olarak geçerliliğini her zaman korumuş bir eleştiri geleneğinden söz edilebilir. Ne var ki Batı'da yaklaşık son yüzelli yıllık süre zarfında ortaya çıkan eleştirel kuramlar hayli ilerledi ve bugün de entelektüel güncelliklerini koruyarak devam etmektedirler. 1800'lü yıllarda ortaya çıkan Tarihsel Eleştiri, edebiyatın estetik yönünün felsefe, gerçeklik yönünün ise tarih ile değerlendirilmesi gerektiği yönünde bir bakışı ileri sürer. Edebi eser üzerinde tarihin etkilerine ağırlık veren bu yaklaşım, yazarı da tarihin bir ürünü olarak algılar. Sonuçta gerçeklik, dil üzerinden aranılan ve kendisine değmeye çalışılan bir husus olarak karşımıza çıkar. Gerçeklikle yüz yüze gelindiğinde sanki onun daha önceden düşünüldüğü, hissedildiği bir şekilde fark edilir. Belki bu yüzden Eliot; fazla gerçekliğin insana ağır geldiğini söyler. Dile değmese bile gerçekliğin her bir kimseyi inciten bir yönü olduğuna ilişkin deneyimlere doğuştan sahip gibiyiz. Çünkü birden bire kavranılan gerçekliğe, insanın her zaman hazır olamayacağı ifade edilir. Hatta gerçek bazen duymak/görmek istediğimiz son şey olabilir. Gerçekliğin kendini bütün olarak değil de parçalı olarak sunuşu belki bu nedenledir. O, aslında şunu demek istedi; bu olayın asıl anlamı bence budur; şu da olabilir; neyi kastettiğini tam anlayamıyorum; belki de bizi yanıltmak, ilgimizi başka yöne kaydırmak istiyor; taşın sert olduğunu söylüyorlar; ama onu, iradesini sahibine tamamıyla teslim etmiş bir nesne olarak görenler de var; aşk, bir yanılsama olarak belki de gerçekliğin tam karşısında yer aldığı için bu denli güçlü bir şey; gerçekten uzaklaştıkça kendimizi mutlu hissetmeye eğilimli olabiliyoruz... Denilebilir mi? Hayat, acıdır diyorlar ama ben onu bir bağış olarak görüyorum; nefret ettiğimizin gözüyle kendimize bakabilsek, sorunlarımızı azaltabileceğiz belki; iyi de gerçek ne? Üzerimize abanan bu korkunçluğu muhayyilemizin yardımıyla görmek istediğimiz gibi yorumluyoruz. Rilke de güneşe ve ölüme doğrudan bakılamayacağını söylerken bir bakıma gerçeğin dolayımsız biçimde görülemeyeceğini ima ediyordu. İnsanın evrenle olan ilişkisi öncelikle bir anlama ve anlamlandırma sorunu olarak var olagelir. Burada temel mesele 'gerçekliğin kendisinin kendisi olarak kavranabilmesi hususudur. Gerçeklik nedir? Sorusu her düşüncenin kendisinde kendince bir anlamı içerir. Var olanın kendisinin ne olduğu ile var olana insanın yüklediği anlam arasındaki makasın açılması, insan ile gerçeklik arasındaki mesafeyi arttırıcı bir durum olarak belirir. Bu makas bu alemde kapanacağa benzemiyor. Sorun elbette fizik evreni açıklamak ile ilgili değil. Bugün için hastalıkların sebebini cin, şeytan gibi olgularla açıklıyor değiliz. Erik ağacı ürün vermediğinde onu ilaçlamamız, onun bakımını yapmamız gerektiği açık bir şey. Zihin tecrübemizin fizik evreni anlayabilmede bir seviye kat ettiği belli. İnsanın maddi yapısı ile ilgili eskiden muamma olan şeyler de artık bir sır değil. Fakat insanın insan ile ilgili tecrübesine dair konuştuğumuzda ortada garip şeylerin olduğunu-döndüğünü görüyoruz. Örneğin gerçeğin maskesini takıyor ama öfkenin diliyle yazıyoruz. Ne tarih ne de insan, hıncımızdan emin. Mitolojinin yorumladığı evren ne kadar gerçek ise bugün insana dair yorumumuz da sanki o kadar gerçek. İnsanın insana biganeliği sürüyor, sürdürülüyor. Gerçek olanla aramızdaki mesafe bu zorlu varlık insan yüzünden / sayesinde artmaya devam ediyor. Bunun yanında bir de toplumları belirli yöne ve yönlere kaydırmayı amaçlayan kasıtlı bir yazından söz edebiliriz. Dolaşıma giren belli nitelikteki eserlerin yönlendirme gibi bir gayeyi güttükleri söylenebilir. Tarihi romanlar, kişisel gelişim kitapları, tasavvufi eserler bu bapta zikredilebilecek ilk örnekler olarak karşımıza çıkarlar. Yüzü, gerçeğin arayışına dönük insan her zaman vardı, bugün de var. Lakin gerçeği insanın bakışından saklamaya eğilimli insan da her zaman vardı ve bugün de var. Arayışta olanın saf samimiyetinden söz edilebilir fakat gerçeği saklamaya eğilimli olanların saf bir samimiyetinden söz edilemez. Çünkü varlıkta aslolanın 'hayr' olduğu ifade edilir. Tanpınar, felaketlerin insanı bir araya getirebilen özelliğinden söz eder. Acı karşısında insanın bir diğerinden farkı kaybolur ve acı, insanlar arasındaki tüm ayrımların ne denli yapay olduğunu gösterir. Farklı yörelerde, farklı kültür ortamlarında insanlar ortak duyuşları dile getirebilirler. Nitekim mitoloji, masal, destan gibi metinlerin tümünde de ortak insani hassasiyetler dile getirilir. Yaşamın ağırlığı karşısında insanoğluna rahat bir soluk aldıran bu metinler, yaşamı sürdürmeye eğilimli insan için yaşamı daha da katlanılabilir kılan özellik arz ederler. Ve sonuç; boşlukla yazgılanmış insanın 'yolda olma' serüveni sürüyor, sürecek."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/kutadgu-bilig", "text": "Bu Türkçe beyitleri senin için tanzim ettim; ey okuyucu, Ben dünyadan gidiyorum, sen beni dinle, 2019 yılı UNESCO tarafından Kutadgu Bilig'in Yusuf Has Hacip tarafından yazılışının 950. yıl dönümü nedeniyle Türkiye'de ve dünyada anma ve kutlama yılı olarak kabul edilmiştir. Yusuf Has Hacib'in doğumunun 1002. yıldönümü vesilesiyle İslam devri Türk edebiyatının ilk büyük eseri olan Kutadgu Bilig'den bahsetmek istiyorum. Çünkü eser edebiyatımızın ilkleri ve enleriyle zirveye yerleşmiş, milli kültürümüzü barındıran ve taşıyan bir hazinedir. Kutadgu Bilig hakkında Türkiye'de yapılan çalışmaların en önemlisi kabul edilen merhum Reşid Rahmeti Arat'ın çevirisi, yaklaşık on beş yıllık çalışmalarının sonucunda 1947 yılında Yusuf Has Hacib'in Kutatgu Bilig'i tamamladığı tarihten 878 yıl sonra yeniden yayınlanmıştır. metni hazırlamış daha sonra da bu metnin Türkiye Türkçesine çevirisini tamamlamıştır. Eserin tercümesi ile ilgili Arat önsözde, büyük parçalar halinde eserin tercüme tecrübesini ele alan H. Vambley (uigurische Sprachmonumente und das Kudatku Bilik, Innsbruck, 1870')den başlayarak, eserin tamamını tercüme eden W. Radloff (Das Kudatku Bilik des Yusuf Chass-Hadschib aus Balasagun, II, Petersburg,1910)'un ve ondan sonra da tekrar ayrı parçalar halinde L. Bonelli (Del Kudatku Bilik, poema turco dell' XIsec. Annali del R. İnstituto orientale di Napoli,6,1933,3-38)ve Malov (Pamyatniki drevne-türkskoy pismennosti, Moskova,1951) 'un tercüme denemeleri, iyi birer teşebbüs olarak Türklük bilgisi tarihinde kendilerine ayık olan yeri alacaklardır. Bu tecrübeler bütün İyi ve kusurlu tarafları ile, çalışanların iyi niyetlerini gösterdiği kadar, Türklük bilgisi sahasındaki inkişaf merhalelerine de delalet eder. demektedir.( Arat, R, R.1988. Kutadgu Bilig, s. VII) Eser, Fransız seyyahı ve şarkiyatçısı Pierre Amedee Emilien Jaubert tarafından 1825 yılında ilk defa bilim çevrelerine tanıtılmasından bugüne kadar geçen müddet içinde Kutadgu Bilig birçok kişi tarafından, birçok bakımdan ele alınıp incelenmiştir. Bir Uygurca diğer ikisi Arapça yazılmış olan nüshaların Türk Dil Kurumu tarafından tıpkıbasım olarak yayımının (1942-1943) ardından Reşid Rahmeti Arat'ın hazırladığı tenkitli metin 1947 'de tercümesi Türk Tarih Kurumu tarafından 1959 yılında basılmıştır. Yusuf Has Hacip eserinde yazdığı bilgilere dayanılarak 1019 yılında Balasagun Kuzordu'da doğmuştur. Anlayışlı ve çalışkan bir çocuk olduğu için kısa zamanda geniş bilgi edinmiştir. Felsefe, ahlak, toplu bilim, matematik, astronomi, hekimlik, halk kültürü ve spor alanlarında, öğretmenlerinin de yardımıyla, kendini yetiştirmiştir. Kutadgu Bilig Yusuf Has Hacib tarafından Balasagun'da 1068 yılında yazılmaya başlanmış, Kaşgar 'da on sekiz aylık bir çalışmadan sonra Türk dilinin büyük abidesini 1069-1070'li yıllarda ortaya koymuş ve Doğu Karahanlı hükümdarı Tavgaç Buğra Han'a takdim edilmiştir. Hükümdar şairin kalem kudretini takdir ederek, ona iltifat etmiş ve yanına alarak ona Has Hacip unvanını vermiştir. Ölümü hakkında fazla bir bilgi yoktur. Eserin ilave kısmında kendisinden bahsederken ihtiyarladığını, hayatını insanlara hizmetle geçirerek Allah'a ibadette geç kaldığını söylemesinden oldukça uzun yaşadığı düşünülebilir. Eserlerinden edinilen bilgiye göre her türlü bilgiyi edinmek, okumak, yazmak, güzel yazı, sanat, belagat, şiir yazmak, insan topluluklarının hayatını gözden geçirmek, mesleklerle ilgili bilgiler, tıp bilgisi hatta rüya tabirleri gibi birçok konuya eserinde yer vermesi Yusuf'un bilgisinin ve görüş açısının genişliğini ortaya koyar. Yusuf edebi zevkin, gözlem ve tecrübenin sahibidir. Türk milletinin tarihine edebi ve fikri verimlerine vakıf bir şair olarak yeri geldikçe bu özelliklerinden istifade etmiştir. Şairin birlik ve toplayıcılık yönü ağır basar. Eserinden anlaşılacağı gibi niyeti insanları İslami, insani değer ve meziyetlere yöneltmektir. Kutadgu Bilig sadece devletin başında bulunan idareci sınıfa değil, tüm tebaaya hitap eden eserdir. Yusuf 'un başlıca arzusu eserinin gençliğe faydalı olmasıdır. Yani eserin asıl muhatabı, gençliktir. Yaşadığı devirde ve sonraki yüzyıllarda siyasi ve kronolojik tarih bol miktarda yazılırken Yusuf Siyasetname tarzında sosyal tarihe doğru dikkat çekici bir yönelimin öncüsü olmuştur. Siyaset felsefeleri ve fikirlerini, sosyal nizamı kurma ve müesseseleşme bakımlarından tarihin bir açıklaması olarak kullanmak o devir için kolay bir durum değildi ve olağan dışı bir üslup sayılmaktaydı ve şair bunu yazım alanına taşıyarak eseri ile öncü olmuştur. Manzum mektup türü Türk edebiyatında Yusuf'la başlar ve yine ilk vasiyette bulunan, öğüt veren şairdir. Dönemin siyasi ve toplumsal durumunu hiç beğenmeyen şair, herkesin iyilik yolunu tutmasını istiyor. Erdemli ve bilgili halk kitlesinin oluşmasını, adil bir hakimiyet, marifetli bir toplum, barışçıl bir toplumsal hayat düzeninin kurulmasını, bilginlerinin çok olduğu cehaletin silindiği bir devrin oluşmasını arzu ediyor. Kitap Reşid Rahmeti Arat'ın dört sayfalık önsözü ile başlıyor. Tahlili fihristte beş kısım bulunuyor. A. Mensur Mukadime B. Manzum Mukaddime C. Bab Fihristi D. Kutadgu Bilig E. I, II, III rakamıyla işaretlenen ek kısmı. Kitabın A kısmı mensur mukaddime ile başlar 38 beyitten oluşur. Allah'a, Hz. Muhammed'e, onun ashabına selam ve sena ile başlar. Müellif bu kısımda esere Çinliler'in Edebü'ül müluk, Maçin mülkünün hakimlerinin Ayinü'l-memleke, Maşrıklılar'ın Zinetü'l ümera, İranlılar'ın Şahname-i Türki, bazılarının da Pendname-i müluk derken, Turanlılar'ın ise Kutadgu Bilig dediklerini belirtir. Bu cümlelerden de anlaşılıyor ki eser bir siyasetnamedir. Müellif bu aziz kitabı dört büyük ve mühim temel üzerine yükseldiğini belirtir. Biri doğruluk, ikincisi saadet, üçüncüsü akıl, dördüncüsü kanaattir. Yusuf bunlardan her birine Türkçe bir ad vermiştir. Doğruluğa, adalete, Kün-Toğdı adını verip, onu hükümdar yerine tutmuş, saadete, Ay-Toldı adını verip vezir yerine koymuş, akıla Öğdülmiş adını verip, vezirin oğlu ve kanaate ya da akıbete Ogdurmış adını verip vezirin kardeşi kabul etmiştir. Yine müellif kendi fikirlerini sualli cevaplı münazara tarzında, bunlara atfederek, ifade etmiştir. 37 ve38. Beyitte de okuyanın gönlü açılıp, müellifi hayır dua ile yad etsin demiştir. Eser mensur mukaddimeden sonra 77 beyitlik manzum mukaddime ile devam eder. Burada tevhid, naat ve dört sahabenin zikrinden sonra parlak yaz mevsiminin tasviriyle hakan Tavgaç Uluğ Buğra Han'ın methiyesi gelir. Burada hükümdarın nasıl olması gerektiği, aklın önemi ve has hacip unvanının alınışı gibi konular yer alır. Bunu, İnsanoğlunun bilgisi ve aklı sayesinde hürmet kazanması ile dilin meziyet ve kusurları, yarar ve zararları hakkındaki bablar takip eder. C ile adlandırılan bölümde esere eklenmiş olan babların fihristi bulunur ve 82 tanedir. Burada tüm bablar değil eserin muhteviyatı hakkında genel bir fikir verebilecek bablar seçilmiştir. 7. bab. Dilin meziyet ve kusurunu söyler. 10. bab. Bilgi ve anlayışın fazilet ve faydasını söyler. 32. bab. Beylerin nasıl olması gerektiğini söyler. 33. bab. Vezirlerin nasıl olması gerektiğini söyler. 56. bab. Halk ile nasıl muamele edileceğini söyler. 59. bab. Evlenmeyi ve çoluk çocuk terbiyesini söyler. 65. bab. Gaflet uykusundan uyanmak hususunu söyler. 71. bab. İnsanlığa karşı insanlık ile mukabele etmeği söyler. Eserin E bölümü ilaveler içerir. I-Gençliğe acıyarak ihtiyarlığını söyler. II- Zamanenin bozukluğunu ve dostların vefasızlığını söyler. III-Kitap sahibi Yusuf, büyük Has Hacib kendi kendine nasihat eder. Kutadgu Bilig D bölümünde yer alır. Bu bölüm yukarıda bahsettiğimiz dört kişi arasında geçen diyaloglardan oluşur. Ay-Toldı, ününü duyduğu hükümdar Kün Toğdı'nın hizmetinde çalışmak ve sarayda görev almak için yola çıkar. Yolda Küsemiş adında bir dosta amacını söyler. Kösemiş de Ay Toldı 'yı Yusuf ile görüştürür. Yusuf nitelikli insan olarak gördüğü Ay-Toldı'yı hükümdara götürür. Hükümdarla aralarında uzun diyaloglar geçer. Eser hükümdar, vezir, vezirin oğlu, vezirin kardeşinin konuşmalarından oluşur. Konuşmalar aslında oldukça yekün tutar. Monologlar ve diyaloglar okura olayı zihinde canlandırmasını sağlayarak mesajı hissettirmeden verir. Bu diyalogların içeriği ve özelliğini aşağıdaki başlıkta bulabiliriz. Ord. Prof. Sadri Maksudi Arsal Kutadgu Bilig için Türklerin ahlak, hukuk ve devlet idaresi hakkındaki fikir ve telakkilerini öğrenmek için çok zengin bir kaynaktır. Bu ananevi telakkilerin gelecek nesillere geçmesini sağlamak gayesindedir. Diğer taraftan Han'lara ve diğer devlet adamlarına bu ananeleri izah ve bu telakkileri telkin etmektir. Bu eser Yunan mütefekkirlerinden Ksenofon'un Cyropedia sı ve Fransız Fenelon'un Telemak'i gibi terbiyevi gaye güden eserdir. demektedir. Eser, yalnızca Türk Dili ve Edebiyatı Tarihi bakımından değil, Türk sosyolojisi, Türk kültür tarihi ve Türk devlet felsefesi açısından da incelenmesi gereken bir eser konumundadır. Türk yazı diline hakim olduğu görülen Yusuf'un eserini seçmiş olduğu yarı hikaye yarı temsil tarzında, canlı tasvirlerle süslemiş olduğu sahneleri mükemmel bir üslup içine yerleştirmiştir. Eserde ifade bakımından yer yer monologlar görülürken eserin bütününde bir diyalog, karşılkı konuşma şeklinde akar gider. Bu da eseri canlı, hareketli ve hacimli yapar. şivelerinin ve ağızların rolü olmuştur. Bu şekilde dilde birlik fikrine hizmet etmiştir. fe'ulün / fe'ulün / fe'ulün / fe'ulün vezni ile yazmıştır. Türk edebiyatında ilk defa kaside nazım şeklinde şiir yazan şairdir. Eserin sonunda E bölümünde yer alan manzumeler kaside nazım şekliyle yazılmıştır. Yusuf 'da büyük bir dil sevgisi ve dil şuuru vardır. Bunu eserin 30 beyitten oluşan VII. bölümünde Dilin Meziyetini ve Kusurunu, Faydasını ve Zararını Söyler başlığı adı altında belirtir. Beyitlerinde alegori ile de bunu güzel belirtir. Eser görgü kuralları açısından ele alınırsa bir adabımuaşeret yönü olduğu görülür. LXV. bölümde ziyafete gitme adabını, LXVI. bölümde ziyafete davet usulünü söyler. Eser Türkçenin en erken ve uzun kurmaca istişarelerini sunar. Kutadgu Bilig de diyaloga katılan kişilerin konuşmaları sırasındaki ses tonlarını, duruşları, mimikleri eğer bir tiyatro gibi düşünülecek olursa Yusuf'un sesi birkaç ses tonuna bürünür. Diyalogun içeriğine göre, ders veren, sonuç çıkaran yerlerde ses tonu ciddi ve öğretici, anlatıcı rolünde düz, Allah'a yakarıp dua ettiği yerlerde alçak ses tonu, ilmi konularda kendine güvenen, zamaneyi eleştirdiği bölümde şikayetçi bazen kızgın ve üzgün ses tonu olduğunu tasavvur etmek mümkün olur. Adalet- devlet-akıl-akıbet üzerine baştan sona diyalogla kaplı bu eser Türk edebiyatında ilk kurmaca anlatısı gibidir. Ay-Toldı ve Kün-Toğdı'nın XII. ve XV. bölümde kendini tanıtması otobiyografi olarak ele alınabilir. Eserde ilk rüya ve rüya tabiri de görülür. LXXVII, LXXVIII, LXXIX, LXXX. Bölümleri rüya ve rüya tabirleri ile ilgilidir. Kitabın giriş kısmına bakıldığında tamamen İslami eser yazım geleneğine uygun yazılmıştır. Eserde, Allah'ın medhi, Peygamberin mehdi ve Dört Sahabe'ye övgü başlıklarının bulunması, Kutadgu Bilig'in İslami bir gaye ile yazıldığını ortaya koyar. Dini unsurlar, İslam ahlakı eserde geniş yer tutar. Kutadgu biligdeki yönetim anlayışının ve yöneticilerde bulunması gereken niteliklerin Türk siyaset anlayışını yansıttığı görülür ki bu haliyle de Kutadgu Bilig özgün manzum bir siyasetnamedir. Devlet yönetimini ele alan, sultan, vezir ve devlet adamlarına siyaset sanatı konusunda pratik yol gösteren, yönetimdeki aksaklıkları gidermek için siyasi ve ahlaki öğütler veren, siyaset ve devlet idaresini felsefi ve ideal açıdan ele alan Kutadgu Bilig, üslup ve içerik olarak da siyasetname yapısındadır. Öğüt verici yönüyle de bir nasihatnamedir. Örneğin XXVIII. Bölümde beyliğe layık bir beyin nasıl olması gerektiği konusunda nasihat verir ve bu üslup XXIX. Bölümde devam eder ve burada da vezir olacak insanın nasıl olması gerektiğini uzun uzun açıklar. Bir siyasetname olarak, devlet yönetiminde yardımcı olacak vezir ve devlet adamlarının nitelikleri hakkında öneriler verir. Daha sonra kumandan, hacip, kapıcıbaşı, elçi, katip, hazinedar, aşçıbaşı gibi görevlerde olacak insanların niteliklerini belirtir. Yine siyasetnameler toplumun çeşitli meslek gruplarının üyelerine nasıl davranılması gerektiği, Alimler, tabibler, efsuncular, rüya tabircileri, müneccimler, şairler, çiftçiler, satıcılar, hayvan yetiştirenler, zenaat erbabı, fakirlere münasebetleri açıklar. Yusuf kitabında sadece devlet yönetimi konusunda değil LXII. Bölümde nasıl evlenileceğini, LXIII. Bölümde çocukların nasıl terbiye edileceğini, LXIV. Bölümde hizmetçilere nasıl muamele edileceğini, LXV. Bölümde ziyafete gitme adabını, LXVI. Bölümde ziyafete davet usulünü anlatarak toplumsal yaşamın nasıl olması gerektiği konusunda öğütler verir. Çünkü Kutadgu Bilig bir usul-erkan ve görgü bilgisi eseridir ve bu da bize dönemin adab-ı muaşereti hakkında değerli bir kaynaktır. Kutadgu Bilig'de çocuk eğitiminin küçük yaşlardan itibaren ciddiye alınması bilgi ve erdemle donatılması, anne ve babanın çocuğun eğitimiyle ilgili görev sorumluluklarına vurgu yapılmış olduğunu görürüz. Eserin XXIII. bölümünde 1342-1548 beyitlerinde bir vasiyetname görüyoruz. Burada Ay-Toldı'nın hükümdar Kün-Toğdı'ya vasiyetname yazdığını söyler. ebedi olduğu, dünyaya rağbet etmeme vurgulanan konular içindedir. XLIII. Bölümde Öğdülmiş, Odgurmış'a dünya vasıtası ile ahretin kazanılmasını söyler. Siyasetnameler, iyi yönetimin sağlanması için ve devletin bekası için dört temel prensip üzerinde durur. Bunlar, adalet, meşveret, ehliyet ve liyakattır. Kutadgu Bilig'de bu prensipleri ele alan çokça beyit bulunur. Yeryüzünde adaletli bir yönetim ve güçlü bir devlet düzeni kurmak ve sonuç olarak da dünya ahiret mutluluğuna ulaşmak siyasetnamelerin bize sunduğu sonuçtur. Eserin XVII. ve XVIII. bölümünde hükümdar Künk-Toğdı Ay-Toldı'ya adalet vasfının nasıl olduğundan bahseder. Bu bölüm oldukça hacimli beyitlerden oluşur. Yine LXXI. bölümde Odgurmış'ın hükümdara verdiği öğütlerde iyi bir hükümdarın nasıl olması gerektiği LXXII. bölümde hükümdara memleketi nasıl tanzim etmesi gerektiğini açıklar. kurumu aracılıyla devlet yönetiminde etkili olma imkanı tanımıştır. Kutadgu Bilig de akıl ve bilgi kavramları ve meziyetleri üzerinde durulan geniş kapsamlı beyitler bulunur. Eserde Ögdülmış'ın aklı bilgiyi temsil etmesi ve eserin büyük bir bölümünün Ögdülmış'ın diyaloglarına ayrılması da bunu kanıtlar niteliktedir. Bilginin ve aklın kıymetini öne çıkarmak için gelecek nesile tembih etmek ve kendini anlatmak için söz söylemiştir. Yusuf, kitabın VI. bölümünde insanoğlunun değerinin bilgi ve akıldan geldiğini söyler, X. bölümünde bilgi ile aklın meziyet ve faydalarını söyler, XXVII. bölümde aklın tarifini söyler. Kutadgu Bilig değerler eğitimi açısından düşünüldüğünde içerisinde birçok değerle ilgili beyitler de buluruz. Dürüstlük, çalışkanlık, sorumluluk, yardımseverlik, iyilik etmek ve bunun fazileti, dayanışma, duyarlılık, sevgi, barış, vefa, misafirperverlik, bilime ve alime önem, hoşgörü gibi değerleri sayabiliriz. Eserin son bölümü olan E ek kısmında üç bölüm bulunur. Gençliğine acıyarak ihtiyarlığını söyler, zamanenin bozukluğunu ve dostların cefasını söyler, kitap sahibi Yusuf, büyük Has Hacib, kendi kendine nasihat eder. Yusuf has Hacib'in etkileri, Kemal Yavuz'un verdiği bilgiye göre, Mevlana, Yunus Emre, Erzurumlu İbrahim Hakkı, Gülşehri, Aşık Paşa, Fuzuli ve Nefi 'de görülmektedir. Yusuf'un sözleri daha sonraki Türk edebiyatında hayat bulmuş ve dillerde söylenip, gönüllere akmıştır. Buradan da Yusuf'un dile ve söze bu kadar önem vermesinin nedenini anlayabiliriz. Kutadgu Bilig bin yıldan beri elden ele geçerek muhafaza edilmiştir. Bu durum, nazmi eserin insanları kendisine çeken, bedii üslupta kurulan şiiriyet, kelimelerdeki fesahat ve belagat unsurlarından faydalanması maharetine dayanır. Örnek: Kalık kaşı tügdi közi yaş saçar, Özin kıldı mına öngi teg cihan. Dil bilim açısından, çok anlamlılık, metafor ve gramerleşme konuları açısından geniş çerçeveli araştırmalar devam etmektedir. Büyük bir emeğin ürünü olan Reşid Rahmeti Arat'ın çevirisi bu tarz yeni çalışmalara açık kapı bırakmıştır. Eser, içerdiği felsefi görüş ve ahlaki konular açısından hala araştırmaya açık bir cevherdir. Eser, her seviyedeki eğitim kurumlarında içerdiği değerler göz önüne alınarak değerler eğitimi kapsamında genç nesillere aktarılmalıdır. Kutadgu Bilig üzerine yaklaşık 200 yıldır çalışma yapılmaktadır. Eser üzerinde sadece Türk Dili ve Edebiyatı alanında değil; siyasetbilimi, psikoloji, sosyoloji, pedagoji, tarih ve tıp gibi bilim dallarınca da çalışmalar yapılmıştır. Devlet yönetimi, aile yönetimi ve kişinin kendi kendini yönetimi ile ilgili her türlü beşeri ilişki eserde ele alınmıştır. Bu da eserde hala keşfedilmesi gereken ve araştırma ilgisini besleyen gizemli noktaların olduğunu göstermektedir. Ayrıca eserle ilgili yabancı dildeki yayınlar çevrilerek dilimize kazandırılması edebiyatımız açısından önemlidir. felsefenin eseri okuyanları etkilememesi mümkün değildir. Bu entelektüel eser yalnız yazıldığı devir içinde değil bugünkü şartlar içinde de değerlendirilip okunacak bir eserdir. Yusuf Has Hacib 'in Türk dili ve kültürüne yaptığı hizmetin önemi ve değeri Kutadgu Bilig adlı eser okunduktan sonra daha iyi anlaşılacaktır. Özellikle yeni neslin hem edebi hem felsefi anlamda eserin zevkine varıp sabır ve sebat ederek okuması faydalı olacaktır. Günümüze kadar gelen bu kültürel miras nesilden nesile aktarılarak değerlerin korunması, unutturulmaması ve yaşatılması açısından da önem arz etmektedir. Bu eseri incelerken çok sayıda değerli çalışmalara ulaşıp okudum. Kutadgu Bilig ile ilgili muhatabının bilgi dünyasını zenginleştireceğini düşündüğüm çalışmaların bazılarını da aşağıda belirttim. Kaynak: Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig, çev. Reşid Rahmeti ARAT, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara,1988,477s. Beyitler: Reşit Rahmeti Arat tarafından yapılan tercümenin orijinal hali korunarak aynen yazılmıştır. Parantez içindeki sayılar beyit numarasıdır. Hacettepe Üniversitesi Almanca Biyoloji Öğretmenliği'nden mezun oldu. Aynı üniversitenin Fen Fakültesi Sistematik Zooloji Bölümü'nde yüksek lisans yaptı. TÜBİTAK Deniz Bilimleri Çevre Araştırma Grubu'nun projelerinde araştırmacı olarak çalıştı. Şiirleri halen Edebi Kültür Dergisi sitesinde yayınlanmakta."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/leyla-diliyle", "text": "Hasibe Çerko' nun 2015' te yayımlanan Leyla adlı öykü kitabında kullandığı anlatım dilini üç kelimeyle şöyle özetleyebiliriz: Kapalı, sessiz ve aykırı. Bugün bir metnin anlamının nerede aranması gerektiği sorusuna üç ayrı görüş cevap vermektedir. Birincisi anlamı yazarın zihninde, ikincisi eserin metninde, üçüncüsü okurda aramak gerektiğini iddia eder. ... Yazarın amacı olan anlamla, eserin anlamı aynı olmayabilir, bundan ötürü eserin yorumlanmasında son söz, eseri yaratan sanatçının değildir şeklinde bir görüşe yer veriyor Berna Moran, Edebiyat Kuramları ve Eleştiri adlı eserinin Sanatçıya Dönük Eleştiri bölümünde. Sanat felsefesi alanında derinleşen, sanatın tanımlanabilir olmadığını savunan Morris Weits' e göre, edebiyat, önemli bir kısmını kapalı anlamın oluşturduğu metinlerle kurulur. Platon' dan günümüze çeşitli karşıt görüşlerle tartışılagelen, metafizik felsefe ve psiko-analitiğin de konu edindiği edebi metne yönelik eleştiri kuramlarından, örneğin Derrida ve Saussure gibi önemli edebiyat felsefecilerinin öncüsü olduğu yapı-sökücülük yaklaşımı, eninde sonunda, metnin içinde saklı yapıları derinlemesine ayrıştırmayı önerir ve yazarın zihninde oluşan ya da söze dökülmüş metnin, yazıya aktarılandan daha güvenilir olduğu fikrinde uzlaşır. Küçük ve sessiz harflerle konuşan, sözcüklerin üzerinden zihninin ayak uçlarına basarak geçen Çerko, kaba dalgaların altındaki dip akıntılarda dolaşıyor. Martin Heidegger, susmanın da konuşma ve dinleme gibi varoluşsal bir imkan olduğunu savunuyor. Şuurlu, eylemci bir sessizlik: Sükut. Metin ile okuyucunun arasına girmemek; başka bir deyişle, zihnindeki metni okuyucu ile başbaşa bırakmak. Öykülerinde nesnel gerçekliklerin, tarihsel verilerin ve tabiata ait bilgilerin kendi bilincindeki yansımalarını aktaran yazar, sezgisel iç ve dış alem bilgi ve deneyimini bu altyapıya uyumlu bir alternatif dil ile ortaya koyuyor. Bu, yazarın kendi bilincinde özel bir gramer ve sözlük geliştirmesini gerektirmiş elbette. Alışılmışın, kalıplaşmışın uzağındaki bu anlatımın okuyucuyu şaşırtması doğal. Sözcükleri, hayatın sıradan akışı içindeki rollerinden daha üst bir renk ve derinlikte, çok boyutlu uçlarından yakalayan yazar, bir bakıma, ince bir örtünün altında uyuyan çocukluğunun yanaklarına dokunarak geçen esintinin dilini kullanıyor. Sözcük kök ve gövdelerine getirdiği denenmemiş yapım ve çekim ekleriyle, o çok bildik sözcükler hiç duyulmadık yeni formlarda karşımıza çıkıyorlar. Bu dili çözümleyebilmek için, morfoloji, fonetik ve semantik bilgisine hakim olmak yetmiyor tabii. Yazar, aynı cümle içinde bile zamanlar arasında geçiş yapıyor. Örneğin, şimdiki zamanı anlatan bir cümle ile geçmiş ya da gelecek zamandan bahseden bir cümleyi ansızın birbirine ekleyerek, okuyucunun önünde bir zaman izleği oluşmasının önüne geçiyor. Metin, okuyucuyu, alışkın olduğu zaman deneyiminin dışına çıkarıyor. Fantastik, okuyucunun, olayların olağanüstü mü yoksa tuhaf mı olduğuna dair yaşadığı kararsızlıktır Todorov' a göre. Leyla' da, baştan sona mitik, fantastik, masalsı anlatımlarla dekore edilmiş bir mekan tablosu var. Düşsel betimlemeler, kurgu içinde kurgu, bir alandan öbürüne; bir duygudan diğerine haber vermeksizin geçişler, tanıdık olmayan metaforlar, ilk o metin için tasarlanmış alegorilerle birlikte zihnin düş bahçelerinde gezinen bir şeffaf varlığın ayak sesleri. Okuyucu, tuhaflıkla olağanüstülük arasında kalakalıyor. Anlatımını kesintisiz bilinç akımı ve iç monolog tekniğiyle sağlayan Hasibe Çerko' nun öykülerinde derinde bir kurgu ve buna bağlı bir akış var aslında. İyi kulak verince, film rulosunun hareket halindeki sesini duyuyoruz; ama oyunun akış planına, oyuncuların kimliklerine, birbirleriyle ilişkilerine, içinde bulunulan mekana, eşyaya ve dekora ilişkin kimsenin eline verilmiş hazır bir metin yok. Yönetmenin de senaryosuz çalıştığını belirtmeliyiz. Başlangıçta vardı belki; ama zaman, eldeki bütün hazır metinleri, replikleri toplayıp ince hesapların çöplüğüne bıraktı. Maaşlı suflörler kovuldu. Geriye metne dökülmemiş, sınırı çizilmemiş izlenimler ve daha önce duyulmamış seslerin boşluğa çarpıp dönen yansımaları kaldı. O yırtılıp çöpe atılan senaryoda neler yazdığı da çok merak edilecek bir şey değildi açıkçası; çünkü zaman her istediğini bir kalemde unutturan gizil gücün adıydı. Görüldüğü gibi, bireye zamana oynamak dışında seçenek kalmamıştı. Heyhat, o mavi kar tanesi de eriyerek aramızdan çekildi. Yazarın, karakteri değil, muhtelif durumlarla yüz yüze gelen insanı öne çıkarma gayretinde olduğunu söylemeden edemeyiz. O insan, doğa, mekan ve zaman karşısında var olduğunun farkındadır; ama onun bir adım ötesindeki özünün sınırlarına da girer. Sartre' ın varlığın keşfi bahsinde de üstünde durduğu gibi, insan böylece var olmakla kalmayıp, var olduğunu anlar da. Çerko' nun öyküleri de, ben' in varoluş ve ölüm' ün yok oluş gerçeği arasına sığdırılmış; insanın varlığı ile özü arasında uzlaşım girişimleriyle sürüp gider. Kendi bilincinden yansıttığı görüngüler dünyasına dair olağanüstü tablolar çizen ve geliştirdiği özgün öykü diliyle uzlaşı dilinden, kamusal dilden çok uzaklarda ve bu yüzden kimi okuyucu için yadırganır nitelikte bir anlatım oluşturan; insanın aşklarını, yalnızlığını, kırgınlıklarını; hayatı anlamlandırma çabasını, kişisel ve toplumsal çatışmalarını, çıkmazlarını öne çıkaran; varlığı bu karmaşa içinde çözümlemeye ve özle buluşturmaya yönelen öyküleriyle iddialı bir basamakta duran Hasibe Çerko' nun ilgiyle okunacak daha nice öyküyle edebiyat merdivenimizdeki çıkışını sürdüreceğini öngörmek hiç de zor değil."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/lorem-ipsum-ya-da-gercekliler-turbulansi", "text": "Gerçeklik kelimesinde, gerçekliği aramanın, anlamanın, yorumlamanın ve tartışmanın nihayetsizliği asıl gerçeklik olsa gerektir. Hatta gerçekliğin varlıkla olan zorunlu ilişkisine de bakarak, Martin Heidegger'in Varlık ve Zaman'ında Varlığın yorumu ile ilgili çatışma yatıştırılamaz, çünkü henüz alevlenmiş bile değildir. Ve sonunda bu 'rasgele seçilecek' bir çekişme değildir; tersine çatışmanın alevlenmesi bir hazırlığı gerektirir. demesinden güç alıp, gerçekliğe dair tartışmanın da henüz başlamadığı için yatıştırılamayacağına bile hükmedilebilir. Bu nedenle hem varlıkla hem de gerçeklikle başı hiç hoş değildir felsefenin. Nitekim Mustafa Namık Çankı'nın Büyük Felsefe Lugatı'nda gerçeğin karşılığı olarak zikrettiği realite, vuku, vakı, tahakkuk, hakikat, hakikati hal, hakikati hariciye, hakikati fiiliye, şen'iyet, mevcudiyet, vücud, hariç, a'yanı mevcudat, alemi maddi, fiilen mevcud, nefsülemr... kelimelerindeki gibi varlık hakikat - gerçek/lik terimleri çoğu zaman birbirlerinin yerine geçerler.. Zikredilen terimlerin Tasavvuf'taki izlerini sürdüğümüzde de hemen hemen aynı sonuçla karşılaşırız. Şu farkla ki, Tasavvuf gerçekliğe fazla burun indirmez, onun meselesi gerçeğe göre manası daha genel olan hakikatledir. Gerçeklik, gerçek olma hali, gerçek olan şey demektir. Osmanlıcası \"şe'niyyet\", İngilizcesi realitydir. Eski Türkiye Türkçesinde doğruluk, dürüstlük anlamlarını taşıdığı da belirtilmiş Misalli Sözlük'te. 'Kertü' kelimesine yalnızca hakikatin olduğu yer anlamının verildiği Divanü Lugati't-Türk'teki örnek ise gerçeklik adına ilginç çağrışımlara gebedir: Ölmüş bir adam için 'ol kertü yerde ol': 'O yalnızca hakikatin olduğu, yalana izin verilmeyen yerde' denir\". Tietzenin gerçek: doğru, hakiki tanımına göre de \"gerçeklik\"i doğruluk, hakikilik olarak okumamız gerekmektedir. Gerçekliği Batılı formuyla, sanatsal bir faaliyetin gerçekçiliğe nispetini belirleyen bir terim olarak kullanıyoruz; sözlüklerde belirtilen doğruluk anlamını esas almayıp, onun asıl fiction'la / uydurma olanla ilişkisini kastediyoruz. Buradan şu ilginç sonuç çıkıyor: Her insanın muhatap olduğu fiili / gündelik gerçekliğin ötesinde her milletin, medeniyetin, kültürün kendi mensuplarına benimsettikleri gerçeklikler var. İnanca, zihniyete, kültüre, görme biçimlerine / terbiyelerine, toplumsal zevklere ve kullanılan teknolojilere göre özelleşen bu gerçekliklerin hakim veya başat kültürler tarafından güç itibariyle kendisinin gerisinde olanlara dayatıldığı ise zikredilmesi gereken ikinci bir hakikat olarak önümüzde duruyor. Ancak dayatma kelimesini burada siyaset bağlamında kullanmamız ve söz konusu etkinin asıl enfeksiyonla gerçekleştiğini belirtmemiz gerekir. Nitekim kendi milletimiz üzerinden dildeki ve zevklerdeki değişmeler de öncelikle bu türdendir. İnsanlığın tümünü kuşatan sanal gerçekliği de buna örnek olarak verebiliriz. Sanal gerçeklik hayal ve hakikatin ilgili teknoloji yoluyla kurgu düzeyinde yapılandırılmasıdır. Burada sanal kelimesine itibar edilmekle birlikte, onun yoktan var edilen, sonradan kazanılan bir şey olmadığını, bilakis ona esasını veren veya hareket kabiliyeti kazandıran, alan açan şeyler olarak hayal ile hakikatin zaten verili olduklarını söylemek durumundayız. Sanalın orta yerde, herkesin görüşüne, beğeni ve kullanımına sunulması bakımından sanki yeni bir gerçeklik düzeyi keşfedilmiş ya da ondaki yeni bir düzeye geçilmiş algısı yaratılmakta ve dolayısıyla buna verilecek itibar oranında öncelenen gerçeklikler meselesi ortaya çıkmaktadır. Yukarıda zikrettiğimiz gibi aynı zamanda kendisine mahsus yeni bir dil, zihniyet, zevk ve kültür de üreten sanal gerçeklik, Batı teknolojisinin bir tahakküm unsuru olarak artık insanlığın en popüler yönelimidir. Bu yönelimi ve etkilerini gençlerden izleyen ve öncelikle dil esasındaki sonuçlarını onların öykü ve şiirlerinden görmeye çalışan biri olarak en son, Selman Nuriler'in Şule Yayınları arasından çıkan Lorem İpsum adlı ikinci öykü kitabından fazlasıyla istifade ettiğimi belirtmeliyim. Daha kitabın adından başlayan ve öykü eleştirilerimde sıkça başvurduğum Jacques Ranciere'in Kurmacanın Kıyıları'ndaki Kurmacayı olağan deneyimden ayıran şey, gerçekliğin eksik değil rasyonelliğin fazla oluşudur. yargısındaki rasyonellikte fazlalık ifadesini yetersizleştiren bir durumla karşılaştım örneğin. Kitaptaki öykülerin Panoptikon ve Anamorfoz başlıklı iki bölümde verilmesi ise, beni edebiyatı biraz aşan ve sanatın bütünü içinde asıl karşılıklarını bulan terimlerin serüvenlerine yöneltmesi bakımından ilginçti. On öyküden oluşan Lorem İpsum'da, Fazla Gerçek; İltica; Lorem ipsum; Asansörde Bir Maske ve Karnıyarık adlı öyküler sanal gerçekliğe tekabül ederlerken, Öldüysem Öldüm adlı öykü üretilmiş gerçekliğe ; Bir Burun Hikayesi Daha; Süpermarket, Sezar Şükrü ve Niyet adlı öyküler ise gündelik gerçekliğe denk düşmektedir. Öykülerin içeriklerine değinmeden önce, tümü üzerinden şu tespitimizi iletelim: Selman Nuriler, öykülerinin ana malzemesini toplum olarak olumsuz sonuçlarını henüz üstümüzden atamadığımız COVID-19 salgınından devşirmiş ve o günlerin algısını, psikolojik tutumlarını ilgili öykülerinin sıkletlerine göre işlemiş. Simülasyonu yapılmış bir eylem oyununun Zeta uygulamasında, ortak amaçları nostaljik haz almaktan ibaret olan oyunculardan birinin diğerlerinden habersiz olarak yazılıma müdahale etmesiyle ortaya çıkan sanal problemin, aynı eylemin bizzat sokağa indirilmesiyle aldığı yeni boyutun ve bunun doğurduğu sonuçların anlatıldığı Fazla Gerçek adlı öyküde, sanal olanla sokakta olanın fakları kesişmeli, çatışmalı ve geçişli olarak işlenirken sanal tüfek, simülasyon, zeta gözlüğü, siber suç, sanal gerçeklik, gerçek eylem, sosyal medya, interneti kesmek, sanal ortamda öldürme özgürlüğü, yenilenen görüntü, gerçek hayat, alternatif gerçeklik, topluma yeniden kazandırılmak, bireysel aktivite, dandik simülasyon, simülasyona kaçmak, cihaz, bağlantıyı kesmek... vb. yeni ifadeler neredeyse bir entrikaya hiç ihtiyaç duymaksızın ilgili ortamı belirtmeye, işlemeye yeterli hale getirilmiş gibidir. Biz oflayıp puflarken Ulya odanın ortasında eğiliyor, kalkıyor, elindeki sanal tüfekle ateş ediyor, bir komutan gibi basit işaretlerle emrindeki sanal adamları yönetiyordu. 'Top benim,' deyip maçın kurallarını kendi belirleyen, uymayanları oynatmayan şımarık çocuklara benziyordu. Ama güçlü bir arzu vardı tavrında. Bazen yanaklarını şişirip nefesini birden bırakıyor, bazen 'Ov!' diye bir sevinç nidası çıkıyordu ağzından. Normalde sanal gerçekliğin içindeki birinin hareketleri, dışarıdan bakanlara komik gözükürdü, dalga geçilirdi onunla fakat Ulya öyle tutkuluydu ki gözlerini ve kafasını kaplayan cihazla bir süper kahramana benziyordu. cümlelerinde özeleştiriye açıkmış gibi duran sanal oyun tutkusu, Kafanıza taktığınız o şey olmadan tuvalete bile gidemeyecek hale gelmişsiniz! uyarısıyla sıradanlaşıyor ve gerçek dünyanın da bir simülasyon olup olmadığına dair sorulabilecek kimi önemli sorulara kurmacanın hareketliliği içinde imaen bir göndermede bulunulurken, asıl kitle / yığın psikolojisinin sanal ortam üzerinden işleyişi deyim yerindeyse teşrih masasına yatırılıyor. Nickname ile gerçekliklerini sanallığa yatıran ya da onunla gerçek varlıklarını perdeleyerek kimliksizleşen, -Heidegger'in kelimesiyle- herkesleşen oyuncuların haz arayışıyla başladıkları oyunu, sokaktaki herkese bulaştırması ve bunda da yine bir maksada, anlama tabi olmaksızın amaçsızlığı amaç edinme ya da eylem için eylem yapma niyetiyle yönetmeyi, kahramanlaştırmayı / kahramanlığı, korkuyu, ricatı, ihaneti, kaybetmeyi, sanalda kaybolmayı ve bulmayı... tatması, öte yandan sistemin denetim mekanizmalarının aynı sanal dünyayı büyük oyununun bir parçası haline gelmesi... söz konusu masadan elde edilebilecek ilk sonuçlar olarak öne çıkıyor. İltica adlı öyküde ise sanallık ve bunu da içine çekmek suretiyle şekillenen kurumsallığın bireyin sanal ilgi ve ilişkileri üzerinden işleyişi konu alınıyor. Karısıyla kızını arka fonu bilgisayar oyunu gibi görünen bir gerçeklikte, Sanki bir yolunu bulmuşlar da ekranın içine girmişlercesine kaybeden ve onların izini sürdüğünde sinematik bir gerçekliğin içine düşen ve kendisi de zaten yine bir takma ad yoluyla herkesleşmiş bulunan Deymos'un, dünyanın dört bir tarafından satın aldıkları mülklerle devletleşmiş bir yapıyla sonucu çaresizliğe çıkan mücadelesi, ailedeki kültürel ortam kaybının, yabancılaşmanın, dilsizleşmenin ve iletişimsizliğin izdüşümünde tahkiye ediliyor. Kitaba adını veren Lorem İpsum, Çiçero'ya ait \"Neque porro quisquam est qui dolorem ipsum quia dolor sit amet, consectetur, adipisci velit...\" / \"Acıyı seven, arayan ve ona sahip olmak isteyen hiç kimse yoktur. Cümleden terimleştirilmiş. Lorem ipsum, bir matbaa baskısında veya dijital baskıda yerine gerçeğinin geleceği bir ön-izleme formudur. Kendi geçiciliğinde asıl gerçek metnin ilgili yüzeyde nasıl görüneceğini gösterir. Bu yanıyla Lorem ipsum gerçeği temsil etmeksizin gerçeğe vekalet eder. Temsil etmez çünkü o, bir tür abra kadabra etkisiyle geçiciliğinden başka bir anlamı yüklenmez. Asansörde Bir Maske adlı öykü de Lorem İpsum'un temasından beslenmekle birlikte daha sade, daha bireysel bir minvalde mevzileniyor. Kırk dört yaşındaki Murat maske imalatında çalışıyor. Çocuğunu düşüren karısını evde depresyonuyla baş başa bırakarak işine gitmek için harekete geçen Murat'ın, asansörde Ortadan bükülmüş, telinde bir burun kalıbı çıkmış bir maske bulması; bu sayede Maskesiz bir yüzle ve yerdeki yüzsüz maskeyle karşılaşmasını konu alan öyküde, sair kişiler daha çok oturdukları katlarla ya da dairelerle kimlik kazanabilirken, Murat'ın tıpkı yalnız oyun oynamaya mahkum olan bir çocuğun kendisine hayali bir kahraman yaratarak onunla oynamasındaki gibi, İrem adında birini yaratarak onunla Hani şu gecenin ileri saatlerinde çatallanan sesiyle melankolik uykusuzlara yayın yapan radyocu gibi diyalog kurması, konuştukça kendi gerçeklerini daha da açması ilginç tanıklığı beraberinde getiriyor. Ayrıca öyküde, A. Ali Ural'a ait yaşlı bir lodostu taşan ayandan / alnı misinalar gibi karışık dizlerinin bir kaide olarak seçilmesiyle de özel bir aura yükleniveriyor. Bu yazıyı sanal gerçeklik üzerinden kurmamış olsaydık, sürreal ve yedeğinde bilinç akışı tekniğini peşinen yapıştırabileceğimiz bir öykü olan Karnıyarık'ta, monologlar düzeyinden adalet kurumu sistemine ve elemanlarına mahsus eleştiriler, birbirlerini açan ama aynı zamanda kendi üstlerine de kapan zihni ve fiili gerçeklik yoluyla makulleştirilerek anlatılıyor. Öldüysem Öldüm adlı öykü de teknik yönden Karnıyarık'la aynı minvalde değerlendirebiliriz. Öykücülüğümüzde benzerlerine kolayca rastlayabileceğimiz bu hayali kurmacaları, gerçekte imkansız olan bir durumu hayale sokmanın güzel örneklerinden biri saymamız daha doğru olacaktır. Sanalın değil katı bir gerçeğin gerçekliği içinde sunulan Bir Burun Hikayesi Daha adlı öyküye gelince. Öykünün adındaki daha vurgusundan anlaşılacağı üzere, önceden işlenmiş bir temanın izini sürüyor olsa da bu öykü kitabın şah öyküsüdür. Edmond Rostand, Gogol, Jorge Luis Borges ile Luigi Pirandello'nun epigraflarıyla zenginleştirilen bu öykü, bu bir.... hikayesi değil sınırlamaları eşliğinde hem malumatı eksiltmesi hem de muhtemel malumatı bu eksiltme yoluyla zihni planda / hayalen artırması bakımından özel bir yön taşıyor. Arızalılık psikolojisinden hasıl olan sertliğin, hırçınlığın, kırılganlığın merhamet, ilgi ve başarı yoluyla yumuşatılması, normalleştirilmesi ise öyküye ayrı bir yetkinlik kazandırıyor. Süpermarket, Sezar Şükrü ve Niyet adlı öyküler, gündelik hayatın akışı içinden yapılmış özel çerçevelemeler olarak gündelik gerçekliğin kurmacadaki düzeylerine üçlü bir tanıklığı sağlıyor. Lorem İpsum'daki öyküler için olumsuz bir bağ aradığımızda ise baskılanmaya ve irkilmeye de sebep olan polis, savaş, ölü, ceset... kelimelerini görüyoruz. Kitabın kazasız, ölüsüz, yarasız tek öyküsü: Karnıyarık! Kan, kusmuk, çiş, salya, çürük diş, kusmuk... vb. kelimelerin gerçekliği pekiştirme yönünden kullanılmasına elbette bir itirazımız olamaz ancak bu öykünün çöplük olmadığını hatırlatmamıza da mani değildir. Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/m-tevfik-fikret-sohbet", "text": "Hep tanzir ve taklit neticesi değil midir ki en çok edebiyat ile iştigal etmiş bir kavmin beş altı asırdan beri toplanıp gelen şiir eserleri içinde küçük büyük üç beş cilt divan istisna edildiği halde kalanlar o sanat ve marifet cevherleri- kimi parlakça kimi pek donuk- birer sahte numunesi olmak şaibesinden kurtulamamış. Makaleyi, lutfen inceleme nazarıyla kuşatılmış buyuran zevattan bazısı- sohbetlere zemin ve esas olmak üzere- aciz yazar tarafından ileri sürülen meseleler ve konuları önemsiz bularak Edebi Sohbet Yazısı başlığı altında yazılacak konular; mesela bir şahıs, bir hayat veya edebiyat asrının ayrıntılı açıklaması ve mahiyetleri ve meziyetlerinin açıklaması kabilinden olmak lazım geleceği yolunda fikir beyan ettiler. Buralarını araştırmak ve açıklamak bizim gibi acizeye değil- çevik kalemin himmetleri, sır saklamayı seçen, nice hikmetler ve hakikatlerin hazinelerini keşfetmek ve açığa çıkarmakta ustalığını ispat etmiş- faziletli muhakkiklere nasiptir. Bu şöyle dursun Batı edebiyatçılarının Etude litteraire umumi adını verdikleri o yoldaki geniş incelemeler sohbet dairesine pek de sığar mı bilemeyiz. Avrupa'da bu gibi incelemeler ve yazıların ne derecelerde gelişme ve genişleme göstermiş olduğunu söylemeye hacet yoktur fakat orada dahi causerie unvanıyla yazılan şeyler şundan bundan! tabirine uygun olacak şekilde çeşitli ve farklı ve çoğunlukla yazıldığı zaman ile özel bir münasebete sahip ince manalı konulardır. Etütler, kritikler, edebiyat veya fen tarihleri sohbetten farklı, tamamen başka şeylerdir. Hepsinin ayrıca şekli, tavrı, dili hatta yazarı olur ve bir başka ehemmiyetle yazılarak bazen ciltler doldurur. Sohbetler ise bunların hepsinden ayrı ayrı istifade payı almakla beraber zincirleme biryolda incelemeleri takip edip gitmez; şimdi bir müellifin kemalatını, şimdi bir telifin hatalarını söyler. Bugün okunan bir sayfadan açtığı bahsi üç yüz sene önce yazılmış bir fıkraya ulaştırır. Tam bir ciddiyetle edebi tenkite başladığı manzumeyi bırakarak bir kafiyenin arkasında dünyaları dolaşır, misaller getirir ki hatırlara gelmez... neticeler çıkarır ki mukaddimeden hiç beklenmez! Zaten musahabe sözü de bunu ifade etmiyor mu? Musahabe: Sohbet!... - Birader, falan mecmuanın bu haftaki nüshasını okudunuz mu? - Okudum, pek de beğendim. Hatta bazı noktaları hakkında sizin fikrinizi de sormak istiyordum. Yanınızda nüshası var mı? -Hayır olsaydı birlikte bir daha karıştırırdık. Bu mecmuanın en çok çeşitliliği ve içeriği hoşuma gidiyor. Fransızlar Revü tertip ve neşrinde hakikaten pek başarılıdırlar yahut başka dillere vakıf değiliz de- bize öyle geliyor. Büyük küçük, resimli resimsiz, günlük, haftalık, aylık ne kadar gazete ve dergi çıkarıyorlar... - Ne kadar ve ne mükemmel!... - Öyledir... Eko dö la sömenin 16 Şubat tarihli nüshasında bir bent vardı. Bunda neşriyatın çokluğundan, kitapların, dergilerin bolluğundan şikayet ediliyor, yalnız Paris'te günlük bin altı yüz kadar gazete yayımlandığı, basılan kitapların ise haddühesabı olmadığı söyleniyor ve deniyordu ki: Bereket versin paçavradan üretilen kağıtlar çok zaman dayanamayacağı için basılmakta olan kitapların yüzde üçü ancak iki üç asır görebilecek, diğerleri ise bir sınırlı bir zaman içinde yıpranıp mahvolacakmış!.. Yoksa gelecek nesiller ve torunlarımız için kütüphanelerimize girip de okumaya şayan kitap seçimi zor olacaktı. Zira herkes aklına geleni yazıyor: hem birçoğu sırf bir şeyi yazmış olmak, kağıt karalamak için yazıyor. - Kimler yazıyor acaba? - Bilemem. Çünkü hepsine imza konmuyor. İmzalı olarak yalnız Menemenlizade namına bir mektep kasidesiyle Cenap Şahabettin'in iki manzumesi, bir de Çocukluk diye bir tercüme var. Manzumelerden Şiir-i Mahzun unvanlı birinin şu parçaları pek hoşuma gittiği ezberledim: - Güzel!... - Size şaşırıyorum: İkiniz de bunları güzel diye okuyup geçiyorsunuz. leb-i pür-zehr, hoş selam gibi şeyler dikkatinizi üzerine çekmiyor bile. Halbuki leb-i pür-zehr, hoş selam terkiplerindeki tenafür-i huruf... - Ya sizin tenafür-i hurufunuzdaki telaffuz güçlüğü!.. - Ya usret-i telaffuzdaki çapraşıklık!.. Bakın, dikkat edilecek olursa lisanımızda hakkıyla tenafürden bağımsız iki söz söylenmeyecek. Bu böyleyken hala şiirlerimizden özellikle en iyilerin- şu uygunsuz tabir, bu terkip bir parça zayıf düşmüş, bu beyitte sekte var, şu kafiyede kuralına pek uygun düşmemiş- diye dikkate almak istemiyoruz. - Şimdi şu beyitleri okuyan bir zevk sahibi leb-i pür-teb, kuvve-i galib, düşmüşseler gibi tabirlerden dolayı bunları kusurlu saymaya nasıl kıyabilir? - Hayır, fikrimi anlatamadım. Ben demek istiyorum ki böyle güzel diye kabul olunacak şiirlerde hiç kusur olmasın... - Biz de anlatmak istiyoruz ki öyle ufak tefek zaruri müsamahalardan dolayı güzel şiirlere kusur bulunmasın! Hem ne hacet? Bu meseleler -edebi konularda zevk güzelliğinin hekimliğinin kabul ve tasdik edildiği günden beri düzeltilmiş olarak görülmüş olan- konulardandır ki tekrarı lüzumsuz sayılır. - Lüzumsuz dediniz de hatrıma geldi. Kayıtlı kafiyelere ne dersiniz? - İnsan muktedir olduktan sonra niçin marifet göstermemeli, derim. Safa Bey, bizim basit kafiyele ile yazdığımız şiirlerden daha ahenklilerini daha mükemmellerini mukayyet kafiyeler ile söylemeye muvaffak oluyor. Kendisi bu muvaffakiyet ve meziyetinden istifade etmekte haklı değil midir? Hünerli bir sanatkar güzel sanatlarda temel esas olan zevki ihlal etmemek şartıyla istediği kadar uydurma yapmayı tercih edebilir. Tabiat öyle bir letafet ahengidir ki en mükemmel zevk onunla güzel bir koku şeklinde belirir. - Ben şunu da ilave etmek istiyorum: Eğer uydurma cevaz olmasaydı edebiyatta bu kadar sanat ve mecazlı yer de olmazdı. Sanatperest olmalı, şu kadar ki mesela kayıtlı kafiyeler ile şiirlerin nazmını adet edinenler kayıtçılığı -başkalarının adi kafiyelerle yazılmış eserlerini kafiyeli saymayacak derecede- ileriye götürmemelidir çünkü o zaman lüzumsuz gereksiz şeylerle uğraşmaya razı olmakla da kalmış olmazlar! - Hakkınız var fakat o kadar teklifçilik edecek bir tabiat tasavvur olunamaz. İşte üç arkadaş arasında vuku buluşunu takip ettiğimiz şu sohbetçik bir edebi sohbet yazısıdır ki bu heyetle istenilirse sözlü farz edilebilir. Yazar bunu olduğu gibi kaydedip yazma yahut manasını alarak özel bir makale şeklinde düzenleme ve bilgilendirme ile okuyucuların gözlerinin önüne koyarsa sohbet yazıcılığı görevini yerine getirmiş olur. Demek isteriz ki sohbet esasen yazılı bir karşılıklı konuşmadan başka bir şey değildir. faydalı sonuçları olan edebi incelikleri ve hikmetleri pek iyi ihtiva edebilir. O, tabiatın bir gezinti yeri, bir fikir bahçesidir ki; gönüldeki meydanı uğraş yeri değil, Ufacık ara sözümüz burada son buldu ama Eserlerin taklidi hakkında başladığımız sohbet yazısına devam için de yerimiz kalmadı. Artık o faslı bir başka sefer özetleriz. Tevfik Fikret'in Servet-i Fünun'da kaleme aldığı Muhasebe-i Edebiye başlıklı dizide yer alan bu yazının başlığını, muhtevasına dayanarak biz belirledik. Yazının aslında başlık bulunmamaktadır. 1994 yılında Sivas'ta doğdu. İlköğretim ve liseyi Sivas'ta okudu. Sivas Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmenliği 2016 mezunu. 2017 yılında Sivas Cumhuriyet Üniversitesi İslam Tarihi ve Sanatları Bölümü Türk İslam Edebiyatı ABD'de yüksek lisansa başladı ve 2020'de mezun oldu."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/manevi-kilolardan-kurtulalim", "text": "İnsanoğlu, her zaman ideal bir kiloya sahip olmak ve daha orantılı bir vücuda kavuşmayı ister. Bunun gerçekleşmesi için de yaşamında bazı değişiklikler uygular. Kalorisi düşük yiyecekler tüketmek, spor yapmak, fast food gıdalardan kaçınmak, düzenli uyku uyumak bu değişikliklerin bazılarıdır. Alıştığı hayatın tam tersi olan ve yeni alışkanlıklarla dolu bu hedeflere uyum sağlamak, elbette kolay olmamaktadır. Peki, bütün zorluklarla baş edip hedeflerine ulaşınca ne kazanmış olacak insan? Başta da belirttiğim ideal kilo, daha ince bel, fit bir vücut, elbiselerin daha güzel durması ve en önemlisi sağlıklı bir hayat. Zaten dünya üzerinde yaşayan kilolu veya zayıf insanların tümü ideal bir kiloya sahip olmayı ister. Bunun aksini isteyene daha rast gelinmemiştir. İnsanın hayatında uyguladığı bu uygulamalardan sonuç olarak ağırlıkların ve fazla kiloların olumsuz bir etki oluşturduğunu görüyoruz. Yukarıda bahsettiğim tüm tedbirler insanların dış görünüşünü düzeltme ve toplum içinde rahatça yer alma çabalarının bütünüdür. Yani, maddi dünyamızın uğraşlarıdır. Peki, insan manevi kilolarından kurtulmayı hiç düşünmüyor mu? Bu sorunun cevabı büyük çoğunlukla olumlu değildir. Hangi inanca bağlı olursa olsun veya hiçbir inanca sahip olmadığını söyleyenlerden bile bu zor ama imkansız olmayan hedefe ulaşanlarda az sayıda değildir. Peki, manevi kilolarımız nelerdir bunlardan bahsedelim. Manevi kiloların başında gelen ilk olumsuzluk kötü düşüncelerdir. Herkesi, her şeyi olumsuz bellemek, hatta her olaydan bir karamsarlık çıkarmak bardağın hep boş tarafından bakmaktır. Tüm bu düşüncelerin üzerine bunları kimseyle paylaşmayıp kendi iç dünyasına hapsetmek insanların manevi bir yükün altına girmesine sebep olmaktadır. İkinci manevi kilo, millet ne der korkusudur. Bu düşünceye sahip insanlar herhangi bir şey yapmadan önce çevremdekiler ne düşünür diye düşünmesi ve harekete geçemeden düşüncesini içine atması ve saklı tutması olayıdır. Bu tip insanların da çok ağır bir manevi yük altına girdiği aşikardır. Bu yazımda değineceğim son manevi yük ise hayır! diyemeyen insan tipidir. Bu yapıya sahip insanlar, utangaç bir mizaca sahip olup, kim bir şeyler talep eder ve isterse evet demektedirler. Hatta bazen kendileri ve çevredeki insanlar için bile olumsuzluk oluşturacak isteklerde bile hayır! diyememektedirler. Bu davranışın sonucunda ise insanlar istemeyerek, utandığı ve kendini ifade edemediği için evet demek zorunda kalmakta, büyük bir pişmanlık duyarak içine atmaktadırlar. Bu durumunda sonucu olarak iç dünyasına yeni bir manevi kilo ve yük biriktirmiş olmaktadırlar. Burada daha bahsedemediğim birçok manevi ağırlıklar sonucunda insan, iç dünyasına kapanık hale dönüşmekte ve depresyona girmektedir. Sıcak hava balonları misali ağırlıklar bağlanmış ve yerden yükselemeden durmaktadır. Halbuki aynı o balonlarda ki gibi ağırlıklar ve yüklerin atılmasıyla havalanacak ve kuş gibi hafif olacaktır. 1994 Şanlıurfa doğumlu. Halkla İlişkiler ve Tarih bölümü mezunu. Şiir ve deneme yazıyor. Halihazırda Adalet Bakanlığında olarak görev yapmaktadır."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/mebde-ve-ma-d-in-serhi-ile-ilgili-siir-yazmak", "text": "Sen de bir hazinenin kapısını aç, Ve onun kapısından cevher ve inciler saç. Mebde' ve Ma'ad'ın şerhi ile ilgili şiir yaz ki, Karanlıkta altından daha beyaz bir kitap olsun. Bunu diyen akıllı, her bir feleğin, Yukarıda ayrı ayrı aklının, cisminin ve nefsinin olduğunu söyledi Yukarıda ki dizeler Gülşehri'nin Felek-name adlı eserine aittir. Kelam ilminin en temel konusu olan mebde ve ma'ad konusunun işlendiği kitap, insanın nereden geldiğini ve nereye döneceğini anlatmak için kaleme alınmıştır. Eserin 1439 yılında istinsah edilmiş tek nüshası Ankara İl Halk Kütüphanesi'ndedir. Eser Saadettin Kocatürk tarafından doçentlik tezi olarak çalışılmış, Farsça metni ve Türkçe tercümesiyle birlikte Gülşehri ve Felek-name adıyla 1982 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından neşredilmiştir. Gülşehri Anadolu'daki Türk edebiyatının kuruluş evresinin sanatkarlık açısından bakıldığında Yunus Emre'den sonra zamanının en heyecanlı şairi ve en usta sanatçısıdır. Gülşehri'nin adı şuara tezkirelerinde geçmez. Ne var ki Keşfu'z-zunun ve zeyilleri, Osmanlı Müellifleri, Sicill-i Osmani ve zeyilleri, Kamus'l-a'lam gibi daha yakın dönemlerde yazılan biyografik ve biyo-bibliyografik eserlerde de (Köksal, M. F: Tullis Journal.2016) Gülşehri'den bahsedilmemesinin izahı zordur. Gülşehri'nin hayatı, ailesi ve öğrenimi hakkında fazla bir bilgi yoktur. Onun hayatı hakkında bilinenler ise, sadece eserlerindeki ve sayıları çok az olan gazellerindeki bazı kayıtlardan başka, kendisinden hemen sonra yaşayan birkaç şairin şiirlerindeki bilgilerdir. Gülşehri'nin doğum ve ölüm tarihleri de bilinmemektedir. XIII. yüzyılın ikinci yarısı ile XIV. yüzyılın ilk yarısında ömür sürdüğü kesin olan Gülşehri'nin bu bilgilerinin hemen hepsi eserlerinden yola çıkılarak tespit edilmiştir. Araştırmacılara göre en değerli eserlerini yazdığı Kırşehir'de1317- 1318 den sonraki bir tarihte vefat etmiştir. Adının Ahmet mi, Süleyman mı olduğu konusunda da detaylı araştırmalar yapılmış, ortaya konulan bilgi ve bulgular ışığında, Mantıku't-tayr'dan yola çıkılarak ulaşılan Gülşehri'nin asıl adının Ahmet olduğu kabul edilmiştir. Hulvi'nin bir eserinden yola çıkılarak Gülşehri'nin Kırşehir'de yaşadığı bilinmektedir. Şairin Gülşehri mahlasını Kırşehir'in eski adı olan Gülşehir'den almıştır. Ayrıca Saadettin Kocatürk Kırşehir'de yaptığı bir araştırmada Gülşehri'nin halk arasında Günnasır Baba veya Gülşehri Baba adıyla anıldığını tespit etmiştir. Onun her ne kadar Mevlana'nın ölümünden sonra Sultan Veled tarafından mevlevliği yaymak ve Mevlevi dergahını kurmak üzere Kırşehir'e gönderildiği söylense de bu durum henüz kesinlik kazanmamıştır. Birçok vesilelerle Mevlana 'nın çok etkisinde kaldığı belirtilse de şairin Mevlevi olduğunu doğrulayan bir kayda gerek Mevlevi kaynaklarında, gerek silsilenamelerde, gerekse kendi eserlerinde rastlanmamıştır. Eserlerinden Gülşehri'nin İslami ilimler ve tasavvuf bilgisi yanında mantık, matematik, felsefe ve zamanın astroloji bilgisine de sahip olduğu anlaşılmaktadır. Eserleri didaktik ve sufiyane olmasına rağmen dili sade ve temiz, üslubu itinalı ve canlı, nazmı ise devrine göre oldukça pürüzsüzdür. Eserlerinde dil ve gramer bilgisine hakim olduğu bu konuda iyi bir eğitim aldığı anlaşılır. Tüm bunlar şairin usta sanatçı olduğunun göstergesidir. Gülşehri, eserlerini zamanın edebiyat ve şiir dili olan Farsça ve Türkçe ile yazmıştır. Farsça kaleme alınmış eserleri ile o zamanın edebiyatında önemli yer tutan Farsça manzum ve mensur eserlerin Türkçeye tercümeleri ve birkaç gazeli vardır. MANTIKU'T-TAYR: Gülşehri'nin Türkçe olarak yazdığı en büyük eseridir. Şairin metnin bir beyitinde Gülşen-name ve Gülşen adlarıyla da andığı bu mesnevi, Türk dilinin Anadolu'da kaleme alınmış büyük eserlerinin ilklerinden olması bakımından da çok önemlidir. Feridüddin Attar'ın aynı addaki eserini esas alarak yazdığı, Mevlana'nın Mesnevi'sinden, Kelile ve Dimne'den aldığı hikayelerle, ayrıca zamana ait birçok sohbet ve şikayetlerle genişleten şair eserinde iyi bir nazım şekli, zengin bir muhayyile ve temiz bir dil kullanarak iç güzellik bakımından zamanının en üstün eserini yazmıştır. Bu eser vahdet-i vücut inancını işleyen alegorik bir mesnevidir. 'ARUZ-I GÜLŞEHRİ: Farsça olarak yazılmış on altı varaklık küçük bir risaledir. İlk dokuz varakta çeşitli aruz kalıplarının terkip ve teşkilinden bahsedilirken geri kalan yedi varakta bu kalıplara uygun varaklara yer verilir. KASIDE VE GAZELLERİ: Gülşehri'nin bu alanda yedi parça şiiri mevcut olup daha ziyade gençlik çağında yazdığı tahmin edilmektedir. KERAMAT-I AHI EVRAN:167 beyitlik Türkçe bir mesnevidir. Edebi ve tarihi bakımından çok değerli olup ilk Türkçe eseridir. Eserde Ahi Evran, cömertliği ile tanınan Hatim et- Tai ile mukayese edilmiş ve Ahi Evran hakkında bilgi verilmiştir. KUDURI TERCÜMESİ: Mantıku'u-tayr'ın beyitlerin şairin Kuduri el Bağdadi'nin el Muhtasar adlı Arapça eserini nazma çektiği anlaşılmaktadır. Ancak henüz bir nüshasına rastlanmamıştır. FELEK-NAME: İlhanlı hükümdarı Gazan Han'a sunulmak üzere 1301 yılında Farsça olarak mesnevi tarzında ve fa'ilatün fa'ilatün fa'ilun kalıbıyla kaleme alınan manzum bir eserdir. Gülşehri'nin yaşadığı dönem siyasi karışıklıkların olduğu, insanların dünya huzurundan umudunu keserek bedene değil ruhi aleme önem verdiği, huzuru ahirette arayan, tasavvufi düşüncenin ağır bastığı bir dönemdir. Bu şartlar altında pek çok şair eserlerine az veya çok sufiyane bir renk vermiştir. Felek-name'nin beslendiği kaynaklardan biri Kur'an-ı Kerim'dir. Kur'an-ı Kerim'in Bakara suresi 28. ayetinin meali şöyledir: Allah'ı nasıl inkar edebiliyorsunuz ki, ölü iken sizleri diriltti! Sonra sizleri yine öldürecek, sonra sizleri yine diriltecek! Sonra döndürülüp O'na götürüleceksiniz. Bu ayet Felek- name'deki Mebde ve Ma'ad kavramlarını destekler. Yine Kur'an-ı Kerim'in Taha suresi 55. ayetinde Sizi o topraktan yarattık, yine sizi ona iade edeceğiz ve sizi ondan bir kere daha çıkaracağız. Buradan da anlaşılıyor ki Felek-name'de Kur'an-ı Kerim'in ayetlerine birçok telmihin bulunması beslendiği kaynağa delildir. Felek-name'nin diğer bir kaynağı da Mesnevi'dir. Çünkü hemen her şairin kendisinden önce yüzlerce defa tekrar edilmiş belli kalıpların, belli telakkilerin, belli mecazların, belli duygu ve düşüncelerin etkisinde kalması doğaldır. Şairin yaşadığı dönemde hükümdarlar astronomi, rasathane ve takvim bilgisine önem vermekteydi. Gülşehri'nin rasathanede çalıştığı ya da eğitim gördüğüne dair kesin bilgi yoktur. Fakat astronomi bilgisine sahip olduğu yazdığı eserin içeriği ve adından anlaşılmaktadır. Şairin yaşadığı zaman, çevre ve ilimler de Felek-name'nin yazılışını besleyen kaynaklardır. sorusuna cevap arar. Başı ve sonu olmayan bu köşkteki gök ehli ile yer ehlinin kimler olduğunu açıklığa kavuşturmak ister. Yer ehlinin de kimler olduğunu söyle. Ulvi ve süfliden görülen o şey, Şair ulvi alemden süfli aleme gelenlerin, gelmeden önceki durumlarını ve süfli aleme niçin geldikleri Felek-name'de belirtir. Gülşehri her bir feleği şehir yapar, fesatlıklar ülkesinin durumuna değinir, sonra da ölüm ve hayatı açıklar. Ey aziz sevgili o kadar çok da, Bizden azizin tatlı sözlerini istedi ki, her bir feleği bir şehir gibi yaptık. Gülşehri geleneğe uyarak zamanın padişahını över. Bunu şu beyitlerden anlıyoruz. Feleklerin sultanı gibi şöhret sahibi olur. Özellikle, yeryüzünün güneşi ve dünyanın ayı olan, Eser tasavvufi olduğu kadar didaktik ve ahlaki bir eserdir. Gülşehri diğer mutasavvıf şairler gibi tasavvuf konusunu yaygın olarak işlememiştir. Sana'i, Attar, Mevlana ve diğerleri aşkı akla tercih ettikleri halde, Gülşehri aklı aşka tercih etmiştir. Allah'a ulaşmak ve ilahi hakikati kavramak için aklın rehberliğini kabul eden Gülşehri, akıl bizi maddi alemin hududundan çıkarıp manevi ve ulvi alemin hudutlarına kadar götürebilir ve oradan öteye geçemez der. Bundan sonra aşkın rehberliğini kabul eder. Ruh ve ulviler arasında münazara şeklinde uzayıp giden konunun esası insandır. Bu dünyaya fırlatılmış olan insan, değişime uğramış bütün varlıklar gibi, hiçbir vakit dönemeyeceğini tahmin ettiği aslını aramaktadır. İnsan bu yeryüzüne fırlatılmışlığı ve arayışı içinde yalnızdır, çaresizdir. Çünkü o kendi isteğiyle bu dünyaya gelmemiştir. Aynı şekilde bu dünyayı terk edişi de kendi isteğine bağlı değildir. İşte bütün bunları oluşturan güç Allah'tır der Felek- name'de. Gülşehri'ye göre hayat, insanın bilgili, şuurlu ve idrak sahibi olmasıdır. Ölüm ise şuursuzluk ve idraksizliktir. Bilgi derecesine göre insanın hayat tarzı da değişmektedir. İnsanın iman derecesinde bilginin önemli rolü olduğunu söyler. Eserde Gülşehri, yaratıkların en ulvisi olan insana başlangıcının neresi ve dönüşünün nereye olacağını öğretmektedir. Ona göre insanları anlamlı kılan, ilahi yüceliği devamlı olarak aramasıdır. Bu arayışta insana nefsinin esiri olmaması, aklının ve ilahi aşkın esiri olması öğütlenir. Bunu aşağıdaki beyitlerde görebiliriz. Biz ne cismimiz, ne de canımızla yaşıyoruz, Rehavi makamında diğer bir şarkı söylüyordu. Zira Nevruz makamından ancak Dügah makamına geçilir, Felek-name'de işlenilen konu insan ve insan ruhudur. Eserde diğer ilimlerden bahsetse de yine onları insana ve insan ruhuna hizmet ettirir. Böylece şair özde konu bütünlüğünü sağlar ve iyi bir kompozisyon ile hikayenin akış bütünlüğünü korumuş olur. Bu durum hikayenin veriliş tarzından kaynaklanır. Konu ve esas tema ile üslup arasındaki bağ dil ile sağlanmıştır. Başka bir deyişle şair ulvileri, ruhu, hayvanları, müzik aletlerini dile getirmiş konuşturmuştur. Onlara beşeri ve psikolojik özellikler yüklemiştir. Ana temalardan biri olarak ruha ölüm duygusunu yoğun bir şekilde yerleştirmiş ve bütün hikayenin özüne gizlemiştir. Çeng Rehavi makamında ayrı bir çalgı olur, Neyin Rast makamında sesi ayrı bir özellik taşır. Felek-name'de şair dini ve efsanevi motifleri de kullanmıştır. Çoğunlukla tevhit ve münacat bölümlerinde Allah ve Peygamber inancı, tasavvufi kavramlar karşımıza çıkar. Hint İran ve İslam kültürün den etkilendiğini Kaf Dağı, Simurg, Anka, Burak gibi efsanevi motifleri beyitlerinde kullanmasından anlıyoruz. Gülşehri, devrin ilimleri ile ilgili birçok ıstılah ve tabiri, eserindeki tasvirleri, düşünce, his ve hayalleri daha iyi ifade etmek için kullanmış olsa da şair, devrin gerektirdiği ilimlerin bilgisine sahiptir. Bu da eserin ikna edici özelliğini artırmıştır. Aşağıdaki beyitlerin satır aralarında Gülşehri'nin ontoloji, epistemoloji ve vahdet-i vücud konularına hakim olduğu anlaşılır. Eskisinden daha cahil olduğun ortaya çıkar. Bir ol dedi ol deyişiyle senin gibi yüzlercesini yaratanı, Şairin kendini çok çeşitli ilimlerde yetiştirmiş bir kültür adamı olduğunu şu beyitlerde görebiliriz. Sıır-ı cüz-i'yi de baştan başa toplamış. fıkıh, tefsir ve Usul-ü din, Her toplantı ve tören yerinin süsüdür. Riyaziyede ve ilahi ilimlerde itibar sahibi, Menazır ve meraya bilgisi için klavuz, Geometri bilimi için geçerli, Öklit teoremini çözmekte yararlıdır. Özellikle hey'et ve nücum ilimleri yanında, Gülşehri'nin zamanın ilimlerini yakından takip ettiğini gösteren diğer beyitler. Söğüt yaprağından biraz, elma yaprağına benzer şekilde, Onun dönüşü de hiçbir şey değildir. Bu mavi göğün dönüşünü tekrar bil, Ki bu dönüş gündüze eşit oldu. Oğlak burcunun yanında bulunan Şimal Yıldızı gibi. Bunların hesabı ve tanımları meselesi yoluna konunca, Benim asıl önem verdiğim ilim, mantık, ilmi olacak. Gülşehri'nin Astroloji ile ilgili verdiği bilgileri devrin astroloji bilgisi ve mantığı çerçevesinde değerlendirmek gerekir. Şair yeryüzünü yedi iklim olarak tasavvur eder. Yedi iklim görüşü yedi felek ya da yedi yıldız kavramı ile bağlantılıdır. Yedi gezegenin yer aldığı yedi felek onun etrafında döner. Her bir felekte sırası ile Ay, Utarid, Zühre, Güneş, Mirrih, Müşteri ve Zuhal yıldızları bulunmaktadır. On iki burcun bulunduğu sekizinci felek ise bu yedi feleği tamamen içine alır. Gülşehri feleklerin hikayesini anlatırken ruhun geçtiği feleğin özelliğine değinir. Bu esnada dünyayı nasıl gördüğünü ortaya koyar, tasavvufi anlamlarından bahseder. Orası Hz. Muhammed'in meskun olduğu yerdir. Emir sahibinin cennetinden başka bir yer değildir ey aziz! Peygamberlerin cennet-i Aden'inden başka yer değildir. Kimyalarla dolu olan o altıncı felek, Rüzgar ve yeşilliklerle dolu olan beşinci felek, Ve cennete vakıf olan ariflerin cennetidir. İkinci felek de daima abidlerin cennetidir. Burada halk onun dilinden ve elinden emniyettedir. Ay feleğinin kapısının üzerinde yedi cehennem vardır, O dört anne ve üç çocuk sayılabilir. Herhangi bir kimse feleğin üzerindeki cennette istirahat ederse, Şairin astroloji ilmiyle ilgilendiğini burçlardan bahsetmesinden de anlayabiliriz. Onun kısmetinin hepsi de rüyasız oldu. Ey yüce kişi Yay sahibi Balık'tır, Bir vebali ve burcu Başak burcunda, Onun sarayı hem Akrep ve hem de Hamel'dir. Şerefinden Oğlak burcunda sevinçli ve muradına ermiş durumda, Ve inişten ötürü ayaklar altına düşmüş vaziyette, Aslan burcundan o korkusuzluk ve ıstırapsızlığın zirvesindedir. Hipokrat'ın hikayesi başlıklı beyitlerinde hem bedenen hem ruhen sağlıklı yaşamanın yolları anlatılır. Sıhhatin sana gerekli ise, perhiz et. Tasavvuf bilgisi kitabın tamamına hakimdir. Alegorik beyitlere sıkça rastlanır. Beyin helva ile iyi olduktan sonra, Bu dört analı, dokuz babalı dünyanın, Altı yüzlü yedi başlı ejderhası vardır. Onun her bir başı yüz binlerce ayak kesti, Her yüzü de her yerde yüzlerce perde parçaladı. Gülşehri Türk edebiyatında mesnevi hikayelerinin ilk tercüme ve şerh edicisidir. Şair Felek- name'de hayvan hikayelerine yer vermiştir. Bu açıdan Türk fabl edebiyatının Anadolu'daki ilk şair ve yazarın Gülşehri olduğu görülür. Hikayelerinde tabiatı algılama ve tasvir gücü, sorulu ve cevaplı ifadeleri üslubunu yansıtır. Altınla süslü bir sarayın ortasında şunu söyledi. Bir kedi bir farenin deliği başında, Deliğin kapısında fare o kadar hareket etti ki, Kedinin kuyruğunu ateşte eritmiş gibi. Ey hüner ve kahraman arayan fare, Aslanın kölesi olan ben senin kölen kediyim dedi. Bu oyunun, Bu hikayenin ve bu işin arkasından, Yüz adet ayak ücreti riyasız ve hilesiz, Elli adet helva kıymeti de benden alırsın. Fare, şayet bu oyunun içinde hataya düşülmezse, Sıcaklık ve soğukluğu işmiş gibi biriktirdi, Eserin ilerleyen bölümlerinde, insanın beş duyusu ile yol gösterici olur. Örneğin kulak sayesinde marifet toplar, burun sayesinde gizli misk aşikar olur. Gülşehri'ye göre beş duyu ile elde edilenler geçicidir. Akıl yolu ile elde edilenler kalıcı ve süreklidir. Gülşehri hikayelerinin ve beyitlerinin sonunda Felek-name'ye göndermeler yapar. Bu göndermeler bize Felek-name'nin okunması gerektiğinin yolunu açar. Bu kadar gizli kilitleri açabilecek anahtar, Bu göz, kulak, el ve ayak gidince, Ki her bir gafilin gönlü kendi durumunu bilsin, Gülşehri'nin kendisi bu gamı ayan beyan, Felek-name'yi de her an kulağına küpe et. Ruh diye adlandırdığımız bu insan nefsinin, Gülşehri'nin coşkusu zevkten başka bir şey değildir. Din ve adalette talebelik yapan her kimse, Alimin nasihatini can kulağı ile dinle ki, Gülşehri gibi bir kimsenin talebesi olma, İlim arayıcı ol ve amele bağlan. Gülşehri eserin son kısmında ruha devrini tamamlatır. cehennemden emin olur. Herkesin imdadına yetişen bir şeyi vardır, Gülşehri 'nin, Felek-name'nin yazılışında kullandığı dil ve üslup okuyanları etkileyecektir. Bu entelektüel ve tasavvufi eser önemli bir kültürel mirastır. Okuyucu tasavvufi anlamda eserin zevkine varıp sabır ve sebat ederek okuması faydalı olacaktır. Büyük eserler insanların gönlüne hitap ettiği sürece büyüklüklerini muhafaza ederler. Günümüze kadar korunarak gelen bu kültürel miras nesilden nesile aktarılarak değerlerin korunması ve yaşatılması açısından da önem arz etmektedir. Kaynak: KOCATÜRK, S.1982, Gülşehri ve Felek-name. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları. Ankara.350s. Beyitler: Doç. Dr. Saadettin Kocatürk tarafından yapılan tercümenin orijinal hali korunarak aynen yazılmıştır. Felek-name'nin bugün Milli Kütüphane koleksiyonlarında bulunan 06 HK 817 Numarada kayıtlı biricik nüshasının kazınıp ve karalanarak önemli bilgilerin yok edildiği kısımları. Hacettepe Üniversitesi Almanca Biyoloji Öğretmenliği'nden mezun oldu. Aynı üniversitenin Fen Fakültesi Sistematik Zooloji Bölümü'nde yüksek lisans yaptı. TÜBİTAK Deniz Bilimleri Çevre Araştırma Grubu'nun projelerinde araştırmacı olarak çalıştı. Şiirleri halen Edebi Kültür Dergisi sitesinde yayınlanmakta."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/meczup-sair-butun-saksilardan-sen-mi-sorumlusun-bahcivan", "text": "Kopma adlı filme düştü içimdeki geyik. Tony Kaye'nin yönettiği Fransa yapımı film 2012 de gösterime girmişti. Dünyadaki tüm saksılardan kendisini sorumlu tutan bir bahçıvan olabilir mi? Karşılaştığı tüm insanlara elini esirgemeyen Henry, Gloria Kasırgası sırasında tatil olan okul nedeniyle öğretmenliğe iştahlanmıştı. Ofisteki işini bırakıp hayatına renk katmak için öğretici olmaya karar veren bu adamın bir çok sorunları vardı. Bu durum başka insanlara yardım edişini elbette engellememeliydi. İnsanın bilinciyle karakteri arasında bir paralellik var mı?sorusuna cevap ararken, görünen köye de kılavuzun lazım olduğunu, Detachment filmi izleyenlere tasdik ettirir. Henry, Queens'te bir ortaokulda 30 yaşında işe başlar. Bu okuldaki öğretmenlerin bir farklılık meydana getireceklerine inanır. İnsanın zor olan şeyleri öğretebilecek bir yol arkadaşına her zaman ihtiyacı vardır. Bazen Henry'nin dediği gibi bir dolarlık banknot gibi insan elinde dolaşır dururuz. Bu bizi kötü duruma düşürmeyebilir. İmge diline sahip bir adamın şu ifadeleri bizi gizemli dağlara çıkarır. Carol, okulun müdürüdür. Ama çalıştığı kurumda her şey ters gitmektedir. Dr. Heart, okula gelip Carol'la bir konuşma yapar. Okulun eyalet puanının düştüğünü o yüzden tüm huysuz öğrencilerin bu okula geldiğini söyler. Tüm okullar, ebeveynlerin kucaklarından alınıp kendisine konulan koca bebeklerin beşikleridir. Henry Barthes kenar mahalle okulunda öğretmenlik yapmıştır. Carol, Henry'nin bu tiplere aşina olduğunu düşünerek, öğrencilerinin çoğunun vasatın altında olduğunu, onları bunun üstüne çıkarması gerektiğini söyler. Barthes, 11 A ingilizce sınıfına girer, ismini söyledikten sonra tek bir kuralının oduğunu öğrencilere anlatır. Eğer derse katılmak istemiyorlarsa dersten çıkmaları gerektiğini bildirir. Sınıf ağzı karalarla doludur. Lanet bir homo, lezbiyen sürtük, ahbap, g.. herif laflarını görgüsüz öğrenciler sınıfta rahatça söylerler. Bir öğrencisinin sınıftan çıkmasını söyler. Bir kağıt çıkarıp kompozisyon yazmalarını ister. Konusu şudur: Öldüğünüzü farzedin, arkanızdan aileniz ya da arkadaşınız hakkınızda ne konuşur. Ağzı sifonsuz bir öğrenci eğer sorusuna cevap vermezse çantasını paramparça edeceğini Henry'ye söyler ve fırlatır. Henry'nin verdiği cevap mükemmeldir. -Çantanın hisleri yok, içi boş. Benm de hislerim yok beni incitemezsin der. Sonra devam eder:-Öfkeni anlıyorum. Ben de önceden çok öfkeliydim. Ama bana öfkelenmen için bir sebep yok. Çünkü sana fırsat vermeye çalışan az sayıda bir kişiyim. Şimdi senden rica ediyorum. Yerine otur sana kağıt vereceğim. Bu sözle öğrencilerin dikkatlerini çekmiştir. Meredith, hocasına şimdiden imrenmeye başlamıştır. Çünkü kötü sözler duymaya alışık olanların her zaman kendilerini dinleyen birisine gereksinimleri vardır. Öğrencilerin aşağılamalarına hocasının nasıl aldırmadığını merak eder. Hennry, çoğu insanın öz farkındalıktan yoksun olduğunu, benzer durumlarda bu sözü unutmamasını Meredith'e hatırlatır. Bu arada okula yeni gelen öğretmen bir kişiyi sınıftan attırdı diye, veli öğretmene hesap sormaya gelir. Irkçı sürtük, eğer bir daha aynı şekilde yaparsan senin g...... zencilere der. Bayan Madison'la Bay Henry'nin karşılaşması bu tantana arasında olur. Yine beklediğimiz naif konuşmaları Henry'den dinlemeye devam ederiz. Bir filme doktora gider gibi gireriz. Kendimizin tüm ayıplarını, yaralarını, sevinçlerini aktaran danışanlarız. İnsan sadece mesleği kadar mıdır? Bu mümkün mü. Sorumlu olduğumuz bir çok yakınımız vardır. Baş karakterin filmde güzelce ilgilendiği dedesi vardır. Ona bakıcı olarak tuttuğu Rita, hastahaneden telefonla arar. Sevgili dedesi geceleri fenalaşıp, unutkanlaşır ve yardıma muhtaçtır. İşe gidecek gibi giyinmiş ve banyoda kendini kitlemiştir. Sürekli Patriciadiye bağırmaktadır. Henry koşarak gelir. Yorgun olduğunu dinlenmesi gerektiğini söyler. Dedesi ise Bazı ihtiyarlar, ölmeden önce çok fazla uyuyorlar der. Aslında ölümün her kişiye gelecek bir bariz konuk olduğunu düşünürsek, hakikaten insanın uykuya muhtaç olması yaşamın çeyreğinde iskonto yaptırıyor. Üzücü bir durum bu. Ama bir de uyuyamama hastalığı var, aynı cümleyi ona kursak kimbilir bize neler söyleyecektir. Dedesinin bakımını ihmal eden Rita'ya Henry'nin şiddetli bağırışını görünce, bazı şeylerin yumuşak sesle söylenilmemesinin gerekliliğini de düşünürüz. Okulda hala psipatolojik bozukluklar yaşayan kişiler cirit atmaktadır. Bana uzaklaştırma cezası vermeyeceksin. Yoksa ağzına bir güzel s..., seni a... diyenlerin arasında Ellen, iç çamaşırıyla okula gelince, öğretmeni güzelce onunla konuşur ve ona -saygınlığın için, bir de bel soğukluğu hastalığı kapmaman için korunaklı bir kıyafet giymen gerekir der, bunu duyunca sizler çatlayacak gibi olursunuz. Çünkü diline her geleni söyleyenlere karşı şiir gibi durmak büyük bir davranıştır. 27. dakika da ufaklıkla Henry'nin karşılaşma sahnesi vardır. Kızı doyurmak ve yıkamak için bir sokak kedisi gibi eve götürür. Artık Erica'yı hayata bağlama işine de sahip olacaktır. Sınıfında ki ilgilenmek istediği Meredith'in babası erkeklerin ilgisini çekecek bir kız özlemini hayalinde kurmuş olmalı ki, yeteneğini gereksiz ve çalışmalarını boş buluyor. Çirkin babalarda var ve Halt artık hangi tanrıysa ona kurban değil velilerin yaptıkları. Bu durum O'nu çok üzüyor. Meredith okuldan eve gitmek istemiyor. Kim kötü ağırlanan yere doğru yürümeyi isterki. Ayrıca çalışkan ve sanatçı Meredith, Henry'in dediği 1984'ü sınıfta okuyan tek kişidir. Gerçekten de filmde dediği gibi bu hayat resmen angarya mıdır. Peki Steinbeck ve Faulkner'ı, zorunlu okuma listemizden çıkarmaya çalışmalı mıydık? Bu ne işimize yarardı. Öğretmenler nesil farklarıyla başetmekte zorlanırlar, onların haykırışları çoğalır. Para ile düşünce aynı koltukta yemek yemez. O yüzden de insanı insana yem etme kurumları da kurulmuştur. Sen şimdiye kadar sahip olduğum, tek ailem gibisin. Yüreğiniz acır. Boynunuz bükülür. Karmaşa ve gerçeklerden bizi uzaklaştıracak bir şeye ihtiyacımız var. Hiç kimse bunlar hakkında düşünmek istemiyor. Hiç kimse, bir birey olmak için vermeleri gereken mücadele hususunda, hepimizin kurtulmak zorunda olduğu acılardan nasıl kurtulacağı hakkında düşünmek istemiyor. Gençlerimize rehberlik ederek onları umutsuzluğa kapılmaktan, kendilerini değersiz hissetmekten, yanlış yola sapmaktan koruma gibi bir sorumluluğumuz var. Film hepimize sıkıştırılmış hayat dersleri verir. Filmin sonunda omuzlardaki ağırlığın farkına varanlara, Poe'nun yıllar önce kaleme aldığı \"Usher'ın Evi başlıklı yazısıyla bu okul veöğrencileri eşleştirir. Çünkü bu okulun duvarlarında herkesin kendini evinde gibi hissettiği bir ruh dolaşmaktadır. Usher'in Evinin Çöküşü adlı film de vardır. O'nu da bir ara izleyiniz. Filmin gagaladığı sözlerle sizi düşünmekliğinize bırakıyorum."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/meczupsair-sadece-konusan-bir-hayvan-degildik", "text": "Her yer karanlığa doğru yürüyor. Bunu gören Kassandralar, insanlara -gördüğünüz şey mezar, haclegah değil dese de Apollon'un ahı değdiğinden midir nedir, doğru söz de o sözü söyleyen de her vakit incitilmiştir. Dostum Albert'in dediği gibi: Bu çağın iyilik için ölen tüm delileri, suç içinde yaşadılar. İnsana değer vermek, onu haksız ölümlerden uzak tutmak da demekti. Ama insan bilgisini artırdıkça kötülük öğretileri başıboş kalmadı. Kendisini kullandıran insana lanet mi olsun ne olsun? Sadece konuşan bir hayvan değildik. İşte izlediğim ve anlatacağım film de doğruyu söyleyen kişiyi geçmişin masalları addediyor ve deli olduğunu düşünüp beyaz hapishaneye tıktırıyordu. Bizlerde şu uzay çağı denilen bölümde kafamızın ağzı açılmış bir şekilde gördüklerimize şaşarak ölüme ilerliyoruz. Aynen filmdeki gibi 24 saat Alfred Hitchcock dünyayı çekiyormuş ve biz de kendi odamızdan seyrediyormuşuz gibi hissediyoruz. Tam o sırada kan kırmızısı kelimelerle, morarmış ağıtlarımızı bir de elimize tutuşturuyorlar, ona da yutkunarak cevap veriyoruz. Her yer karanlık. Toprak niye bu kadar acıkmış? Sebebini biliyor muyuz. Ölümcül virüsler o kadar çok ki ölmeden itiliyoruz yerin katmanlarına. Dalgıç ve pilot olmak gibi neşeli değil bu durum. Vahşi bir hiyerarşinin diktatörlüğü. Bilerek aldanıyoruz. İsteyerek kandırılıyoruz. Evet sağlığımıza zararlı biliyoruz ama devam ediyoruz. Endüstrinin göbeğine oturmuş, altın leblebi biriktiriyoruz. Zaman makineleri dediğimiz şeye bilim ve felsefe ile girilmez mi zannediyorsunuz. Elimizde bu hükümsüz duyular olduğu müddetçe daha çok insan ölecek bunu hissediyoruz. Lütfen bize inanın, Kassandra'nın sonu gibi olmasın yazgımız. Bak, dinle, diz çök, dua et. Bir sürü şey satın al, iyi bir yurttaş olursun. Ama bir sürü şey satın almazsan, Biz de Ozo gezegeninde zihinsel sapma yaşayan eli mecbur tüketiciler miyiz? Homo sapiens' in düsturu olan\"Haydi alış verişe çıkalım\" şarkısını sadece ezberlemekle kalmadık. Sürekli aldık, verdik. Jeffrey'in Jim'e söylediklerine baksanıza: Gerçek, Jim. Gerçek! Mal satın almazsan; tuvalet kağıdı, yeni araba, elektrikli cinsel aletler, beyne yerleştirilmiş kulaklık, stereo sistemleri, entegre radar cihazlı tornavidalar, sesle çalıştırılan bilgisayarlar. Tımarhaneye tıkılmamamız için yapmamız gerekenleri ironiyle nasıl da söylemiş. Bizi istedikleri toprakta büyütebilecekleri çekirdekler zannettiler. Ah insan, her ağacı budayacağına, aklını büyütseydin? . İzleyiciyi de zaman karmaşasına sürükleyen Cole, yoksa 1920'lerden kalma mıydı? Seyirci de Kassandra kompleksine tutulmuş olacak bu gidişle. James ikinci caddedeki Hayvanlara Özgürlük Derneği\" On İki Maymun Ordusunun gizli karargahıymış. Durdursana onları. Belki de aldanmaya hevesli insanlar ölümü bu kadar çabuk haketmiyorlar. Gerçek bir hareketin olabilmesi için size inanan birilerilerinin olması lazım. Yoksa yüzünüze bir çırak gibi davranıp, sonrasında dost bildiklerimiz kasaba dönüşebilirler. Kışkırtıcı bir söz vardır ilerleyen dakikalarda: Hiçbir şeyi değiştiremiyorsan, hiç değilse çiçekleri kokla. Bu tavır duyularına sahip çık ve sıyrıl barut tozundan gibi bir mesajı da kavuğunda saklar. Türümüz tehlikede baylar ve bayanlar. Bunu duyan çıkar sahibi kibirli çöreklerinse nevirleri dönmüştür. Filmin sonunda onca underground metalik görüntüler, bir rüya esrimesi gibi tiyatral baskı ünlemleri, bizleri şaşırtır ve uzamdaymış gibi olan Cole, haklı çıkar. Hakikaten virüs vardır ve James yakalamak için uğraşsa da vurulacaktır. Bize deli deseler de insanlık üzerine oynanan oyunları anlatıp, birbirimizi kurtarmaya devam edelim. Mekan, zaman, kimlik şaşaırtmacasındayız bizlerde. Ne var? ne bitki ne hayvan ne de insan öldürülse. Yaşamaklığa bu kadar haset edilmese. Herkesi ve her şeyi kurtardık diyelim; şiir yazdık, film çektik, taş yonttuk... Görevimiz bitmiş olacak mı peki? Filmden cevap geldi bile: Çinliler şöyle der: Birisinin hayatını kurtarırsan, sonsuza kadar ondan sorumlu olursun. Oturmak yokJ Bu 12 sayısına da takıldınız değil mi? İsa'nın havarelerine nazire gibi geldi. Evet elinde öldürücü virüslerle dolaşanlar var. Ey insan ondan iki kişi bile olsanız bu dünya için yine yeter."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/medeniyetine-sik-derleme-ustasi", "text": "Ahmet Sezgin ismine dikkatle eğilip kulak verin derim. Mavera, Türk Edebiyatı, Yedi İklim, Bir Nokta gibi birçok dergi ile ulusal gazetelerde yazıları yer alan Sezgin; denemeleri, şiirleri yanında yıllarını derleme işine adayarak önemli bir görevi üstlenmiştir. Cengiz Yalçın ile kapsamlı bir araştırma sonucunda hazırladıkları Ölüm Şiirleri Antolojisi adlı ilk eserinde örnek yelpazesini geniş tutarak ölüme farklı açılardan yaklaşan yüz elli civarı şairin iki yüzün üzerinde şiirine yer vermiştir. Haliyle ilk eseri, kaynak özellik taşımaktadır. Antolojilerin edebiyatımızdaki önemi yadsınamaz bir gerçek. Konunuz Kerbela ise gözünüz Kerbela şiirleri antolojisi arar. Eğer konunuz, ilgi alanınız ölüm temi ise kaynak bir kitap olan Ölüm Şiirleri Antolojisi'ne başvurabilirsiniz. Yazarın eserlerinin geneline baktığımızda bir vefa örneğini de görürüz. Samsun / Terme doğumlu Sezgin'in hazırladığı Termeli Yazarlar Şairler Ansiklopedisi farkındalık yaratan bir biyografi örneğidir. Eserde sadece Termeli Şairleri, yazarları, ilim adamlarını değil herhangi bir sebeple yolu Terme'ye düşüp buraya yerleşen veya geçici süreyle görev yapanları da eserine dahil eder. Eser vesilesiyle Servet-i Fünun dergisi yazarlarından Termeli Ziya Behlül'ü, Sarı Yazma romanında Terme'yi anlatan Hababam Sınıfı Yazarı Rıfat Ilgaz'ı, Terme'de subaylık yapmış olan İkinci yeni anlayışının önemli şairlerinden Turgut Uyar'ı, tahsilinin bir kısmını Terme'de geçiren Hilmi Yavuz'u ve daha kimleri kayıt altına aldığına tanık oluruz. 135 ismi araştırmak, kayda geçirmek kolay iş değil. Uzun zamandır takdirle takip ettiğim Sezgin'in Aşk Medeniyetine Yolculuk kitabını okurken, bu pandemi sürecinde, Etüt Yayınlarından peş peşe çıkan kitaplarına tanık olduk. Bu zor zamanları faydalı yönde değerlendirmesiyle de örnek bir duruş sergilediğini söyleyebilirim. Etüt Yayınlarından çıkan 416 sayfalık Türkçe'nin Feryadı ve Dil Davamız adlı eseri başlı başına muazzam bir kaynak kitap. Dile hassasiyeti olan herkesin elinin altında olması gereken bir seçkiler yumağı. Dil bilinci üzerinde ısrarla duran Sezgin, Türkçe sevgisiyle birlikte anadil sevgisinin oluşması için büyük bir emek harcamış. 20-25 yıllık derleme sonucu oluşmuş bir kitap olduğunu içindekiler kısmına bakınca bile anlamak mümkün. Çok kıymetli denemeleri, makaleleri, fıkraları, şiirleri toplayarak hem dil meselemize hem de çözüm yollarına dair bilinç oluşturmaya çalışır. Yahya Kemal, Mehmet Kaplan, Nihat Sami Banarlı, Tahsin Banguoğlu, Samiha Ayverdi, Beşir Ayvazoğlu, Sevinç Çokum, Oktay Sinanoğlu, Nazan Bekiroğlu, Asaf Halet Çelebi'den tutun da üniversite hocam Mustafa Özbalcı'nın makalesine de yer verecek kadar titiz bir çalışma gözetmiş. Kitapta dile dair karşıt düşüncede olan yazılara yer vermesi, okurun dimağına farklı bakış açısı oluşturacak yazıları bir potada toplaması ayrıca takdir edilecek bir durum. Bugünkü Türkçemizi, dil davamızı, dil-din-kültür-kimlik ilişkisini, dilin bir milletin hayatındaki yerini, mağdur kelimelerimizi, kavramlar üzerine genellemeleri, Türkçe'nin feryadını, yozlaşan şarkı sözlerimizi, güzel dilimizin başına gelenleri anlatan yazıları seçerek Türkçe'nin anası niye ağlıyor? sorusuna açıklık getirilir. Seçkilerinde çocuklarımızı da ihmal etmeyen yazar, yine Etüt Yayınlarından 8 10 yaş grubu için Kırk Yazardan Kırk Hikaye seçkisi ile Ortaokullar İçin Hikaye Seçkisi kitaplarıyla da raflardaki yerini aldı. Okuma ve Türkçe zevkiyle birlikte doğru düşünme ve davranma alışkanlıkları kazandıracak; çocukları eğlendirirken eğitecek, gerçekçi, hayata dair, ilgi çekici konuları seçmeye gayret etmiş. Hem eski değerlerimizi hem de modern zaman yazarlarımızı bir araya getirmeyi başarmıştır. Ortaokullar İçin Hikaye Seçkisi kitabında Ömer Seyfettin'in İlk Namaz adlı öyküsünü de buluruz, günümüz yazarlarından Mustafa Özçelik'in Yirmi Beş Kuruş adlı hikayesini de. Duvarda asılı olan yirmi beş kuruşun hikayesini oğluna anlatan bir babanın dilinden iyiliğin, doğruluğun, dürüstlüğün önemi vurgulanmış olur. Yıllardır hata yaparım korkusuyla çerçeveletip duvara asılan yirmi beş kuruş, babadan oğula geçen anlamlı bir miras hikayeye dönüşür. Yine aynı kitapta ana oğul ilişkisinin sembolü haline gelen Sait Faik Abasıyanık'ın unutulmaz hikayesi Semaveri de buluruz, Abdullah Harmancı'nın şükretmenin binlerce yolu olabileceği mesajını verdiği Şükür adlı hikayesini de. Bu kitap benim için de ayrıca kıymetli oldu. İçindekiler kısmına baktığımda yayınlanan ilk hikayem olan Kuş Kalbini Sait Faik hikayesi ile alt alta sıralı görünce tebessüm yayıldı yüzüme. Zira bu hikayem için Sait Faik tarzı sürprizli hikaye diyen çok olmuştu. Bu da gösteriyor ki Sezgin sadece yayınlanmış kitapları değil dergilerde yer alan yazıları da mercek altına alıyor. Kim bilir kaç çocuğun göz izi düşecek bu hikayelere. Sezgin'in denemeleri de derlediklerinden farklı değildir. İlmek ilmek sıralamış medeniyetimize dair değerleri. Bir öğretmen duruşu, bir kültür taşıyıcısı edası söz konusu. Duyarlı, tutarlı, değerlerini duyuran, çıkış yolu sunan bir dil gözetir. Bu denemelerle aşk medeniyeti çocuklarına evrilir, Kaf Dağı'nın ardına doğru yolculuğa çıkar, çile ve sabırla olgunlaşmanın erdemine varır, ruh mayamızı sorgularız. Mutluluğun sırrını aratır, şiirlerle gönül yolculuğuna çıkarır. Fetih ruhunu, istiklalimizin haykırışı olan milli marşımızı, özgürlüğümüzün sembolü olan bayrağımızı gönül gönderine çeker. Gelin canlar bir olalım der. Neyi, nasıl, niçin okumalıyız sorunsalını masaya yatırır. Belki de en büyük derdi olan Erdemli bir nesil nasıl yetiştirebiliriz? sorusunun cevabı peşine düşer. Çaresizseniz çare sizsiniz mesajını verir. Gönlü medeniyet aşkıyla dolu olan birinin şiir yazması da kaçınılmaz bir durum. Güllerimi Ver Anne şiir kitabının ardından Klaros Yayınlarından çıkan Hüzün Yağmurları adlı şiir kitabı da bu ay içinde okurlarla buluştu. Ne mutlu bir edibe ki dört tane eseri peş peşe yayınlansın. Hüzünle umudun iç içe geçtiği şiirlerinde onu en iyi yansıtan şiirler olarak Güllerimi Ver Anne, Hüzün Yağmurları, İsyan Gazeli, Aşka Çağrı, Gül Yüreklere Öğretmen Olmak adlı şiirlerini okumanızı salık veririm. Haydi, televizyonlarımızı kapatıp bu anlamlı kitapları hem okuyalım hem de çocuklarımızla gençlerimize okutalım!"} {"url": "https://edebistan.com/deneme/mehmet-akif-ersoy-un-muhayyilesi", "text": "Muhayyile denince düşünceden ziyade hayal dünyası akla geldiği için Mehmet Akif Ersoy'un Muhayyilesi başlığının onu tam temsil edemediği düşünülebilir. Nitekim Mehmet Akif Ersoy da şiir yazma sürecini Ben bir şiir yazmadan evvel çok düşünürüm. Tam bir mühendis gibi, mimar gibi. sözleriyle anlatır. Ancak poetika kavramı düşünce dünyasından daha farklıdır ve ortak paydası olması bile bu fark onu muhayyileye yaklaştırmaktadır. Akif her ne kadar düşüncelerinden hareketle şiir yazmış olsa da onu Said Halim Paşa'dan farklı kılan makale değil şiir yazmasıdır ve onun şiirinden bahsederken ister istemez muhayyilesini hesaba katmak durumundayız. Bu yazıyı kaleme almaya başlarken Akif'in muhayyilesinde ödev ahlakı kavramını esas alarak işlemeyi düşünüyordum. Ancak daha sonra bu kavramın Immanuel Kant'ın refererans çerçevesi içindeki temellendirilmesini ve geliştirilmesini de Mehmet Akif'e giydirilmesiyle sonuçlanacağını düşünerek bundan vazgeçtim. Zira Mehmet Akif'in zihin dünyasını ve muhayyilesini mümkün kılan referans sistemine Kant'ın zihin dünyasını giydirmenin hem Kant'ı düşünce dünyasını hem de Akif'in şiirini incitebileceğini düşündüm. Beri yandan Mehmet Akif'in muhayyilesini okumaya çalışırken ödev ve ahlak kavramlarını göz ardı etme lüksümün de olmadığının farkındaydım. Bu sebeple bütünleşmiş bir ödev ahlakı kavramı yerine ödev ve ahlak kavramlarından yola çıkarak Mehmet Akif'in muhayyilesini okumayı denedim bu yazı boyunca. Mehmet Akif'in Bülbül şiiriyle Namık Kemal'in Hürriyet Kasidesi arasında tutarlı bir çizgi vardır. Nasıl Namık Kemal kasideye konu olarak övmek istediği bir kişiyi seçmek yerine hürriyet kavramını şiirinin odağına yerleştirmesi gibi Mehmet Akif de vatan kavramını merkeze koyduğu şiirinde divan şiirinin sık tercih edilen mazmunlarından biri olan bülbülü eleştiri nesnesi yapar. Tabii ki Akif'in kaleme aldığı şiirde bülbül bir mazmun değil gerçek kuştur. Bir divan edebiyatı mazmununun Mehmet Akif'in şiirinde gerçek bir kuşa dönüştürülerek işlenmesi bir zihniyet dönüşümün de işaretidir aynı zamanda. Bülbülün yuvası yerindedir ama vatan işgal altındadır. Bülbülün şikayet etmeye hiç hakkı yoktur. Mehmet Akif'in bu şiiri yayınladığı 1921 Mayıs'ından üç ay sonra Ağustos 1921'de Ahmet Haşim, Dergah dergisinde daha sonra 1926'da yayınlanan Piyale kitabının önsözü olarak alacağı Şiir Hakkında Bazı Mülahazalar başlıklı yazısını yayınlar. Bu yazıda Ahmet Haşim, mana araştırmak için şiiri deşmek, terennümlü yaz gecelerinin yıldızlarını ra'şe içinde bırakan hakir kuşu eti için öldürmekten farklı olmasa gerek. demesi dikkat çekicidir. Ahmet Haşim'in şiirde fikre yer vermez ve nesre sürgün ederken Mehmet Akif'in şiirini nesre yaklaştıran bir üslupla inşa etmesi de bu zamanlamayı daha manidar kılmaktadır. Bu ortaklıkta el yazması eserlerin bir hamiye yazıldığı zamanlarda yazılan kasidenin matbuat sonrası gazete ve kitapla okura ulaşmayı hedefleyen modern metinler olmasının da payı vardır elbette. Marshall McLuhan'ın kitabının adıyla Mesaj Araçtırda belirttiği durum geçerlidir. Elbette, araç sadece sözü değil sözü mümkün kılan muhayyileyi de belirler. Benzer bir devamlılığı dünya görüşleri çok farklı olsa da Tevfik Fikret'in Balıkçıları, Mehmet Akif Ersoy'un Küfesi ve Nazım Hikmet'in Memleketimden İnsan Manzaraları arasında da kurmak mümkündür. Sadece tema değildir bu devamlılık. Yoksulluğu merkezi bir tema olarak seçmenin ötesinde bu temayı anlatmayı bir ödev olarak benimser ve ahlak da üç şairin muhayyilesinde inşa edici bir iradedir. Bu anlamda İsmet Özel'in Türk şiirinde Namık Kemal ve Ziya Paşa'nın başlayan ethos kanadının soyağacını sayarken Tevfik Fikret'i, Mehmet Akif Ersoy'u ve Nazım Hikmet'i anar. Şairin 1933'de Mısır'da yayınlanan son kitabı Gölgeler hazin bir finaldir. Bir yenilginin ilan edilişidir adeta. Yine de o gölgeler de bile ödev ve ahlak tamamen terk edilmiş değildir. Sadece kürsüden inilmiş veya muhatabına can havliyle hakkı anlatma kaygısı biraz arka planda kalmıştır. O kitapta bile Akif Alınlar Terlemeli, Hala mı Boğuşmak? yahut Yeis Yok! demekten geri durmaz. 1911'de yayınlan ilk Safahat'ta Akif, Gül, Bülbül adlı şiirinde bülbülü klasik edebiyatımızdaki bülbül mazmununa yakın kullanmıştı. Bülbül 1935'te Bülbül şiirinde bir kez daha geçer. Bu sefer 1921'de azarladığı bülbülün şiirindeki anlamı çok farklıdır. Üç ayrı şiir üzerinden Mehmet Akif Ersoy'un zihin dünyasının ve muhayyilesinin yaşadığı dönüşümleri okumak mümkündür. Bu aynı zamanda Mehmet Akif şiiri deyince yekpare bir şiir dünyasından bahsedemeyeceğimiz anlamına da gelir. Gördüm de hazanında bu cennet gibi yurdu. Evet, ödev ve ahlak kelimeleri onun muhayyilesinin çerçevesini oluşturur. Yine de çerçevenin içeriği daima aynı kalmamıştır. Bu değişim insan olmanın bir gereği. Oysa Mehmet Akif Ersoy hakkında kaleme alınan yazıların büyük bölümü, onun hayatından ve eserlerinden bir bölümü cımbızlayarak kurulan genellemelerle inşa ediliyor. Demek ki Akif okumalarının kapsamlı bir eleştiriden geçmesi de bir ihtiyaçtır. Bir yığın söz ki, samimiyeti ancak hüneri diyen Mehmet Akif Ersoy'un muhayyilesinin nasıl okunduğu da ayrı bir samimiyet imtihanı bizim için. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/mehmet-akif-ersoy-ve-safahat-icin-bir-portre-denemesi", "text": "Akif için çoğunlukla bir davam adamı sıfatı kullanılır. Dava, davet ile aynı kökten bir kelime. Dua ile de aynı kökten gelir. Çağırmak, istemek gibi anlamları var. Dava adamı ise bir ideale adanmış hayatları ifade eder. Bir ideale adanmak ancak itikadi, ahlaki, içtimai ve siyasi bir mefkureye sahip olmakla mümkündür. Dava adamı olan şahsiyetleri yakından tanıyabilmenin yolları farklı olabilir. Mesele onları en geniş anlamıyla tanıyabilmenin yolunu bulmaktır. Çünkü onlarda kendilerini ve kendi zamanlarını aşan bir ruh bulunur. Ve onlardan günümüze devşirebileceğimiz çok şey var. Bugün de yarın da fazlasıyla ihtiyaç duyduğumuz bir ruh. Bu büyük şahsiyetlerden biri olan Akif'i tüm yönleriyle ele almak ve de onu bütün halinde kavrayabilmek sanırım büyük bir iddia olur. Yine de elden geldiğince anlamak gibi bir sorumluluğumuz olduğunu hatırda tutmak gerekir. Ayrıca belirtmekte fayda var. Hamaset üzerinden tanınmaya sanırım karşı çıkacak olanların başında Akif gelirdi. Kendisine yazılmış methiyelerden rahatsız olmadığını sanmak, Akif'i hiç tanımamak sayılır. Dostlarına karşı son derece vefalı olan Akif, şiirlerinde birçok isme yer verir. Onlara şiirlerini ithaf eder. Ne var ki Safahat'ında klasik methiye tarzında şiirlere rastlamadığımız gibi yaşayan birine doğrudan yazılmış methiyelere de rast gelmek zor. Kimi dostlarının meziyetlerini açıklar. Onların temiz ve dürüst yönlerini öne çıkarır. Ancak onlara karşı beklentisizdir. Döneminin önemli tefekkür erbabından biri olarak Ferit Kam örneğin bu şahsiyetlerden biri olarak karşımıza çıkar. Ne devletten ne de kişilerden şahsi menfaat beklemez. Oldukça müstağnidir. İstiklal Marşı için konan ödülü de kabul etmediği ortadadır. Onun övgüsü, kişilere değil, gönülden bağlı olduğuna tanıklık ettiğimiz İslam birliği idealini gerçekleştirecek olan Çanakkale şehitlerinedir. Beşinci kitap ise Hatıralar'dır. Hakkın Sesleri ile parelellik gösterir. Ayet ve hadislerin yorumlarını içerir. Ayrıca bu bölümün sonuna şair İslam dünyasını uyanışa getirmek için yaptığı üç yolculuğunun meyvesini de ekler: El- Uksur'da Mısır; Berlin Hatıraları Almanya ve Necid Çöllerinden Medine'ye şiiri ise Arabistan yolculuğunun sonucunda yazılmışlardır. Asım ise kitabın altıncı bölümünü oluşturur. Akif'in idealize ettiği neslin temsilcisi olarak Asım, İslam dünyasının uyuşukluktan kurtulmasına ön ayak olacak bir tipi temsil eder. Çanakkale şehitleri için yazılmış olan şiir de bu bölümde yer alır. Nihayet kitabın yedinci olan son bölümü ise Gölgeler başlığı ile karşımıza çıkar. Gölgeler'in ekseriyeti gerçekleşmeyen bir idealin verdiği ümitsizlikle vatandan uzak yaşamaya mecbur bir halet-i ruhiyenin doğurduğu bedbin şiirlerden oluşur. Bunların yanına Akif'in, İttihad-ı İslam düşüncesini merkeze alan düşünürlerden yaptığı tercümeler ile makalelerini de ilave edebiliriz. Hayır, hayal ile yoktur benim alışverişim... İnan ki her ne demişsem, görüp de söylemişim. mısraları, şairin sanat edebiyat anlayışını ortaya koyar. Akif'in, imgesel bir mısra yapısından bilinçli bir tavırla uzak kaldığını söylemek mümkün. Hayalin mıntıkasında şairin görmediği ve bir retorikten öte kıymeti olamayacak mısraların şairi tedirgin ettiğini söyleyebiliriz. Ondaki hakikat-perest dilin böylece İslam'a dayanan bir meşruiyet kaynağı bulunuyor. Diğer taraftan Akif'in, bir cemiyet şairi olarak anılmasında ve sanatını toplumun hizmetine adamasında dönemin de etkisinin olduğunu görüyoruz. Yukarıdaki ayete bağlı kalarak bir sanatkarın ferdi his ve çatışmalarını dile getirmesi de mümkündü. Ancak o, bir cemiyet mistisizmi içinde olmayı tercih etmiştir. Kendisi de ifade eder bunu. Edebiyat başlıklı yazısında: Edebiyatı nasıl telakki ettiğimizi, nasıl bir meslek tutmak istediğimizi şimdiye kadar çıkan yazılarımız elbette göstermiştir. Şiir için, edebiyat için 'süs', 'çerez' diyenler var. Karnı tok, sırtı pek milletlere göre bu söz belki doğrudur. Lakin bizim gibi aç, çıplak milletlere süsten, çerezden evvel giyecek, yiyecek lazım. der. Onun için şair, edebiyatın öncelikle gıda, libas hizmetini görmesi gerektiğini belirtir. Bu düşünce edebiyatta sosyal fayda prensibi ile açıklanır. Dönemin şartlarını dikkate alan Akif, bu nedenle bir cemiyet şairi olarak karşımıza çıkar. Yine de şiirleri arasında bir kalbin ince hissiyatını dile getiren mısralar da gözden kaçmaz. Tüm bunlarla birlikte biliyoruz ki sanat bir çatışmadan doğar. Bu, her tür sanat için geçerli bir poetik ilke olarak görülür. Klasik edebiyat örneğin rind-zahid çatışması üzerine inşa edilmişti. Tanzimat dönemi edebiyatı yanlış Batılılaşma ile geleneğe bağlılık arasındaki çatışmayı esas almıştı. Cumhuriyet sonrası edebiyatın ise mektep medrese çatışması üzerine kurulduğunu görüyoruz. Dolayısıyla Akif'te de sanat faaliyeti, bir çatışmaya dayanır. Bu çatışmayı biz, Akif'in hayatı üzerinden anlayabiliriz. Çünkü bazen sanatkarın hayatı, onun eserini tefsir eden biricik unsura dönebilir. Akif'in hayatı da bir bakıma eserlerinin tefsiridir. Biliyoruz ki şair, kendi küçük hanesinde evlad-ı iyaline parlak bir gelecek sunamamıştır. Dahası böyle bir beklenti içinde olduğu da gözlenmiş değil. Hayatı, hep yoksullukla, zorluklarla geçmiş. İnsanların himmetine sırtını dayamış biri olmadığını da hayatı ortaya koyar. Kendi küçük dünyasında bin türlü zorluğu yaşamış olan şairin cemiyet meseleleri karşısında ne denli umutlu ve gür bir sese sahip olduğu da ortadadır. Dolayısıyla Akif'in sanatına kaynaklık eden çatışma zeminini burada arayabiliriz. O kendini düşünen ve ikbali için kaygılanan küçük ruhlar gibi hareket edemez. Ondaki ruh ancak büyük bir gayeye adanmakla var olabilirdi. Ve bunu da hayatıyla adeta ispatlamıştır. Ne tasannu bilirim, çünkü ne san atkarım. Akif'in bir diğer yönü ise onun hürriyete olan ilgisidir. Açıkça şair, hürriyeti imanın bir özelliği olarak görür. İstibdadı ise şiddetle eleştirir. Daha sonradan Akif ile ilgili merak edilen konuların başında onun istibdada yönelik eleştirisi gelecektir. Çünkü şaire göre hürriyeti ve hakkı elinde bulunmayan bir kimse insan değildir. Ve insan sayılmayan biri de dolayısıyla dinin muhatabı olamaz. Kölenin ve aklı bulunmayanın muhatap olma olmama durumu ile ilgili zaten genel çerçeve fıkıhta da çizilmiştir. Diğer taraftan bu dava adamının meşrutiyet yıllarında toplumu fazlasıyla sarmış olan Batıcı ve kavmiyetçi ideolojilere karşı İslami referanslarla cevap verdiğini görürüz. Batılılaşma yanlısı aydınlara olduğu kadar ulusçu ideolojilere de cephe alır. Bunlar açık olmakla beraber önemli olan hususlardan biri de Akif'in, mensubu olduğu camiaya yönelik dile getirdiği eleştirilerdir. Bu eleştirilerden biri örneğin Akif'in 'medrese'lere, 'ilmiye sınıfına' ve tevekkül gibi kader ve irade meselelerini yanlış anlayan halka karşı dile getirdiği ağır tenkitlerdir. Suçu hep dışarda arayan bir yaklaşımı benimsemez. Kuran'ı doğru anlayıp onu asrın idrakine söyletebilme gayreti dolayısıyla şairin biricik idealidir. Akif'in ağır eleştirilerine karşı toplumun adeta munis bir bakışı söz konusudur. Çünkü o içerden konuşur. Tenkit ettiği hususları öncelikle kendi yaşamında bertaraf etmeye kendini memur bilir. Müslüman toplumun Akif'i bir bütün olarak kalben ve ruhen benimsemiş olması, ondaki ağır eleştirilerin adeta bir 'baba tokadı' gibi şefkatle karşılanmasına sebep olur. Onun ihtarlarını dinleyenlerin eski yaramazlıklarını sürdürebilmelerinin bir sebebi de budur, denebilir. Sensin veren ilham ile takvayı, fücuru! Bir failin icbarı bütün gördüğüm asar! mısraları, Akif'in tereddütlerini içeren şiir olarak görülebilir. Ne var ki şair cemiyet söz konusu olduğunda bu tereddütlerini bir kenara bırakır ve bu noktadan sonra neredeyse kesin bir dille konuşur. Evladına sağlam bir emel mayesi aşıla, Allah'a dayan, sa'ye sarıl, hikmete ram ol... Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol. Cemiyet meseleleri karşısında Akif'i bu denli tereddütsüz görürüz. O ferdi duygularını cemiyet söz konusu olduğunda bir kenara bırakmıştır. mısralarındaki 'Türklük' ibaresinin sonraki baskıda çıkarılmış olmasıdır. Akif'in bu üç tavrı ile ilgili belki de şunu söylemek abartı sayılmaz. Kontrolsüz bir hay huyun içinde susmak, bazen asil olanı korumanın bir yolu olarak görülebilir."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/mektup-turu-uzerine", "text": "Eski zamanlardan başlayarak, Orta Çağ'a gelinceye kadar, mektupların toplum yaşantısında önemli yeri olmuştur. Mektuplar, şairlerin ve yazarların evreninden okurlara bırakılan değerli kayıtlardır. Mektup türünün Türk edebiyatında ilk ne zaman kullanıldığı kesin olmamakla birlikte her devirde sanatkar kalemlerin mahsulü mektup örneklerine rastlarız. Divan edebiyatında nesir üstatları resmi ve iş mektubu yazmakta hüner göstermişlerdir. Edebiyatımızda mektup türü Tanzimat Dönemi'nde gelişmeye başlar. Mektup edebiyatı Avrupa'da, özellikle Fransa'da XVII. yüzyılda kendi gösterir. Orta Çağ'da, Latince ve Fransızca mektuplara rastlanır. O yüzyıla gelinceye kadar hemen bütün mektuplar politika ve tarih belgesi niteliğindedir. Hiç birinde birbirinden uzak düşmüş, ayrı kalmış insanların özlemlerini, duygularını bulamayız. Dünya edebiyatına mal olmuş, bugün de zevkle, sevilerek okunan mektupların özentiye düşmeden, yapmacıklığa kapılmadan, içtenlikle yazıldığı görülür. Bugün de okunabilen mektupların sırrını, onları yazanların sadelik ve tabiilikle kendileri kalabilmiş olmalarında bulabiliriz. Tanınmış tanınmamış birçok yazar mektup türünde eserler vermiştir. Bizde, Mevlana, İmam-ı Rabbani, Namık Kemal, Şinasi, Abdülhak Hamit Tarhan, Ahmet Rasim, Ahmet Hamdi Tanpınar, Sabahattin Ali, Cemal Süreyya,... Dışarıda, Goethe, Schiller, Voltaire, Balzac, Gogol, Puşkin, Dostoyevski, Paund, Kafka, Rilke, Faulkner... gibi çok sayıda yazar ve şairi sıralayabiliriz. Soğuk, donuk, tutuk ve metalik bir yaşamdan uzaklaşmak için mektup türündeki eserlere dekitaplığımızda yer ayırmamız gerektiğini düşünüyorum. Okuyunca etkilendiğim Alman edebiyatının önemli isimlerinden Rainer Maria Rilke'nin eşi Klara Rilke'ye yazdığı mektubu sizlerle paylaşmak istedim. Rilke'nin nasıl bir dünya ve ruh hali içinde eserlerini yazdığının bilinmesi açısından bu mektubun önemli bir ipucu oluşturduğunu da belirtmek gerekir. Bu mektup, satır aralarında lirizmin kalp atışlarını okuyucuya güçlü bir şekilde hissettirmektedir. Sadece Rilke'nin değil Arthur Rimbaud ve Ezra Pound'un mektupları da benim gibi sizin de ilginizi çekecektir. Rimbaud'un Theodore de Banville' yazdığı mektupta yazdığı bir cümle dikkate değer. Adım pek duyulmuş değil. Pound'un William Carlos Williams'a yazdığı mektupta ise üzerinde durduğu hususlar şair adaylarına yol gösterici niteliktedir. ... Fundalar bende hiçbir zaman, geçenlerde aldığım sevimli mektubundaki üç dalla karşılaştığım anda olduğu kadar rikkat uyandırmamış ve bana böylesine derinden tesir etmemişti. O gün bu gün Hayaller Kitabımın (1) yaprakları arasında duruyorlar ve aslında sonbahar topraklarının kokusu demek olan o ağır, vakur rayihaları kitaba sinmiştir. Ama ne harikulade şey, bu koku. Toprağı, olgun toprağı böyle tek bir koku halinde ciğerlerimize çekmek, fundadan başka ne ile kabil, bence hiçbir şeyle; denizin kokusundan aşağı kalmayan bir kokudur bu, bir lezzet olmaya başladığı yerde acı, seslere karışıyor gibi olduğu yerde ise baldan tatlı. İçinde derinliği taşımaktadır, karanlığı ve nerdeyse mezarı, bununla beraber içinde rüzgar da eser; katran, terementi ve Seylan çayı. Vakur ve fakirdir, bir derviş kokusu gibi; bununla beraber değerli tütsüler gibi baharatlı ve özlüdür. Ya seyri dantelalar gibi, şahane; eflatun rengi ipekle bir Acem halısı üstüne işlenmiş üç servi gibi. Şimdi görmelisin. Bu ufak dallar, sen gönderirken bu kadar güzel değildiler her halde: öyle olsaydı mektubuna hayranlığını belirten bir söz de ilave ederdin. Bir tanesi şimdi tesadüfen eski bir kağıt kalem kutusunun koyu lacivert kadifesi üzerinde duruyor. Bir donanma gibi: hayır hayır, bir Acem halısı, demiştim ya. Acaba bütün o milyonlarca dalcık, hepsi de sahiden böyle harikulade bir işçilikle mi işli? İçinde azıcık bir altınla harelendiren yeşilin renkliliğine bak, sapçıkların tatlı sandal ağacı esmerliğini ve kırık yerlerindeki yeni, taze, içerlek yeşilimsiliği seyret. -Ah, günlerdir bu üç küçük örneğin göz alıcı manzarası karşısında hayranım ve bütün bunların içinde, yani bolluğun, bereketin içinde dolaşmanın elimde olduğu sırada saadet duymamıştım diye utanıyorum. İnsan beceriksiz yaşar, çünkü hale daima hazırlıksız, aciz, üstelik de dalgın gelir. Hayatımda, bu gibi ve bundan da büyük pişmanlıklar duymaksızın hatırladığım hiçbir zaman yok. Yalnız, Ruth'un (2) doğumunu takip eden on günü, sanırım ki, kayıpsız, yani hakikati en ince teferruatına kadar harikulade bularak yaşadım; halbuki hakikat her zaman öyledir ihtimal. -Belki de yeni yeni atlattığım şehir yazı, beni şimdi kuzey yılının kısa yaz gürlüğünden bir nişan veren küçük funda dallarının güzelliğine karşı daha hassaslaştırdı. Böyle odalarda geçirilen yazlar, insanda bir iz bırakmadan geçmezler; insan iç içe yerleşen yirmi kutunun en ortadakine kapanmış, en sonuncusunda büzüle kalmıştır. Hey Allah'ım, geçen yıl az mı har vurup harman savurdum; denizlerim vardı, parklarım, orman ve çayırlarım vardı: bütün bunları şimdi zaman zaman tarifsiz bir hasretle anıyorum. Hele şimdi burada, kışın kapıya dayandığı şu sırada. Sisli sabahlar ve sisli akşamlar başladı bile; o saatlerde güneş, sanki kendisi gitmiş de yeri kalmış gibi gözükür; tarhlardaki bütün o yaz çiçekleri, o dalyalar, iri iri süsenler, sıra sıra sardunyalar, kızıllıklarının isyanını sisin içine haykırırlar. Bu bana hüzün veriyor. İster istemez hatıralar canlanır, her nedense: şehir yazının şarkısı, bir falso ile biter gibidir, bütün notaların ayaklanışı ile; belki de insan bunları evvelce murakabe edip gönlüne sindirmiş, manalandırmış ve kendine bağlamış, ama yaratamamıştır da onun için. (1) Hayaller Kitabı: Rilke'nin şiir kitaplarından biri. İlk defa 1902' de basıldı. Sevi dolu aylardayız; yaşım on yedi. Şu umut ve kuruntular çağı dedikleri ve işte, Eşi Perisi'nin şöyle parmak ucuyla dokunduğu bir çocuk olan ben - kaba kaçtıysa bağışlayın - inançlarımı, umutlarımı, coşkularımı, şu ozanlara vergi şeyleri dile getirmeye giriştim, bahar dediğim bu işte benim. Bu şiirlerden birkaçını size gönderiyorsam, -iyi yürekli basımcı Alphonso Lemerre aracılığıyla- bütün ozanları, düşünsel güzelliğe tutkun bütün parnasyenleri -ozan bir parnesyen olduğuna göre- sevmemdendir bu benim; bu benim, sizde, biraz safça olacak ama, bir Ronsard torunu, 1830 ustalarımızın bir kardeşi, gerçek bir romantik, gerçek bir ozan görmemdendir. Nedeni bu işte. Aptalca bir şey, değil mi, ama yine de?... Hep iki tanrıçaya, Esi Perisi ve Özgürlük'e tapacağıma ant içerim Sayın Üstat. Adım pek duyulmuş değil; ne önemi var ama? Ozanlar kardeş sayılır. İnanç dolu umut doludur bu şiirler: hepsi bu. Sayın Üstat, Üstadım; bana destek olun biraz: gencim: biraz el uzatın bana. İnşallah sende duygu denen şey yoktur. Varsa bu mektubu okumadan yak. Ben her türlü günahı işledim; başkalarında en çok ayıpladığım günahı bile. Fazla yayın yaptım. Yaşayan şairlerin en büyüğü beni övdü. Sekiz yıl kurşun işlemez bir yüzeye karşı savaştıktan sonra birden oldukça büyük bir başarıya ulaştım. Kitabının neresine yükleneyim? Benim bilip de senin bilmediğin bir tarafı var mı? Kişiliği olan, orijinal bir kitap değil. Sanat bakımından son derece büyük bir değeri de yok. Şu var ki, şairane. Ama her gün Gomorrah'a akın eden cilt cilt şairane kitap var. En üstün sanattan başkasının boşluğunu göstermekte Londra'nın eşi yoktur. Eserleri arasında en dikkatli, en geleneksel şekilde hazırlanmış olanlardan başkasının değerine inanmamayı insana öğretmekte.. Kendi verdiğim bu vaazları ben hiç tutmadım. Kitabın burada en ufak bir ilgi görmez. İçinde güzel mısralar var, ama örnek olarak aldığın şairlerin eserlerine yeni bir şey eklediğini sanmıyorum. Tabii bir makale yayınlayıp da dağ tütününün çürüklere iyi geldiğini açıklasam bazı tıbbi gerçekleri bulduğum ortaya çıkar ama tıp ilmine fazla bir şey kazandırmış olmam. Görüyorsun ya yergiye girişiyorum iyice. Aristoteles'in Poetika'sını, Longinus'un On the Sublime'ını, De Quincy'i, Yeats'in denemelerini oku. Ders I. Sanatını iyi öğren. Bu birinci derste saydığım yazarları çalıştıktan sonra kendi şiirlerini yeniden okursan benim onlar hakkında yapabileceğim herhangi bir eleştirmeden edineceğin bilgiden çok daha fazla şey öğrenebilirsin. Not: Bir de şunu hatırla. Kişinin gerçek eseri yazacağı eserdir, evvelce yazdıkları değil, Mektupların orijinal terümesi korunarak, aynen yazılmıştır. Milli Eğitim Bakanlığı.1964, Mektup Türü Üzerine. Tercüme Dergisi, 77-80,192-193,297, 382-383. Hacettepe Üniversitesi Almanca Biyoloji Öğretmenliği'nden mezun oldu. Aynı üniversitenin Fen Fakültesi Sistematik Zooloji Bölümü'nde yüksek lisans yaptı. TÜBİTAK Deniz Bilimleri Çevre Araştırma Grubu'nun projelerinde araştırmacı olarak çalıştı. Şiirleri halen Edebi Kültür Dergisi sitesinde yayınlanmakta."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/melez-zamanlar-in-ironik-sairi-ferruh-tunc", "text": "Ferruh Tunç 1958 doğumlu. Akranı şairler, 1980 Kuşağı içerisinde ele alınıyor yahut ara kuşak diye nitelendiriliyor. Ancak Ferruh Tunç'u, 80 Kuşağı hakkında yazılmış hemen hemen hiçbir kitap ya da antolojide göremeyiz. Mesela bu kuşakla ilgili en kapsamlı eser Baki Asiltürk'ün, Türk Şiirinde 1980 Kuşağı'dır. Bu kitapta -hatırladığım kadarıyla- tek kelimeyle dahi adı geçmez Tunç'un. Neden acaba? İlk ürünlerini 1990'lı yıllarda verdiği için mi? Yoksa bu durum, Ahmet Telli'nin ifadesiyle, tarih bilinci ve eleştirel tutumuyla sürekli ters yönde ilerleyen, dolayısıyla kanonsuz bir şair olmasından mı kaynaklanıyor? Büyük ihtimal bu yüzden. Çünkü Tunç daha en başından, birçok yaşıtının aksine imgeci değil, anlatımcı bir şiirden yana oldu ve şiirini her zaman popüler ve harcıalem eğilimlerin dışında tuttu. Birkaç eleştirmen veya denemecinin yazdıkları dışında, siyasi şiirin konu edildiği hiçbir metinde Tunç'un adı yine geçmez! Halbuki yayımlandığı günden beri sık sık elime aldığım Melez Zamanlar son dönemde yazılmış en başarılı siyasi şiirlerden oluşuyor. Siyasi şiir derken 1970'lerin solcuları ya da günümüzün muhafazakarlarının yazdığı gibi popülist bir şiirden bahsetmiyorum elbette. Zaten Ferruh Tunç'un kanonsuz olması da büyük ölçüde buradan geliyor. Açıkçası Melez Zamanlar, siyasi şiirin nasıl yazılabileceğine dair, benim gibi genç şairlere ders diye okutulacak bir kitap! Soyut imgeler yerine somut imgeleri, slogan yerine çağrışımları ve basit kelime oyunları yerine, daha ziyade, sol siyasal geleneğin alt metni oluşturduğu telmih sanatını yeğliyor Ferruh Tunç. Yani doğru yerlere veriyor sırtını. Sol'a içeriden, yerinde ve ironi ile iç içe eleştiriler... Fakat asla komik değil. Bu özelliğiyle Eloğlu, Birsel ve hatta Can Yücel'den ayrılıyor ve böylelikle kişiliğini bulabiliyor. Örneğin aşağıdaki şiirde ironi, çok güçlü bir alay içeriyor örneğin. Alay ve kurbanı gülünç duruma düşürme, ironistlerin sıkça başvurdukları bir yöntem. Bu sayede şair, artık toplumda oturmuş, donmuş vaziyetteki kimi gerçeklerin altını oyuyor. Che Guevera da tekörnek olmuş ve hatta tabulaşmış o gerçeklerden biridir. Sadece Che Guevera değil; şair, şu dizelerde kapitalist dünyaya ayak uyduran, onunla birlikte değişen, dönüşen grupları da ironik bir dille eleştiriyor ve adeta küçük düşürüyor: Neden köktenci-liberal oldu büsbütün eski devrimciler?/Ve ötekiler, nasıl da dünya için ahretten vazgeçiverdiler? Şair için yani buradaki konumu itibariyle ironist için- bu dizelerdeki kişiler birer kurbandır. Cort Egan'ın demesiyle, kurban olduklarını bile bilmezler fakat. Bu kurbanlar, kendilerini, yine kendi kelime ve eylemleriyle ele verirler. İster eski devrimcilerden olsunlar ister Molla... Onlara göre bu tekörnek modern dünyada yaptıkları her şey normaldir. Yani, eski devrimciliğinden elinde yalnız Che Guevera kalan köktenci-liberal için ortada herhangi bir çelişki yoktur. Kullanışlı bir şey artık aşk/Ev kurmaya ya da/Yolculuklara yarıyor, Çünkü aşk, kullan at//Aşk artık eski moda! gibi anti-entelektüel dizeler, hazırlop klişe kullanımların ötesinde, eleştiri ironisine dair yetkin örneklerdir. Günümüz tüketim insanının aşka dair vahim durumunu, ironinin bir biçimi olan hyperbole ile ortaya çıkarır şair. Buradaki eleştirinin, retoriğe; ironinin de komediye dönüşmemesi asıl önemli nokta. Çünkü hem retorik hem de komedi şiirinin gücünü epeyce azaltan unsurlardır. Günümüz şairleri ise bu hataya sıkça düşüyorlar maalesef. Şairin, modern dünyaya dair getirdiği eleştirileri, bir tür savunma aracı olarak da düşünebiliriz. Tıpkı Hayriye Ünal'ın, Metin Eloğlu şiirinden bahsederken, ironinin bir sığınak olduğunu söylemesi gibi. Ferruh Tunç ilk kitabından itibaren somut, muhalif ve ironik bir şiir yazdı. Newyork Magazinden Etnografya şiirine kadar gelen bir süreç bu. Yirmi beş yılda yayımladığı dört şiir kitabıyla, bile isteye popülariteden kaçan bir şair olduğunu anlıyoruz. Çünkü somut, muhalif, ironik ve düzyazıdan çokça yararlanan bir şiir, popüler şiir okuyucusu veya edebiyat ortamının çok da tuttuğu bir şey değil. Tunç şiirinin takipçileri, daha ziyade belli bir gelişim düzeyine varmış akıllı okuyuculardır. Poetik bir tutum bu: Şemsiyenin dışında olmak, kendi şiirini yazmak... Hatta bugün gündemde olan tüm kuramsal meselelerin ötesinde bir şiir bu. Sanıyorum Fazıl Hüsnü'nün şiiri gibi Tunç'un şiiri de. Hiçbir akımla \"doğrudan\" bir akrabalığı yok. Bu yüzden kendi şiiri. Cemal Süreya, Kızılırmak Kıyılarının salt Fazıl Hüsnü'ye ait olmasından dolayı bir güzellik kazandığını söyler. Aynı şeyi Ferruh Tunç Mevsim İndirimi şiiri için de düşünebiliriz. Güncel siyaset ve toplumsal kutuplaşmalar bazı şairleri ister istemez ironik bir şiire yönlendiriyor. Yirmili yaşlarında baskıcı, tekörnek ve karmakarışık bir ortamda şiir yazmaya başlayan Ferruh Tunç da onlardan. Biraz önce, hiçbir şairle doğrudan akrabalığı yok demiştim. Ama akranı Osman Konuk'la yakın temasta olduğu söylenebilir Tunç'un. Bu iki isim, 1980'li yılların ağdalı, yapıntı ve popüler-imgeci eğilimlerine hiçbir zaman rağbet etmemişlerdir çünkü. Bu nedenle onları, kuyumcu şairlerin karşısına, kazıcı şairler olarak koyabiliriz. Evet, kazıcı... Şairaneliğe hiç kaçmadan, tam ortasında olabilmek şiirin! Eray Sarıçam. 1993 Gebze doğumlu. İlk, üniversitenin Yeni Türk Edebiyatı Anabilim Dalında tamamladı. Şiir ve yazıları Hece, İtibar, Muhit, Şiir Versus, Fayrap, Aşkar, Kaygusuz, Mahalle Mektebi, Söğüt, BirNokta, Karabatak, Yumuşak G, Kuruluş, Merkezkaç ve Koza Düşünce dergileri ile KitapKriter ve Eleştiri Haber sitelerinde yayımlandı."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/mevlana-idris-deyince-veya-degince", "text": "Modern çağın hayatımızdan götürdüğü birçok şey var elbette. Bunları sıralamaya kalkarsak kabarık bir liste elde etmiş oluruz. Bunun yanında benim için olumlu addedebileceğim bir durum var. Birbirimizle hiç yüz yüze görüşmemiş olduğumuz Mevlana İdris ile önce mail yoluyla daha sonra da telefon yoluyla tanışmış olmanın mutluluğunu her zaman hissetmişimdir. Fakat bu mutluluk sadece tanış olmaktan gelmiyor. Mevlana İdris'in yazı hayatımın başlangıcında yer almasının yanında onun naifliğiyle, sakinliğiyle edebiyat dünyamızda var oluşunun verdiği bir duyguydu bu. Bu hissi onun şiirlerini okurken de Mevlana İdris'in çocuk kitaplarını kızıma okurken de hissederdim. Okuduğumuz her cümlenin yüreğimize işlediğini gördükçe Mevlana İdris'i tanımanın haklı gururunu yaşardım. Mevlana İdris'i anlatmak için, yüz yüze hiç görüşmediği bir gencin hayatına dokunuşunu anlatmam ona olan vefa borcumu ödemek için yeterli olmayacaktır elbette. Ama en azından benim için bir rahatlama vesilesi olacaktır. Zira iyiliğe, güzelliğe ihtiyaç duyduğumuz bugünlerde bu örneklik bizim için oldukça önemli diye düşünüyorum. Lisede, bir plazanın bodrum katında bulunan küçük bir kitabevinde veresiye defterine yazdırarak kitap almaya başladığımda okumanın beni nereye sürükleyeceğine dair bir fikrim yoktu. Ama yine aynı kitabevinden satın aldığımız Gerçek Hayat dergisinde Mine Sota mahlasıyla yazılar yazan Çiğdem Can'ın yazılarını her hafta büyük bir istekle beklerdik. Hatta Hüseyin Ahmet ile birlikte cuma günleri -dergi o gün geliyordu- okul çıkışında Alfabe Kitabevi'ne koşarak gittiğimizi hatırlıyorum. Sonra orada Teneffüs sayfasını da takip ediyorduk. Mevlana İdris yönetiminde, yeni yeni yazmaya başlamış kişilerin kısa öyküleri, şiirleri yayınlanıyordu. Biz de bir şeyler karalıyorduk. Göndermeye karar vermemiz biraz uzun sürdü. Bu süre zarfında \"edebiyat dünyası\" ile doğrudan bir bağlantımız da yoktu. Şiirlerimiz, kısa öykü denemelerimiz vardı. Daha sonra bir vesile ile Mustafa Ökkeş Evren ile tanıştık. Mustafa Ökkeş Evren, Adana'da çok güzel bir edebiyat ortamı kurmuştu. O ortamda birçok değerli yazar ve şairle tanıştık. Öykü yazmaya başlama sürecim de bu ortamın oluşmasından hemen öncelere rast geliyor diyebilirim. Küçük öyküler yazıyordum ama bunları herhangi bir yere göndermiş değildim. Ömer Faruk Dönmez ile tanışınca, uzun öyküler yazıp, kendinizi test etmeniz gerekiyor demişti. Ömer Faruk Dönmez ile tanışmadan bir öykü kitabını okumuştum. Genel manada uzun hikayeler yazdığını biliyordum. O sıralarda sürekli uzun bir hikaye yazmayı düşünüyor, sürekli hikaye kitapları okuyordum. Bir gün üniversiteden eve giderken -ki yol oldukça uzundu- küçük not defterime bir hikaye yazmaya başladım. Not defteri bitti ama hikaye bitmemişti. O zamanlar tuşlu cep telefonuma mesaj olarak yazmaya devam ettim. Eve geldiğimde hikayeyi bilgisayara geçirdim. Bittiğinde yaklaşık yedi sayfalık bir metin olmuştu. Çok heyecanlıydım, aslında bir öykü yazabileceğime dair bir öz güven kazandırmıştı Ömer Faruk Dönmez. Bu hikayeyi ise gerek kurgusu gerek içeriği bakımından beğenmişti. Bunu görmüştüm ve ondan sonra sürekli öykü yazmaya başladım. Yazdığım bu uzun öyküleri edebiyat dergilerine gönderemeyeceğimi anlamıştım. Çeşitli edebiyat dergilerini takip ediyorduk. Aradan belirli zaman sonra dergilerde yayımlanacak öyküler yazdığımda birkaç dergiye öykülerimi gönderdim. Bazıları öykülerimi yayımlayacaklarını söyledi. Ne yazdığımın farkına edebiyat dergileriyle iletişim kurduğumda fark etmiştim. Sonra bu süreçte dergilerde yayımlanan öyküler ile benim yazdığım öyküleri karşılaştırma fırsatım oldu. Bu süreç öykülerime daha dikkatle yaklaşmama vesile oldu. Tüm bunların içinde Mevlana İdris ile yaptığımız bir telefon görüşmesi benim yazın hayatımı doğrudan etkiledi. Uzun öykülerimin birini gönderdiğimde Mevlana İdris onu Gerçek Hayat dergisinin Teneffüs sayfasına -iki tüm sayfaya- doğrudan yerleştirmişti. Bu bana büyük bir öz güven vermişti. Fakat bunun haricinde bir vesileyle yaptığımız bir telefon görüşmesinde öykülerimle ilgili düşüncelerini sorduğumda, başkalarının düşüncelerini merkezine almadan yaz, demişti. Oku ve yaz demişti. Sanki binlerce kilometre öteden ruhumu okumuş, insanlara göre değil, ruhuna göre yaz demişti. Kalp ehli olduğunu kalbimi okuduğu o günden anlamıştım."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/muhyidd-n-ibnu-l-arab-den-secilmis-sozler", "text": "Hakikat, daima tek bir şeyin hakikati olsa da, onun dile getirilmesi olarak güzel söz, yeni hakikatlere pencere açması, hakikatin hayat ve beyan esasında kapsamının genişletilmesi bakımından çok katlı, çok boyutlu bir yapı arz eder. Zira her güzel söz verimlilik, bolluk, bereket, ihsan, nimet, bağış, kerem anlamında tekvini olarak vahdete ve kesrete tabidir. Bu manada her söz künden bir öze ve besmeleden bir biçime sahiptir. Ecdadımız söz konusu öz ve biçimi dikkate alarak, daima güzel sözü kayda geçirmeye, yenilerini söyleyerek onu çoğlatılmaya gayret etmişlerdir. Hatta kimileri, en güzel sözleri seçip derlemek suretiyle, hem ilgililerine bir hizmet sunmuşlar, hem de başkalarının söylediklerini kayda geçirmek suretiyle, güzellikte onları aşan yeni bir imkan ve yönelim elde etmişlerdir. Bugün bizler de gerek mezkur derlemelerden, gerekse yeni okumalarımızdan, güzel sözler elde etmeye devam etmekle kalmıyor, şu devir itibariyle sosyal medya diye adlanadırılan sanal alanlarda onları paylaşarak, çok hızlı bir şekilde yayılmalarına da katkıda bulunuyoruz. Şeyh Muhyiddin'den esas alacağım ilk eser, Fütuhat-ı Mekkiyye'dir. Ekrem Demirli tarafından tercüme edilmiş ve Litera Yayıncılık tarafından 2006 2012'de 18 cilt halinde yayınlanmıştır. Niyet, toprağın bitirdiği şeyler için yağmur gibidir. Niyet zatı yönünden tek, konusu ki niyet edilen şey demektir- itibariyle farklıdır. Şeyh Muhyiddin'in sözlerini tematik başlıklar altında toplayabilmeyi ve bu sayede onları belli kavramlar, ıstılahlar, tanımlar, nispetler / fenomenler... bütünlüğü içinde vermeyi çok isterdim. Ne var ki, Şeyh Muhyiddin bizim ulema ve ariflerimize mahsus bütüncül bakışla yazma tarzlarının neredeyse tamamını, kendi yazma tarzında topladığı ve bilgiyi cüziden külliye doğru, genişlemeden çok bir açılma olarak gördüğü için sözlerini de çok yönlü ve yoğun olarak bina etmiş; örneğin ilkin ahlak kelimesiyle başlıklandırılabileceğimiz bir sözünün kaydında nefs, cihat, iyilik-kötülük, sevinç, hüzün.. gibi kelimelere de en az ilk kelime kadar değer yüklemiştir. Nitekim Hazret'ten derlediğim ve burada paylaştığım sözlerden oluşan ilk defterimin ana başlığı: Ahlak, edep, iman, terbiye, kalp, hisler ve hallerdir. Bu nedenle ilgili seçmelerimden, kendilerine özel bir temalandırmayı okurumun anlayış ve zevkine havale etmek durumundayım. Bu çokluk nedeniyle, insanı -ve dolayısıyla kendimizi- anlamakta ve tanımakta güçlük çekeriz. Zira duyular, duygular, kalp, akıl, hayal, idrak ve irade esasında çoğalan o güçler, insanı mekan edinme bakımından, tek bir öze sahip olsalar da, yerleşme düzeylerinin her fertte farklı olması nedeniyle farklılaşırlar. Seçilmiş sözlerin yenisinde bu bağlamı lütfen gözetelim. Hasret kelimesi 'hasertü es-sevbe anni ' ifadesinden gelir. Böylelikle elbisenin altındaki ortaya çıkar. Şeyh Muhyiddin'in seçilmiş sözlerinden oluşan yeni metne iki filozofun cümleleriyle başlamamın nedeni, Hazretin sözlerinden görüleceği üzere, fenomenoloji bizde çok önceden vardı deme sakilliğine düşmek için değildir. Bilakis, arif ile filozofu, tefekkür gayeleri itibariyle birbirlerine indirgemekten kaçınmanın gereğine inanarak, fenomenolojizim yapmanın sakıncasını, diğer bir söleyişle, konu irfan ise fenomenolojiyi fazla abartmamak gerektiğini söylemek içindir. Şeyh Muhyiddin, yanlış düşüncelerden bahsederken sahiplerini zikretmez. Doğru düşünceleri ise, sahiplerinin ismini zikrederek alıntılar. İlk tutumu, kendisini, başkalarının yanlışlarını düzeltmeye memur görmemesinden, ikinci tutumu ise Müslüman mütefekkirlerin doğrularını teyit etmekle yükümlü addetmesinden kaynaklanır. Böylece yanlışın suretini, sahipsizliği nedeniyle daha baştan silikleştirirken, doğrunun suretini sahibinin suretine bitiştirerek, onu çift bir suretle takdim eder ki, bu sayede naklettiği doğruyu, söylenenin gücüyle söyleyenin yetkinliği arasındaki taksimde tahkim etmiş olur. İslami literatürdeki karşılığı ilm-i ilahi olan metafizik, modern zamanlarda bir gerçekliği izafi olarak değil mutlak olarak bilme, bu bilmeye mahsus bakış açılarından birine yerleşme ve onu analiz, sezgi, soyutlama, temsil ya da tercümenin etkilerinden arınarak anlama çabası olarak tanıtılmıştır. Bu vb. tanımlarda başa yerleştirilen gerçeklik terimi, materyalist algının hakimiyetindeki düşünsel ortamlarda fiziki bir şey olarak değer görmüş, fiziki olmadan zuhura çıkarılabilme özelliğine sahip zihni şeyin ise, şey olma hak ve değeri çoğu zaman ıskalanmıştır. Felsefede çok özel bir gayretle hatta ilgili yönelimin düzeyine göre kimi zaman iyi niyetle- dini ve tanrıyı paranteze alma teşebbüsünün de kısmen meşrulaştırdığı bu durum, maneviyattan, gaipten, ahiret bilgisinden, basiretle görmekten, kalp ile düşünmekten ve gönül ile kuşatmaktan yoksun olduğu için, bidayetinden beri düşünsel bir kuruluğu, bir tür formalizmi beslemiş ve büyütmüştür. Fütuhat-ı Mekkiyye'den seçtiğimiz sözlerin yenisini sunmaya hazırlanırken, Şeyh Muhyiddin'in tefekküründe, adı kadimde ilm-i ilahi, devr-i felsefede metafizik olan bilginin, maddi ve manevi düzeylere ayrılmadığını, salt kendi şeyliklerine göre bilinmek istendiğini ki buna kısaca Hakikat diyoruz- hatırlatmak isteriz. Bu esasta, En-Nifferi'nin Sana görünen kendinde karar kıldığı cinsten görünür / Karar bulan ilim karar bulan cehldir / Vesvese sadece cehlde vesvese verir ve havatır da sadece cehlde tahattur eder. sözleriyle tahkim edebileceğimiz Şeyh Muhyiddin tefekküründen süzülenlerin değerinin iyi bilinmesinin gerektiğini vurgulayarak, ondan seçtiğimiz yeni sözleri sunuyoruz. Şeyh Muhyiddin tefekkürüne dair bir parantezi daha açalım. Şeyh Muhyiddin, Felsefe'nin ve Kelam'ın içinden değil doğrudan Kur'an'ın ve hadislerin içinden tefekkür eder. Bu manada ilk ve zorunlu teması Peygamber Efendimizledir; onun vahyin muhatabı olarak her bilgiyi ve emri Allah'tan alması, dünyevi ve uhrevi her düşünce, iş ve tutumu Allah'a göre konumlandırması Hazretin paradigmasını / tefekkürünün çerçevesini belirler. Bu ilmin, tasavvufun yani genelde İslam metafiziğinin özelde Şeyh Muhyiddin tefekkürünün, Peygamber Efendimizden kaynaklanmasıyla, önce Allah - İnsan - Peygamber ilişkisinde toplanması ve dolayısıyla ontik düzede ele alınarak açıklanması da zaruriyet arz eder. Hazretin gerek seçilmiş sözlerini gerekse bizzat metinlerini okurken, mezkur ontik ilginin, diğer bir söyleyişle gizli ya da açık bir şekilde bu esasa tabi olarak sorulan İnsan sen nesin ve neden varsın? sorusunun önemle gözetilmesi gerekir. Bunu ana hatlarıyla hatırlattıktan sonra artık sözü Hazretin kendisine bırakabiliriz. Nur metafiziği üzerine zihin yoran mütefekkir ve mutasavvıf büyüklerimiz, onu akıl nuru, ilim nuru ve irfan nuru olarak üçe ayırmışlardır. İlk nur olan akla burhanı, ikinci olan ilme beyanı, üçüncü olan marifet / irfan nuruna ise 'ayanı nispet ederek, bu yorumlarını Peygamber Efendimizin Müminlerin ferasetinden çekinin, çünkü o, Allah'ın nuru ile bakar hadisiyle tahkim etmişlerdir. Mezkur büyüklerimizden biri olan Şeyh Muhyiddin, nur tanımlı müstakil kitap ve risaleleriyle ilgili metafiziği, tasavvuf tefekkürü içinde bir paradigmaya dönüştürerek, ona kavramsal planda bakmanın ötesinde, doğrudan doğruya ondan elde ettiği ferasetle bakan biridir. Fütuhat-ı Mekkiyye'den seçtiğimiz yeni sözleri sunmadan önce, Şeyhin bakış ve söz gücü nereden geliyor? sorusuna bir karşılık oluşturması bakımından zikretmeye değer gördük. Diğer bir söyleyişle, söyleyene Söyleten'den, söylenene nur nasibinden bir bilme ve görme olarak bakmak gerektiğine işaret etmek istedik. Bunları beyan ettikten sonra, sözü Hazretin kendisine bırakabiliriz. İnandıktan sonra bilmek, bilmeyi inanmaya tabi kılarak, inandığı konuda mutmain olmaktır. Bu nedenle irfan ehli bilmeye ikincil bir önem vererek, inanmayı tahkikin önüne alıp, aklın değil teslim olmuş kalbin bir fiili haline getirirler. Bir şey kalbin fiili olduğunda, bilme zaten cehli talep eder; bu nedenle irfan ehlince ilim, kalp kaynağından çıkıp duyulara, akla ve tasavvura doğru bir akışı izler. Benim tabirimi sadece iki lisan verebilir: işareti hüccet olmaksızın ispat olan ma'rifet ile işareti hüccetle ispat eden ilim lisanı. Eserlerinde en-Nifferi'den sevgiyle söz eden Şeyh Muhyiddin'in izlediği yol da budur: Kalp, hayal hazreti, duyular ve akıl... Fütuhat-ı Mekkiyye'den seçtiğimiz yeni sözleri, bilim, bilgi, düşünce, düşünme ve akıl başlığı altındaki kaydımızdan nakledeceğiz. Bu vesileyle şu hususu belirtmeden geçmeyelim: Din nasihattır ki, nasihatın Kur'an ve Hadis esaslı özünde hiçbir değişme söz konusu olamaz; değişme ancak -zamanın diline, anlayışına ve taleplerine tabi olarak- nasihatın formunda meydana gelebilir. Mezkur özü ve kendi zamanlarına en uygun formla nasihatı taşıyanlardan öyleleri vardır ki, kendilerinden sonraki zamanların muhtemel formlarını da kendi uhdelerine almışlarcasına, ahir zamandaki tüm taliplerinin tamamına birden hitap ederler. İmam el-Gazali'yi, Şeyh Muhyiddin'i, Mevlana'yı buna örnek olarak verebiliriz. Çünkü bu zatlar, çalışarak elde ettikleri ilmin yanı sıra, çalışılarak elde edilmesi mümkün olmayan, ancak taliplerinin İlahi bir bağıştan ya da en doğru kelimeyle Rabbani bir fütuhattan nasipli olduklarına inandıkları zatlardır ve onlar da düşüncelerine tam vakıf olunabilmesi için, daha sözlerinin başında, kendilerine inanılmasını şart koşarlar. Zikrettiğimiz bağış/nasip ve koşullandırmanın etkisinden olsa gerektir ki, taliplerinin ilgili zatların avuçlarına girivermeleri işten bile değildir; idrak, dil ve tefsir zevkleriyle kendilerine kaçınılmaz olarak- hayran olanları, başka müelliflerden soğuttukları gibi, kendilerininkinden başka eserlerin okunmasını da gereksizleştirirler. Ola ki, Şeyh Muhyiddin'den, sunduğumuz seçilmiş sözlerden etkilenerek, Hazretin eserlerini okuyacak olanlara bu hususu hatırlatalım ki, nasıl bir Müslüman dehanın muhatabı olduklarını baştan bilsinler. Birincisi, kendisinin fikirleri sayesinde bilmenin rahatlığına erişenlerin, o bilgilerin yaygısında oturmaları, ancak yayılmamaları; ikincisi, kendi fikirlerinden alıntı yapmaları ama onları aşırmaya kalkışmamaları. Hazretin Fütuhat-ı Mekkiyye'sinden yaptığımız -şimdi on ikincisini sunacağımız- alıntılarda, mezkur iki uyarıya okurlarımızın da tabi olmasını istirham ediyoruz. Çünkü, bilenin bilgiden tasarrufu herkes için aynı düzeyde gerçekleşmez. Birinde sahih bir çizgiyi gösterirken, diğerinde bir sapmaya neden olabilir. Bu bakımdan, bilenin yeni bilgisinin kendindeki durumunu murakabe etmesi gerekir. Öte yandan, has bilgiler miri malı sayılsalar bile, onu ilk telaffuz edenin belirtilmesi, genel olarak düşünme emeğine karşı saygının korunmasını sağlar. Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/murat-aydin-witness-of-the-moment", "text": "St. Augustine was one of the first philosophers who uttered his doubts and opinions regarding time in şth century. Muslim scholars needed to enter the stage to reassure St. Augustine of time and tenses, and put his upside-down opinions on their feet. You should know that the time becomes the measure of movement when previous and post moments of an event are united in the mind. Another scholar talking on this similar base mentioned above is Ibn Arabi. ideas and interpretations of later metaphysicians/philosophers about the concept of time still stand as a footnote to what we have conveyed with some nuances. After the discovery of photography, the concept of time not only gains a new content undertaking the words such as eye, secing, vision, appearance, signed etc. but also takes its place in the center of daily life by merging with image. From now on, time becomes something whose theory is peeped by being pushed back, something chosen, something recorded and turned intoa malady of physical activity, i. e. technological dominance. In his Principles of Art History (1915), Heinrich Wölfflin notes that: 'No one will argue that the eye will make progress for itself: The eye will always aid other areas in a conditioner way. The existence of'an optical scheme to be applied like a dead template to a world stemmed only from its own conditions is not at stake. However, this does not make impossible for a law to preserve its own efficacy among all these changes although one sees how he/she wants to see. To fish out this law is the main problematic of art history. It is the basic problem?(5) and implied an eye-centered movement of invasion. However, he should not have presumed that this implication would exceed over the verb to see how we want to see'and makes retinal look and appearance ordinary, thus the curiosity asking how would it look if seen under this light? would be replaced with the urge for 'visual sight' and 'the effort to melt in the supremacy of the eternal' with his own words. Let John Berger speak for us. 'For more than a century, photographers and their defenders have been arguing that photography deserves to be included in fine arts. However, doubtlessiy, it is not easy to predict how successful they have been to make this argument acceptable. Whereas most of the people take, enjoy use and value photographs, they do not regard photography as a field of art. And I must add that arguments of photograph defenders, including mine, are a little bit notional/ academic'(6). Let us reveal that as of today, photograph is taking precedence over the art without waiting for its judgment; in other words, whether photography isart or not is nota guestion of photograph, but of art. Photography has absorbed all discussions about mimesis, which has been a pain in the neck for centuries, and made art and painting withdraw delicately. From now on, photography has combined metaphysics and technology, which are two different İevels, and thus absorbed nearly all terminology of art. It will only be possible to interpret these levels in an exchange by putting the current theory of art into brackets to be used for its case when necessary and opening its own parenthesis, i. e. lexicon, freely. This action has no material other than the artistic journey of photographers. At this exhibition titled Witness of the Moment by Murat Aydın, the metaphysical undertone expresses the value he attributes to photography. As we mentioned above, present time is the ravine between what was passing and nearmissing, and collects the dust of the past and the color of the future. Reminding that ravine was defined by Ibn Arabi as something between martyrdom and the invisible world and exists only in delusions (8), we can argue that Murat Aydın regards photography as recording of the moment reguired by internal obligation. 'Thus, what led Murat Aydın to photography must have been the necessity he felt for carrying the capture of the moment to the realm of knowledge of the existence from the interest of it, while passing and coming are close at hand. On the other hand, Murat Aydın's photography act and art can be characterized as an effort to unite with God in a true perception of time through gentrifying present in the past as a pleasure destination and marking it in the future. Besides, this act wili have another kind of value for combining the time of photographer, time of the photograph, and time of the person who will look at this photograph in the future. The present of the photograph will engage with the present of future person and create its own present time via new associations to originate from the view of looker, Another point in Murat Aydın photography is his sensitivity for the control of visual noise, to borrow E. H. Gombrich's words. If we use digital camera terminology, we can easily say that Murat Aydın's photographs are not subject to Programmed Automatic Capture. Therefore, a choice for decrease in or conscious intensification of visual noise in each photograph is at stake, be it fullness or emptiness. In this context, the fact that Murat Aydın's photos contain few and many objects have a lingual imperative, which can be realized through a careful glance. Based on this, we can emphasize that the intellectual aspect of Murat Aydın's photography goes beyond tis technical aspect. Of course, what we call color is the child of the light and has a direct proportion to the coloring capacity of our camera. However, beyond showing something as how it is, showing it with a different look is our responsibility. For instance, when capture a photograph while the sun is high, we lose shadows while we have dark shadows in a photograph we capture close to sunset. Fora photographer, every hour is sole and unigue as there is no repetition in fate, and every moment is an expression of a change, which is not identical but similar to another. It is obvious that such intellectual and fictive approaches of Murat Aydın go beyond the mathematical system reversing one another while capturing photos. Elements such as chroma and gamma reguired by the photograph itself is still his responsibility just to increase the emphasis of gestures captured. Another important point which drew me closer to Murat Aydın's photography is his insistence on capturing different modes of life like loneliness, idleness, indecisiveness, desolation, liturgy, rituals, and of course, humor. And if we remember how irreplaceable humor is for miniaturists to emphasize the vanity of wearing oneself out for this world, we can decide that Murat Aydın is adescendant of this Lineage. And let's talk about Murat Aydın's style of photography. As ordinary people, we try to understand even an original piece of art through comparing it to similar pieces. Thus, it is normal to try to understand the work of each photographer by comparing it to some kind of painting. In other words, the first rule to talk about the style exclusive to that photograph is to borrow from the terminology of painting. I'm saying borrow because the vocabulary of photography is wider than that of painting due to technological differences. From this point of view, the very first thing a photographer learns from the art of painting is that what he/she captures is not an object but an appcarance of it. As mentioned above, not the object but the visibility of it changes moment to moment in terms of time, moment, light, color etc. What we call the witnessing of the photographer is him/her sharing the appearance of visibility through jotting ali these details, which will not attract the attention of any other person, for his/her personal history and work. Despite ali these, the process of creating a style in the art of photography does not work out as it does in painting because, for photography, linearity, shadiness, chroma, darkness, lightness etc. work according to shape and movements such as naturalism, impressionism, surrealism etc. work according to technological hardware. When creating a style, photographer relies on the reality of painting thanks to technological opportunities. For instance, he knows that if he heightens the average of ISO value, the lines of the object will be hardened, whereas they will be refined if he lowers it. Therefore, when we mention a photographer's style, what we mention first is his/her specific preferences about mathematical values. And when we try to decide Murat Aydın's style of photography, we will be speaking about how he discovers the conditions of an object, which presents not itself but its visibility, and how he captures ideal presentation levels. When we look closely at his photographs in the exhibition, we immediately realize that compassions special for this build themselves on their own. In the thematic plan, we understand that Murat Aydın firstiy carries beliefs to photographs in a harmony of act and color cohesion. To jot people's behavior regardless of their religion means jotting their stances and ways of sensation. Knowing that images are unable to tell their own stories, we make them tell our stories as an 'audience contribution, which will certainly draw us to Murat Aydın's photographs. Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/mustafa-kutlu-nun-hikayelerinde-gelenek", "text": "Mustafa Kutlu ile tanışmadan önce özlenen hatıralar en güzel yerini günlüklerde verir sanırdım, en güzel orada samimi olunabilir derdim. Mustafa kutlunun satırları seslendi bana o anlarda. Bir iz anlamını Nur'da bulabiliyor, dedi. Başarılı olmanın yalın güçlülüğünde, gönüllere ilişen tasavvufi sevdada birikebiliyor insan ve hayal ettiklerinin peşinden kararlılığın azmiyle yarışabiliyor. İnsan bu yarıştan galipte çıkabiliyor. Galibiyetin getirdiği teslimiyet bir iç huzurun adımını atıyor. Kalbimizin surlarını büyük binalar inşa ederek koruyamayacağımızı işliyor kitaplarında Mustafa Kutlu. Beton kokusunun değil ahşap kokusunun naifliğinin sürülmesini istiyor. Nitekim yüreklerimizin ahşap kıyılara da ihtiyacı var. Kalabalığın dünyasına dalarken bize sunulan şeylerin özlemini yaşatıyor içimizde. Kendimizi şehirleşmenin kucağına atıp 'modern bir insan!' olmanın, insanoğlunun kaç bin yıllık dostu olan buğdayın kokusunu unutmanın, şırıl şırıl akan bir su sesinin yerine korna seslerinin hafızalarımızı delişine değiniyor. Kapitalizmin boyunduruğu altındaki karakterlerin iç çatışmasını göz ardı etmiyor. Yoksulluk Kitabı'nın satırları arasında dolaşırken 'insanlık' çarpıyor göz bebeklerimize. İnsanlığın icabı adına yoksulluğun haritasını çizenlerin küçücük çocuklar olduğunu görüyorduk. O ellerin şiir yazması gerekirken yoksulluğun yorgunluğundan izler taşıyordu. O gözler geleceğe aşkla bakması gerekirken çaresizliğin rengini anlatıyordu. Mustafa Kutlu'nun belirttiği gibi bencilliğimizin ve görmezden gelişlerimizin bir parçası oluyordu çocuklar. Dudaklarının kenarlarında minnetin gülümsemesi olmuyordu. Mavi Kuş'un kapağı aralandığında hayatımızda nice Kenan'lara rastlıyoruz, nice sevdadan, kanatları kırık yaralı kuş gibi sıyrılabiliyoruz. İçimizde biriken bir Bilal'ın hüznü mesken tutuyor bizi. Ve biz modernleşen dünyanın kör insanları olarak yaşamımıza devam ediyoruz. Daha iyi bir hayat deyip kalabalığın anlaşılmazlığında bulunmak istiyoruz. Bir avuç toprağın bereketini bizi kuşatan körlükle itiyoruz. Yetiştirilen taze domatesin kokusunu unutuyor egzoz dumanlarına hapsoluyoruz. Yoksulluk İçimizde'den sızan cümleler insanın maddesel dünyaya bağlanışını temsil ediyordu. Sonsuz istek ve ihtirasın mutluluğu ile avutuluşuydu ellerde kalan. Yoksun olduğumuz en büyük şey ruh dinginliğimiz. Uğruna sürüklenip gittiğimiz basit isteklerimiz. Çiçek demişken her kitabın bir iç açıcı tarafında çiçek kokusuna rastlayabiliyoruz. İster kitabın başında, ortasında isterseniz de sonunda olun bir çiçek kokusu selamlıyor bizi. Rüzgardan savrulan bir gül kokusu ruhumuzun duman kokularıyla nasır tutmuş taraflarına ilaç gibi geliyor. Bazen bir ilaç Mustafa Kutlu'da birikebiliyor. Biriken bu gönül aydınlığında öğrenilen en büyük nokta hasretin derin sevdası oluyor. Ben o anlarda, nur yüzlü, kalbi yağız dedelerimizin çınar ağacının altındaki dükkanlarında evlat gibi bir çiçek beslediklerini öğrenirdim. Öğrenirdim hasret kalınmış güzellikleri... Yalnızlığı bir saka kuşunun ötüşünde bilirdim. Her derdin ağırlığını bir çocuk gülümsemesinin hafifleteceğini bilirdim. Ah! Şu insanların hiç zamanları yok ki durup ince şeyleri anlamaya. Okuldan dönünce koca çim sahanın peşinde çantalarını fırlatarak koşardı çocuklar. Terleri toprağa karışırdı toprak onlara. Hayallerini büyüttükleri, bazen annelerine çiçekler topladıkları bazen de evden getirilen peynir ekmeğin doyumsuz sevgilerine koşarlardı. Yeşil örtü kucak açardı onlara. Nasılsa zamanı geldiğinde bu yeşil örtü ölülerinin üstünü de kapatacaktı. Başka manzaraları yoktu ki seyredecek. Ya bir yeşil örtüleri ki bu yeşil örtü yorgunluklarında kavak ağacının gölgesiyle selamlardı onları- ya da kuşlar kadar özgür olup hedeflediklerinin peşinden koşabilmeyi... Lüks yerleri yoktu ki dinlenecek bu iki kıymetliden başka. Bisikletin direksiyonu gibi kontrol edemiyoruz hayatı evet ya da zorluk karşımıza çıktığında frenleyemiyoruz. Sadece rüzgarına kapılabiliyoruz. Kapılıyoruz ve bahtımızın rüzgarına gidiyoruz. Göğü yaran seslerde kendi çığlıklarımızdan kaçamıyoruz, isli gönlümüzün hüzün duvarları arasında eziliyoruz. Yardımcımız olan çay ve türkü nağmelerine sığınabiliyoruz. Ve biz öyle düşüyoruz ki kendimize, ne bir adım ötede aynı acımızdan kıvranan delikanlıları görebiliyoruz ne de yalnızlığı dört köşe bucak ezbere bilen yaşlı asırlarımızı. Körpe hayatın koca binaları arasında bulunmayı yalnızlık sanıyoruz ya da en büyük aşk maceralarını hayal dünyasında aramaya koyuluyoruz. Aradığımız bu değil. Aradıklarımız bulduğumuz eksiklikler. Hapsolduğumuz sıradanlığımız. Gökyüzünü bölen, kuşların kanatları, ağaçların sonsuzluğa uzanışı değil yalnızca. Gökyüzünü bölen, koca binaların koca çatıları 'yaşamak güzel şey' diyerek gözlerimizi dikmemiz değil. Maviliğinde unuttuğumuz bir derinlik var, ne yazık ki çok azımız bunu hatırlıyoruz. Ayaklarımızı gezdirdiğimiz yeşil örtüde aradığımız kokuyu bulabileceğimizi unutuyoruz. Unutuyoruz ve üzgünüm ki merhamet kendini çekiyor bu yoldan. Hiç kaybetmeyeceğimizi sandığımız şeyler ilk önce terk ediyor bizi. İyi bir iş hayal edip iyi bir maaşla geçimi düşünüyoruz. Bir gün yoksulluğun evimizin kapısını çalıp içeri gireceğini unutuyoruz. Memnuniyet ve lüks ruhumuzun güzelliklerini çorak iklimlere savuruyor. Bir tarçın ve sabun kokusunda, koca tabanlı ayaklarımızı çiçeklerin üstüne savurmamızla yitiriyoruz benliğimizi. En acısı alışkanlıklarımız sıradanlaşıyor yoksa hayat hep sürprizlere gebe. Hayatın müziği biraz keder biraz da neşe."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/mustafa-kutlu-nun-sel-m-defteri", "text": "Mustafa Kutlu, her anlattığı kişiyi tek başına soyut bir karakter olarak değil çevresiyle, mekanıyla, zamanıyla anlatarak bir dünya, bir atmosfer kuruyor ve okurunu da o atmosferin içine çekiyor. İnsanlar zihinsel bir idealleştirme ile değil yaşadıkları zorluklarla, aştıkları ve aşamadıkları engellerle anlatılınca daha sahici portreler okuyoruz. Mustafa Kutlu'nun hikayeciliğini güçlü kılan yönlerini portre yazılarında da kendini gösteriyor. Kitabı okurken insan ister istemez Önce refik sonra tarik sözünü hatırlıyor. Kutlu'nun hayat güzergahında sadece karşılaştığı değil refik olduğu insanları tanıyoruz kitap boyunca. Peki, refik olmak ne demek? Dijital bir çağda refik olmanın anlamını izah etmek giderek güçleşiyor. Fethi Gemuhluoğlu, Dostluk Üzerinede yol oğlu olmak diye bir kavram vardır. Gemuhluoğlu'na göre yol oğlu olmak bel oğlu olmanın tam zıddıdır. Eşref-i mahlukat olmakla hayvandan aşağı düşmek arasındaki zıtlığa benzer burada bahsi geçen karşıtlık. Yol zere olmakla, istikameti kaybetmemekle ilgilidir refiklikle ilgilidir. Zaten bu yüzden önce refik gelir sonra tarik. Zira refiki doğru olan tariki de kaybetmez. Tariki doğru olan ise hayırlı bir refik ile karşılaşır. Mustafa Kutlu, refik bulmak konusunda nasipli bir insanmış vesselam. Niçin mi? Bu sorunun cevabı için biraz da kitabın detaylarına bakmamız gerekiyor. Halk bilimi konusunda çalışmalarıyla literatüre büyük katkıları olan Nurettin Albayrak, Mustafa Kutlu'nun birkaç kadim dostundan biri. Kadir Ağa ise 20'li yaşlarında vefat etmeden önce Kutlu ile kitaplar üzerinden yol arkadaşlığı yaptığı hasbi bir kişi. Bir Tebessüm başlıklı yazının kahramanı ise Sıtkı Aras. Sıtkı Bey için Kutlu'nun aramızda gizli bir melek sessiz, kimseyi incitmeyen tebessümü ile dolaştı demesini aktarmakla yetinelim. Selam Olsunun bir başka başlığı ise Beşir Ayvazoğlu. Beşir Bey'in dil ve üslup ustalığı ile kitaplarındaki titizliği yazının ana damarını teşkil ediyor. D. Mehmet Doğan bölümü ise Kutlu'nun şiiriyle başlıyor. Mustafa Kutlu'nun çok eski dergi sayfalarında yer alan şiirlerinden haberdardım ama 10 Aralık 2018 tarihli bir şiiri olabileceğini hiç düşünmezdim. Acaba bir gün bir şiir kitabını da okuyabilir miyiz? Yine o dergi sayfalarında yer alan desenlerinin de yer aldığı bir şiir kitabı ne kadar güzel olurdu. Yıllarca Mustafa Kutlu ile yol arkadaşlığı yapan İsmail Kara ve eserleriyle onun kadar kültürümüze katkıda bulunan Mustafa Kara hakkında yazılar ne menem kültür hazineleriyle aynı devirde yaşadığımızı hatırlatıyor bize Selam Olsun. Seyfettin'i Severdik ve Nusret Özcan'ı konu edinen Gümüş Sakal Öldü mü? hakikaten çok özel vefa yazıları olarak hafızamıza nakşolmaya aday metinler. Mustafa Ruhi Şirin'i konu edinen Tek Başına Bir Ordu yazısının başlığı bile yeterli. Kitabın son bölümünü teşkil eden Suya Hasreti ayrı, apayrı bir yazı. Hareket ve Dergah ekolünün kurucu ismi diyebileceğimiz Nurettin Topçu'yu anlatan bu yazı, mütefekkirimizi anlatan en iyi yazılardan biri. Suyu böylesi kültürel bir metafora dönüştüren bir yazının Topçu'nun biyografisi içindeki denk düşme durumuyla ilgili ne desek az olur. Kendi hesabıma keşke bu yazı başlı başına bir Nurettin Topçu kitabının giriş yazısı olabilseydi dedim okurken. Mayıs 1974'te çekilen o fotoğrafın öncesini ve sonrasını uzun uzadıya okuyabilseydik ne güzel olurdu. Kitabı sadece Kutlu'nun anlattığı kişileri tanımak için değil bizzat kendisini tanımak için de okuyabiliriz/okumalıyız. Ne demişler? Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu anlatayım. Kutlu'nun böyle özel ve derinlikli bir muhabbetle anlattığı kişiler, o kişilerin hangi yönlerine dikkat etmesi ve okurlarının dikkatini çekmek için neleri vurgulamayı tercih ettiğine dikkat edersek Mustafa Kutlu'nun kendisi hakkında da fikir sahibi oluruz. Dolayısıyla kitabı okuyup bitirdikten sonra bir de bu gözle ikinci defa okumanız gerekecek. Selam Olsunun en güzel yanlarından biri de fotoğrafları. Bir Selam Olsun sergisi açılsa ne güzel olur. Kutlu'nun resimleri de eklenebilir sergiye. O sergiden de bu kitaptaki selam, bir kez daha yinelenir. Güzel, sıcak bir kitap Selam Olsun. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/mustafa-ozcelik-in-kitabi-siir-sair-insan-ve-hayat-uzerine", "text": "Denemede de şiirde olduğu gibi ayrıntıların fotoğrafını çekiyoruz. Küçük şeyler üzerine iddiasız ve samimi bir dille konuşuyoruz. Ama hakikat ayrıntılarda gizlidir. Ben bunainanıyorum. diyor Mustafa Özçelik. Yazarlar ve Kitapları, Okumak ve Yazmak, Yazmanın Büyülü Dünyası, Şiir, Şair, İnsan ve Hayat adlı dört deneme kitabı Nar Yayınlarından aynı anda çıktı. Eylül şiirindeki kuşlar pencerelere/ İnsanlar evlere alışacak dizelerinin üzerimde uyandırdığı etkiyle şiirlerini beğeniyle takip ettiğim şair, ne zaman bir şiire başlasam onun yapısı içinde söyleyemeyeceğim kimi sözler beni deneme yazmayla yüz yüze getirmiştir, diyor. Bu yazımda Şiir, Şair, İnsan ve Hayat adlı denemesini ele alacağım. Üç bölümden oluşan bu kitabın birinci bölümünde şiiri arayan şairi, ikinci bölümünde şiir ve insanı, üçüncü bölümünde ise şiir ve hayatı bulacağız. Bu denemelerin en önemli özelliği iç ve içten konuşmasıdır, diyebilirim. Yazarın bir üretici, okuyucunun bir tüketici, yazılanların ise bir meta olarak algılandığı bu çağda, bu çarpıklığı düzeltmenin onurunun yazarlara ait olması gerektiğini vurgular. İçin dışa taşması için en uygun aracın şiir olacağını belirtir. Denemelerinde halkın öğretmeni misyonunu sırtlandığını söyleyebilirim. Çocuklarımıza masal ve şiir öğretmemizi, böylelikle onları çağdaş mikroplardan koruyabilecek en iyi ilacı sunacağımızı, tehlikeli olanın hayal kurmak değil hayalperest olmak olduğunun altını çizer. Her fırsatta kendi kaynaklarımıza dönmemiz gerekliliğini vurgular. Şiiri pek çok yazı türüne göre önemli ve farklı kılan şeyin kalıcı konularla ilgili olmasına bağlar. Bütün kötülükleri fıtrattan uzaklaşmanın sonucuna bağlar ki şairin sesi fıtrata çağıran ses olur. Gül, bülbül, kar, yağmur... Bunların hiçbiri bir dekor unsuru değil, konuşan ilahi gerçeklere dönüşür. Yunus ile gönül haritalarını, Akif ile cemiyeti, Yahya Kemal ile tarihi, Necip Fazıl ile metafizik haritaları açar önümüze. Şiirde her kelimenin bir işaret taşı olduğunu, bir kelimenin yeri geldiğinde yaralar açıp yeri geldiğinde merhem olacağını belirtir. Güzel bahçeli evleri, sokak kültürünü yok eden takma diş misali beton ucubelerin hayatın ahengini, şiiriyetini kaybettirmesinden yakınır. Kulağınız duymuyorsa musikiye, gözünüz görmüyorsa resme, idrakiniz felç olmuşsa şiire koşun diye telkinlerde bulunur. Değirmen görmemiş, ağaca tırmanmamış, derede sularla macera yaşamamış çocuklara duyduğu hüznü dile getirir. Yazılarının çoğunda ısrarla Yunus Emre, Mevlana, Fuzuli, Şeyh Galip, Mehmet Akif, Necip Fazıl, Ahmet Haşim, Sezai Karakoç, Cahit Zarifoğlu gibi isimlerin önemine dikkat çeker. Fuzuli ile Ari Ay, Nef'i ile Arif Dülger, Şeyh Galip ile Sezai Karakoç, Ahmet Haşim ile Hüseyin Atlansoy ve daha nicelerinin aynı besteyi seslendirdiklerini vurgular. Ahmet Haşim'de bizi hüzne boğan akşamın Sezai Karakoç'ta diriliş muştularına döndüğünü, Necip Fazıl'la en çetin, metafizik bilmecenin önünde durduğumuzu; Yunus'un, Mevlana'nın gülleriyle bülbülleriyle derslerini bize hikmet diliyle verdiğini anlatır. Tanıklık ise tanık olduğumuz şeyle ilgili hem bilgili hem de dikkatli olmayı gerektirir. Bir tarihi romanı tarih kitabından ayrı tutmak gerekliliğini, insanı anlamak için kalın ciltli psikoloji kitapları yerine şiir kitaplarının etkisini, sosyal gerçekleri sosyoloji kitabından ziyade bir türküden daha iyi öğrenebileceğimizi; masalların pek çok pedogoji kitabından daha öğretici, faydalı olduğunu, bir ilahideki tesir gücünü bir vaizin konuşmasında bulamayabileceğimizi sıralarken sanatın üstünlüğünü, etki gücünü ön plana çıkarır. Savaşta Fatih'i kaybetmek neyse kültürde de Fuzuli'yi kaybetmek de odur, diyerek kültür dünyamızın beslendiği geleneği devamsamak gerekliliğinin ısrarcısı olur. Bu denemeleri okurken halkın öğretmenliğine soyunup geleneği sırtlayan, geleceğe köprü kurmaya çalışan, çocukların ve gençlerin eğitimini önemseyen, çocuklarımızı hayatın kirli ırmaklarından kurtarmamızın gerekliliğini ve yollarını sıralayan, Türk dilinin inceliklerini önemseyen, doğaya duyduğu özlemi dile getiren çağdaş bir Yunus buldum. Yazmak, hüsrandan kurtulmanın yolu olarak çıkacaktır karşınıza, diyor yazar. Ben de diyorum ki bizler de okuyarak hüsrana uğramaktan kurtulmanın yollarını düşünelim."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/muz-baliklarinin-bilindik-hik-yesi-uzerine", "text": "Glass, Glass ailenin en büyük çocuğu. 1917'de doğan Saymour, 1948'de ölür. Muz Balığı İçin Mükemmel Bir Gün. Normal olamayan bir aileye mensup Seymour. Bu aile ili ilgili detayları başlangıçta da bahsi geçen öykülerden topluyoruz. Anne, baba ve 7 kardeşten oluşan bu ailenin çocuklarının hepsi, normal olmayan zekaları ile biliniyor. Peki, normal nedir? Normalden anlaşılması gereken, kendisine asgari yaşam gereksinimini sağlayan koşullar altında yaşayabilen insandır, diyor Carl Gustav Jung. İlk olarak yaşayabilir normal olan insan. Ve bu yaşam ona sunulan şartlar dahilinde devam edebilmelidir. Seymour normal değil. Bunu öykünün başında da sonunda da anlıyoruz. Bu anomalinin sebebi yalnızca savaş travması mı? Böyle olmadığını biliyoruz. Dediğim gibi Glass ailesi tuhaf kardeşler toplamı ve ortalama üzeri zekaları öykülere konu ediliyor. Savaş topyekun bir delilik halidir. Buradan arta kalan her ne varsa yıkılmış, parçalanmış ve kullanılmaz hale gelmiştir. Savaşın sonunda, onarılması gereken ülkeler ve insanlarla baş başa kalınmıştır. Avrupa'yı bir mezbahaya çeviren savaşın ortasında kendini bulan Seymour'un bir süre askeri bir merkezde tedavi gördüğünü, karısının konuşmalarından öğreniyoruz. Travma sonrası stres bozukluğu olarak bilinen bir psikolojik rahatsızlığı olduğunu anlıyoruz. Vedat Şar'ın Dış dünyadan kaynaklanan tehdit ile bu tehditle baş etme kapasitesi arasında çıkan yaşamsal bir dengesizlik ruhsal travmaya yol açar, dediği ve çeşitli şiddet eylemleri, kayıplar ve özellikle savaşların neden olduğunu söylediği travma sonrası stres bozukluğu, uzun vadede bireyi bütün yaşamsal faaliyetlerinden geri bırakır. Depresyon stres bozukluğuna bağı gelişir, derinleşir ve nevroz bütünen bireyi ele geçirir. Artık Jung'un tarif ettiği normallikten çok uzaklaşılmıştır. 1948 yılıdır. Bir muz balığı olarak girdiği delikte domuza dönüşmüştür Seymour. Kendi fiziksel ve psikolojik eşiğinin üzerinde bir tanıklıkla ülkesine döner. Ama bu delikten çıkabildiği anlamına gelmez. Seymour hala o deliktedir. Duygularını kabul edilebilir bir çerçeve içinde dengede tutamaz. Anormal davranışları eşinin ve çevresindekilerin endişelenmesine sebep olur. Şar, Travma sonrası stres bozukluğu yaşayan hastalarda kendini çaresiz bir kurban gibi görme ve makus talihinden kurtulamayacak olma hissi ile dolduğundan bahseder. İnsanın makus hikayesinin sonu hep aynıdır: Ölüm. Öyküye dönelim ve Seymour'un son saatlerinin izini sürelim şimdi. Seymour tatilde Sybil adında minik bir kızla arkadaş olmuştur. Sybil, öykü günü yine onu bulur ve aralarında bir diyalog başlar. İlk olarak karısını sorar Seymour'a Sybil. Seymour Her an her yerde olabilir. Saçını boyatıyordur. Odada fakir çocuklara bebek yapıyordur, diye yanıtlar. Muriel hakkındaki bu sözleri Seymour'un karısının çarpık yaşamını gözler önüne serer. O söylemeden önce annesi ile yaptığı konuşmadan Muriel'in tam da böyle bir kadın olduğunu öğreniyoruz. Ardından küçük kıza Ha, mayon çok güzel. Hayatta sevdiğim bir şey varsa o da mavi mayodur, der Seymour. Ancak Sybil'in mayosu sarıdır. Mavi, Almanların İkinci Dünya Savaşı'nda kullandıkları üniformanın rengidir. Rahatsızlığının bir belirtisi olarak Seymour çevresinde olan bitenle travmasına neden olan olaylar arasında istemsiz bağlantılar kurar. Gerçeklikle arası an be an açılmaktadır. Psişik travmaya neden olan ve derinleşen kompleksi Jung, bir mıknatısa benzetir. Bulduğu her veriyi haznesine katan kompleks, gittikçe şişer ve bireyi ele geçirir. Bu haliyle kompleks, deliğinde her şeyden habersiz muz yiyen balığa benzetir bireyi. Artık algılanabilir evrenin bütünü tek bir ağızdan, aynı şeyi söyler hale gelmiştir. Tüm sebepler, bireyi aynı sona doğru sürükler. Asansör harekete geçince genç adam kadına 'Ayaklarıma bakıyorsunuz,' dedi. 'Özür dilerim, ben yalnızca yere bakıyordum,' dedi kadın ve yüzünü asansörün kapısına doğru çevirdi. Seymour'un ani alınganlığı ve kadına çıkışması onun naif tavrına yakışmayan bir detay olarak görülmelidir. Ayağına bakıldığını düşünür ve bu durum onu gerer. Yahu şu iki normal ayağa bakmak için en küçük bir lanet neden bulamıyorum, der asansörden inerken. Oidipus miti, insanın makus talihinin hikayesidir. Muz balıklarının hikayesidir. Yüksek bilinç düzeyi onu bütün varlıklardan öteye geçirmiş olsa da ölüm gerçeğini bilerek yaşamak gibi bir trajediye düşmüştür insan. İdrakin sınırıdır öleceğini bilmek. Kadere yenileceğini kavradığında, gerçekleri bildiğinde, gözlerini kör eder Oidipus. Seymour da kavramıştır. Savaş ona tüm çıplaklığı ile gösterir insana ait vahşeti, trajediyi... Bildiğiyle başa çıkamayan kahramanların sonu kör olmaktır. Ya da daha fazlasıdır: Yok olmaktır. Seymour, yok olmayı tercih eder. Zihnindeki tüm çatışmaların çözümü ancak ölüm ile mümkündür. İnsan psişesi sonsuz bir devinim içindedir çünkü. Arzuların şekillendirdiği acı dolu bir yer olan kendisinden kaçmak ister Seymour ve bunu intiharıyla yapar. Bellek ve istekler, hepsi bir arada, demiştir Seymour. Arzular ve bilinenler... İnsan bundan ibarettir. Sonda söylemem gereken şey daha önce söylemiştim. Yüzyıllardır söylene gelen bir masalı tekrar eder Muz Balıkları İçin Mükemmel Bir Gün. Savaş yılarının onda açtığı yaraları ömrünün sonuna dek kapayamayan, Ne kadar yaşarsanız yaşayın, yanmış etin genzinizde bıraktığı o tuhaf kokudan asla kurtulamıyorsunuz, diyen Salinger, Seymour'u devrinin tüm gençleri adına yaratmıştır. Fakat biliyoruz ki büyük sanatçılar evrensel bir dilde konuşur. Yalnızca devrine ait olamayacak kadar çok şey söylemiştir Salinger. Kadim zamanlardan günümüze dek ulaşan metinleri de her çağa ait yapan o evrensel dil değil midir? Semboller bizi hep aynı hikayeye götürür. Hep aynı soruları sordurur: O kahraman, yolculuğunu tamamlayabilecek midir? Okuduğumuz, Yunus'un balığın karnından asla kurtulamadığı bir hikayedir. 1992 yılında İstanbul'da doğdu. Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde okudu. Editörlük ve öğretmenlik yaptı. Sevim Burak Öykülerinin Analitik Psikoloji Bağlamında Çözümlenmesi adlı teziyle master eğitimini tamamladı. Şimdi yine öğrenci/ yine öğretmen."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/nasreddin-hoca-nin-irsat-tarzi-guldurme", "text": "Yazı başlığımız, açıklanma gerektiren iki terimi ihtiva ediyor: İrşat ve güldürme. Arapça doğru yola girmek anlamındaki rşd kökünden gelen irşat, doğru yolu gösterme; manen aydınlatma, hak yolunu gösterme, gafletten uyandırma, uyarma demektir. Çoğulu: İrşadat'tır. İrşad'ın hidayet kelimesiyle aynı anlamda kullanıldığını söyleyen, Ragıb el-İsafahani, irşat'la aynı kökten gelen rüşt kelimesinin, Hem dünyevi hem de uhrevi işlerle ilgili kullanılmasından hareketle, bunun yalnızca uhrevi işlerle ilgili kullanılan reşed kelimesinden daha genel olduğunu bildirir. Buna göre rüşt, doğru yolu bulma, doğru yola girme; doğru düşünecek, doğruyu bilecek, ayırt edecek seviyede olma, olgunluk, kemal demektir ki, bu aynı zamanda ilahi ve akli şeriatı birlikte kabul etme ve uygulama yetkinliği olarak, buna sahip bulunan fertleri ilahi teklifin ve emrin zarfı kılar. Oldurgan fiil güldürme ise, geçişsiz fiil gülmenin zuhura çıkarılmasıdır. Buna göre gülme, bir kimse bir şeyi tuhaf bulduğu veya bir şeye sevindiği zaman kesik kesik sesler çıkarmak suretiyle duygusunu, sevinç veya hayretini açığa vurması; ses çıkarmadan hafifçe gülümsemek, tebessüm etmek; biriyle bir şeyle alay etmek, eğlenmek; bir şey birine iyi yüz göstermek, onu bir şeylerle karşılaştırmak; mutlu bir zaman geçirmek, mesut olmak; görende neşeli bir etki bırakacak bir görüşü olmak demek iken, güldürmek de gülmesine sebep olmak, gülmesini sağlamak demektir. İrşat ve güldürme terimlerini yazı başlığımızdaki özne ile birlikte düşündüğümüzde de, Nasreddin Hoca'nın muhatap olduğu kimseleri güldürme yoluyla irşat ettiğini söylemeye memur oluruz. Nasreddin Hoca'nın mürşitliği ve mürşitlik tarzı hakkında ayrıca bir delile, ispata gerek görmeksizin ulaştığımız bu akli sonucu, kaydi planda da öncelikle Evliya Çelebi'ye borçluyuz. Evliya, onu Mevlana Hazret-i Şeyh Hoca Nasreddin olarak tesmiye etmekte; yaşadığı zaman hakkında yanılmış olmakla birlikte onu Engin erdem sahibi, hazır-cevap, keşif ve keramet sahibi bir ulu sultan olarak nitelemekte ve onun nasihatlarıyla latifelerinin darb-ı mesel halinde kullanıldığını belirtmektedir. 'Bu er velidir, derler. Bu sözün herhalde bir anlamı ve bir tevili vardır. Zira Ahmed-i Arap küfürler söylerdi, onun bir anlamı vardı. Şüca-i Acem de nedametler eylerdi. Halk, veli olduğunu sonradan anladı. Şimdi bu er de velidir. Boş ve bilgisiz değildir. Bunun sözünde bir anlam, sözlerin hakikati vardır. Zira Sultan Kevneyn ve Resulu'l-Sakaleyn bu hadiste buyurur ki, el-mecazii nazretü'l-hakiki. Şimdi kişi dünyadan ahirete gidince, onunla birlikte ne giderse onun mülkü olur. Kendinden ayrılmayan ne ola, dedi. Düşündü. -Onun biri ilimdir, biri de ameldir. Dünyadan kişiyle birlikte bunlar gider, ayrılmaz. Fakat o vücudun birisi ne ki? İkisi bunlardır. -Ya Server! Düşünüp de bulamadığın kalbin ihyasıdır. Meseldir. 'Gönülden gönüle yol vardır.' Evliyaların arası böyledir. Birinin gönlünden geçeni, diğerleri bilirler, dedi. -Güzel söylediniz, dedi. Böylece bildi ki Molla Nasreddin'in söylediği hep mecazdır. Veli hakikat söylermiş, mecazi sözü suret eylermiş. Bu bir remz imiş. -Bu kişi tekin er değildir. Nitekim Basri ve Ahmed; küfürbaz gibi latife ile hal söylermiş, rumuz edermiş, dedi. Öte yandan Mevlana Celaleddin-i Rumi'nin torunlarından Seyyid Burhaneddin Çelebi (v. 1313/1897) de, Saltıkname'deki mezkur bilgiyi takip ettiğinden olmalı ki, Nasreddin Hoca'nın 121 latifesinin tasavvufi şerhini yapmıştır. Nasreddin Hoca öyle bir kültür örneği ki benzeri çok az. Her zaman hayatımızın içinde. Hem de insanın meşrebi ve düşüncesi, kültürel mayasını meydan getiren ve onu seviyeler ve katmanlar halinde temsil eden kim olursa olsun, herkesin ortak bir değeri. Sohbetleri hizaya getiren, ruhları tebessümüyle yumuşatan, itirazları, çekişmeleri maharetle uzlaştıran hep o değil mi. Sözün sohbetin hitamı, daha yeni bir ifadeyle jübilesi ona ait. O daima yerleşik ve alışılagelmişi aşan bir mantık, hileye karşı yeni bir hile ve hileye karşı saflığa zafer bahşeden bir feraset ustası. Sorumuzdaki seçim/seçme kelimesi, irşat söz konusu olduğunda sorunlu bir kelimedir. Zira, İslami bir mana ve sorumluluk esasında, irşat konusunda ferdin kendi iradesiyle bir seçimde bulunmasından çok, onun kendi istidadının ve istihkakının keşfini gerçekleştirmiş olması gerekir. Diğer bir söyleyişle, sufi olsun ya da olmasın, mümin bir kulun hayatının her safhasına yayılan irşat görevi, Allah'ın ona bir bağışı, bir nimeti olan istidadında ve istihkakında kayıtlıdır. Her mümin, kendi a'yan-ı sabitesinde yerleşik olan bu vb. nimetlerin ferdiyetindeki tecelli nispetinden haberdar olmak ve bununla kul olarak kendi varlığının hakkını tam vermeye gayret etmek durumundadır. Aksi halde, güzel ses istidadına sahip olmadığı halde musikide, yazma istidadına sahip olmadığı halde yazarlıkta ısrar edenin uğrayacağı sonuç aynıyla bu konuda da ortaya çıkar ki, bu da o kulun zamanını boşa harcamasına, üzülmesine, başarısızlığına sebep olur. Öte yandan, İslami bir çerçeveden baktığımızda, gülmenin / güldürmenin insanda yerleşik bir özellik olduğunu, nefse tabi olarak zuhura çıkan bu fiillerin de, nefsin diğer tezahürleri gibi din yoluyla terbiyeye muhtaç bulunduğunu görürüz. Buna göre, mümine düşen gülenin / güldürmenin nefsinden bir cüz olduğunu bilmesidir. Bu bilgiyi edindikten sonra, ayrıca gülmenin özünü / mahiyetini bilmekle yükümlü değildir, bunları şeriatın belirlediği hadler içinde yaşamakla ve yaşatmakla yükümlüdür. Nitekim İslam ahlakıyla ilgili kitaplarda da konu bu şekilde işlenmiştir. Şaka ve mizah ölçülü olduğunda övülmüştür. Bu meyanda Allah Resulü'nün şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: 'Ben de şaka yaparım. Ama yalnız hakkı söylerim.' Nitekim şaka maksadıyla kullandığı bazı sözleri sahih rivayetlerde yer almıştır. Said b. el-As şaka konusunda oğluna şöyle öğütte bulunmuştur: Şakada ölçülü ol. Çünkü onda aşırı gitmek saygınlığı giderir ve beyinsizlerin tepene çıkmasına yol açar. Şakadan tamamen uzaklaşmak yakın dostları tutuk kılarken iç içe yaşayanları birbirlerinden uzaklaştırır. Şaka ve mizahta ölçülü olmak gerçekten zordur ve buna riayet etmek herkesin harcı değildir. Hikmet ehlinden birçoğu mizahta sıkıntı çekmiştir. Hatta bu hususta şöyle denilmesi adet olmuştur: Şaka saygınlığı götürüp dostluk bağını koparır. Kötülükten başka bir sonucu olmayan bir haldir. Gülmeye gelince, insanoğlunun en temel özelliklerinden biridir. Gülme şaşmadan kaynaklanabilir. Şaşma ise fikirden doğar. İnsanı, hayvandan ayıran temel vasıf da fikirdir. Mizahta olduğu gibi gülmede de ölçülü olmak ve hoş karşılanacak dozu kaçırmamak zordur. Gülme konusunda şöyle denmiştir: Fazla gülmekten sakının. Çünkü kalbi öldürür ve unutkanlığa yol açar. Çok gülmenin gevşeklik ve duyarsızlığa yol açtığı da söylenmiştir. İsa Peygamberin şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: 'Yüce Allah memnuniyet olmaksızın gülene ve amaçsız söz taşıyana buğz eder.' Bayağılık kokan komik şeyleri ağzından düşürmeyenlere gelince bunlarınki çirkinliğin doruğudur. İbn Miskaveyh de Tehzibü'l-Ahlak'ında, yine Hz. Peygamber'in şaka yaparken de gerçeği söylediğini, Hz. Ali'nin de çok şakacı olduğunu belirterek, şaka konusunda ölçülü olmanın zorluğundan bahisle, Şeri hatta durmanın elzem olduğunu söyler. Nasrettin Hoca'nın mekur haddi gözeterek, aynı tefekkür ikliminde yaşadığından kuşkumuz olmadığına göre, onun gülmeyi / güldürmeyi irşat tarzı haline getirmesindeki neden ve sonuçları da bu merkezde değerlendirmemiz gerekir. Bir mizah meselesi olarak gülme / güldürmenin Sokrat, Platon ve Aristo'dan beri ele alındığını, bunların özlerinin ne'liği konusundaki modern araştırmaların -Bergson, Kierkegaard, Baudelaire vd. müstakil çalışmalarıyla- daha da yoğunlaştığını ve günümüzde özel bir nazariyenin konusu olarak mizah sektörünün gelişmesine hasredildiğini, ancak halen ifadeye kavuşturulması ve tanımlanması bakımından bir arpa boyu yolun bile kat edilmediğini bildiğimize göre, İslam'ın bu konudaki bakışını ve bunu temsil eden en önemli zat olarak Nasreddin Hoca'nın seçimini zikrettiğimiz bağlamda içselleştirmek durumundayız. Öte yandan, Nasreddin Hoca'nın nasihat ve latifelerini günümüzdeki fıkralaştırma yoluyla segilenen sekülerleştirme çabalarının da farkında olmalıyız. Özellikle Pertev Naili Boratav'ın derlemelesinden itibaren hız kazanan bu çalışmaların tıpkı masallarımıza, mesellerimize, halk hikayelerimize, türkülerimize... uygulandığı gibi, yeni bir tahrip kalıbı halinde, salt bir dünyevileştirme inadıyla uygulanmasına rıza göstermemeliyiz. Zira, Nasrettin Hoca'dan bize kalan bir irşat tarzı olarak gülme / güldürme konusu, bizim mizah kültürümüzden önce dinimizin konusudur. Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/ne-yapacak-bu-sehirde-ilkbahar", "text": "Şehirler; sabah sekizden akşam beşe modeli; mekanik olarak belirlenmiş zaman aralıklarını izleyen hızlı tempolu uygar yaşamlar sürerler insanlar: Yoğun ve sentetik. Kalabalık kentlerde, caddelerin ve evlerin bulanık ve silik görüntüleri var. Ve bizler bu şehirdeyiz. Bu insanı altında ezip suyunu çıkaran taştan dağın en altında hiçbir sesin bize seslenemediği, hiçbir kulağın bizi işitmediği, hiçbir gözün bizi görmediği bu şehirde yüz olmaktan çıkmış, yüzlerin önümüzden geçip gittiği bu kentte yalnızız, isimsiz, sayısız. Paylaşmalardan uzak, kalpsiziz, yapmacığız. Dur durak bilmeden, bir başlangıçtan, sığınacak bir limandan, izleyecek bir yoldan yoksun yaşıyoruz; yosunlardan farksız. Zaman ırmağında taşlara tutunup kalmış bu yosunlar: Derinlerden çıkıp gelen, sonra geride iz bırakmadan dünyanın sularına dalıp kaybolan yosunlar, yüzler, insanlar. Ve bu şehirde bizler yersiz yurtsuz ve ağaçsız, böceksiz, kuşsuz, balıksız; yalnız, yitik... Dışarıda uzanmış yatıyor şehir. Şehir; bunaltıcı, karanlık, tehditkar. Şehir; büyük ve zalim. Şehir; mağrur, taştan ve ölümsüz. Dışarıda uzanmış yatıyor şehir; taştan, gri; ötekiler gibi. Çocuklarımızın başında dururken hüzün, bize doğru eserek, duvardaki, çatılardaki çatlakların arasından gözyaşlarını sızdırmaya başlıyor. O parlak siyah hayaletin, dondurucu yalnızlığın içimizde tırmanışı başlıyor. Hüznün ocağına düştük işte. O uzakların, o dile gelmezin, o belirsizin ocağına düştük. Hüzünlerin, gözyaşlarının haykırışların ocağına düştük. Hadi bakalım, gecenin sükunetinde haykır, suskun yalnızlıkta haykır. Damarlarımızdaki bütün kanımızla bu haykırışın bu nafileliğin ocağına düştük; düştük işte. Ruhunu yitirmiş bir şehirden daha hüzün verici ne olabilir? Değişen her sokak, her cadde; bozulan her bağ, bahçe ve tarla yeni bir yitişin hüznünü işliyor içimize. Sanılandan daha çabuk geleceğiz bu hale. Bugünden yarına uçuruma yuvarlanmış olacağız ve orada uyanacağız. Son yolculuğumuzu yaptığımızı hissedecek kadar kısa bir süre içinde bile olsa. Can çekişme tercihi bize kalan son tercih olacak. Kendimizden kaçarak kendimizi arıyoruz. Yaşadığı dünyayı yeniden düşünmek yerine yok olmayı tercih ediyoruz. Bir gün, harabelerin ortasında yeniden düşüneceğiz. Hacettepe Üniversitesi Almanca Biyoloji Öğretmenliği'nden mezun oldu. Aynı üniversitenin Fen Fakültesi Sistematik Zooloji Bölümü'nde yüksek lisans yaptı. TÜBİTAK Deniz Bilimleri Çevre Araştırma Grubu'nun projelerinde araştırmacı olarak çalıştı. Şiirleri halen Edebi Kültür Dergisi sitesinde yayınlanmakta."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/nicin-yazi", "text": "Yazı, hangi dilde nasıl söylenirse söylensin, insanın durumunu ve fiilini en iyi ifade eden yegane kelimedir. Öncelikle insanın kendisine izafe ettiği yazı-yazma eyleminin karmaşık ve yoğun metafiziğidir ki, o bu nedenle insanın içinden dışına, dışından içine doğru çift bir yönelişi ifade eder ve insan, hem yazılan ve hem de yazan olarak, tabula rasa esasında çift katlı bir değere sahiptir. Zira insan, Rabbi tarafından isimlerin öğretildiği tek varlıktır. Öğretilme, öğrenme istidadına sahip olanın hakkıdır ve bu manda öğrenme istidadı akla, hafızaya, zihne yazılacak olanı tutma, zapt etme yeterliliğidir. Dolayısıyla insan bu manada önce kendisi bir tabula rasadır ve ardından öğrendiklerini dışa vuracağı bir tabula rasayı icat edebilendir. Bundandır ki, öğretmek, bildirmek, göstermek, emretmek, inzal etmek, helal ve haram kılmak... şeklindeki hitapların tamamı, insana yazmak terkibinde toplanır; din, kader ve kaza; ecel, nasip, başarı, başarısızlık... kendi imanına ve fillerine tabi olarak, daha doğmadan önce insanın alnına yazılmıştır. Büyüklerimizin İlim maluma tabidir söyleyişinden mülhem olarak, her şey kendisinde zaten yazılı olduğundan, insan için yazma-eyleminin, kendi halini müdrik olma derecesindeki farka tekabül ettiğini söyleyebiliriz. Zira insan, idraki nispetinde şuur sahibidir ve şuur sahibi olmayanın söylediği, yazdığı şey batıldır. Bu cümleden olarak İnancı ve öğretisi ne olursa olsun, belli bir okuyucu kitlesince izlenmek durumunda olan her yazar, yazdıklarıyla bir yere varmak, adına konuştuğu inancı, öğretiyi okuyucularının düşünce yaşantısına kazandırmak ister. Yazı inandığı, kurduğu dünyaya varmanın en ihmal edilemez, en vaz geçilemez yoludur yazar için. Yazının üstlendiği işleve ilişkin bu görüş kuşkusuz salt yazara özgü kalmaz, okuyucularca da paylaşılır. (Ramazan Dikmen, Niçin Yazı, Mavera, Aralık 1981, sayı: 61). Bu paylaşmanın bir özelliğidir ki, hemen her okur, beğendiği yazarların nasıl yazdıklarını kadim zamanlardan beri- merak ede gelmiştir? Batı'da, yazarın aynı zamanda bir otorite sayılması nedeniyle, okurun ilgili merakına denk düşecek çok fazla sayıda çalışma yapılmıştır. Bizde ise yazara, bidayetinden beri sosyal rol itibariyle özel bir üstünlük izafe edilmediğinden olsa gerek, modern zamanlara kadar o tarzda dişe dokunur bir çalışma yapılmamıştır. Bu bakımdan, Duran Boz'un editörlüğünü yaptığı Yazma Hikayeleri'ni (İz Yayınları, İstanbul 2017), bizde mezkur konudaki en derli-toplu çalışma olarak niteleyebiliriz. Boz'a göre, bu önemli aşamayı takiben Yazmak, her şeyden önce iradeli bir tercihle gerçekleşir. Körü körüne bir seçimle, bir kuralsızlıkla asal yatağına akmaz. İnsanı güvende hissettirebilecek bir alan açma girişimi olarak dışlaşır yazı. Yazmaya adanmış bir birey olarak yazar, bütün çabasını yazma eylemi üzerine yoğunlaştırmak zorundadır. Çünkü yazı kıskançtır. Farklı ilgileri, uğraşları barındırmaz yanında yöresinde. Bu yönüyle yazmak ve yazarlık ayrıcalıklı bir durum ifade eder. Yazma Hikayeleri, Boz'un bu modern bakış açısıyla, 100 yazardan derlediği metinlerden oluşmaktadır. D. Mehmet Doğan: İnsanın hayatı anlamak ve anlatmakla geçer. Aslında anlatım sözlüdür. Yazı yokken de vardır. İnsanoğlu sözlü anlatımın ötesine geçmek, söylediklerini kalıcı hale getirmek ister. diyen Doğan, kalıcılığı cihetinden yazının söze olan üstünlüğüne vurgu yaparak, yazar olma serüvenini Ortaokuldan başlatıp, türler arası kararsızlığının giderilişiyle, yolunun Dergah derisiyle kesişmesinde tamamlar. Gençliğinden beri iyi bir gazete okuyucusu olduğunu söyleyen Doğan, önemsediği yazarlardan Peyami Safa, Ahmet Kabaklı, Ergün Göze ve Tarık Buğra'yı bu suretle keşfetmiş. Sonrasında Ahmet Hamdi Tanpınar'ı tanımış. Necip Fazıl'ı, Abdülhak Şinasi'yi, Cemil Meriç'i ve Kemal Tahir'i de severek okumuş ancak asıl Nurettin Topçu'nun etkisine daha çok açık durmuş. Günlük şahsi olayların eserlerine pek yansımadığını ancak ülkesinin ve dünyanın gidişatına ilgisiz kalmadığını belirten Doğan, işini eve taşımadığını, en çok da sabahları yazmayı sevdiğini belirtir. Artık büyük bir sözlüğün, dil ve siyasetteki gerçekleri işlediği birçok kitabın sahibi olarak Doğan, kendi yazarlığı açısından olgunluk yıllarındaki imkanları önemli bulmakla birlikte, bu imkanların aracı haline gelme ihtimaline de vurgu yapar. Hüseyin Su: Kendi yazarlık serüveniyle ilgili, Bir yazarın Yazma Hikayesi, ilk ürünlerini yazmaya başladığı zaman mı başlar? Yazıyı tanıdığında mı, ne yazdığını anladığında mı, yoksa ne yazması gerektiğinin, daha doğrusu yazının ve yazmak eyleminin bilincine vardığında mı başlar? sorularını öne alan Su, bunların aslında ışıma anlarının bir toplamı olduğunu, hatta kendi yazma hikayesi esasında her ışıma anında ayrı bir yazma hikayesinin başladığını belirtir. Okuma serüveninin halk hikayeleriyle başladığını söyleyen Su, yazıya dikkatinierken yaşta yönelttiğini, Ortaöğretim yıllarındaki Türkçe ve Edebiyat derslerinde öğrendiklerinden çok yararlandığını; ilk yazı denemesinin de -kimi üzücü sonuçlarına rağmen- bu zamanda gerçekleşiğini ifade ederek, asıl yazma eyleminde, Diriliş ve Edebiyat dergileriyle Sezai Karakoç ve Nuri Pakdil'in eserlerinden çok şey öğrendiğini bildirir. Yazma eyleminin asıl Nuri Pakdil tarafından Edebiyat dergisine katılma davetiyle başladığını belirten Su, ilk kitabının bu derginin yayınları arasından çıktığını ve 1984 yılında kapanışına kadar da yazılarını yine bu dergide sürdürdüğünü, Hece dergisini çıkardığı 1997 yılına kadar da hiçbir yerde yazı yayımlamadığını; kendi yazı eyleminin, katıldığı ve kendi çıkardığı dergilerdeki müşterek çabasından beslendiğini ifade eder. Ali Ural: Bir kurşun kalemle yazdım ilk şiirlerimi; parmaklarımın arasında ileri geri çevirdiğimde bir altıgen oluşturan, her köşesinin derimde bıraktığı sıcaklığı hala hatırladığım bir kurşun kalemle. başladı diyen Ural'ın, daha İlkokuldayken, öğretmenin, onun parmaklarına bakarak, yazar olacağını söylemesiyle başlayan yazma eylemi, Ortaöğretim dönemindeki ilgili öğretmenlerinin tavsiye ve teşvikleriyle pekişmiş ve yükseköğrenim için gittiği Arabistan'dayken, şiirlerine Cahit Zarifoğlu'ndan gelen beğeniyle sabitlenmiştir. Ustasını tanımayan ya da inkar eden kimselerin usta olma imkanlarını tüketeceklerini belirten Ural, bu esasta babasını ilk ustası olarak gösterir ve Babamdır ustam benim: Kemal Ural! Üç yaşındayken onun daktilosunun tıkırtıları davet etmiştir beni edebiyata. Yavaş yavaş yanına sokulurken, o müthiş ve büyülü soruyu sormuşumdur, 'Daktilo mu baba!' O her tekrarlayışımda soruyu aynı cevabı vermiş, ben her cevabı alışımda aynı soruyu sormuşumdur. -Daktilo mu baba -Daktilo oğlum! cümleleriyle bunu güçlü bir şekilde teyit eder. Duran Boz, her biri ayrı bir bakışa, sebebe ve yönelişe yaslanan 100 çeşit yazma eylemini, olabilecek en güzel şekliyle derleyip, düzenlemekle yetinmemiş, kitabını yazmayla, eser üretmeyle ilgili esasları da ihtiva eden uzun bir kaynakça ile tahkim etmiş. Yukarıda da zikrettiğimiz gibi, okurların yazarın yazma anlayışını ve yazma tarzını merak etmeleri kadim bir durumdur ancak, yazı ve yazma konusuna yüklenen özel anlam nedeniyle mezkur soruya cevaplar üretmek modern zamana kalmıştır. Haliyle Duran Boz'un da konuya modern bir bakış açısıyla yaklaşması normaldir. Yüz yazardan kaç tanesi, yazma hikayesinde yazının metafiziğine dokunabilmiştir sorusunun cevabı, Duran Boz'un bu kıymetli çalışmasında bulunmaktadır. Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/niye-geldik-dunyaya", "text": "İnsanoğlu dünyaya neden gönderilmiştir? Bu soru aklımda büyük yer kaplamıştır her zaman. Kuran-ı Kerim'de sorunun cevabı açık ve nettir. İnsanlar ve cinler yalnız bana kulluk etsinler diye yaratıldı, der Cenabı Hak. Peki, kulluk ne demektir? Her insan bir kul mudur? Sözlük anlamında Tanrı'ya göre insanın durumu diye yazan kelime insanlar arasında ise efendiye itaat eden köle olarak algılanmıştır. Mesela birbirine aşık iki sevgiliden biri sevdiğine ben sana kul, köle olurum demekle onu ne kadar çok sevdiğini anlatmaya çalışmaktadır. Peki, buradaki belirtilen kulluk ile Allah ile insan arasındaki kulluk kavramı aynı mıdır? Duruma şöyle bakmalıyız: insanın başka birini sevebilmesi ve onun uğruna kul, köle olabilmesi için öncelikle o kişiyi tanıması ve aralarında kuvvetli bir sevgi bağı kurulması şarttır. Bunlar olmadığı zaman insanlar arasında yeni deyişle elektrik oluşmaz. Şimdi de duruma Allah'a göre kul kimdir ve arasındaki ilişki nasıldır? sorusuna cevap aramakla devam edelim. İki sevgili arasındaki ilişki ile Allah-kul ilişkisi aynı değildir. Ancak belli manada benzerlik gösterebilir. Şöyle ki insan tanımadığı başka bir insanı sevemez öyleyse Allah'ı tanımadan nasıl sevebilir ve dediklerini yapabiliriz? Bu mümkün değildir. Peygamber Efendimize ilk vahiy geldiğinde ona oku denilmesi ve onun ümmi olduğuna baktığımız zaman buradaki kastedilen şey insanın önce kendisini tefekkür yoluyla tanıması ve sonrasında çevresine bakıp yaratıcının kudretini fark etmesi ve O'nu tanımasıdır. Hz. İbrahim örneğinde ise bu mesele tam olarak anlatılmıştır. Peki, insan kendisine bakarak nasıl Allah'ı tanıyacaktır? İşte bu sorunun cevabı da insanoğlunun acizliğinde yatmaktadır. İnsanoğlu hep bir arayış içindedir ve bir güce inanmak zorundadır. İnsan, genetik olarak böyle programlanmıştır. Çünkü Allah insanı ve cinleri sadece kendisine inanıp, kulluk etsinler diye yaratmıştır. İşte başta zikrettiğim ayete geri döndük. Yaratılışı sebebiyle arayış içinde olan insanın görevi Allah'ı tanımak olacaktır. Tabi bu zor aşamalar peygamberler tarafından aşılmış ve biz insanlara da onları örnek alarak Allah'ı tanıyıp itaat etmek kalmıştır. Burada da şöyle bir soru sorulabilir: Ateist olan ve inancı olmayan insan bu kategoriye girmiyor; bir güce inanmıyor mu? Bu sorunun cevabı da basittir. Ateist olan biri ben hiçbir güce inanmıyorum derken bile, hiçbir güce inanmamaya inanmaktadır. Özetle insanoğlu inanmak zorundadır. Peygamberler haricindeki insanlar Allah'ı direkt olarak tanıyamayacağı için, bunun güç bir durum olmasından dolayı peygamberlerin ve tabii olarak son peygamber Hz. Muhammed 'in yaptıkları örnek alınarak bu ilişki kurulacaktır. Peygamberlerin ve son peygamber Hz. Muhammed'in yaptıkları biz insanlar için kulluğun net olarak göstergesidir. Kelime-i şahadet getirirken dediğimiz Muhammed kulu ve elçisidir cümlesi de peygamberin bile önce kul olduğunu ortaya koymaktadır. İşte Hz. Muhammed gibi iki cihan güneşinin ilk vasfı olarak belirtilen kulluk, sonradan kazanılan bir vasıftır. Yani dünyaya gelen her insan kul değildir. 1994 Şanlıurfa doğumlu. Halkla İlişkiler ve Tarih bölümü mezunu. Şiir ve deneme yazıyor. Halihazırda Adalet Bakanlığında olarak görev yapmaktadır."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/oguz-atay-beyaz-mantolu-adam", "text": "12 Ekim 1934'te Kastamonu'nun İnebolu ilçesinde doğan sanatçı, orta öğrenimini 1951 'de Ankara Maarif Kolejinde tamamlamış, 1957de İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi'ni bitiştirmiştir. 1960'ta İstanbul Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi İnşaat Bölümünde, bugünkü adıyla Yıldız Teknik Üniversitesinde öğretim görevlisi olmuştur. Doçentliğe kadar yükselen sanatçı mesleki bir kitap da yayınlamıştır. Beyninde çıkan bir tümör nedeniyle bir Süre Londra'da tedavi görmüş ama sağlığına kavuşamamış olan Oğuz Atay, 13 Aralık 1977'de İstanbul'da yaşamını yitirmiştir. Eserleri: Tutunamayanlar, Tehlikeli Oyunlar, Korkuyu Beklerken, Günlük, Bir Bilim Adamının Romanı, Eylembilim. Oğuz Atay edebiyat dünyası içerisinde anlatımı ve kurgusuyla yer edinmiş yalnız bir aydındır. Eserlerinde bilinçli olarak aydın yalnızlığı, umutsuzluk, anlaşılamama, korku, çaresizlik, dışlanma ve toplum baskısını işlemiştir. (Bunu kendi yaşamında da görürüz. Babasının güdümü altında ezilen ve başka hayallerle başka hayat yaşayan kendisidir. Bu durum belli başlı ikilemler doğurmuştur. Katmanlı anlatımıyla insanı merkeze alıp, Önce insan diyen Atay, postmodern akımın Türkiye'deki ilk temsilcilerindendir. Oğuz Atay çağdaşı olan yazarlardan şu yönüyle ayrılır: Kendisi yaşadıklarını yazmıştır. Bizzat yaşamıştır işlediği temaların, karakterlerin stresini. Bu yüzden daha gerçekçidir her ne kadar yaşadığı dönemde ruh hastası olarak nitelendirilse de. Yapıtlarında genel olarak bir çatışmadan, ikilemden yararlandığı söylenebilir. Nesne-insan, kalabalık-yalnızlık, atalet-çalışkanlık, ait olma-dışlanma gibi kavramlar üzerinden insanoğlunun tinsel çıkmazlarını anlatır. İroniyi, kara mizahı, postmodern unsurları ve kafkaesk duyguları eserlerine yaymıştır. Öykülerinde genelde insan ve sorunları ele alınmıştır. Kafkaesk unsurlar çokça kullanılmıştır. Kimi öykülerinde büroksinin etkileri görülür. Ruh tahlilleri, ruh-madde savaşı ve hayatın anlamsızlığıyla varoluşçuluğa da değinmiştir. Yaşadığı zamanda anlamsız olarak yaftalanan yazarın değeri ölümünden sonra anlaşılır. Kitap sekiz öyküden oluşmaktadır: Beyaz Mantolu Adam, Unutulan, Korkuyu Beklerken, Bir Mektup, Ne Evet Ne Hayır, Tahta At, Babama Mektup, Demiryolu Hikayecileri, Bir Rüya. Hayattan bir beklentisi, temennisi, çıkarı olmayan adamcağız. Amaçsız, ayakları sargı içinde, fiziksel olarak yıpranmış dilenerek geçinen meçhul biridir. Hikayenin başından sonuna de çıt çıkarmayan adam dışarıya, insanlara karşı olan tepkisini tepkisizlikle aktarmaya çalışıyor. Onunla konuşmak isteyen, ondan yardım isteyen, onu iten, dışlayan, hakaretler saydıran türdeşlerine karşı sessiz ve çekingendir. Korkuları var bu adamın. Kalabalıktan, gürültüden, insanların laf ebeliğinden ürküyor ve sığınacak yer arama telaşında gözleri. Adamın adı yok. Nesnelerin konuşup insanlardan üstün görüldüğü aciz dünyada etiketlerimizin pek de önemi yoktur. Atay, belli ki bunu bilinçli yapmıştır. Vurgulanacak olan noktanın insan değil davranışları olduğunu düşünmüştür. Bununla beraber belli durumlar karşısında takındığı hal ve hareketlere de önem verilmiş. Yapılan iyilik ya da kötülükse bunun için zoraki bir isim gerekmez diye düşünüyor yazar. Fıtratında vardır insanın bunlar. Olayların etkisini anlatır başka olaylar üzerinden. Satıcı: Etrafa önem vermediğini gösteriyor bize yazar. Satıcı ve diğer kahramanların isimleri yok. Meslekleri, uğraşları onlara birtakım vasıflar yüklemesini sağlıyor. Kurnaz ve faydacıdır. Yüzünde hep muzip bir gülümseme satıcının. Kırmızı cüppeli ihtiyar: Başkahramandan gölgeye gitmesi için yardım isteyen aksi huysuz sesli biri. Meyhanedeki müşteri: Eğlencesini meyhanede bulmuş ve alaysı bakışlarıyla mantolu adama bakan hovarda. Kırmızı pantolonlu genç: Gezici bir turist. Alışveriş için bir mağazanın önünde durup canlı İsveç Mankenine bakıyor. Gömlek alıyor kendine ve o andan itibaren gömlekler tükeniyor satıcının elinde. Karanlık bir kadın: Kundakta çocuğu var. Yazar kadını tasvir ederken leke metaforunu kullanıyor. Mantolu adamı koyu, karanlık kadını açık lekeye benzetiyor. Her şey zıddıyla anlam kazanır. O kadının orada bulunmasının temel sebebi başkahramanın varlığını desteklemek. Onun orada olduğunu belli etmek. Kemer satıcısı: Kolunda bir sürü kemer taşıyan eskimiş bir adam. Kemer satan adamın yerin altında olması kahramanın çıkış yolunu gösteren bir işaret aslında. Yeryüzünde ya da gökyüzünde onun yeri yok. Yer altındaki kemer satıcısı ona iyi davrandığı için geniş bir huzur evresi başlıyor o an. Şarap ve koşuşturmaya küçük bir mola... Uzun bıyıklı genç: Onun halk plajındaki kıvranışına gözlerini kapatamayan haklı bir savunucu. Zararsız, etkisiz bir vatandaşın rahat bırakılmasından yana. Yakıcı kumların arasında erimesine engel olmak için elinden geleni yapıyor. Nihayetinde adam denize doğru yol alınca da arkasından mahzun gözlerle bakakalıyor. Unuttuğu tek şey: Deniz ve ölüm adam için dinginlik, bir kurtuluş. Bir tarak satıcısı: Yazar tarak satıcısını öyküye katarken bir sığınak profili çiziyor. Mantolu kahramanımız tarak satıcısının gölgesine sığınıyor. Güneş onu kovalayan evhamlı insanlardır. Gölge ise az rastlanan koruyucu her şeydir. Sigara satıcısı genç: Filtreli sigaralar satan biridir. Hatta kısa süreliğine tezgahı beyaz mantolu adama bırakmıştır. O sırada üç beş sigara satılmıştır. Bunlar dışında ismi anılmamış, niteliksiz, pasif birçok kahraman da vardır. SİMGE: Deniz, ayna, beyaz manto, yer altı, ölüm, sessizlik, gölge. KAVRAM: Toplum, menfaat, insanlar, gösteriş, korku. SİMGE: Kalabalık, kum, güneş, sokak, binalar, ses. Dar algısal mekan: Sokak, vitrin, satıcının dükkanı, cami önü, kumsal, tren istasyonu. Geniş algısal mekan: Otobüs, köprü, deniz, aynanın bulunduğu ortam, beyaz mantonun alındığı yer, gölgelik Mekanlar. Sayısal verilere dayalı bir zamandan söz edilemez. Kronik zaman vardır. Daima ileriye dönüktür. Yaşamın hızı olarak nitelenmiştir. Kahramanın bulunduğu son mekan bir halk plajı. Yakıcı kum vardır. Buradan yaz mevsimi çıkarımı yapılabilir. Kahramanın güneşten kaçıp gölgelik, serin bir yer bulma telaşı. Kalabalık: Atay'ın kendisini yalnız hissetmesine sebep olan 70'lerin kuru kalabalığıdır. Kalabalık içinde sindirilmeye, renksizleştirilmeye çalışılan bir ruhun ifadesi daha ilk cümleden birtakım düşünce istasyonlarına uğratıyor bizi. Toplumun genel kabullerini kahramana yüklemiştir. Başarı-başarısızlık, para-parasızlık gibi. Bunların yanına dışlanma ve yalnızlık da eklenmelidir. Genel kabul: Dilenmek başarısızlık olarak algılanıyor. Suskunluk: Para verenlere karşı ne bir istek ne bir dua... Sonsuz bir kayıtsızlık içindedir kahramanımız. Kahraman tek tek uğruyor insanlara. Onlara çarpa çarpa duruyor. Kulübesi için yardım ettiği ihtiyara göre o basit bir makineydi. Kendi nazarında da durum farklı değildi. İşlevini yerine getirdi ve sindi tekrar bölgesine sessizce. Bunu yaparken çıt çıkmadı dilenciden konuşmanın bu dünyada bir işlevi olmadığını evvelden kafasına derince kazımış gibiydi. Kahraman bize adeta sessizliğin ve gözlerin dost kavramlar olduğunu anlatmaya çalışıyor. Kısa bakışmalar ve sükut... Kahraman anlaşılamamanın boğucu sıkıntısını yaşıyor mu? Açıkçası pek de belli olmuyor. İnsanın anlaşılmasının mihenk taşı konuşması ya da başka araçlar kullanarak iletişime geçmesidir. Bununla birlikte bir yakınmadan da söz edilebilir. Bu yakınma bir kaçışla, susuşla, kayıtsızlık veya sessizlikle kendini göstermiş olabilir. Dilendiği anlar dışında insanlardan bir beklentisi yok. İnsanların belirlediği kalıplara sığmıyor aykırı beyaz mantolu adam. Yargısız infazlar ve tek tarafa bakan hep aynı manzarayı işaret eden pencereler, fikirler, yargılamalar var. -Bu adam turist değil. -Mantosunu çıkarsın. -Kendini yutturmaya çalışıyor. -Belki de içinde bir şey yoktur. -Herif İngiliz. -Kadın mantosu. Kahraman iletişimsiz devam ediyor hayata ve sessizce veda ediyor sonunda. İletişimsiz oluşuna hamallık, mankenlik, kemer-tarak-sigara satıcılığı da ekleniyor. Kendini sessizliğiyle ve mantosuyla var eden adamın umarsız tavırları hikayenin genelinde var. Her şeye omuz silktiği anlar dışında ona tebessüm ettiren anlar da oluyor. Az da olsa yapmak istediği şeyleri yapıyor. Mantoyu aldıktan sonra aynadaki aksine bakıp gülümsemesi, kuşlara yem atması bu anlara örnek verilebilir. Beyaz mantolu adam dış görünüş açısından bir hayli yıpranmış, hırpalanmış. Manen bir boşluktadır. Amaçsızdır ve beklentisi yoktur. Sessizdir çoğu şeye. Gömleği parça parça olan insanlara mı tiksintiyle bakmalı, ruhu aç olanlara mı? İnsanı insan yapan tam olarak nedir? Giyindiği mi, düşündüğü mü, dillendirdiği mi? Bu gibi sorular sürekli karşımıza çıkıyor hikaye boyunca. Kalabalığı suyun yansıtma özelliğiyle aktarıyor bizlere. Onlarla doğrudan bir etkileşim içine girmektense suya sığınıyor. Su burada koruyucudur. Su ile gelen billurluk kalabalığın gölgesiyle kirlenir ve leke metaforu oluşturur. Devamlı karşılaştığımız üç durum: Topluluk-Bekleme-Uzaklaşma. Yani karşılaşma, tepki ve kaçış. Kahramanımız dilenci olmaktan çıktı. O artık İsveç Mankeni. İnsanlar kullanışlılığı olan genelde tek kullanışlık faydalı uğraşlar arama peşinde. Fabrika ürünü, yapay, basit, gösterişli insanlar üretmek istiyoruz. Zaman ihtiyaçları ve beklentileri değiştiriyor bir çırpıda. Hikayede dikkati çeken bir başka nokta da şu: Beyaz mantoyu aldıktan sonra kahramanımız aynaya bakıp kendini seyre dalıyor. Akabinde başka sokakta vitrindeki aksine bakıp kendine akmaya çalışıyor. Aradığı şey aslında uzun zamandır hayatın türlü oyunlarla ona unutturduğu kendisiydi. Kaybolan, unuttuğu benliğini arıyor gözleri gülümseyip ona eşlik ederken. Para+fayda+piyasa= Pragmatist-Kapitalist dünya. Faydasıza, ederi olamayana yer yok bu dünyada. Satıcının İyi bir poz verelim ona. İşimize yarar demesi menfaatçi dünyanın ispatıdır. Bu durum bizi 'Yaptığımız eylem faydasızsa saçmadır' düşüncesine götürüyor. Malın piyasaya sunulması gerekli olduğundan göze hitap eden ilginç, ışıltılı hareketler peşinde gidilmeli. Tıpkı satıcının dükkanında olduğu gibi. Düşünemeyen sadece bakan ama görmeyen bir yığın yarattık. İşe yarıyorum ve varım. Lakin kaya da vardır. O da işe yarar. Bunu anlamlı bir vurgu yapmak gerekir. Mekanik kalabalık içindeyiz. Çarpışan arabalar gibi.. Beyaz mantonun efsunu bir gülümsemeyle başlar. Adam kendini değerli hisseder. Buna efsun ismini vermemin sebebi mantonun adamın yaşamına az da olsa hareketlilik ve tuhaflık katması. Ki zaten mantonun tasvirinde hayalet imgesi kullanılıyor. Bu da sıradan bir manto olmadığının en büyük kanıtı. Adam mantoyu giydikten sonra insanların ilgisi birden yakışıksız duran, görünüşüyle deliyi çağrıştıran ona çevrildi. Manto büyülü olsa gerek. Bununla o büyük bir niteliği sırtında taşıyor. Çünkü artık bir şeye sahipti, sahip olması takdir edilmesini ve bazen de ona saygı duyulmasını sağladı. Satıcının taraklardan o varken birkaç tane daha satabilmesi mantonun cazibesinin göstergesidir. Beyaz mantoyla gelen değişim, toplumsal değişim olarak yorumlanabilir mi? Kırmızı pantolonlu gencin satıcıdan adam varken alışveriş yapması ve bir saatten az bir sürede gömleklerin bitmesi efsunu katmerleştiriyor. Bir gösteri dünyasında gösteri malzemesi arayan insanlar onu beyaz mantoda buluyorlar. Kızgın kum, manto, kemer, sargılar adamı yakıyor. Kalabalık da hava almasını engelliyor. Ve her boğuluşunda bir başka ölür."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/oguz-atay-in-unutulan-oykusunde-hayal-unsurunun-kurgulandigi-gerceklik-olgusu", "text": "Postmodern edebiyatın en önemli temsilcilerinden olan Oğuz Atay, romanlarında olduğu gibi öykülerinde de gerçeklik ve hayal unsurlarını iç içe kullanmıştır. Postmodern edebiyatın kullandığı bilinç akışı, metinler arasılık, üstkurmaca, ironi gibi anlatım tekniklerinden de sıklıkla yararlanmıştır. Bu makalede Oğuz Atay'ın Unutulan adlı öyküsünde var olan gerçekliğin veya somutluğun kaybolduğu sınırların; hayalin hangi somut gerçeklikler üzerine kurulduğu ve bu kurguyu oluştururken kullandığı anlatım tekniklerinin bazılarının üzerinde durulacaktır. Oğuz Atay'ın Türk edebiyatının en büyük yazarlarından biri olduğunu, hem eserleri üzerine yapılan akademik çalışmalardan hem de eserlerinin ulaştığı okuyucu kitlesinden kolaylıkla anlayabiliriz. Tutunamayanlar ve Tehlikeli Oyunlar romanları onun romancı kişiliğinin tezahürüdür. Bir Bilim Adamının Romanı adlı biyografik romanla yine romana yakın bir türde eser vermiştir. Eylembilim ise Oğuz Atay'ın yarım kalan romanıdır. Yıldız Ecevit, bu romanın oylumunun 250 - 300 sayfa aralığında planlandığını yazmış fakat hastalığı sebebiyle Oğuz Atay bu çalışmayı tamamlayamamıştır. 1 Oğuz Atay'ın ayrıca Oyunlarla Yaşayanlar adlı bir tiyatro eseri ve Günlükü vardır. Oğuz Atay'ın ikinci öyküsü olan, bizim de makalemizde belirli unsurlarını inceleyeceğimiz Unutulan Oğuz Atay'ın yayımladığı ikinci öyküsüdür. Yıldız Ecevit, Oğuz Atay'ın hayatını anlattığı Ben Buradayım adlı eserinin 475. sayfasında Oğuz Atay'ın Unutulan öyküsünü Yeni Dergide yayımladığını söylemiş fakat sayfa 482'de Unutulan adlı öykünün Soyut adlı dergide yayımladığını söylemiştir. Aynı eserde iki farklı bilginin olması, bunun herhangi bir düzeltmeye tabii olmaması veya dergi isminin sonradan değiştiği gibi herhangi bir tashihe gidilmemesi eserin bir kusuru sayılabilir. Fakat bizim makalemizin amacı öykünün yayımlanma süreci değil içeriğiyle alakalı olduğu için bu konuya sadece kısaca değinmekle yetiniyoruz. Biz bu makalede genelde Oğuz Atay öykücülüğü, özelde Oğuz Atay'ın Unutulan adlı öyküsündeki yabancılaşma, iletişimsizlik, anlamsızlık gibi unsurların kullanım biçimlerine değineceğiz. Bu soyut unsurların Unutulan adlı öyküdeki somut karşılıklarını bulmaya çalışacağız. Birçok yayında ve makalede bu öykünün gotik veya kafkaesk unsurlar barındırdığı söylenmektir. Biz de bu unsurlara değineceğiz fakat öykünün hangi alanda değerlendirilmesinden çok kurulduğu somut gerçekliğin hangi soyutlukları ifade ettiğini izah etmeye çalışacağız. Unutulan öyküsü Oğuz Atay'ın öykülerinden en duygusal ve en vurucu olanıdır. Tabii bu görüşün öznel bir değerlendirme olduğu aşikardır. Fakat öykünün tematik unsuru ve içeriği bizi bu düşünceye sevk etmektedir. Bu tanıma göre Unutulan öyküsünü gotik edebiyatın içinde değerlendirmek mümkün gözüküyor. Çünkü öyküde başkarakterin çıktığı tavan arasında karşılaştığı eski sevgilinin ölü halde bulunması, içinden böceklerin çıkması ürkütücü olarak kabul edilebilir. Bu ürkütücülük aynı zamanda dramatiktir. Çünkü eski sevgilinin tavan arasında unutulması aslında onunla var olan iletişimsizliği de simgeler. Bu da Atay'ın kafkavari tutumuna bir örnek sayılabilir. Gotik edebiyatı veya Atay'ın öykülerinde bulunan kafkaesk ögeler, bu makalenin konusunun yardımcı ögeleri olarak göz önünde bulundurulmalıdır. Şimdiye kadar bu unsurlarla ilgili yapılan açıklamalar makalemizin ifade etmek istediklerine ışık tutacak niteliktedir. Unutulan öyküsü tavan arasında geçer fakat bu sadece bizim hayal dünyamızı sınırlandıran bir gerçeklik olarak kalır. Çünkü Atay bu öyküsünde tavan arasında bulunan her bir eşya ile kurduğu bağı anımsar. Yaşanmışlıkları gözler önüne serer. Öyküde gösterilen her eşya bizi yeni bir yolculuğa çıkarır. Tavan arasına çıkan başkarakterimiz ismini bile bilmediğimiz bir kadındır. Zaten öykünün tek bir ana karakteri vardır. Diğer karakterler, somut bir gerçeklikle değil, aşağı kattaki yeni eş / sevgili hariç, soyut bir yöntemle, hatırlama veya anımsama yöntemiyle karşımıza çıkar. Karakterimiz, tavan arasına çıkma sebebi olarak o dönemde çok para eden eski kitapları bulmak olduğunu söyler. Aslında bu tavan arasına çıkışı; yazarın, anlatıcının veya kendini öyküde bir yerlere konumlandırabilmiş okuyucu için zihninin bir yerlerine saklanmış, üstü örtülmüş hatıraları tekrar canlandırma veya onları yeniden anımsama isteği olarak değerlendirilebilir. Bunu yapma amacının bir hesaplaşmadan çok bir yüzleşme olabileceği mümkündür. Geçmişin o sert rüzgarı tenimizi kuruturken yüreğimizde sakladığımız, yüzleşmediğimiz her anın bizi kendi kuyusunun derinine çekmektedir. Öyküdeki tavan arasını bir kuyu olarak düşünülebilir. Yaşanmışlıkların derinliğini gittikçe artırdığı bir karanlık kuyu imgesi ters dönmüş bir kuyu tasvirini akıllara getirmektedir. Karakterimiz, karanlık tavan arasına elinde bir fenerle çıkar. Zihninin o karanlık dehlizlerinde gezerken zihninin odak noktası olarak nitelendirebileceğimiz bu feneri, önce yakın bir yerlere tutar: anne ve babasının resmi. Bu fotoğraf, karakterimizin dolaştığı tavan arasının aslında zihin dünyasının betimlendiği yer olarak gösterildiğinin önemli bir kanıtıdır. Anne ve babası zihnin derinliklerinde, unutulmaya çalışılsa bile, her zaman hatırlanabilecek ilk anılar olarak görülür veya istemsizce zihinde, kalbimizde beliren ilk şeyler olarak karşımıza çıkarlar. Karakterimiz, aradığı onlar değilmişçesine anne ve babası hakkında birkaç şey söyleyip tavan arasında gezmeye devam eder. Geçmiş yaşantısında kullandığı eşyalarla karşılaşır. Onların zihninde uyandırdığı izlenimleri aktarır. İnsan zihninde var olan belli imgeler vardır. Bunlar hayatın belirli dönemlerini simgelerler. Tavan arasında gezmek karakterimiz için oldukça zordur. Bir ara bir yere çarpar, sendeler, hafifçe düşer. Zihnimizde dağınık halde bulunan hatıraların arasında gezinirken kendimizi bir anda başka bir şeyi düşünür halde buluruz. Bu da Unutulan öyküsünde tavan arasının bir imge olduğunu kanıtlar niteliktedir. Daha sonra tozlar içinde resimler bulur. Amacından sapmaktan korkar ama yine de o resimlere bakmaktan kendini alamaz. Resimde eski kocasını görür. Bir anda eskiden başka biriyle evli olduğunu hatırlar. Zihninin derinlerine indikçe unuttuğu veya unutmak istediği gerçeklerin yüzüne çarpmasıyla şaşırır, sendeler. Postmodern edebiyatın en önemli özelliklerinden biri olan bilinç akışı bu öyküde ustaca kullanılmıştır. Dairesel anlatım biçimi, parça parça görünen anların aslında bir bütünü temsil ettiğini ortaya çıkarır. Öyle ki bir paragrafta tek bir cümle söylediği bir konu hakkında birkaç paragraf sonra yine yeni şeyler söyleyebilmektedir. Bizim makalemizin, Unutulan öyküsünün kurgusunun soyut sınırlarda gezmesi ve hatıranın somut gerçeklikle anlatılması hususu tam bu noktada doğru konumlanmış oluyor. Tavan arasında bir cesedin, hem de uzun süre öylece kalmış bir cesedin, insanlara rahatsızlık vermeden öylece durması mümkün değildir. Öykü, karşıtlıklar üzerine kurulmuştur. En belirgin karşıtlık ise ölüm/yaşam arasındakidir (Kılıçkaya, 2016, S. 690). Bu da öyküdeki gerçeklik algısının, zihinde var olan soyutlukların kurguyla verilmesi amacıyla oluşturulduğunun bir diğer kanıtıdır. Hafıza-i beşer nisyanla maluldür yani insan hafızası unutmakla meşhurdur diye bir atasözümüz olsa da insanın zihnine hapsettiği anların mahkumudur. Onlar bir şekilde karşısına çıkar. Unutulan öyküsünün ilerleyen bölümlerinde eski kocasının intiharından, onunla kavgalarından, ona karşı hissettiği duygulardan, onu burada unutuşundan bahseden karakterimiz tüm bunları birer sinematografik açıyla vermektedir. Geriye doğru gidişlerin olduğu bu bölümlerde bize küçük anlar göstermekte ve bu anların gözümüzde canlandırılmasına çalışılmaktadır. Bizim makalemizi destekleyen bir başka unsur da karakterimizin eski kocasıyla ilgili: Hayır, gerçekten ölmedi; çünkü ben yaşayamazdım ölseydi (Atay, 2007, S.31). sözüdür. Öykünün bir başka yerinde de söylediği şu söz: Orada tavan arasında olduğunu unuttum sonunda. (Atay, 2007, S.32). aslında karakterimizin gerçekten ölmüş olsa bile zihninde var olan, unutmadığı veya unutamadığı eski kocasıyla konuştuğunu ifade ediyor. Zira öykünün sonunda yeni kocasına söylediği: Kendi kendime konuşuyordum(Atay, 2007, S.34). sözü makalemizin ana omurgasının doğru kurulduğuna işaret etmektedir. 1970 sonrasının en önemli kurgucularından olan Oğuz Atay romanlarında veya öykülerinde gotik edebiyattan ve kafkaesk unsurlardan yararlanmıştır. Unutulan öyküsünde de bu unsurların kullanıldığı görülmektedir. Bunun yanında Oğuz Atay'ın kurgularının otobiyografik özellikler taşıdığı bilinmektedir. Bu da Unutulan öyküsünün bize geçmiş yaşantıların, soyutlukların, duyguların kurgusal düzlemde, somut gerçekliklerle anlatmanın mükemmelliğini gösterdiğinin en önemli kanıtıdır. Unutulan öyküsünde var olan imgeler -hepsi olmasa da bir bölümü- insan zihninin bir yansıması olarak düşünülmeli ve bu öykü bu zihin taramasıyla yeniden okunmalıdır. ATAY, Oğuz (2007), Korkuyu Beklerken, 24. Baskı, İletişim Yayınları, İstanbul. ECEVİT, Yıldız (2017), Ben Buradayım... Oğuz Atay'ın Biyografik ve Kurmaca Dünyası, İletişim Yayınları, İstanbul. KILIÇKAYA, Derya (2016), Oğuz Atay'ın Unutulan ve Korkuyu Beklerken Adlı Öykülerinde Gotik Unsurlar, Çankırı Karatekin Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi 7 (1): 685-696. ATİK, Şerefnur (2018), Oğuz Atay'dan Gelen Otobiyografik Yansımaların ve Terim Olarak Yabancılaşmanın, Yazarın Üç Öyküsünde Yer Alan Üç Protagonist Üzerinden Gidilerek Değerlendirilmesi, Journal Of Social And Humanities Sciences Research, pp.1767-1774. SAKALLI, Fatih (2011), Tutunamayanların Öyküleri 'Korkuyu Beklerken', Turkish Studies, p. 1713-1725, Turkey."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/olsek-de-ravza-ni-ruhumuz-bekler", "text": "Bir şiir işittim ve bu şiirin ardına düşüp defalarca okudum. Bir şiir, dünyayı değiştirmeyebilirdi ama dünyamızı değiştirebilirdi zannımca. Şairi bir askerdi.31 Mayıs 1916'dan başlayıp, 10 Ocak 1919'a kadar süren ve destanlaşan Fahrettin Paşa'nın Medine müdafaasının ardından, maalesef ki Fahreddin Paşa'nın ve askerlerimizin Medine'den ayrılırken gözyaşları içinde okudukları şiirdi bu şiir. Kuşatma altında, Fahreddin Paşa'nın ihtiyat mülazımı İdris Salih Bey tarafından yazılmıştı. Bir ümmi isen de Ya Resulallah, Yok bizde ne Bürde, ne Muallaka. Ne kanlar akıttık hep senin için, Bu şiirle Medine Müdafaası'nın içinde buldum kendimi. Ve soluğu, 22 Kasım 1948'de Kabil sefiri vazifesinin ardından Eskişehir yakınlarında trende kalp krizi geçirerek vefat eden meşhur İngiliz ajanı Lawrens'in koyduğu lakapla Çöl Kaplanı- Medine Müdafii Fahreddin Paşa'nın vasiyeti üzerine defnedildiği Rumelihisarı Mezarlığı'ndaki ebedi istirahatgahında aldım. 1868 Rusçuk doğumlu Ömer Fahreddin Paşa, 1888 yılında İstanbul'da Harp Okulu'nu birincilikte bitirip 1891'de Kurmay Yüzbaşı oluyor. 1911-1912'de Türk- İtalyan Savaşına katılıyor. 1912-1913 Balkan Savaşı'nda Enver Paşa'nın Kurmay Başkanlığını yaptığı Hurşit Paşa Kolordusu'nun 31. Tümen Kumandanı iken Çatalca mevziinde sol kanat köprü başı taarruzunu yapıyor. Bulgar ordusunun geri çekilişiyle de Ordu Kumandanlığını Enver Paşa'nın yaptığı bu harekatta, tümeniyle Edirne'yi geri alıyor. Birinci Cihan Harbi'nde Suriye Cephesinde Kumandan olarak 12. Kolordu'yu Halep'e getirip Paşalığa terfi ediyor. Suriye ve Çanakkale'de bulunan Fahreddin Paşa 23 Mayıs 1916'da denetleme görevi veriliyor ve seçtiği subaylarla birlikte Medine'ye gitmesi emrediliyor.31 Mayıs tarihinden beş gün sonra 5 Haziran 1919'da göreve başlıyor. Bundan sonrası hepmücadele, kahramanlık, fedakarlık dönemi oluyor. Feridun Kandemir, kitabın oluşmasını şöyle anlatıyor: Türk milletinin iftiharla göğsünü kabartan muhteşem müdafaanın şahidi olarak İstanbul'a döndüğünde bir gün Süleyman Nazif ve Yahya Kemal'in de bulunduğu bir dost ortamında, Hicaz'da, Medine'de yaşanılanları anlatırken Süleyman Nazif yerinden fırlayarak: Çocuk! Çocuk! Neler söylüyorsun sen? Bunlar burada anlatılmaz. Bir meydana koş, bütün İstanbul'a, bütün bir millete bağıra bağıra anlat bunları! diyor. Bunun üzerine yaşadıklarını, bildiklerini kitap haline getiriyor. Ben de kitabı okurken Süleyman Nazif'in duygularına benzer duygularla bu müdafaayı, şartları, gerçekleri okuyup öğrenmek ve elimizden geldiğince de anlatmak gerektiğine inandım. Fahreddin Paşa'nın kendisi bir hatırat yazmak istememiştir. Feridun Kandemir, kendisinden hatıralarını istediğinde de Paşa: Bana bak Medineli, boşuna kendini yorma. Hiç kimse bana: Bir zamanlar şöyle yaptım, böyle ettim. dedirtemez. Ne yapılmışsa, bütün vesikalarıyla tarihe bırakılmıştır. Ne diyeceğimi kestirerek, konuşacak olan ancak odur. demiştir. Medine hatıraları öncelikle İfham gazetesinde yayınlanan Feridun Kandemir'den, babasının arkadaşlarından olan Yusuf Akçura'nın evinde bir toplantı esnasında, İfham gazetesindeki yazılarından, Medine'den bahsetmesiistenir. Eşref Edip, Mithat Cemal ve Mehmet Akif de gelir o toplantıya ve Mehmed Akif: Evladım, evladım, ne günler yaşamışsınız. Meğer neler olmuş... Biz burada uyurken ne kahramanlıklar, ne yiğitlikler yapılmış da haberimiz yokmuş... Gazanız mübarek olsun!... der. Necid Çölleri'nden Medine'ye şiirini mırıldanır. ''Çekirgenin serçe kuşundan ne farkı var? Yalnız tüyü yok? O da serçe gibi kanatlı ve uçuyor. Bitki ile besleniyor. Serçe gibi huysuz, serçe gibi asabi. Yediği şeyleri itina ile seçiyor ve temiz şeyler yiyor. Hicaz, Asir, Yemen ve Afrika Arapları'nın başlıca gıdası çekirgedir. Bedeviler sağlamlık ve zindeliklerini, sebükbarlıklarını yedikleri çekirgelere borçludurlar. Çekirgeyi deve ve hecinler de büyük bir zevk ile yiyorlar. \"Kunfede\" de develeri kamilen çekirge ile besliyorlar. Müessir ve kati olan şifa hassaları -dizlerinin bağı çözülenlere, zayıflara, bünyevi hastalıklara, basurlulara- büyük tesiri vardır. Romatizma için iksir gibidir. Şifa hassaları bilhassa yumurtasında toplanmıştır. Biz maatteessüf bunları çukurlara gömerek, üzerlerine kireç dökerek ziyan ediyoruz. Çekirgeyi doktorlarımıza tetkik ve tahlil ettirdim. Bunlar, tetkikat neticesinde çekirgeden yüksek sitayişle bahsetmekte, şifa ve gıda hassalarını saymakla bitirememektedirler. Büyük bir dikkat ve ihtimam ile ve kendime mahsus titizlikle yaptırdığım tecrübelerde tıbbi hassaları tahakkuk eden ve yenmesi \"sünnet\" olan çekirgeye yan gözle bakmak ve ondan tiksinmek, en hafif tabir ile nimet tanımamazlıktır. Dün karargah sofrasında \"Çekirge Tavası\" vardı. Arkadaşlarımla beraber pek tatlı yedim ve bunu \"dil konservesi\"nden daha iyi buldum. Hele zeytinyağı ve limon suyu ile salatası pek nefis oluyor. Elhasıl dün, çekirgeleri bahçelerden kovup yok etme tedbirini düşünürken, bugün çekirge geliyor mu? diye yolları gözlüyorum. Hangi mıntıkaya çekirge düşerse, tarifim veçhile istifade edilmesini ve bana da hediye olarak çekirge gönderilmesini arkadaşlarımdan rica ederim. .... Ve vatan evlatları komutanlarıyla birlikte çekirge yiyerek Medine'yi savunmaya o zor şartlarda devam etmiştir. Allah onlardan ebeden razı olsun. Feridun Kandemir'in Fahreddin Paşa'nın Medine Müdafaası & Peygamberimizin Gölgesinde Son Türkler adlı eserini okuduğumuzda Şam, Kudüs, Mekke, Cidde, Taif ve Medine'nin nasıl elimizden çıktığını, İngiliz casus Lawrens ve Şerif Hüseyin ittifakı ile bölgede neler yaşandığı, kutsal emanetlerin nasıl gönderildiği, Medine'nin tesliminden sonra Fahreddin Paşa'nın durumu ayrıntılarıyla anlatılmış. Yapamayız sensiz ya Resulallah! Ebedi hadimü'l haremeyniniz. 1980 Amasya doğumlu. 2002 yılında Uludağ Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Halen edebiyat öğretmeni olarak görevine devam etmektedir. Çeşitli dergilerde, kültür sanat edebiyat sitelerinde şiir, hikaye, deneme ve biyografiler yazıyor. Evli ve iki çocuk annesi."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/omer-seyfettin-li-bir-yazi", "text": "Kahramanlar ölü doğar. Zirvedeyken can vermeyi başaramayan ölümsüz olamaz, hiçbir dağa verilmez adı. Bir asker çocuğunun elleri kalemden önce kavrar silahı. Silahla değil kalemle yazılan kahramanlık ebedidir. Mekanlar zamana yenilir, insanlar ölür, yazılanlar şekillenerek büyür bu yüzden insan hayatı sonsuzdur. Yeni ve sancılı bir doğumdur ölüm. Savaş meydanlarında düşmeyen yerlerin kırmızı olduğunu bilemez. Kırmızının aslında ne renk olduğunu ancak o zaman tahayyül eder çünkü o günden sonra başka hiçbir rengin önemi olmayacak. Bugün de her şey sıradan kan akacak. Gökyüzü hiç bu kadar berrak olmamıştı, bulutlar yere indiğinde çoğalabilirdi yankılar. Kayıplarımız normal karşılanıyorsa, artık savaş meydanında kazanamayız. Can verilir, uğruna savaşarak. Eğer savaş meydanları kumar masası olsaydı, kimsenin canından başka ortaya koyacak bir şeyi olmazdı. Ana, bacı, kardeş, vatan bu değerler için; sadece can. Soğuk bir mart günüydü. Henüz genç bir yüzbaşı olan Ömer Şevki Bey, sürülerle mandıraların, ineklerin geçtiği tozlu, taşsız yollar, yosunlu, siyah kiremitli çatılar, yıkılacakmış gibi duran büyük duvarlar, küçük ahşap köprüler, sonsuz tarlalar, alçak çitlerle çevrili büyük bahçe ortasındaki bembeyaz evin koridorunda sabırsız bekleyiş içindeydi. Asker eşi olmanın zorluğunu bilen Fatma Hanım küçük yaşta kaybettiği çocuklarından sonra eteklerine dolanacak bir kız çocuğu hayalini kuruyordu belki de. Hayallerle istekler aynı doğrultuda olmayınca çakışır. Bir kahraman yetiştirmek istiyordu Şevki Bey bu yüzden oğluna kendi adını verdi. Ömer bir kahraman, büyük bir paşa olacaktı. Çocukluk hayallerinin aksine savaşı silahla, kahramanlığı kalemiyle yaptı. Balyoz gibi zihne düşen cümleleriyle asırlar sürecek bir serzenişle duyurdu cümlelerini okurlarına. O bir askerdi fakat kendi gözlemleriyle bütünleşen hikayelerinde yaşadıklarını yansıtan hiçbir şey yoktu ona göre bütün tepeler mor bütün kelimeler yalın olmalıydı. Milliyetçilik şuurunu vermeye çalışırken, Türk insanının zaaflarını, korkularını, kahramanlıklarını, özlemlerini, tamamen yalın bir dil, müthiş bir inandırıcılıkla okuyucuya sunmuştur. Bir asker olmasına rağmen kendini bir kahraman olarak yansıtan hiçbir şey yazmamıştır. Dilini, milliyetini unutan bir millet parçalanmaya yok olmaya mahkumdur bilinciyle arınmış bir dilin hayalini kurarak bıraktı silahını. Genç bir öğretmendi artık o, Yeni lisan Makalesiyle milli edebiyat akımını başlattı. Çünkü milletin uyanışını sağlamak parçalanmasına engel olacak en büyük etkenin kendi diline sahip çıkmak olduğunun bilincindeydi. Ulus olmanın ilk kuralı aynı dili konuşmaktı. Aynı dili konuşan bir millet aynı duyguları hissedebilirdi. Cri diyerek Türk milletinden kimseyi teselli edemezsin Ağlama demen gerekir. Gözyaşları bir dile sahip değildir, kahkahalar, çığlıklar da öyle. Senin acınla bir başkası eğlenirken bir başkasının neşesi sana saçma gelebilir. Bu yüzden bir dile sahip olmalı insan, vatansız bir devlet olamamak gibi bir şey bu. Balkanlardaki Rumeli toprakları bir asırdır Türk-İslam kimliği hakimiyetindeydi. Osmanlı Karadağ arasında başlayan savaş Sırp yunan ve Bulgarların katılımıyla genişliyordu. Eli silah tutan herkes askere çağırılıyordu. Ömer kalemiyle silahın soğuk demiri arasında seçimini çoktan yapmıştı fakat bu sefer başkaydı. Kadınların bile savaş çağrısına kulak verdiği bir zamanda geride kalamazdı. Birçok öğretmen gibi oda kendini savaş mevzilerinde buldu. Manasını anlamadığı bu dilin ahretle ilgili ahengi, onun sakin kanını sular altında saklı derin bir girdap gibi kaynattı. Osmanlı devleti Trablusgarp'ta İtalyanlara karşı bir yıldır süren bir savaş veriyordu. Bu durumu fırsat gören ve milliyetçilik şuuruyla 14. Yüzyıldan 20. Yüzyıla kadar dinlerini ve dillerini koruyan balkan milletleri, Osmanlıya karşı birleşerek savaş açtı. Şuan Yunanistan'a bağlı olan, asırlık çınar ağaçları ve Osmanlı mimarisiyle bezeli Yanya şehrinde esir düştü Ömer Seyfettin. Yanyalı Ali Paşanın başı kendi evinin bahçesinde kesilerek bir kutu içinde Osmanlı devletine gönderildi. Osmanlı ordusu Trablusgarp'tan geri çekilip balkanlardaki savaşa ağırlık vermesi hiçbir şeyi değiştirmedi. Edirne ve Kırıkkale'ye kadar bütün balkan topraklarını kaybetti. Arnavutluk savaşmadan bağımsızlığını ilan ederken, diğer balkan devletleri bu sefer Romanya'nın da katılımıyla ilk savaşta çok fazla toprak sahibi olan Bulgaristan'a karşı savaş açtı. Osmanlı devleti ikinci savaşta Edirne ve Kırıkkale'yi geri aldı. Esareti boyunca okumaktan ve yazmaktan vazgeçmedi Ömer Seyfettin. Kim bilir belki de Yanyalı Ali Paşaya ithafen yazılmıştı başını vermeyen şehit hikayesi. Onu kendi hislerime anlatacak olsam abisini kaybetmiş bir kardeş üzüntüsüne bürünürdüm. Onun deyimiyle bu acı mateme benziyordu fakat acılar zaferleri getiren en büyük etkendir. Gerçekliğini sorgulayamadığım hikayeleriyle büyüdüğüm bir adam. Bunlar hikaye olamazdı. Muayene hikayesinde ki hasta arabacıyı polisler yetişinceye kadar dövmüştü, koca Ali özgürlüğüne engel olan kolunu bir darbede kesip Al diyetini verdiğin şeyi diye fırlatıp kayıplara karışmıştı. Kula kul olmak fani dünyada birisine minnettar kalmak azapların en ağırıydı. Kırk dokuz yerinden yara alan Ferhat Alı bey gerçek bir Kafkas gazisi değil miydi? Cabi efendi savaş boyunca esir düşen Ömer Seyfettin'in bizzat kendisiydi belki de. Onun için bir hücrenin bir akıl hastanesinden farkı olamazdı. Fon Sadriştan bugün hala aramızda yaşıyor. Para kazanmak erkeğin işidir, kazanılan paranın satın alma gücünü artırmak da kadının görevidir. Masraf gelire göre değil ihtiyaca göre yapılır. Gelirin artması; masrafın çoğalması için mantıklı bir sebep olamazdı. bu sözleriyle bir annenin evladına yapacağı en önemli öğütleri verirken bir insanın her anına mantık, hesap karıştırmasının mutluluk olmadığını söylemeden hissettiriyordu bizlere. İnat eşekte olur sözünü çürüten Efruz Bey gibilere birçok yerde rastlarız. Ben Gönen'de doğdum. Öldüğünde Kadıköy kuşdili mezarlığına gömülen şu an ise ölümünden on dokuz yıl sonra mezarının taşınmasıyla, zincirli kuyu mezarlığında yatmakta olan Ömer Seyfettin'in böyle yazar mezar taşında. Henüz otuz altı yaşında, o zamanlar tam olarak teşhis edilemeyen şeker hastalığı yüzünden vefat etmiştir. Hastalık bilinmiyorsa ölüm sebebi nasıl biliniyor sorusu geliyor akla. 1835 de Felici Ambrosini hem idrardan hem de diabetik kandan renksiz şeker kristallerini elde etmeyi başarmıştı. Buna rağmen hastalığın hangi organdan kaynaklandığı bilinmiyordu. İngiliz ordusunda cerrah olan John Rollo diabeti mide rahatsızlığı olarak görüyordu. Ona göre midenin fazla çalışması, bitki kökenli yiyeceklerin sebep olduğu şeker birikmesi ve gastrik suyun artması nedeniyle ortaya çıkıyordu. Sadece protein ve yağ ağırlıklı bir diyetle çözümlenebilirdi. Ordudan arkadaşı olan Albay Meredith'in tedavisiyle bizzat ilgilendi. 19 ekim 1976 da diyete başlayan albayın bir ay sonra idrarında ki şeker oranı düşmüştü. Bir ay boyunca düzenli olarak idrarının tadına bakan hizmetkarları idrarın artık şekersiz olduğunu söylüyordu. Isıtıldığında şekerli idrar akışkan bir sıvıya dönüşüyorsa; neden tadına bakma gereği duymuşlar bilinmez. Avrupalı anlayışının pratik çözüm dediği bu olsa gerek. 1835-1913 Della Suda Faik Paşa Mekteb-i Tıbbiye kimya hocalığını üstlenmişti. Bu yıllarda Mekteb-i Tıbbiye'de bakırlı reaktiflerle idrarda şeker taraması yapılıyordu. Hitler Almanya'sından kaçarak 1934 yılında Türkiye'ye gelen bilim adamı Prof. Dr. Erich Frank 1926 da diyabetin Sythalin adlı ilaçla tedavisini geliştirmişti. Ömer Seyfettin'in ölümünden altı yıl sonra hastalığının tedavisi bulunmuştu. Aslında hastalık tedavi edilemese de bir şekilde biliniyordu. Neden teşhis edilememişti? Savaştan yeni çıkmış bir devlet, iyi yetişmemiş doktorlar, düzenli idrarın tadına bakmaya gönüllü hizmetkarların olmaması ve daha bir sürü şey... Sebepler olayların tekrarına engel olmak için sonuçlardan daha önemlidir. Şeker hastalığından öldüğü nereden biliniyordu? Birileri ölümünü şüpheli bularak otopsi mi istemişti? Kısa süren evliliğinden Güner isminde bir kız çocuğu olan yazarın hastalandığında yanında yakın arkadaşı Ali Canip Yöntem'den başka kimse yoktu. O Türk dilini sadeleştirmeyi başaran bir kahramandı, fakat öğretmenlik yaptığı Kabataş Lisesi öğrencileri, gazetelerde otopsi yapılan kimsesiz bir Ömer Seyfettin fotoğrafı görene kadar Haydarpaşa numune hastanesine hiç gitmemişti."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/osmanli-nin-son-yuzyilindan-bir-cocuk-gazetesi-sad-kat", "text": "Osmanlı'nın son iki yüzyılı çırpınışlarla doludur. Bu çırpınışların bize kalan izlerini en sarih şekilde kültür / edebiyat alanında görüyoruz. Osmanlı'nın son iki yüzyılında kültür alanında birçok çalışma olduğunu biliyoruz. Bu çalışmaları incelemek, onları günümüz insanına ulaştırarak anlaşılır kılmak tarihimizle bağımızın kopmaması adına hayati bir öneme sahiptir. Bu yazımızda 1875 yılında Osmanlıca yayımlanmış Sadakat adlı bir çocuk gazetesinin birinci sayısından küçük bir bölüme yer vereceğiz. Kaynaklarda soyadı belirtilmeden, Tahsin adlı bir yazar tarafından çıkarıldığı ifade edilen gazete, altı sayı sonrasında isim değişikliğine gitmiş, Çocuklar manasına gelen Etfal ismini kullanmıştır. İçinde matematik, fizik, coğrafya olmak üzere birçok dal ile ilgili bilgiler verilmiştir. Dili oldukça sade olan yazılardan oluşan gazetede çocukların ilgisini çekecek sorular yayımlanmış, daha sonra okuyuculardan gelen cevaplara diğer sayılarda yer verilmiştir. Bu da gazeteyi bir anda popüler yapmıştır. Bunun bir göstergesi de bin beş yüz adet basılan gazetenin ilk sayısının tükenip bin adet daha ek baskı yapılmış olmasıdır. Bu gazeteyle ilgili ayrıntılı bilgilere Arş. Gör. Aliye Nur Ercan ile Yrd. Doç. Dr. Şerife Akpınar'ın Eski Harfle Bir Çocuk Gazetesi: Sadakat / Etfal adlı makalesinden ulaşabilirsiniz. Sadakat adlı çocuk gazetesinin birinci sayısından bir bölümünü günümüz Türkçesine aktardığımız yazıda çocuklara çeşitli hikayeler anlatılarak Allah'ın hikmetinin büyüklüğü anlatılmaya çalışılmıştır. Yazıyı günümüz Türkçesine aktarırken bazı noktalama işaretleri tarafımızca eklenmiş ve ayrıca anlam düşüklükleri olan cümleler düzeltilerek yazılmıştır. Cenabıhakk'ın kudret ve azametini göstermek üzere sizin anlayabileceğiniz surette küçük küçük meselelerden başlayıp gazete ve sizin malumatınız ilerledikçe bu bahs dahi ilerleyerek yıldızlarda, güneşte, göremediğimiz yerlerdeki hikmetlere kadar yazılacaktır. Hayvan açtıktan ölmez susuzluktan ölür, derler ki doğru bir sözdür çünkü: Su, dünyada ne kadar hayvan, ot, çiçek, ağaç var ise hepsinin sağ durmasına ve büyümesine sebep olan şeylerin en başlıcasıdır. Her hayvan gıdası olan yemekten beş on gün kadar mahrum olsa takat getirir ise de iki günden ziyade susuzluğa dayanamayıp ölür. Hayvanat içinde yalnız \"deve\" yedi sekiz gün susuzluğa dayanır. Çünkü: Develer çölde gezen hayvanlardan oldukları için ve çölde su bulunmadığı için Cenabıhak develerin işkembelerinde su saklayabilir torbalarla yaratmış ve develere öyle bir his vermiştir ki develer bir suya rast geldikleri zaman torbaları dolduruncaya kadar su içerler ve sonra su bulamadıkları vakitlerde çorbada saklı olan suyu içip ölmezler. İşte Cenabıhakk'ın hikmeti sekiz gün çölde susuz gezen bir deveyi daima yeni su içer gibi hararetinin teskinine vasıtalar yaratmış olmasıyla telef olmamasına iktiza ettirir. Peygamberlerden Hazreti Yunus Aleyhisselam balık karnında birçok zaman durduktan sonra bir gün balık bir deniz kenarına gelip Hazreti Yunus'u karnından çıkararak karaya bırakır. Orada birçok çocuklar kendi kendilerine oynamakla meşgul oldukları halde içlerinden birisinin iki gözü kör olduğunu Hazreti Yunus görünce çocuğun haline merhamet edip Cenabıhakk'a secde ederek gözlerinin açılması için birçok dua eder. Ve derhal çocuğun gözleri açılıp etrafa bakınmaya başlar. Öteki çocukların bir iki saatten beri göremedikleri şeyleri görerek arkadaşlarına göstermeye başlar. Ve bu arada Hazreti Yunus görüp arkadaşlarına \"Vay burada çıplak adam var haydi taşlayalım.\" diyerek öteki çocukları da şeytanlığa sevk eder. Ve ötekiler de onun sözüne aldanarak taş atmaya başlar. Hazreti Yunus ise evvelce ettiği dualara pişman olup tekrar secde ederek \"Aman yarabbi kusur ettim, senin hikmetine karıştım.\" diyerek tekrar affını niyaz eder. İşte Cenabıhakk'ın hikmeti burada da aşikar oldu. Ecel gelmeyince ölüm gelmez. Çünkü Cenabıhak insana ne kadar ömür vermiş ise ne bir dakika geri alır ne de bir dakika ziyade eder. Bunu da bir hikmetle ispat etmek mümkündür ki daima işitilmiş görülmüş şeylerle beyan edeceğizdir. Herifin biri haksız yere bir zavallıya tabanca atar. Fakat o zavallı adamın eceli gelmediği için tabancanın kurşunu herifin cebindeki saate tesadüf eder. Saat eski zaman saatlerinden gayet kalın zarflı olduğundan kurşunun vücuduna girmesine mani olur ve bu vasıta ile herif ölümden kurutulur. İşte Cenabıhak adamı öldürmek muradı yürümediği için kurşunu saate isabet ettirip hikmet-i rabbaniyesini izhar buyurur. Bugünlük yazdığımız bu üç hikmet Cenabıhakk'ın ahkam-ı rabbaniyesinin en küçükleri olup bunlardan nice bir kat büyükleri vardır ki insanın aklına hayret gelir şaşar kalır. Fakat hem gazetemiz daha çocuk hem okuyanlar çocuk olduklarından inşallah yavaş yavaş ikisi de büyüdükçe öyle büyük büyük şeyler yazılacaktır şimdi yalnız böyle küçük küçük hikmetlerle zihinleri alıştırmak lazımdır."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/oyku-dunyasinda-ilmek-hatasi", "text": "İlmek Hatası, Yasemin Yıldız'ın yakın zamanda Şule Yayınları arasından çıkan ilk öykü kitabının adıdır. Anne Karanlığı ve Anne Işığı başlıkları altında yirmi üç öykünün yer aldığı kitap, ilk'liği nedeniyle yazma azim ve gayretinin güzel bir örneği olmasına rağmen, benzeri kitapların çoğunluğunda olduğu gibi, kişisel tarihin büyük oranda meçhul bulunan, buna rağmen kimi ruhsal nedenlerle, dolaylı ya da dolaysız yönelimlerle inceden inceleye deşelenen çocukluk zamanlarındaki ısrarlı eğleşmenin mümkün tüm problemlerini de ihtiva etmektedir. Birçok ünlü öykücü, algı ve anı düzeyleri itibariyle çocukluk dönemini çok derin ve çok değerli maden olarak nitelemişlerdir. Biriciklik ve tekrarlanamazlık anlamında kaç kez hangi yönden anlatılırsa anlatılsın hep bakir kalan çocukluk anılarının mezkur derinlik ve değeri, Alzheimer-Demans hastalarında gözlenilen geriye doğru unutma eğrisiyle de zaten teyit ve tezkiye edilmiştir. Bu derinlik ve değerlilik esasında bir öykücünün çocukluğunu öykülemedeki ısrarı problemli olarak nitelenemez çünkü böylesi bir yaklaşım öykücünün öyküleme hakkına müdahale etmek olur. Ancak, bir öykücü çocukluk ile yazarlık; çocukluk zamanı ile yazma zamanı arasına bir mesafe koyamıyorsa, dil düzeyi ve anlatım tarzı itibariyle o zamanın kendisine tahakkümünden kurtulamıyorsa, çocukluğun kaçınılamaz bir tezahürü olan fantazyaları, içinde yaşadığımız şu zamanın olumsuzluklarından sıyrılmak için doğaya / taşraya sığınmak, zorluklarıyla mücadele etmekten kendini muaf saymak, çelişkilerinden kolayca kurtulmak bakımından kitap / okuma etkili spekülasyonlarla avunmak, ancak klasik bir anne arketipinin verebileceği bir rehavette fantastik icatlar yaparak eğleşmek... için bir örgütlü bir kaçışın öznesi haline getiriyorsa, işte burada hem öykücü hem de öykü okuru cihetinden ciddi bir sorun var demektir. Anne Karanlığı... bölümündeki Kesik, Cemre Suya Düştü, Keramet, Paraşütten Atılan Köy, Gibi, Vazife, Saklambaç, Uykulu Kent adlı öyküler köy / kasaba öyküleri iken Renksiz Kedi, Tuzla Buz, Karınca Duası fantastik dolayısıyla zamansız ve mekansız öykülerdir. Ayrıca Cemre Suya Düştü, Saklambaç doğrudan çocukluk devrindendir. Anne Işığı... bölümündeki Kumdan Hayal, İlmek Hatası, Vızıldayan Bodrum, Hayran Olduğumun Peşinde, Solucanlı Düşünceler, Sır, Yanılgı, Büyücü Koyunlar, Endişeliyim, İz, Şaşkın ve Günahlara Kefaret adlı öyküler ise anne merkezli, biraz daha geniş açıdan bakacak olursak bir annenin periferisindeki öyküler oldukları kadar, ilk bölümdekilere oranla mekan - zaman bakımından daha etsiz ve silik, yer yer Lewis Carrol / Alice etkili olarak gerçeklikle hayali olan arasında sıkışıp kalmış öykülerdir. Anne'li bölüm başlıklarını, tematik bir sınırlama olarak öne çıkarmamızın yadırganması ihtimaline karşılık söyleyebileceğimiz şey, anne kelimesinin sadece Büyücü Koyunlar adlı beş sayfalık öyküde tam on beş kez tekrarlanmış olmasıdır. Öte yandan kedi, karınca, balık, böcek, solucan, yarasa olmak-lık ise, güvenli bir rahimde olmanın rahatlığı içinde bir tür bıkkınlık, daralma, bunalma... romantizminden öte bir şeyi ifade etmemektedir. Carl Gustav Jung'un psikoloji esaslı kavramlaştırmalarını naklederek söyleyecek olursak, söz konusu öykülerdeki... içe yansıtma özümseme yansıtmaya ayrışma sürecidir. İçe-yansıtma öznenin nesneyi özümsemesi, yansıtmaysa öznel içeriğin nesneye aktarılmasıyla nesnenin özneden ayrışması demektir. İçe-yansıtma bir dışa-dönme sürecidir, çünkü nesneyi özümseme ona empati duymayı ve nesneye libido yatırımı yapmayı gerektirir. (Analitik Psikoloji Sözlüğü, çev.: Nur Nirven, Pinhan Yayınları, İstanbul 2016). Zamanı çocuklukla mukayyet kılmanın ya da anlatma zamanını salt çocukluğa indirgemenin doğal sonucu olarak Yasemin Yıldız, özümseme, dışa-dönme ve empati uyumsuzluğu içinde, yazar olarak öyküleriyle kendisi arasındaki mesafesini muğlaklaştırmakla kalmayıp, bugün itibariyle şehirde doğup büyüyen yeni neslin tanımadığı, dahası metinler ya da belgeseller aracılığıyla kurduğu hayranlık ilişkisinin tutarlı olmadığı taşra yaşantısını da gizemli bir müphemliğe açık hale getirmektedir. Yukarıdaki fikri çerçeve bağlamında üzerinde durabileceğimiz bir diğer husus, okuma yoluyla ezberlenmiş ya da en azından içselleştirilmiş durumların Yasemin Yıldız'ın öykülerinde belirleyici olduğudur. Bu zeka ürünü, dilin hakkının gereğince gözetilmesiyle farklılık taşıyan cümleleri, Yasemin Yıldız'la birlikte tekrar etme kabiliyetine sahip yüzlerce genç ya da olgun yaştaki yazarın varlığı sosyal bir gerçekliktir. Bu sosyal gerçekliğin üretilmesinde kültürel şartlarına, yazma amaçlarına ve yazıyla kurdukları içsel bağlara fazla vakıf olunmadığı halde, metinleri adeta bir aşırı acıkmışlık psikolojisi içinde tüketilen Batılı uçuk yazarların birinci derecede rol oynadıkları malumdur. Bu bağlamda Fikret Ürgüp, Feyyaz Kayacan, Oğuz Atay gibi isimleri zikretmeyişimizin nedeni, yeni nesil yazı meraklılarının onların temsil ettiği yerlilikten bilinçli olarak kendilerini nasipsiz bırakmaları, ancak Batılı uçuk yazarları okurlarsa, insan kanıyla beslenen mezkur medyatik ortamın vaat ettiği şöhrete en kısa yoldan ulaşacaklarını vehmetmeleridir. Elbette Yasemin Yıldız'ı bunların temsilcisi olarak görmüyor ve tümüyle bu olguya tabi olarak nitelemiyoruz. Ancak Paraşütten Atılan Köy ve Vazife adlı öyküleriyle, aynı zamanda annesiyle bir çatışmanın eşiğinde duran kızla, kadının öykülerindeki dramatik yetkinliği diğer kasaba, çocukluk ve hayali öykülere göz göre göre harcatmasını da gözardı edemiyoruz. Hazır, anne kız / kadın ilişkilerini zikretmişken, yine Jung'a başvurarak Yasemin Yıldız'ın anne ile uyum görünümlü çelişkileri ifşa eden ilgili öykülerinin, psikolojik açıdan eriştiği tutarlığı özellikle belirtmemiz yerinde olacaktır. Eğer kadındaki anne karmaşası aşırı gelişmiş bir Eros oluşturmuyorsa, kızın anneyle özdeşleşmesine ve dişil teşebbüsün felç olmasına neden olur. Hem annelik içgüdüsünün hem de Eros'un bilincinde olmaması nedeniyle kişiliğin anneye tam olarak yansıması ancak o zaman meydana gelecektir. Anneliğin, sorumluluğun, kişisel bağlılığın ve erotik arzuların onda anımsattığı her şey aşağılık karmaşası uyandırır ve onu bunlardan doğal olarak kızı için erişilmez gibi görünen her şeyi mükemmel olarak yaşayan annesine- kaçmaya zorlar. süper kadın türü olarak anne, kızın kendisi için yaşayacağı her şeyi peşinen kendisi için yaşamaktadır. Kız, bilinçsiz bir şekilde, kendi isteği dışında, doğal olarak tam bir bağlılık ve sadakat maskesi altında, annesine zulmetmeye çabalarken aynı anda annesine özverili bir bağlılık içerisinde tutunmaktan memnundur. Kız, bir gölge varoluşa bürünür, genelde annesi tarafından sömürülüp devamlılık gösteren bir tür kan nakli ile annenin yaşamını devam ettirir. Bu kansız bakireler hiçbir şekilde evliliğe bağışık değildirler. Aksine kederli ve pasif hallerine rağmen evlilik piyasasında yüksek pahalara giderler. Öncelikle o kadar boşturlar ki bir erkek hayal ettiği her şeyi onlara yükleyebilir. (Feminen Dişilliğin Farklı Yüzleri, çev.: Tuğrul Veli Soylu, Pinhan Yayınları, İstanbul 2016). Yasemin Yıldız'ın, En güvenli liman bilmemektir, derdi annem; Annem saklar benim yerime sırlarımı; Annemin 'sabır öğrenilmez kızım' dediğini yeni yeni hatırlıyorum; En kolayı kabullenmektir, demişti annem; Unutma, sır emanettir dedi, Uysal kızım; Akıllı kızım, dedi; O anda okul bahçesinde beni bekleyen annemi görür gibi oldum; Dün dedi ki annem 'Aman kızım, artık zengin bir kadınsın. Yürürken sağına soluna iyi bak. Giriverir sen farketmeden biri koluna, Annem..., ben onun söylemek istediklerine akıl sır erdiremezdim; Annesi, 'Duayla açılan kapıdan şeytan giremez' demişti; Böyle böyle tek başına tüketecekti annesiz günlerini; Annesi de bu hastalık yüzünden ölmüştü vb. cümleleri bağlamından kopartılarak okunduklarında bile Jung'un tespitlerini büyük oranda tezkiye etmektedirler. ... Kar ve soğuk sessizliği severdi; ... kuşlar, yavrularının yerini bir daha hatırlamayacaklarmış gibi uçuşuyorlardı; ... İştahlı sobaların karnını doyurmak için yaz boyu biriktirilen tezekler kışın ortasında tükenir, duvarlara yaslanan soğuk, bir sarmaşık gibi camların diplerinden başlayarak her köşeyi sarardı; Belki de parşömen kağıdına çizilmiş bir resimden ibaretti dünya; ressamın beğenmeyip yeniden çizmek istediği; ... Konuşmak gibi okumak da yoruyor insanı vb. cümleler, iyi düşünülmüş olmalarının ötesinde, iyi özümsenmiş bir dil zevkini haber vermektedir. Yasemin Yıldız'ın, yeni temalar ve farklı kurgular eşliğinde öyküde alacağı daha çok yol var muhakkak. İlmek Hatası'yla öykü dünyasının eşiğine -onu aşmak azmiyle- basmış olmasını ve öykülerinin iyi okurlar tarafından çok okunmasını dilemek düşer bize de... Bir de, Fethi Naci'nin Nezihe Meriç'in öyküleri hakkında söylediği o meşhur sözü, onun için tekrarlamak... Ey Yasemin Yıldız! Lütfen çabucak kurtul annenin ve çocukluğunun hendesesinden! Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/oyku-icin-cocukca-bir-direnis", "text": "Öykü yazmak, başlı başına bir iddiadır. Çünkü onun esası, gözün görme, aklın idrak etme sınırlarını zorlayarak, öykülenen şeyin asliyetini azami sahilikle / sahihçe metne taşımaktır. Oysa ki, göz daima şeyleri, bakışa denk düşen şekliyle görür ve aklın idrak ettiği şey de daima bir şeyin, bir yönden idrakidir. Öyküleyen, gördüğünün ve idrak ettiğinin daha fazlasına erişme ve duyularının bunları tahrip etmesine izin vermeksizin akla intikal ettirme gayretinde zorunlu olarak metafiziğe başvurur. Ancak metafizik metalinguistik olmasının ötesinde, öyküye felsefedeki karşılığıyla taşınamaz. Öykücünün onu salt öykünün öz ve biçimine uygun bir yolla ihata etmesi gerekir ki, bu da ancak, kurgulamayla mümkündür. Kurgu, son tahlilde bir dilsel inşa tarzı olmakla birlikte, öykü binasını oluşturan duyu, duygu, hafıza, akıl, söylem, ifade, mana ve tanıklık gibi çok sayıdaki malzemenin birlikte oluşturduğu ahenkli bir bütündür. Bu yanıyla, çevresinde temellendiği fenomenlerin baskınlığı bakımından, matematik bir formülasyona indirgenmesi mümkün değilse de matematiksel bir soyutlamadır. Ne var ki, öykünün klasik devrinde hakim olan bu anlayış ve işleyiş, modern devirde onun bir handikabı haline gelmiştir. Çünkü audio-visual / görsel - işitsel teknolojinin gelişme sürecinde, sinema ve türevleri üzerinden yepyeni imkanlar ve açılımlar kazanan kurgu, artık öykünün yarışmayacağı bir yetkinliğe ulaşmıştır. Öykü artık hem kendi iktidarına son veren mezkur yetkinlikle rekabet etmek hem de bu minvalde biçiminde meydana gelen zorunlu değişikliklere rağmen özünü muhafaza etmek zorunda kalacaktır. Gerçi zikrettiğimiz manadaki iktidar kaybı, tahkiyeyi yok edemez. Çünkü öykünün / öykülemenin temel esası sözdür / dildir ve bunlar var olduğu sürece öykü olmasa bile tahkiye / hikaye var olacaktır. Alegorik bir dille söyleyecek olursak, kurgu ve söz / dil, bu imkanın iki kanadıdır ve bu niteliğiyle o hayatın içinde kaçınılmaz olarak var olmayı sürdürecektir. Kurgusal rekabet bağlamında zuhur eden asıl tehlike şudur ki, kanatlarından birini yitirdiğinde ya da onlardan biri sakatlandığında, öykü de sanat olma vasfını yitirir. Nitekim gündelik hayatta bile öyküyü bir sanat dalı olarak, tahkiye yoluyla anlatmanın fevkinde bir yerde konumlandırmamızın, her tahkiyeyi öykü saymamamızın nedeni de budur ki, yukarıdan beri zikrettiğimiz bu hususlar, öykü yazma çabasını kendiliğinden bir iddia kipine yerleştirir. Öte yandan, diyelim ki, öykünün sanatsal plandaki biricikliğine ve dolayısıyla kendisinin dışındaki sanat dallarından hiçbirine indirgenemezliğine yaslanarak öykü yazmayı sürdürüyor olalım. Bu durumda da klasik temaların sürdürülmesi sorunu ortaya çıkacak, örneğin yoksulluk, yetimlik, aşk, ayrılık, cinayet, intihar vb. gündelik hayatta yerleşik temaların işlenişinde geçmişte oluşan yetkinlik, mezkur rekabetin de etkisiyle bunların yeniden işlenmesini daha baştan sorunlu, en azından kusurlu hale getirecektir. Çünkü o öyküler yazıldıkları zamanın tematik muhtevasıyla ve içinde yapıldıkları kurgunun şartlarıyla birlikte biriciktir ve bu yönleriyle tekrarlanmaları mümkün değildir. Ki, mümkün olsa bile taklitle damgalanarak sanatın dışına anında itiliverecektir. Yukarıdan beri zikrettiğim düşüncelerin içinden geçerek okuduğum yeni bir öykü kitabı var elimin altında: Hale Sert'ten Çocukça Bir Direniş. Mezkur düşünceler minvalinde, kitabın öykücünün çocukça bir direnişi tahtında, bizzat kendi adıyla sergilediği ironinin farkındayım ancak, kitabın bir ilk kitap olması nedeniyle azami toleransla okunmayı hak etmesi bakımından, söz konusu ironinin menfi bir kasıt taşımasının mümkün olmadığını da peşinen belirtmeliyiz. Gaston Bachelard, Virgina Woolf, Rainer Maria Rilke ve Cahit Koytak imzalı dört epigrafla tahkim edilmiş olan Çocukça Bir Direniş'te, dört bölümde toplam yirmi öykü yer alıyor. Arkitektonik bir dille, dört epigrafın bir öykü binasının giriş kapılarını, dört bölümün uyumluluk ya da bir bağlamlılık manasında, bu binanın dört odasını, yirmi öykünün de bu odalarda vuku bulan yaşantıları ve bunlara mahsus olayları temsil ettiğini söyleyebiliriz. Ayrıca, önceliği epigraflara verdiğimize göre bunların temsil ettiği dört kapıyı su, hayat, hatıra ve kelime şeklinde adlandırmamız da mümkündür. Eğer, aşırı yorum sayılmayacağından emin olabilseydik ve Hale Sert'in ilk bölüme su kelimesiyle başlayışından kaynaklanan felsefi derinlik beklentimiz, zikrettiğimiz diğer üç kelime için de geçerli olabilseydi, söz konusu dört kapıyı anasır-ı erbaa olarak da niteleyebilirdik. Ne yazık ki beklentimize denk düşmedi, Hale Sert'in tercihleri. Bu nedenle, onun ilk sekiz öyküde biraz uç veren felsefi derinlik çabası, dokuzuncu öykü olan Üçgen Şeritle birlikte başlayıp, diğer öykülere de sirayet eden felsefesizlik esaslı sığlaşma nedeniyle, öykülerin tümünü ontik bir değerden ve dolayısıyla yazımızın girişinde vurguladığımız metafizik gereklilikten mahrum bırakarak, mistik imaların mahalli haline getirmiş. Diğer bir söyleyişle, yaş olan kurunun yanında yanmaya mahkum edilmiş ya da siyahın fazlalığında beyazlık kendiliğinden örtülmüş. Hal böyle olunca, kitabın mimarisindeki ciddiyeti teslim etme kararlılığını halen göstermekle birlikte, inşasında kusura neden olanları ayıklama ihtiyacıyla, artık öykülerin bütününü gözetmekten geri duracağız. Bundan hareketle, hayret - heyecan - keşif kelimelerinin kesişiminde kurulan / kurgulanan Denizin Dibinde Var Bir...; vicdanımızdaki sükuneti tahrip eden bir dramın, bir paltoyla perdelenerek maharetle yumuşatılmasından oluşan Paltosu Mavi Kadın; Hayır acıklı acıklı anlatmayacağım. Bu hiç samimi değil. Nehrin ve yayın balığının sahiciliğinde söylemeye çalışacağım cümlesiyle kurgunun hakikatine havale edildiği ifşa edilen Yayın Balığı, finali çok zayıf kotarılmış olsa da İki Örük; tematik kifayetsizliğine rağmen, teknik arayışıyla varlık gösteren Yüz Bilinci; bir bütünün üç parçası olarak, bir kimlik bağlamının müşterikliğinde iç-içe okuyabileceğimiz Kimlerdensin?, Gölge ve Sukutuhayal; iç-ben'e bir ötekilik suretinin yüklenmesiyle, özel monologun büyük bir incelikle genelleştirildiği, Düşerken; meşhur söyleyişle kül tablasından öykü çıkarma becerisi olarak nitelenmesi mümkün olan Portakal Soymanın Yolları ile çocuksu samimiyetindeki sahiciliğiyle Tırtılın Ölüm Dediğine Usta Kelebek Der adlı öyküleri özel bir korumaya alarak, ayırma ihtiyacı duyuyoruz. Üçgen Şerit'le başlayıp, Kuyruk öyküsünde pik yaparak, Çocukça Bir Direniş'te kangrene dönüşen, onca teknik zorlamaya rağmen tematik yetersizliğe maruz kalmaktan kurtulamayan üç öyküyü de belirgin bir şekilde işaretliyoruz. Özellikle bunlardan kitaba da ad olan Çocukça Bir Direniş'in, ilgili tematik zirvelerden biri, Refik Halit Karay tarafından Eskici adlı öyküyle, yukarıda zikrettiğimiz esasa tabi olarak tutmuşken, halen bir yenisinin velev ki aynı değil, benzer biçimiyle de olsa, nasıl yazılabildiğine hayret etmemek mümkün değildir. Taklidin taklidi olmaktan öteye gidemeyen Nazarları Ayarlama Enstitüsü, bir 'lustral' sayesinde cazibe kazanacağı sanılan Halvet Der Encümen; Necip Fazıl'ın incir ağacından mülhem ama ona göre çok çok güdük bırakılmış Hüseyin İle Meşe; gündelik hayatta da hemen her gün üç beş örneği, öyküdeki formuna çok yakın bir şekilde anlatılabilen Havada; içindeki ilk kitap çok riskli cümlesine rağmen, yer aldığı kitabın riskini bizzat büyüten Parça Tesirli Kriz; metninin tamamı finalindeki tek kelimenin adressizliğine havale edilmiş Şimdi ve Huzur adlı öyküleri de mimari terimle ancak dolgu maddesi olarak değerlendirebiliyoruz. Öte yandan, kitabın mimarisindeki güzelliği ısrarla söylememize rağmen, kitaptaki yirmi öyküde mimari bakışa ya da yaklaşıma da pek rastlamıyoruz. Dolayısıyla, Çocukça Bir Direniş'teki Şentepe'ye kısmen bir şahsiyet kazandırılmasının dışında, diğer öykülerde zikredilen Eminönü, Ankara, Kızılay, Beyşehir, Üsküdar, Kız Kulesi, Altın Park ete kemiğe büründürülmeksizin, çok silik fotoğraflar olarak gösterilip, hemen kaybediliyor. Yukarıda metafizik şarttan, kurguda ve yeni temada rekabetten yeterince dem vurduğumu sanmanın yol açtığı bir sorudur bu. Elbette soruyu yanlış soruyor ve bu son kanaatimde de yanılıyor olabilirim. Çünkü tıpkı sanat dünyasında olduğu gibi, öykü dünyasında da işler, Ben yaptım, oldu; ben öyküdür dedim, öykü oldu; sırtını tapıkladım, öykücü oldun. şeklindeki söyleyişlerle dışlaşan bir şımarıklığın hakimiyet kurması nedeniyle uzun zamandır yolunda gitmiyor. Muhtemel yanlışlığım ve yanılmam da dahil, farkında olduğum şey esasında, sorumun cevabını Hale Sert okurlarının vermesi gerekir artık. Çünkü ben son tahlilde yargıç değil, bir eleştirmenim. Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/oykuculugumuzun-ikonografisi-yahut-asksizlarin-dili-edebiyati-yoktur", "text": "Batı'nın gölgesinde düşünmeye başladığımızdan beri kendimize dair hikayemiz de bitti bizim. Kendimize... Yani kendimizdeki kendimize. Çünkü bu alemdeki en büyük hikaye insanın kendinden kendinde olana yolculuğudur. Bir öykücü ve hikayeci değilim ben. Bu sebeple bu konuda ahkam kesecek değilim. Ancak kendimdeki bu hikayesizliği kadim şehirlerin surlarına, selatin camilerin ulu minarelerine, revaklarına bakarken düşündüm hep. Düşündüm ve neden hikaye yazamadığımı anlamaya çalıştım. İnsan şehirden uzaklaştıkça, daha doğrusu şehre uzaktan bakınca insanlığın o büyük serüvenini okuyor yahut okuma ihtiyacı duyuyor. Oysa medeniyetin temelinde şehir var, insanlık var ve insanlığın o kadim hikayesine şahitlik eden mimari var. İnsan indirildiği bu yeryüzünde öncelikle kendini güvende hissedeceği bir mekan yaratmak istemiş. Sonra güvende duyacağı bir eş, bir aile, dostlar, şehirler istemiş. Tabiata dost olduğu nispette tabiat da bütün varlığıyla dost olmuş onunla. İnsan bedenini barındığı mekanlara ve yakınında olduklarına emanet ederken kalbini de bütün bu yerleri, gökleri ve evreni yaratanın kalbine emanet etmek istemiş. Yaşarken de ölürken de bir mekan tutmuş kendine. Kendiyle birlikte Rabbine de. Bütün o kutsallık atfedilen dağlar, göller, nehirler hep o kalbini emanet ettiği Yüce Rabb'e yakın olmak için. Bu sebeple kalbini bağlayacağı ve Rabb'i ağırlayacağı yüce mekanlar inşa etmiş. Taşları kayaları oymuş önce sonra kathedralleri ve camileri ve kubbelerini yüceltmiş göklere. Her zaman en yüceyi en yüce olana atfetmiş. Kendine de o yüceliğin kenarında köşesinde bir köşecik edinmek istemiş. Kimbilir yüzyıllar önce İsa'ya inanan kaç İsevi sevdiklerini dinini gizlice yaşadığı o dehlizlerin kalbine gizlemiş. Gariptir kendini Hakk'a adayan insanlar yüceyi ve yüceliği hep bu toprağın kalbine gömdükleri yerlerden yükseltmişler. Selçuklunun şehirden uzak türbelerinin bir köşeciğini süsyelen sevgiliyle olma yeri yani mihrap ayrılmamış mekandan. İlk Hıristiyanların gizli dehlizlere gömdükleri ölülerini şapeller ve kathedrallerin kalbine gömmeye ve biriktirmeye devam etmiş. Bütün bunları düşünürken şehirlerin hazirelerinde, manastırların, şapellerin derinliklerinde yatan binlerce ölü meşgul ediyor zihnimi. İnsanın zeval bulduğu mekanlarda kendini ulu mabedlerin kalbine düğümlemesi ne garip. Kalbini diriltmek isteyen saliklerin türbelerin şefkat dolu sinesine sığınması hastaların manastırların ve kathedrallerin loşluklarına başını dayaması şifa istemesi ne garip. Demir bir kazıkla ruhunu mabedin kubbesine bağlayarak Rabbin katında ve her an huzurunda olmak. Ne ki her toplumun kendine özgü bir ontik kordonu var Hakkla. Eğer kendine ait ontik kordonu kaybederse anlaması, okuması ve yorumlaması zor bu hayatı, toplumu, kendini ve bütün bir alemi. Bu yüzden karşı değilim hiç bir düşünce ve inanca. Fakat ontik kordonların karışmasından dolayı bir karmaşa var bugün yeryüzünde. İnsanın kendini bir inanca, bir cemaate ait hissetmesi yetmiyor. Mabedler ve ibadetler Hakla olan münasebetin sürekliliği için bir sembol. Temelde esas olan o sürekliliği fehmetmek ve anlamak. Evvela mabedler ve ibadetler niçin var anlamak lazım. Sufilik tekke ve camilerin loşluklarında elini kalbine koyup mistizmi tatmak değil inandığı yahut anladığı şeyden kendisine verilen hikmete bakmak demek. Antik Yunan buna sopho demiş. Ploton'un o kendi içinin mağarasına sığınan ve oradan mağara dışına yükselttiği aklının ışığından gördüğü hikmete karşılık putperestlikle yoğrulmuş kilise babalarının orta çağın başına ördüğü o taassup bugün ki İslam anlayışından çok mu gayrı dersiniz? Sufi duruş tennure takıp dönmek değil farklılıkların içinde kendi öz gönlüne dönmesi ve anlaması, tahlil etmesi insanın. Yıllarca Allah'ın bizden istedikleri konusunda yalan söylediler bize. Hala söylemeye devam ediyorlar. Allah namazda elleri şöyle bağlamayı, şöyle niyazda durmayı istiyor diyorlar. Oysa şehadetin temelinde anlamak var. Arifler Hakk'ın sureti demiş kendisine, Hıristiyan babaları ise Tanrı'nın yüzünü mübah kılmış Museviliğin onca katılığına rağmen. İnsan en çok zevalinden korkmuş bu dünyada. Ve sadece var olmak yetmemiş ayrıca tamamlanmak da istemiş hep. Ta ki Hakk'da yok olana dek. Dervişlerin ve mistiklerin dağlara çıkıp kırlarda otlarla çiçeklerle ilahi söyleşisi ne gariptir. Şehirde parçalanan varlığını tekrar birliğe kavuşturmak istemesinden başka bir şey değildir bu. Gürültü ve karmaşıklığın yurdundan sükut ve dinginliğin kalbine yolculuk. Hatta sığınma. Dingin olana, her an bir şende olana. Hakk'ın merkezine bağlanıp o yörüngede dönmektir esasında sema etmek. Hakk'la olan o anın ritmine... İşte bu yüzden huzuru yakalamıştır derviş. O'nda oluşun akışına eşlik ettiği için. Büyük bestekarların duydukları o eşşiz ritm hep bu ilahi birliğin tezahürüdür. Özünde ritmi, zikri, ahengi ve şuuru yani anlamayı barındırır. Özünü o merkeze o merkezin temsilcisi Kutbu'l Aktaba ayarlar. O her şende Hakk'la olandır. Hakk'ta yok olduğu için sırdır insanlar içinde, herkesin gözünün önündedir ama bilinmez. Kör kuşlar onun himmetiyle doyar, rotasını yitiren gemiler onunla okyanusta bulur yolunu. Şehrin en yüksek tepesinden şehri ve şehirlileri izleyen Üftade tekkesi ile yalçın kayalıklarda yükselen manastırlar ve insanlığın varlığından beri Allah'ın evi olan kutsal Kabe insanlar ve insanlık sonsuz keşmekeş içinde çürürken olduğu gibi, olduğu yerde kalanı o yüce Hakkı hatırlatır. Bozulmayanı ve çürümeyeni. Bu yüzden şifa bulur hastalar o tavafta ve zamansızlıkta. Çünkü Hakk'la olan o eşşiz anda ve anlamada ebedi dirilik vardır. Kutsal kitaplar bu sebeple hep bir zamansızlıktan seslenmiş insan muhayyilesine. Çünkü geçmiş geçmiş olduğu için yoktur, gelecek de meçhul. Arifler bu sebeple anı işaret etmiş. Boşlukta salınanlar ve Hakk'ı talep edenler için muhayyile yani anlamak kanatlanmaktır. Bütün bunlara nereden geldik; günümüz İslamcı sanatçısının öykücülüğünün ikonografisi... Günün genç intelijansiyasının \"san'at ve ikonografi yahut ikonoloji\" kavramlarıyla arasında bir ünsiyet olduğunu düşünmüyorum. Çünkü onun bizzat İslami ve insani olanla da arası açıktır. Hikaye ettiği hayat ve övündüğü tarihi ve şehrin tarihi mekanlarıyla irtibatı irfanın değil mutlak bir şekilciliğin tezahürüdür. Kendi düşünce sistemi ve varlığı algılayış biçimini bilmediği gibi sık sık diline doladığı ve kendini şeklen öykücü hissetmesine yarayan Virginia Woolf, Foucault gibi Batılı sanatçıların diyalektiğine ve ontolojisini de yabancıdır. İşin garip yanı bu ülkede özünü inkar edenlerle, özünü temsil edenlerin mahrum oldukları işbu kendine dair mimari ve diyalektiğin sembollerine dair ikonoloji ve ikonografi bilgisizliğidir. Dahası ilgisizliği.. Bu noktada bize lazım olan bunları bilmeyen intelijansiya değil, bilmediğinin farkına varan, eksikliğini fehmeden intelijansiyadır. Batı mutlaklığın peşini bırakalı çok oldu. Hegel yaşasaydı yine Şark'ın esma aynalarından yansızyan o sonsuzluğa aşık olacaktı. Newton yaşasaydı Arabi'nin içten dışa, dıştan içe bakan o rüya kapısında sonsuz secdeye varacaktı. Leonardo, Floransa mabedlerine ilahi olanı resmeden Rafaello, eşyanın ardındaki ruhu arayan Michelangelo yaşasaydı kainattaki bütün çizgilerin, yeryüzünün bütün tektonik biçimlerinin, çokluktaki o birliğin peşine düşecek bir ömür beyhude koştuğunu anlayacaktı. Wirjinya Wolf kadar kendi kaynaklarının peşine düşmeyen bir intelijansiyanın edebiyat tezgahlarından bir Şeyh Galip Dede çıkmasını bekleyemeyiz. Alev Alatlı'nın meşhur Schrodingerin Kedisi'nde\" vurguladığı afazi vak'ası tam da budur! Mevana Celaleddin-i Rumi, Büyük Yunus, Ali Şir Nevai, Şeyh Galib, Yusuf Has Hacip ya da Fuzuli'mizdeki o öz gür ve özgün haleti ruhiye ve cesaretini yeniden kuşanmalıyız."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/oykuler-bazen-cok-sey-soylemeden-anlatirlar-her-seyi", "text": "Maurice Merleau-Ponty ise, bu yorumu, Anlamak, hedeflediğimiz şey ile verili olan şey arasındaki; yönelim ile gerçekleşme arasındaki uyumu hissetmektir -ve beden, bir dünyaya demir atmamızdır. şeklinde ikinci bir yoruma uğratarak, anlamayı doğrudan beden-dünya ilişkisine tabi tutar. Anlatmak ise, bu minvaldeki anlamanın dışa vurumudur ki, Dasein için mutlak bir anlamadan söz edilemeyeceğine göre, anlatmak da daima şeyin şeyliğinden sadece bir şeyin anlatılması olarak gerçekleşir. Çünkü, hüküm vakte aittir ve anlamak bir iken halin değişmesi nedeniyle hüküm de değişeceği için anlatmak kendiliğinden değişir. Bizler, anlatmak ile anlamanın vaki ilişkisinden, kimin neleri ve nasıl anlattığına bakarak ona bir anlayışı nispet ederiz ki manevi, fiziki, bilimsel, teknik, sanatsal... olarak nitelediğimiz anlayışların tümü buraya isnat eder. Heidegger'in... mümkün bilgi türünden yalnızca biri olarak gördüğü anlatmanın, insan için asli, hayvan da dahil şeyler için arızi olduğunu bildiğimize göre, özelde öykülemenin genelde ise tahkiye etmenin, en mümkün anlatma tarzı olduğunu kabul etmemiz gerekir. Buna göre, edebiyat bütünü ya da anlayışı içinde öyküleme imkanı, asliyet bağıyla has bir anlatım tarzı olarak öne çıkar. Ancak, edebiyat esasında şu ayrımın farkında olmak gerekir: Anlatma arzusu genel, öyküleme arzusu özeldir. Bunun da ötesinde, öykülemek anlatmaya dahil olduğu halde, salt anlatma kastına tabi de değildir. Diğer bir söyleyişle öyküleme, son tahlilde bir anlatma olduğu halde, kendi özelinde yerleşik bulunan ve bu yanıyla Heidegger'in daima bir duydu durumuyla vuku bulma şartını aşarak nesnelleşebildiği gibi, her şeyden önce salt anlatma duygusunu aşan, hatta asıl anlatmamayı murat etmekle anlatan bir türe dönüşür. Zira, maksadımızı bir şeyi anlatmaya teksif ettiğimizde, zaten anlatabileceğimiz şey, vuku bulanın ancak bir yönünü kapsayabileceği için, bir başkasınınki gibi anlatma, herkesten iyi anlatma, başkalarınca fark edilmeyeni anlatma... arzusuyla, anlatmanın fevkinde kimi amaçları da yükleneceğinden, kendi doğallığından, samimiyetinden uzaklaşmış bir şekilde gerçekleşebilir. Bu durumda öyküleme, bir tür parodiye / anlatma gösterisine dönüşme tehlikesiyle yüz yüze gelerek, hem asliyet bağından şaşmış, hem de yeni kurguların zorlamasıyla olanın oluş şeklini farklı bir mertebeye yerleştirmiş olur. Bir şeyin kendi mertebesini değiştirmesi ise kendi hakikatini değiştirmeye çalışması demektir. Bu cihetle, öykülemede, tek etki yaratmak diye tabir edilen şaşırtıcı bir sona bağlanma yoluyla söz konusu tehlikeden uzaklaşılırken, buna tabi tabi olarak, öyküleneni öyküleme maksadından başka bir şeye alet etmeden, yukarıdaki söyleyişimizle onun kendi mertebesini değiştirmeden salt bir şeyi öyküleme maksadıyla yalın olarak, şeyin şeyliğinden sadece bir şeyi öykülemek mümkün hale gelir. Bu durumda mertebe, salt hal, yalınlık, ya da kendi şeyliğinde sabit kalma... ise, anlatma cihetinden artışlar yapmayı değil, bilakis bilinçli eksiltmelerde bulunmayı gerektirir. Babalıoğlu, on sekiz öyküsünün yer aldığı kitabında, Sahte Yüz, Kumandasız Araba, Aferinlik Koca, Bazen Çok adlı öykülerinle tek etki yaratmayı sağlarken, bunlarla okurunu öyküsünün tamamlanması için metnin içine çekerek öykülemeye dahil ettiği kadar, tek etkiyle öykülerinde eksilttiği şeylerle de, aynı zamanda anlatmadaki samimiyetini ima ederek, eksilttiklerinin erişilmesi zaten mümkün olmayan bir tamlığa işaret etmesini sağlıyor. Daha açık bir söyleyişle okuruna, öykücü olarak tek etkiyle sağladığı yetkinliği, şeyin başka şeyliklerine erişme imkanı olarak sunuyor. Babası herhangi bir arzu veya hayalinin kalmadığı, artık çocuklarım için yaşıyorum dediği dönemi geride bırakmıştı...; Hastalanıp yatağından günlerce çıkmadığı, boşa tespih çektiği ve artık kimsenin daha fazla yaşamasını umursamadığı bir yaştaydı. , örneklerindeki gibi, tek etkide toplanan ya da ona bağlanma karakteriyle daha özel bir anlam kazanan kimi halleri tanımlamak için dolaylı anlatıma başvurmakla kendi anlatma tarzını pekiştirmiş oluyor. Ki, Babalıoğlu bunlarla, genç bir öykücünün İliklerime kadar üşümüştüm gibi bir cümlesine karşı, Üşüdüğünü bana bildirme, onu bana hissettir diyen çokbilmiş okurların tepkisinden de ustalıkla kurtuluveriyor. Bu bağlamda, asıl, yukarıda vurguladığımız anlatmamayı murat etmekle anlatma esasında vurgulamamız gereken önemli bir husus daha var Babalıoğlu'nun üzerinde durduğumuz öykülerine: İnsan psikolojisi! Yetişme tarzı olarak babadan toruna, deden toruna intikal eden öyle hayati kodlar var ki, bunlar bir tür tekrarın tekrarı olarak gerçekleştikleri halde, yeni tekrarlayanı tarafından salt kendisine has bir durum olarak telakki edilirler. Bir sigara yakıp dudaklarına koydu. Bırak! Ben de yanına oturdum. Bana paketi uzatıp yak bir tane dedi. Aslında ben içmiyordum ama ortamı bozmamak için aldım. Ağzıma götürüyordum ki elime vurdu. Unutma hala babanım. Hem yanımda içmeye alışırsan, balkonda gizli saklı içip beni kızdırdığını düşünemezsin. cümlelerindeki gibi, farklı şekilde ifşa edildiklerinde muhataplarının zihninde bir soruna dönüşebilecek olan ebeveynden intikam alma duygusunu, eğlenceli bir ifşaya dönüştürerek, psikolojik anlatımı asıl anlatma maksadına dahil etmeksizin, diğer bir söyleyişle aslen öyküleme kaygısı gütmediği bir durumla öyküsünü zenginleştiriyor. Anlamak ve anlatmak hareketle anlayışa eriştiğimiz noktadan, Babalıoğlu'nun Bazen Çok'taki öykülerine tekrar baktığımızda, onun bu öykülerinde mizaha fazla itibar etmediği halde mizah yapmada, psikolojik bir anlatım tarzını hedeflemediği halde öykü kişilerine mahsus bir psikoloji kurmada ve tek etki yaratma yoluyla öyküsünü gereksiz ağırlıklardan yalıtmada ama bu vesileyle tahkiyesindeki hareketliliği de sürdürmede son derece mahir olduğunu görürüz. En kısa söyleyişle bu, anlatmamayı murat etmekle anlatma şeklindeki tekrarımıza denk düşmektedir ki, zaten iyi öykücülerin anlatma kaygısı gütmeden anlattıklarını söyleriz; tahkiye etmedeki samimiyetlerini, kendi öykü kişileriyle ve okurlarıyla olan mesafelerini de buna göre belirleriz. Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/paris-notlari", "text": "Baharda havanın bulutlu, puslu oluşu hoşuma gidiyor. Kararsızlığın insan yakasında nasıl taşındığını anımsatıyor. Kendimize koyduğumuz engeller, bazen bizi farklı biri kılıyor. Farkında olmayarak başkalarının çizdiği porteyi de sahipleniyoruz. Kent ve insan birbiri ile çekişme içindedir çoğu defa. Yaşadığı yer ile yüzleşemeyen o kadar kişi var ki hep bir şeylerin içine sıkışıp kalmış halde tamamlamak istiyorlar ömrü. Avenue des Champs-Elysees dolaşırken sürekli değişen yüzlerin arasında, kentin o içsel dokunuşunu hissediyorsan; insan ve mekan arasındaki bağı kurmuşsun demektir. Bir iç koşu sınırı vardır; bitimsiz hayallerin, heyecanların, hüzünlerin harmanlanıp saklandığı... Çoğu defa insan, bu noktada yenilir kendine. Mekanı aşmak biraz da çerçevelediğin ruhun dalgalanışı ile alakalıdır. Charles Baudelaire'in Paris Sıkıntısı adlı kitabı, bir sanatçının kendini soyutladıktan sonraki hamlesine iyi bir cevaptır aslında. Baharın ılık tebessümü, hafif yağmur çisentisi, ıslak yer ve rüzgar bu dokuyu şiirsel fonda izlemek müthiş haz veriyor. Sanatçı ruhunun, mekanda zorlanışına pek sıcak bakmıyorum. Uyum dediğimizde, bazen itirazlar da olabiliyor. Kentlerin, insandan aldığı birçok şey olduğu gibi kattıkları da vardır. Kalabalığın, telaşın, heyecanın belki de vakitsizliğin iç içe geçtiği çizgide, hayatın bir yerden sonra durağan havası çekilmez de olabiliyor. Yetişemediklerin arasına serpiştirdiğin öyle şeyler var ki; adlandıramadığın mana, veremediğin o üst üste gelen, hayatın pıhtılaşmış yanları yok mu? İç bunalımın doğuşu bu! İnsanın, kent ile kavgası böyle başlar işte. Huzursuzluk, simaya işlenir ve neyin eksik olduğunu sormaya gerek bile duyamayız. O iç tutulma diye adlandırdığımız, bir yere sığamama, birçok şeyin yetmemesi var ya, onlar aslında hayatın gizli kahramanıdır. İzin verilmezse, o gizlilik teşhir edilmez. Nasıl mı? Kentin önüne geçerek tabii. Seslerin bittiği noktada durup, bana yansıyanı dinliyorum. Yanımda Necip Fazıl, ondan mısralar. Bu hal demini yaşamak, caddenin esrarı ve savunmasız kalış 'anlamak yok çocuğum, anlar gibi olmak var' diyen şaire cevap veriyorum. İkisi de olmasın diye. Kent ve insanın yanına, anlamayı koyuyorum Bizi tedirgin eden bunca şeyin arasından, nasıl seçeceğiz ki anlamayı? Zor. Göz ucu ile kalabalığı süzüyorum. Çoğu ömründe belki de bir defa gördüğü, bu cadde yolculuğunu ne kadar anlamış olabilir ki... Bir kaç fotoğraf karesi işte. İnsanın iç haritası, şekiller ve birikenler. Hepsi bu! Evet, bir düzenden diğer bir düzene geçiş, bir şeyleri söküp alır mı insandan? İster istemez bir kayba uğruyorsunuz. Hakim olmayı, kontrol odaklı gitmeyi hedef seçseniz de, eksiliyor hep bir şeyler. Kente direnmek için, yabancı oluşun ile fazla tanış olman gerek. Hayır ya da yabancıların, bu kadar fazla olduğu bir yerde yabancılığı unutmak, tabii ki her ikisi de mümkün değil. Yaşadığın yere ait oluşuğunu da taşıyorsun. Kişi, kendi kültürünü ört bas edip, yeni bir kültür ile bağdaşacağını sanıyorsa, yanılır. Bu sadece bir çatışmadır. Hiç unutamam 'bir başka memlekette şiir seni bırakabilir' denilişini. Onlar benim adıma tedirgindi belki... Oysa ben, emindim bu kentin kesintisiz şiir sunacağına. Yanımdakiler acele ediyorlar Sen nehrin de bir kahve içmek için. Oysa benim Paris' te sevdiğim yerlerden biri, Şanzelize. Sokağın, sokağa açılışı, hür bir hazzın duyumsanışı, yürürken seni içine alan akış; evet, kentin bu bulvarında atmosfer bir başka. Burayı, bahar ve aralık ayında daha çok severim: Biri tabiat ile güzelleşip, gizeme sürüklüyor. Diğeri ışığın raksında, eritiyor. Hepsinin bittiği yerde, bir dost ile sessizliğin içinde, edebiyatı konuşarak geziyorsanız bu farkın daha baskın olduğunu hissederseniz. Bir de Versay sarayının, ruhu kışkırtan havasını seviyorum. Bahçenin haz şöleni sunuşu, muazzam bir şey. Renklere ayrıştırdığımız o başka alemde, kendi dünyanız ile buluşmayı, yazıya dökebilirsiniz rahatlıkla. Bitmez insanın kendi ile söyleşisi. O zaman iç sesi harmanlamak yerine, onunla anlaşmanın yolunu bulmak lazım. İnsanın kendi ile anlaşması, bu çok da samimi gelmiyor bana. Necip Fazıl ile aramda kopukluk oluyor. Düşünceler zihnimde benden izinsiz savaşıyor, yetişemiyorum. Gökyüzünün altında yaramın açılışına yetişemiyorum, benden önde yürüyor insanın, insanla kavgası. Arada sert bir rüzgar dokunuyor yüzümüze. Mekan ve insan arasındaki o anlık ilişki yok mu? İşte bunu titiz bakışlar ile süzmek, birçok şeyi aynı anda resmetmeye yönlendiriyor insanı. Şanzelize'de (Champs-Elysees öğle vakti geziyorsanız, ya da bir yerde oturup, bir şeyler yiyorsanız, kültür canlılığına o saatlerde daha fazla şahit olursunuz. İşin en hoş yanı, bana göre olduğu yere ayak uydurma çabasının, arkaya atılmış olması. Kasılma ve gerginlik yerini, rahat bir atmosfere bırakıyor. Dikkatimizden kaçmayan bir şey de yabancıların, kendine özgü kıyafetleri. Kendilerini bulunduğu yere uydurmayıp, rahat takılmaları. Oysa Paris'in, Türkiye burjuvasına etkisini düşününce, gülümsüyorum. Giyim ve davranışta alabildiğince Fransız'laşma, tabii bu ne kadar mümkünse? O zaman kentin dağınıklığında, kendini aramayı deneyebilir insan. E Charles de Gaulle Meydanı'nın ortasında, Şanzelize Caddesi'nin batı kısmında yer alan zafer takına doğru ilerliyoruz. Kim bilir kaç defa yürüdüm burada. Ve hep aynı tabloyu gördüm; güvercinlerin kanat çırpışındaki öykü ve sürekli fotoğraf çeken insanlar. Herkes o anı resmetmenin heyecanı içinde."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/prag-ve-viyana-seyahati", "text": "Yağmurlu bir ilkbahar günü nihayet Prag'dayız... İlkbahar yağmurlarıyla, toprak ve çiçek kokuları yalnız caddelerde kuşatıyor ruhumuzu. Yağmur ılık ve üşütmeden öylece yağarken, gri gökyüzü, bitişik taş binalar, her daim yalnızlığa mahkum kaldırımlar uzanıyor boylu boyunca. Telaşlı, heyecanlı adımlıyoruz bu taş kaldırımları. Kararmış gökyüzünün gölgesi, buhranı yansırken şehrin insanlarının vakur çehrelerine, soğuk, bezgin, fersiz bakışlarıyla bir an karşılaşır gibi oluyoruz. Hep böyle oluyor sanki ve Batı her zaman gri bulutlarla kaplı, kararmış göğünün altında, soğuk yüzlü insanlarına yansımış haliyle hafızamda yer ediyor. Güneş arada bir yüzünü gösterse de yakıcı ve saran kuşatan aydınlığını ve sıcaklığını nadir gönderiyor bedeninden ziyade ruhu üşüyen insanların üzerine... İnceden inceye lirik şiirler gibi yollara, arabalara, insanlara yağan yağmurun tam ortasında buluyoruz aniden kendimizi. İlk durağımız, Vltaya Nehri'nin sol kıyısına, geniş bir tepe üzerine yatay mimarinin eşsiz örnekliğiyle kurulu bloklar halinde inşa edilmiş Prag Kalesi. Hradcany olarak da adlandırılan bu bölgede kurulu olan kale klasik bir kale özelliği taşımamasının sebebi bölümlerinin farklı mimari stillerde inşa edilmiş olmasındandır diye açıklamalarda bulunuyor rehberimiz. Görkemli bir halde şehrin merkezi bir tepesine yerleşmiş kalenin her yerini gezmemiz vakit darlığından dolayı imkansız. Yağmurun hızı artıyor ve biz artık sırılsıklam ıslanıyoruz. 14. yy Katedrali olan St. Vitus, zemin seviyesinde kolaylıkla görülebilen, canavar figürleriyle bezeli heykellerle büyüleyici ve ürperten manzarası ile karşımızda. İçinde bulunan nice kabir Çek tarihinin gizemli, o denli de soylu, aristokrat havasını hala bu günlere taşır gibi. Kalenin içinden geçerek, çan kulesinin tepesine tırmanıp, Prag'ın Eski Şehrin büyüleyen manzarasını görmek olası. Ama biz bu şansa sahip değiliz ne yazık ki. Manolya, ıhlamur ve pek çok çiçek kokularını, eşsiz peyzaj mimarisinin sergilendiği fıskiyeli havuzları ve asırlık ağaçları geride bırakarak kale gezimizi tamamlıyoruz. Erguvan ağaçlarının pembe, kırmızıya çalan tonları, tarihi köprünün üzerinden, kale burçlarından fışkıran baharın altında manzarayı ölümsüzleştirmek istercesine kadraja alma derdindeyiz. Oysa Vltaya Nehri her şeyden habersiz asırlardır, binlerce insanı ağırlamanın haklı gururuyla sessizce akıyor şehrin ortasına doğru. Şehre hakim bölgedeki kurulu Kale, şehri tam ikiye bölerek ortasından akan nehrin üzerinde bulunan asırlık köprüler, devasa eşsiz mimari ile yapılmış tarihi yapılar ve şehir meydanındaki saat kulesi. Değişmez mimari bir ahengin ayrılmaz parçaları gibidirler. Uyumlu bir ekibiz. Yağmur artık dindi. Güneş nazenin ışıklarını gönderse de ikindi serinliği ortalığı kapladı. Rehberimiz vaktimizin kıymetli olduğunu biliyor ve en önemli görülmesi gereken mekanlara bizleri taşıma telaşında. Güneşin batmaya yakın saatlerinde, Prag'ın merkezinde adeta kalbinde yer alan Old Town Hall nın tam dibindeyiz. 1338 yılında yapılmış eşsiz mimarisi ile yılların değil asırların izini üzerinde taşıyan bina Eski Kent yetkililerinin konaklaması için inşa edilmiş. Wenceslas Meydanı ve Charles Köprüsü arasında bulunan bu eşsiz mimari komplekste, Gotik Tyn Katedrali ve Barok St. Nicholas Kilisesi gibi farklı mimari tarzda pek çok yapı dikkatimizi çekiyor. Astronomik Saat, meydanın güney duvarının üzerinde oldukça görkemli ve dikkat çekici bir halde akın akın toplanan kalabalıkları ağırlıyor gibi. Akşam sekize doğru heyecanla saate bakıyoruz. Güneş ve Ay'ın konumunu gösteren astronomik kadrana ve takvim kadranına sahip bu saat öğreniyoruz ki; her saat başı Hz. İsa'nın 12 Havari 'sini gösterme özelliğiyle kentin ön önemli turistik değerlerinden birisi. Hanuş Usta, saati yaptıktan hemen sonra dünyada tanınmış bir şahsiyet haline gelir. Ünü artık Kraldan daha fazladır ve adı daha çok anılır. Avrupa'nın her yerinden insanlar merakla saati görmeye gelirler akın akın. Saatin ünü diğer ülkelere de yayılınca başka teklifler de Hunuş Ustaya gelmeye başlar. Diğer ülkelerden gelen bu teklifleri Hunuş Usta kabul etmez. Bu teklifleri duyan Kral, Hunuş Usta başka yerde bu saatin aynısını inşa etmesin diye gözlerine mil çektirir. Yapılanlara dayanamayan ve kör olan Usta, kendini saatin mekanizmasına bırakarak intihar eder. Asıl amacı saati çalışamaz hale getirmektir. Saat elli yıl çalışmaz ama başka bir usta saati çalışır hale getirir. Saatin etrafında bulunan dört adet kukla, insanların yapmamaları gereken evrensel dört yanlışı hala bu günün modern insanına haykırır gibidir: ' Kendini beğenmişliği', 'cimriliği', 'yaşama karşı isteksizliği', 'gece hayatını ve sefahati'. Yine saatin altında bulunan dört kukla da: insanlığı dikkat etmeleri gereken önemli değerlere doğru adeta uyarır. Bunlar; 'Bilim', 'adalet', 'astronomi' ve 'eğitim' dir. Kafka'nın yaşadığı bölgedeyiz. Mütevazı mimarisiyle, artık müzeye çevrilmiş binayı ancak dışardan ziyaret edebiliyoruz. Ernst Fischer, Franz Kafka adlı eserinde: Bir aziz değildi Kafka, aziz olmanın çok ötesindeydi. Bir büyük yazardı. Yapıtları da bir çağın son modası olmanın çok ötesindedir; doğrudan dünya yazınıdır. Böylesine anlamlı tanımlanan dünyaya malolmuş bir sanatçının yaşadığı, soluk aldığı toprakları adımlamak heyecan verici. Asırlar da geçse şehirler medeniyetlerini, sırlarını, üzerinden yürüyen sanatçı duyuşları ve sezişleri ifşa ederler durmaksızın. Bu ifşa sizi yıllar önce asırlık taş köprülerin üzerinden yürümüş, yalnız ve metruk kiliselerin bohem yalnızlıklarında çaresizliğe çıkan dertlerini Tanrı'ya dua makamında yazdığı eserlere ilmek ilmek dokumuş has sanatçılara götürür. O biricik sanatçılardan, dua makamındaki şiirleriyle yaşadığı dönemden ziyade asırlar sonraya seslenişler gönderen ender şair Rilke Prag şehrinden geçmiştir. Rainer Maria Rilke, on dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru, Alman asıllı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gözlerini açıyor. Şehirde Avusturya egemendir ve Almanlar adeta azınlıktır. İçe dönük, ince duyarlılıklarla bu günlere uzanan ölümsüz eserleriyle adeta mistik şiirlerin ozanı Rilke, bu yalnızlıklardan beslenmiş, doğmuş gibidir. Onun uzun suskunluklarından, derin yalnızlıklarından, yüzyılımızın en önemli şiirleri; Duino Ağıtları bu günlerimize kadar dökülecektir. Prag sokaklarında, tarihi köprülerinde, yılların izini taşıyan asırlık mabetlerin karanlık yüzünde Rilke'nin ağıtları an an yüreğime akarken ilk gençlik yıllarım geldi aklıma. Ve bu şehri sevdim. Tanrı diyen, melek diyen, mistik yalvarışlarla, ağıtlarla yaşadığı şehrin insanına, toprağına, ozan duyarlılığıyla inceden inceye iz bırakmış bir büyük şairin Rilke'nin doğduğu bu şehri sevdim. Prag'da akşam yavaş yavaş çökerken, bu antik masal şehrin ortasından sessizce hüzünlü bir yalnızlığı ağırlayarak akan, Vltava Nehri ne dalıp gitmiş bir şair, kızıl saçlarını savuran rüzgarlara özlemlerini yüklemiş Nazım geliyor aklımıza. Kont Lazansky' nin Prag'da inşa ettiği 126 yıllık kahveden kimler gelmiş kimler geçmiş. Prag'ın müzisyenleri, şairleri, yazarları, aristokratları bu kahvenin dumanlı havasını soluyup nice uzun sohbetler, ateşli şiirler, heyecanlı konuşmalar yapmışlar. Slavia Kafesi'nin duvarlarının birinde; müdavimlerinden Nazım Hikmet'in de küçük bir portresi size gülümseyebilir. Havanın kararması, yol yorgunu bedenlerimizin artık tükeniş duraklarına gelmesi, coşkunluğumuzun durulmasıyla tarihi Yahudi mezarlığına bitkin bir halde varıyoruz. 15. yy dan kalma 1787 yılına kadar kullanılmış, akşam alacasında etkileyen atmosferi ile uzaktan seyrediyoruz 1975 yılında restaore edilen mezarlığı. Yahudiler, getto dışına gömülmediklerinden yüz bine yakın ceset, yer yer 12 kat üst üste, buraya gömülmüş. Mezarlığın hemen bitişiğinde Pinkas Sinegogu bulunmakta. İç mekan duvarında soykırımlarda öldürülen seksen bin Yahudi'nin isminin yazılı olduğunu öğreniyoruz. İlk günün yorgunluğuyla artık ruhumuzu daraltan bu mekandan uzaklaşmak istiyoruz. Korku filmlerini andıran yavaş yavaş karanlığa gömülen mezarlık ve Sinagogdan yine Yahudi mahallesinin dar sokaklarından acele geçerek uzaklaşıyoruz. 1971 Reşadiye Tokat doğumlu yazar Lise ve Üniversiteyi İstanbul'da bitirdi. Kısa süre muhabirlik ve öğretmenlik yaptı. Bağcılar ve Bahçelievler Kültür Mdlüklerinde görev aldı. Pamuk Şekeri Çocuk Dergisi'nin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Edebistan Sitesi'nin söyleşi editörlüğünü bir süre sürdüren yazar İstanbul Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/proust-un-zaman-labirenti", "text": "Tarih, kurallarını kendi belirlediği bir oyunun kurucusudur. Ancak onun bile bu oyunu kaybettiği durumlar vardır. Öyle ki beklenmedik olaylar büyük değişimleri dolayısıyla dönüm noktalarını yaratır. Proust, işte tam da böyle bir dönemin çocuğudur. Gençliği dünya tarihinin en keskin dönemeci olan Fransız İhtilali'nde şekillenmiştir. Olayların merkezi Paris'te, çökmekte olan bir dünya illüzyonuyla bir arada yaşar. Zalim düşmanlıklar ve anlayışsız ironilerin kucağında kaybedilen zaman belleklere kazınır. Proust, Paris'in bu civcivli döneminde kozmopolit tavernalerda, kafelerde ve caddelerde dolaşarak vakit geçirir. Klasik değerlerin köklerini yitirmiş gibi göründüğü bu dönemde, şiirle anlatının iç içe olduğu \"Hazlar ve Günler\" adlı kitabı, dönemin edebiyatını anlamak açısından önemlidir. Proust, modern sanatın \"tarihselci\" evriminin anlaşılması için bir anahtardır. Tarihselcilik, genellikle iki etkene dayanan kültürel ya da tarihsel birçok kuramı kapsayan bir terim olarak karşımıza çıkar. Meydana gelen gelişmelerin organik bir bağı olduğunu savunur. Bu durum, felsefedeki determinizm diğer bir deyişle nedensellik ilkesi ile de açıklanabilir. Yerel şartlar ve farklılıklar sonuçları kesin bir şekilde etkiler. Tüm tarihsel gelişmelerin birbirinden bağımsız ve geçici olduğunu savunan indirgemeci kuramlarla taban tabana zıttır. Tarihselcilik, tarihin tinsel bağlamda izahıdır. Bu öğretiye göre zıt durumlar yeni sentezler yaratır. Gazetecilik ve görsel sanatlar için olduğu gibi edebiyat için de bu durum geçerlidir. Bu dönemde yazılı sanat yeni bir boyut kazanır ve yazarlar, hoşlarına gitse de gitmese de anlatımın dayattığı zincirlerden kurtulurlar. Artık Avrupa yeni kutsalının hizmetine girmiştir: Sanat. Sanatın her sorunun çözümü olarak görüldüğü bu çağda dekonstrüktivizmin temelleri atılır, kübizm ise Apollinaire'in kaleminden doğar. Sonunda, yirminci yüzyılda sanatı sonsuza dek değiştirecek olan avangart akım filizlenir. Ancak Proust'un edebi köklerinin çok eskiye dayandığı, inkar edilemez bir gerçektir. Zamanla ilgili zihinsel izlenimlerini eserlerine yansıttığı için \"izlenimci\" bir yazar olarak anılır. Mutlak olmayan zaman olgusunu en iyi yansıtan yazar olarak kabul edilen Proust, \"Kayıp Zamanın İzinde\" isimli eserinde karakterlerine süreklilik katarak romanın bütününe döngüsellik kazandırır. Proust'ta zaman, sürekli bir çizgi olarak değil, duygusal kalıplar izlenerek yapılandırılır; okuyucunun duygularına bağlı olarak genişler ve devinim kazanır ya da daralır ve belleğin düşsel tuvaline çizilir. Şair, yazar ve öğretmen. Edebiyat dünyasına henüz dokuz yaşındayken yazdığı anne ve öğretmen konulu şiirlerle adım attı. İstanbul Erkek Lisesinde okumuş olan şair/yazar, lise yıllarında katıldığı şair İbrahim Minnetoğlu anısına yapılan şiir yarışmasında \"Bana Kendini Getir Gelirken\" isimli şiiriyle üçüncülük kazandı. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı ile Alman Dili ve Edebiyatı bölümlerinden mezun olan Beste Bekir, çeşitli özel eğitim kurumlarında Almanca, Türkçe ve edebiyat öğretmenliği yaptıktan sonra bir vakıf üniversitesinde Türkçe okutmanı olarak çalıştı. Yüksek lisansı Marmara Üniversitesinde Yeni Türk Edebiyatı Anabilim Dalında sürmektedir. Seçkin edebiyat dergilerinde şiir, çeviri ve denemelerine yer verilen sanatçının Saklı, Kırgın Günçiçeği, Hayalin Işıltılar İklimi ve Zembereğin Sancısı adlı dört şiir kitabı, ayrıca dergilerde çıkan ve en beğenilen biyografi, deneme ve şiir çevirilerini bir araya topladığı \"Kalemimden Dökülenler\" isimli bir kitabı mevcuttur."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/r-c-nin-ruyalari", "text": "Her kitap yazıldığı zamanın çocuğu. Kimi zaman o zamanın rüzgarlarıyla yelkenlerini şişiren ve ilerleyen bir yelkenli olur kimi zaman da rüzgara rağmen, ona direnerek yükselen bir uçurtma olur. Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi'nin A'mak-ı Hayal'i ise bu tasnifte uçurtma olarak nitelendirebileceğimiz eserlerden biri. Bilimsel gerçeklerin rüzgarının estiği, bu toprakların da o rüzgarların etkisinin her geçen gün daha çok hissettiği bir dönemde yazılır ve yayınlanır A'mak-ı Hayal. İlk baskısı 1910'da yapılan kitap, gerçeğe ulaşmanın hakikate ulaşmaktan daha önemli görüldüğü bir zamandır. Ölçülüp, bilimsel olarak ispatlanabilen, seri bir şekilde üretilip tüketilen gerçeklerin çağında hayallerin derinliklerine dalmaya talip olmak rüzgarı karşına almaktan başka nedir ki? Nitekim Filibeli Ahmed Hilmi de kitabın hemen başında yazdığı Birkaç Söz başlıklı sunuş yazısında kitabı için Acaba hikaye mi? sorusunu sorduktan sonra asıl meselesinin başka olduğunu izah ederken kitaba gösterilen ilginin hakikat arayışının bir sonucu olacağını, milletimizin hakikat karşısında hassas olduğunu zaten ispatladığını vurgular. A'mak-ı Hayal bir arayış kitabıdır ve rüyalar ise bu arayışın temel aracıdır esasen. Rasyonel olanın dayatıldığı bir zamanda bilinçaltının kusmuğu gibi telakki edilen rüyaların, ölçülemediği için bilimsel gerçeklerce dışlanan hakikate ulaşmak için bir vesile kabul edilmesi ile ilerleyen hikaye elbette rüzgara karşı yazılmıştır. Kitabımızın ana karakteri Raci, rüzgarın götürdüğü yere giden bir gençtir. Ancak, emsallerinden farklı olarak esaslı bir arayışla yola çıkar ve çıkmaz sokağa kadar vardırır işi. Bir sahihlik ve sahicilik arayışındayken kendisiyle yüzleşir. Aynada kendini küfür ile imandan, ikrar ile inkardan, tasdik ile reybden mürekkep bir şey olarak görür. Bir karakter olarak Raci, batılılaşma maceramızın temel karakteristiklerini bünyesinde toplar ve isminin anlamı olan rücu eden yani dönen kişi olması bir anlamda da Filibeli Ahmed Hilmi'nin ideal tipi olmaya dönüşmesine işarettir. Raci'nin yaşadığı dönüşmesinde aslan payı ise Aynalı Baba'ya ve onun bir terbiye aracı olarak kullandığı rüyalara aittir. Raci, yaşadığı travmatik tecrübe ile Aynalı Baba'ya iltica eder. Aynalı Baba, Raci'nin olmadığı her şeydir adeta. Pür akıl bir insan olan Raci'nin aksine pürmeczuptur. Yani çaresizce aydınlanmaya çalışmamakta hakikate cezbolmuştu. Bir kariyere talip olmamış tam tersine bir mezarlıkta yaşamakta, çağının ve bizim yaşadığımız çağın da evsizidir. Üstü başı ayna ve cam parçalarıyla süslenmiştir. Bir anlamda kendini bu şekilde gizlemiştir Aynalı Baba. Raci'nin Aynalı Baba'ya ilticası ise adeta bir düşüş, bir savrulmadır. Daha önce o mezarlığın önünden geçerken içeri girmeyi aklından geçirmiş ama günlük hayatın zincirleri onu kendine çekmiştir. Muhtemelen o zaman Aynalı Baba ile karşılaşsa ciddiye bile almayacaktır. Ancak yaşadığı travmatik tecrübe, onu bir anlamda hayat zincirinden de azade kılmıştır. Dolayısıyla Aynalı Baba'nın göstereceği rüyalarla arasına girebilecek hiçbir perde kalmamıştır. Raci, önce Aynalı Baba'nın ikram ettiği kahveyi içer ve sonra da ney sesi ile şiirlerle transa geçer. Aynalı Baba'nın sesini giderek daha uzaktan duyar Raci. Uykuya yaklaşır ama tam olarak uyumaz. Bir yakaza halinde görür rüyasını. Ahmed Raci, her rüyada başka bir diyarda bulur kendisini ve zirve-i hiçe gitmektedir. Raci'nin rüyaları adeta bir simülasyon gibi ilerler. Hatta bir adım daha ileri gidebilirim. Filibeli Ahmed Hilmi'nin tasarladığı rüya adeta bir arttırılmış gerçeklik senaryosudur ve Raci bu rüya-senaryoların içinde Buda, Hürmüz, Ehrimen, Platon, Pisagor gibi farklı tarihi ve mitolojik kişilerle tanışır, ifritlerle, canavarlarla ve türlü türlü varlıklarla karşılaşır. Her rüya ayrı bir macera, ayrı bir hikaye ve ayrı bir ibrettir. Böylece rüyalar, Filibeli Ahmed Hilmi'nin iç içe geçmiş pek çok anlatıyı bütünlüklü anlatıya dönüştürdüğü bir teknik olur. Ahmed Raci, yalnızca canlı cenazelerin ulaşabildiği hiçlik zirvesine çıkmak üzere seferdeyken hurilerin çirkin acuzelere dönüştüğüne şahit olur ama bu arada hiçlik zirvesine çıkma imtihanını da kaybeder. Nifak, salah, muhabbet, gazap gibi askerlerin birebir dövüşmesine şahit olduğu bir muharebe meydanında yer alır. Ahmed Raci, Hikmet olarak yer aldığı bu muharebede Nefs-i Emmare'nin tutsağı olsa da aşk onu kurtarır. Bu rüya adeta bir beşeri haller karnavalıdır. İnsanın halden hale geçişi sadece bu bölümün değil bütün kitabın da çerçevesini oluşturur ve haller rüyalarla temsil olunur. Rüyalar hep bir hikmet arayışının farklı tezahürleridir. Çok farklı boyutlara kapılar açılır. Her rüya Ahmed Raci'nin kendi iç dünyasını daha çok tanımasına ve manevi derecesinin yükselmesine vesile olur. Aynalı Baba onu bir mezara yatırıp orada defnolulan kişinin hayatını tecrübe etmesini sağlar. Gittiği alemde karanlık ve aydınlık, hayır ve şer, ilim ve cehalet gibi kavramların bizim yaşadığımız dünyanın tam tersi olmasına şahit olur Ahmed Raci. Filibeli Ahmed Hilmi, bu rüya ile ilmin yerine irfanı, niceliğin yerine niteliği teklif eder. Başka bir rüyada ise Ahmed Raci, uzayda gezegenler arasında dolaşır. Simurg'un sırtında Merih'e, Jüpiter'e giden Raci, orada bambaşka hayatlarla karşılaşır. Hind Padişahı'nın oğlu olduğu rüyada merakına yenilir ve Kaf Dağı'na doğru yola koyulur. Başka bir rüyada Brahmanlarla Om, om diyerek zikreder. Marifete talip olmak için edebi hayatını feda ede Ahmed Raci, Hz. Adem, Konfüçyüs, Platon, Aristo, Mesih, Lokman ve Buda ile aynı mecliste bulunur ve nirvanayı tecrübe eder. Rüyaların ortak özelliklerinden biri daim ve sabit bir şeyin olmaması. Ahmed Raci, rüyasında halden hale geçerken ne kadar olağanüstü şeyler görse de olağan hayatta olduğu gibi ölümün, kaybetmenin tecrübesini de derinlemesine yaşamaya devam ediyor. Yalnızca düşüş ve yükselişler bir rüya kadar hızlı gerçekleşiyor. Kitabın başında sorulan Acaba var mıyım? sorusu sonuna dek neredeyse her satıra sinmiş durumda. Sadece kitabın önceki bölümlerinden farklı olarak Yeni Bir Manzume-i Hayalat başlıklı bölümünde Aynalı Baba daha az devreye giriyor o kadar. Enis Batur, A'mak-ı Hayal için gölgede kalmış roman tanımlamasını yapıyor. Filibeli Ahmed Hilmi'nin A'mak-ı Hayal'de tasarladığı rüyalar, Asaf Halet Çelebi'den Peyami Safa'ya pek çok şair ve yazarı etkiler. Bu etkilerin izini sürmek bu yazıyı bir kocaman kitaba dönüştürebilir kolayca. Ancak biz zor olanı tercih edip yazımızı burada nihayetlendirelim. Bir gün belki bulutlar dağılır ve Platon'un mağara istiaresinin sonunda anlattığı güneş bulutların arkasından çıkıverir belki. O zaman gölgede kalan A'mak-ı Hayal'e de şahit oluruz. NOT: Metin için N. Ahmet Özalp'in hazırlayıp hem önsözüyle hem de dipnotlarla zenginleştirdiği ve Nisan 2016'da Büyüyen Ay Yayınları'ndan çıkan A'mak-ı Hayal'den yararlandım. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/ruhumuz-gocebe", "text": "Aşkın aşamalarını keşfetmekten bahsedelim; kötü bir büyü sardı dünyayı, adını aşk koydular. Hani şu sabah akşam zikredilen kötücül büyü! Her madde ve her nesne her isim varolduğu gibi yok olmaya mahkumdur. Çünkü elle dokunulan, gözle görülen, sesi işitilendir. El ele, omuz omuza sarılmış yaprakların birbirinden ayrılırken kopmaması, tutkun olunası bir güzelliğin müjdesidir. Bu halay, tabiatın varettiği sadece 'ol!' denilene rıza gösterip uyguladığı bir ritüel, güzelin güzele sunulmasıdır. Görürüz; önce görmez sadece bakarız. İlkin beyninin algıladığı renk ve düzendir bunu aklın hücrelerine onaylatması gerekir. Akıl onaylayınca göze sunulur. Göz gördüğünden hoşnutsa eğer, kalp kapısını açar. İnsan denen varlığın duyu organlarında işte öylesi bir cümbüş içinde aşk kendine yuva kurmak ister. Aşk duyularımızdandan icazet almalıdır. Sadece birinin onayı kafi gelmez. Bütün azaların kabulu gereklidir. Ses, ten ve koku ile tine geçer bu icazetin alınması. Aşkın, beden merdiveninin basamaklarını çıkması kolay olmayacaktır. Duyarız; sesler cennetten gelen musiki gibi olduğunda ruhu titretir vücudu ısıtır. Çünkü ruhun, cennetin terennümlerine duyduğu özlemdir bu! Ebedi zevk değildir bu seranomi. Oysa güzel olan bakidir ebedidir. İlahi olanın ve baki kalacak olanın sırrına vakıf olabilmek için, çıkardı maşukunun divanına. Dokunuruz; her bir dokunuş bir parça annedir. Bir parça baba ve bir parça bebek masumiyetinde sıyrılır geceden. Kadife bir kumaşın üzerinde dolaşan nasırdan yoksun parmakların silkinişi şaşkınlığı içinde parlatır okşadıkça kılıfını tinin. Acısız ve kaygısız bir sevgi hisseder. Şehrin alacakaranlığında en ulu dokunuş aşkın dokunuşudur. Aşkın ademoğluna dokunuşu muhteşem bir karşılaşmadır. Kutba atılan ilk adım yahut keşfedilen ilk istiridyedeki inci tanesinin oluşturduğu şaşkınlık gibi, ilkin ilki ne güzeldir. Parmakların arasından sıyrılıp akar günahlar, günah tohumlarını ekenler hiç bitmese bile. Koklarız; kokusu alınır elbette tüm sevapların, sevaba gebe 'dua'ların. Aminlerden önce tadılanların. Hissedilenden önce taze olanın. Tüm aza ve duyuların şahıdır koku. Aşık olan koklar. Maşuk olan sunar görsel şölene gizlediği kokularını. Simyası karışır birlik için zerk olur. Yarım olan tamamlanır. Mucizevi kokunun ürünleri filiz verir. Bu hengamede tin çekilir güzergahtan bekler süzülüp kendine akan nimetleri. Her kalp atışında bir şölen kurulur meydana. Ruh, beyin ve nefs üçü sevimli arkadaş, ortak bir çıkar için hemhal olurlar. Ten bir örtüdür bela anından, altında gizlenmiş suretler insanoğlunun keşfedilmemiş hazinesidir. Bu hazine peşinde kaşifler ömür tüketir de sırra vakıf olamaz. Güneş ışığının tenimize değmesini, rüzgarın saçlarımızı okşayıp yoluna devam edişini. Çimlerin üzerinde ve ağaçların gölgesinde uyumayı, toprağın kokusunu ve yaşamın her dakikası tadıyoruz. Çocuğumuzun bize sevgi ve minnetle bakışını o denli kabullenmişiz ki bizi var eden ve nimetler bahşedene bir gün minnetle döneceğimizi unutmuşuz. Bir bardak zemzemi her kişiye tatmak nasip olmaz. Er kişiye nasip olur. Sadece bir bardak su ise her kişiye nasip olur. Hissettiğin Aşk; senin damağına mı hitap ediyor ruhuna mı, Gece bazen sessizlik ve renktir. Çoğu zaman mana bulutları taşır yüklü yüklü. Kendinizi düşüncelerin gecesinde gezinirken zamanın ölçeğini sorgular bulursunuz. Bizler gece oltacılarıyız. Dertlerimiz gece sivrilir. Gündüz bulamadığımız soruların çözümünü ya da tesellisini gecelerde ararız. Çoğu vahim teselliler karşılar bizi farkında olmayız. Hırslarımız gecelerde kol gezer. Pusu kurmuş maneviyat gardiyanlardan kaçmanın çabasında aralık bir kapı arar durur. Özgür fikrimizin kıvrımlarında önce neşelidir. Nefsinin gecenin kuytularında kaybolmasına izin verir. Kayboluruz bir vakit. Tatlı yalnızlıklarımız tadında öfke ve kıskançlıklarımız malesef kalmadı. Ne insan gibi hayata koşabiliyoruz. Ne efendice hazmedebiliyoruz. Yaralarımız var bizim, sonsuzca süregidecek olan. Göçebeyiz kardeşim, ruhumuz göçebe, duygularımız, hayallerimiz... Hayallerimiz, aşklarımız, sanatımız başkalarının baskısı altında çoğalıyor. Çizilen resimler, yazılan kitaplar, belgelenmiş her sayfa ve görsel tekrardan öte değil. Tekrarı bozan o kadar az eser var ki, önce bir kendimizi keşfedelim elbette."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/sair-frankfurt-ta", "text": "Sakallı Celal olarak bildiğimiz Celal Yalınız \"Türkiye durmaksızın doğuya giden bir gemidir, bazıları bu geminin güvertesinde batıya doğru koşarak batıya gittiklerini sanırlar\" demiş. Ahmet Haşim'i ise Frankfurt Seyahatnamesi kitabında batıya doğru giden bir trende buluruz. Yıl 1932'dir. Ahmet Haşim'in sağlığı üç yıldan beri sağlığı bozuktur. Tedavi amacıyla yola çıkan Haşim, oradaki intibalarını önce devrin gazete ve dergilerinde yayınlar daha sonra da kitaplaştırır. 1933 yılında kitaplaşan bu kitabın Ahmet Haşim'in biyografisi açısından iki önemi vardır. İlki Ahmet Haşim'in sağlığında yeni alfabe ile yayınlanan ilk kitabı olan Frankfurt Seyahatnamesi'nin aynı zamanda da yaşarken yayınlandığını gördüğü son kitabı olmasıdır. Neyse biz o tren vagonuna geri dönelim. Seyahate çıkmayı bir harikuladelikler avı olarak tanımlayan Ahmet Haşim, kendini iddialı bir avcı olarak görmez. Beş yıl önceki Paris gezisini anlattığı satırlarında Öyle olsaydı, şu kötü Avrupa'ya değil, arzın daha bakir bir mıntıkasına gitmenin yolunu araştıracaktım diyen Haşim'in yolu bu sefer de sağlık sorunları sebebiyle Frankfurt'a düşer. Ahmet Haşim'in yolunun arzın gitmeyi tercih edebileceği yörelerine hiç düşmediğini ise bu paragrafa sıkıştırmakta fayda var. Şair ve seyyahı akraba, şiir kitabı ile seyahatnameyi kardeş gören Ahmet Haşim'in Frankfurt seyahati biraz tatsız başlar. Gece vakti yola çıkmak, en meşhur mısralarından biri akşam, yine akşam, yine akşam olan şairin hoşuna gitmemiştir. Ahmet Haşim, bindiği tren, Bulgaristan'ı geçerken kısa bir süre önce bir yazısında bu ülkeyi öven Ali Naci Karacan'la ilgili olarak Ali Naci'nin anlattığı yeni Bulgar medeniyeti her nedense istasyonlara yaklaşmıyor. diyerek iğnesini batırır. Ali Naci aracan'ın kumar borcunu ödemek için Lozan Antlaşması ile ilgili kitap yazmasını başka bir yazıya erteleyip konumuza devam edelim. Yol boyu kitap okuyup içi sıkılan Ahmet Haşim, bir yandan da kendisine musallat olan sinekle boğuşur ve bir ara mağlubiyetini kabul ederek kompartımanını sineğe terk eder. Ahmet Haşim, Macaristan'da sembolist şairlerin titrek hayallerini süsleyen derelerin etrafındaki zümrüt çayırlarda otlayan sıhhatli öküzlere şahit olur ve bindiği tren nihayet önce Almanya sınırını geçer sonra da gece ikiye yirmi kala Frankfurt Garı'na varır. kusursuz geometrisi Ahmet Haşim'de nefes darlığına yol açar. Yine de bir müzeye dönüştürülmüş olan Goethe'nin evinde Faust'u yazdığı masada gördüğü mürekkep lekeleriyle adeta kendinden geçer Ahmet Haşim ve söz konusu lekeleri ebedi lacivert semada namütenahi yıldız serpintilerine benzetir. Ahmet Haşim'in Almanya izlenimleri tamamen negatif değil elbette. Nitekim sınırı geçtiği andan itibaren Haşim'in dünyaya bakışı bile değişir. Bindiği trenin yeniliğin içinde deliler gibi koşmaya başladığını söyleyen Haşim; mimariyi, ulaşımı, ilanları över. Bu övgü o raddeye varır ki sayıları gün geçtikçe artan dilencileri bile temiz giyimli ve düzenli diye övmekten geri kalmaz. Hiçbir sırrı ihtiva etmeyen yeknesak Frankfurt şehriyle beraber Almanya başka kudretlerle mücehhez bir insanın yaşadığı bir alemdir. Caddeler, vitrinler, mimari Haşim'i etkiler. Kendini bir İstanbul hastası olarak tanımlayan Ahmet Haşim, orada bir hemşireyi nezaketen Türkiye'ye davet eder ama hemşire bunu ciddiye alıp ailesinden izin alır. Bu yanlış anlaşılmayı doğu ve batı arasındaki zihniyet farkı olarak yorumlayan Haşim, doğu ve batının dilencilerini karşılaştırırken bir batılı gibi yorum yapar. Doğunun dilencilerinin korkutucu batının dilencilerinin alelade olmasının önemli olduğunu söylese de daha sonra kendisi bile bu cevabı uydurma olarak nitelendirmekten geri durmaz. Ahmet Haşim, bütün alaycılığına rağmen Almanya'yı övmek için de fırsat kollar. Bir Alman bahçesinde gördüğü üç beş yaşlı insan için Bu pahalı bahçenin keyfini sürmek için bu bunaklardan başka adamınız yok mu? diye sorsa kendi sorusunu Her Alman, ihtiyarlığın ve çöküklüğün son haddine kadar gene bir Almandır ve onun saadetini yapmak bütün Almanya için mukaddes bir vazifedir. sözleriyle cevaplar. Ticaret başlıklı yazıda kendisine tedavi için kullanılan tuzu övdüğü için bir ticari özelliği olmamasına rağmen üretici firmanın onu el üstünde tutmasını benzer bir açıdan över. Ahmet Haşim'in eleştiri ve övgü oklarını yönelttiği bir başka kurum da akademidir. Profesörler Aristokrasisi başlıklı yazıda uzmanlaşmanın sebep olduğu körleşmeyi hicveder. Bir de uzmanlaşmaya duyulan saygı ile İki kapı olsa, birisinin üzerinde Cennet, diğerinin üzerinde Cennet hakkında konferans diye yazılı olsa bütün Almanlar ikinciye hücum eder. Sözleriyle dalga geçen Haşim yine de Almanya'ya arka çıkar ve bu sınıfın el üzerinde tutulması sayesinde içlerine karışmış muhtemel zekaların yok olmadığını ve böylece Almanya'nın dünyanın en yüksek ilmine malik olduğunu vurgular. Şair Ahmet Haşim'in Frankfurt Seyahatnamesi böylece neticelenir. Ahmet Haşim'in kısa ve keskin gözlemlerinin yer aldığı bütün nesirleri gibi bu kitabı da tekrar tekrar okunabilecek metinlere sahiptir. Kendi adıma Ahmet Haşim'in kaleminden Timbuktu'yu, Casablanca'yı, Osaka'yı yahut onun yaşadığı dönemdeki adıyla Bombay'ı okumak isterdim. Ne çare ki bulduğumla yetinmek zorundayım. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/salacak-takvimi-nde-incinmenin-grameri", "text": "İncinmek ve kırılmak... Ana sütümüz kadar bizim olan, süt kadar temiz iki Türkçe kelime... Çağbayır Sözlüğü'ne göre inci-n-me, Bedensel ya da ruhsal acı içinde bulunma durumu; inci-n-mek ise, çarpma, sıkışma, burkulma, ters bir hareket gibi etkenlerle ağrı ve acı verir duruma gelmek; ağrımak; sızlamak; yorulmak; birinin kötü bir davranış veya sözü yüzünden üzüntü duymak; gücenmek; kırılmak; eziyet görmek demek. Bunca anlamına rağmen incinmek ve kırılmak müstakil deyimlerden değil; ancakgönül ve kalp ekleriyle birlikte hal beyanı kipindeki ilgili deyimlerin motor kelimesi hükmünde: Gönlü incinmek / kırılmak; gönül incitmek / kırmak; kalbi incinmek / kırılmak, kalp incitmek / kırmak gibi... Bu deyimler tahtında düşündüğümüzde, incinmede bir incelik, diğer bir söyleyişle ruhsallık; kırılmada ise tabi bir sertlik ortaya çıkar. Nitekim Doğan Sözlüğü de kırmak kelimesine önce Sert bir cismi şiddetli bir darbe ile parçalamak, kesmek, paralamak, şikest etmek; çarpma, düşürme vb. sebeplerle parçalanmasına yol açma anlamlarını yüklemiştir. Dolayısıyla incinmede dolaylı bir tesir ve tesirlenme, kırılmada ise ilgili duruma taammüden muhatap olmak vardır. Fakat iki kelimeyi de incinmedeki incelikte eşitlemek istediğimizde, ruhsallık dışındaki anlamların yükünden onları arındırmış ve her ikisini de soyutlukta müşterek bir fenomen haline getirerek incinmek fiilini metafizik bir düzeye taşımış oluruz. Zira, organ esasıyla fiziki anlamda incinme bir ölçüye, tartıya konu olabilirken, metafizik düzeyde incinme hiçbir ölçüye, tartıya girmez. İncinebildiğimizce incindiğimizi biliriz sadece, ona varlıkları malum ama yerleri belirsiz olan gönül ve kalp esasında- ne bir yer isnat edebiliriz ne de bir ebat ve hacim belirleyebiliriz. Ruh taşıyanların incinme hassalarını tanımlama yoluyla bilme mevkiindeki tek varlık olarak, kendimiz dışındaki ruh taşıyan varlıkları da kuşatacak şekilde, konunun tekvini yüzünde, takdir edilmiş bir yanlışı yapmak suretiyle cennetten dünyaya indirilişimizin hikayesini yeniden yaşarcasına, ilgili karar anında pişmanlık içinde idrak edebildiğimiz som bir kaygıya ulaşırız. Heidegger'in kelimeleriyle kaygıyı, Dasein'in en zati münferitleşmiş varlığından yükselen kendine yönelik sürekli ve mutlak tehdidi Dasein'a açık tutan bir hal içinde-bulunuşu olarak anladığımızda, Adem ile Havva'nın cennette güvenlik içinde, açlık derdi çekmeden rahatça yiyip içme haklarını kaybetmekle (Bakara Suresi, 2/35-39) kalmayıp, dünyaya -zor şartlarda geçecek bir hayata bitişik olarak- kendi ölümlerine gönderilmeleri karşısında yaşamış olabilecekleri duygulara -onların mirasçısı olmak tahtında- doğrudan sahip olduğumuzu görürüz. Buna bağlı olarak, Adem ile Havva'nın, nedenleri ve sonuçları kendilerinde toplanan incinişlerindeki incelikten, Ademoğulları ve kızları olarak bize düşen pay da yine kendi içinde bölünmeyi, başkasına havale edilmeyi kabul etmeyecektir. Çünkü sevilmeyiz inciriz; seviliriz, kuşatılma / temellük edilme maksadından korkarak inciriniz; beklentilerimizin yerini bulmamasından inciniriz; beklentilerimiz nedeniyle dikkate alınma ötekileştirilme- endişesiyle inciniriz; bakıştan, sesten, duruştan, edadan, hitaptan, muhatap alınmamaktan... inciniriz. Yine de dünyevi bir seyir içindeki incinmemizi, Hadis olduğu da söylenen şu hikmetli söz esasında makulleştirmeyi seçeriz: Allah, kulunu kalbi kırık olarak ister! Bu seçimimiz hakikatte bir seçimsizliğe isnat eder. Çünkü incinmeyi, seçmekle değil ancak yaşanmakla bilebiliriz. Bu nedenle hakiki bir grameri yapılamaz incinmenin. Sadece belli yönleriyle tasvir edilebilir. Zaten gramer dediğimiz şey, İsim olarak: Sarf ve nahiv, edebiyat tahsil etmiş kişi değil midir? Ulaştığım bu sonucu pekiştiren bir örnek var elimin altında: Esra Özde'nin Salacak Takvimi adlı (Şule Yayınları, İstanbul 2021) öykü kitabında, aynı adı taşıyan bir öykü... Elini gezdirme kenarında, ince sızlar kağıt kesiği... cümlesinin, küçük bir değişiklikle epigraf olarak seçildiği Salacak Takvimi, daha önce bir başkasını sevdiği için, sevdiği yeni birinden umduğu karşılığı görmeyen bir kadının incinme öyküsüdür. Aileni, arkadaşlarını senin anlattıklarından tanıyor, yaşananları en yakın haliyle biliyor; sana kendi sınırlarımı ihlal edecek, aklımdaki şüpheleri bir bir susturacak kadar anlayış gösteriyordum. Çünkü zaten bir suçlu gibi başım öne eğikti. Sınır çizmeye, soru sormaya, umut etmeye, bir şey beklemeye hakkım kalmamış gibi geliyordu. Sen kendince anlattıklarına göre bir savaş veriyordun ve ben bunu kolaylaştırmak için razı olmadıklarımı bile yapmalıymışım gibi hissediyordum. Her moral bozukluğunda, her sıkıntıda acını ani bir öfkeyle benden çıkarır, pişman olsan bile belli etmezdin. Sakinleşene kadar beklerdim ama gönlümü almayacağını bilirdim. Almazdın çünkü. Yere düşen çocuğuna düştü diye kızan sonra da; geçti geçti, hadi kalk ayağa, diye sırt sıvazlayarak teselli veren babalar gibiydin. Açıklama yapmamak, seni en başta kendime savunmak zorunda kalmamak için kimseye senden bütünüyle bahsetmesem de şöyle ucundan kıyısından sözünü açtığımda bile kusurlu yerleri kesip atıyordum. Kabullenen ben oldum. İştahım bir artıp bir azalıyor rüyalarım karmakarışık ilerliyor, hayat sevincim senden gelecek bir söze bağlanmış gibi yaşıyordum. Gelmeyeceğini artık biliyordum. Doğduğun günün takvim yaprağını sahaf sahaf gezerek arayıp bulduğum gün, seni son görüşüm oldu. Elini gezdirme kenarında, ince sızlar kağıt kesiği, demişti ihtiyar alırken. aylar sonra bile sızı hala tazeydi. Öykünün bitişinde Salacak'taki en güzel bahçeye mis gibi hanımeli kokusu yayılırken karşı evde otuz yıl önceki karlı bir kış gününe ait takvim yaprağı çerçevelenmiş, duvara asılıyordu cümlesiyle tahkiyenin mührüne dönüşen söz konusu simge, aynı zamanda incinmenin de somut bir delili haline geliyor. Kadın bununla Üç yıllık yakınlığımda değil daha doğduğun günde benimsediğim sen, sadece beni değil sana verdiğim değerleri de incittin diyor sanki. Esra Özde'nin Salacak Takvimi adlı kitabında yer alan diğer öyküler için genel bir değerlendirme yapmadan bu bahsi kapatırsam, bir işi daha yarım bırakma kendimi kurtaramam: Öncelikle, mezkur kitapta yer alan toplam 24 öyküden, Serçeyi Vurdular; Uyan Sevgili Ağacım; Merhamet Eli; Azad'ın Yeri; Dansa Davet ve Ağam Olasın Ömer adlı öyküleri, çocuk öyküleri olmaları bakımından, haklarında konuşma yetkisizliğime tabi olarak bir kenara ayırmalıyım. Ben Üşüyenlerden Değilim; Salon Adamı; Badem Parası ve Kahrolsun Önümdeki Çiftler adlı öyküler, gerek tema gerekse ifade/dil düzeyleri bakımından Salacak Takvimi öyküsünün bir kez de salt erkeğin bakış açısından- işlenmeye müsait havzasında yer alıyorlar. Kahrolsun Önümdeki Çiftler öyküsü hariç diğer zikrettiklerim son tahlilde incinmeyi işleseler de, ayırdığım iki öykü kadar tam ete-kemiğe bürünmüş öyküler gibi durmuyorlar. Öykülerin büyük bir çoğunluğu kadın bakış açısıyla yazıldıklarından olsa gerek, mutfağa merkezde yer verilmekle kalınmıyor, ayvadan limona, karpuzdan harnuba... sebzelere ve meyvelere de adeta resmi geçit yaptırılıyor. Bunları, Esra Özde'nin ilk kitabını belli bir hacimle sunma heyecanına mahsus durumlar olarak nitelerken, öykülerdeki maharetli mecazlara, tok söyleyişlere ve etkili sonlara da, öykücüdeki öykücü kumaşının güzelliği açısından özellikle dikkat çekmemiz gerekiyor. Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/salas-olmayan-oykuler", "text": "İncil tarihçisi olan Davies, bu hakikati dile getirirken, kurgunun, XX. yüzyıldan itibaren sanat nazariyatçılarının ve sanatı merkezli düşünen felsefecilerin başat uğraşısı haline gelmesinden etkilenmiş olmalıdır. Zira, Rene Magritte'in (ö. 1967) altındaki çizim-yazıda Bu bir pipo değildir ifadesi yer alan pipo resmiyle, nesnenin kendisi ve tasviri arasında kapatılması mümkün olmayan bir açıklığı, nesnel gerçeklikle kurgunun farkı olarak doğrudan sanatın içinden iletmesi, Michel Foucault'nun (ö. 1984) bu resmi, felsefi bir bakış açısıyla çözümlemesi, ilgili herkesin düşüncelerini etkilemekle kalmamış, hatta sanat ortamında düşünsel bir moda etkisi yaratmıştır. Bugün itibariyle, kendi sanat ortamımız açısından baktığımızda da, -sanat içindeki aslan payı hiç değişmeden süren- edebiyatın konusu olarak tartışıla duran kurgunun, her ne kadar Batı'dan ithal bir Kutsal Kase'ye dönüşecekmiş gibi görünse de; nazariyat, eleştiri ve edebi inceleme esaslı olarak X. yüzyıldan beri kendi alim ve bilim adamlarımızca bir hakikat olarak işlenmesi, bu konuda Batılıların düştüğü kimi tuzaklardan, bizim bugün de korunmamızı sağlamaktadır. Şöyle ki, hadise anlamında olmakta-olan-olayı ve sonra ortaya çıkan tahkiyeyi, rivayeti, haberi... de içine alacak şekilde kapsamını genişleterek aldığımızda, olmakta olan-olay zamanındaki tanıklığa özgü saflığın, asla ve asla onun anlatılma zamanıyla kesişmediğini görürüz. Ancak sadece bu açıdan baktığımızda, söz ve sanata dair her şeyi kurguya ve kurgulamaya indirgemiş oluruz ki, bu da bizi insana dair hakikatleri eksilterek ve giderek insanı kendi varlık vasatının altına indirerek düşünmeye, diğer bir söyleyişle, bu yolla sadece bir yüzüyle kayıtlanmış olan kurguyu / kurgulamayı sanatın - edebiyatın önüne geçirir ve giderek bunlar araç olan yararlandıkları şeyin aracı haline gelirler. Bunlara göre, gerek olmuş olanın oluş ile anlatılma zamanlarının kesişmezliği nedeniyle her yeni anlatımın kurguya bitişmesi, gerekse sanat - edebiyatın bu sayede ferdileşerek biricikleşmesi, kurgunun zorunluluğuna değil, Tanrı'dan başka hiçbir varlığın halk edemeyeceği bir fıtratın varlığına tabidir. Koca, her şeyden önce öykülerine verdiği Çöpür, Sret, Otoğraf Kiracı, Grafsız Para, Benayene, Rüyakar, Düşence, Metaforizma, Susuşkan, Öyküntü, Fotöykü, Sızmanoktala gibi adlarla okurunu yeni ya da fazla bilinmeyen / kullanılmayan isimlerle / tanımlarla buluşturmak suretiyle tahkiyesini özelleştirmeyi / farklılaştırmayı vaat eder. Vaatten kastımız, her ismin ve her tanımın verene ve yapana; verilişine ve yapılışına mahsus bir özellik taşımasından ve dolayısıyla özel bir bakışla kurgulamaya ve anlatmaya daha baştan dahil olmasındandır. Bu yanıyla öykü adlarının meçhul bir mekana girilen kapı olmasından hareketle, Koca'nın o kapının arkasından bize açacağı dünyanın da özel bir dünya olacağına a priori olarak inanır ve adından başlayan bir farklılık öngörüsüyle donanırız. O dünya açıldığımızda ise, bulmayı umduğumuz ilk şey yine benzerlik değil çünkü hiçbir benzerlik, kanıksanma özelliğiyle ilgiye tabi değildir- farklılık üzerine olacaktır. Öykü metinleriyle muhatap olduğumuza göre, bu farklılığın tezahür edebileceği en makul yer, önce yazarın üslubu olacaktır. Bu manada Koca da, tahkiye üslubunu benzerlikler üzerinden değil, müstakil bir üslup mahareti / sanatı olan benzetmeler üzerinden kurar. Örneğin, gölge: ... Bir utangaç kız çocuğu gibi peçesini yüzüne dolar; ağız: Anahtarı okyanusun dibine batan, şifreli kasalara dönüşür; ses tonu: İncitmekten çekindiği erkeklik gururunu uyandırmak istemeyen hoyrat bir delikanlıdan emanet alınmış gibi düşer ; ay: ... sahibine kur yapan bir kumru gibi açar gözlerini; Aylin: ... Kök salan gövdesini etekleriyle sürükleyen dev bir çınar gibi salınarak yürür; aşık: Zıpkın yemiş bir yunus gibi küser aşkına ; genç kız: Kabahati özründen büyük afacan ama sevimli bir çocuk edasıyla büker boynunu; kalp: ... Merkezinden darbe almış cam kadar nazik hale gelir ; akıl: Puslu bir ayna gibi, kendi siluetini bile algılamaktan acizleşir ; konuşan: Yıllanmış suskunluğunu bozmak isteyen bir rahibe dürtüsüyle konuşur ; seyirciler: ... Balıkçıl görmüş palamut gibi olurlar ; ayrılanlar: Biri içeride, diğeri dışarıda tükenen virdan gibidirler ; yürek: Kıyılarına ölü balıklar vurmuş deniz gibidir. İstisnasız her tahkiye benzetmeler dahil- belli oranda abartı ihtiva eder ve bu abartı, kimi hallere mahsus dikkati tahrik maksadı da taşıdığı için okur tarafından genellikle mazur hatta sevimli görülür. Örneğin, Silik ay ışığında yapay bukleler gibi par par parlayan neon yüklü sokak lambalarından sızan ışığı arkalarına alıp sakin adımlarla yürümeye başladılar.; Buğulu bir çift gözden boşalan tuzlu yaşlarla buhar tuttu camlar. ; .. Uçurumdan yuvarlanarak un-ufak olan bir kaya gibi nefesi yere serildi.; ... Öfke kusan semanın kurşun geçirmez çeperlerini yırtan çoban yıldızını taradı çakır gözleriyle. ; ... Merakla başlayıp kabusla devam eden ve sonu neşeyle biten bir düşten arta kalan yarısı öfke, kalanıysa hüzünle harmanlanmış duygularıma gem vuramamanın çaresizliği içinde doluyor gözlerim.; Alıp yüreğimi avuçlarımın arasında, bir kuşkanadına takılmak istiyor canım. ; Sesin sonik ötesi çağrışımlarını semantik terazimin güzellik kefesine koyuyorum. ; Meyvesiz manavı andırırcasına zombiseldir.; Ağzındaki sakızı dişlerinin maverasına gömerek uluyor... ; Misafir gibi, utangaç bir çocuk edasıyla, kendi sırnaşıklığına yaraşır havada gömülüyorum koltuğa... ; Hayrın hayret makamına kalbi çentik atarken... ; Vaktiyle şefin hayli süre eğleştiği ve rahminde meskenini de barındıran uçsuz bucaksız, repertuarı ağaçlardan müteşekkil rapsodi havasındaki majörü servi ve kavaklardan, minörü akasya ve makilere kadar değişik oktavlardaki mazı, çam, ardıç, zerdali ve armut ağaçlarının gölgesine eşlik ederek geçiyorum çiftlik evini. Yağmurlu akşamların puslu garları beni ne derece hüzünlendiriyorsa, armonize tabiatın diri koynunda dolaşmak da o denli gıdıklıyor içimi. vb. ifadeler, deneyimlenmelerinin zorluğu ve yazma heveslisi bir kenar mahalle ergeninin diline benzerlikleri bakımından, kurgularda neyi artırdığına ya da neyi eksilttiğine göre okur tarafından sorgulanırlar ki, bu da eğer bir ironi de değilse- doğrudan kurgunun sıhhatine veya anlatanın ciddiyetine yorulur. Yukarıda kimi fenomenler üzerinden de söylediğimiz gibi, ilgili oluşların, olguların, hallerin o insana mahsus olarak somutlaştırılması bakımından yapılan keşifleri gözetmek de yine kurguya dahildir. Örneğin, Evin sahibesi korseli olduğunu belli etmemek için belinden sarkıp taşan etleri kollarıyla gizlemeye çalışarak sözümona- kederli yüz ifadesi ve soru önermeli, müstehzi bir dille cevap veriyor... ; Patron menem adam. Laftan anlamaz. Bahane arar harcamak için. Üreteni tüketmek, tüketileni üretmekten daha kolaydır nazarında.; Dışı güzeldir ve ama içine gelince mayhoştur, ekşidir suratını, onca albenisine rağmen kekremsiliğinden yedirmez kendini. Bakımlık o, saf bakımlık. ; Çağcıl mankurtlar gibiyiz. En azıyla muvakkat köleler. ; İki günlük soruşturmanın ardından nöbetçi mahkemeye çıkarıldı. Ertesi gün gazetelerin manşetindeydi. Müritlerden hiçbiri yoktu ortada. Görüş günü bir tek Mükrame, elindeki bohçayı plastik masaya bırakmış, onu beliyordu dimdik yakta. Bitti görüş ve yıkıla yıkıla, devrile devrile, gerisin geri gitti Mükrame. Şeyh Tennur, hücresine döndüğünde perişan durumdaydı. Alık yüzünü daha bir dalgınlığa bürüyen hareketlerle o da titreye titreye- çözdü bohçanın düğümünü. İçinden gömlek çıktı yalnız. Kara, kapkara. Yenleriyle boğazı dikey, bembeyaz çizgilerle kaplıydı. Kalbe düşen sol cebinin üzerinde kırmızı sadberk. Ve cepkenlerinde rana. Sırra kadem bastı ceset, kayboluverdi bir anda mana... ; Gitti ne ki... Nereye? Özlenmeye.; Baltalarını gömülü yerlerinden çıkaran Kızılderililer gibi nispet edercesine uluyup zılgıtlanıyorlar. Uzaktaki aslana hırlayan çakallar misali. ; Afişe edilmiş Taci'ye bakıyorum. İlahiyle başlayıp tasavvufla devam eden ve nihayet sanat musikisinde molalanıp hiphopta dinlenen -vaktinin udisi, şimdikinin zincirli tasması- Taci, geçiyor gözlerimden. ; Yazarlar böyledir nitekim. İçlerini iğdiş eden tipleri ifşa etmektense sürüncemede bırakmaya bayılırlar. Sonra zavallı okurcağız; debelensin dursun, yetinmesin kurdeşen olsun.; Usta öykücü, okurunu da buyur eder içeri. Ve her soru, beraberinde sorunla birlikte cevap da getirdiği için bir anda üçe katlanır tipler. ; O, şalgam içti; bense, denizi vb. ifadeler insanın mizacına, huyuna, alışkanlığına, tercihine, algısına... dokunmakla kalmayıp, onları açtığı, hatta şerh ettiği için değerlidir. Öte yandan, tıpkı tahkiyedeki gibi kurguyu ele veren yegane şey dil olduğuna göre, Koca'nın Islağımsı ; Ağırsamak ; Hayatsadığım; Kevgirimsi, salaşımtrak bir dünya... ; Takarkene... bükerkene; hamurcul eller ; Püfürleşerek... ; Fışkırık vb. çoğu gramer ve sözlükle uyumlu olmayan, gündelik dilde fazla kullanılmayan ifadeleri de üslup, kurgu, form..., kısaca tahkiyedeki mana ve şekil yönünden dikkate alınmalıdır. Sonuç olarak, tahkiyede kurgu konusu müstakil olarak abartılacak bir husus değildir. Zira, bir tahkiye metni aynı zamanda mimari bir bütündür ve kurgu da bu bütünün unsurlarından sadece bir unsurdur. Elbette, metnin mimarisini doğrudan etkilemesi bakımından değerlidir ancak, son tahlilde metinle oluşacak manayı tek başına temsil edemez. Bu nedenle, kurgunun / kurgulamanın ısrarla öncelenmesi, tahkiyeyi bir mühendislik işine dönüştürür ki, bu da metni kurulaştırmaktan, hatta ruhsuzlaştırmaktan başka bir şeye yaramaz. Bu bakımdan, Koca'nın Salaş ve hikayeler kelimelerinin birlikte verilmesinden kaynaklanan tevriyesine itiraz tahtında, yazımızın başlığını Salaş Olmayan Öyküler şeklinde belirledik. Nitekim, Salaştaki öykülerin de bu itirazı ve belirlemeyi hak ettiğine inanıyoruz. --------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------- 1 Cemal Şakar, ilgili yazılarında kurguyu montaj; kurgulamayı isen fiction kelimesinin karşılığı olarak kullanmaktadır. Buna göre kurgu, teknik planda uygun parçaları bir araya getirmenin, kurmaca ise bunu -hem mana hem de form düzeyinde- dil ve tahkiye yoluyla yapmanın karşılığıdır. Biz de prensipte bu ayrımı benimsemekle birlikte, son tahlilde kurmacanın kurguya olan bağımlılığı bakımından, birbirlerinin yerine kullanılmalarının da mümkün olabileceğini düşünüyoruz. Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/samanyolunda-ziyafet-sezai-karakoc", "text": "Bazı cümleler vardır okuduğunuzda öyle derin anlamlar ifade eder ki uzun süre etkisini atamazsınız. Sezai Karakoç'un oruç ile ilgili epigraftaki cümlesi, tam olarak bu etkinin derinliğini ifade ediyor. Oruç, 'ruh şöleni'; insan bu kelimeleri yan yana koymasına ayrı şaşırıyor, ruhtaki etkisini bu kadar açık ve net ifade etmesine ayrı şaşırıyor. Samanyolunda Ziyafet; Üstadın hayatı boyunca Ramazan ayı ve oruç ile ilgili çeşitli yerlerde kaleme aldığı yazılarının bir araya getirmesi ile oluşan bir eser. Müslümanlar nazarında değerli kabul edilen Ramazan ayı gibi mübarek bir ayın ruhunda barındırdığı bazı kavramlar ve bu kavramlar bağlamında yazılan denemelerden oluşuyor. Samanyolunda Ziyafet, 'Diriliş Yayınları'ndan ilk baskısını 2004 yılında, şu an elimde bulunan 13. baskısını ise Mart 2019 yılında yapmış. Güncel baskısı ise 2022 tarihli. Ramazan ayı Yüce Allah ile olan bağımızı güçlendirmek için bizlere sunulmuş çok kıymetli bir fırsattır. Saymakla bitiremeyeceğimiz kadar nimetin bolluğunu Allah kuluna bu ayda sınırsız bir imkan ile nasip eder. Ramazan ayında, bizler yeryüzü nimetleri ile sofralarımızı donatırken; Rahman da bin bir çeşit manevi nimetleri ile donatmış olduğu sofralara buyur eder biz değerli kullarını. Kapılarını sonuna kadar açar duaların, tövbelerin. Ve bu kapıların anahtarlarından en faziletlilerinden biri olan oruç, kulların ruhlarını şenlendirmek için bekler. Orucu yavan bırakmamak için kullar bu ayda yapmak isteyip ertelediği, yapmak için fırsat bulamadığı tüm ibadetlerini bir bir gerçekleştirmek için gayret etmelidir. Açılmak için beklenen bu kapının anahtarı kapının üzerinde, açmak için kıymetli eller beklemekte. O elleri, ruhu fazla bekletmemek için Ramazan'ın kıymetini anlamaya çalışmak, en değerli vazifelerinden biridir Müslümanların. Üstad, yazılarının birinde öyle güzel bir cümle kullanmış ki; oruç da acıkır. Bu cümleyi okuyunca, Oruç nasıl acıkır ki? diye düşünmeden edemiyor insan. Yüzde kocaman bir tebessüm ve hayranlıkla okumaya devam ediyorsunuz ve sorunuzun formatını değiştirip yeniden soruyorsunuz kendinize; Oruç nasıl doyar ya da doyurulur ki?. Çok da düşünmenize gerek kalmadan cevabı ile gönülleri fethediyor Karakoç: Oruç, Kur'an sesine, namaza, merhamete, zikre açtır. Kıymetli insanlar orucunu açarken sadece dünyalık nimetlerle donatmamalıydı iftar sofralarını biraz da maneviyat ile şenlendirmeliydi. Oruç mü'minin kalbinde iftar eder. cümlesini okuyunca denemenin sonlarına doğru, Üstadın o muhteşem üslubu ile karşılaşıyor ve bir kere daha hayran oluyorsunuz üslubuna. Sadece yetişkinler üzerinden değil çocuklar üzerinden de Ramazan'ın kıymetini anlatıyor. Bu yazıyı okuyunca ben çocukluğumun sahurlarına ve iftarlarına misafir oldum. Okurken çok uzaklara, ruhumu en çok tatmin eden, doya doya manevi yönünü yaşadığım, babaannemden Ramazan hikayeleri dinlediğim o dönemi hissettim, yaşadım. Öyle değil miydi zaten? Büyüklerin Ramazan telaşı bizim yüreğimizde coşku uyandırmıyor muydu? Artık büyüdüğümüzü herkese ispat etmenin vakti, zamanı değil miydi? Büyüklerimize -beni de uyandırın- tembihleri ile uykuya dalıp, tam gün oruç tutma vaatleri ile niyetlenip, öğlene kadar ancak dayanarak alışmadık mı oruca? Ahh ne güzel günlerdi diyerek gözleriniz dolu dolu dalacaksınız ruhunuzu şenlendiren o günlere... Oruçla artık çocuk dünyamızdan çıkıp, dış dünyanın gerçekleri ile yüzleşmedik mi? Akşam ezanının okunması ile zafer kazanmadık mı? Üstadın da ifade ettiği gibi ödül olarak omuzlarda taşınmadık mı? Böylece orucun insanı yücelten bir şey olduğunu öğrenmedik mi? Eğer özlem duyuyorsanız geçmişe okuduğunuzda bu özleminizin bir nebze de olsa dindiğini hissedeceksiniz. Okudukça Karakoç'un kelimeler arasında kurduğu o ahengin büyüsüne kapılıyorsunuz. Her bir kısım, bambaşka bir yönüne hayran bırakıyor Ramazan'ın. Her günü güzel, heR gecesi ayrı güzel, insanın yoluna aydınlık olan 'Ramazan Ayı'nın en kıymetli gecesi Kadir Gecesi'ne ulaşınca ruh asıl şöleni ve hüznü o zaman yaşıyor. Son günlere yaklaşınca Ramazan ayının etkisi ile ruh adeta bir yeniden dirilme yaşıyor. Ruhunda şölen sevinci bırakıyor. Ama aynı zamanda hüznü de yavaş yavaş ruha hissettirmeye başlıyor. Geldim, bir yıllık ruh doyumunu bırakıp bir sonraki Ramazan ayına kadar aranızdan ayrılıyorum. Kadir Gecesi arayışın tamamlandığı, dirilişin gerçekleştiği, Kur'an'ın ışığı ile ruhun yolunu bulduğu, nuru ile nurlandığı bir gecedir. Ve bu gece ile artık vakit tamam olur, yavaş yavaş bayramın coşkuSUnu yaşamaya doğru koşma vaktidir."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/sanat-ve-dilencilik", "text": "Başlıkta verilen iki kavram arasındaki bağlantının kişiyi olumsuz etkileyeceğinden kuşku yok. Çünkü sanatın ne denli soylu; dilencilik yapmanın ise ne denli onur kırıcı bir eylem olduğu noktasında çoğunluğun aynı düşüneceğini söyleyebiliriz. Ne var ki popülist sanatın esasında bir tür dilencilik olduğunu lafı dolandırmadan söylemek zorundayız. İşe dilenciliğin tasviriyle başlayabiliriz. Dilenen kişi, kendini acınacak bir görüntüde sunar. Bir nesne olduğunu, beklenti içinde olan yapısıyla ortaya koyar. Zorluk içindeki hali, ancak bir başkasının ona tıpkı bir efendi gibi merhamet edebilmesiyle son bulacaktır. Dilenen kişi ile kendisine el açılan kişinin ortak bir yanı var. Her ikisi de yaşam denen zorluğa muhataptır. Ne ki dilenen, bu zorluğu bir başkasına fayda sağlayacak emek üzerinden aşmaya yeltenmez. O, emeği ile yaşamın zorluğunu aşan kişinin merhametini ve gizil korkularını kullanarak yaşamın zorluğunun üstesinden gelmeye çalışır. Açıkça dilenen kişi, efendi olarak kabul ettiği kişinin gözünde kendini acınası bir konuma yerleştirir. Onun merhamet duygusunu harekete geçirmeye çalışır. Efendi biçiminde konumlandırdığı kişiden eksik olan yanlarını açığa çıkarır. Eksik olduğunu, iradesiyle hayata katılabilecek bir yetenekte olmadığını duyurabildiği oranda kendisine merhamet edileceğini bilir. Sağlıklı olanla kıyaslar kendini. Ona oranla yoksunluğunu sergiler. İradesinin imkanlarından vaz geçen bir eylemsizlik haliyle ortalık yerde durur. Kendisine duyulan merhamet oranında yaşamın zorluğunu aşacağının farkındadır. Tüm bu eylemleri dilenen kişinin bilinçle yaptığından da zaten kuşku duyulmaz. Eziktir. Bir öznenin kullanabileceği yetkiden kendini soyutladığını hissettirir. Bunları yaptığında muhatabını bir efendi konumuna oturttuğunun bilincindedir. Buna karşılık kendisinden dilenilen kişi, bir efendi olmanın gizil hazzıyla birlikte dilenen kişiye benzemenin korkusunu yaşar. Ve bir efendi gibi davranmayı seçer çoğunlukla. Yapılacak herhangi bir yardımın tümüyle iradesine bağlı bir eylem olarak gerçekleşeceğini düşünerek, dilenen kişiye merhametinin nişanesi olan parasını sunar. Bir efendi olmanın hazzını yaşarken korktuğuna benzemenin risklerinden de böylece arınmış sayar kendini. Buradan sonra işe popülist sanatın tasviriyle devam edelim. Popülist sanatta da sanatçı okuyucusunun merhametine oynar. Onun gözlerinden yaş akıtmak ister. Sanatçı, yoksunluğunu ortaya koyar. Tıpkı dilenen kişide olduğu gibi sanatçı bu sefer okuyucudan eksik olan yanlarını ortaya koyarak ondan kendisine merhamet etmesini ister. Varlığını ancak okuyucusunun merhametinin gölgesinde sürdürebileceğine inanır. Kişinin eksik olan yanını vurgulaması haliyle eksiği olmayan bir efendiye gönderme yapar. Okuyucu olarak muhatabını efendi konumuna yükselten bu sefer sanatçıdır. Bunu sanat eserindeki kahramanın bir efendi olan okuyucuya oranla zaaflarını ortaya koyarak yapar. İradesiyle hayata katılmaktan vazgeçen dilenci gibi sanatçı da bu sefer okuyucusunun yetkin yaşamına katılamayacağının sebeplerini sergiler. Dilenciye hayıflanan bir efendinin 'ah canım vs' laflarının burada sanat eserindeki kahramana yöneltildiğini görürüz. Bu iltifata mazhar olan sanatçı iyi bir şey yaptığını sanır. Dilenci de efendisinin bu tip iltifatına mazhar olduğu oranda ondan bir şeyler koparacağının farkındaydı. Popülist sanatçı da eserinin piyasada yer bulabilmesinin bu tip iltifatların bolluğundan geçtiğini gayet iyi bilir. Dilenci, örneğin kolsuz oluşuyla merhamet dilenir, popülist sanatçı da örneğin kahramanın yetimliğiyle veya onu bir başka eksiğiyle öne çıkarak bu eksiği koza dönüştürür ve okuyucudan merhamet dilenir. Her ikisi de varlığını efendi konumuna yücelttiği muhataplarının merhamet duygularına bağlı olarak sürdürebilecekleri konusunda hemfikirdirler. Her ikisi de öznenin yaşamına ona denk düzeyde katılabilecekleri konusunda yetersizdirler. Dilenci sahip olduğu yoksunluklarıyla katılamaz öznenin yaşamına. Populist sanatçı da acınası hale soktuğu kahramanı yüzünden sağlıklı olan öznenin yaşamına katılamayacağını ima eder. İlki efendisinin merhameti üzerinden para; ikincisi ise okuyucusunun merhameti üzerinden itibar dilenir. İlki geçimini; ikincisi ise yapay ve kişiliksiz bir biçimde itibarını temin eder. Her ikisi de yazık ki efendisini kullanır. İşin ironisi de bu. Dilenci ve popülist sanatçıda ortak olan, her ikisinin de temin ettiklerine karşılık onurlarını yok edişleridir. Buradan sonra işi sahici sanat ile dilenen sanat arasındaki ayrımın nasıl yapılabileceğine ilişkin bir denemeyle sürdürelim. Dilenen sanatın belirgin iki özelliğinden söz edebiliriz. Bunlardan ilki, bu tür sanat eserinin muhatabından kendisine acımasını istemesidir. Muhatap, bir şekilde burada öne çıkarılan duyguya veya o duyguyu yaşamış olana acır. Acıyan, acınılana karşı daima üstte konumlanacağı için bunu fark etmek zor değil. Çünkü acının rengi burada ontolojik bir duyuştan ileri gelmez. Zengin mutfağındaki bolluk ile kendi mutfağındaki yoksulluğu dolaylı bir şekilde karşılaştırır ve efendisinin duygusal yaşamına bu acınma üzerinden katılmaya çalışır. Çünkü köle ile efendisi arasında sonuçta bir sanat eseri vardır ve sanatçı! bir şekilde efendisinin alanına sızmaya yeltenmektedir. Bu tür eserlerdeki ikinci özellik ise muhatabın takdirini kazanmaya yönelik vurgulardır. Örneğin yardımseverlik toplumun her kesimince takdirle karşılanan bir değer olarak görülür. Herkes, sahici anlamda bir yardımsever olabilmeyi arzu eder. Veya cömertlik de aynı şekilde saygın bir değer olarak bilinir. Herkes yine sahici bir cömertlik önünde eğilir. Sahici bir dindarlık da belki de istisna kabul etmeyecek biçimde saygı görür. Dilenen sanat eserinde tam da bu değerlere ulaşmayı arzu eden bir kimliğin önümüze çıkarıldığını görürüz. Çünkü gözü açık sanatçı, toplumun imrendiği bu değerlere ulaşmayı arzu ettiğini söyleyerek muhatabın gözünde itibar kazanmaya çabalar. Buradaki üstün sanatçı, toplumda erdemli ne değer varsa onları, şahsi itibar kazanmak için kullandığının farkında olmadığını söyleyebilir. Evet bir kere yalan söylemeye alışmış olanın pişkin tevazuuna aldanmaya gerek yok. Ne yaptığının farkındadır bu büyük sanatçı. Çünkü çok parası olursa çok yardımsever olmak istediğinden dem vurmaktadır örneğin. Lakin yarın parası olduğunda paranın onu ne hale sokacağını bilmeyiz. Bu durumda sanatçımız, sahip olmadıkları üzerinden ağalık yapmaya kalkışan bir sömürücüden başkası değildir elbette. Tıpkı bir reklam filmindeki gibi okuyucuyu ayartan bu metinler, uzağı yakın gösterirler. Sonuçta bu metinlerde olmayan şey, sanatçının bizzat kişisel tecrübesidir. Sanat ise önünde sonunda tecrübe üzerinden bir şey söyleyebilir. Ne tuhaf her şey var, olması gereken sanatçının kendisi yok. Olmayan kendisinin var sanılıyor olması da işin bir diğer ironisi. Oysa sahici sanatın işlevi, öznenin yaşamına katılabilmek ve onu onarabilmekti. Onu sonsuzlukla yüzleştirmek ve onu korkularından arındırabilmekti. Şunu da ilave etmekte fayda var. Sahici bir sanat eserinin niteliklerine üzerine yapılan tahlillerin değeri ortadadır. Lakin niteliği olmayan sanat eserlerinin neden nitelik taşımadığına dair yapılmış tahlil neredeyse yok. İyinin neden iyi olduğunu izah edebilmek kadar önemli olan kötünün neden kötü olduğunun izahıydı. Bunda yazın geleneğimizin tenkitten ziyade övgü üzerine kurulu olmasının payı küçümsenemez. Övgünün dili kolaydır lakin tenkit, ölçü ister."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/sanatin-insa-yolculugu-1", "text": "Pascal'a göre insan içinde çeşitli zıtlıkları barındırır. İnsanın içindeki savaş, zıtlıkların savaşıdır ve bu bir anlamda sanat inşasının da mayasını oluşturur. İnsanın içinde varolan savaş, arayışlarla, bilme ve keşfetme arzusu ve dahi üretme ve inşa etme arzusu onu sanatsal yetiye ve üretkenliğe taşıyacaktır. Nihayetinde insanın içinde eğer savaş, mücadele, arayış yoksa o neyin mücadelesini verecek ve nasıl sanatsal yaratıcılığın peşine düşecek? İnsanın ontolojik varlığında merak, keşfetme, arayış ve hayret vardır. Bu durumu da onu sanatın inşasına taşımıştır. Sanatsal ürünler de tırnak içinde bir yaratıcıya ihtiyaç duyarlar. Bu ister felsefede, ister edebiyatta olsun, ister mimaride, ister resimde olsun böyledir... Bilmek bilime aittir. İlham ile inşa etmek ise sanata aittir. Sanatın üç biçemi vardır: lirik, epik ve dramatik. Sanatçının hayalini, direk kendisiyle ilintili şekilde sunduğu sanat liriktir; Sanatçının hayalini, kendisiyle başkaları arasında konumlandırdığı sanat epiktir; Sanatçının hayalini direk başkalarıyla ilinti şekilde sunduğu sanat dramatiktir. (2) Joyce, böylesine anlamlı bir tanımlama yapar sanat hakkında. Tüm ortaya konulan eserlerde sanatçının üslubu, kendine ait dokunuşları ve tırnak içinde yaratıcılığı vardır. Edebiyatçıların, ressamların, mimarların ve tüm sanatkarların kendilerine has üslubu vardır. Ve ortaya koydukları eserlere bu üslupları yansır. Sanat, kendi özgün sancıları ile sanatçının yeni bir şeyi inşa etmesi sonucu ortaya çıkar. Örneğin suyun kaldırma kuvvetini Arşimet bulmuştur. Bilimsel bir olaydır bu durum ve doğada keşfedilmeyi bekler. Nihayetinde Arşimet varolan bir olayı ortaya çıkarmış bilmiş ve bulmuştur. Sanat ise ilham ve arayışlar büyük çabalarla, disiplinli bir eğitimle belli bir süreç sonucunda, sanatçının ortaya çıkardığı, inşa ettiği eserdir... Örneğin; Mimar Sinan olmasa idi onun eserleri olmazdı, Tolstoy yazmasa idi onun edebiyat dünyasına damga vuran romanları olmazdı, Yunus Emre yazmasa idi onun şiirleri olmayacaktı, Michelangelo Musa Heykeli'ni yontamasa idi, Leonardo da Vinci, Mona Lisa'yı resmetmese idi bu eserlerin varlığı söz konusu olmayacaktı. Hayvanların sanatsal, içgüdüsel olarak ortaya koydukları ürünler doğal bir halde nasıl ortaya çıkıyorsa, insanoğlunun da sanatsal üretimi içgüdüsel ama sancılı, depresif bazen bunalımlarla, bazen büyük heyecanlarla ortaya çıkar. Sanatçı içinde büyük bir savaş verir sanatını inşa ederken, eserini doğururken. Bu süreç zorlu ve o denli de yorucu bir süreçtir. Bir avuç toprağı yoğurmayı bile bilmeyenler. Bunlar çalışma saatleri. Ruhumun yandığı saatler. Ve yavaş yavaş akan benim hayatımdı... Bu toprağın derinliklerine kanımı akıtıyordum... Bu satırlar; Fransız heykeltıraş, şair ve diplomat aynı zaman da Rodin'e ilham kaynağı olan Camille Claudel'in dramatik ve sancılı sanat yaşantısının trajik yansımasını gösterirken aynı zaman da sanatçı duyarlılığını da eleveren mezkur duyumsamalardır. Sanatçıların ortaya koydukları sanatsal ürünlerle birlikte, nihayetinde farklı zamanlarda ve kültürlerde değişen sosyal yapıya ve kültürel değişimlere ve gelişmelere paralel olarak sanatın da hikayesi evrilmiş, büyük değişimler ve gelişmeler göstermiştir. İçinde yaşadığı dünyayı bir bakıma kendisi, yaşantısı, rahatı ve konforu için imar ediyor insan. Eşya ile doğrudan ve dolaylı muhataplığında onu kendi dilince, anlayabileceği halde kavramsal anlamda ve eşyaya olan bağının da gereği olarak kendisi için estetik bir hale getiriyor ve adeta yeniden inşa ediyor. Ve devamlı araştırmalar yapıyor, ilham ve duyumsamalar ile üretiyor, inşa ediyor bundan da büyük haz duyuyor. Bir bakıma bu durum onu özgür kılıyor. Ve sanatın aşkın basamaklarına doğru tırmanıyor. Hayal yetisi, içsel duyuşsal ve seziş gücünün yetileri ile ortaya koyacağı pek çok eserin kurgusunu oluşturuyor zihninde. Sanatın inanç ekseninde inşasına baktığımızda; sosyal, kültürel yapı olarak doğu ve batı toplumlarında farklı üsluplarda eserler üretilmesinin en önemli nedenlerinden birisinin, gerçekliğe bakıştaki farklılık olduğunu söyleyebiliriz aslında. Bu minval üzere baktığımızda net tablo ortadır; doğu toplumlarından çıkan sanat eserleriyle batı toplumları tarafından üretilen sanat eserleri arasında büyük farklar vardır. Platon'a göre bu dünya bir görüntü dünyasıdır ve insanın sahip olduğu duyuları ile algılanan nesneler, yansıyan birer gölgedir. Bu bize aslında bir bakıma Eflatun'un mağara metaforunu da hatırlatır. Doğulu sanatçıya göre hayalden ibaret olan dünya gelip geçicidir. Bu duyumsama dünya görüşü sağlam bir İslam sanatçısını estetik ve sanatsal anlamda kendine özgü, kendine ait oluşturduğu üsluba taşır. İnsanoğlunun varolduğu günden bu yana Platon'un bahsettiği gerçeklik, beş duyu organıyla algılanan somut yaşam gerçeği bir bakıma sanat eserenin de başat unsurlarını belirler. Asırlardır söylenen bu olgunun, sanatın ilham kaynağının ve malzemesinin yaşam gerçeği olduğu, sanat ile dış dünya arasındaki gerçeklik arasında direk bir ilişki olduğu düşünülürse, toplumların duyusal anlamda algıladıkları gerçeğe bakışlarının, icra edilen, inşa edilen sanat eseri üzerinde belirleyici rol oynaması kuşkusuz kaçınılmaz olur. Örneğin mekan olgusunu sanatçı nasıl algılar? Mekanı nesneler dünyasına yansıyan bir düzlemden, kendi anlam dünyasına yansıyan, duyuşsal ve sezişsel olarak duyargaları ile ona ilham kaynağı olarak algılar öncelikle... Örneğin resimde duyumsamanın ve ilhamın yansıması; anlamlandırma, ressamın öncelik tanıdığı nesnelerle oluşturduğu ölçülü ve dengeli bir kompozisyonda, anlamlı bir mekan algısı oluşturmasıdır bir bakıma. Boşluğu doldurmaya başladıkça boşluk artık anlamlı hale gelmeye başlar. Ayrıca perspektif ilkelerine sadık kalarak iç ve dış mekanda kullanılan hacimli milimetrik ölçülerle perspektif algısını da inşa eder. Boşluğu dolduracağı dokuyu, ışığı seçmesi, derinlik espası oluşturacaksa, o derinlik espasındaki yöntemleri uygulamasıyla boşluğu doldurmaya başladığında, boşluk artık anlamlı hale gelecektir. Böylelikle sanatçı ilham aldığı gerçeklik olgusu karşısında, , tüm duyumsamalarını, duyuş ve sezişlerini derinlemesine adeta kendinden geçercesine, çoğaltarak, içselleştirerek kendi yorumunu tuvale aktarır. 1971 Reşadiye Tokat doğumlu yazar Lise ve Üniversiteyi İstanbul'da bitirdi. Kısa süre muhabirlik ve öğretmenlik yaptı. Bağcılar ve Bahçelievler Kültür Mdlüklerinde görev aldı. Pamuk Şekeri Çocuk Dergisi'nin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Edebistan Sitesi'nin söyleşi editörlüğünü bir süre sürdüren yazar İstanbul Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/satir-arasindaki-anlam-dusunceyi-saran-tul", "text": "Cemal Şakar'ın sanat, edebiyat, İslamcılık, Doğu-Batı, şehir vs. üzerine yoğunlaşan okuma serüvenine yapılan bir yolculuk sayılabilecek Satır Arasındaki Anlam, Sebilürreşad, Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera gibi dergilerin belirleyici rol üstlendiği sanat ve fikir hayatımızın önemli figürlerinin eserlerine ve dolayısıyla düşüncelerine neşter vurma niyeti taşır. Mehmet Akif, Nuri Pakdil, Rasim Özdenören, Akif İnan, Mustafa Kutlu, Ali Şeriati, Ahmet Hamdi Tanpınar, Orhan Pamuk, Kemal Tahir, Tarık Buğra, Nurullah Ataç, Bahaeddin Özkişi, Hasan Aycın, Şakir Kocabaş, Akif Emre, Osman Bayraktar, Ali Haydar Haksal, Güray Süngü ve Ahmet Haşim Satır Arasındaki Anlam'da eserleriyle birlikte ele alınan isimler olarak çıkar karşımıza. Cemal Şakar; şehir, mekan ve eşyayla kurduğumuz bağı irdelemeyi önemser. Sanatçının imgeleştirdiği nesne ile gerçeği arasındaki mesafeyi ölçmek, Şakar'ın gerçeklik kaygısıyla yoğrulmuş diri bakışının bir göstergesi olarak cazibesini daima korur. Bu bakış, sanat eseriyle kurduğumuz efsunlu bağı sarsar, muhayyel olanı yeryüzüne indirir. Nuri Pakdil, Frankfurt'a indiğinde solunmaz bir havayla karşılaşır. Kuşkusuz bu, değer yargılarının ve ruh hallerinin eşyaya aktarılmasının bir tezahürüdür. Zira Pakdil'e göre hastalıklı insanların yurdu olan Batı'da insan fıtratına uygun olmayan, insana yabancılaşmış bir uygarlık zuhur etmiştir. Yine Pakdil, Paris'te uyandığında, üzerine plastik bir güneş parçasının yapıştığını hissedecektir. Oysa Cemal Şakar, insanla mekan ilişkisini şöyle anlama taraftarıdır: Mekana bu şekilde yaklaşmak ve onunla ideolojik ya da psikolojik hallerle ilişki kurmak sonucunda mekan kendi olmaktan çıkar. İnsan, böyle yapmakla mekanları kendi için değiştirir, dönüştürür, bir anlamda kendileştirir. Ancak böylesi ilişkilerde mekan, insanların hayatını sürdürebilecekleri, başka insanlarla ilişki içine girebildikleri ortak alan, agora, yani uygun bir vasat olmaktan çıkarak; her insan için adaya dönüşür ve herkes kendini sadece adasında mutlu, güvenli ve huzur içinde hisseder ve böylelikle ortak hayat da imkansız hale gelir. Nitekim Roma put kuyusu iken Yafa portakalı Akdeniz'i masanın üzerine boşaltır. Paris annesini yitirmiş bir çocukken Akabe Körfezi, inancın ve biatın simgesi olur. Benzer bir yaklaşım Osman Bayraktar'da da görülür. Helsinki gezisini Fin güneşi insanı yakıyor ama ısıtmıyor yargısıyla sonlandırarak şehre Batı'yla yaşadığı hesaplaşmanın pencerenin baktığını belli eder. Seyahat notlarından teşekkül eden Yol Hakkı'nda şehirlerin zamanla kimliklerini oluşturan özellikler kazandığı ve gelecek zamanlarda şehrin çekirdek kimlik etrafında gelişeceği fikrini işler. Endülüs'ün izlerini takip ettiği İspanya gezisinde bu düşüncelere kapılır. Akif Emre de İslam medeniyetine dair toplumsal ilişkilerin derinlerde hala aktığına inanır. Balkanlar söz konusu olduğunda derindeki bu akış daha da gün yüzüne çıkar. Akif Emre de seyahatleri sırasında yalnızca gördükleriyle yetinmez. O, yitik bir mirasın peşindedir. Viyana'da Yusuf Bin Hammer'ın mezarını arar, Paris'te, Londra'da, Berlin'de camilerin izini sürer. Avrupa şehirlerini medeniyet perspektifiyle gezerken İslam ülkelerine yaptığı seyahatlerde bakışı daha çok siyasidir. Şehir, mekan ve eşya dünya görüşümüzün somutlaştığı yerlerdir çoğu zaman. Baktığımız nesneye ideolojimizi, ruh hallerimizi ve entelektüel birikimimizi de yansıtırız. Cemal Şakar, Hatıralar ve Rüyalar Arasında İstanbul başlığı altında, Ahmet Hamdi Tanpınar'ın rüyalar içinde bir şehir inşa ederken Pamuk'un entelektüel bir imge aradığını söyler. Tanpınar'a göre İstanbul içinde insanların yaşadığı bir mekan değil, daha çok daüssıladır, uzaktadır, mümkün olmayan yerdedir, yokşehirdir. Tanpınar için şehir zaman odaklıdır: şimdiyi içine alacak bir çatı ve geleceğe dair bir tasarımdan ziyade bizi hatıralarımızla buluşturan bir mekandır. Orhan Pamuk ise kader mefhumuyla açıkladığı İstanbul'u aile ve ev çerçevesinde düşler. Pamuk bir muhitten bakar İstanbul'a; Nişantaşı ve Beyoğlu'dur ona göre şehir. Aile ve muhit merkezli bu bakış entelektüel bir görünüm arz eder hatta bir yabancı gibi bakar İstanbul'a. Büyük bir dünya şehrinde değil büyük ve yoksul bir taşra şehrinde yaşadığını düşünür. Cemal Şakar'ın eleştirel bakışını gerçeklik ve hayatın olağan akışına uygunluk belirler dersek yanılmış olmayız. Müslümanların şimdi ne yapması ve nasıl yapması gerektiğini dile getirmek yerine ertelenmiş ya da mazide kalmış bir toplum düzeninden bahseden, günlük hayatın zaruri ihtiyaçlarını dahi görmezden gelen ve modern insanın el'an yaşamakta olduğu tereddütleri geçiştiren İslami yorumları, ideolojik bakışı ve romantik söylemleri sorgular. Nuri Pakdil, Rasim Özdenören ve Mustafa Kutlu'nun bazı düşüncelerini bu temelde tartışmaya açar. Akif İnan ve Ali Haydar Haksal, Sezai Karakoç'un medeniyet tasavvurunu izah eden çalışmalarıyla, Bahaeddin Özkişi Sokakta ve Güray Süngü İnsanın Acayip Kısa Tarihi romanlarıyla değerlendirilirken Ahmet Haşim'in Aç Olmayan Adam adlı fıkrasında ise mütareke yıllarının zıtlıklarla dolu İstanbul'unda Afrikalı bir adembabanın hikayesine odaklanılır. Tarık Buğra'nın çelişki ve trajedilerden uzak öykü anlayışının yanı sıra fikirsiz sanatı yaşamaktan ümit kesmeye benzeten Kemal Tahir'in edebiyat, ideoloji ve eleştiri notları enine boyuna irdelenir. Mehmet Akif'in Safahat'ına tahkiye penceresinden bakılır. Aklın bulanıklığını giderecek olan hem kavramların sınırının net bir şekilde ortaya konulması hem de ifadelerin gramatikal olarak birbirinden ayrılmasıdır diyen Şakir Kocabaş'ın şu sorusu üzerine eğilir Cemal Şakar: İnanan insanlar neden bilgi sahibi olmalıdır? Ayrıca Hasan Aycın'ın çizgileri üzerinden 15 Temmuz'un ne anlattığına dair bir anlama çabası ortaya konulur. Saygın her yazarın okuma serüveni dikkate şayandır. Satır Arasındaki Anlam da Cemal Şakar'ın paradigmasını biçimlendiren okumalara, altını çizdiği satırlara doğru gerçekleşen bir keşif kabilindedir."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/sayiklama-ve-cagrisimlardan-ruy-lara", "text": "Büyüyor... Bana doğru ge-li-yor galiba. Bana... Birden ayın on dördü gibi bir yüz oluyor yıldız. Yusuf'u imrendirecek yüz. Bu yüz? Ne şahane sima! O'nun yüzü bu! Evet, evet bu yüz O'nundu! Bir koku... Bir rayiha yayılıyor havaya. Kıpırdamıyorum bile. Daha önce duymadığım, bilmediğim türden bir koku. Misk ü amber bu olmalı. Kıpırdamaya cesaret edemiyorum. Bana güller derin. Gözümü o güzelliğe dikiyorum. Üzerime yağmur yağıyor. Aldırmıyorum. Lotüs bakışlarında gözlerim kilitli. Çekip alamıyorum gözlerimi. Her yağmur damlasında bir can veriyorum. Tir tir titriyorum. Soğuğu içmişçesine ter döküyorum, buz gibi. O lotüs bakışlar... Karagöl'de birer nilüfer... Her yanım buz kesmiş. Derunum kor ateşlerde. Sabah ezanı okunuyor. Gerçek dünyada mıyım? Yoksa? Yoksa rüyada mıyım? O yüz? O'nundu. Demek rüyama gelmişti! Dünyama... Hoş geldin Efendim. Şereflendirdin. Şükür ya Rabbim! Bir melodi gibi: As-ya... Rüyaların gizeminde kanat çırpan Doğu'nun mistik alemi. Ne müphem bir kelime böyle, Asya. Buğulu, sırlı, örtülü... Rüyaların mı sadece? Masalların, bilgeliğin, hayallerin de tütsülendiği egzotik diyar. Bu diyarda hayaller kanat taktı, rüyalar içti ölümsüzlüğü. İlham doğdu ondan. Ab-ı hayat gibi serpildi Asya. Bir vahiy gibi geldi esin şairlere, yazarlara Asya'da. Sadi'ye, Attar'a, Hafız'a, Tolstoy'a, Tagor'a... Aytmatov'a... Al Yazmalım, Selvi Boylum'' Asya'dır; büyüsü, güzelliği, endamı ve ıtırlı bakışlarıyla. Asel'dir Asya; İlyas'ın yarım kalmış hikayesi... Ne içli bir romandı. Bilgeliğe aralanan bir kapı olmalı bu romanda. İnsanı düşündüren, hesaba çeken yanı var romanın. Bilgeliğin vatanı aslında Hint'tir. Asya'nın bilge çocuğu Hind'in ta kendisi. Hint, Gandhi'dir, Tagor'dur. Hint düşünürü Krişnamurti nin çok beğendiğim bir sözü vardı. Nasıldı? Gerçek eğitim, insana düşünmeyi öğretir. Yaşamak zaten düşünmektir Hint'te. Sevmektir. Hayal, edebiyat, rüya, musikidir yaşamak. Baştan ayağa huzur kesilmiştir Hint; baştanbaşa mutluluk. Filmleri de öyledir. Üç Serseri mesela. Hint eğitim sistemini sorguluyor film ama müzikal tarzda. Evet. Hint'te muhayyilenin saltanatı hükümrandır. Hürdür hayaller burada. Hikemiyatın beşiği, rüyaların eşiğidir Hint. Dünya edebiyatının göz bebeği masallar da Hint'ten mülhem değil midir esasında? Hint tılsımıyla hayat buldu; Ramayana, Mahabarata, Şakuntala ve... Neydi o? Evet, Pança-Tantra... Telaffuzu hayli güç. Güç fakat şiirsel. Pança-Tantra, hem Doğu'yu hem Batı'yı emzirdi. Bir ana gibi. Grimm'in de Anderson'un da La Fontaine'in de kaynağı Hint'tir. Batının bunu itiraf ettiğini duymadım hiç. Bizdeki Hümayünname ise Pança- Tantra'nın tercümesi. Kanuni'ye sunulan Hümayünname için tam yirmi yıl ter dökülmüş. Bir tercüme bir ömre bedel. Eser değil hazine. Altmış dile çevrilmiş Pança-Tantra. Bunun enteresan bir öyküsü vardı diye hatırlıyorum. Hükümdarın üç şehzadesini terbiye etmek gayesiyle yazılmış Pança-Tantra; adeta bir kutsal bilgi kaynağı. Bir şeyler düşünmek iyi geldi bana. Asya'yı... Hint'i... Ve kutlu kişiyi görmek rüyamda... Siması da tıpkı hilye-i şerifte anlatıldığı gibiydi. Nasıl bir güzellikti öyle? Hele o koku! Bana kışta baharı getirdin Efendim. Sahi rüyaların mahiyeti nedir? Rüyalar yol gösterici midir? Güvenilir bilgi kaynağı mıdır? İslam emniyetle yaklaşmayı öneriyor, pozitivistler hayır diyor buna. Materyalistler için zaten beynin bir fonksiyonu. Psikanalistler, bilinçaltının aynasıdır diyor rüyaya; eski yaşantıların kılık değiştirmiş şekli. Tasavvuf ehline göre yol göstericidir rüya, sürrealistlere göre ilham kaynağı. Peki, niçin var rüyalar? Neden rüya görürüz? Rüyalar neleri va'z eder? Rüyanın güzergahında müphem mi kıvrılır? Bu yol bulanık, sisli, dumanlı mıdır daima? Metafizik tecrübeler niçin var o halde? Hakikat tecelli etmez mi bunlardan? Ya da keşfe götürmez mi bu yol? Çokluğun arkasında yatan birliği keşfe... Ona götürmez mi? Ezeli ve ebedi olana. Namütenahiye. Gözsüz görüyorum rüyada nasıl?'' diyor şair. Gözsüz görmek mümkün mü? Akılla çelişmeyen her tasavvur, mümkün olan hükümdür. Aklın vaki olması, imkan dahilinde bir hükümdür. Rüyaların nasıl görüldüğünü havsalam almıyor. Aklımla didişiyor rüyalar. Akılla idrak edemiyorum bu alemi. - ? Filozoflar, temel kaide olarak akli nazar ve düşünceden başka bir şeye güvenmezler. Filozofların ileri sürdüğü kesin ispat da akıldan doğan fikirlerdir. Hatta Farabi Tanrı akıldır. diyor. Tanrı, maddesiz ve cisimsiz olduğu için cevheri bakımından fiil halinde akıldır. Aynı şekilde Tanrı, cevheri bakımından bilfiil düşünülürdür. Yani Tanrı kendini düşünen düşünce! Bu filozoflar da safsata yapıyor adeta. Kendini düşünen düşünce! Pozitivistler, Tanrı'yı inkar ediyor. Görmediğim şeye inanmam.'' diyorlar. Peki rüyayı? Onlar rüya görmüyor mu? Bunu nasıl açıklıyorlar? Akılların güç ve kudreti dışında kalan gerçekleri anlamaya çalışmak boş bir uğraş ?! Akla bu denli iktidar vermek nasıl bir zekanın ürünü? Akıl bağdır. diyor İbn Arabi. Metafizik karşısında akıl, haddini bilir ve orada durur daha ilerisi kudretinin yetemeyeceği bir yerdir. Evet, akıl bir şeyi tespit eder; va'z etmez. Ay indi gökyüzünden, başucuma sokuldu. Usulca dokundu. Korkarak. Belli ki uyandırmaktı niyeti. Gözkapaklarım aralıktı zaten. Baktım kalbi kanıyordu. İçim yandı. Üzerime yağan yağmur değil miymiş yani! Kan ter içindeydim. Uyandığımda koyu bir sessizlik hakimdi. Yalnız köpek ulumaları. Dışarıda... Bende ürperti. Kalbim yerinden çıkacak sanki. Müthiş bir tedirginlik. Etraf açılmamıştı henüz. Bir kabus muydu bu yoksa? Karabasan. Psikolojiye göre uyku terörü'' yani. Korkunçtu. Ağızlarını semaya çevirmiş olmalı köpekler. Ne isterler Tanrı'dan? Ya ben? Rüyaların diliyle ne istiyorum Hak Teala'dan? Ne anlatır rüyalar? Rüya, duyu, akıl ve arzu yetilerinin etkisinden kurtulan tahayyül yetisinin bir fiilidir. diyor Farabi. Yani? Şöyle ki; uykuda kendisi ile baş başa kalan bu yeti, depolamış olduğu duyuların imajlarına yönelir. Birleştirmek ve ayrıştırmak tarzında onlar üzerinde tasarrufta bulunur. Demek ki bunların zihinde canlandırılmasıyla rüyalar meydana gelir. Tiyatro gibi... Çünkü şüphe düşünmektir. Düşünce, düşünen kişiden başkasında olamaz. O düşünen kişi benim, öyleyse ben varım. İşte bu! Descartes'in Cogito Kuramı yani. Hilmi Yavuz Felsefe Yazılarında buna değinmişti sanırım. Anlamış mıydım evvela? Anlamamıştım galiba. Hülasası şu olmalı: Düşünüyorum, o halde varım. Ben de varım, çünkü kendimle konuşuyorum. Gazali'nin hakkını vermek lazım. Ondan altı asır sonra gelen Descartes'i epey etkilemiş. Doğu'nun Batı'yı beslemesi değil de nedir bu durum? Şüpheciliği Gazali'den mülhem Descartes'in. Ancak Gazali, aklın yanında bir de sezişten bahseder. Sezgi ve basiretten... Sezginin adı Necip Fazıl'da bedahet... Kalp gözü de diyebiliriz herhalde. Necip Fazıl, sezgiciliğin felsefi temellerini Bergson'dan almıştır, Nurettin Topçu gibi. İbn Haldun da aklın acizliği ve kudretsizliği noktasında onlarla görüş birliğinde. Kant Saf Aklın Tenkidinde benzer şeyi savundu. Kant'a göre, doğru bilgi akıl ve deneyin ortak çabasıyla elde edilir. Duyumlardan gelen düzensiz izlenimler aklın kategorilerinden geçerek sistemli bilimsel bilgiye dönüşür. Kant: Duyu yoktur zira ateş Hz. İbrahim'i yakmamıştır. Demek ki, ateş ile yakma arasında zorunlu bir ilişki yoktur. mantığını yürütür. Ayrıca Kant, David Hume'un olayların arasında bir neden-sonuç ilişkisi olduğu önermesinin kanıtlanamaz olduğu fikrini savunur. Ve bundan yola çıkarak, saf aklın mümkün olamayacağına dair ürettiği septik bakışına çözüm getirmeye çalışır. Tarancı şiirlerinde düş ve hakiki alemdeki nesnelere sığınarak hayata tutunabilmenin yollarını aramış. Oğuz Atay'ın karakteri Hikmet, Dostoyevski gibi yazarak hayata tutunmuş. Bense uykuya mı tutunuyorum? Düşlere? Gerçeklikte ruhum çarmıha geriliyor sanki. Nietzsche'nin kullandığı takma ad değil miydi bu? Çarmıha Gerilen... Diyonizos imzalı mektuplar gönderirmiş sağa sola Nietzsche. Hastalığının ilerlediği aşamalarda olmalı. Tanrı'nın çürüme kokuları geliyor burnuma! dediği anlarda. Bu ne çirkin tasvirler böyle? İnsanın içini karartıyor adeta. Söylediğine göre onu karamsarlığa Schophenhaur itmiş. Bedbaht Schophenhaur. Bu da aklı reddedenlerde... Hem de tamamen. Her şeyin akılla açıklanamayacağını söylemesi psikanalizcilerin yolunu açmış. Sanırım böyle kuruluyor psikanaliz denen şey. Bilinçaltına giden yol. Psikanaliz... Serbest çağrışımlar dünyası. İçsel engelleri yenmek, düşünceleri serbest bırakmak. Bir nevi özgür düşünmek. Manialara takılmadan... Sayıklamalar için de sesli rüya demiş Freud. Altında derin anlamlar taşıyan dil sürçmeleri gibiymiş sayıklamalar. İlginç! Peyami Safa'nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu romanını hatırlattı bana. Sayıklamaların bütün esrarı açılır ve bilinçaltı nükseder bu romanda. -Gözlerini açtı diyorlar. - Ağlasın ağlasın, diyorlar. - Kim ağlıyor? - Bilmiyorum. Hıçkırıklar duyurum. Ve daima içimde bir rahatlama. - Nüzhet kim? Diyorlar. - Sayıklıyor, diyorlar. - Kollarımı onlara uzatıyorum, bir şey söylemediğimi sanıyorum. - Hah, doktor geldi, diyorlar. - Bir şey mi düşünüyorsun? Birini mi düşünüyorsun? - Hayır, bilmiyorum. - Nüzhet'i mi görmek istiyorsun? - Nüzhet kim? Kardeşin mi? - Bilmiyorum. - Biliyorsun, biliyorsun. Haydi, söyle bana. Nüzhet kim, bayıldığın zaman onu sayıklamışsın. Nüzhet kardeşin mi Bilmiyorum O halde niye sayıklıyorsun? Nüzhet kim mi? Paşa'nın kızı... Hasta çocuk kendisi. Mafsal ağrılarından kıvranan... Peyami Safa'nın otobiyografik romanı. Freud haklı galiba. Hani Horasan'da geçen bir öykü vardı. Amansız bir hastalığa yakalanan vezirin oğlunu tedaviye gelen İbn Sina'ya dair. Sararıp solmuş, gücünü kaybetmiş, bünyesi zayıflayıp yatağa düşmüş bir genç... Saray hekimleri teşhis koyamıyor. İbn Sina tecrübe ve önsezi ile tanıyı söylüyor: Mali hülya. Şaşkınlık uyandırmış olmalı. İbn Sina teşhisini test etmek için de ilginç bir metot deniyor. Gencin nabzını tutarak önce komşu şehirleri sayıyor. Bir şehre gelince gencin nabzı hızlı atmaya başlıyor. Sonra o şehirdeki mahalleleri sayıyor. Sokakları... Evleri sayıyor. Evlerden birinde gencin nabzı o denli hızlanıyor ki... Sonra o evde yaşayanların isimlerini sayıyor... Bir isimde gencin nabzı fırlıyor. İbn Sina tanısını koyuyor: Oğlunuz falanca kıza aşıktır. Genç bunu duyunca utancından kızarıyor ve başını yorganın altına sokuyor. Bilinçaltının beden diliyle açığa çıkması herhalde bu. Bu çağrışımlar... Bu çağrışımlar ve kendimle konuşmalar... Neyi ifade ediyor? İbn Rüşd'e göre: Hayal gücünün oluşturduğu imajları önce alıp saklayan hafıza gücü bunları iradeli veya iradesiz olarak yeniden algılayabilir. İradesiz olan hatırlamadır; iradeli olan da düşünmedir. Bense düşünme ile hatırlama arasında gidip geliyorum. Hatırlamanın gerçekleşmesi için imaj yahut hayali suret veya imajın kavramı gerekiyormuş. Ya rüyalarım? Mesela Ay'ın kalbi neden kanıyordu? Bilmiyorum. Belki pozitivizmin dediği gibi bunların hepsi saçmadır. Manasız. Pozitivizm metafiziği neden reddediyor? Çünkü bilimsel bilgiyle açıklayamıyor, deneylerle test edemiyor, gözleme tabi tutamıyor, o çok güvendiği aklıyla izah edemiyor. Dante, kitabını baskıya hazırlayan oğlunun rüyasına gelerek Divina/ İlahi Komedyada eksik kalan şarkıların bulunmasına yardımcı oluyor. Bunu akılla açıklamak mümkün mü? Galiba ben de Gazali, İbn Haldun gibi düşünüyorum. Her şeyi akılla izah edemezsin ki? Mesela mucizeler... Kerametler de öyle. Ya miraç? Vahiy? Aklım burada iflas ediyor benim. Onlarınki de yani o koskoca filozoflarınki de iflas etmiş olmalı. Metafizik ve dini insanlığın ilerlemesine mani olan düşünce tarzları veya formlar olarak gördüklerine göre... Kaç kuşak zehirlendi bunlarla. Pozitivizmin en hararetli savunucusu Oguste Comte... Saint Simon'un sekreteri, Cemil Meriç'e göre uşağı. Cemil Meriç'i baştan çıkarıp yardan atan adam Saint Simon'dır. Sadece o mu Meriç'in kafasını karıştıran? Yok, Marx, Bunchner ve Nordau'yu da unutmamak lazım. Mistisizmi akıl hastalığı sayıyor Nordau. Bunlar sayesinde Cemil Meriç gibi bir mütefekkir, mukaddesata kapısını kapamış önceleri. Vaaza benzeyen her şeye kulaklarımı tıkıyordum. diyor. Vakit epey ilerlemiş olmalı. Her bahar Balzac'la dirilmiş, gençliğimin tanrılarından dediği dinsiz Zola'yı daha çok sevmiş Meriç. Cemil Meriç'in rüyaları nasıldı acaba? Otuz sekiz yaşında gözlerini yitirdiğine göre... Peki, anadan doğma körler? Onlar ne görür rüyasında? Yalnızca sesleri mi işitirler yoksa akıl gözü mü devreye girer? Alı al, yeşili yeşil mi görürler? Aşık Veysel çiçek hastalığından ama kaldığına göre çok küçük olmalıydı. Renkleri nasıl ayırt ederdi? Ne görürdü rüyasında? Şiirlerinde Veysel, gizlerini aşikar eden kocaman göz. Görenlerden pek farkı yok. Tıpkı Beethoven gibi. İşitmeyen kulakların şahane bestecisi Beethoven. Mozart'ın da bazı bestelerini rüyalarında yaptıklarını okumuştum. Tartini Şeytan Sonatını rüyasında bestelemiş mesela! Rüyalar kimine ilham kaynağı. Salvador Dali'nin sürrealist resimleri rüyalarından mülhem. Atatürk Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldu. İhtilalden İkbale Var Olmanın Retoriği adlı iki ciltlik biyografi kitabı yayımlandı. UHA Haber Ajansı ve Türkiye Postası Gazetesinde köşe yazarlığı yapmaktadır."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/sehir-mektupcusu", "text": "Şehir, topluluk olarak yaşayan insanların, ortak yaşamlarından doğan ve onların yaşam biçimleri ile şekillenen mekanlardır. Ancak şehirler mekan olmanın ötesinde, tarihi, sosyal kültürel, siyasi özellikleri de bünyesinde barındırır. Her insanın kendine göre bir şehir algısı ve bir şehir deneyimi vardır. Şehir olgusu medeniyetin bir bakıma karşılığıdır. Bir medeniyetin ortaya çıkması, kendisini diğerlerinden farklı olarak ilan etmesi şehirle mümkündür ve tarihte her medeniyet şehriyle anılmıştır. Şehirler mekanın yazdığı tarihlerdir. Her mekan bir doğa ve tarih kitabı gibi okunup yorumlanabilir. Şehirlerde geçmişin, fiziksel çevrenin, psikolojik etkileşimlerin ve kaynaşmanın, farklı yaşam tarzlarının yansımasını buluruz. Şehirler uygarlığın ulaştığı bir aşamadır. Her uygarlık daha önceki kültür ve gelişmişlik seviyesi ile bulunduğu durumu mukayese eder ve tarihsel akış içinde kendini yeniden adlandırır. Şehirler aynı zamanda önemli edebi simgelerdir. Türk edebiyatı tarihinde şehir teması bağımsız olarak ilk defa divan edebiyatında işlenmiştir. Divan edebiyatında şehirler hakkındaki manzumelerin en bilinenleri şehrengiz ve biladiye türünde yazılmıştır. Şehrengizler, bir şehrin doğal ve tarihi güzellikleri ile çeşitli meslek ve zanaat dallarında ün yapmış esnaflarını manzum olarak tanıtan eserlerdir. XVI. yüzyılda ilk örnekleri verilmiş XVIII. yüzyılda gözden düşmüştür. Edebiyatımızda, İstanbul, Edirne, Bursa başta olmak üzere birçok şehir hakkında şehrengizler bulunmaktadır. Şehir veya beldelerin konu edildiği türe biladiye denmiştir. Şehir, yazı ve sorumluluk bir araya geldiğinde mektupçuluk ortaya çıkar. Mektupçu, Osmanlıda, resmi yazı işlerini yönetmekle görevli kişiyi ifade etmektedir. Vilayetin bütün yazışmalarından, yazılı kayıtların toplanması ve muhafazasından sorumlu kişiye ise Vilayet Mektupçusu denmektedir. Vilayet mektupçusu aynı zamanda Salnameyi de hazırlayan kişidir. Salname, Osmanlı Devleti'nde merkezi yönetimin ve vilayetlerin, yıllık olarak çıkardıkları bilgilendirme amaçlı yayınlardır. Vilayet Salnamesi, bir vilayetteki hemen hemen her önemli konuda bilgi içermektedir. İhtiva ettikleri malzeme bakımından son derece zengin, açıklayıcı ve bilgi verici malumata sahip eserlerdir. Bunlarda, il, ilçe ve hatta köy ve meraların topografik, demografik, ticari, sosyal, siyasi, hukuki ve kültürel tarihleri hakkında sağlam bilgiler verilmektedir. Şehir Mektupçuluğu ile Vilayet Mektupçuluğu arasındaki fark, birinin resmi bir görev, diğerinin gönüllü olmasıdır. Şehir Mektupları'nda başka hiçbir kaynakta bulunamayacak bilgiler, yazarların hayatlarıyla da birleşerek yaşayan bir şehrin bilgisine dönüşmektedir. Şehir mektupçuları mekan insan ve değişim bağlamında şehir olgusunu ele almıştır. Şehir konusunu ele alan türlerden biri denemelerdir. değişimin, dönüşümün şahididir. Şehir denemeleri kentleşme serüvenimizin edebiyat alanındaki veri kaynaklarıdır. Yani, şehir denemeleri, yazarların kentsel değişim konusundaki fikirlerini kurmacanın arkasına sığınmadan yalın bir dille ifade ettiği edebi türlerdir. Modernleşme kendini şehir denemelerinde mekan ve sosyal hayatın değişimi şeklinde göstermektedir. Şehir denemelerinde yazarlar kendi hatıraları çerçevesinde kenti yorumlamıştır. Farklı sanat görüşlerine sahip yazarların kentlerimizi anlatması modernleşme serüvenimizi değerlendirmek açısından önemli veriler içerir, çünkü yazarlar yaşanan sosyal değişim ve dönüşümün tanığıdır. Şehir denemelerinin tür gelişimini Ahmet Rasim ve Basiretçi Ali Efendinin Şehir Mektupları adıyla dönemin gazetelerinde yayımladıkları yazılarla başlatmak mümkündür. Çünkü tüm şehir sakinlerine aynı anda mektup göndermenin ilk yolu gazetedir. Şehir mektupçuluğunun amacı, şehrin gündelik hayatına dair bilgileri halka ulaştırmaktır. Şehir hayatına dair sorunların, değişikliklerin, güzelliklerin, şehirliyle paylaşılmasıdır. Aslında şehir mektupçusu, şehrin daha yaşanılabilir bir mekan olması adına şehre yazılı katkıda bulunmaktadır. Ülkemizde şehir mektupçuluğunun geçmişi bir buçuk asır önceye dayanır. Şehir denemeciliğinin ilk örneği Vilayet Mektupçuluğu adıyla Servetifünun Edebiyatı Dönemi'nde ortaya çıkmıştır. Şehir mektupçuluğunun en önemli temsilcisi Ahmet Rasim'dir. Şehir Mektupları gazeteci yazar Ahmet Rasim'in eseridir. Çoğunluğu 1897-1899 yılları arasında kaleme alınmış fıkra-sohbet-deneme karışımı bu mektuplarda, yazar olağanüstü gözlem gücünü ince bir mizahla yoğurarak, edebiyatımızda o zamana kadar yazılmamış bir tarzın ilk örneğini vermiştir. Bu mektuplar Ahmet Rasim'in Şehir Mektupçusu olarak tanınmasını sağlamıştır. Şehirden haber vermek maksadıyla gazetelere yazdığı yazılar günümüzde hatıra deneme türü bir değişime uğramış olup, değişmeyen özelliği olan güzelleme ve taşlama yerini korumuştur. Ahmet Rasim ile başlayan süreli yayınlarda çıkan şehir yazıları, İsmail Sevük, Refik Halit Karay, Yaşar Kemal, Abbas Sayar, Mustafa Kutlu gibi yazarlar tarafından devam ettirilmiştir. Bu yazılarda şehir hakkında güncel bilgilere, yerel problemlere, ilginç olaylara yer verilmiştir. Şehir denemeleri yazıldığı dönemin gerçeklerinden uzak değildir. Örneğin Osmanlı 'nın son döneminde yazılan Basiretçi Ali Efendi ve Ahmet Rasim'in Şehir mektupları üzerinden kültür farklılaşması takip edilebilir. Anadolu coğrafyasındaki insan manzaralarını görmek istiyorsak; Reşat Nuri Güntekin, Refik Halit Karay, İsmail Habib Sevük gibi yazarların eserlerini, tarih ve medeniyet sorgulaması yapmak için Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar, Abdülhak Şinasi Hisar, Salah Birsel, Münevver Ayaşlı, Semiha Ayverdi gibi yazarların eserlerini, şehrin aynı zamanda tabiat mekanı olduğunun farkına varmak istiyorsak Cevat Şakir Kabaağaçlı, Mina Urgan, Sabahattin Eyüboğlu gibi yazarların eserlerini, daha sonra yazılan yurt gezileri kapsamındaki, dönemin sosyo-ekonomik durumunu takip etmek istiyorsak; Yaşar Kemal ve Fikret Otyam'ın eserlerini, nostaljik bir dünyada kalmış sosyal hayatı izlemek için; Orhan Pamuk ve Ayfer Tunç'un eserlerini okuyabiliriz. Mustafa Kutlu, Sadettin Ökten ve Mehmet Aycı gibi yazarların denemelerinde ise kentleşme ve bunun birey üzerindeki etkilerini görebiliriz. Son yıllarda kentin eko eleştirisini konu alan şehir denemeleri yazılmaya başlanmıştır. 19. yüzyılın ilk çeyreğinde, kendi kurduğu basiret gazetesinde yayımlanan yazılarıyla Ali Efendi, bilinen ismiyle Basiretçi Ali Efendi İstanbul için yazılar yazmıştır.1870-1878 yılları arasında çıkardığı Basiret gazetesinde, İstanbul'un, sosyal ve siyasal olaylarını dile getiren mektuplar yayınlamıştır. Bu mektuplarda şehirdeki günlük hayatı anlatmıştır. Şehrin imarı, yaşanan aksaklıklar, sosyal problemler dile getirilmiştir. Yazarın yaşadığı dönemdeki büyük veya sıradan olaylara tanıklığı hem edebiyat hem de yerel tarih çalışmaları açısından dikkate değerdir. Ahmet Rasim ve Basiretçi Ali Efendi, şehir mektuplarında Evliya Çelebi'nin Seyahatnamesi'nde olduğu gibi bir ironik ve abartılı dil kullanmışlardır. Şehir mektupları kent yönetimine açık mektup niteliğindedir. Yazarların şehirde şahit oldukları aksaklıkları veya onlara iletilen istekleri gazeteden yayımlaması bir tür gündem oluşturmadır. 19. yüzyılın son dönemlerinde yazılarını yayımlamaya başlayan Ahmet Rasim ve Basiretçi Ali Efendi'nin şehir yazılarında amaç halkın sesi olmaktır. Yazarlar şehirdeki sosyal hayata dair izlenimlerini dile getirmişlerdir. Şehir denemeleri türünün ilk örnekleri olan Şehir Mektupları bir edebiyatçının kaleminden çıkmış kent haberleri gibidir. Köşe yazısı olması nedeniyle günceldir. Dolayısıyla süreli yayın örneği olarak şehir mektupları bir gelenek oluşturmuştur. Şehir mektupları yazma geleneği günümüzde aynı adla Mustafa Kutlu ve Mehmet Aycı tarafından devam ettirilmiştir. Elli yıla yakın yazı hayatında her zaman İstanbul'u anlatmış, İstanbul'daki yaşamı, olağanüstü bir gözlem yeteneği ile ayrıntılı bir biçimde gözler önüne sermiştir. Ahmet Rasim'in roman ve hikaye, hatıra, mensur şiir, fıkra ve makaleler, tarih ile ilgili kitaplar, seyahat yazıları, monografi tercüme, okul kitapları ve farklı konularda yazdığı çok sayıda eseri vardır. Ara nesil yazarları arasında değerlendirilen Ahmet Rasim, Türk edebiyatının Batılılaşma sürecinde eski-yeni tartışmalarının yaşandığı bir dönemde mutavassıt bir çizgide yer almıştır. Milli bir edebiyat oluşturma düşüncesi taşımıştır. Ahmet Rasim'in Şehir Mektupları ilk kez dört cilt olarak 1896 yılında, ikinci kez ise 1912-1913 yıllarında Osmanlıca olarak yayımlanmıştır. Eserin Latin harfleri ile yapılmış olan ilk baskısı 1971 yılında MEB tarafından gerçekleştirilmiş, üçüncü kez yapılan baskısı ise, iki cilt halinde 1992 yılında Nuri Akbayar tarafından hazırlanarak yapılmıştır. Şehir Mektupları son kez 2013 yılında Latin harfleri ile tam metin olarak 628 sayfa olarak basılmıştır. Şehir Mektupları, İstanbul şehrinin yazarın görüş alanına giren bütün özelliklerini anlatmayı hedef edindiği bir sohbet dizisidir. Eser, canlı ve hareketli nesir üslubu, zengin kelime birikimi ile dikkat çeker. Konuşma dilini ve İstanbul ağzını, bütün incelikleriyle ustaca kullanmıştır. Yazılarını sohbet havası içinde yazmış, gözlemlerini hareketli- sade cümlelerle kendine özgü bir dille kaleme alarak, mizah unsurunu da kullanarak geniş okur kitlelerini etkilemiştir. Aslında Ahmet Rasim, sorumluluğu mizahla buluşturmuştur. Ahmet Rasim'in Şehir Mektupları imparatorluğun bir döneminin şehir hayatının tanıklığını yapar. Şehir yani İstanbul ikili bir yapıya bölünmüş gibidir. Bir tarafta geleneksel hayatı yaşayan mahalleler, diğer tarafta modern hayatın cezbedici semtleri vardır. İstanbul'un mevsimlere göre değişen şehir ve insan hayatını realist çizgilerle kimi zaman ciddi, kimi zaman mizahi bir şekilde anlatan yazıları kültür tarihimiz açısından büyük önem taşır. Devrine ait tüm teferruatı onun mektuplarında bulabiliriz. Dört ciltten oluşan kitapta İstanbul'daki mesire yerlerinin tasviri, toplum içinde yer alan çeşitli ve değişik tipler ile İstanbul ile ilgili meseleler başta olmak üzere birçok bilgi okuyucuda yığın hissi uyandırmaktadır. Yazar bu bilgi ve tasvir yığını içinde, özellikle halk arasında kullanılan sokak dilini, İstanbul'un yaşayış biçimini gözler önüne sererken bazı mektuplarında devrin yaşayış şeklini de tenkit ederek aksaklıkları da belirtir. 13, 35, 41, 43, 58. Mektuplar örnek verilebilir. 41. Mektup'tan okuyalım:Kim kime? Yandakiler Sarıyer'e gitmiş! Üst baştakiler düğünde. Al perdeliler deniz kenarında. Kantarcınınkiler Çengelköy'de hava değişikliğinde. Vay vay! Kule görecek, işaret edecek, köşklü gidecek, tulumbalar kalkacak, gelecek, su bulacak, hortumu takacak, basmaya başlayacak da yangın sönecek! Ha babam ha! Tehlikenin en büyüğü var. Hacı nine, o tınazlar gibi kadın şap diye sofanın ortasına yığılmış. Eyvahlar olsun! Diri diri yanacak. Hizmetçi samuru kucaklamış kaçıyor. Anası şaşırmış; oğlanın kundağını çözemiyor. Ortalığı duman bürüyor. Çare yok yanacak. Alev yandaki evin kaplamalarını yakıyor. Ha aldı! Bak bak! Kiremitlerin arasından duman çıkıyor. Sardı! Camların rengi bile döndü. Haydi! Koşuşuyorlar. Yarım saat sonra ortalık dümdüz. Kızgın bir virane tütüyor. Kafir baca! Sallanır da yıkılmaz, ortada sipsivri kalmış. bu durum mektubun sohbet türünde yazılmasıyla ilgilidir. Yazar mektuplarında tiyatro oyunlarına da yer vermiştir. Mektuplardan biri devrin kadın erkek ilişkisini gösteren bir oyun, ikincisi ise çocuk eğitimine aittir. Örnek: Mektup 31. Çocuk eğitimi konusunda bununla kalmaz, kendi çocukluk yıllarındaki masal ve bilmecelere de yer verir. Geçmişte bunları dinleyenlerin şimdiki hallerini sıralayarak çağdaşlarına taş atar. -Pırasa! derler ve orada bulunanları mükemmel dehalarına hayran ederlerdi. Şimdi onların hepsi büyüdüler, bıyıklı, sakallı oldular, başka bilmecelerle uğraşıyorlar. Ah! Ah! İnsan buna nasıl üzülmez? O zekalar, söndü de fitili kalmamış lambaya döndü. Hele Yeraltında kınalının havuç, Yer üstünde babam başının lahana, Kapısını örttüm güm dedi, içeriye girdim bum dedinin hamam, Masal masal matitas, kaynanamın başı tas, çukura düştü çıkamaz, pır pır eder uçamazın pire, Gidi gidiver, şu gidiyi tutuver, ne tatlıca eti var, tutulmaya niyeti varın balık... -Kardeşidir! diyen, Keloğlan, Dev Anası, Fesleğenci kızı, fesleğenci kızı! Fesleğen ekersin, fesleğen biçersin, fesleğenin yaprağı kaçtır?, Bey oğlu bey oğlu! Yazı yazarsın, kitap okursun bizde Dekadan kaçtır?, Anne, bulgur sıktı beni, Kızdım anne, geleyim mi?, Ayşe kız, balıkları n'ettin? masallarını dinleyenler bile ihtiyarladılar. Şimdiler Karagöz'de Bekri Mustafa'dan korkanlar, Büyük Müslim'de nara atıp Yalova Safası'ndan memnun olanlar, piyasada laf atanlar, Kanlı Kavak'ta ağlayanlar romancı; Hamam Oyunu'nda terleyenler nezleli; Ferhat ile Şirin'i dinleyenler dağdeviren; Karagöz'ün Beyliği'nde tuvalet yapanlar şık; Bahçe Daveti'ne gidenler Dekadan; Tavuk Pazarı'nda şair seyredenler Topatan olup Zuhuri Kolu'nda tekerleme, Balık Pazarı'nda gözleme bekler haldeler. Hey gidi zaman, hey! Ne de çabuk geçti! Daha dün ceviz oynuyorduk: Semtlerin caddeleri buradaki dükkanlar, sokaklar ve sokakların yağmurlu karlı havalardaki tasvirleri o devirde bu mekanların düzensizliği, bakımsızlığı, gürültüsü hakkında bilgilendirir. Belediye hizmetlerinin yetersizliğine dikkat çeker, hatta ikaz eder. Örnek: 21, 22, 41ve 61. Mektup. Yazar mekanları tasvir ederken, mekandaki kalabalığı veya mekana uygun bir ya da birkaç kişinin portresini de tasvir eder. Örnek: 1 ve 5. Mektup. Bunu yaparken gözlemci durumundadır. Tipler ortaoyununda olduğu gibi sahneye girer rolünü icra eder sonra gider. Meddah ve orta oyunu geleneğindeki muhavere üslubuyla kendisini de anlatının içine katarak seçtiği özel kişileri konuşturur. - Fukaralık halidir ne yapsın, dedi. -Hele bir kar yağsın da gör. Ne kabadayı olduğunu o zaman gösterir, dedi. -Gelen geçeni üşümeye özendiriyor. Bunlar hem esnaftan hem de soğuk taklitçilerindendir, dedi. Mektuplarda tasviri yapılan mekanlar vapur, lokantalar, Fener, Fevziye kıraathanesi, Direklerarası, köprü, tiyatro, meyhane, kumarhane gibi yerlerdir.21. Mektupta kıraathaneler,58. mektupta Direklerarası tasvirini okuyabiliriz. Bazı mekan tasvirlerinde ise portreler dikkat çekici şekilde sivrilir. Olaylar mekanlar ve tipler girift bir şekilde sunulmuştur Yazar şahit olduğu olayları katılan kişileri ve mekanı tasvir ederken seyirci konumundadır ve objektif tasnifler yapar. Gözlemlerini doğrudan doğruya yaptığı tenkitlere yoğunlaştırır.16. Mektupta Beyoğlu karnavalını anlatışında bunları görebiliriz. Eskiden beri kullanılan Türkçe kelimeler yerine Farsça kelimeler kullanılmasını tenkit eder. Servet-i Fünuncuların kullandığı kelimelerle onların şiirlerine nazireler yazar. Şehir mektuplarında Edebiyat-ı Cedide yazarlarını tenkit eder. -Yeni Edebiyat-ı Cedide ile Eski Edebiyat-ı Cedide arasındaki fark nedir, diye sormuşlar. -Biri okunur anlaşılmaz, diğeri anlaşılır okunmaz. Yazarın en büyük özelliği İstanbul folklorunu tanıtmasıdır. Ahmet Rasim'in Şehir Mektupları'ndaki üslubunun kaynağı günlük halk konuşma dili ve halk hikayeciliği ile tiyatrosudur. Ham malzemeyi olduğu gibi nakleder. Bu da bize 19. yüzyıl sonu İstanbul Türkçesi anlamamıza yardımcı olur. Servet-i Fünuncuların kullandığı kili cümleleri kullanmaz. Sıfatları ahenk sağlamak için değil, yazıya mizahi nitelik kazandırmak için kullanır. Cümle yapısı bakımından da konuşma sentaksının örneklerini verir. Onun kullandığı uslüp dil zenginliği ile uğraşanlar için değerli ve önemli bir kaynaktır. Hatta Orhan Şaik Gökyay Ahmet Rasim'in lügatının çıkartılmasının Türkçeye zenginlik katacağını belirtir. Ahmet Rasim Ajans Enternasyonal başlığı altında ya da başlı başına bir mektupda dil ve edebiyat meselelerine değinir. Bu yazılarında Servet-i Fünuncuların kullandığı eski kelimeleri ve alaycı bir tavırla tasvirlerinde kullanır. Mektuplarında İntihal meselesi üzerinde durur. 37. Mektubun sonunda şöyle yazar; Çalma meselesinden bıkıp usanan kalem sahipleri Naci'nin ruhuna sığınarak: Benimsemiş bizim üç beyti bir neşide-füruş / Onun cihana tebessüm gelir bu halinden / Benim mi yoksa değil mi tereddüdünde henüz / Demek ki yok haberi kendi intihalinden demektedir. Yazar hemen hemen her mektubunda konuyla ilgisi olsun olmasın araya bir hikaye veya fıkra sıkıştırır. Ahmet Rasim, semtleri gezerek karşılaştığı insanların devre ait giyim zevklerini ve modasını aksettiren yazılar yazar. Bu portrelerin çok azında kendi görüşlerine yer verir. Örnek:58. Mektup. Fevziye Kıraathanesi, köprü, Sahne-i Alem Mesire alanları gibi geniş mekanlar yazıları için önemli kaynaktır. Çünkü buralarda her milletten insanlar vardır. Örnek:6. Mektup. Direklerarası'ndaki ramazan giyim ve kuşam adetleri( 58. Mektup) , oruçlunun portresi gibi (55. Mektup) portre tasvirleri oldukça çeşitlidir. Sanatçı portreleri, avcı, yüzü, bisiklet sürücüsü gibi sporcu portreleri, Çingene, şerbetçi, arabacı, dilenci, gibi halktan çeşitli tiplerin portreleri tasvir edilmiştir. Bu esnada da devrin sosyal problemlerine değinmiştir. Örneğin bisiklet sürücüsü 14. , avcı tasviri 63. Mektuptan okunabilir. 63. Mektup'tan okuyalım: Avcı deyip de geçmeyelim. Moda bunları dağda bayırda, dere arasında, bağlarda, sahilde, denizde, çiftliklerde bile yakalamış, kendine boyun eğdirmiştir. Alafranga giyinenleri; başlarına iki parmak yüksekliğinde Karadağ kalpaklarının en son biçiminde bir çeşit başlık, tenlerine saten veya başka bir kumaştan tapılma kravatlı bir gömlek, etekleri hem önden hem arkadan cepli bir nevi ceket, pantolonumsu bir şey ve ayaklarına alafranga bir terlik giyiyorlar. Beller kemerli, kemerin yanında nikel bir zincir, ucunda bıçağa benzer bir çakı bulunuyor. Taşıdıkları köpeğin boğazında yalnız bir tasma oluyor. Bir de gözlük olursa-var ya!-değme bey avcının keyfine... Bu tasvirleri içeren mektubunu av avcı fıkraları ile zenginleştirmiştir. Yazar portreleri kendi düşüncelerini aksettirmek için kullanır, ruh tahlillerine değinmez. Tenkitleri ve tepkileri yazarken samimi bir üslup kullanması çevresinde geniş bir okuyucu kitlesi oluşturmuştur. Yazar eserinde sadece problemleri anlatmakla kalmaz, iç ve dış basında ilgi çekici haberleri de derler. Bunlardan orijinal ilanlar hazırlar ki bu ilanlarda o devrin çeşitli hastalıkları ve devre özgü tedavi yöntemleri, ilaç isimleri yer alır. Ahmet Rasim Şehir Mektupları'nda, Şirket-i Hayriye vapurlarından, seyyar satıcılardan, atlı arabalar ve arabacılardan, atlı tramvaylardan, buharlı arabalar, köprü, tünel ve deniz hamamlarından bahseder. Tüm bunlar modernleşen şehir imajlarıdır. şöyle değerlendirmektedir. Üstad yazılarında kendini merkeze alan bir tutum içindedir. Günlük hadiseler karşısındaki düşünceleri, duyguları, zevk ve heyecanları, arkadaşlık ve iş ilişkileri samimi bir ifade ile yazıya geçirilmiştir. Okuyucu şehri tanıyıp olup bitenleri takip ederken, aynı zamanda yazara yoldaşlık etmektedir. Kutlu'nun şehir mektupları, çoğunlukla bir derdin, sorumluluğun yazılarıdır. Şehirlerin, özellikle İstanbul'un değiştirile değiştirile getirilmiş olduğu durum yazarın şikayetlerinin temelini oluşturmaktadır. Şehir mektupları alanında kendisinden önce bu konuda yazmış olan Ahmet Rasim'in hakkını teslim etmeyi unutmaz ve bu durumu şöyle ifade eder. Bu yüzyılda şehir çok değişmiştir. Atlı arabaların yerini taksiler, atlı tramvayların yerini metrolar, Şirket-i Hayriye Vapurları'nın yerini İstanbul Deniz Otobüsleri, Haliç'in iki yakasını birleştiren ahşap köprülerin yerini Boğazı birleştiren beton köprüler almıştır. Yüzyıllık İstanbul değişiminin izlerini Mustafa Kutlu'nun Şehir Mektupları eserini okuyarak bulabiliriz. Aynı zamanda şehir mektupçularının şehre farklı pencerelerden baktıklarını fark edebiliriz. Bu nedenle Ahmet Rasim ve Mustafa Kutlu'nun Şehir Mektupları adlı eserleri şehir hayatının yüzyıllık değişimi; benzerlik, farklılık, süreklilik ve kırılmalar açısından karşılaştırmalı olarak okunabilir. Sadece ülkemizin şehirlerini değil dünya şehirlerini de merak edenler için Ketebe Yayınlarından, Türkçesini Kadir Daniş'in yazdığı, Peter Furdato'nun eseri Seyyahların Dilinden Dünya Şehirleri adlı kitap okunabilir. Mektuptaki tüm ayrıntılara bu çalışmada yer vermemiz mümkün değildi. Amacımız bu eseri okumamış olanlarda merak çerçevesinde okuma isteği uyandırmak, okumuş olanlara da ek bilgi vererek anlamlandırma pratiği nesnelerini genişletmektir. Mektup numaraları yayınevlerinin baskısına göre değişiklik gösterebilir. Şehir ile ilgili edebiyat alanında yapılan çalışmalara ait muhatabın bilgi dünyasını zenginleştireceğini düşündüğüm iki çalışmayı da aşağıda belirttim. Fatih Aydoğan, Türk Edebiyatında Şehir Denemeleri, 2019 Doktora Tezi 632 s. Hacettepe Üniversitesi Almanca Biyoloji Öğretmenliği'nden mezun oldu. Aynı üniversitenin Fen Fakültesi Sistematik Zooloji Bölümü'nde yüksek lisans yaptı. TÜBİTAK Deniz Bilimleri Çevre Araştırma Grubu'nun projelerinde araştırmacı olarak çalıştı. Şiirleri halen Edebi Kültür Dergisi sitesinde yayınlanmakta."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/sehrin-en-uzak-yerinden-kosarak-gelen-adam", "text": "Yasin suresi 13 ile 29. ayetlerinde anlatılan olayın geçtiği yerin Antakya, şehir halkının en cesuru olan kişinin de Habib'un Neccar isimli iman eri olduğu genel kanaati vardır. Kuran'da yer ve mekan isimleri pek verilmez, zaman belirtilmez. Yasin suresinin başında anlatılan Habib'un Neccar kıssasında da yer ve zaman belirsizdir. Onlara o şehir halkını örnek ver diye başlar bu kıssanın anlatımı. Müfessirlerin birçoğu gönderilen elçilerin Hz. İsa'nın havarileri olduğu kanaatindedir. Hz. İsa çarmıha gerilmesinin hemen öncesinde iki havarisini Antakya'ya gönderme kararı almıştır ki bunlar Pavlos ve Yuhanna'dır. Üçüncüsü ise Allah tarafından biz gönderdik denmesi Hz. İsa'ya da Allah'ın emretmesindendir. ifadesiyle üçüncü olarak gönderilen havari ise Şem'un'dur. Feazzezne ifadesi güçlü kıldık güçlendirdik, destekledik manasında olarak Allah o iki elçiyi üçüncü bir elçiyle güçlendirmiş ve desteklemiştir. Burada Kuran'ın ifade diliyle anlayacak olursak bu gönderilen üç elçide Hz. İsa'nın havarileri olmayıp bildiğimiz anlamda peygamberlerdir. Dolayısıyla şehir Antakya olmadığı gibi elçiler de İsa'nın havarileri değillerdir. Merhum Elmalılı Hamdi Yazır, 'üçüncüsüyle destekledik' ifadesini daha geniş manada anlamakta ilk ikisinden kastın Hz. Musa ve Hz. İsa, üçüncünün ise Peygamber Efendimiz olduğuna vurgu yapar. Peygamberlerin karşısında yer alanlar, onları kendileri gibi insan olmaları açısından eleştirmişler; bunu onların peygamber olamayacaklarına örnek göstermişlerdir. Onlara göre peygamberler madem Tanrı katından gönderiliyor o halde melek vesaire benzeri tanrısal bir varlık olmalıdırlar. Oysa Allah'ın yaratılış kanunları gereği insanlık için en doğrusu, peygamberlerin yine bir insan olmasıdır. Rahman hiçbir şey indirmemiştir ifadesinde peygamberleri reddedenlerin Allah'ı Rahman ismiyle anmaları burada manidardır. Besmelede Allah'ın 99 isminden biri olarak zikredilen Rahman, Kuran dilende Allah için kullanılan özel sıfatlar içeren özel isimlerden biridir. Bu açıdan peygamberleri yalanlayanların Allah için bu özel ismi kullanmaları öncelikle Allah'ın varlığına inandıklarını gösterir. Ancak Rahman'ın gönderdiği peygamberleri yalanlamaktadırlar. Bazı kaynaklarda Rahman isminin aslının Arapça olmadığı, Aramice ve İbranice kaynaklı olduğu ifade edilir. Bu kabul edilse bile o insanların kendi isimlendirmeleriyle Allah'ın varlığını ifade ettikleri ortaya çıkar. Siz sadece yalan söylüyorsunuz ifadesiyle Rahman'ın varlığını kabul eden bu insanlar, karşılarında Rahman katından gönderilen üç peygamberi açıkça yalancılıkla suçlamaktadırlar. Dediler ki: Şüphesiz biz sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık. Eğer vazgeçmezseniz, sizi mutlaka taşlarız ve bizim tarafımızdan size elem dolu bir azap dokunur.(Yasin 18. ayet) Peygamberler o şehre geldikten sonra muhtemelen bazı olumsuz olaylarla karşılaştılar veya peygamberlerin hakikati onlara ifade etmeleri onları psikolojik olarak rahatsız etmiş olmalı ki peygamberleri bize 'uğursuzluk getirdiniz' diye suçlamaktadırlar. Devamında onları taşlamak, bu şekilde şehirden çıkarmak ve daha olmazsa eziyet ve azapla tehdit etmektedirler. Elçiler onlara, uğursuzluğunuz kendinizdendir. Size öğüt verildiği için mi. Hayır, siz aşırı giden bir kavimsiniz şeklinde cevap verdiler. Einzükkirtüm ifadesi onların, peygamberleri uğursuz görmelerinin daha çok psikolojik açıdan olduğunu göstermektedir. Şehir halkı, elçilerle münazara ederlerken şehrin en uzak yerinden bir adam koşarak oraya gelir. Koşuyor olması bir telaşı, kaygıyı, heyecanı ifade etmektedir. Min aksa'l-medineti ifadesi, verilen anlamda olduğu gibi şehrin varoşlarından şeklinde de anlaşılabilir. Bu durumda koşarak gelen adamın toplumun en gerilerine bırakılıp varoşlarda yaşamaya mahkum edilerek küçük ve değersiz görülen toplum katmanından olduğu ancak gerçekte akıl ve bilgi sahibi bir kişi olduğu anlaşılır. Böyle küçük görülüp dışlanan birinin onlar karşısında gayet mantıklı ve akli konuşması seçkin zümrenin tahammülünü zorlamış ve alt tabakadan olarak baktıkları bu asil kişiye nefret ve şiddetle saldırıp onu şehit etmişlerdir. Peygamberleri tehditle yetinen seçkin zümre, varoşlardan telaşla koşarak gelen bu asil zata, toplumun dışlanmışlarından gördüklerinden dolayı tahammül edememişler ve peygamberlere yaptıkları tehdidi onun üzerinde gerçekleştirmişlerdir. Bu asil zatın koşarak gelmesi bir telaş ve heyecandan dolayıdır. Onun telaşı seçkin zümre karşısında Allah ve elçilerini hakkıyla savunabilme endişesindendir. Onun için koşmaktadır, dolayısıyla telaş ve heyecan içindedir. Benzer ifade Kasas suresi 20. ayette Hz. Musa'ya Firavun ve adamlarının aldıkları Musa'yı öldürme kararının Hz. Musa'ya bildirilmesinde geçmektedir. Yasin suresindeki ifade iken Kasas suresinde şeklindedir. Birincisinde 'şehrin bir ucuna' vurgu yapılırken ikincisinde 'şehrin en ucundan gelen adama' vurgu vardır. Her ikisinde de adam koşmakta yani bir telaş gayret ve heyecan içindedir. Biri Hz. Musa'ya seçkinlerin kurduğu tuzağı haber verirken diğeri yine seçkinlere gelen elçilerin Allah tarafından gönderilen gerçek peygamberler olduklarını onların çağrılarının doğruluğunu haber vermektedir. Kasas suresindeki ayet dikkate alındığında Elmalılı'nın bu değerlendirmesi makul ve mantıklıdır. Zira Hz. Musa'ya öldürülme kararını bildiren kişinin elbet üst düzey bir kişi olması makuldür. Yasin suresinde münazaraya koşarak gelen kişinin akabinde ileri gelenlerce öldürülmesi seçkinlerden değil onların aşağılayıp küçük gördükleri bir kişi olması daha makuldür. Şehit, bu ifadelerle Rahman'a inanmakla birlikte O'na şirk koşan bu kavme onların itiraz edemeyecekleri en makul cevabı vermiştir. Hiç beklemedikleri kişiden onun tüm kamuoyu önünde ummadıkları bilgi ve zekayla Allah'ı anlatması onlar için daha fazla tahammül edilemez bir durumdu. Öyle de oldu ve bu hakiki iman erini kin ve öfkeleriyle şehit ettiler. Bu ifadelerde, kendisinin hayatına kasteden kavmine zerre miktar kızgınlık yerine bir merhamet ve onlara hakikati anlatabilme gayreti vardır. Şiddetli tek bir ses ve söndüler, sönüp kaldılar ifadeleri doğal olarak onların helak edildiği manasını akla getirmektedir. Onların ateşlerinin şiddetli tek bir sesle sönmesi, helak edilmenin dışında şirk tutkunu, şirk batağına saplanmış bir toplumun bundan kaynaklı olarak kin, nefret, galeyan, hiddet ve şiddetleri ile kamuoyu baskılarının o iman erini şehit ettikten sonra ilahi bir sayha ile sona ermesi, resuller ve inananlara karşı yönetim ve kamuoyu bazında baskı, şiddet ve dışlanmışlıkların bitmesidir. Devlet yönetiminde ve toplumda hakiki dine ve din mensuplarına bakış açısının, onlara yaklaşımın tamamen değişmesi manasınadır."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/senem-gezeroglu-nun-unuttum-yalniz-i-uzerine", "text": "Koskoca dünyaya bile tek parça düştüm de sana böyle paramparça, diyor Senem Gezeroğlu. Öykü karakterleriyle ayağı takılırken göğe düşen biri oluyorsunuz. Unutmak ve hatırlamak merkezli on dört öykünün yer aldığı Unuttum Yalnız da aşırı dozda hayal kurup hayal kırıklığına uğrayanları, boşanmış anne babanın mağdur kızını, YGS mağduru genci, KPSS mağduru atanamayan öğretmen adayını, velhasıl yılın bazı aylarında bazı sınavlar sonrasında Türkiye'de yaşanan intiharları, şizofren haldeki kişileri, kazada kopan sağ bacağının yokluğunu hatırlattığı için sol bacağından da kurtulmaya çalışan genci, eşine ait hiçbir eşyayı atmaya kıyamayıp evini çöp ev haline getiren adamı, annesi alzheimer hastası olan resim öğretmeni bir kadının yaşadığı stres ve depresyonu, sosyal medya bağımlılığını, Türkiye'nin yakın tarihinde terör saldırıları sonucu yitirilen canlarımızı 15 Temmuz darbe saldırısı da dahil ele almıştır. Türkçe öğretmenliği de yapan yazar, bir meslek alışkanlığı olsa gerek öykülerinin çoğunda kurmaca içine sindirilmiş bilgi verir. A-yn-a adlı öyküsünde gözden ırak olan gönülden de ırak olur, gözünde tütmek, göz var izan var, gözleri yuvalarından fırlamak, gözü toprağa bakmak, gözüne uyku girmemek, göze almak, yüz göz olmak, göze gelmek gibi gözle ilgili birçok deyimi bir öykü içinde yumak yaptığını görürsünüz. Bu deyimlerle genel geçer ruh hallerine, durumlara hızla geçiş yaparsınız. Göz tekrirli bu öyküde bir yandan Tepegöz'e, Medusa'nın gözlerine bile yer verir; hatta mekan olarakGöztepe'yi seçer. Yılanların iki gözünün birbirinden farklı şeyler gördüğünü, göz kapakları olmadığı için sürekli görmelerinin ne kadar zor olduğunu sorgular. Attila İlhan şiirine intihal yaparak gözlerin gözlerime değince felaketim olmayan bir dünya kurar, der. Bir yandan da öyküyü okurken duydum ki unutmuşsun gözlerimin rengini şarkısını mırıldanırsanız şaşmayın. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki gerek Zaman Dursun İstedim' de gerek Unuttum Yalnız' da birçok güzel şiire, dillerden düşmeyen şarkı sözlerine, roman cümlelerine götürür sizi. Bu, artık onun tarzıdır, diyebiliriz. Kendi belleğine, ruhuna işlediği edebi ürünleri kurgusunun içerisinde sıklıkla kullandığını görürsünüz hatta muziplik yapıp dur bir intihal daha yapayım ya da bu intihal buraya uymadı gibi cümleler sarf ederek yazar varlığını okuyucuya hissettirir. Sadece rakamlar değişti. 45 yaşındaydım. Evliydim. Kocam mobilya işleriyleuğraşıyordu. Benresim öğretmeniydim. Artık 3çocuğumuz vardı.15 yaşında oğlum, 17 yaşındakızım ve75 yaşındaannem. diyen resim öğretmeni bir kadının, annesinin Alzheimer hastalığı karşısında yaşadığı stres ve depresyonu Picasso, Van Gogh'un otoportresi, kübizm, Mona Lisa tablosu gibi kavramlarla ilişkilendirerek anlatması gibi. Benzer yaralardan beslenen yazarlar vardır. Bunların duyarlı oldukları konular gibi bazen kurguları da birbirine benzeyebilir. Handan Acar Yıldız'ın Ağır Boşluk kitabının ilk öyküsü olan Ud Sancısı ile Senem Gezeroğlu'nun Unuttum Yalnızdaki göreli bir eylemdir hatırlamak adlı öyküsünde görülen benzerlik gibi. Birinde ağacın ud olma sancısı anlatılırken diğerinde de bir ağacın 1. hamur kağıt olma süreci ele alınır. Kadına, sevgiliye, aşka dair çarpıcı tanımlamalar, dil oyunları, dilbilgisi vurgusu; bazen keder, bazen tebessüm, çoğu kez çağının gerçeklerine tanıklık, bazen 2099 yılında hologramla tavana yansıttığı öyküyü okurken 1970'lerde geçen aşk evliliğini duygularla ilgili ilginç bir konu olarak gören karaktere yer verecek kadar hayalbaz, karakterlerini içinde bulunduğu koşullara göre argo konuşturacak kadar cesur ve natüralist, gerek kelime gerek kurgusal tekrirleriyle muzip bir yazar bulursunuz. Unutmanın bir nimet olduğunu hatırlarken hatırlamanın bir nimet olduğunu unutursun, diyerek taşta unutma beni çiçeği açtıran bu öyküleri keşfedeninin çok olmasını dilerim."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/serce-risalesi-ni-okuma-notlari", "text": "İçeri girer girmez elindeki silahı adamın kafasına dayadı. Akif Hasan Kaya'nın beşinci hikaye kitabı Serçe Risalesinin ilk hikayesi Esnek Hikayenin ilk cümlesi bu. Bir aksiyon romanının ilk cümlesi gibi değil mi? Ama sayfalar ilerledikçe görüyoruz ki o iş öyle değil. Akif Hasan Kaya, okuruna bir hikaye anlatmayı dert edinen, onu karakterlerle tanıştıran bir yazar. Evet, anlattıklarında ejderha eti yediği için lanetlenen, türlü türlü olağanüstü varlıklarla karşılaşan karakterler mevcut. Yine de onun masalsılığı gerçeği görmezden gelen bir yazara dönüştürmüyor Kaya'yı. Tam tersine okurun dikkatini bir gerçeklik alanının varlığına işaret eden, gerçek dertleri olan ve bu gerçek dertleri edebi bir dil içinde kendi üslubuyla inşa eden ve okurunu inşa ettiği atmosferde kanat çırpmaya teşvik eden bir yazar o. Kasvetli atmosfer derken Tekno Hayat 7.0 Si unutmuş değilim elbette. Tam ve özenti olmayan bir distopya ile karşı karşıyayız. Bu mevzular yabancı romanların ve dizilerin işidir diyenlere bu hikaye yeterli cevabı verir bence. İnsanların kendilerine verilen küçük istisnalar haricinde kameraların kendilerini gördüğü şekilde yaşamak zorunda kaldığı ve bazı kelimelerin yasaklandığı bu distopyada, olan bitene karşı çıkan bir asinin çıkış yolu aramasının hikayesini okurken hakikatle dayatılan gerçeği aynı anda zihninde yaşayan kişinin şizofrenisi çok güzel anlatılıyor. Bütün gam ve kasvet yine bir umut arayışı için seferber oluyor adeta. Bahsettiğim kof bir umut değil. Mecburi Yönde bir sayısal loto kuponun elden ele geçişi ve onun bulunduranların/bulanların tavırları üzerinden insan naturası hakkında çok özel bir metne ulaşmakla kalmıyor, eskimeyen hikayelerin\" insana dair yansıttığı çelişkilerin bu zamanda nasıl hikayeleşebileceğine dair bir örneğe şahit oluyoruz. Hiç boşuna gülmeyelim. Anlatılan bizim hikayemiz vesselam. Kaçarımız yok. Hikaye Hırsızı da değinilmesi gereken bir başka hikaye ve ister istemez Akif Hasan Kaya'nın önceki kitaplarındaki bazı hikayelere atıfta bulunmak zorundayım. Uzun ve Lacivert Günlerdeki Koleksiyoncu, Bu Bir Aşk Hikayesi Değildirdeki İtiraf ve Hikaye Hırsızı bir bütün oluşturuyor. Evet, her hikaye kendi başına bir bütün ve üç hikaye bir araya gelince yepyeni bir bütüne ulaşıyoruz. Akif Hasan Kaya, denemekten korkmuyor. Editör gözüyle bir de şunu söyleyebilirim söz konusu üç hikaye hakkında. Bir gün bu üç hikaye ve eklenecek başka hikayelerle kendi bağımsızlığını ilan edip başlı başına bir kitap olabilir. Bu noktada Bizim Köyden Neden Hiç Futbolcu Yetişmediğine Dair Bir Çocukluk Hikayesinden bahsetmezsem yazı eksik kalır. Evet, yazılan bir futbol ve çocukluk hikayesine düşen bir ifritin gölgesini konu ediniyor. Ancak, Simon Kuper'in bir mottoya dönüşen Futbol Sadece Futbol Değildiri hatırlamakta fayda var. Sadece futbolla ilgili bir hikaye olarak okumadım bu metni. Hayatın her alanında karşılığını bulabilecek sorular üretebiliriz bu hikayeden. Mesela edebiyat da bu durumdan münezzeh değil. Çoğul okumalara açık hikayeler kaleme alan bir yazar Akif Hasan Kaya. Ancak metafor olsun diye metafor yapmıyor. Bu durum onun metaforlarını çok daha güçlü kılıyor elbette. Serçe Risalesi, olgun bir yazarın beşinci öykü kitabı. Akif Hasan Kaya sadece nicelik olarak değil nitelik olarak da çıtayı önceki kitabından daha yukarı taşımayı başarmış ve bir sonraki kitabı için beklenti çıtasını da yukarı taşıyor. Ben şimdiden beklemeye başladım kendi adıma. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/sesler", "text": "Telefonun ısrarına, ertelemelere rağmen dayanmak mümkün değildi. Bir daha çalmaz da uyuyakalırım korkusuyla kalktım. Bir tuhaflık var, telefona, saatime baktım doğruydu. Sabahın ilk ışıkları aydınlatmıyordu. Her zaman eve gelmeden altında oturduğum ağaç yerinde yoktu. Burada daha önce bir park olup olmadığından şüphe ettim. Ağaçların hiçbiri yerinde görünmüyordu. Kaldırımlardan ibaretti her şey belli belirsiz ışıklar ve sesler kalabalığında ilerliyordum. Araçlar, yol yoktu yerinde. Sahilde kediler bakışlarıyla yarıyor sisi, görünmeyen gemiler ilerliyor, buharlaşırken deniz. Karşıda görünen karaltı, bir bulut mu yoksa bir ada mı ayırt etmek imkansız. Balık yüklü bir ada yaklaşıyor kedilerin beklediği. Balıkçılar ağlarıyla çekiyor sisi denizden, yeniden maviye bürünsün diye rengi. Devasa gökdelen, yanında mantar tarlası gibi görünen binalarla birlikte ortada yoktu. Birkaç köyü içine alabilecek büyüklükte ki cam bina eriyerek kaybolmuş, ardında bıraktığı sis denizine yaklaştıkça belirginleşen kapı, ışık ve ses kalabalığı içindeydi. Kapıdan içeriye adımımı attığımda; sessizlik. Gözlerime beyaz bir perde inmiş merdivenler, koridorlar, duvarlar yok olmuştu. Yerini bildiğim merdivenlere doğru yürüdüm. Koşuşturan ayak sesleri bana doğru yaklaşıyordu. Yok canım saçmalıyorum, kimsenin bana doğru geldiği yok. Seslere doğru giden benim. Her adımımda netleşen, anlamsızlaşan sesler. Birkaç kelime sıyrılıp yükseliyor seslerin arasından. -Yakalanmadığın sürece hırsızlık yapmak serbesttir. Görünmediğin sürece cinayet işlemek serbesttir. Herkes sis bulutunun henüz ulaşamadığı alt katlara doğru ilerliyor. Bütün şehri yutan sis bulutu binanın içine sinmiş insanları siliyordu. Yerin altında otoparklara, mahzenlere sığınan insanlar, bu kaçışla sokaklardan siliniyordu. Yerin sekiz kat altında geniş aydınlık bir koridor, bakışlarım kaybolurken, kendimi arkamdaki duvarla bütünleşmiş buluyorum. Yayılıyorum bütün koridor boyunca her şeyi görebiliyorum. Koridorun ucunda bir çığlık, bir gürültü yükseliyor duvarlara çarparak artıyor. Sesleri yansıtarak çoğaltıyorum. Bir anda varıyorum sesin göbeğine. Işıklar ansızın sönüyor, penceresiz koridor zifiri karanlık. Sesleri görebiliyorum. Evet evet, görüyorum ve bulmak isterken ben de obir ses cümbüşüne dönüşüyorum hiç var olmamış gibi kayboluyorum dağılan sisin içinde. Derinlerde köşelerde yer edinmiş sessizliği sis gibi örtüyorum. Şimdi bütün kelimeleri beyazlığa boğan bir sesle doluyorum. İnsanların kulaklarında çınlamak... Şehri yutup beni memleketime götüren bir sis bu, denizin dalgalarına doğru savuruyor sanki beni. Bir silah sesinin tanımı yapılabilir mi, tarifi nasıldır? Bir kadının çığlığını kelimeler anlatabilir mi? Örtebilir mi? Gördüklerimizin bir önemi yok mu? Seslerle bulabilir miyiz yolumuzu. Derin bir soluktur özlem, söylenecek bütün kelimeler kalabalıkta kulak yoran fısıltılardan ibaret. Dışarıda rüzgar alay ederken gölgelerle, güneş kış uykusuna yatmayı kabullendi. Hissettiğim bu ürperten uğultu, sis gibi ansızın yayılıyor, koridorları, merdivenleri ve şehrin geri kalanını kaplıyordu. Çığlıklarla yükseldi bedenimden gözlerimin yansıması, koyaklar boyunca ilerleyebilirdi fakat buradaki doğal süreç geçitler, köprüler ve tünellerden ibaretti. Dağ başında dereler kulaklarında çağlar yalnız olanın. Nehirler çekirgeler çığlık çığlığadır, yankı yankı çoğalır zihninde. Titreyen mumun alevinde gölge gibi çoğalan sesler, ne kadar çoksa o kadar az. Renkleri bilmek beyazın her tonunu anlatmaya yetmeyecek bir dağ zirvesi kalıyor geriye çocukluğumdan tanıdığım, beyaz bembeyaz."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/sezai-karakoc-a-tanikliklar", "text": "Sezai Karakoç deyince öne çıkan üç kişilikten söz edebiliriz. Şair olarak, düşünür olarak ve siyaset adamı olarak Sezai Karakoç. Bu üç özellik program boyunca birçok açıdan ele alındığını varsayarak; ben burada Sezai Karakoç ile kurduğum öznel ilişkinin detaylarına dair anekdotlar anlatmak istiyorum. İlk tanışma yıllar öncesine ait. 2009 yılına. Bu buluşmaya dair çok şey yok aklımda. Sadece rutin bir tanışma olduğunu hatırlıyorum. Nerelisin, ne iş yapıyorsun gibi bilgilerin yer aldığı bir konuşmaydı. Bu tanışma olmadan önce bir bayram günü Fındıkzade'deki parti binasına bayram konuşmasını dinlemeye gitmiştim. Orada detaylı bir tanışma olmamıştı çok kalabalıktı. Burada, onunla tanışan hemen hemen herkesin onaylayacağı gibi; nezaket sahibi ve kibar bir insan olmasına değineceğim. Bir gün Cağaloğlu'ndaki Derin Han'da bulunan Diriliş Yayınları'dan çıkıp, Fındıkzade'deki parti binasına geliyorduk. Arabaya binecektik, her zaman ön koltukta Üstad otururdu. O gün ön koltuğa beni oturtmuştu. Böyle birkaç kez daha yolculuğumuz oldu. Ben arkada oturabilirim diye ikna ettikten sonra arka koltuğa oturmama izin vermişti. Yine bir gün, Derin Han'daki Diriliş Yayınları'ndan partiye geliyorduk. Sultanahmet tramvay durağına yürüdük. Durağın oraya geldiğimizde yazar Osman Akkuşak bir bankta oturmuş uyuya kalmıştı. Ben Osman Amca Üstadım dedim. Evet dedi ama hiç uyandırmayalım şimdi çok konuşur o, bizi lafa tutar demişti. Oradan sessizce tramvaya geçtik. Bir gün de; yine aynı güzergah üzerinde tramvay yolculuğu yaptık. Tramvay çok doluydu, bindiğimizde bize yakın sadece bir koltuk boştu. Sen otur dedi bana. Ben de siz oturun dedim. Hayır ben ayakta giderim sen otur dedi ve beni oturtturdu. Bu sıralar sanırım yaşı 78 falandı. Yine Derin Han ziyaretlerim sırasında; bir gün mutfakta çay bardaklarını yıkıyordum. Aslında bu işleri yapan her zaman biri olur orda ama o an yoktu ben yıkıyordum. Yanıma geldi, sana mı kaldı işler dedi. Sonra gülerek Necip Fazıl'dan dizeler okudu. Bir yere yazmışımdır diye düşünüyorum ama şu an aklımda yok. Sezai Karakoç ile güzel anlardan birisi de iftar vakitleridir. Onunla iftar yapmak çocukken tuttuğum orucun mutluluğuna götürüyordu beni. Son pandemi yasaklarına denk gelen Ramazan'ı saymazsak, yıllar içinde on kez birlikte iftar yapmışsızdır. İftar saati geldiğinde; yemek siparişi verilir, herkese tek tek ne yiyeceği sorulur ya da önceden kararlaştırılmış bir menü vardır o sipariş edilir. Bazen de Diriliş'e sık gelenlerden biri evden getirir yemeği. Masaya oturunca Üstat herkesin yemeğini kontrol eder. Birine biber verildi ya da pide verildi. O sofrada bulunan herkeste aynı şeyin olmasına özen gösterirdi. Sizin menünüzde eksik bir şey var mı. Bunu mutlaka sorardı. Sonra Yüce Diriliş Partisi'nin alt katında ekonomik durumu iyi olmayan bir aile vardı. Onlara mutlaka her iftar menüsünden gönderirdi. Ve özellikle onlara yemek gitti mi diye sorardı. Mehmet Akif Ersoy'un Taksim'deki Mısır Apartmanı'nda bulunan evi müzeye dönüştürüldü geçtiğimiz yıl. Ben de ziyarete gittim. Sonra Üstadı aradım. Akif'in evinin müze olduğundan bahsettim. Neler var diye sordu. Akif'e ait eşyalar var dedim. Yazısı, gözlüğü, rahlesi vs. Başka neler var dedi aklımda olanları anlattım. Asansör var isterseniz siz de ziyaret edin dedim. Benim şu an gelmem mümkün değil dedi. Sen bir daha ziyaret et, detaylıca anlat bana dedi. Ben de o günden sonra Taksim'e çok çıktım ama açıkçası tekrar ziyaret etmedim. Bazen yarın garantiymiş gibi yaşarız ya. O duygudan olsa gerek. Üstatla telefon görüşmelerim çok eski değil sanırım son üç dört yıldır telefonda görüştüm. Bu görüşmenin ilki ona bir rüya sormak şeklinde oldu. Ona rüyamda Peygamber Efendimizi gördüğümü bunun yorumunu çok merak ettiğimi, sizin de rüya yorumuna dair bir şeyler bildiğinizi düşündüğümü söyledim. Bunun üzerine rüyamı yorumladı. Mahremiyet sınırlarını çok aşmamak için rüyanın içeriğini anlatmak istemiyorum. Ama başka bir rüya, bahsi şöyle; Üstadı görmüştüm rüyamda onu sordum. Ona da yorum olarak; sen bizi hayatında önemli bir yere koyuyorsun, onun işareti demişti. Başka bir gün yüzyüze görüşmemizde de, şöyle bir olay anlatmıştı; bir gün Mustafa Kamalak telefon etmiş, Üstadı rüyasında gördüğünü söylemiş. Bunu anlatırken dedi ki; Mustafa Kamalak'a söylemedim ama rüyanın anlamı çok açık, bizim yanımızda olması gerekiyor demişti. Yine bir gün Fındıkzade'deki Diriliş Yayınları'nda birileri gelmişti. Kahve yapalım dediler. Sonra kim yapsın etsin derken bana teklif ettiler sen yapar mısın diye. Ben de açıkçası çok heyecanlanmıştım. Kahve yapacağım ve Sezai Karakoç içecek. Çocukça bir heyecandır ama gerçek bir heyecandır bu. Ona yakın olanların tanıyabileceği bir heyecan. Neyse kahveyi yaptım içtiler. Ben çıkacağım zaman Üstat dedi ki; uzun zaman sonra içtiğim en güzel kahveydi. O kadar hoşuma gitmişti bu ifade, bir şiir dizesi gibi gelmişti bana. Yayınevi ziyaretlerimin birinde de selfi ne demek diye sormuştu bana. Selfi çekilme hayatımıza o zaman yeni girmişti. Ben de açıklamıştım. Bir de yürüyen merdivene binmekten korkuyormuş. O yüzden Marmaray'a binemediğini söylemişti. Yeni Şafak'tan ayrıldığımda bir yıla yakın işsiz kalmıştım. CV'mi istemişti. Bir yerlere gönderdiler. Sonra bir yerel gazetede Üstadın gönderdiği yer aracılığı ile işe başladım. Ama bu süreçte her geldiğimde soruyordu. Bir gelişme var mı, iş oldu mu vs. Bir gün de şey dedi. Paraya ihtiyacın var mı. Aslında vardı ihtiyacım ama yok dedim. Geçinebiliyorum dedim. O zaman şöyle bir cümle kurdu çok hoşuma gitti bu; yoksa çekinme iste bizden, sende olmadığında biz sana veririz, bizde olmadığında da biz senden isteriz. Bu cümle kurduğu yakınlık açısından bana kendimi çok iyi hissettirmişti. Yine bir telefon görüşmemizde, Fransız şair Mallarme'nin Deniz Meltemi şiirinin Yahya Kemal'i falan çok etkilediğini Sessiz Gemi ve Açık Deniz şiirini bu etkiyle yazdığını söylemiştim. Bu bilgileri onayladı. Ardından Yahya Kemal ile görüşüp görüşmediğini sordum. Bir gün Emirgan'a gittiğinde yukarıda kahvede Yahya Kemal var demişler. Ama ben gidip tanışmamıştım dedi. 2014'te yapılan Cumhurbaşkanlığı Seçimleri'nde Ekmeleddin İhsanoğlu'ndan önce Sezai Karakoç'a teklif götürmüş CHP. Bunu söyledi ama paylaşmayın demişti. Artık hayatta olmadığı için bilinmesi gerektiğini düşünüyorum. Yaşını öne sürerek teklifi kabul etmemiş ama bunun kadar da etkili olan sanırım, durduğu yerin CHP çizgisine uzak oluşudur. Daha önceki konuşmalarında da geçmişti Erbakan'ın CHP ile yaptığı koalisyonu sık sık eleştirirdi. Şiirim hakkında söylediklerini daha önce haber7. com'da yaptığım bir konuşmada söylemiştim. Şiirlerim yayınlanmaya başladıktan sonra bilgi verdim. O da bize de getir vakit buldukça bakarız dedi. Bir gün Akatalpa'da yayınlanan bir şiirimi götürdüm. Dergiyi inceledi, dergi hakkında sorular sordu. 20 yıllık bir dergi olduğunu, solda yer aldığını falan söyledim. Sonra dergiyi inceledi, şiiri okudu. İyi ve değişik, yazmaya devam et dedi. Bir gün konuşurken sigarayı bırakmak istediğimi ama bırakamadığımı söyledim. Sana bir yöntem önereyim dedi. Kendisi bu şekilde bırakmış. Hatta o zaman Cemal Süreya ve bir arkadaşları daha varmış, sigarayı birlikte bırakırlarmış. Sonra geri başlarlarmış. Ben onlara diyordum ben bırakırsam daha başlamam siz bana bakmayın diye. Şöyle bir yöntem önermişti. Sigarayı bırakıp, bir süre puro iç dedi. Puroyu da bir süre içtikten sonra onu da bırak. Bu süreç tabi altı ayla bir yıl arası süren bir zaman. Tabi biraz vücudun nikotin isteyecek. Kuruyemiş falan tüketirsin, kilo da alabilirsin demişti. Bir de Üstadın 88. yaşı dolayısı ile bir yazı yazmıştım. Dibace. net'te. O hafta da ziyaretine gittim. Dışarıda bekliyorduk arkadaşım İbrahim ile. Arabadan iner inmez bizi gördü ve şey dedi; birkaç kişi daha yazmış ama en çok senin yazını beğendim. Yazanlardan biri İsmail Kılıçarslan'dı diğerini hatırlamıyorum. Onların da yazısını beğenmiş. Sonra içeride yazılar hakkında konuşuyorduk bana dedi ki; yalnız biraz kısa yazmışsın. Ben yazıyı Üstadın okuyacağını bilseydim tabii ki de daha uzun bir yazı yazardım. Doğaçlama gelişmişti, içimden geldi ve öylece yazdım. Son olarak onu en son gördüğüm günden bahsetmek istiyorum. Başka anlatacak hikayeler var mutlaka. Bunun için notlarıma bakmam, geçmiş günleri, anıları tekrar detaylıca gözden geçirmem gerekecekti. Bunu yapma imkanım olmadı. İlk aklıma gelen ve öne çıkan olayları anlatmak istedim. Tabi Sezai Karakoç'ta görmekten en çok hoşlandığım duygu; hayata mümince bakış açısı. Bunu üzerinde çok iyi taşıyordu ve bütün hayatı bu mümin duruşunun bir yansıması. Onun bu duruşunun yansımalarını eserlerinde de görebilirsiniz. Firesiz bir Müslüman. Bu çok anlamlı benim dünyamda. Son görüşme vefatından üç gün önceydi; İbrahim Can ile birlikte gitmiştik. Bizim dışımızda iki kişi daha vardı. Nizamettin Aslan ve Yener Yörük. Biraz rahatsızım pencereyi açık unutmuşum dedi. Bu hali vücut diline de yansımıştı. Yemek yiyorlardı bize de dedi, yemediyseniz birlikte yiyelim diye. Biz de tokuz dedik. Sonra yeğeni ağır bir depresyon geçiyormuş, ondan bahsetti ve ona üzüldüğü belliydi. Ardından o hafta toplanan Türk Devletleri Teşkilatı'na geldi konu. Birliğin öneminden bahsetti ama aktif kullanılması gerekir falan dedi. Basında yeteri kadar yer almadığını söyledi. Eğer hasta olmasam bu konunun önemine dikkat çeken bir yazı yazacaktım dedi. Biz de biraz keyifsiz gördüğümüz için yanından erken ayrıldık, bir saat kadar kaldık. Salı günü de vefat haberini aldık. Açıkçası beni sarstı bu ölüm. Yaşı gereği her an beklediğim bir şey olsa da. Bir çok yakınımı kaybetmişim hissi oluşturdu bende. Bunu belki bir gün daha detaylı yazarım. Hayatımda çok ölüm gördüm ama sanki bu böyle olmamalıydı gibi düşünüyorum hala. Her hafta ziyaretine gideceğim bir Sezai Karakoç yok mu artık ya da telefon edip hal hatır soracağım. Bunu henüz kabul edebilmiş değilim. Umarım yerinde rahattır. Allah ondan razı olsun. Büyük bir fikir dünyası bıraktı bize. NOT: Bu yazı Sezai Karakoç ile görüşmelerden bir bölümünü ele almaktadır. 1988 Ordu doğumlu. Şu an İstanbul Üniversitesi'nde öğrenci. Önce Yeni Şafak Gazetesi'nde, daha sonra bir yerel gazetede çalıştı. Şiirleri Ay Vaktı, Gülbahçesi ve Akatalpa dergilerinde yayınlandı."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/siir-m-sik-den-baska-turlu-m-sik-dir", "text": "Makalemizin başlığını ve içeriğini oluşturan bu cümle sözün darasını alan usta şairimiz Yahya Kemal Beyatlı'ya aittir. Tanzimat sonrası şairler arasında Öz Şiir veya Halis Şiir yolunun en güçlü şairi olan Yahya Kemal Beyatlı 2 Aralık 1884 yılında Üsküp'te doğmuştur. Yahya Kemal, divan şiirinde şekil mükemmelliği bakımından en büyük parnasyen şiirleri gölgede bırakacak mısra ve beyitler bulunduğunu daha Paris'teyken sezer. Şair divan şiirine seçici beğenici gözlerle bakmış sonraları da divan şiirinden etkilenerek yazdığı Gazel, Şarkı, Musammat tarzı şiirleri Eski Şiirin Rüzgarıyla kitabında toplamıştır. Yahya Kemal'in bu şiirleri divan tarzının 20. yüzyıldaki son gelişmesi olarak sayılabilir. Şiirleri baştan sona hareket ve ses halindedir. Şairin dileği, bir geleneği devam ettirmek ve eski şiiri, yeni bir estetik içinde yaşatmaktır. Şair şiir üzerine görüşlerin bildirirken üç şey yapmak lazımdı der. Evvela kollektivitenin lisanından şiir yaratmak. Bir şiir ancak bu şartla kollektiviteye hitap eder... Ben istiyordum ki Türk şiiri herkesin lisanıyla yazılmış olsun. Türk'ün hançeresine uygun bir ahenk içinde kullanılmış kelimelerle bir şiir yaratılsın... İkinci gayem, Türk şiirini halis olmayan u znsurlardan kurtarmak ve ona asıl unsuru olan ritmi bahşetmektir. Şiirin asıl maddesi ma'na değil lafızdır... Kelimelerin hususi bir ahenk husule getiren terkibinden şiir doğar. Burada en mühim olan unsur mısradaki ahenk dalgalanmalarıdır... Üçüncü gayem, sentetik şiir yapmak. Bizim şiirde beyitler vardı, hakiki manzume yoktu. Hakiki manzume, muhtelif kısımları birbirini tamamlayan bir bütündür, bir bestedir. Şaire göre bir şiirde söylenen değil, söyleyiş önemlidir. Şiir: Musıkiden başka türlü musıkidir... Şiirde nefes ve ses iki esaslı unsurdur. Mısraın ayakları yerden kopmazsa ve uçmazsa... kulağı bir ses gibi doldurmazsa halis şiir değildir. Nihad Sami Banarlı, Kendi Gök Kubbemiz kitabının tanıtım yazısında, Büyük şair şiiri önce birtakım sesler halinde duyuyor; sonra bu sesleri en iyi ifade edecek mısraları söylüyor; böylelikle, onun şiirleri, Türk dilinde, tam bir ses ve söz anlaşması halinde terennüm ediliyordu. Bu şiirlerin, büyük bir kısmının bu yoldaki söylenişleri, bir gün bir sinema şeridi gibi, gözle görülecek şekilde, elimizdedir: Her şiirin nasıl başladığı, nasıl işlendiği ve en son şekline nasıl vasıl olduğu, bu şiirlerin, sıraya konulan çok sayıda müsveddelerinde ayan beyan görülmektedir, demektedir. Yahya kemal'in şiirleri dil ve biçim yönünden üç kısımda toplanır. A- Yirminci yüzyıl Türkçesiyle söylenmiş şiirler, Kendi Gök Kubbemiz adlı şiir kitabında toplanmıştır. Kendi Gök Kubbemiz adlı kitabında bir araya getirmiştir. başlıkları altında ve üç grupta toplanmaktadır. Kendi Gök Kubbemiz, ifadesi Yahya Kemal'in arayışında ulaştığı en önemli neticelerden birini işaret eder. Bu kendimiz olmak, kendimiz kalmak düşüncesi şeklinde ifade edilebilir. Kendi Gök Kubbemiz, bizi biz yapan tarih, dil, kültür, gelenek, sanat ve inançtır. Yahya Kemal, şiirleri üzerinde, yıllar yılı işleyerek onlara dil ve söyleyiş bakımından en mükemmel hali vermeye çalışan şairdir. Usta şairin şiirlerinde Paul Verlain'nın Musıki her şeyden önce musıki sözünün tesiri büyüktür. Şiiriyet Yahya Kemal şiirinin en önemli öğelerinden birisidir. Şiiriyeti de daha çok musıki ile elde etmeye çalışmıştır. Her mısraını halis şiir anlayışına en uygun bir musiki cümlesi halinde söylemek için, şiirlerini dünya tarihinde nadir görülmüş bir sabırla işlemiştir. Yahya Kemal, lisanın duyguları ifade edecek bir zenginlik göstermesi gerektiği fikrindedir. Şiirin dili duyguları dile getirecek güçte ve zenginlikte olmalıdır ki bir edebiyat meydana gelebilsin. Onun şiir anlayışı ile lisan anlayışı örtüşür. Yani öz Türkçeyle az fakat öz şiir yazmak. Ona göre iyi şairler az şiir söyleyen, sözün darasını alan şairlerdir. Az şiir söylemek, sözü oldukça tasarruflu kullanmayı gerektirir. Gereksiz söz kalabalığına müracaat edenler kuş gibi ötmekten ziyade, gürültü çıkarırlar. Yahya Kemal'e göre şiirin doğuşu için şöyle der:şiir kalpten geçen bir hadisenin lisan halinde tecelli edişidir; hissin birden bire lisan oluşu ve lisan halinde kalışıdır. Düşündüklerimizi vezinle ve lisanla ifade edişimiz şiir değildir. Deruni ahenk ile ifade edilmişse şiirdir. Şaire göre şiiri şiir yapan en önemli öğe musıkidir. Dolayısıyla şiirdeki ahenk, ses, ritim, deruni ahenk, musıki sayesinde ortaya çıkar. Şiirin gerçek manası ve değeri, onun meydana getirdiği ahenk ve ritim seviyesine bağlıdır. Şair ritim sözcüğünü deruni ahenk tabirini daha iyi anlatmak gayesiyle tercih ettiğini belirtir. Bu nedenle şiir ancak saf şiir olabilir. Saf şiirin kaynağı deruni ahenktir. Bunun da şiire musıki akışını vermesidir. Bu kavramı ilk kez kendisi kullanmıştır. Yahya Kemal deruni ahenki şiir için vazgeçilmez olarak görmektedir. Şiirde deruni ahenk'e ulaşmak için kelimeler ne eksik ne de fazla olmayacak biçimde belirli bir istifle bir araya getirilmelidir. Halis Şiir'de bir manzume mukadder ve değişmez bir terkiptir. O manzumeyi bütün musıki akışıyla anlamak, duymak, benimsemek ve ondan sonra okuyabilmek iyi okumanın yegane yoludur. Yahya Kemal, iyi şiiri ifade etmek için halis şiir ifadesini kullanır. İyi, sağlam şiir, halis şiirdir. Ve bu şiirin bulunmadığı elde edilemediği yerde ise sahte şiir ortaya çıkar. Sanatçıya göre okuyucu bir şiirin sahte veya halis şiir olduğunu okurken hisseder. Şiire şairin ilave ettiği bir şey varsa o da musıkidir. Bu musıkiye fazla veya eksik bir ses ilave edilemez. Şiir musıki ilişkisi Yahya Kemal'in üzerinde hassasiyetle durduğu bir ilişkidir. Onun, şiirde aradığı musıki daha çok nağme kelimesi ile ifade edilebilecek bir ahenk vasıtasıdır. Bu nağmeyi ifade etmek için vezin ve lisan ancak ve ancak bir alettir. Deruni ahenk 'ten yoksun, mısralarında musıki hissedilmeyen manzumeyi nesir olarak değerlendirir. Şiiri; nesirle, musıkiyle veya başka sanatlarla karıştıranlar bu ayrımın farkına varamadıkları zaman şiiri asıl mecrasından çıkarmışlardır. Halbuki şiir nesirden bambaşka bir hüviyettedir. Musikiden başka bir musikidir. Onun şiir dünyası, bazen özenilen, bazen duyulan gizli bir musıki ile doludur. Şair, ölümü bile bir musıkinin bitişi gibi değerlendirdiğini rubainin dizelerinde görebiliriz. Bir bitmeyecek şevk verirken beste / Bir tel kopar, ahenk ebediyen kesilir. Şiiri musıkinin kardeşi sayar. Manzume, lisanın bestelenmiş halidir. Şiirine musıki ilave edememiş olanları şair değil nasir olarak değerlendirir. O gerçek şiiri mısra mısra bir beste olan manzume diye tanımlar. Ona göre şiir, nazım sanatı olduğu için güfteden önce bir bestedir. Mısralarında nağme hissedilmeyen bir manzume sadece bir güftedir ki, onu nesir sahasına atarız. Mısra mısra bir beste olan manzume ise asıl şiirdir diyerek şiirde musıkiyi önemsediğini belirtir. Şiir gibi bir ritim sanatı olan musıkinin notası vardır. Yeknezarda zannedilir ki bu nota şaşmaz ölçüttür. Maamafih, her muganninin okuyuşu ve her çalanın çalışı yine şahsidir ve ayrıdır. Musıki de teganni eden ve çalan notadan, yani eserin asıl hüviyetinden bir milimetre ayrılmaz. Beste bir sanat eseri ise onu okumak yahut da çalmak da ayrı bir sanat eseridir. Ancak bu ikinci sanat eserinde mükemmeliyetin yegane şartı bestenin hüviyetinin eksiksiz ve fazlasız ifadesidir der. Yahya Kemal'in şiirde iki esaslı unsurdan biri olarak gördüğü ses ve nefes mısradan yayılan ve akıcılığı sağlayan bir sestir. Şiir en hafif bir kulağı bir ses gibi doldurmazsa halis şiir değildir. Mihriyar adlı şiirinin ilk dörtlüğünde bu ahengi bulabiliriz. Şairin başlı başına Ses adlı şiiri vardır. Bir sanatçının şairlik kudretini elde edebilmesi için yeteneğin yanında edebi terbiyeden geçmesi gerektiğini düşünen Yahya Kemal, her sanatta olduğu gibi şiirde de vukufun doğuştan değil, zamanla elde edilebileceğine inanır. Dilin sanat işlevi vardır. Yahya Kemal'de dil estetiğini sağlayan önemli unsur, sözcük seçimi ve bu sözcüklerin birbiriyle ilişkisidir. Şair sözcüklerin çağrışım imkanlarından ve karşıtlık ilişkisinden yararlanmıştır. Diğer bir unsur ise musikidir. Nihad Sami Banarlı, şair şiir anlayışını Şiir, ritmin lisan haline gelmesi yani söyleyişin bir musıki cümlesi olabilmek sırrına ulaşmasıydı şeklinde özetlemiştir der. Yahya Kemal'in şiirlerini musıki açısından dikkat aldığımızda birçok metinde açıkça dikkati çeken ve insanın kulağını dolduran bir musıki ile karşılaşırız. Şair şiirlerinde musıki ahengi üç yola gerçekleştirir. İlki tekrar; yani şiirlerinde sözcük, sözcük öbeği, mısra ve nazım birimi tekrarlarına yer verir. İkincisi; asonans ve aliterasyon, üçüncüsü; vezin, kafiye ve rediftir. Şair sözcükleri birleştirirken sözcüğün ilk anlamından başka çağrışım zenginliğinden de yararlanmıştır. Süleymaniye'de Bayram Sabahı şiirinde Yahya Kemal sözcüklerin çağrışımsal özelliğini kullanarak, camiye insanların sadece namaz kılmak için değil, cami avlusunda duyulan ayak ve kanat sesleriyle, Türk milletinin yürüyüşünün sesleri çağrıştırılmıştır. Duyulan gökte kanat, yerde ayak sesleridir. Şairin bazı şiirlerinde karşıt anlamlı sözcükleri seçip kullanarak karşıtlık ilkesinin doğurduğu gücü görebiliriz. Yine anlatım gücünü artırmak için ikilemeler kullanmıştır. Şair Mehlika Sultan başlıklı şiirinde mısra tekrarlarını görebiliriz. Asonans ve aliterasyondan yararlanarak metnin şiiriyetini zenginleştirmiştir. Açık Deniz adlı şiirinde denizi tasvir ederken kalın ünlülerin çok kullanıldığı sözcükler seçilip bir araya getirilmiş Denizin gürültüsünü çağrıştıran bir ses yapısı ortaya çıkmıştır. Baktım ve anladım ki o ejderdi canlanan. Sonsuz ufuktan ah o ne coşkun gelişti o! Yelken, vapur, ne varsa kaçışmış limanlara, Yalnız onundu koskoca meydan ve manzara! Yalnız o kalmış ortada, asi ve bağrı hun, Yahya Kemal Ok başlıklı şiirinde hece vezniyle diğer şiirlerinde aruz vezniyle ahenkli mısralar söylemiştir. Tanpınar'a göre Yahya Kemal in aruz vezni tercih etmesinin nedeni aruzun dile sağladığı plastik yumuşaklık ve şekil alma kabiliyetidir. Aruzu tercihinin bir başka sebebi şiirin ona irticalen, tabi olarak aruzla gelmesidir. Aruz vezni musıkiyi kısaltılmış, uzatılmış sakin ve hareketli hecelerin düzenli münavebesine dayanarak sağlar. Aruz vezni şiire ritim, ritim de beraberinde musıkiyi getirir. Şair şiirlerini aruz vezniyle yazmış olup kullandığı dil ise dönemin yaşayan Türkçesidir. Serbest yazdığı az sayıda şiirinde vezin kullanmamasına rağmen, ses tekrarları ve birbirine uyumlu kelimelerle şiirlerine ses ile ahenk kazandırmıştır. Seslerin kullanımı tesadüfi değildir. Ses başlıklı rubaisinde, şair duru ve kesintisiz bir Türkçeyi, aruzun eşiz ahengine taşımıştır. Yarab bana bir ses yaratan kudreti ver diyerek gelenekten geleceğe akan temiz Türkçenin şiire yansıyan lirizmini, uzun bir aradan sonra tekrar ses ve sözün kudretini çok başarılı bir şekilde kullanarak en güzel numuneleri bizlere sunmuştur. Şiirlerinde musıki ahengi sağlayan diğer ses unsur kafiyedir. Şair Şiirin uzviyetinde kafiye kuşta kanat gibidir diyerek kafiyenin önemine vurgu yapar. Bir diğer unsur rediftir. Şaire göre redif, şairin zeka derinliğini ve muhayyele genişliğini gösteren en iyi örnektir. Hem ek hem de sözcük halinde redif kullanmıştır. Yahya Kemal musıki ve şiirin ahenk noktasında, bir birliktelik kurmasını sağlamıştır. Şair sese önem vermesi nedeniyle şiirleri, musıki ve şiir ilişkisinin delili özelliğindedir. Şairin Deniz Türküsü şiirinde musıkiden izler görülür, Tanpınar, bununla ilgili olarak; Yahya Kemal, Deniz Türküsü ile Türkçenin pek az bilinen bir tarafını lugatın kamusundan çıkartmış oldu; bize dilin musıki ve nüans kabiliyetleri halinde yeni ufuklar açtı. Filhakika bu manzume, şiirin mahiyetini hiç kaybetmemek şartıyla ancak musıkinin verebileceği hazların içinde başlayıp biten bir eserdir. Kaplan ise, Yahya Kemal'de şiirin her şeyden evvel bir dil musıkisi olduğunu düşünür. Yahya Kemal'in şiirlerindeki musıki iki yönüyle el alınır. Şiirlerindeki musıki ve şiirlerine konu edindiği musıki. Yahya Kemal şiirlerinde musıkiden izler hep vardır. Itri, Eski Musıki, Mevsimler, Kar Musıkileri, Akşam Musıkisi, Mohaç Türküsü, Hayal Beste, Deniz Türküsü, Gece Bestesi, Güftesiz Beste, Karnaval Ve Dönüş, Hüzün Ve Hatıra, Altor Şehrinde şiirlerini sıralayabiliriz. Bazı şiirlerinin başlığında bazen bir mısrada bazı şiirlerinde de tamamına hakimdir. Denizden ve dağdan gelen hüzne kandık, Yahya Kemal Türk musıkisi konusunda iyi bir dinleyici olduğu kadar teorik bilgiye de sahiptir. Şiirlerinde Türk müziğinde önemli yeri olan bestekarların isimlerine de yer vermiştir. Şair şiirlerinde bestekarlara yer vererek şiirlerinde, derinlik kadar mana ve kültür zenginliği sağlamıştır. Türk musıkisinin izlerini aşağıdaki örneklerde görürüz. Türk müziği şairin şiirlerinden faydalanmış ve birçok şiiri bestelenmiştir. Örneğin dönemin büyük bestekarlarından Münir Nurettin Selçuk tarafından Rindlerin Akşamı, Rindlerin Ölümü, Bir Başka Tepeden, Endülüs'te Raks, Gece, Mahurdan Gazel, Sessiz Gemi, Çamlıca Gazeli, Çubuklu Gazeli, Yeniçeriye Gazel adlı şiirleri bestelemiştir. Cinuçen Tanrıkorur tarafından, Süleymaniye'de Bayram Sabahı, Ses rubaisi, Kar Musikileri adlı şiirleri bestelenmiştir. Bu yazdıklarımızdan daha fazla şiiri bestelenmiştir. Burdan da anlaşılıyor ki Yahya Kemal'in şiirleri hem biçim hem mana yönünden Türk musıkisinden izler taşımaktadır. Şiirleri iliklerimize kadar dolmuştur. Örneğin Sessiz Gemi, Rindlerin Akşamı gibi şiirleri hafızalara işleyen, ılık meltemler gibi ruhları ürperten geniş nefesli şiirleri yıllarca okunmuş dinlenmiştir. O bizim dilimizi bulmuş, bizi ve bizden olanı terennüm etmiş milli şairimizdir. Yahya Kemali şiirleri dilden dile dolaşmakta, kolayca ezberlenebilmektedir. Bunun nedeni musıki ve şiirindeki ses dir. Bu edebi miras Türkçeyi sevenlerin dilinde unutulmaz dizeler olarak kalacaktır. Milletimizin diline, sanatına yaptığı büyük hizmetleri düşünerek usta şairi sevgiyle, hürmetle, rahmetle anıyoruz. Yahya Kemal 1 Kasım 1958 tarihinde İstanbul'da vefat etmiştir ama şiirleri bizi bırakmamıştır. Yahya Kemal'i Kendi Gök Kubbemiz kitabından Rindlerin Ölümü başlıklı şiirinin son dörtlüğü ile yad edelim. Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter. Her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter. Şiirler 1969 Basımı Kendi Gök Kubbemiz adlı kitaptan aynen alınmıştır. Beyatlı, Yahya Kemal. Edebiyata Dair. İstanbul,1971.366 s. Beyatlı, Yahya Kemal. Kendi Gök Kubbemiz İstanbul,1969.166 s. Gaddar, Zeliha. Yahya Kemal'de Dil Estetiği. İnternational Periodical For The Languages, Hacettepe Üniversitesi Almanca Biyoloji Öğretmenliği'nden mezun oldu. Aynı üniversitenin Fen Fakültesi Sistematik Zooloji Bölümü'nde yüksek lisans yaptı. TÜBİTAK Deniz Bilimleri Çevre Araştırma Grubu'nun projelerinde araştırmacı olarak çalıştı. Şiirleri halen Edebi Kültür Dergisi sitesinde yayınlanmakta."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/siirden-kacmaya-calisan-siire-direnen-oykuler", "text": "Muhammet Erdevir'in Kadran Yayıncılık'tan çıkan Son Gül İçin Prelüt adlı öykü kitabı içindeki farklı tema ve anlatım teknikleriyle ve elbette adıyla dikkat çeken bir kitap oldu. İçinde 19 öykü olan bu kitap en çok şiirsel üslubuyla dikkatimi çekti. Öyküler, yalnızlık, yenilgi, aşk ve bekleme konularına yoğunlaşmış. Bu okuyucuda ruhsal açıdan bir kıpırdamayı sağlıyor. Eğer bu konularla alakalı bir derdiniz varsa ki derdi olmayan yoktur muhtemelen- bu kitap tam da size göre. Çünkü yazar, bu derdini çok güzel anlatıp sizin de duygularınıza tercüman oluyor en klişe tabirle. Siste Kerem: Yakın Şiir, Uzak Aslı adlı ilk öyküsünde anlatım iç monolog ve dış ses tekniğine yaslanır. Bu öyküde bekleme/beklenti şiirsel bir dille ifade edilmiş, bu ifade biçimiyle öykü, okuru içine çekerken bir kitapseverin de hikayesine tanık oluruz. Öyküde dikkat çeken bir diğer husus da atmosferinin sıcaklığı ve yazarın bilinçli olarak başvurduğunu düşündüğüm söz sanatları. Şüphesiz bunlar öyküye derinlik ve kolay okunurluk katmış. Bu cümleden de anlaşılacağı gibi yazar Erdevir, bu anlatım biçimini bilerek tercih etmiş. Bazı öyküler tahkiyeden uzaklaşıp deneme türüne yaklaşır. Birkaç öyküsü hariç diğer öykülerde bunu görürüz. Bu, sanırım yazarın dile olan hassasiyetinden kaynaklanıyor. Benim en sevdiğim öykülerinden biri Hafifleyen Önce, Çoğalan Sonra adlı öykü oldu. Bu öyküde tahkiye geleneği ustaca kullanılmış. Tutarsız, ciddi olamayan, hayatı hafife alan bir adamın hikayesi anlatılmış. Her ne kadar kahramanımız hiçbir şeyi ciddiye almıyor gibi dursa da aslında onun bir yüreğinin olduğunu ve o yüreğinde büyük bir acının yaşandığını fark ediyoruz. Belki de bu günümüz bireyinin de en çok bildiği veya şahit olduğu bir durumdur. Dışım gülerken içim kan ağlıyor klişesinden ziyade ruhumuzda yarım kalan duyguların hikayesidir bu. Tahkiyenin en çok hissedildiği öykü Firari adlı öyküyü olduğunu belirtmekte fayda var. Bu öyküde tasvirler de çok güçlüdür. Bu açıdan Firari öyküsü Hafifleten Önce, Çoğalan Sonra öyküsüne benzer. Aşk her öyküde alt tema olarak var. Birbirine sevdalı bir aşk değil bu. Tek taraflı, platonik bir aşk söz konusu. Bu aşklar bir iç geçirme olarak çıkar karşımıza. Dolayısıyla da bir kavuşmadan bahsedemiyoruz. Kitaba adını veren Son Gül İçin Prelüt öyküsü aşk teması etrafında şekillenir. Sevgiliye bir haykırış gibidir bu öykü. O yüzden teknik olarak da mektuba benzer. Buradaki atmosfer mektup türünü anımsatması açısından da deneysel bir öykü izlenimi verir. Öykülerin bazılarında şairlerden birkaç dizelik alıntılar yapılmış. Bu, sanırım yazarın da şiirle olan bağından veya yazarın şiire olan yatkınlığından, daha doğru bir ifadeyle yazarın şairliğinden kaynaklanıyor. Öykülerin çoğunda rüya, hayal alemi, dalgınlık gibi soyut konular da varlığını gizlice sürdürür. Öyküde gizlenen şiirler gibi bu konular da bir şekilde örtük olarak karşımıza çıkar. Beni en çok etkileyen öykülerden biri de Ateşten ve Dumandan adlı öyküydü. Bir işte dikiş tutturamamış Halit Bey'in hüzünlü öyküsü. Melodrama düşmeden, içimize dokunan bir öykü yazmış Muhammet Erdevir. Bu öykü anlatım biçimi ve tahkiyedeki başarısıyla diğer öykülerinden ayrı bir yerde konuşlanır. Dil yalın ve doğaldır. Bu üslup, öykünün atmosferini gerçekçi kılmış. Halit Bey ömrünün son günlerini yaşamaktadır. Hırçın, asabi ama zaman zaman da şakacı tavırlar takınır. Ölüm ona yaklaştıkça hayata, ailesine ve çevresine karşı karmaşık duygular içine girip üzülür. Sonra bu üzüncünü bir latife ile def eder. Bu belki birçoğumuzun gördüğü bir durumdur. Ailemizden birinin hasta yatağında olması hem büyük bir yük hem büyük bir keder hem de ifade edilmesi güç bir yaşama biçimidir. Hasta kırılgan ve üzgündür çoğu kez. Zaman zaman yaptığı şakalar evlerimize neşe katar. Halit Bey aslında tam da böyle bir kahraman. Yazar bu ev halini çok güzel bir cümleyle ifade etmiş. Öykülerde birinci ağızdan anlatım, ikinci ağızdan anlatım ve hakim bakışla anlatımlara başvurulmuş. Bu açıdan yazarın bu anlatım yöntemlerinin tümünde başarılı olduğunu söylemek sanırım yanlış olmaz. Birtakım İncelikler adlı öykü dert edindiği konu bakımından önemli bir hikaye. Öyküde günlük sorunlara, işsizliğe, yoksulluğa değinilmiş. Hayal ile gerçek, rüya ile kabus, somut ile soyut'un iç içe olduğu bu öyküde iç monolog anlatımdan yararlanmış yazar. Bunu yaparken de döngüsel bir anlatım tekniğine başvurulmuş. Bu açıdan kitabın önemli öykülerinden biri olarak yerini alır bu öykü. Bazı öykülerde türkülerin ezgisi değer kulaklarımıza. İçimiz çiçeklenir. Okuduğumuz, bu türkülerin hikayesinden ziyade, söz konusu türkülerin öyküde fon olarak kullanılmasıdır. Aynı şey alıntılanan dizeler için de geçerlidir. Burada güdülenen temel amaç ahenk olsa gerek. Muhammet Erdevir'in öyküleri tahkiyeden sıyrılmış, deneme türüne yakın öykülerdir. Bu yönüyle okuyucuya farklı bir okuma tecrübesi yaşatacağını düşünüyorum. Ekim 1989 Nizip doğumlu. Türkçe Öğretmeni. Öykü ve yazıları, Varlık, Notos, Heceöykü, Muhayyel, Mahalle Mektebi, Edebiyatist, Edebiyat Nöbeti, Dergah, Türk Edebiyatı, Mavi Yeşil, MEB Ya/da, Geçerken dergilerinde ve bazı internet sitelerinde yayımlandı. Korkunç Beyaz adlı öykü kitabı İz Yayıncılık'tan çıktı."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/siraze-ve-sakli-mektuplar-uzerine", "text": "Yazıma Şiraze'nin mektubundan cümlelerle başladım. Uzun zamandır takip ettiğim bir isim Şiraze. 2000 yılında Ay Vakti dergisiyle tanış olup o günden beri aynı dergide istikrarlı bir şekilde yazan bir kalem. Bu konuda Ay Vakti' ni özellikle takdir etmek gerek. Günümüzdeki edebiyat dergilerine baktığımızda kapakta hep belli başlı isimlerin sıralandığını görürüz. Belli isimlerin belli dergilerde istikrarlı bir şekilde yazması iyidir elbette ama her sayıda en az iki yeni isme de yer verilmeli diye düşünüyorum. Nihayetinde dergiler de edebiyatın laboratuvarıdır. Gençlere el vermek, yol yordam öğretmek, onların içindeki cevheri açığa çıkarmak da ilke edinilmeli. Genç yeteneklere sırtını çevirip kibirli hal takınan, lobileşen dergilere bu doğrultuda pek sıcak bakamıyorum. Ay Vakti, Şiraze'nin içindeki cevhere zemin hazırlamasa böylesi güzel mektuplardan habersiz olacaktık. Dergiyi elime alır almaz önce Şiraze'nin mektubunun olduğu sayfaya gidiyordu elim. Şiirsel dil, lirizm, arayış, egzotik tatlar, yol hali, yoğun duygulara eşlik eden farklı mekanlar, genel kültürle, gelenekle, telmihlerle harmanlanmış cümleler beni kendine çektiğindendi bu öncelik. Bunu derginin Genel Yayın Yönetmeni Şeref Akbaba ile paylaştığımda Şiraze'nin aynı zamanda Naz Ferniba olduğunu söyleyince şaşırmıştım. Aynı dergide Şiraze adıyla yer alan mektupları \"Saklı Mektuplar\", Naz Ferniba adıyla yer alan öyküleri de Zemheri\" adı altında Ay Vakti tarafından kitaplaştırıldı. Şiraze, mektuplarında hayatın inişlerini çıkışlarını, hüznü, sevinci, aşkı, sevgiyi, yol halini kendi yatağını bulan evrensel bir nehir gibi akıtır. Evrensel nehir diyorum çünkü mektuplarında diyar diyar gezdirir okuru. Ankara'yı kendine merkez seçip oradan başlayarak dünyanın değişik noktalarından Şiraze'ye seslenir Saklı Mektuplar' da. Prut kenarına götürür, Morovya tepelerine çıkarır, ayaklarımızın altından Elbe Havzasını kaydırır, Manş'tan Kuzey Buz Denizine mevc büyütür, sırra kadem çekmek ister gibi And Dağlarının gerisine çeker sizi. Tren vagonlarına binip Jakarta'yı, Fatsa'yı, Varto'yu, Mogadişu'yu elinizle koymuş gibi buldurur. Hudutları, çekilmiş kan olarak görür Cizre'de. Nil'in hırçınlığını, Zerefşan'ın kırgınlığını, Amur'un haşinliğini hissettirirken her gittiği yerde bir nehir kenarında konaklatır okurunu. Elbruz'da buz zamanı bekletip Malkar'dan yayılan bir efsaneyi duyurur titrek sesiyle. Frunze'ye Tibet yaylasından inen baharı, Asya steplerini bölen trenleri, Selenge'ye kavuşan Tuul'u; velhasıl birçok dağı, ovayı, vadiyi, nehri, şehri, ülkeyi mektubuna konuk eder. Yazarın birkaç dil biliyor olması, birçok ülke görmüş olması ve yaptığı doktora çalışmasının onun kalemine zenginlik kattığını söyleyebiliriz. \"Kim olduğunu görebilmek için kimilerine yazmak, kimilerine konuşmak, kimilerine çizmek, kimilerine enstrüman çalmak, kimilerine şarkı söylemek düşer. Naz'ın da bahtına yazmak düştü.\" diyerek yazma serüvenini kendi var oluşunu anlamlandırma yazgısı olduğunu vurgular bir söyleşisinde. Kendini bulma arayışında olan yazar aynı zamanda bulunmayı da isteyen yanını vurgular. Mektuplarındaki \"yalnızlık\" vurgusu da altı çizilesi bir ruh halidir. Kendisiyle yapılan bir söyleşide suyun kabın rengini alması gibi Şiraze de Şiraze'sinin rengine boyandı zaman içinde ve külliyen onunla bütünleşti. Hz. Ali'ye atfedilen manidar bir söz vardır. \"İnsanı tanıyan yalnızlaşır.\" Şiraze de bu süreçten geçti, der. İşte bu hal, onun mektuplarına da sirayet etmiştir. El'an Şiraze gün yüzünü dönerken geceye, tırmanıyorum içimdeki Altay'a; ben hep tırmanıyorum Şiraze. Tırmandıkça dikleşiyor yokuşlarım, annem düşüyor aklıma bir ara. Annem Şiraze, hep uzağımda. Bir gelse diyorum. Sanki bitecek yorgunluklarım, işte o an başlayacak evcilik oyunlarım. El'an Şiraze, herkes evine çekilirken sevilmediğimin altını çiziyorum koyu kırmızı bir kalemle; sevmek de sevilmek de benim bir türlü içinden çıkamadığım. Altını çizdikçe belirginleşiyor yalnızlığım; yalnızlık Yusuf'un kuyusu, içine düşen ben Şiraze. Bazen kendine yöneltilen eleştiri buluruz satırlarında. İnsan olan hem anlar hem yapar, dediler. İnsan olan hem anlar hem yapar hem de teslim olur dediler, dediler Şiraze. Ben'in anlamayışına, ben'in yapmayışına, ben'in teslim olmayışına öfkeliyim Şiraze. Aşk hikayesini farklı mekanlarla bütünleştirerek anlattığı için bir resim etkisi bırakıyor okurda adeta. Mektuplarda anlatılan duygu yoğunluğu kadar mekanların da altı çizilmelidir bu hususta. Başıma doladığım sarı yazma memleket kokulu. Prut kenarındayım; bakıyorum akışına, sarı yazma başımda diyor bana.\"hayattan kaçanlar bende boğulmaya gelir.\"Şiraze, ne gam yetemem sana, ne bana, ne dualarından adım düşmeyen canana. Ürperdi tenim, kılıç keskin Şiraze. Kimsenin umursamadığı dik bir kayadan başkası olamadım. Kayaların da kırılabileceğini hiç düşünmüyorlar Şiraze. Aşkı tanımlamaktan ziyade aşk halini yaşayan ve yaşarken hissettiklerini aktaran bir kalem. Cinnah'ta kış donardı, ben donardım Şiraze. Ellerimin çatlaklarından akan kan canımı yakardı; eldiven taksam Şiraze sanki hep kış kalacaktı. Kış bana gelir, ben kışa karşı dururdum; o güler ben somurturdum. Bir salep sıcaklığında Şiraze, aşkı unuturdum. Şiraze'nin hayat yolculuğunda değişen ama tutarlılığını koruyan bir nehir öykü misali mektupları buluruz Saklı Mektupla'da. Her mektubunun ayrı bir romanı yazılabileceğini söyleyen yazara bu doğrultuda Şiraze'nin nehir romanlarını da yazması temennisiyle diyorum."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/son-donem-hattatlarinin-piri-hamid-aytac", "text": "-Oğlum al şu parayı git karpuz al dedi. Ben de içimden: -Babam da tam zamanının buldu dedim. Çünkü aklım yazmakta olduğum yazıda kaldı. Parayı aldım yolun yarısında, para elimde olduğu halde, zihnim yazıyla meşgul olduğundan parayı kaybettim zannıyla geri döndüm. Tam evin kapısı önünde paranın avucumda olduğunu hatırladım. Tekrar dönüp, karpuzu alıp eve geldiğimde, peder bana çıkışarak. -Niçin geç kaldın dedi. Ben de: - Efendim, parayı düşürdüm de, aramak için geri döndüm ve yarı yolda parayı buldum, bunun için geç kaldım dedim. Hattat Aytaç 1897'de Diyarbakır'da doğuyor. İlk eğitimini Diyarbakır Ulu Camii'ndeki sıbyan mektebinde yapıyor. Buradaki hocalarından Mustafa Akif Tüten büyük feyiz kaynaklarından. Sonra askeri rüştiye. Burada da öğrencilere yazı dersi veren ve hattat olan Vahid Efendi çok etkili oluyor. Okullarına resim dersi vermeye gelen Yüzbaşı Hilmi Efendi'den resim yapmayı ve Fransız tarzı yazı yazmayı öğreniyor. Okul bitince idadiye geçiyor. Abdüsselam Efendi adlı bir yazı hocasından Sülüs yazısını meşk ediyor. Sonrasında İstanbul'a gidiş. On yedi yaşındadır hattat. İlkokula yazı öğretmeni olarak girmek için sınav yapılıyor. Sınavı kazanıyor ama yaşı küçük olduğundan önce alınmak istemiyor. Zorlu mücadeleden sonra Haseki'de Gülşen-i Maarif adlı okulda öğretmenliğe başlıyor. Öğrenciler arasında seviliyor ve onları yazı hususunda geliştiriyor. Harbiye Mektebi Matbaası Hattatlığı sınavını kazanarak burada hattat oluyor. I. Dünya Savaşında Almanya'ya Erkan-ı harbiye Harita dairesinde hattatlık yapıyor. Burada çalıştıktan sonra istifa ederek serbest çalışmaya başlıyor. Hattat Hamid Aytaç hem Osmanlı'yı hem cumhuriyeti yaşamış. Her daim duruşundan ve ilkelerinden bir milim sapmamış. Hani meşhur bir söz vardı ya, Kur'an Mekke'de indi, Mısır'da okundu, İstanbul'da yazıldı. En güzel hatlar, yazılar hattatlarımızın kaleminden dökülmüş. Hattat Hamit Aytaç'ın kaleminden nice güzellikler döküldü kağıda. Hat, ebru, musiki, şiir, mimari... Buna benzer birçok uğraş alanı ancak bütüncül bir medeniyet perspektifinde anlam kazanır. Bunların gün yüzüne çıkması, sanatçıların zihninden çıkıp toplumla buluşması daha doğrusu anlam kazanması toplumun eğitimiyle, hissiyatıyla direkt bağlantılıdır. Hepsi özveri ve sabır ister, özen ister... Bizim medeniyetimizde sanatın durmakla, dinginlikle bağları güçlüdür. Hızda, hız çağında bir şey üretilmez. Üretilenler de geçmişin tekrarı ve kalitesiz kopyasından ibaret olur. İnceliği, nezaketi, sabrı kaybetmiş toplumumuzdaki estetik anlayışın, sanatsal kalitenin düşüklüğü üzerine kafa yormak gerekir. 18 Mayıs 1982'de İstanbul'da vefat eden Aytaç'ı rahmet ve minnetle anıyoruz. Rahmet olsun...."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/taklit", "text": "Servetifünun, seçkin okuyucular için ilk defa olarak, bir edebi sohbet yazısı kaleme alacak. Bunu karalayacak yazar bu kadar geniş kapsamlı bir başlık altında imdiye kadar iki sütun yazı yazmış değil. Musahabe-i edebiyye...! Unvanın önemi, fikrini yıldırıyor, kalemini titretiyor. Zavallı yazar bilmez mi ki yazmak söylemek değildir! Teşebbüs yolunda ve kararında teşebbüs nazarına açılan yazılar ve fikir tartışmaları sahrasının her köşesinde takip edilmemiş izler, kapalı kalmış yollar görünüyor. O izleri takip edecek, o yolları açıp gidecek olsa biraz ötede öyle ferahlık veren çimenlikler var ki üzerlerinde günlerce istifade çiçekleri toplamak; öyle muazzam ağaçlar var ki içlerinde haftalarca ceylan gibi gezmek ve dolaşmak mümkün. Fakat sahra sonsuz!.. Teşebbüsün önemi gözünü korkutuyor, ayaklarını dolaştırıyor. Zavallı yolcu bilmez mi ki yürümek varmak değildir! Hayır, yazar diyor ki: Taklit etmek, hiçbir şey olmasa da taklitçilik sahtekarlık olur! Yazar taklidi hiç sevmez. Daha bir çocuk, bir mektep çocuğu idi. Mekteb-i Sultani'nin ikinci sınıfına devam eden on beş on altı yaşlarında cılız bir öğrenci idi. O zamanlarda ise nazire yazıcılığı en parlak marifetlerden sayılırdı. Çocuk bunu mektep dışında, tatil günlerindeele geçirdiği bazı eserlerin incelemesinden anlar; yine o zamanın hükmünce en büyük şairane meziyetlerden bilinen övgü söylemek, gazel okumak hevesinden de kendisini kurtaramayarak ders vakitlerini, inceleme saatlerini mesela çifte redifli bir fahriyye, beş beyitli bir sakiname naziresi yazmaya ayırmakla kaybeder fakat bu tanzir ve taklit mecburiyetinden- Allah bilir- katiyen memnun olamazdı. Vezinli ve hayal ürünü ve kafiyeli nükteli sözlerden ibaret bildiği şiire dair az çok hikmetli, esaslı sayılabilecek hiçbir fikir de elde edememişti. Bereket versin ki üçüncü Zemzeme'nin mukaddimesi, onu müteakip takdiriilahi imdada yetişti. Hakiki şiir eserlerinin ne gibi şeyler olduğunu birçokları gibi o da öğrendi... ve anladı ki Fransızca müntehabat mecmualarında, ders olarak okuyup ezberlediği kıymetli eserlerin, kendisini elinde olmaksızın düşüncelere sevk etmesine; kalbini tatlı tatlı heyecana, fikrini hafif hafif galeyana getirmesine sebep o eserlerin şiirin hakikatinde tam manasıyla feyz ve letafetten nasipli olmasından başka bir şey değilmiş. Şiirin nasıl bitip tükenmesi kabul edilemez bir fıtrat güzelliği olduğunu anlayan hür düşünceli bir hüner heveslisi için artık nazire söyleyenlere tahammül etmek ihtimali kalır mı? İlk işi o güne kadar yazıp biriktirmiş olduğu gazel, kaside nazirelerini içeren mecmuasının her sayfasına kanlı bir sınır çekmek ve nasıl olursa olsun başkalarına ustalık yolunda yazılan şeylerin şiir olamayacağına hükmetmek oldu. O zamandan itibaren yazar taklidi sevmez ve mecbur olmadıkça hiçbir izi tanzir hevesine düşmez. Şimdi nasıl olur ki Servetifünun için yazacağı ilk edebi makaleyi başkalarını takliden kaleme alsın! Hep tanzir ve taklit neticesi değil midir ki en çok edebiyat ile iştigal etmiş bir kavmin beş altı asırdan beri toplanıp gelen şiir eserleri içinde küçük büyük üç beş cilt divan istisna edildiği halde kalanlar o marifet ve sanat mücevherlerinin sahte birer numunesi olmak şaibesinden kurtulamamıştır. Her neyse! Maksat nazireperdazlık meselesini burada uzun uzun tetkik etmek değil, mesele yazarın hem kendiliğinden bir şey vücuda getirmek arzusunda bulunduğunu hem de bu meşru arzusuna ulaşmada hissettiği aczin ne büyük ne acı bir mahrumiyet olduğunu anlatmaktır. Şu kadar var ki acemilik de bir mazerettir: aciz bir yazar, vukua geleceğinden emin olduğu hatalarının işte bu mazeretten aftan ve müsamahadan nasiplenebileceğini tetkikle avunmuş olarak vazifeyi ifa etmeye başlıyor. İtikadınca bir edebi sohbet yazısı tertibi için kimsenin bilmediği, kimsenin bilemeyeceği bir meseleyi bulup ortaya koymak, mutlaka bir yenilik mutlaka bir harikuladelik göstermek farz değildir fakat tertip olunan edebi sohbet yazısından her ne olursa olsun yeni ve ciddi istifade hasıl olması lazımdır. Mesela: Eski yeni ediplerimiz ve şairlerimizin kalemiye eserlerinin tümü yahut bunlardan bir tanesi hakkında- fakat falan şairden, oh! Ne büyük şairdir! Bakınız şu beyitlere... tarzında şaşkınlığını ilan etmek değil, muhakkikane ve güzellik arayan tetkiklerin araştırması ve fikirleri beyan eylemek, yeni çıkan nefis bir edebi eserin tabiat ve sanat sahipleri arasında anlayış tarzı ve makbuliyet derecesini, bu makbuliyetin ne gibi meziyetlerden ileri geldiğini, eserin emsali arasında ve hususuyla müellifin diğer neşriyatı içinde nasıl bir mevki elde ettiği mevzusunu yazı yazma ve tasvir tarzını ayrı ayrı tetkik edip söylemek, güzel bir neşidenin hatta bir kıtanın ve hatta bir beyitin, bir mısranın nüktelerini ve inceliklerini meydana çıkarmaya girişerek yeni yeni nükteler, ciddi ciddi garabetler keşfedebilmek ve gösterebilmek; hele ehemmiyet, fayda ve kıymeti cihetiyle her zaman müracata şayan iken her nasılsa kullanılmayan veyahut revaç ve itibarı mevcut dil ve edebiyat gelişmeleriyle hiç de uyumlu olmadığı halde yine her nasılsa bazı kalem erbabınca kullanılan, makbul olan birtakım kurallar ve mecazların tayin ve hakikatinin ve mahiyetinin meydana çıkmasıyla bunlardan birinci kısma dahil olanların ikincilere üstünlük sebepleri göstermek gibi konulardan her biri gayet faydalı, gayet esaslı bir edebi sohbet yazısı zemini teşkil edebilir. Osmanlı lisanı henüz yeni yeni kemale erme halinde bulunduğundan, kelimeler ve tabirler ilerlememiz hakkında- münasebet ve muvafakatı tabir hissi ve beyan noktalarından yazılacak düşünceler, vezinler ve kullanılmış kafiyelerimize istifade sebebi olmaktan şüphe yok ki uzak kalamaz. Bir edebi sohbet yazısının konusu ne olursa bütün güzellik ahengidir. Kelamca tesir ne varsa şiir ve hakikat onunla şekil tutar, o bir manalar dünyası ki bir safa her defa o bir cennet göğü ki renk renk bahar! Kelama bereketli eser bağışlayan uzun sırdır; nasıl denir edebiyata meziyetsizdir. Odur münevver eden kalp ve ruh ve vicdanı ulvi hikmeti efkara yücelik getirir, aşağı saffeti ahlaka bir safa getirir. Edip, edip demektir, bu pek ispatlıdır evet, edip edebiyatın incilerindendir! Yazı bir mukaddime olup başlığı yoktur. Başlık, muhtevaya binaen tarafımızda konulmuştur. 1994 yılında Sivas'ta doğdu. İlköğretim ve liseyi Sivas'ta okudu. Sivas Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmenliği 2016 mezunu. 2017 yılında Sivas Cumhuriyet Üniversitesi İslam Tarihi ve Sanatları Bölümü Türk İslam Edebiyatı ABD'de yüksek lisansa başladı ve 2020'de mezun oldu."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/takvim-tanimaz-bir-hayatin-guncesi", "text": "Hüseyin Su, ülkemizin son elli yıllık kültür, düşünce, sanat, edebiyat tarihinin şahidi ve yer yer öznesi olmuş bir isim. Kendi düşünce, sanat, edebiyat ocağının ateşini Edebiyat dergisinden almış isimlerden birisidir. Kalemin yükünü, Edebiyat dergisinin değerler dünyasına sadık kalma çabasıyla omuzlamaya devam ediyor. Takvim Yırtıkları, Hüseyin Su'nun 1980 / 1993 yılları arasında tuttuğu günlüklerin neredeyse tamamının Nuri Pakdil ve Edebiyat dergisine odaklanmış halini içeriyor. Her biri dört yüz sayfaya yaklaşan üç ciltlik bu günlüklerin bir kısmını Hüseyin Su yönetiminde hazırlanan Hece dergisinin, Düşünsel, Entelektüel, Muhalif Bir Tasarım Olarak Edebiyat Dergisi ve Nuri Pakdil başlıklı özel sayısında okumuştuk. Çoklu okumalara açık bir kitap: Takvim Yırtıkları. Bir yönüyle Nuri Pakdil'in ana karakteri olduğu günlük tarzında yazılmış bir roman, bir yönüyle de entelektüel İslam düşüncesinde kalıcı bir iz bırakmış olan entelektüel bir isim olarak Nuri Pakdil'i, Edebiyat dergisini anlatan belgesel bir metin. Asıl itibariyle de bir öykü yazarının hayattan bilgelik devşirişini, iç dökümlerini okuduğumuz günlük. Edebiyat dergisi ya da Nuri Pakdil dediğimizde, -ki ikisi birbirinden ayrılmaz- bir bütünü imler, bir imgeyi de çağırmış oluruz dilimize. Kendinde inanç, yazı, sanat, sorumluluk, eylem, ilke, emek, direniş gibi kavramları saklayan bir imgeyi. Bu imgenin gün gün okunarak bir romana doğru genişlediği ve Nuri Pakdil'in de bu romanın kahramanına dönüştüğü metinler bunlar. Nuri Pakdil bu günlüklerde ya da romanda, kendi hakikatini her gün yeniden tanımlayan ve her gün o hakikati yeniden yaşayan bir karaktere dönüşüyor. Her durumda insani olanı sorgulayış inceliğinden, dikkatinden, eleştirel bakışından etkilendiğimiz bir roman karakterine dönüşüyor. Baktığı her yerde canını acıtan bir ayrıntı yakalayan, kendine, toprağına, tarihine, hasılı hakikatine yabancılaşmanın hüküm sürdüğü zamanlarda dışta öfkeli ve içte ise onun kahırlı sesini duyuyoruz. Öfkesinin demlendiği anlarda dahi buruk neşesine şahit olduğumuz bir roman kişisi. İncelikli insanlara özgü bir dikkatle hemen her konuda gözettiği bir ölçülülüğü okuyoruz Nuri Pakdil'in kişiliğinde. Duygu, düşünce, ruh ve inanç dünyasında kendi portresini çizme çabasından ödün vermeyen bir eylem adamının gün gün okunabildiği bir roman. Varoluş değerleriyle dünyaya direnen, yaralansa da direnmedeki kararlılığından vazgeçmeyen bir eylem adamının uzun, hüzünlü ama onurlu hikayesine tanıklık ediyoruz. Sorumluluk bilinci ile okuyan ve ödev bilinci ile okutan bir yol göstericinin dikkatini görüyoruz bu metinler toplamında. Şehirli bir zarafeti oturmasında, yemesinde, içmesinde, etrafıyla ilişkilerinde incelikli yaşayan ve bununla çevresindekilerin yaşantısını zenginleştiren bir portre çiziliyor metinlerde. Ve Ankara, Nuri Pakdil'in yürüyerek üstündeki elektriği toprağa verdiği bir mekana dönüşüyor bu romanda. İyi romanlar hayatımıza taşan sahici karakterleri de tanıtır bize. O sahici karaktere günlük hayatınızın bir anında yakalanıverirsiniz. Tavrı, duyuşu, düşünüşü, eylemi ile ben buradayım der size. Günümüz mümin bireyinin aklına, kalbine söyleyeceği çok şey var bu günlük ya da romandaki Nuri Pakdil'in. 7 Mart 1988 tarihli günlükten;...''Ruhumuza sinmiş bir taşralılık var ki onu mutlaka atmak gerek arkadaşlar, dedi. Herkes ölgün bir taşralı yaşamı sürdürüyor. Bize gerekli olansa, taşra dışı kalmaktır. Çünkü taşra dışılık demek, çizgi dışılık demektir. Başkalarınca çizilmiş bir çizgiyi hayat belleyip sıkı sıkı sarılmak, anlamsızlıktır. Resmi çark hayat olmuş bugün herkes için. Bu çarkın dışında kimse bir başka hayat düşünemiyor. ... Kimsenin yarın için farklı bir kurgusu, farklı bir düşü yok. Kitabın selamlama yazısında Hüseyin Su, Nuri Pakdil'in düşünce dünyasının ve bütün kitaplarının arka planının en net göründüğü, anlaşıldığı iki eserinin dergi etrafındaki sohbetleri ve Pakdil'in yeryüzüne saçtığım tohumlar dediği mektupları olduğunu yazıyor. İbrahim Paşalı'da, Nuri Pakdil: Asla ve Daima belgeselinde, ''Nuri Pakdil'in en büyük eseri kendisidir, kendi şahsiyetidir, yazdığı kitaplar kendi şahsiyetinin sadece dipnotudur, kaynakçasıdır'' der. Hüseyin Su'nun sohbetleri, İbrahim Paşalı'nın da şahsiyeti diyerek işaret ettiklerini belgesel bir metin açıklığında yine bu günlüklerden okuyabiliyoruz. Nuri Pakdil'in yazdığı, konuştuğu, yaşadığı arasında boşluk bırakmayan eylemlilik hali görünüyor bu günlüklerde. Entelektüel İslam Düşüncesinin en keskin itiraz diline sahip bir yazar, fikir adamlarından birisi olarak Nuri Pakdil'in fikri itikadına hiçbir eklektik düşüncenin gölgesini dahi düşürmeyişinin çarpıcı ipuçları yine bu günlüklerde. Tavırda bocalamamaya gösterilen çabayı, keskin bir dikkati, yazmayı bir eylem, bir direniş bilişiyle, Edebiyat dergisinin hayatındaki yeri, anlamıyla, sanatçı Nuri Pakdil ile karşılaşacağımız fikri bir otobiyografi metni aynı zamanda bu günlükler. Entelektüel bir portrenin sahiciliğinin bir öykücü tarafından günden güne keşfedilişi. Nuri Pakdil'in kültürel, entelektüel kimliği Mekke, Medine, Kudüs, İstanbul arasında kendini oluştururken, kitap bir günlük kitabının sınırlarını aşıp bir Düşünen Kalem olarak Nuri Pakdil'in fikri ve düşünsel dökümlerinin bir belgesi olma niteliğine ulaşıyor. Kudüs benim yazgım diyen ve Kudüs'e dair günün gelişmelerini diri bir dikkatle ya da bir dikkati diriltmek için izleyen Pakdil'deki Kudüs sevgisi ruhi bir ürperiş, Kudüs derdi ise bir istikamet ölçüsü olarak anlaşılabilir ancak. Öyküde Hüseyin Su okuru olmak, bir yönüyle de gelenek ile hayat arasındaki kapıyı aralamaktır. Günlükleri okumak ise hayatı bir öykücü dikkatiyle okuyan Hüseyin Su'nun gönlünün kapılarını aralıyor bize. Bir iç dökümü ayininin tutanakları gibi günlükler. Edebiyat dergisi etrafında oluşturulan insani değerler ve sanat ilkelerine çokça sadık kalışın zaman zaman sorgulanışının içe dönük hikayesi okuduklarımız. Hüseyin Su'nun, Nuri Pakdil'in içinde yaşadığı dramı dışta duyma çabası tam bir kadirşinaslık. Hüseyin Su'nun onunla konuşmalarında okuyup yazmak ile hayat arasında kalmanın ağrısı ve ağırlığı okunuyor. Hüseyin Su; bu günlüklerde, kendisini her şeyden sorumlu gören bir aydın yükümlülüğüyle olduğu kadar inanan insan ahlakı ve bakışıyla da görülüyor. Bu yük ve erdem; kitabı, bir günlüğün sınırlarından çıkarıp edebiyatımızın önemli kalemlerinden birinin hayata, sanata, öyküye bakışının atlası haline getiriyor. Böylelikle Takvim Yırtıkları, Hüseyin Su'nun Nuri Pakdil ve Edebiyat dergisine dair duygu ve fikri dökümlerinin belgesi olma niteliğini de kazanıyor. Sonrasında ise Nuri Pakdil ile yaşanan kimi anların öykü dilinin imkanları içerisinde birer kısa öyküye dönüştüğünü görüyoruz. Günlüklerden bir kez daha anlıyoruz ki öykü, hayattan daha fazlasını umanların türüdür. Bir düşünce, sanat geleneği oluşacaksa, yapılacak ilk iş Nuri Pakdil gibi bir sanatçının, entelektüelin, düşünce adamının fikir ve sanat dünyasının bütün tezahürlerinin ortaya çıkarılmasıyla olacaktır. Bir sanatçının, edebiyatçının, fikir adamının düşüncelerinin derinlemesine yorumlamasında en etkili türler biyografiler, söyleşiler, günlük ve anılardır. Özellikle Nuri Pakdil ve Edebiyat dergisi izleğinde bir düşünce, sanat geleneği oluşacaksa, kaynak metinlerden birisi bu günlükler olacaktır. Okur; Entelektüel Öfke Nuri Pakdil'in yayınlanmasını beklerken, Hüseyin Su, Takvim Yırtıkları'yla okuyucuyu selamladı. Öncesinde ise Hece dergisinin Nuri Pakdil özel sayısının yanı sıra Kahramanmaraş, Ankara, İstanbul, Paris ve Londra'da yapılan sempozyum bildirilerini Nuri Pakdil okurlarının beğenisine sunarak önemli bir ödevi yerine getirmişti. Nuri Pakdil'in \"Her yere serptiğim tohumlar: Mektuplarım\" dediği ve yine üç ciltte bir araya getirilen Mektuplar'ın toparlanarak yayınlanmasındaki emeği ile Edebiyat eyleminin anlaşılmasındaki çabası birlikte düşünüldüğünde, Hüseyin Su'nun ülkemizin fikir ve düşünce hayatına önemli bir katkıda bulunduğu görülür."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/takvim-yirtiklari", "text": "Takvim Yırtıkları' nı okurken de Hüseyin Su'nun Bugün edebiyat için, okumak için, yazmak için ne yaptım. sorgulamalarını buluruz. Okuduğunuz zaman göreceksiniz ki bu kitap sadece bir günce değil. Bir portre, poetika, yazınsal yolculuğa çıkanlar için bir kılavuz adeta. Portre diyebiliriz çünkü birçok ismi fiziksel, ruhsal halleri, gündelik yaşantılarıyla o kadar ayrıntılı ve tutarlı anlatıyor ki... Özellikle Nuri Pakdil ile ilgili birçok şeyi öğrenmiş oluyoruz. Beslenmesine önem veren, uzun uzun yürüyüşler yapan, nerede ne yenilip içileceğini bilen, cömert davranışları olan, yazınsal yolculukta yol arkadaşlarını sürekli teşvik eden, istikrarlı, gergin bir ok gibi baskın bir Nuri Pakdil buluruz. ..... Sırasıyla bizden önceki dönemde askerlik yapanlardan kalan elbiseleri, çamaşırları, postalları verdiler. Üstüme geçirdiğim her parça o kadar kirli ki içinde ürperiyorum. Kepi bir süre başıma koymadım ve elimde dolaştırdım. Kepini giy hocam! diye bağırdı bahçenin öbür ucundan bir er. Kepi çevirip bir daha baktım. Dört formalık bir şiir kitabını dolduracak kadar yazı vardı içinde ve yağdan kirden birbirine girmişti bütün sözcükler. Bir değirmen taşı gibi ağırlığını hissederek başımın üzerine koydum. Tutarlı bir şekilde kendi kalabilmeyi ilke edinen bir Hüseyin Su buluruz. Hayatına eklemlediği insanlardan kopmanın zorluğunu bilen, uykusu kıymık kıymık doğranan, kasten kötülük yapan biriyle neyi konuşacaksın ki deyip ceketini alıp çıkan, kavga etmeyi sevmeyen, çayın kokusunu dahi çok seven, hep döküntü evlerde oturan, on yıl boyunca yazıp on yıl sonunda ilk kez bir yazısından telif almanın tatlı şaşkınlığını yaşayan, bazen almak istediği kitaplarla evin acil eksikleri arasında kalıp almak istediği kitap satılmasın diye onu rafın arkasına yerleştiren, okuma ve yazma merkezli yaşamında yazamamazlık eylemsizliği yaşasa da okuma eyleminden hiç taviz vermeyen; hatta bazen çok okumaktan yazmaya fırsat bulamayan, taşın altına elini koymayıp parmağıyla kendince suçlu birini işaret edenlere karşı içinde direniş gösterip kendini sorumlu gören, derdi dert edinen, insanlarla çok çabuk senli benli olmayıp mesafeyi koruyan, sanki bütünüyle çene olarak yaratılmış insanlara dayanamayan, kendi kalabilen insanları seven, huzursuzluğunun ürpertisinden kendini kurtaramayan modern zaman dervişi buluruz, diyebilim. En özel yazılarında bile kullandığı üsluba, tevazuya, sabra, kararlılığa şapka çıkarabiliriz. Unutmaya, unutulmaya karşı en dirayetli eylemin yazmak olduğunu bilen yazar on dört yılını kayıt altına almak için takvimleri yırtarken kendini etkileyen olayları, durumları, kişileri, iç sorgulamalarını naif bir şekilde gün gün yığıp önümüze koymuştur. Takvim Yırtıkları'nda da ismiyle müsemma, arayış içinde modern bir derviş bulan okurun çok olması dileğiyle diyorum."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/tanpinar-bir-turk-romani-yok-dedi-mi", "text": "İnsanlar, nesneler, olaylar, düşünceler hakkında söylediğimiz, duyduğumuz hükümlerin doğruluğu, yanlışlığı, eksikliği her zaman tartışmalı olabilir. Hükümlerin, siyasal, kültürel bilimsel alanlarda ileri sürülmüş olması tartışmanın niteliğini de niceliği de etkilemez. Örneğin siyasal alanda tartışmalı hükümler çok, bilimsel alanda az; eğitimde çok edebi alanda az değildir. İnsan, yaşadığı, öğrendiği, unuttuğu, hatırladığı, ihtiyacına göre ürettiği veya yok ettiği sürece de bu böyle olacak. Sorun hayatın içinde hükümlerin bu nitelikleri ile yaşamamız değil. Ama bir kaynağa atıf yapılarak üretilmiş bir hüküm uluorta varlığını sürdürüyor ve eksikliği yanlışlığı tartışılıyor ise ilk elden yapılacak iş bu kaynağa başvurmaktır. Kaynağa başvurulduğunda hükmün olduğu gibi orada durduğu görülebileceği gibi hükmün kaynaktaki bir değerlendirmenin yorumu olduğu da görülebilir. Ama en azından hüküm ve kaynak arasındaki ahlaki ve bilimsel bağ kaybolmamış olur. Amacım hüküm ve kaynak ilişkisi hakkında kuramsal bir tartışmayı başlatmak veya var olan tartışmalara katılmak değil. Edebiyatçıların söyleyip yazdıklarına ve edebi eleştiri metinlerine atıf yapılarak edebiyat tarihinin farklı düzeydeki malzemelerine, örgün eğitimin orta ve yüksek ortamlarına dercetilmiş bazı hükümlerle kaynaklar arasındaki bağ problemini düşününce böyle bir değinide bulundum. Sözünü ettiğim edebiyat tarihi ve edebiyat eğitimi ortamlarında, üretilen veya nakledilen hükümlerin tamamı problemlidir demiyorum. Ama bazı problemli hükümlerin edebiyat eğitimi vasatının rengini belirlediğini de görmezden gelemiyorum. Örneğin Divan edebiyatında sosyal hayatın olmadığına, Muallim Naci'nin eski şiiri savunduğuna, Tevfik Fikret'in hümanist olduğuna, tabiatin Servet-i Fünun şiiri ile edebiyatımıza geldiğine, Ahmet Mithat'ın eski hikayemiz çevresinde roman hikaye yazdığına dair hükümler sözünü ettiğim vasatı belirlemiş durumda. Acaba bu hükümler, yazarların, eleştirmenlerin söz ve yazılarında var mıdır; yoksa bu malzemelerden yorumlar mı çıkarılmıştır? Oysa Divan edebiyatında sosyal kültürel hayat, gazelde mazmunlara sinmiş olarak; mesnevilere temsili yaşantılar ve değerler silsilesi halinde yüklenmiş olarak; hicivde siyasal ve kültürel bir eleştiri olarak vardır. Muallim Naci'nin hiçbir yazısında kendine kadar gelen şiiri olduğu gibi savunduğu görülmemiştir. Tevfik Fikret'in tanımlanabilir bir ideolojisinin olduğu onun hangi yazsına dayanılarak söylenebilir? Asıl tabiatın Servet-i Fünun şiiriyle şiirimize geldiğini acaba ilk kim ve hangi kaynağa bağlı olarak söylemiştir. Hükmün artık görünmez olmuş kaynağı, Tanpınar'ın Divan şiiri ve yeni şiir üzerine konuşurken belirlediği tariften ve tasvire tespiti ise rahatlıkla söyleyebilirim ki yanlış anlaşılmıştır. Ahmet Mithat gibi romanda sürekli farklı teknik ve içerik deneyen birini bir özellikle kilitleyen hükmün kaynağı nedir? Uzatmaya gerek yok. Hüküm ve kaynak arasındaki yanlış ilişki veya ilişkisizlik yeni edebiyat sürecinin başından bugüne kadar devam edip geliyor. Bu yazıda üzerinde durmak istediğim Ahmet Hamdi Tanpınar'ın bir Türk romanı yoktur dediği şeklindeki hükümlerdir: Tanpınar'ın dediği gibi hala bir Türk romanı yok; Tanpınar, bir Türk romanı olmadığını yıllar önce söyledi; Orhan Pamuk, Tanpınar Bir Romanı yok demişti ama artık bir Türk romanı var demiş; Tanpınar, bir Türk romanı yok derken acaba Türkçe roman da mı yok dedi gibi hem akademik hem sivil edebiyat ortamında defalarca dile getirilen hükümler var. Hükümlerin ortak noktası Ahmet Hamdi Tanpınar'ın bir Türk romanı yoktur dediğidir. Tanpınar'ın tam olarak böyle demediğini bilmeme rağmen, ola ki yanlış okumuşumdur diyerek onun Kültür Haftası'nda, Ülkü'de, Ulus'ta roman üzerine yazdığı ve Edebiyat Üzerine Makaleler'de toplanan yazılarını yeniden okudum. Hükmün dayandırıldığı kaynak özellikle Bizde Roman I adlı yazı olmalıdır. Çünkü yazının problemi Bir Türk Romanı Niçin Yoktur sorusuyla açılır. Fakat yazıyı okumaya devam ettiğinizde soru halinde verilen hükmün aslında Tanpınar tarafından verilmediği hatta bu soru halindeki hükmün analize muhtaç olduğu ve Tanpınar'ın da yazısında bu hükmü analiz ettiği görülür: Bir Türk romanı niçin yoktur? Evvela bu sualin iyi anlaşılması lazım. Şüphesiz ki, bir Türk romanı vardır ve hem de kendi cemiyetimiz içinde kalmakla beraber, oldukça geniş bir okuyucu kalabalığına hitap eder; hatta bu okuyucu kalabalığıyla bu roman yazıcıları arasında karşılıklı bir tesir bile vardır. Bununla beraber, garp dillerinden birini bilen, yabancı ülkelerde bu sanatın verdiği iyi örnekleri okuyan ve hayat üzerinde az çok fikir sahibi olan okur-yazarlarımızın büyük bir zevkle tattığı bir romanı henüz yoktur. Gayet açık; Tanpınar, cemiyetle ilişkisi olan, okurla teması olan bir Türk romanının olduğunu söylüyor. Burada sorun ama edatında toplanıyor. Tanpınar'ın dediği şudur: Bir Türk romanı vardır ama şu nitelikteki bir Türk romanı yoktur. Suç ve Ceza ayarında bir Türk romanı yoktur demekle bir Türk romanı yoktur demek aynı şey olabilir mi? Tanpınar'ın işaret ettiği sorun, hayat ve roman ilişkisi bağlamında bir iyelik meselesi değil; roman, birey ve modernlik bağlamında bir nitelik meselesidir. Bu nitelik meselesi de Türk romanı için bir zaaftır. Tanpınar yazısının devamında Türk romanı yoktur diyenlerin görüşlerini tashih ettikten sonra işaret edilen nitelikteki bir Türk romanının olmamasına gösterilen gerekçelerin de yanlış olduğunu ortaya koyarak asıl sebepleri belirler ve analiz eder. Münevver sınıfından bazıları, Türk romanının olmamasını, yazıcılarımızın cemiyetimizle, hayatımızla alakadar olmamasına; Türk milletinin hayatını bilmemesine, okudukları garplı muharrirlerin tesiri altında kalmalarına, eserlerinde samimi olmamalarına bağlamaktadırlar. Tanpınar, buradaki her hükmü tek tek belirler ve özetle şu cevabı verir: Herhangi bir Türk romanını açıyorum. İçindeki isimlere bakıyorum: Türk. Yaşayışına bakıyorum: Bu memlekette mevcut bir yaşayış. Manzaraya bakıyorum. Anadolu veya İstanbul manzaraları. Mevzu kendi hayatımızdan seçilmiş. Daha ileriye giderek söyleyelim, gazetelerimizde ve hayatımızda yer tutan meselelerin hemen hepsi Türk romanına geçmiştir. O halde Türk romanı günü gününe yaşayışımızla alakalıdır. Türk romancıları, garptan okuduklarının tesiri altındadır bu yüzden kendi romanlarını yazamıyorlar diyorlar, yanlış. Tolstoi, uzun bir zaman her sabah bir Fransız muharririnden tercümeler yaparmış; sırf onun sanatını kavrayabilsin diye. Tesir etmeyen iz bırakmayan okumak ne işe yarar? İnsan kendisine ilave etmek için okur; unutayım diye değil. Maksadım saman kağıdı ile kopye edilmiş dediğimiz eserle büyük, orijinal eser arasındaki farkın çok defa basit bir muvaffakiyet meselesi olduğunu söylemektir. Buraya kadar özetleyelim 1. Türk romancısı zannedildiği gibi bize kendi memleketimize karşı alakasız değildir. 2. Türk romancısına izafe edilen garp tesiri altında kalmak keyfiyeti başka şartlar altında temenni edilmesi lazım gelen bir şeydir. Tanpınar'a göre deterministçe yaklaşan ve Türk romanının olmamasını Türk hayatının darlığına, kuvvetsizliğine bağlayanlar da vardır. Onlara göre bu hayattan roman çıkmamaktadır. Tanpınar'ın cevabı şudur: Hayatımız dardır, karışıktır iyi ama bu hayat nihayet vardır ve yaşıyoruz, nefret ediyor, ıztırap çekiyor, ölüyoruz. Bir romancı için bu kadarı yetmez mi? Tanpınar'ın cevabı oldukça acı bir ironidir aslında. 1930'lu yıllarda yazmış bu yazıyı; isim vermiyor; bazı deterministler diyor. Bu deterministler, acaba insanın romana geçmesi için nasıl yaşamasını hayal ediyorlardı veya romanlık insan hayatı için neyin değişmesini bekliyorlardı? Tanpınar, Bizde Roman II adlı yazısında istenilen düzeyde bir romanımız olsaydı bu insanların bunu da fark etmeyeceklerini söyleyerek oldukça sarsıcı bir tespitte bulunur. Çünkü bizim bu entelektüellerimiz yerliyi okumazlar, kendi edebiyatının gerçek sürecini anlayamaz ve takip etmezler. Ne yazık ki kalbur üstü en az altı yedi romancımız çıktığı halde Türk romanını Avrupalı bir gözle tetkik eden mevcut temayülleri anlatan zayıf ve hareketli noktaları gösteren, memleketteki sanata ve hariçteki edebiyata karşı olan alakalarını tespit eden bir tek tenkit tecrübemiz yoktur. Türk romanının çağına nüfuz eden bir roman olarak inkişaf etmesi için Tanpınar, Bizde Roman II, Romana ve Romancıya Dair Notlar I adlı yazılarında bazı gereklilikler ileri sürer. Bunlar, bireyin gelişmesi, romancının insana inanması, romancının dış alemden iç aleme geçmesi, psikolojik tecessüs ve tefahhustur. Bu gereklilikler, Tanpınar'ın çağın romanını, akılcı ve aydınlanmacı felsefelerin süreçlerinden geçirerek modern entelektüel bir bilinç düzleminde gördüğünü gösterir. Bu durumda roman, bireyin toplumsal tabakalarda gözlemlediği ve kendi zihninde taşıdığı tarihsel, olgusal ve deneysel sonuçların edebi bir formudur. Romancının bakış açısı da içinde yaşadığı toplumun, epistemolojik ve ideolojik varlığına sıkı sıkıya bağlıdır. Ona göre romancılarımız dışa ait dikkatlerin ötesine geçmeden, insanın içine inmeden, bireyin bilincine hatta bilinç altına yönelmeden, aşk ihtiraslarının kalıplaşmış sınırlarını aşmadan, insanı, şartları ile beraber analiz etmeyi öğrenmeden sözü edilen romana ulaşamayacaklardır. Tanpınar, romanın ne ve nasıl olması gerektiği konusunda modernist ilkelerin biraz uzağında farklı bir roman poetikası oluşturabilir miydi bilmiyorum. Herhalde postmodern süreçte roman bağlamındaki bazı modernist paradigmaların çözüleceğini de öngöremezdi. Ama şunu söyleyelim atıf yaptığımız roman yazılarını yazdığı yıllarda neredeyse yapayalnızdı. Proust'un Balzac'ın, Tolstoi'un romana ne getirdiğini en derin en özet şekilde analiz ederken de Ahmet Mithat'ın veya Halit Ziya'nın Türk roman tarihinde nerede durduğunu belirlerken de yalnızdı. O zaman hiç olmazsa onun ne dediğini dikkatle nakledelim veya yorumlayalım."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/thomas-mann-oykulerinde-tipleme", "text": "\"Edebiyat aracılığıyla esenliğe kavuşturulmasına karşın, yaşam, yaşama günahını işler durur sürekli, çünkü her eylem us gözünde bir günahtır.\" Lisaweta Iwanowna'ya açıldığı anlardan birinde söylemiştir bunu Tonio Kröger. Cevaplanacak onca soruyu geride bırakarak kayıtsızca bir hikayesinden diğerine geçerken hızına yetişemiyor, izleklerine bakarak soluklanıyorum biraz. Hemen her öyküsünde iflas etmiş ya da hastalıkla boğuşan bir tüccara rastlıyorum. Ve bir bahçeye. İçinde yıkılmaya yüz tutmuş ev ve havuza. Yazar bizi açık yüreklilikle çağırıyor olsa gerek, kendini esirgemiyor. samimiyetle döküyor içini. Çok büyük bir özveri gerçekten. Novellerinde otobiyografisini yazdığını düşünerek okuyacaklarım duygusuna kapılıyor, dikkat kesiliyorum. Thomas Mann kahramanları çok tuhaf, pek konuşmuyorlar. Novellerinde yaşam susmuşken bunu elbette yadırgamıyorum. Yakınmıyorlar ama. Yorgunlukları, ancak tekdüze bir yaşamda dindirilebilecek sancıları var. İyice sokuluyorum aralarına. Onları biraz yakından tanımalıyım şimdi. Örneğin loşlukta yüzünün ancak bir kısmını seçebildiğimiz Bay Spinell'e bakalım. Masasındadır yine. Başı da eğiktir. İnatla, cevaplanmayacağını bildiği mektuplardan birini daha yazmaktadır. Ne mektuplar ama. İçinde, peş peşe sıralanmış hakaret cümleleri yenilir yutulur cinsten değil. Üstelik her biri şehrin adı sanı bilinen önemli şahsiyetlerine gönderilecek. Ya da Johannes Friedemann tiplemesine. O da Bay Spinell gibi sık sık odasına kapanır. Orada kemanıyla oyalanır ki öne doğru kavisli göğsüne rağmen çalabilmektedir kemanını. Hikaye ve şiir kitapları da okur. Tutkuyla üstelik. Yükselen sesi, içinde aşk sözcüğü geçen mısralara gelince eşikte kulak kabartarak bekleşen gündelikçi kadınların fısıltıları arasında geri çekilerek kesilir. Tonio Kröger ise yetenekleriyle içlerinde en dikkat çekici olanıdır. Güneyli yüzü, ürkek bakan iki siyah gözün kılavuzluğunda yönünü ararken beyaz tenli, sarışın Alman arkadaşlarının keskin bakışlarıyla karşılaştığında nedense savsaklayan adımlar atmaya başlar. Karakterlerinin kaçınmaya çalıştıkları her neyse gölge gibi peşlerindedir Mann. Belki bana öyle geldi, bilemiyorum. İyisi mi, önce Friedemann'ın öyküsüne de bir bakalım. Öykü küçük bir kaza ile başlar. Annesi kızlarıyla çıktığı gezintiden dönünce bir aylık Friedemann' ı kundaklandığı masanın dibinde tortop yatarken bulur. Hizmetçi kadın, sarhoş, bebeğin başında öylece bakıyordur. Üzerinde durulmaz pek, geçiştirilir. Olay öncesinde anne üstüne düşeni yaparak kadını uyarmıştır çünkü. O halde mesele yoktur. Bana göre küçük Friedemann'ın kamburu ailenin yaşadığı talihsizlik ve vurdumduymazlığa dayalı gibidir. Friedemann daha küçükken babası hızla iflasın eşiğine gelir. Kederinden olacak, fazla da yaşamaz zaten. Böylelikle Thomas Mann, normal yaşamdan soyutlanmış bir Friedemann çıkarır karşımıza. Onu tüm çıplaklığıyla görürüz. Yazar, saplandığı derinlikte sancıyan bir ağırlıktan kurtulmuşçasına rahattır. Okuduğum zaman bu sıska bedene reva gördükleri için yazarına içerlemiştim. Talihsizliği cezalandırmak kastı mı taşıyordu ne? Sonra, Tonio Kröger ağzından söylenmiş şu cümle geldi aklıma... Bu iş için daha baştan seçilmiş ve lanet halkası boynuna geçirilmiş bir sanatçıyı, biraz bakmasını bilen kimse öteki insanların arasından hemen bulup çıkarır. Yargının acımasızlığı ortada. Thomas Mann, kendi dönemine ait etkilerle burada belki başka bir şey anlatmak istedi; ama düşünmeden, sormadan edemedim. Birçok insan yaratılışındaki duyarlılıkla yönelmiştir sanata. Eminim, yatkınlıklarının farkına varamadığı için sanattan uzak kalmış diğerlerinden mutsuz da değillerdir. Yazarın ironik anlatımından okur olarak payını alma sırası bize mi gelmişti yoksa? Sanata verdiğimiz değer kadar -her zaman fazlasını hak etmiş sanatçılarımızdan bunu esirgemişizdir- şu soruya cevap aradığını varsayıyorum. Bu yapıtlardaki insanları lanetleyen kim? Üstelik kendi kazanımları olmayan, doğuştan gelen kusurları yüzünden. İnanıyorum ki aykırı kalmak bahasına olsa da bir nebze, sanatın hakkını verebilmek için insani duyguları soğuk bir tavırla ele almayı savundu. Şans eseri mi artık, nasılsa, Faulkner'in Ses ve Öfke'sini okumuşum öncelikle. Kapalı bir derinlikteki dil özelliğini oradan az buçuk tanımasam kolayca göz ardı edebilirdim Friedemann ve diğerlerini. Kuralcılığın ardına gizlediği gerçek yüzüyle barışık yaşayabilen Jason'la Thomas Mann kahramanları baş edebilecek midir mesela? Friedemann'ın karşısına vücut dilinde sırnaşan dişiliğiyle Quentin çıksa ve tıpkı dayısı Jason'u cezalandırmak isterken yaptığı gibi sessiz öfke ataklarıyla zavallı Friedemann'a yönelse ne yapardı bizimkisi? Kemanına mı sarılırdı yine? Sanmam. Yolları kesişmezdi bir defa. Quentin'in yaşadığı orta sınıfa özgü kaygılar Friedemann'ın nispeten ayrıcalıklı sayılabilecek dünyasına yabancı şeylerdi. Edebiyata, şiire tutkundu. Tablo gibi eşsiz, zarif bulduğu bir kadının iç dünyasındaki sığlığı fark edince hatasını kabullenemeyip kendi yaşamına son vermiştir. Ya, tıraşsız yüzü ve koca göbeğiyle Benjamin? Kapatıldığı akıl hastanesinde sancıyan aklı, bahçelerindeki çitin parmaklıkları arasına sıkışmış çocukluğun izini sürerken sanatoryumda dinlenen Bay Spinell'den gerçekte ne kadar uzaktır? Toplumsal sorunlara farklı pencerelerden baksalar da Faulkner karakterleri üzerinden Thomas Mann'ın zihin dünyasını aramak, izleklerini sürmek ilginç bir çalışma olurdu herhalde. İtiraf etmeliyim ki sabrı zorlayacak denli çok dış mekan betimlemesi var. Anlatımın zenginliğine kapılarak her betimlemede gün yüzüne çıkacak bir kişilik özelliğini keşfetmenin hazzını duymak isterdim; fakat kasvetli duruşlarına, umutsuzluklarına öylesine odaklıyım ki dikkatimin başka yere kaymasına gönlüm razı olmuyor nedense."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/toz-olarak-gun-ya-da-gunun-tozsellesmesi", "text": "Modern kurmacanın kendinden önceki geleneksel metinlerden temel farkı gerçekçiliktir. Böyle demekle önceki metinlerin gerçekçi olmadığını söylemek istemiyorum; gerçeğe yaklaşma, onu ele alma tarzındaki temel farka vurgu yapmak istiyorum. Geleneksel edebiyat, metafiziksel gerçekliği içerikleştirirken; modern kurmaca tikel olana yönelmiş ve tikeli, zaman-mekana yerleştirmiştir. Hatta özellikle romanda kahramanlara özel adlar vererek tekil gerçeğe yönelmiştir. Tümeli ya da tipleri çağrıştıran adlar, kahramanı toplumsal bir kesimin içine yerleştirirken; özel adlar, kahramanın kendi bireyselleşmesine uygun olarak biricikliğini vurgular. Emekli Albay Halit Akçam'ın İki Günü adlı öyküsünde Tomris Uyar, kahramanı bireyleştirebilmek için önce ona özel ad ve soyadı verir, bu yetmez; albaydır, emeklidir, apartman yöneticisidir, muhbirdir... eşi ve çocuğu da özel adlarıyla ve kimi sıfatlarıyla anılarak Halit Akçam tikellikten tekilliğe doğru birey olarak belirginleştirilir. Bireyin merkeze oturtulması ve her şeyin onun bakış açısına ve bilgi birikimine teslim edilmesi, kurmacanın önceki türlerden temel farkını belirler. Bireyin merkezi konumuyla birlikte zaman, mekan, konu, kahraman, karakter, bakış açısı... gibi, kurmacanın bileşenleri de yer değiştirip bireysel bakışa emanet edilmiş ve bu bileşenler metinde ona göre tertip edilir olmuştur. Zira bireyin algısının merkez olması, zorunlu olarak anlatıcının, onun duyusal algısıyla sınırlanması demektir. Anlatı tamamen 'bilincin doğrudan verileri'ne teslimdir. Birey kendi kendinin bilincinde, özfarkındalığı yüksek bir varlıktır; bu bakımdan, eserde ortaya çıkan bireyin tekilliği, kendisi için kurduğu dünyadır. İşte bu dünya, her şeyin rahatlıkla katıp karıştırılabildiği, geleneksel olarak yan yana gelemeyecek değerlerin bireyin içselliğinde yan yana gelebildiği bir dünyadır. Zaten bu yapılamasaydı, modern edebiyatın gerçekçilik (1) iddiası yerine getirilemezdi. Birey, tarihsel bir zaman dilimine aittir. Kozmik bir zamanda değil, kendi zamanında yaşar. Belleği ve hayal yetisiyle geçmiş ve geleceği şimdiye taşır ve şimdide yaşar. Kendi zamanı onun kimliğinin oluşumunda ve sürdürülmesinde kritik önemdedir. Çünkü geçmişi sayesinde kendini sorgulaması mümkün olur; keşke'ler ve iyi ki'ler bu sorgulamada sıkça devrededir. Geçmiş, modern bireyin iç-kazısına imkan sağlar ve geleceğe dair hayallerine de zemin oluşturur. Gelecekte neler yapılıp yapılmayacağı bireyin seçimleri için veri sağlar; nedensellik zincirinin kurulmasında da bir araç olarak iş görür. Zaten birey de özgür iradesi sayesinde seçim yapan ve bu anlamda kendi kendine yeten özerk bir varlıktır. Bu yüzden de bugün hangi hal üzerindeyse bu halin tek sorumlusu kendisidir. Dolayısıyla hayat bütün yükleriyle omuzundadır. Bireyin zamanı, nesnel zamandan ayrıdır. Daha çok öznel/psikolojik zaman olarak da tanımlanan bu bireysel zaman, saatin tik-taklarından bağımsız, bireyin ruh durumuna bağlı olarak esner ya da daralır. Psikolojik zaman, kurmaca için geniş bir imkan alanı açar. Nesnel zamanın buyurganlığından kurtararak bireye özerk bir alan yaratır. Bu özel alan sayesinde birey, anlatı boyunca zamanın içinde dilediğince yüzebilir. Bu yüzme bazen bilinç akışı, bazen anlatının geriye dönmesi, bazen de anıların şimdiye taşınması şeklinde olabilir; ama her halükarda, hep ileriye doğru akan nesnel zaman kırılmış olur. Böylelikle anlatıcı, bu buyurganlıktan kurtulmuş ve dilediğini dilediği zamana taşıyabilir olmuştur. Bu zamansal özgürlük, bireyin ömrü boyunca yaşadığı ve onu o yapan etkilerin, nedenlerin, olayların serimlenmesinde oldukça işlevseldir. Bu serimleme sayesinde kahramanın şimdi içinde bulunduğu hal gerekçelendirilmiş olur. Anlatıda boşluk kalmaz ve bugünkü halin rastgele olmadığı ya da yazarın paşa gönlüne göre düzenlenmediği gösterilmiş olur. Zira kahraman, bir ruh durumun içindedir ve anlatı da bu duruma uygun olarak bireysel zamanın iki ucunda durur. Burada kahraman anılar ve hayaller arasında yüzer ve böylece anlatma zamanının kısalığına rağmen, hikaye zamanı anılar ve hayallerin zenginliğince genişler. Emekli Albay, sabah evinden çıkar ve geceleyin bir olaya karışır. Öykünün Gazetede bölümünü dikkate almazsak, nesnel zaman bir gün bile değildir. Gazetede bölümünde olay ertesi güne sarkar. Böylece anlatma zamanı iki güne çıkar. Aslına bakarsanız, sabah başlayan öykü ertesi sabah, yani yirmidört saat içinde biter. Ancak bu kısacık anlatma zamanına karşın, hikaye zamanı Emekli Albayın tüm yaşamını kapsar. Aradığı cevapları şimdi'de bulamaz. 'Çok eskide' olmalıydı cevaplar: Bildik, tanıdık yerlere dönmeli, eski Halit Akçam bulunmalıdır. Eski Halit Akçam mekanda değil, zamanda bulunabilir. Sözünü ettiğimiz zamansal özgürlük burada işlevseldir. Zaten geçmiş, bir anı deposu olarak imgelerle doludur, bu bakımdan geçmişin anılması ya da hatırlanması, imgelerin dil/ifade sayesinde geri getirilmesinden ibarettir; gelecek zaman da benzer şekilde hayallerin şimdiye çağrılmasıdır. Geçmiş geçip gittiği ve bu yüzden değiştirilemez olduğu için genellikle geçmişten ders alınarak, gelecek tasarlanır ve edebiyat, başka türlüsünün de mümkün olabileceğini gelecek üzerinden işaret eder. Hayaller de şimdinin belirleyiciliğine sıkışmış kahraman için zamanın dışına çıkabilme umududur. Halit Akçam'ın günün cevherinde hissettiği, bu kendi zamansal bütünlüğüdür ve kendisini bu bütünlüğe göre yeniden inşa eder. Artık o, dünkü Halit Akçam değildir, ama ne olduğunu da tam bilemez, geçmişi geri getirebilmek için eski dostlara ihtiyacı vardır. Eskinin, unuttuğu, belki de bilinçdışında onu etkilemeye devam eden o belirsiz şeylerin zamanın cevherine uygun olarak yeniden düzenlenmesi, zamansal bir bağla örülmesi gerekmektedir. Unutulmamalı ki kahramanın şimdisi kendi şimdisidir. Madem kurmaca zamanı daha çok psikolojik zaman olarak kullanır; o halde, anlatıdaki zamansallık bireysel zamansallıktır ve bu nedenle bireyler arası eşzamanlılık yoktur diyebiliriz. Fiks Mönüdeki akşamda bile, her ne kadar lise yılları anılsa ve bu anılar kahramanlar açısından aynı zamana gönderme yapsa da bu aynı zamanların kahramanlardaki deneyimlenmesi farklı farklıdır, biriciktir. Hatırlanan bir olay, bireylerde başka başka çağrışımlara neden olur; neredeyse sadece olay üzerinde ittifak vardır, ama olayın çağrışımları herkeste farklıdır. Emekli Albay Halit Akçam'ın, bildik, tanıdık yerlere dönerek, eski Halit Akçam'ı bulmaya çalışması, eski dostlarla anıların tazelenmesi sayesinde mümkün olur. Bu arayış kahramanın kendi bütünselliğinin arayışıdır. Günün cevheriyle ancak böyle bütünleşebilecektir; insanın sadece kendi kendine özdeş olduğu o andır Halit Akçam'ın aradığı: Emekli Albay Halit Akçam, sinek kağıdına yapışmış bir sineğin duyabileceklerini duydu. Her yanı sıkı sıkı sarmalanmıştı. Bir davransa, kaçsa. Kurtulsa. Ama nereye? Eve mi? Astronot Gülden'in merkezi orası. Modern birey için öznel zamanın dışı yoktur, hatta zamandışı bir şey yoktur. Ölüm bile zamandışı değil, gelecek zamanda insanı bekleyen bir şeydir. Özerk bir birey olarak, özgür iradesiyle yaptığı seçimlerin tüm sonuçları nasıl omzundaysa, yaşadığı tarihsel an da onu bir zar gibi kaplar; her ne olacaksa bu zamanda ve bu zeminde olacaktır; ötesi yoktur. 1 - Fantastik edebiyat da gerçekçilik iddiasındadır. Hatta Cortazar'a göre fantastik tarz, gerçeği derinlemesine yakalayabilmek açısından realizm ya da natüralizmden daha etkilidir. 2- Geleneksel toplumlar kozmik zamanın çevrimine tabidir. Vakit doğanın ritmine uygun olarak belirlenir. İbadetin, ekimin, hasadın vakti doğal döngüye bağlı olarak döner durur. Kozmik/doğal zaman, modern zamanın matematiksel keskinliğinin aksine müphemdir. Örneğin ibadet vakti saat 13.15 olduğunda gelmez; o dakikadan itibaren yavaş yavaş gelir ve güneşin hareketine göre bir vakit çıkarken diğeri yavaş yavaş girer. Ekim ya da hasat zamanı bellidir, ama mevsimsel hareketler vakti belirler. Haziran geldiği için hasat başlamaz, başak olgunlaştığı için başlar. Ekim ayı geldiği için tarlalar sürülüp ekilmeye başlanmaz, toprağın tavı beklenir. Modern nesnel zamansa matematiksel bir keskinliktedir. Gün, saat 24.00'ü geçtiği için biter. Sabah, seher vaktinin yavaş yavaş kızıllıktan aydınlığa dönmesiyle doğmaz; örneğin saat 07.36 olduğu için gün doğar. Saat 08.00 olduğu için iş başında olunur. Bireysel/psikolojik zaman nesnel zamanın takvim yaprakları ve saatin tiktakları arasında durularak yaratılır; durum, zamanın duruklaşmasıdır. Ruh durumunun içindeki birey böylece geçmiş ve gelecek arasında seyahat ederek nesnel zamanın direncini kırabilir. Bu özetten sonra şunu söyleyebiliriz: Geleneksel insan anılarını hafızasında mekanla ilişkilendirerek saklar. Çocuk ilk karlarla doğmuştur. Geçen hasat şöyle bir şey olmuştur. Filanın düğünü yaz aylarına denk gelen bir kurban bayramında olmuştur. Modern bireyse anılarını zamanda saklar. Çocuğun doğumu nüfus kaydının keskinliğiyle bellidir, en kötü ihtimal doğduğu günün takvim yaprağı bir yerde saklanmıştır. Fotoğrafların arkasında tarih tüm inceliğiyle not alınmıştır. Anıların zamana emanet edilmesi, aslında dile emanet edilmesidir. Anılar kelimeler sayesinde şimdiye taşınır ve ifade bulur. Örneğin Halit Akçam günlük tutar. Günlük günle ilgilidir ve anbean kayıt alınmasını zorunlu kılar. Gün kaçtıktan sonra yazılanlar günlük değil, anı olur. Zaten modernliğin mekanı daima yıkıp yeniden inşa etmesiyle emanet edilecek bir mekansal süreklilik de bulunmaz; oysa nesnel zaman bir süreklilikle kesintisizce, saniye sekmeden akar. Karesi İlkokulu'nu (1973), Atatürk Ortaokulu'nu (1976), Muharrem Hasbi Lisesi'ni (1979), Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'ni bitirdi (1983). Balıkesir'de aile şirketinde çalıştı. Halen İstanbul'da bir kamu kuruluşunda çalışıyor; e-edebiyat dergisi www. edebistan. com'un yayın yönetmenliğini ve Muhayyel Dergisinin yayın danışmanlığını yürütüyor. Edebiyat hayatına, 1982'de Güldeste Dergisinde yayımlanan \"Beyaz Gömlek\" adlı öyküsüyle başladı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Kayıtlar, Hece ve Hece Öykü'nün çıkışında yer aldı. Portakal Bahçeleri ve Pencere adlı öykü kitapları Arnavutça'ya; bazı öyküleri de Farsça, Korece ve Azerice'ye çevrildi. İlk öykü kitabı Gidenler Gidenler adıyla Yedi İklim Yayınları tarafından basıldı. \"Esenlik Zamanları\"yla Türkiye Yazarlar Birliği 1999 Hikaye Ödülü'nü kazandı. 2012'de çıkan kitaplar içinden yapılan değerlendirmede \"Mürekkep\" adlı öykü kitabı; Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği ve Ömer Seyfettin Hikaye ödülünü aldı. 2016 yılında Dede Korkut Edebiyat Ödülüne layık görüldü. Şu sıralar Şakar'ın bütün eserleri İz Yayıncılık tarafından basılmaktadır."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/trajedinizi-soguk-mu-istersiniz-sayin-sanatci", "text": "Büyük bir trajedinin nihayetini ellerini ovuşturarak bekleyen sanatçının gözlerindeki kan: İşte günümüz sanatının gerçeği kavrayışı budur. Evet, artık muhalifliğin beyazlıkla bir ilgisi yok. Görünen o ki sanatçı artık sanatını himaye ettirebileceği, içinde var olabileceği her gücün yanında olabilmektedir. Bir suçun avukatları nadiren o güzel korkunç fiili failin lehine çevirebilecek kadar sanatçıdırlar. Evet, tam burada bir katliamı meşrulaştıracak kadar sanat ehline sahip kaç toplum vardır. Söyleyeyim, çok toplum. Birinin içinde yaşıyor olmak da ne garip. Sanatçı dediğimiz kavramı artık aydın kavramından da ayırmak gerekiyor. Çünkü ortada büyük bir gerçeklik yanılgısı var. Sanatçının, yaşadığı travmatik toplumsal olaylara refleksif tepkiler vermesi beklenir. Halbuki şu an pek öyle bir durum yok. O halde sanata dair bir şey icra eden herkesi sanatçı kavramına dahil etmemeliyiz, ya da ediniz cibilliyetinize kalmış. Burada sanatın da tepkisi önemli olacaktır. Bu tepkiyi sağlayacak olan sanatçının ta kendisiyse sanata dair burada ne büyük bir acz var. Vahşet sahnelerini zihnine kazıyıp olayların durulmasını bekleyerek bir sanat ihtiva etmeye çalışmak ne büyük bir rezilliktir. Bunu dahi yapmayacaksa daha da büyük bir rezalet vardır. Aydın ise öncelikle toplumu tanıyan insandır. Kendi toplumuyla ne pahasına olursa olsun ters düşmek yığınlar tarafından çekilen dar ağacını göze almak değil bizzat başka bir topluma yaranmaktır. Aydın selim havalarda itidalli olur, kan kokusuna uyandığı sabahlarda değil. Şu aydın diye beklenilenleri küf kokusunda bırakmalı, dürtmenin manası yok. Gerçeği kavramak, güçlüyü ve kazananı tahmin etmeye çalışmaktan geçiyor günümüz sanatçısında. Oysa gerçek büsbütün içinde bulunduğumuz, elimizi ayağımızı bağlayan, nefes aldırmayan bir gaz bulutundan başka ne ki şu anda. Ellerinde gaz maskeleriyle bir köşede havanın durulmasını bekleyenlere Hadi hadi demek beyhude bir çaba. Çünkü senin gerçeğinle vahşet resmi çizmek isteyen zebaninin gerçeği aynı değil. Gerçek şu ki; toplumun içi kanarken sanatçı tavrı adı altında suya sabuna dokunmamak sanatkarlık değil solucanlıktır. Gerçek şu ki; dünyanın gözü önünde bir katliam vardır, bunun trajedisini yazmak için daha da büyük resmi görmeyi beklemek eli kanlı olmaktır. Bu yazıyı çok daha uzun planlamıştım ama ağzım dilim bozulacak. Hem bu kadar lakırdı etmenin de anlamı yok. Hatırlıyorum ilk gençliğimden, Bir militan olduğumu bilsen yine beni sever miydin? diyordu şarkıda. Öyle ya bir militan sevilir mi ki, Sürmeli gözlere şimdi şarapnel parçaları saplanan, Nihayetinde onu militan olmaya itenin yaşamak değil,"} {"url": "https://edebistan.com/deneme/tunelin-sonundaki-isik", "text": "Tren kaybolunca uzun tünelin içerisinde, vagonun tavanından yüzüme vuran mavi lambanın ışığı, suskunluğumu kısmen aydınlatır. Tüm yolcular için geçici bir mezarlık ziyaretidir tüneller. Basık, gizemli ve boğucu havayı hissetmemek mümkün değildir. Tünelin sonunda, gözleri kamaştıran parlak bir ışığın olduğunu bilmek, beklentiye gerilim heyecanı katmaktadır. Işık eşittir ateş, ışık eşittir nur. Lütfen sus beynim; biliyorum herkes ettiğini bulur! Tanıdığım en vefalı, birbirini en çok seven aşıklar; trenler ve raylardır. Biri olmadan diğerinin varlığı hiçbir anlam taşımaz. Biri sevdası için sere serpe serilmiştir uzun bozkırlara; yalçın kayalıklara tırmanmıştır. Kıvrım kıvrım kıvrılmıştır. Sevgilisinin yolunu açmak için dağları delmiştir. Diğeri sevgilisinin kollarına bırakmıştır kendisini. İzinden santim şaşmadan her karışını sebatla yudumlar. Kıvrıldığı yerde kıvrılır; tırmandığı yerde tırmanır. Sarı bozkırları birlikte adımlarken hayallere dalar ve keskin uçurumları onun kucağında geçer. Kompartımanın hafif kirli penceresinden, kah geceyi nokta nokta delen yıldızlara kayıyor bakışlarım; kah her birinde farklı hayat hikayelerinin yazıldığı uzaktaki evlerin lambalarına. Of siyah tenli gece! Sen de olmasan kim saklar ayıplarımı, kim hafifletebilir kendime olan kırılganlığımı? Başımı dayadığım cam, titreterek kulaklarıma kadar ulaştırıyor aşkın evrensel müziğini. Büyüklüğüne secde ettiğim bilir, yolculuğun sonunda kimi neyin beklediğini. Dumanını gökyüzüne haberci olarak gönderen kara tren yüreğimin üzerinden gider. Bırak gitsin yüreğim; bu belki de son sefer! V şeklinde dizilmiş, havayı yararak ilerleyen göçmen kuşlar! Bekleyin ben de peşinizden geleceğim. Biliyorum; siz, sır tutmasını bilenlerin taşıyabildiği bir emaneti götürüyorsunuz kanatlarınızda. Adresini biliyorsunuz nurlu ışığın. Takılıp ardınıza, tutkuyla kanat çırparak dünyanın gözlerinden kaybolana dek gideceğim. Bekle beni sonsuz sevdam, mutlaka yollarını bulup şu hasrete son vereceğim. Tren düdüğü bitti mi yolculuk, niye böldün uçuşumu? Yoksa duyduğum ses kıyametin habercisi meleğin suru mu? Tünelin sonuna yaklaştık, gözüküyor ışık. Işık cehennemde ateş, ışık cennette nur; herkes yaptığının karşılığını mutlaka bulur. 1973 Yılında Aksaray'da dünyaya geldi. Konya/Ereğli'de yaşıyor. Yazıları ve şiirleri başta fanzin dergilerin efsane ismi Aykırı olmak üzere, Çehre, Barbar, Med Cezir, Sınırdakiler, H-aykırı, İskemle, Dergi-lik, Filinta Dergi, Yazık Edebiyat, Gençfikir gibi edebiyat dergilerinde yayımlandı. Memleket, Ereğli Medya, Ereğli Postası, Yeni Ereğli, Erhaber isimli yerel ve bölgesel gazetelerde şiir ve makaleler yazdı. Ereğlimedyacom, Haber İklimi, Öğretmenler Sitesi isimli haber/edebiyat sitelerinde çeşitli yazıları yayınlandı. Gerçek Hayat ve Cafcaf dergilerinin Ereğli temsilciliğini yaptı. İbn-i Sina Öyküleri, Kırlangıç Ağıtı, Sırat-ı Aşk, Mihri Hatun Şiirleri Albümü, II. Milletlerarası Tarihi Roman ve Romanda Tarih Sempozyumu Bildiriler Kitabı isimli antolojilere, eserleriyle katkıda bulundu. 2011 yılının UNESCO tarafından Evliya Çelebi yılı ilan edilişi sebebiyle, Ümraniye Belediyesi tarafından organize edilen hikaye yarışmasında Şedde ve Seyyah isimli eseri, 1328 eser arasından ikincilik ödülünü kazandı. Konya/Ereğli Gençlik Merkezinde Etkin Yazarlık Eğitimi derslerivermektedir. Hikaye, roman ve manzum türünde eserleri kitaplaşmıştır."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/turk-edebiyatinda-intihar-olgusu-kendi-kalemini-kiranlar", "text": "İntihar sözcüğü ürpertiyle birlikte bir merakı da bırakır insanın içine. Bizi ilgilendirsin ya da ilgilendirmesin intihar eden birinin yaşamına dair çılgınca bir merak duyarız. Özellikle de intiharın nedeni üzerinde bir dedektif gibi durur, aynı cümlelerin üzerinden defalarca geçer, intihar sebebini saptamaya, açıklamaya çalışırız. İntihar eden kimse, tanınmış, toplumun nazarında olumlu bir intiba bırakmış biriyse daha da dikkatimize değer. Cemile Sümeyra, Kendi Kalemini Kıranlar'da Türk Edebiyatında İntihar alt başlığıyla intihar ve edebiyatı mezceden mısraların, yaşantıların, kalemlerin, yaşadığımız şu dünya üzerinde bıraktığı izleri incelemiştir. İntihar üzerine genel bir girizgah yapıldıktan sonra ana hatlarıyla intiharın nedenleri, yöntemleri, arka planı, etkenleri üzerinde durulmuştur. Sosyoloji, psikoloji, felsefe, teoloji gibi alanları meşgul eden intiharın, edebiyatı da meşgul eden bir olgu olduğu ortaya konulmuştur. Gerçekten de eserinde, mısrasında yahut yarattığı bir karakter üzerinde ölümü konuşan, anlatan kalemlerin intiharla ölümü deneyimlemek istemesi yaman bir haldir. Cemile Sümeyra, bu halin nedenlerinin neler olabileceği üzerinde durmuş ve müntehir edebiyatçıların edebiyatımıza kazandırdığı güzelliklere değinmiştir. İntiharın nedenleri sosyolojik, psikolojik, biyolojik başlıklar altında incelenmiştir. Bağımlılık yapan maddelerin kullanıcısı olan müntehir edebiyatçıların yaşamlarından daha kolay vazgeçtiği saptanmıştır. Bunun yanında, din, evlilik, yaş, cinsiyet, eğitim, ekonomik koşullar, iklim gibi faktörlerin intiharı etkilediği düşünülmüştür. Mesela, intihar etmeye eğilimli olan birinin iç dünyası karakış gibi görülmüş, dışarıda cıvıl cıvıl bir havanın varlığı, iç dünyası karakış olan birini rahatsız ederek onu intihara sevk etmiştir. Kasvetli havaların aksine içinden bereket fışkıran havalarda intiharların daha çok olduğu gözlenilmiştir. Bireyin iç dünyasıyla dış dünya arasındaki uyumsuzluğun artması, intiharı hızlandıran bir etmen olmuştur. Havanın bireyin iç hali ile uyum göstermesi bir yaşama nedeni olurken, iç haline aykırı bir havanın olması, kuşların cıvıldaması, çiçeklerin açması, güneşin pırıldaması bireyde bir çatışma halini uyandırmış ve intiharını kolaylaştırmıştır. Bireyin fizyolojik özelliklerinin toplumca dikkat çekmesi, onu topluma yabancılaştırarak kendi içine gömmüştür. Kimi insanlar fizyolojilerinin farklılığıyla baş edebilirken kimi insanlar baş edemeyerek müntehir olmayı tercih etmiştir. Herhangi bir uzvu, işlevini yerine getiremediği halde başarılı olan bir insana toplumun bakışında gizli bir hayranlık vardır. O uzvun işlevini, vücutta başka bir uzvun üstlendiği düşünülür. Bu iyimser bakış, kişinin kendisinde nevrotik bir bozukluğa dönüştüğünde, kendisini toplumdan soyutlayarak karamsar bir yaşam felsefesi geliştirir. Bu felsefe, onun yaşam fonksiyonlarını körelterek hayattan koparır ve intihar kaçınılmaz olur. Kendi Kalemini Kıranlar, incelediği müntehir edebiyatçılar aracılığıyla şunu sormak istemiştir: Herhangi bir insanın intihar gerekçesiyle bir edebiyatçının intihar gerekçesi aynı mıdır? Bana en ilginç gelen intihar nedeni, bireyin aşırı kırılganlık ve hassasiyetten ötürü intihar etmesidir. Aşırı duyarlılık ve hassasiyet, insanı rakikleştiren, diğerlerinden ayıran meziyetlerken kontrol edilememesi sonucu intihar nedeni olması, çok şaşırtıcı. Bu şaşırtıcı durumun sonucu olarak en çok şairlerin intihar ettiğine ulaşılmıştır. Şairler, duygu durumları yükseklerde seyreden ve aşırı duyarlı hali yoğun yaşayan bireyler olarak intihar kapısını daha çok aralamışlardır. Hatta bazı şairler, intihar etmeyi onurlu bir davranış olarak görmüşlerdir. Yedikuleli Faizi'den başlayarak Özge Dirik'e kadar yirmi dokuz müntehir edebiyatçıyı inceleyen Cemile Sümeyra, söz konusu kişilerin intiharları üzerine yapılan söylenti/menkıbe türünden bilgilere yer vererek intiharların ardındaki en sahih bilgiye ulaşmayı amaçlamıştır. Her yazı sonunda, incelenen müntehir edebiyatçılardan beyit/gazel/mısra alıntılanması, bu ediplerin eserlerindeki ölüm temasının yalnızca tema olmadığını anlatır. Bazı müntehir edebiyatçılar, intiharlarıyla şoke edecek denli neşeli ve başarılıdır. Emir Çelebi, mesleğinde üstat ve zeki bir tabip, keyfine düşkün, padişahın dostluğunu kazanan bir muhasiptir. Bir Ali Cengiz oyunuyla padişahın gözünden düşer. Yaşadığı onur incinmesi onu hayattan koparmaya yetmiştir. Ömer İhyauddin Efendi, güzele meftun biridir. Onun gibi, güzele ve güzelliğe aşık birinin intihar etmesi incelenesi bir psiko-sosyal vakadır. Çünkü bu şekilde hayat tavrı sergileyen birinin coşkulu ve rind olması gerekir. Tokadizade Şekip Efendi ve Rüştü Onur gibi isimler, sevdiklerini kaybetmenin acısıyla intiharı seçmişlerdir. Rasih Güran, müntehir edebiyatçıların içerisinde en dikkat çekenidir. İntihar eden ediplerden Can İren'in ardından intiharı kınayan, aşağılayan, eleştiren bir yazı kaleme almasına rağmen, İren'in intiharından birkaç yıl sonra kendisi de intihar etmiştir. İntihar şekli ilginç olan isimlerden biri de Beşir Fuad'dır. ... damarlarına uyuşturucu şırınga ettikten sonra bileklerini kesmiş, bu sırada kendini kaybedinceye kadar da hissettiklerini yazmayı denemiştir. Yenilmişlik duygusu, sevdiklerini kaybetme korkusu, onur incinmesi, yıpranmışlık, işsizlik, siyasal sebepler, tükenmişlik, ölüme dair merak gibi durumlar edebiyatçıları hayattan koparmıştır. Kimileri intiharı hiç düşünmezken, kimileri intiharı şaka kadar eğlenceli ve güzel olarak tanımlamış ve intihar ederek hayatını sonlandırmıştır. Kaderin bir cilvesi gibi, müntehir edebiyatçılar hayattayken birbirlerini izlemiş, birbirlerine yakınlık duymuş ve özel ilgi beslemişlerdir. Müntehir Metin Akbaş'ın Beşir Fuad, Sadık Hidayet, Nilgün Marmara, Kaan İnce ve İlhami Çiçek'e ilgi duyması gibi. Yine Zafer Ekin Karabay da Nilgün Marmara'nın etkisinde kalarak intihar etmiştir. İntiharın planlanmayan, ansızın karar verilen bir şey olduğunu düşünürdüm hep. Kendi Kalemini Kıranlar'daki bazı edebiyatçıların intiharı bu fikrimi değiştirdi. İnsan, kendi ölüm tarihine karar verebilir mi? sorusu zihnimde hala ürkütücü bir soru olarak duruyor. Bu soruyu eyleme geçiren edebiyatçıların, intihar eylemlerini bir bahar coşkusu içinde gerçekleştirmeleri, intiharın ardından daha huzurlu bir dünyaya ereceklerini düşünmeleri de dünyanın başka bir yüzüymüş gibi geliyor bana. Kendi intiharını günlerce düşünen edebiyatçıların varlığını bilmek insanın kalbini acıtmıyor değil. Üstelik bazı edebiyatçıların intiharlarının nedeni aşırı sevmeleri, insanları aşırı düşünmeleri, iyilik ve güzellik konusunda aşırı hassas olmaları... Cemile Sümeyra, Kendi Kalemini Kıranlar'la bir edebiyatçının intiharını anlatmakla kalmamış, onun acısını ve ağrısını da anlatmıştır. Cemile Sümeyra'nın Sonuç başlığı altında verdiği bilgiler bağlamında, kimileri intiharı bir kaçış, başka bir hayata yelken açış olarak görürken; kimileri acziyetin ve deliliğin dışavurumu olarak değerlendirmiştir. Cemile Sümeyra'nın intihar değerlendirmesi olarak şu sözlerini çok değerli buldum: Entelektüelin intiharı, dönüşü olmayan bir göçtür. Bir nevi beyin göçüdür. Entelektüelin, birey olmanın da ötesinde yaşadığı toplumdaki konumuna ve etki gücüne bakıldığı zaman bir felakettir. Bu düşüncelerinden dolayı, müntehir edebiyatçıların intihar eylemlerini incelemeyi uygun bulmuş ve bunları bir kitapta toplamıştır. Kendi Kalemini Kıranlar, Cemile Sümeyra'nın lisans bitirme tezine dayanmaktadır. Kendi Kalemini Kıranlar'dan (2007) sonra çıkan Hayatı Kurgulamak (2013) kitabıyla öykücü, şair ve yazarları inceleyen Cemile Sümeyra, Hayatı Kurgulamak kitabının bazı bölümlerinde de intihar olgusunu işleyerek bu konudaki çalışmalarını sürdürmüştür. Müntehir yazarların/şairlerin intiharını, eserlerindeki temalar ve yaşantıları bağlamında anlatmayı tercih etmiştir. Bu yönüyle intiharın toplumsal ve bireysel hayat için bir tehdit unsuru olduğunun altını çizerken Bu insanları, ölüme götüren, hayattan koparan şey nedir? şeklinde sorarak müntehir ediplerin intiharını incelemiştir. Şule yayınlarından çıkan bu kitabın baskısı tükenmiş, yeniden yapılsa meraklısı ve okuru olur diye düşünüyorum. İskenderun'da doğdu. Kahramanmaraşlı. Hece Öykü, İtibar, Yedi İklim, Türk Dili dergilerinde öykü ve deneme yazdı. Milli Gazete, Dünya Bizim ve Edebistan isimli kültür sanat sitelerinde, kitap incelemeleri ve söyleşiler yaptı. Nuri Pakdil'in Tiyatrolarında Vicdan isimli yüksek lisans tezini hazırladı."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/turk-edebiyatinda-mensur-siirin-isim-babasi-halid-ziya-usakligil", "text": "Ey ye's-alud kalpler! Ey medfen-i sürur mezarlar! Sizin tahayyülünüz beni girye-nak ediyor. Sizi düşünüyorum. Size ağlıyorum. Ey muzlim dünyalar, ben sizin hazin bir seyyarınızım; sizi temaşa ediyorum. Halinizden lerze-nakim, manzaranız bana iras-ı haşyet ediyor. ettikleri gamlar, hüzünler size iltica ediyor. Çarpın! Ey kalb-i ye's bünyad! Tasvirinin karşısında çarpın! Çak çak ol! Vücudun bana bar geliyor... Sen bir mezarsın! Türk edebiyatının usta romancısı Halid Ziya Uşaklıgil'in Mensur Şiirler adlı eseri yayımlandığı tarihten itibaren hem birçok edebi tartışmaya konu olması hem de daha sonraki dönemlerde diğer edebiyatçılarımıza örnek olması açısından Türk edebiyatında önemli bir yeri vardır. Mensur şiirin isim babası unvanını taşıması hasebiyle Halid Ziya Uşaklıgil'in Mensur şiirler ve Mezardan Sesler adlı eserini inceleme kapsamına aldık. Mensur şiir, edebi bir tür olarak Fransız edebiyatında XIX. yüzyılın ortalarında ortaya çıkıp yaygınlık kazanmıştır. İlk önceleri Fransız edebiyatının güçlü kalemleri bu türde eserler vermiş daha sonra Batı edebiyatında görülmeye başlanmıştır. Türk edebiyatına XIX. yüzyılda hem Fransız edebiyatı hem de Batı edebiyatından yapılan tercümeler yoluyla yenileşmenin ikinci nesli ile Ara Nesil döneminde giren mensur şiir, edebi dönemler içerisinde çeşitli kelime gruplarıyla anılmış, Servet-i Fünun ve II. Meşrutiyet dönemlerinde çok sayıda yazarın tecrübe ettiği edebi türlerden biri olmuştur. Cumhuriyet dönemi şair ve yazarlarının da zaman zaman denediği mensur şiir, bu dönem içerisinde pek fazla ilgi görmemiş, zamanla bu dönemin güçlü kalemlerinin sürdürdüğü ve temsil ettiği edebi tür olmaktan uzaklaşmıştır. Hikaye, roman ve şiirin yanında geniş bir alan bulamadan günümüze kadar varlığını sürdürmüştür. Türk Edebiyatı içerisinde XIX. yüzyılın sonlarına doğru veznin ve kafiyenin şiir için mutlaka gerekli olup olmadığına dair öne sürülen fikirler edebiyatımızda mensur şiir türüne zemin hazırlayan ilk kıpırtılar olarak değerlendirilebilir. Örneğin Abdulhak Hamid'in nesir ve nazım dışında mukaffa adını verdiği yeni bir tür oluşturma yolunda Recaizade Mahmud Ekrem'e yazmış olduğu bir mektup önemlidir. Recaizade Mahmud Ekrem'in Takdir-i Elhan'da Bir söz şiir addolunabilmek için velev fikre ne derece parlak olursa olsun, kendisinde şeklen iki şartın vücudu iktiza eder. Bunlardan birisi vezin olduğunda şüphe yoktur. Diğeri ne olsa gerek? Elbette kafiyedir. şeklindeki ifadelerinden sonra Zerrattan şümusa kadar her güzel şey şiirdir. diyerek şiiri hassaten fikir his ve hayal güzelliğinde arama tavrının yanı sıra, yine Takdir-i Elhan'da: Her mevzun ve mukaffa lakırdı şiir olmak lazım gelmez. Her şiir, mevzun ve mukaffa bulunmak iktiza etmediği gibi ifadeleriyle kafiyesiz ve vezinsiz de şiir olabileceği şeklindeki düşünceleri yeni Türk edebiyatını mensur şiire hazırlayan açılımlardır. Bu dönemde mensur şiir karşılığı olarak kullanılan adlandırmalardan birisi olan nesr-i muhayyel terkibi de Recaizade Mahmud Ekrem'in mahsulüdür. Mensur şiirin bir edebi tür olarak görülmeye başlamasındaki en önemli tesir, Batı edebiyatında bu türün yaygınlaşmaya başlaması ve şairlerimizin de bundan haberdar olmasıdır. XIX. yüzyılda Türk edebiyatının en fazla tesirinde kaldığı edebiyat Fransız edebiyatıdır. Baudelaire, Rimbaud ve Mallerme gibi Fransız şairlerin Türk edebiyatı üzerindeki etkisi Servet-i Fünun dönemiyle XX. yüzyılda şiir alanında olur. Fransa'da 1842'ye kadar Fenelon'un romanı Telemaque, Montesquineu'un Gnide Mabedi gibi eserlerin adı geçtiği kaynaklarda prose poetiqe adıyla anılan bir takım edebi eserlerden sonra, bağımsız bir edebi tür olarak mensur şiirin ilk örnekleri poeme en prose adıyla, Aloysius Bertrand'ın 1842'de yayımlanan Gaspard de la Nuit adlı eseriyle kendini gösterir. Ardından Maurice de Guerin'in Le Centaure ve La Bacchante adlı eserleri yayınlanır. Bertrand'ın eseri Baudelaire, Arthur Rimbaud, Stephane Mallerme, Isidore Bucasse gibi şairlerin ilgisini çeker ve mensur şiir özellikle Baudelaire'in 1855'ten itibaren çeşitli gazete ve dergilerde yayımladığı Paris Sıkıntısı adlı eserinin bir bölümü olarak Petits Poemes en prose ile Fransız edebiyatında yaygınlık kazanır. Baudelaire'de sonra bu edebi türün Fransız edebiyatında yayılmasını sağlayan isimler arasında Renkli Gravürler ve Cehennemde Bir Mevsim adlı eserlerin sahibi Rimbaud ile Hezeyanlar adlı eserin sahibi Mallerme'dir. Paul Claudel, Andre Gide ve Marcel Proust da gençlik dönemlerinde poeme en prose yazmış önemli isimlerdir. XIX. yüzyılın sonlarına doğru poeme en prose Batı edebiyatında yaygın olarak görülmeye başlar. İngiltere'de İngiliz Posta Arabası eseri ile Thomas De Quincey, Alman edebiyatında Hölderlin, Stefan George ve Rainer Maria Rilke, İspanya da G. Adolfo Becquer Danimarka'da Jens P. Jacobsen Amerika da Edgar Allan Poe Rus edebiyatında Eşik Mensur Şiirler eseriyle Turgenyev bu türün önde gelen isimleri olmuştur. Sevgili dostum, size küçük bir yapıt yolluyorum. Bu küçük yapıtın başı sonu bulunmadığını söyleyenler biraz haksızlık etmiş olurlar, öyle ya, bu yapıtta her şey aynı zamanda hem baş, hem de kuyruktur tersine, almaşık ve karşılıklı olarak. Bir düşünün lütfen, bu düzen hepimize, size, bana ve okura ne hayranlık verici kolaylıklar sağlayacak. İstediğimiz yerinden kesebiliriz, ben düşümü, siz müsveddeyi, okur da okumasını, çünkü onun dik kafalı istemini gereksiz bir olay örgüsünün sonu gelmez ipiyle bağlamıyorum. Bir omuru kaldırın, bu eğri büğrü düşlemin iki parçası hiçbir çaba gerekmeden birleşiverecektir. Doğrayıp birçok parçaya ayırın, göreceksiniz, her biri kendi başına da var olabilmektedir. Bu parçacıklardan bir kaçı hoşunuza gidecek, sizi eğlendirecek kadar canlı olur umuduyla, tüm yılanı size armağan etmeyi göze alıyorum. Küçük bir giz vereceğim size. Aloysius Bertrand'ın ünlü Gaspard de la Nuit'sini belki yirminci kez karıştırırken, buna benzer bir şey denemek, onun öylesine şaşılası, öylesine çekici bir biçimde eski yaşamın çiziminde uyguladığı yöntemi yeni yaşamı, daha doğrusu yeni ve daha soyut bir yaşamı anlatmada uygulamak geldi usuma. Baudelaire'in yazdığı bu mektup, onun mensur şiir alanında yapmak istediklerinin yanında mensur şiir anlayışını ve türün özelliklerini anlamamıza yarayacak içeriktedir. Mensur şiir de diğer edebi türler gibi, başlığı başlangıcı ve bitişiyle müstakil bir edebi türdür. Mensur şiir Batı edebiyatının bir mahsulüdür. Fransızcadaki poeme en prose söz grubu Türkçedeki mensur şiir adlandırmasıyla ve kavramıyla uygunluk gösterir. Çünkü Türkçedeki mensur şiir Fransızcadaki poeme en prosein karşılığı olarak tercüme bir adlandırma özelliği taşımaktadır. Recaizade Mahmut Ekrem'in nesr-i muhayyel dediği mensur şiir başlangıçta Türkçede, özellikle Ara Nesil döneminde, Fransızca poeme en prose karşılığı olarak nesr-i muhayyel, nesr-i şairane, nesr-i şi'r-amiz, nesr-i nazm-amiz, mensure, nesr-i hayali, nesra-i şiir-amiz gibi birbirine benzer kelime ve kelime gruplarıyla karşılanır. Mensur şiir adı ancak 1886'da Halit Ziya'nın Hizmet gazetesinde yazdığı ve daha sonra Mensur Şiirler başlığı altında topladığı örneklerle karşımıza çıkacaktır. Servet-i Fünun ve II. Meşrutiyet yıllarında daha çok mensur şiir kelime grubu tercih edilir ve türün adı olarak yaygınlaşır. Cumhuriyet döneminde ise uzun yıllar kullanılan bu kelime grubunun yanında, yakın yıllarda bazı yazarların kaleminde onun yerine şairane nesir, düzyazı şiir, yazı şiirler, düz anlatım şiiri, düz şiir, şiirsel düzyazı, şiirsel metin gibi çeşitli adlandırmalar teklif edilir ve kullanılır. Türk Dil Kurumu sözlüğündeki mensur şiir karşılığı ise şiirce kelimesi olarak kaydedilmiştir. Tüm bunlar henüz bu edebi türün adlandırılmasında ve özelliklerinde uzlaşma sağlanamadığını göstermektedir. Türk edebiyatında, mensur şiir türünün en başarılı ve kalıcı örnekleri Halid Ziya'nın 1886 yılında Hizmet gazetesinde yazdığı ve daha sonra Mensur Şiirler başlığı ile topladığı örneklerle ile karşımıza çıkarken, Arap edebiyatında ise bizden çok sonraki yıllarda yazılmıştır. Lübnan asıllı şair Emin er-Reyhani, Cibran Halil Cibran, Fars edebiyatında Ahmed-i Şamlu sayılabilir. Halid Ziya'dan önce Recaizade Mahmud Ekrem'in Nağme-i Seher ve Zemzeme'lerindeki mensurelerine, Envar-ı Zeka ve Şark dergilerinde Mustafa Reşid'in, Tercüman-ı Hakikat, Şafak ve Saadet'te de Mehmet Celal'in bu türde yazdığı denemelerine rastlarız. Muallim Naci'nin Tercüman ı Hakikat'deki Edebiyat sütununa gönderdiği ilk gençlik devresinin mensure denemeleri de vardır. Bu edebi türün kabul görmesinde Recaizade Mahmud Ekrem'in Takdir-i Elhan 'daki: Her mevzun ve mukaffa bulunmak iktiza etmediği gibi ve yine Bendenizce kafiyesiz şiir yazmaktan ise nesr-i muhayyel yolunda tasvir-i meram etmek evla ve efdaldir. Nesr-i muhayyel ise mevzun değil iken, adeta tavr-ı şi'ri alabiliyor. cümlesindeki edebi fetvası etkili olmuştur. Halid Ziya yazılarında 13 Kasım 1886'ya kadar mensur şiir isimlendirmesini kullanmaz. Yazar, İzmir yıllarında seri olarak yazdığı yazılarını 13 Kasım 1886'da Hizmet gazetesinde Mensur Şiir adı altında yayımlar. Gazetenin her sayısında birer ikişer olmak üzere toplamda 48 adet eseri 25 Eylül 1887'ye kadar yayımlanır. Daha sonra bu eserler 1891'de Hizmet Gazetesi Matbaası'nda küçük kitaplar serisi kapsamında Mensur Şiirler adıyla basılır. Halid Ziya bu kitabında Hizmet gazetesinden önce yazdıklarıyla beraber tarih sırasına koyarak 54 mensur şiirinden 47 tanesine yer verir. Mensur Şiirler edebiyatımızda bu türün kitaplaşmış ilk örneğidir. Halid Ziya Hizmet gazetesinde yayımladığı bu yazılara Mensur Şiir adını vererek edebiyatımızda mensur şiir ismini kullanan ve bu türe adını veren ilk kişi unvanını kazanmıştır. Halid Ziya kitabının önsözünde şunları yazar: Mensur Şiirler hayalhanemde açılmış bir takım nazik, narin fikirlerdir. Onlar bence pek kıymetdardır. Çünkü giryelerimi, neşvelerimi musavvirdirler. Ben onları takdis ederim; çünkü hissiyatımı, mütalaatımı natıkdırlar. Bunlar kimse için yazılmamıştır, yazılmak için yazılmıştır, onun içindir ki sairlerinin takdiri, adem-i takdiri onlar için ehemmiyetsiz kalır. Yine onun içindir ki her türlü alayiş-i zahiriden müteccerriddirler. Muharriri onları o kadar ali buldu ki tezyinat-ı lafziye ile telbisten hicap etti. Bu makaleleri tevlid eden fikirler şairane olduğu için onlara Mensur Şiirler namını vermek istedim. Şiiri vezin ve kafiyede arayanların edecekleri itiraz indimde bir itiraz-ı hiç-a-hiç kalır. Mensur şiir etrafında yapılan tartışmalar Halid Ziya'nın ilk mensuresinin yayımından, 48 adet mensurenin tefrika edimesinden kitaplaşmasına kadar yoğun bir şekilde sürüp gitmiştir. Tartışmaların çoğunluğu yazıların içeriğinden ziyade tür adı olarak benimsenen Mensur Şiir terimi üzerinde yoğunlaşmıştır. Adını Fransızca Poem en prose yani düz yazı tarzında şiirden alan bu türün edebiyatımızda görünmesine kadar şiirde vezinli ve kafiyeli olma şartı aranmış; bu çerçeve dışında kalanlara şiir gözüyle bakılmamıştır. Halid Ziya yayımladığı yazılarına ve kitabına Mensur Şiir adını vererek bu ismin arkasında da durarak geleneksel anlayışın karşısında olduğunu da göstermiştir. Halid Ziya yayımladığı bu eseriyle eski edebiyat taraftarlarının tenkitlerine hedef olurken yeni edebiyat taraftarları özellikle de Recaizade Mahmud Ekrem'in takdirini kazanmıştır. Ahmet Hamdi Tanpınar, Türk edebiyatında mensur şiir türünün ortaya çıkışında Batı edebiyatından yapılan şiir tercümelerinin ve bu tercümelerle edebiyatımıza taşınan muhtevaların etkili olduğu görüşünü taşır. Tanpınar bu konuda Fakat asıl mühimi yeni nesirde sırf bu tabiat görüşü için adeta müstakil bir nevin doğuşudur. Filhakika mensur şiir bizde yaşanan hayat ve yakalamaya alışılan tabiat etrafında teşekkül eder. Hakikatte, ne kadar iptidai olursa olsun, bu hakiki bir keşiftir demektedir. Tanpınar, mensur şiirin ortaya çıkışında Recaizade Mahmut Ekrem'in Takdir-i Elhan'da yer alan Her mevzun ve mukaffa lakırdı şiir olmak lazım gelmez; her şiir mevzun ve mukaffa bulunmak iktiza etmediği gibi. sözüne atıfta bulunarak onun kalem denemelerinin mensur şiirin başlatıcısı olduğunu belirtmiştir. İnci Enginün de Batı dillerinden yapılan şiir tercümelerinin Türk edebiyatında mensur şiir yolunu açtığı düşüncesindedir. Halit Ziya'nın Mensur Şiirler ve Mezardan Sesler adlı eserinin yayımlanmasından sonra Servet-i Fünun ve Fecr-i Ati mensuplarının kaleminde mensur şiir yazmak yaygın hale gelir. Halid Ziya'nın mensur şiir alanında kalem denemelerinden önce Recaizade Mahmut Ekrem'in bu yolda arayışları olmuştur. Recaizade Mahmut Ekrem şiirde vezin ve kafiyenin varlığını hafifletmek isteyenlere karşı Takdir-i Elhan'da bendenizce kafiyesiz şiir yazmaktansa nesr-i muhayyel yolunda tasvir-i meram etmek evla ve efdaldir. Nesr-i muhayyel ise mevzun değil iken, adeta tavr-ı şi'ri alabiliyor şeklindeki düşüncelerini ifade etmesi, bu türün yolunu açmış ve gençlerin bu yola yönelmesini sağlamıştır. Ara nesilden Mustafa Reşit, Mehmet Celal, Ali Nusret, Mustafa Fehmi, Ali Nadir, İsmail Safa, Halid Ziya ve daha birçok genç mensur şiir alanında kalem denemeleri yapmışlardır. Ara Nesil mensuplarını Servet-i Fünun'dan çok sayıda sanatkar takip eder. Türün Türk edebiyatına yerleşmesini sağlayanların başında yer alan Halid Ziya'yı, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit, Müftüoğlu Ahmet Hikmet, Celal Sahir, Faik Ali devam ettirir. Bunları, Halide Edip, Yakup Kadri, Yahya Kemal, Emin Bülend, Selahattin Enis, Raif Necdet Kestelli, İlyas Macid, Hayriye Melek Honç, Şekibe Ali, Tahsin Nahid gibi şair ve yazarlar takip eder. Cumhuriyet döneminde bu isimlere Arif Nihat Asya, Ali Nihad Tarlan, M. Kaya Bilgegil gibi isimler eklenir. İkinci Yeni mensuplarından ve İkinci Yeni etkisinde olanlardan mensur şiiri deneyen şairlere de rastlanır. Ece Ayhan, İlhan Berk, Özdemir ince gibi. Halit Ziya'dan sonra mensur şiirin başarılı örneklerini Mehmet Rauf verir. Mensur şiirlerini Siyah İnciler adlı kitapta toplar. Türk edebiyatında mensur şiirin Halit Ziya ve Mehmet Rauf'tan sonra üzerinde dikkatle ve önemle durulması gereken usta kalemlerden biri de Yakup Kadri Karaosmanoğlu'dur. Yazar, II. Meşrutiyet yıllarında çeşitli dergilerde yayımlanan mensur şiirlerini Erenlerin Bağından ve Okun Ucundan adlı kitaplarında toplamıştır. Özellikle Erenlerin Bağından adlı eser ona haklı bir ün kazandırır. Türk edebiyatının her döneminde mensur şiir alanında eser veren çok sayıda şairimiz vardır. Bu isimler ve çalışmalarıyla ilgili detaylı bilgiye Cafer Gariper'in Türk Edebiyatında Mensur Şiir Literatürü başlıklı makalesinde bulmak mümkün. Cumhuriyet döneminde mensur şiir alanında eser veren, edebiyat araştırmacısı kimliği ile tanınan M. Kaya Bilgegil'in Cehennem Meyvası (1944) adlı eserinin giriş kısmında Şiir ve Mabadı başlıklı bölümden sonra 21 mensur şiir bulunmaktadır. Mensurelerin tamamına şiiriyet hakimdir. Mensurelerinde duygu coşkunluğu ve lirizm dikkate değerdir. Burada yeri gelmişken belirtmek isterim ki; M. Kaya Bilgegil'in Cehennem Meyvası adlı eseri hem poetika hem de karşılaştırmalı edebiyat araştırmaları için zengin bir kaynak durumundadır. Mensur şiir üzerinde ilk dikkate değer araştırmayı yapan Niyazi Akı, mensur şiiri, Şiirin cümle yapısını ve ahengini muhafazaya çalışan, ancak vezne ve kafiyeye bağlanamayan düz yazı türü şeklinde ifade eder. Hülya Argunşah ise Mensur şiir; cümle yapısı ve ahenk gibi şiire has özellikler taşıdığı halde vezne ve kafiyeye bağlı olmayan, şairane bir konuyu, his hayal ve düşünceyi kısa bir hacimde ve yoğun bir şekilde süslü bir üslupla anlatan düzyazılardır şeklinde ifade eder. Mensur şiirler, küçük yapısı, zengin konu açılımına sahip olması birçok kişi tarafından şiire göre daha kolay bir tür olarak değerlendirilmesi, sıkı kurallara bağlı olmayışı, genç şahsiyetlerin hissi hayatını ifadeye imkan tanıması cazip bir tür olarak ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. Bu tanımlamalardan sonra Ferhat Aslan'ın yayına hazırladığı, 237 sayfadan oluşan Halid Ziya Uşaklıgil'in Mensur Şiirler ve Mezardan Sesler adlı eserini Mensur şiir hakkında genel bir fikir verebilmek amacıyla inceleyelim. Eser paralel metin yayma yöntemi kullanılarak yazılmıştır. Mensur Şiirler'i konuları itibarıyla üç gruba ayırabiliriz. Dünya hayatındaki zahmetler sıkıntılar eşitsizlikler, haksızlıklar, fuhuş ve savaş gibi konuları ele aldığı mensur şiirlerdir. Zevce, Cenk, Hayat-ı Fuhş-alud, Düşünüyorum örnek verilebilir. Toplumsal konuları içeren mensurelerine bakıldığında Halid Ziya'nın Platon, Rousseau ve Baudelaire'nin fikirlerinden etkilendiği söylenebilir. Halid Ziya çevresini ve yaşadığı dünyayı çok iyi gözlemlemiş, evren gezegen, güneş ve ay gibi konuları Seyyar-ı Feza, Nessar-ı Hayat, Şelale-i Müncemid, Fevvar-ı Ateşin, Fırtına, Gurub, Girye-i Tabiat, Zühre'ye, Bir Levha-i Bahar adlı mensurelerinde işlemiştir. Halid Ziya eserinde ele aldığı konular, dil ve üslubu Serveti-i Fünun edebiyatının etkisindedir. Servet-i Fünuncularda görülen, aşırı duygusallık, alınganlık, karamsarlık gibi özellikler Mensur Şiirler'de de görülmektedir. Halid Ziya'nın mensur şiirleri az cümleden ibaret ve kısa olması, şiir denilen sıcaklığı ve aydınlığı ruhlarımıza duyurabilmiştir. Şairin mensur şiirleri şairanedir; secilerle kulakta ses benzerliği ve ahenk hissi bırakan cümleler, edebi sanatların imkanlarından geniş ölçüde faydalanması mensur şiirlerini, şiire yaklaştırmıştır. Mensur şiirler üslup açısından oldukça sadedir. Tasvirler de sıfatlar sıkça kullanılmıştır. Öyle ki bazı şiirleri sadece tasvir için yazılmış hissi uyandırır. Oldukça uzun tasvirler vardır. Sarı Gül şiirinden; Gözlerin elindeki güle merkuz idi. Parmakların aheste aheste yaprakları koparıp rüzgara bahşediyordu. Şu anda hayalhanemin acı acı fikirlerle meşgul olduğundan emin idim. Halid Ziya'nın mensur şiirleri belirli bir düşünce veya duygunun zerine kurulur. Duygu içerikli yazıları daha fazladır. Sevgi, sevginin süreksizliği, sevgiyi açma tereddütleri, kadın, kavuşma, ölüm temaları göze çarpar. Halid Ziya'nın mensur şiir türünde dikkat çeken diğer bir özellik, diğer edebi eserlerinde olduğu gibi hayal kavramı geniş yer tutar. Hayal kavramı eserlerini zenginleştirmekle kalmayıp eserin derin yapısını daha grift hale getirmiştir. Örneğin Bir Hayal başlıklı mensur şiirinde, hayal hakikate üstün gelmiştir. Aynı zamanda hayal kişinin iç dünyasının aynası olmuştur. Günlük hayattaki gerçeklikler yazarın hayal süzgecinden geçerek esere yansımıştır. Zühre'ye şiiri bir hayal atmosferini barındırır. Bazen de hayal kavramı geçmişi yad edecek şekilde şiire yansır. Kimi zaman da hayal sanatla bütünleşir. Raksan nazar-rüba, ruh-perver temevvüçleri; musikinin hayal-perver, sürur-engiz nağmeleriyle bir aheng-i latif teşkil ediyordu. Raksan; nurlar, nağmeler içinde raksan idi!... Halid Ziya eserin önsözünde belirttiği gibi, daha çok düşüncelerini ifade etmeye, süse ve kelime oyunlarına yer vermemeye özen gösterdiğini belirtmiştir. Eserde uzun cümlelerin yanında duygu ve düşünceler kısa cümlelerle anlatılmıştır ve bunlar da daha çok soru ve ünlem cümleleri şeklindedir. Ey garip bir çekicilikle aydınlık saçan gözler! Hislerimin akışı niçin size doğru yönelip duruyor? Bir anda üzerimde kazandığınız etki nereden geliyor? Çözemediğim bu acayip meseleler nedir? Gizli bir ses şu cevabı veriyor: Bir ruhun bir ruh ile tanışması! Bu şekilde mensureler daha etkileyici hale gelmiştir. Bu etkiyi güçlendirmek için de sıkça sıfatları kullanmıştır. Bu şekilde de mensurelerde ahengi daha kolay yakalamış ve bu tasvirler için bir avantaj sağlamıştır. Ateşin buhurlar, zerrin ziyalar içinde galtan! Azim seyyareler radifelerini hamilen meftunane, hayat-cuyane etrafında seyrediyorlar Mensurelerinde birbirine benzer seslerle kurulmuş kelimeleri kullanmış ve onlar arasındaki ahenkten faydalanmıştır. İri, mavi gözleri yardım istercesine gözlerime çevrilmişti. O sonsuz gökyüzünde sevgi meleklerinin uçuşunu, ışık çizgilerini andırır kirpiklerinin ucundan gözyaşlarının hazin hazin düşüşünü görüyordum. Ölseydim, feryad ederek, kanlar saçarak ölseydim. Cümle başındaki kelime grupları ya da cümle öğesi birbirini takip eden cümle veya paragraf başlarında kullanılmıştır. Zevce bir vücudun diğer bir vücudu, bir kalbin diğer bir kalbidir. Zevce şeh-rah-ı hayatın daimi bir refiki, bir ruhun ebedi enisidir. Zevce ekdarın müştereki, sürurun hisse-yabı, hissiyat-ı kalbin diğer bir mir'at i in'ikasıdır. Şair semalardan dökülen handelerle güler;sehablardan, zulmetlerden saçılan giryelerle ağlar;... Aynı yükleme veya aynı bildirme ekine bağlı, virgüllerle birbirine bağlanan cümlelere rastlanır. Bu cümlelerde birden çok sözcüğün sonlarındaki ses benzerliği dikkate değerdir. Hüzünler kederler, hayaller, ümidler, sürurlar orada mahvolur; lakin mezar hakikatin penahı, esrar-ı hilkatin cilvegahıdır. Bir kadid-i dehşet-engiz, bir meyyit-i hevl-amiz, bir cadu-yı alev-riz gibi huzuruna çıksaydım. Onu girye-nisar-ı teessür görecek yerde kahkaha-zen-i surur bulsa idim. Kısa cümleler virgüllerle bağlanarak metinde akıcılık sağlanmıştır. Tüm bu cümle yapısı tarzını da Mensur Şiirler'deki nesrin kuru yapısını kırarak daha sanatkarane ve göz alıcı bir üslupla şiiriyeti yakalamaya çalışması olarak değerlendirilebilir. Halid Ziya'nın mensur şiir türünde yazdığı ikinci eseri Mezardan Sesler ilk gençlik yıllarının yani İzmir devresinin bir eseridir. İlk kez Hizmet gazetesinde neşredildikten sonra 1891 yılında, yine Hizmet gazetesinin Küçük Kitaplar serisi içinde kitap olarak yayımlanır. Mezardan Sesler, Halid Ziya'nın çok sevdiği annesi Behiye Hanım'ın vefatından duyduğu derin teessürle ölüm ve hayat üzerinde düşünmeye başladığı günlerde kaleme alınmıştır. Yazar bu eseri için ölümün beni istila eden nefesinden doğan kitap, adeta matemden beni sıyıran bir nefes-i tesliyet gibi nitelemelerde bulunmuştur. İnsanların tevzin-i fena için icat ettikleri bu kelimeler ebediyet için bi-manadır. Mezardan Sesler'de toplanan mensur şiirinde insanoğlunun, kainatın yüzlerce, binlerce yıldır kesintisiz olarak süregelen kozmik zamanına nispetle kısacık olan ömrü içinde, içine yuvarlandığı bu gaileli, sefil ve zulümlerle, fesatlarla dolu hayatının değişik vechelerine dair yapılan kısa kesit tasvirlerinden sonra Halid Ziya, insanlığın asırlardır yaşadığı bütün bu hayhuya karşılık, aslında her şeyin aynadaki bir akisten ibaret olduğu düşüncesi üzerinde durur. Dünyanın varoluşundan bugüne kadar geçen zamanda yaşananlar, devrin değişmesi, geçen çağın bir hayalden ibaret olduğu belirtilir. Mezardan Sesler'de medeniyet kavramı ile ilgili oldukça geniş yer tutan görüşleri de vardır. Medeniyet! Heyhat!... Ondan beyan-ı şükran edenler sadayı-sefaletin yetişemeyeceği yükseklerden söz söyleyenlerdir. Medeniyet cemiyet-i beşeriyeyi mahkemelerden, hapishanelerden, askerlerden, silahlardan ve hususiyle paradan kurtarmalıydı. Bilakis cemiyetin en büyük yarası olan para la-yenkati'kuvvetini tezyid, hükm-i müstebidanesini ila ediyor. Halid Ziya bu eserinde, ilk gençlik yıllarının duygu ve düşüncelerini, özellikle hayat, ölüm, insan, dünya, varlık, hiçlik, beka, vb. konuları, bir çerçeve hikaye içinde geliştirdiği mensur şiir tarzında işler. hiçlik ve ölüm kavramı daha yoğun işlenir. Mezardan sesler bir hikaye çerçevesine yerleştirilen uzun bir mensur şiirdir. Özellikle eser boyunca mezardan yükselen meçhul sesin söyledikleri bu çerçeve hikaye içerisinde eseri edebi tür olarak mensur şiir kategorisine yerleştiren bölümlerdir. Son bir gayret, kuvvetli bir karar ile elimi mezara dayayarak kalkmak üzere idim kitiz, müstehzi, müthiş bir kahkaha işittim; taşlar ağaçlar nazarımda sür'atle döndü; asabım çözüldü, bi-mecal kabrin üzerine yıkıldım. Amak-ı mezardan harikü't-tabia, mahuf bir ses işittim. Sen bir şeysin, o şeyi anlamıyorsun. Halid Ziya Mensur Şiirler adlı eseriyle edebiyatımızda yeni bir edebi türün hem öncüsü hem de isim babası olmuştur. Fakat ne yazık ki Mensur Şiirler adlı eseri Halid Ziya'nın romanları ve hikayelerinin gölgesinde kalarak daha sonraki dönemlerde gereken ilgi ve alakayı görememiştir Modern Türk şiirinde çok işlek olmayan mensur şiir, şiirin geleneksel biçiminin dışına çıkmaya çalışanlar, şiirin sınırını zorlayanlar tarafından zaman zaman denenmiştir. Bu eseri inceleme kapsamına almadaki amacımız mensur şiir olarak adlandırılan edebi türün sadece akademik araştırma çerçevesinde kalmaması, şiire heveskar olanların şiirin farklı türlerini ve örneklerini görmelerine yardımcı olarak bilgi dünyalarının zenginleşmesine katkı sunmaktır. Ateşten, duzah-feşan buharlardan mürekkeb bir amud-ı bürkani gecenin derin zulmetlerini bir sür'at-i şedide ile yararak eb'ad-ı semavata şitab ediyor. Etrafı muhit dumanlar, zirve-i ateş-nisarın fevkinde bir çarh-i kesif teşkil eden bulutlar alevlerin ziyasıyla garip manzaralar, harikulade in'ikaslar kesbediyor. Cebel-i ateş-feşanın sinesinden fışkıran duzahi mayiler, ateşten mürekkeb nehirler, çağlayanlar teşkil ederek sahraya hücum ediyor. Etrafta hüküm süren dehşetli sükunet içinde ancak dünyayı tufan-ı nara garkedecek kadar ateşler saçan bürkanın mahuf sadaları işitiliyor. Etraf pür-sükun! Zannolunur ki mevcudat bu dehşete karşı haif, lerze-nak sükut ediyor. Ateşten cehennemi andıran buharlardan oluşan volkanik bir sütun, gecenin derin karanlıklarını şiddetli bir hızla yararak gökyüzünün uzaklıklarına koşuyor. Etrafı kuşatan dumanlar, ateş saçan zirvesinin üstünde yoğun bir hava meydana getiren bulutlar alevlerin parıltılarıyla garip manzaralar, harikulade yansımalar kazanıyor. Ateş saçan dağın sinesinden fışkıran cehennemi sıvılar, ateşten oluşan nehirler, çağlayanlar meydana getirerek ovaya hücum ediyor. Etrafta hüküm süren dehşetli sessizlik içinde ancak dünyayı ateş tufanına boğacak kadar ateşler saçan volkanın korkunç sesleri işitiliyor. Etraf sessizlik içinde! Zannedilir ki varlıklar bu dehşete karşı korkarak, titreyerek susuyor. Mensur şiirin tüm özelliklerini orijinal metinden tespit etmek ve görebilmek daha keyifli bir yolculuk olacaktır. Okur, şairin diliyle, duyarlılığıyla baş başa kalma zevkini tadacaktır ve şiirin orijinal dil hali korunduğunda şairin ortaya koyduğu esrarengiz yapıyı keşfetmenin hazzını yaşayıp, şiire has büyüyü kaybetmeden okuyacaktır. Ayrıca kitabın paralel metin yöntemiyle yazılmış olması da eserin daha anlaşılır olması açısından önemlidir. Toplumun bir kesimini görüyorum ki kin ve düşmanlık ateşi saçarak diğer bir kesimin yok edilmesine çalışıyor. Hacettepe Üniversitesi Almanca Biyoloji Öğretmenliği'nden mezun oldu. Aynı üniversitenin Fen Fakültesi Sistematik Zooloji Bölümü'nde yüksek lisans yaptı. TÜBİTAK Deniz Bilimleri Çevre Araştırma Grubu'nun projelerinde araştırmacı olarak çalıştı. Şiirleri halen Edebi Kültür Dergisi sitesinde yayınlanmakta."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/turk-un-t-lihindeki-sifre-ma-k-s-mu-k-s-mu", "text": "-Okuyamayanlar içün- Tarihimizin en kanlı darbe ve haçlı saldırısı girişimini Anadolu topraklarından püskürttüğümüz şu günlerde Tampliye Tarikatının Sion Kardeşleri'nce yarım yüzyıldır Gülen Hareketi olarak projelendirilip ülkemizin ve ülkelerin başına bela edilen bu şeytani tarikatın başındaki meczubun ve kontrollündeki haşhaşilerinin sosyal medyadan yayınladığı tehdit içeren kriptolu sayılar ve kelimelerin de bir yönlendirme ve kontrol olduğu ne yazık ki fark edilmiyor. Zaten işin temelinde de batıl Batı'nın bize dayattığı kelimeleri ve kavramları nasıl ters-yüz ettiklerini anlayamayışımız yatıyor. Bu zihin kontrolü yeni değil, yüzyıllardır var. Mesela onların \"aydın olma\" diye çağa dayattıkları moral/ahlak denilen kavramı bizde karşılayacak tek bir kelime bile olmamasına rağmen Çiçero'yu ıvır zıvır, özensiz yapılmış çevirilerden okuyan entelijansiyamızın neredeyse onbin kelime ve sembolle konuşan Opus Dei tarikatının projelendirdiği Fetö terör örgütünün işaret ettiği rakam ve sembolleri anlaması da muhal üstü muhaldir! Çünkü o şifreleri çözmek için evvela kelimelerin kökenine yönelmemiz ve kendi ontik algımızı devreye sokmamız gerekmektedir. Bizde aydın olma yani münevver olma kavramını en iyi şekilde temsil etmiş mütefekkirlerimiz vardır. Cemil Meriç'i ele alalım mesela. Bugün üstadın kabri açılsa gözleri... sadece gözlerinin \"dipdiri\" olduğunu görebiliriz belki de. Bir çift revan yakutu şehit göz! Çoğu entelijansiyanın değerlendirdiği gibi Fransızca'ya, Paris'e hayranlık değil elbette ondaki okumaya, dile, kelimelere ve kitaplara duyduğu sonsuz aşk! ! Ademe öğretilmiş kelimelerin, Hakk'ın tedrisine ve anladıkça insanlaşan, yakınlaşan cevherin ruhlaşmasına, açığa çıkmasına şehadet etmek! Ve bu sonsuz esmanın kendini açmasına mani olmak isteyen batılın mütemadiyen bu manaları nasıl \"gizleyip, kriptolaştırdığını, batıl perdelerin altına gizleyip sakladıklarını anlamak yani şehadet etmek, ANLAMAK demek. Mütefekkir ve münevverin bizdeki ontik manası bu namusa yani vicdana sahip ve malik olan kişioğlu demek. Meseleye bu ay penceresinden baktığımızda Çiçero'nun bizim felsefe meraklısı entelijansiyamızın sandığı gibi meşinden masasında oturup Yunanca kelimelerin tercümesi ile ömür tüketmemiş. Ya ne yapmış? İşte bugün Opus Dei menşei Fetto gibi kavramları sulandırıp bulandırmış, onları kendi manasından, kökeninden kopararak hakiki hüviyetine düşman etmiş! Şimdi dikkat ediniz! Yunanca'da \"ethikos\" insan karakterinin her zaman sistemli olarak belirli bir biçimde davranma bağlamında \"karaktere uygun olan\" anlamına gelir. Bu şu demek; İnsan toplum içerisinde mutlaka \"olduğu gibi görünmeli\", olmadığı gibi görünme rolüne girerek kendini de insanları da aldatma yoluna gitmemelidir! Birlik; yani vahdet iksiri sayıklarken nefsin kesret kuyusunda parçalanmamalı ve toplum da bu kesret kuyusuna itilmemelidir! Çağın kaybolduğu girdap burasıdır! Olduğu gibi görünmeyen batılın çoğunlukla da suret-i haktan görünerek Hakkı batıl ile telbis etmek cinayeti! Burada dikkat etmemiz gereken husus Kur'an-ı Kerim'i nasıl tahrif ve tahrip ettiği, yahut Muhammedi Nur'u kelime-i şehadetten nasıl sürgün ettiği değil! Burda dikkat etmemiz gereken bizim bu çukurlara nasıl düştüğümüz de değil, bu çukurları ve kendi varlığımızdan KOPUŞ'u, NEDEN fark edemiyor oluşumuz! Şimdi... Hakikatle temasa geçmişlerin Fetö gibi şeytanın terliğini hangi taş, hangi mevsim, hangi rakam ve takvime sakladığını bilmesinin ne ehemmiyeti var? Çünkü o mesela Kus un; tokmağı davula gümbürdetip hamaset kabartmaktan ibaret bir kavram olmadığını bilir. Gerçekte Kus; insanın inşa ettiği mabedlerde, tezyinatta, tabiatta ve kainatta aradığı bir ritme, harekete, şuura ve sonsuz akışa BAĞLAMA isteğidir. Çağın hafızı, alimi, ilahi hayatçısı Kur'an'ı yüzünden okur ama göbek kordonu kopuktur onunla arasında. Semazen mütemadiyen sema eder, döner ama asıl ruhunu demir bir kazıkla bağlamış değildir kubbeye. Kubbe döner... O kubbe ile dönemez... Çünkü kubbeye değemez. Üftade Hazretleri'nin zikirde yükseldiği kubbe bu kubbedir, ayakların yerden kesildiği o remz dervişlerin gündüz düşleridir. Artık anladık sanırım ma'kus'u. Gerçekte o büyük kopuş!... Kesret!... Kaos!.. Bizi asıl tehdit eden kriptolu takvimler, semboller değil, deccaliyetin insanlığı oyalamak, akıldan ve düşünceden KOPARMAK için uydurup çoğalttığı yecüc-mecüc harflerinin peşine düşmemiz dostlar! Bizi asıl tehdit eden ecdadımızın cihana nizam vermek, adaleti tesis etmek ve Hakk'ı hakim kılmak üzere çıktığı seferlerdeki o yürüyüşü ve yürüyüşlerindeki RİTMİN manasını fark edemememiz! Onların KUS'daki sonsuz ritmle aklını, gönlünü, yaşayışını ve varlığını HAKK'a bağlamasını anlamadan, kelimelere ve kavramlara kendi ontik kordonumuzla bağlanmadan Batıl'ın iki karış dibimize yerleştirdikleri ajanları, kriptoları, şifreleri, katakullileri çözmemiz muhal! Burada esas olan kendi SEMBOLÜMÜZDEN mahrum oluşumuz! Işıktan hızlı uçan F16'ları yükseklerden gözüne kestirip, yıldırım gibi pençemize kıstırmak isteyen \"çift başlı kartal\" olduğumuzu fark edemeyişimiz! Yeryüzünde bunca mabed, bunca ulu dağ neden var sanıyoruz? Bunca beste, bunca tezyin gerçekte kimin için? Bu sonsuz geometri gönlünü o sonsuz akış ve ritme, her an başka bir anlamanın farkında ve seyrinde olanların zevki. Mason localarının çarpık dama taşlarında, kuru kafalarında, şeytan tapınaklarının alnına çakılmış gönye ve pergelde değil hiç kuşkusuz! Gerçek hüsran; o varlık ve birlikten kopuş! Dervişlerin zikir halkalarında, cemaatin aynı anda yatıp kalkmasında, kilise korolarında ve tabiatta salınan ve her bir varlığın kendi varlığından taşan o ritmidir varlığın kalbine bağlanmak. İnsan sadece özünden özüne kancalanan o güven hissini duymak için bağlanmak istiyor o ritme. Ecdadımız kusün ritmiyle yürümüşler cihana. Her an, her adımda ve her nefeste bu şuurla hareket etmişler. Hakk içinmiş her şey ve HER ŞEY ZATEN HAKMIŞ! Fetö takvimlerinde işaret edilen 14; mağfiretin değil, şeytani locanın 14'üncü basamağından tepe taklak düşmüş Fetö terörizminin çukura yuvarlanışı, hüsranıdır! Kutsal Işık şövalyelerinin yüzyıllardır yine kendi cinlerince çarpılmaları, takvimlerinin, hesaplarının, zembereklerinin bir günde çark etmesi, dağılmasıdır! Unutmayalım ki Sin tapınağındaki ilk rahiplerden beri, Nefilim soyu kendi şakirdlerini kandırmış ve sırf insanlar hakikati öğrenmesinler diye önlerine her defasında bin bir sembol ile çoğaltıp büyü ve bela öğretisi olarak cihana musallat etmişlerdir! Çünkü Hazret-i İdris'ten gelen o kutsal yazıtlar, ondan İbrahim'e geçen ve Harran'ın kalbine gömülen o gerçek bilgi her defasında silinmiş Tapınakçı kölelerin gözlerinin önünden! Toprak değil, petrol değil gerçekte bu topraklarda ülkelerden istenen. Harran'da, eski Sin tapınağının kalbinde istedikleri. Arkeoloji bunun için var. Unesco Ulliminati'nin en şedid tapınakçısı. Vazifesi kültürel miras değil, onların aradığı başka kültler! Biz dünyadaki n o koca üniversiteler bilim yapıyor sanırız. Oysa onlar için bilim bir şeytan kilisesidir. Cambridge'nin kürsülerinin arkasında, gizli mabedlerinde, karanlık kütüphanelerinde ne konuşuluyor bilir miyiz? Sırf insanlar hakikatle, sevgiyle, birbiri ile baş başa kalmasın diye hep yeni semboller, yeni nifaklar icad ederler. Babil kulesi mitolojide değil, şimdi de var! O şeytan kulesinde kimse kimsenin dilinden anlamaz, mütemadiyen birbirini parçalar. Herkes düşman ve herkes yalnızdır o kulede! Oysa en güzel kelimeler bizim şimdi. Ülkemizin büyükleri Töre'leri ile el ele ve gönül gönüle. Her şey Töre, için Han için, Hanlık için! Çünkü Babil Kulesi değil, TÜRK'ün vatanı ve yurdudur burası. Çünkü burada Devlet için, Hakk için, Vatan için, Yurt için, Bayrak için, Namus için konuşan bir millet var. Onlar meydanlara yine otağ kurmuşlar! Onlar peygamber sancağının gölgesinde toplanmış cennetlerde şimdiden komşu olmuşlar. Onlar yoldaş olmuşlar. Mehterdeki o KUS'un ritmiyle şaha kalkmışlar. Ecdadları gibi gizli yoldan birlik tutup, onluk süvari olmuşlar. Onların talihi bu ruh ile MA'KUS değil, ebediyen KUS olmuşlar! Türk'ün Töre'sinde kılıç kından çıktı mı fethetmeden kına girmez! YENİ DÜNYA DÜZENİ cihana kutlu olsun! Bırakın şimdi dünya bu şifreyi çözsün!"} {"url": "https://edebistan.com/deneme/uc-aylik-omrum-kalmis", "text": "1994 Şanlıurfa doğumlu. Halkla İlişkiler ve Tarih bölümü mezunu. Şiir ve deneme yazıyor. Halihazırda Adalet Bakanlığında olarak görev yapmaktadır."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/us-me-ibn-munkiz-ve-ibretler-kitabi", "text": "Nureddin Zengi dönemini merkeze alan bir roman yazmak üzere, epeyce bir süredir yoğunlaştığım okuma ve araştırmalarda karşıma sürekli çıkan isimlerden biri de Üsame ibn Münkız idi. İlk kez Amin Maalouf'un artık bir kült kitaba dönüşen- Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri adlı kitabında karşılaştığım bu ünlü müellifin, Türkçeye İbretler Kitabı şeklinde çevrilen Kitabü'l İ'tibar adlı eseri sadece tarihçiler için değil, her yaş ve meslek grubundan okuyucuya hitap eden bilgiler, renkli aktarımlar, sıra dışı anılar içeriyor. Münkızoğulları hanedanına mensup bir emir, tarihçi ve önemli bir edip olan Üsame bin Münkız, 1095'te bugünkü Suriye'nin kuzeybatısında yer alan Şeyzer'de doğmuş. Babası ve amcası tarafından, ileride emir olacağı düşüncesiyle iyi bir asker, idareci ve edip olarak yetiştirilmiş. Doğumundan dört yıl sonra Kudüs Haçlı istilasına uğradığı için Haçlılarla yapılan savaşları yakın takip etme ve bazı Frenkleri de bizzat tanıma imkanı bulmuş. Amcası Ebü'l Asakir Sultan, bir oğlu olunca, onun veliahtlığını iptal etmiş. Bunun üzerine Şeyzer'den ayrılıp Dımaşk'a gitmiş ve burada Haçlılarla savaşmış. Ardından bir süre Nureddin Zengi'nin babası Atabey İmadüddin'in hizmetinde bulunmuş. Şam emiri Üner'le de çalışan İbn Münkız, onun Zengiler aleyhine faaliyette bulunması üzerine bölgeden ayrılarak Fatımiler'in elindeki Kahire'ye yerleşmiş. Burada, yöneticilerden büyük bir itibar görmüş. Mısır'da on yıl kalan İbn Münkız, siyasi mücadeleler ve saray entrikaları nedeniyle tekrar Dımaşk'a dönerek, 1154 yılında Nureddin Mahmud Zengi'nin hizmetine girmiş. Mısır'dan ayrılırken gerçekleşen bir Frenk saldırısı sırasında, 4 bin civarında olduğu söylenen kitapları zayi olmuş. 1157'de meydana gelen depremde ailesinin bütün fertleri ölmüş. Birkaç yıl Hısnıkeyfa'da kalmış. Bitlis'i, Ahlat'ı, Diyarbakır'ı, Musul'u, Bağdat'ı, Kudüs'ü de gezmiş zaman içerisinde. Nureddin Zengi'den sonra Suriye'ye hakim olan Selahaddin Eyyubi; ona büyük bir saygı göstermiş, maaş bağlamış, ev ve arazi vermiş. Oldukça hareketli geçen uzun yılların ardından, ömrünün sonlarında sakin ve huzurlu kısa bir dönem geçiren İbn Münkız, 1188'de 93 yaşındayken Şam'da vefat etmiş (1). İbn Münkız, cesaret ve cömertliğinin yanı sıra, hem büyük bir asker ve devlet adamı hem de çok önemli bir müellif olarak tanınıyor. Selahaddin Eyyubi de onun siyasi ve askeri tecrübelerinden faydalanmayı ihmal etmemiş. Şiirlerini topladığı divanının, o dönemde yaşayan şairler tarafından takdir edildiğini, meclislerde okunduğunu görüyoruz. Emirlerin edibi ve ediplerin emiri olarak anılan İbn Münkız'dan yine o dönemin önemli simalarından, müelliflerinden biri olan İmadüddin el-İsfahani de övgüyle söz etmektedir (2). Şiirlerini topladığı ve ne yazık ki bir bölümü günümüze kadar ulaşabilen Divanü'ş Şi'r adlı eserinin yanı sıra, başta Hz. Musa'nınki olmak üzere meşhur kişilerin asalarına dair hikaye ve şiirler içeren Kitabü'l Asa da İbn Münkız'ın dikkat çekici eserleri arasında sayılabilir. Bunların dışında irili ufaklı çok sayıda risalesi ve derlemesi de var müellifin. Toplam sayı 20'yi geçiyor. Fakat en önemli eseri, Kitabü'l İ'tibar olsa gerek. Şemseddin Günaltay'ın, İslam'da Tarih ve Müverrihler adlı kitabında Üsame ibn Münkız'ın ayrıntılı, değerli ve güzel bir eser olan anılarına, Doğu'da bu alanda yazılmış tek kitap gözüyle bakabiliriz. diyerek selamladığı bu kitap, müellifin günümüze kadar gelen en önemli eseridir. Bernard Lewis de Haçlı seferlerinin Ortadoğu'daki müslümanlar üzerindeki etkilerini anlatan insan elinden çıkma sayılı belgelerden biri de Üsame İbn Münkız'ın anılarıdır. demiş eser hakkında, Müslümanların Avrupa'yı Keşfi adlı kitabında. Bu tespitler, kitabın arka kapağında da yer almış nitekim. Üsame, bu kitabı vefatından birkaç yıl önce, artık yazı yazamayacak kadar yaşlandığı için, başka birine yazdırmıştır. Kudüs'ün Selahaddin Eyyubi tarafından fethi de bu kitabın yazılmasından bir süre sonra, müellif henüz hayattayken gerçekleşmiştir. İbn Münkız'ın, bu kitabıyla Arap edebiyatında yeni bir çığır açtığı kabul ediliyor. O güne kadar İslam dünyasında ediplerin kendi biyografilerini yazma geleneği yok zira. Varsa da böyle bir bilgiye, böyle bir örneğe sahip değiliz. Kitabü'l İ'tibar, ağırlıklı olarak müellifin gençlik ve olgunluk dönemindeki hatıralarını içermektedir ki her şeyden önce bir asilzadenin nasıl yetiştirildiğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Ayrıca bölgenin o dönemdeki kültürel, sosyal ve ekonomik hayatı, Haçlılar ve onların müslümanlarla aralarındaki ilişkiler, ahlak ve namus anlayışı, avlanma usulleri, tedavi yöntemleri, savaşlar, savaşlarda kullanılan araç gereçler gibi konularda önemli bilgiler veriyor eser. Özellikle Frenklerin ahlakı, adetleri hakkındaki gözlem ve tecrübelerin anlatıldığı bölümler kitabın en ilgi çekici yerlerindendir. İbn Münkız'ın maceraları sadece Haçlı savaşlarını değil, bölgede egemen olan hanedanların iç hesaplaşmalarını da bir ölçüde aydınlatmakta; Fatımiler, Selçuklular, Zengiler, Artuklular, Eyyubiler hakkında da bilgiler içermektedir. Aynı zamanda Arapların, Türkmenlerin, Kürtlerin, Rumların, Ermenilerin, Süryanilerin ve hatta yerleşik Frenklerin gündelik yaşamı ve kendi aralarındaki çeşitli münasebetleri hakkında da ayrıntılara yer vermektedir. İbn Münkız anlattıklarının birçoğuna şahit olmuş veya bizzat olayların içinde yaşamıştır. Ancak zaman zaman hafıza yanılması sebebiyle olaylarda ve kronolojide hatalara düştüğü de görülmektedir. Edebi dille halk dili arasında güçlü bir irtibatın kurulduğu bu kitap, dil açısından da oldukça önemli bir hazine olarak görülmüştür. Eser hakkında çeşitli ülkelerde ciddi inceleme ve kritikler yapılmış, aynı zamanda Fransızca, İngilizce, İtalyanca, Rusça, Sırpça ve İspanyolca gibi çok sayıda dile çevrilmiştir. Eserin şimdiye kadar Türkçeye de iki kez çevrildiğini görüyoruz. Bu çevirilerden biri Bordo Siyah Yayınevi'ne ait. Selahattin Hacıoğlu tarafından çevrilen ve 2000 yılında yayımlanan bu çalışma, herhalde okuyucunun ilgisini daha çok çekebilmek amacıyla İbn Münkız Haçlılara Karşı adıyla sunulmuş. Bizim de esas aldığımız ikinci çeviri ise Yusuf Ziya Cömert'e ait. 1992 tarihli bu çevirinin, önce Selis, daha sonra da Kitabevi tarafından (264 sayfa) yayımlandığını da bu arada belirtmiş olalım. Onlarca küçük başlık altında verilen bu ikinci çeviri üç ana bölümden oluşuyor. Hem anı ve otobiyografi okumayı seven, hem de Haçlı Seferleri döneminde müslüman dünyada olup biteni farklı yönleriyle, iç dinamik ve zaaflarıyla, önemli aktörleri ve gündelik hayata yansıyan çeşitli boyutlarıyla daha yakından görmek, daha sağlıklı ve birinci elden kaynaklar eşliğinde değerlendirmek isteyen okuyucular için bir başucu kitabı niteliğinde Kitabü'l İ'tibar. Tarihin içinden, asırlar öncesinden süzülüp gelen çok değerli bir armağan (4). 1-Üsame ibn Münkız'ın ayrıntılı biyografisi ve eserleri hakkında bkz: Ali Sevim, İbn Münkız, TDV İslam Ansiklopedisi, C. 20, s. 221-222. 2-1125 1201 yılları arasında yaşayan İmadüddin el-İsfahani'nin de renkli, hareketli bir hayat sürdüğü söylenebilir. İbn Münkız gibi o da her şeyden önce önemli bir tarih müellifi. 1146-1174 yılları arasında Nureddin Zengi'nin katipliğini yapmış. Onun kendi adına yaptırdığı medresede müderrislik görevinde bulunmuş. Daha sonra Selahaddin Eyyubi'nin hizmetine girmiş ve onun bütün seferlerine katılmış. İmadüddin el-İsfahani'nin en önemli yapıtı, Selçuklu veziri Enuşirvan bin Halid'in Fütur-ı Zamani's-Südur ve Südur-i Zamani'l-Fütur adlı anılarını temel alarak bazı eklerle oluşturduğu ve olayları 1180'e değin getirdiği Nusretü'l-Fetre ve Usretü'l-Fitra adlı Irak ve Horasan Selçukluları tarihidir. 12. yüzyıl Arap şairlerinin şiirlerini içeren Haridetü'l-Kasr ve Ceridetü Ehli'l-Asr adlı derleme, Selahaddin Eyyubi'nin Suriye ve Filistin fetihlerini anlatan Kitabü'l-Fethi'l-Kussi fi'l Fethi'l-Kudsi, günümüze yalnızca bir bölümü ulaşan anı kitabı el-Berkü'ş-Şa'mi İmadüddin'in diğer yapıtlarıdır. Müellif hakkında bilgi için bkz: Ramazan Şeşen, İmadüddin el-İsfahani, TDV İslam Ansiklopedisi, C. 22, s. 174-176. 3-Osmanlı dönemi Suriye'sinde, bugünkü Lübnan sınırları içerisinde doğan Philip Khuri Hitti, 1886 1978 yılları arasında yaşadı. Çeşitli alanlarda yaptığı çalışmalar, başta ABD olmak üzere dünyanın birçok bölgesinde Arap kültürünün tanınmasını sağladı. Maruni idi. Uzun yıllar kaldığı ve çalıştığı ABD'de neredeyse tek başına bir Arap araştırmaları disiplini oluşturdu. Hitti 1944'te, Filistin'in bir Yahudi toprağı olarak kabul edilmesini haklı çıkaracak hiçbir tarihsel kanıt bulunmadığını, buranın tarihsel olarak Suriye'nin bir parçası olduğunu ileri sürdü. Princeton Herald gazetesinde yayınlanan bu yazısına Albert Einstein ve Erich Kahler aynı gazetede karşı argümanlarını dile getirdikleri birer yazı yazdılar. Hitti, bunlara da birer cevap yazıp aynı yerde yayımladı. 1945 yılında San Francisco Barış Antlaşması'nda Arap delegesine danışmanlık yaptı. Çok sayıda makale ve kitap kaleme aldı. 1978'de New Jersey'de öldü. Kimi müslüman yazarlar tarafından bazı konularda Hıristiyanları kayırmakla suçlanan ve bazı konulara yaklaşımı dolayısıyla sinsi bir oryantalist olduğu da iddia edilen Hitti'nin, başta Siyasal ve Kültürel İslam Tarihi olmak üzere Türkçeye çevrilen kitap ve yazıları da var. 4-Üsame ibn Münkız, Kitabü'l İ'tibar / İbretler Kitabı, Çev: Yusuf Ziya Cömert, Kitabevi, 5. Baskı, İstanbul 2015, 264 s."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/uslanmis-gonlun-de-insa-yorgunu-oykuler", "text": "Kültür kelimesinin, aslen tarla ve ürün/üretim faaliyetinden doğduğu gibi, zuhura çıkarmak, gelişmek anlamındaki neş'etten türetilen inşa kelimesi de yapmaya, yapılmaya kurulmaya mahsus faaliyetten doğmuştur. İlkin Divan Edebiyatı sanatlarının üç dilli ve dolayısıyla her bir dilin hakkını ayrı ayrı vererek bunları yetkin bir ifade örneğine dönüşecek şekilde tek bir dil içinde birleştirme maharetini temsilen icat edilen inşa kelimesi, bugün edebi inşa terkibiyle, dil ile kaim olan tüm formların birlikte ifade edildiği bir kavrama dönüşmüştür. Gündelik, bireysel ifadeler çoklusundan tek bir ifade çıkartan; gösterimini, delaletini -onların hepsini gösterebilecek kadar- daha fazla sayıda özel örneğe genişleten ve bir cins kavramını ifade gücü kazanana dek yayan tek bir ifade neden olan dil 1 söz konusu inşanın evvelinde/zemininde yer alırken kurgu ve bunda mündemiç olan estetik, işçilik vb. terimler de inşanın zorunlu araçları haline getirilmişlerdir. Jacques Ranciere'nin, niteliğini Birtakım durumları ve bu durumların faillerini belirleyerek, birtakım olaylar tanımlayıp, bu olaylar arasında bir arada varoluş ya da ardışıklık ilişkileri kurarak ve bu ilişkileri olanaklı olanın, gerçek olanın ya da zorunlu olanın niteliklerini atfederek, ortak bir dünyanın algılanabilir ve düşünülebilir biçimlerini cümleler aracılığıyla şeklinde belirlediği 2 kurgu, inşa bahsinde en kırılgan noktayı oluşturmaktadır, çünkü dile mahsus sanatlar esasında kurgu, doğrudan inşa yeteneğiyle ilgilidir ki, dilin matematikle olan içsel bağının ötesinde bu ilgi salt teknik anlamda mühendislik faaliyetine de indirgenemez. Diğer bir söyleyişle her bir kurgu/kurmaca, ancak bir dil/söylem/diskur/üslup yoluyla kaim olan kendine özel bir mevzilenmeyi talep eder. Kurgunun bu mana ve işleviyle, örneksiz yaratmayı/biricikliği ifade eden ihtira' ve ibda' kelimesine bitişik olduğunu gözden kaçıranlar, onda salt bir hendesi tutarlılığı gözeterek, yapısında yeniliğe dönüşme istidadı bulunmayan bir tekrarı tekrarlamış olurlar. istifleyip bir kenara bıraktığı notları canını sıkıyor. Kendini başarısız, bozamıyor, düzeltemiyor, değiştiremiyor. Yazıya defaatle dokunuyor, siliyor yeniden yazıyor. Yazmak bu yüzden sonu gelmeyen bir yol gibi. İkinci paragrafta, yazma ve yazı esasında zikredilen bozma, düzelteme, değiştireme, dokuna, silme... kelimeleri, Akbulut'un öyküyü kurgusuyla birlikte tek bir cümleden oluşabilen bir bütün olarak anlamadığını, bilakis onu mezkur müdahalelere açık tuttuğunu, nitekim bu öyküsünü de böyle oluşturduğunu gösteriyor. Kadının yüzü, yağmurlu bir günde telefon kulübesine sığınmaktı. Yazma yazamama sıkıntısına hasredilen bu iki öykü, Öykü Arıyorum adlı son öyküyle kitaptaki on öyküyü de çevreliyor. Bu sayede asıl çevrelenen ise, yazılacak öyküyü arama öyküsünün Oğuz Atay'dan beri bir modaya dönüştüğünü hatırladığımıza, yukarıda dile getirdiğimiz şekliyle, kurguyu, yeniliğe dönüşme istidadı bulunmayan bir tekrarın tekrarı halinde tekrarlamak oluyor. Tıpkı, yazma- yaz mama sıkıntısını öyküle menin, okuma-oku mama sıkıntısını anlatmadan eksik kalacağı düşüncesiyle bir beyefendinin dilinden (s.27) kadın bakış açısıyla yazılan Eskisi Gibi Değildi ve Ukde adlı öykülerde olduğu gibi. Uslanmış Gönlün'deki öykülerin tamamı olay örgüsünden yoksundur! Olay görüsünün bulunmayışından kastımız, E M. Forster'ın Olay: kral öldü; olay örgüsü: kralın acısına dayanamayan kraliçe de öldü şeklinde basitleştirdiği, birbirlerini belirleyen, tetikleyen, birbirlerini açan ya da kapatan olayların ve ilişkilerin yokluğudur. Örneğin Akbulut, Dedem adlı öykünün Dedem öksürükler içinde pencerenin kenarında oturuyor (s. 29) şeklindeki ilk cümlesinde, bu öykünün bir dedenin ölüm öyküsü olduğunu haber verdikten sonra, her kelimeyi bu haberin tahakkukuna uygun olarak döşemekten başka bir şey yapmıyor. Örneğin bu döşeme cümlesinden olarak, öykünün afacan anlatıcısına, tarzında ahkam kestiriyor ama öte yandan, onu zembereği, beygiri (s. 30), atların bacağının değil ayağının olduğunu (s. 31) bilmeyen birinin saflığına yatırıp, dedesinin her halini bilen biri olarak (s. 33) onun Dedem doğrulamıyor. Dedem neden doğrulamıyor? sızlanışına da mizahi bir ton yüklüyor. Forster gibi basitleştirerek söyleyecek olursak, Akbulut, çatıdaki babanın (s. 29) yere düşerek, dedenin de bu ani ölüm karşısında üzüntüsünden kalp krizi geçirerek ölmesine uzanan bir olay dizisinin içinden geçmiyor, sadece dedeyi öldürme konusundaki kararlılığını, diğer bir söyleyişle bu maksatla kurguladığı kurguyu uygulamakla yetiniyor ve dolayısıyla yazdığı her cümle o kurguda bir dolgu haline geliyor; öykü, bir ölümün anlatıldığı öykü olmaktan çıkıp; bir ölümü anlatmayı sağlayacak kelimelerin uygun bir toplamına dönüşüyor. Öksürükler içinde bir ihtiyardan söz etmek, mümkün bir durum olarak ölümü imlemektir. Ayrıca, dedeyi hareketleri yavaşlayan, suskunluğu artan, vasiyet kipiyle konuşan... biri olarak nitelediğinizde de söz konusu imayı açık hale getirmekten başka bir şey yapmış olmasınız. Nitekim Akbulut da bunları yaparak, dedenin öksürüğüyle başlatıp hırıltılarıyla sonlandırdığı öyküde bir örgü kurma zorunluluğu hissetmiyor, kaldı ki öykü de zaten malum kurgusu ve buna uygun kelimelerin bir araya getirilme maksadı bakımından ondan bunu talep etmiyor. Söz sanatlarında kurgunun edebi inşaya dahil olduğunu, ancak günümüzde sanıldığının aksine onu tek başına belirlemediğini teyiden bir daha söylemeliyiz. Kurgu ile teknik kelimeleri arasındaki mesafe, özellikle öykü türünde çok kısa olduğundan, iki kelimenin yer değiştirmesine ya da birleştirilmesine mahsus yönelimlerde olay örgüsünün genellikle ıskalandığını ve bunun, öykünün finalinde tek etkiyi etkili bir şekilde yaratma saplantısına dönüşerek, tahkiyeyi sıradan bir olayı sündürmenin ya da tek bir olay üzerinden tek etkiye erişmede dili salt bir dolgu malzemene indirgemenin aracı haline getirdiğini ne yazık ki yeni öykücülerde sıkça görüyoruz. Bu manada, Akbulut'un on öyküsü özelindeki inşa yorgunluğu, genç öykücülerin pek çoğunun öykü anlayışlarını da temsil edecek şekilde, kurgulanmış kurgunun ifası, tek etkiye erişme saplantısı, dilin dolgu malzemesine dönüşmesi... tahtında, mimarideki uçan payandaların durumuna çok benziyor. Mimaride payanda, sağlamlığından emin olunamayan ya da ömrü uzatılmak istenilen bir duvara vurulan destektir. Yine de bir yapıda payanda yoluyla yapılan göğüslemeler, seyredenin onun hakkında duyacağı zaman ve/ya hal bakımından eskilik ve eksilik hissini ortadan kaldırmaz. Tıpkı bunun gibi, edebi inşa olarak öykünün, sağlamca temellendirilmediği durumlarda, yapıyı gözetmedeki öncelik, dil başta olmak üzere sair unsurların tümünü onun etrafında/içinde birer uçan payandaya dönüştürür ki bu da son tahlilde, daha yeni olan bir öyküyü bile yorgun olarak gösterir. Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/varolmus-medeniyetlerde-uretilen-bilginin-diger-medeniyetlere-aktarimi", "text": "Yazıma ünlü düşünür ve bilim insanı olan Chartesin sözü ile başlamak istiyorum. Biz devlerin omuzlarına tünemiş cüceleriz. Bu sözle başlamamın sebebi ise geçmişte ortaya konulan bilimsel konuların ve onu üreten kişilerin önemini bizzat yansıtmasıdır. Akıllara özellikle şu soru gelebilir; peki biz bu bilim insanlarını ve onların ürettikleri eserleri bugün nasıl bilebiliyoruz? Özellikle bundan 7000 yıl önce var olmuş Mısır medeniyetini ve sonrasında gelen Mezopotamya, Babil, Antik Yunan gibi medeniyetlerin birikimlerine nasıl vakıf olabiliyoruz? Bu yazımda, bizlerin İslam medeniyetinde üretilmiş bilgileri ve bu bilgilerin kimler tarafından ortaya konduğunu; ayrıca bu bilgilerin taşıyıcılarını ve bugünkü üreticileri ve taşıyıcı unsurlarını nasıl bildiğimiz hakkında inceleme yapacağız. İslam medeniyeti Hz. Peygamber ile başlamış ve halen devam etmekte olan bir kültür ve medeniyettir. Hz. Muhammed'in ölümünden kısa bir süre sonra siyasi ve ilmi konularda sorunlar ortaya çıkmıştır. Yönetim sorunları halifeler ve diğer yöneticiler elinde çözülse de ilmi ve sosyal işlerde sorunlar felsefeyi ve düşünmeyi gerektirmekteydi. Günümüz modern bilim anlayışıyla felsefeyi bilim olarak kabul etmek pek mümkün olmamaktadır. Fakat İslam dönemi ilmi çalışmalarına ve tasnif-i ulum kitaplarına bakıldığında da felsefe bilim olarak kabul edilmektedir. İlk felsefi eserler ortaya konmaya, tercümeler yoluyla diğer medeniyet ve ilim insanlarına ulaşmaya başladığından itibaren çeşitli alanlarda da bilimsel hareketlilik ivme kazanmıştır. Felsefi düşünce ve bilimsel düşünce birlikte doğmuştur. Ayetler, bu bilimsel faaliyetlerde yadsınamayacak bir yere sahiptir. Kuran-ı Kerim'de de görülmektedir ki çeşitli alanlarda bilime sevk eden ayetler mevcuttur. Örnek vermek gerekirse Üzerlerindeki göğü nasıl kurduğumuza ve süslediğimize bakmazlar mı? Bir çatlağı da yoktur onun. (Kaf suresi 6). Hesap alanında, Hz. Ali döneminde ticari faaliyetleri kolaylaştırmak amacıyla Hindistan'dan gelen tacirlerden hesap alanında çeşitli bilgiler öğrenilmiştir. Bu, bize toplum-medeniyet-dil-kültür fark etmeksizin bilime ve bilgiye sıra geldiğinde İslam toplumunun daha iyi ve pratik olanı kabullendiğini açıkça göstermektedir. Bu bilgilerin ışığında İslam medeniyetinde entelektüel bir kesimin oluşması pek şaşırtmamaktadır. Bu ilim erbabı kesim daha çok dini ve günlük ihtiyaçları karşılamak amacıyla doğdu ve devamında felsefe ve düşünce temelleri atıldıkça evrensel bir ekol olmaya başlamıştır. Bu entelektüel faaliyet içinde bulunanlara alim denmektedir. Bu alim sınıfı ilk olarak Kur'an ilimlerinden esinlenerek çalışmalarına başlamamışlardır. Tabi ilimler olarak da örneğin tıbb ilmi Hz. Peygamber döneminden önce de bilinmekteydi fakat İslam kültürü ve düşüncesiyle ile tıbb farklı bir form/felsefe kazanmıştır diyebiliriz. Alimler sınıfını yazımda İslam medeniyetindeki üreticiler kısmında inceleyeceğiz ve alimler de kendi içinde farklı dallara ayrılmaktadır. Bunlar; kral olup bu entelektüel faaliyete katılmış olanlar, yabancı topraklardaki eziyet ve zulümden kaçan bilim insanları, himaye altında çalışanlar ve kendi çabaları ile ilmi faaliyetlerini devam ettirenlerdir. İlk olarak kral olan alimleri inceleyeceğiz. Bu sınıfa giren en ünlü alim Uluğ Bey'dir. Uluğ Bey kral olmadan önce de ilmi faaliyetler ile uğraşmaktaydı fakat kral olmak nasip olunca bu ilmi faaliyete kendi istekleri doğrultusunda yön vermiştir. En ünlü faaliyeti ise Semerkand rasathanesini kurup etrafında entelektüel bir çevre oluşturmasıdır. Bu çevrede en bilinen alimlere örnek ise Kadızade-i Rumi ve Ali Kuşçu'dur. Öyle ki bu rasathane yapısı günümüze gelmiştir ve ortaya çıkarılan eserler Osmanlı'ya kadar aktarıla gelmiştir. Kadızade'nin torunu Ali Kuşçu, Fatih'in matematik hocasıdır. Kral alim zincirinden yetişen bir başka alim bir padişahın hocası olmuştur. Alim krallar tarih boyunca eleştirilere maruz kalmışlardır. Bu eleştiriler daha çok devlet işleriyle daha az ilgilenmekten kaynaklıdır. Eleştirilere rağmen bu krallar ilmi faaliyetlerde başarılı olduklarını görüyoruz. Nitekim bir devleti dilsiz ve bilimsiz olmak daha çabuk tarihten siler. Kanaatimce bu başarı diğer insanlara oranla kaygılarının azlığından kaynaklanmaktadır. Eziyet ve zulümden kaçan bilim insanları, İslam medeniyetinde önemli bir yere sahiptir. En bilindik örnek ise Nesturi'lerdir. Nesturiler Doğrudan İslam devletine sığınmamışlardır fakat kaçtıkları topraklar fethedilince önemli bir bilgi birikimi onlarla beraber İslam dünyasına girmiştir. Hiçbir alim, bilim insanı, önemli şahsiyet yaşadıkları topraklar fethedilince herhangi bir eziyet ile karşılaşmadıkları için ilmi faaliyetlerini devam ettirebilmişlerdir. Himaye altında bulunan alimlere gelirsek; belli bir kişi için çalışan sınıftır. Bu alandaki en bilindik örneği Bermekiler oluşturmaktadır. Bermekiler o dönemde bugünkü Royal Society gibi çalışmakta ve alimlerin çalışmasına uygun ortamı sağlamaktadır. Bu söylediğimizden sadece belli başlı ailelerin finanse ettiği anlaşılmamalıdır. Himaye edenler arasında kral ve halk da mevcuttur. Halk tabii ki büyük bütçelerle değil daha çok günlük yemek ihtiyacını ya da giysi ihtiyacını karşılamaktaydı. Hiçbir himaye altında olmayan alimler ise krala sundukları eserlerden ya da varaklardan paralarını kazanmaktaydılar. İslam medeniyetindeki alimler sınıfını açıkladıktan sonra bu insanların ortaya koydukları çalışmaların ve bilgilerin bugün bilinebilmesinde en büyük role sahip olan sınıf taşıyıcılardır. Burada taşıyıcılardan kastettiğimiz ise seyyah talebeler, seyyah alimler, başka bölgelere gönderilen heyetler, ticaret kervanlarıdır. Ayrıca alimlerin ürettiği eserler, o dönemde yapılmış olan illüstrasyonlar da ilmin taşınmasında katkısı büyüktür. Tabii ki bunlardan başka taşıyıcı özelliğine sahip sınıflar mevcuttur fakat burada saydığım sınıflar en temel olanlarıdır. Kitaplar, risaleler ve varaklar bugün incelendiğinde o günkü bilgiyi elde etmek için kullanılan en temel ve güvenilir kaynakların başında gelmektedir. Alimler daha çok kitap yazarak bilgilerini çok büyük bir kitlelere yayabilmişlerdir hatta bu, çeviri faaliyetleri ile başka ülkelere de ulaşmış ve etkili olmuştur. İllüstrasyon sözlükte resimleme sanatı olarak geçmektedir. İslam kültüründe bu konu hakkında muhtelif görüşler mevcuttur. Bazı kesimler resim yapmanın Allah tarafından yasaklandığını düşünmüştür. Kanaatimce bunun o dönemde etkili olduğunu pek söyleyemeyiz bunu Makdisi'nin belirttiği üzere Safevi sarayının duvarlarında devletin krallarının resimlerinin mevcut olduğunu söylemek gereklidir. Resimler o günkü kitaplarda açıklanmamış birçok bilgiyi ve görüşleri bize kazandırmıştır. Bu konuda örnek vermek gerekirse İslam medeniyetinde yapılmış bir illüstrasyona bakıldığında resimdeki insanların çekik gözlü olduğu görülmektedir. Bu bize kitaptan elde edemeyeceğimiz bir bilgi sunmaktadır. Bu bilgi o dönemdeki Orta Asyalı insanların İslam medeniyetindeki önemini çok iyi yansıtır. Seyyah alim ve talebeler ile bilginin yayılmasının sebebi ise seyyah alimin havza havza gezmesi, seyyah talebenin ise hocasını diyar diyar takip etmesidir. Bu seyyah alim gittiği ilim merkezlerinde -daha çok camilerde olmak üzere- dersler vermektedir. Bu dersler halka açık olduğu için o derse katılan insanların bazıları not almaktaydılar ya da ezberlemekteydiler. Böylece bir hocanın verdiği ders o halkadaki insanlar aracılığıyla kendi havzalarındaki ilgili insanlara hızlı bir şekilde yayılıyordu. Son olarak bahsetmemiz gereken taşıyıcı ise heyetlerdir. Heyetler o dönemde çeşitli ülkelere seyahatler yapmaktaydılar. Bu seyahatlerde gördüklerini ve duyduklarını çoğunlukla yazarak kayıt altına almaktaydılar. Bazı seyahatler ise sadece bilimi elde etmek için yapılıyordu. Bunlardan bir tanesi Halife Memun döneminde Bizans'a yollanan ve kitap temini ile görevlendirilmiş heyettir. Bunun yanında başka ülkelerden gelen heyetler de mevcuttur. İslam medeniyeti için hayati önem taşıyan en önemli heyet Hindistan'dan gelen heyettir ve bu heyetin yanında getirdiği Sindhind adlı eserdir. Ticaret kervanlarının işlevi de heyetlerinkine benzemektedir. Bu kervanların taşıdıkları mallar her türden olabiliyordu. Bazen kitaplarda bu kervanlar aracılığıyla taşınıyor ve satılıyordu. Aynı zamanda kervandaki insanlar farklı düşünceleri, geldikleri ülkedeki kültürü ve bilimsel faaliyetinde aktarıyordu. İslam medeniyetinde bilimsel bilgi temel olarak bunlar aracılığıyla doğal ya da kasıtlı bir şekilde taşınmaktaydı. İslam medeniyetindeki üreticileri ve taşıyıcıları açıkladıktan sonra bunların arasındaki ilişkiden de söz etme gereksinimi duymaktayım. Bu ilişki doğrusal bir ilişki olmakla beraber, birbirinden ayrılamaz bir bütünü oluşturmaktadır. Bu ilişki en açık şekilde karşımıza alimler-üreticiler ve kitaplar taşıyıcılar olarak çıkmaktadır. Alimler, kalıcı olması ve geniş bir kesime hitap edebilmesi sebebiyle ilk olarak birikimlerini kitap yazma ile yansıtmışlardır. Bunun yanında talebe yetiştirmek ve teşvik etmek yine başka bir aktarım yönüdür, bu es geçilemez elbette. Kitaplar ve alimler arasındaki ilişki, kitapların alimlerin görüşlerini direkt yansıtabiliyor ve başka kişiler tarafından değiştirilemiyor olmasıdır. Bir görüşte veya metotta ayrılık yaşandığı anda buna karşı çıkmak veya düzeltmek yine sadece başka bir reddiye-şerh-risale yazmakla karşılanabilmekteydi ve her adım bilimler tarihinde birer zenginlik olarak kabul edilmektedir. Bu yüzden de eser yazmak çok rağbet görmüştür. Kitabın taşıyıcı olmasının fail nedeni alimdir. Bunlar birbirinden ayrılamaz şeylerdir. Alim olmasa kitaptan söz etmemiz mümkün değildir. Nitekim yazılı kaynak daima sözlü kaynaktan daha ileriye gitmiştir. Diğer taşıyıcı ve üretici ilişkisini seyyah alimler ve taşıyıcı onların düşünceleri çerçevesinde incelememiz gerekmektedir. Buradaki seyyah alimler aslında geçişli bir role sahiptirler. Açıkça belirtmek gerekirse seyyah alimleri hem üretici olarak hem de taşıyıcı olarak kabul edebiliriz. Bu şöyle olmaktadır: Seyyah alimler düşüncelerini havza havza gezerek birçok yerde yaymakta ve gittiği yerlerde başka alimlerle ilişkiler kurarak yeni bilgiler edinmekteydiler. Seyyah alimler burada hem kendi bilgisini taşıyıcı rolü hem de bilgi toplama yönü açıkça görülmektedir. Üreticilik rolüne gelirsek, edindikleri yeni bilgiler alimlerin kavgasında bir karmaşaya sebep olup yeni bilgiler üretmesini muhakkak ki sağlıyordu. Seyyah alimlerin bilgilerini direkt insanlara camilerde/mescitlerde/sohbet halkalarında sunması ise aslında kafa karışıklığının önüne geçiyor ve daha anlaşılır olmasını sağlıyordu. Bu aktarım tarzının kitaptan daha etkili bir taşıyıcı role sahip olduğunu söylemek kanaatimce yanlış olmayacaktır. İllüstrasyonlardan da kısaca bahsetmek gerekirse, bu kaynaklarda alimlerin kendi dünya tasavvurlarını, düşüncelerini ve gördüklerini direkt bizlere yansıtması açısından yadsınamayacak derecede önemlidir. Son olarak ise modern dünyada üretilen bilginin üretilmesi ve taşınmasından bahsetmek gerekmektedir. Bunun önemi ise geçmişten günümüze değişimleri daha iyi görmek, geçmiş ile modern dünya arasında bağlantı kurabilmek ve bu bağlantıyı anlaşılır kılmaktır. Günümüz üreticilerine baktığımızda geçmişteki bilgi üreticileri arasında aslında pek bir fark görülmemektedir. Felsefenin gelişimi ile birlikte bazı kavramları anlamamız değişti ya da yeni kavramlar ortaya çıktı. Günümüz üreticilerine baktığımızda bilim insanları olarak adlandırılmaktadır fakat bilim üreten insanlar arasında geçmiştekinden farklı olarak felsefeciler yerinin alamamaktadır. Daha çok müspet ilimler alanında çalışan kişileri içermektedir. Bunun sebebini üstte belirtmiştik. Taşıyıcılardan bahsetmek gerekirse, bu alan geçmiştekinden farklı olarak daha çok imkana sahip olmuş ve bilimin insanlara hızlı ulaştırılması için ellerinden geleni yapmışlardır. Bunlar geçmişteki himaye altında bulunan alimlerin yerini alan bilginin kurumsallaşması içinde çalışmış olan kurumlardır. Bu kurumlara örnek vermek gerekirse bugünkü Royal Society ya da ülkemizden TÜBİTAK gibi kurumlardır. Bunlar bilginin üretilmesi ve yayılması için ellerinden gelen yardımları bilim insanlarından esirgememişlerdir. Örneğin bilginin üretilmesi için bilim insanlarını bünyelerinde çalıştırmışlar, bilginin yayılması için ise bu çalışmalardan arşivler oluşturmuşlar ve insanların ulaşmaları için ücretsiz olarak halka açık hale getirmişlerdir. Bir örnek vermek gerekirse, normal şartlarda bilim insanlarını bir araya toplamak zordur fakat kurumlar bunun finansmanına kadar ayarlayıp her şeyi daha kolay yoldan çözüp halkla bu insanları buluşturabiliyorlar. Günümüzde bilginin taşınmasında en etkili ola araç kuşkusuz internettir. internet kapsayıcı olmakla birlikte geçmişteki seyyah alimlerin havza havza gezerek buluştuğu insanların gerçekleştirdiği görevi yalnızca bir tıklama ile gerçekleştirebilmektedir. Bu kolaylık alimlerin ya da talep edenlerin harcaması gereken parayı başka ilmi faaliyetlere harcama imkanı sunmakta hatta bilimin gelişmesinde katkıda bulunmaktadır. Kitaplar bugün de bilginin taşınmasında etkilidir hatta günümüzde kitaplara ulaşmakta yaşanan sorunlar günümüzde pek yaşanmamakta ve burada da aslında internetin taşıyıcı rolünden yararlanılmaktadır. Bu şöyle olmaktadır kitapların e-kitap haline gelmesi ile aslında erişim daha kolay ve maliyetsiz hale gelmektedir. Günümüzde, geçmişte etkili olan heyetler ve ticaret kervanlarından söz etmek mümkün değildir. Bunların yaptıkları işlevi günümüzde internet platformları yerine getirmektedir. Geçmiş medeniyetlerde ve günümüz toplumlarında bilgiyi üretme, sahip olma, onu geliştirme ve en pratik hale getirip kullanma ihtiyaç olarak görülmektedir. Her medeniyet tarihsel sürecinde en iyi iletişim kurduğu medeniyetin mirasını ve bilgi varlığını kendisine alabilmiş ve teşbih edecek olursak bayrağı bir adım öteye taşımaya gayret etmiştir. Hem aktif olarak bilgiyi aktarma hem onu geliştirmek temel gayelerdendir. Yakın dönemlerden örnek verecek olursak İslam medeniyetinin belirli bir seviyeye çıkardığı bilimsel faaliyetler bugün modern biliminin temel taşlarını oluşturmaktadır. İslam medeniyetinde bilgi alimler tarafından oluşturulmuş ve alimler ile doğrudan bir ilişkiye sahip şekilde, taşıyıcı unsurlarca taşınmışlardır. Bazen alimler hem taşıyıcı hem de bilgiyi üreten sınıf olmuştur. Modern bilim dünyasında da bilgi yine aynı şekilde alimler ve taşıyıcılar tarafından üretilip taşınmıştır. Bilim ve felsefe terminolojisinin değişmesiyle farklı üretici ve taşıyıcılar yeni adlara ve formatlara dönüşmüştür. Alimler yerine bilim insanları terimi kullanılmaktadır. Bu farkı başka terimlerde de görüle bilmektedir. Modern dünyada üreten sınıf bilim insanları olmuştur. Bilginin yayılması ise taşıyıcı unsur olan internet, kurumlar ve kitaplar tarafından yapılmaktadır. 15.05.2001 yılında İstanbul'da dünyaya geldi. Lise eğitimini Yenibosna Anadolu Lisesinde tamamladıktan sonra Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesinde Bilim Tarihi bölümüne başladı. Ayrıca 29 Mayıs Üniversitesinde halen Arapça eğitimime kaydoldu. Eğitim hayatı devam ediyor."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/vur-kazmayi-sehre-ferhat-cogu-gitti-azi-kaldi", "text": "Kalbimde bir hayali kalıp kaybolan şehir! Şehirlerin kültürel kimliği, efsunlu silueti, ruhani atmosferi, samimi ilişkileri insan zihninde silinemez izler bırakır. Çocukluk yıllarımızın parke döşeli mahalleleri ve bu mahallelerin yıpranmış kaldırım taşları, akasya ağaçları, beyaz badanalı yahut sarıya, maviye boyalı mütevazı evleri midir kırık hasretimizin buruk tadı? Hangi evdir ki yüreğimizden çekip bizi bir tahassüre kenetleyen? Belki bir küçük ahşap ev, kapısı çifte kanatlı... Belki taşla ahşabı aynı üslupta birleştiren, kim geldi camlı, eli böğründeli eski bir konak içimizde bir yerde durmadan dirilen... Belki de hatıramda ayak direyen bir mavi serçe penceremin önünde... Yarım kalan mahur bestenin yıldız sessizliğine bürüyendir bizi. Sırt sırta vermiş her evin birbiriyle kurduğu münasebet, insanın insanla kurduğu yakın münasebettir aslında. İçinde nice yaşanmışlıkların, nice hüzün veya gülüşlerin, nice mesut ölen dakikaların ifadesidir, sıvası dökük hanelerde eriyen saatler... Ve bu hanelerin yanı başında durmaksızın zamanı öğüte öğüte akan şırıl şırıl çeşmeler, bir türküyü mırıldar derinden. Bir türkü ki gamlı, uzun. Geleneksel mimaride her evin ufak de olsa bir bahçesi vardır. Bahçeler ki, varlığın temaşa yeri... Yaratıcının tecellisi belirir tabiatın küçük numunesi bahçelerde. Her gün farklı bir iş ve şendedir Allah. Sümbül kokusu gelir bu bahçelerden. Nergis suskunluğu, leylak büyüsü, gülhatmi şifası, mimoza müjdesi, kasımpatı hüznü, çiğdem sevinci, günebakan neşvesi, şakayık katmeri tevhidin cilveleridir. Ve kuşların cıvıltısı... Ve kanat şakırtısı... Ve bülbül nağmesi, hepsi varlığın birliğine çağrıdır. Kaç yaşındasın değil, kaç bahar yaşadın? diye sorarmış eskiler. Mucizevi nev baharın bir nefeste yaktığı billur avize, şefkatle dokunur ruhumuza, ışık salar ömrümüze. Çiçek açan badem ağacı Van Gogh'un esintisini getirir. Filiz verir dallar, tazelenir bitkiler, güneş gülen çehresini sergiler, mutluluk kimyasalları salgılar beynimiz. Penceresi erik ağacına, incir ağacına, nar ağacına bakan, yarı ahşap yarı kagir evler karıştı tarihe. Tek boyutlu, tek tip batı taklidi apartmanlar, insanı insandan ve insanı tabiattan kopardı. Ev bahçe ilişkisi salon balkon ilişkisine dönüştü. Adorno ve Marcuse'a göre, ileri kapitalist toplum, insan yaşamına özgü her şeyi nesne haline getirdi. İnsanı doğadan bütünüyle ayrı varlıkmış gibi tasarlayan, bilimin imkanlarını tabiatı nesneleştirmek için kullanan devrimler, ecnebi. Evler arası ilintiyi koparan yapı sistemi Türk kolektif bilincine aykırı. Bize ait değil kat kat çıkmış binalar. Komşuluk can çekişiyor, Konmak fiilinden türeyip gelip geçiciliği demleyerek, faniliği imleyerek, geçmiş zamanın sihrini yaşatarak geçiyor. Arapgir'den Metin Emiroğlu, Yeşilyurt'tan Abdullah Ağa, Kastamonu'dan Liva Paşa konakları geçiyor. Erzurum'dan Müceldili Konağı... Filibe'den mavileri sürünmüş, işlemeli Türk konakları geçiyor. Cumalıkızık'dan, Edirne'den, Ermenek'ten, Eğin'den, Mudurnu ve Kula'dan geçiyor asırları devirip sanat perisi esintisiyle. Geçip gitme! İnsanda güzele ve güzelliğe karşı bir temayül vardır. Hangi güzelliğe? Estetik zevk, hoşluk hissi veren her şeye... Sanat eserleri bu meyli karşılamak içindir. Denilir ki; Sanat Batı'da seyredilir, Doğu'da yaşanır. Evet, insanı pasif izleyici kılan müze, sinema bize Avrupa'dan gelmiştir. Bizim kültürümüzde sanat yaşamın içinde. Yanı başımızda... Düşerdi üstümüze güzellik bir cami avlusunda yahut bin kubbeli bir külliyede, alelade bir evin bahçesinde veya gösterişsiz bir sokakta. Pencerelerin geometrisi, bir serin kubbenin kuytusu, güvercinlerin hu husu, cumbaların görüntüsü konardı gönlümüze bir köşe başında. Kulaktan dolar insan, gözden dolar. Barok üsluptaki ışık-gölge, renk-hareket oyununa sivil mimaride de tesadüf edilebilir. Pembeye boyalı evlerin üzerine günün belli saatlerinde düşen gün ışığı bir resitali icra ederdi. Frank L. Wright, Mimari hayatın kendisidir. diyor. Yaşamdan uzak bir mimari gerçek değil yapaydır. Köşkler, yalılar, sadece yaşamak için değil, bahçesinde gezinenlerin dışarıdan seyretmesi için de tasarlanırdı. Mezar taşında bile estetik tesis edilirdi. Mesela bir kadının kabrine, etrafı üzüm asmasıyla çevrili boynu bükük servi ağacı motifi işlenirdi. Duyguları harekete geçirmeyen yapılar insana yüktür. Bize heyecan verir bir parça yeşil çini ya da alınlığa yazılı celi sülüs besmele. Bir mavi mukarnas kapı, en narin yerimizden yakalar bizi. İnsanın esas görevi çevreyi güzelleştirmektir. diyor kutlu sözümüz. Estetik zevk uyandırmak için Selimiye Camii inşasında İstanbul'dan on binlerce gülfidanı getirilmiş. Beyazıt Camiinin bahçesine Güllük denirmiş, güllerinden ötürü... Küllük olmuş zamanla. Üçüncü Murat, Anadolu Hisarında tek rengin büyüsünü hakim kılmak için mavi servilerden bir bahçe tasarlamış. Ölümü unutturmak istemeyen medeniyet tasavvurumuz, hayatla ölümü iç içe sergilemiştir. Her nakışta o mana. Öyle görünüyor ki; büyük eserlerin çevresinde ebediliğin sembolü ulu çınarlar, mezarlıklarda gümüş aydınlık serviler, bu anlayışın ürünü. Yeşilini bin bir tonu içinde civarına esenlik dağıttığı, şehnişini, saçağı, cefanın buhurdan olup tüttüğü kalem işi işlemelerin ve oymaların sokağa hüviyet bağışladığı, avlusuna çocuk seslerinin sindiği evlerden nam u nişane kalmadı. Sofa denince, taşlık, selamlık denince tatlı bir gariplik hissi çöker üzerimize. Sofaya hayat derdi eskiler. İhya alanından barınma alanına nasıl dönüştü evlerimiz? Hangi imar ve iskan planlarıyla? Sokakları gelin gibi süsleyen sanat eseri evlerimiz demir ve çimento yığınına nasıl dönüştü? Asırlık kültür yağmacılığı ne şekilde başladı? Duino Ağıtlarındaki gibi sürdü atını kara zırhlı şövalye, sürdü! Şehirlerin de ruhu vardır. Tarumar etti Türk-İslam ruhunu! Saksısı darma duman oldu, penceredeki fesleğenin. Kokmaz oldu iğdecik, leylekler göçüp gitti. Modern anlayışta evrenin tek hakimidir insan... Her şeye gücü yeten beşer, çevre dengesinden yoksun bakış açısıyla tabiatı yönetim ve denetim altına aldı büsbütün. Horkeimer'a göre; birey tabiat üzerinde hakimiyet kurmak istedikçe yok olmaya gitmekte ve modern endüstri toplumu, nihilist bir görünüme bürünmektedir. Horkeimer'ın öngörüsüyle özneyi yücelten ve onu güçlü kılan, tabiatın dizginlerini elinde tutmasıdır. Bu güç, aynı zamanda onu yıkıma sürüklemektedir. Zevale doğru gidiş. Çöküşün ayak sesleridir sosyolojik çözülmeler, çığ gibi büyüyen psikolojik sorunlar. Ferhat'ın aşkla Bisütun dağına inen kazması, son kırk senedir elli senedir hışımla şehirlere iniyor. Kişne kır at, kişne kır at! Vahşi para hırsının işgal ettiği şehirlerimiz bezginlik, bıkkınlık üretiyor! Camdan zebella bloklar halinde yükselen, insanları balık istifi gibi istifleyen, gözsüz gören, içine gün ışığı girmeyen dev alışveriş merkezleri gün geçmiyor ki artmasın. Yüksek bilgi ve sezginin, müşterek araştırmanın ürünü olan şehirler göç aldıkça, nüfus artıkça çirkinleşiyor! Düzenden düzensizliğe, mükemmelden çürümeye gidiş... Gecekondu, Der saadet olan şehirler kriz üreten metropollere dönüşüyor. Gül cennetinden betonarme cehennemine... İhya etmeyi ihmal ettiğimiz nesil, imar ettiğimiz şehirleri tahribe devam ediyor. Sanat eserlerinde bağbozumu! Restorasyonda facia! Türk İslam ruhunu baltalama! Daha derinlere vur, daha derinlere! Ellerimizde ufalanmış, ellerimizde kaybolmuş, ellerimizden uçup gitmiş beldeler... Hangi yazgının, hangi idrakin, hangi vicdanın mahşerisin? Tarihten kopuk, estetikten azade, sanattan mahrum muhitler kimlik bunalımına sürüklüyor. Bir şehir tevhide çağırmalı, sanata ayna tutmalı, geçmişi diri tutmalı, kökü mazide olan ati olmalı... Ve mimari yapılar; azametin bir ifadesi olmalı, matematiksel düzenin ahengini yansıtmalı, tahayyüle yöneltmeli, hisleri harekete geçirmeli, sonsuzluğu düşündürmeli. Beton çığlıklar sizin olsun, verin bize elzem olanı. Belki de bir karahindibanın rüzgarda naifçe dağılışını izlemek bize lazım olan. Bir bademin altına, yorgun, oturmak biraz, Atatürk Üniversitesi, Fen Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun oldu. İhtilalden İkbale Var Olmanın Retoriği adlı iki ciltlik biyografi kitabı yayımlandı. UHA Haber Ajansı ve Türkiye Postası Gazetesinde köşe yazarlığı yapmaktadır."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/vurulduk-ey-halkim", "text": "Tam alnından vuruldu yiğitler. Göğsünden, bacaklarından, bedeninin her yerinden vuruldu gençler, kadınlar, civan delikanlılar. Ama en çok yüreğinden vuruldu bu halk. Sıcak bir Temmuz günü, tatil rehavetiyle evlerimizde keyifli sohbetlerimizi yaptığımız ılık bir yaz gecesi kurşunlar yağdı serhat şehirlerin caddelerine, sokaklarına, köprülerine, bulvarlarına... Yirmili yaşlardayım, Bosna'nın yeşil dağlarına, masalsı güzelliğine yağarken bombalar tankların altına kendini atan Boşnak gençler geliyor aklıma. Hınca hınç dolan salonlar. Biz şimdi kendi askerimizin, Mehmetçiğimizin silahıyla, tankıyla, uçağıyla vurulurken, dehşetengiz bir savaşın ortasında bulduk kendimizi. Sağımızdan ve solumuzdan, Doğudan ve Batıdan kuşatıldığımız günlerdeyiz. Yine bu derginin sayfalarında okumuştum yıllar önce. Bir yazı vardı. Neden Fethullah Gülen zeki çocukları kendisi gibi din adamı olarak yetiştirmiyor da devlet kademelerinde kilit görevlere yerleştiriyor diye. Sonrasında 25 Aralık darbe girişimleri geldi. Bunun nedenini az çok anlamıştık o zaman. En çok Hitler'in Kavgam kitabını okuyan, İmam Humeyni'yi kendine örnek alan, Amerika gibi dünyayı kana bulayan bir ülkede yıllardır konaklayıp, ininden cemaatini yöneten çok akıllı şizofren bir beyne sahip çağın en büyük hainlerinden bir hainle karşı karşıyayız. Yazılacak o kadar çok şey var ki. Yapılan bir darbe girişimi değildir aslında. Bir katliamdır, kendi insanına yapılabilecek en ağır saldırıdır. O nedenle her alanda yazılar incelemeler çıkacaktır bu olaylardan sonra. Benim aciz kalemim ve kırgın yüreğim yetmez her şeyi anlamaya. Ama şehadete yürüyen anaların, körpe çocukların, civan yiğitlerin arkasından akıtacağımız gözyaşımız vardır gayrı. Cumhuriyet Tarihi'nin en acı günlerini yaşıyoruz, tarihler yazılıyor ve bizler de şahitler olarak şehirlerin sokaklarında direniş gösteriyoruz. Sosyologlar, Psikologlar, Toplum Bilimciler, Akademisyenler, Yazarlar, düşünürler aklımıza gelen kanaat önderleri şu an yaşananları yorumlamakta zorluklar yaşıyor olabilir. Ama yaşananlar bizlere gösterdi ki din algımızı, din eğitimimizi, cemaat şuurumuzu, insanlığa yaşanılabilir İslam algısını gösterme noktasında artık yeniden yeniden sorgulamalar yapmalıyız ve artık çok duyarlı olmamız gerekiyor. Dine dayanarak yapılan cemaatsel bir kitle kalkışmasının travmatik sancılarını, acılarını yaşıyoruz. Fethullah Gülen'in önderliğinde yapılan bu kalkışmanın İşid' den bir farkı yoktur aslında. Yalnız bu girişim daha planlı, daha programlı ve yıllara yayılarak okumuş, eğitimli kişiler eliyle yapılıyor. Ama beyinleri ipotek altına alınmış, inançlarını sorgulamadan teslim olmuş, kesin inaçlılar psikolojisiyle hareket eden bir güruh. İnatla ve kör yüreklerle kendi insanlarına yabancılaşarak, kendi değerlerini hiçe sayarak, içinde yaşadıkları toplumda yine kendi insanlarını maddi manevi sömürerek çeteleşmiş ve resmen illegal bir şekilde örgütlenerek ölüm timleri halinde yine ekmeğini aşını yedikleri, suyunu içtikleri memleket insanlarına acımadan saldırmışlardır. Cumhurbaşkanı tam da işte ihanet şebekesinin kurşunlarından an itibariyle sıyrılmışken gösteriyor kendini. Cumhura sesleniyor, yürekli Anadolu insanına sesleniyor. Yüz yıldır maneviyatlarından arındırılmaya çalışılan, dinine, imanına, Kur'an'ı 'na yapılan nice saldırılara yiğitçe göğüs geren arkasından gelen o Anadolu insanına sesleniyor. 15 Temmuz aklanma ve arınma gecesi olur duasıyla yollardayız. İçinde yaşadığımız toplum inşallah pisliklerinden, habis urlarından arınır. İhanetle büyüyen nice çocuklar artık kurban edilmez. Duamız yaşadığımız Anadolu topraklarının çocuklarımız için, yaşanılabilir, namuslu, tüm kirlerinden arınmış yarınlarına miras olarak kalmasıdır. Şehitlerimizi rahmetle anıyorum. Milletçe gazamız mübarek olsun. Rabbim şerlilerin, hainlerin, vatana ihanet eden tüm kin çetelerinin şerrinden halkımızı korusun muhafaza eylesin. Yeni aydınlık başlangıçlar için insanımıza güç versin. Hainlerin oyunlarını bertaraf eylesin Rabbim. 1971 Reşadiye Tokat doğumlu yazar Lise ve Üniversiteyi İstanbul'da bitirdi. Kısa süre muhabirlik ve öğretmenlik yaptı. Bağcılar ve Bahçelievler Kültür Mdlüklerinde görev aldı. Pamuk Şekeri Çocuk Dergisi'nin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Edebistan Sitesi'nin söyleşi editörlüğünü bir süre sürdüren yazar İstanbul Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/yazilamayan", "text": "Doymak bilmez küresel zorbalar ve hainler, onların küstah ve yılışık görgüsüz köleleri, aşağılık kompleksi ve şartlandırılmış çaresizlikle kendi insanı sevmeyen, küçümseyen devşirilmiş taşralılar, yeryüzünde bin bir türlü zulme ve ölüme sebep olurken; borsaları, bankaları, yayınları ile yalanı ve arsızlığı eviçlerimize kadar sinsice sokarken; kanın ve zulmün korkunç seslerinden besteledikleri yaylımateş senfonilerini kardeşlerimizin ruhlarına yöneltirken, bunlara \"insanca ve sanatkarca\" karşı durmuyorsak kokladığımız çiçek zakkum olsun, yüzümüze değen yaprak kırbaç olsun. Hiç olmazsa hak divanında yüzümüz olsun. Şiir de şair de edebiyat da, dayatmanın, jakobenizmin, darbelerin, ihanetlerin, sömürgecilerin, zalimlerin, efendilerin avuçlarından dökülen kadar özgürlükten anlayanların karşısında; bireysel ve toplumsal özgürlüğün ve iradenin, milletinin merhametinin ve ahlakının ve hatta isyanının yanında değilse, sahtekardır, şaklabandır, köledir. Hain kurgulara, zaman süvarilerinin yolculuğuyla direnen edebiyatımız olacak, kalbimiz, arsız haberlerin kara sularına çakılıp kalmayacak; ırmaklarımız yatak değiştirecek. Yeter ki, kutsadığımız yanılsamaların bozkırını görelim. \"İnsanca ve artistçe\" demişti Zarifoğlu. İnsanca olan, daima saflığa, merhamete, aşka, masumluğa ve mahzunluğa açılmaktır. Zarifoğlu, Afganistan ve Filistin direnişlerini kendi haritasının merkezine yerleştirirken, umudunu, direncini ve masumluğunu çocukların gülüşlerinden alırken hep insancadır. Artistçe olan, mekanın insanın ve zamanın muğlak dili olan imgeler ormanına dalmak; düşsel gerçekliği ve dilini milletinin diline değdirerek tatmaktır. Artistçe olan, insanca olanın formudur. Görgüsüz modernliğin eğitim enstrümanları, gerçekliği olmayan kitap okuyun çocuklar safderunluğunu dillendirmek yerine, kitabı birlikte okusalardı ve birlikte türkü söyleselerdi ihtimal şimdi daha ince, daha yürekli, daha merhametli evlatlarımız olurdu. \"Görgüsüz modernizm\" nitelememi yanlış anlamışsınız efendim. Modernizme görgüsüz demedim bize dayatılanın görgüsüz olduğunu söyledim. Evet, inkırazın \"aşiyan\"ına kilitlenmek görgüsüzlüktü. \"Mukavemet\" fikrini gerilik saymak görgüsüzlüktü. Bütün edebi okul müfredatını \"Anlatamıyorum\"a, \"Otuzbeş Yaş\"a bağlamak görgüsüzlüktü. Çoğu modern dünya maskeli asimilasyon yayınlarını okumayı yüceltmek görgüsüzlüktü. Sahte bir ulusal tanrılaştırma görgüsüzlüktü. Son yıllarda, aylarda Amerika'da Avrupa'da hiç bir ölçüye sığmaz olarak görülenlerin aslı şudur: Görgüsüz modernizmin ve onun devşirdiği sözüm ona yerlilerin, sadece sanayi mamülleri distribütörleri olmadı tabi, siyasette, edebiyatta, ilahiyatta, sosyolojide distribütöryal koloniler oluştu. Bu koloniler ortaya çıktıkça ve paçozlaştıkça distrübitöryal yapının sahipleri görünmeye başladı. Hepsi bu."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/yeryuzunde-tutunmanin-yollari", "text": "Dilimizde sanat kelimesiyle, onunla akraba sınaat kelimesi; kökensel anlamda yapma'yla, dolayısıyla da bir şeyi yapmada gösterilen ustalık veya maharetle bağlantılıdır. Hemen işaret etmelidir ki sun'i ve sınai kelimeleri de aynı kökten gelir. Sun'i ve sınai; doğal-olmayan anlamında yapma/yapay olanı, dolayısıyla da insan elinden çıkma olanı ifade eder. Sanat ve zanaat, bilme'den ziyade yapma'yı ilgilendirir; bununla birlikte, bu yapmaya içkin kendine mahsus pratik bir bilmeden söz edilmelidir: Ele ve elin kullandığı aletlere mahsus bir bilme türü de vardır ki bu beceri ve maharetdir. Benzer bir şekilde Fransızca ve İngilizce art kelimesi her türden beceri ve mahareti ifade eder ilksel anlamda. Keza bu kelimenin dayandığı Latince ars, artis tetkik ve pratik yoluyla kazanılan beceriyi dile getirir. Daha geniş anlamdaysa kelime, doğa eseri olmayan yani sun'i karakterdeki her türlü beşeri üretimi anlatır. Sun'i üretim olarak sanat/zanaat doğal üretimden özce farklıdır. Tüm bu çözümlemeler Grekçeye geri götürülebilir. Grekçede poiesis ortaya-çıkma, meydana-gelme ya da kısaca üretim demektir. Burada physis doğal üretimi ifade ederken, tekhne beşeri yani yapay/sun'i üretimi dile getirir. Sanatı Grekçede karşılayan kelime tekhnedir ve fakat bu kelime zanaatın da, tekniğin de kökenini oluşturur. Dolayısıyla bilahare vuku bulan ayrışmaya rağmen sanat, zanaat ve teknik, her biri, insan eseri sun'i üretimi ifade ediyor olmaları bakımından ortak bir kökene sahiptir. Başlangıçta bunlar ya da bunların ilksel biçimleri bir ve aynı şey olduklarından aynı kelimeyle ifade ediliyordu. 18. asra kadar sanat kelimesi ikircikli bir kullanıma sahipti. Ortaçağ'da tinin spekülatif işlemlerini ifade eden liberal sanatların hemen yanı başında ele dayalı mekanik sanatlar yer alıyordu. Bu meyanda mesela şiir liberal sanatlara, marangozluk mekanik sanatlara aitti. Ama son tahlilde ikircikli bir şekilde de olsa bunlar sanat başlığı altında bir araya geliyordu. 18. asırla birlikte sanat, zanaat ve teknik arasında bariz bir ayrışma yaşandı. Bu ayrışma bahusus sanat ve teknik arasında ortaya çıktı. Böylece sanat yarar esaslı teknikten ayrışarak münhasıran estetiğin konusu haline geldi. Bugün sanat deyince teknikten net bir şekilde ayrılmış olup güzelliğin keşfini ve tasvirini konu edinen müstakil bir alanı anlıyoruz. Evet, bugün sanat münhasıran estetik alana işaret ediyor. Buna göre, sanat belli teknikler içerir içermesine ne var ki o bu tekniklerden fazla bir şeydir. Sanatkar teknik beceriden fazla olarak dehasını katar sanatına. Böylece sanat eseri bir imalin ötesinde bir yaratım olur. Sanatkarın yaratıcılığına karşın teknisyen bir nesneyi imal eden kişidir tam da. Bu iş elbet beceri ve maharetle olur ve fakat yaratıcılık gerektirmez. Öte yandan teknisyen estetik bir kaygı taşımaz zorunlu olarak, o imal ettiği şeyde pratiğe yani kullanıma, işlerliğe ve sağlamlığa yönelik bir amaç gözetir evvelemirde. Öte yandan, teknik üretim bir nesneyi model alarak bunu çoğaltma peşindeyken, sanatsal üretim ortaya koyduğu üründe özgünlük ve biriciklik derdindedir, öylesine ki bir sanat eseri sanatsal karakterini, dolayısıyla aurasını bu biricikliğinden alır. Bu yüzden özünde çıkarsız oluşuyla sanat eseri amacını kendinde taşır; teknik bir ürünün ise amacı kendi dışında yer alır. Başka bir deyişle, sanat eseri kendi bakımından ve başlı başına anlamlıdır; teknik bir ürün ise ancak sağladığı fayda bakımından ve arz ettiği kullanıma göre anlamlıdır. Tekniğin sanattan farkına şöyle bir değinmiş olduk. Şimdi bu olguya daha yakından bakabiliriz. Teknik belli sonuçları etkin bir biçimde hasıl etmeye yarayan araçlar bütünü olarak tarif edilebilir. Nedir bu araçlar? Bunlar maddi anlamda aletleri ve düşünsel anlamda da yol-yordam bilgisini ifade eder. Teknikler ilerletilebilir ve geliştirilebilir bir mahiyet arz ederler. Keza teknik bilgideki birikim ve terakki yeni tekniklerin ortaya çıkışına veya mevcut tekniklerin geliştirilmesine zemin hazırlar. Beşeri bir faaliyet olarak tekniği hayvanlara özgü ilkel tekniklerden ayıran şey budur: Bir maymun sopa yardımıyla daldaki muzları düşürür, ama sopanın ucuna çengel takmayı ve böylece daha fazla muzu, daha kolay bir şekilde düşürmeyi akıl edemez. Dolayısıyla birikim ve terakki yalnızca beşeri tekniğin bir özelliğidir. Teknik farklı düzey ve tarzlarda da olsa bütün toplumlarda ve kültürlerde vardır. Ve fakat Yeniçağ'la birlikte Avrupa'da doğup oradan dünyanın geri kalanına yayılan tekno-loji ile teknik arasında birincinin hesabi ve/veya temsili bir zihniyete dayanması ve bu surette masumane bir araçsallığın çok ötesine geçmesi bakımından tayin edici bir fark vardır ki bu da bahs-i diğer. Teknik elin bir uzantısıdır. El, Heidegger'e (ö. 1976) göre insana mahsus bir organ, Aristoteles'e (ö. MÖ 322) göre de insanın ilk aletidir ki insan bu alet sayesinde başka aletler üreterek kendine bir yaşam-alanı açar. Evet, insanın teknik faaliyeti onun elinin bir uzantısıdır: İnsan teknik sayesinde bir şeyi ya da bir şeyleri ele alır, ele geçirir, elde eder, elden geçirir, elde tutar vs. Öte yandan el tek bir aletin işlevini görmez, ama aletler çoklusu gibi çalışır. Teknik elin açılımıdır ki bu açılımda beyin ele eşlik eder; böylece çevreden gelen tehlikelerin atlatılmasında, keza çevreye intibakta beşeri yapa-bilme yani teknik bilgi ve beceri devreye girer. Gerçekte zeka çevreye intibak kabiliyetidir ki zeka bu intibakı yararlık ve kullanım amacına matuf nesneler ve aletler imale ederek yani teknik faaliyet yoluyla sağlar. Beyin ve elin işbirliğidir bu ya da beynin elde çalışmasıdır. Bergson'a (ö.1941) göre boyuna yeni aletler imal etme, keza daha önce imal edilmiş aletleri geliştirme ve çeşitlendirme kabiliyeti insan zekasının bir alamet-i farikasıdır. Demek ki teknik esasta insan zekasının ve düşüncesinin bir ürünü ve bir icabıdır. Doğanın eksik bıraktığını insan teknikle tamamlar ve diğer varolanlara bu yolla galebe çalar. Başka bir ifadeyle, teknik sayesinde insan tabiat karşısındaki güçsüzlüğünü telafi eder ve bu yolla diğer varolanlar arasında beynini işletip alet üreten varlık olarak temayüz eder. El, biyolojik olmanın ötesinde, varoluşsal bir organdır; evet, varoluşsal. Elin uzanımı olan teknik ile ve teknikte beşeri varoluş açımlanır ve bu surette insan için yeryüzünde ikamet mümkün hale gelir. Gök ile yer arasında yaratılmışız. Ayaklarımız yere basarken, başımız göğe doğru uzanıyor. . Yeryüzünün sakinleriyiz biz. Yeryüzünde tutunmak temel varoluşsal tavrımız. Bu tavrın iki veçhesi var: Yeryüzünde maddeten tutunmanın yolu teknikten, orada manen tutunmanın yolu ise sanattan geçiyor. Sanat ve teknik yoluyla bir şeyler üretiyoruz, bir şeyler yapıyoruz. Üretmelerimiz ya da yapmalarımız yeryüzünde tutunuşumuzu sağlamaya ya da kolaylaştırmaya matuf. Vel-hasıl, Grekçe tekhne kavramına baktığımızda orada sanat-ve-tekniği henüz ayrışmamış olarak bir arada buluruz. Bu ikircikli ve fakat kökensel kavram, insanoğlunun yeryüzünde tutunma serüvenini özetliyor bir bakıma. Aslına bakılırsa en somutundan en soyutuna, sözgelimi bir kulübe inşa etmekten bir şiir inşat etmeye varana kadar bütün beşeri üretimlerimiz ya da yapmalarımız yeryüzünde tutunma amacına yöneliktir. Keza bu amaçla üretiyor ve ürüyoruz boyuna. Buradan göçüp giderken geride halefler bırakabiliyorsak, bu ancak üre me sayesinde oluyor. Bu, yeryüzünde halife olmanın, dolayısıyla sonlu'da sonsuz'u yakalama yöneliminin bir ifadesi aynı zamanda."} {"url": "https://edebistan.com/deneme/yuregim-irevan-da-kaldi", "text": "Serdar Ünsal'ın Yüreğim İrevan'da Kaldıadlı romanını okurken çok etkilenerek gözyaşlarımı tutamadım. Anlattıkları büyükannelerimin, dedelerimin anlattıklarına birebir benziyordu. Aynı coğrafyada yaşayınca kader ortaklığı doğarmış. Iğdır yöresinde kaçakaç zamanı olarak nitelendirilen Müslüman Türklerin Ermeni zulmünden kaçış hikayelerini duyarak büyüdük. Tarihte acı iz bırakan, Aras Nehri ile mühürlenen yaşanmışlıkları kayıt altına almak, sanatın diliyle okura ulaştırmak ayrı bir sanatçı duyarlılığıdır. Serdar Ünsal da babaannesi Seriye'nin hayatından yola çıkarak kaleme almıştır romanını. Ermeni zulmünden kaçan Türklerin bu zorlu süreçte yaşadıkları acıları, verdikleri kayıpları görürüz. Olaylar Seriye'nin kapısının çalınmasıyla başlar. Kapıyı çalan komşuluk ettiği yakın arkadaşı Zilaf'tır. Hemen kızınızı alın şehri terk eden diyen Ermeni komşusu onları korumak istemiştir. Ermeni Taşnakları İrevan'a yaklaşırken Iğdır'ın birçok farklı köylerinde de birçok kişi katledilmiştir. Zorlu kaçışları esnasında Seriye'nin kocasının gömleğine dair düşünceleri dokunaklıdır. Kocasının kareli gömleğine ilişir gözleri. İkinci düğmesi çoktandır kopuktu ve son iki gündür onu dikmeyi düşündüğü halde hep unutmasını sorgular. Kahverengi lacivert renklerdeki bu gömleğini yaklaşık iki yıldır özenle giymesi ayrı bir ayrıntıdır yokluk dönemine dair. Az eşya, az giysi ile yetinilen dönemlerin sembolü gibidir. Kaçış esnasında ağaca bağlanan hamile kadınlara, genç kıza duyarsız kalamazlar. Ağaca bağlanan hamile kadınlardan birinin karnı yarılarak bebeği fırlatılmıştır. Diğerlerini kurtarmak için harekete geçer Seriye'nin kocası Abbas. Hamile olan diğer kadının ellerini çözerek kurtarır. Genç kızın tecavüze direnişine duyarsız kalamayıp onu kurtarmak için döner. İki Ermeni çeteciyi öldürür. Seriye'nin her geçen gün daha çok sevdiği Abbas'ı Aras'ın kenarında vururlar. Hayatı bahasına kurtardığı hamile kadın ve genç kız da Aras Nehri'ni geçerek İran tarafına geçmeyi zor da olsa başarırlar. Seriye, Aras'ı eşini kaybederek geçmenin acısındadır. Heybeyi de kaçarken atmak zorunda kaldığından eşinden geriye bir fotoğraf dahi kalmamıştır. Seriye'nin yolda karşılaştığı babası kızıyla torunu Firuze'yi İran'ın Zengi köyündeki bir tanıdık aile yanına yerleştirip eşini ve Seriye'nin diğer kardeşlerini almak için geri döner. Fakat bir daha dönemez öldürüldüğü için. Seriye'nin zorlu hayatı başlamış olur. Bir yıl kadar sığıntı kaldığı evde komşuların Dul kadın ne olur ne olmaz demeleri üzerine Seriye kendinden yaşlı, fakir Kasım Bey ile ikinci evliliğini yapar. Kurtuluş amaçlı yaptığı bu evlilikte Kasım Bey iyi biri çıkar. Ondan da Feride adlı bir kızı olur. - Feride'yi seviyor busun? - Elbette, o benim kardeşim. Ben ağladığımda gelip gözyaşlarımı eliyle silmeye çalışıyor. Abla diyor bana. Bazen şaşırıp anne bile diyor. - Niçin ağlıyorsun ki? Annen, baban, kardeşin var. - Babam gerçek babam değilmiş ki... Hem... Hem çok fakirler. Hiçbir istediğimi almıyorlar. - Paraları yok mu hiç? - Az varmış. Yoğurt satılınca alacağız diyorlar, hiç almıyorlar. - Boş ver sadece elma alsınlar. Arkadaşının elinde kocaman kırmızı sulu elma vardır. Firuze o ısırdıkça imreniyor, kıtır kıtır yediği elmadan canı çekiyor, yutkunuyordu. Kardeşi Feride'nin de elmaya bakışı gözünden kaçmamıştı. Annesine elma al, demeye de çekinir. Neyse ki Seriye, dört yıllık mavi yeleğini giyerek elma almak için atlı satıcıların yanına varır. Bu atlı satıcılar akrabalarından haber getirecek bir aracı olur sonrasında. Böylelikle Iğdır'daki bazı akrabalarından haberdar olur. Akrabaları gelip onu ve kızlarını alarak hasret gidermek için Iğdır'da misafir ederler. Buradaki akrabaları geçmişin acısını çoktan unutmuş kadar neşeli, gelecek kaygısı hiç yokmuş gibidir. Burası her şeyi ile farklıydı. Yemekleri, insanları, suyu... İşleri bile zevkliydi buranın. Bulaşıklar için deterjan vardı. Taraklar sık dişli ve siyah değil aksine rengarenk, gösterişliydi. İnsan güzel şeylere çabuk alışır. Seriye ile kızları da bu güzelliklere alışıp tenha köylerine, zorlu yaşamlarına dönmek istemezler. Eşi Kasım Bey'i Iğdır'a yerleşmek için ikna eder. Malları satıp döneceğini söyleyerek giden Kasım Bey öldüğü için dönemeyince Seriye için zor günler yine baş gösterir. Kızlarının isteklerine yetişemeyince kendisine talip olan Fırıncı Mehmet Bey ile üçüncü evliliğini yapar. Ekmeğini ekmekle kazanmanın gururunu yaşayan Mehmet'ten de iki oğlu olur. Seriye'nin yıllardır haber alamadığı annesi ve kız kardeşleri için yüreği öyle yanar ki geceleri kabuslarla ağlayarak uyanır. Dört bir yana haber salarlar. Nihayet Meşet'e giden yaşlı bir adamın sohbetiyle Seriye'yi soran bir çıkar. Tahran'dan gelen Farsça bir mektup üzerine heyecanla dört gün sürecek olan Tahran yolculukları başlar. Seriye'nin kız kardeşleri Masume ve Saniye ile kavuşma anları dokunaklı bir sahneye dönüşür. O tayda galdı balam, diye son nefesine kadar ağlayan annenin ahı vardır bu zulümde. Ermenilerin yaptıkları katliamlarda kan gölüne dönen çukurlar, toplu halde yakılan insanlar, başları ortadan ikiye ayrılan ana kuzuları gözlerinin önünden bir an olsun gitmez. Romanda o bölgede sıklıkla kullanılan isimleri görürüz: Mesme, Laçın, Firuze, Saniye, Seriye, Toğuz, Azer, Zeynep, Gülnihal; Abbas, Hüseyin, Kasım, Ünal, Yaver, Seyfettin gibi. Roman boyunca karakterlerin duygularına eşlik eden maniler, türküler, ağıtlar da derleme tadındadır. Roman, belli başlıklar altında arka planda tarihi bir olayı ele alarak akıcı bir üslupla kaleme alınmış. Yeni baskılarda dizgi hatalarının ve yazım yanlışlıklarının giderilmesi de yerinde olacaktır. Tarihi bir konuyu bireylerin hayatı üzerinden hakkını vererek anlatan bu romanın filmi de yapılmalı. Metin, daha okurken bir film etkisi yaratabiliyor çünkü."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/13-uluslararasi-ankara-oyku-gunleri-basliyor", "text": "1-5 Mayıs 2013 tarihleri arasında Ankara'da yapılacak olan 13. ULUSLARARASI ANKARA ÖYKÜ GÜNLERİ'ne az bir zaman kaldı... DÜNYANIN ÖYKÜSÜ dergisi ile Çankaya Belediyesi'nin ortaklaşa düzenlediği 13. Uluslararası Ankara Öykü Günleri'ne yerli ve yabancı birçok öykücünün yanısıra, eleştirmenler, öykü tarihçileri ve öykü dergilerinin yayın yönetmenleri de katılacaklar. Yöneten: Özcan Karabulut, Konuşmacılar: Hüseyin Su/ İnan Çetin / Ü. Gülsüm Bülbül / Fulya Bayraktar / Deniz Dengiz Şimşek,"} {"url": "https://edebistan.com/haberler/4-zeytinburnu-turk-dunyasi-oyku-festivali-2-haziran-da-basliyor", "text": "Zeytinburnu Belediyesi'nin düzenlediği 4. Zeytinburnu Türk Dünyası Öykü Festivali 2-4 Haziran'da edebiyatımızın ve Türk dünyasının kıymetli yazarlarını Hikayeni Hatırla başlığı ile ağırlayacak. Önceki yıllarda Uluslararası Öykü Festivali adıyla 3 kez düzenlenen etkinlikler, bu yıl Türk Dünyası Öykü Festivali temasıyla okurla buluşacak. Azerbaycan'ın odak ülke olarak yer aldığı etkinliklere, Azerbaycan edebiyatının en önemli kalemlerinden Anar Rızayev de katkıda bulunuyor. Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan ve Türk dünyasının farklı bölgelerinden gelecek öykücü ve çevirmenler ile metinler üzerinden kardeşlik bağlarının güçlendirilmesi ve anlatılardaki akrabalıkların altının çizilmesi hedefleniyor. Öykü türünün edebiyatımızdaki önemli temsilcilerinden Necip Tosun ve Abdullah Harmancı'nın da yer aldığı toplam 39 katılımcı ile gerçekleşecek oturumlara, Zeytinburnu Kültür Sanat, Zeytinburnu Kitapçısı ve Nağmedar ev sahipliği yapıyor. Festival hakkında konuşan Zeytinburnu Belediye Başkanı Ömer Arısoy 4. Zeytinburnu Türk Dünyası Öykü Festivali ile hem edebiyatın güncel meselelerinin konuşulmasını hem de birbirimize 'yeni keşfettiğimiz' hikayeleri anlatalım istedik. 'Türk Dünyası Edebiyatında Ne Oluyor?' sorusuna da cevap bulacağımız festivalimizin odak ülkesi, Azerbaycan. 'Hikayeni Hatırla' sloganıyla hazırlanan etkinliklerimizde, umarım yeni hikayelerle buluşmanıza vesile oluruz. dedi. Azerin konseri ve Fatemeh Saba Jafari'nin Mehmet Lütfi Şen'in küratörlüğünde düzenlenen minyatür sergisi ile açılacak 4. Zeytinburnu Türk Dünyası Öykü Festivali, edebiyatımızda öyküyü, Türk dünyasında ve dünya edebiyatında öykü türünün gelişimini ve bugününü inceleyecek başlıklara ek olarak mitler, fantastik edebiyat, kahramanlar, süreli yayınlar ve Türk lehçeleri arasında çeviri gibi farklı konuları da işleyecek. 2-4 Haziran 2022'de Zeytinburnu'nda gerçekleşecek 4. Zeytinburnu Türk Dünyası Öykü Festivali hakkında detaylı bilgiye zeytinburnukultursanat. com adresinden ulaşabilir, sosyal medya hesapları üzerinden gerçekleştirilecek canlı yayınlar ile etkinlikleri takip edebilirsiniz."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/abdulkadir-molla-sehit-ediliyor-ve-dunyanin-en-uzun-huznu-yagiyor", "text": "En uzun Salı gecesini yaşıyoruz sanki ve kar hiç durmadan yağıyor... Dünyanın kararan çehresine bembeyaz bir ışımayla, arındırmak için yağan karın aklığı, yetmiyor oysa birikmiş tüm kirleri örtmeye... 1971 yılında ülkenin bağımsızlık savaşında Pakistan ordusuyla işbirği yapıp 369 Bangladeş askerinin ölümünden idama çarptırılan Abdülkadir Molla'nın infazı gece yarısı Yüksek Mahkeme tarafından onanıyor ve en uzun Salı gecesi ihtiyar molla şehadete yürüyor. Suçu: ' İnsanlığa karşı suç işlemek.' Kar yağıyor, yenilmiş insanlığımızın üzerine hiç durmadan kar yağıyor. En uzun gecenin koynunda saçlarına sakallarına karlar düşmüş ihtiyar mollanın boynuna yağlı urganlar geçiriliyor. Aklıma neden sonra sahte ve diktatör düzenlerin kurbanlarından İskilipli Atıf Hoca geliyor. İstiklal mahkemelerinin sahte gerekçelerle, kurdukları laik diktatör düzenin güvenliği için idam edilen şehadet eri Atıf Hoca. Adeta korku imparatorluklarını kurarken endişeleri nasıl da belli oluyor. Bu idamlar korku ve şiddet yanlısı yönetimlerini kurmak için kullandıkları en güçlü silahlar. Gözü dönmüşlükle işlenen onca haksız cinayetlerine eklenen Alimlerin, mazlumların, içinde yaşadıkları topluluklara önderlik yapmış güzide insanların katledilmeleri onları garip bir sevince boğsa da bu geçi bir sevinçtir. Bangladeş'te 1971 yılında bağımsızlık mücadelesi sırasında savaş suçu işlediği iftirasıyla hakkında idam cezası kararı çıkan Cemaat-i İslami Partisi liderlerinden biri olan Abdülkadir Molla, partinin genel sekreter yardımcılığı görevini yürütüyordu. Geçmişte The Daily Sangram gazetesinin yayın yönetmenliğini de yapan Abdülkadir Malla, 1986 ve 1996 yıllarında iki kez parlamentoya girebilmek için aday oldu. Daha sonraları, Bangladeş'te 2009 yılında kurulan Uluslararası Suçlar Mahkemesi'nde yargılanan, 5 Şubat 2013'te savaş suçları ve insanlığa karşı suçlarla bağlantılı altı iftiranın beşinden mahkum olan Abdülkadir Molla, bağımsızlık savaşı sırasında El Bedr milis gücünün üyesiydi. Bangladeş Yüksek Mahkemesi, 17 Eylül 2013 tarihinde Abdülkadir Molla'ya verilen ömür boyu hapis cezasını idam cezasına çevirdi. Aile üyelerinin verdiği bilgiye göre, Abdülkadir Molla, idam edilmeden önce: Ben hiçbir suç işlemedim. Sadece bir Müslüman olduğum için asılıyorum. Bu hükümet benim bu suçlardan hiçbirini işlemediğimi çok iyi bildiği halde beni öldürüyor. Sadece Cemaat-i İslami'nin lideri olduğum için. Benim şehadetimi Bangladeş İslam devleti için kullanın diyerek manidar ifadelerde bulundu. Hayat arkadaşı Peyori Hanım'a yazdığı mektup ise adeta yaşadığı hayatı anlamlı ve tavizsiz soluklamanın manifestosu gibiydi. Salih Şener'in çevirisiyle haberdar olduğumuz mezkur mektupta eşine öğütlerde bulunurken bölünmüşlüğe, bağnaz ırkçılığa karşı mücadelesinin de gerekçelerini anlatıyor. Günaha gömülmüş halde yaşadığımız dünyaya Abdülkadir Molla Tevbe Suresi'nin ayetleriyle sesleniyor. Cemaat taassubunun, partizanlık kuşatmasının altında inim inim inleyen ülkem insanları hak yolunda arınmış duraklardan çok uzakta soluklandıklarının farkında değiller oysa. Abdülkadir Molla'nın idamının hemen arkasından başlayan olaylarla toplum olarak travmatik sancılarla bölünmüş bir halde çıkar odaklarının istedikleri mecralara doğru akmaktayız. Bu da gösteriyor ki; Allah'ın ipine, sımsıkı tutunmayanların, hak ve hakikat yolunda sapmışların son lali ziyana uğramışlıktır. Yıl 1971 Ocak ayı. Paris'te bir markette alışveriş yapmaktaydım. Birçok markette olduğu gibi orada da bir fon müziği çalınıyordu. Aynı müzik sürekli çalınınca dikkatimi çekti ve kulağımı kabarttım. Şarkıyı söyleyen kadın, durmadan 'Bangladesh' deyip duruyordu. Oysa ki o tarihte henüz Bangladeş diye bir devlet yoktu. Yoktu amma, oluşturulmak isteniyordu. Nitekim Doğu ve Batı Pakistan diye bir devlet vardı ki, o zamanlar en büyük İslam devleti o idi: Batı Pakistan, bugünkü Pakistan; Doğu Pakistan da, daha sonra oluşturulan 'Bangladeş'ti. Batı bu şekilde büyük bir İslam devletinin varlığını hazmedemedi ve Bengalilerin içine 'milliyetçilik virüsleri'ni ekerek ve de her türlü yardımı yaparak Bengal bölgesinin bağımsızlığı teranesini ortaya atarak, tıpkı 'büyük Hindistan'ı parçaladıkları gibi, 'büyük Pakistan'ı da parçalamak istediler. Önce yöresel çatışmalar, sonra da İngiltere'nin güdümünde olan Hindistan'ı devreye sokarak, 1971 savaşını çıkarttılar. Nihayet, bütün Batı dünyasının desteğiyle 'Bangladeş devleti' kuruldu. Oysa ki Müslüman aydınları, bu bölünmeye karşıydılar ve mücadele veriyorlardı ki, Abdulkadir Molla da onlardan biriydi. Çünkü görüyorlardı ki Batı ülkeleri durmadan birleşiyor ve kendi çıkarları için de ellerinden geldiğince Müslümanları küçük küçük devletçiklere bölüyorlardı ki bu siyaset, Kur'an'da zikri geçen 'Firavun siyaseti'dir: Sömürebilmek için, mümkün mertebe bölmek! İşte Abdulkadir Molla, Müslümanların 'milliyet uğruna' bölünmemelerini savunduğundan ve Pakistan'la kendi aralarında yapılan savaşa karşı çıktığından tevkif edilerek geçtiğimiz günlerde idam edildi. 1971 Reşadiye Tokat doğumlu yazar Lise ve Üniversiteyi İstanbul'da bitirdi. Kısa süre muhabirlik ve öğretmenlik yaptı. Bağcılar ve Bahçelievler Kültür Mdlüklerinde görev aldı. Pamuk Şekeri Çocuk Dergisi'nin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Edebistan Sitesi'nin söyleşi editörlüğünü bir süre sürdüren yazar İstanbul Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/afet-ilgaz-02-01-1937-ezine-16-01-2015-istanbul", "text": "16 Ocak 2015 tarihinde Hakka yürüyen Afet Ilgaz, 2 Ocak 1937'de Ezine/Çanakkale'de doğdu. İlköğretmen Okulu'nu, Çapa Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü bitirdi (1956). Bir süre, İÜ Edebiyat Fakültesi Felsefe ve Klasik Diller Bölümü'nde okudu. İzmit ve İstanbul'da Türkçe öğretmenliği yaptı. Kasımpaşa Lisesi edebiyat öğretmenliğinden ayrılarak İtalya'ya gitti. Yurda dönünce Muhteremoğlu Kitabevi'ni açtı ve işletti. Rıfat Ilgaz'la evlendikten (1969) sonra, onunla birlikte Sınıf Yayınları'nı kurdu. Bir anaokulu açıp, yönetti. Rifat Ilgaz'dan ayrıldıktan (1974) sonra tümüyle edebiyata yöneldi. Edebiyat hayatına, 1954'te Dünya gazetesindeki yazılarıyla başladı. İlk öyküsü 1955'te Yücel dergisinde yayınlandı. Öykü ve yazıları 1956'dan sonra İstanbul, Varlık, Türk Dili, Yeditepe, Gelecek, Yansıma, Sanat ve Toplum, Hürriyet Gösteri, Yazko Edebiyat, Türkiye Yazıları dergileriyle, Yeni İstanbul, Cumhuriyet, Yeni Şafak ve Milli Gazete'de yer altı. Öykülerinde Afet Muhteremoğlu, Afet Muhteremoğlu Ilgaz imzalarını da kullanan Afet Ilgaz, 2010'dan itibaren Yeniçağ gazetesinde yazdı. Öykü kitapları dışında, Eşiktekiler (1960), Aşamalar (1977), Sendika (1987), Garip Bir Dava (1987), Bir Feministin Doğruya Yakın Portresi (1988), Ad Semud Medyen (1991), Yol (1993), Yolcu (1994), Ermiş (2000) adıl roman, İtalya Mektupları (1962) adlı gezi, Annem Annem (1972), Değişen Sevgiler (1976), Çocuklar da Savaştı (1979), Filiz Büyüyor (1991), Karadaylak (1991) adlı çocuk romanı, İbn'ül Vakt (2000), Ateş Denizinde Yol Alan Gemi (2001), İkindi Güneşi (2003), Statükocu Dana (2005) adlı deneme, makale, En Güzel İtalyan Hikayeleri (1962) adlı çeviri kitapları bulunan Afet Ilgaz 16.01.2015 tarihinde İstanbulda vefat etti. Başörtülüler'yle Türk Dil Kurumu 1965 Hikaye Armağanı'nı kazandı."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/ai-weiwei-persolene-dair", "text": "Çağdaş sanat alanının en etkin figürlerinden Ai Weiwei'in Türkiye'deki ilk kişisel sergisi, Akbank'ın desteğiyle Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi'nde devam ediyor. 100'ü aşkın eserin yer aldığı Ai Weiwei Porselene Dair başlıklı sergi, sanatçının porselen üretimine odaklanıyor. Kariyeri boyunca birçok alanda çalışan Ai Weiwei'in porselenlerinin yanı sıra video, duvar kağıdı ve fotoğrafları da sergi kapsamında yer alıyor. Sergi, sanatçının 1977 tarihli ilk porselen çalışmasından İstanbul için özel olarak ürettiği yeni eserlerine uzanan seçkisiyle, bu eşsiz sanatçının dünyasının keşfedilebileceği benzersiz bir ortam sunuyor."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/ali-emre-den-onarilmis-yas-bitigi-yeniden", "text": "İki bölümden oluşan Onarılmış Yas Bitiği, epik bir bilinç ile kara bir lirizm arasında biçimlenen 38 şiir içeriyor. Zaman zaman yumuşacık bir edayı zaman zaman da öfkeyle bütünleşen sert ifadeleri peş peşe, iç içe izleyebiliyoruz şiirlerde. Arka plandaki coğrafyanın bütün bir memleket ve Ortadoğu olduğu kitapta, tarih de şiirlere rengini veren duygu ve bilinç düzlemine paralel bir eleştirellikle karşımıza çıkıyor. Kimi örneklerde en belirgin şeklini hicivle kazanan dil ise acıtıcı gerçekliğin ironize edilerek karşılandığı boyutlanmalarla zenginleşiyor. İlk kez 2008 yılında okuyucuyla buluşan kitabın bu baskısında, yeni bir iç düzenlemenin yanı sıra, ilk baskıda omayan bazı şiirler de yer alıyor. Ali Emre, Onarılmış Yas Bitiği, İz Yayıncılık, 2. Baskı, İstanbul 2016, 88 s."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/ali-emre-nin-ilk-siir-kitabi-yeniden-yayinlandi", "text": "Ali Emre'nin ilk şiir kitabı olan Kıyamet Mevsimleri'nin yeni baskısı Okur Kitaplığı'nca yapıldı. Daha önce Asanat Yayınları ve Şule Yayınları tarafından basılan kitabın üçüncü ve yeni baskısında, ilk baskılarda yer almayan fakat kitaptaki şiirlerle aynı dönemde yazılan bazı şiirler de yer alıyor. Ayrıca şairin bazı şiirlerde değişiklikler yaptığını, bazı şiirleri gözden geçirdiğini de belirtmek gerekiyor. 80 sayfalık kitap, Çocuk: O Kuralsız Yalan, Bir Ninni Bir Yasin, Dönüş, Hınçlı Kızlar Tarihi, Kıyamet ve Dirim Sözleri adlarını taşıyan beş bölüme ayrılmış. 40 şiirin yer aldığı kitapta hem lirik şiirlere hem de sosyal ve siyasal niteliği baskın olan şiirlere yer verildiği görülüyor. Ali Emre'nin daha çok gençlik yıllarına tekabül eden bu şiirler; daha sonra yayımlanan Milyon Sesli Mızıka, Onarılmış Yas Bitiği ve Yeryüzüne Dağılan adlı şiir kitaplarının hazırlayıcısı olarak da görülebilecek bir içeriğe sahip."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/ankara-nin-kultur-soylesileri-basliyor", "text": "Başbakanlık Atatürk Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı haftalık Kültür Söyleşileri ile ülkemizin seçkin kültür, sanat ve bilim insanlarını sıcak bir sohbet ortamında Ankaralılarla buluşturuyor. Kurumun Balgat'taki kendi binasında düzenlenecek Kültür Söyleşilerinin Ekim ayı konukları şöyle: 1 Ekim, Talat Sait Halman, 8 Ekim, Cengiz Özkan, 15 Ekim, Doğan Hızlan ve 22 Ekim Sadık Yalsızuçanlar. Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı'nca düzenlenen ve şiirden tiyatroya, sinemadan televizyona, musikiden güzel sanatlara Türk kültür hayatına önemli hizmetlerde bulunmuş sanatçı, yazar, şair, siyasetçi, yönetmen ve bilim insanlarını Ankaralı dinleyicilerle buluşturmak amacı taşıyan haftalık Kültür Söyleşileri etkinliği, 1 Ekim'de başlıyor. Her çarşamba seçkin bir ismin ağırlanacağı Kültür Söyleşilerinin, rahat ve sıcak bir ortamda, karşılıklı soru cevaplarla gelişen bir sohbet havasında geçmesi bekleniyor. Kurumun Balgat'taki kendi binasında her çarşamba saat: 16.00-17.00 arası düzenlenecek olan Kültür Söyleşilerinin, Ankara'nın kültür ve sanat hayatına önemli bir katkı sağlaması bekleniyor."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/arindir-bizi-ey-sehr-i-ramazan", "text": "Ey Şehr-i Ramazan yine akıyorsun günlerimizin bungun tükenmiş anlarına... Ey Ramazan yaralarımız derin mi derin. Acılarımız yakıp kavuruyor yaz sıcaklarının rehavetinde. Her yandan kuşatıldığımız vakitlerde ne de güzel geldin. Hanelerimize, kalabalık soluksuz caddelerimize, tıkanmış şehirlerimize ne de güzel geldin. Kirlenmiş dünyamızın üzerine Rahmet sağanağıyla göndereceğin arındıran yağmurlarına muhtacız. Muhtacız Rabbim, seherlerde, sahurlarda, teravilerde, işraklarda nice kuşanmış kutlu vakitlerde mübarek bir elin dokunuşuna, yağan ılık, yıkayan arıtan yağmurların yüzümüze değerek yüreğimize doğru baharın akmasına. Muhtacız Ya Rab! Yorgun ve yılgın düşlerimizin tekrar tekrar inşirah bulmasına... Bozguna uğratılmaya çalışılan gençliğimizin nefes almasına, Aşk'a yürümesine, şuur duraklarında soluklanırken secdelerin sıcaklığına, saran kuşatan arıtan zamanlara uğramasına muhtacız. Ülkemin üzerinde dolaşan kara bulutları, dirilten, aydınlatan yağmur yüklü şimşeklerle dağıtırsın beklemedeyiz. Bulutlar kara ve kırgın semalarda dolaşır oldu. Derin bir sessizlikle beklemedeyiz. Peygamberimizin o Mübarek Resul'ün yetimleri beklemede Rabbim. Şu dar zamanlarımıza gönder yardımını, o eşsiz o dengi olmayan yardımını inananların üzerine gönder Rabbim!. Kara gri bulutlarla kaplanan mübarek semalarımızda, kirli oyunların, şer güçlerin ittifaklarını bertaraf eyle Rabbim. Bungun sancılarla, kapalı gökler Rahmet sağanağını boşaltmak için bekler. Sen gönder semalarından Rahmet, arıtan bereket kuşanmış yağmurlarını. Arıt bizi Rabbim. Kurtar bizi Rabbim. Evlatlarımızın dumura uğramış, iğfal edilmiş zihinlerini, bozulmuş kaplerini, huzura, sürura, dingin kavi imanlara taşı. Senin kurtaran, arındıran muştu gibi dirilten imanına susadık Ya Rabbi! Arındır Rabbim, ülkemin derin sınavlardan geçen öncülerini. Onlara teslimiyet kuşanmış tefekkür zamanlarıyla dosdoğru yürüyüşler nasip eyle. Muhtacız Ya Rabbi! Hayırlı, alnı secdeye değen, kurtuluş sakası gibi gençlerimizin önünü açan, ümmetin derdini dert edinen tüm neferlere muhtacız. Beklemede olduğumuz şu zor günlerde cennet vatanımıza hayırlar yağdır. Hayrı kuşanmış yöneticilerimizi başımızdan eksik etme. Onların eksikliklerini gider, onların yaralarını sar, onların pürüzlerini devalar nasip eyle ve Onlara Hakkı görmeyi, adaletle, istikametle yönetmeyi nasip eyle. Arındır Ya Rabbi! Akıt tüm kirleri. Habis şeytanın görünmez kirlerinden, ekranlarımızı, kafelerimizi ve nice bohem mekanlarımızı arındır. 1971 Reşadiye Tokat doğumlu yazar Lise ve Üniversiteyi İstanbul'da bitirdi. Kısa süre muhabirlik ve öğretmenlik yaptı. Bağcılar ve Bahçelievler Kültür Mdlüklerinde görev aldı. Pamuk Şekeri Çocuk Dergisi'nin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Edebistan Sitesi'nin söyleşi editörlüğünü bir süre sürdüren yazar İstanbul Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/arter-de-kelimeler-gereksiz", "text": "Jest, kalıntı ve iz temaları etrafında kurgulanan sergi, Türkiye'den ve çeşitli ülkelerden sanatçıların Arter Koleksiyonu'nda yer alan eserlerini bir araya getiriyor. Kelimeler Pek Gereksiz sergisinin çıkış noktasını, sanatçılar Allan Kaprow ve Robert Smithson arasında 1967'de geçen, müzenin ne olduğu konulu bir konuşma oluşturuyor. Bu bağlamda sergi, alışıldık nesne odaklı perspektifin ötesine geçerek, bir sanat kurumunun barındırdığı ve muhafaza ettiği maddi olan veya olmayan şeyler üzerine düşünmeyi öneriyor. Sergilenen eserler aynı zamanda, sanat nesnesine ürünü, koruyucusu, katalizörü, izi ve/veya kalıntısı olduğu hareketler ve eylemler üzerinden yaklaşarak farklı bir bakış açısı edinmemize aracılık ediyor. Beden, dil, zaman ve mekanla güçlü ve dinamik ilişkiler kuran bu eserler, geçmiş jestlere tanıklık ediyor ya da yeni, gelecek jestlere kapı aralıyor. Çeşitli üretim biçimleri yoluyla geçip giden zamanın izlerini, ortadan kaybolan veya tüketilmiş şeylerin kalıntılarını ve duyusal deneyimleri görünür kılıyorlar. Kelimeler Pek Gereksiz, yaşamın sıradan ve gündelik yönlerine eğiliyor. Bir müze deposunda muhafaza edilemeyen veya bir sergi alanına yerleştirilemeyen gelip geçici duygu, ilişki ve süreçleri ele alıyor. Böylece göz ardı edilen şeylere ve tanıdık durumlara yeni bir gözle bakarak, onların yaratıcı potansiyellerini açığa çıkarmayı öneriyor. Sergilenen eserler, büyük hedeflere yönelik görkemli, gösterişli veya kahramanca jestlerden bilinçli bir biçimde uzaklaşıyor. Bunun yerine, el kullanılarak veya kullanılmaksızın gerçekleştirilen çok sayıda gündelik eylemi önemsiz, beyhude, hayati ya da temel bazı eylemler de dahil olmak üzere canlandırıyor veya belgeliyor. Sanatsal olanın dışında bir işlevi veya hedefi olmayan, kendileri için icra edilen bu sıradan jestler, güncel sanat üretimi bağlamında niyet, olanaklılık ve müelliflik gibi mefhumları sorguluyor. Alışıldık formların betimlenmesi, temel eylemlerin icrası, buluntu ve hazır nesnelerin ya da sıradan malzemelerin kullanımı yoluyla gündelik olanı sahiplenen sergide, jest ve deneyim nesnenin kendisi göz ardı edilmeksizin kutlanıyor. Sanat eserinin nesne olma halini sorgulayan sanatçıların bu pratikleri, bazı durumlarda daha da ileriye giderek, sanat eserleriyle sıradan nesneler ve isimlendirilmemiş şeyler arasındaki ayrımı muğlaklaştırıyor. Serbest çağrışımlar aracılığıyla ilerleyen sergi, oluşturulmuş hiyerarşileri irdeleyip bir tür tanımsız nesne ve eylemler zinciri yaratarak bu düşünümü devam ettirmeye çabalıyor. Sergi, başlığını Depeche Mode'un 1990'lardaki hit parçası Enjoy the Silence'ın sözlerinden alıyor. Bu bağlamda Kelimeler Pek Gereksiz, dilin yetersizliğini ilan eden tek yönlü bir beyandan ziyade her bir eserle farklı bir anlama kavuşan ve farklı yorumları davet eden, açık uçlu bir duruşu sahipleniyor. Sanat ve yaşam arasında köprü kuran Kelimeler Pek Gereksiz, jestin ve dilin, verimlilik bağlamında ele alınan birer iletişim aracının ötesinde, eyleme geçirildiklerinde dönüştükleri üretim sahasına ilişkin deneyimler sunuyor. Sergi izleyiciyi gündelik eylemler ile yaratıcı süreçlerin, şiirsel olan ile dünyevi olanın, tanıdık ile tekinsizin, tekrar edenle biricik olanın yollarının kesiştiği bir alana adım atmaya davet ediyor."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/ayse-sener-le-28-subat-uzerine-soylesi", "text": "Geçmiş muhayyilemizde derin izler bırakır. Geçmişimizle, bu günlerimizi, yarınlarımızı inşa ederiz. Geçip giden dünya hayatını anlamlandırmaya, kendi öz değerlerimizi yitirmeden hak ve hakikat yolcusu olmaya doğru adım alırız. Toplumsal anlamda, kendi coğrafyamızda yaşanan tüm siyasi, politik, askeri süreçler bireylerin yaşantılarına büyük etkiler yapar. Son dönemde yaşadığımız özgürlükler ve hak ihlalleri doğrultusunda, inançlı insanların üzerinden bir silindir gibi geçen 28 Şubat post modern darbe süreci de eğitimcisiyle, entelektüeliyle, sıradan insanıyla bu toprağın bağrında yetişmiş, inancını koruma uğruna mücadeleler vererek, hesap gününe doğru yürürken kendi öz değerlerini titizlikle korumaya çalışan tüm samimi bireylere travmatik sancılar ve haksızlıklar yaşatmıştır. Ayşe Şener, Konya'da doğup büyümüş, alim bir babanın kızı olarak kendi isteğiyle ilahiyat eğitimi almış, önce Kuran öğrencisi, sonra Kuran-ı anlatmak için belde belde dolaşan, ilahi öğretiyi anlatma ve yaşatma noktasında eşsiz çalışmalar yapan, kozasını kıran ender şahsiyetlerden. 28 Şubat sürecinde, hiçbir şekilde geçerliliği olmayan bahanelerle haksızlıklara uğramış, bu süreci yine iman ettiği sıkı sıkıya sarıldığı yegane Kitab'a bağlılığıyla aşmaya çalışmış Ayşe Hoca. Kendisiyle yaşadığı bu süreçle alakalı bir söyleşi gerçekleştirdik. -Geçmişte yaşadığımız bazı olaylar, haksızlıklar, zulümler, bu günlerimize ibretlik vesikalar halinde dipnot vazifesi yapar. Siz o günleri, yaşanan süreci nasıl hatırlıyorsunuz. Muhayyilenizde kalanlar nelerdir diye sorsam neler söylersiniz? -Kitab'a aşıktım. Hayatın en iyi anlamının bu Kitap'ta olduğuna ilk gençlik yıllarımda inanmıştım. Onun anlaşılmasına bağlıyordum gerçek bir kurtuluşu. İdealist bir gençtim. Her sabah dua ederdim, sıradan biri olmamak için. Sıradanlık; anlamsızlıktı benim için. Hayatın Allah ile birlikte anlam yakalamaca olduğuna ve çağlar üstü bütün ideal söylemlerin bu Kitap'tan çıkarılabileceğine inanmıştım. Ve sadece buna olan inancımdan gecelerimi derinleşmeye, gündüzlerimi de derinlerde bulduklarımı ulaşabildiğim kadarıyla, 'hakikat; herkese ait bir hazinedir' düşüncesiyle çevremdekilere anlatmaya çalışıyordum. Buydu suçum. Eşimi götürmüşlerdi ilk gece. Sonradan söylendiğinde oldukça uzağa, bilinmeyen bir yere götürülmüş ve deniz kıyısında soyularak, soğuk deniz sularıyla taciz etmişlerdi. Ertesi gün de beni götürdüler. Götürürken kişisel düşmanlığını tatmin etmek isteyen bir kadın polis cinsel onurumu zedeleyecek bir iğrençlikle yaptığı muameleyi unutmuyorum. Hukuksuzluktur, ilahi hukuku acilen çağıran. Bedduanın ne demek olduğunu ben o sırada öğrenmiştim. -Eğitimcisiniz, İlahi öğretiyi anlatma noktasında adanmışlığınız var. Aynı zamanda annesiniz. Siz evlatlarınızdan ayrılırken neler yaşadınız? Bir anne ve kadın olarak, kutsallarınıza ve mahremiyetinize müdahaleler yaşadınız mı? -Hayatı çok ciddiye almaktan kaynaklı, bunun ruha verdiği bir keyfiyet olarak hemen pek çok şeyde neşe de yakalayabildiğimi düşünüyorum. Bu nedenle o acı günlerde, evde emzikli çocuğumu ve diğer üç küçük yavrumu bırakıp karakola götürüldüğümde ilk olarak, Ege ninelerinin söylediği ağızla başlara gelenlere! dediğimde, bağlıydı gözlerim. Açık gözlerin yanında... Dört günü aşkın gözaltı. Uykusuz. Çarpraz sorgulamalar. Karakola gelip giden, geldiğinde karakolda adeta terör estiren, gittiklerinde jandarmanın, arkalarından konuştuğu birileri vardı. Onlar geldiğinde karakoldaki jandarmaların hükmü kalmıyordu. Onlar gittiğinde ilçenin jandarmaları benden özür diliyorlardı. Ve sürekli beddua etmemem için adeta yalvarıyorlardı. Albaylardan biri bana Ayşe hanım siz en iyisi sadece yazın. Düşüncelerinizi sadece yazarak ifade edin. Size karşı bizim kötü bir niyetimiz yok. diyordu. Elime bir kağıt mendil geçtiğinde gayri ihtiyarı şunları yazmıştım. Önce mimlendik. Sonra fişlendik. Şişlenmesek bari. Doğrusu, salt toplumsal duyarlılık ve iyilik duygularıyla, hiçbir karşılık gözetmeksizin toplumunuzu bilgilendirmeye, bilinçlendirmeye çalışmanızın karşılığının bu olması, bir insana üzülme, ağlama eşiğini atlatan komik bir durumdu. İyi hatırlıyorum. Olabildiğince tarafsız bakıyorduk etrafımızda olanlara. Oysa biz sadece 'daha iyi nasıl olabiliriz' 'in derdine düşmüş ve kendini yetiştirmeye çalışan insanlardık. Çıkarsızdık. Tek çıkarımız Allah ile birlikte muhabbet etmek ve hayatı anlamlı yaşamaktı. Kuran'ın hayatı anlamlandıran gerçek yegane Kitap olduğuna inanmış insanlardık. Hayatımızı bencilce anlamlandırmamamız gerektiğini, öğrendiğimiz her hakikatli cümleyi muhakkak çevremizle paylaşmamız gerektiğini söyleyen ve bizi topluma yönlendiren Kitabın kendisiydi. Fakat bu durum, günün birinde suç oldu. Antalya sahillerinde, sıcak yaz günlerinde bile büyük bir sevgiyle ve özveriyle, bir ilahi cümle daha öğrenebilir miyiz, öğretebilir miyiz derken, bunun bizi adi bir suçlu gibi evimizden alınıp götürülmemize neden olabileceğini gerçekten bilemezdik. Benim muhayyilemde bu olayı bize yaşatanların pek çoğunun bilinçsiz birer emirkulu oldukları düşüncesi var. -Sistemin Varlığını sürdürmek için; halkını travmatik sancılara sürükleyerek, bireysel özgürlükler noktasında kısıtlamalar getirmesi, kutsallarına el uzatmasıyla oluşan süreçte tebliğciliğiniz ve eğitimciliğiniz noktasında neler yaşadınız? -Bir sistem kendine, adaletine inanmıyorsa, varlığının devamından endişe içinde ise ve kimi çıkar çevrelerinin elinde ise, elbette bilinçli bir halkı istemeyecektir. Halkı bilinçlendirenlere de Siz ne iyi yapıyorsunuz. Aslında bizim görevimiz olanı siz hem de karşılık gözetmeksizin yapıyorsunuz. demeyecek ve ödüllendirmeyecektir. O gün yaptığı gibi cezalandıracak ve haddini bildirecektir. Benim halkını bilinçlendiren, Hak ve hakikatin elimden geldiğince sözcülüğünü yapmam, bu sistem içinde, cezayı hak ettiren bir neden olarak sayıldı. Sekteye uğradım mı? Hayır. Kitap bu konuda da bilinçlendirmişti. Kuran, salt iyiliği ve güzelliği öğütlediği ve halkı bilinçlendirdiği için, başına gelmedik kalmayan elçi örnekleriyle doluydu. -Bu kısıtlama ve özel hayata müdahale sonucunda gözaltına alındığınızda, yaşanan süreçte, bu topraklarda yetişmiş alim bir babanın kızı olarak, o günlere dönecek olsak kendi evinizde, kendi yurdunuzda özgürlüğünüzün kısıtlanması nasıl duygular yaşattı size? -Açıkçası bana bir parça zevk vermişti. Bir şeyler yapıyorum duygusunu yaşadığımı inkar edemem. Serde gençlik de var tabi o yıllarda. Fakat babacığımın şu sözünü unutamam: Kızım ben sana aşırıya gitme demedim mi? Halbuki ben, bana öğrettiği o aşkınlığı layığınca yaşayamadığımı düşünüyordum. Babamın ve annemin ağlamasına, bir de küçüklerimin yaşadıkları psikolojik sızılara dayanmam güç olmuştu. Gözaltı süresince çocuğumu emzirmem için jandarmaların kolları arasında evime götürülüp getirilmem beni incitmişti. Bebeğim ondan hiç ayrılmadığım için bu ayrılığı anlayamıyordu. Sonraları emdirmeye gitmemekte direndim. Fakat o kadar merhametliydiler ki albaylarımız, beni zorla göndermişlerdi. -Son olarka, 28 Şubat sürecinde; bin yıl sürecek gibi bir ifade kullanıldı. Birkaç gün önce 28 Şubat Belgeselini yapan Mehmet Ali Birand'ı kaybettik. Yani ölümlü bir dünyada yaşıyoruz. Her şey fani. Baki olanı biliyor ve kavi bir imanla ona yöneliyoruz. Tüm bunları göz önünde bulundurarak soracak olsam, o günlerden bu günlere geldiğimizde sizce hayatımızda değişen değerler nelerdir? Mezkur süreçte yaşadıklarınız bu günlerinize nasıl yansıdı? -Çok fazla önem atfetmiyorum. Doğal afetler gibidir benim için. Sadece artık şunu bir kere öğrenmesi gerekiyor insanlığın. Farklı düşünüyor ve inanıyoruz. Herkesin yolu, hayatı kendisine. Kimse kimsenin yoluna durmamalı. Mekandan zaten gidecek olan iki çocuğun, dünya sokağından kendi çıkarları ve oyunları için diğerine sürekli git! demesi kadar basitleştiriyoruz güzelim hayatı. Ömür noktalandığında yaşadıklarımızın sonuçlarından yeni bir yaşam çıkaracağız oysa. Değmez. Deneyimimiz sayabileceğimiz dünya hayatını yanılgı içinde yaşamaya değmez. Fakat ne desem boş biliyorum. Çıkarına tapınanlar dünyaya kulluklarını sergilerken, muhakkak incitecekler, baskı ve şiddete yöneleceklerdir. Bu böyle. Değişmez. Değişmesi için çaba harcama aşkımızı da değiştiremez ama. Ben asıl güç el değiştirdiğinde başka düşüncelere ve inançlara bir yirmi sekiz şubat yaşatmamamız gerektiğini düşünüyorum. Çünkü ben inancımdan ve bu yaşam biçiminin benim için ideal olmasından yana en ufak bir endişe taşımıyorum. Defalarca yirmi sekiz şubat yaşasam bile bu eminliğim aynı kalacak. Bundan kuşkum yok. Benim kuşkum zamanında haksızlığa uğramış olanların, aynı haksızlığı başkalarına yapmamalarıdır. Gücün güçsüzlüğüdür çünkü haksızlık. Sınavını kaybetmesidir. Bir de, biz asıl inananlar olarak kendi aramızdaki görüş ayrılıklarına karşı bile tam olarak saygılı ve hoşgörülü olmayı başaramadığımızı düşündüğümü ifade etmek isterim. Daha kendi aramızda din komutanları, yargıçları, birbirilerinin dinlerinin başlarını bekleyen ve tek tipçi, grupçu, tıpatıp aynıcı kolluk kuvvetlerinin yaşatmaya çalıştığı yirmi sekiz şubatlar var. Ben en çok kendi din algısını, tek algı olarak gören ve bunu diğerlerine dayatan, dünyevi nimetleri paylaşamadığı gibi, uhrevi olanı, cennetini bile paylaşamayan çalışma gruplarından, derin dinci lerden de endişeliyim. 1971 Reşadiye Tokat doğumlu yazar Lise ve Üniversiteyi İstanbul'da bitirdi. Kısa süre muhabirlik ve öğretmenlik yaptı. Bağcılar ve Bahçelievler Kültür Mdlüklerinde görev aldı. Pamuk Şekeri Çocuk Dergisi'nin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Edebistan Sitesi'nin söyleşi editörlüğünü bir süre sürdüren yazar İstanbul Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/bir-de-bu-acidan-sanat", "text": "Sanat Bizim Neyimize kitabı içine girmeden bile okuyucuyu bir şaşkınlığa sürüklüyor. Kitabın isminde kuşkusuz bir ironi söz konusu. Bu ironik durumu her aranılan kitabı bulamadığım memleketimde kitapçıya kitabın ismini söyleyerek siz de bu kitap var mı acaba? diye sorduğum an yaşadım. Şöyle ki, Görevli kimse şaşkınlığını gizlemeyerek O nasıl bir kitap ismidir, dalga geçer gibi. Ne demek yani sanattan anlayan kimse yok demeye mi getiriyor yazar? sözleriyle hayıflanarak Hayır, kitap bizde mevcut değil. İsterseniz getirtelim ben de merak ettim dediği andı. Bu kendimce önemli gördüğüm diyaloğu aktardıktan sonra Ömer Lekesiz hakkında biraz bilgi vermeliyim. Lekesiz'i biraz tanıyor olmanın kitabın içeriğini anlamaya katkı sağlayacağı düşüncesindeyim. Lekesiz'i en azından benim bulunduğum okur çevresi sivri dilli, lafını esirgemeyen, gündeme hakim biri olarak tanımlar. Ben de bu kanaate katılmıyor değilim. Lekesiz 22 Şubat Cumartesi akşamı Kahramanmaraş'ta kitabıyla aynı adı taşıyan Sanat Bizim Neyimize adlı bir söyleşi gerçekleştirmişti. Bu söyleşide şöyle bir cümle kullandı: Üslubumun sert olduğunu söylüyorlar. Kabul ediyorum. Ama benim üslubumdaki sertlik hakikati ortaya çıkarmak içindir. Benim sert olmam olağan, çünkü ismim Ömer benim. Bu ifadeden sonra sert çıkışlarını agresiflik ya da ben bilirim, siz bilmezsiniz cinsinden algılamadım hiç. Anladım ki üslubundaki yaklaşım kanıtlarıyla ispat ettiği hususların doğruluğunu müdaafa içindi. Kitaptaki tavrı da bu minvalde Lekesiz'in. Kitabında kah doğudan kah batıdan, bir yandan ayet ve hadislerden, bir yandan tecrübelerinden deliller sunarak bir takım yanlışlara dikkat çeker ve doğrusuna işaret eder. Ayrıca kitabın Ek kısmındaki fotoğraflar satırlara döktüklerini görsel açıdan pekiştirmemizi sağlar. Ömer Lekesiz gezdiği sergiden, şiirden, Mustafa Kutlu'nun poetikasından, öykü ve tiyatrodan, şiir ve romandan, sanat ve felsefeden, modernizmden, mimari ve kültürden, hat sanatından ve daha nice kitap, şiir ve sanatçıdan yer yer eleştirel, yer yer açıklayıcı, yer yer de istifade edici tarzda anlatımlar yapmıştır. İskenderun'da doğdu. Kahramanmaraşlı. Hece Öykü, İtibar, Yedi İklim, Türk Dili dergilerinde öykü ve deneme yazdı. Milli Gazete, Dünya Bizim ve Edebistan isimli kültür sanat sitelerinde, kitap incelemeleri ve söyleşiler yaptı. Nuri Pakdil'in Tiyatrolarında Vicdan isimli yüksek lisans tezini hazırladı."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/bir-kalp-istisaresi-olarak-arinma-zamanlarina", "text": "Okur kitaplığından çıkan Arınma Zamanlarına da Selvigül Şahin, öykülerine hayat veren o gür ve berrak soluğuyla tarihin kanlı ve ağrılı gerçekliğinden arınma duraklarına doğru bir yolculuğa çağırıyor bizleri. Zira yaşam gayesizliğe karşı kayıtsız değildir. Bir çukurdur modern çağ. Ruhu hapseder, yüreği sıkıştırır ve bozguna uğratır umut kaynaklarını, sıkıştırır yüreği kurt gibi. Selvigül Şahin, dünyada hareket sahasını kısıtlayan her türlü ağırlıktan, karanlık duygulardan bağımsızlaşabilmenin imkanlarını araştırıyor fakat yalnızca araştırmakla kalmayıp kendi seyrinin tecrübeyle zenginleşen, çeşitlenen verimini sunuyor ey yolcu diyerek seslendiği insana. Bu bağlamda tabuların, korkuların, önyargıların mesafeleri kat etme, hakikate ulaşma, bir anlamda bireyin nesnel ve zamansal mevcudiyetini aşma yetisine büyük engel teşkil edeceğini bildiriyor. Şahin'in sesi, insan bilincini tatlı tonlamalarla aldatarak usul usul uçuruma götürüp orada tek başına bırakıveren bir ses değil. Bilakis kitabı oluşturan dört bölümün her birinde okurlarına bu zorlu sonsuzluk yolculuğunda rehberlik ediyor, berrak, akıcı kelimelerinin ışığıyla aydınlatarak, insani latifesinin sıcak ışığını esirgemeyip geçilmesi öngörülen kanallara cömertçe akıtarak. Kitabı oluşturan dört bölümde yazarın dikkat çekmek istediği temel nokta insan varoluşunun iyilik, umut ve şefkati kendinde toplayan otantikliğidir. Bu özellik sayesinde her türlü dünyevi zorluğun üstesinden gelecektir; bir üst bilinç alanına uyanmakla duygusal, bedensel ve zihinsel berraklığa kavuşmuş adem kötülüğün tazyikinden sıyrılabilir, etrafına özünden ışığını saçabilir ancak. Selvigül Şahin, bireyin kemal bulması, olgunlaşması, dönüşmesi için hareketi kavraması gerektiğinin altını çiziyor sıkça. Kainatta her şey bir oluş ve değişim üzeredir. Ama asıl mesele hakikat bilgisine, tarihsel, nesnel gerçeğimizi kuşatan, dünyayı kuran yalın gerçekliğe hamle yapabilmedir. Evrensel dinamiği kendi yaşamımızla ilişkiye sokabilmedir. Zira deneyime sokulmamış bilgi yaşamsal damarı beslemediğinden ötürü etkisiz kalır; tecrübe kalbi latifenin canlılığını keşfe muhtaçtır. Kalbe doğru olmayan, yürek Hirası'na doğru olmayan yolculuk diriltici bolluğun, esenliğin, huzurun daima uzağına atar yolcuyu. Uzaklığın yaşanmaması, öz benliğin iyi tanınmasının, kalbe derinliğine kulak verilmesinin çok tabii koşuludur. İşte Şahin, Kalp İstişaresi adlı metinde yüreğe doğru bir yolculuk özlemini umudun lisanıyla, arınmış, teslim olmuş, dinginleşmiş, kemale ermiş mutmain nefse duyulan yakıcı istekle bir yapıyor. Sanatçı Kibri adlı metinde, haddini bilme ve bilmemeyi açımlarken zengin referanslarla çok samimi mesajlar veriyor: Sanatçı kalıcı eserlerle anlamlı bir iz bırakmalıdır. Çünkü o bir emanetçidir. Yeteneğini açığa çıkarabilmesi ise Allah'ın ona bahşettiği sanatsal araçlarla mümkündür. Yaratıcıdan ihsan ve ilham edilmiş olan bu vergiyi tevazu içerisinde taşıması, insanlara faniliğinin bilinciyle güzelliği ulaştırması kulluğun bir iktizasıdır. Sevgi dilini, kalbin kutsal tınısını ilişkiye sokmamız ve toplumsal hayatı böylece kuşatmamız acılarla, savaşlarla çalkanan dünyamızı bir nebze iyileştirecek yegane haslettir. Meleklerin Nerede adlı duygulu metin Selvigül Şahin'in yazma eylemi hakkında sorular sorduğu, zorluklarla mücadele ederken özgün tecrübelerini hikaye formunda aktardığı cümlelerden oluşuyor. Virginia Woolf'ün kendine alan açmak için, yazı yazmak için, var olmak için; evdeki meleği öldüreceksin şeklindeki sözlerinin insan oluşun zarafetiyle, davranış inceliğinin güzelliğiyle, huzur veren manevi cömertlikle büyük ölçüde bağdaşmadığının altını çiziyor ve kendi meleğine tutunmanın hazzını aktarıyor, kutsuyor, - sonsuz genişlikte bir şükranla - her türlü yaşamı."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/bir-kendine-donus-hik-yesi-yaban", "text": "Wild; Cheryl Strayed'in romanından sinemaya uyarlanmış bir film. Filmin kahramanı Cheryl henüz daha yirmi üç yaşında olmasına rağmen hayat adına sıfırı tüketmiş ve deyim yerindeyse dibe vurmuş bir haldedir. Parçalanmış bir aile, bitmiş bir evlilik ve ardından annesinin kanser oluşu ve ölümüyle birlikte gelen uyuşturucu ve önüne gelenle düşüp kalkma hali kendisine olan saygısını da bitirmiştir. İşte tam bu dipte iken bataklıkta yeniden dirilişin hikayesi bu film. Cheryl'nin hikayesini de bu bakımdan sıcak buldum ve sevdim. Çünkü dünyaya gelmek elimizde değildir. Gözümüzün, kaşımızın, tenimizin rengini seçmek de.. Şu zamanda, şu yerde ve mekanda doğmak da... Bizler derunumuzda saklı bir fırlatılmışlık acısıyla buluveririz kendimizi bu dünyada. Yavaş ve adım adımdır yolculuğumuz. Meleklerin zamansızlıktan uzanan soğuk kanatlarıyla bildirdiği Tanrı buyruklarını ve kendimizi kendi zamanımızda çok uzun bir seyrde tecrübe edip anlarız... Daha doğrusu anlamaya çalışırız. Cheryl'nin hikayesi insanın daha doğrusu insan olanın bu yeryüzündeki kadim hikayesi. Bu bir varlık sızısı, ezeli hastalık.. Cemiyet hayatında sahip olduğumuz, iş, aile, makam gerçekte bize ait olmayan kimliklerdir. Biz onların ötesinde bir şeyiz. Kelimeler ve insanın hayatındaki öyküler ve kişiler çoğaldıkça kendi de kesrete düşüyor, bölündükçe bölünüyor, parçalandıkça parçalanıyor ve nihayet bir gün... Evet bir gün insanın kendisini kaybediyor. Bu sebeple uzaklaşmak ister, uzaklaşır, kimselerin kendisini bulamayacağı o seferde arayışa koyulur. Pek bir şey bulacağını da ummaz aslında ama yine de koyulur yola, içinin labirentlerinde, vadilerinde, dağlarında, ovalarında yokluğa karışır. İlk başta tabiatta kendisi gibi yabani ve vahşidir. Fakat zaman geçtikçe onunla bütünleştiğini hisseder. Uzaklaştıkça bir şeylere yaklaştığını hisseder. Çünkü yaklaşmak için uzaklaşmak gerekir. O da uzaklaşmıştır. Cheryl' 1000 milden fazla olan Pacific Cres Trail turu için yürümeye başladığında hayatında bu güne kadar geçirdiği bütün travmaları, yaraları geride bırakıp çıkacağını zannetmişti. Oysa yanılmıştı, insan içinde neyi barındırıyorsa, kendiyle birlikte heryere de onu sürüklüyordu. Cheryl de bütün bu yolculuk boyunca içinde açılan yaralarla, ömrüne çökmüş acılarla boğuştu. Yola çıkarken heybesinde ne bir umut kırıntısı, ne sevinç ne de tecrübe vardı. Kendisine karşı bir gram güven dahi hissetmiyordu. Hatta korkuyordu, çünkü hayat ona çok acımazsız davranmış ve incitmişti. Şimdi önüne çıkan herkesin ve her şeyin onu tekrar incitmesinden korkuyordu. Bu yolculukta tabiat ona kendini bin parçaya bölünmüş bir ayna gibi göstermişti. Aynanın her birinde başka bir acı ve başka bir Cheryl vardı. İşte ben Cheryl'nin aradığı ve hasretini çektiği o kendisini çok sevdim. Filmin isminde gizli olan o yabanlığın hikayesini sevdim. Hayatın, varlığın ve sürekli bir akış halinde olan o şuur akışının içinde gizlenmiş o kudreti sevdim. Hikayenin yalınlığını ve çıplaklığını sevdim. Olduğu gibi olduğunca o insanı sevdim. İktidar, siyaset, toplum, ekonomi gibi günlük tahriratın ötesindeki gerçek insanı anlattığı için sevdim. Çünkü bu insan yabanlığının farkına varmış ve kendine doğru bir yolculuğa çıkmıştı. Yoksuldu bu insan, yoksundu, acılar içinde de olsa yüreğini varlığın özüne, varlığa ve kendi anlamına çevirmişti. Anlamaya çevirmişti. İnsan anlamasa da ve fark etmese de kalp testisinin kırılması iyi oluyor bir yerde. Çünkü hayat iksirinin dolacağı o testinin dolup taşması değil asl olan, dolması ve ebediyete doğru sızması sonsuzca. Ne sevinç, ne keder, ne acılardır insanın ve hayatın gerçek anlamı. Onlardan çıkardığımız dersler ve hikmetlerdir elbet. Cheryl çıngıraklı yılanların, ayıların, dağ aslanlarının vahşi doğasında buldu kendini. Kendini nedensiz, amaçsız ve anlamsız bulduğu dağ başlarında elde ettiği her tecrübe ona kendisine olan saygısını kazandırmaya başladı ilkin. Gözünde çok büyüttüğü yürüyüşçüler dahi henüz yolu yarılamadan pes edip bırakmışlardı. Bunları öğrendiği her durak kampında biraz daha kendine yaklaşıyordu.. Biraz daha kendine... Kimseye ihtiyaç hissetmediği, kendini kendi anlamı içinde algılamaya, kendine farklı bir gözle bakmaya başlamıştı. Çünkü Cheryl sezmeye başlamıştı ki, bir zamanlar olduğu bir kişiliği vardı. Güçlüydü o, saygıdeğerdi. Bu yüzden parçalanan tırnaklarının, kan revan içindeki ayaklarının acısını patlayan öfke nöbetleriyle gidereceğini sanmıştı. Ardından bunun ne kadar anlamsız olduğunu anlamıştı. Çünkü şu gün, şurada, tabiatın kalbinde geçmişte olanların fazla bir anlamı kalmamıştı. Çünkü yavaş yavaş fark ediyordu ki hiçbir an diğerinin aynısı değildi. İnsanın kendine olan güveninin sıfıra indiği bir demde onu iyileştirecek olan ne psikologların terapileri ne de ilaçlarıdır. Çünkü kul sohbetlerine ve bilime karanlıktır bu yolculuk. İnsanı iyi edecek olan kendine dönmesi ve kendindeki kendine doğru bir yolculuğa çıkmasıdır. Filmin senaristi, yönetmeni vs konularında fazla bir şey söylemek istemiyorum. Ama oyuncusunun bir harika olduğunu söyleyebilirim. Ve bir de romanın yazarı gerçek Cheryl yani Cheryl Strayed'i kutlamak ve kucaklamak gerekir öncelikle insanı bütün yalınlığı ile önümüze koyduğu ve bizi de bu kendine dönüş yolcuğuna ortak ettiği için... Cherli'nin kalbinde açılan o alkolik babadan çektiklerini o korkularını anlattığı için. Annesini, ne kadar zor şartlarda olursa olsun hayata gülümsemeyi ve Tanrı'ya teslimiyeti ve tevekkülü elden bırakmayan o zayıf, o zarif kadını tanıttığı için.... O içten anneliği hissettirdiği için.... Kendini affeden bir gönlün, kainat gibi nasıl genişlediğini ve canlı cansız her varlığa saygıyla hizmet etmenin insanın gerçek kemali olduğunu anlattığı için... Filmin sonunda... O inanmadığı... uzak sandığı Tanrı'ya, Tanrılar Köprüsü'ne varmasıyla kainatın durduğu ve bütün zamanları kaplayan o sonsuz anı tasvir eden sözlerini kaç kere izledim saymadım..."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/bizim-sokak", "text": "Sokakta oynayabilen ve belki de oynamayı bilen son nesildik. Çocukluğumuzda sokağımızın yolları ve bahçelerimiz şimdikinden daha bakımsız bir durumdaydı. Asfalt üstüne asfalt dökülerek sürekli yükselen yollar ve birbirine geçmeli taşlarla veya asfaltla örtülen ve bahçelerin yeşilliklerini daha da azaltıp otopark alanlarını daha da genişleten düzenlemeler yoktu yani. Her şey olması gerektiği gibiydi sanki; daha tabii, daha insani... Bostancı'da hemen E-5'in alt sokağında olmamıza rağmen en asli belediyecilik hizmetlerini dahi 1994 yerel seçimlerinin ardından almaya başladık. O zaman evlerdeki musluklar gurultu çıkaran borular, çöpler ise hem kokusu hem görüntüsü ile sokağın olmazsa olmazıydı. Her bir bahçede, sanki o bahçeye has bir meyve olurdu bizim sokakta. Aycibinlerin eriği, Halim hocaları şeftalisi, bizim bahçenin kirazı, malta eriği vs. Ve yine her bir apartmanın kendine ait bir hususiyeti vardı; albayın bahçesi esrarengiz, Oktay ağabeylerinki mahallenin köpeklerinin beslendiği arka bahçe, bizim bina önü ve arkası ile her daim oyun alanı. Sanırım 1989'dan 2003 senesine kadar her gün, her an bir meşgale bulabilirdik sokakta. Eskiden yeniye ya da çocukluktan ilk gençliğe gelecek olursak; seksek, saklambaç, yakar top, köşe kapmaca, yağlı kayış, uzuneşek, futbol, basketbol... Her birinin kendine ait bir zaman ve zemini olan onlarca oyun. Özellikle futbol maçları için sokağın iki yanını çöp bidonlarıyla kapatıp trafik akışını kesmek, sokak üzerine park edilmiş araçları arka bahçelere çektirmek ve uzun saatler yorulma bilmeden top peşinde koşturmak en büyük zevklerimizdendi. Eve alınması gereken ekmek, süt gibi şeyler ise maç sonlarına kalırdı annelerin camlardan yarı bellerine kadar sarkarak olanca güçleri ile bağırmalarına rağmen... O zamanlar pencereler daha bir önemliydi herhalde; hanımların sadece bir ikisi değil büyük kısmı birbirlerini günün belli saatlerinde pencerede bulup laflayabilirlerdi. Sokaktaki oyun akışı hiç hız kesmezdi. Günün belli saatlerinde şimdi ne yaptıklarını bilmediğim onlarca çocuk cıvıltılar saçarak türlü oyunlar oynarlardı. Bu akışın kesilmesinin sadece üç nedeni olabilirdi: Yoldan araba geçmesi; oyunda kullanılan oyun aracı sahibinin mızıkçılık yaparak oyundan ayrılması; sokağın başında albayın görünmesi. Özellikle bu sonuncusu, o çocuk cıvıltılarıyla birlikte sanki kuşların ötüşlerini, rüzgarın esmesini, kedilerin miyavlamasını da engellerdi. 70'lerinde asık suratlı, ağır adımlı, konuşmayan bir albay emeklisi. Sokakta konuştuğu tek kişi belki de babamdı. Hikayesi uzun albayın."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/bursa-gunlugu-hik-ye-yarismasi-basvurulari-basladi", "text": "Lozan Mübadelesi'nin yüzüncü yılı münasebetiyle; Bursa Büyükşehir Belediyesi, Basın Yayın ve Halkla İlişkiler Dairesi Başkanlığı, Basın ve Yayın Şube Müdürlüğü tarafından Bursa Günlüğü Hikaye Yarışması düzenlenmektedir. Bu yarışma vesilesiyle; Bursa'ya göç eden Balkan muhacirlerinin hayat hikayeleri ve mücadeleleri tekrar gündeme getirilmek istenmektedir. Eserler, Bursa'ya farklı zamanlarda göç etmek zorunda kalmış Balkan muhacirlerinin hayat hikayelerini ihtiva etmelidir."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/buyuyenay-dan-hz-ali-cenkleri", "text": "\"Hz. Ali Cenkleri\" Büyüyenay Yayınları arasından çıktı... İsmail Toprak tarafından el yazması ve matbu metinlerden özenle Türkçe alfabeye aktarılan metinler, çocukluğumuzun metinlerindeki dil zevkini aynıyla yaşatmaktadır. Türk destan geleneğinin İslami devresi mahsullerinden olan Cenknameler, Müslümanlar ile Müslüman olmayanlar arasındaki savaşları konu edinen hikayelerdir. İslamiyet'ten önceki destan geleneğinin bir devamı gibi görülebilirse de, çıkış noktalarını Kur'an ve hadisler başta olmak üzere İslam tarihi oluşturmaktadır. İslamiyet paydasında Arap ve Fars kültürleriyle harmanlanmış Türk sözlü kültürünün anlatıları, daha çok manzum hikayeler olarak kaleme alınmış, içerdikleri unsurlar dolayısıyla da toplumun her kesiminden ilgi görmüştür. Cenknamelerde Müslümanlar ile Müslüman olmayanlar arasında geçen savaşlar ve kahramanların bu savaşlarda verdikleri mücadeleler anlatılır. Bu mücadeleler bazen tarihi vakalar olduğu gibi, bazen de destansı öğelerle birleşir. Ki bu savaşların yegane gayesi her zaman ve her durumda dini tebliğdir. Cenknameler İslam'ın yayılmasının efsaneleridir. Hikaye edilen savaşlar ve serüvenler Hazreti Muhammed zamanında olmuş gibi gösterilerek O'nun önderliği hep canlı tutulur. Önceleri meddah tarzında anlatılarak nakledilen Cenkna-meler yazılı metinlerin yaygınlaşmasıyla birlikte bu anlatılar bir dinleyiciler topluluğu huzurunda okunmak üzere kaleme alınmıştır. Diğer tabirle bu kitaplar sözlü halk edebiyatı ürünlerinin yazıya geçirilmiş şekilleridir. Cenknamelerin dışında da Dede Korkut Hikayeleri, Köroğlu Destanı, Tahir ile Zühre, Seyfü'l-Müluk Hikayesi, Ferhad ile Şirin, Leyla ile Mecnun gibi anlatı kitapları XIII.-XIV. yüzyıllarda kaleme alınmıştır. XIX. yüzyıldan itibaren de bu eserlerin matbu nüshaları basılır olmuştur. Hikayelerin bir müellifi yoktur. Bazı nüshalarda o nüshayı yazanın ismi bulunmaktadır ki bunlar yayına esas aldığımız nüshalar bölümünde gösterilmiştir. Cenknamelerin amacının; dini tebliğ ve yayma, dini-ahlaki bilgi verme, toplumda gaza ruhunu canlı tutma olduğu söylenebilir. İnsanın kendine ve başkalarına karşı olan yükümlülüklerini yerine getirmesini, güzel huylar edinip kötülüklerden kaçınmasını amaçlayan Cenknamelerde, etnik unsur, mezhep ve meşrep gözetilmeksizin herkes için İslami bir ahlak sistemi öğütlenmektedir. Başta Hazreti Ali olmak üzere hikayelerdeki kahramanlar; sözünde duran, cömert, hak etmediği şeye dokunmayan, ekmeğini yediği kimseye ilişmeyen, zalimlere karşı mazlumları koruyan şahsiyetler olarak tasvir edilir. Türk kültüründe Cenkname-i Ebu Müslim, Cenkname-i Seyit Battal Gazi, Cenkname-i Emir Hamza gibi kitaplar da yaygın olmakla birlikte Cenkname tabiri daha çok Hazreti Ali etrafında teşekkül etmiş dini-kahramanlık hikayeleri için kullanılmaktadır. Cenknameler, özellikle Hazreti Muhammed, Hazreti Ali ve çocukları etrafında şekillenir. Bu Cenknamelerde, Hz. Ali'nin hayat hikayesi, kerametleri ve onun etrafında cereyan etmiş olaylar anlatıldığı gibi, diğer İslam büyüklerinin kahramanlıklarına da yer verilmiştir. Cenknameler, tarihi olaylara dayanan, ilhamını tarihten alan hikayeler olmakla birlikte tarihi gerçekleri tam yansıtmazlar. Hz. Ali ve oğulları çevresinde teşekkül eden Cenknamelerden bazıları tarihi bir hadiseyi anlatmakta veya bir tarihi hadiseye işaret etmektedir. Böylece bir taraftan Hz. Ali ve oğullarının kahramanlıkları anlatılırken, bir taraftan da söz konusu yerlerin Müslümanlarca fethedilmesi izah edilmektedir. Cenknamlerde temsil edilen ve başta Hz. Ali, Hz. Hasan, Hz. Hüseyin ve Muhammed Hanife olmak üzere bahadır, pehlivan gibi sıfatlar ile anılan cengaver şahsiyetler, bilhassa Anadolu'nun İslamlaşması ile beraber millet muhayyilesinde en yüce yeri işgal eden gazi tipinin ki padişahların da bu unvanla anılmaları gazaya ne denli ehemmiyet atfedildiğine işaret eder temsilcileri olarak ön plandadır. Gaza ruhunun çıkış noktasını temsil eden Hz. Muhammed'i merkez alan Cenknameler, sürekli onun çevresinde cereyan eden vakalar halinde devam eder. Cenknamelerde Hz. Ali'nin tam bir tanımı yapılmaz. Bu anlatılarda Hz. Ali, kimi zaman hayali ve destansı, kimi zaman da gerçek ve tarihi kimliği ile İslamiyet'i yayma ve zulüm gören Müslüman halkı kurtarma amacı doğrultusunda çeşitli mücadeleler içerisine girmektedir. Hz. Ali, vakalarda her daim en önde yer alan örnek cengaver-gazi tipini temsil etmektedir. Savaştığı kişiyi öldürmeden önce mutlaka İslam'a davet etmesi, Müslüman olanlara ilk olarak İslam'ın şartını, namazı, abdesti öğretmesi, savaşlardaki tek gayenin İslam'ı yaymak olduğunu göstermek içindir. Onu, halkı kötü güçlerden koruyan, darda kalan insanların imdadına yetişen, onları düşman zulmünden koruyup kollayan, halkın sevdiği ve yücelttiği bir kahraman veya olağanüstü güçleri bulunan biri olarak görürüz. Diğer taraftan o, Cenknamlerde ejderhalarla, devlerle ve cadılarla da savaşır. Buradaki dev ve ejderhalar, kötü güçleri sembolize etmektedir. Dünyanın her yerindeki destan ve masal geleneğinde kahramanlar bu varlıklarla mücadele etmekte olup, Cenknameler İslamiyet öncesi destan kültürünün devamı mahiyetinde bir özellik göstermektedir. Bu yönleriyle Hazreti Ali Cenknamelerinin, İslam Tarihi, Fars Kültürü, Arap hikaye geleneği ve Türk kültüründen öğeleri bir araya getirip birleştirmektedir. Osmanlı döneminde yaygın olarak kültürümüze giren Cenknameler köy konaklarından saraya, medrese ve mekteplerden asker ocaklarına kadar her muhitte ilgi görmüş, özellikle tekke ve dergahlarda, köy odalarında ve kahvehanelerde (Bir nüshanın sonunda: İşbu kitap Bahçekapısı'nda Harputlu Esat Ağa'nın kahvesinde kıraat olunmuştur. 20 Kanunusani 305 notu yer almaktadır.) yoğun bir şekilde okunmuş; Hz. Ali'nin, İslam'ın yayılması için yaptığı mücadeleleri anlatan menkıbeler, insanlarımızın zihin ve gönüllerine nakış nakış dokunmuştur. Sezai Karakoç'un epigraf olarak aldığımız şiirinde dile getirdiği duygular sadece kişisel bir tecrübeden ibaret değildir. Osmanlı coğrafyasında yer alan her bölgede büyüklerinden dinledikleri cenk hikayelerini anlatan insanlara rastlamak mümkündür. Hazreti Ali Cenknamelerinin XIII. yüzyıldan itibaren Türkçede; tercüme, telif ve adaptasyon yoluyla yer aldığı kabul edilen bir görüş ise de bununla ilgili kesin kayıtlar yoktur. Fuat Köprülü, Türk Edebiyatı Tarihi'nde, bize kadar gelememiş XIII. yüzyıl eserleri içerisinde Şayyad İsa adlı eski bir şairin tahminimize göre XIII. yüzyılda yazmış olduğu Salsalname isimli bir cenk kitabının olduğunu söylüyor. Salsalname'nin sonraki yüzyıllarda birçok versiyonu ortaya çıkmıştır. İbn Hüsam tarafından XIV. yüzyılda Farsça yazılmış olan Havername'nin de yine tahminen XV. yüzyılda Türkçe'ye çevrildiği düşünülmektedir. Bilinen bir husus vardır ki ilk Türkçe Cenkname müelliflerinden olan Kirdeci Ali ve Tursun Fakih XIV. yüzyılda yaşamışlardır. Cenknameler önceleri manzum menkıbeler şeklinde anlatılmış XV. yüzyıldan itibaren bir kısmı mensur hikayeler tarzında yazılmıştır. Biz bu mensur hikayelerden ulaşabildiklerimizi yayına hazırladık. Yayına esas aldığımız nüshalardan, içinde sadece Havername hikayesi bulunan birincisinin tarihi, hikayenin sonunda 1 Rebiyülevvel 1267 olarak yazılmıştır ki bunun miladi takvimdeki karşılığı 5 Ocak 1851'dir. Dördüncü nüsha olan taş baskı metnin sonunda muhtemelen yazıldığı tarih olan 293 rakamı yer almakta. Bu da miladi olarak 1877-1878 yıllarına denk düşmektedir. Metinlerin özelliklerine bakılacak olursa diğer nüshaların da bu tarih aralığında basıldığı kanaatindeyiz. Havername dışındaki hikayelerin yer aldığı dördüncü nüsha bu nüshaların ilki olup diğer baskılara kaynaklık etmiş olmalıdır. 1 Hikaye-i Ali İbn Ebi Talib: (12903/Y023.02, Marmara Üniversitesi Merkez Kütüphanesi) Yazma nüshanın kütüphane kaydı bu isimle olmakla birlikte hikayenin sonunda Havername tamam oldu şeklinde bir ifade yer almaktadır. Her sayfada on beş satır olmak üzere nesih hatla yazılmıştır. Yazma 186 varak olup ilk 30 varakta Hikaye-i Bayezit Bestami vardır. Yazana ait herhangi bir kayıt yoktur. Havername, 15. yüzyılda İbn Hüsam'ın Farsça yazdığı manzum hikayenin mensur olarak Türkçeye tercümesidir. Ne zaman ve kim tarafından tercüme edildiğine dair kesin bir kayıt bulunmamakta olup kütüphanelerde farklı yazma nüshaları vardır. Kitap içerisinde Mucizatu'n-Nebi Aleyhisselam da yer almasına rağmen burada zikredilmemiştir. Ayrıca 237-239 sayfaların ana metin bölümünde Destan-ı Deve isimli bir manzume vardır. Taş baskı olan bu kitap, harekeli bir nesihle yazılmıştır. ifadeleri yer almaktadır. Mahlas olduğunu düşündüğümüz bu ismi bu metinler dışında hiçbir yerde göremedik. 3 Mecmua-i Gazavat: (016MEC, Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Kütüphanesi) Bu kitap genel olarak 2. nüsha ile aynıdır. 2. nüshada sorunlu gibi görünen bazı cümlelerin düzeltilmiş olması bu nüshanın daha sonra basıldığı intibaını doğurmaktadır. Nüshalar arasındaki farklılıklardan birkaç örnek aşağıda gösterilecektir. Bu nüshada da Mucizatu'n-Nebi Aleyhisselam yer almasına rağmen burada zikredilmemiştir. 144. Sayfada metnin sonunda muhtemelen yazım tarihi olan 293 rakamı vardır. 5 Hayber Kalesinin Fethi: (00374/297.9, Süleymaniye Yazma Eserler Kütüphanesi) Kitabın kapağında her hangi bir yazı bulunmayıp ilk varağında başlık olarak Gazavat-ı Hazreti Resul Aleyhisselam Ya Feth-i Kale-i Hayber ibaresi vardır. Tarih kaydının bulunması muhtemel olan son sayfasının yarısı yırtılmıştır. Yazar olarak Hayber Gazası'nın sona erdiği 65. sayfada Hayber Gazası'nın sonunda... bu kıssayı tercüme eden dahi yazan Şemsü'l-Haki'dir... ve Berber Kalesi Cengi'nin sona erdiği 125. sayfada... bu fakir Şems-i Haki... ifadeleri yer almaktadır. Her sayfada 13 satırın yer aldığı kitap 233 yapraktır. Eser içerisinde 4. nüshada yer alan gazalar vardır. 6 - Hikaye-i Hazreti Şah-ı Velayet : (Atatürk Kitaplığı, Belediye Yazmaları, Bel. Yz. K. 001225, 398.21) Doksan iki varaktan oluşan bu nüshada her sayfada nesih hat ile 15 satır yazılmış olup diğer nüshalarla kıyaslandığında hiç yazım yanlışı yok denilebilir. Nüshada herhangi bir tarih kaydı olmamakla birlikte dilinin daha sade ve düzgün olması diğer nüshalardan sonra kaleme alındığı intibaını vermektedir. Hikaye, üç yol ayrımında kardeşlerin vedalaşmalarına kadar Muhammed Hanife cenginde olduğu gibidir. Buradan sonra ise İmam Hasan Cengi anlatılmakta olup sonunda: ve Hüseyin ve Muhammed Hanife kıssası kaldı onu dahi beyan edelim inşallah ifadesi vardır. Metinler hakkında önemli ipuçları verdiğini düşündüğümüz bazı hususları dipnotlarla gösterdik. Metinlerde Hazreti Ali için kullanılan; Şah-ı Merdan, Şah-ı Velayet, Merd-i Meydan, Şir-i Yezdan, Emiru'l Müminin, Civanmerd, Şir-i Huda, Haydar-ı Kerrar, Esedullahi'l-Galib, Ebu Türab, Sahib-i Velayet Şah-ı Süvar Sahib-i Zülfikar, Sahibü'z-Zaman, İmamü'l-Muttakin gibi ifadelerle Hazreti Muhammed için kullanılan; Habib-i Seyyidi'l-Mürselin, Hazreti Habibullah Muhammed Mustafa, Server-i Kainat ve Mefhar-i Mevcudat, Sultan-ı Urefa Müzekki Mücteba Muhammed Mustafa, Seyyid-i Kevneyn Muhammed Mustafa gibi ifadeleri ve hikayelere giriş bölümlerini aynen koruduk. Hazreti Ali Cenkleri'nin merkezinde her daim Hazreti Peygamber bulunur. O'nun emriyle ya da izniyle cenge çıkılır ve cenk sonunda O'na dönülür. Bu sırada Peygamber'in aile fertleri de hadiseye dahildir. Peygamber ailesine mensup kişilerin kısa tercüme-i hallerini ayrı bir başlık altında vermeyi uygun gördük. Cenklerde ismi zikredilen sahabenin kısa tercüme-i halleri ise isimlerinin ilk geçtiği yerde dipnot olarak verilmiştir. Hicretten yaklaşık yirmi iki yıl önce (m. 600) Mekke'de doğduğu rivayet edilmektedir. Hazreti Peygamber'in amcası Ebu Talib'in en küçük oğludur. Hz. Ali beş yaşından itibaren hicrete kadar Hazreti Peygamber'in yanında büyümüştür. Hz. Muhammed'in peygamberliğine ilk iman edip O'nunla birlikte ilk namaz kılan kişidir. Hicretin 2. yılında Hazreti Fatıma ile evlenmiştir. Bu evlilikten Hasan, Hüseyin ve ölü doğan Muhsin adlı erkek çocukları ile Zeynep ve Ümmü Gülsüm adlı kız çocukları olmuştur. Hz. Ali, Hz. Fatıma'nın sağlığında başka evlilik yapmamıştır. Hz. Ali, Bedir, Uhud, Hendek ve Hayber başta olmak üzere hemen bütün gazve ve seriyyelere katılmış, bu savaşlarda Resul-i Ekrem'in sancaktarlığını yapmış ve daha sonraları da büyük kahramanlıklar göstermiştir. Uhud'da ve Huneyn'de çeşitli yerlerinden yara almasına rağmen Hz. Peygamber'i bütün gücüyle korumuş, Hayber'de ağır bir demir kapıyı kalkan olarak kullanmış ve bu seferin zaferle sonuçlanarak Yahudilere galebe çalınmasında büyük payı olmuştur. Fedek'te Beni Sa'd'a karşı gönderilen seriyyeyi (6/628) ve Yemen'e yapılan seferi (10/632) sevk ve idare etmiştir. Bu sonuncu sefer üzerine Beni Hemdan kabilesi Müslümanlığı kabul etmiştir. Tebük Gazvesinde ise Hz. Peygamber'in vekili olarak Medine'de kalmıştır. Hz. Ali, Hz. Peygamber'e katiplik ve vahiy katipliği yapmış, Hudeybiye Antlaşmasını da o yazmıştır. Evs, Hazrec ve Tay kabilelerinin taptıkları putlarla, Mekke'nin fethinden sonra Kabe'deki putları imha etme görevi ona verilmiştir. Hz. Peygamber vefat ettiğinde Beni Saide avlusunda toplanan Ensar ve muhacirin Hz. Ebu Bekir'i halifeliğe seçince Hazreti Ali ona, Hz. Fatıma'nın altı ay sonra vuku bulan vefatına kadar biat etmemiştir. Hz. Ali ilk üç halife döneminde ne bir idari görevde bulunmuş, ne de yapılan savaşlara katılmıştır. Sadece Halife Hazreti Ömer'in Filistin ve Suriye seyahati sırasında Medine'de askeri vali olarak kalmış, Medine'de ikamet edip dini ilimlerle uğraşmayı diğer görevlere tercih etmiştir. İkinci halife Hazreti Ömer'in 23 (644) yılında, vefat etmeden önce halife seçimi işini havale ettiği şuranın bir üyesi de Hazreti Ali idi. O, bu şura tarafından halifeliğe getirilen Hz. Osman zamanında cereyan eden bazı uygulamalar hakkında çeşitli tenkitlerde bulunmuştur. Hz. Osman şehit edilince Abdullah bin Ömer, Sa'd bin Ebu Vakkas. Mugire bin Şu'be, Muhammed bin Mesleme ve Üsame bin Zeyd'in de aralarında bulunduğu ashap mescitte toplanarak yeni halife seçimine gitmişlerdir. Hazreti Ali kendisine yapılan hilafet teklifini orada bulunan Talha ve Zübeyr'e yöneltmiş, fakat ısrar üzerine biatı kabul etmiştir. Hz. Ali, önceleri Hz. Osman'a karşı muhalefeti desteklerken onun ölümünden sonra kendisini halife olarak tanımak istemeyen Hz. Aişe'yi, ayrıca dört ay sonra Aişe'nin saflarına katılan Talha ve Zübeyr'i itaate davet için acele kuvvet toplamak ve Basra üzerine yürümek zorunda kaldı. Tarihte Cemel Vakası adıyla meşhur olan savaş sonunda Hz. Ali galip geldi, Talha ve Zübeyr de dahil olmak üzere pek çok Müslüman öldü. Ardından Sıffin'de meydana gelen savaşın sonunda Hakem hadisesiyle Muaviye halifeliğini ilan etti. Hz. Ali hakem olayından sonra Kufe'ye çekilip Muaviye'ye karşı yeni bir sefer için hazırlıklara başlamış, fakat savaşmaktan bıkmış sebatsız Iraklı askerlerden yeterli destek görememişti. Nihayet büyük gayret sarf ederek 40.000 kişilik bir ordu teşkil edebilmiş ve sefere hazırlanmıştı. Ancak Kufe'de, intikam arzusu ile yanıp tutuşan Harici Abdurrahman bin Mülcem tarafından zehirli bir hançerle sabah namazında yaralanmış, aldığı yaranın tesiriyle iki gün sonra 19 veya 21 Ramazan 40'ta (26 veya 28 Ocak 661) vefat etmiş ve Kufe'ye defnedilmiştir. Ali bin Ebu Talib ortaya yakın kısa boylu, koyu esmer tenli, iri siyah gözlü olup sakalı sık ve genişti; yüzü güzeldi, gülümserken dişleri görünürdü. Onun, İslam'ın yayılış tarihinde ve Müslümanlar arasındaki ilim, takva, ihlas, samimiyet, fedakarlık, şefkat, kahramanlık ve şecaat gibi yüksek ahlaki ve insani vasıflar bakımından müstesna bir mevkie sahip bulunduğunu, Kur'an ve Sünneti en iyi bilenlerden biri olduğunu hemen bütün kaynaklar ittifakla belirtirler. Hz. Fatıma ile Hz. Ali'nin büyük oğlu olan Hazreti Hasan Hicretin 3. yılında Medine'de doğdu. Babası ona Harb adını koymayı düşünmüşse de Hz. Peygamber, Cahiliye döneminde bilinmeyen Hasan adını ve Ebu Muhammed künyesini vermiş ve kulağına bizzat ezan okumuştur. Hasan, kardeşi Hüseyin gibi ilk halife döneminde cereyan eden önemli olaylarda fiilen yer almamıştır. Hz. Osman'ın hilafeti sırasında kardeşiyle birlikte Said bin As'ın Horasan seferine (651) katılmış daha sonra da babası tarafından yine kardeşiyle birlikte Hz. Osman'ı isyancılara karşı korumak ve evine su taşımakla görevlendirilmiştir. Babası hilafete geldikten sonra Hasan, Talha bin Ubeydullah ve Zübeyr bin Avvam'ın ona karşı çıkmaları üzerine, Kufelileri babasının yanında yer almaya ikna etmek için Ammar bin Yasir ile birlikte Kufe'ye gitti. Cemel Vakası ve Sıffin Savaşı'nda da babasının yanında bulundu. Hz. Ali'nin şehit edilmesinin ardından Kufe'de kendisine biat edildi. Bunu haber alan Muaviye bin Ebu Süfyan'ın kendisi ile savaşması üzerine hilafeti belirli şartlarla Muaviye'ye devretti. Hz. Hasan daha sonra ailesiyle birlikte Medine'ye gitti ve hayatının geri kalan kısmını orada siyasetten uzak bir şekilde geçirdi. Ancak sonunda, rivayete göre Yezid bin Muaviye ile evlendirilmek vaadiyle kandırılan eşlerinden Ca'de bint Eş'as bin Kays tarafından zehirlendi ve 28 Safer 49 (7 Nisan 669) tarihinde vefat etti. Mücteba, takı, zeki ve sıbt lakaplarıyla tanınan Hz. Hasan halim selim, cömert, sakin, vakarlı, siyaset ve fitneden kaçınan bir yaratılışa sahipti. Hz. Fatıma ile Hz. Ali'nin küçük oğlu, Kerbela şehidi. Hicretin 4. yılında Medine'de doğdu. Hz. Hüseyin de ağabeyi Hasan gibi ilk iki halife döneminde cereyan eden önemli olaylarda fiilen yer almadı. Hz. Osman zamanında Said bin As'ın Kufe'den Horasan'a yaptığı sefere (30/651) ağabeyi ile birlikte katıldı. Daha sonra Hz. Osman'ın evini kuşatan isyancılara karşı babası Hz. Ali tarafından yine ağabeyi ile birlikte halifeyi korumak ve evine su taşımak üzere görevlendirildi. Babasının halifeliği sırasında Hz. Hüseyin, Küfe'ye giderek onun bütün seferlerine katıldı; şehadetinden sonra da yine onun vasiyetine uyarak ağabeyine itaat etti. Hz. Hasan, Muaviye ile anlaşmaya karar verdiği zaman ona karşı çıkmak istediyse de itirazının reddedilmesi üzerine vazgeçti ve beraberinde Medine'ye gitti. Daha sonra Hz. Hüseyin bu anlaşma dolayısıyla Muaviye'nin tahsis ettiği yıllık 2 milyon dirhemi onun vefatına kadar aldı ve daima ağabeyinin yanında bulundu. Muaviye'nin ölümü üzerine Hz. Hüseyin Yezid'e biat etmeyip Mekke'ye gitti. Hadiselerden haber alması için Kufe'ye yolladığı Müslim bin Akıl, Kufe'de Hz. Hüseyin adına biat almaya başladı. Önceleri Hazreti Hüseyin'e biat eden Kufeliler, Yezid'in baskıları üzerine sözlerinden döndüler. Yaşanan gelişmeler sonunda Müslim, Yezid'in askerleri tarafından öldürüldü (60/680). Hz. Hüseyin yeni gelişen olaylardan habersiz, ailesi ve bazı taraftarlarıyla birlikte Kufe'ye hareket etti. Yolda Müslim'in öldürüldüğünü öğrenince geri dönmek istedi; fakat bu defa da Müslim'in oğulları ve kardeşlerinin ısrarı üzerine yola devam etmeye mecbur oldu. Bu arada taraftarlarına isteyenlerin ayrılabileceğini söyledi, onlar da ayrıldılar; yanında sadece aile fertleriyle birlikte yaklaşık yetmiş kişi Kerbela'ya vardı (61/680). Denk olmayan bu kuvvetler arasında cereyan eden savaş sonunda Hazreti Hüseyin ve yanındakiler şehit edildi. Hz. Ali'nin Havle bint Ca'fer el-Hanefiyye isimli hanımından doğan oğlu. 16 (637) yılında Medine'de doğdu. Hz. Ali'nin halife seçildiği günlerde yirmi yaşlarında olan Muhammed Hanife cesaret ve kahramanlığıyla tanındı. Cemel Vak'ası ve Sıffin Savaşı'nda babasının sancağını taşıdı. Muaviye bin Ebu Süfyan'ın ölümü sırasında Medine'de bulunan Muhammed Hanife, Yezid'e biat etti. Hz. Hüseyin'in Kerbela'da şehadetine çok üzülmesine rağmen Yezid'e yaptığı biatı bozmadı. Muhammed Hanife, Abdullah bin Abbas ile birlikte Mekke'de bulundukları sırada Yezid'in ölüm haberi üzerine Abdullah bin Zübeyir, halifeliğini ilan ederek Muhammed Hanife ve Abdullah bin Abbas'ı biate davet etti. Fakat onlar bu teklifi reddedip Abdullah Taif'e, Muhammed Hanife de Medine'ye döndü. Muhammed Hanife, 66 (686) yılında hac maksadıyla Mekke'ye gittiğinde Abdullah bin Zübeyir kendisine biat etmesini teklif etti. Ancak o yine bunu reddetti. Abdullah bu defa zorla biat almak istedi. Bunun üzerine Mekke'den ayrılıp Mina'ya giden ve bir süre orada ikamet eden Muhammed Hanife oradan Taif'e gitti. Haccac, 72 (692) yılında Mekke'yi muhasarası sırasında Muhammed Hanife'ye haber gönderip Abdülmelik'e biat etmesini istedi. Başlangıçta teklifi reddeden Muhammed Hanife, Abdullah bin Zübeyir'in öldürülmesinin (73/692) ardından Abdülmelik'e biat etti. Muhammed Hanife bundan sonraki yıllarını Medine'de öğretimle geçirdi. 81'de (700) vefat etti ve Cennetü'l-baki' Mezarlığı'na defnedildi. Miladi 556 yılında Mekke'de doğdu. Hz. Peygamber ile evlenmeden önce iki evlilik yapmıştı. Bu evlilik sırasında Hz. Hatice muhtemelen kırk yaşlarında bulunuyordu. Hz. Muhammed ile Hz. Hatice'nin ilk çocukları Kasım olup iki yaşına kadar yaşadı. Resul-i Ekrem, Ebü'I-Kasım künyesini onun adından almıştır. En büyük çocuklarının Zeynep olduğu da söylenmektedir. Daha sonra Rukıyye, Ümmü Gülsüm ve Fatıma doğdu. Çocuklarından Abdullah, peygamberlikten önce vefat etti. Hz. Hatice'nin Resulullah'ın hayatındaki en önemli rollerinden biri, peygamberlik geldiği zaman kendisine herkesten önce iman etmesi ve onu bütün varlığı ile desteklemesidir. Hz. Hatice, yeryüzünde sadece üç Müslümanın bulunduğu İslamiyet'in ilk günlerinde Resulullah ve Hz. Ali ile beraber bazen Kabe civarında, bazen evinde ibadet etti. Hz. Hatice, yirmi beş yıl kadar süren evlilik hayatından sonra hicretten üç yıl kadar önce vefat etti. 609'da Mekke'de doğdu. On beş yaşında Hz. Ali evlendi. Düğünleri Resulullah'ın Hz. Aişe ile evlenmesinden dört buçuk ay sonra Hicretin 2. yılında gerçekleşti. 3. yılın Ramazan ayında ilk çocuğu olan Hasan'ı, bir yıl sonra da Hüseyin'i dünyaya getirdi. Uhud Gazvesi'nde on hanımla birlikte gazilere yiyecek ve su taşıyan Hz. Fatıma aynı zamanda yaralıları tedavi etti. Hz. Fatıma, Resulullah'ın ölümünden beş buçuk ay sonra, 23 yaşında iken 3 Ramazan 11 (22 Kasım 632) tarihinde vefat etti. 614 yılında Mekke'de doğdu. Hicretin 2. yılında Hz. Peygamber'le evlendi. Uhud Gazvesi'nde sırtında su taşıma, haber toplama ve yaralılara bakma gibi geri hizmetlerde çalışmıştır. Hendek Savaşı'nda ise Beni Harise kabilesinin kalesinde Sa'd bin Muaz'ın annesiyle birlikte bulunmuştur. Hudeybiye Anlaşması'na da katılmış, Hayber'in fethinden sonra Hz. Peygamber diğer hanımlarıyla birlikte ona da bir miktar hisse ayırmıştır. Mekke fethi için hazırlıklara başladığında seferin ne tarafa olacağını herkesten gizleyen Hz. Peygamber bunu sadece Ayşe'ye bildirmiş, Hz. Ebu Bekir, bu hazırlığın Mekke için olduğunu kızından öğrenmiştir. Hicretin 10. yılında yapılan Veda haccına diğer ümmeha-tü'l-mü'minin ile birlikte katılmıştır. Hz. Peygamber hicretin 11. yılı Safer ayının (Mayıs 632) son haftasında rahatsızlanınca, diğer hanımlarının iznini alarak Hz. Ayşe'nin odasına geçti ve mübarek başı onun kucağında olduğu halde vefat etti ve onun odasına defnedildi. Hz. Peygamber'den sonra kırk yedi yıl daha yaşadı ve 66 yaşında iken Medine'de vefat etti. Hz. Ayşe, Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer'in halifeliği sırasında herhangi bir siyasi faaliyette bulunmadı. Hz. Osman'ın bazı karar ve tasarruflarının aleyhinde bulunanların yanında yer aldı. Böylece siyasi olaylara karışan Hz. Ayşe, Hz. Osman'ın öldürülmesinden sonra onun katillerini cezalandırmak ve Müslümanları içinde bulundukları fitneden kurtarmak için Basra'ya hareket gitti. Bu dönemde Hz. Ayşe ile Hz. Ali arasında çeşitli mektuplaşmalar ve müzakereler olmuşsa da Müslümanlar arasındaki ilk kanlı çarpışma engellenemedi. Bu olay, Hz. Ayşe'nin savaşı devesinin üzerinde idare etmesinden dolayı Cemel Vak'ası diye meşhur oldu. Cemel Vak'ası'ndan sonra Medine'ye dönmüş, bir daha siyasete karışmamış ve Hz. Ali ile barışmıştır. Kuvvetli hafızası sayesinde Hz. Peygamber'in hadis ve sünnetinin daha sonraki nesillere ulaştırılmasında emsalsiz hizmetler ifa etti. Ki ben razı olam her halde senden. Kenz-i mahfidir sana kan-ı hidayet Murtaza. Dehr meydanıda özün düldül-i Haydar kılar. Mevlevi ayininde her Mevlevi Ali'nin zülfikarı olur. Mısır Hükümdarı Mukavkıs'ın, Hicretin 6. yılında (627) Hz. Peygamber'e gönderdiği kıymetli hediyeler arasında bulunan ata hızlı yürüyüşü ve çevikliği dolayısıyla kirpi anlamına gelen Düldül adı verilmiştir. Hz. Peygamber, hem savaşlarda hem de diğer zamanlarda bindiği Düldül'ün idaresini, ileride Mısır valiliği de yapacak olan Ukbe bin Amir el-Cüheni'ye vermişti. Daha sonra Hz. Ali'ye bağışladığı Düldül ondan oğulları Hasan ve Hüseyin'e, ardından da diğer oğlu Muhammed bin Hanife'ye intikal etmiştir. Hz. Ali'nin Haricilerle çarpışırken Düldül'e bindiği yolundaki rivayetlere kaynaklarında yer verilmiştir. Düldül, Hazreti Ali cenklerinde mühim bir yer tutar. Bu hikayelerde Hz. Ali'nin bir yardımcısı olarak bulunur. Kafirlerle yapılan savaşlarda olağanüstü yetenekleri ve sürati Düldül'ün özelliklerindendir. Bu hikayelerde Düldül, ihtiyaç durumunda kırk günlük yolu bir günde kateder. Padişahlarla önemli devlet adamlarının bindikleri hayvanlar hakkında yazılmış şiirlerde bu hayvanların vasıflarını anlatmak için Düldül zikredilmiştir. Dipnotlarda verdiğimiz kelime karşılıklarını Ferit Devellioğlu'nun Osmanlıca sözlüğü, Kubbealtı Neşriyat ve Ötüken Yayınları'nın Türkçe sözlükleri ile Mehmet Kanar'ın Eski Anadolu Türkçesi Sözlüğü'nden; kişiler hakkındaki bilgileri Türkiye Diyanet Vekfı İslam Ansiklobedisi'nden yazdık. Osmanlı Türkçesinde yer alan yazma ve matbu mensur Cenknameleri Hazreti Ali Cenkleri adıyla bir kitapta bütünlüğe kavuşturarak yayına hazırladık. Çalışmamız bu yönüyle günümüz Türkçesinde ilk defa yayımlanmaktadır. Hazreti Ali Cenknameleri ile ilgili çalışmalar yapıldıysa da tespit edebildiğimiz kadarıyla bu çalışmalar daha çok manzum metinler üzerinden yapılmıştır. Mensur Cenknameler ise tarihi özelliklerinden soyutlanıp yeniden yazma yoluyla hikaye edilmiştir. Bu tarzda hazırlanan Cenk hikayelerinin nasıl bir işleme tabi tutulduğunu göstermesi bakımından bazı örnekleri metin içerisinde dipnotlarla gösterdik. Hazreti Ali Cenknamelerini yazma ve matbu Osmanlıca metinlerde olduğu şekliyle ilk defa olarak Latin harfli Türkçeye aktardığımız bu çalışmanın eksiklikleri anlayışla karşılanmalıdır. Türk kültüründe yadsınamayacak bir mevki edinmiş olan Hazreti Ali Cenkleri'nin bir takım iddialı Türk Edebiyatı çalışmalarında adının bile zikredilmemiş olması hayreti mucip değil midir? Çalışmamızın bu alanda yapılacak daha kapsayıcı inceleme ve araştırmalara bir adım teşkil etmesini umuyoruz. Son olarak yazma nüshaların müstensihi Şemsü'l-Haki'yi minnetle anıyor, O'na rahmetler diliyoruz. 1-İslam Ansiklopedisinde Muhammed Hanefiyye olarak yazılan ismi esas aldığımız nüshalarda yazıldığı şekilde Muhammed Hanife yazdık."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/buyuyenay-uzerine-mustafa-kirenci-ile-soylesi", "text": "Büyüyenay Yayınları Yayın Yönetmeni Mustafa Kirenci, 'Büyük bir insanlık birikimine sahip olarak doğmamızı sağlayan kitaba ve onun oluşturduğu kültürel evrene borçluyuz, borcumuzu ödemeye çalışıyoruz' diyor. Gelenek, güneşi hakikatin sembolü olarak kabul eder. Ay ise hakikati yansıtan, güneşten aldığı ışıkla geceyi aydınlatandır. Ay bütün halleriyle hakikate hizmet eden, bıkmadan usanmadan hakikati yansıtan, güzelliğini karanlığa sunan, hangi hal ve büyüklükte olursa olsun bu görevinden ödün vermeyen, görevine bütün varlığını adamış bir varlık. İnsan ve onun eserlerinin, çabalarının da öyle olması gerektiğini düşünüyoruz. Bu yüzden ay iyi bir örnek. Ayrıca her hakiki eserin aynı ay gibi, hakikatten bir ışığı, karanlıkları dağıtan bir ışığı kendinde barındırdığına inanıyoruz. Bir de her faaliyet büyümek, gelişmek ister. Bunu da düşünerek büyüsün, gelişsin anlamında temenni ve dua gibi Büyüyenay dedik. İstiyoruz ki çıkaracağımız eserleri onun halesi kuşatsın... Çıkaracağımız eserlere ondan bir iz düşsün, vereceği bilinçle zihinlere ışık düşürsün, hikmetlerle gönülleri aydınlatsın. Karanlığı gülümsemeye, ümitsizliği ümide, yalnızlığı dostluğa dönüştürsün, ay gibi karanlıklara ışık salsın istiyoruz. Bizzat kitabın kendisi bizim için bir ideal. İbn Haldun'un tesbit ettiği gibi diğer varlıklarda olmayıp da insanda olan tek bir özellik var. O da yazı. Her varlık bir şeyler söyler ama, yalnızca insanoğlu düşünerek ve düşündüklerini yazıya dökerek kendi tarihini yazmış, kendisini kalıcı hale getirmiş bir varlıktır. İnsanlığın ortak tecrübeleri yazıyla zaptedildiği için biz doğar doğmaz sıfırdan başlamıyoruz. Büyük bir insanlık birikimine sahip olarak doğuyoruz. Bunu da sağlayan şey kitap. Bu yüzden başlangıçta her insan kitaba ve onun oluşturduğu kültürel evrene borçlu olarak doğuyor. Onu yayımlayarak bu borcu ödemeye çalışıyoruz. Söylediğiniz gibi yayıncılık sorunları olan gerçekten zorlu bir iş. Üretmek, kitabı yapılabildiği kadar iyi bir şekilde yayımlamak yetmiyor. Dağıtım, korsan ve ilgisizlik yayımcıların önünde aşılması gereken barikatlar olarak duruyorlar. Nitelikli eserlerin bu zorlukları aşacağına inancımı korumak istiyorum. Amacımız, kültürümüzü meydana getiren, biz biz yapan ve bize yeni dünyalar vadeden, fakat çeşitli sebeplerle günışığına çıkmamış eserleri Büyüyenay yaşadıkça yayınlamaya devam etmek. Yayın çizgimizi ve perspektifimizi daha da genişleterek, Doğu'dan ve Batı'dan çağdaş metinler de hedeflerimizin içinde. Şimdiye kadar yayınlamış olduğumuz klasik eserler, her ne kadar dilleri günümüze hitap etmese de ruhlarıyla, insanı algılayışıyla ve anlayış olarak günümüz insanına çok şey söyleyeceğine inandığımız metinlerdi. Bunların çoğu unutturuldular, itilip kakıldılar ve çağdışı kabul edildiler. Biz klasik metinlerde insanın unutulan, iptal edilen ya da görmezden gelinen bu en önemli yönünün büyük bir inançla dile geldiğini görüyoruz. Bu metinlerde insan ne bir 'sayı'dır, ne 'şuuraltı' ne 'üretimin bir parçası' ne 'tüketici' ne 'evrene fırlatılmış' ne de 'yalnızlığa mahkum' bir varlıktır. Modern zamanların en ciddi eleştiri metinleri bile insanı 'olumsuzlayarak' tanımlamaya ve tanıtmaya çalışıyor. Oysa kadim kültür insana sonsuz bir güven, inanç duyar. Bu yüzden, medeniyet binamızı kuran eserler, inanç ve değerler dünyasından aldığı sonsuz bir güvenle üstün bir varlık sevgisi, iyileştirici düşünceler ortaya koydular. Bu yüzden yaygın bir şekilde klasik olarak tanımlanan bu eserlerin zihin ve ruh dünyamızı beslemelerini ve iyi anlaşılmalarını istiyoruz. Büyüyenay yapmak istediklerinin ancak ilk örneklerini verebildi. Eserlerimize teknik olarak mizanpaj, baskı ve tasarım olarak özen gösteriyoruz. Fakat bu dikkatimize rağmen yapmak istediklerimizi, düşündüklerimizi gerçekleştirebilmiş değiliz. Kitaplar bizi bu yönüyle de eğitmeye devam edecek. Bir yanıyla da yayımcılık bitmek bilmeyen bir arayış. Hem tasarım olarak hem de içerik olarak. Biz de arayışımızı kitaba yaraşır şekilde sürdürmeyi ve ayırıcı vasfımızın nitelik olmasını istiyoruz. Bu bizim çok önem verdiğimiz bir 'olması gerekenimiz'. Kitap bütün aşamaları ve unsurları ile insanın güzele olan hasretinin bir ifadesi, ve buna layık bir varlık. Gezegenimizin en önemli değerlerinden biri. Bizim kitap hakkındaki çabamız yapabildiğimiz kadarıyla bu nimete şükretmek gibi. Öncelikle baskı aşamasına gelmiş eserlerimiz var. Bunlardan ilki, kendisinden sonra yazılan felsefi ahlak kitapları için bir 'ilk örnek eser' olma özelliğine sahip İbnMiskeveyh'den 'Tehzibu'l Ahlak '. Diğerleri Genceli Nizami'den 'Heft Peyker', Ahmed Refik'ten 'Alimler ve Sanatkarlar', Peygamberimizin çocukluğu ve gençliğini anlatan H. Rahmi Yananlı'nın kaleme aldığı 'Varlığın Sevinci', Muhammed Nuru'l Arabi'nin 'Risaleler'i. Seri olarak yayınlamaya devam edeceğimiz siyasetname türü eserlerin dördüncüsü olarak Şeyzeri'den Siyasetü'l-Müluk, beşincisi olarak da Şeyhoğlu Mustafa'nın Kenzü'l-Kübera'sı var. Lami'i Çelebi'den Salaman ve Absal', Alim Kahraman'ın kaleme aldığı kronolojik bir Yahya Kemal biyografisi olan 'Büyük Göçmen Kuş' önümüzdeki günlerde yayınlayacağımız eserlerden bazıları. Bir de üzerinde çalışılan ve yılın ikinci yarısından itibaren okuyucu ile buluşturmayı planladığımız bizim de heyecanla beklediğimiz eserler var. 1978 yılında Eskişehir'de doğdu. Üniversite eğitimimi Anadolu Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü'nde tamamladı. Yeni Şafak gazetesinin kültür servisi, kitap ve pazar eklerinde muhabirlik yaptı. Uzun süre Pazar Eki'nin editörlüğünü üstlendi. Yeni Şafak gündem sayfalarında editörlük yaptı. Yeni Şafak gazetesi için Biraz Muhabbet başlığı altında haftalık röportajlar kaleme aldı. Bu röportajları Zamanın Tanıkları ve Türkiye'de Din Algısı isimleriyle kitaplaştı. 2016-2019 yılları arasında Gerçek Hayat dergisinin yayın koordinatörlüğünü yürüttü. Şu an TRT Haber kanalında görev yapıyor."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/cami-olsa-da-gorseydik", "text": "Mustafa Kutlu abi 'sen oraya yakın sayılırsın, git bir gör' dedi. Yakın olmasına yakındım ama bildiğim yer değildi. Sağolsun romancı Hacı Şaban Boztaş ile şair Orhan Güdek'in bildikleri bir yermiş, birlikte gittik. Yol ile aynı seviyedeki cami avlusuna ayak bastık ilkin. Avlu dediğim ön ve sağ tarafı beton duvarla örülü, içeriye dahil olduğunuzda yine set kabilinden iki taş duvarın sizi karşıladığı avludan başka her şeye benzeyen bir alan. Paralel set halinde uzaman iki duvardan soldakinin önüne yaklaşık bir metre yüksekliğinde üçüz kütle konulmuş; musalla taş ı niyetine... Sağdaki duvarın bitiminde ise benim dikit dediğim ama asıl karşılığına Kutlu'nun 'meçhul asker anıtı' nitelemesiyle kavuşan, minare niyetine yapılmış dikdörtgen ikinci bir kütle var. Musalla taşlarıyla ölüm'e, dikit ile Allah'ın 'el-Bari, el-Hayy, el-Kayyum' oluşuna gönderme yapılmak istenildiği düşünülebilir ama bu, 'gönderme böyle mi yapılır?' derdirtecek cinsten bir sorgulamaya çok daha yatkın görünüyor. Baştan söyleyeyim yukarıda ve altta çevreleyen / bölen duvarlar, merdivenler, koruma - set aksesuarı, üçüz kütle ve meçhul asker anıtı'nın tümü hafif bir ton farkıyla camiyi siyahlıkla grilik arasında gidip gelen ve dolayısıyla bir kilise kasvetini yansıtan renge boğmuş durumda. Merdivenlere doğru yürüyoruz. Merdiven de nereden çıktı diyeceksiniz ama böyle. Çünkü cami kottan kazanılmış bir daire gibi konumlandırılmış. Merdivenleri iniyoruz; hoş, ilk bakışta estetik görünüyor; hatta bir kenarı soldaki çıkış yerinin ön duvarına bitişik olan merdivende 'sulamalı estetiğe' başvurulmuş. Hatırlatmadan geçmeyeyim bizim camiye indiğimiz merdivenle, sulamalı merdivenin arasında bir zeytin ağacı bulunuyor. İkinci bir zeytin ağacı daha var, o da cemaatin dinlenme, bekleme kısmında. Başkaca hiçbir ağaç yok. Önümüzde yine taş duvarlar arasında, cam cepheli, ön, arka ve yanlarında sulu alanlar olan sosyal tesis bulunuyor. Onunla cami duvarı arasında yine bir ara var ki burada abdesthane yer alıyor. Sonrası ikinci zeytin ağacının ve kübik oturma kütlelerinin bulunduğu yere açılıyor. O ana kadar gözümüzde bir cami canlanmadığı gibi, bir camiye gelmişlik duygusuna da bürünebilmiş değiliz henüz. 'E, madem geldik, varsa girelim şu camiye' diyoruz ve güya kapı olan yere geçiyoruz. Selatin camilerimizdeki gibi 'vaaza, ilme, irfana, ibadete, zikre ve 'harp yeri' anlamındaki mihraba 'geçilen' bir kapı değil bu, daha çok kapı olduğu öngörülebilen bir kapı karikatürü! Karşımızda çıplak betondan bir kale duvarı! Altı adet yarım daire basamaklı yerde bir girinti ve onu izleyen tabanda biraz geniş, yukarıya doğru gittikçe daralan bir kırım ya da girinti! Merdivenli olan yer minbermiş, kırım yeri ise mihrap! Kürsüyü merak ediyorsanız o da 'vav'ın çakıldığı özel duvarın sağında. Tavan çıplak betondan. Yukarıya doğru kat kat daralıyor. Sevgili Boztaş, tavana boş boş baktığımı fark ederek 'abi, gül şeklinde' diyor. Gül-eceğim ama gül-emiyorum; beton gülün altında kendimi zor zaptediyorum çünkü düz duvarda, kübik ortamda yarım daire merdivenin yolaçtığı gerilimden patlamak üzereyim. Mihrap tarafından bakınca iç mekandaki yüksekliği artırmak için düşürülmüş taban inişli merdiven şeklinde tesviyelenmiş; her basamağı görünür kılacak şekilde yerleştirilmiş ışıkların delaletine göre kapalı bir anfi tiyatroya benzeyen iç mekanda, doğal ışığın girmesine imkan verilen tek yer, kale duvarının üstünde, yüzünüzü duvara yapştırarak ancak görebileceğiniz dar bir açıklıkta, üstteki avlunun zeminine yerleştirilmiş pencereler... Pencere dediğim, avludan bakarsanız zemindeki dar cam döşeme, kale duvarından bakarsanız duvarla tavan arasında yer alan camla kaplanmış yarıktan ibaret kısım. Dolayısıyla ibadet mekanında safın en sonunda duran cemaat imamdan yaklaşık bir, bir buçuk metre daha yüksekte kaldığı gibi, güneş ışığı da 'tadımlık' bir ışıktan ibaret. Işıklar söndürüldüğünde ise ortam bir kilisedekinden iki kat daha fazla karanlığa gömülmüş bir tiyatroya dönüşüyor. Selatin camilerdeki ışık düzeni Müslümanları bu ayrımdan alıkoymanın ötesinde, ibadet alanını 'girilen' yer olmaktan çıkartıp 'geçilen' yer haline getirir. Diğer bir söyleyişle hayatın içindeyken ibadet ettiğiniz için, ne kapatmanız ne de açmanız gereken bir şey vardır. Dolayısıyla selatin bir cami sekülerleşmeyi reddeden yapısıyla Müslümanı kendi zaman ve mekan idraki içinde tutar. Konu bitmedi, nasip olursa yarın devam edeceğim. Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/cami-olsaydi-gorurduk", "text": "harfinden başka, tezyine, hatta, tezhibe, işlemeye, dekorasyona yani İslami mimariye ait sayılan hiçbir şeye yer verilmemiş. Buna geçmeden önceki yazımda sözünü ettiğim dikitin sağ üst köşesine 'Allah'u-ekber' yazılı bir levha konulmuş olduğunu bildireyim. Buraya sadece 'Allah' yazılmaması isabetlidir çünkü özel isimler nitelik belirtmeyi gerektirir. Ama bu yazının sülüs karakterle yazılmış olması, yer aldığı zeminin kübik ve dolayısıyla kenraların keskinliği nedeniyle bir uyumsuzluk belgesidir. Oysa ki, dış yüzeylerdeki hat uygulamalarında, zeminle hattın azami uyumu gözetilir ve bu sayede hat zeminin kendisi haline gelir. Şimdi içeriye dönelim yani Ali İmran Suresi'nin 41. Ayeti'ndeki 'vezkur rabbeke kesiran' cümlesindeki 'vav'ın kallavi olarak yazılmasıyla oluşan levhaya. Cümlenin mealini verelim önce, sonra sorumuzu soralım: '... ve Rabbini çok zikret'. Hadi bu düşünülemedi diyelim, mevcut cümlenin içinde yer alan 'Rab' kelimesi büyütülemez miydi? Hadi o büyütülemedi elif, zel, kef, ra, be, se, ye harflerinin günahı neydi ki onlardan biri öncelenmedi. Örneğin 'Elif' haflerin aslı değil mi; 'zel' tecelli karşısında acziyetini farketmiş kulun hali değil mi; 'kef' bir emrin kesinliğini taşımaz mı; 'ra' rahatlıkla zorluğu, yücelikle düşkünlüğü anıştırmaz mı?... Vav ise kendisinin sır oluşundan başka bir şeyi ifşa etmez. Yani 'vav'ın ifşa ettiği şey, ifşası mümkün olmayanın ifşasıdır. Tekil haliyle değil, Bursa Ulu Cami'deki gibi farklı biçim ve içeriklerde bir dizi vav merkezli levhayı bir araya getiriyorsanız o çoklukta bir vav estetiğinden söz edebilirsiniz. Onu tekil olarak kullandığınız yerde ise kaligrafik bir daralmaya, mukayesesizliği nedeniyle kısırlaştırılmış bir estetiğe neden olursunuz. Ayrıca, hat'ta mekansız olana mekan olmak asıldır. Bu, gerek isim gerekse zamir isim olarak bir şeyi hayal etmezsen, onu hayalinden zihnine sunmazsan, ona zihninde lafzi bir varlık kazandırmazsan ve onu lafızdan manaya aktarmazsan... onu bir mekana da taşıyamazsın. Dolayısıyla vav bir isim olmadığına, tekraren 'ifşası mümkün olmayanın ifaşası'ndan ibaret olduğuna göre vav'ı geniş bir yüzeyde tek olarak levhalaştırmak kaligrafik bir artistlikten öteye geçmez. Belirttiğim çelişkiler ve eksiklikler nedeniyle buradaki tek hat uygulaması, asıl 'sanatsal yaratımda emsallerinden çok farklı olma' iddiasına bağlı olarak, fırıncı küreğinden düşmüş lahmacuna dönüşmüştür. Çünkü burada onunla bilinçli bir seçim değil, popüler olan görünür kılınmıştır. Şundan ki, her nedense zamanımızda hatla ilgilenenler harf dendi mi 'vav'dan başkasını bilmiyorlar; zavallı vav mevcut hat enflasyonunun daha açık söyleyişle hatta mahsus popülerliğin vaz geçilemez aracı durumundadır. Dolayısıyla burada da söz konusu levhayı 'vav'layarak oluşturan kişi açık bir popülizme düşmüştür. Öte yandan iç mekanda tezhibin, tezyinatın ve dekoratif malzemenin dışlanması, matbaanın icadıyla kitaptaki işlevini tamamlayıp, mimari yoluyla varlığını dışta sürdüren İslam sanatlarının da boğulması anlamına gelmektedir. Diğer bir söyleyişle betonla elde edilen 'basit'lik, İslami idrak ve kültürün dışlanmasını beraberinde getirmektedir. Bu fiilin 'cami' tanımı içinde gerçekleşmesi ise Din içinde dinsizleşme eğiliminin ta kendisidir. Daha söylenecek çok şey var ama bundan fazlası mimariye ve İslam sanatlarına mahsus teknik terimleri kullanmamı zorunlu kılar ki, okurumun sıkılacağını tahmin ettiğim için bundan vaz geçiyorum. Sadece bundan değil 'Hira' benzetmesindeki saçmalıktan ve açıkça izlenilebilen seküler üsluptan da şimdi söz etmeyeceğim. Sonuç olarak Kutlu abiyle buranın nasıl tanımlanacağını da konuştuk. O, artistik fotoğraflar çekmeye uygun yer, otopark, kapalı anfi tiyatro veya antrepo denilebileceğini söyledi. Bense bunlara 'bauhaustan bozma bir yapı' tanımını ekledim. Çünkü orada bir 'cami' olsaydı mutlaka görürdük. Not: Önceki ve bu yazımdaki doğru belirlemeler Mustafa Kutlu abiye, meşkuk olanları ise bana aittir. Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/can-goknil-retrospektif", "text": "Bozlu Art Project Mongeri Binası, 13 Kasım 2018 23 Mart 2019 tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan Can Göknil Retrospektifi'ne ev sahipliği yapıyor. Sanatçının Amerika'da başlayan sanat sürecinden günümüze kadar oluşturduğu sanat felsefesi ve sergileri üzerinden oluşturulan kapsamlı bir kitap da sergiye eşlik ediyor. Çok yönlü bir sanatçı olan Can Göknil'in retrospektif sergisi, Bozlu Art Project koleksiyonunun sergilendiği ve sanat-araştırma faaliyetlerinin yürütüldüğü Şişli'deki tarihi Mongeri Binası'nda 13 Kasım 2018 23 Mart 2019 tarihleri arasında sanatseverlerle buluşuyor. Yazarlığını Oğuz Erten'in yaptığı ve Can Göknil ile yapılan görüşmeler, yayın ve gazete taramaları sonrası 2 yılda ortaya çıkan Can Göknil, Yaşamı ve Sanatı isimli kitap, retrospektif serginin yörüngesini oluşturuyor. Tüm yönleri ile yaratıcılığa ve üretime adanmış bir hayat profili çizen Can Göknil'in kitabının da bu üretkenliği yansıtması arzulandı. Türkiye'nin sanat tarihinde belli köşe taşlarında yer alan sanatçılar hakkında yapılacak monografik çalışmaların önemine dikkat çeken kitap, gerek yapıtları gerekse yazar kişiliğiyle ön plana çıkan ve üretmeye devam eden sanatçı hakkında yapılmış kapsamlı bir çalışma olarak okuyucu ile buluşuyor."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/carullah-efendi-sempozyumu", "text": "İlmi Etüdler Derneği önemli bir sempozyuma daha imza atıyor. İslam medeniyetinin kitapla kurduğu ilişki, değerli bir Osmanlı alimi olan Veliyyüddin Carullah Efendi'nin kütüphanesi ve derkenar notları üzerinden inceleniyor. Dünyanın en büyük yazma eser kütüphanesi olan Süleymaniye Kütüphanesi'ndeki zengin bir koleksiyona ismini veren Veliyyüddin Carullah Efendi (1659-1738), on yedinci ve on sekizinci yüzyılda yaşamış, dönemin meşhur alimlerinden biridir. Edirne ve Galata kadılıklarında bulunmuş olan Veliyyüddin Efendi, kırkı aşkın eser kaleme aldığını ifade etmiştir. Birçoğu İstanbul'da yazıldığı anlaşılan eserler mantık, belagat ve kelam başta olmak üzere birçok alanı kapsamaktadır. Carullah Efendi, İstanbul'da bir kütüphane kurmuş ve bu kütüphanede yer alan eserlerin tamamına yakınını okuyarak kenarlarına notlar düşmüştür. Bu notlar, kütüphanesindeki eserleri dönemin kitap kültürünü anlama noktasında canlı birer tanık haline getirmiştir. Kitap kültürü, son zamanlarda revaç bulan bir araştırma konusu olmakla beraber Türkiye'de hak ettiği ilgiyi uyandıramamıştır. Osmanlı kitap kültürüyle ilgili herhangi bir kitap bulunmadığı gibi makale sayısı da oldukça sınırlıdır. Bir yazı medeniyeti olarak tanımlanabilecek İslam medeniyetinin Osmanlı özelinde kitapla kurduğu ilişkinin daha iyi anlaşılabilmesi için bu tarz çalışmaların hem kemiyet hem de keyfiyet açısından artması zaruridir. Bu düşünceden hareketle İlmi Etüdler Derneği olarak, bu alanda bir ilk olma özelliğini taşıyan Osmanlı Kitap Kültürü Projesi'ni ve proje nihayetinde de Osmanlı Kitap Kültürü: Carullah Efendi Sempozyumu'nu gerçekleştirmekteyiz. Bu sempozyumun mezkur konuya yönelik cılız ilgiyi artıracağını ve benzer çalışmaların yapılacağını umut etmekteyiz. Sempozyumda, Carullah Efendi'nin koleksiyonunu derinlikli bir incelemeye tabi tutan birbirinden farklı alanlarda uzman akademisyenlerin elde ettikleri sonuçları paylaşacağı sunumların yanında, Süleymaniye Kütüphanesinde yer alan bu yazma eserlerden örneklerin sunulacağı bir sergi de konukların dikkatine sunulacaktır."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/cekin-fisleri", "text": "Günümüzde mektup hükmünü yitirdi. İnsanlar çeşitli haberleşme araçlarıyla birbirinden anında haberdar olabiliyorlar. Dünyanın neresinde olursanız olun birbirinizi istediğiniz anda ekranda görebiliyor, konuşabiliyorsunuz. Teknolojinin getirdiği bu imkan yerinde kullanıldığı vakit şüphesiz faydalıdır. Lakin mektuplu yılların insan ilişkilerindeki safiyet aynı seviyede değil ne yazık ki. Bundan yirmi otuz sene evvel hayatımızda internet yoktu. Dünyada olup bitenleri ya gazetelerden, televizyonlardan ya da radyodan takip ederdik. Günümüzde ise bilgiye çok daha kolay ulaşabiliyoruz. Cebimizde taşıdığımız akıllı bir telefonla dünyanın her tarafında ne olup bittiğinden haberdar olabiliyoruz. Hızlı iletişim araçları mekanik anlamda uzağı yakın etti lakin his ve duygu bakımından da yakını uzak etti. Teknolojiyi bir hasreti gidermek için kullanmıyoruz artık, hissiz ve duygusuz haberler almak için kullanıyoruz bugün. Eskiden bir büyüğe yazılmışsa, başlangıcında ve bitişinde 'selam eder mübarek ellerinizden hasretle öperim'; şayet bir küçüğe yazılmış ise 'selam eder hasretle ve muhabbetle gözlerinden öperim' ifadeleri yer alırdı mektupta. Şimdi anlık konuşmalarda ses tonlarına yansıyan soğuk ifadelerle başlangıçta 'selam', biterken ise 'bye bye'a dönüşmüş vaziyette. Eskiden bir yakınımıza olan özlemimizi özenle yazılmış bir mektupla giderirdik. Beyaz kağıda düşürdüğümüz ifadeler yüreğimizin taa derinlerinden kopup gelirdi. Mektubu açan büyük bir özlemle açardı ve nemli gözlerle okurdu. Hele mektup babadan, anadan veya yarden gelmiş ise ıslak kirpiğinizden düşen damlalar kağıdı ıslatırdı. İletişim araçlarının getirdiği imkanlar sadece insanların birbirleriyle rahat konuşma yapmalarıyla sınırlı değil elbette. Bugün adına 'sosyal medya' dedikleri büyük bir ağ söz konusu. Burada insanlar iletmek istedikleri mesajları dünyanın her tarafına çok kolay ve rahat biçimde ulaştırabiliyorlar. Twetter, facebook gibi 'sosyal medya' araçları ile anlık haberleşme yapabilir, bilgi paylaşabilirsiniz. Tabi, twetter veya facebook logosunda durduğu gibi masum durmuyor, sizin benliğinize yerleştirdiği görünmez ciplerle benliğinizi ortaya çıkartıyor ve sizi vitrinde yaşamaya icbar ediyor. Temelde geniş bir özgürlük alanı gibi görünse de, aslında sizi herkesin izlediği bir hapishaneye mahkum ediyor. Kendinizi görünür kılma arzunuz sizi izleyen takipçilerinizin beklentilerini dikkate almanıza imkan vermiyor. İçinde bulunduğunuz psikolojik duruma göre reflektif bir hareketle o an bir 'paylaşım' yapabiliyorsunuz. Paylaştığınız 'şeyin' sizi takip edenlerin ilgisini çekeceğini düşünüyor olabilirsiniz, ancak paylaştığınız 'şeyin' karşı tarafa nasıl bir mesaj verdiğini karşıdan görmenizi perdeleyebiliyor çoğu zaman. Sizi duygu seline boğan bir video, bir paylaşım karşı tarafta pekala çok sıradan bir paylaşım gibi karşılanabiliyor. Bu tür paylaşım ağları açık bir istihbarat birimi gibi çalışsa bile, bunun ötesinde insanın dürtüsünü kontrol etmede zaafa düşüren bir çekiciliğe sahip. Örneğin, twetter'i, facebook'u çok aktif kullanan bir insan, bilgisayarının fişini çekse, belki de onun için hayat durmuş gibi olacaktır. Kendini derin bir boşlukta, yalnızlığın kucağında hissedecektir. Amacı sadece 'güzel söz' aktararak tebliğ yapmak olan kullanıcılar bile bu paylaşma şehvetine esir olabiliyorlar. Eskiden bir takvim yaprağına veya bir cep defterine yazılmış bir kelam-ı kibarın hayatımızda bıraktığı derin iz, şimdi bir anlık gözümüze değmesiyle sınırlı kalıyor. İnsanı kendine mahkum eden her şey iyi niyeti aşarak bir tuzağa dönüşmüştür bugün. Özgürlüğünüzü elinizden alan bu şey ister bir nesne olsun, ister bir duygu, isterse bir insan olsun hiç fark etmez. Dinler insanlara taşıdıkları mesajlarla onları özgür seçim yapmaya ve inandıkları değerleri özgürce yaşamaya teşvik eder. Günümüzün putları ise eski kavramları tedavülden kaldırarak yerine yeni kavramlar ikame ederek yollarına devam ediyorlar."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/celik-paletler-arasinda-bir-cicek-acti", "text": "16 Mart 2003 tarihinde Corrie'nin bedeninin çelik dişliler arasında parçalanıp saçlarının bir tutam başak gibi toprağa kök salışını dostum Cemal Şakar'ın öyküsünü okurken bir kez daha yaşadım. Hece Öykü'nün Şubat-Mart 2013 sayısında çıkan 'Cennet Güzeli' başlıklı öyküsü asil bir direnişi dile getirmiş. Bu haftaki 'Cumartesi yazısı'nda bu anlamlı metni paylaşmak istedim. Herhangi bir gün. Güneş doğuyor. Bildiğimiz güneş, bildiğimiz gibi. Formasını giymiş çocuklar okul yollarında. Sabah mahmurluğu. Yürürken açılan kasların vücuda yaydığı ılıklık. Baharın habercisi papatyalar ve gelincikler, güneşe doğru dönüp uyanıyorlar. Kırağı yavaşça kalkıyor. Yükselen buharlar. Toprak gevşiyor, kendini güneşe açıyor. Yaşlı bir kadın, kendisiyle birlikte yıpranmış sandalyesini alıp sırtını bahçe duvarına veriyor. Güneşi kucağına alıyor. Önünde uzanan geniş çayırlara bakıyor. Her sabah bir mucize oluyor; güneş doğuyor, çayırlar uyanıyor. Kış boyu ölmüş ağaçlar, bitkiler yeniden canlanıyor. Güneşin doğuşuna, ağaçlara özsuyun yürümesine şaşıyor. İki oğlu, bir torunu sabahları uyanamıyor artık. Yıllardır kendisinden haber alınamayan, karanlık bir kuyuya atılmış kardeşi. Şaşıyor. Olsun. Yoksulların tek yoldaşı güneş doğuyor nasılsa. Hamdolsun. Kepenkler açıldı. Dükkanlar süpürüldü. Masalar silindi. Bulaşıklar yıkandı. Ders zili çaldı. Hayat böyledir işte. Durmaz. Başlar ve ilerler. Zaman sürükler onu da. Sıcacık yatağından çıkmasan da, uyanmasan da böyledir. Sürükler, sürüklenirsin. Gün doğar. Sesler yükselmeye başlar. Sesler hayatın başladığının delaleti olur. Herkes tanır bu sesleri. Çayırın diğer ucundan ciplerin sesi. Telaşlı, korkuya bulanmış asker sesleri. Derinden derine telsiz sesleri. Buldozerin paletlerinden çıkan gıcırtılar. Bu sesleri herkes tanımaz. Yaşlı kadın tanır bu sesleri, oğlu, gelini, komşuları, halkı. İrkilir. Kuşlar uçuşur. Buldozerin egzozundan çıkan kara duman güneşi lekeler. Akşam için ayıklamaya çalıştığı... Bırakır her şeyi. Korku. Endişe. Kaygı. Gelin nefes nefese. Kendisiyle birlikte yıpranmış sandalyede iyice küçülen, kendi içine doğru büzülen annesine sokulur. Elleri nohut kokuyordur. Sesler tarlalarda, çarşılarda, okullarda da duyulur. Tanınır. Bilinir. Her şey öylece bırakılır. Burada, bu da hayatın bir parçasıdır. Hayat işte. Alır. Çeker. Sürükler. İstesen de, istemesen de. Bu sesler sadece buraya aittir. Şehrin kıyısına, uzun çayırların başladığı son mahallelere doğru koşulur. Askerler ciplerden inip konuşlanmışlardır. Kimi zırhlı kapıların arkasında, kimi diz çökerek yerde, kimi kalkanların arkasında ayakta. Önde. Tam ortada buldozer. Papatyalar, gelincikler çiğnenmiştir. Toprak ezilmiştir. Özsular ağaçların damarlarında donakalmıştır. Güneş solgunlaşır kara dumanların ardında. Öfke büyür. Taşlar tükenir. Büyüyen öfke dinmez; sükun bulacağı bir melce, bir mecra bulamaz. Gittikçe kararan göğün altında her şey grinin tonlarına bürünür. Sesler, sadece ciğerleri söken sesler, şimşek gibi çakar, her yan, bir an aydınlar ve söner, sonrası daha karanlık. Buldozer yürür. İnsanlar bir adım daha öne çıkarlar. El ele, omuz omuza. Bu sesleri tanımayan, buradaki hayatın ritmini bilmeyenler de vardır aralarında. Taşlar durmuştur. Çocuklar bir adım geridedir. Yaşlı kadın sandalyesini duvarın dibinde bırakmış, geliniyle kucak kucağa sokağın başına doğru çekilmiştir. Bir kişi durur. Elinde megafon, boynunda poşu, sırtında kırmızı ikaz yeleği, çapraz astığı çantası, atkuyruğu yaptığı sarı saçlarıyla. Sürücüye güvenir. O da bilir çeliğe karşı durulmayacağını. Hala insana inanıyordur. Önce askerler çekilir: Geriye kirletilmiş toprak kalır. Sonra buldozer çekilir: Geriye Sarı Saçlarla temizlenmiş toprak kalır."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/cemal-sakar-in-yeni-kitabi-bir-avuc-dunya-ketebe-yayinlarindan-cikti", "text": "Her yazarın ilk öykü kitabı heyecan vericidir. Çünkü en azından yepyeni bir yazarla karşıyayızdır. Ancak çok az yazarın 12. kitabı heyecan vericidir. Zira birkaç kitap yayınlandıktan sonra üslubu bir hapishaneye dönüşür yazar için. Ancak bu mahkumiyet yazarın kendi kendisine verdiği bir ceza gibidir. Yazarın yazması halinde kendine ihanet edeceğini zannettiği tema ve üsluplar listesi her kitapta, hatta her öyküde biraz daha uzar. Cemal Şakar, tam da böyle bir yazar değil işte. Bu sebeple 12. kitabı da ilk kitabı kadar heyecan verici oldu. Her yazdığında seçtiği tema, biçim veya diliyle kendini o güne dek yazdıklarıyla sınırlamadan öykü dünyasını büyütmeye devam etti. Bu yüzden de bir öykü daha kaleme aldığında sadece niceliksel bir artış olmadı. Cemal Şakar'ın 1982'de yayınlanan ilk kitabı Gidenler Gidenlerden 2020'de yayınlanan en güncel öykü kitabı Utança dek yayınlanan 12 öykü kitabı Bir Avuç Dünya ismiyle iki ciltte bir araya getirildi. Bir Avuç Dünya, hem işlediği temalarla hem de bu temaları işleme biçimiyle ufuk açan öykülerden oluşuyor. Gidenler Gidenler, Yol Düşleri, Esenlik Zamanları, Pencere, Hikayat, Sular Tutuştuğunda, Mürekkep, Portakal Bahçeleri, Kara, Adı Leyla Olsun, Utanç bir araya gelip Bir Avuç Dünya oluyor."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/cemal-sakar-in-yeni-kitabi-dilsiz-in-dile-gelisi-albaraka-yayinlarindan-cikti", "text": "Susmak, dile getirmeden konuşmak demektir. Konuşmak fıtriyse susmak tercihtir. Murat Pay'ın Dilsiz'i, bu anlamda tercih edilmiş bir söze dökmeyiştir. Susmak derinleştikçe hikaye geri çekilmeye; metaforlar, simgeler, remizler öne çıkmaya başlar. Bu kitap görsel dille yazısal dilin birbirini açma, birbirinde saklı kimi imkanları mümkün kılma gayretidir. Karesi İlkokulu'nu (1973), Atatürk Ortaokulu'nu (1976), Muharrem Hasbi Lisesi'ni (1979), Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'ni bitirdi (1983). Balıkesir'de aile şirketinde çalıştı. Halen İstanbul'da bir kamu kuruluşunda çalışıyor; e-edebiyat dergisi www. edebistan. com'un yayın yönetmenliğini ve Muhayyel Dergisinin yayın danışmanlığını yürütüyor. Edebiyat hayatına, 1982'de Güldeste Dergisinde yayımlanan \"Beyaz Gömlek\" adlı öyküsüyle başladı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Kayıtlar, Hece ve Hece Öykü'nün çıkışında yer aldı. Portakal Bahçeleri ve Pencere adlı öykü kitapları Arnavutça'ya; bazı öyküleri de Farsça, Korece ve Azerice'ye çevrildi. İlk öykü kitabı Gidenler Gidenler adıyla Yedi İklim Yayınları tarafından basıldı. \"Esenlik Zamanları\"yla Türkiye Yazarlar Birliği 1999 Hikaye Ödülü'nü kazandı. 2012'de çıkan kitaplar içinden yapılan değerlendirmede \"Mürekkep\" adlı öykü kitabı; Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği ve Ömer Seyfettin Hikaye ödülünü aldı. 2016 yılında Dede Korkut Edebiyat Ödülüne layık görüldü. Şu sıralar Şakar'ın bütün eserleri İz Yayıncılık tarafından basılmaktadır."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/cemal-sakar-in-yeni-kitabi-fragmanlar-gerceklikten-koparilmis-imge-ketebe-yayinlarindan-cikti", "text": "On dokuz başlık altında ontolojik bir mecburiyetle ortaya çıkan Fragmanlar; dil, hakikat, kurmaca, bilinç, imge, muhayyile, gerçekçilik, üslup, biçim, buluş gibi kavramlara dikkat çekiyor. Okuyucusunu kendini inşa etme sürecindeki kavramların her haline tanıklık etmeye davet eden Cemal Şakar, insanın kendi kimliğine yönelik arayışı için müşterek bir alan oluşturuyor. Karesi İlkokulu'nu (1973), Atatürk Ortaokulu'nu (1976), Muharrem Hasbi Lisesi'ni (1979), Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'ni bitirdi (1983). Balıkesir'de aile şirketinde çalıştı. Halen İstanbul'da bir kamu kuruluşunda çalışıyor; e-edebiyat dergisi www. edebistan. com'un yayın yönetmenliğini ve Muhayyel Dergisinin yayın danışmanlığını yürütüyor. Edebiyat hayatına, 1982'de Güldeste Dergisinde yayımlanan \"Beyaz Gömlek\" adlı öyküsüyle başladı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Kayıtlar, Hece ve Hece Öykü'nün çıkışında yer aldı. Portakal Bahçeleri ve Pencere adlı öykü kitapları Arnavutça'ya; bazı öyküleri de Farsça, Korece ve Azerice'ye çevrildi. İlk öykü kitabı Gidenler Gidenler adıyla Yedi İklim Yayınları tarafından basıldı. \"Esenlik Zamanları\"yla Türkiye Yazarlar Birliği 1999 Hikaye Ödülü'nü kazandı. 2012'de çıkan kitaplar içinden yapılan değerlendirmede \"Mürekkep\" adlı öykü kitabı; Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği ve Ömer Seyfettin Hikaye ödülünü aldı. 2016 yılında Dede Korkut Edebiyat Ödülüne layık görüldü. Şu sıralar Şakar'ın bütün eserleri İz Yayıncılık tarafından basılmaktadır."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/cemal-sakar-in-yeni-kitabi-kurmacanin-grameri-ketebe-yayinlarindan-cikti", "text": "Herkes içinde anlatmak istediği hikayeleri taşır. Sanat da bu hikayeleri anlatma formudur. Ancak bu formlar donmuş kalıplar halinde değil, organiktir. Sorun tam olarak bu noktada ortaya çıkar; eğer formlar donmuş kalıplardan oluşsaydı herkes duygu ve düşüncelerini söz konusu formlara dökerek sanatı icra edebilirdi. Böylesi bir vasatta ortaya çıkan eserler belirli işlemlerden geçerek birbirine eşitlenmiş olurdu. Halbuki sanat, formların doğal yapısını, biçimsel sınırlarını enine boyuna kavrayıp yeni türler, tarzlar ve tavırlar bulmaktır. Cemal Şakar'ın yayıma hazırladığı Kurmacanın Grameri; Kurmacanın Doğası, Kurmaca Yalan Mı ve Kurmacanın Sınırları olmak üzere üç ayrı konu başlığını ele alıyor. Felsefecilerin, akademisyenlerin, romancıların ve şairlerin yazılarıyla çoğul bir bakış açısı yakalayan çalışma, kurmaca kavramı etrafında dönen tartışmaları zenginleştirirken olası yeni tartışmaların da kapılarını aralıyor."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/cemal-sakar-in-yeni-oyku-kitabi-utanc-ketebe-yayinlarindan-cikti", "text": "Ön söz yazmak adetim değildir. Yazdıklarım ortadayken onları takdim etmeyi, hele hele savunmayı hiç sevmem. Yayımlamak eldeki malzemenin ortaya dökülmesidir. Bundan sonra söz hakkı okurun ve eleştirmenindir. Yazar istediği kadar durumu kurtarmaya çalışsın, nafiledir. Ok yaydan çıkmıştır. Ama bu kez elinizdeki yeni kitabımla ilgili 'bir şey' yazmak istedim ya da kendimi yazarken buldum. Yine de yazdığım 'şey' kitap hakkında olmayacak. Yaşadığım bir duygu durumu var, bunu uzun zamandır aşamıyorum; belki onu aşamayışım beni 'bu şeyi' yazmaya itiyor. Öykü kitaplarımın oniki adet olmasını nedense önemsemiş bunu da yer yer söylemiştim. Hatta abartarak söylemiş olmalıyım ki İrem Ertuğrul bir gün, Hocam lütfen bunu söyleyip durmayın! Sanki ölecekmişsiniz gibi! diye uyardıktan sonra söylememeye gayret ettim. Sonra Oniki öykü kitabım olsun istiyorum demeyip arzumu İrem'in anekdotu üzerinde anlatırken yakaladım kendimi. Oldu da ne oldu? Hiçbir şey. Sadece niceliksel bir artış. Sanat işinde niteliğin önemli olduğu açıktır, ama insan niceliksel olarak da bir yer tutmak istiyor galiba. . Birçok öykücünün ömründen daha uzun bir yazı hayatım oldu hamdolsun. Gerek öykü gerekse sanat-edebiyat üzerine yazdıklarımla ilgili olarak bir itminan duygusu yaşıyorum. Bu itminan bence önemli; insan, yıllar süren emeğine bakıp da İyi oldu. Değdi. diyebilmeli. Buradaki büyük tehlike, söz konusu itminanın 'züğürt tesellisi' olmasıdır. Kendi çalışmalarıma karşı acımasız olabiliyorum, hepsinin tek tek 'sıkletini' biliyorum ve bundan sonra İyi oldu diyebiliyorum. Ancak benim böyle demem, başkalarının züğürt tesellisi demesine mani değildir; zaten niyetimin de onları savunmak olmadığını söyledim. İtminan duygusunun tuzağı, insanı yıllarca gösterdiği çaba ve gayretten biraz uzaklaştırmasıdır. 'İyi oldu' duygusu beraberinde 'daha ne olsun'u getirebilir. Asla getirmemeli. Çünkü anlatılacak daha çok hikaye ve aranacak çok biçim var, yoksa ne diye yazılsın ki! Ama bunları bilmek yine de yaşadığım itminanı ve dolayısıyla bir rehaveti engellemiyor. Çocuk için bir dönem her nesne yenidir, bu nedenle nesneyi hayretle karşılar, eliyle ve özellikle dişleriyle deneyimlemeye çalışır. Onun için öğrenmenin başkaca yolu yoktur. Bu manada kitaplar karşısında hayretim hiç geçmedi; her birinden ayrı şeyler öğrendim. Çocukça bir hayret ve merakla hepsine el atmaya çalıştım, buna güç yetiremeyeceğimi bilsem de. İşte belki bu hayret beni yazmak konusunda diri tutacaktır diye umuyorum, yoksa bu itminandan kurtuluş olmayabilir. Söylediklerim öyküye bir veda değil. Allah aklımı korudukça masa başında öykü yazarak ölmek isterim. Ama söylemesem hiç olmayacaktı, çünkü bu oniki meselesi benim için giderek bir engele dönüşmeye başlamıştı. Allah'ın eli engellerimizi aşarken hep elimizin üzerinde olur inşallah."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/cevdet-said-habil-gibi-ol", "text": "Cevdet Said'in kitaplarıyla ilk üniversite yıllarında tanıştım. Süleymaniye'nin serin caddelerinde Ensar Vakfı'nın mütevazı binasında toplu okumalar yaparak alternatif bir ortam oluşturma telaşındayız. Düşünce ve inanç ekseninde hayatımızda meydana gelen değişimleri yaşarken kalabalık caddelerden, miting meydanlarından, cesaret ve ümit aşılayan aktivist ağabeylerin ve ablaların konuşmalarından yüreklerimiz hız ve ilham alıyor. Şimdiki devasa binanın aksine, pencerelerinden rüzgarlar esen, bahçesinde abdest alarak sık saflara durduğumuz vakıf binası aynı zamanda bizim okumalar yaptığımız sıcacık bir mekan. Bazı kitaplar vardır, öncüdür rehberdir. O kitaplar yarınlara yürüyüşünüzde mihmandarlık yaparken hayat yolculuğunuzda manifesto gibi adeta sizin adımlarınızı sabitleyip, ayaklarınızı kaygan zeminlerden alıkoyar. Siz o kitaplardan aldığınız ilhamla bugünlerinizi ve yarınlarınızı hakikat duraklarına taşıma telaşına düşersiniz. Yine öyle ayetler vardır ki; sizin hesaplaşmalarınızın, iç seslerinizin, ayartıcılarınızın tam ortasında seslenişleriyle hayata karşı zayıf ve, naif duruşunuzu değişmez hakikatlere, inanmanın soylu duraklarına taşır. Doğulu bir okur olma bahtiyarlığını, mütevazı vakıf binasında ilk o yıllarda yaşamaya başladım. Hala bu eylemimi sürdürme gayretiyle, toplu okumaların bereketinden faydalanmaya çalışıyorum. Yine yakından tanıdığım, okumanın zor zamanlarında, tüm ayartıcılardan kendilerini soyutlamaya çalışarak toplu okuma yapan bir grup arkadaşın en son okudukları Ademin Oğlu Habil Gibi Ol adlı kitabı okumaları sonucu, üstadı Bayrampaşa Belediyesine misafir etmeleri vesilesiyle kıymetli düşünürü dinleme şansına sahip oldum. Müslüman dünyanın genç kuşağı, İslam uğruna malını ve canını fedaya hazır; ne var ki içlerinde yıllarını kapsamlı araştırmalar yapmaya, bir konuyu kotarmak ya da aydınlatmaya adamak isteyenler pek nadir. Diyerek görüşlerini belirtiyor yıllar önce yazdığı kitabında. Aklıma üstadın satırlarını okurken, Musa Peygamber'in hakikat yolculuğuyla ilgili; Hani Musa yardımcısına: İki denizin birleştiği yere kadar yoluma devam edeceğim' demişti, yıllar harcamam gerekse bile! ( Kehf-60) diyerek, inanç yürüyüşündeki azim ve sabır dolu yakarışı geliyor. Düşünce özgürlüğünün önde gelen savunucularından Cevdet Said 1931 doğumlu. Onun tüm çalışmalarında öne çıkan görüşleri: İslami şuurun yeniden tashih edilerek inşası, düzeltilmesi, şiddetin gereksizliği, afaki ve enfüsi ayetlerin araştırılarak hayata yön verme noktasındaki sahih anlayışın benimsenmesi, birlikte yaşama, karşılıklı anlayışla, düşünce özgürlüğünün ümmet üzerine derin tesirinin görülmesi. Yine araştırmalarının merkezini, Arap ve İslam aleminin yaşadığı düşünsel sorunlar üzerinde yoğunlaştırdığı görülür. Seksenbir yaşındaki iman gücüyle konuşan, tercüman Fethi Güngör Bey'in zaman zaman hızına yetişemediği, ömrünü barış ve esenlik dininin mesajını yaymaya adamış düşünürü dinlerken yıllar önce kaybettiğim başı sarıklı dedem gibi kendime yakın buldum. O'nun heyecanı, tüm salonu hayretle dikkatle dinlemeye sürükledi. Baskıyla insanların kanaatlerini değiştiremezsiniz. Dinde zorlama yoktur. Kura'an bize zorbalara tabii olmamamızı tavsiye ediyor. Derken yaşadığı coğrafyanın acılarını, zorbalıklarını anlatır gibiydi. Yine sorunların kaba kuvvetle değil sivil çalışmalarla çözülebileceğini dile getiren Cevdet Said, yıllardır büyük mücadeleler veren Türk halkına takdirlerini bildirdi. Kardeşinin şehit edilerek doğduğu köyden Türkiye'ye hicret etmek zorunda kalan düşünür; Suriye'de sadece Müslümanların değil, farklı dine mensup olan halk kitlelerinin de köylerini terk etmek zorunda kaldıklarını, büyük zulümler ve sıkıntılar gördüklerini aktardı. Kur'an bize zorbalara teslim olmamamız gerektiğini söylüyor derken yine tek kurtuluşun ve felahın Allah'ın ayetlerine sıkı sıkıya bağlı kalmanın öneminden bahsetti. İslam coğrafyasında, adaletin hakim olduğu toplumsal anlaşmaların yaşandığı ilişkiler kurulması noktasında adımlar atılması gerektiğinin vurgusunu yaparken; Adaletin gerçek anlamını ezilmiş halk daha iyi bilir. Geniş halk kitlelerinin sindirildiği devirler artık geride kaldı diyerek adaletin gerekliliğine vurgu yaptı. Avrupa başkentlerinin işgal altında olduğu zamanlara şahitlik yaptığını yaşı gereği belirten Said, Avrupa halklarının, güç ve silah kullanmadan büyük bir birlik ve beraberlik yaşadıklarına değindi. 1971 Reşadiye Tokat doğumlu yazar Lise ve Üniversiteyi İstanbul'da bitirdi. Kısa süre muhabirlik ve öğretmenlik yaptı. Bağcılar ve Bahçelievler Kültür Mdlüklerinde görev aldı. Pamuk Şekeri Çocuk Dergisi'nin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Edebistan Sitesi'nin söyleşi editörlüğünü bir süre sürdüren yazar İstanbul Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/cnr-kitap-fuari", "text": "Son TÜYAP Kitap Fuarı'nın hemen ardından 'TÜYAP'ın kültürel kimlik zulmüne artık yeter demeli mi?' başlıklı bir yazı yazmıştım. Doğru kitapları iyi okurlarla buluşturmak maksadıyla yapılan hiçbir faaliyeti olumsuzlamak aklımın köşesinden bile geçmez. Nitekim söz konusu başlık altında, TÜYAP'ın Batıcı kültürel kimliğin temsilcisi olarak değişen Türkiye'nin ihtiyaçlarına artık cevap veremediğini, ideolojik bir şartlanmanın ötesine geçerek yayıncıların ve okurların tamamını kuşatacak yeni bir kitap fuarının gerekli olduğunu belirtmiştim. Bu yazının ardından Basın Yayın Birliği Başkanı Münir Üstün bu yönde bir gayret içinde olduklarını müjdelemişti. Seyahatteyken Alparslan Durmuş'tan gelen 'Biz buradayız, sen neredesin?' mealindeki mesaj, Tayfur Esen'in bilgilendirme mailiyle birleşince İstanbul'a gelir gelmez soluğu CNR Kitap Fuarı'nda aldım. Evet yeni kitap fuarının adı: CNR Kitap Fuarı. Deyim yerindeyse dört dörtlük bir yerde açılmış: Dünya Ticaret Merkezi'nin yanı başındaki kongre ve fuar merkezinde. Marmaray, Metrobüs, Tramvay ve Metronun birleştiği Zeytinburnu ya da Şirinevler duraklarına on dakikalık bir uzaklıkta; park keşmekeşinden, araçların işgalinden kurtarılmış bir mekanda açılmış CNR Kitap Fuarı. Fuar, adı üstünde bir ürünü ya da ürünleri belli tarihlerde toplu bir mekanda satış için çoğunluğa sunma eylemidir. Diğer bir söyleyişle belirli bir süre içerisinde alıcıyla satıcının buluşturulduğu bir pazarlama faaliyetidir. Modern dünyada pazarlamanın kendisi zaten bir ideoloji olduğundan, ideoloji üzerinden ikinci bir ideolojiye hizmeti amaçlamak ilk bakışta açgözlülük, yakın bakışta ise gericiliktir. TÜYAP bu açgözlülülüğün, gericiliğin kıskacına Batıcı kültürel kimliğin bayraktarlığını yapmak uğruna bile isteye saplandığı için ihtiyaçlara cevap veremez hale gelmiştir. Dolayısıyla bugün katılmayan ancak yarın tıpış tıpış gelecek olan Metis, Ayrıntı, Can, İletişim gibi kemalist-sol yayınevlerinin nasıl bir ideolojik bağnazlık, gericilik hali içinde debelendiklerine de açık bir karine oluşturmaktadır CNR Kitap Fuarı. Son birkaç yıldır Batılı ve Batıcı olmayan yazarların kitaplarını da yayınlayarak hinterlant genişletme gayretine düşen bu yayınevleri, bu noktada sektörel çarka nasıl teslim olmuşlarsa, pazarlamada da yine kapitalizmin çarkına teslim olacaklardır. Çünkü dönmeler bağnaz olur ve dönen bir daha dönme potansiyeline her zaman sahiptir. İş bu nedenle CNR Kitap Fuarı, TÜYAP Kitap Fuarı'na bir rakip olarak değil, açgözlü, gerici ideolojik bir yapıya karşı yeni bir açılım, genişleme, çoğulcu bir atılım olarak görülmelidir. Yukarıda da belirttiğim gibi Modern pazarın kendisi bir ideolojidir ve suyun kabına göre renk aldığı gibi, kimin elindeyse ona göre renk alacaktır. Dolayısıyla TÜYAP'ın rengi kızıldır, CNR Kitap Fuarı ise çok renklidir. Ayrıca TÜYAP da malum kültürel kimlik dayatmasından, gericilikten kurtularak yoluna devam etmelidir. Hoş, birkaç Kemalist-sol yayıneviyle, bir avuç okura hitap ederek sürmesinde de aslında bir problem yoktur. Çünkü Kemalist-sol'da bu ülkenin bir gerçeğidir ve üç beş kişi de olsalar kendilerini ifade etme imkanından, araçlarından mahrum bırakılmamalıdır. CNR Kitap Fuarı tamamdır. İstanbul'a, yayınevilerine ve okurlara hayırlı olsun. Emeği geçenlere teşekkür ediyorum. Elbette daha üç günlük bir Fuar olarak, 34 yıldır yapılan diğer fuarın hareketliliğine, maddi kazancına denk bir durumda olmayacaktır. Ama değil mi ki, doğmuştur artık CNR Kitap Fuarı, tekeri tümsekte kalmayacak, her yeni yılda her açıdan daha da serpilecek, gelişecektir. Ama bitmedi. Bir işimiz daha var abiler. Yine Batıcı bir kültürel kimliğin dayatması olarak maruz kaldığımız İKSV Bienali'nin yerine de klasik, modern, Avrupalı, Ortadoğulu ayrımlarını aşabilecek nitelikte bir 'Uluslararası Türkiye Sanatlar Bienali'ne ihtiyacımız var. CNR Kitap Fuarı'nda açılabilecek sergilerden elde edilecek birikim, söz konusu bienale ilişkin hazırlıklara da ivme kazandırabilecektir. Kitapta malum gerici kıskacı kırmayı başaran CNR ile Basın Yayın Birliği yetkililerinden bu konuda da öncülük etmelerini bekliyorum. Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/contemporary-istanbul-yeni-ekibiyle-14-edisyonuna-hazirlaniyor", "text": "Bu yıl 14.'sü düzenlenecek Contemporary Istanbul, hem ekibe katılan yeni isimler hem de yeni sergi projeleriyle Eylül ayına güçlenerek hazırlanıyor. 13 yıldır Akbank'ın ana sponsorluğunda düzenlenen Contemporary Istanbul'un sanat direktörlüğünü bu yıl Anissa Touati ve Plugin sergisinin küratörlüğünü ise Esra Özkan üstleniyor. Türkiye'de bir ilkin gerçekleştirileceği Recent Acquisitions I / Collectors' Stories sergisinin küratörlüğü ise Hasan Bülent Kahraman tarafından yapılacak. CI sanat fuarı kapsamında Siemens Ev Aletleri'nin sponsorluğunda düzenlenecek olan ve yeni medya ve dijital sanatlara odaklanan Plugin sergisinin küratörlüğünü bu yıl Esra Özkan üstleniyor. Bu yıl yedincisi gerçekleştirilecek olan Plugin, uluslararası bir sanat fuarının geleneksel formatı içinde yeni medyanın farklı sunum olasılıklarını araştıran bir sergi. CI 14. yılında Recent Acquisitions I / Collectors' Stories sergisiyle Türkiye'de bir ilki de gerçekleştirecek Küratörlüğünü Hasan Bülent Kahraman'ın üstlendiği sergi Türkiye'nin önde gelen koleksiyonerlerinin son dönemde satın aldıkları sanat eserlerini CI'19 fuar alanı içerisinde bir araya getirecek."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/d-mehmet-dogan-a-vefa", "text": "Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi ve Küçükçekmece Belediyesi Yazarlığa Ve Yazarlara Adanmış Bir Ömür başlığıyla TYB Şeref Başkanı Yazar Mehmet Doğan adına özel bir program düzenliyor. Sunuculuğunu Selahaddin Kocaslan'ın, oturum yöneticiliğini TYB İstanbul Şubesi Başkanı Mahmut Bıyıklı'nın yapacağı programda, Beşir Ayvazoğlu, Dr. İbrahim Demirci, Prof. Dr. Hicabi Kırlangıç Mustafa Miyasoğlu, Muhsin Mete, Dr. Mehmet Sılay, gibi yazar dostları D. Mehmet Doğan'a ait tanıklıklarını ve duygu düşüncelerinipaylaşacaklar. Kuruluşuna öncülük ettiği Türkiye Yazarlar Birliği 35. Yılını kutlayan D. Mehmet Doğan'ın Büyük Türkçe Sözlük, Batılılaşma İhaneti, Dil Kültür Yabancılaşma, Camideki Şair: Mehmet Akif, Halka Karşı Demokrasi, Bir Lügat Bulamadım, Devlet Sözlük Yazar mı?, Kültürel Savaş ve Savaş Kültürü, Yüzyılın Soykırımı, Türk Kimliğinin Coğrafyaları, Son Darbe Ergenekon başta olmak üzere birçok eseri bulunmakta. Küçükçekmece Belediye Başkanı Aziz Yeniay ve seçkin misafirlerin katılacağı etkinlik 6 Nisan Cumartesi günü saat 14.00'te Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi Kızlarağası Medresesi'nde gerçekleşecek."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/demirhan-kadioglu-ile-soylesi", "text": "Demirhan Kadıoğlu 1966 yılında İstanbul'da doğdu. İlk, orta ve lise eğitimini tamamladıktan sonra, 1984 yılında Yeni Nesil Gazetesi kamera bölümünde çalışmaya başladı. Hemen arkasından 1985'in başlarında Can Kardeş Çocuk Dergisi'nde bant ve çizgi romanlar çizmeye başladı. Daha sonraları Yeni Asya gazetesinde Davut Şahin müstearıyla medyaya eleştirmenliğiyle birlikte Can Kardeş Dergisi'nin yayın koordinatörlüğünü üslendi. Radyo ve televizyon programcığı alanında da çalışmalar yapan yazar çeşitli kurumlarda karikatür dersleri de vererek eğitimcilik yapmaktadır. Daha çok çocuk kitapları alanında eserlere imza atan yazarın Küçük Beylere Masallar, Küçük Hanımlara Masallar, Mevlana Hikaye Serisi eserlerinden bir kaçı. -Demirhan Bey öncelikle söyleşi için teşekkürlerimi sunuyorum. Yetiştirilmiş Hayatlar yakın bir zamanda okuyucuyla buluştu. Hayırlı olsun. İlk olarak, kitapla ilgili geri dönüşümleri nasıl buluyorsunuz, alışılmışın dışında biyografik bir roman olması hasebiyle beklediğiniz ilgiyi görebildiniz mi? -Siz de bilirsiniz ki, kitap hazırlamak başlı başına zor bir süreçtir. Hatta kitabın bittiğine bile inanamaz, sürekli acaba üzerine ne ilave edebilirim düşüncesi beyninizi kemirir durur. Hele kendi hayatınızdan kesitler anlatıyorsanız, o başlı başına bir süreçtir. Bitmeyen bir süreç... Esasen yazarlar aslında hep kendi hayatından kesitler sunar okurlarına. İsimler değişiktir, mekanlar değişiktir, ama özne aynıdır. Kendi hayatını merkez alır yazar. Öyle olmak zorunda, aksi halde yazamazlar. Başkalarının hayatından çok kendi hayatı konunun öznesidir. Ben burada biraz cesur davranıp kendi ismimi deşifre ettim. Roman ve otobiyografik tür arasında gel/git yaşadım. Olumlu geri dönüşler aldım diyebilirim. Özellikle yetiştirme yurtlarında veya çocuk evleri ve sevgi evlerinde eğitim veren sosyal hizmet uzmanları çok ilgilendi bu kitapla... Birçoğunun ortak görüşü, bu kitabın hem kendi derslerine hem de pratikte kaynak eser olduğu yönünde. Çünkü geçmişte yetiştirme yurtlarında görevli insanların nasıl davrandığı noktasında bilgi sahibi olamayanlar, bu kitapla bu bilgiye sahip oluyor ve çocuklara nasıl davranış sergileyecekleri konusunda bilinç sahibi olabiliyorlar. - Beklemek sıkıcıdır... Bir gün mutlaka gelecek! umuduyla annenizi veya babanızı yıllarca beklediniz mi? Oysa biz bekledik... kitabınızın arka kapağındaki dokunaklı ve yaralayıcı ifadelerle zorlu ve çaresiz bir süreci konu alan hayat hikayenizi yazma ihtiyacı nasıl hasıl oldu diye sorsam neler söylersiniz? -Madem yaşadım, yazmalıydım. Yetiştirme Yurdunda barınan her çocuğun ayrı hikayeleri olduğu gibi, benim de bu konuda söyleyeceklerim olmalıydı. Geçmişimi hafızanın bir köşesinde gizlememeliydim. Raflardan kağıtlara indirdim, aktardım. Aynı zamanda yaşadıklarımız sosyal bir yara... Bu yaranın zaman aşımına uğradıkça kapanmadığını, aksine daha da büyük yaralara yol açtığını düşündüm. Geçmişte boşanmış anne ve babalar iki elin parmakları kadar varken, şimdi bu durum kapanmayan bir yaraya dönüştü. Evli insanların birbirine tahammülü azaldı. Kadına şiddet arttı. Ya çocuklara uygulanan şiddet? Bunlar hiç düşünülmüyor. İnsanlar bencilleştikçe, arkasında bıraktıklarını hiç düşünmüyor. Baba ayrı bencillik içinde, anne ayrı bir tahammülsüzlük içinde ve boşanmanın ardından çocuklar adeta fazlalık gibi görülüyor. Dışlanıyor. Yok sayılıyor. Toplumun önyargısı da devreye girince, iş büsbütün tahammül edilemez noktalara geliyor. Toplumun önyargısı derken; ya fazlasıyla şefkat göstererek eziyor yahut büsbütün dışlıyor. Beklemek derken, kendilerini korumakla mükellef aile büyüklerinin çocuklarını yurtlara bırakmasıyla birlikte belki de pişmanlık duygusuyla geri dönebilecekleri umudunu taşıyordu bu satırlar. Yıllarca bekledik, ama yaşlandık. Yıllar bizim kadar sabırlı değil. Biz beklemeye devam ettik. -Duyarlı bir sanatçısınız, özellikle çizgiyle hemhal olmanız yurt ortamının yalnızlığında, bazen acımasız ve duyarsız havasında sığındığınız bir hal olarak yeteneğiniz ortaya çıkıyor. Siz farklı arayışların ve sancıların eşiğinde ürünler vermeye başladığınızda Yetiştirme Yurdu ortamında destek görebildiniz mi? -Acımasız bir hayat, sizi olgunlaştırıyor. Sert esen rüzgar karşısında eğer tutunabileceğiniz bir dal varsa, korkmayın. Bu dal, bir kaçış sonrası ortaya çıkan çizgi dünyasıydı benim için. Bol bol portre, manzara ve ödev resimleri çizerdim. Bu yönümü keşfeden öğretmenlerim bana destek verdi. Görmezden gelenler de vardı, önemli değildi. Zaten eğer yaptığınız işten emin iseniz, başkalarının önemsizliği çok önemli değil... -Yazmaya ve çizmeye çocukluğunuzun aile sıcaklığından yoksun hüzün yüklü yıllarında başlamanız bana, Aliya İzzet Begoviç'in: Din de, ihtilal de acılar ve ıstıraplar içinde doğar. İkisi de refah ve konfor içinde yok olup gider. İfadelerini hatırlattı. Sizin ruh ihtilalleriniz, kendi küçük dünyanızda maneviyatla ve sanatla muhataplığınız acıların ve hüzünlerin beslediği bir içsel serüvenle başlıyor diyebilir miyiz? -Sanatın beslendiği ana nokta, hüzündür. Şiirde, resimde, müzikte ve sanatın birçok dalında bunu görmek mümkündür. Sanatçı iç dünyasında kaos yaşamazsa, duygu patlaması yaşayamaz. Sanat duygusu aslında bakış açılarımızı dürten bir şeydir. Sanatçı duyarlılığı denilen şey aslında bir tepkinin veya bir yorumun yansımasıdır. Üretimden yoksun bir sanatçı sadece hassas bir insan olabilir. Hassas insan ile sanatçının arasındaki fark sanatçı duyarlılığı denen bir duyguyu üzerinde taşımasından ibarettir. Yani farkındalık meydana getirmektir... Ki, bu itici güç olmasa üretim de olmaz. Yani, her bir sanat eseri sanatçının bir yorumudur. Duygularımızın kaynağıdır. Sanatçı, üretim ve izleyici üçgeninde temel nesne, şüphesiz sanatçının içsel değerleri ve ruhsallığıdır. Şunu söylemeliyim ki, eğer sanat maneviyata dayanmazsa, o sanat anarşi doğurur. Allah'ın pek çok sıfatı var ve bu sıfatlar farklı insanlarda farklı şekilde tecelli eder. Allah'ın yarattıklarını örnek alarak, yani temelde yaratılanlardan yola çıkarak Allah'ın izni ve dilemesi ile bir şeyler yapan insan aslında Rabbimizin San'i yani sanatçı sıfatı tecelli eder. -Çok yönlü bir sanatçısınız, çocuk kitapları, Can Kardeş Dergisi yine Bilgi Evlerinde eğitimcilik ve Televizyon Radyo programları. Tüm bu çalışmalarla çocukların dünyasına çok daha yakın çalışmalar içindesiniz. Bu bağlamda soracak olsam, çocuk edebiyatı alanında yapılan çalışmaları nasıl buluyorsunuz? -Çocuk edebiyatı konusunu tartışmaya açmak isterim şahsen. Çünkü çocuk edebiyatı kavramı nedir sahi? Çocuk edebiyatı varsa, gençlik edebiyatı da var mı? Veya yetişkinlere uygun edebiyat mı var? Nereden çıktı bu? Robinson Cruoso yazıldığı dönem, yazar para kazanmak amacıyla ve yetişkinlere yazmıştı. Ama şimdi çocuk edebiyatı kategorisinde değerlendiriliyor. Pinokyo bile yazılırken, büyüklere yazılmıştı. Hatta şimdiki gibi mutlu sonla bitmiyor ve Pinokyo karakteri romanın sonunda idam ediliyordu. Çocuk edebiyatı sınıfına giren birçok eser, çocuklara yönelik yazılmamıştı. Ama son otuz yıldır, çocuk edebiyatı diye bir kavram icat edildi ve birçok eser pedogojik formasyona feda edilerek deforme edildi. Bence edebiyatı özgür bırakmalı. Kategorileştirmemeli. Gelelim çocuk yayınlarındaki eserlere. Hepsi birbirinden değerli, güzel ve özgün çalışmalar var. Türkiye'de sayılı çocuk dergilerin yayınlandığı dönemde, bu kadar yerli üretim yoktu. Hep yabancı ve tercüme eserler yayınlanıyordu. Ama şimdi, basılı materyallerde birbirinden değerli eserler mevcut. En çok sevindiğim nokta; yerli çizerlerimizin artış göstermesi. Çoğu da kendine özgü tiplemeler. Yani tamamen bağımsız yapıtlar bunlar ve bir eksene bağlı değil. -Yetiştirme Yurdunda büyümüş birisi olarak, anne baba ve aile sevgisine hasret çocukların sanat ve edebiyatla, kitaplarla buluşması sizce onların dünyasına neler katar bu konuda bize neler söylersiniz? -Çok olumlu şeyler katacağına şüphem yok. Hükumetin bu konudaki çalışmalarından biri olan Yetim buluşmasının İzmir Çalıştayı'nda sunduğum raporda Yetiştirme yurtlarında rehabilite merkezleri kurulmasını önermiştim. Sanatın her dalının mutlak olması gerektiğini hatta sporda da yeteneği olanların bu alanda değerlendirilmesi gerektiğini şifahen belirtmiştim. Zaten sanatın bir dalıyla uğraşacaksa, öncelikle okuması gerekiyor bir insanın. Okumak, beyni besler ve yazmayı güçlendirir. -Söyleşi için teşekkür ederim. Son olarak tezgahta neler var çalışmalarınız hakkında okuyucularımıza neler söylersiniz? -Şu an, Can Kardeş çocuk dergisine devam... Bir-iki çocuk dergisine de dışarıdan hem danışmanlık yapıyor, hem de çizgilerle destek vermeye devam ediyorum. Yeni bir romana başladım. Sokak çocuklarıyla ilgili bir çalışma bu... Öte yandan, masal kitapları yazmaya devam ediyorum. Yayınlanmaya hazır birkaç çizgi roman çalışmalarım da tezgahta bekliyor. Ayrıca bu fırsatı verdiğiniz için ben teşekkür ediyorum, çalışmalarınızda kolaylıklar diliyorum. Rabbim yar ve yardımcınız olsun. 1971 Reşadiye Tokat doğumlu yazar Lise ve Üniversiteyi İstanbul'da bitirdi. Kısa süre muhabirlik ve öğretmenlik yaptı. Bağcılar ve Bahçelievler Kültür Mdlüklerinde görev aldı. Pamuk Şekeri Çocuk Dergisi'nin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Edebistan Sitesi'nin söyleşi editörlüğünü bir süre sürdüren yazar İstanbul Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/dile-dusen-musluman-kadin", "text": "Gençliğimde en çok etkilendiğim kitaplardan biri Alex Haley'in kaleme aldığı Malcom X biyografisiydi. Üzerinden uzun yıllar geçmiş olmasına rağmen; askerden yırtmak için doktora deli numarası yaptığında, doktorun hiç şüphe etmeyişini bir siyahın beyazı kandıracak kadar zeki olamayacağına ilişkin önyargıyla açıklaması ve bir kadının kaybetmek istemiyorsa zor durumda olduğunu ifşa etmemesi gerektiğine ilişkin tavsiyesini hiç unutmadım. Biz de bu ülkenin zencisiyiz hamasetine yüz vermem. Kendimi zenci gibi görmedim de... Ancak mücadele biçimi olarak Merhumun söylem ve söyleme biçimini her zaman önemsemişimdir. Küçük gibi görünen haksızlıkların arkasındaki devasa cüret ve kibrin kaynağına yaptığı vurgu önemliydi. Zaman zaman en yakın arkadaşlarınızın bile istihzasına neden olan küçük haksızlıklara karşı kavga etmenin kişiyi küçültmeyeceğine dair sarsılmaz inancı ondan örnek aldım, yoksa biz kişisel taleplerimizden kolayca vazgeçebilirdik, dünyayı düzeltmeye taliptik ve kendini mesele etmenin bir miktar ayıp sayıldığı iklimlerde büyümüştük. İşte şimdi her ay maaş bordrosunu kontrol edip eksik yatan her kuruş için itiraz eden emekçiyi, hastane kuyruğundaki iltimasa itiraz eden kadını, haksız tahsil edilen verginin iadesi için iki kat masrafla dava açan mükellefi takdir ediyorum. Sen sensen ben de benim mesajıdır ve çok değerlidir. Verilen kavga, kibre ve cüretkarlığadır. İtirazın kaçınılmaz olduğu zamanlar olur, koruduğunuz değer, uğradığınız zararın giderilmesi değil, cüretkarlık karşısında zedelenen değerlere duyduğunuz saygıyı muhafaza edebilmektir. Haksızlık, dört temel işlemle hesaplanabilen sonuçlardan ibaret değildir. Haksızlık yapanı cüretkar kılan arka planla birlikte düşünmek gerekir. İyilik yapmak için sinsice etrafı kollamak, yandaş aramak gerekmez. Halbuki kötülük, iyiliğe benzemez, tek başına insan tekinin cüret edebileceği bir şey değildir, bir organizasyonun sonucudur. Mücadelenin zorluğu komplike olmasındandır. Usul esastan önce gelir derken sadece biçimselliği tabulaştırmaz insan. Faydacı yaklaşıma tavır koyar. Kaf dağının ardındakine ulaşamasa da - atın önündeki eti itin önündeki otla değiştirebilir-Yürünen yolun varılan yerden önemli oluşu ya da sadece yola talip olmak, menzili yüce iradenin takdirine bırakmak mümin olmamızın temel esaslarındandır aynı zamanda. Tanımlama meselesi, yöntemin sıhhatini belirleyen en önemli iştir. Bir 28 Şubat yıldönümünde uzun yıllara yayılan başörtü yasağı meselesinde bir türlü sonuç alınamayışını, sorunu sadece mağduriyet üzerinden tanımlamakla açıklayamam şüphesiz, ancak bu tanımlamanın en büyük hatalardan biri olduğunu düşünüyorum. Bizler -başörtü mağduru- değiliz. Devletin kadim anlayışı ve kurumları karşısında verdiğimiz mücadeleyi kaybeden- iz. Ne yapabilirdik, devlete hiçbir faninin gücü yetmez, bizim de yetmedi... Mağdur olanı edilgen kıldığı için, mağdur ile mağdura yardım eden - iyi niyetle bile olsa arasında hiyerarşi yarattığı için, eşitsizliği üretip beslediği için, Mağduru istismar edilmeye, el atılmaya müsait konuma düşürdüğü için, dilsizleştirdiği için, yaftaladığı için, çıplak bıraktığı için ve hepsinden önemlisi bütün bu tartışmaların Müslüman kadını dile düşürdüğü için başörtü mağduru kavramını tiksindirici buluyorum. Sözü bir anekdotla bitirmek isterim. 1996 yılında, baronun hakkımda açtığı soruşturma avukatlık yaptığım kasabada günün olayı olmuştu. Herkes bunu konuşuyordu. Yine bir kahvehanede söz başörtü nedeniyle açılan soruşturmaya gelince, kahvehanede oturan delikanlılardan birinin ayağa kalkıp şöyle bağırdığını anlattılar. Maalesef son yıllarda yaşananlar yüzünden, Müslüman kadın değil kahvehanede, bütün ülke sathında hakkında herkesin kolayca kelam üretmeye cüret ettiği insan haline geldi. Bu yasağın da mağduriyet tanımlamasının da en büyük zararı bu olmuştur. Bunun sonuçlarını hangi sürede tamir edebileceğimiz ise belli değildir."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/dosya-sairin-dogumu", "text": "Şiirin doğumu acıyı duyumsama özü ile örtüşebiliyorsa, bu gerekliliğin sesi ilk adımımızdır. Şiir ruhunun çözümleyici statüsünü belirlemek için ruhun çıplaklığı da tek öngörüdür. Ruhtan kopan parçaları yapıştırmak için kelimeye olan ihtiyacı önce kalp karşılar. Zihin daim hareketlidir. Kendini tamamlama, arama, yapılandırma ya da arada kalışları ruhunda süzme ve bu daire içini emir telakki edip iç beni konuşturmak şiirin halleridir. Konuya farklı bir noktadan bakmayı deneyeceğim... İnsanda iki temel tip özdeşleştirme gözlemliyorum: 1) Gönlünü Allah ile özdeşleştirir ve orada kelamı terennüm eder... 2) Zihnini kainat ile özdeşleştirir ve orada dili terennüm eder... Bebekliğimizde, dil ile tanışmadan önce, tecrübe ettiğimiz kelamdır aslında. Kendimizi ve çevremizdekileri Yaratan'ımızdan ve kendimizden ayrı görmediğimiz tam tevhit halini yaşarken tecrübe ettiğimiz ve anlam farklılıklarından çok varlığın birliğini işaret eden sesler ve bütünsel bir manadır bizden yansıyan.. Zaman içinde zihnimizle ve dille tanıştıkça yitirdiğimiz mana alemi ve kelamın büyüsü hepimizde kalır az ya da çok derecede... şair çocukluğundan kalan o dil cennetinin hayaliyle yaşamaya çalışan adamdır. o hayal tarlasından mısra çiçekleri devşirir. Lakin dilini kelamla yarışa soktuğu anda dalalete düşüverir. Çünkü artık kelamı olduğu gibi ve tevhit içinde kavramaktan çok uzaktır... Meseleyi kavrayabilmesi ve kelama ulaşabilmesi için artık mürşidin dizi dibinde oturup tecelliler yaşamak zorundadır. Çoğunun buna gücü yetmez. Ya taklit imanda kalır ya da taklit küfre girer ve maymunluğuna devam eder. Şuara Suresindeki \"illellezine amenu\" istisnası mürşidin dizi dibinde kalabilenler için getirilmiş olsa gerektir. Etkilenme endişesi konusunda Bloom gibi düşünmüyorum, Sevgili Zeynep. Her zaman, iyi ve duyarlı bir okur olmanın önemli bir meziyet olduğunu düşünmüşümdür. Bu konuda Şeyh Galib'in, beytince davranırım. Şiirin estetik oluşumu ve yapılandırılması konusunda ne Necip Fazıl gibi, ne Sezai Karakoç gibi, ne de İsmet Özel gibi seçilmişlik iddiasındayım. İşimi iyi yapmak ve güzel olanı, \"Allah güzeldir; güzeli sever\" hadis-i şerifi mucibince, yakalamaya ve ifadeye çalışmak gibi iflah olmaz bir \"hastalığım\" var. Hele toplum içinde \"şair nereye gidiyorsun?\" diye böbürlenerek, Amaury d'Argenton tiplemesi edası ile dolaşmayı gülünç bulurum. Örneğin, ortaöğretimde, Türkçe Kompozisyon derslerinde cinlik ve şairanelik kusan ve herkesin beğenebileceği sıradanlıkları yazmayı hiçbir zaman sevmemişimdir. Her türlü sanatsal kompozisyonun mutlaka sağlam bir mimariye ve alt yapıya sahip olması gerektiğini düşünürüm. Şiir yazarken o sağlam mimariyi kurgulamayı en temel problem olarak ön gördüğüm gibi, okuduklarımda da aynı sağlamlığı bulmayı arzu ederim. Güçlü olma konusuna gelince, şiirde de düzyazıda da yeterince güçlü olduğumu biliyorum. Lakin bu beni başka şairleri incelemekten ve onlarla hemhal olmaktan alıkoyan bir durum olmadı hiçbir zaman. Etkilenme endişesini ise hiç taşımadım. Zira etkilenme hatta o etkilenme ile dil çalışması yapmanın, örneğin Baki gibi ya da Yahya Kemal gibi yazma temrinlerinin, bir şair için elzem olduğunu düşünmüşümdür her zaman. Şiir de, tüm diğer sanatlar gibi, usta çırak ilişkisini gerekli kılar. Bugünün usta çırak ilişkisi de etkilenme endişesi taşımadan yazma temrinleri ve çalışmaları yapabilmeyi gerektiriyor. Ne ki, şair olacak kimsenin bu işe çocuk yaşta başlaması ve sebat ve sabırla kendini yoğurmaya devam etmesinin şart olduğunu düşünüyorum. Dilde virtüozite kazanmanın yegane yolu budur. Emprovizasyon yani lirik kullanım ancak dilde virtüozite noktasına erişildiğinde yapılabilecek bir şeydir. O noktaya kadar şair, uzletinde kalarak, alkışlara da yergilere de aldırmadan, sadece çalışır, çalışır, çalışır. Zira kişi, ancak ne yaptığını biliyorsa övgülerin aldatıcılığından ve anlayış özürlü yergilerin idraksizliklerinden kendisini koruyabilir. Şair, yapıp-ettiğiyle hedefi olan biri midir? Öz değerlerin gelecek kuşaklara aktarılması konusunda kendine bir hedef ya da hedef alan belirler mi? Bu sorularla şunu demek istemiyorum: O işine bakar ve olup bitenler veya olacaklarla ilgilenmez. Bana göre şair, sahibinin sesidir. İnancı, değerleri, dünyası, hayat algısı, farkediş biçimi vs. ile sahibinin sesi. Burada sahibinin sesi nitelemesine daha uygun olarak, şair değil de şiirmiş gibi gözükebilir. Ancak buna bilerek şair diyorum. Esasında bu bütün insanlar için geçerli olan bir husustur. Ve herkes aldığını öyle ya da böyle sızdırır; dar veya geniş halkalar çizerek. Kendi şiir anlayışım ve ona yüklediğim manayı, kulluk algım ve müslümanlığımdan kesinlikle ayrı görmediğim ve göremeyeceğim için günlük hayatımda bir bardak su içerken öncesinde çekmem gereken besmelenin önemi, vaktinde kılmam gereken namaz, şükrüm, hatalarım, tevbem vs. nasıl günümü dolduran kulluk faaliyetlerim ve bu faaliyetlerin bana dönen hasılası ile bir şey ifade ediyorlarsa, şiir de böyledir. Rabbe arz edemeyeceğim bir şeyi yapmak istemem. Kaldı ki şiir, saydığım şeylere göre ihtiyari bir keyfiyet arz eder. Ancak, Hazreti Allah'ın verdiği bir yeteneğin, Onun rızasına uygun bir düzlemde seyretmesini de kulluğumuza pekala dahil edebiliriz. Şiir tabii ki kendi dil dokusu içinde var olur. Öbür türlü yatağını kaybeder. Şair de diğer özneler gibi bir coğrafyanın, bir mıntıkanın içine doğar. Yaratılış özellikleriyle diğerlerinden farklı bir duyuşa bir etkileşime bir eyleme yönelebilir. Esasında bu, her ferdi diğerlerinden, fıtri hususiyetleriyle ayıran yaratış yasasına bağlı genel bir durumdur. Yani herkes için böyle bir durum söz konusudur. Yoksa şair, kainattaki ayrıcalıklı özne değildir ve böyle anlaşılmamalıdır. Şayet yeteneğinin hakkını vermiş ve bununla kayda değer bir şey ortaya koymuşsa, niçin ve nasıl şuuruna sahip olan kişinin yapması gerekeni yapmıştır. Rolün çağrışımlarına bir bakalım: Rol yapmak, rol almak, rol kesmek, rol çalmak, rolünü oynamak vs... Öncesinde ezberlenme, hadi buna eğitilme/öğretilme diyelim, misyon yüklenme ve hatta sufle edilme gibi süreçlerin sonucunda sahne alma gibi verili hatta hatırı sayılır biçimde de zorunluluk içeren bir rol mü verir bize şiir? Kendiliğindenlik, tabiilik yani fıtrilik esas olandır. Şiir rol vermez, şairin tabiatından sızandır. Bu sızıntının işlevini şair ne kadar belirleyebilir? Onu şairin ortaya koyduklarına zamanın verdiği hüküm belirler. Harold Blomm kitabında dickinson, Whitman, Stevens i özgün dilde ayrıcalıklı tutarken bazı şairlerin şansızlığını neredeyse taklit reformu olarak öne çıkaracak kadar karmaşık bir tutum içine girmiştir. Bu göndermeyi ince bir ironi olarak ele alırsak şairin şiir dünyasını önce esin dışında incelememiz gerekir ki şiir bunu açıkça reddeder. Esin, zaten kişide var olan yani hazır olandır. Şiir genel-geçer kabulün aksine ilhama dayalı olarak yazılan bir metin değildir bana göre. O şairde doğuştan var olan, ona verilmiş bir yetenektir. Her insan, diğer insanlarda olmayan bir farka sahiptir mutlaka. Bu kanun-u ilahidir. Parmak izlerinin benzeşmemesi gibi. Çünkü kişinin, Rabbine en yakın olduğu nokta en yetenekli olduğu veya onu diğerlerinden ayıran noktadır. Bu, en derin yanılgı ya da daha ileri derecelerde dalalete düşebileceği noktadır aynı zamanda. Zira şeytan hakikat kapısını kullanır insana sızmak için. Burada yetenek gerçek manada bir işlevsellik kazanır. Kişi ister ve isteğine uygun hareket eder de azimkar olursa o yetenekli olduğu nokta harekete geçecektir. İşte ilham dediğimiz şey burada devreye girer. Bizi şok derecesinde veya şok derecesinde olmasa da fazlaca etkileyen bir olayın, durumun anında kalbimize indirdiği ve adına ilham dediğimiz şey değildir şiir. O zaten bizde mevcuttur ve harekete geçer. Aksi takdirde aynı durum, onu yaşayan veya içinde olan herkese aynı şeyi yaptırmalıydı. insan etkilenen ve etkileşimde bulunan varlıktır. Etkilenmeyen bir bünye, tabiatıyla bilmeye, keşfetmeye, hissetmeye de kapalıdır. Etkilenme doğal olarak etkileşimi doğurur. Bu son derece tabiidir. Etkileşimin, esini harekete geçiren, onun kımıldamasına sebep olan bir fonksiyonu olduğu gibi esinin de etkileşime form kazandıran bir özelliği vardır. Burada takliti bir taraf bırakıyorum. Taklit belki, başlangıçta mazur görülebilir ama sonrasında kendi tabiatının sesini vermelidir. İntihali çalmak, olduğu gibi kopyalamak olarak anlıyorsak bu yenilenme!!! İlanihaye devam edecek demektir. Bahsi geçen intihal süslemesinden ben doğrusu bir şey anlamadım. Belki de anlamak istemiyorum. İntihalin her türlüsü bana bir metaı haksız bir biçimde üstüne geçirmek gibi geliyor. Bu her dönem için söz konusu olabilecek bir tehlike. En güçlü ses veya sesler yaşamaya devam eder diğerleri kaybolur. Aynı dönemde aynı coğrafyada yaşayan şairlerin elbette hassasiyetlerinde bir yakınlaşma neredeyse kaçınılmazdır. Bunun da bir ses benzeşmesine yol açması söz konusu olabilir. Ancak biraz önce de söylediğim gibi güçlü ses zamanla diğerlerinden ayrılır ve yaşamaya devam eder. Yaranın durağanlığından kastınız sızısı kesilmiş bir yara mıdır? Sızısı kesilmiş bir yaraya yara diyebilir miyiz? Şayet bununla yara haline gelmeye müsait bir şeyden bahsediyorsanız, etkilenme elbette bunu deşeleyebilir. Bu belki de hayra vesiledir, kimbilir. Doğum kendisiyle tanıştırılan insanın dilinin tutulmasıdır. Doğuşun ağıtıdır bu. İnsan asli kendilikinden ayrılıp varlığın şiddeti zuhuruna bırakılmasıyla hayrete düşüp tasalansa, sılaya hasretle yanıp tutuşsa da yeni doğan bu çocuğun ağlaması kesilir bir süre sonra ve dünyaya gelişin, varoluştalığın talebine kulak kesilir. Bu talep insanın saklı özünün korunmuşluğudur aslında. Bu korunmuşluktur ki insanı olmaya kılavuzlayan dilde yurtlanır. Dil, insanı olmaya bırakan talebi açığa çıkaran, bu açık edişle aynı zamanda onu gizleyerek koruyandır. Dil insan fıtratının iskan ettiği yurttur. İşte çocuk dili çözülür çözülmez şiir söyler. Şiir insanı saklı özünün izleriyle buluşturur. Çünkü sıla'dan getirdiği taptazedir. Asliyetimiz, kendilik'imiz insan oluşumuz içerisinde işlerlik halindedir. Varlığın şiddeti zuhuru insanın saklı özünü onun keşfine açık tutarak gizler. Her şey o denli ortadadır ki artık görül mezler, dikkat çekmezler. Bu gizleyiş, bu hayal iz ve işaretlerdir. Remiz ve sembollerle konuşur. Görünen görünmeyendir artık. Mutlak Hakikat'e göre hem görünen, hem görünmeyen hayaldir, ikisi de hakikati veremezler. Hayal alemi ya da berzah görünen ve görünmeyenin varlık kaynağıdır. Asliyete açılan, kendilik hakikatine varacak yol buradan geçer. Oluşa gelmek, varoluştalık Rahmani Nefes'in şefkatli nefesiyle mümkün olur. Hayal alemi, Rahmani Nefes'in iz ve işaretlerini taşır. Rahmani Nefes'in varlık veren Kelam'ı teneffüsü bu sebeple remiz ve semboller kuşağıdır. Hayal alemi her biri bir İlahi İsmin tecellisi olan bu teneffüslerle dolup taşan şiir madenidir. İşte şair bu nefesi içine çekebilen, yüksek seyir yerlerinde tenezzüh eden, tenefüsün remiz ve sembollerini aslına iade edip, döndürüp bize sunabilen kişidir. Şiir bir yetenek değildir, hayal içre düşte görüşteliktir. Rüyadayız. Yusuf'un şiir ülkesinedir şairin komşuluğu. Bundandır; şair rüya yorumcusudur, rüyayı hayra yorar. 'Van Den Berg insan hareketinin önemi üzerine şaşırtıcı denemesinde bu tür öneme sahip üç alandan bahseder : manzara, iç benlik bir başkasının bakışı. Şiirsel hareketin önemini aradığımızda, üç şeye ayrıştığını görürüz: yabancılaşma, tekbencilik ve selefin hayali bakışı' Şairin iç duvarlar adını verdiğimiz o gizli alanı ' şiir evini' keşfetmemiz için üsluba dikkat ederiz. İç benin korunması, hayallerin saklanmasına şairin sesi ne kadar izin verebilir ki... Her şair, ' şiir evini' koruma altına almak ister. O doğumun mahremiyetini gizliliğe gömdükten sonra gür bir sesle akışın içinde olur. Bir yandan ilk hislerin kesip biçildiği gizli 'şiir evi 'diğer yandan sesin yankısı... Bloom'un üzerinde durduğu etkilenme endişesine yoğunlaştığımızda - şair bu süreçte iç serüvenini tamamlarken 'etkilenme endişesi ' ile nasıl bir paylaşım içine girer? 'Endişeyi' uzağına sürüklemeyi isterken hangi gerçeklerle karşılaşır? Şair ve etkilenme endişesi dediğimizde neler söylemek isterseniz. Şiir bir yanından tutulabilecek, bir yönden dahil olabilecek bir süreç değil varlıkta sürekli bir oluş halidir. Her dem yenilenir ve her dem biriciktir. Bu her dem yenilenen akışın görüşe değen bir anından devşirilenler şiirin şefkatiyle mahrum bırakmadığı şiir sezişler, şiirzenişlerdir ancak. Şiir varoluşta her dem biricik ve yeni olanın hakiki tecrübesine ait hayali oluş ve tecellilere sadakatle onları yorumlayıp aslına iade ederek şiir evinde halisane ikamettir. Kendini açıklıkta olagelen varlıksal salınıma niçin'siz teslim eden özgür göçebelerdir yakınlar. Her gelişlerinde onu şen bulsunlar diye arayan yakınlar, gümüşsü tepelerde sarp açıklıkları beklerler. Her şey için, herkesçe hemen anlaşılır açıklamaları ellerinin altında bulundurup piyasaya süren hesaplayan düşünceden de korurlar özgüleyen şen açıklığı. Anayurda dönen şair, geçilip giden, göze çarpmayan bu şen açıklığın türküsünü söyler. Şen açıklıkta yakın el sallayıp gülümseyerek karşılar onu. Şair, bize evimizi açan yeryüzü meleğine ve evimizde kendiliğinde olabileceğimiz barınma süresini bağışlayan yıl meleğine seslenir ve ilk yer açan, saf ışıldayan açık şen'e... Onun türküsü açıklığıyla gizleyenin gizemini korur. Aşikar yakınlık sırrının bekçisidir. Şen türkü en açık olanın bağışını süreklileyerek ve yeryüzüne serperek neşeyle korur. Onu yitirmekten sakınarak, açıklığın karşılayan selamını alamamak endişesiyle titreyerek, özenen özenli bir tasayla söylenir türkü. İnsanın özgürlüğünü, varlık ve dünyayla bağlantısını açık eden tasanın aydınlık gecesinnde yankılanır ezgi. Bundandır sözü eksiktir ezginin. Adlandırılmamıştır daha. En saf, en açık haliyle kutsal olanın yaklaşması bulunmayan Tanrı selamını taşır içinde. Yokluk yokuyla bulunur yakınlık. Yokluğun bulunuşu elden kaçırılmamalı, Tanrı adlandırılmamalıdır. Şair kendinden geçercesine bu yokluğun yakınlığında barınmalı ki yücelikleri dileveren başlangıçtaki söz bağışlansın."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/edebistan-com-tescilli-bir-markadir", "text": "Edebistan. com, 1998 yılının Ağustos ayında yayına başladığında internet dergiciliğinin sıcak ilgi ve yoğun izlenme oranlarıyla bugünkü boyutlarına ulaşacağını henüz kimse tahmin etmiyordu. Biz edebistan. com ekibi olarak ta o zamanlar İnternet dergiciliği basılı dergilerin önüne mi geçiyor? ya da İnternet derciliği basılı dergiciliğin sonunu mu getiriyor? şeklindeki soruların gün gelip sorulacağını sezerek yola çıkmış ve bu soruları öne alma telaşına düşmeksizin, basılı dergilerle bir rekabeti değil, nitelikli ve doygun içerikli bir siteyi gerçekleştirmeyi sessizce hedeflemiştik. Teknik ekibimizin reisi ve en çalışkanı Selçuk Engin'in sabrıyla 15. yayın yılını idrak eden bir e-dergi olarak, bugün basılı dergilerinkiyle mukayese kabul etmez bir okur ilgisine, beğenisine mazhar olan Edebistan. com'un taklitçilerinin de türeyeceği öngörülerimiz arasındaydı. Edebistan. com'a 21.03.2013 tarihi itibariyle Marka Tecsil Belgesi'ni de kazandırarak taklitçilerimizle aramızda güvenli bir set oluşturduk. İyi olan herşeyin taklit edilmesi doğaldır ancak biz daima kendi adımızla ve farkımızla varlığımızı sürdürmek istiyor ve taklitçilerimizle uğraşarak zaman kaybetmek istemiyorduk. Artık tescilli bir marka olan Edebistan. comgerek içerik gerekse teknik yöneticileriyle, kıymetli yazarlarıyla, sayıları yüzbinlere ulaşan değerli okurlarıyla nitelikli ve şovdan uzak yürüyüşünü sürdürmeye devam edecektir inşallah."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/edebistan-dan-haber", "text": "Yazarların çalışmalarını türlerine göre ilgili editörlerimize göndermeleri gerekir. Editörlerimiz gönderilen ürünleri yayınlayıp yayınlamama kararında tek başlarına yetkilidirler. Editörlerimiz ürün gönderenlere kendi takdirleri doğrultusunda, şahsi yoğunluklarına göre cevap verebilirler. Ürünlerin yayınlanması halinde her türlü sorumluluk yazarına aittir."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/edebistan-yirmi-bir-yilin-hikayesi", "text": "Zaman su gibi akıp gidiyor deriz, bu sözün de o su gibi akıp gittiğini fark etmeksizin. Oysa ki, zamanla ve sözle birlikte akan, aynı zamanda kendi hayatımızdır. Kendi hayatımız, yani umutlarımız, umutsuzluklarımız, projelerimiz, emeklerimiz, başarılarımız, başarısızlıklarımız...'dır aslında akıp giden. Akıp giden ama aynı zamanda kişisel, kurumsal tarihlerimizi yapan / kuran şeydir bu aynı zamanda. Tıpkı, Hacı Bayram Veli'nin Nagehan ol şara vardım/ Ol şarı yapılır gördüm / Ben dahi bile yapıldım / Taş u toprak arasında deyişindeki gibi, yaptığımızla yapılır, kurduğumuzla kuruluruz o tarihin içinde. Bugün itibariyle yirmi birinci yılına erişen Edebistan'nın hikayesi de bu minvalde bir hikayedir, doğal olarak. İstanbul'da bir dostlar iftarında tanıştığım Selçuk Engin, yaz tatilinde dönüş güzergahını değiştirip Mersin'e uğruyor... İki günlük misafirliğinde sürekli internet ve edebiyat ilişkisi üzerine konuşuyoruz Selçuk Engin'le... O, Yıldız Mühendislikte makina okuyor ama aklı internetin yeni kuşaklara sunduğu iş imkanlarında... Benim aklımsa, gençliğin giderek daha çok teveccüh göstereceği internet ordamında edebi planda neler yapılabileceğinde... Edebiyattaki usta-çırak ilişkisi yok olmaya yüz tutmuş; yeni yazarlar çok zor yetişiyor; basılı edebiyat dergileri bu yüzden belli isimlerle sınırlı olarak çıkıyor; mevcut dergiler zorunlu olarak kaliteden taviz veremedikleri için yazıya gönül veren gençlerin kendilerini sınayacakları yeni bir alan bulunmuyor... Bunları da konuşuyoruz Selçuk Engin'le... İnternetin, edebiyat için aranan yeni alanı mümkün kılıp kılamayacağını sorguluyoruz birlikte. Tüm sorularımız ve cevaplarımız bize bunun denemeye değer bir şey olduğunu söylüyor. ... Ve böylece başlıyoruz edebistan. com'u inşa etmeye... Benim elimde ünlü yazarlardan 500'e yakın öykünün metni bulunuyor... 1999 Temmuz'unda önce bunlarla deneme yayınına başlıyoruz... Ardından, çabamızı yakından izleyen merhum Hasan Ali Kasır, Aşk Şiirleri Antolojisinin edebistan'da yayınlanmasına imkan sağlıyor... Edebiyatı ilgi alanı olarak seçen gençlere, öykü ve şiir türünün en yetkin örneklerini sunarak, kendi edebi çalışmalarında doğru örneklerden beslenmelerini ve iyi metinler üretmelerini sağlamak... O günkü şartlarda internet ortamındaki edebiyat sitelerinin, daha çok basılı dergilerde yayımlanamayan şiirlerden ve yazılardan oluşması ve bunların da çoğunlukla ortalama bir edebi kaliteden yoksun bulunması, bizi yeni çalışmaların yayınlanmasına karşı ürkek bir tutuma itiyor. Bu yüzden metin alıntılarını, aylık edebiyat dergilerinden önemli gördüğümüz yazıları ve edebiyatla ilgili basında yer alan makaleleri yayımlamayı önceleyen bir faaliyeti tercih ediyoruz. Bugünden bakıldığında, pek de önemli görülmeyen bu yönelişimiz, internet edebiyat ilişkisinin kurulması bakımından değerli olduğu için, kısa bir süre içinde edebiyat çevrelerinin yoğun ilgisine mazhar oluyor ve Edebistan, 2002 yılında Türkiye Yazarlar Birliği'nin Elektronik Yayıncılık Ödülü'nü kazanıyor... Selçuk Engin, hemen her yıl, internet sitesi programlarındaki gelişmeler paralelinde Edebistan'ın data altyapısını ve yüzünü yeniliyor... Bu yenilemeler esnasında, okurun dikkatini çekmeyen dosyaları ve dolayısıyla metinleri temizleyerek, yepyeni dosyalarla yürüyüşümüzü sürdürüyoruz... Benim 2003'te İstanbul'da ikamet etmeye başlamamla birlikte, yukarıda belirttiğim nedenlerle tipik bir edebiyat arşivi olmayı gerçekleştiren Edebistan da artık doğrudan telif eserlerin yayınlandığı ve medyadaki edebiyat çalışmalarının günü-birlik izlendiği bir edebiyat seçkisine dönüşüyor... 2006 yılından itibarense Edebistan edebiyat seçkisi niteliğini korumakla birlikte, tıpkı basılı edebiyat dergilerindeki gibi editör denetimli bir site haline geliyor; öykü editörlüğünü öykücü Cemal Şakar, şiir editörlüğünü şair Mehmet Solak, nesir editörlüğünü ise Mustafa Balcı'nın üstlendiği Edebistan, bu safhadan itibaren yoğun olarak telif eserlerinin, az sayıda alıntı yazıların yayınlandığı müstakil bir edebiyat dergisi olarak kendisini yeniden konumlandırıyor. Atıf Bedir, Ayşe Kara, Cemal Şakar, Ceyhun Emre Teoman, Duran Çetin, Fatma Pekşen, Hayriye Ünal, Hüseyin Avni Cinozoğlu, Hüzeyme Yeşim Koçak, İffet Oral, İsmail Bingöl, Kadir Canatan, Mehmet Solak, Mete Çamdereli, Mihriban İnan Karatepe, Mustafa Aydoğan, Mustafa Balcı, Nalan Barbarosoğlu, Necip Tosun, Nurettin Durman, Osman Alagöz, Ömer Lekesiz, Recep Şükrü Güngör, Reyhan Yıldırım, Sevda Dıraga Canbaz, Sibel Eraslan, Vehbi Başer ve Yılmaz Yılmaz gibi profesyonel yazarlarla, Abdurrahman Çiçek, Akif Hasan Kaya, Asude Zeynep Toprak, Bedran Yoldaş, Betül Solak, Bilal Can, Bilal Yavuz, Bilgehan Taha, Biricik E. Doğan, Bülent Gündoğan, Canan Özkılıç, Cihat Albayrak, Davut Karagöl, Deniz Yaşar, Esra Özdemir Demirci, Fadime Kaya, Fuat Türker, Gönül Yonar, Güçer Kafa, Gül Saba Taka, Gürsel Çopur, Handan Güler, İlker Gören, İsmail Isparta, İsmail Okutan, Kübra Demiray, Leyla Karaca, Leyla Marankoz, Meral Afacan Bayrak, Merve Koçak Kurt, Muhammet Enes Topgül, Muharrem Sönmez, Mustafa Burak Sezer, Mustafa Celep, Necla Orhan, Nur Siçimoğlu, Semiha Kavak, Sibel Giray Özşirin, Turan Yıldırım, Uğur Aksoy, Ümmügülsüm Tat, Vedat Aydın, Yunus Emre Tozal, Yusuf Kenan Çağlar, Zehra Betül Bulut, Zeynep Arıkan, Zeynep Gül, Zeynep Hicret, Zeynep Kuriş, Zülküf Bayındır ve Zülküf Koç gibi büyük çoğunluğu bilahare basılı edebiyat dergilerinde de yazan yeni isimlerle varlığını pekiştiriyor. Şimdi 21. yaşını idrak eden edebistan, yerli internet ortamının en istikrarlı, bu zamana ve geleceğe yönelik en fazla projesi olan bir e-edebiyat dergisi olarak varolma kararlılığını yazarları, okurları, teknik yönetmenleri ve sponsoruyla birlikte sürdürüyor... Edebistan'ın doğumundan iki yıl sonra, Selçuk Engin üniversite öğrenimini tamamlayarak, eşi İclal Engin''le birlikte, bir ticari site tasarım ve yayım şirketi de olan Engintasarımı kurarak, Edebistan'ı ilk bina eden olmanın ötesinde, sponsorluğunu da üstleniyor. Zamanla, internet ortamı için yapılan yeni yasal düzenlemeler gereğince, sahiplik, isim tescili ve markanın korunması vb. gibi zorunlulukların ortaya çıkması üzerine, Edebistan, doğrudan Engintasarım'ın bünyesine alınarak, yasal ve kurumsal yönden onun bir kültür hizmetine dönüşüyor. Bugün itibariyle de Edebistan, tescilli bir isimle bu bağını, yasal ve kurumsal bir zeminde sürdürüyor. Uzun bir süre öykü editörlüğünü yürüten Cemal Şakar, Balıkesir'den İstanbul'a taşındıktan sonra Edebistan'ın Genel yayın Yönetmenliği'ni üstleniyor ve adları belli aralıklarla değişen editörlerin katkılarıyla, bugün de Edebistan'ı yönetmeye devam ediyor. Güray Süngü, Aykut Ertuğrul, Ali Emre, Dilek Kartal, Hasibe Çerko ve Selvigül Kandoğmuş Şahin geçmişteki editörler olarak kayda geçerlerken, bugün itibariyle bu görevi Dilek Kartal, Mahmut Coşkun, Hatice Ebrar Akbulut, Enes Şakar ve Ömer Lekesiz üstlenmiş bulunuyor. 24 Mayıs 2020 tarihi itibariyle yüzü ve data sitemi değiştirilen Edebistan'da, kimi teknik nedenlerle, kimi de ilgili yazar talebiyle gerçekleşen eksiltmeler dışında yirmi yıllık arşivinin yüzde yetmişi, sadeleştirilmiş kategoriler altında muhafaza edilmiş bulunuyor. Edebistan'ın yeni dönemindeki en önemli kategorilerden biri kuşkusuz Öykücüler Sözlüğü'dür. Bilindiği gibi, ekonomik, sosyal, kültürel, tarihsel ve edebi her konuda olduğu gibi yerli öykü konusunda da ciddi bir zihin aşınmasıyla, belge ve bilgi kaybıyla yüz yüzdeyiz. Latin alfabesinin kabulüyle başlayan bilinçli yoksama/unutturma çabasına bağlı kayıplarımız bir yana, Cumhuriyet dönemi için bile sağlam ve sabit kayıtlar bulunmamaktadır. Hüseyin Su ile birlikte hazırladığımız, Hece Öykü'nün Şubat 2004- Nisan 2008 tarihleri arasındaki ilk 26 sayısında yayınlanan Öykücüler ve Öykü Kitapları Sözlüğü söz konusu ihtiyaçtan doğmuştu. Kitaplaşması umulan, ancak Hüseyin Su'nun Hece dergisinden ayrılmasıyla gerçekleşmeyen bu sözlüğü, şimdi yine ondan izin alarak Edebistan'a taşıdık. Öykücüler ve Öykü Kitapları Sözlüğü'nde ikibine yakın öykücü ve beş bine yakın öykü kitabı yer almıştır. Öykücülerin özgeçmişleriyle, öykü kitaplarının içerik bilgilerine ulaşabilmek için yoğun bir çaba gösterilmiştir. Aynı dizinin yeni eklemelerle Adam Öykü dergisinde (sayı: 3; Mart/Nisan 1996) yayınlanan \"Başlangıcından Bugüne Türk Öykü Kitapları Zaman Dizini \", İbrahim Çelik'in Hece dergisi Türk Öykücülüğü Özel Sayısı'nda (sayı: 46/47; Ekim/Kasım 2000) yayınlanan \"Türk Öykü Yazarları ve Öykü Kitapları Dizini \", Behçet Necatigil'in Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü (Varlık, İstanbul 1978) ile Edebiyatımızda Eserler Sözlüğü (Varlık, İstanbul 1979), Türk Dili ve Edebiyatı Ansiklopedisi (Dergah Yayınları, İstanbul, 1977-1998), Ramazan Dikmen'in özel kitaplığından, Milli Kütüphaneden, Bayezıd Kütüphanesinden, Zaman Kitap Zamanı, Yeni Şafak Kitap, Radikal Kitap, Kitap-lık, Dünya Kitap, Cumhuriyet Kitap eklerinden, Kitap Haber, Hece, Hece Öykü, Adam Öykü, Üçüncü Öyküler, Düşler Öyküler, Dergah, Virgül, Varlık, Kitap Rehberi, İmge Öykü, Kül Öykü, Kum Öykü, Eşik Cini, Notos Öykü dergileriyle, edebistan. com, simurg. com. tr, yenisayfa. com, pandora. com, kirkindi. com, kitapyurdu. com, imgekitabevi. com. tr, adanasanat. com internet sitelerinden yararlanılmıştır. 1) Yazarların kullandıkları son isimler esas alınmış, öykü kitaplarında kullandıkları farklı isimler ilgili kitap isimlerinin yanına işlenmiştir. Örnek: Hakan, Fikret, Tellak Ali 1953. 2) Sürekli müstear isim kullanan öykücülerle, soyadlarını hiç kullanmayan öykücüler ön adlarıyla alınmıştır. 3) Kadın öykücüler, maruf ad ve soyadlarıyla, kızlık soyadlarını evlilik soyadlarıyla birlikte kullananlar kızlık soyadı önde olmak üzere iki soyadıyla, ilk adlarıyla maruf kadın öykücülerin bilinen kızlık ya da evlilik soyadları ise özgeçmişlerinde belirtilerek alınmıştır. 4) Birleştirilerek yayınlanan öykü kitaplarının öncelikle ilk müstakil basımları esas alınmış, yeni basımlar, yeni bir ad da taşımıyor ve yeni öykü de içermiyorsa tekrar zikredilmemiştir. Örneğin. Hulki Aktunç, Ten ve Gölge - Bir Yer Göstericinin Hayatı (1996) zikredilmezken, Haldun Taner, Konçinalar (Şişhaneye Yağmur Yağıyordu ve Onikiye Bir Var'dan seçmeler, 1967) zikredilmiştir. 5) Önceki öykü kitaplarıyla birleştirilerek farklı bir adla yayınlanan yeni öykü kitaplarına yer verilmiş; birleştirilen öykü kitaplarının isimleri içerik bilgilerinde aynen korunmuştur. 6) Öykü ödüllerinden Sait Faik, Haldun Taner, Türkiye Yazarlar Birligi... gibi herkesçe bilinen ödüllere yer verilmiş, Halkevleri vb. siyasi amaçlı öykü ödülleriyle, belediye, dernek, vakıf, dergi ve şirket ödüllerine yer verilmediği gibi öykücülerin öykü dışındaki edebi ve sanatsal ödüllerine de yer verilmemiştir. 7) Yayınevi kayıtlarında, yayınevlerinin sadece adlarına yer verilmiş olup, kitabevi, kitap gibi ekler taşıyan yayınevleri de bu şekilde belirtilmiştir. Ancak takdir edileceği üzere hangi tematik çerçeve ya da maksatla hazırlanmış olursa olsun sözlükler sürekli olarak değişmeye ve yenilenmeye açıktır. Nitekim Öyküler ve Öykü Kitapları Sözlüğü de en son Nisan 2008 tarihine kadar olan kayıtları ihtiva etmekte olup, yeni öykücüleri ve yeni kitap bilgilerini içermemektedir. Bu manada halen çalışmamıza açık olan Öykücüler ve Öykü Kitapları Sözlüğü, aynı zamanda öykücülerin katkısına daima açık bulunmaktadır. Vefat bilgilerinin, yeni kitapların içerikleri öykülerin eklenmesi bakımından bize iletilecek olan her talep, aynı zamanda bir kültür hizmetine katkı olması bakımından teşekkürümüze neden olacaktır. Sağlık, sıhhat ve huzur içinde nice yeni yıllara erişmek dileğiyle.... Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/edebiyat-ne-soyler", "text": "Edebiyatın mahiyeti, ilgi alanları ve gündelik yaşamımızdaki yer tutuşuyla ilgili konular üzerinde düşünmek; onun düşünceyle, inançla, toplumsal değişmelerle bağlantıları hakkında yazmak, bu alanlardaki yansımaları, salınımlarıyla ilgili eleştiriler getirmek, yeni ve daha sahici bir perspektif önermek öteden beri epeyce netameli bir konudur. Tanımlanmaya çalışıldıkça, konuşulup tartışıldıkça hem kendine özgü evreni genişleyen hem de sıkıntıları, sorunları ve aynı zamanda etkinliği artıp çoğalan bir alandır söz konusu olan. Bu tartışmalarda; edebiyatı çok etkin ve alternatifi olmayan bir kurtarıcı katına çıkaranlar olduğu gibi, nitelikli ve erdemli insanları da kirlenme ve yozlaşma ekseninde dönüştürerek oldukça işlevsel ve tehlikeli bir araç konumuna indirgeyenler de bulunmaktadır. Kuşkusuz ister egemen söylemlerden etkilensin isterse muhalif yaklaşımlar eşliğinde biçimlensin, varlığı ve var oluşu açıklamaya, yorumlamaya, onun izdüşümlerini yansıtmaya çalışan bütün girişimler ya da onlara getirilen eleştiriler, öneriler; sonuçta bir dünya görüşünün uzantısı olarak görünürlük kazanmaktadır. Bu açıdan bakıldığında açıkça ifade edilsin ya da edilmesin, sanata ve onun mahiyetine ilişkin tartışmaların kendisi de başlangıçtan beri en az sanat kadar felsefi, ideolojik bir zeminde ortaya çıkmakta; temelde belli bir felsefenin ve dünya görüşünün ürünü olarak dolaşıma girmektedir. Sevindirici olan şudur ki bu konuda egemen söyleme teslim olmayan, zokayı yutmayan, komplekse kapılmadan bize hem edebi bir perspektif hem de düşünsel bir istikamet göstermeye çalışan yazarlar da çıkmaktadır. 1962 doğumlu Cemal Şakar, daha çok öykücülüğü ile tanınan bir yazar olmakla birlikte edebiyat, kültür, sanat, din, medeniyet, dil, modernizm-postmodernizm gibi çeşitli alanlarda da önemli yazılar kaleme alan, yoğun bir okuma ve düşünme ameliyesi eşliğinde çeşitli inceleme, eleştiri ve çözümlemeleriyle de karşımıza çıkan bir isim. Daha önce okuyucuyla buluşan Yazı Bilinci, Yazının Gizledikleri, Edebiyatın Sırça Kulesi, İmge, Gerçeklik ve Kültür adlı kitapları, onun söz konusu alanlardaki düşünsel çabalarının bir hasılası olarak görülebilir. Bu çabalar bütününe, bu halkaya eklenen son kitabı da Edebiyat Ne Söyler adını taşıyor. Geçtiğimiz ay, İz Yayınları'ndan çıkan kitap, 164 sayfa. 24 yazı içeriyor. Kısa tespit, değini ve düşünce sekmeleriyle çatılan yazıların yanı sıra; uzun sayılabilecek, oylumlu, derinlikli yazılar da var kitapta. Modern Zamanlarda İslam Sanatı ve Estetiği Ne Söyler? , kitaptaki ilk yazı. Başlığından da anlaşılacağı gibi, öncelikle bu alandaki yetersizlikten, kolektif ve aktüel düşünme eksikliğinden, mevcut çalışmaların daha çok retrospektif bir boyut taşımasından söz ederek başlıyor bu önemli konuda konuşmaya Cemal Şakar. Önceki çalışmaların genellikle İslam'ın siyasette ve sanatta belirleyici olduğu dönemlerden hareketle yapıldığını belirtiyor. Bu zemin üzerinde yükselen İslam sanatının temelde tevhid ilkesine dayandığını, Allah'ın yarattığı güzelliklere gözünü kapamadığını ve mimetik olmadığını dile getiriyor. Ardından özetle- şu önemli tespiti paylaşıyor okuyucuyla: İslam estetiğine dair genel kabuller, günümüz modern sanatıyla ve estetiğiyle herhangi bir şekilde bağdaşmamaktadır, bunlar, günümüz sanatını bütünüyle ve yeterince ifade etmekten uzaktır. Zira egemen paradigma değişmiştir. Son bir iki asırdır Müslümanlar kendilerini, hiç tanımadıkları, bilmedikleri bir dünyanın içinde bulmuşlardır. Tevhidi ilkenin belirlediği bütünsel tasavvur da aynı dönemde yıkılmış, her şey bölünüp parçalanmıştır. Belki insanlık tarihinde ilk kez karşı estetik başlığı altında kötünün, sahtenin ve çirkinin güzelliğinden / estetiğinden söz edilir olmuştur. Metropollerde neredeyse tabii olanla yüz yüze gelme imkanımızı bunca yitirmişken, atalarımız gibi bir sanat ve estetik ortaya koymamız da artık muhaldir. Öyleyse tamamen dışına çıkma imkanımızın olmadığı bu hayat içerisinde yeni bir ilmihal, yeni bir bakış ve kavrayış, yeni bir anlam dizgesi ortaya koymak gerekmektedir. Baudelaire ve Modern Kent: Çirkinin Güzelliği, Kötünün İyiliği, başlıklı yazı da ilk yazıyı anlamca bütünleyen, önemli bir metin. Edebiyat Ne Söyler; bireyselleşme, sanal medeniyet, görmek ve görsellik, edebiyat ortamındaki melezleşme, simgelerin sınırsız özgürlüğü gibi konulardan da söz ediyor. Siret ve Suret Arasında başlıklı yazı, bu bağlamda özellikle dikkat çekici. Konuyla ilgilenenlerin muhakkak okuması gereken bir yazı. Edebiyatın anlatım olanaklarını ve sınırlarını tartışan yazılar da var kitapta. Sanat ve edebiyatı, mesafeli ve soğuk bakışlarla izleyip küçümseyen içe kapanık cemaatlerin tutumunu da eleştiren Muhayyile Sınırı başlıklı yazı bu bağlamda zikredilebilir. Edebiyatın siyaset ve iktidarla ilişkileri konusunu tartışan Naif Edebiyat yazısı da önemli tespitler içermekte. Kitabın sonlarında yer alan altı yedi yazı ise daha çok yazarın bizzat kendisinin de içinde yer aldığı öykü-hikaye merkezli metinler. Kısa, rahat okunan ve fakat çok sağlam yorum ve öneriler içeren bu yazıları, bu türde yoğunlaşmak isteyen gençlerin de okumasında, özümsemesinde, öncelemesinde yarar var. Hele kitabın sonunda yer alan Hikaye Anlatırken başlıklı bir yazı var ki söz konusu türle ilgili bir kılavuz yahut mini bir ansiklopedi gibi okunabilir bu yazı. Bir edebiyatçı için yola çıkış bilgileri de içeren yazıda kısa, aforizma benzeri nefis cümle ve parçalar, dönüp dönüp okunabilecek ufuk açıcı belirleme ve çözümlemeler yer alıyor. Edebiyat Ne Söyler'de Cemal Şakar, hem kendi anlayışının, çizgisinin, çabalarının ipuçların veriyor hem de bütün o mağlup, yılışık, kirli ve bungun telakkilerin ötesine geçerek edebiyat için yeni bir omurga, yeni bir ev, yeni bir diskur kurmayı başarıyor. Modern dünyada bir edebiyat ilmihali olarak da okunabilecek bu kitabın, hem genel okuyucu hem de yazar-çizerler için bir bilinç aşısı etkisi yaratacağı, bir iklim değişikliğine yol açacağı, yeni bir kimlik ve kimya önerisiyle düşünmeye yönelteceği kesin. Yeter ki kitaba ad olarak da seçilen soruya ve cevaplar bütününe kulak verilsin."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/edebiyat-ve-fikir-dergisi-muhit-ahmet-kekec-dosyasiyla-raflardaki-yerini-aldi", "text": "Şair ve yazar İbrahim Tenekeci yönetiminde ilk yılını tamamlayan Muhit, her kuşaktan pek çok kıymetli ismin eserleriyle katkı sunduğu on üçüncü sayısıyla yürüyüşüne kaldığı yerden devam ediyor. Aralık sayısında Azerbaycan dosyasıyla dikkat çeken dergi, bu ay da yakın zamanda aramızdan ayrılan Ahmet Kekeç'i anıyor. Dergi, Selim Cerrah'ın İstikamet Üzere Yaşamak başlığını taşıyan yazısıyla selamlıyor okuyucuyu: Hazret-i İnsan olmak için gayret etmeliyiz. Cerrah'ı usta çizer Hasan Aycın'ın mana dolu çizgisi izliyor. Dosya, Necip Tosun'un Ahmet Kekeç'ten Dört Kitap başlıklı yazısıyla açılıyor. Tosun, Ahmet Kekeç'in yayımlanmış dört kitabı üzerinden edebiyatçı kimliğine ışık tutuyor: Öyküye, romana en üst basamaktan başlayan Ahmet Kekeç hep edebiyatın içinde kalmasına karşın kitap yayını konusunda ısrar etmeyen yazarlardandı. Hasan Aycın, Ahmet Kekeç ile geçen günlerini yazıyor. Hüseyin Atlansoy, Ahmet Kekeç kardeşim gibiydi. Dostumdu diyor yazısında. Sibel Eraslan, güzel şahitliğini dile getiriyor: Biz ne zaman onun yanına gitsek, onu her zaman kendimizden genç ve yeni bulduk. Ekrem Kızıltaş, Ahmet Kekeç'in gazeteciğini yazıyor: Edebiyatçı bakışını günlük olanla harmanladığı için hakikaten güzel yazılar yazıyordu Ahmet Kekeç. Hüseyin Akın, Ahmet Kekeç'in Kaleminden 'Kalanlar'ı anlatıyor. İbrahim Tenekeci, Bir Kitabın Hikayesini paylaşıyor. Yüksek zekasına rağmen kalbiyle yaşardı diyor Mustafa Şen Yağmur Yağarken başlığını taşıyan yazısında. Mehmet Şeker, Mustafa Akar ve Saadettin Acar, Ahmet Kekeç dosyasına katkı sunan diğer isimler. Mehmet Hakan Kekeç ise Gizlenecek bir dağım kalmadı diyor babası Ahmet Kekeç'in ardından. Ocak sayısının öykü sayfaları da oldukça zengin. Kararı Kim Verecek? isimli öyküsüyle Münire Daniş, Orada Kal öyküsüyle Betül Nurata, Dilrüba öyküsüyle Doğukan İşler ve Çiçekli Elbise öyküsüyle Özlem Göktaş bu sayının öykücüleri. Erol Göka, Can sıkıntısı, muhtemelen her devirde vardı ama modern zamanlarda çok arttı hatta günümüzün alametifarikası oldu diyor Ne İçindeyiz Zamanın... başlıklı yazısında. Celal Fedai, Küçük Şiirler Şiir Nasıl Okunmalı? üst başlığını taşıyan yazısında, Sezai Karakoç'un Pingpong Masası şiirinin okumasını yapıyor. Yardımın eli vardır, seyrin gözü. İyiye, güzele uzanır el; dokunmak ister diyor Zeynep Merdan Ruh Müzesi başlıklı yazısında. Haşim Şahin Ahlat'ı, Münire Rumeysa Çakan ise Bursa Ulu Camiyi yazıyor. Hüsrev Hatemi, Dursun Çiçek, Hatice Ebrar Akbulut, Ayşe Çelikkaya, Kamil Yeşil, Mustafa Muharrem, Ahmet Karacan ve Suavi Kemal Yazgıç Muhit'in Ocak sayısına yazılarıyla omuz veren diğer isimler."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/edebiyat-ve-fikir-dergisi-muhit-hz-muhammed-s-a-v-dosyasiyla-raflardaki-yerini-aldi", "text": "Şair ve yazar İbrahim Tenekeci yönetiminde, Ocak 2020'de yayın hayatına başlayan Muhit, her kuşaktan pek çok kıymetli ismin eserleriyle katkı sunduğu Şubat sayısıyla yürüyüşüne kaldığı yerden devam ediyor. İkinci yılının ilk sayısında Ahmet Kekeç dosyasıyla çıkan dergi, bu ay da Hz. Muhammed dosyasıyla okuyucuyla buluşuyor. Dergi, İbrahim Tenekeci'nin Seni Aramak isimli şiiriyle selamlıyor okuru: Göklerden geldim, hayretim sensin / Geceden gündüze devletim sensin / Kendinden saymıyor yaşamak beni / İbrahim olsam da milletim sensin. İbrahim Tenekeci'yi Kısa Metrajlı Şiiriyle Eren Safi, Sen Sadece Sen şiiriyle Melek Arslanbenzer, Yok-Orman isimli şiiriyle Hüseyin Atlansoy takip ediyor. Murat Güzel, Fatma Şengil Süzer, Seyyid Ensar, Mustafa Muharrem, Arif Ay, Mehmet Tepe, İbrahim Gökburun, Elyesa Koytak, Murat Küçükçifci, Mehmet Aycı, Süleyman Unutmaz, Mustafa Uçurum, Ayşe Çelikkaya, Mehmet Ali Yafez ve Mehmet Fatih Öz bu sayının diğer şairleri. Dosya, Saadettin Acar'ın Allah'ın Kulu ve Resulü başlıklı yazısıyla açılıyor: Batı'da İslamofobi dalgasıyla o mübarek şahsiyete yöneltilen nefret oklarına karşılık bize düşen hamasi nutuklar atmakla yetinmek olmamalıydı. Sibel Eraslan O'nun sevgisi, uzun ve nice çileli yollardan sonra eve dönmek gibiydi insanlar için. Yaraları sarar, çekilenleri avutur, hüzünleri teselli ederdi diyor Ey Hiç Görmeden Sevdiğimiz başlıklı yazısında. Mustafa Özel, Kur'an'ı Kerim Ayetleri Işığında Peygamber Efendimizi anlatıyor. Muhsin Macit, Baki'nin Mevahibü'l-ledünniye tercümesini Necip Fazıl'ın günümüz Türkçesine uyarlayışının izlerini sürüyor Baki'nin Tercümesi ve Necip Fazıl'ın Yorumuyla Bir Siret-i Nebi başlığını taşıyan yazısında. M. Fatih Andı, edebiyatımızdaki naat geleneğini işliyor ve günümüz Müslüman şairin Peygamber'i için yazdığı şiirlerin azlığına işaret ediyor. Haşim Şahin, Osmanlı Erken Döneminde Hz. Peygamber Algısını yazıyor. Alim Yıldız, Şair, Hz. Peygamber'le ilgili yazanlar arasında kendi isminin de olmasını ister. Bu onun için büyük bir şeref olacaktır diyor yazısında. Yunus Arifoğlu İslam Edebiyatında Şemailleri, Ömer Demirbağ Divan Şiirnde Hz. Perygamberi yazıyor. Mehmet Narlı, Ekrem Aytar, Hüsrev Hatemi, Selim Cerrah ve Senai Demirci Hz. Muhammed dosyasına yazılarıyla katkı sunan diğer isimler. Usta çizer Hasan Aycın çizgileriyle, Mustafa Cemil Efe hatlarıyla, Özlem Akgül ise fotoğraflarıyla dosyaya zenginlik katıyor. Necip Tosun Veda Şarkısı, Ayşegül Genç Müstesna ve Hüseyin Ahmet Çelik Şehre Ne Zaman Uzun Uzun Yağmur Yağsa isimli öyküsüyle bu sayıya katkı sunan isimler. Ömer Lekesiz, Ahlak halen bizden kendi hakkını talep etmektedir diyor Bizim Kelimelerimiz: Ahlak başlıklı yazısında. Hakan Arslanbenzer, Edebiyatın Kayıp Anakarasını yazıyor. Celal Fedai, Küçük Şiirler Nasıl Okunmalı? yazı dizisine devam ediyor. Geçen sayıda Hikmet Dağı: Rey ve Ru'yeti yazan Dursun Çiçek, bu ay Nazar ve Te'vili yazıyor. Erol Yılmaz, Leyla İpekçi, Ahmet Edip Başaran, Mustafa Köneçoğlu, Sercan Ceylan ve Soner Karakuş yazılarıyla Muhit'in Şubat sayısına omuz veren diğer isimler oluyor."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/ekim-2016-nin-itibar-i", "text": "İtibar, yeni yayın döneminin ilk sayısı olan Ekim sayısında ilk kitabı ile dikkatleri üzerine çeken Betül Nurata ile yapılmış bir söyleşiye yer veriyor. Türk Edebiyatının her kuşaktan önemli isimlerinin ürünleriyle katkıda bulundukları İtibar, kapak tasarımında da değişikliğe giderek 61. sayısıyla okuyucusunu selamlıyor. İbrahim Tenekeci'nin yönetiminde İtibar, usta çizer Hasan Aycın'ın çizgilerini yayınlamaya devam ediyor. Her zaman olduğu gibi şiirleriyle dikkat çeken dergi, İbrahim Tenekeci'nin Otoparkta Bir Sığla isimli eseriyle şiir sayfalarını açıyor. Mustafa Ruhi Şirin'in Anka Gibi, Emel Özkan'ın Nerdedir ve Erdal Çakır'ın Öyledir başlıklı şiirleriyle devam ediyor. Bu sayının diğer şairleri ise, Seyyid Ensar, Said Yavuz, Mehmet Narlı, Enes Kılıç, İbrahim Gökburun, Ünsal Ünlü, Eray Sarıçam, Ayşe Çelikkaya, Bilal Can ve Mehmet Aycı. İtibar, Ekim sayısının öykü sayfaları da son derece zengin. Akif Hasan Kaya'ın Kafes, Senem Gezeroğlu'un Yara Tık Deyip, Emine Batar'ın Kör Bakış, Selma Aksoy Türköz'ün İki Mevsim Arasında, Mustafa Özel'in Sırası mı Şimdi? ve Seydi Alkan'ın Tarla öyküleri bulunuyor. İtibar'ın Ekim sayısında Osman Toprak, ilk öykü kitabıyla dikkatleri üzerine çeken Betül Nurata'yla konuşmuş. Nurata, İnsanın insanla ve kendisiyle yani çevresiyle iletişimindeki sıkıntıları göstermek istiyorum diyor. Leyla İpekçi, İki ile Bir; Sohbetlere devam ediyor ekim sayısında. Mustafa Çiftci sevilen yazılarına bir yenisini daha eklemiş: Kuşçu. Bu ayın sürpriz metinlerinden birisi de Ali Emre'nin merakla beklenen Nurettin Zengi romanından bir parça: Halep'in Aslanı. Necip Tosun da genç öykücülerin dikkatle okuması gerek bir metinle dergide yer alıyor: Genç Öykücüye Yol Haritası. İstikrarlı yazılarıyla derginin fikriyat sayfalarını omuzlayan Ercan Yıldırım siyasi kültürümüzün temellerini sorguluyor. Cemal Şakar, öykücülüğümüzün önemli isimlerinden Bahaeddin Özkişi'yi incelemiş. Tarık Tufan da sevilen yazılarına devam ediyor: Gökyüzüne Bakmak. Cihan Aktaş, Yahya İncetahtacı, Muhammed Emin Albayrak, Hayrettin Orhanoğlu, Beyzanur Turcihan, Derya Kuru, Kazım Berkay Özkardaş ve Ayşegül Uyar yazılarıyla İtibar'ın Ekim sayısına katılan diğer isimler."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/eylul-un-itibar-i", "text": "İtibar, Eylül sayısında şair ve yazarlarıyla 15 Temmuz demeye devam ediyor. 15 Temmuz'a dair ürünlerin öne çıktığı dergide İbrahim Kalın'la yapılmış bir söyleşi de yer alıyor. Genel Yayın Yönetmenliğini İbrahim Tenekeci'nin yaptığı ve aylık olarak çıkan İtibar Eylül sayısını, usta çizer Hasan Aycın'ın bir çizgisi açıyor. Derginin şiir sayfaları ise Hüsrev Hatemi'nin Yetmiş Yıl Sonra, İbrahim Tenekeci'nin Ölmüşsün Ama Değilsin Üzgün, Nurettin Durman'ın Geceleyin Temmuzda ve Mehmet Aycı'nın Dolunayda Kurtlar isimli şiirleriyle devam ediyor. Bu sayının diğer şairleri ise, Berat Demirci, Murat Sözer, Ercan Yılmaz, Cengizhan Konuş, Gökhan Ergür, Ertuğrul Gazi Demir, Tuba Kaplan, Orhan Özekinci, Ünsal Ünlü, Rabia Gelincik, Mehmet Şamil, Nurcan Toprak, Zeynep Tuğçe Karadağ, Fatma Nur Yılmaz, Mustafa Uçurum, Raşit Ulaş, Mustafa Akar ve Ahmet Murat. Bu sayının arka kapağında ise Beyzanur Turcihan'ın Yeniden Gün Doğuyor Doğudan adlı şiiri yer alıyor. Derginin Eylül sayısının öykü sayfalarında Osman Cihangir'ın Koridor Ölümleri, Esra Erman'ın Diğerleri, Emre Ergin'in Ayaktakiler ve Aynur Dilber'in Beni Ayırın öyküleri bulunuyor. İtibar'ın Eylül sayısının söyleşisi İbrahim Kalın'la yapılmış. Yeni çıkan Ben, Öteki ve Ötesi kitabından hareketle, Harun Tan sordu, İbrahim Kalın cevapladı: Hikmete dönüşmüş bilgi ile sevgiye dönüşmüş bir hakikat arayışı, felsefenin temelidir. Bugünse hayatımızda hikmetten çok hüküm, sevgiden çok ihtiras ve arzu, hakikat arayışından ziyade kontrol etme ve tahakküm altına alma güdüsü var. Derginin fikriyat sayfaları son derece zengin. Özellikle de 15 Temmuz sonrasını irdeleyen yazılar dikkat çekiyor. Bu minvalde Ercan Yıldırım'ın Darbe Göstergeleri, Şehid Ömer Halisdemir'in kabrini ziyaret eden Yıldız Ramazanoğlu'nun Şehidin Taze Toprağına Doğru, yine Ömer Halisdemir ile tanışıklığına binaen Ömer olmanın ne olduğunu sorgulayan yazısı ile Aykut Ertuğrul okuyucuyla buluşuyor. Savaş Barkçin'in Meselesin Aslı, Ebubekir Kurban'ın Hu Hu Türkiye'm, Tarık Tufan'ın Gece Bitti, Sabah Oldu başlıklı yazıları da Eylül sayısının dikkat çeken diğer metinleri. Ekrem Aytar, Yahya İncetahtacı, Kemal Sayar, Mehmet Dinç, Berat Demirci, Ertuğrul Gazi Demir, Mustafa Çiftci, Necip Tosun, Mustafa Ruhi Şirin, Özkan Gözel, İsmail Özen ve Suavi Kemal Yazgıç yazılarıyla İtibar'ın Eylül sayısına katılan diğer isimler."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/eylul-un-temmuz-u", "text": "Temmuz, yeni sayısında kültür ve edebiyatla ilgili farklı metinlere yer vermenin yanında, 15 Temmuz direnişini işlemeye devam ediyor. Enkazdan çıkarılan Halepli Ümran'la ilgili bir çalışmanın kapağa çıkarıldığı dergide, Arif Ay ile yapılmış bir söyleşi yer alıyor. Bu sayıda, şiir ve öykü çevirileri de dikkat çekiyor. Genel Yayın Yönetmenliğini Ali Emre'nin yaptığı Temmuz'un Eylül sayısı, Hasan Aycın'ın bir çizgisiyle açılıyor. Genç şairlerin ağırlıklı bir yer tuttuğu bu sayıda; Dilek Kartal, Erdoğan Aydoğan, Suavi Kemal Yazgıç, Mustafa Halil, Sinan Ceran, İsmail Söylemez, Ahmet Laçin, Emre Söylemez, Mert Gökçe ve Mehmet Doruk Kandemir şiirleriyle öne çıkan isimler. Akif Hasan Kaya Devamı, Emine Batar Bir Gurup Vakti ve Abdullah Harmancı Pim adlı öyküleriyle yer alıyor Temmuz'da. Eylül sayısında her biri ayrı bir dosya konusu sayılabilecek önemli yazılar var: Cemal Şakar'ın Sanatın Değeri Üzerine, Murat Koç'un Erken Cumhuriyet Dönemi Romancılığında Ulus-Kimlik Sorunu, Serkan Akın'ın Bir Dorian Gray Portresi: Adonis, Ayşegül Genç'in Ötekinin Atı, Eyüp Sabri Togan'ın Dijital Dünyada Yeni Edebiyat başlıklı yazıları bunlardan bazıları. Temmuz, çevirilerle de dikkat çekiyor bu sayıda. Aydın Ünlü'nün Mahmut Derviş'ten çevirdiği Şamlı Güvercin Gerdanlığı ve İsmail Söylemez'in Sohrab-ı Sipihri'den aktardığı Efsane Kuşu bu çeviriler arasında. Ghassan Kanafani'nin Hüzünlü Portakallar Ülkesi adlı öyküsü ise Türkçeye Peren Birsaygılı tarafından aktarılmış. Çeviriden önceki Güneşin Altındaki Adam: Ghassan Kanafani yazısı da önemli. Birsaygılı, 1972'de 36 yaşındayken İsrail tarafından Beyrut'ta katledilen Kanafani'nin hayatına ışık tutuyor bu yazıda. Aynı zamanda Filistinli ünlü yazar adına Beyrut'ta kurulan vakfın etkinliklerine dair bilgi ve gözlemlerini paylaşıyor. Dergide, 15 Temmuz direnişini işleyen çeşitli yazılar da yer alıyor. Bahadır Kurbanoğlu'nun Ebabilleri Gökte Ararken Yerde Bulduk, Sinan Özyurt'un Yüzler, Adem Özköse'nin Kısıklı'da Kısılamayan Tekbirlerle Direnen Şehir, Hülya Şekerci'nin Seni Bekliyorduk Ey Halkım ve Mukadder Değirmenci'nin Temmuz Direnişinin Kadın Kahramanları başlıklı yazıları bu konuda yoğunlaşıyor. Sabri Soysal, Şehit Erkan Pala'yı anlatırken; Gökhan Ergöçün Halep'in Temmuzuna da değinen denemesinde Suriye direnişini ele alıyor. Süleyman Ceran'a ait Anadolu: Bir İnsan, Bir Destan başlıklı yazı da etkili bir insan ve ülke manzarası sunuyor okuyucuya. Murat Kurt imzalı Foto Kritik ile Resimli Edebiyat Tarihi ve Kitaplar Arasında bölümleri ilginç bilgiler ve kitap tanıtımları içeriyor. Son sayfada ise Necmettin Asma'nın bir çizgisi var. Derginin bu ayki söyleşi konuğu, Arif Ay. Kur'an'la Buluşmaya ve Köklü Bir Zihniyet Devrimine İhtiyacımız Var başlığıyla sunulan söyleşide Arif Ay; Temmuz direnişine, Ortadoğu'daki gelişmelere, mahalle bilincine, edebiyat algısına dair önemli tespitlerde bulunuyor. Ali Emre'nin Arif Ay Şiirinde Körfez Savaşı ve Bağdat Duyarlığı yazısı söyleşiyi zenginleştiriyor. Mustafa Uçurum imzalı Bağdat Ne Yana Düşer? başlıklı yazı da benzer kaygıları vurgulayan bir deneme."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/gecikmis-bir-abdulkerim-surus-yazisi", "text": "2006 yılının soguk bir Ocak sonu idi. Bonn'da ünlü oryantalist Anne Marie Schimmel anısına organize edilen bir sempozyumda, Avrupa ve İslam konusu ele alınıyordu. İslamın Avrupa'da ikinci aydınlanma dönemini başlatıp başlatılamayacağı ve Avrupa'da yaşayan müslümanların konumu tartışılıyordu. Toplantıya, Avrupa'dan ve Almanya'dan tanınan birçok gazeteci ve entellektüel kişilikler davet edilmişti. Bilhassa konuşmacılar arasında, gerek islam dünyasında gerekse de batı dünyasında çalışmaları ile tanınmış, Prof. Tarık Ramazan, Prof. Muhammed Arqun, Almanya'da yaşayan İranlı alim Dr. Abdulkerim Suruş, eski Almanya Fas büyükelçisi Dr. Murad Hofmann, Prof. Mona Sıddıqi gibi kişilerin yanısıra, alanlarında ihtisas sahibi olan Erfurt Üniversitesinden Prof. Kai Hafez, WDR televizyonundan Prof. Henke ve Almanyanın Sesi'nden Peter Philipp gibi kişilerde konuşmacılar arasında yer alıyordu. Toplantı İngilizce, Fransızca ve Almanca dillerine simultan olarak tercüme ediliyordu. Ama katılanların büyük bir çoğunluğu neredeyse bu üç dilden en az ikisini akıcı derecede konuşabiliyordu. Bunuda tartışma bölümlerde sorulan soruların muhataplarına, doğrudan ana dillerinde sorulmasından farketmiştim. Salonun çoğunluğu pırıl pırıl kadınından erkeğine genç müslümanlarla doluydu. Hepside, umut dolu, hepside heyecanlı hepside vazifelerinin ve taşıdıkları soumluluğun bilincinde, Avrupa'daki yeni bir neslin habercisi gibiydiler. Toplantıya verilen arada ikram edilen Nescafe lerden almak için sırada beklerken, arkamdan yaklaşan kişi, eliyle işaret ederek, Nescafe'nin haram olduğunu içilmemesi gerektiği belirtti. Dönüp baktığımda, bu kişinin az önce son oturumda söyledikleri ile, salondaki o genç müslümanların yerlerinde homurdanmasına sebep olan, Prof. Muhammed Arqun olduğunu farkettim.. Almanca yaptığı için uyarıyı, bende gayri ihtiyari Almanca, gerekçesini sordum! Öylece kaldı. Prof. Arqun'la olan bu diyaloğumuza şahit olan üçüncü bir kişi daha vardı. Sessizce arkamızda durup, gülümseyerek bizi izleyen Dr. Abdulkerim Suruş'tan başkası değildi. Hafifçe kafasını eğerek selam verdi ve bende aynı şekilde karşılık verince oracıkta samimi bir ortam oluşuverdi. Oturacak bir yer bulduk. Kendiside Nescafe almıştı. Ben de Nescafe içiyorum dedi. Ben konuyu fazla uzatmayarak, Dr. Suruş'u da bulmuşken hemen peş peşe İran ile ilgili sorularımı sıralayıvermiştim bile. Eliyle beni durdurarak, Almancasının yeterli, olmadığını eğer farsça veya ingilizce biliyorsam sorularıma kısa kısada olsa cevap vereceğini söylemişti. Ancak ne farsça biliyordum, ne de ingilizcem o anda felsefi-sosyal bir konuyu takip edecek düzeyde yeterli idi. Kısa bir karşılıklı tanışma ve hal hatırdan sonra, görüşmemiz sona erdi. O zaman 3 yıldan beri Almanya'da olduğunu, Berlin'de ikamet ettiğini ve bu dönemi araştırmalar için kullandığını ve fırsatı değerlendirmek istediğini söylemişti. Anne Marie Schimmel Forum'undaki konuşmasında, İslam ile Demokrasinin bağdaştığı yönündeki konuşması ilgi ile dinlenmiş, ancak kendisinden sonra konuşan ve birazda sloganik ifadelerle gençlerin gönlünü fethe çalışan Tarıq Ramazan'ın, Avrupa'nın ikinci Aydınlanmasının İslam ile gerçekleşeceği konulu konuşmasının gölgesinde kalmıştı. Epey bir müddet sesi soluğu çıkmayan Dr. Suruş, 2008 yılındaki açıklamalarıyla gündeme oturmuştu. Kur'an'ın Kelamullah değilde Kelam-ı Muhammed olduğu yönündeki sözleriyle islam dünyasında eleştiri oklarını üzerine çekivermişti. Suruş, Kur'an'ın Hz. Peygamber'in derununda doğan ve O'nun bilgisiyle sınırlı, yüksek seviyede bir ilham olduğu, vs.. gibi açıklamalarda bulunma gayretine girmiş, büyük bir tepki toplamıştı. Hatta Türkiye'den TV kuruluşları bunlarla ilgili programlar yapmışlar konuyu tartışmışlardı. Tabiki Suruş'un bu benzeri açıklamaları içinde bulunduğu toplum açısından islami referans olarak kullanılmakta, onu ve onun gibi düşünenler, batı toplumunda öne çıkarılmaktadır. Nitekim bu yönde bir haber Almanya'nın hükümet kaynaklarınca desteklenen www. qantara. de adlı internet sitesinde Kasım 2012 ortalarında yayınlandı. ( http://de. qantara. de/Freier-aber-weniger-gehoert/20152c21918i1p498/index. html ) Burada yayınlanan haberde, Suruş'un İslam dini açısından Reformist bir düşünceye sahip olduğu, sürgünde yaşadığı, ancak sözlerinin pek az kesim tarafından dikkate alınıp dinlendiği yönünde iddialar yer alıyordu. Aynı şekilde, haberde yukarıda belirttiğimiz Suruş'un 2008 deki Kur'an ile ilgili görüşlerinede yer verilmiştir. Suruş'un düşüncesine göre, Kur'an'ın vahiy olarak inmediğini, peygambere Allah tarafından verilen bir ilhamla yazıldığını, aynı İncil gibi, Kur'an'a da insan elinin değdiğini, aynı bütün insan eli değen eserler gibi, yanlışlar içerebileceğini belirtiliyor haber içeriğinde. Tabiki bu açıklamalar o zaman 2008 de geniş bir infial uyandırmış tepki toplamıştı. Zaten yukarıda linki verilen haber içeriğinde de, Suruş'un bu görüşlerinin, İslam aleminde geniş bir takipçi kitlesinin olmayacağı ve onun tezlerinin hakkında geri kalan müslümanların soru işaretleriyle mesleye yaklaştıklarını belirtilmektedir. Yukarıda sözü edilen haberde, sadece Suruş'dan değil, aynı şekilde Suruş gibi, yurt dışına iltica etmiş, Mohsen Kadivar, Zusuf Eshkavarı gibi, diğer İran'lı reformist düşüncede olanlardan ve onların düşüncesinden bahsetmektedir. Burada derin tartışmalara girmeyip sadece yukarıda linkini verdiğimiz habere atıf yapmakla yetinelim. Yukarıda verilen haberden ayrı olarak, yine 31. Ekim.2012 de FrankfurterRundschau gazetesinde Joachim Frank imzası ile bir röportaj yayınlandı.( http://www. fr-online. de/kultur/iran--die-zeit-der-propheten-ist-vorbei-,1472786,20753736. html ) Röportaj başlığı ilginçti: Peygamberlerin Devri Sona Erdi başlığını taşıyordu. Röportaj yapılan kişi ise, Dr. Abdulkerim Suruş'tan başkası değildi. Okuyucuların hemen aklına, neden bu röportajın konu edildiği sorusu gelebilir. Ancak, gerek Iran'da ki son dönemde yaşanan gelişmeler, gerekse Suruş gibi diğer Exil-Iran'lıların batıda gördüğü rağbet vede İslam Dünyası ile ilgili söylediklerinin ses getirmesi nedeniyle bu röportaj ele alınmaktadır. Röportaja esas metin Frankfurter Rundschau gazetesinin online sayfalarında yayınlanan ve yukarıda linki verilen metindir. Birbirinden ilginç sorulara, Suruş'un birbirinden ilginç verdiği cevaplar, biraz zihnimizi zorlayacak. Röportaj esas olarak İran devrimi ve İran'da yaşananlara ilişkin olsada, söylenen sözlerin günümüzede şamil olması açısından röportaj oldukça can alıcı noktalara değiniyor. Röportaj çevirisi tarafımdan yapılmış, mümkün mertebe manaya sadık kalınarak çevirilmeye çalışılmıştır. Bir çok iranlı entellektüel gibi, bende diktatör şah rejimi karşıtıydım. Umudumuz, bu rejimin bir gün, demokratik, özgür ve hukuk devleti ilkelerini esas alan bir düzenle değiştirilmesi idi. Ancak Şah rejiminin yıkılması ve Ayetullah Humeyni'nin iktidarı devralmasından sonra, bu umutların, sadece bir hayali istek olduğu kendini gösterdi. Sonrasında, bizim devrimimizde, Fransız devriminden, Rusya'daki Ekim devriminden farklı olarak, düşüncel bir temelin eksik olduğunu tespit etmek zorunda kalmıştım. Iran devrimi, teorisi olmayan bir devrim olarak ortaya çıkmıştı. İslam bir slogan, bir parola getiriyor. Ancak, kesin düzenleyici bir çerçeve değil. İslamın, iktisadi düzeni nedir, İslam siyaseti nedir? diye sorulunca, kimse cevap veremiyordu. Elde, tek pratik uygulanma imkanı olarak, şeriat hükümleri, islam fıkhı kalıyordu. İslam fıkhının uygulanması, esasen problemin bir parçası, çözümün bir parçası değil. Her devrim başlangıçta nefret ve hırsın hakim olduğu duygusallıkla, emosyonlarla ilerler. Ama, sadece duygusallıkla toplumların kuruluşunu sağlayamazsınız. Aklın kullanılmasınada ihtiyaç vardır. Bugüne kadar İran'da eksik olan budur. Şeriat hükümleri, tek taraflı olarak insanların sorumlulukları üzerine yoğunlaşmakta ve insanların bireysel haklarını ise, görmezden gelmektedir. Ancak, toplum içerisinde, insanların sorumlulukları ve hakları arasında bir denge oluşturulması gerekir. Kanaatimce, batı dünyasında bu sorumluluklar arka plana atılmaktadır. Diğer taraftan ise, İslam dünyasında, şu anda bireysel haklar için mücadele verilmektedir. Bundan dolayı, arap baharında, gençlerin vatandaşlık ve kişi hakları için çağrıda bulunmalarını sevinçle karşılıyorum. Bu haliyle haklı bir endişe. İşte bu sebeple tekrar vurgulamak istiyorum. Demokrasilerde önemli olan kurumlar, seçimler ve parlamento değil. Demokrasinin kalbi, aynı zamanda, kanun koyucuyu ve idareyide denetleyen, güçlü bir ADALET sistemidir. Soru:İslam Hukuku, şeriat aslında güçlü. Hatta caydırıcı derecede güçlü. Lakin, bağımsız değil. Eğer hukuk politikanın boyunduruğu altına alınırsa, bunun ucunun nerelere vardığı, İran örneğinde görülüyor. Adalet sisteminin dişi çekilmiş, adaletin keskin kılıcı ise köreltilmiştir. Bu işte, İslamla olan problemdir: İslam esaslarını temel alarak, demokratik bir sistemde yerleştirebilirsiniz, despotik bir sistemde. Herşey, nasıl yorumladığınıza bağlı. Kesinlikle! Kuvvetler dağılımı ve güç sınırlaması, serbest seçimler, bütün bunların hepsi islam ile bağdaşmaktadır. Buna karşın, İran'daki rejimin ortaya koyduğu şeyin, bununla alakası yok. İslamın esaslarından, doğrudan doğruya bir demokrasi teorisi ortaya konabilir desem, çok ileri gitmiş olmam. Ancak, diyorum ki; Demokratik bir sistem İslam'a aykırılık teşkil etmez. Bir müslüman, tek bir dini kurala aykırı hareket etmeksizin, aynı şekilde iyi bir demokratta olabilir. Soru:Bu aktuell tartışmalar, bilhassa Kur'an'ın normları açısından ele alındığında, çok daha farklı görünmektedir. Papa 16. Benedikt'in dahi, Regensburg konuşmasında içine düştüğü, Kur'an'ın değiştirilemezliği ile iligili yanlış anlaşılmalarda, bu açıdan değerlendirilebilir. Ekseriyetle, Kur'an Tanrının Sözü olarak kabul görür. Ancak, Tanrı, yazar değilki. Muhammed, tanrının sözü olarak kendisine ulaştırılanları, kendi dilinde yazdı ve bizlere aktardı. Peygamber bu açıdan bakılırsa, Papağan değil, aksine bir arı: Arı balı kendisi üretir, ancak bunun yapabilmek için yeteneği, onu yaratan tarafından, ona verilmiştir. İlave olarak: Kur'an biz insanlar içinde tanrının sözüdür. Öyleyse hepimizin, bu sözleri yorumlamaya ve sözleri manalandırmaya hakkımız vardır. Bu tarih boyuncada böyle olagelmiştir. Hatta, içinde sorumluluk tan bahsedilen konularda Tanrı, vahyi ile söz vermişse veya insanların Tanrı ile tartışmasından bahsediliyorsa, bu hususlarda Kur'an bizi yorum için teşvik ediyor. Eğer insan Tanrı ile tartışabiliyorsa, neden dini ve politikotoritelerle tartışamasın. Tabiki otoriteler, bunları pek duymak istemiyorlar. Ve bu sebeplede, ilgili hususların yer aldığı bölümlerdeki metinleri görmezden gelmektedirler. Bu hususta temel ifadelerle, sınırlı şekildeki tarihi ve değişken ifadeler arasında farkı gözetmek zorundayız. Kimse tekbaşına karar veremeyecek. İslamda hicbir şekilde üstün bir dini otorite yoktur, buda zaten islama has özelliktir, İmamlar bunun üzerinde tartışabilirler, hatta tartışmak zorundadırlar. Bunun neticesinde, alimler, Kur'an'ın büyük kısmı hakkında, zamanın değişimine, içinde yaşanan çağa bağlı olarak, farklı sonuçlara ulaşabilirler. Bu demektir ki bu çok önemli- Kur'an daki A, B, C, D gibi ifadelerin, her hal ve şartta esas alınacağı, önem arzedeceği, sonsuza kadar geçerli olduğu yönündeki kesin tespitler yoktur. İnsanın tanrı olmadığıdır; insanın bu kendini ve gücünü sınırlandırması her dinin, aynı şekilde İslam'ında çekirdeğidir, Öyleki, ölümden sonra bir hayatın olduğu inancıda. Aynı şekilde, dini tecrübeler ve ahlakda temel esaslara dahildir. Bunların haricindeki şeylerin çoğu değişkendir ve İslam'ın esasına ait değildir. Bütün şeriat, ceza hukuku, kadının rolü, mülkiyet ve miras hukuku meseleleri, Siyaset Zamanın şartlarına göre değişken olan, sosyal durumlar, sosyal çevre. Gerçi fundamentalistler, Kur'an'ı kelimesi kelimesine alabileceklerini iddia ediyorlar. Ancak bu doğru değil. Kelimesi kelimesine tefsir/anlamlandırma mevcut değil. Bu sadece sabit bir fikir. Fundemantelistler, kendi fikirlerini öne sürüyorlar ve bunu, kendi düşüncelerine uygun olabilmesi için, Kur'an metni ile harmanlıyorlar. Asıl kaynağa, başlangıç noktasına geri dönüş fikri, tarihte olduğu gibi, din açısındanda çok kötü bir fikirdir. Peygamberler ve din/mezhep kurucuları pluralist değildirler. Onlar dinlerini, sadece kendi dinlerini ilan ederler. Bu böyledir. Ancak, peygamberler devri geçti artık. Ve elimizdeki peygamberlerden kalma çok çeşitli zengin bir miras var. İnanıyorum ki; eğer, yanyana varlığımızı koruduğumuzda, birbirimizden birşeyler öğrendiğimizde, ve hatta, farklı dinlerin unsurlarından, kendimiz birşeyler bir araya getirdiğimizde, dinler/inançlar açısından iyi bir şey yapmış oluruz. Bütünüyle! Ancak bu dermecilik/eklektizizm daha ziyade din eğitimi almış olanlar içingeçerli. Sıradan inananlar için din, birazd, özdeşlikle/kimlikle ilgili. Bizlerden pek azımız, çift yada bir çok kimlikle yaşamayı isteriz yada yaşayabiliriz. İşte bunun için, müslüman severek müslüman kalıyor, Yahudi bir yahudi, hristiyanda bir hristiyan olarak."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/geleneksel-sanatlarda-usta-cirak-iliskisi", "text": "Dunyabizim. com kültür portalı tarafından Bahçelievler Belediyesi'nin katkılarıyla Bahçelievler Necip Fazıl Kısakürek Kültür Merkezi'nde düzenlenen Dünyabizim Buluşmaları'nda her ay kültürümüzün farklı alanlarında söz sahibi insanlar konuk ediliyor. Kültür hayatımızın dünü ve bugününün masaya yatırıldığı Dünyabizim Buluşmaları'nda konuk konuşmacılar bir gelecek projeksiyonu da çiziyorlar. Ayrıca her programda belirlenen konu başlığıyla ilgili çekilecek olan 3-5 dakikalık sokak röportajları da gösteriliyor. Aralık ayı Dünyabizim Buluşmaları etkinliğinin konusu ise Geleneksel Sanatlarda Usta-Çırak İlişkisi ve İcazet Müessesesi\". Yazar Ömer Lekesiz'in yöneteceği söyleşide ebrucu Alparslan Babaoğlu, nakkaş ve müzehhib Semih İrteş ve hattat Mahmut Şahin konuşmacı olarak yer alacaklar. 23 Aralık Salı günü saat 19.30'da Bahçelievler Necip Fazıl Kısakürek Kültür Merkezi'nde başlayacak etkinliğe katılım serbesttir. Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/gulendamin-renkleri-ile-hayirli-haber-in-yeni-baskilari-yapildi", "text": "Sitemiz editörlerinden öykücü Selvigül Kandoğmuş Şahin'in GÜLENDAMIN RENKLERİ ile HAYIRLI HABERadlı öykü kitapları on beş yıllık bir aradan sonra, Okur Kitaplığı tarafından okurlara yeniden sunuldu. Gözleri bu dünyaya kapalı ama ruhu güzelliklere, rengarenk bir şiirli evrene kapı aralayan Gülendamın hikayesini okuyacaksınız bu kitapta. Duyguların şiirden el alarak betimlendiği içtenlikli bir hikaye atmosferinde genç kızların kaderinden, yaşlılığın deneyimle yıllanmış ağır hüznünden, metinleri bir kartpostal griliğinde kaplayan İstanbul manzaraları eşliğinde yaşanan aşklardan, Selvigül Kandoğmuş Şahin, Hayırlı Haber kitabıyla insanoğlunun alınyazısından devşirdiği hikayeler demetine yeni izlekler ekliyor, hikayeciliğine yeni bir damar açıyor. Bu kitapla Şahin'in konuları çeşitlenip renkleniyor, derinleşiyor, farklılaşıyor. Artık bir deprem uğultusunu derinden duyduğumuz gibi dışımızdaki dünyaya da daha duyarlı hale geliyoruz. Savaşların, yoksullukların, kıyımların, zulümlerin olduğu bir dünya bu. Bu dünyanın yanında bireysel konulara da eğiliyor Şahin, genç kızların hayat kadar ağır dramlarından haberdar olduğumuz üzere, kısmetini bekleyen, kıskanan, ama aynı zamanda mücadeleyle, özveriyle, sabırla hayatını şekillendiren gençkızların da yaşadığı yoğun acılara tanıklık ediyoruz. Bu arada, yaşlıların yaşanmışlık içeren derin iç duygu durumlarından da haberimiz oluyor, etkileyici bir hüzün eşliğinde. Özcümle Hayırlı Haber, Şahin'in hikayeciliğine yeni konular, izler, izlekler taşıyan bir toplamı içeriyor. Bugünün Türk Hikayeciliğinde Selvigül Kandoğmuş Şahin'in geldiği ve ulaştığı aşamayı görmek için Hayırlı Haber'i okumak elzem olduğu gibi, dışımızdaki cerayan eden olaylara dair kavi bir bilinç yüklenmek için de bir farkındalık oluşturacaktır."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/guller-seren-gulseren-icin", "text": "Bahar geldi, diriliş ve esenlik sağan bahar... Rengarenk çiçeklerle bir başka karşılıyor baharı İstanbul. Nisan bizleri sağanak sağanak sonbahar yağmurlarından, ikindi serinliklerinden, güneşe, yıldızlara, keşif bekleyen yaz gecelerine taşımak için geliyor. Hayata daha bir tutunma duraklarındayız. Hayatı doyasıya yaşama, haz iklimlerini an an solurken daha bir bağlanıyor, kök salıyor ve arzularla ve ihtirasla palazlanmış günlere açıyoruz gözlerimizi... Tam da hayata tutunma duraklarının en dayanılmaz anlarında gelir ölüm haberleri. Aniden, nereden çıktı bu der gibi şaşkın donup kaldığımız demlerdeyizdir. Baharla açan çiçeklerin rayihalarıyla Nisan'ın bakir güneş ışıklarıyla şaşkın yakalar bizleri ölüm haberleri... Aylar önce kırık dökük konuşuyoruz. Nisan diyorum, belki nisan olabilir... Nazikçe davet ediyor. Sesinin titreyişlerinde güçsüzleşen an an tükenen bedeninin sızıları yüklü sanki. Fazla konuşmak istemiyorum. Nisana ayarlı bir randevu alırken Gülseren kardeşimden, nereden bilebilirdim kendisi Rabbine Nisan güneşinin bakir aydınlığında yürüyecek. O çoktan randevusunu almış. İnşirah Suresi'ni okuyarak büyüttüğü kalbiyle adım adım yaklaştığı Rabbine giderken bile güller sererek gidiyor. O'nunla tanışmamış olmanın bahtsızlığını yaşadığım şu saatlerde, ölüm haberini almak yüreğimi titretse de biliyorum, Her güçlüklü bir kolaylık vardır diyen Rabbine bağlılığını ve sadakatini sürdüren Gülseren kardeşim, en çok sevdiğine kavuşmuştur. Her gün giderek güçsüzleşen bedenimle arta kalan kıpırdayışların hakkını vermeye çalışıyorum. Derken Elbette her güçlükle birlikte bir kolaylık vardır. Diyen Rabbine sığınıyor. Bedeni an an eridikçe o, davasını büyütmenin telaşında. Hak ve hakikat yolcusu olmanın misyonu omuzlarında Güldeste Derneği'nin çalışmalarını büyük gayretlerle sürdürüyor. Ve Rabbim onun sadrını genişletiyor, işini kolaylaştırıyor, dilindeki düğümü çözüyor. Onca eli, ayağı, bedeni sağlam ama yüreği yaralı ve engelli insana rağmen, Rabbinden aldığı ilham ve hızla büyütüyor yüreğini, Gülseren'i durdurmak mümkün değil. Kimsenin yapamadığını yapıyor gurbet ellerde, kimselerin çalmadığı kapıları çalıyor, çalışkanlığı ve azmiyle gençleri büyüleyen solgun bakışlarıyla kapılar açılıyor önüne... Kapılar açıldıkça yollar açılıyor. Senai Demirci'nin deyimiyle, yollara güller seriyor Gülseren. Yollara, gönüllere, kızgın asfaltlara, batının ortasında kalmış, modern bunalımların eşiğinde sıcak insan yüzlerine hasret gençliğin önünde yürüyerek güller seriyor. Kendi kalbine bakamayanın yaşamı bulanıktır; kendi yüreğine bakabilme cesareti gösterenler gönlünün muradını keşfedenlerdir. Dışarıya bakan rüya görür, hayal dünyasında kaybolur, içeriye bakan uyanır, kendini keşfeder. Kendine yürüyenlerdendi Gülseren, kendine, yüreğine yürümeyi yüreğinin imkanlarına kavuşmayı keşfedenlerden... O nedenle Jung'ında belirttiği gibi bulanık yaşamadı. Hayat duru bir ırmak gibi aktı onun fersiz, an an tükenen bedeninde... Ama o bu tükenişe aldırış göstermeden hep koştu, Hakikate, aydınlığa, umuda koştu. En önemlisi de kendi yüreğine bakabilme cesareti gösteren ender insanlardan birisi olarak aşkın olana koştu; aşık oldu, evlendi hayatı doyasıya yaşadı. En önemlisi gençliğin önünde rüyalar görmeyen, gerçeğin ta kendisi olarak dimdik duran, hayal aleminde kaybolmaktan ziyade kendi rüyasını gerçekleştirmeyi seçenlerden oldu... Şüphesiz, her güçlükle bir kolaylık vardır. Öyleyse sıkıntıdan kurtulduğun zaman sağlam dur ve yalnız Rabbine sevgiyle yönel. Gülseren kalbiyle sevgiyle yöneldiği Rabbine sağlam, erdemli, hakikatli bir duruşla yürüdü. İnşirah Suresini okudu. Okumakla kalmadı yaşadı. Tüm azalarına, hayat damarlarına bu ayeti akıttı. Ve hayatı ibretlik, yaşamı ibretlik kardeşimizin arkasından haberler: Ölümüyle Duisburg'u adeta yasa boğan Gülseren Gümüş için dün, Duisburg' ta cenaze namazı kılındı. Gülseren Gümüş'ü son yolculuğuna uğurlamak isteyenler, cenazenin kılınacağı Duisburg DİTİB Muradiye Camii'ne akın etti. Oluşan yoğun kalabalığa cami avlusu yetmeyince cenaze namazı, caminin yanında bulunan boş alanda kılındı. Öğlen namazını müteakiben kılınan cenaze namazında T. C Düsseldorf Başkonsolosu Fırat Sunel ve Din hizmetleri Ateşesi Ramazan Ilıkkan, Gülseren Gümüş'ün yaşamına dair konuşmalar yaptılar. 1971 Reşadiye Tokat doğumlu yazar Lise ve Üniversiteyi İstanbul'da bitirdi. Kısa süre muhabirlik ve öğretmenlik yaptı. Bağcılar ve Bahçelievler Kültür Mdlüklerinde görev aldı. Pamuk Şekeri Çocuk Dergisi'nin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Edebistan Sitesi'nin söyleşi editörlüğünü bir süre sürdüren yazar İstanbul Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/haci-sair-sayi-5", "text": "Hacı Şair'in beşinci sayısı da mutluluk getirmedi. İnsanın zoruna o gitti. Hacı Şair'in beşinci sayısını da Nazmi Cihan Beken ve Liman Mehmetcihat hazırladı. Komet'le yeni kitabı Momet hakkında Nazmi Cihan Beken konuştu. Ayrıca, İlhan Berk'in Komet'e bir mektubu da bu sayıda okurla buluşuyor. Hayriye Ünal, yeni başladığı \"Kanonun Dışında\" bölümünde ilk kitabı 1958'de yayımlanmış Faruk Ergöktaş'ın şiirlerini inceledi. Bu bölümde, Ergöktaş'ın şiirlerinden örnekler de yer alıyor. Rahman Yıldız, birtakım genç şairlerin portresini çizdi. Ekrem Sivri, ahır sosyolojisine giriş yaptı. 12 öfkeli guş, guş yaz guş. Görsel şiirler: Derya Vural, Rahman Yıldız, Lrik Marx Valentinos, Ulaş Karadağ ve Liman Mehmetcihat. Hikayeler: Saba Kırer, Müzeyyen Çelik, Manolya Gürocak, İpek Mecit ve Hayriye Ünal. Çeviri şiirler: Rainer Maria Rilke, Peter Huchel, James Kavanaugh ve Niels Hav."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/hangi-sol", "text": "Attila İlhan, 'Hangi Sol'unu 1970'te, 'Hangi Batı'sını 1972'de yayınlamış; siyasi görüşleri ahir ömründe uluSol bir çizgiye otursa da birinci kitabıyla sorulması gerekeni ilk soran olmakla adını yerli yayıncılığın tarihine yazdırmayı başarmıştı. Elbette bir Solcu olarak 'Hangi Batı' diye sorması da önemliydi ancak o, 'Hangi Sol' sorusunu daha anlaşılır kılmaya yönelik olduğundan tali bir soru olarak kaldı. Çünkü 'Sol' her şeyden önce Batı'nın asi, delişmen, romantik ve yıkıcı çocuğuydu. İyi bir Solcu olabilmenin ya da Sol'u doğru okuyabilmenin yolu öncelikle Batı'nın ne olduğunu, Sol bir perspektifle nasıl anlaşılması gerektiğini iyi bilmekten geçiyordu. Attila İlhan'ın yaklaşık yarım asır önceki 'Hangi Sol' sorusu, SYRİZA yani Radikal Sol İttifak'ın Yunanistan'daki son seçim başarısıyla birlikte CHP'nin iktidara taşınması yolundaki yeni bir umudun nesnesi olarak birkaç gündür tekrar sorulmaya başlanmış ancak bu Sol'un /Solculuğun sorgulanması değil, kendilerini AK partili olmama nedeniyle solcu sayan ve CHP adına seçim başarısı kazanmaya yeşillenenlerin sorusu olmakla bu kez amuda kaldırılarak sorulmuş oldu. Öncelikle bu soru Sol entelektüeller tarafından sorulmuyordu. Daha doğrusu orta yerde onu sorabilecek bir Sol entelektüel yoktu. Çünkü eksik kaçak da olsa Sol entelektüeliyeti temsil eden Birikim'deki 'baba' yazarların düşünmeyi başka bahara erteleyerek Ak Parti'ye duydukları kinle tipik bir sokak küfürbazlığına savrulmaları yüzünden Sol'un entelektüel dairesi zaten kapanmıştı. Türkiye milletinin inanç değerlerine muhalefet etmeyi, Türkiye'nin istikrarına kast etmeyi, azgınlıklarına, taşkınlıklarına, küfürbazlıklarına, eşkıyalıklarına set çekilmesini özgürlük kısıtlaması olarak anlayan, Paris olayını Madımak'la eşitleme ucuzluğunu büyük bir düşünsel icat sayan birkaç işgüzar ekran bülbülü soruyordu. Muhatapları arasında ise Solculuk nedeniyle az bir bedel ödeyip çok yaygara çıkarmış birkaç eski tüfek bulunuyordu. Öylesine eski tüfeklerdi ki, örneğin onlardan biri 'Alexis Tsipras başarılı olabilecek mi?' diye sorulduğunda 'Sabahattin Ali'yi kim neden öldürdü iyi bakmak lazım' diye karşılık veriyordu. Dolayısıyla 'Hangi Sol' sorusu, bunu sormayı hak edenler tarafından sorulmadığı, sadece CHP için arzulanan bir seçim başarısının rüyası olduğu ve malum medyanın haber-yorum programcılarının konu sıkıntısı çektikleri bir zamana denk geldiği için sorulurken amuda kaldırılmış oldu. Buradaki absürdite o kadar net ki, SYRİZA ile CHP'nin benzemezliği üzerinden ayrıca konuşmak her şeyden önce 'ispat' kelimesine karşı haksızlık etmek olacaktır. Üstelik CHP, onu 'Ortanın Solu' ve bilahare 'Sosyal Demokrat' olarak niteleyen liderlerinden çok çok uzağına düşmüş bir parti iken, 'neren çıktı bu Hangi Sol sorusu' diye de düşünülebilir. Doğru soru, doğru cevabın şartıdır. Doğru soruyu ille de yanlış bir cevabın şartı kılmaya kalkışmak da açık bir art niyetin göstergesidir. Sol'un entelektüel yetersizlik nedeniyle kendi Solculuğuna sahip çıkmaktan aciz olduğu şu zamanda, kendisine mahsus özel ve nitelikli bir sorunun imalar, kelime oyunları eşliğinde amuda kaldırılmasıyla CHP'nin hırslarına peşkeş çekilmesi ise tek kelimeyle üzüntü vericidir. Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/hashasilere-karsi-tedbir-farz-mucadele-esastir", "text": "Ne pişkin ve ne yüzsüz elemanlarmış meğer! Ayak oyunlarının, kumpasın, desisenin, dalaverenin, fitnenin, sahtekarlığın, istismarın, adaletsizliğin, haksızlığın, çirkinliğin ve çirkefliğin dibini buldular ama yine de çırpınmaya devam ediyorlar. Kimden olacak, 17/25 Aralık'ta kendi elleriyle oluşturdukları bataklığa gırtlaklarına kadar gömülmüş Paralelin Haşhaşi taifesinden söz ediyorum. Elbette bataklık tabiatı gereği çırpınanı sever. Kendi bataklığını oluşturana ve onda çırpınana ise verilebilecek isimler üç aşağı beş yukarı bellidir. Birkaç gün önce kanaldan fare kurtarma operasyonuna benzeyen kalkışmalarına bakınız örneğin. Başından beri devlet içinde devlet, hukuk içinde hukuk icat etme çırpınışındaki elemanlar tezgahladıkları yeni oyunla örgütlü olmak ve milletin huzuruna, selametine yönelik operasyonları gayretle sürdürmekten başka bir şey yapmadıkları halde, kendilerini mağdur ve dolayısıyla maznunun yanında gösterme komikliğinden de hiç vaz geçmiyorlar. Önce operasyon çekip, ardından koro halinde komikliklerine ciddiyet yükleyerek hükumeti ve dolayısıyla AK Parti'yi karalama kampanyalarına hız veriyorlar. Diğer bir söyleyişle, hangi zaman ve zeminde, nasıl bir içerik ve biçimde olursa olsun ürettikleri her oyunla AK Parti'yi ve onun ak iktidarını hedef alıyorlar. Adları ve rolleri bozacının şahidi şıracıya çıkmış ekip de AK Parti'yi kötüleme yönünde görüş belirticiler olarak zaten hazır kıta halinde bekliyor. Sayılarında dünden bugüne hiçbir artış gözlenmeyen ve örgüt medyasının mikrofonunu görünce Pavlov'un Köpeği'nce tepki vermekle yükümlü olan bu ekip, örgütün bir taşla çok kuş vurma vaadinde kendilerine isabet edebilecek kuş adedini hayal ederek goygoyculukta zirve yapıyor. 1-Seçim ortamında iktidarı devlet yönetiminde acze düşmüş göstermek; bu sayede, bir oy daha fazla alabilmek için deli divane olan muhalefetin desteğini alarak bu iddiayı güçlendirmek. 2-Medrese-i Yusufiye kavramının istismarıyla, örgüt elemanlarına inanç desteği sağlamak ve giderek bundan Haşhaşilere özel bir Alkatraz Kuşçusu efanesi üretmek. 3-AK Parti'yi seçim çalışmalarından alı koymak; enerjisini ve ilgisini çıkarılmış ve çıkarılacak yeni sorunların çözümüne harcatmak. 4-Paralel medyanın imkanlarını tek elde toplayarak, kendilerini muhalefeti başarıya taşıyan partisiz bir parti olarak konumlandırmak; ola ki, seçim sonucunda bir başarı ortaya çıkarırlarsa, onun ilk sahibi olarak siyasi istikamet belirlemede öncelik hakkını kazanmak. 5-Tutmayacağı belli olan yargı darbesi ez kaza tutarsa, örgüt elemanlarını ivedilikle kurtarmak; bununla elemanlarına her koşul ve şartta sahip çıkan sağlam bir örgüt görüntüsü oluştururken, yeni operasyonlar için de yedek güç kazanmak. 6-Dışarıya karşı Türkiye'yi kargaşa içinde göstermek; onları Türkiye üzerindeki şer planlarını uygulamaya cesaretlendirmek; kendilerinin de gerekli taşeronluk hizmeti için hazır bulunduklarını teyit etmek. Örgüt medyasına baktığınızda, ilgili elemanların söz konusu hedeflere ulaşılabilmesi için nasıl gruplandırıldıklarını ve onların ödevlerini yerine getirmek için nasıl çırpındıklarını açıkça görebilirsiniz. Yukarıda dedik ki, Haşhaşiler kendi elleriyle oluşturdukları bataklıkta çırpınıyorlar ve bataklık da tabiatı gereği bunları seviyor. Allah'ın izniyle bu hal ve gidişata göre uğrayacakları gazap da mukadderdir. 1-Haşhaşiler ayetleri ve hadisleri bile kendileri dışındaki müslümanlara küfretmek amacıyla kullanıyorlar ve bu nefreti zorunlu kılan dilden vaz geçmeleri muhal görünüyor. 2-Örgütün çıkarlarını ve uluslararası taahhütlerini koruma ve kollama adına, insaf ve vicdanı tümüyle rafa kaldırdıklarından, AK Parti'yi her kayıtta ve şartta yıpratmak Haşhaşiler için siyasi bir ibadete dönüşmüş bulunuyor. 3-Göbek adları haline gelen pişkinlik ve yüzsüzlük, Haşhaşileri, şerli her plana, oyuna, kumpasa, fitneye bağlı tutuyor. 4-Seçime kadar Haşhaşilerin hiç boş durmayacakları, en küçük bir fırsatı bile kaos üretme yönünde kullanacakları aşikar olduğundan, selamlarına, mütebessim kelle halindeki sırıtkan duruşlarına, sureti haktan görünme çabalarına, mağdur ve mazlum triplerine asla ve asla itibar edilmemesi, aldanılmaması gerekiyor. O zamana kadar Haşhaşilere karşı tedbir farz, mücadele esastır. Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/hatice-ebrar-akbulut-un", "text": "Hatice Ebrar Akbulut Öykü, Deneme ve Edebiyat Sanat Söyleşileriyle bildiğimiz bir yazar... Kitaplaşması beklenen öyküleri bir ilk kitap olarak geçtiğimiz günlerde Muhit Kitap'tan yayınlanan Hatice Ebrar Akbulut, kendine özgü bir içtenlikle edebiyata emek veriyor. On öykünün yer aldığı Uslanmış Gönlün'de yazar gerçek bir anlatıcının farklı bakış açılarını kullanarak, incelikli bir dille hayatı ve insanı içe dokunan, iz bırakan öyküleriyle anlatıyor. Yazar ne kahramanlarına ne de öykülediği meselelere, öykünün taşıyamayacağı yükler yükleyerek büyüteç tutuyor ne de hiçbir hali, durumu olduğundan fazla göstererek abartıyor. Bir kış günü bir pencereden kuşların dünyası temaşa edilirken içimize pencereler açılıyor. Açılan bu pencerelerde sadece kuşların dünyasını değil, onların dünyasından kendi ruh halimizi de görüyoruz. Ölüm bir çocuğun gözünden anlatılırken özenle korunmuş bir çocuk bakışıyla dile getiriliyor. Sevdası elinde kalmış yaralı bir kadın ya da kendini aşamamış, kendinde kalmış narsist bir şair anlatılırken sahiden ruhu yaralı bir kadın karakter ile sahiden kendinden çıkamamış, olmamış bir adam bütün karakteriyle gözümüzde beliriyor. Sahicilik Uslanmış Gönlün'deki on öykünün temel unsuru. Bu öykülerin kimi zaman duygu itibariyle kimi zaman da olay örgüsü itibariyle birbirine ulandığını, bağlandığını söyleyebiliriz. Örneğin köy meydanı birkaç öyküde birden karşımıza çıkar. Kuşlar ve kar bazı öykülerin temel imgesidir. Kitap ve okumak temalı öyküler, duygu ve düşünce yönünden birbirine bağlanır. Bu nedenle Uslanmış Gönlün çağrışıma dayalı bir anlatımla örülüdür."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/hayal-ile-gercek-arasindaki-perde-ruyalar", "text": "Yaşam yolculuğu içerisinde kendini anlamlandırmaya çalışan her birey, bunu yaparken her an kendisiyle yüzleşir ve içsel döngülerle oluşan gerçeklikler kişiliği oluşturan gerçeklikler olarak belirginleşir. 'Kendi olma' sürecinde gölgeyle-asıl, hayalle-gerçek arasındaki geçişler ve gelgitler kişinin kimliğini oluşturan en önemli etkenlerdir ve kişi bu bağ nedeniyle devingen bir hal içinde kendini arar durur. Öğrendikleri ve benliğine, hafsalasına yansıyanlarla kendi yönünü bulmaya çalışır. Rüyalar sadece bireyin varlığı üzerinde etki oluşturmakla kalmaz, aynı zamanda bireyin içinde bulunduğu toplumları da yönlendirme gücüne sahiptirler. Herhangi birinin rüyası, toplumun gelecek kaderi olabilir ve günün birinde gerçekleşebilir. O nedenle bütün toplumlarda rüyalar yaşamın önemli bir yerine oturur ve her zaman gerçekliğe kapı aralayan gizemler olarak görülürler. Rüyaların gerçeklikle ilişkisi, geleceği anlamadaki rolü, geleceği yönetmekteki gücü insanlık tarihi içerisinde önemli bir tartışma konusu olmuştur. \"İnsan neden rüya görür, rüyalar bir şeylerin belirtisi veya yansıması mıdır, rüyaların gerçekliklerle ilintisi var mıdır, geleceğe işaret ederler mi, onlar üzerinden geleceğe hakim olunabilir mi?\" gibi sıkça sorulan sorular yalnızca psikanaliz alanında değil, sosyal bilimlerde de sürekli karşımıza çıkar. \"Rüyalar\" adlı kitap bu türden sorulara cevap arayanlar için önemli bir kaynak. Freud ve Adler'den sonra \"derinlik psikolojisi\"nin en önemli ismi olan ve analitik psikolojinin de kurucusu kabul edilen Carl Gustav Jung'un, \"Rüyalar\" adlı eseri onun çeşitli sunumlarının yanısıra rüyalar hakkındaki görüş ve düşüncelerinin yer aldığı makalelerinden derlenmiş. Yetmiş dokuz yaşındayken \"Yıllar boyunca her yıl yaklaşık 2 bin rüya analiz ettim ve bu konuda ciddi bir deneyim kazandım\" diyen Jung'un birebir tecrübe ve görüşlerinden oluşan \"Rüyalar\" isimli bu eser çeşitli gruptaki insanların rüyalarının analizine dayalı olması nedeniyle aynı zamanda psikanaliz alanında önemli bir saha eseri sayılabilir. Dindar bir aile içinde yetişen Jung'un çocukluğu gizemli ve korku dolu rüyaların sıklığı içinde geçer. Rüyalarla ilgisi bu yıllarda başlar. Aile içinde din görevlilerinin bulunması, onu genç yaşta rüyalarla içiçe geçmiş çeşitli din ve kültürlerle tanıştırır. 6 yaşında Latince öğrenmeye başlar, dil bilime ve edebiyata, özellikle antik edebiyata derin bir ilgi duyar. Bu ilgisi sayesinde pek çok modern Avrupa dilinin yanı sıra eski ve yeni doğu dillerini de öğrenir. Onların kutsal kaynaklarını kendi dillerinden okur, inceler. Çocukluğunun geçtiği aile ortamında rüyaların önemli bir yer tutması onun rüyalara olan ilgisini artıran en önemli etkendir. Genç yaşlarda dinlerin ve mitolojilerin rüyalarla ilişkisini anlamaya akıl yorar. Bu çağda edindiği mistik bilgileri ve çeşitli gözlemleri ileriki yıllarda rüya çözümleri için kullanır. İlk kariyer seçimi arkeoloji olmasına rağmen, Basel Üniversitesinde Tıp okuyan Jung, ünlü nörolog Krafft-Ebing'le çalışırken kariyerine psikiyatride devam etmeye karar verir. Mezuniyetinin ardından Zürih'teki Burghoeltzli Akıl Hastanesinde görev alan Jung, burada şizofreni uzmanı Eugene Bleuler ile birlikte çalışır. O sıralarda bir Freud hayranı olan Jung, onunla 1907'de Viyana'da tanışır. Önceleri Freud'un rüyalar hakkındaki düşüncelerine oldukça değer veren Jung, daha sonraları Freud'un rüya çözümleme/analiz yöntemlerini yeterli bulmaz, başka yöntem arayışlarına girer. Sigmund Freud rüyalarımızın arzularımızla senkronize bir gelişim gösterdiğini, temelde bilinçaltına yerleşen tüm dürtü düşünce ve arzuların rüyaların oluşumunun kaynağı olduğunu, rüyaları bunların şekillendirdiğine inanıyordu. Başlangıçta Freud gibi düşünen Jung, psikanalize getirdiği eleştirilerin benzerlerini Freud'un rüyaya ilişkin bu görüşleri için de söz konusu eder. \"Onun rüya yorumlaması, bireyin bastırılmış kişisel geçmişiyle ve çocukluk arzularıyla sınırlıdır\", \"Freud'un cinsellikle ilgili fikirleri o kadar elastik ve belirsiz ki neredeyse her şeyi içerebilir.\" der. Rüyaların bilinç ve bilinç dışının dengelenmesi yöntemleriyle çözümlenmesi gerektiğini belirten Jung, yönteminde kolektif bilinç altını da kurcalar. Dengeleme sisteminin yanısıra kolektif bilinç altını da yönteminin önemli bir parçası haline getirir. Geçmişin rüyalarının yeni kuşaklara atalarının genleri yoluyla aktarıldığına inandığı için rüya çözümlemelerinde geçmişe ait rüyalardan, onların ait olduğu bir din ve kültürün olası etkilerini ele alır, onlardan yararlanır. Jung'un görüş ve bazı araştırmalarının yer aldığı \"Rüyalar\" adlı eser aynı zamanda Jung'un, Freud'un görüşlerine eleştirel yaklaşımı olarak da değerlendirilebilir. Zira Jung, analizlerinde Freud'un rüya çözümlerindeki görüşlerine sık sık atıf yaparak, çeşitli yönlerden ona eleştiriler getirmekte. Kitapta sadece Jung'un rüyalar hakkındaki tanımları yer almıyor. Çeşitli sınıflara ayrılmış onlarca rüyanın analizi eserin büyük bir bölümünü oluşturuyor. Çözümlemelere konu olan bu rüyaların bir çoğunda sembollerin derinliklerine iniliyor ve sık sık kolektif bilince başvuruluyor. Mandala rüyalarının çözümleme örneklerinde onlarca metin, figür, şekil, resim, heykel, gravür, sembol ve çizime yer veren Jung bu sembollerin anlamlarını, genetik kodlarla bilinç dışı olarak gelecek rüyalara etkilerini ele alarak, bu rüyaları görenlerin ruhsal durumlarını tahlil ediyor. İstanbul doğumlu. Edebiyat alanında, kitap eleştiri, analiz, deneme yazıları yazıyor. Ayna İnsan Kültür ve Edebiyat Dergisi'nin İmtiyaz Sahibi ve Genel Yayın Yönetmenliğini yaptı. Halen serbest düzeltmenlik ve editoryal çalışmalar yapıyor. Star Gazetesi, Yeni Şafak Gazetesi, Karar Gazetesi, Hece Edebiyat Dergisi, İtibar, Şiar, MOCCA Dergisi, Edebistan'da aktif olarak çalışmalarını sürdürmektedir. Yazarın spesifik portre çalışmaları da bulunmaktadır."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/hece-itibar-eylul-2013", "text": "İtibar dergi, ikinci yılının son sayısında geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Sedat Umran'ı ve Coşkun Aral'ı gündemine alıyor. İtibar, usta çizer Hasan Aycın'ın çizgilerini yayınlamaya devam ediyor. Türk şiirinin önemli isimlerini bir araya getirmesinin yanı sıra, genç isimlere yer vermesiyle tanınan dergi bu ay da yeni imzalara sayfalarında yer veriyor. Furkan Çalışkan'ın Son Müdahale şiiriyle açılan şiir bölümü Cevdet Karal'ın Siyah Valiz, Said Yavuz'un Cephede Son Asker ve Suavi Kemal Yazgıç'ın Annemin Son Hıdrellezi başlıklı şiirleriyle devam ediyor. Bu sayının diğer şairleri ise, Orkun Elmacıgil, Yağız Gönüler, Emel Özkan, Muzaffer Serkan Aydın, Salim Nacar, Murat Özel, Ertuğrul Gazi Demir, Tuba Kaplan, Fatma Şengil Süzer, Reha Akeloğlu, Sadık Altan ve Kazım Berkay Özkardaş ise ilk kez İtibar'da şiir yayınlamaya başlayan genç isimler olarak yer alıyorlar. Derginin Eylül sayısının öykü sayfalarında ise Işık Yanar'ın Mezarlığa Bakan Sandalyeler, Aykut Ertuğrul'un Garip Azzam, Müzeyyen Çelik'in Yetiş Mihrimah Hanım Yetiş, Numan Altuğ Öksüz'ün Pembe Gülüşve Zekiye Yaldız'ın Sinek öyküleri bulunuyor. Zeki Bulduk ise altı kısa öyküyle okuyucusuyla buluşuyor. İtibar'ın Eylül sayısında usta savaş fotoğrafçısı Coşkun Aral ile Ali Görkem Userin konuşmuş. Ortadoğu'nun bu karanlık günlerinde önemli tespitler ve bilgiler içeren bu söyleşi derginin öne çıkan metinlerinden birisi. Mustafa Ruhi Şirin'in 7 Ağustos'da kaybettiğimiz şair Sedat Umran ile ilgili tuttuğu günlükleri de dikkat çekiyor. M. Fatih Andı şiir üzerine yazmaya bu sayıda da devam ediyor. Andı bu kez Sezai Karakoç'u yazmış. N. Ahmet Özalp Geleneksel Hikayeler: Hikaye-i Mevlid-i Şerif'ten Hikaye-i Geyik ile Eylül sayısına katkıda bulunan bir diğer önemli isim. Derginin bu ayki düşünce yükünü ise İhsan Fazlıoğlu, Emre Bağce ve Atasoy Müftüoğlu taşıyor. Hüsrev Hatemi Aile Konusu, Ercan Yıldırım Aktüel İslamcılığın Kaynakları, Yusuf Genç İbrahim Paşalı'dan Alıp da Hiç Veremediğim, Zeynep Kot Tan Kapitalistleşmenin İki Osmanlı Veçhesi: Felatun Bey ile Rakım Efendi, Samed Karataş Pulbiber Mahallesi, Büşra Dilek Problemli Deha: Dostoyevski, Güven Adıgüzel Sonsuza Dek Bruce Lee ve İbrahim Tenekeci Paranın Seyri ve Koleksiyonculuk yazılarıyla İtibar'ın Eylül sayısına katılan diğer isimler."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/hindikuslarda-parildayan-alplerdeki-son-bakis", "text": "Zaman ve mekan ilişkisi, insanın konumlanışı idrak sınırlarımızı sarsıyor. Paris Kitap Fuarı, frankofon ülkeler koleksiyonu gibi... Fransız kültürüne, kendi dışındaki dünyaya kapalı görünümüyle kibre varan elitizminin kokusu sinmiş gibi... Kuzey Afrika'dan, kara Afrika'dan gelen ülkelerin kültürel zenginliğinden, özgünlüklerinden çok Fransızca'nın ve kültürel kolonyalizmin izlerini taşıyor. Fransızlar kolonileştirdikleri halkların yerli kültürlerine saygı göstererek kabul etmek yerine, dillerine, kültürlerine yabancılaştıkları oranda onlara yer açıyor adeta. Yüzyıllık bir sömürge yönetimi pek çok ülkenin resmi dilini, aydınların zihinlerini de değiştirmiş. Çocuk kitapları bile Fransızca. İngilizce'nin daha farklı yöntemlerle gerçekleştirdiği, daha geniş ölçekli dönüşümle rekabet hali fuarda hemen göze çarpıyor. Paris Kitap Fuarı'ndan sonra Sevilla, Kurtuba ve Gırnata'ya uçmak modern öncesi Avrupa'nın farklı olanı yok ediş tecrübesine tanıklık etmekti. Endülüs sadece bir medeniyetin acı ve zorla imha edilmesinin değil, aynı zamanda modern Avrupa'nın ötekileştirici, farklılıklarla bir arada yaşama tecrübesini reddediş tarihinin kodlarını çözmekti. Sanki ne Paris Kitap Fuarı'nın tekdüze frankofon havasından, ne Endülüs'ün hüzün veren geçmişinden, ne Alman kültür hegemonyasının ezici tutumundan etkilenmiş görünüyorlar. Her gittiği yerde mutlaka birilerini bir araya getiren, dert dinleyecek birilerini bulup başına iş açarcasına yardıma koşan Bahaddin, yeni yerleştiği Avrupa'da da boş durmayacaktı. Zaten Türkiye'den de ilgilendiği gençler vardı. Onlarca yıldır tanıdığım Bahaddin tanışacak, buluşturacak o kadar çok öbek, insan, ortam bulmuştu ki; kabına sığmaz olmuş, bilmediği dillerde dostlarından öbekler oluşturmuştu dünyanın dört tarafından. İşte o öbeklerden biriyle sohbet etmeye çağırmıştı beni. Baharın tam kendini göstermediği tenha dağ sırtında fırsat buldukça uzun uzun yürümüş, biriken kelimeleri tüketmiştik. Yürüyüş onun için hayat tarzıydı zaten. Üniversitede öğrencilik yıllarında Erzurum'dan Kayseri'ye kadar hicret koşusu yapan çılgın genç adam sanki hiç değişmemişti. Sakin sessiz akan içli bir ırmak gibi Alplerden aşağıya akıyor, bense ona eşlik ediyordum. Bazen koruluklara dalıyor, bazen henüz erimemiş karlarda iz bırakıyorduk. Buğulu sesinin ona kattığı gizemli havanın yanı sıra hep elem ve ıstırabından da izler taşıyordu. Bir ara şöyle bir durup baktım. Yılların çilesi omzundaydı ve gözleri ise hala taze gümrah nehirler gibiydi. Aniden 'öylece kal' dedim. İtiraz etmedi, biraz mahcup edasıyla uzaklara bakarken deklanşöre bastım. Ondan bende kalan son karenin bu olacağını bilemezdim. Viyana'dan İstanbul'a dönmüş, bir müddet sonra yine yollara düşmüştüm. Bazen hiçbir yere kıpırdamadığım halde sanki bir işaret fişeği atılmış gibi sürekli hareket halinde oluyorum. Öyle bir dönem işte. Yoğun bir programdan sonra İstanbul'a henüz dönmüştüm ki bu kez Hindukuş dağlarından ses geldi. Adeta bir dağın bir dağa çarpmasının sarsıntısını ruhumda hissetmiştim. Hindukuşlarda bir yıldız parıldarken, Alplerdeki son bakışı bende kaldı yadigar."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/huseyin-ahmet-celik-in-yeni-kitabi-oguz-atay-in-tehlikeli-oyunlar-i-bir-tahlil-cikti", "text": "Hüseyin Ahmet Çelik'in Oğuz Atay'ın Tehlikeli Oyunlar romanı üzerine tahlili Ketebe yayınlarının Keşif dizisinden çıktı. Tahlilde Oğuz Atay'ın yaşamına, Tehlikeli Oyunlar başta olmak üzere alarak diğer yapıtlarına, 70'li yılların roman anlayışına ve dönemin edebiyat iklimine bakış atılıyor. 1973'te Sinan yayınları tarafından yayımlanan Tehlikeli Oyunlar, Atay'ın roman anlayışını en iyi yansıtan eseri olarak kabul edilir. Ne var ki kaleme alınmasının üzerinden yarım asır geçmesine rağmen dikkatli bir çalışmadan ve tetkikten mahrum kalmıştır. Hüseyin Ahmet Çelik'in tahlili, bu alanda boşluğu doldurmak adına ilk adım. Postmodern edebiyatın işaret fişeklerinden kabul edilen Tehlikeli Oyunlar, bireyin iç hesaplaşmalarını, krizli ilişkilerini, kimlik karmaşalarını ve yazma eyleminin bizzat kendisini ele alır. Romanına en baskın imge olarak oyunu sindiren Oğuz Atay, gecekondu mahallesine sığınan ve sıradan insanlarla çevrili bir hayata başlayan Hikmet'in portresini çizer. Hüseyin Ahmet Çelik; Tehlikeli Oyunlar'ın edebiyatımıza katkılarını, neden kült bir eser olduğunu, sonraki kuşakları nasıl etkilediğini, romanın kendisine yönelik tepkileri titiz bir dille çözümlüyor."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/huseyin-su-hece-den-ayrildi", "text": "Hüseyin Su on sekiz yıldır büyük bir gayret ve özveriyle yürüttüğü Hece edebiyat, Hece Öykü dergileriyle, Hece yayınları'ndan ayrıldı. Bu maksatka dergideki yol arkadaşlarına ve okurlara hitaben kaleme aldığı iki yazıyı aşağıda sunuyoruz. Hece dergisinin yayımlandığı Ocak 1997 tarihi itibariyle bir biçimde eylemliliğe dönüşen ama daha öncesi de olan, bundan sonra da mutlaka devam edeceğine gönülden inandığım yolarkadaşlığımızın, dostluğumuzun oluşturduğu hukukun gereği hepiniz bu süreçte dergilerimize, yayınevimize, gerek kurum olarak Hece'nin mekanlarında, gerekse Türkiye'nin her ilinde, ilçesinde, kasabasında... bulunduğunuz her yerde, düşüncelerinizle, yazılarınızla, maddi ve manevi desteklerinizi esirgemeden katkıda bulundunuz, her zaman yanımızda oldunuz. Kurumsal olarak Hece'nin yükünü ve sorumluluğunu bugüne dek birlikte paylaştık ve hep birlikte omuzladık. Birlikte bir iş yapmanın sıkıntılarını, mutluluklarını, huzurunu; dergilerimizin her sayısının ve her kitabımızın yayımlanışında birlikte yaşadık. Dergilerimizin sayılarının, ciltlerinin ve kitaplarımızın çoğalıp bir kütüphane oluşturduğunu gördükçe aynı kıvancı da yine birlikte yaşadık. Çoğu şair ve yazar arkadaşlarımız, dergilerimiz ve yayınevimizle birlikte büyüdü, bu on sekiz yılı da yine bu anlamda birlikte yaşayarak bugünlere geldik hep birlikte. Güzel bir dostluk, güzel bir birliktelik ve güzel bir yürüyüş oldu; bundan sonra da aynı güzellikte sürecek inşaallah. Güzel günlerimiz de oldu, sıkıntılı günlerimiz de... Ama her zaman bir düşünce, sanat, edebiyat ve kültür işiyle yaşadığımız topraklarda güzel, aydınlık bir gelecek inşa etme çabalarına katkıda bulunduğumuz bilinciyle birbirimizle, bir arada ve bir yol üzerinde olduk. Bu yolda bir bilinci, eylemi ve sorumluluğu paylaştık. Bu süre içerisinde elbette sizler daha çok fedakarlıkta bulundunuz; çünkü hasbelkader işleri tedvir eden konumda olduğum için hep ben istedim ve sizler zamanınızdan, düşüncenizden, emeğinizden verdiniz. Benim için dostluğunuz ve fedakarlığınız unutulmaz bir değer olarak hep hatırlanacaktır. Koşullarınız ne olursa olsun beni hiçbir zaman geri çevirmediniz ve her iki dergimizin de on sekiz yıl içinde dolu dolu ve zamanında, her ayın birinde Türkiye'nin her tarafında okuyucularımızın elinde olmasını sağladınız. Gerektiğinde maddi olarak da fedakarlık yapmaktan kaçınmadınız. Emeğinizin maddi değeriniyse zaten hiçbir zaman hesap etmediniz. Bütün bunlar zamanımızda az bulunur erdemlerdir. Her zaman inancımızın, düşüncemizin, birlikteliğimizin, yolarkadaşlığımızın hatırını gözettiniz; bizim hatırımızı gözettiniz; kendi emeğiniz kadar, belki daha çok bizim emeğimizin de kıymetini bildiniz... Elbette sonuçta hepimizin emeği bir araya geldiğinde çok daha farklı ve büyük bir anlam ifade etti. Bizler, bütün bunları on sekiz yıl içinde hiçbir zaman gözardı etmedik ama ola ki iki dergi ve yayınlarımızın yoğun trafiği içinde Abdurrahim Karadeniz'le birlikte iki kişilik bir çabayla her işe ve her yere yetişmeye çalışırken farkında olmadan bile olsa sizleri üzdüğümüz, kırdığımız, ihmal ettiğimiz, zamanında cevap veremediğimiz olduysa, birbirimizi anlayacağımızı umarak yine birlikteliğimizin ve dostluğumuzun ferasetiyle zorlukları aşmaya ve güçlü olmaya çalıştık; umarım kırgınlıklarımızı da böylece tamir ettik. Bu süre zarfında Hece, Heceöykü ve Hece Yayınlarıyla hep birlikte birbirimize ezeli ve kopmaz bir bağla bağlandık. Bu bağ, yalnızca bir kültür, sanat ve edebiyat işi olmakla kalmadı, hepimize ortak bir düşünce dünyası da kurdu. Bugüne kadar olduğu gibi bugünden sonra da bu bağın ve bu dünyanın, sizlerin değerli emek ve katkılarınızla giderek daha da güçleneceğini, büyüyeceğini diliyor ve umuyorum. İnanıyorum ki bu dilek ve umut, aynı zamanda hepimizin dileği, umudu ve geleceğidir. Biliyoruz ki hem insanların hem de toplumların gelecek kurgusu ve düşüncesi, her zaman önlerinde ve temel gündemleri olmak zorundadır; hep birlikte bizim için de öyle olacağından hiç kuşkumuz yoktur. Dergilerimizin her sayısını ve yeni kitaplarımızı on sekiz yıl boyunca her zaman heyecanla bekleyen okur ve yazar arkadaşlarımızın, dostlarımızın şahsımıza, düşüncemize ve eylemimize dair besledikleri iyi niyetlerini, yükledikleri anlamı ve umutlarını, büromuza her zaman gelip giderek bize aşıladıkları aşkı ve şevki, devamlı, sık sık arayıp sorarak eleştirileriyle, taktirleriyle bize eğilip bükülmeden ayakta kalma azmi kazandırmalarını hiçbir zaman unutamayacağımızı ve içtenlikle, sizler olmasaydınız bu işler olmazdı, demeyi karşılıklı beslediğimiz ve korumaya çalıştığımız vefa duygumuzun, sorumluluğumuzun ve bilincimizin gereği biliriz; sizlerin de böyle bildiğinizden eminiz. Bu dostlarımızın ve yol arkadaşlarımızın adlarını burada tek tek anmak istesek, kuşkusuz Hece'nin bir cildini dolduracaktır. Bu mümkün olmasa da biz birbirimizi çok iyi biliyoruz ve bu dostlarımızın adlarını ve emeklerini hiç unutmuyoruz; bundan sonra da unutmayacağız. Hece ve Heceöykü dergileriyle Hece Yayınlarında onların yazılarını ve kitaplarını aynı heyecan ve dostlukla izlemeye devam edeceğiz; geleceğimizin inşası kesintisiz sürecektir. Kurumsal olarak Hece'de, daha ilk Heceyle, hatta ilk Heceyi de ortaya çıkaran niyet ve düşünceyle birlikte her zaman 'biz' düşüncesi ve duygusu, belirleyici bir bilinç ve 'özne' olarak var oldu. Eminim ki, bundan sonra da bu 'özne' hep varolacak. 'Biz' öznesi, hepimizdik, ancak topluca var olabilirdik. 'Biz' zamiri içine sığamayacağını düşünenler de oldu elbette ama onlar sonuçta benlikleriyle başbaşa, yalnız kaldılar ve tarih, her zaman için 'biz'in 'ben'den daha güçlü, daha büyük ve daha kuşatıcı olduğunu gösterdi, zaten başka türlü de olamazdı. Bu gücü ve kuşatıcılığı, her iki dergimizin Dizin'lerini birer cilt olarak yayımladığımızda çok daha somut olarak gördük. İnanıyorum ki bu 'biz' zamiri, bundan sonra da sizlerin vefakar dostlukları ve çabalarıyla daha da güçlenerek ve dayanışma bilinciyle büyüyerek dergilerimizde ve yayınevimizde oldukça etkili bir biçimde sürecektir; sürmelidir! Değerli yolarkadaşlarımız, bu düşünsel çerçeve içinde on sekiz yıldan beri birlikte olduk ve ne yaptıksa birlikte yaptık. Hiçbir şeyi biz tek başımıza yapmadık, yapamazdık. İki yüz on üç sayısı ve yirmi dokuz özel sayısıyla Hece, altmış dört sayısıyla Heceöykü ve üç yüz otuz kitabıyla Hece Yayınları, bu dostluk dayanışmasının, bilincinin, bu birlikteliğin, yani sizlerin eseridir. Toplam olarak her iki dergimiz seksen beş cild halinde, üç yüz otuz kitabımızla birlikte bugün her kütüphanede, ayrı bir kütüphane olarak yer almakta ve emeği geçen siz dostlarımızı, yine sizin emeğinize yakışır şekilde temsil etmektetir. Bu aşamada, kurumsal olarak Hece'deki sorumluluklarımı arkadaşlarıma devrederek ayrılmam nedeniyle birlikteliğimiz mekan itibariyle farklılaşsa da düşüncelerimiz, hassasiyetlerimiz ve dostluğumuzun bizlere yüklediği sorumluluk gereği bütün zamanlarda ve bütün mekanlarda devam edecektir. Bu vesileyle on sekiz yıl boyunca Hece ve Heceöykü dergilerine, Hece Yayınlarına verdiğiniz emekten, sağladığınız her tür katkıdan ve dostluğunuzdan dolayı hepinize teşekkür ederim. Dostluğumuzun, yolarkadaşlığımızın bundan sonra da daim olması dileğiyle... Birinci Hece... Yüzüncü Hece... İki yüzüncü Hece, derken... Sonuncu Hece'm... Yazıyı, hiçbir zaman sadece bir edebiyat ve sanat aracı olarak görmedim. Benim için yazı, yazmak eylemini tanıdığımdan beri, inandığım manevi bir değer ve insan olarak da varlığımı ifade etmemin yolu oldu. Hece dergisinin ilk sayısında bunu yazdım. Yüzüncü ve iki yüzüncü sayılarında da yazdım. Elimizdeki bu iki yüz on üçüncü sayısında da yine aynı bilinç ve inançla yazıyorum. İki yüz on üçüncü sayı, benim Son Hece'm... Ama inanıyorum ki Hece dergisinin, Heceöykü dergisinin ve Hece Yayınları'nın bundan sonraki sayıları ve kitapları da aynı bilinç ve inançla yıllarca yayımlanmaya devam edecek. Kurumsal anlamda Hece'nin temeline gönüldaşlarımızla, arkadaşlarımızla birlikte koyduğumuz harç, hamuruna kattığımız maya, bu bilinç ve inançla karıldı ve katıldı. Bu inanç, içinde geleceği taşıyan bir tohum olarak düştü toprağa; yeşermeye, dalları gökyüzünde yükselmeye devam edecek. Hece ve Heceöykü dergilerinin, Hece Yayınları'nın kişisel ve ticari bir kurum olarak değil, ezeli ve ebedi bir dava bilinciyle ve bütün arkadaşlarımızın samimi niyetleri ve emekleriyle bugünlere geldiğinin, bu toplu emeğin sorumluluğunu bir emanet olarak taşıdığımın her zaman bilincinde oldum. Yazar ve okur dostlarımızın kalplerini yanıltmamayı, niyetlerini boşa çıkartmamayı, bugüne dek bir sorumluluk bilinci olarak dikkatle gözetmeye ve taşımaya çalıştım. On sekiz yılda kurumsal olarak Hece'nin bugünlere ve bu konuma gelişinde, Türkiye'nin hangi köşesinde olurlarsa olsunlar, kendilerine her döndüğümde, kendilerini her aradığımda, koşulları ne olursa olsun beni geri çevirmeden ellerini uzatan, aramızdaki saygı, sevgi bağının, sorumluluk bilincinin gereğini yerine getiren okur/yazar arkadaşlarımızın özverileri temel belirleyen oldu; iki dergisi ve bir yayıneviyle kurumsal olarak Hece, işte bu vefakar okur/yazar dost ve arkadaşlarımızın eseridir. Yaratılmış her varlık, bir kader çizgisi üzerinde gelip geçiyor hayatın içinden. Bu çizgi üzerinde bilmediğimiz, ummadığımız, başını ve sonunu gereği kadar anlayamadığımız, değerlendiremediğimiz ama hep hikmetine inandığımız başlangıçlar ve bitişlerle karşılaşıyoruz. İyilik, güzellik, erdem... gibi değerlerle bir çizgi çekmek, bu çizgiyi derinleştirip büyütmek, çoğu insanın kalbini harekete geçirdiği gibi çoğu insanın da nefsini harekete geçiriyor. Kıvançla katılıp önünü açmak için çaba gösterenlerin yanında, önünü tıkamak isteyenler de oluyor. Elbette bu yeni bir şey değil; Habil'le Kabil'den beri böyle. Hiçbir insani tecrübe bu genel serüvenin dışında değildir ve her tecrübe iğvaya açıktır. İnsana düşen, bu iğvayı her zaman bütünüyle önleyemese bile, en azından kendisinin kapılmamasıdır. Biz de arkadaşlarımızla birlikte her zaman, kurumsal olarak Hece'de bunu yapmaya çalıştık. Önemli olan, iyilik, güzellik ve erdem çizgisinin her zaman samimi sürdürücülerinin olmasıdır: Kurumsal olarak Hece de sürecek... Bize çelişkiymiş gibi görünen bu durumu ne denli anlamak için yorulsak, kendimizi örselesek de kader, ezeli hükmünü yürütüyor ve biz insanoğulları, o çizgi üzerinde bir halden diğer bir hale geçerek yeniden, yeniden yürümeye devam ediyoruz. Kader, hikmetine inandığım bir biçimde, bugün de bir kez daha hükmünü icra ediyor. Dergilerimiz ve yayınevimizle birlikte kurumsal olarak Hece'de bugüne dek taşıdığım sorumluluğu arkadaşlarıma devrediyor ve ayrılıyorum. Bu bilinç ve sorumluluk, bundan sonra arkadaşlarımıza emanettir. On sekiz yıldan beri bu bilinç, inanç ve güvenle birlikte yürüdüğümüz, hece hece bu yapıyı birlikte kurduğumuz okur/yazar bütün yolarkadaşlarıma, gönüldaşlarıma, gerek kurumsal olarak Hece'ye, gerekse şahsıma olan inançlarından, güvenlerinden, sevgilerinden, saygılarından, her zaman yanıbaşımda hissettiğim dostluklarından ve katkılarından dolayı ayrı ayrı teşekkür ederim. Her zaman ve her an olduğu gibi kuşkusuz bugün de yeni bir başlangıç ve yeni bir bitiş noktasında olsak da aynı çizgi üzerinde birlikte yürüyüşümüzü sürdüreceğiz. On sekiz yıldan beri birlikte yürüdüğümüz dostlarımıza selam ediyorum..."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/hz-sumeyye-nin-serceleri", "text": "Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere'deki sayılı günlerim çabuk bitti, geldim. Baki olan Allah'tır; Allah'tan başka herşeyin bir mühleti vardır; yaratılmış olmak bir mühlete tabi olmaktır. Allah el-Vahid ve el-Ahad'tır. Tevhid ise O'nu 'bir'leyene ait bir fiil nispetidir. Bu nispet, kendini bilende Allah'ın bir olduğu bilgisini gerçekleştirir.' Bu bilgi sayesinde Beytullah'ın biricikliğinde O'nun güzel isimlerini O'nun Zat'ını göstermeleri bakımından zikrettim, kendilerini göstermeleri bakımından değil. Bana şah damarımdan daha yakın ve perçemimden tutmuş olan Allah ile aramda bir mesafe olmadığına ve Allah'ın varlığında yalnız kalmam mümkün olmadığına göre kat etmemin nasip edildiği mesafenin kendilerini taklitle yükümlü bulunduğum peygamberlerle, 'şeairillah /Allah'ın nişaneleri' arasında olduğunu bildim. Türümün Hz. Adem ile başlayan tavafına katılırken kalbimi, onun Allah ile ahdinin nişanı olan Hecer'ü-l Esved'e yönelterek kendi zamanımdan 'Bela ya Rabbi' dediğim zamana kadar olan zamanı, akreple yelkovanın ters dönüşünde tükettim. Kalbimin ahdinin nişanıyla buluşmasına dair benim üzerimdeki hakkını ödemeye gayret ettim. İnsanlığın babası, meleklerin tavaftaki 'Sübhanallah, elhamdülillah, lailaheilallah' zikrine 'lahavlevelakuvveteillabillah' zikrini eklemişler. Ben de ona şeriatım gereğince 'Ve Muhammedün resulullah' zikrini ekledim. İslam milletine mahsus, atam Hz. İbrahim'den bugüne ulaşan zihnimdeki hatıra tablolarını yeniden telvin etmeye çalıştım. Beytullah'ın perdesinde siyahta gizli bulunan nurun ezeli ve edebi bir vaad olarak beyaza sunduğu sonsuzluğu idrak etmeye zorladım aklımı. Sadelikteki asaleti, asaletin hakikate yaraşmasını, o yaraşmadaki semavi özü düşünmeyi ve onun idrakini talep ettim. İbrahim milletinin annesi olan suya kandım; onu bardaklarla bedenime, dünya gözyaşımla içime akıttım. Mekke'yi kuran su'yu, Kudüs'ü kuran demir'e vererek 'İslam çeliğini' şekillendiren Peygamberlerin Efendisi'ne diz kırarak, baş eğerek, kelimeleri tüketerek, kendisini ziyarete geldiğimi söyleme cüretinde bulundum; ondan şefaat dilendim. Kudüs'ün banisi olan Kral ile Mekke'nin banisi olan zenci köle arasında durarak İslam ümmetine güç, bizlere ise kendisine köle olma şuuru vermesini niyaz ettim Rabbimden. Beytullah'ın güvercinlerine bakarak yeni bir sekinet yüklenmeyi diledim. Hz. Sümeyye'nin serçeleriyle birlikte pıt pıt dolandım mübarek bedenleri örten toprak kümelerin çevrelerinde. Mescid-i Haram'a yaklaşık üç yüz metrelik mesafede canlı bir trafiğin yaşandığı iki yolun üçgeninde yer alıyor Hz. Sümeyye'nin kabri. Kabir diyorsam, bizim bildiğimiz manada bir kabir değil; düz yüzeydeki birkaç kabartıdan biri. Hz. Sümeyye'nin farkı kocası Hz. Yasir'le birlikte İslam'ın ilk şehidi olması. Onlar, ilk esası 'Alah birdir, Muhammed onun kulu ve resulüdür' olan bir inanış üzere şehit edildiler. Demem o ki, belki de nazil olan ayet sayısı birkaç yüzü geçmiyordu onlar şehit edildiklerinde; Din henüz tamamlanmamıştı. Demem o ki, 'Semiğna ve atağna / İşittik ve itaat ettik' diyerek şehadete yürümüşlerdi onlar. Hz. Sümeyye'nin serçelerindeki özgürlüğe bakarak, efendileri bildikleri mütekebbirlere şirin görünebilmek için cihadı ve şehadeti kirlenmiş bilgileriyle yoksayanların tutsaklıklarından ve akibetlerinden korku duydum; onlardan, kirli bilgilerinden ve gevezeliklerinden Allah'a sığındım. Ümmet içinde bozgunculuk yapanlara, küfre hizmet için kendi yöneticilerini düşmanlıklarının hedefi haline getirenlere, din adına bina ettiklerini söyledikleri dünyalık kurumları put edinenlere karşı ilendim. Onlardan ve şerlerinden sakındırılmayı; söz ve eylemde onlarla eşitlenmekten uzak olmayı niyaz ettim. Bedduacıdan tiksindim, sahte gözyaşlarından insanlık onuru adına utandım; mübarek isimleri, olayları, şiirleri dillerine dolayarak kendi putlarının bekası için imdat isteyen iki ayaklı şeytan haşhaşilerden ikrah ettim. Düşünmek ve düşünmeyi düşünmek adına kendisine çok şeyi borçlu olduğum Sezai Karakoç'u sıkça ve minnetle hatırladım; dua niyetine mırıldandım onun 'Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine' adlı şiirini. 'Bize yazarlığımızı değil kulluğumuzu soracaklar ötede' diyen Mustafa Kutlu'nun güzel tembihlerini hatırladım; ondan ve selam emanetini yüklendiğim herkesten selam ilettim Beytullah'a, Makam-ı İbrahim'e, varlıklarıyla Hicr-i İsmail'i süsleyenlere, Yeşil Kubbe'nin altından dünyayı şereflendirmeyi sürdürenlere, Uhud'tan alemi aydınlatanlara, hurma bahçelerine. Geldim ve yine kelepçelendim özlemin eşiğine. Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/islam-dunyasinda-aklin-onemi-cercevesinde-ibn-rusd-te-nedensellik", "text": "İslam düşünürleri asırlar boyunca evrenin varoluşuyla ilgili çeşitli görüşler ileri sürmüşler, Allah'ın kainatı yaratış süreciyle, onun işleyiş ve düzeniyle ilgili farklı görüşlerde bulunmuşlardır. O nedenle; varlıklarda neden-sonuç ilişkisini irdeleyerek evrende bulunan varlıkların varoluşları ve onların birbirleriyle ilintilerini tartışıp durdular. Bu tartışma filozofların tartıştığı düzeyde olmasa da hala canlılığını koruyor. Felsefi tartışmaların ana merkezi eski Yunan olsa da; buradan yükselen tartışmalar İslam düşünürlerini de etkilemiş, birçok İslam düşünürü İslamı evrensel anlamda savunmak için filozofların bu konulardaki görüşlerini ele alarak tahlil etmişlerdir. Bu tartışmalar sürecinde İslam düşünürlerinin görüşleri yalnızca filozofların düşünceleriyle değil, zaman zaman diğer İslam düşünürleriyle de çatışmaya da yol açmıştır. İslam dünyası evrenin varoluşunu, insanın evren içerisindeki yerini, insan-Tanrı ilintisini irdelerken sürekli, aklın gerçeğe ulaşmada rolünün ne olduğunu da tartıştı. Modern bilimin din-bilim tartışmalarının ilk çıkış noktası bu tartışmalara kadar taşınabilir. Vahyin hangi yaklaşımla daha sarih anlaşılabileceği, akıl-duygu ilintisinin nasıl olması gerektiği, bireyi gerçekliğe götüren ana şeyin ne olduğu bugün olduğu gibi dün de en çok tartışılan konular arasındaydı. İşte bu soruların dönüp durduğu yer nedensellik konusu. Nedensellik konusu varoluş konusunu ele alan felsefecilerin ana konularından biri olarak bilimin de merkezine oturmuş bir konudur. Her şeyin bir nedene bağlı olarak var olduğuna dayanan düşünce ekolleri bilimin ışığında sistematik gelişimlerin de öncüsü olmuşlardır. Bilginin tamlığı nedenlerin bilgisidir diyen İbn Rüşd, çağının İslam düşünürlerinin tepkisini çekmiş, varoluşu nedenlere bağlamayan İslam düşünürleri onu tekfirle suçlamıştı. Aristo sistematiğini daha da geliştirerek bugünkü modern bilime önemli katkılar sunan İbn Rüşd'ün Nedensellik bağlamında düşünceye yaklaşımını irdeleyen Mehmet Fatih Birgül'ün kitabı önemli konulara parmak basıyor. İslam düşünce tarihine damgasını vuran isimlerden biri olan İbn Rüşd, felsefe konusunda kuşkusuz önemli bir yere sahip. Hukukçu bir ailenin çocuğu olan İbn Rüşd, (1125-1198) babası ve büyük babası kadı olduğu gibi kendisi de kadıydı. İslamın felsefe alanında etkili olmasını sağlayan ve düşünceleriyle uzun süre Batı'yı etkileyen bir isim olarak bilinen İbn Rüşd, farklı görüşleri nedeniyle yalnızca diğer bazı İslam felsefecilerince aforoz edilmekle kalmamış, Batı'da da dini çevreler uzun yıllar görüşlerine ihtiyatla yaklaşmışlardır. İbn-i Rüşd'ün görüşlerini tehlikeli bulan katolik kilisesi, onun görüşlerini kiliseden uzak tutmuş, 1240'dan 1513'e kadar okunmasını yasaklanmıştır. Mehmet Fatih Birgül, İbn Rüşd'ü kitap konusu için neden seçtiğini, İbn Rüşd'ün felsefi kişiliği ve İslam tarihindeki önemine dayandırarak; O, bilgi ve bilim hakkında Aristoteles şarihi olmaktan ötelere gitmiş, orijinal bir filozoftur. Bu bakımdan kanaatimize göre İbn Rüşd, nedenselliğin, bilim bağlamında araştırılması için ideal bir düşünür sayılmalıdır sözleriyle açıklamakta. Kitabına önce nedensellikle ilgili genel konulara yer vererek başlayan ve buradan ana konuya yaklaşan Birgül, ilerleyen bölümlerde konuyu unsurlara ayırmakta, bu çerçevede çeşitli değerlendirmelere yer vermekte ve çıkardığı özetleri de ana konu etrafında toplamakta. Sonuçta ise bizatihi İbn Rüşd'ün görüşlerine yer vererek, ortaya bütünsel bir görüş çıkarmakta. İslam düşünce tarihinde önemli bir yeri olan ve birçok alanda Batı düşünürlerinin yapıtlarında başvurduğu isim olan İbn Rüşd'ün varlık bilime yaklaşımını konu edinen kitabında Mehmet Fatih Birgül İbn Rüşd'ün \"nedensellik\" konusundaki düşüncelerini irdelerken onun en çok etkilendiği isim olan Aristoteles'in görüşlerine de birlikte değinmiş. Bunun zorunlu nedeni İbn Rüşd ile, Aristoteles'in görüşlerinin birçok konuda aynı olması. İbn Rüşd'ün eleştirdiği bir başka önemli İslam felsefecisi olan Gazali de bu konuda İbn Rüşd'ün hakkını teslim etmiştir; \"Farabi ve İbn Sina'nın en mükemmel Aristoteles şarihleri olduğunu söylemekte ve bunların dışındakilerin eserlerini okunmaya değer bulmamaktadır. Gazali'nin kaynağının, yalnızca Farabi ve İbn Sina olduğu ortaya çıkmaktadır\" diyen Birgül, o nedenle kitabında varlıkların neden -sonuç ilişkilerini bu isimler etrafında tartışır. Kitabının ilk bölümünde neden ve nedenselliği irdeleyen Birgül, felsefenin nedenler üzerine kurulduğuna vurgu yaparak, Felsefe şüphesiz bir neden soruşturmasıdır der. Bir şeyin var olmasını sağlayan şey olarak tanımlanan neden, ürettiği şeyler etrafında nedensellikler oluşturur. Nedenlerin birbiriyle ilintilerini kurmaya çalıştığımızda ise karşımıza varlık olgusu çıkar. İşte akıl ve duyumların varlıkla buluşma isteği yani bilgi bizleri neden-varlık ilişkisini soruşturmaya götürür. İbn Rüşd'e göre maddi anlığın, hem anlık, hem de kavranabilir gerçeklikleri algılama gücü vardır. Ona göre bütün yaratılmış gerçeklikler bir güç barındırır. Çünkü hepsi bir üst varlığa, bir ilk nedene gönderme yaparlar. İlk neden, Aristo'nun Metafizik kitabında verdiği Tanrı tanımına uygun şekilde, varlığın varlık olarak tüm eksiksizliğini içermektedir. Birgül, nedenselliğin varlıkla ilişkisini ele alan felsefi görüşlerin zaman zaman birbiriyle karıştırıldığını da dikkate alarak, bazı kesimlerce \"determinist\" olduğu öne sürülen İbn Rüşd'ün, determinist olmadığının altını çizer. Her olgunun bir nedene bağlı olduğunu, aynı nedenlerin aynı şartlarda hep aynı sonuçları doğuracağını öne süren determinizm konusunda Aristo'nun görüşlerine yer veren ve İbn Rüşd'ün de bu konuda Aristoteles gibi düşündüğünü belirten Birgül; O tıpkı Aristoteles gibi, üçüncü halin olamazlığı ilkesinin gelecek hakkındaki yargılara uygulanmasını reddetmektedir. Böyle bir durumun, olacak her şeyin zorunlu olması sonucuna götüreceğini vurgulayan filozofumuz, mümkün var olanların inkarı anlamına gelecek böyle bir iddianın bizi, iradenin inkarı gibi çirkinliklere ulaştıracağını düşünmektedir. \"İbn Rüşd, açıkça Aristoteles'ten yana tavır almış ve nedenselliğe yaptığı vurgu yanında, determinizmi kesin bir şekilde yadsımıştır.\" der ve \"İbn Rüşd'ün de Aristoteles gibi, imkanlar alanını kabul ettiği ve determinizmi reddettiği görülüyor\" ifadesini kullanır. İbn Rüşd \"neden\"in varlıkla ilişkisini deterministlerden farklı olarak \"mutlak varlık\"la açıklar. Batı'da Ortaçağ'ın en önemli felsefecisi olarak görülen İbn Rüşd bugün İslam dünyasında diğer ekollere göre daha az ilgi görüyor. İslam dünyasının düşünce sığlığı kendi dünyasına ait birçok eski düşünürü yeni kuşaklara tanıtmaya yeterli değil. Batı'nın çağında ve sonraki çağlarda oldukça etki altında kalan bu düşünürlerimizin en ihmal edilmişleri de felsefeciler. Oysa sağlam bir akaid düşüncesi felsefi tartışmaların içinden geçmekte. Bu sebeple medreselerde akaid dersleri felsefi mukayeselerle okutulurdu. Yakın çağın İslam düşüncesini oryantalistler yönlendirmeye başlayınca artık kendi dünyamıza ait bu düşünürleri de oryantalistlerin gözüyle ve onların ele aldığı düzeyde öğrendik, o derece ilgi duyduk. Son dönemlerde yeni neslin eskiye ilgisi artıyor. Bu doğrultuda birbirinden güzel eserler okuyucuyla buluşuyor. Bizi yeniden kendi düşünce dünyamıza götürecek olan Birgül'ün küçük hacimli bu kitabı da önemli bir inceleme eseri. İbn Rüşd üzerinden, aklın İslam için önemini yeniden düşünce dünyamıza sokan bu eser, -bilhassa felsefe okuyucularının- İbn Rüşd'ü daha iyi anlamak isteyenler için adeta bir el kitabı niteliğinde. İstanbul doğumlu. Edebiyat alanında, kitap eleştiri, analiz, deneme yazıları yazıyor. Ayna İnsan Kültür ve Edebiyat Dergisi'nin İmtiyaz Sahibi ve Genel Yayın Yönetmenliğini yaptı. Halen serbest düzeltmenlik ve editoryal çalışmalar yapıyor. Star Gazetesi, Yeni Şafak Gazetesi, Karar Gazetesi, Hece Edebiyat Dergisi, İtibar, Şiar, MOCCA Dergisi, Edebistan'da aktif olarak çalışmalarını sürdürmektedir. Yazarın spesifik portre çalışmaları da bulunmaktadır."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/istev-de-ders-basliyor", "text": "|İSTEV 2013 - 2014 Eğitim Programıİstev, sürekli eğitimleri, atölye çalışmaları, konferans ve gezileriyle 2013-2014 yılında da tarihe, sanata ve edebiyata farklı bir bakış açısı kazandırmaya devam ediyor. Eş Zamanlı Tarih OkumalarıDünyanın oluşumundan günümüze kadar yaşanmış, sosyal, kültürel, dini ve siyasal olayların tamamına kapsamlı bir bakış açısıyla bakarak tarihi anlamayı hedefler. Derslerde Dünya tarihi eş zamanlı olarak incelenir. Aynı zaman diliminde, dünya üzerinde hangi hareketliliğin olduğu, olayların birbirini nasıl etkilediği fotoğraflar, videolar ve haritalarla görsel olarak desteklenerek anlatılır. Her cheap snapback hats diliminde anlatıma tarihte birçok medeniyetin beşiği olmuş Mezopotamya Toprakları'ndan başlanarak sırasıyla Asya, Anadolu, Afrika, Avrupa ve Amerika 'ya sosyo-kültürel bir yolculuk yapılır. 3 Yıl boyunca devam eden eğitim, görsel sunumlar ile desteklenerek, dönemin kültürel ve siyasal yapısı arasındaki bağları daha anlaşılır hale getirir. dönemleri incelenir, mukayeseli dinler tarihi de eklenerek, o tarihlerde yaşadığı düşünülen peygamberlere de göz atılır. 'İyi bir yazar olmak için önce iyi bir okuyucu olmak gerekir'' ilkesiyle, edebiyat alanındaki çalışmaları destekleyerek yaratıcı yetenekleri geliştirerek, duygu ve düşüncelerini güçlü bir kalem ve dille ifade edebilen bireyler yetiştirmeyi amaçlar. Derslerde, önceden belirlenen doğu ve batı klasiklerinden oluşturulan okuma listesi takip edilerek, katılımcıların incelenen eserin yazarı hakkında ayrıntılı fikir sahibi olmaları sağlanır. Yazarın yaşadığı dönemdeki toplumsal gelişme ve değişimler, siyasi durum, felsefi anlayışlar araştırılır ve yazar üzerindeki etkileri anlatılır. Ayrıca yazmaya dair edinilen bilgiler derlenerek katılımcılara aktarılır. Her ders, daha önce verilen konu çerçevesinde öğrencilerin yazdıkları yazıların değerlendirilmesiyle devam eder. Bununyanı sıra film, tiyatro, fotoğraf okumaları yapılarakhayatın içinde edebiyata dair izler aranır. İslam Sanatına Giriş başlığı altında yürütülecek seminerler dizisinden oluşan bu program, esasta sanat üzerine bilgilendirmeyi değil, sanat üzerinden kendimizi yeniden düşünmeyi, düşündürmeyi, düşün-dürt-meyi amaçlıyor. Sanat nedir?, Biz kimiz?, Sanat bizim neyimize? sorularının merkeze alındığı bu seminerlerde, sanat meseleleri veya bir mesele olarak sanat tarihsel ve ontolojik bir çerçevede, dolayısıyla temel zihniyet yapılarını analize yönelen bir çaba eşliğinde irdelenmeye çalışılacaktır. Seminerlerde, İslam Sanatı'nı İslam Sanatı yapan tarihsel ve metafizik yapılar üzerinde durulacaktır. Bununla amaçlanan, sanatın; bugün, burada, bu coğrafyada, bu çağın insanı olan bizlere, geçmişe ait öz ve formların, geleceğe dönük bir imkan olarak ne ifade edebileceği ve ne ifade etmesi gerektiği sorusuna ışık tutmaktır. Herkesin katılımına açık olan derslerde öğrencilerden beklenen önceden verilen listedeki kitapları okumalarıdır. Vakıf kültürünün gelecek nesillere aktarılmasında genç neslin önemine inanan İstev, gençlerin gönüllülük bilinciyle sivil toplum kuruluşlarının bireye kattığı değerleri fark etmelerini sağlayarak, mesleki gelişimlerinin dışında farklı alanlarda da etkinlik göstermelerini teşvik etmektedir. Bu amaçla düzenlenen kahvaltılı toplantılarda, gençlerin ilgilerine uygun programlar hazırlanarak aynı zamanda onların vakıf çalışmalarında aktifrol oynaması sağlanmaktadır. 2013-2014 yılında 'Bir Başbakan neden asılır!: 27 Mayıs', 'Bir sağdan, bir soldan: 12 Eylül', 'Bu kadına haddini bildiriniz!: 28 Şubat' ... gibi konu başlıklarının işleneceği toplantılarda Türkiye'nin yakın siyasi tarihi ele alınacaktır. Buluşma tarihleri üye gençlere mail ve sms yoluyla duyurulur. İlgilenen arkadaşlar 'ye mail wholesale snapback hats göndererek veya 0212 614 33 88/0532 524 57 14 nolu telefonlar aracılığyla kayıtlarını yaptırabilirler. Satır Arası Buluşmaları kapsamında geliştirilen atölye çalışması lise ve üniversite gençlerine yöneliktir. İlk olarak 27 Haziran- 29 ağustos 2013 tarihleri arasında yoğunlaştırılmış olarak gerçekleştirilen eğitimimiz, kış dönemi için haftada bir kez 2'şer saat şeklinde 22 haftaya yayıldı ve konular genişletildi. Öncelikle bireyin kendini tanımasını, dünyada olup bitenlere farklı bir gözle bakabilmesini amaçlayan program; videolar, filmler, görseller ve istatistiklerle çok renkli bir şekilde geçiyor. Dünyada olan bitenlere birer seyirci olmaktan öteye geçmeye karar veren bireylerin sosyal projelerde nasıl bir yol izleyeceğinden bahsediliyor. Sosyal bir projenin fikrinin ortaya çıkarılmasından, hayata geçirilmesi ve başarılı olması için izlenecek yolların bir şirket kurulumu ciddiyetiyle nasıl yapılacağı anlatılıyor. Bireyler bir yandan çevrelerine duyarlı olurken bir yandan pratik hayatta karşılaşacakları problemleri nasıl çözeceklerini üretiyor ve yaratıcılıklarını arttırarak vizyonlarını genişletiyorlar. İstev'in gönüllülük kavramının yerleşmesi ve anlaşılması amacıyla desteklediği program, bir çok Sivil Toplum Kuruluşunun da ihtiyacı olan gönüllü çalışanların yetiştirilmesine yardımcı olacaktır. Sosyal Medya olarak hayatımıza giren ve her evde bireyleri kendilerine bağımlı hale getiren sanal dünyada neler olup bitiyor? Bazen gün boyunca bir kaç cümleden fazla iletişim kurmayan çocuklarımızın sanal dünyada sayısız arkadaşıyla mesajlaşması nasıl oluyor? Y Kuşağı denen gençler dünyaya nasıl bakıyor, neleri önemsiyor, neleri hiç önemsemiyor? Gerçek dünyayla iletişimleri nasıl? Onları bilgisayar başından kaldırmanın gerçekten bir yolu var mı? Bunları bulabilmek için öncelikle bu nesli yani çocuklarımızı, çocuklarımızın dünyasını daha iyi tanımalıyız diye düşündük. Y Kuşağını tanıyan ve son 10 yıldır onları bilgisayardan kaldırıp onlarca proje yaptıran Sosyal Girişimci Yavuz Yiğit bizlere Y Kuşağı'nı anlamamızda rehber olacak. 2 hafta planlanan seminerin ilkinde; Y Nesli'nin temel özellikleri, istekleri, hayata bakışları, diğer yaş gruplarıyla farkları, sosyal medya ve bilgisayar maceraları konuları işlenecek. İkincisindeyse; Y Nesli nasıl bilgisayar başından kaldırılır? Nasıl hayata katılırlar? sorularına cevaplar verilirken 'Sosyal Meyda'yı etkili kullanmak ve temel bilgiler ele alınacaktır. Pergel gibiyim; bir ayağımla şeriat üstünde sağlamca durduğum halde öbür ayağımla yetmiş iki milleti dolaşıyorum' diyen Hz. Mevlana'yı tanımak, Dünyada en yaygın okunan eserlerden biri olan Mesnevi'yi anlamak için Fatih Çıtlak eşliğinde yürütülecek bir çalışmadır. cheap snapbacks free shipping Bahariye Mevlevihanesi'nin ruhuna saygı amaçlı düzenlenen etkinlikte sohbet sonrası Mukabele-i Şerif icra edilecektir. Program her ayın son cuma akşamı Bahariye Mevlevihanesi'nde olup, katılım için önceden rezervasyon gereklidir. Birçok medeniyete ev sahipliği yapmış İstanbul'un tarihi ve kültürel zenginliğinin farkında olan İSTEV, sanat gezileriyle estetik bir bakış açısı kazandırmayı hedeflemektedir. Mevcut galeri, müze ve sanat mekanları arasından titizlikle seçilen etkinlikler gerektiğinde öncesinde seminer düzenlenerek, bir rehber eşliğinde gezilir. Böylece sanatçının ustalığı, vermek istediği mesaj ve dönemin estetik anlayışına ışık tutulmaya çalışılır. Modern Sanatlara özellikle önem verilerek Kavramsal Sanat anlaşılmaya çalışılır. Sanat Gezilerinin tarihlerinden haberdar olmak için iletişim bilgilerinizi 'ye mail atabilir veya 0212 614 33 88/ 0532 57 14 nolu telefon numaralarına bildirebilirsiniz. İstev, toplumun ihtiyaçlarına yönelik konularda aylık konferans ve seminerlerin yanı sıra kısa süreli atölye çalışmaları da gerçekleştirmektedir. Sosyal bilimlerin analitik bakış açısıyla ele alınmasına dikkat ederken konuların bütünlüğüne, birbirini tamamlayıcılığına da önem vermektedir. İstev, bulundukları mekandan yola çıkarak Mevlevilik ve tasavvuf üzerine çalışmalar yaparken, konunun uzmanları aracılığıyla içinde yaşadığı Anadolu toprakları ve komşu coğrafyalara dikkat çeken konuları gündeme getirir. Etkinlik tarihleri web sayfası ve sms ile yayınlanır, çeşitli kültür-sanat sayfalarında da duyuruları yapılır. Tarihleri kaçırmamak için bilgilerinizi İstev'e kaydetmenizde fayda vardır."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/itibar-dergi-aralik-sayisi-cikti", "text": "İtibar'ın 39. sayısı olan Aralık sayısında zengin şiir, öykü ve denemelerin yanı sıra tarihçi Abdulhamit Kırmızı'yla yapılan bir söyleşi de yer alıyor. İbrahim Tenekeci yönetiminde yayın hayatına devam eden İtibar, usta çizer Hasan Aycın'ın nefis bir çizgisiyle açılıyor. Hemen arkasından Hüseyin Atlansoy'un Duvar şiiri geliyor. Derginin şiir sayfaları Cevdet Karal'ın Klon, Ahmet Murat'ın Geride Kalanların Bakışı ve Bünyamin K.'nın Süpermensizlik adlı şiirleriyle devam ediyor. Bu sayının diğer şairleri ise, Ali Emre, Suavi Kemal Yazgıç, Zeynep Tuğçe Karadağ, Yusuf Özkan Özburun, Mehmet Aycı, Mehmet Narlı, Dilek Kartal, Onur Bayrak, Ömer Yalçınova, Adem Turan, Erdem Arslan, M. Mücahit Yılmaz, Cengizhan Konuş, Emel Özkan, Berat Demirci, Leyla İpekçi ve Elif Nuray. İtibar, şiirimizin olduğu kadar öykümüzün de nabzını tutmaya devam ediyor. Derginin Aralık sayısının öykü sayfalarında ise Yıldız Ramazanoğlu'nun Mahpusta Yüzen Gemiler, Güray Süngü'nün Dünyanın En Orta Yeri, Işık Yanar'ın Boyalı Saat, Akif Hasan Kaya'nın Kara Güneş, Betül Nurata'nın Bir Tatlı Huzur, Hanife Altun'un Ben Ne Biçim Serseriyim ve Ahmet Karacan'ın Gölgeye Asılı Sancı öyküleri bulunuyor. Yusuf Genç, Aralık sayısında, Avlonyalı Ferit Paşa kitabıyla dikkatleri üzerine çeken tarihçi Abdulhamit Kırmızı'yla verimli bir söyleşi yapmış. Kırmızı Kendinizi anladıkça başkalarını daha iyi anlayacaksınız diyor. İhsan Fazlıoğlu Resim, Yorum ve İnanç ya da Bilgiyi Okumak İçin Bir Kılavuz adlı çalışmasıyla yazılarına devam ediyor. Rasim Özdenören Bu Havalar, Kemal Sayar Merhametin Eli, Hüsrev Hatemi Dağlar Dağlar Viran Dağlar, Ali Görkem Userin Muhalif Kalmak, Zafer Acar Bir Fenafillah Provası: Rüya, Tarık Tufan Hz. Ali Cenkleri başlıklı yazılarıyla derginin düzyazı sayfalarında yer alıyorlar. Erol Yılmaz, Mustafa Ruhi Şirin, Ercan Yıldırım, Nadir Aşçı, Serdar Arslan, Müslim Coşkun, Mehmet Emin Küçüker, Mehmet Tepe ve Ayşegül Uyar deneme ve incelemeleriyle İtibar'ın Aralık sayısına katılan diğer isimler."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/itibar-dergi-ekim-2017", "text": "İtibar, 73. sayısı olan Ekim sayısında Hüsrev Hatemi ve Ercan Yıldırım ile yapılmış iki söyleşiye yer veriyor. Türk Edebiyatının her kuşaktan önemli isimlerinin ürünleriyle katkıda bulundukları İtibar, doyurucu bir sayı ile okurunun karşısına çıkıyor. İbrahim Tenekeci'nin yönetimindeki İtibar, usta çizer Hasan Aycın'ın çizgilerini yayınlamaya devam ediyor. Her zaman olduğu gibi şiirleriyle dikkat çeken dergi, Mehmet Burak'ın Koridor isimli eseriyle şiir sayfalarını açıyor. Mehmet Şamil'in Geçti Zaman, Cengizhan Konuş'un Gök Denilen Kuşcağız ve Mustafa Muharrem'in Dirsek başlıklı şiirleriyle devam ediyor. Bu sayının diğer şairleri ise Fatma Şengil Süzer, Fatih Muhammet Atasever, İsmail Kılıçarslan, Muhammed Ali Caymaz, Rabia Gelincik, Mustafa Yıldırım, Cevat Akkanat, Said Yavuz, Mehmet Emin Küçüker, Adem Yazıcı, Zülal Sema, Seyyid Ensar, İlker Nuri Öztürk, Eray Sarıçam, Selim Yasin Deliacı, Kenan Yusuf Taşkın, Tahir Çakmak, Hayrullah Gürdağ, Rumeysa Nur Gürbüz, Büşra Yavuz, Nurettin Durman, Emel Özkan, Mehmet Aycı, Mehmet Doruk Kandemir, Rıdvan Tulum ve Mustafa Akar. İtibar Ekim sayısının öykü sayfaları da son derece zengin. Bu sayıda Hüseyin Ahmet Çelik'in Bir Körün Elleri Ellerimde, Yunus Develi'nin Yeraltından Sesler, Bülent Ayyıldız'ın Başımda Beklerken ve Emin Gürdamur'un Güneşin Öbür Batışıisimli öyküleri bulunuyor. Hüsrev Hatemi ve Ercan Yıldırım Söyleşileri. İtibar'ın Ekim sayısında Hüsrev Hatemi ile Dilek Erdem konuşmuş. Hatemi Bir millet canlıysa ortaya medeniyet çıkar diyerek önemli bir uyarıda bulunuyor. İkinci söyleşimizde ise Ercan Yıldırım, Ahmet Arslan'ın sorularını yanıtlamış. Yıldırım, Bize Allah'ın hakkını, kulun hakkını ve mahlukatın hakkını kendi davası bilecek hasbi düşünce lazım diyor. Özkan Gözel'in önemli bir yazısını yayınlıyoruz: İç Alemimiz İşgal Altında. Berat Demirci, Kalbimdeki Kabristandan Bir Köşecik isimli bir yazı kaleme aldı. Abdullah Harmancı, kıymetli bir yazıyla aramızda: Biz Karun'u İzlerken. M. Fatih Andı, Peygamber'i Şiirle Sevmek yazılarının yirmincisini kaleme aldı. Kemal Sayar, Bil, Bul, Ol diyor. Necip Tosun, Edebiyatçı ve Sosyal Medya başlıklı yazısıyla hepimizi ilgilendiren bir konuya temas ediyor. Gökhan Ergür, bu sayıda kıymetli bir yazıyla yer alıyor: Değişen Dünyada Gençlerin İnanç Problemi. İbrahim Tenekeci, Babamla Beraber isimli dokunaklı bir yazı kaleme aldı. Muhammed Enes Kala, Tüketim Kültü ve İstiğna Makamı başlıklı yazısıyla aramızda. Harun Yakarer, şiir incelemeleri ile önemli bir boşluğu dolduruyor. Bu sayımızın diğer yazarları ise Hüsrev Hatemi, Mehmet Narlı, Semra Saraç, Mustafa Özel, Sadık Koç ve Ali Oturaklı."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/itibar-dergi-eylul-2015", "text": "İtibar'ın 4. yılının son sayısı olan 48. sayısında birçok şiir, öykü ve denemenin yanı sıra Sibel Eraslan'la yapılan bir söyleşi de yer alıyor. İbrahim Tenekeci yönetiminde aylık olarak çıkan İtibar'ın Eylül sayısı Hasan Aycın'ın bir çizgisi ile açılıyor. Derginin şiir sayfaları Süleyman Çobanoğlu'nun Kedi başlıklı şiiriyle açılıp Cevdet Karal'ın Biri Geldi, Gökhan Ergür'ün Tüm Yüzlerin Ecesi ve İbrahim Tenekeci'nin Yolculuk isimli şiirleriyle devam ediyor. Bu sayının diğer şairleri ise, Ercan Yılmaz, Cevat Akkanat, Ömer Yalçınova, Adem Turan, Ahmet Edip Başaran, Raşit Ulaş, Suavi Kemal Yazgıç, Emel Özkan, Leyla İpekçi, Said Yavuz, Mehmet Şamil, Rabia Gelincik, Bilal Can, Liya Zerya ve Cengizhan Konuş. Eylül sayısının arka kapak şiiri ise Ali Oturaklı'ya ait. İtibar'ın Eylül sayısının öykü sayfalarında Necip Tosun'un Hayata Düşmek, Yıldız Ramazanoğlu'nun Siirt Marşı, Muhsin Macit'in Efendik, Emine Batar'ın Eğri Duvar, Betül Nurata'nın Dışarı Fırlatılmış, Meryem Betül Altuntaş'ın Şifre ve Nilgün Bıyıklı'nın Kırmızı Sardunya öyküleri bulunuyor. İtibar'ın Eylül sayısında, hikayeleri ve köşe yazılarıyla tanıdığımız Sibel Eraslan'la yapılan bir söyleşi yer alıyor. Söyleşiyi şair Emel Özkan yapmış. Eraslan Biz ancak muhatabımıza değdiğimiz anda tamamlanmış gibi oluruz. Bazen bu hiç tahmin etmeyeceğimiz şekliyle de olabilir. diyerek yazarla okuyucu arasındaki ilişkiye dair önemli ipuçları veriyor. Berat Demirci, Medeni Hal Hanemizden Cıvıldaşmalar adlı çalışmasıyla yazılarına kaldığı yerden devam ediyor. Hemen arkasından Mustafa Çiftçi'nin bir denemesi geliyor: Kalfa Uykusu. Uzun bir aradan sonra Ahmet Murat bir yazısı ile dergide yer alıyor: Deneme ve Şerh. Cihan Aktaş otel yazılarında bu ay kendisini en çok etkileyen, öykülerine de konu olan bir oteli işliyor: Cenup Oteli. Kemal Sayar Güzel Ölme Hakkı, Ercan Yıldırım İslamcılığa Neoliberalizm; Neoliberalizme İslamcı Aşı, Hüsrev Hatemi Amin Maalouf ve Panait Istrati: İki Hısmımız başlıklı yazılarıyla derginin düzyazı sayfalarında yer alıyorlar. Mustafa Ruhi Şirin, Mehmet Dinç, Tarık Tufan, Cemal Şakar, Özkan Gözel, Ahmet Edip Başaran, İsmail Isparta, Tevfik Emre Akın, Güven Adıgüzel ve Ayşegül Uyar düşünce, kitap ve film yazılarıyla İtibar'ın Eylül sayısına katılan diğer isimler."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/itibar-dergi-nin-ekim-sayisi-cikti", "text": "İtibar, 37. sayısıyla yeni yayın dönemine girdi. İçeriğinde ve kapak tasarımında çeşitli değişikliklere giden dergi, bu sayısında Türk şiirinin son üç kuşağının önemli isimlerinin eserlerini bir araya getiriyor. İbrahim Tenekeci yönetiminde yeni yayın dönemine merhaba diyerek Ekim sayısıyla okuyucusunun karşısına çıkan İtibar, yine usta çizer Hasan Aycın'ın nefis bir çizgisiyle açılıyor. Hemen arkasından Süleyman Çobanoğlu'nun Beşeri Hoyrat şiiri geliyor. Derginin şiir sayfaları Hakan Arslanbenzer'in 7 Temmuz 2014, Gazze, Ali Emre'nin Nil Akdeniz'e Akmaz Artık ve İbrahim Tenekeci'nin Şimdi Değil başlıklı şiirleriyle devam ediyor. Bu sayının diğer şairleri ise, Furkan Çalışkan, Mustafa Akar, Murat Küçükçifci, Tuba Kaplan, Murat Koparan, Zeynep Tuğçe Karadağ, Berat Demirci, Leyla İpekçi ve Hüsrev Hatemi. Bu sayının arka kapak şiiri ise ve Cevdet Karal imzalı İyi Marka Şairler. İtibar'ın Ekim sayısının öykü sayfalarında Yıldız Ramazanoğlu'nun Film Seyreden Kadınlar, Işık Yanar'ın Mehir, Mustafa Başpınar'ın Talihsiz Yolculuk, Akif Hasan Kaya'nın Güvercinler, Ayşegül Genç'in Kudüs Ekmeği ve Betül Nurata'nın Mutlu muyuz? öyküleri bulunuyor. Bu sayının sürprizlerinden biri ise Nurcan Toprak'ın Toplanmak isimli hac hikayesi. İtibar'ın Ekim sayısında İhsan Fazlıoğlu'nun Batı'nın Hikmeti, Doğu'nun Rasyonalitesi başlıklı İstanbul'un tarihi tecrübesini başlangıç noktası olarak öneren önemli yazısı öne çıkıyor. Ercan Yıldırım'ın yeni dindarlık üzerine başladığı iki bölümlük çalışmanın ilki de bu sayının dikkat çeken metinlerinden. Bu yazıların kitaplaşacağı müjdesi de veriliyor sunuş yazısında. Düzenli yazılarıyla her ay İtibar'da okuyucusuyla buluşan Kemal Sayar Homo Politicus'un Yükselişi adlı çalışmasıyla dergiye katkı vermeye devam ediyor. Saadettin Acar Düşünmek ve Yapmak, Tahir Yücel Nuri Pakdil'e Tanıklığım, Cemal Şakar Hikaye Anlatırken-2, Tarık Tufan Hakikatten Haberdar Bir Yoldaş Bulabilmek başlıklı yazılarıyla derginin düzyazı sayfalarında yer alıyorlar. Erol Yılmaz, Mustafa Ruhi Şirin, Cevat Akkanat, Said Yavuz, Ahmet Edip Başaran ve Suavi Kemal Yazgıç yazılarıyla İtibar'ın Ekim sayısına katılan diğer isimler. Müslim Coşkun ise okuyucuya farklı lezzetler sunan bir gezi yazısıyla yeniden İtibar'da: Yürürsen Yakındır, Bakarsan Uzak."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/itibar-dergi-subat-2106", "text": "Türkiye Yazarlar Birliği tarafından yılın dergisi seçilen İtibar, 53. sayısı olan Şubat sayısında hocaların hocası Prof. Dr. Orhan Okay ile yapılmış bir söyleşiye yer veriyor. İtibar, Şubat sayısının öykü sayfaları da son derece zengin. Cemal Şakar'ın Kader Anı, Necip Tosun'un Bahar ve Kelebekler, İrem Ertuğrul'un Bu Öyküde Sanal Reklam Uygulanmaktadır, Emine Batar'ın Çelişki, Doğukan İşler'in Hayrola, Betül Nurata'nın Stend, Nurdan Garpaslan'ın Kafesve Selma Türköze'ün Dağlar Delisi öyküleri bulunuyor. Ayrıca bu sayıda İranlı öykücü Feriba Vefi'ninHayatla Birlikte öyküsünü okuyacaksanız. Farsça'dan tercüme eden Zeynep Ekşi Özel. İtibar'ın Şubat sayısında hocaların hocası Prof. Dr. Orhan Okay ile Ahmet Edip Başaran konuşmuş. Okay, Büyük şehirlerin ruhu yok eden günlük hayatından yaralanmadan çıkmak herkesin karı değildir diyor. 2016, UNESCO tarafından 'Hoca Ahmed Yesevi Yılı' olarak ilan edilmişken, Hoca Ahmed Yesevi üzerine İbrahim Kalın'ın Hüküm ve Hikmet başlıklı yazısı derginin en dikkat çeken metinlerinden birisi. M. Fatih Andı ise Peygamberi Şiirle Sevmek üst başlıklı seri yazılarına devam ediyor: Hazret-i Peygamber'den İstimdad. Ahmet Murat, Klasik Şiirde ÇiftAnlamlılık üzerine yazısı ile dergide yer alıyor. N. Ahmet Özalp halk hikayelerinden güzel bir örnek sunuyor: Hüsrev Şah ile Gülruh Banu'dan. Ercan Yıldırım Gözetleyen Toplum adlı çalışmasıyla yazılarına devam ediyor. Kemal Sayar Sıkılmış Candan Ümit Kesilmez, Savaş Ş. Barkçin Kendi Ağzınla Konuş, Ali Görkem Userin Fıtrata Sımsıkı Tutunmak başlıklı yazıları ile fikriyat sayfalarına katkı veriyorlar. Hüsrev Hatemi, Tarık Tufan, Güven Adıgüzel, Ahmed Fatih Andı, Yasemin Karahüseyin, Mustafa Çiftci, Mustafa Ruhi Şirin, Raşit Ulaş, Ercan Yılmaz ve Sezai Çoşkun yazılarıyla İtibar'ın Şubat sayısına katılan diğer isimler."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/itibar-in-eylul-2014-sayisi-cikti", "text": "İtibar'ın 36. sayısı olan Eylül sayısında, Türk şiirinin iki büyük ismi Cahit Zarifoğlu ve İsmet Özel üzerine yazılmış birer yazı ile Ortadoğu özel bölümü öne çıkıyor. İtibar, 3. döneminin son sayısını usta çizer Hasan Aycın'ın nefis bir çizgisiyle açıyor. Hemen arkasından Hüsrev Hatemi'nin Sevinçler Bizimle Gelmez ve Cevdet Karal'ın Oğlun Gibi de Sevdin şiiri geliyor. Bu sayının diğer şairleri ise, Suavi Kemal Yazgıç, Yusuf Özkan Özburun, Mehmet Aycı, Dilek Kartal, Emel Özkan, Faysal Soysal, Sadık Koç, Ahmet Edip Başaran, Nizar Kabbani, Friedrich Hölderlin, İbrahim Gökburun, Mehmet Tepe, Mehmet Emin Küçüker, Kazım Berkay Özkardaş, Said Yavuz. Bu sayının arka kapağında ise Mustafa Akar'ın Disconnection şiiri var. Derginin Eylül sayısının öykü sayfalarında ise Cemal Şakar'ın Bakış, Güray Süngü'nün Köşe Başları, Sadık Yalsızuçanlar'nın Sen Denizde Ben Yüzünde, İsmail Isparta'nın Gül Sancısıve Doğukan İşler'in Temyizlik Temizlik öyküleri bulunuyor. İtibar'ın Eylül sayısında Abdüssamed Bilgili'nin Cahit Zarifoğlu şiiriyle ilgili önemli bir yazısı bulunuyor. Bilgili İyi şiirler kendileri gibi yetkin okuyucuya ihtiyaç duyarlar. Zarifoglu şiiri de tüm iyi şiirler gibi bir ön hazırlıkla misafir eder kendine. Ama sonrasında ne zor anlaşılır ne de kapalı şiir vardır artık. Tamamıyla arkadaş şiirdir onunkisi... diyor. Yusuf Genç ise usta şair ve düşünce adamı İsmet Özel'i anlamak üzerine ilgi çekici bir yazı yazmış: İsmet Özel'in Çabası. Düzenli yazılarıyla her ay okuyucusuyla buluşan İhsan Fazlıoğlu Hakikat mi Gerçek mi: Hangisi Hakikidir? adlı çalışmasıyla yazılarına devam ediyor. Leyla İpekçi Gecesi Yok, Daima Olmuş Sabah, Cihan Aktaş Aklım Bir Kervansarayda Kaldı, Berat Demirci Rutin Güzeldir, Ömer Lekesiz Kudüs ya da Hep Yukarı Bakmak, Kemal Sayar Kalbi Çürümüş Bir Uygarlık, Güven Adıgüzel Ortadoğu'da Edebiyatın Alınyazısı: Çünkü Şiir, Kanayan Yaraya Seslenir başlıklı yazılarıyla derginin fikriyat sayfalarında yer alıyorlar. Mustafa Ruhi Şirin, Tarık Tufan, Cevat Akkanat, Cemal Şakar, Ercan Yılmaz, Afşin Selim, Atasoy Müftüoğlu, Ercan Yıldırım, Tuba Kaplan, Ali Emre ve Furkan Çalışkan yazılarıyla İtibar'ın Eylül sayısına katılan diğer isimler."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/itibar-in-kasim-2017-sayisi-cikti", "text": "İtibar, 74. sayısı olan Kasım sayısında Hasan Aycın, Ömer Lekesiz ve Cevdet Karal ile yapılmış üç söyleşiye yer veriyor. Türk Edebiyatının her kuşaktan önemli isimlerinin ürünleriyle katkıda bulundukları İtibar, doyurucu bir sayı ile okurunun karşısına çıkıyor. İbrahim Tenekeci'nin yönetimindeki İtibar, usta çizer Hasan Aycın'ın çizgilerini yayınlamaya devam ediyor. Her zaman olduğu gibi şiirleriyle dikkat çeken dergi, Furkan Çalışkan'ın Başlangıçların Sonsuz Mutluluğu isimli eseriyle şiir sayfalarını açıyor. Mustafa Akar'ın Yalan Aşk Şiiri, Ali Oturaklı'nın Baktıkça Alır ve Raşit Ulaş'ın Düşük Çözünürlüklü Bir Fotoğrafın Şiiri başlıklı şiirleriyle devam ediyor. Bu sayının diğer şairleri ise Zeynep Tuğçe Karadağ, Süleyman Unutmaz, Ömer Fatih Andı, Nadir Aşçı, Mehmet Narlı, Eyyüp Akyüz, Nurullah Genç, Rabia Gelincik, Bilal Can, Harun Yakarer, Gülsüm Esen, Eda Fırat, Aslı Bey, Ahmet Yılmaz, Yunus Karadağ, Gazi Balcı, Gökhan Ergür, İlker Nuri Öztürk, Umut Cemal, Ahmet Edip Başaran, Ali Akçakaya, Suavi Kemal Yazgıç ve Mustafa Ruhi Şirin. İtibar Kasım sayısının öykü sayfaları da son derece zengin. Bu sayıda Sibel Eraslan'ın Zülcenah, Senem Gezeroğlu'nun İstanbul'da Yalnızca Bir Semt Adı, Aynur Dilber'in Kelebek Takvimi ve Yasemin Aybike Kavun'un Yemin isimli öyküleri bulunuyor. İtibar'ın Kasım sayısında Hasan Aycın ile Dilek Erdem konuşmuş. Aycın Çağımıza tanığız, öfkeli olmalıyız diyerek önemli bir uyarıda bulunuyor. İkinci söyleşimizde Ömer Lekesiz, Hüseyin Ahmet Çelik'in sorularını yanıtlamış. Lekesiz, Türk Edebiyatı eskisiyle ve yenisiyle bir bütündür diyor. Üçüncü söyleşimizde ise Cevdet Karal ile Ahmet Edip Başaran konuşmuş. Karal, Yeterince şahsi olmayan deneyim, ötekinde deneyime yol açmaz diyor. Özkan Gözel'in önemli bir yazısını yayınlıyoruz: Teemmüle Davet. Musa Yıldız, Hoca Ahmed Yesevi'yi anlattığı yazısıyla ilk defa dergimizde yer alıyor. Ercan Yıldırım, Anadolu'nun İslamlaşması üzerinden insanımızın irfanını yazdı. Cihan Aktaş'ın oteller dizisindeki son durağı Amasya. Said Yavuz'un Afrika notlarını bu sayımızdan itibaren yayınlamaya başlıyoruz. Ahmet Fatih Andı, sinema yazılarına bir yenisini ekledi. Gökhan Ergür, Onarıcı Bir Kuvvet: Pişmanlıklar başlıklı yazısıyla bu sayımıza kıymetli bir katkıda bulundu. Zeynep Merdan, bu kez Derviş Gözlü Kadınlar diyor. Mustafa Özel, Mustafa Kutlu'nun son eseri Tarla Kuşunun Sesi ile ilgili geniş oylumlu bir yazı kaleme aldı. Kemal Sayar, Akşam Ülkesi başlıklı yazısıyla aramızda. Bu sayımızın diğer yazarları ise Hüsrev Hatemi, Necip Tosun, Hatice Ebrar Akbulut, Ahmet Edip Başaran, Muzaffer Serkan Aydın, Soner Karakuş, Rıdvan Tulum ve Hamza Önalan."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/itibar-in-mart-2017-sayisi-cikti", "text": "İtibar, 66. sayısı olan Mart sayısında Kemal Sayar ve Sibel Eraslan ile yapılmış iki söyleşiye yer veriyor. Türk Edebiyatının her kuşaktan önemli isimlerinin ürünleriyle katkıda bulundukları İtibar, doyurucu bir sayı ile okurunun karşısına çıkıyor. İbrahim Tenekeci'nin yönetimindeki İtibar, usta çizer Hasan Aycın'ın çizgilerini yayınlamaya devam ediyor. Her zaman olduğu gibi şiirleriyle dikkat çeken dergi, Mustafa Muharrem'in Klişe Kül isimli eseriyle şiir sayfalarını açıyor. Ali Emre'nin Kahırlı Tarla, Meyus Harita, Said Yavuz'un Şimdi Bu Saatlerde ve Süleyman Unutmaz'ın Akıllı Telefonun Kalbi başlıklı şiirleriyle devam ediyor. Bu sayının diğer şairleri ise Nurettin Durman, Fatma Şengil Süzer, Hasan Özlen, Mehmet Narlı, Ali Sali, Ömer Yalçınova, Sadık Koç, Serdar Arslan, Emel Özkan, Gökhan Ergür, Muzaffer Serkan Aydın, İlker Nuri Öztürk, Ali Oturaklı, Orhan Özekinci, Mehmet Emin Küçüker, Büşra Yavuz, Muhammed Ali Caymaz, Mehmet Şamil, Enes Talha Tüfekçi, Hasan Hüseyin Çağıran, Adem Yazıcı, Rıfat Eroğlu, Bayram Zıvalı, Yunus Emre Avşar, Mustafa Yıldırım, Ömer Vural, Melek Ören, İbrahim Gökburun, Elif Nuray ve Kaan Orhan. İtibar Mart sayısının öykü sayfaları da son derece zengin. Bu sayıda Cemal Şakar'ın Patlayan İki Tüfek, Mukadder Gemici'nin Hak Edilmiş Bir Ölüm, Adem Tekden'in Saniha ve Neslihan Soydaş'ın Ara mak öyküleri bulunuyor. İtibar'ın Mart sayısında Kemal Sayar ile Gökhan Ergür konuşmuş. Sayar, İnsan insana şifa ve sığınaktır diyerek önemli bir uyarıda bulunuyor. İkinci söyleşide ise Sibel Eraslan, Dilek Erdem'in sorularını yanıtlamış. Eraslan, Muhacirler yılkı atlarına çok benzer diyor. Leyla İpekçi ve Ayşegül Genç deneme hanesini dolduran isimler. Murat Erol, emek mahsulü bir yazı kaleme aldı: Hatırlama ve Unutmaya Dair. Kemal Öztürk'ün ilk kez bir yazısını yayınlıyoruz: Halep'in Kıyısında, İnsanlığın Uzağında. Berat Demirci Türklük Sosyolojisini, Ercan Yıldırım da Kahraman Mitolojisini yazdı. Muhammed Enes Kala, hikmet ve tahakküm kavramlarını tabiata bakarak değerlendiriyor. Muhammed Emin Albayrak, kendi tasarımını yaptığı sayfasıyla dergimizde daha sık yer alacak. Kitap yazılarında Gökhan Ergür, Tuba Kaplan, Kevser Tekin, Bahadır Sancak, Ahmet Fadıl Eraslan, Enes Kılıç ve Rıdvan Tulum imzaları var: Görmeden Ölmek, Kalbin Aklı, İzler, Sevgili'nin Evi, Kayıp Arkadaş, 4 Defter. Harun Tan'ın portrelerini yayınlamayı sürdürüyoruz, yeni konuğumuz İlhan Berk. Bu sayımızın diğer yazarları ise Hüsrev Hatemi, Yahya İncetahtacı, Afşin Selim, Harun Yakarer, Ercan Yılmaz, Zafer Acar, Hayrettin Orhanoğlu ve Ertuğrul Gazi Demir."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/itibar-in-subat-sayisi-cikti", "text": "İtibar'ın 41. sayısı olan 2015 Şubat sayısında Osmanlıca tartışmalarından yola çıkarak D. Mehmet Doğan ve Türkiye Sevgisi İmandandır kitabının yazarı Ebubekir Kurban'la yapılmış söyleşiler de yer alıyor. İtibar, her sayısında olduğu gibi usta çizer Hasan Aycın'ın nefis bir çizgisiyle açılıyor. Hemen arkasından Hüseyin Atlansoy'un Bella Bella şiiri geliyor. Derginin şiir sayfaları Hakan Arslanbenzer'in Halvet Der Encümen, Nihat Hayri Azamat'ın Yağmur ve Cevat Akkanat'ın Seninle Konuşmalarımın Sonrasıdır başlıklı şiirleriyle devam ediyor. Bu sayının diğer şairleri ise, Mehmet Narlı, Zafer Acar, Aykut Nasip Kelebek, Enes Talha Tüfekçi, Raşit Ulaş, Bilal Can, Nurettin Durman, Ercan Yılmaz, Suavi Kemal Yazgıç, Yusuf Özkan Özburun, Emel Özkan, Zeynep Tuğçe Karadağ, Melih Tuğtağ, Rabia Gelincik, Gökhan Ergür, Ali Oturaklı, Mehmet Burak, Fatih Muhammet Atasever, Ünsal Ünlü, Şenol Korkut, Ali Emre ve Enes Kılıç. Derginin Şubat sayısının öykü sayfalarında ise Cemal Şakar'ın Bir Öyküye Giremeyen Parçalar, Sibel Eraslan'ın Hotel California, Güray Süngü'nün Cana Kıymık, İsmail Isparta'nın Ebu Zer Doğukan İşler'in, Akşam Sofrasında Yedi Kişilik Bir Aile Oyunu, Emine Batar'ın Süleyman'ın Ölümü, Betül Nurata'nın Yüzümü Tanı, Adımı Öğren, Elimden Tut, Nurdan Garparslan'ın Çocukluk Arkadaşı ve Rabia Macit'in Hoşça Kalır mıyız? öyküleri bulunuyor. İtibar'ın Şubat sayısında, son dönemdeki Osmanlıca tartışmaları bağlamında, Murat Erol, D. Mehmet Doğan ile konuşmuş. Doğan, Harf İnkılabı, din değişikliği yapılamadığı için yapılmıştır diyor. Bu söyleşinin hemen arkasından Kazım Berkay Özkardaş'ın, Türkiye Sevgisi İmandandır kitabıyla tanınan Ebubekir Kurban'la yaptığı söyleşi geliyor. Kurban şöyle diyor: Dünya sisteminin bizi çağırdığı yeri biliyoruz: Cehennem. Düzenli yazılarıyla her ay okuyucuyla buluşan İhsan Fazlıoğlu Fıtrat, Nazar ve İstidlal: Akıl mı Akletmek mi? adlı yazısıyla Şubat sayısında yer alıyor. Ercan Yıldırım Medeniyet Tahayyülü Olarak İslamcılık, Mehmet Dinç Çabuk Hazza Karşı Yavaş Huzur, Hüsrev Hatemi Ahmet Haşim'in Nesri, Tarık Tufan Mutlak Hakikatin Önüne Ömrünü Sermek başlıklı yazılarıyla derginin fikriyat sayfalarında yer alıyor. İlker Nuri Öztürk, Mustafa Ruhi Şirin, İsmail Süphandağı, Ali Sali, İsmail Isparta, Mustafa Akar, Yasin Şafak, Ayşenur Alper, Mustafa Karadavut, Osman Toprak ve Müslim Coşkun yazılarıyla İtibar'ın Şubat sayısına katılan diğer isimler."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/itibar-nisan-2013", "text": "İtibar'ın 19. sayısı olan Nisan sayısı Hasan Aycın'ın imzasını taşıyan bir çizgiyle açılıyor. Ardından Süleyman Çobanoğlu'nun Amasyalı Uzman Çavuşun Semiz Eşkıyaya Şöyle Bir Baktığıdır şiiri geliyor. Bu sayıya şiirleriyle katılan diğer isimler ise Tuba Kaplan, Fatma Şengil Süzer, Nurettin Durman, Adem Turan, Murat Sözer, Nadir Aşçı, Halil İbrahim Polat, Orhan Özekinci, Belya Düz, İsmail Kılıçarslan, Esra Elönü, Mehmet Efe, Dilek Kartal, Senai Demirci ve Ahmet Edip Başaran. Bu sayının öykü sayfalarında Cemal Şakar'ın Kendisi Bir Upuzun, Kamil Yeşil'in Gözyaşımın Rengi, Aykut Ertuğrul'un Yok Kimse Yok ve Akif Hasan Kaya'nın Nusret adlı öyküleri yer alıyor. İtibar'ın Nisan sayısında iki söyleşi yer alıyor. Hattat Savaş Çevik'le yapılan, İslam Sanatı Daima Soyut Güzelliğin Peşinde Olmuştur başlıklı söyleşi gelenekselden moderne hat sanatını merkeze alıyor. Geçtiğimiz ay yayınlanan ilk şiir kitabı Yüzümün Çocukluğu'yla dikkatleri üzerine çeken şair Said Yavuz ise derginin diğer söyleşi konuğu. Yavuz, İnsan Şiire Ne Kadar Yetenekli Olursa Olsun, Yaralanmadan Yazamaz başlığını taşıyan söyleşisinde samimi bir dille şiir serüvenini ve poetikasını ortaya koyuyor. Ayrıca Ahmet Edip Başaran'ın Yüzümün Çocukluğu yazısı da Yavuz'un şiirine dair çekilen fotoğrafın netleşmesini sağlıyor. Nisan sayısının düzyazı sayfaları Hüsrev Hatemi'nin Şiirimizde Ubeydullah Efendi Belki de Ölmemiştir başlıklı renkli yazısıyla açılıyor. Yazılarıyla ilk kez İtibar'da yer alan Ömer Lekesiz Mustafa Kutlu'nun Üç Deseni, İhsan Fazlıoğlu ise Meta-Fizik'e Durmak yazılarıyla bu sayının öne çıkan isimlerinden. İbrahim Paşalı, Neşe Kutlutaş, Berat Demirci, Lütfi Bergen, Atasoy Müftüoğlu, Ercan Yıldırım, Furkan Çalışkan, Suavi Kemal Yazgıç ve Abdullah Harmancı, bu sayıya yazılarıyla katılan diğer isimler."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/iyi-edebiyat-kotu-edebiyat", "text": "\"Biz sadece ıslah edicileriz!\" diye cevap verirler. Edebiyatı tasnif etmenin en kolay, ama en temel yolu iyi-kötü kategorisidir. İyi ve kötü eserin ölçütleri tartışılabilir; yüz yıllardır tartışılıyor da. Ama değer olarak iyi ve kötünün ne olduğu konusunda genel bir kabul olduğu söylenebilir. Eseri böylesi genel kabullere yaslanarak değerlendirmek sağlıklı ve pratik yöntemdir. İyi ve kötü öncelikle birer değerdir. İnsanın bu tür yargılara varabilmesi için net bir bilince sahip olması gerekir. Çünkü zihin, bilincin üzerinde çalışır; bilincin çözümlemelerine, adlandırmalarına, kavramsallaştırmasına ihtiyacı vardır. Zihni bir yapı gibi düşünürsek, bilinç onun temelidir. Fakat bilincin analizlere kalkışabilmesi için kaynağa ihtiyacı vardır. İyiyi ve kötüyü beslendiği kaynaktan öğrenir ve ona göre yargılar geliştirir. Dolayısıyla güzel yapı, güzel kaynaktan beslenen bilinçle ilgiliyken; kötü yapı da, kötülükten beslenen bilinçle ilgilidir. Modernlikle birlikte estetik bağımsız bir kategori halini alınca, eserleri beslendiği, bağlandığı değer yargıları üzerinden değerlendirme melekemizi yitirdik. Estetik bağımsızlaşıp özerkleşince öncelikle ahlakla olan organik bağı kopmuş oldu (1). Estetik bilimi sanki güzel'e ilişkin şaşmaz, evrensel ölçütler ortaya koymuş gibi, her eser, söz konusu ölçütlere vurulmaya başlandı. Böylesi bir yaklaşım eserin ele aldığı, işlediği konunun hafifsenmesine yol açtı. Modern dönemler boyunca, 'ne anlatıldığının önemli olmadığı, nasıl anlatıldığının önemli olduğu' ilkesini her yerde duyar olduk. Aslında burada 'ne anlatıldığı'ndan önce, anlatılanın 'neye göre' değerlendirildiği daha önemliydi. Ele alınan konunun, meselenin öncelikle sahip olunan değer yargılarına göre değerlendirilmesi; onun ait olduğu, layık olduğu yere konulması en azından adaletli olmanın gereğidir. İnsan sahip olduğu değerlerden dolayı nötr değildir; son çözümlemede olaylar ve olgularla ilgili hüküm vermek zorundadır. Verdiği bu hükmün ışığında, olaylar ve olgularla sahih bir ilişki kurabilir. Sanatçı bir meseleyi, konuyu anlatmayı/yazmayı seçtiğinde evvelemirde onunla ilgili bir kararı/kanaati oluşur; onu hayat içinde bir yere yerleştirir ve ondan sonra 'nasıl anlatacağı'nın derdine düşer. Konuyla sahih ilişki kurulmadan, güzel bir edebiyat eseri verilemez. Yanlış bilinçten; olayları ve olguları, daha geniş anlamıyla eşya düzenini layıkıyla çözümleyip anlamlandıramamış ve olması gerekenleri asli yerlerine oturtamamış, yani varlığı, olmuş ve olmakta olanı yanlış değerlendirmiş birinden güzel'i beklemek muhaldir. Neyin anlatılacağının, anlatılacak olanın neye göre değerlendirileceğinin önemini yitirdiği modern edebiyat kuramı salt biçimcidir. Yüzyıllara sari salt biçimci yaklaşımlarla formatlanmış estetik melekelerimiz nedeniyle güzel'i de salt biçimle belirler olduk. Oysa kadim kaynaklarımızda güzel/güzellik meselesine baktığımızda, güzel'in, hiç de bugün tartıştığımız bağlamda ele alınmadığını görebiliriz. Sadece İslami kaynaklarda değil, ortaçağın sonuna kadar bu konularda ortak kodlar üretildiğini görmek mümkündür. Hatta Grek felsefesinde güzel ve iyi tek kelimeyle: kalokagathia ile ifade edilmiştir; yani güzel ve iyi aynıdır, özdeştir. Estetiğin duyumla/duyulur olanla sınırlanması modern bir durumdur. Antik çağlardan beri güzel, duyularla algılanamayanı içerecek şekilde düşünülüyordu ve böyle olunca Tanrıyla ilişkiliydi. Bundan dolayı Müslüman filozoflar güzel'i; cemal, beha, ziyne, kemal ve hayr gibi kavramlarla birlikte, iç içe düşünüyorlardı. Alemde de güzel olarak nitelenenler, Tanrının güzelliğinin yansımasıydı. Hal böyle olunca alem, düzen, iyilik ve güzellik olarak nitelenip bir anlamda güzelin delaleti oluyordu. Bu bağlamda alemde/kozmosta güzelin; düzenlilik, tertiplilik, sınırlılık olarak tezahür ettiğini belirtelim (2). Güzelin; iyiyi, yetkinliği, doğruyu içerecek şekilde algılanması, aynı zamanda kötünün, eksikliğin, yanlışın dışarıda kalması anlamına geldiği açıktır. Burada güzele tevhid, çirkine şirk demekte bir beis yoktur. Çünkü tevhid, birliği, uyumu, dengeyi, iyiyi kendinde toplarken; şirk birliği, uyumu, dengeyi, iyiyi çözer, dağıtır, çoğaltır. Bir anlamda imamenin kopması gibi, taneler her yana tesadüfen saçılır. Geleneğimizde güzelin salt biçimle değil, daha çok, iyi, doğru, yararlı gibi değerlerle ilişkilendirilerek bir bütün olarak düşünülmesinin aksine; modern gelişmelerle birlikte ahlak felsefenin, güzel de estetiğin ilgi alanında kalınca, güzel parçalandı. Modern edebiyatta baş gösteren 'kötünün güzelliği' böylece kendine bir mecra bulmuş oldu. Geleneksel olarak, kötünün güzelliğini tartışmak bir yana, kötü, çirkin, zararlı olarak kabul edilenler edebiyatın konusu dahi olamıyordu. Çünkü güzeli seçmek, direkt olarak çirkini dışarıda bırakmak anlamına geliyordu. Bir de burada daha çok toplumsal alana yönelik, kötünün üzerini örtmek, kamusal alanda temsilini engellemek şeklindeki genel İslami ilke, ikincil bir faktör oluşturuyordu. Daha da önemlisi, o dönemin insanları için kötünün güzelliği, kötünün estetik temsili, kötünün güzelce yazılması düşünülebilir konular değildi. Geleneksel olarak güzel'i anlatma/yazma peşindeki edebiyat; alemde duyumsadığı güzelin, aslında bir numune, dahası asl'ına göre, eksik, kusurlu bir numune olduğunu bildiği için, güzelin kaynağına, asl'ına, idea'line yönelim içindeydi. Güzele yönelik bu ilginin maddi formlar için olmadığı, daha çok onda tezahür eden güzelliğe olduğunu söylemek mümkündür. Modernlikle birlikte edebiyattaki geleneksel şiraze dağıldı ve edebiyat atomize oldu. Bütüncül bakış açısı terk edildi; tevhidi bakış açısının sağladığı birlik, uyum, denge, iyi gibi kozmik düşünce yerini, şirkin bölüp çoğalttığı kaotik düşünceye bıraktı. Böylece insan, kendisini kaos içine atılmış, yapayalnız; yaslanacağı değerleri olamayan bir karanlığın içinde buldu. Kaotik ortamı düzenlemek, karanlıktan çıkmak tamamen insanın ellerine bırakıldı; o da kendini alemin merkezine yerleştirerek, ürettiği değerlerle onu yeniden tanzim etmeye, kurmaya girişti. Böylece karanlıklar içinde kaldığı alemi kendiyle birlikte Aydın'latıyordu. Bu tür gelişmelerle edebiyat ele aldığı konuyu 'neye göre' değerlendireceği ölçüsünü de kaybetmiş oldu. Sanatçı değer esaslı yargılar yerine, daha çok 'nasıl yazacağı'nı mesele edinmeye başladı. Çünkü kaostan çıkmanın yolu öncelikle düzenlilikten, tertipten yani biçim vermekten geçiyordu. İyinin kötünün, güzelin çirkinin, yararlının zararlının yan yana, bir arada durduğu kaotik ortamda, sanatçı ister istemez yaşadığı dağılmayı, çözülmeyi, çarpılmayı bir düzene koymayı öncelemek zorundaydı. Güzelin ahlaki olanla bağlarının kopmuş olması da, sanatçıyı alabildiğine özgürleştirdi. Yaslandığı, bağlandığı, beslendiği bir ana damarın olmaması; salt 'amaçsız bir amaçlılığın' peşine düşmesi, sanatçıyı hem tematik hem de biçim konusundaki geleneksel bağlarından boşaltıverdi. Edebiyattaki böylesi bir radikal liberalleşmeyle birlikte, artık ne anlatıldığının, anlatılanın neye göre anlatıldığının bir önemi kalmadı. (1) Bu bağlamda edebiyat edep ilişkisi, sadece etimolojik-semantik bir ilgi olarak, zihinsel spekülasyona indirgendi. Edebin ahlakla, ahlakın iyiyle, iyinin doğruyla irtibatı kesilince; gayri ahlaki, kötü, yanlış... bir anlamda fuhşiyyat, menhiyat edebiyatın içinde 'güzelce' anlatılır/yazılır oldu. Tabii burada fuhşiyyat, menhiyat diyerek, olaylara ve olgulara bir değer yüklediğimizin farkındayım; oysa modern edebiyat kuramları daha çok 'nasıl anlatıldığı' üzerinde durarak, bu tür değer yüklü eleştirileri bertaraf etmek ister. (2) Tarih boyunca peşinde koşulan Altın Oran/İlahi Oran fikrinin, alemdeki/kozmostaki İlahi Güzel'in yansıması fikrinden doğduğunu hatırlayalım. Alemdeki tüm parçalar arasında uyum/harmoni olduğu, alemin düzenlilik, tertiplilik ve sınırlılık esasına göre yaratılmış olmasıyla ilgilidir. Karesi İlkokulu'nu (1973), Atatürk Ortaokulu'nu (1976), Muharrem Hasbi Lisesi'ni (1979), Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'ni bitirdi (1983). Balıkesir'de aile şirketinde çalıştı. Halen İstanbul'da bir kamu kuruluşunda çalışıyor; e-edebiyat dergisi www. edebistan. com'un yayın yönetmenliğini ve Muhayyel Dergisinin yayın danışmanlığını yürütüyor. Edebiyat hayatına, 1982'de Güldeste Dergisinde yayımlanan \"Beyaz Gömlek\" adlı öyküsüyle başladı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Kayıtlar, Hece ve Hece Öykü'nün çıkışında yer aldı. Portakal Bahçeleri ve Pencere adlı öykü kitapları Arnavutça'ya; bazı öyküleri de Farsça, Korece ve Azerice'ye çevrildi. İlk öykü kitabı Gidenler Gidenler adıyla Yedi İklim Yayınları tarafından basıldı. \"Esenlik Zamanları\"yla Türkiye Yazarlar Birliği 1999 Hikaye Ödülü'nü kazandı. 2012'de çıkan kitaplar içinden yapılan değerlendirmede \"Mürekkep\" adlı öykü kitabı; Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği ve Ömer Seyfettin Hikaye ödülünü aldı. 2016 yılında Dede Korkut Edebiyat Ödülüne layık görüldü. Şu sıralar Şakar'ın bütün eserleri İz Yayıncılık tarafından basılmaktadır."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/izlek-iz-yayinlari-arasindan-cikti", "text": "Osman Bayraktar'ın İzlek adlı kitabı yeni yazıların ilavesiyle İz Yayınları arasından çıktı... Duruşumuz bakışımızı da belirler, talebimizi de. Ayrıntıları görebilmek için mümkün olduğu kadar yakında bulunmak, bütünü kavrayabilmek içinse uzaktan ve tepeden bakmak gerekir. Olayın öznelerinden birisi de kendimiz isek soğukkanlı kalmak, olayın bütününü kavramak zorlaşacaktır. Heyecan ve duygudan uzak bir bilim adamı yaklaşımı ise olgunun insan boyutunun, ruhsal yanının görülmesini engelleyebilir. Oysa kolaylıkla nesnel ve dışsal etmenlerle açıklanması mümkünmüş gibi görünen birçok olgunun, derinliğine incelendiğinde insanların tutum ve davranışlarından bağımsız olmadığı görülebilir. Bir bütünlük idrakiyle bize bırakılan insanlık deneyimiyle ilişki kurma, onu çözümleme yeterliliği yaşadığımız zamanı kavramak için de bir zorunluluk olarak duruyor önümüzde."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/izzet-keribar-dogudan-gelen-isik-sergisi", "text": "Türkiye'de fotoğraf mirasının derlenmesini ve fotoğraf sanatının gelişimini amaçlayan Türkiye Fotoğraf Vakfı, fotoğraf sanatının usta ismi İzzet Keribar'ın Asya fotoğraflarını konu alan Doğudan Gelen Işık sergisine ev sahipliği yapıyor. Sanatçı, bu sergisiyle arşivinde yer alan Asya fotoğraflarını derlerken ziyaretçileri ışığın doğduğu topraklara doğru bir yolculuğa çıkarıyor. Eserlerin katmanlarını geniş bir coğrafyanın renkleri oluşturan Keribar'ın yıllar boyunca çektiği en nadide fotoğraflar gün yüzüne çıkıyor. 17 yaşında fotoğrafa ilgi duymaya başlayan ve fotoğraf tekniğini Kore'de bulunduğu askerlik görevi sırasında geliştiren Keribar, uzun yıllar fotoğraf adına yurt içinde ve yurt dışında çeşitli geziler yaptı. 1980 yılından bu yana yoğun bir şekilde fotoğraf üretimine devam eden sanatçı, Uluslararası Fotoğraf Federasyonu tarafından Sanatçı ve Ekselans unvanlarıyla onurlandırıldı. Fotoğraf sanatının Türkiye'de gelişmesine ve Türkiye'nin dışında tanınmasına büyük katkı sağlayan İzzet Keribar, 2012 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığının Büyük Sanat Ödülüne, 2018 yılında da Cumhurbaşkanlığı Büyük Kültür ve Sanat Ödülüne layık görüldü. Ülkemizin en önemli fotoğraf arşivlerinden birini oluşturan sanatçı, sergi ile birlikte, fotoğraf için her zaman cazibe merkezi olan Asya'yı işaret ediyor. Serginin küratörlüğünü üstlenen fotoğraf sanatçısı Murat Gür, İzzet Keribar, Asya'da uzak coğrafyaların bile aslında ne kadar yakınımızda olduğunu bize tekrar tekrar hatırlatan, gittiği yerlerin kültürleriyle yakınlık kuran ve inanılmaz öykülerle bize aktaran kişidir. sözleriyle Asya fotoğraflarının Keribar'ın öncülüğünde sevildiğini ifade etti. Asya'nın tarihi eserleri, renkli çarşı pazarları ve farklı manzaralarına uzanan Keribar'ın objektifinden seçilen eserler, ışığın izini doğuda sürmek isteyenler için kaçırılmaz bir fırsat sunuyor. Sanatçının 80'e yakın eserinin yer aldığı katalog, sergi kapsamında koleksiyonuna nadide Asya fotoğraflarını eklemek isteyenlerle buluşuyor. Uzun zamana yayılan yolculuklardan izlerin görüleceği eserler, bir ay boyunca kapılarını fotoğraf severler için açık tutacak. İzzet Keribar'ın 27 eserinin bulunduğu sergi, 23 Şubat 22 Mart tarihleri arasında Türkiye Fotoğraf Vakfı sergi alanında izlenebilir. Sergiyi düzenleyen Türkiye Fotoğraf Vakfının mütevelli heyetinde başkanlığını üstlenen Zeytinburnu Belediye Başkanı Murat Aydın'ın yanı sıra fotoğraf sanatçıları Süleyman Gündüz, Murat Gür, İsmail Küçük, Mustafa Yılmaz da yer alıyor. Vakıf, 2018 yılında düzenlediği Oksijen temalı ZFotoFest uluslararası fotoğraf festivali ile adından uzun süre söz ettirmişti. 1936 yılında İstanbul'da doğan İzzet Keribar, genç yaşından itibaren fotoğrafa karşı ilgi duydu. 1957'de askerliğini yapmak üzere gittiği Kore'de, bir yıl boyunca fotoğraf çekerek tekniğini ve deneyimini geliştirdi. Keribar, uzun bir aradan sonra 1980 yılında tekrar fotoğrafa yöneldi. Sanatçı, o yıldan bu yana yurt içinde ve yurt dışında fotoğraf amaçlı geziler düzenlemektedir. Türkiye ve dünya fotoğrafları, hem dia hem dijital ortamdaki çalışmaları ile ülkemizin en önemli arşivlerinden birini oluşturmaktadır. Uluslararası Fotoğraf Federasyonu tarafından 1985 yılında A. FIAP, 1988 yılında da E. FIAP ünvanları ile onurlandırılan Keribar, Türkiye'de birçok derneğin onur üyesidir. 1982 yılından beri, yurt içinde ve yurt dışında çok sayıda kişisel fotoğraf sergisi ve dia gösterisi gerçekleştiren ve birkaç kitabı yayımlanan Keribar, birçok kuruluşta fotoğraf kurslarına eğitmenlik yapmakta ve Türkiye'de düzenlenen fotoğraf yarışmalarının seçici heyetlerinde yer almaktadır. Gerek ulusal, gerek uluslararası fotoğraf yarışmalarında birçok ödül alan ve son 20 yıldan bu yana fotoğrafçılığı profesyonel bir meslek olarak yürüten Keribar, bu sanat dalının Türkiye'de gelişmesine ve Türkiye'nin yurt dışında tanınmasına büyük katkı sağlamıştır. 2012 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığının Büyük Sanat Ödülüne, 2018 yılında da Cumhurbaşkanlığı Büyük Kültür ve Sanat Ödülüne layık görülmüştür. Vakıf; kültürel birikimimizin her yönü ile fotoğraflanmasını, ülkemizin fotoğraf mirasının derlenmesini, korunmasını ve değerlendirilmesini, ülke fotoğrafçılığının tanıtılmasını, fotoğraf sanatının gelişimini, toplumla daha fazla buluşarak yaygınlaşmasını, fotoğraf sanatı ile ilgili eğitim kurumları ile işbirliği yaparak bilimsel araştırma ve geliştirme faaliyetlerinde bulunmayı, sanatçılar arasından dayanışma ve işbirliğinin güçlendirilmesini, fotoğraf ile ilgili her nevi ürünün üretilmesini ve topluma ulaştırılmasını amaç edinmektedir."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/kadinin-sesi-ni-duyun", "text": "7-8 MART günlerinde Küçükçekmece Cennet Kültür Merkezi'nde Günümüz Türk Öyküsünde Kadının Sesi adlı sempozyumun açılışı ve ilk oturumlar gerçekleştirilecek. Sempozyum 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'nde kadın öykücülerin edebiyatımızdaki yeri ve toplumumuzun kadını algılayışı üzerine konuşmalar yapılacak. Türk edebiyatında kadın yazarların Fatma Aliye'den en genç öykü yazarına kadar birçok ad, edebiyat tarihinin önemli sayfalarına geçmiştir. Türk kadın öykücüleri, bugün çok okunan, çok satan edebiyatçılar arasında bulunuyor. Yalnız Türkiye sınırları içinde değil, yurtdışında da kitapları yayınlanıyor, TEDA projesinin katkılarıyla, birçok dile kitapları çevriliyor. Kadın edebiyatçıların yanı sıra tanınmış erkek yazarlar da hafızamızda yer eden kadın tipler, kadın kahramanlar yaratmışlardır. Kadın yazarların en önemli işlevi, kadının kendisini tanımasını, birey olarak varlığının bilincine varmasını sağlamalarıdır. Bu öykülerle, toplumda ezilmeden Simone de Beauvoir'ın deyişiyle ikinci seks olmadan yaşamaları, kadın yazarların eserleriyle mümkündür. Çünkü, edebiyat hayatı, kadını değiştiren en etkili unsurdur. Sempozyumu bu açıdan önemli ve yararlı görüyorum. Sempozyumu düzenleyen kurumlar şöyle: Küçükçekmece Belediyesi, Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi, Yıldız Teknik Üniversitesi. 09.30'da başlayacak Kadının Sesi sempozyumunda, açılış konuşmalarını Sempozyum Açılış Bildirisi izleyecek. Ömer Lekesiz, Hikayenin Kadim Varisleri: Kadın Öykücüler başlıklı bir konuşma yapacak. İki gün sürecek sempozyumun son gününde, saat 20.00'de Değerlendirme ve Kapanış Konuşmaları'ndan sonra, Avaze Türk Müziği Kadınlar Topluluğu'nun konseri dinlenecek. II. oturumda Ali Ural, 'Kadının Gözünden Dünya Resimleri', Nalan Barbarosoğlu 'Kadının Sesi Nesne mi? Özne mi?' başlıklı konuşmalarıyla, III. oturumda Hatice Meryem 'Mutfak Dedikoduları ile Kocakarı Hikayeleri Arasında Bir Ses Gezintisi' başlıklı konuşmalarıyla, IV. oturumda Naime Erkovan 'Kadın Öykücülerin Eserlerinde Fantastik Unsurlar, Prof. Dr. Emel Kefeli 'Günlüklerde/Mektuplarda Yaşanan Hayatlar: Suzan Defter Örneği' başlıklı konuşmalarıyla, V. oturumda Sevinç Çokum 'Kadın ve Hayatın Olduğu Yer', Prof. Dr. Yakup Çelik, 'Büyükşehir ve Kadın Olmak: Aslı Erdoğan'ın Taş Bina ve Diğer Öykülerinde Kadın' başlıklı konuşmalarıyla, VI. oturumda Yıldız Ramazanoğlu 'Kadın Öykücülerin Kadını Edebileştirme Biçimi başlıklı konuşmasıyla, VII. oturumda Cemal Şakar 'Günümüzde Kadın Öykücülerin Dili başlıklı konuşmasıyla tarihsel ve güncel perspektif içerisinde kadın yazarlardan öykülerdeki kadınlara, gerçekleşen değişimlerden kullandıkları dile kadar farklı açılarla ele alacaklar... DAHA fazla bilgi ve detaylı sempozyum programı için: www. kucukcekmece. bel. tr/kadininsesiadresini ziyaret edebilirsiniz."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/kahramanmaras-ta-gundem-insan", "text": "Şair Ömer Erinç'le birlikte Erdem Düşünce ve Kültür Derneği, Kahramanmaraş Gençlik Merkezi'nin konuğu olarak Kahramanmaraş'a bir sohbet için davet ettiklerini söyledi. Emir iki dost şairden gelince soru sorulmaz, sadece tabi olunur. Ben de öyle yaptım ve söz konusu maksatla bu hafta sonu Kahramanmaraşta bulundum. Kahramanmaraş'ın düşünce ve kültür hayatımızdaki yeri hakkında ayrıca bir bahis açmaya gerek var mı? Hem bahis açsam bile bu köşeye sığar mı her biri bir bayrak hükmünde olan Kahramanmaraş'ın insan ve İslam sevdalalıları? O halde şöyle özetleyerek geçeyim bu hususu: Bugün 'bizi biz yapan' değerlerin büyük bir kısmı Kahramanmaraş'ta yetişmiş, kandillerini orada yakıp Anadolu'nun dört bir bucağına oradan dağılmışlardır. Bu nedenle Kahramanmaraş'a gitmek Necip Fazıl'ın, Sezai Karakaoç'un, Rasim Özdenören'in, Merhum Erdem Beyazıt'ın, Cahit Zarifoğlu'nun, Alaeddin Özdenören'in gençlik çağına, dava heyecanına gitmektir biraz da. Ben de bu kaynaktan kendi nasibince su içmişlerden biri olarak gittim her zaman Kahramanmaraş'a. Yine dipdiri buldum Kahramanmaraş'ı. Yine insan ve İslam sevdasıyla gecesini gündüzüne katarak, yine mümkün olan her imkanı seferber ederek hizmet eden İnsanların şehriydi. Onların adlarını yazsam bu köşeye sığmaz, adları sığsa yüreklerindeki aşk sığmaz. Ali Demirdöğen Hoca'nın yönetiminde yoksullara hizmet veren bir vakıf. Yıllardır üç bin kişiye erzak ve yemek hizmeti verirken bugün Esed'in zulümden kaçıp gelen Suriyelilerden iki bin kişiye daha hizmet vermeye başlamışlar. Isınma ve barınma problemlerini halletmeye çalışmışlar ilkin, şimdi de düzenli olarak sıcak yemek hizmeti veriyorlar. Açıkçası Kahramanmaraş'ta hangi ışıldayan yüze baksanız, hangi vakfa, kuruma uğrasanız onlarda insan merkezli bir niyete, gayrete, hizmete tanık oluyorsunuz. Sohbetimizi Şair Mustafa Köneçoğlu'nun müdürlüğünü yaptığı Beyza Özel İlköğretim Kurumları'nın konferans salonunda gerçekleştirdik. Eğitimci olmadığım ve eğitim gören çocuğum da kalmadığı için söz konusu kurumlara doğrusu biraz uzağım. Ama eğitimle ilgili sorumluluklarımızın ne denli ertelenemez, tembelliğe kurban edilemez bir sorumluluk olduğunu bilirim ve orada bunu bir kez daha idrak ettim. Daha düne kadar eğitim amacıyla çocuklarımızı teslim ettiğimiz kimi yapıların ihanet şebeklerine ait olduklarının anlaşılmasıyla birlikte Beyza ve benzeri eğitim kurumlarının yükü de kendiliğinden kat be kat artmış durumda. Gerek tesisi, gerek öğretim kadrosu, gerekse yurt vb. barınma imkanlarının ivedilikle artırılması gerekiyor. İlgili kardeşlerimizin işleri zor vesselam, Rabbim yar ve yardımcıları olsun. Beyza'nın konferans solanunda, adeta bir aile toplantısının sağlayabileceği sıcaklık ve samimiyet ortamında 'Sanat Bizim Neyimize' başlığı altında zihniyet-sanat ilişkisi üzerine kimi önemli saydığım husususları paylaştım, ilgileri son son derece yüksek olan kardeşlerimle. Bizim büyüklerimizden aldığımız ilk terbiye bizim halk olduğumuza dair, toplamın içinde bulunduğumuza, ümmette bir fert olduğumuza dair terbiyedir. O nedenle biz halka tepeden bakamayız, biz onları eğrilikte sayıp, kendimizi doğrultucu saymayız; varsa farkettiğimiz bir eğrilik kendimizi sorumluluk tahtında ona dahil eder ve onu müdrik olarak bize bahşedilen kelimelerle hem kendimiz hem de başkaları için açığa çıkarırız. Bu yüzden bizler 'Fe eyne tezhebun' diye söze başlamayız; kendi parmağımızı kutsanmış sayıp bunu söyleyerek onlara doğru sallayamayız. Bu kuşatıcı ilahi hitabın nasıl bir zorunluluk ve ruhi, akli temizlik şartlarını gerektirdiğini biliriz. Bu nedenle 'zihniyet - sanat' derken de hamdolsun muhataplarıma bir şeyi dikte etmekten kaçındım ve konuşmamı izleyen sohbet ortamı da beni müsafir bir fert olarak kardeşlerimle birlikte kuşattı ve hep birlikte insanlığın, ümmetin meselelerini dilimizin döndüğünce birlikte konuştuk. Hizmet Örgütü'nün dört binayı, üç kurumu put edinmeleri yüzünden millete reva gördükleri şer ve nifak halleri üzerine de konuştuk elbette. Hizmetçilerin oluşturdukları çirkefi fark ettiğimizi ve buna karşı Müslümanca tutumun ne olacağını da karşılıklı olarak teyiden dile getirdik. Bizler Allah'ın kullarıyız; ne sahte mehdilere hizmetçilik ederiz ne de devlete kul oluruz. Bizim zamanımız, mekanımız ve hayatımız İslam'dan ibarettir. İşte Kahramanmaraş bunları kardeşler olarak konuşmamıza, yeniden idrak etmemize vesile oldu. Buna sebep olanlara, orada kutlu selamlarını aldığım ve kendilerini kutlu selamla selamlama imkanına eriştiğim herkese teşekkür ediyorum. Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/kalbin-duasi-okurla-bulustu", "text": "Sitemiz editörlerinden, öykücü Selvigül Kandoğmuş Şahin'in denemeleri, KALBİN DUASI adıyla OkurKitaplığı tarafından okurlara sunuldu. Rahmet yağmurlarına öylesine susamışız ki, yangınlar içinde beklemedeyiz... Maneviyatsızlıktan kavrulan metropollere, çölleşen hanelere dirilten yağmurlarını, yüreklerimizin yaralarına merhem, serin dualar gibi gönder ya Rabbi! Bekliyoruz yardımını, nusretini... Arındır bizi Rabbim! Kimsesizlerin, sahipsizlerin, gariplerin, biçarelerin Rabbi. Bizleri, gariplere, yetimlere hami eyle. Onların ellerinden tutmayı, yaralarına merhem olmayı, çaresizliklerine derman olmayı nasip eyle. Bungun sancılarla kapalı gökler, rahmet sağanağını boşaltmak için bekler. Sen gönder semalarından rahmet akıtan bereket kuşanmış yağmurlarını. Arıt bizi Rabbim! Kurtar bizi Rabbim! Evlatlarımızın dumura uğramış, iğfal edilmiş zihinlerini, bozulmuş kalplerini; huzura, sürura, dingin, kavi imanlara taşı! Senin, kurtaran, arındıran, muştu gibi dirilten imanına susadık ya Rabbi! Arındır Rabbim, ülkemin derin sınavlardan geçen öncülerini. Onlara, teslimiyet kuşanmış tefekkür zamanlarıyla dosdoğru yürüyüşler nasip eyle. Muhtacız ya Rabbi! Hayırlı, alnı secdeye değen, kurtuluş sakası gibi gençlerimizin önünü açan, ümmetin derdini dert edinen tüm neferlere muhtacız. Arındır bizleri Rabbim! Akıt tüm kirleri. Habis şeytanın görünmez kirlerinden, ekranlarımızı, kafelerimizi ve nice bohem mekanlarımızı arındır. Arındır ya Rabbi! Akıt tüm kirleri. Rabbim, kurtuluş adası gibi, dünyadaki zalimlerden kaçan mültecilere, Ortadoğu'nun, Arıkan'ın Filistin'in, Gazze'nin, gariplerine ve yetimlerine sığınak olan, son kale gibi dimdik ayakta durmaya çalışan, tüm iç ve dış güçlerin saldırılarından kendini korumaya çalışan Anadolu topraklarına her daim kurtuluş ihsan eyle... Rabbim, düşmanlara fırsat verme. Kavi yüreğiyle ve duruşuyla dimdik, teslim olmadan, düşmana meydan okumayı nasip eyle bu millete Rabbim!"} {"url": "https://edebistan.com/haberler/karabatak-16-sayi", "text": "Edebiyat zulme alışmaya izin vermez başlıklı sunuşuyla çıkan Karabatak, zulme boyun eğmeyen şiirleriyle olduğu gibi Postmodernizm: Nereye Kadar? dosyasıyla da dikkat çekiyor. A. Ali Ural, Şafak Çelik, Naime Erkovan, Güzide Ertürk, Fatih Taşcı, Ayşe Sevim, Bünyamin Demirci, Hamdiye Hale Özcan ve Oya İşeri Gever farklı açılardan postmodernizmi mercek altına aldı. Bu sayının röportajı, mimari alandaki başarıları kadar, sayısız öğrenci yetiştirmesiyle ve Bahariye Mevlevihanesi'ni kültür hayatımıza yeniden kazandırmasıyla tanınan Prof. Dr. M. Baha Tanman'la yapıldı. Bize Globalizasyon Diye Yutturulan Şey Aslında Standardizasyon diyen Tanman röportajını hazırlayan Songül Koç. Bu sayının şairleri A. Ali Ural, Ayşe Sevim, Hüseyin Akın, Murat Batmankaya, Bülent Ata, Çayan Özvaran, Meryem Kılıç, Sümeyra Yaman, Emirhan Kömürcü, Zeynep Ural, Mustafa Uçurum, Fuat Eren, Mehmet Can Acer, Kamil Remzi Cin, Muhammed İkbal Yıldırım, Nazlı Ergin Duran, F. Nuriye Torun, Yusuf Koşal, Sevgi Yerlioğlu, Şafak Çelik, Samet Koparan, Sare Öztürk, Şeyhmus Duymuş, Ümit Özaltın ve Deniz Atay. Öykücüleri: Bahar Paşalı, Bünyamin Demirci, Fatma Akdağ, Murat Batmankaya, Merve Büyükçapar, İlknur Demirci, Özlem Metin, Elif Öz, Hamdiye Hale Özcan ve Hanife Çakır. Deneme yazarları: Mehmet Sabri Genç, Ali Ömer Akbulut, Hasibe Çerko ve Büşra Sürgit. Poetika yazarları: Bugün Şiir Üzerine Düşünmek Neden Gerekli diyen şair Adnan Özer ve Anlam ve Yorum Üzerine Rast-Gele Düşünceler yazısının ikincisiyle devam eden ve gerçek metini sorgulayan Prof. Dr. Hasan Akay. isimli son kitabını tanıtıyor. Ayrıca Prof. Dr. Hasan Akay mensur şiiriyle, Muhsin Mete gezi yazısıyla ve Sare Öztürk, Prof. Dr. Mehmet Kanar, Ahmet Cora, İdris Çakmak, Naime Erkovan çeviri şiirleriyle; Hüseyin Sorgun tiyatro, Rahşan Tekşen, F. Hande Topbaş ve H. Hümeyra Şahin gezi, Hakan Bilge sinema yazısıyla; Fatih Korgan, Ertan Ayhan Sertöz ve Sedat Gever görsel sanatlarıyla bu sayıda yerlerini alıyorlar."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/karabatak-yeni-sayi", "text": "On sekizinci sayısıyla üçüncü yılını dolduran Karabatak, sanattan ve edebiyattan ödün vermeyerek başlattığı yayın çizgisinden hiç şaşmadan, her zamankinden daha zengin bir içerikle okuruyla buluştu. Röportaj sayfalarında yer alan isim, Türkiye Yazarlar Birliği'nin Edebiyat Mevsimi çerçevesinde öykü ödülüne layık görülen ve gerek Türk dergiciliğine gerekse Türk edebiyatına önemli katkılar sağlamış olan Hüseyin Su. Sanat, İnsanı İnceltir, Derisiz Yaşamayı Göze Aldırır, Sürekli Dürter, En İnce Acıyı Bile Hissettirir diyen Su'yla mülakat yapan kişi Ali Sürmelioğlu. On sekizinci sayının dosya konusu Ütopyalar ve Distopyalar. Sahte Cennetlerden Sahte Cehennemlere adlı yazısıyla A. Ali Ural, Emil Michel Cioran eksenli yazısıyla Mehmet Sabri Genç, Thomas More ve Ütopyası hakkındaki çalışmasıyla Bünyamin Demirci, Ursula Le Guin'in Mülksüzler romanını merkeze alan incelemesiyle Güzide Ertürk ve İvanoviç Zamyatin hakkındaki yazısıyla Fatih Taşcı yer alıyor dosyada. Bu sayının şairleri: A. Ali Ural, Ayşe Sevim, Hüseyin Akın, Celal Fedai Meryem Kılıç, Şafak Çelik, Sümeyra Yaman, Emirhan Kömürcü, Çayan Özvaran, Yusuf Koşal, Fatih Taşcı, Fuat Eren, Sevgi Yerlioğlu, Nurettin Durman, Zeynep Ural, Koray Feyiz, Hüseyin Karaca, Belkıs B. Şimşek, Emrah Burak, Aziz Kağan Güneş, Bülent Özdemir, Sare Öztürk, Muhammed İkbal Yıldırım, Umran Aydın, Ravza Çetin, Hayrunnisa Çetin, Nuriye Erdoğan, İlknur Yardımcı ve Songül Seferoğlu. Öykücüleri: Güzide Ertürk, Demet Soysal, Fatma Akdağ, Mehmet Babalıoğlu, Hatice Tekin, Arzu Kadumi, İlknur Demirci, Önder Şit, Leyla Polat, Merve Büyükçapar, Özlem Metin, Sümeyya Öcal, Hanife Çakır, Rüstem Erten ve Zeynep Hicret. Deneme yazarları: Mehmet Sabri Genç, Necati Mert ve Celali Yılmaz. Poetika sayfalarında Söz Anlam'dan Öz Anlam'a adlı uzun çalışmasının son bölümüyle Hasan Akay ve Asa Kimin Elinde? isimli kitabıyla okurlarını selamlamaya hazırlanan Ali Ömer Akbulut yer alıyor. Ayrıca Aliya İzzetbegoviç hakkındaki portre yazısıyla Hüseyin Yorulmaz; kitap değerlendirmeleriyle Nurbanu Dönmez ve Sevgi Yerloğlu; çeviri şiirlerle Naime Erkovan, Belkıs B. Şimşek ve Sare Öztürk; gezi yazılarıyla Emre Kasap ve F. Hande Topbaş; sinema bölümünde Hakan Bilge ve Songül Koç; ilk kez hazırlanan tefrika sayfalarında Yasemin Karahüseyin'in yayınlanmak üzere olan ikinci romanı Zandan bir bölümle; tiyatro yazısıyla Hüseyin Sorgun ve görsel zenginliği oluşturan çalışmalarıyla Ertan Ayhan Sertöz ve Sedat Gever yer alıyor."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/kardesligimize-su-i-zan-dustu", "text": "Kardeşliği, dostluğu paylaşarak; coşkun sevinçleri gölgeleyen hüzünlü arifelerle bayramlar yaşamak istedik. Bayramlar gelirken çocuklarımızın gözlerine bakarken, evimizin huzur dokunmuş havasında eşi dostu ağırlarken, arife suları ile arınma telaşına düşerken, içimize dolan sevinçle yaşamak doyasıya yaşamak istedik bayram sevincini. Bayram, cennet esintili öylece geldi günlerimizeserin baharlar gibi şehrin tenhalarına, şehrin mahşeri kalabalığına öylece yürüdü. Sınır boylarında yaşlı mülteciler, çıplak ayaklı çocuklar, gençliğinin baharındaki analar babalar memleketlerinde zulüm sürgünü ile yollara düştüğünde onlarla beraber geldi bayram. Sınırlar hep kana bulandı. Aynı Rabbe inananlar, aynı Resul'ün arkasından yürüyenler, aynı secdeye baş koyanlar birbirlerine kıyım yaparken yandı yüreklerimiz. Filistin ve Gazze ümmetin yaralı güvercini. Bu güvercinin bu beyaz güzel güvercinin özgürlüğü için verilen şehitler. Mavi Marmaray'la önden gidenler. Kara gözlü körpe oğlumuz cennet civanı Furkan. Rabbim merhametini, Rabbim Nusret'ini gönder diye yalvardık mübarek oruç vakitlerinde Gazze yerle bir edilmeye çalışılırken. Müreffeh evlerimizde, sıcak ocak başlarında, ekranlardan ölümler akarken donup kaldık ve yürüdük meydanlara. Kardeşlerimiz için yürüdük, yaralı, esir edilmeye çalışılan ümmet için yürüdük. Ortadoğu müstekbirlerinin, çağın Firavunlarının iştahını kabartan bir pasta gibi öylece duruyor ve kan ağlıyor. Bitimsiz acı yüklü savaşlarla Mısır'ın Rabia Meydanı doldu taştı. Direnişçiler yürüdüler yılmadan meydanlara. Acımasız Sisi ağır silahlarını ve kalabalık ordularını gönderdi inanmışlar üstüne. Yutkunduk, yüreğimize acılar daha bir çöreklendi. Yutkunduk ama ağlayamadık. Ta ki keskin nişancılar nazenin körpe dünyalar güzeli Esma'nın imanlı yüreğini nişan alana dek. O zaman tüm güvercinler uçta avuçlarımızdan. Evlatlarımızın yüzlerine gözlerine bakamaz olduk. Donup kaldık. Fırtınalarla üşüyen meczuplar gibi nedensiz titredik yaz sıcaklarında. Bitmek bilmeyen zulümler bu coğrafyanın insanını yaralarken hep kapılarımız açık kaldı. Hep Ensar olduk. Hep saran kucaklayan, sahiplenen olduk. Tüm bu yaşanın savaşlar tam da yanıbaşımızda oldu. Siyasilerin gür seslerinin çıktığı anda oldu. Yeni Türkiye diye meydanlar dolduğunda oldu. Ortadoğu'nun tek umudu haline gelmiş ülkemizde İktidar olan siyasilerin söylemleri kardeşlik ve sahiplenmeye odaklı oldu her zaman. Kararlı ve istikrarlı sabır isteyen nice politikalarla Ortadoğu halklarına sahiplenmeyi görev bildiler. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan son Nato toplantısında verdiği selamla adeta mazlum halkların yanında olduğunu haykırıyordu. Yıllardır kaosa çekilmeye çalışılan ülkem insanları tüm yaşananlardan sonra anlamsız bir çatışmanın içine çekildi ve meydanlar, Güneydoğu şehirleri ateşe verildi. Yıllardır tam yanıbaşımızda patlayan bombalar, yakıp yıkılan şehirler, yok edilmeye çalışılan halkların acılarıyla anladık ülkemiz bu kaos ortamının içine çekilmeye çalışılıyor. Hami olma telaşıyla sürdürülen politikalarla Ortadoğu'nun yangına dönmüş kadim uygarlığına öncü olmaya çalışan ülkemiz üzerine acımasız oyunlar oynanıyor. Kafirler birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu yapmazsanız yeryüzünde bir fitne ve büyük bozgunculuk olur. ( Enfal 73) Rabbimin ayetleri sanki bu günlere, bu acı günlere sesleniyor. Kafirler karşısında kardeşliğimizi bilmezsek, ümmet duyarlılığıyla, insanca, erdemlice hak ve hukuk üzere dostça yaşamanın, beraber olmanın derdine düşmezsek bizleri büyük bozgun beklemekte. Rabbim bu zor günleri hayırlı bir şekilde atlatmayı nasip etsin. Zalimlere fırsat vermesin. 1971 Reşadiye Tokat doğumlu yazar Lise ve Üniversiteyi İstanbul'da bitirdi. Kısa süre muhabirlik ve öğretmenlik yaptı. Bağcılar ve Bahçelievler Kültür Mdlüklerinde görev aldı. Pamuk Şekeri Çocuk Dergisi'nin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Edebistan Sitesi'nin söyleşi editörlüğünü bir süre sürdüren yazar İstanbul Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/kemal-tahir-de-devlet-ve-dogu-bati-bogusmasi", "text": "Kemal Tahir Notlar'ından birinde Sizinle bir romancı olarak konuşacağım. Bir Türk romancısı... Gerçekçi Türk romancılarından biri olarak... Konuşma sırasında, kısaca ATÜT diye anacağım, Asya Tipi Üretim Tarzı'yla ben, gerçekçi roman yazarı olarak, teorik açıdan değil, yüzdeyüz pratik açıdan ilgilendim Biz de, herşeyden yararlanarak, Anadolu Türk İnsanı'nı tarihsel gelişi ve gelişimi içinde daha yakından tanımaya, her alanda anlaşmayı sağlayacak birleşik dili bulmağa, bu yolda, yanlış değerlendirmeleri, yabancı kalıplara dökmeğe çalışarak, uydurma sonuçlar çıkarmaları mümkün mertebe ayıklamağa uğraşmaktayız! Atüt ipotezi, bizi işte bu açıdan ilgilendirmiştir (TAHİR, 1992: 325) demekteydi. Kemal Tahir'in Atüt ile ilgilenmesi Türkiye'de devlet eleştirisi yapan siyasi mecraları kendisinden uzaklaştıran bir etkiye neden olmuştur. Gerek İslamcılık ve gerek ise sosyalizm gelecekteki ideal topluma yönelik ideolojiler olarak, devleti despotizmin kaynağı, zulmün müsebbibi şeklinde değerlendirdiler. Oysa bir devlet eleştirisi son tahlilde yine bir devlet ideolojisidir, devlet inşa edicisidir. Devleti tamamen ortadan kaldırmak mümkün olmamıştır. Kemal Tahir'in Osmanlı'ya özgülediği devlet nizamı geçmişi temsil etmekle kalmıyor, tarım toplumlarının tarih dışı bırakılmamasını da öneriyordu. Topraktan ve alınterinden geçinen bir halk fikrine dayanan Kemal Tahir Osmanlı'yı zorbalığında bile farklı değerlendiriyordu: Dış görünüşündeki despotluğa rağmen Osmanlı idaresi yüzdeyüz demokrattı. Hele Din ve Irk ayrımı hususunda çağından beşyüzyıl ilerdeydi (TAHİR, 1993: 325). Kemal Tahir'in Devlet konusunda yaklaşımı feodalizm-emperyalizm bağlamında olmamıştır. Kabilecilik-emperyalizm sarkacında değerlendirme yapmıştır. Kemal Tahir'e göre Afrika'da daha millet yoktur ki, devlet sözkonusu olabilsin. Devlet olmayınca gerçek sağla gerçek soldan sözedilemez Devlet kurmak, daha önemlisi kurulan devletleri yüzyıllar boyu yürütmek, toplumlar için bugünden yarına kolayca öğrenilip başarılacak bir iş değildir. Bu açıdan 'geri kalmış toplumlar' diye genellemeye getirilmek istenen yeni bağımsız toplulukları, tarihte devlet kurup bunu başarıyla yürütmüş toplum, tarihlerinde hiç milli devlet kurmamış toplum diye ikiye ayırmak zorunludur (TAHİR, 1992: 88) der ve Kürtlük meselesini de tarihte devlet kurmuş ya da kurmamış olmak açısından incelemek gerekir şeklinde değerlendirir. Kemal Tahir bu yargılarından sonra Anadolu'daki devlet anlayışını da sömürgecilik- Kerim devlet karşıtlığı ile açıklar: Halktaki devlet düşmanlığı, devletin varlığına karşı düşmanlık, yani anarşi isteği değil, kerim devlet olması gereken bize özgü devletin, iç ve dış baskılar altında bu kerim özelliğini kimilerine göre despotik karakter, kimilerine göre de ceberut karakterle değiştirmesi yüzündendir (TAHİR, 1992: 183). O'na göre Anadolu Halkları'nın mücadele tarihi, devleti sınıf devleti haline getirme mücadelesi tarihi değil, devleti Kerim Devlet haline getirme mücadelesidir. Bunun sembolü Hz. Ömer'dir; Halife Ömer İdaresi'ne dönmek demektir. Anadolu Türk insanı'nın devlet anlayışında, genellikle toprak devlet mülkiyetindedir. Buna karşılık çiftçi halkların ev, bahçe, eşya mülkiyeti vardır. Anadolu Osmanlı Türk Devleti, aristokrasiye sürekli haklar tanımak böylece feodal tabakalaşmaya gitmek yerine, zenginliklerin belli ellerde toplanmasını önlemek için, müsadereyle siyaseten katl sistemini daha uygun bulmuş, uzun süre uygulamıştır (TAHİR, 1992: 184). Kerim Devlet sözündeki kerim lafı, birçoklarını irkiltmektedir. Hatta buna karşı Ceberrut Devlet sözü de ileri sürülür. Oysa Batı'nın en sınıfsal karakterli- hatta faşist- devletleri bile toplumlarının belli bir sınıfı için geridir. Kerim Devlet, ancak imtiyazlı sınıflar olmadıkça var olabilir. Batılı insanı günümüze, kölelik, feodalite, kapitalit üretim biçimlerini atlıyarak gelmiştir. Şimdi sosyalizm çizgisinde debelenmektedir. Bu üretim biçimlerinin temelinde, esası hiç değişmeyen kişisel mülkiyet vardır. Sınıflı toplum, kişisel mülkiyet temeli üstünde var olabilmekte, sınıf şuuru, sınıf bağlantıları, Batı insanında geçirdiği kölelik, yarı kölelik çağlarının kalıntılarını sürdürmektedir. Çünkü kendisi de köle eğilimli olmayan, başkasını köle yapmayı aklından geçirmez. Bundan başka, emperyalizmin tekelleşmiş Batı kapitalizminin birinci ve ikinci dünya savaşlarından sonra kurmak istediği barışın kölelik düzeni olduğu da görülmektedir. Batılı insan tarih boyunca sömürmüş ve sömürülmüştür. Buna karşılık Doğu'lu insan, Batı'lı gibi kölelik, feodalite bataklarına uğramamıştır. Dıştan bakan onu sürü eğilimli görse de, sınıf baskısı altında yaşamadığı için kişiliğini koruyabilmiştir. Batıda sınıflara yaptırılan ödevler, Doğu'da kurulan devletlere yüklenmiştir. Kişisel mülkiyet ve zenginliklerin miras yolunu keserek önce soylular imtiyazlarını, sonra sınıflaşmayı önleyip sömürülmeyi gevşetebilmiştir (TAHİR, 1992: 211). Kemal Tahir'in bu tartışmayı Atüt kapsamında yaptığı açıktır. Batı'daki derebeyliğin Türk toplumunda olmadığı sonucuna varmış olduğu için Atüt kuramını hiç olmazsa sosyal gerçeklerimizin ortaya çıkarılmasını sağlayacak yaklaşımların elde edilmesine yardımcı olacağı düşüncesiyle ele almaktadır. Kemal Tahir Batı'nın beşli şemasına, yani köleliğe hiç uğramamış toplulukların geri kalmışlık/azgelişmişlikle itham edilmesine tepki duyar. Batı'lı sömürünün ilerlemesi için Batı-dışı toplumların geriliğini ifade etmek zorunludur. Kemal Tahir, bu bakışın dünyaya sömürücü Batılı açısından bakmak olduğunu belirtir. O'na göre Batı ile Osmanlı arasındaki fark Anadolu'nun tarım ve toprak yapısından kaynaklanır. Bu türlü toprakta özel mülkiyet gelişemez. Çünkü kimse burada gerçekleştireceği tarımsal faaliyeti karlı biçimde sürdüremez. Anadolu'daki toprak ve tarım temelli üretim biçimi kimsenin burada özel mülkiyet geliştiremeyeceği bir sistem kurmuştur. Devlet burada toprak üzerinde üretimin devamlılığını sağlayacak hizmetleri yerine getirebilir. Bu durum devletin niçin kerim olduğunu da açıklar. Bu devlet sömürücü değil ihya edici bir devlettir. İşte bu yüzden haklı olarak toprakların mülkiyeti devletindir. Bu görüş nedeniyle Kemal Tahir, toprak reformu meselesinde de aykırı düşmüştür. Toprak reformunun istenen sonuçları doğurmayacağını söyler. Osmanlı'da üretim vasıtası olan toprağa sahip olan devlet, aynı zamanda madenler, ormanlar, tersaneler, iç ve dış ticaretin de hakimidir. Çarşı esnafı bile fermanlı memur sayılır. Osmanlı'dan gelen bu devletçilik, sosyalizmin Batılı kalıplar içinde dışarıdan ithal edilmesine gerek bırakmaz. Toplum şartları içinden çıkan bir sosyalizmi tarihten getirerek yaşatmak şansını verir (KAVUT, 2010: 135). Bayram Kaçmazoğlu da Kemal Tahir'in Atüt'ü kendine özgü yorumladığını ifade eder. Kaçmazoğlu, Kemal Tahir'in Osmanlı'nın sınıflı bir toplum olmadığı görüşünü verir. Osmanlı'da sınıflı bir tıoplum olmadığı gibi, feodalizme yönelmiş bir soyluluk da yoktur. Kamu çıkarı, bireysel çıkarın her zaman üstündedir. Osmanlılık anti-feodal olduğu için, tabakalaşmaya yani servet birikimine karşıdır. Osmanlı iki özelliğinden dolayı sınıf devleti kurmamıştır: a) Belli bir kavme dayanmamak, kavimlerden birini hakim kılıp ele geçeni onu zenginleştirmek için kullanmamak; b) Tabakalaşmayı önlemek için sömürüyü sistemleştirmemek. Bu özellik nedeniyle Osmanlı memur devlet kurmuştur. Sermaye birikimini bilinçli olarak engellemiş, mal sahipleirinin sınıf haline gelmelerini kendilerinin ölümü saymıştır. Bayram Kaçmazoğlu, Kemal Tahir'in Osmanlı toplumunda devlet bürokrasisinin padişah, asker, ulema, sivil memurdan oluştuğu görüşüne de yer verir. Ülkeyi asker, ulema, sivil memurdan oluşan üçlü bileşen yönetir. Padişah üçlü idarenin üç ayağından sadece biridir. Bu bileşenlerden hiçbiri, diğerine karşılık bir üstünlük göstermez. Osmanlılığın temel müesseselerinden olan devşirme, yeniçeri, kapıkulu, memur, ulema sistemi eski Türklerle Bağdat halifelerinden geçen bir modeldir. Kemal Tahir'in Osmanlılığı Doğu toplumlarının geleneklerine göre kurulmuş bir Atüt devleti olarak tanımladığına işaret eden Kaçmazoğlu O'nun bu düzende toprağın Allah'a ait olduğu, padişahın Allah adına toprakları kiraya verdiğini, karşılığında ise devleti yürütecek artı değere el koyduğuna dair yargılarını aktarır. Osmanlı bir Atüt devletidir ama klasik Atüt yapısına da sahip değildir. Zira Osmanlı'da halk-devlet ayrımı vardır. Halk üretici, devlet yönetici güçtür. Devlet halktan aldığı artık ürünle devleti yönetir. Karşılığında el koyduğu vergilerin bedeli olarak halkı dış saldırılardan koruyup üretimin sürmesini sağlar. Bu devlet yapısı Kerim Devlet olarak nitelendirilir (KAÇMAZOĞLU, 2012: 12). Kemal Tahir'e göre Batı-Doğu farklılaşması bir boğuşmadır. Batı-Doğu boğuşması, aslında Batı'nın Doğu'yu sömürmesi hırsına dayanır. Bu hırs, Batı'nın sömürme gücünün son zerrelerini yitirene kadar devam edecektir. Tarihteki Batı-Doğu boğuşmasının biz Türklerle ilgili dönemi, 10. yüzyılda Haçlı Seferleri ile başlar. Doğu'yu soymak için yola çıkan Batı'lı soyguncular, Anadolu'yu geçer geçmez, İznik'teki Türklerle karşılaşırlar. Daha sonra Osmanlı'ların Avrupa'ya ayak basmalarıyla dörtyüzyıl Türkleri Avrupa'dan atmak parolasıyla sürdürülür. Aslında Türkleri Avrupa topraklarından sürüp çıkarmak bir aldatmacadır. Çünkü Batı'lı soyguncular için Doğu bir coğrafya kategorisi sayılmaz. Batılılar için Batılı soygun çetelerinin varabildiği, soygunlarını yürütebildiği her yer Batı'dır. Osmanlılar tarih yüzüne çıktıktan sonra Rumeli'ye geçmişler, tarihsel bir ödev yüklenmişlerdir. Bu ödev, Batı soygunlarına karşı Doğu'yu savunmaktır. Batılaşma, Osmanlı tarihinde bir çeşit kıyamettir. Batı soygunlarına karşı Doğu'yu savunma ödevinden çekilmektir. Bir kendini öldürme kararıdır: 1) Batı'yla anlaşmanın Sulh içinde bir arada yaşamanın kesinlikle imkanı yoktur; 2) Batılı olmayan bir toplumun Batılı bir toplumla dış görünüşten başka bir benzerliği yoktur. Biri kuşsa diğeri balıktır. Batılaşmadan önce Osmanlı toplumu Batı'ya karşı yekpare idi. İçerde ajanlık sökmüyordu. Batılaşma hareketi başlayınca Batı'lılar üç unsuru ele geçirmek hareketine giriştiler. Osmanlılık aslında Batı'lılığa katiyen uymadığı için bu üç unsurdan Batı'ya gönüllü yazılanlar emperyalizm tarafından kullanılmışlardır (TAHİR, 1992: 389- 391). Kemal Tahir'e göre Osmanlılık kapitalizmin saldırılarına uğramasaydı, yerleştiği topraklarda daha yüzlerce yıl sistemini sürdürecekti. (TAHİR, 1992: 292). Batı'nın karşıtı olarak onunla aralıksız pençeleşen tek ekonomik varlık da Osmanlı İmparatorluğu idi (TAHİR, 1992: 82). Sınıfsız Asyalı toplumlarda din, milliyetçiliğin yerini tuttuğu için Batı tarafından tehlikeli görülmüş, her toplumda ele geçirilen batılaşmacı ajanlar aracılığı ile de din düşmanlığı yürütülmüştür. Bazı Türk sosyalistlerinin icad etmeye çalıştığı sınıf çatışması, en az ikiyüz yıldanberi devleti ve halkları sömürgecilerle birlikte ortaklaşa soyarak yaratmaya çalıştıkları zengin yetiştirme hareketinin bir başka cinayet koludur. Burjuva yetiştirmek nasıl mümkün değilse, Batı anlamında sınıflaşmamış bir toplumu sınıflaşıyor saymak da o kadar imkansızdır (TAHİR, 1992: 286). Çoğunluğuyla köylülük, kendi ürettiğini kendisi tüketirse o toplumda sınıf ilişkileri Batı'daki sınıf ilişkilerine benzemez der (TAHİR, 1992: 237). Kemal Tahir'in bu yargısı Batlaşmanın niçin kentleşme üzerinde bu derece yoğunlaştığını da ortaya koyar. Kentleşme Batı sömürgeciliğinin Batı-dışına yönelik yeni saldırı aracıdır. Köylülük Batı'da olduğu gibi kölelik oluşturmaz. Kemal tahir'e göre görünürde Batı'daki gibi olmayan mülkiyet, fiiliyatta vardır. Ancak toprağı işleyenler için. Tapusuzluğa ve kadastrosuzluğa rağmen toprak üzerinde zilyedlik hem köy topluluklarınca ve hem de tımar nedeniyle devletçe iki kat garanti altındadır (TAHİR, 1992: 229). Ancak Kemal Tahir köylü tanımında da bir ayrıştırma yapar. Onun için köylü köyde oturan değildir. Geçimini tamamen topraktan çıkaran çiftçi, bunu pazar malı halinde değiş-tokuşa süren üretici kişidir. Üretici üretimini kendisi tüketmezse üretttiğinin denetimine girer (TAHİR, 1992: 222). Bu haliyle köylü- çiftçi ayrışması yapar. Onun köylü dediği kişi günümüz köylüsü değildir. Üretici ve ürettiğini tüketen adamdır. Tımar sistemini de açıklar. Tımar sahibi bir asker-memurdur. Osmanlı sistemi içinde toprağını büyütmek, buraya yerleşmek hanedan kurmak fırsatı eline geçemez. Devlet böyle bir oluşumu dikkatle önler. Buna göre tımar sahibi ne derebeydir ve ne de toprak zenginidir (TAHİR, 1992: 2811). Osmanlı köylüsünün statüsü bu sistem nedeniyle Ortaçağ batı serfine uymamaktadır. Osmanlı insanı hür köylü olarak efendidir. Bir yandan toplum içinde erirken diğer yandan da Padişahın bir fermanıyla anonimden kurtulabilir (TAHİR, 1992: 213). Osmanlıların kendi istekleriyle emperyalizmi memlekete davet etmelerinin adı Batılaşmaktır. Bu hareket tepeden inme, para karşılığı olmuş ve üretimle hiçbir ilişiği olmamıştır. Batılaşma hareketi 1945'e gelene kadar aynı emperyalistler tarafından belli metodlarla yetiştirilen zümreler ve kliklerle yürütülmüştür. Birbirleriyle hazineyi elinde tutma boğuşması yapar. Fakat aslında efendi değişmediği için politika pek değişmez. 1945'ten sonra olup bitenler, emperyalistlerin değişmesidir (TAHİR, 1992: 240). Memleketimizde aydınlarımızın -bunlar ister sağcı, ister solcu olsunlar- bu güne kadar akıl erdiremedikleri çelişme budur. Devleti modernleştirip kurtarma işi için düşünülen devlet gücüyle adam zengin etme müessesesi bugün devletin aleyhine işlemekte, buna karşılık Anadolu Türk Toplumu'nun ezici çoğunluğu Batılaşma nedeniyle zarara uğrayan devleti kurtarmak için aptallığından değil- varolmak zorunluluğundan dolayı direnmektedir (TAHİR, 1992: 237). Devleti kurtarmak için başvurulan Batılaşma gidişinin tek dayanağı olan zenginler toplumdaki özel yerleri dolayısıyla kompradorlaşmaktaydı; çünkü aracılık ettiği güçlere kesesinden bağlıydı. Devletin gerçek dayanağı olan Türk halkıyla zenginlerin arası bunun için açılmaktadır. 1800'lerden beri tarihte böyle amansız bir çelişme hiçbir devletin, hiçbir halk topluluğunun başına gelmemiştir (TAHİR, 1992: 236). Yüzyıllardan beri fıkara Anadolu köylüsünden alınan vergiler Batılı kapitalistlerin ceplerine gitmektedir. Buna bir örnek verilirse şömendifer politikasına bakılmalıdır. Bu demiryolları (4000 km) Batılı kapitalistler tarafından ağır faizli borçlarla memleketin ekonomik isterleri gözönüne alınarak değil, kendi çıkarlarına ve devletlerin kendi stratejik planlarına göre döşenmiştir. Suriye ve Bağdat demiryollarının döşenmesi nedeniyle Batılılarca yükletilen 160 milyon altın borç Anadolu halkının sırtına bırakılmış ve ağır vergiler altında ezilmesi sonucunu vermiştir. Üstelik şömendifer istikrazlarını ödemeke zorunda kalan Bursa, Konya, Kastamonu, İzmir, Ankara, Sivas, Adana, Harput, Erzurum ve Trabzon vilayetlerinde değil demiryolu, yol adı verilebilecek hiçbir gidiş- geliş aracına da sahip olunmamıştır. Bu sebeple Batı'lılarca yapılan yatırımlar sömürme hesabiyle ve devleti borçlandırmak suretiyle yapılır (TAHİR, 1992: 78/83). -KAÇMAZOĞLU Bayram, Türk Sosyolojisinde Temalar 3- Doğu Batı Çatışması, Doğu Kitabevi, 2012 -KAVUT Müslüm, Kemal Tahir'de Kuram, Toplum ve Tarih İlişkisi Üzerine, Bir Kemal Tahir Kitabı- Türkiye'nin Ruhunu Aramak içinde, İthaki Yayınları, 2010 -TAHİR Kemal, Notlar/ Kitap Notları, Bağlam Yayınları, 1993 - TAHİR Kemal, Notlar/ Sosyalizm- Toplum ve Gerçek, Bağlam Yayınları, 1992"} {"url": "https://edebistan.com/haberler/kentsel-intermedya-sehir-arsiv-ve-hik-ye", "text": "Kentsel İntermedya: Şehir, Arşiv ve Hikaye, Harvard Mellon Kent Girişimi'nde disiplinler arası kent çalışmaları için geliştirilen yenilikçi intermedya yöntemlerine odaklanır. Harvard Üniversitesi ve Andrew W. Mellon Vakfı'nın desteklediği dört yıllık bir proje kapsamında; Berlin, Boston, İstanbul ve Mumbai merkezli dört kent araştırması temelinde hazırlanan sergi, bu alandaki kalıplaşmış anlatılar ve hakim kavramsal çerçevelerin dışında kalan tema ve hikayelere yer verir. Arşiv belgeleri, dijital veri setleri, mimari çizimler, fotoğrafçılık, kartografi, grafik tasarım, yazılı içerik, animasyon, film ve video gibi araçların kullanımıyla kentsel çevre, şehirde yaşayanlar ve şehir kültürüne dair üretilen yeni çalışma yaklaşımları görsel anlatımlarla sunulur. Harvard Mellon Kent Girişimi bünyesinde, çeşitli araştırma ve tasarım ekiplerinin katılımıyla gerçekleştirilen Kentsel İntermedya projesi, mesleki sınırları aşan disiplinler arası bir iletişim ve iş birliğinin önemine dikkati çeker. Her uygulama alanı ve disiplinin kendine özgü bilgi üretiminde belirli \"kör noktalar\" vardır. Bu bağlamda gerek proje gerekse sergi, ancak bir başka bilgi türü ve disiplin dahilinde ele alınıp anlamlandırılabilen bu kör noktalara yoğunlaşır. Girişim tarafından önerilen, görsel materyal kullanımı açısından zengin yeni araştırma yöntemleri, fiziksel ve dijital medyayı birtakım teknolojilerle iletişime sokarak birbirine tanıtmayı amaçlar. Bu yolla hibritleşerek yapısal bir ilişki içerisinde nitelik ve teknik paylaşımına geçen görsel araçlar, şehirler hakkında bilgi üretim süreçlerine yönelik yeni intermedya dilleri oluşturur. Söz konusu yöntemler, kentsel fenomenlerin karmaşası ve dinamizminin eleştirel açılardan incelenmesine, çok katmanlı mekansal ve zamansal hikayelerin görselleştirilmesine imkan tanır. Berlin, Boston, İstanbul ve Mumbai, tıpkı birer portal gibi, serginin temelini teşkil eden şu üç ana temaya açılır: Planlı-plansız, formel-informel süreçlerin birbirine bağımlılığı; göç ve devingenliğin kentsel izleri ile kapsama ve dışarıda bırakma biçimleri; doğa ve teknoloji ile kentsel ekoloji ve altyapı sistemlerinin ilişkisi. Kentsel İntermedya, projenin üç bileşeni olan kent, arşiv ve hikayeyi bir araya getiren bir araştırma, bir metodoloji denemesi ve bir arayüzdür. Her hikaye, kentsel çevre ve süreçlere dair mevcut anlayışları sorgulamak üzere, iç içe geçen bir dizi matris üzerinden bugünün meselelerini tarihi ve mekansal boyutlarıyla araştırır. Matrislerin aracılık ettiği hikayeler, sergide yorumlamaya, ayrıntılandırmaya ve anlamsal olarak yeniden kurgulamaya açıktır. Arşiv kısmıysa, kaynağıyla künyelenerek hikayelere eşlik eden muhtelif görsellerden oluşur. Bu şekilde, saha çalışması ya da arşiv araştırması esnasında edinilen her bir belge, fotoğraf, harita, film ve videonun tarihsel ve nesnel bütünlüğü korunur. Kat -1'deki sergi mekanında ekranlara yansıyan hikayelerle eş zamanlı olarak akan bu arşiv kayıtlarının bir kaynak havuzu meydana getirmesi, her bir belgenin bir diğer anlatıcı ve kurgusallıkla bambaşka hikayelerin önünü açabileceğine işaret eder. 27 Ocak-21 Şubat tarihlerinde Berlin'deki AEDES Architecture Forum'da düzenlenen bu sergi, SALT Galata'daki sunumunun ardından, 15 Nisan-9 Mayıs tarihlerinde Mumbai'deki Chhatrapati Shivaji Maharaj Vastu Sangrahalaya'da gerçekleştirilecektir."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/kif-emre-icin-buyuyenay-dan-taziye-mesaji", "text": "İzler isimli kitabından sonra Çizgisiz Defter Akif Emre'nin yayınevimizden çıkan ikinci kitabı oldu. Sırada 3. ve 4. vardı. Yazılar kitap düzeninde tasnif edilmiş, son okumaları kalmıştı. Biz ne yaparsak yapalım zaman hükmünü icra ediyor, kader ne bir saniye eksik ne de fazla tecelli ediyor. Biz şimdilik yaşamaya devam edenler için ondan geriye çok şey kaldı: Takip edeceğimiz idealleri, ufkumuzu açan düşünceleri, herbirimize örnek olacak üstün insani vasıfları. Herşeyden önce ilkeli, güzel ahlak sahibi ve düşünen bir insandı. Görebildiğimizden öte gönül sahibiydi. Çizgisiz Defter gibiydi. Tertemiz ve iç açıcı... Kader o defteri geride hiçbir gönül lekesi kalmadan kapattı. Bizler içinse henüz devam ediyor. Bizim için kitapları Büyüyenay'dan çıkan bir yazardan çok fazla anlamı vardı. Fikrine güvendiğimiz, istişare edebileceğimiz, derdimizle dertlenceğinden emin olduğumuz biriydi. Onu seviyorduk ve sevildiğimizden de emindik. Akif Abimize Allah'tan rahmetler, ailesine de sabırlar diliyorum."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/kitap-kulturu-dergisi-siraze-yayinda", "text": "Dünya durulmuyor, gözyaşı dinmiyor, masumlar ve mazlumlar karanlıkta umut ışığı arıyor. Doğu Türkistan'dan Gazze'ye, Kırım'dan Arakan'a kadar Türk ve Müslüman coğrafya huzura ermek için güneşin doğuşunu bekliyor. Soydaşlarımızın ve kardeşlerimizin bir an önce selamete kavuşmasını niyaz ediyoruz. Son yıllarda yaşadıklarımız sebebiyle zor bir süreçten geçiyoruz. Savaşlar, göçler, salgın hastalıklar, ekonomik krizler, yıkıcı depremler hepimizi derinden etkiliyor. Yaşanan olumsuz hadiseleri biz de farklı bir açıdan dergi sayfalarımıza taşımak istedik. Dosyamıza katkı sağlayan değerli isimlere: İçinde yaşadığı cemiyetin bir ferdi olarak kalem erbabının da geçim derdi olduğu aşikar. Hal böyle olunca son yıllarda yaşanan savaş, göç, salgın, deprem, ekonomik bunalım gibi toplum hayatına tesir eden meseleler, esere nasıl yansımaktadır veya yansımalıdır? sorusunu yönelterek meseleyi iki yönüyle ele aldık. Zira şair veya yazar yaşadığı çağa tanıklık eden kişidir. Sorumluluk sahibi olması hasebiyle de toplumu ilgilendiren meseleler kalem sahibini de ilgilendirmektedir, diye düşünüyoruz. Yazarın Geçim/le Derdi adlı dosyamızın faydalı olmasını temenni ediyoruz. Yirminci sayımıza katkı sağlayan; Abdullah Kasay, Ali Bal, Ali Sali, Atabey Kılıç, Aykut Ertuğrul, Bestami Yazgan, Fatma Barbarosoğlu, Feyza Hepçilingirler, Hakan Yılmaz, Hüseyin Akın, İsmail Alper Kumsar, Kaan Murat Yanık, Kudret Ayşe Yılmaz, M. Sedat Sert, Mehmet Çağan Azizoğlu, Mehmet Fatih Birgül, Mehmet Narlı, Merve Sevde Selvi, Mukadder Gemici, Mustafa Özçelik, Necmettin Turinay, Nevzat Çalıkuşu, Onur Caymaz, Ömer Lekesiz, Özlem Sert, Sefer Göltekin, Selçuk Orhan, Tahsin Yıldırım, Taner Ay, Tuba Yavuz, Turgay Anar, Yakup Çelik, Yakup Öztürk, Yusuf Turan Günaydın, Zeki Gürel ve Zeynep Şenel'e ayrı ayrı teşekkürlerimizi arz ediyoruz. Önümüzdeki sayıda görüşmek ümidiyle iyi okumalar dileriz."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/kudus-te-bes-mahzun-adam", "text": "Aslında herşey planlandığı gibi gitmişti; Nadide Turizm'in Genel Müdürü Bülent Deniz, öz meselesi Kudüs sevgisi ve bilinci kazandırmak olan bu ziyarette her şeyi yerli yerince yapmış, her sözü gereğince söylemişti. Yahudilerin kuşatması altındaki bir bölgede bulunmanın gerilimiyle yüklü olsak da, Yahudilerin olası nobranlıklarına, keyfiliklerine karşı zihnen tedbirli olarak yola çıkmaya hazırdık; sayılı gün çabuk bitmişti; adı Kudüs olan himmet diyarından başarabildiğimiz oranda beslenmiş, birer Kudüs Muhafızı, kutlu isimlerin mesajlarını donanmış olarak yurda dönmeye hazırdık. Ama işte o akşam namazından sonra oldu olan! İstedikleri anda Kubbetü's-Sahra'ya geri dönemeyeceklerini hatırlayan beş adam, ona arkalarını dönmenin hüznüyle döküldüler. Babü's-zahire'ye omuzları düşmüş, yüzleri yere eğilmiş olarak yönelmişlerdi. Geride bıraktıkları Hz. Peygamberin, Hz. Ömer'in hatırasıydı. Geride bıraktıkları Selahaddin-i Eyyubi'nin onlara yüklediği sorumluluktu. Beş mahzun adam yanyana gelerek birbirlerine göz yaşlarını göstermemenin edebi içinde birkaç adım uzaktan izleyerek biri diğerini Babü's-zahire doğru adeta oradan gitmemek için sürünürcesine yürüyorlardı. Beş mahzun adam diyorsam onlar hallerini bizzat gördüklerimdir, siz onları kırk dört olarak bilin. Diğeri onu görüyor, ondaki Filistin sevgisine, tarih bilincine sahip olamamanın üzüntüsüyle hıçkırıyordu. Böyleydi evet, hissediyordum; adeta beş yüreğin hüznü her birinde toplanmıştı. Çünkü O işgal altındaydı, yüz yirmi dört bin peygamberin anısı, yüz binlerce evliyanın izleri, seçilmiş ama -sevilmemek ne kelime- kendisinden hep nefret edilmiş bir kavmin zulmüne uğramıştı. Kudüs'te Burak tutsaktı, Musa'nın asası, Davut'un yıldızı, Belkıs'ın tahtı, Selahattin-i Eyyübi'nin nişanı, Kanuni'nin surları, Haseki Sultan'ın çeşmeleri... tutsaktı. Bir mümin olarak Kudüs'ün bugününe tanık olmak sorumlulukların en büyüğünü yüklenmekti. Bir kere İslam toprağı olan yer, artık bir daha kafirin toprağı olamaz; onun hükmünde olsa bile o toprak onun sayılamaz diyorlardı. O sorunun neden olduğu gerilimdi o beş kişiyi mahzun kılan bir de. Ben beş diyorsam, siz kırk dört deyin, kırk dört milyon deyin, tüm dünya müslümanları deyin. Kudüs'e gidin, o zor soruyu siz de sorun; cevaplayamasanız da orada ölmek için and için. O beş mahzun adam hiç değilse bunu başardı. Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/kutahya-cini-ve-seramik-sergisi", "text": "Sihirli Meyve olarak Etiyopya'da keşfedilen ve 15. yüzyılda Yemen'den Osmanlı topraklarına ulaşan kahve, kısa zamanda yaygınlaşmış, itibarlı bir içecek olarak sarayda ve zengin evlerinde yerini almış, etrafında ritüeller şekillenmeye başlamış ve sosyal hayatın gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır. Suna ve İnan Kıraç Vakfı Kütahya Çini ve Seramikleri Koleksiyonu'ndan yapılan bu seçki, kahve etrafında şekillenen çeşitli rutinleri, ritüelleri, ilişkileri ve kamusal alan, toplumsal rol, ekonomi gibi modernizmle bağdaştırılan kavramları, kahve kültürü ve bu kültürün gelişmesine katkıda bulunan Kütahya seramik üretimi ekseninde inceliyor. Osmanlı döneminde İznik'ten sonra en önemli seramik üretim merkezi olan, Frig, Helenistik, Roma ve Bizans dönemlerinde de yoğun biçimde seramik üretimine sahne olan Kütahya, bu sanatı geleneksel yöntemleriyle günümüze dek yaşatmış bir kenttir. 17. ve 18. yüzyıllarda en yetkin örneklerini veren, daha sonra üretim ve çeşitliliğin azalmasıyla gerileyen Kütahya çiniciliği, 19. yüzyıl sonlarında yeniden canlanmış, İznik ve Çanakkale çiniciliği arasında bir çizgide kent sanatı olarak, zengin ürün yelpazesi ve sürekliliğiyle Osmanlı sanat mozaiğinin önemli parçaları arasında yer almıştır. Kahve Molası - Kütahya Çini ve Seramiklerinde Kahvenin Serüveni PERA MÜZESİ KOLEKSİYON SERGİSİ'dir."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/maras-tan-kara-haber-geldi", "text": "Bazı tarihler ve saatler insanoğlunun hafızasına çok derin harflerle kazınır. Kahramanmaraş'la birlikte on şehrin hafızasına 6 Şubat 2023 tarihi işte böyle kazındı. Saat: 04. 17. Aradan yüz yıllar geçse de bu tarih, toplumun yazılı ve sözlü hafızasında hep asılı kalacak. Canlı kalmanın sağ kalmak anlamına gelmediği, hemen herkesin derinden yaralandığı bir tarihtir bu. Koca bir coğrafyayı kedere boğan kara bir haber. Yaşamanın derin bir mahcubiyete dönüştüğü, insanların sevdiklerinin enkazı başında çaresizce gözyaşı döktüğü bir kıyamet sahnesi adeta. Söz konusu tarih, harfleri sadece gözyaşından oluşan bir yas anıtıdır sonuçta. Yeryüzünün tüm mağdur ve mazlum milletlerine bağrını sonsuzca açan, siper eden bir milletin bu sefer kendi derdine yanacağını nereden bilecektik? Nasıl bilecektik titreyen şehrin, beş yüz yıl sonra kendi evlatlarına yeniden koca bir mezar olacağını? Oldu işte. Yeniden titredi şehir, yer ile yeksan oldu. Deprem denen acımasız tırpan, ekin biçer gibi geçti şehrimizin üzerinden. Mahşerden bir kesit yaşattı bize. Binlerce kardeşimizi kurban verdik, binlerce yaralımız var, hatta her birimiz derinden yaralıyız. Üst üste gelen iki felaketten sağ kurtulanlar, kış kıyamet demeden enkaz altındaki kardeşlerine, yakınlarına yardım etmeye koştular. Yaşatma sevincinin yaşamak sevincinden çok daha üstün bir değer olduğuna bir kere daha şahit olduk. Tüm Türkiye, Türki Cumhuriyetler, İslam dünyası ve kardeş ülkeler el ele verdi. Kimisi bir şifa eli oldu bizler için, kimisi bir umut şarkısı. Hiç tanımadığımız insanlar arayıp bizimle birlikte ağıtlar yaktılar; bize evlerini, kalplerini açtılar. Böyle alicenap bir millete mensup olmaktan daha onur verici ne olabilir ki şu yeryüzünde? Elhamdülillah. Evet, sonsuzca yaralıyız, binlerce kardeşimizi toprağa verdik. Adeta büyük ve korkunç bir savaştan çıktık. Onlarca yetimimiz, öksüzümüz var. Dahası hepimiz yetim ve öksüz sayılırız. Bütün bunlara rağmen, birbirimize sarılarak, birbirimizin yaralarını sararak ayağa kalkacağız. Maraş'ı ve diğer şehirlerimizi yeniden ve çok daha güzel bir şekilde ayağa kaldıracağız. Aşkla ve umutla... Biz acılarına baka baka büyümüş yüce bir milletiz çünkü. Allah'ın izniyle bunun da üstesinden geleceğiz. Tarih şahidimizdir. Ne kadar yıkıldıysak kenetlenerek ayağa kalkmayı bildik. Bizi öldürmeyen her darbe güçlendirdi. Tıpkı Kurtuluş Savaşı'nda olduğu gibi, tıpkı Maraş'ın kurtuluşunda olduğu gibi, el ele ve gönül gönüle vererek bu badireyi de atlatacağız inşallah. Atalarımızın, dedelerimizin mübarek kanlarıyla sulayıp bize emanet ettiği bu şehri, bu toprakları sahipsiz bırakmayacağız. Bizden sonraki nesillerin yüzüne bakabilmek için bunu yapmaya mecburuz. Tarihin biz Maraşlılara yüklediği yeni bir sorumluluk bu, bu sorumluluğun bilincindeyiz. Her birimiz bir Sütçü İmam, her birimimiz bir Rıdvan Hoca'yız artık. Senem Ayşeler tam teçhizat iş başında... Çocuklarımız bir gecede büyüdü, yetişkin oldu; bebelerimiz ayağa kalktı yürümeye başladı. Şehrimizle birlikte yaralarımızı onarmaya hazırız. Böyle bir felaketin bir daha olmaması için ne gerekiyorsa onu da yapmaya hazırız. Yalnız olmadığımızı biliyoruz. Şanlı milletimizin eliyle, diliyle ve kalbiyle yanımızda olduğunu da biliyoruz. Allah'tan geldik ve elbette ona döneceğiz; toprağa düştük, topraktan yeni filizler vereceğiz. Bizler için 12 Şubat tarihi nasıl milatsa 6 Şubat 2023 tarihi de yeni bir milattır artık. Yeni bir Destan yazılacak, yeni bir Destan nakşedilecek Şiirin Başkenti'ne."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/medya-ve-din-cikti", "text": "Mete Çamdereli'nin editörlünde yayınlanan \"Medya ve Din\", ülkemizde medya ile dinin ilişkisine değişik yönlerden bakabilen 'ilk derleme'. Medya ve Din, dinin dijitalleşmesinden dinsel nefret söylemine, dinin karikatüral temsilinden medyanın din bilgisine, televizyonda dinin temsiline, reklam iletişimindeki dinsel kurguya, marka iletişiminde dinsel sembollerin kullanımına dek açılıyor. Oradan din ile moda, din ile sinema, din ile müzik ilişkisine geçiyor. Bir yandan da dini oluşumların medya stratejilerine, mezhep farklılıklarının medya yansımalarına değinmeyi ihmal etmiyor; dahası, din görevlilerinin sosyal medya kullanımını ve Alevi yayıncılığını da konu ediniyor. Medya ve Din'in yelpazesi altındaki başlıklar, medya ile din ilişkisini hem Türkiye tezahürleriyle hem de küresel açılımlarla irdeliyor."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/mentes-e-gicirtisi", "text": "Ne yaptı biliyor musunuz? Kaybedenler Kulübüne methiyeler düzdü. Hani şu içip içip radyo programı yapan, kadınlarla gece maceralarını ballandıra ballandıra anlatan silik herifleri. Öptü okşadı onları. Çünkü bulunmak istediği yerin sahipleri onlardı; Kabataş'da saldırılanların, tacize uğrayanların yanı değil. Gelecekte hayatımızın bir dönemine damga vurdu diye anacağımız Gezi Parkı olayları sadece siyasi değil, vicdani bir mesele olarak da şimdiden tarihteki yerini aldı. Olan bitenin siyasi, sosyolojik ve psikolojik yönleri her şeyiyle konuşuldu, tartışıldı. Uzun bir süre daha da tartışılacaktır. Bu sürecin şahsım adına en büyük artısı, halihazırda nasıl bir karaktere sahip olduğunu bildiğim nice ismin kendilerini çırılçıplak ortada bırakması oldu. Perihan Mağden'in zamanında vijdan kuaförleri diye andığı iyi gün demokratlarının maskeleri birer birer düştü. Maskesi düşen bu isimlerden birçoğunun gerçek yüzünü zaten biliyorduk. Fakat arada öyle isimler çıktı ki, kodlarında bulunan, hiçbir zaman inkar etmedikleri İslam/Müslüman kimliğini gizlemek, o çok korktukları Gezi Ruhunun gazabına uğramamak için tam bir ay boyunca at gözlüğü taktılar, üç maymunu oynadılar. Bu isimlerden biri de son romanını yayınladığından beri pop kültürünün ve kapitalist pazarlama düzeninin tüm oyuncaklarıyla sabahlara kadar oynayan Murat Menteş'ti. Menteş hakkında daha önce değişik mecralarda birçok eleştirim oldu. Fakat bu eleştirilerin hiçbiri yazarın kişiliğiyle alakalı değildi. Sahip olduğu popülariteden dolayı, 28 Şubat sürecinin Müslümanlar üzerindeki etkilerini anlatırken örnek verdiğim bir figürdü sadece. Bizzat kendisinin liderliğine talip olduğu Afili çeteye yönelik salvolarımda doğrudan onun ismini kullanıyor, sıkıntılarımı onun üzerinden ifade ediyordum. Fakat işin rengi değişti. Bugün itibarıyla Murat Menteş popülist bir romancı değil, acı günlerinde Müslümanlara sırt çevirmiş kurnaz bir edebiyat projesidir benim gözümde. Niye mi? İşler güllük gülistanlıkken demokratlık gösterileri yapan, Gezi Parkı çocuklarının orantısız zeka gösterilerine methiyeler düzen, devlete kankalık aklı veren bu adam, Kabataş'ta alçakça bir tacize uğrayan Z. D. hakkında tek kelime etmedi. Neden mi? Çünkü cesaret edemedi böyle bir şeye; vicdanlı davranırsa o çok şahane kitabını okuyan gençlerin kendisine o da yobazın tekiymiş diyerek sırt çevireceklerini biliyordu. Gezi olayları boyunca maruz kaldığımız korkunç dezenformasyon hakkında da konuşmadı paşamız. Ne müftü karısı rolü yapan CHP üyelerinden, ne Zahide Nine'den, ne CNN'in sinsiliğinden, ne twitter üzerinden halkı galeyana getirmek için paylaşılan sahte fotoğraflardan, ne ODTÜ'lü öğrencilerin terbiyesizliğinden bahsetti. Bunların yerine ne yaptı biliyor musunuz? Kaybedenler Kulübüne methiyeler düzdü. Hani şu içip içip radyo programı yapan, kadınlarla gece maceralarını ballandıra ballandıra anlatan silik herifleri. Öptü okşadı onları. Çünkü bulunmak istediği yerin sahipleri onlardı; Kabataş'da saldırılanların, tacize uğrayanların yanı değil. Başka ne yaptı? Yabancı bir yazar arkadaşım paravanıyla kurgu bir hikaye anlatarak Müslümanların bir toplu tecavüz olayına sessiz kaldıklarını ima etti. Bunu bile direkt olarak söylemeyecek kadar hesap kitap adamı olduğunu cümle aleme ilan etti. Bu neye benziyor biliyor musunuz, yan komşusu cenaze yası tutarken bangır bangır Ankara türküsü dinlemeye... Apaçık, net bir umurumda bile değilsiniz tavrı gördük. Menteş'in tarafını seçtiğini çoktan biliyordum ben. Bu olanlar sadece evrağın sonuna vurularak onu resmileştiren müdür kaşeleri oldu. Tüm bu manzaradan sonra hala kendisini bir fikir erbabı ya da vicdan timsali olarak görenlerin bir an evvel en yakın sağlık kuruluşuna müracaat etmelerini öneririm."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/milyon-sesli-mizika", "text": "Milyon Sesli Mızıka, besmelenin ardına düşürdüğü çocuklarla birlikte tasını tarağını toplayarak şiire yürüyen Ali Emre'nin ikinci şiir kitabı. Kitabın yeni baskısı İz Yayıncılık'tan çıktı. 72 sayfalık kitap Ömrün Örselenmiş Kelebeği ve Şarkısını Gömerken Toprağa başlıklarını taşıyan iki bölümden oluşuyor. Kitapta 33 şiir yer alıyor. Kötü ve yorgun olmaya koşullanan modern zamanların insanına siyasal ve güncel eleştiriler yöneltmesinin yanı sıra, huzur ve iyiliğin kaynağını hatırlatan şiirler de yer alıyor Milyon Sesli Mızıka'da. Kendi toprağına ve tarihine dikkat kesilen, aynı zamanda bütün bir yeryüzüne ve farklı insan çehrelerine ışıklar düşüren geniş bir haritası, milyonlarca sesle örülen hüzünlü bir şarkısı var şairin."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/misir-neyimiz-olur", "text": "Böyle diyordu; Mısır'lı şair Abdülkadir El Kot. Uyuyanı ayağa kaldıran olaylar yaşanıyor Mısır'da. Modern dünyanın gözü önünde hem de. Kimsenin kılı kıpırdamıyor. Binler; çoluk, çocuk, kadın, genç, ihtiyar, suçlu, suçsuz demeden katliam için oluşturulmuş zalimlerin eliyle katlediliyor. Dünyanın birçok yerinde yaşananların bir benzeri bu kez sözde demokrasi vaadiyle birlikte mazlum bir halka yaşatılıyor. Bizler yeni bir durumla karşılaşıyormuş gibi şaşıyoruz. Şaşıyoruz ama bilmeliydik, Filistin'de yıllardır yaşanan dram, Bosna'da emanet diye Birleşmiş Milletlere teslim edilen binlerce Müslümanın hunharca katledilmesinden öğrenmeliydik ki; Batı'nın vicdanına dayanılan her şey bir hayalkırıklığı yaşatır, yaşatacak! Bu soruyu dün de soruyorduk, bugün de. Yarın da soracağız. İslam dünyasının bağrına oturtulan İsrail'i ve siyonizmin emellerini tanımadan olup, bitenleri anlamamız hiçbir zaman mümkün olamayacak. Bir emperyal proje olan Siyonizm, ideolojisini Tevrat'a dayandırır. Tanrı, İbrahim'e bir vaadde bulunmuştur. Ve bu sözün de muhatapları Yahudilerdir! O gün Rab, İbrahim'e bir vaadde bulundu ve şöyle dedi:Mısır'ın nehrinden büyük nehre, Fırat'a kadar bu ülkeyi senin nesline veriyorum.(Tekvin XV,80) Kutsal kitaplarını değiştiren, Peygamberlerini öldüren Siyonist ideolojinin bağlısı İsrailoğulları bunu yerine getirilmesi gereken bir vaad olarak gördüğünden bu hedefe ulaşmak için her yolu geçerli görmekte. 1937'de Ben Gurion İsrail'in sınırlarını Mukaddes Kitaptan bakarak çiziyordu. Ona göre İsrail toprağı beş bölümden meydana geliyordu: Litani'ye kadar Güney Lübnan. Güney Suriye, Ürdün, Filistin. Ve Sina (R. Garaudy, Siyonizm Dosyası. s.31) Üstün ırk ideolojisini din ile birlikte halkına enjekte eden Siyonist İsrail, acımasızlığını, katliamcılığının dayanaklarını da yine muharrefTevrat'tan alır; Tanrın Yahova'nın sana teslim edeceği bütün kavimleri bitireceksin. Gözün onlara acımayacak. Sana kulluk etmeyen millet ve ülke yok olacak; ve o milletler tamamen harap olacak (Tevrat, Tesniye, Bab:7 cümle, İşaya. Bab:60 cümle) İsrail'de okullarda ders kitabı olarak okutulan \"Yuşa'nın Kitabı'nda ele geçen ülkelerde halkın kutsal amaçlarla yok edilmesi ve Jeriko'da ve daha pek çok illerde herkesin erkekler gibi kadınların da, çocukların da, ihtiyarların da 'kılıçtan geçirilmesi' üzerinde ısrarla durulmaktadır.\" (Yuşa, VI.21) Okullarda hahamlar tarafından verilen bu derslerde Yahudi çocuklarının diğer milletlere karşı acımasız hale getirilmesi esas alınmaktadır. Batı sermayesini oluşturan sayılı aileler Yahudi kökenlidir. Bu sermayedarlar bulundukları ülkelerde hem kazançlarını katlarlar, hem de o ülkelerde Siyonist ideolojinin yapılanmasını sağlarlar. Böylece sermaye ve ideoloji ana eksen olur. Çeşitli yan kuruluşlar aracılığıyla Siyonist sermaye yeni ittifaklar geliştirir ve kendi ideolojisine esaretle bağlanmayı sağlamakla, kazancı birleştirir. Birçok sektörde küresel güç olan Yahudi sermayesi toplumun etkinlik alanlarını ve etkili sektörleri kontrolü altına almıştır. Onların gücünü kullanarak imtiyazlar elde eder. Kendisiyle çalışanları çeşitli imtiyazlara kavuşturur, dünyayı etkileyen görsel sektörlerle, medya, eğlence, müzik gibi birçok sektörde Siyonist emellere uygun materyaller üretilir ve bunların dünyanın her tarafına yayılmasına özen gösterilir. Böylece; Siyonizmin önüne dikilebilecek, engel olabilecek güçlerin yaşama hakkı yok edilir. Bu sektörlerde markalaşmalarla büyük kazançlar elde edilir. Markalar bir ağ gibi dünyayı sarar ve her üretilen, satılan şeyden siyonizmin hedefleri için kullanılmak üzere kaynaklar oluşturulur. Savaş sanayi, silah tüccarlığı da diğer kazançlı sektörlerden olan sağlık sektörü gibi genellikle Yahudi sermayesinin elindedir. Dünyadaki en önemli silah tüccarları yahudidir. En karlı sektörlerden sayılan silah satışını artırmak için suni savaşlar yaratılır, iç savaşlar çıkartılır, çeşitli bölgelerde savaşlar kışkırtılır ve bunlar üzerinden hem silah satışı sağlanır hem de savaşın yaratıldığı ülkelerdeki çalkantılar fırsat bilinerek bu ülkelerin yer altı, yerüstü kaynakları ele geçirilir. Bugün yalnızca geri kalmış, gelişmekte olan ülkeler değil, asıl ABD/Batı siyonizmin etkisi altındadır. Bu ülkelerde oluşturulan etkili lobiler ve çeşitli baskı gruplarıyla siyonizmin aleyhine olabilecek gelişmeler engellenir. Bunun için sermaye bu ülkelerde her an iç çalkantılar çıkarabilecek güçtedir. Bu ülkelerde yöneticilere karşı yapılan çeşitli suikastlerin kaynağında Siyonist hesapların olduğu iddia edilir. İşte böylesi bir küresel güce sahip olan Siyonist sermaye, Batı'yı kendi emellerine uygun siyasal tercihlere zorlamakta. İsrail'in en büyük destekçisi durumunda olan ABD'nin bu emellere hizmet etmesinin yanısıra Batılı diğer ülkeler de ABD üzerinden, onun baskısıyla bu emellere alet ettirilir. İngiltere'yle tarihi bir ilişkisi olan İsrail, bu dost ülkeyi de birçok yerde ana yardımcısı olarak kullanır. Bugün artık bu iki ülke aracılığıyla birçok ülke siyonizmin uydusu haline gelmiştir. Birçok ülke ise hedef ülke olarak siyonist faaliyetlerin merkezine oturmuştur. Batı'yı bir istikrar alanı olarak kullanan Siyonizm, buralarda oluşan modelleri güçlendirerek bunlar üzerinden bir ağ kurar. Her türlü ideolojiyi çıkarları için dünya üzerinde faal şekilde kullanmaya çalışan Siyonizm, bu sebeple her tür ideoloji ve dini kendine uygun hale dönüştürmenin hesaplarını yapar. Bunu gerçekleştirmek için inanılmaz bütçeler harcar. Dünya savaşlarından yeni çıkar haritaları üreterek devletleri parçalayan Siyonizm, bu yeni devletlerin ihyasını sağlama adına sistemlerine yerleşir. Geleceğini güvence altına almak içinde bunları zaman zaman yeniden restore eder. Dünya üzerinde etkin bir ağ kuran Siyonizm için öncelik İsrail'dir. Bu çekirdek devletin güvenliği varlıksal gerekliliktir ve bunun için her şeyi göze alır. Kurulduğu günden beri bölgeyi bu algı üzerinden şekillendiren İsrail, önüne çıkan engellerde hep Batı'yı yanında birincil destekçi olarak buldu. Filistin'de işgal ettiği toprakları her geçen gün daha da genişleten, yerleşim bölgelerini de artıran İsrail, Filistin'i sadece yerleşmiş olduğu yer olarak değil, kutsal hedeflerinin yani dünyayı hegemonyası altına almanın da kutsal merkezi olarak görüyor. Arap baharı denilen şey; daha iyi yaşamayı isteyen halkların bir arayışı idi. Daha iyi yaşamanın önünü kestiği düşünülen diktatörlerin iş başından uzaklaşması ve demokrasi aracılığıyla daha fırsatçı imkanların ortaya çıkmasıyla özgürleşeceğini, zenginleşeceğini düşünen halklar bu konuda rol model durumundaki Batılı ülkeleri örnek olarak görüyordu. Kalkınmanın Batı tipi demokrasilerle mümkün olabileceğine inanan halk, demokrasi adına ortaya çıkan ayaklanmaların öncüsü oldu. Bunun için seçildiği düşünülen ülkelerin halkları bunu fazlasıyla önemsediler ve demokrasi için önlerine düşen fırsata sarıldılar. Oysa Batı, ülkelerin hangi yönetimle yöneltildiğiyle ilgilenmez. Onlar için tek önemli şey çıkardır. Eğer çıkarlarına uygunsa monarşi, diktatörlük, sosyalizm, şeriat devlet modelleri onlar için hiç farketmez. Önemli olan oradan elde edilen yararın azami noktalara ulaşmasıdır. Demokrasi için ayaklanmaların ortaya çıktığı ülkelerdeki yönetimlerin zenginlikleri dar bir çevreye dağıtması, geniş kitlelerin üretmesini engelliyor ve gelirin orta ve alt sınıfta yayılmasına fırsat tanımıyordu. Demokrasiyle amaçlanan; kaynakların geniş bir kitle tarafından kullanılması ve kazancın tüketime dönüştürülmesiydi. Bunun için de ülkeyi yöneteceklerin bu politikaları desteklemesi, Batı'nın sunacağı ekonomi politiği uygulamaları gerekliydi. Geçmişte bu topraklardaki millileştirme politikaların darbelerle cezalandıran Batı'nın, aynı şeyi gözünü kırpmadan yapması hayati çıkarlarındandı. İşte Mısır'da seçimle iş başına gelen Mursi bu durumları fazlaca dikkate almadı. Türkiye'nin yarım asırdır verdiği bağımsız politika izleyebilme yolundaki olumluluğu ülkesi için sağlayabilme imkanını tepmek istemedi. Dünya konjonktürünü hedeflerini gerçekleştirmek için bir fırsat gören Mursi, bu konuda mesafe almış olan Türkiye ile ittifaka girdi ve onun ittifak içinde olduğu değerleri/dengeleri öne çıkarmak istedi. İşte bu tercih Mursi'nin ipinin çekilmesinin ana nedeni oldu. Mursi'ye darbenin yolu böyle açıldı. Mursi'nin iflah olmaz bir politika izlemekte olduğunu düşünen küresel Siyonizm, ABD üzerinden darbe çalışmalarını erken başlattı. Bunun için ülkesinin kaynaklarının tümünü krallığının korunması karşılığında Batı'ya garanti etmiş olan Suud'un siyasal/dini gücünü yani Selefi nur ve davet partileri ve onun yörüngesindeki dini çevreleri, El Ezher ve şeriat alimler konseyini darbeye meşruiyet için Mursi karşıtlığı için hazırlandı. Nüfusun yüzde onunu oluşturan Hıristiyanlar çeşitli provokasyonlarla endişelendirildi. Maddi imkanlar seferber edildi. Hareketin aydın ve laik çevrelerden başlatılmasıyla da Mursi'nin bir diktatör gibi davrandığı vurgulanmak istendi. Temerrüt hareketinin kurucularından Mahmut Bedr Mursi'ye karşı imza kampanyası başlattı ve 20 milyon civarında imza topladığı öne sürüldü. Ve böylece darbe için zemin oluşturuldu ve en uygun ortam beklentisine geçildi. Aslında daha önce yapılması düşünülen darbeye başka örneklerin yardımcı olması düşünüldü ve sokağın daha rahat organize edilebileceği hesap edildi. Türkiye ve Meksika Mısır darbesine gerekçe olabilecek sokak hareketlerinin örneği olabilirdi. Mısır'da Mursi'ye yapılan darbenin neden geciktirildiği sorgulandığında akla ilk gelen şey \"gezi\" olmakta. Arap Baharı'nın benzerlerin zincir etkisiyle sağlandığını değerlendiren güçler, Mısır'da halkı sokağa dökmenin zorluklarını aşmak için bunu sağlayacak örneğin Türkiye olarak seçilmesine karar vermiş olmalılar. Çünkü, Türkiye, demokrasi açısından Mısır'dan oldukça öndeydi ve Mısır için bir örnek olarak gösterilmekteydi. İşte böylesi bir ülkede ortaya çıkacak bir ayaklanma Mısır'da da etki yapabilir ve kitleler sokağa daha kolay dökülebilirdi. Eğer, yüzyıllık bir laik cumhuriyette halk laiklik nedeniyle sokağa dökülüyor ve ülkeyi ekonomik yönden oldukça iyi seviyeye getirmiş, milli geliri yükseltmiş bir devlet lideri diktatörlük iddiasıyla halkın ayaklanmasına yol açıyorsa; bu Mursi için de kolaylıkla yapılabilirdi. Bunun gerçekleştirilmesi halinde Mısır halkının, diktatörlüğün yollarının Erdoğan'ın izlediği politikalardan geçtiğine inandırılması zor değildi. Bütün anti laik diktatörlerin Hamas'tan yana, demokrasiye ve onun sağladığı gösteri hakkı gibi haklara düşman olduğu, bölgeyi bir felakete sürüklediklerine inandırılmaları zor olmasa gerekti! Ancak, 'Gezi'den istenilen sonuç çıkarılamadı, geleceğin de belirsizliği nedeniyle Mısır'da Mursi'ye bir an evvel darbe yapılmasına karar verildi. Artık bu saatten sonra Mısır darbesinin sahipleri yalnızca ABD/Batı merkezli Siyonist güç değildir. Darbeye destek veren körfez ülkelerinin tümü de gelecekleri açısından darbenin her ne pahasına olursa olsun başarılı olmasına çalışacaklardır. İlk olarak sağlanan 16,5 milyar dolarlık yardım da bunun öncül işaretidir. Darbeye destek veren tüm devletler, nötr durumunda olan diğer bölge devletlerini de yanlarına almaya çalışacaklardır. Bu yönde ilk desteği veren Esad'ın muhalefete yapılacak ABD yardımlarını bu yolla engellemeye çalıştığı düşünülebilir. İktidarı sarsıntıda olan Irak başkanı Maliki'nin de cuntaya destek verir yönde \"Mısır'ın içişlerine karışmayız\" şeklindeki açıklaması sallanmakta olan kendi koltuğunu sağlamlaştırma girişimi olarak değerlendirilebilir. Bundan sonra neler yaşanır kestirmek zor. Belki de Nasır'ın 1954'te yaptığı gibi cunta, İhvan'ı terör örgütü ilan edip yasaklayacak. İhvan ağırlıklı parti olan Mursi'nin partisi Hürriyet ve Adalet partisini kapatacak ve gelecek seçimlere sokmayacak. Ancak bunların nasıl sonuç vereceğini bilmek mümkün değil. Tarih, birçok beklenmedik gelişmelere sahne olmuştur hep. Öldürülmelerine rağmen silahsız, korumasız sokakları dolduran milyonlar cuntacıları ve ona destek verenleri çaresiz bırakıp yeni bir zafer yolu açar mı bilemeyiz. Ama bu darbenin kesin olarak bize öğrettiği bir şey varsa o da; Batı'nın hiç değişmediğidir! İstanbul doğumlu. Edebiyat alanında, kitap eleştiri, analiz, deneme yazıları yazıyor. Ayna İnsan Kültür ve Edebiyat Dergisi'nin İmtiyaz Sahibi ve Genel Yayın Yönetmenliğini yaptı. Halen serbest düzeltmenlik ve editoryal çalışmalar yapıyor. Star Gazetesi, Yeni Şafak Gazetesi, Karar Gazetesi, Hece Edebiyat Dergisi, İtibar, Şiar, MOCCA Dergisi, Edebistan'da aktif olarak çalışmalarını sürdürmektedir. Yazarın spesifik portre çalışmaları da bulunmaktadır."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/muhayyel-kitaplar-cikmaya-basladi", "text": "İz Yayıncılık'ın yeni edebiyat dizisi, Muhayyel etiketiyle ilk kitaplarını geçtiğimiz günlerde yayımlamaya başladı. Yayın yönetmenliğini Cemal Şakar'ın, editörlüğünü Güray Süngü'nün üstlendiği dizi Kasım ayı için planladığı ilk 4 kitabı yayımladı. Kapak tasarımı ve ilginç görselleriyle dikkat çeken kitaplar okurların beğenisine sunuldu. İlk yayımlananlar ise öykü kitapları oldu. Buna göre Aykut Ertuğrul'un Keyfekeder Kahvesi ve Mümkün Öykülerin En İyisi, Osman Cihangir'in Hiçbir Zaman yeterince Deliremeyeceğiz ve Akif Hasan Kaya'nın Uzun ve lacivert Günler isimli kitapları yayımlandı. Edindiğimiz bilgiye göre önümüzdeki ayların planlaması da yapılmış. Edebiyatın hemen her dalında kitaplara yer verileceğini ve uzun soluklu bir çalışma olacağını geçtiğimiz günlerde Güray Süngü'den öğrenmiştik. Edebiyat adına nitelikli kitaplar yayımlayan İz Yayıncılık, başlattığı Muhayyel dizisiyle de farkını bir kez daha ortaya koymuş oldu."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/muhr-u-suleyman-in-izleri", "text": "Milli sembol olarak ilk defa XIV. yüzyılda Prag Yahudi cemaati tarafından flamaların üzerinde kullanılmasıyla görülmeye başlayan, Müslümanların mühr-ü Hatem dedikleri mühr-ü Süleyman, sonraki dönemlerde diğer Yahudi cemaatlerin de bunu benimsemesiyle, milli sembol olma değerini arttırmıştır. Aydınlanma döneminde hristiyan haçına karşı adeta Yahudiliğin sembolü haline gelen beş köşeli yıldız, XIX. yüzyıldan itibaren, mistik geleneğinden çıkıp Yahudi toplumunun tamamına mal edilmiştir. Günümüzde bir süre siyonizmin esaretinde kalan sembol, İsrail devletinin bayrak amblemi olarak anlam kaymalarına maruz kalmaya devam etmektedir. Mühr-ü Süleyman'ın izlerini Tunç devrine dayandıran araştırmacılar, Roma, Asur, İbrani, Bizans eserlerinde de benzer örnekler ile karşılaşmaktadırlar. İnsanlık tarihinin başlangıcı olarak kabul edilen Hint'de bile Vişnu ve Şiva tanrılarının birbirleri arasındaki çatışma alanlarının ters döndürülmüş iki eş kenar üçgen ile simgesel dil kazandığı bilinmektedir. Türkler tarafından kullanılan oniki hayvanlı takvimde de altı köşeli yıldız mührü görülmektedir. Bu sembolün Yahudilikteki kullanımına dair en eski kanıt Lübnan'da yapılan arkeolojik bir kazıda ortaya çıkmıştır. M. Ö. VII. yüzyıla ait bu kanıt, Aydınlanma sonrasındaki politik kimliğin sembolü olana kadar 'kutsal' içerikleri ve mistik/batıni yorumları ile sürekli ilgi odağı haline gelmiştir. Her ne kadar bazı Ortodoks Yahudi grupları bu sembolün büyücülük ya da doğaüstü güçlere atıf yapan mistik yorumlarına karşı çıkmışlarsada, özellikle Kabala anlayışının elinde mistik ton daha da derinleşmiş ve koyulaşmıştır. Ortaçağ'dan bu yana Yahudiliğin sembolü olarak kullanılmış olan mühr-ü Süleyman, iki ters üçgenden müteşekkil sembol ve koruyucu kalkan görevi ile Yahudiliğin güç simgelerinden biri olarak günümüze kadar gelmiştir. Mühr-ü Süleyman olarak anılan beş köşeli yıldızın, Hz. Süleyman'dan önce Babil'de bulunan Keldaniler'in Ur şehrindeki çömleklerde de kullanıldığı yapılan arkeolojik araştırmalarda ortaya çıkmıştır. Fakat en yaygın kullanım Davud'un Kalkanı olarak geçen altı köşeli yıldızdır. İsrail bayrağında bu kalkan 'tanrının koruyuculuğu' simgesi olarak muhafaza edilmektedir. Müslümanların ve Yahudilerin Hz. Davud ve Hz. Süleyman'ın konumları konusundaki düşünce ve inançları farklıdır. Müslümanlar, her ikisinin de Allah'tan vahiy alan ve halklarına bu vahyi aktaran peygamber ama aynı zamanda da ülkelerini yöneten hükümdarlar olduklarına inanırlar. Bu inanç doğrudan Kur'an'ın muhtelif ayetlerinden (Bakara 2/102, Nisa 4/163, En'am 6/84, Enbiya 21/78, 79,81, Neml 27/15-18, 30, 36,44, Sebe 34/12, Sad 38/30,34, Kıssanın geçtiği ayetler ise; Bakara 2/102,103, Enbiya 2/78-82, Neml 27/15-44, Sebe 34/12-14, Sad 38/ 30-40) kaynaklanmaktadır. Bu ayetlerde Hz. Süleyman, Hz. Davud'un oğlu, varisi, üstün kılınmış, şükreden, salih, hakim, anlayışlı, engin bilgisi ve hikmetiyle adaleti tesis eden kişiler olarak geçer. Ayrıca İslam'ın peygamberler söz konusu olduğunda dile getirdiği mucizeler ya da olağanüstülükler de bir inanç meselesi olarak belirir. Müslümanlar, Allah'ın peygamberlerine ihsan ettiği mucizelere kayıtsız inanırlar. Kur'an-ı Kerim başta olmak üzere, tefsir, hadis, tarih ve kısas-ı Enbiya kitaplarında Hz. Süleyman bir hükümdar-peygamber olarak geçer. Başta Fars ve Türk edebiyatlarında olmak üzere birçok menkıbede adı anılan, Doğu edebiyatlarına neredeyse mührünü vurmuş olan Hz. Süleyman; birçok sanatlar dolayısıyla ele alınmış, divan ve halk şiirinde, efsane ve atasözlerinde anılmış, hatta müstakil mesnevilerde yer alması bile şeref olan saygıdeğer bir peygamberdir. Yahudiler ise tahrif edilmiş Tevrat ayetlerinde her iki peygamberi de insani-nefsani bir takım ithamlarla suçlar ve özellikle Hz. Süleyman'ı firavunun kızı ile evlenmesinden dolayı kınayarak, ikisinin de zorba birer Kral olduklarına inanırlar. Süleyman yaşlandıkça, karıları onu başka ilahların ardınca yürümek üzere saptırdılar. Böylece Süleyman bütün yüreğini Tanrısı Rab'be adayan babası Davut gibi yaşamadı. Saydalılar'ın tanrıçası Aştoret'e ve Ammonlular'ın iğrenç ilahı Molek'e taptı.\" iddiasında bulunan Tevrat Hz. Süleyman'ı bir kral olarak görür. O'nun peygamber olduğuna dair bir inanış yoktur. Birçok peygambere haksızlık ve saygısızlık etmiş olan İsrailoğulları buna benzer bir durumu Hz. Lut ve kızları için de dile getirirler. Allah'ın peygamberleri hakkında doğru ve gerçek bilgiyi aktarmak istemesi ve yanlış inançları bertaraf ederek sahih bir itikadı oluşturma amacını gütmesine en belirgin örnek Hz. Süleyman'dır. Kur'an-ı Kerim, Tevrat'ta yer alan Süleyman profilini yerle bir eden bilgiler vererek O'nun Allah'a şirk koşmayan bir kul olduğu üzerinde durur. Tevrat'ın bu iddialarına Kur'an o kadar net cevaplar verir ki, bu cevaplar karşısında Tevrat yazıcıları dillerini yutmuş gibidir. 'Süleyman'ın hükümdarlığı konusunda onlar, şeytanların uydurup söylediklerine tabi oldular.' (2/102) Yalan ve iftiranın karşısında, 'Biz Davud'a Süleyman'ı verdik. Süleyman ne güzel kuldu! Doğrusu O daima Allah'a yönelirdi.' (38/30) ifadesi ile Tevrat'ın bu iki peygamber-hükümdar hakkındaki çirkin ithamlarına cevap verir ve Müslümanları da bu düşünceye yönlendirir. Hz. Süleyman ve onun mabedde muhafaza ettiği emanetler hakkında gerek İbrani kaynaklarında gerekse Müslüman kaynaklarında birçok bilgi mevcuttur. İbrani kaynaklarının, Sümer, Mısır ve hatta İran medeniyetlerinde bile izlerinin olduğu anlatılar ile Müslümanların evliya menkıbeleri, tarih ve tefsir kaynaklarında abartılmış bilgilerin olması olağandır. Sözlü kültürün beslediği kutsal nesneler, kişiler her zaman bu akıbete maruz kalmışlardır. Abartılarak, eklemeler eksiltmelerle günümüze kadar ulaşan anlatıların kısas-ı enbiya sınıfına giren en zengin örneklerine Hz. Süleyman'da rastlarız. Bu makalede Hz. Süleyman'ın yalnızca bir 'olağanüstü' anlatısını ele alacağız. O da hem Yahudiler hem de Müslümanlar tarafından kutsal kabul edilen beş köşeli yıldız şeklinde olan mühürdür. Mühr-ü Süleyman. Yukarıda değindiğimiz Tevrat'ın zanları ya da Müslümanların abartılı Davud-Süleyman anlatıları;Hz. Davud'un, Hz Musa'dan kalan Tevrat ve diğer kutsal emanetleri sakladığı Tabutu's-Sekine'nin gerçekliğini etkilememiştir. Hz. Süleyman tarafından genişletilmiş olan mabede yerleştirilen kutsal emanetler buraya taşınmıştır. Kutsal emanetlerin olduğu yerde şehrin surlarla çevrilmesi olağandır. Hz. Süleyman'ın görkemli mabede iştirak eden şehir surları da yine kutsal emanetlerin güvenliği için olsa gerek. Hz. Süleyman'ın, hükümranlığının dördüncü yılında (İsrailoğulları'nın Mısır'dan çıkışının 480. yılında)babasının vasiyeti üzerine Beytü'l Makdis'i inşa etmeye başlaması, onun Musa'nın emanetlerini muhafaza edecek güçlü bir mabedin gerekliliğine olan inancı idi. Tabutu's-Sekine'de bulunan birçok kutsal emanetten biri de Hz. Davud'un altı köşeli yıldız şekline sahip mührüdür. Onun, bu mührü devlet işlerinde kullandığı ve 'Tanrının koruyuculuğu'nu simgelediği bilinmektedir. Altı köşeli yıldızın Hz. Süleyman döneminde hangi gerekçe ile beş köşeli yıldız haline dönüştüğü bilinmemektedir. 'Kıyametten önce yer altından elinde Süleyman'ın mührü ve Musa'nın asası olduğu halde bir dabbe çıkacak ve asasıyla müslümanların yüzünü aydınlatacak, mührüyle de kafirlerin yüzünü mühürleyecektir.' Bu hadisin etrafında dönen yüzlerce anlatıdan önce Hz. Süleyman'ın mührü ile ilgili rivayetler efsane düzeyinden asla inmediler. Pek çoğu İbrani kaynaklı olan bu anlatılara İslam dünyasının da rivayet düzeyinde önemli ölçüde katkı sağladığı görülmektedir. Talmud'da bulunan bir pasaj, iyi ve kötü ruhları kontrol etmesi için Kral Süleyman'a verilen sihirli yüzük üzerinde Tanrı'nın en kutsal ismi kabul edilen YHVH isminin işlenmiş olduğundan bahseder. Tıpkı, Davud'un kalkanında yer alan altı köşeli yıldızın, ruhun altı boyutunu temsil etmesi gibi batıni yorumları ile bu mühür başlı başına bir edebiyat oluşturmuştur. Günümüzde kabul gören en yaygın görüş, sembolün göğün ve yerin birleşimini gösterdiğidir. İki üçgenin biri göğe biri yere dönüktür. Sembol bir yönüyle insan varlığının maddi bedenini ve ruhunu, bundan oluşan bütünü, diğer yandan dişil ve eril prensipleri, maddi ve manevi değerlerin bütünlüğünü gösterir. Yüzüğün, mühür olması hem metafor, hem devlet işlerindeki 'resmi kayıt' hem de batıni anlamları ile farklı derinliklerde rivayetlerin oluşmasına neden olmuştur. Mührün, Hz. Süleyman'ın Allah'ın dilediği yaratıklara hükmedebilmesini kolaylaştırdığına, taşında bulunan simge vasıtasıyla rüzgarları yönlendirdiğine, ve daha birçok bahşedilmiş mucizeyi gerçekleştirdiğine dair anlatılar kısas-ı enbiya kitaplarında bulunmaktadır. Hz. Süleyman'a verilen bu nimetin, onun bir imtihanı olduğu yönündeki İslami bakış açısı, yüzüğün sonunda bir imtihan vesilesi olduğu sonucunu doğruna rivayetlerin oluşmasına imkan sağlamıştır. Buna göre yüzüğün akibeti bir sahra cini ile değişmiştir. Sahra cini, Hz. Süleyman kılığına girerek hanımından yüzüğü alır. Yüzük bu cinde 40 yıl kalır. Bu esnada Süleyman hilekarlıkla suçlanarak şehir dışına sürülür ve bir balıkçı kasabasında hayatına devam eder. Cin 40 yıl sonra yüzüğü bir daha başkasının eline geçmesin diye denize atar. Bir balık onu yutar ve bir yemek esnasında Süleyman balığın karnında yüzüğü görür ve ona yeniden kavuşur. Döndüğünde cine verdiği ceza onun ömür boyu kendisine köle olması şeklindedir. Nigin-i Süleyman olarak da geçen mühr-ü Süleyman, bir başka rivayete göre Havva tarafından cennetten çıkartılmış ve miras yolu ile Süleyman'a kadar ulaşmıştır. Bazı rivayetler ise yüzüğü Süleyman'a cennetten Rıdvan'ın bir hediyesi olarak Cebrail'in sunduğu şeklindedir. Hz. Süleyman ile önemli benzerlikleri olan İskender pek çok konuda birbirlerine karıştırılacak derecede ortak özellikler gösterirler. İran edebiyatında Büyük İskender'in hayatını ve kahramanlıklarını anlatan birçok eser vardır. İskendermane, Darabname, Semek-i Ayyar, Nuh Manzar, Ebu Muslimname gibi eserler halk hikayelerinin toplandığı eserlerdir. İskender'in Süleyman ile olan benzerlikleri büyük oranda bu hikayelere dayanır. İskender, İran'da hüküm süren Pişdadi sülalesinin dördüncü hükümdarıdır. Persler onu, adil, kendisine kutsal mektupların gönderildiği ahlaklı ve tek tanrı inancına sahip bir hükümdar olarak görürlerdi. Tarihte, demiri işleyişi, devlere egemen olup onlara iş yaptırması, cinlerin onun emriyle büyük inşaatlar yapmada kullanılması gibi özelliklerinden dolayı onun Süleyman olduğu varsayılmıştır. Böyle bir benzerliğin Zerdüşt- İbrani peygamber'de de yapıldığı kaydedilmektedir. Kültürel karışımın söz konusu olduğu bu rivayetlerde benzerlikler çok belirgindir. Hatta bu benzerlik, taht-ı Cemşid'in bulunduğu bölgenin taht-ı Süleyman olarak anılmasına kadar uzanmıştır. İskender Mısır'da bir şehre adını verir. Buraya bir sütun diker. Bunun üstüne giti-huma adlı bir cam koyar. Bu camdan dünyadaki bütün iyilik ve kötülükleri görür. Süleyman'ın da buna benzer bir aynası vardır. Bazı rivayetler ise onun bunu yüzüğüyle yaptığını anlatır. Mühr-ü Süleyman'ın bulunduğu yere şeytanın giremediği inancı, Osmanlı'ya kadar gelmiştir. Türk sanatlarında ise hemen her yerde mühr-ü Süleyman'ı görmek mümkünüdür. Anadolu Selçukluları, Artukoğulları, İlhanlılar'da bilhassa kubbelerin kilit taşlarında kullanılmış, Osmanlılarda ise, hamam kubbe delikleri, cami tezyinatları, anıtlar, kemer kilit taşları, çini seramik gibi alanlarda kullanılmıştır. Hatta Barbaros Hayreddin Paşa'nın sancağında bile bu mühür vardır. Mevlana bu mühre sahip olanın ' beş duyunun yularını eline aldığı'nı söyler. Süleyman'ın Tapınağı'nın daha sonra Haçlı Seferleri sırasında Kudüs'te arandığı ve bu konuda halen kazılar yapıldığı bilinmektedir. Yahudi inanışına göre, Mesih'in gelmesi ancak Büyük Mabed'in yıkımı ile mümkündür. Mesih'i karşılama hazırlıkları içinde Büyük Mabed'in yıkımı da vardır. Haçlı seferleri sırasında Templer Şövalyeleri'nin Mabed'in yerini bulduğu ve kutsal bazı emanetlerle Avrupa'ya götürdükleri iddia edilmiştir. Kutsal emanetler içinde, kutsal kadeh Graal, Felsefe Taşı ve Mühr-ü Süleyman'ın da bulunduğu iddia edilmiştir. Tapınak Kral Süleyman'dan sonra yağmalanacaktır ancak o zamana kadar Musa peygamberden beri nesilden nesile saklanan Hz. Musa'nın emaneti olan Ahid Sandığı'nı o zamanlar din adamları tarafından korunacaktır. Birçok sözlü anlatının, doğruluk-uydurulmuşluk ya da tarihsellik-mitolojik uzantılarına eğilmeksizin yapılan okumaların yanıltıcı olabileceği Hz. Süleyman örneğinde karşılığını bulur. Tevrat merkezli anlatıların yaygınlığı ve çokluğu bazı İslam tefsirlerinde dahi çok belirgin olarak görülürken, Kur'an'ın kıssalar konusundaki perspektifinin bizi götüreceği güvenli limanı göz ardı etmemek gerekir. Yoksa, her anlatı kendi mitolojisini kurarak asırlar sonra hiçbir mihenk kabul etmeden ayrık otları gibi 'doğrular'ı boğabilir."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/mursi-ye-selam-olsun-cennet-olsun-kurtulus-olsun", "text": "Gelecek an an inşa oluyor Mısır topraklarında. Firavun zulmünün yankılandığı sokaklarda, Mısır zindanlarında Yusuf Peygamberin iffeti, adaleti, sabrı kuşandığı o sokaklarda yaşanıyor yaşanılacak olan direniş. Musa'nın topuklarının değdiği, isyanı, Rabbe aşkı, başkaldırısı, müstekbir Firavun'a isyan ederek Hakk'a yürüdüğü o kutlu belde de hemen şimdi modern zamanların anlarında sımsıcak yaşanıyor ve bitmeksizin sürüyor şehadet türküsü. Bu türküyü biliriz ve tanırız. Peygamberlerin izinden yürüyen Seyyid Kutub 'un o sarsıcı nidasından biliriz. Abdünnasır, özür dilediği takdirde Seyyid Kutub'u affedeceğini söylüyordu ve düşüncelerini değiştirmesi için ailesini dahi baskı altında tutuyordu. Yüreği kavi, yüzü aydınlık şehit tüm işkencelere ve yapılan zulümlere rağmen düşüncesinden vazgeçmedi ve altmış yaşında bir delikanlı heyecanıyla haykırdı: Eğer Allah kanunu ile mahkum edilmişsem ben Hakk'ın hükmüne razıyım. Eğer batıl kanunlarla mahkum olmuşsam ondan çok daha üstün bir düşünceye sahip olduğum için batıldan ve münafıklardan merhamet dilemem. Allah'a şükürler olsun ki on beş sene cihad ettikten sonra bu mertebeye ulaştım. Ben Allah yolunda yaptığım iş için asla özür dilemem. Namazda Allah'ın birliğine şehadet eden parmağım asla tağutun hükmünü onaylayan tek bir harf bile yazmayacaktır. İnanmak an be an hayatımızı değiştirip dönüştürürken bizler odalarımıza kapanıp doksanlı yılların gençliği olarak Ömer Karaoğlu'nun ezgileri eşliğinde Seyyid Kutub' un seslenişlerine yüreğimizi çevirdik. Elimizden Yoldaki İşaretler hiç düşmedi bize yol açtı, yol oldu. Zindanın bereket soluğunda ayetleri yaşam reçetesi gibi insanlığa sunun Alim Fi Zilal'il Kuran Tefsiriyle anlayışımızı ve yaşayışımızı nasıl da aydınlattı. Unutturmak, yok etmek, imha etmek için asılan Seyyid Kutub uzun soluklu derin bir sesleniş oldu İslam Coğrafyası için. Adam gibi bir yiğit zindandan sesleniyor: Bu haklarımızın bedeli için benim kanım akacaksa, ben bu kurbanı vermeye hazırım. Allah her şeye kadirdir. Kimse sizi aldatmasın. Sakın aldanıp tuzaklara düşmeyin. Ve seslenişine anlamlı bir dua ile devam ediyor: Ey Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi haktan saptırma. Bize kendi katından rahmet ihsan eyle. Çünkü sen çok ihsan edicisin! Şu an yaşadığımız çıkmazlara, bulanık yaşantılarımızın, anlayışımızın üzerine rahmet yağmurları gibi dökülüyor Adam gibi Adam olan Mursi' nin sözleri. Bizler galip olan yegane Rabbe teslim dua makamındayız. Yanan Mısır sokaklarından gelen şehit haberleriyle yüreklerimiz dağlanıyor. Dünyanın suskun, umursamaz duruşuna şaşkın haldeyiz. Cumhurbaşkanımız biliyor iki dev güç olan Türkiye ve Mısır'ın kardeşliğini ve gür bir nida ile sesleniyor meydanlarda: Benim nazarımda Mursi Cumhurbaşkanıdır diye. Tüm suskunluk bu iki dev İslam birliğinin bozulması içindir. Tüm dünyanın, Birleşmiş Milletlerin, Amerika'nın suskunluğu yükselen İslami değerlerin, İslami duyuşun ve yaşayışın onlara yansıyan ürperten, korkulu derin suskunluğudur. Dilsiz Şeytanları kınama makamındayız. Gür ve yürekten gelen dualarla yollardayız... Kardeş coğrafyamızdaki zulümlerin ve katliamların son bulması için yüreklerimiz yangın yeri perişanız. Ve yıllar öncesinden yine o kutlu şehitlerden bir güzel insan Malcolm X sesleniyor: Zaman şehitlik zamanıdır ve ben şehit olacaksam bu kardeşlik uğruna olacaktır. Kardeşlik için şehadete yürüyen kutlu şehite selam olsun. 1971 Reşadiye Tokat doğumlu yazar Lise ve Üniversiteyi İstanbul'da bitirdi. Kısa süre muhabirlik ve öğretmenlik yaptı. Bağcılar ve Bahçelievler Kültür Mdlüklerinde görev aldı. Pamuk Şekeri Çocuk Dergisi'nin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Edebistan Sitesi'nin söyleşi editörlüğünü bir süre sürdüren yazar İstanbul Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/mus-ta-uc-gun", "text": "Alparslan Üniversitesi Türkçe Eğitimi Bölümü'nün çağrısıyla yolum yine Muş'a düştü. 'Yine' diyorum ama '90'lı yıllarda işim gereği sıkça uğradığım bir yer olmasına rağmen Muş'a uğramayalı neredeyse on beş yıl olmuş. İstasyon Caddesi'ndeki hareketin artması dışında şehir merkezinde fazla bir değişiklik görmedim. Asıl ve büyük değişiklik adeta bir uydu-kent gibi konuşlanmasıyla Muş'un genel çehresini değiştiren Alparslan Üniversitesi'nin kampüsüydü. Muş'un deprem kuşağında olması nedeniyle azami beş katta sabitlenen ve çoğunluğu üç katlı olarak inşa edilen kampüs binalarının sade yapılarından henüz altı yaşında olan Alparslan Üniversitesi'ndeki hareketlilik, atılım çabası, geleceğe sağlamca tutunma niyeti kolayca okunabiliyordu. İlk satırda Türkçe Eğitimi Bölümü'nün çağrısıyla gittiğimi belirtmemin nedeni gelince. Üniversitelerdeki sanatsal ve kültürel faaliyetler eğitim dönemlerine mahsus ve zorunlu oryantasyon planları gereğince yapılır. Seyirci, dinleyici toplamanın zorluğu nedeniyle ilgililerince genellikle bir ek külfet olarak görülen söz konusu faaliyetlerden o üniversite adına en azından bir reklam yararı hedeflenir. Bunun için de şöhretli topluluklarla, şahsiyetlerle sınırlanmış gösteri faaliyet i gerçekleştirilir. Alparslan Üniversitesi'nin aynı zamanda 'Kurucu Rektörü' olan Rektör Nihat İnanç, oryantasyon planlarındaki faaliyetlerin yapılmasıyla birlikte, doğrudan akademik bölümlerin ihtiyaçları ve talepleri doğrultusundaki faaliyetlerin kendi içlerinde gerçekleştirilmesinde yarar görmüş ve ilk denemelerden elde edilen somut faydalar üzerine bu uygulamayı yaygınlaştırmış. Genelden kısmi bir özel yarar üretmeyi gözetmekle birlikte, asıl özelde tam yararın tahakkukunu sağlamak şeklinde özetleyebileceğim bu yöntemin savunucusu olarak Türkçe Eğitim Bölümü'nün çağrısına tereddüt etmeden 'evet' demiştim. Belirttiğim şekilde sanat-edebiyat dışındaki bilim dallarında öğrenim gören birkaç öğrencinin de sanata ısındırılabileceğinden hareketle 'Sanat-edebiyat Bizim Neyimize' başlığı altında 'genel', 'Modernleşme Sürecinde İslami Edebiyat' ve 'Cumhuriyet Devrinde Öykü ve Roman' başlıkları altında iki özel oturumu ilgili hocaların nezaretinde o bölümdeki öğrencilerle birlikte gerçekleştirdik. Dolayısıyla farklı bir terminolojiye ve içeriğe muhatap olunması bakımından beş, on kişi yararlanabilmişse, diğer iki oturumdan anlatıcıyla dinleyicinin temadaki ve dildeki mütekabiliyetleri nedeniyle tamamı yararlandırılmış oldu. Elbette buradaki ilk yarar da benim kendime yönelik olan yarardır. Çünkü, bu tür oturumlar yüz yüze konuşabilme, zamanında sorma ve sorgulayabilme imkanıyla asıl beni beslemiş, eksiliklerimi anlamama neden olmuştur. Eğer yönetimlerinin emanet edilebileceği başka Nihat İnançlar bulunabiliyorsa değil on yedi üniversite bin yedi yüz üniversite açılmasında hiç tereddüt edilmesin. İkinci bereket ise Nurullah Ulutaş, İsmail Süphandağı, İsmet Kesen, İskender Dölek, Süleyman Aydeniz, Ferhat Çiftçi, Mehmet Ali Yıldız, Fahrettin Yüksel, Mehmet Özger ve Ahmet Ayhan Koyuncu ile geceleri yarılatan sohbetlerimizle tahakkuk eden berekettir. Bu sohbetlerimizin sadece sanat-edebiyatla sınırlı kalmayıp genelde ülkenin, özelde bölgenin durumunu doğru anlamaya, mevcut problemleriyle ilgili doğru teşhise ve teklife yönelik olması ise akademisyenlerin bu konudaki hassasiyetlerini öğrenmem, isabetli görüşlerini yerinde tespit edebilmem bakımından kendi adıma bir ayrıcalık, som bir kazanç haliydi. Alparslan Üniversitesi'nde görmem gereken iki yeri, zaman darlığı nedeniyle göremedim. Bunlardan birisi Kütüphane, diğeri Bilgi Merkezi. Benim bu zamana kadarki seyahatlerimde hep önemli bir yerler eksik kalmış ve ben de bu eksiklikleri oralara tekrar gitmenin bir vesilesi sayarak teselli olmuşumdur. İnşallah belirttiğim yerler için de durumum böyledir. Bu arada zahmetini Nurullah Ulutaş ve İsmail Süphandağı'na yükleyerek Ahlat'taki mezarlığı gezebildiğimi de söylemeliyim. Türkiye'de gezme imkanı bulduğum 'turistik' beldeler içindeki en düzenli ve en temiz yer olan bu mezarlığın değeri Türklerdeki 'ölüm imgesi'nin değişme safhalarından en önemlisini en somutunu temsil ediyor olmasıdır. Bu yanıyla Edward Tryjarski'nin 'Türkler ve Ölüm' (Çeviren: Hafıze Er, Pinhan, İstanbul 2011) adlı kitabındaki kimi tezleri güçlendirmeye ve daha doğrularını inşa etmeye neden olabilecek bir mezarlıktır Ahlat mezarlığı. Hadisat ve gündem eleverişli olursa konuyla ilgili kimi belirlemelerimi de yine burada sizlerle paylaşmak isterim. Muş'ta geçirdiğim üç günle ilgisi bulunan herkese, teşehhüt miktarı da olsa görüşebildiğimiz Adilcevaz İlçe Milli Eğitim Müdürü Ahmet Kurbani Özdaş'a ve Alparslan Üniversitesinin çok şanslı, kıymetli öğrencilerine teşekkür ediyorum. Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/mustafa-kirenci-nin-sabah-yildizi-adli-kitabi-buyuyen-ay-yayinlarindan-cikti", "text": "Her sabah Şair, Sabah Yıldızı'na içini dökmekte, üzüntülerini paylaşmaktadır. Bunun belki de başlıca sebebini bize şiir söylemekte: \"Bütün dünya mahkum, bizim kolumuz ve kanadımız, her yanımız zincirle bağlı olmasına rağmen, yalnız sabah yıldızı özgürdür.\" Dünyadakiler mahkumdur kimi mazlumların hayatını kararttıkları ve kimi de karanlıklarla mücadele etmedikleri için. O ise özgürdür, ışıklarını saçabildiği, her sabah sadakatle insanlara şafağı haber verdiği için. Nasıl Şair, dünya yüzündeki işgallere, katliamlara, zulümlere üzülüyorsa Sabah Yıldızı da üzülmektedir. Ama Şair';in gönlü, Sabah Yıldızı'nın üzülmesine razı değildir. O üzülmemelidir; çünkü masumdur, görevini her sabah mütemadiyen yerine getirmektedir. Şair, masumluğuna halel gelmemesi için Sabah Yıldızı'nı aziz bir dost olarak teselli etmektedir. Aslında şiir boyunca her şey bizlere söylenmektedir. Şiirin sanatla ortaya koyduğu şey, Attar'ın Simurg'u gibi bize kendimizi göstermekte, insanları işaret etmektedir. Değil mi ki şair onu bizim için kaleme almıştır, bütün anlatılanların asıl muhatabı biziz, biz insanlar. Bütün yazılanlar bizlerin farkına varması, görev ve sorumluluklarımızın bilincine ermemiz içindir. Çünkü bütün bu olanlar, asıl farkında olmayanlar yüzünden meydana gelmiştir. Eğer farkında olunsaydı önlem alınacak, örneğin Müslümanlar birlik olacaklar, yapılması gereken yapılacaktı. Bu açıklamadan sonra diyebiliriz ki: Üstad Sezai Karakoç'un, şiirden düşünceye bütün eserleriyle dile getirdikleri, bizler adına, hep sabah yıldızıyla konuşmadır. Taze sabahın habercisi, parlak ışığıyla gecenin karanlığını delen sabah yıldızı, nasıl karanlıkların şafakla birlikte aydınlığa dönüşeceğinin delili ise Üstad Sezai Karakoç'un eserlerinin de görevinin bu olduğunu düşünüyorum: Bilinçlerdeki, zihinlerdeki, ruhlardaki karanlıkları aydınlığa kavuşturmak. Aslında insanlığın hayrına olacak her söz, her eylem karanlıkları delen bir ışıktır. Sezai Karakoç bunu bütün bir külliyatıyla ortaya koymuş, sabah yıldızı gibi aydınlığın, şafağın habercisi olma sorumluluğunu yerine getirmeye çalışmıştır."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/muteber-dergi-itibar-in-mart-2013-sayisi-raflarda", "text": "Ekim 2011'den bu yana yayınına istikrarlı bir şekilde devam eden aylık edebiyat ve fikriyat dergisi İtibar, Mart sayısında da zengin ve nitelikli bir içerikle okur karşısına çıktı. Derginin bu sayısı özellikle şiir sayfalarıyla dikkat çekiyor. Süleyman Çobanoğlu, Osman Konuk, Cevdet Karal, Hüseyin Atlansoy, İbrahim Tenekeci ve Ali Emre gibi Türk şiirinin günümüzdeki çıtasını yükselten usta isimlerin yeni şiirleri İtibar'da bir araya geliyor. Haşmet Babaoğlu, İsmail Kılıçarslan, Salim Nacar, Murat Küçükçifci, Abdüssamed Bilgili, Muzaffer Serkan Aydın, İlker Nuri Öztürk, Gökhan Ergür, Fatih Muhammet Atasever, Samed Karataş, Emel Özkan ve Tuba Kaplan İtibar'ın bu sayısına şiirleriyle katılan diğer isimler. Mart sayısı usta çizer Hasan Aycın'ın kıymetli çizgisiyle açılıyor. Bu sayının diğer bir görsel sanat ürünü ise Bünyamin Küçükkürtül imzalı suluboya resim. Ayrıca, 80 sayfalık dergi boyunca Selçuk Sümer Özel, Kerim Akbulut ve İlker Çokgör'ün fotoğraf çalışmaları da edebi ürünlere eşlik ediyor. İtibar'ın Mart sayısının kapağında Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu ve Fatma Barbarosoğlu ile yapılan söyleşilerin duyuruları yer alıyor. Felsefe-bilim tarihi alanında çalışan en muteber isim olan Fazlıoğlu'yla yapılan söyleşi Derdimiz Yolda Olmaktır, Çadır Kurmak Değil başlığını taşıyor ve özellikle gelenek, kültür, kadim, modern, ilim gibi mühim kavramlar etrafında ilerleyerek derinleşiyor. Fatma Barbarosoğlu'yla geçtiğimiz ay okura sunulan yeni öykü kitabı Rüzgar Avı'ndan hareketle yapılan söyleşi ise yazarın öyküye bakışı kadar romancılığına ve edebiyata bakışına da ışık tutuyor. Mart sayısının öyküleri Mihriban İnan Karatepe, Müzeyyen Çelik, İsmail Isparta ve Betül Nurata imzalarını taşıyor. Düzyazı sayfaları ise Hüsrev Hatemi'nin Ortak Payda İnsan Kalbidir başlıklı denemesiyle açılıyor. İtibar'ın Mart sayısında, kadimden moderne kitap mefhumunu işleyen üç yazının bir araya geldiği özel bir bölüm de mevcut. Bu bölümdeki yazılar ise Nazife Şişman'ın Bildiğimiz Kitabın Sonu, Mustafa Ruhi Şirin'in Frankfurt Kitap Fuarı'nda Üç Gün ve Sait Mermer'in Tarihin Doğuşu ve Kitab'ın Hareketlenmesi. Bu sayının diğer deneme, inceleme ve eleştiri yazıları ise Atasoy Müftüoğlu, Işık Yanar, Lütfi Bergen, Ercan Yıldırım, Said Yavuz, Doğukan İşler, Neşe Kutlutaş, Tarık Tufan ve Mustafa Akar'a ait."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/necip-fazil-odulleri-nin-2020-yili-kazananlari-aciklandi", "text": "Cumhuriyet tarihinin en önemli edebiyatçı ve fikir adamlarından Üstad Necip Fazıl'ın manevi ve kültürel mirasını yaşatmak amacıyla Star Gazetesi tarafından düzenlenen Necip Fazıl Ödülleri'nin 2020 yılı kazananları açıklandı. Kültür sanat dünyasında büyük yankı uyandıran ve bu sene 7'ncisi gerçekleşecek Necip Fazıl Ödülleri'nde 6 ayrı dalda 7 ödül belirlendi. Türkiye'nin edebiyat ve düşünce dünyasında önemli yeri olan adayları belirlemek üzere bir araya gelen Necip Fazıl Ödülleri Jüri Heyeti, pandemi nedeniyle çevrim içi yapılan toplantıların ardından ödüle layık görülen isimleri açıkladı. Ödüller, daha sonra ilan edilecek bir tarihte düzenlenecek törenle sahiplerine takdim edilecek. Edebistan öykü editörümüz Mahmut Coşkun'u Edebistan ailesi olarak tebrik ediyor ve başarılarının devamını diliyoruz. Modern hayatın açmazlarını, insan ruhunun karmaşıklığını anlattığı eserlerindeki yüksek gözlem gücü, derinlikli çözümlemeleri ve insan doğasına ilişkin sırları aktarmadaki başarısı ile Necip Fazıl İlk Eserler Ödülü'ne layık görülmüştür. Açıklaması yapıldı."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/nur-ustune-nur", "text": "Nur, kalbimize inendir... Aydınlatan, yol gösterendir o. Nur'un aydınlatmadığı gönüller viranedir. Nur'un açmadığı yollar çıkmaz yollardır. Nur'un izi değmemiş yüzler kapkaradır. Hayatında nurdan nasibi olmayan kimse hiçliğin kıyısından kurtaramaz kendisini. O'na en çok ihtiyaç duyduğumuz bir zamanda çıkageldi 'Nur'. Gönüllerin kırıldığı, dillerin keskin kılıç gibi kalpleri hançerlediği, kardeşlik hukukunun çiğnendiği, gözyaşı pınarının kurumaya yüz tuttuğu zamanlarda çıkageldi 'Nur'. Nur, müennes bir varlıkla tesmiye edilmiş Mustafa Kutlu'nun hikayesinde. Kim ona yaklaşmışsa nura ermiş! Kim ondan uzaklaşmışsa karanlığa gömülmüş! Ona hem bu dünyada ihtiyacımız var, hem ahirette. O bir tükenmeyen arayıştır ki, Allah kalplerimize yerleştirmiştir. 'Allah göklerin ve yerin nurudur. Onun nurunun temsili şudur: Duvarda bir hücre; içinde bir kandil, kandil de bir cam fanus içinde. Fanus sanki inci gibi parlayan bir yıldız. Mübarek bir ağaçtan, ne doğuya, ne de batıya ait olan zeytin ağacından tutuşturulur. Bu ağacın yağı, ateş dokunmasa bile, neredeyse aydınlatacak tır. Nur üstüne nur... Allah dilediği kimseyi nuruna iletir. Allah insanlar için misaller verir. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.' (Hac: 35).. Modern insan huzursuzdur. Bir arayış içindedir, lakin ne aradığının da farkında değildir. Maddenin peşinde koşarken de huzurlu değildir, kendi iç sesini ararken de. Kutlu'nun hikayesinde Nur, modern, zengin ve güzel bir kızdır. İyi eğitim almış olması, zengin bir çevrede bulunuyor olması onun bir insan olarak arayışlarına tam olarak cevap vermiyor. Ruhu başka iklimlerde dolaşıyor, kalbini hüzne boğan bir sürü cevapsız sorularla boğuşuyor. Tasavvufun çetin meselelerine ucundan kıyısından yaklaşsa da derinliğine inemediği için, kalbindeki arayış bir türlü itminana ermiyor. Nur'un kapı kapı dolaşması, bir nasip araması aklın tek başına insana yol gösterici olamadığını gösteriyor. Nur, büyük bir arayış içerisindeyken bir şeyhe intisap ediyor. Maddi olarak elde edemediği huzuru, bu yolda bulacağına inanarak şeyhin viranesine giriyor. Bir hakikat arayıcısı olarak insanlara iyilik yapıyor. Şaşalı bir hayatı terk edip, küçük badanalı bir odada huzuru arıyor olması Nur'un maddi alemden kaçıp sonsuz alemin sırlarının peşine düştüğünün göstergesi oluyor. 'Az uyuması, geceleri namaz kılması, sabahın seherinde bahçeye çıkıp bülbül dinlemesi, sessizliği koklaması...' bu arayışın tezahürleri oluyor. Nur, bir bütün olarak bu yolda olmanın zorluklarının farkında ama yine de arayışları dur durak bilmiyor. Babasının süfli bir hayatı terk edip, manevi yönelişlerinin izlerini sürerken bile, o yalnız başına bu arayışı terk etmiyor. Nur'un arayışı bir şeyhin dizinin dibinde oturup kişisel serüvenini tamamlamasıyla sınırlı değil. O Müslüman olmanın sorumluluğunun farkında; yetimhaneler, yurtlar, talebeler, fakirler ile durmadan ilgileniyor. Şehir şehir gezerek fakirlere yardım yapıyor. Yaptığı iyilikler için kendisine 'karanlığı aydınlatan ışık' dense de, o bunu pek umursamıyor. Hikayenin başında Şeyh Vefa camiinin avlusunda kendisi gibi mimar olan Sinan'la karşılaşması ve bir hayatı ayrı ayrı ama içten içe ikisinin de kalbinde büyüyen bir aşkla yaşamaları, bu da Kutlu'nun hikayesini tasavvufi aşk hikayesi olarak okumaya değer katıyor. Alegorik olarak Nur'la tesmiye edilen bir kız 'Nur': Zengin, güzel ve zeki... Sinan taşralı, yoksul ve mahcup... Gizliden gizliye gözlerine bakıp içini kavuran hülyalara dalsa da, aşkını bir türlü söyleyemiyor. Anadolu insanının temiz, mahcup ve müeddep yönünü açığa çıkaran bir özellikte Sinan. Aşkı, tasavvufu, geleneği ve sözü sade, anlaşılır bir dille basitten derine doğru bir akışla ilerleten bir kitap, 'Nur'. Okurken bir filmin adım adım ilerleyen sahnelerini takip eder gibi, biraz sonra ne olacağını merakla bekliyorsunuz. Nur intisap ettiği şeyhin medresesinde baharı koklamak için dışarı çıktığında uzakta arazinin bitiminde 'beyaz bir leke' görüyor. İçini kaplayan tedirginlik ve huzurla birlikte heyecanı doruğa çıkıyor. Hızla medreseye gelip odasında eşyalarını toplayarak dergahı terk ediyor. Mustafa Kutlu mekan tasviri yaparken aynı kare içinde tasavvufun önemli sembollerini kullanıyor ustalıkla. 'Beyaz leke', tasavvuf literatüründe letaifler sıralanırken 'Latife-i sırrın nuru beyaz' şeklinde bir tasnif yapılmıştır. Nur'un gördüğü 'beyaz leke'den sonra sırtını bir ağaca dayayıp tırpan biçen ırgatların alemin zikrine karışmış 'Ya Allah, Ya Allah, Lailaheillallah' seslerini dinliyor ve aklına koyduğunu yapıyor. Şeyhin viranesinden ayrılıyor!"} {"url": "https://edebistan.com/haberler/nurullah-koltas-ile-soylesi", "text": "Nurullah Koltaş Eskişehir'de doğdu, Konya'da büyüdü ve İstanbul'a geldi. Çeşitli liselerde Yabancı Dil dersleri verdi. Frithjof Schuon, Seyyid Hüseyin Nasr gibi büyük mütefekkirlerin eserleri dahil çeşitli çevirilerde bulundu. Tasavvuf ve kelam alanında yüksek lisans ve doktorasını tamamladı. Şu an Trakya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilimdalı Öğretim Üyesi. -İslam düşüncesinin tarih içerisinde şekillenmesini tanımlamak istersek neler söylersiniz? -Asr-ı Saadetten sonra muhtelif fetihlerle birlikte gerek inanç gerekse kültür bakımından değişimler gerçekleşti. Yaklaşık bir asır içinde Müslümanlar kendi kurumlarını oluşturup bulundukları muhitteki hikmet unsurlarını kendi inanç sistemlerine entegre etmeye gayret ettiler. Bizans'tan Sasani diyarına, Hint'ten Mezopotamya'ya kadar olan bölgede kurulu olan ilmi organizasyonlar asırlardır hummalı bir derleme ve tasnif gayretiyle meşgul olduklarından, Müslümanların kadim bilgilere ulaşmaları nispeten daha rahat olmuştur. Adı geçen çevrelerde yer alan tercüme okulları, Yunanca ve Süryanice'den Sanskritçe'ye kadar çeşitli dillerde yazılan değerli eserlerin Arapça'ya naklini kolaylaştırmışlardır. Bu dönemlerden itibaren hayli önemli bir güç elde eden İslam toplumu, bu düşünceleri sanılanın aksine yalnızca merak yüzünden inceleme cihetine gitmemiştir. Asıl saik Tevhidi anlamaya yöneliktir. Yeterince güç kazanmış olan Müslümanlar, bu yoğun tercüme faaliyetlerini 'Daru'lHikme' gibi gözde kurumlarla daha da genişletmişlerdir. Halife sarayında yapılan felsefi tartışmalar da etraftaki düşünce akımlarının incelenmesi ve bunlara İslam'ın vereceği karşılığın tespiti anlamında büyük rol oynar. Unutulmamalıdır ki, ilim Müslümanın yitik malıdır ve Müslümanlar Tevhidi anlamaya ve özümsemeye yönelik her ilmi çalışmaya iştirak etmişlerdir. Böylece yaklaşık yüzelli yıl içinde kurumlar tesis edilir. Farabi, ibn Sina, Kindi, Razi, Gazali, ibn Arabi ve yüzlerce alim ve mütefekkir kelam, felsefe ve tasavvuf alanlarında muhteşem çalışmalara imza atmışlar, matematikten metafiziğe kadar çeşitli disiplinlerin faal bir şekilde özümsenmelerine öncülük etmişlerdir. Sonraki dönemlerde hızda nisbi bir azalma olması, adı geçen mütefekkir ve alimlerin gayretlerinin devasalığından kaynaklanmaktadır. Yoksa bir durma söz konusu değildir. Günümüzde durum bu devasa mirası yemek gibi görünse de içten içe bir birikme söz konusu. Yeterli kıvama gelip bir patlamayla ivme kazanması en büyük umudumuz. -İslam düşüncesi skolastik düşünceden ne derece etkilenmiştir. Bu etkilenmenin bir dezenformasyona yol açtığı iddia edilebilir mi? -Müslümanlar tevhid'in tek olduğuna inandıklarından, önceki toplumlara ve onların barındırdıkları hikmete önyargılı yaklaşmamışlar, hanifleri de bu daire içinde değerlendirmişlerdir. Ehl-i kitaba yönelik yaklaşımlarında bu durum daha da açık görülebilir. Bizans'ın dili Yunanca olsa bile, kendi kadim bilgilerine Müslümanların yaklaştıkları gibi yaklaşmamışlardır. Zira Müslümanlar herhangi bir siyasi, iktisadi ve askeri baskı olmamasına rağmen her daim ilim arayışında olmuşlardır. Batı, Orta Çağ'dan itibaren engizisyon gibi düşünceyi inkıtaa uğratıcı girişimlerde bulunurken, İslam aleminde Hindistan'dan Orta Asya'ya, Mezopotamya'dan Mısır'a ve Endülüs'e kadar ilim merkezleri faal kalmışlardır. Bir dezenformasyonun olduğu doğrudur ancak bunun nedeni sekteryen bakış açısıdır. Kısmi olan bu bilinçsizlik ve bilinçsizleştirme, toplumun çoğunluğu için mecra bulamamıştır. Skolastisizm gibi görünen olgu, belki siyasi gücün kimi devirlerde alim ve arifler üzerindeki baskısından ileri gelmektedir. İslam'da magisterium gibi kurumlar da söz konusu olmadığı için ilmi çalışmalar kendilerini engelleyici kimi güçlüklerin üstesinden gelebilmiştir. -İslam, ortaya çıkışından itibaren merhale merhale değişime uğradı, tamamlandı ve süreç içerisinde de çeşitli ekollere ayrıldı. Bu durumun İslam'ın geleceğini tehdit eder bir durum arz ettiğini iddia edenler olduğu gibi, İslam'ın yayılmasını sağladığını da iddia edenler var. Siz bu konuda neler söylersiniz? -Bir değişim değil bir tenevvür hali desek daha doğru olacak. Zira İslam'da merkezi olan vahiy ve nebevi örneklik asla değişime uğramadı. Değişim gibi görünen tüm gelişmeler daha ziyade vahyi özümseme adına ortaya konduğundan, bu farklı ekollerin gayretleri toplumdan birkaç adım ileride düşünce bakımından onların önünü açma rolü üstlendi. Çekilme ve daralma olarak tarif edebileceğimiz kimi sıkıntılar, varlığa taalluk eden meseleleri halletme adına girişilen kapsamlı bir taakkulün neticesidir. Anlık ele alındığında tehdit olarak görülebilentartışmaların uzun vadede bir hayatiyet unsuru barındırdığı gözden kaçırılmamalıdır. Bu tartışmalardan kaynaklanan durağanlık dönemlerinde İslam düşüncesi güç kazanmış ve bir ileri merhaleye geçmiştir. Tarihin seyri içinde 30-40 yıllık gelişmeler malumunuz üzere doğru karar vermede yeterli değildir. Zira sonraki nesil üzerindeki tesirin tahlili için en az iki nesil beklemek gerekir. İslam'ın Allah tarafından muhafaza edileceği müjdesi, vereceğimiz anlık kararların önüne geçmelidir. Her hal ve karda Hak var olacak ve batıl zail olacaktır. Dolayısıyla tartışmalar bizi bir adım daha ileri götürecektir. Yani vincitomniveritas. -İslamın etrafında başlayan/başlatılan tartışmaların öbeğinde yer alan konulardan biri de tasavvuf. Tasavvufun İslam'ın özünü tahrife yöneldiği yönündeki iddialar hakkında ne düşünüyorsunuz? -Burada vuzuha kavuşturulması gerekli olan husus, tasavvufun İslam bünyesine sonradan ilave edilen bir unsur olmayıp İslam'la yekpare oluşudur. Sanırım tartışmaların özü, tasavvufun mistisizmle karıştırılmasına dayanmaktadır. Mistisizm beşeri bir disiplin olup tamamlayıcı ya da tamamlaması arzu edilen bir unsur olarak alınabilir; oysa tasavvuf, menşe itibarıyla ilahidir. Dolayısıyla tasavvuf söz konusu olduğunda bir dikotomi söz konusu değildir ve tasavvuf İslam'ın karşısına alternatif bir din teklifi de getirmemektedir. Tasavvufun hakikate yani Kadim-i Mutlak'a vasıl olmaya yönelik uygulamaları, tahrif değil imanın pekişmesine ve içselleştirilmesini içerir. -Tasavvufla ilgili olumsuz değerlendirmelerde bulunanların genel iddialarından birisi de Batı mistisizmi ve Budizm vb. gibi Doğu sufizminin, sızıntıları sonucu ortaya çıktığı iddialarıdır. Bu iddianın gerçeklik payı var mıdır? Tasavvuf bir misyoner üretimidiriddiaları için neler denilebilir? -Haccın nesiller ve inançlar boyu benzer şekilde icrası, Yahudi inancının bir sızıntısı mıdır? Benzeri ibadetler diğer dinlerden mi gelmiştir? Burada Et-Tevhiduvahidun yani Tevhid tektir ilkesi yeniden ifade edilmek durumundadır. Benzeşimler suri olup tasavvufun muhtevası İslami'dir. Hucviri, Kuşeyri, Kelebazi, Suhreverdi gibi klasik tasavvuf büyüklerinin eserleri incelendiğinde, devirlerinin keşmekeşine karşı tasavvufun ciddiyet ve adanmışlık gerektiren uygulamalarının deva biçiminde sunulduklarına şahit oluruz. Lakin Hindistan ve Mezopotamya gibi kadim geleneklerin tesirlerini muhafaza ettiği muhitlerde kimi karışmalar söz konusu olabilir. Bununla birlikte ortodoks olarak nitelendirilebilecek tasavvufi hareketler, şeriatı merkez alırlar. Bu da herhangi bir sızıntının önüne geçer. Mistisizm ve tasavvuf arasındaki ayrım netlikle ortaya kondukça, tasavvufun yeni karşılaşılan kültürlerden alınan unsurlardan değil, bizzat İslam'dan beslendiği görülecektir. Zira İslam ayrı bir şey, tasavvuf ayrı bir şey değildir. Her düşüncede olduğu gibi tasavvuf periferisinde de aşırı uçlara rastlanabilir. Bunlardan hareketle tasavvufun ithal olduğunu düşünme ameliyesi bizatihi bir misyonerlik faaliyetidir. -Bugün İslam düşüncesini yeniden inşa için kültürel anlamda neler yapılabilir, neler yapılmalı? -Öncelikle yeniden inşa mı yoksa yeniden anlama mı gereklidir sorusuna cevap vermemiz gerekmektedir. Yeniden inşa, çökmüş bir yapının tecdididir. Oysa İslam düşüncesi derununda felsefeden metafiziğe, estetiğe devasa bir hazineyi barındırmaktadır. Bünye içinde değil de dışarıda bir şeylerin aranışı, zamanla bizi bu hazineye bigane kılmış görünüyor. Burada klasik eserlerin yeniden anlaşılması büyük önem arz ediyor. Öncelikle bu muazzam hazinenin dil bakımından güncellenerek anlaşılmasının sağlanması gerekmektedir. Aksi takdirde kütüphanelerde sadece özel bir alanda araştırma yapanların hizmetine sunulmuş metruk eserlere dönüşmektedirler. Anlaşılma daha sonra özümsenmeyi kolaylaştırarak birkaç nesil sonra konunun sadece lafzen değil özü itibarıyla da pratiğe dökülmesini sağlayacaktır. Bir anlamda faziletler şehrine yönelik bu gayret, İslam düşüncesinin canlı bir şekilde yaşanması ve daha önemlisi aktarılmasını kolaylaştıracaktır. -İslam düşüncesi bilhassa sanat/edebiyat alanında dünya üzerinde o muhteşem günlerinden oldukça uzakta. Bu durumun nedenleri neyle açıklanabilir? -Fiziki kırılma noktaları -sözgelimi Çanakkale Savaşı- yazar ve şairlerin miktarında nisbi azalmalara yol açtı. Sonraki dönemlerde dünyanın diğer bölgelerindeki kaotik durumun bir benzeri bizde de baş göstermiş olup önceki dönemlerdeki gerilimlerin ardından urefa ve ulemanın mikdar bakımından azalmasıyla dinle alakalı çalışmalar daha ziyade imanın muhafazasına odaklandı. Bu dönemde İslam düşüncesinden kopuş, tabiidir ki sanat/edebiyatın tali olarak anlaşılmasına yol açtı. Düşüncenin yeniden canlanışı, üretim hissini tetikleyecek ve estetik algısı yeniden tanımlanacaktır. -İslam düşüncesi bir dönem oryantalizmin olumsuz etkileri altındaydı. Bu etkinin hala sürdüğünü iddia edenler var. Bununla birlikte şimdi de mezhepsel dokulu eserlerin yaygınlığının yeni bir bozgun yaratma tehlikesinden bahsediliyor. Bu konuda endişe edilecek bir durum söz konusu mu? -Çeşitli devirlerde zuhur eden akımlar, karşılıkları olan hareketleri baskı altına almıştır. Asr-ı Saadetten sonra dahili ve harici çalkantılar, gruplaşmaların mezheplere dönüşmesini ve mihne benzeri olumsuzlukların yaşanmasını da beraberinde getirmiştir. Tarihi açıdan olumsuzluklar sonrasında yenilenme ve serpilme de ortaya çıkmaktadır. Yekpare bir İslam alemi İslam'dan hazzetmeyenlerin korkulu rüyası olduğundan, birliği bozmaya yönelik çeşitli desiseler tertip edilmektedir. İlmi ayrılıkların tartışmalarla halledilebileceği ispatlanmış, ancak mezhepsel ayrılıkların beraberinde kan ve kaos getirdiği de tecrübe edilmiştir. Günümüzde Ortadoğu'da yaşananlar bunun en bariz misalidir. Her ne kadar bu durum benzerlerine tarihimizde şahit olduğumuz kargaşaları çağrıştırsa da uyanışın hızı daha büyük. Şüphesiz Allah plan yapanların en iyisidir ve kurulan tezgahları tersyüz edecektir. -Siz tasavvuf konusunda yetkinliği olan bir isimsiniz. Günümüzde İslam ile demokrasi arasında köprü kurmak isteyenler tasavvufun insancıl özünden medet umar durumda. Gerçekten de tasavvuf demokrasinin gelişmesinde etkin bir faktör olabilir mi? -Haşa, yetkinliği olanları anlamaya gayret ediyorum. Sadece Batı'da değil Doğu'da da irfani boyutun kaybolması ve/veya geri plana atılmasıyla merkezde olması zorunlu olan İlah'ın yerini beşer almış durumda. Oysa tasavvufta merkezde Allah yer alır. Her şey vahiy ve nebevi örneklik çerçevesi içinde ele alınır. 'Men bend-i Kur'an'em' diyen Mevlana kimi inanç tacirlerince 'insancıl bir düşünür!' gibi yansıtılmakta. Oysa Mevlana ve tasavvufun önde gelen büyük isimleri şeriat dairesinden kopmamaya gayret göstermişlerdir. Büyük mütefekkir Rene Guenon'nun kullandığı çember sembolizmini kullanacak olursak, tasavvuf söz konusu olduğunda çember şeriatı, merkez hakikati ve merkeze giden sayısız yarıçap da tarikatı temsil eder. Merkeze ulaşan sayısız yarıçap, sufiler arasında yaygın olan 'Hakk'a giden yollar ademoğlunun nefesi sayısıncadır' deyişini akla getirmektedir. Dıştaki çember ayrıca bir sınır olan şeriatı temsil ettiğinden, çemberden ayrılış da içe doğru değil çemberin dışına doğru hareketi yansıtır. Tasavvuf sekteryen ayrılıkları kendi içinde bertaraf ettiğinden, yerel değil evrensel bir hüviyet taşır ve bu noktada birleştiriciliği ayan olur. Çanakkale'de İslam aleminin dört bir yanından gelip savaşanlara baktığınızda, bunları bir araya getiren unsurun ırki bir birlik değil manevi bir hissiyat olduğu da sarih olacaktır. İbn Haldun'dan miras aldığımız Medinetü'l-Fazıla'da bir irfan toplumu öngörüldüğünden, tasavvufi irfan demokrasiyi de aşarak içinde faziletlerin hüküm sürüp reziletlerin bertaraf edildiği bir toplum inşasını amaçlar. Kısaca, eğer tasavvuf neşvü nema bulursa, birleştiricilik de söz konusu olacaktır. Ancak burada aslolan tasavvufun pasif bir boyun eğiş değil irfani bir direniş olduğudur. -Adonis'in Sufizm ve Sürrealizmadlı kitabını çeviriniz kitap kadar enfesti. Türkçe'de şevkle okunan/okunabilen bir eser oldu. Dünyayı her yönüyle etkileyen ve etkilemeyi sürdürecek olan bu iki akım arasında siz de önemli bir yakınlık görüyor musunuz? Farzedelim ki; böylesi bir yakınlık var, bundan edebiyat ve sanatımız adına nasıl bir olumluluk çıkarabiliriz? -Hayli mahcup oldum. Bizimki yalnızca bir aktarımdan ibaret. Alet işlerken el'in övünmesi garip olur. Tarih fasılasız ilerliyor. Bu zaviyeden bakıldığında özlerinde sınırsızlık barındıran hareketlerde benzerlik de görülebilir. Adonis'in yetiştiği muhit her iki akımın da bayındır olduğu bir iklim. Dolayısıyla Adonis hem içeriden hem de dışarıdan bakabiliyor. Tasavvuf batıni bir yönelim olup zahirin sınırlayıcılığından uzaktır. Bu sınırlı olmayış, iki yönelim arasında benzeşimler kurulabilmesine imkan tanımaktadır. Her iki akım da gerçekliğin görünenin ötesinde olduğunda mutabıktırlar. Zahirin ötesine geçildiğinde ufuk da genişler ve ufuktaki genişlik algıda da genişliği sağlar. Neticede her iki akıma mensup olanlar bu açıdan birbirlerini daha iyi anlayabilir. Ortaya konan edebi ürünlerin anlaşılması da böylece daha kolay hale gelir. -Batı'da bu gibi eserler ilgiyle okunurken ülkemizde arzu edilen ilgiyi görmüyor. Bunu neyle izah ediyorsunuz? -Popüler olanın reklam edilip entelektüalitenin toplum arasında 'entel-dantel' gibi müstehzi ifadelerle boş bir uğraş olarak lanse edilmesi, günden güne gençler arasında akılla alakalı faaliyetlerin angarya biçiminde algılanmasına neden oluyor. Ancak önce ebeveynler sonra da çocukların irfanla yoğrulması, onların alırlık seviyesini yükseltecek ve ilgi de kendiliğinden oluşacaktır. Bu alırlık olmadan söz konusu eserlere de ilgi hayal olur. Toplum boşluğun farkına varırsa, boşluğun doldurulması için arayış da gerçekleşir. Henüz farkındalığımız yeterli seviyeye ulaşmamış görünüyor. Ümidimiz bu uyanışın en kısa sürede gerçekleşmesi. -Söyleşi için teşekkür ediyorum. -Ben müteşekkirim Semiha Hanım. Ayrıca ifade etmek isterim ki Edebistan'da yayınlanan ÖZGÜNLÜĞÜN DEPREMİ: SUFİZM VE SÜRREALİZM başlıklı yazı harika bir inceleme ortaya koymakta. İstanbul doğumlu. Edebiyat alanında, kitap eleştiri, analiz, deneme yazıları yazıyor. Ayna İnsan Kültür ve Edebiyat Dergisi'nin İmtiyaz Sahibi ve Genel Yayın Yönetmenliğini yaptı. Halen serbest düzeltmenlik ve editoryal çalışmalar yapıyor. Star Gazetesi, Yeni Şafak Gazetesi, Karar Gazetesi, Hece Edebiyat Dergisi, İtibar, Şiar, MOCCA Dergisi, Edebistan'da aktif olarak çalışmalarını sürdürmektedir. Yazarın spesifik portre çalışmaları da bulunmaktadır."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/oku", "text": "Kelimelerin kağıt üzerinde çizilmiş harfler olmadığı, içime dokunulduğunda uyanan bir ümmet olduğu bana öğretilmeden evvel yalnızlıktan korkardım. Çünkü o vakit, yalnızlığın kendini yalnız kılmak olduğunu, daha doğrusu oldurulduğunu bilmezdim. Şimdi senin bilmediğin gibi. Oysa bilmek, bilinmeyi isteyenin seni varlığın kalbinden geçirdiği nur. Deveyi iğnenin deliğinden geçiren o sırlı geçit! Her şey yanlış öğretildi bize. Bilgi ve tarih, eşyanın hafızasından değil, insanların hakikati tahrif ettiği kelime yığınlarıyla serildi önümüze. Eşya susturuldu! Semboller, eşyanın kalbini ve bilgisini saklamak için bir kanlı örgüt kesildi. Hakikat bilgisiyle arandaki sır kitaplarda değildi oysa. Eşyanın ve varlığın kalbinden kainata açılmış tünellerin içinden mütemadiyen akış halinde olan 'nur'daydı. Bilgi de ancak son Nur'un yeryüzüne teşrifi ile kapatmıştı kapılarını karanlığa. Karanlığın bilgisi gotik katedrallerin soğuk kuytularında hala. O sesi, kantrato sopranoların kilisenin homo seksüel iştihasına kurban edilmiş o esrarlı hüzünde duymak pekala mümkün. Bilgi şifrelenmiş sembollerde değil, şahitin, müşahitin, maruzun yani eşyanın hafızasında. Onunla konuşma unutturuldu sana. Ona dokunma yasaklandı. Oysa sualler de, cevapları da kendi içinde. Şimdi, hiç çekinmeden, deli midir nedir denmesine aldırmadan sor lütfen! Sen Piyer'e git mesela. Ya da İngiltere'de bir Şapel'in içinde, derinde, kuyularda, kuytularda, azizlerin küflü kafataslarına dokunarak sor anlatsın sana. Tarihin, geçmişin kalıntılarından değil, eşyanın hafızasından intikal ettiğini, gözsüz görmenin, kulaksız duymanın tecrübesini yaşa, korkma! Çünkü cana dokunmandan canlanmaz içindeki mana. Uyanmaz, yanmaz o ışık. İnsanın içindeki ışıktan mahrum yaşamasının adı modernlik bu çağda! Bunca sembole, bunca kelimeye ne gerek var! Dokun taşlara, dokun, notalara, dokun yaratılana ki, Hayy olanla irtibatın olsun. Korkma, dokun sen insanlık uykuda olsa da! Elohim'le dünyayı ve alemleri yaratan Allah'ın Tevrat'tan niçin kaybolup gittiğini anlatsın! Allah'ı görmek için Tur'a çıkan Musa'nın kavminin döndüğünde altın buzağıya neden taptığını anlatsın! İnananları tarihe sürgün edilmiş bir kavmin, peygamberleri niçin katlettiğini anlatsın! Vatikan'ın yüzyıllardır saptırdığı gizli dini, papaların kan ve parayla nasıl semirdiğini, şeytan tarikatlarını, ayinleri, cinayetleri anlatsın! Anlatsın ama iç yüz tarafıyla anlatsın sana! Eşyanın kalbini dinlersen, hadiselerin dehşete düşüren dış yüzüne odaklanmazsın! Hipnoz olmazsın! Çağın kara büyüsüne tutulmazsın! Papalık yüzyıllardır saliklerini İsa tanrıdır diyerek aldattı! Onun insan olduğunu kanıtlayacak her şeyini, en küçük eşyasına kadar sakladı. Hakikati bilenleri öldürdü. Galile dünya yuvarlaktır dediği için değil, nur tünellerini fark ettiği için cezalandırıldı! Yeni Dünya Düzeni engizisyon değil, Fatıma'nın sırrını saklayan papaların Mesih vaadi değil, deccaliyetin bizzat kurduğu bir bilim kilisesidir! Tanrı parçacığını bulma vaadi ile aldatılan insanlığın maruz kaldığı değil, kendini maruz bıraktığı toplumsal zulumattır! Telkinlerin ve tahakkümün kara büyüsü! Oysa hakikate temas, hakikatin de sana teması ile, yani o nur ile mümkün! O nur ve hikmet, geçmişte değil sadece şimdide! Bırak İblis Cern duvarı önünde ağlayıp tepinsin bir kıymık bilgi için! Nur'dan nasibi olmayanın çoğalttığı kelimelerdir Yecüc Mecüc. Her yerden fırlayan, üstüne akan, seni boğan, boğazlayan! Sonra dokun Süleymaniye'deki mermerlere, git ta uzaklara, Orhun Kitabeleri'ne dokun, kurganlara gir konuş onlarla. Yüzünden değil, kalbinden dinle sonra Yüce Kur'an-ı. Yüzünden okurken anlayamadığın manalar o vakit dokunur canına. Anlarsın! Uyanırsın!"} {"url": "https://edebistan.com/haberler/olmus-oyuncaklar-muzesi-akif-hasan-kaya-dan-yeni-kitap", "text": "Akif hasan Kaya'nın ikinci öykü kitabı \"Ölmüş Oyuncaklar Müzesi\" İz Yayıncılık'tan çıktı. Akif Hasan KAYA, öykülerinde insanı, insanın hallerini sürekli olarak toplumsal bir zemin üzerinde anlatıyor. Ülkemizde ve Ortadoğu'da yaşanan acılar, zulümler ve göçler onun öykülerinin başat temaları arasında yer alıyor. Öykülerindeki tematik zenginlik, insani olanı bütün yönleriyle anlatmanın doğal bir sonucu. Onun öyküleri, sürekli olarak gözden kaçırılan sorunları yeniden yeniden gündemimize taşıyor. Öykülerinde görsel bir dil kullanan Akif Hasan KAYA, Ölmüş Oyuncaklar Müzesi'nde öykünün bütün imkanlarını deniyor. Dilin sınırlarına yaslanıyor, yokluyor, onu genişletmenin yollarını arıyor. Dilin ve öykünün dünyası genişledikçe, bu dünya okuru da kendi içine çekiyor. \" Gece mi, gündüz mü! Ayıramıyorum. Hep karanlık? Bir martı çığlığı duyuyorum. Kanatları yüzümü yalayıp geçiyor. İyot kokusu genzimi yakıyor. Şükran, martı oluyor. Günbatımına doğru uçuyor, uçuyor. Nasıl dururum? Gitmeliyim."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/olumsuz-yazi-yazgi", "text": "Evrenin yükselerek derinleşen nihai yöneticisinin kim olduğunu iyi bildiğimiz halde, alçalarak derinleşen derin devletinin kim ya da kimler olduğunu bilmiyoruz. Bilindiği sanılan ve süper oldukları iddia edilenlerin de o bilinmeyen alçaklıklardan yönetildiğini, büyük büyük kuklalar olduğunu, paravanlar olduğunu da biliyoruz. Ve biliyoruz en azından bencillik kelimesinin kifayet etmeyeceğini onları tanımlamak için. Kaderi Hakk belirlerken, çoktan seçmelileri bütün insanlığın önüne sermişken, insan doğru seçeneği, yani üstüne düşen sorumluluk seçeneğini işaretlemiyor. Görev kaçkını olarak keyif yapmak ve ödevlerini haklarını gasbettiği insanlara yüklemek içindir bu kaçış. Asgari düzeyde her insan, eşitsizliklerinden yola çıktığında, üst gelir grubunun uzatması gereken eli tutarak pekala yaşamının altından kalkabilecekken, pekala ayakta ve hayatta durabilecekken, o elin uzanmaması bir yana, kendi batağına terk edilmesiyle başlıyor dram. Bütün eşitsizlikler insana adaleti ipucu olarak verirken, evrensel bütün değerler, insan vicdanı ve İlahi Öğreti onu varsın hep adalate çağırsın dursun, o dram, tam bir trajediye dönüştürülüyor. Ne kadar kasıtlı bir koca tiyatrodur bu. Fakat ilahi kelamı dikkate alan kesimlerin kendi dokuz adamlarını bilmeleri gerekir en başta."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/omer-seyfettin-odulu-cemal-sakar-in", "text": "Ömer Seyfettin Hikaye Ödülü'nü Mürekkep adlı kitabıyla Cemal Şakar aldı. 24 yıldır Gönen Belediyesi tarafından düzenlenen Ömer Seyfettin Kültür-Sanat Haftası etkinlikleri hikaye yarışmasıyla bu yıl da ayrı bir heyecana sahne oldu. Hikaye yarışması yanında, son iki yıldır yayınlanmış bir kitaba da ödül veren jüri bu yıl, 2012'de çıkan kitaplar içinden yaptığı değerlendirmede Cemal Şakar'ın Mürekkep isimli kitabını ödüle değer gördü. Öğrenciler bölümünde Sevgi Akkaya birinci, Sıla Mutlu ikinci, Esmanur Kılınç üçüncü oldu. Yetişkinler bölümünde ise Caner Çaylak birinci, Yusuf Turan ikinci, Ünal Geçeci üçüncü oldu. Hikayecilere ödülleri 9 Mart'ta Gönen'de düzenlenecek törende verilecek. Cemal Şakar, yazı hayatına 1982 yılında Aylık Dergi'de yayınlanan öyküsüyle başladı. Daha sonra öykü ve denemeleri; Aylık Dergi, Mavera, Yönelişler, Kayıtlar, Yedi İklim, Ğ, Tasfiye, Eski Yeni, Söz ve Adalet, Kurani Hayat'da yayınlandı. Esenlik Zamanları öykü kitabıyla 1999 yılında TYB tarafından yılın öykücüsü seçildi. Mürekkep adlı kitabı ESKADER tarafından 2012 yılın öykü kitabı seçildi. Halen öykü ve denemelerini Hece, Hece Öykü ve İtibar dergilerinde yayınlamayı sürdüren Cemal Şakar, e-edebiyat dergisinin www. edebistan. com 'un da Genel Yayın Yönetmeni. Öyküler: Gidenler Gidenler (1990), Yol Düşleri (1996), Esenlik Zamanları (1999) Pencere (2003), Hayalperdesi (2008), Hikayat (2010), Sular Tutuştuğunda (2010), Sel ve Kum (2011). Mürekkep (2012). İncelemeler: Yazı Bilinci (2006), Yazının Gizledikleri (2010), Edebiyatın Sırça Kulesi (2011), İmge, Gerçeklik ve Kültür (2012)."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/ozu-yuzunden-okumak-buyuk-dogu-kapaklari-paneli", "text": "Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi ve Küçükçekmece Belediyesi işbirliğiyle düzenenlen Özü Yüzden Okumak Büyük Doğu'nun Kapakları adlıpanel 9 Mayıs 2013 tarihinde Cennet Kültür Merkezi'nde yapılacak."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/populer-kultur-baglaminda-kutlu-dogum-etkinlikleri", "text": "Popüler kültür kavramı etrafında geniş bir literatür oluşmasına karşın şimdiye kadar ortak bir tanımda buluşulamamıştır. Popüler kelimesinin Latince karşılığı halk olduğuna göre ilk bakışta halka ait, yaygın olarak beğenilen, tüketilen anlamları önceliklidir. Halk'ın genellikle yüzeysellikle özdeşleştirilmesi nedeniyle popüler kültür zımnen yüzeysel kültürü gösterir. Yüzeyselin karşısında derin ya da yüksek kültür kendiliğinden var olur. Zaten Batıda kültür yüksek-seçkin şeklinde ayrışmıştır. Gerçi Doğudaki havas-avam ayrımını da bu noktada hatırlamak gerekir. Popüler kültür için geniş anlamıyla gündelik hayat kültürüdür denilebilir. Kökleri halkın inançlarına kadar uzanır; bu inançtan doğan gelenekleri, pratikleri ve buna bağlı olarak üretilen nesneleri, eşyanın düzenlenişini içerir. Daha çok oyun, eğlence, haz ve coşkunun doyumu gibi alanlarda tebarüz eder. Popüler kültür, halk arasında hem yaygın hem de etkin olması nedeniyle kültür endüstrisinin dikkatini her zaman üzerine çekmiştir. Çünkü kültür endüstrisi malzemesini yaşamın kendisinden alır. Halkın bağlı olduğu gelenekler, ürettiği pratikler ve elde ettiği deneyimler kapitalistlerin iştihanı kabartır. Popüler olandan devşirilerek üretilen metaların müşteri garantisi vardır. Tam bu noktada medyanın üretip halka aktardığı içerik, popüler kültürle kültür endüstrisi arasındaki ilişkiyi apaçık gösterir. Orada her şey 'halk böyle istediği için' üretilir, her şey 'halka göre'dir. Başta televizyon olmak üzere, radyo, sinema, gazete, dergi, bilboard gibi mecralar popüler kültür için en uygun araçlardır. Bu yüzden de popüler kültür dendiğinde akla daha çok yerel ve etnik değerlerden ziyade büyük sermaye kontrolündeki ana akım medyada yer bulan kültürel unsurlar gelmektedir. Çünkü halk arasında yaygın ve etkin olana medya bigane kalamaz. Ama burada diyalojik bir ilişki söz konusudur; medya bir yandan halka ait olanı kendisine taşıyıp yeniden halkla buluştururken, malzemesini önceden belirlenmiş kurallara göre yeniden şekillendirip imal eder ve halka takdim ettiği de değiştirip dönüştürdüğüdür. Medya halka ait olanı, halka iade ederken sadece aracılık etmez, onu yeniden inşa eder. Kitlenin üretilmesinde başat rol oynayan medya, popüler kültürün imalinde ve dağıtımında böylesi bir rolü üstlenince ortaya kitle kültürü çıkar. Medya, halk-kitle ve popüler kültür-kitle kültürünün buluştuğu bir kavşaktır. Popüler kültür halkın geleneklerinden, pratiklerinden doğarken; kitle kültürü yapay, sentetik, imal edilmiş bir kültürü temsil eder. Halk belli inançlara, geleneklere, değerlere ve etnik kimliklere bağlı ve bu bağlarından kültür üreten bir yapıyken; kitle tek tip, edilgen, manipülasyona ve etkiye açık bir kalabalık olarak tanımlanır. Kitle medyanın imal ettiği bir kalabalıktır denilebilir. Aslında bu kalabalık sanayi devrimiyle birlikte ortaya çıkmıştır. Hızla büyüyen kentlere çalışmak için gelen insanların yaşadığı kültür şokuyla birlikte insana has sıkı bağların zayıflaması, fabrikalaşmanın yarattığı monotonluk, ahlaki değerlerin değişmesine ve yeni bir toplum yapısına yol açmıştır. Yeni oluşan sanayi toplumunun tek tip olduğu düşünülen kültür yapısına ise kitle kültürü adı verilmiştir. Aynı yazının izini sürerek medyanın kitle insanını nasıl yarattığını görebiliriz: Medya kitle insanına kim olduğunu anlatır ona kimlik kazandırır. Medya kitle insanına ne olmadığını anlatır ona hırs, beklenti ve tutkular kazandırır. Medya kitle insanına buna nasıl ulaşacağını anlatır ona tekniği kazandırır. Medya kitle insanına öyle olmadığı halde öyle olduğunu nasıl düşüneceğini anlatır ona kaçış imkanı verir (s. 24). Popüler kültür eleştirmenleri onu halk kültüründen ayırırlar. Popüler kültür her ne kadar halkın geleneklerinden, göreneklerinden, pratik ve deneyimlerinden doğarsa doğsun, medyayla buluşması nedeniyle kendi kökünden kopar. Zira medya daha önce de söylediğimiz gibi kültürü önceden belirlenmiş kurallara göre yeniden inşa ederler. Bu bağlamda popüler kültür yazılı kültürle, halk kültürü de sözlü kültürle ilişkilendirilebilir. Medya tarafından taşınan ve aktarılana popüler kültürün formel veçhesi; halk arasında kulaktan kulağa taşınan kısmını da informel veçhesi diyebiliriz. Kültüre dair bütün bölünmeler modernizmle birlikte ortaya çıkmıştır. Özellikle üst kültür-alt kültür ayrımı yapılan ayrımların en belirginidir ve belli bir anlayışın omurgasını teşkil eder. Üst kültür has sanata beşiklik eder ve içerdiği metafizik nedeniyle gündelik olanı aşar; alt kültürse gündelik, gelip geçici olana bağlıdır ve beşiği halk ya da kitledir. Kitle kültürüyle popüler kültür arasında ince bir fark vardır ve bu farkın en belirginleştiği yer kitle kültürünün öncelikle ticari amaçla üretilmiş; popüler kültürünse ticari/siyasi manipülasyonlara açık olmakla birlikte halkın yöneliminden, kendi tercihinden doğmuş olmasıdır. Popüler kültür her zaman insanı hedef alır; onu kendince değiştirip dönüştürmek bir anlamda kültürlendirmek ister. Popüler kültür, kitle kültürü ve kültür endüstrisinin organik bir bağla birbirlerine bağlı olduklarını söylemiştik. Kitlenin bir kültür içinde hazır kıta hale gelmesi elbette kapitalistlerin dikkatini çeker. İşte bu dikkat kültür endüstrisini doğurmuştur. Adorno ve Horkheimer kültür endüstrisi kavramını, kültürün her şeye benzerlik bulaştırması olarak kullanırlar. Film, radyo ve dergiler bir sistem meydana getirirler. Her bir dal kendi içinde ve hep birlikte söz birliği içindedir. Siyasal karşıtlıkların estetik ifadeleri bile aynı şekilde bu çelikten ritmin övgüsünü ilan ederler. (T. W. Adorno M. Horkheimer, Aydınlanmanın Diyalektiği, çev. N. Ülner E. Ö. Karadoğan, Kabalcı Yay. İst. 2010, s. 162). İki yazara göre, kültür endüstrisinin her tezahürü kaçınılmaz olarak insanları, bütünün onları dönüştürdüğü biçimde yeniden üretir. Eğlence sektörü kültür endüstrisinin şahikasıdır. Eğlence endüstrilerinin profesyonel işletmeler olarak yükselmesi, kültürel biçimlerin standartlaşmasıyla ve kitle kültürünün yaygınlaşmasıyla sonuçlanmıştır. Kültür endüstrisinin asıl getirdiği yenilik kültürün uzlaşmaz iki öğesini, sanat ile eğlenceyi amaç kavramına, yani tek bir yanlış formüle, kültür endüstrisinin bütünselliğine tabi kılmış olmasıdır (s. 182). Frankfurt Okulu, özellikle kitle iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte kültürün kendisinin de bir sanayiye dönüştüğünün altını çizmiştir. Kültür endüstrisi tarafından üretilen kültürel ürünler, doğal olarak egemenlerin isteklerine hizmet eder ve toplumsal kontrol için birer araç vazifesi görür. Günümüzde birçok eleştirmen popüler kültürü Amerikan kültürüyle özdeş kullanmaktan yanadır. Daima güçlü kültürler bir vakum etkisi yaparak zayıf olanları üzerine çeker. Özellikle küreselleşen bir dünyada bu durum daha kuvvetlenmiştir. Amerikan kültür endüstrisinin yarattığı sinema, pop müzik ve yaşam tarzı gibi popüler kültüre ait unsurlar bugün bütün dünyada zayıf kültürleri kendine benzetmektedir. Yeni Dünya Düzeni adı verilen küreselleşmede sermaye, teknoloji ve kültür sınır tanımaz bir şekilde serbestçe dolaşmaktadır. Hollywood ve McDonald's küreselleşmiş kültürün en önemli göstergelerindendir. Gittikleri her yere Amerikan popüler kültürünü taşırlar ve yerel unsurları ezerek, dönüştürürler. Çünkü uluslararası medya holdingleri bir merkezde toplanarak devasa bir yapıya bürünmüşlerdir. Bu durumda medya merkeziyetçi bir hale gelmiştir. Çoğu Amerika'da bulunan dev medya şirketleri artık ulusal değil uluslararası üretim ve dağıtım modeline yönelmişlerdir. İşte bu yönelim yerel kültürleri Amerikan kültürüyle çerçeveler. Açıkça görüleceği üzere bu birleştirici bir kültür değil, teslim alıcıdır. Karşısındaki kültürden tam bir teslimiyet beklemektedir; teslim olmayanları rahatlıkla düşman ilan edebilmektedir. Amerika'nın çerçevelediği, biçimlendirdiği bir çerçevede kendi olarak kalmak ne kadar mümkünse yerel kültürel unsurlar ancak o kadar kendidir. Postmodernlikle birlikte gündeme gelen yerellik vurguları da hep bu çerçeve içinde düşünülmelidir. Toplumların 'neden anımsadıkları' sorusunun yanıtı çoğu zaman aynıdır. Ayinler, kutlamalar, festivaller, ritüeller yılın belirli zamanlarında hep tekrarlanarak toplumsal hafıza tazelenir ve insanlar hem kendilerine yönelik sorularına hem de beraber yaşamanın nedenlerine cevap bulurlar. Tarih boyunca toplumlar anımsamaktan hiç vazgeçmemişlerdir. Ancak 'nasıl anımsadıkları' değişen dönemlerle birlikte değişmiştir. Bir dönem ebedi dönüşe uygun olarak anımsayan toplumlar için modern zamanla birlikte ebedi dönüş çevrimi kırılmış ve modern zaman içinde şaşakalmışlardır. Artık zamanı alemlerin çevrimine göre değil de belirlenmiş, sabitlenmiş, saatin kadranında ve takvimlerde gösterilmiş bir aynılık içinde bilir olmuşlardır. Bu bağlamda mevlit kandillerinin ebedi dönüşe; Kutlu Doğum etkinliklerinin de modern zamana uygun bir anımsama biçimi olduğunu söyleyebiliriz. Modern zamanlarda yapılan etkinliklerin topluma duyurulmasında ve iletilmesinde medya çok etkin olduğu için vazgeçilmez değerdedir. Etkinliklerin medyayla buluşması popülerleşme yolunda atılan ilk adımdır. Popülerleşme yolunda atılan ilk adımdır, zira daha önce de belirttiğimiz gibi medyanın kendi dili ve mantığı vardır; ele aldığı konuyu kendi diline dönüştürerek topluma aktarır. Yazımız boyunca tartışmaya çalıştığımız sorun da buradan doğar. Çünkü medyanın birincil koşulu göstermek, görünür hale getirmektir; işte bu nedenle medyanın takdim ettiği konuların sadece gösteri değeri vardır. Ele aldığı konular, onun pırıltılı yüzeyinde görünürlüğe kavuşur. Modernliğin görsel bir alem meydana getirdiği söylenegelmiştir. Bu görsel çağda, görünürlük var olmanın tek yolu olmaya başlamıştır; artık göründüğümüz kadar varız. Bu nedenle Hz. Peygamberi sürekli olarak bu görünürler alanına dahil etmeye çalışıyoruz. Bir anlamda onu unutuşun kör karanlığından korumaya çalışıyoruz. Çünkü unutulmamak, artık göz önünde olmakla ilgilidir. Ama günümüzde görünürü medyanın kurguladığını ve ancak ekran içinde var ettiğini unutmamak gerekir. Bugün medya, gerçekliği, gerçekliğin görsel, sessel, yazısal temsilini ekranına/sayfalarına konu etmez; onu değiştirir, dönüştürür; bizler için yeni bir gerçeklik üretir. Medyanın bize sunduğu temsil, sadece medya vasıtasıyla haberdar olabileceğimiz; medyanın kendisi için ürettiği temsildir. Ancak ekranda var olabilen temsil, gerçeklikten, aslından kopmuş, stüdyoda sadece kendisini göstermek üzere kurgulanmıştır. Böylece ekran giderek bir perdeye dönüşür. Temsilin sadece aslından kopması değil, dahası sadece ekranda kendisini göstermek için kurgulanmasıyla dünyada olup bitenle aramıza bir perde çekilir. Temsil, bakışı kendi üzerinde toplar, herhangi bir çağrışımı ya da göndermesi yoktur. Temsil ekranda giderek aslının yerini almaya başlar, sadece ekrana yaslanır, oradan doğar ve yine orayı besler. Temsilin ikinci boyutu, gören, izleyen boyutudur. Çünkü temsil ancak, onu gören biri olunca tamamlanır. Temsil göze, kulağa sunulan olunca, süreç ancak gözde, kulakta tamamlanır. Sürecin gözde, kulakta tamamlanması temsilin gerçekliğidir. Temsil kendini bakışa, duyuşa sunduğu için, onun arzusuna, taleplerine, beklentilerine boyun eğer. Kutlu Doğum Haftası bağlamında baktığımızda üretilen imgeler, simgeler ve peygamber tasavvurları oldukça masumanedir. Niyet halisanedir; Hz. Peygamber tüm insanlığa anlatılacaktır. Buradaki sorun aracın mesajı belirlemesidir. Anlatmayı seçtiğimiz araç bize bir form sunar, dahası formu dayatır, ne yapacaksanız bu form içinde yapacaksınızdır. İşte bu zorunluluk nedeniyle sürekli olarak imgeler, simgeler üretiriz. Çağımızda yaşadığımız sorulara, sorunlara cevap üretebilmek için çeşitli peygamber tasavvurları üretiriz. Gerek anlatmayı seçtiğimiz aracın dayattığı form, gerekse soru, sorun karşısında kurduğumuz tasavvur aslında sınır kere sınır demektir. Öncelikle peygamberliği insanların gündeminde tutabilmek için görünürlüğü seçmek, seçtiğimiz ifade aracının formu ve insanların beklentisi, kurduğumuz peygamber tasavvurunun sınırlarını belirler. Bu durum peygamberin imgeleştirilmesini zorunlu kılar. Biz onu imge marifetiyle görünürlüğe sunarız ve imge vasıtasıyla bilen ancak imgenin bildirdiği kadarıyla bilebilir ki, bu durumda imgenin hep daha fazla görünme istediği onu yüzeyselleştirir, popülerleştirir. Zaten görünmemek, saklı kalmak, sadece ilgilisine kendisini açmak üzere bir imge kurulmaz. Popülerleşen imge, kendini popüler olanın düzeyine göre kurar, giderek kendisinden yine kendisini üreterek aslını saklar, gizler. Çünkü görünmeyen bir imge düşünülemez, görünür olan, daha fazla görünürlük kazanmaya çalışan imge giderek aslının yerini alır. İmgeler üretmek, bu vasıtayla peygamberi anlatmaya, yeni pencereler açmaya yaramaz, tersine, imgeler kendileri aracılığıyla pencereleri kapatmaya, her şeyi kendi üzerinde toplamaya hizmet ederler. Popüler imgeler, seçtikleri iletişim düzeyleri nedeniyle popüler olana itaat ederler, onun taleplerini karşılamayı hedeflerler. Mesaj alabildiğine basittir, yalınkattır. Bu durum imgenin mesajının görselliğin kendi metafiziğine ram olması ve popüler olanın ihtiyaçlarına itaat etmesi demektir. Bu da her şeyin medyada temsil edilebilir olmasını kabul etmek demektir. Görülebilir ve bilinebilir olan her şey ekranda olup bitmektedir, ancak verilen ve alınan sadece stüdyolarda kurgulanandır. Ekranın dışında olan biten hiçbir şey yoktur. İmgenin geniş halk kitleleri arasında şöhret bulması, yaygınlık kazanması imgeyle imgelediğinin tam bir denklik haline gelmesi demektir. Bu durumda imgeyi aşan hiçbir şey yoktur, imgelenen de imgenin gösterdiği kadardır. Buna imgenin hükümferma olması da diyebiliriz, imgenin egemenliği de. Bu durumda zihnimizi, algımızı imge hapseder; imgeler hapishanesine mahkum oluruz. Gerçeklikten, asıldan bir sürgün gibi. İmge görünürlükle ilgili olduğu için Peygamberimizin imgeleştirilmesi onu görünürlük alanına indirgemek demektir. İmge marifetiyle onu görünmezden görünüre indirgeyerek, insanların dikkati ona çekilmek istenir. İmge yoluyla göstermeyi, anlatmayı seçmek demek, aslında medya vasıtasıyla görünürlüğün kullanılması demektir. Görünür olan, algımızın menzili kadardır; menzilimize girenlerle kurduğumuz ilişki de birikimimiz kadardır. Dolayısıyla popüler imge her zaman geniş kitlelere ulaşmak hedefinde olduğu için kendini kitlenin birikimine göre kurar. Hiçbir popüler imge bu bayağılıktan kaçınamaz, aksi halde popülerleşemez zaten. Hz. Peygamberi imgeleştirmek, görünürlüğe sunmak, yani ona bir suret kazandırmak daima bu tezada mahkumdur. Bir yandan o örnek bir şahsiyet olarak kılına zarar gelmeden yaşatılmak, hafızalarda tazelenmek istenir; ama bu çaba aynı zamanda onun sunulan kitlenin tasavvuruna indirgenmesine yol açar. Bu tür imgelerde asıl-suret ilişkisi alabildiğine gevşektir, imgenin aslıyla arasındaki bağlar zayıftır. İmgenin imlediğiyle ilişkisini daha çok seyircinin kendi birikimine uygun olarak doldurması beklenir. Bir anlamda seyirci gevşek ilişkinin verdiği rahatlıkla imgeden asıla doğru dilediğince gidebilir, imgeye dilediği değeri ve anlamı atfedebilir. Bir anlamda imge giderek öznelleşir, seyirci kendileştirdiği bu imgede, imgeleneni değil kendini bulur, kendini tanır. Böylesi imgeler izleyicinin beklentilerini, hayallerini, tasavvurlarını fazlasıyla karşıladığı için etkindir, yaygındır. Hz. Peygamberi görünür alana dahil etmeye mecbur kalışla birlikte, dinin bütün mümkün anlamları, çağrışımları onun siretinde toplanır; onun sireti de belli bir imge etrafında somutlanmaya çalışılır. Böylece görünmez olan, görünürün sahasına çekilmek istenir. Görünmez görünür kılınırken, aynı zamanda görünür olanlara da derinlik kazandırılmış olur. Hz. Peygamberi tekrar tekrar anlatma çabasının altında biraz da onu yeni zamanlara ya da zamanın ruhuna uygun bir şekilde anlatma ihtiyacı yatmaktadır. Her yeniden anlatma çabası beraberinde yeniden inşa etmeyi de getirir. Zamanın ruhuna uygun yeniden anlatma çabalarında, farklı zamanlarda anlatılmış başka peygamber tasavvurlarını da Kutlu Doğum etkinlikleri etrafında bir araya getirmekten söz edebiliriz. Çünkü zamanın ruhu dediğimiz şey bu tür anlatılar için yeni bir ortak payda oluşturur; bu aynı zamanda tasavvurun oturtulduğu yeni bir bağlam anlamına gelir. Her yıl tekrar edilen etkinlikler bu anlamda yeni bir bağlamdır. Hz. Peygamber bir yıl merhamet bağlamında anlatılırken, ertesi yıl da eminlik, adillik sıfatıyla anlatılır. Burada aslında yapılan o yıl ülkenin ya da daha genel anlamda Müslüman dünyanın genel sorunları etrafında ele almaktır. Hz. Peygamber tasavvurunu her yıl yeni bir bağlama oturtma gayreti zamanla bağlamların bütünden koparak kendi içine kapanmasıyla sonuçlanır. Her şeyi bölüp parçalayan modern aklın refleksi olan bu kompartımanlaştırma edimi, zaman içinde parçalanmış bir peygamber tasavvurunun doğmasına yol açar. Bu alabildiğine parçalanmış bir peygamber tasavvuru demektir. Örneğin kimilerine göre Hz. Peygamber merhametin timsalidir, kimilerine göre adaletin, kimilerine göre eminliğin. Her türlü anlatı dilin içinde kurulur ve dil her zaman iktidarların demir pençesinin altında şekillenir. İktidarların yaslandığı paradigma dilin de meşruiyet kaynağı olur. Örneğin adalet ve zulüm ya da fetih ve işgal söz konusu paradigmaya göre içerik kazanır. Egemen paradigma değiştikçe dil de değişir ve yeni kuşaklar değişen dil içinde anlatıları yeniden kurarlar. Değişen dönemlerde peygamber anlatıları da dönemin dil dünyasına uygun olarak kurgulanır. Örneğin bir dönem merhametin faziletlerinden söz eden hadisler, başka bir dönem de birlikte yaşama öne çıkarılır. İktidarın belirlediği dilsel atmosferdeki her anlatı aslında halkın homojenleştirilmesine yöneliktir; halkı giderek kitleye dönüştürme çabasıdır. Bir yandan böylesine 'meşru bir dil'in kullanılması diğer yandan da Hz. Peygamberi etkinlikler vasıtasıyla tek bir paydada toplama gayreti farklı anlatıları masseder. Farkları silikleştiren anlatılar aynı zamanda çağdaş mitlerin üretilmesine de yarar. Üretilen çağdaş mitler sayesinde toplum ortak hedefler, ortak arzular, ortak hayaller etrafında bir arada tutulur. Ortaklıklar toplumun inşasında en önemli yapı taşlarıdır. İnsanlar yapı taşlarıyla bildiklerini yeniden anımsarken, bazı şeyleri yeniden düşünürler ve kendilerini mitlere ait hissederler. Toplumlar ve insanlar kriz anlarında mitlere atıf yaparak krizi çözmeye çalışırlar. Böylesi zamanlarda rüya en işlevsel yollardan birisidir; rüyalar sayesinde Hz. Peygamber bugüne taşınır, bugünde yaşar ve bugünün sorunlarına çözümler üretir. Rüyayı kimin gördüğünün, ne zaman, nerede gördüğünün bir önemi yoktur. Çünkü çağdaş mit üretiminde herkes hikaye anlatıcısıdır, mitler ortak bir muhayyileden doğar ve anlatıla anlatıla yeniden ortak muhayyileyi besler. Kimse hikayenin kaynağını, niteliğini, niceliğini sorgulamaz; herkes yeniden anlattığı için hikayeyi kendi krizine göre değiştirir; hikayeye kendince inanılabilir bir içerik kazandırır. Çağdaş mitler dönemden döneme, insandan insana değişerek anlatıldığı için hep 'çağdaş'tırlar. Bu çağdaşlıkları sayesinde toplumsal hafıza sürekli olarak tazelenir ve insanları diğer insanlarla ortak anıları olduğuna ikna eder. Ortak anılar, ortak bellek, ortak muhayyile kimliğin de temelini oluşturur, insanları özelde mikro cemaatlere, genelde de birlikte üretilen büyük anlatıya bağlar. Yılın belirli günlerinde, belirli nedenlerle düzenlenen anma törenleri, sözünü ettiğimiz ortak belleğin sürdürülebilir olması için elzemdir. Hz. Peygamberin çeşitli vesilelerle ve çeşitli araçlarla anlatımı aynı zamanda ona dair tasavvurun kültürelleşmesine yol açar. Aslında her toplum onu anlatırken, kendi kültürel kodlarını kullanır. Kültürel kodlar vasıtasıyla toplum giderek onu içselleştirir, değiştirir, dönüştürür ve kendine benzetir. Zaten kültüre ait unsurlar ancak bu işlemden sonra popülerleşir. Popülerleşen kültürel unsurlar da bu sayede halk arasında yaygınlık ve etkinlik kazanır. Popüler kültürün bugün için Amerikan kültürüyle özdeşleştiğinden söz etmiştik. Amerikan kültürü bir üst bağlam gibi, yerel unsurları kuşatır ve tanımlar. Örneğin bu üst bağlamdan, önce doğum gününü kutlamayı öğreniriz; sonra da Kutlu Doğumu bu bağlama oturturuz. 'Happy birthday', 'iyi ki doğdun güllerin efendisi'ne dönüşür. Pasta bu ritüelin vazgeçilmezidir ve gerek evlerdeki gerekse toplu kutlamalarda ortaya getirilir ve ilahiler eşliğinde kesilir. Popüler kültür bağlamında Kutlu Doğumun bugün geldiği noktayı görebilmek için, internet arama motorlarına 'kutlu doğum hediyeleri', 'kutlu doğum haftası' gibi ibareleri girmek yeterli olacaktır. Akıl almaz çeşitlilikte ürünler karşısında insanın aklı şaşar; sadece bu ürünleri pazarlamak için kurulan sitelerin çokluğu bile söz konusu popülerleşmeyi göstermektedir. Kültürel unsurlar popülerleştikçe yavanlaşır, sığlaşır, sıradanlaşır ve giderek birer kiçe dönüşür. Hatta kimileri kiçin bile estetik değeri olabileceğini iddia ettiğine göre, bunlar sadece 'hap yap para kap' türünden şark kurnazlığının basit göstergeleridir. Basittirler çünkü bu nesnelere en azından kiç niteliğini kazandıracak taklit becerisinden yoksundurlar. Ayrıca ürettiklerinden bir kültür endüstrisi yaratacak donanıma da sahip değillerdir. Kültür endüstrisini yolu çok güçlü, merkezileşmiş medyadan geçer ve şimdilik bu ürünleri medyaya taşıyacak mekanizmalara uzaktırlar. Zaten hitap ettikleri kitle daha çok dindar kesim olduğu için cami, türbe etrafındaki örgütlenmeleri şimdilik kitleye ulaşmak için yeterlidir. Popüler kültürün eşya düzenini de belirlediğini söylemiştik, üretilen bu bayağı eşyalara aktarılan kutsallık sayesinde toplumsal bellek görünürlük, somutluk kazanır. Üretilen çağdaş mitler sayesinde toplumsal hafızaya ait ortak anılar eşyada da yaşar. Birer hikaye anlatıcısı olan insan, bu eşyalar sayesinde hem kişisel hikayesine hem de katıldığı büyük hikayeye somutluk kazandırır ve eşya onun anımsamasına yardımcı olur, vesile olur. Ne kadar halisane niyetlerle olursa olsun düzenlenen etkinliklerin toplum arasında yaygınlaşması için her aracı kullanmanın sonuçları vardır. Sonuçları gözetilmeyen niyetler her zaman tartışmaya açıktır. Belki de şu iki kolye, iki gösterge üzerinden düşünmek geldiğimiz noktayı göstermek bakımından yeterlidir. Karesi İlkokulu'nu (1973), Atatürk Ortaokulu'nu (1976), Muharrem Hasbi Lisesi'ni (1979), Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'ni bitirdi (1983). Balıkesir'de aile şirketinde çalıştı. Halen İstanbul'da bir kamu kuruluşunda çalışıyor; e-edebiyat dergisi www. edebistan. com'un yayın yönetmenliğini ve Muhayyel Dergisinin yayın danışmanlığını yürütüyor. Edebiyat hayatına, 1982'de Güldeste Dergisinde yayımlanan \"Beyaz Gömlek\" adlı öyküsüyle başladı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Kayıtlar, Hece ve Hece Öykü'nün çıkışında yer aldı. Portakal Bahçeleri ve Pencere adlı öykü kitapları Arnavutça'ya; bazı öyküleri de Farsça, Korece ve Azerice'ye çevrildi. İlk öykü kitabı Gidenler Gidenler adıyla Yedi İklim Yayınları tarafından basıldı. \"Esenlik Zamanları\"yla Türkiye Yazarlar Birliği 1999 Hikaye Ödülü'nü kazandı. 2012'de çıkan kitaplar içinden yapılan değerlendirmede \"Mürekkep\" adlı öykü kitabı; Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği ve Ömer Seyfettin Hikaye ödülünü aldı. 2016 yılında Dede Korkut Edebiyat Ödülüne layık görüldü. Şu sıralar Şakar'ın bütün eserleri İz Yayıncılık tarafından basılmaktadır."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/portakal-bahceleri", "text": "Portakal Bahçeleri, Cemal Şakar'ın onuncu öykü kitabı. İnsani hizayı ve gerçekliği daima dikkate alan, sahici insan seslerine, yüzlerine, yaşamlarına, acılarına ve umutlarına yer veren ve aynı zamanda yeniliği önemseyen, biçim ve söyleyiş olanaklarını zenginleştirerek okuyucunun imgelemini kesintisiz bir şekilde uyarıp ateşleyen 18 öykü yer alıyor kitapta. Göçü, mültecileri, açlık ve yokluk içinde yeryüzünün dört bir tarafına tespih taneleri gibi savrulanları, özgür ve insanca bir yaşam için canını feda etmekten çekinmeyenleri, yeni bir yurt ve gelecek arayanları, zindanlarda işkenceye, korkuya ve yılgınlığa direnenleri, çöp toplayan çocukları, savaşın acımasızlığı içinde ömrünün baharındayken aramızdan ayrılanları, tüketim çılgınlığının kurbanlarını, sürekli farklı renklere bürünen modern hayatın girdaplarında çırpınanları anlatıyor Şakar. Bir parçası olduğumuz coğrafyaya ait insan manzaralarını; bizim arayış, çırpınış, savruluş, diriliş, tutunuş, dikleniş, kayboluş ve buluşumuzu dile getiriyor. Bütün bunlar, dilin konvansiyonel kalıplarının dışına çıkılarak, aritmik bir tutumla türün sınırları sürekli zorlanarak ve yer yer şiirin, şiirselliğin olanakları gözetilerek gerçekleştiriliyor. Parçalı bir iç müzik, farklı bir orkestrasyon anlayışı hatta görsel sürprizler öykülere farklı tatlar ve boyutlar katıyor. Sıçramalı bir zekanın ve güçlü bir duyarlığın birlikte ördüğü öyküler içeren Portakal Bahçeleri, okuyucuyu bitimsiz bir gerilimin ve ruhsal burkulmaların derinlik ve yükseltilerinde dolaştırarak sarsmakta gecikmiyor."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/post-oyku-2-post-oyku-2-post-oyku-2-post-oyku-2", "text": "Bereketli bir ilk sayıdan sonra Post Öykü yeni yılda yeni sayısıyla raflarda yerini aldı. Remzi Şimşek'i yayın kuruluna ekleyen dergi, yolculuğuna eksilmeyen bir heyecanla devam ediyor. Serhat Aslaner'in Ömrünü İstibdada Mukavemetle Geçirmiş Bir Tali'siz: Şehbenderzade Filibeli Ahmet Hilmi Bey Merhumun Ardından yazısıyla katkıda bulunduğu Amak-ı Hayal dosyasında N. Ahmet Özalp A'mak-ı Hayal Nasıl Yanlış Tanıtılabilir? diyerek kitaptaki yazım hatalarının altını çiziyor. Nurseli Gamze Korkmaz ise Campbell'den de yardım alarak Raci'nin Sonsuz Yolculuğunu anlatıyor. Zeynep Ekşi Özel, Farsçadan Zoya Pirzad'ın 'Karşı Bank' öyküsünü çevirirken, dergide geçen sayıda olduğu gibi bu sayıda da Holst ve Barthelme çevirilerine yer veriliyor. Elli Karakter Atölyesine katılan Betül Sezgin, Osman Cihangir ve İsmail Isparta'nın yanı sıra Arda Arel, Güray Süngü ve Ertuğrul Emin Akgün özgün öyküleriyle dikkati çekiyor. Remzi Şimşek, Saflık ve Tesla isimli öyküsünün yanı sıra diğer dergilerdeki öyküleri inceleyip izlenimlerini okuyucuya sunuyor. Her metnin bir hikayesi olduğuna hatta hikayelerimizle var olduğumuza inanan yayın kurulu bu sayıda şiir ve roman hikayelerine yer veriyor. Ali Emre Mehmet Akif'in 'Kocakarı ile Ömer' şiirini kaleme alırken Işık Yanar 'Şemsiye Tamircisi' romanının hikayesini yazıyor. Sıkıntısız bir İlhami Algör söyleşisine yer veriliyor dergide. Arda Arel, Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku romanı geçtiğimiz günlerde sinemaya uyarlanan İlhami Algör'le samimi ve keyifli bir sohbet gerçekleştirdi. Aynı samimiyette Necip Tosun seksenli yıllarda tuttuğu günlüklerin bir kısmını okuyucu ile paylaşıyor. Cemal Şakar'ın öyküdeki gerçeklik kavramını postmodernist çerçevede irdelediği makalesine ek olarak Selman Bayer'in hakikate ulaşmada sanatın bir yol olup olmadığını sorgulayan yazısı okuyucuyu bekliyor. Abdullah Başaran'ın 'Genç Gaspard Winckler'in Acıları: Sahte Resimde Hakikat' başlıklı makalesi ve Habil Sağlam'ın Fransızcadan çevirdiği Michel Tournier'in 'Vampirin Uçuşu' makalesi okuyucuya sunulan diğer makaleler. İlk sayıda postumuzu serdik diyen Post Öykü ikinci sayısıyla da kaybolmaya pek niyeti olmadığını ispatlıyor."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/post-oyku-gelmis-hosgelmis", "text": "Yeni bir öykü dergisi daha 1 Kasım itibariyle raflarda yerini aldı. Yayın yönetmenliğini Aykut Ertuğrul'un yaptığı Post Öykü'nün editörleri; Arda Arel, Burcu Bayer, Ertuğrul Emin Akgün ve İrem Ertuğrul. Dergi, ilk sayısında, yakın zamana kadar edebi kanonun görmezden geldiği, çok anılıp hiç okunmayan, adı bilinip içeriğinden pek de bahsedilmeyen Amak-ı Hayal'i kapağına taşıyor. Filibeli Ahmet Hilmi'nin bu talihsiz eseriyle ilgili; N. Ahmet Özalp ile yapılmış bir söyleşi bulunuyor. Özalp ayrıca Amak-ı Hayal'in serencamı ile ilgili aydınlatıcı bir yazıyla katkı veriyor Post Öykü'ye. Öykücü ve eleştirmen Necip Tosun'un Rüya Hikayeleri: Amak-ı Hayal başlıklı incelemesi ise arşivlik. Amak-ı Hayal ile ilgili yazı ve söyleşiler sonraki iki sayıda devam edecek. Derginin öne çıkan bir diğer başlığı Elli Karakter Atölyesi. Post Öykü, Elias Canetti'nin aynı adlı kitabından ve bu kitaptaki karakterlerden yola çıkarak öykü yazarlarını bir atölyeye davet ediyor. Öykücülerden, Canetti'nin belirlediği karakterlerin öyküsünü yazmasını isteyen derginin çağrısına öyküleriyle cevap verenler; Cemal Şakar, Akif Hasan Kaya ve Arda Arel. Genç ve dinamik kadrosuyla dikkat çeken Post Öykü'nün diğer öykücüleri; Osman Cihangir, Fatma Akkubak, Samet Doğan, Aykut Ertuğrul. Dergide ayrıca Şule Gürbüz söyleşisi, Cemal Şakar'ın Öykücülerin Sınavı başlıklı yazısı, Abdullah Başaran'ın Kurmacanın Sonuna Tanıklık Etmek yazısı, Yıldız Ramazanoğlu'nun, Derin Siyah'ın yazılış hikayesini anlattığı yazısı, Güven Adıgüzel'in Japon Savaş Kültüründe Samuraylık mitini incelediği makalesi dikkat çekici. Post Öykü dergisi, putları kıracağını, edebiyatın merkezinde olacağını, rakiplerini yere sereceğini, küçükleri ezip büyüklerin ellerinden öpeceğini, ülkemizi mutlu yarınlara taşıyacağını, ikinci yeniyi aşacağını filan iddia etmiyor. Tek bir iddiadan söz edebilirim; iyi öyküye, iyi yazıya, iyi dergiye, iyi kitaba, iyi fikre yüz çevirme gücümüz yok. Kötülüğün, küçük hesapların, edebiyat ortamı ile ilgili kuruntuların fazladan bir çaba istediğini düşünüyorum. Ve fakat bu enerjiyi kendimde bulamıyorum, bulamıyoruz."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/post-oyku-mutfagindan-uc-sesle-cokrenk-soylesi", "text": "Ertuğrul Emin Akgül: Baktığımız yüzyılın perspektifine göre değişebilen bir hal alıyor; gerçeklik ve zarafet. Bu nedenle aslını düşünecek olursak hakiki olan bir alanın birliği tasdik ettiğini rahatlıkla görebiliriz ve bu ikilemin yapay / üretilmiş olduğu gerçeğine bizi ulaştırabilir. Büyük sezgi değişmez olduğundan ikilemden yola çıkarak oluşturulacak sorular da boşluğa düşecektir. Bu sorudaki eski tanımının tecrübeyle kuvvetli bir bağı olduğunu söyleyebiliriz. Buraya yaslanarak gerçekle, zarafet tanımlarının birbirinden ayrı olmadığını görmeye çalışmak gerek. Biz dergi olarak çalışıyoruz. Arda Arel: Öncelikle, geleneksel öyküden ne kastediyoruz, bunu tartışmalıyız. Geleneksel öykü çok havada bir tabir, bizim geleneğimizde öykü yok. Biz öyküyü batıdan aldık. Ve öykü yazarlarının, geçen zamanla, batıdaki biçem değişikliklerini takip etmesiyle öykücülüğümüz şekillendi, dahası şekillenmeye devam ediyor. Bu durumda öykünün gelenek halini alması da söz konusu değil. Çünkü günümüzde öykücülük, yine yazarının üslup anlayışına göre çeşitlilik göstermekte yani ortak bir kaide yok. Burada değinmek istediğimiz nokta veya 'gelenek'ten kastettiğimiz şey İslami öykü ya da diğer bir deyişle Müslüman yazarın öyküsüyse... Ama yine aynı kapıya çıkıyoruz. Klasik anlatıyla tevhidi kovalayan yazar da post-modern anlatıyla tevhidi kovalamasa da bol bol gönderme yapan yazar da elimizde mevcut. Konuyu bu bağlamda ele alırsak yazar ile okuyucu arasındaki 'geçişkenlik'lerden söz etmeye başlayabiliriz. Modern öyküyle İslami öykünün zıt kutuplardan yola çıktığını da düşünürsek, geriye sadece klasik ve post-modern tekniklerle yazılmış öykülerdeki yazar-okur ilişkisini sorgulamak kalıyor. Bu noktada, klasik öykülerin, post-modern öykülere nazaran, okurla aralarında kurduğu ilişki daha mesafeli ve ciddi olsa bile, okuru rehabilite etme noktasında, post-modern öykülere göre, daha idealist bir tutum içinde olduğunu görebiliyoruz. Bu durum, özellikle İslami kaygı güden, klasik teknikle yazılmış öykülerde had safhada mevcut. Post-modern tekniklerle çalışan öykü sevdasına kapılmış yazarların konuya aynı refleksle yaklaştığını düşünmüyorum. Ama İslami bir kaygı yine post-modern teknikleri kullanan yazarda da söz konusu ise meselesizliklerini/meselesizliklerimizi parodi, pastiş, gönderme gibi metotları kullanarak, yani klasik / geleneksel metinlerle kendi metni arasında bağ kurarak okura bir şeyler verme arzusuna matuf olduğunu söylemek abes kaçmaz. Öyküyle tanışıklığımız henüz çok yeni, bundan dolayı hali hazırda bugüne kadar gelmiş ve devam edecek bir süreç hakkında yorum yapmak, bana pek sağlıklı gözükmüyor. Yine de bu yolda kalıcılığımızı da ciddiyetimizi de zaman gösterecektir. Burcu Bayer: İnsan bir şey söylerken hep başka bir şey anlatmak ister. Ya da beylik ifadeyi yumuşatarak söylersek, insan zihni, söylenenin arkasında başka bir anlam, daha derin, daha farklı ikincil, üçüncül anlamlar aramak eğilimindedir. Tüm mecazlar, semboller, istihareler, mazmunlar, alegoriler ve metaforların kaynağında insanın bu temel temayülünü görmek mümkündür. Yer ve yön fark etmeksizin modern öncesi tüm edebi metinlerde, masallarda, fabllarda, mesnevilerde ya da romanslarda bu izleği takip edebiliyoruz. Yüzeysellik, anlamın boşaltılıp yalnızca dışarının cilalanması, derinliği olmayan iki boyutlu metinler yeni zamanların başımıza açtığı belalardan biri. Çokça kullanılıp eskitilmiş bir benzetmeyle söylersek, istiridyenin kabuğunun parlaklığı ve güzelliğiyle yetinip, içini açmaya tenezzül etmeyip inciye ulaşmamak modern zamanın trendi. Belki de şimdiki istiridyelerin içinde inci de yoktur. Onu bilemiyoruz. Ama bir de şöyle düşünün, biz insanın doğalı beri taşıdığı meraka güveniyoruz: Merak size o istiridyeyi açtırır, inciyi buldurur. İster hermeneutik, ister yorumbilim yahut okur-merkezli eleştiri diyelim, bunların hepsi okurun metinle ister istemez bir yorum ilişkisine gireceğine bizi ikna etmeye uğraşıyor, biz de pek karşı çıkmıyoruz açıkçası, katılıyoruz bile. O nedenle, metinle girilen yorum ilişkisi, öykü ister yüzeysel olsun, ister pek alegorik, kaçınılmaz olarak gerçekleşecektir. Bu yorum ilişkisinde de birkaç handikap olabilir. Biri, kabuğun parlaklığıyla yetinip içini açmaya yanaşmamak olacaktır. İkincisi ise, kabuğun içinden inci çıkmaması. Her iki durumda da yazar ya da metin neye niyet ederse etsin, anlam olarak okurun eline geçen ancak okurun müktesabatı kadarıncadır. Yani herkes denizden kendi kabınca doldurur. O yüzden Doğunun ve Batının ister en yetenekli yazarları en girift öyküleri yazsınlar, ister pop-artçılar en yüzeysel metinleri yayımlasınlar, bunun okurdaki karşılığından emin olamazlar. Ertuğrul Emin Akgün: Bu tip dönemsel ayrımların -dergi ekibi olarak-, bir takım çalışma disiplinlerini ve bazı baskın ideolojik dönemleri konuşurken kolaylık sağlamasından öteye bir anlam taşıyıp taşımadığından emin değiliz. Burkina Faso bozkırında göçebe hayatı süren bir kabile çağdaş batılı düşünceye mi ya da Afrika'ya mı dahildir ya da aynı kabileyi yönetenlerin lüks Japon arabalara binmelerini neyle açıklayacağız? Bu ayrımların onlar için hiçbir önemi olmadığını da düşünecek olursak tanımların sadece bizi bağladığı ortaya çıkıyor. Barıştırmaya çalışmıyoruz. Barışmak için gereken küslük hangi konuda ortaya çıktı ya da hangi kavganın sonunda ortaya çıktı onu da tespit edemedik. Bu süreçlerdeki kötü tarafların tamamının insanın zaaflarından kaynaklandığı ve ilk cinayetten beri de aynı hesaba tabii olduğumuzu görebiliriz. Bir şeylerin iyi ya da kötü olmasını dönemleriyle değil insanlarla ilişkilendirmek daha doğru bir sonuca ulaştırabilir. Bu yüzden iyi/ güzel her zaman aynıdır. Arda Arel: Biçim-öz meselesinin kadim bir mesele olduğunu düşünmüyorum. Öz tek başına kadim olarak kabul edilebilir. Ama biçim, birilerinin onu zorlaması, bilindik olanı yıkmaya çalışmasıyla gündeme gelmiş bir mesele. Bu da, Modernizm'in sınırları aşma, tabuları yıkma, engellere boyun eğmeme aşkından kaynaklanıyor. Bizim böyle bir iddiamız yok. Az çok dilimizdeki güzel kavramının, 'gerçek' güzele yaklaşması için bulanıklıktan, kaostan uzaklaşıp belirli bir nizama yerleşmesi gerektiğini düşünen insanlarız. Kaosun ince çalımlar ve ufak sürprizler taşıdığını ben şahsım adına düşünsem de, -ki yazarın bile bazen yakalayamadığı şık hareketler bunlar- sonuç olarak top oynayacağımız sahanın çizgilerini çizmekte fayda var. Bizim, ekip olarak, ortak kanaatimizin şu olduğu düşüncesindeyim, sahanın çizgileri çizildikten sonra içeride biçimi zorlayabildiğimiz kadar zorlamalıyız ama yine gelişi güzel değil, hikayeyi destekleyecek ve güçlendirecek doğrultuda. Sözü daha da uzatmayıp sadede getirirsek biçimsel hareketler, hikayeyi zenginleştirmek, özü taşımak için var. Bu konuyu daha da uzatıp Aykut abiyle fikir ayrılığına düştüğümüzü açık etmek istemiyorum. Burcu Bayer: Yeteneğin sınıfsız, imtiyazsız, bütünleşmiş bir kitle olduğunu düşünmüyoruz. Bizim dergide de, halen eser üretmeye devam eden yazar çizerlerimizde de, farklı farklı yetenekler müşahede ediyoruz. Bazılarında müthiş bir öykücü gözü var. Siz baktığınızda sıradan bir olay gördüğünüzde, onlar orada insan ilişkilerinin dinamiklerini gözlemliyorlar, ya da bazıları en alelade olayda bir fevkaladelik görüyor. Kimisi bu gözlemi olağanüstü bir sadelik ve bu sadeliğin çarpıcılığıyla ifade etmeyi beceriyor, kimisi de üslubunun inceliğiyle. Bazılarımızda yazının tekniğine dair matematiksel denebilecek bir zekayla olay örgüsünü ve kurguyu ince ince örme yeteneği, bazılarımızda ise hikaye etmeye dair çok insiyaki bir yetenek mevcut. Önemli olan ise, bu yetenekleri teşhis ve takdir edecek yeteneğe sahip olmak ki, ülkemizde en az yetişen yemişlerin başında geliyor. Yazık ki, ithal de edemiyoruz. Bir yerde bir güzellik, fevkaladelik gördüğünde şahsi kaprisleriyle üstünü örtmek yerine takdir etmeye yavaş yavaş da olsa başlasak, ilerletsek, bize bu yeter. İstanbul doğumlu. Edebiyat alanında, kitap eleştiri, analiz, deneme yazıları yazıyor. Ayna İnsan Kültür ve Edebiyat Dergisi'nin İmtiyaz Sahibi ve Genel Yayın Yönetmenliğini yaptı. Halen serbest düzeltmenlik ve editoryal çalışmalar yapıyor. Star Gazetesi, Yeni Şafak Gazetesi, Karar Gazetesi, Hece Edebiyat Dergisi, İtibar, Şiar, MOCCA Dergisi, Edebistan'da aktif olarak çalışmalarını sürdürmektedir. Yazarın spesifik portre çalışmaları da bulunmaktadır."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/r4bia", "text": "R4BIA simgesi sosyal medyada göründüğünde ilk tepkim 'işte bu! demek oldu ve hemen ilgili profil fotograflarımı kaldırıp oralara R4BIA simgesini ekledim. Kültürel kodlardan, semavi bir aidiyetten, şimdiki zamanı som bir hüzün olarak yaşamaktan beslenen öyle duygular vardır ki dilsizliğin dili olan hal dilinin dışında hiçbir lisan onu kuşatamaz. İşte bu duygu öyle yoğun, öyle benim ve öyle bendendi ki düşünmek yerine onu seyretmeyi daha uygun bulmuştum. Ancak şimdi şimdi R4BIA'nın bendeki söz konusu karşılıklarına dair düşünmeye başladım; merakım R4BIA'yı benim öz'ümle kendiliğinden, koşulsuz buluşturan izlerin niteliğiyle ilgiliydi. Onunla birlikte Esma el-Biltaci'nin gözleriydi gözlerimin önüne hemen geliveren. Hani Sibel Eraslan 'Firavun'a karşı çıkan Asiye'nin kızı' diyordu ya onun için, işte o Şehide Esma! Esma'nın ve ona bakan vakur, mütevekkil babasının gözleri, kan bağına dair bir uyumu; ölüme ve hayata dair bir ünsiyeti; Allah'a teslim olmakla acılarından kurtulan bedenin, Allah için kıyama devam eden bir bedene delil olarak Tevhid'te buluşmasını temsil ediyorlardı. Sanki Hz. Yusuf, Hz. Musa, Hz. İsa ve Hz. Muhammed isimlerini yükleniyordu Beytullah'ta R4BIA'daki o dört. R ki, benim için merhamet kavisiyle eğilmiş bir Elif'tir. Dimdik bir duruşa karine olan o kavis, el-Kadir ile er-Rahman isimlerinin bir figürde tecellisi gibidir. 'Rabe'a' kökünden gelen kelimelerin yüklendiği çok çeşitli anlamlarıyla 'R' 'uzanarak tutulan taştır, ikamet etmedir, orada oturup kalkmaktır; attarların ıtırlarını doldurdukları sepettir ve bir tavşan deliğindeki dört çıkıştır. İşte bu nedenlerle o zalimlerin kan gölüne çevirdikleri meydana yakışan kan gülü bir ismin tam karşılığıdır. O meydan ki en az oradaki kardeşlerim kadar benimdir; kıyamıma vesile olan topraktır; gök yüzüne uzanan ellerimdir; Firavunların korkusudur, küfür kurşunlarının hedefidir; gül gül dizilen şehidlerdir... O şehidler Rabiatü'l-Adeviye'nin kuzularıdır; o hepimizin annesidir ve işte ancak ve ancak o R4BIA'dır. B Besmele'nin kainatın yaratılışını ve mimarisini temsil eden ilk harfidir; benim adı kainat olan şu geçici menzilimi gösteren bir ayettir. Boşlukta çekiminin cazibesiyle var olabildiğim ve ahirete kadarki 'asılı kalma' halimi temsil eden bir berzahtır. 'İ', Allah lafzıyla başlayan Kelam-ı Kadim'in 'İnsan' kelimesiyle bitişine dair kesin bir hatırlatmadır. Rab ile merbub, İlah ile meluh ilişkisini kendisinde toplayan Tevhidi öz'dür. Konu 'A'ya gelince aslında R4BIA hakkında henüz fazla bir şey düşünmediğimi, söylemediğimi gördüm. Çünkü asıl görmek ayn'la mümkündür. R4BIA şehide ölü diyemeyen dilimin vedayı söylemeye alışmak zorunda kalışından doğan hüznümdür. R4BIA, İsrail'in, Amerika'nın, Avrupa'nın, SuudiAmerika'nın elbirliğiyle kurdukları canpazarımdır. R4BIA şahidliğimdir; seyretme acizliği içinde boğulduğum; gözyaşlarımla suladığım insanlık ve müslümanlık fidanımdır. O içine kader haritamın çizildiği elimdir. Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/ronesans-donemi-sergisi", "text": "Dünyanın en büyük ve en kapsamlı Leonardo Da Vinci sergisi 'Leonardo Da Vinci Expo: Dahi İstanbul'da', 14 Aralık'ta UNIQ İstanbul'daki UNIQ Müze'de açılıyor. Sanatseverler bu sergide, Madame Tussauds İstanbul'un meşhur Leonardo Da Vinci balmumu figürüyle karşılanacak ve 3 boyutlu sanal gerçeklik gözlükleriyle Flying Machine'i deneyimleyebilecekler. UNIQ İstanbul, Rönesans döneminin en büyük dahisini keşfetmeye davet ediyor. Leonardo Da Vinci'ye adanmış en önemli sergi olarak tasarlanan uluslararası bu sergi, prömiyerini yaptığı Brugge'ün ardından dünya turuna ilk olarak İstanbul'da başlıyor. Da Vinci'nin orijinal eskizlerinden yola çıkılarak oluşturulan 100 replikasıyla birlikte; el yazması, tablo ve çizimlerin de replikalarının dahil olduğu 200'e yakın eseri sanatseverlerle buluşturacak olan 'Leonardo Da Vinci Expo: Dahi İstanbul'da' sergisi, 14 Aralık'ta UNIQ Müze'de kapılarını açacak ve 7 Nisan 2018'e kadar devam edecek. Belçika ve Lüksemburg'dan mühendis, tarihçi, grafik sanatçıları ve zanaatkarlardan oluşan 22 kişilik bir ekip, 10 yıllık titiz bir çalışmanın ardından bu benzersiz koleksiyona imza attı. Leonardo Da Vinci'nin hayatı boyunca yaklaşık 6.000 adet icat, icat geliştirme ile tablo eskizi yaptığı ve bunların çok az bir kısmını hayata geçirdiği tespit edilmiştir. Daha önce keşfedilmemiş birtakım konuları örnekleyerek Da Vinci hakkındaki bilgileri artırmak isteyen sergide, Da Vinci'nin orijinal eskizlerinden yola çıkılarak oluşturulan 100 replikasıyla birlikte; el yazması, tablo ve çizimlerin replikalarının dahil olduğu 200'e yakın eser bulunuyor. Serginin dünya turuna ilk olarak Türkiye'den başlamasına vesile olan ve organizasyonunu üstlenen TurkMall Yönetim Kurulu üyesi Alper Eyüboğlu; Dünyanın en kapsamlı Leonardo Da Vinci koleksiyonu unvanı ile ziyaretçilerin huzuruna çıkan bu serginin, 7'den 77'ye herkese hitap ettiğini vurguluyor. Dünyanın en büyük 'Leonardo Da Vinci Makineleri Koleksiyonu'nun en önemli özelliği; sergide yer alan replikaların orijinal tasarımlara bağlı kalarak ahşap ve metalden yapılmış olması. Sanayi tipi hiçbir birleştirici unsurun kullanılmadığı replikalarda tek bir vida kullanılmadı. Da Vinci'nin orijinal eskizlerinden yola çıkılarak hayata geçirilmiş olan bu çalışmaların bazıları orijinal boyutlarında olup, kalan çalışmaların ise ebatları 60 cm ile 5 metre arasında değişen replikalardan oluşmakta. 'Leonardo Da Vinci Expo: Dahi İstanbul'da' sergisinin en önemli ve 5 metre boyutuyla en büyük parçası; Da Vinci'nin Sultan II. Beyazıt döneminde inşa etmek istediği Haliç Köprüsü'nün replikası. 1502 de dünyanın en büyük, en güzel köprüsünü inşa etmek isteyen Da Vinci, Sultan II. Beyazıt'a bu talebiyle ilgili bir mektup göndermiş ancak köprü inşa edilememiştir. 2001 de, Norveç'te üstgeçit olarak inşa edilen köprü, küresel ısınmaya dikkat çekmek amaçlı buz maketleriyle de dünyanın çeşitli yerlerinde sergilenmektedir. Sergi, sanat ve tarihi keşfetme misyonu ile çocuklarla ve okullarla paylaşma konusunda yararlı bir öğretim yardımı görevi yürütecek. Koleksiyonda yer alan birkaç eseri ve makineyi çocuklar kendi başlarına inceleyebilecek. Sergi; Michelangelo, Albrecht Dürer, Giorgio Vasari, Donatello, Verrocchio, Giambologna, Raphael, Francesco Guardi ve Canaletto gibi Rönesans'ın diğer önemli sanatçıları ile Da Vinci'nin çağdaşlarının Da Vinci eserlerinden ilham alarak sunduğu örneklere ve orijinal belgelere de ışık tutuyor. Da Vinci'nin 200'e yakın eserinin sergileneceği 'Leonardo Da Vinci Expo: Dahi İstanbul'da sergisinin ziyaretçileri için hazırladığı bir de sürprizi var! 250 yıllık tarihi boyunca farklı kültür ve medeniyetlerin sanat, tarih, spor, bilim alanlarında çığır açmış; dünyaca ünlü isimlerinin figürlerini ziyaretçiyle bir araya getiren Madame Tussauds İstanbul'un meşhur Leonardo Da Vinci balmumu figürü bir ay boyunca sanatseverlerle buluşuyor. İtalya Rönesansı'nın en önemli ressamı, mükemmelliğin ve insan zekasının en son noktasının gelmiş geçmiş en büyük temsilcisi olarak kabul edilen Da Vinci'nin balmumu figürü, sanatçının 1500'lü yıllara ait otoportresi kullanılarak, 2016 yılında Madame Tussauds sanatçı ekibi tarafından tasvir edildi. Figürün yapım sürecine sanatçıya ait tüm portre ve eserlerin araştırılması ile başlandı, sanatçıya ait tarihi nitelikteki tüm görseller 360 derece incelendi. Balmumu figürün sadece taslağı için 150 kg kil kullanıldı ve figür yaklaşık 350 saatte tasvir edildi."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/ruhun-kubbesi-iznik", "text": "Hacı Bayram Veli Hazretleri de ne öğrenmişse Somuncu Baba Hazretleri ile çıktığı O hac yolcuğunda öğrenmiş. Kapısında bekleyen Eşref Rumi Hazretlerini ise Emir Buhari Hazretleri Hacı Bayram Veli'ye göndermiş. Nuh'un gemisinden inen ruhların şehrin yedi kat manası içinde tektonik bir hicapla kendini sırladığı kayıp kelimeler yurdu. Süleyman Peygamber henüz Estefanya'ya teşrif etmeden 1700 sene evvel inşa edilmiş İznik. Ne ki, Madyan oğlu Yanko'nun kızkardeşi İznika, İshak Nebi'nin zamana sıkışmış o ince nurdan yaldızı ve kadim ruh kuyusunu Sam'ın yurdunun üstüne kurmuş yeniden. İnsan ki gerçekte de aşk ve murad yurdundan düşmüştür bu gölgeler yurduna. İznik Gölü, bir çini tabağına doldurulmuşta üzerine mavi bir sır çekilmiş gibi ketüm bakıyor yüzyıllardır insanlara. Yuttuğu şehirler hala kursağında mıdır bilinmez fazla sokulmaz şairlere, kimseye sırrını açmaz! Oysa asırlık mahmurluğundan uyanmış artık Ayasofya, namaz kılanlara yeniden secdegah olmuş. Lüzumsuz bir taş gibi gövdesinde taşıdığı tuğlalar yeniden mana kuşanmış, böylece zaman nehrinin üzerinde sürüklenmekten kurtulmuş, çok şükür. Izdırap ve keder yüklü dünya mes'elelerinden bunalıp yorulmuş, kul sohbetlerinden başı şişmiş olanların mutlaka seyehat etmesi gerekli ruhani ve kutsal bir belde İznik. Kimi kapıyı gösterdi... Kimi eşiğinde bekledi... Kimine açılmadı kapılar.... Kapılar hafıza mahzenleriydi... Zekeriyya Peygamber zamanın hafızasını sarmalardı... Kimse bilmez onca kelimeyi nasıl ve ne vakit yazardı... Belki de buydu en kutsal yasa.... Hafıza birliğin zaman ve mekan ibrişimiydi. Bu ibrişim olmasa kim geçmişi hatırlayabilirdi? Hatırlamak; hayal kurmak değil, bilinç nehrinde bir seyirdi. Var olmakla yok olmak tehlikesi içinde olan milletler için bir \"talep\"di kapılar... Arafta salınanlara bir \"kapı\" ve \"hafıza\" gerekti. Kapıların ardında toplumsal inanç, kapıların ardında toplumsal güven vardı... Ve şehre Lefke Kapı'dan girilirdi... Hikayeler ve kayıp kelimeler şehridir İznik. En esrarengiz kapıların aralandığı, şarkın en şarkı, doğunun en doğusu kadar hem de... Şirazi'nin nefesini hissetmek de mümkün burada, en kadim mitoloji masallarını da... Bütün kadim diyarları kendi ikliminde biriktirmiş bu şehir hiç kuşkusuz Tanpınar'ın zamanın duruşunu seyrettiği bir ışın selidir. Şair ki, arayan değil, aranandır. Şair ki, seçen değil, seçilendir kelimelere. O ki, namütenahiye dalan gözleriyle ötelere, hep ötelere, durmaksızın daha ötelere b/akan insandır. Tarçın ve zencefilli çayların demlendiği şehrin fakir dekorunun ortasında her daim Eşref Rumi Hazretleri var, gayb var, evliya var, himmetleri var... Daha ne olsun... Somuncu Baba Hazretleri ki; somunlar, mü'minler! diye dolaşırdı şehirde. Ağızlarını yeme açmış kuşlar gibidir insanlar. İnsanların konuşması gıybet ve ateş, susması nefret ve kindi. Oysa büyüklerin adımları gizli izler bırakır geride. İnsan o izleri takip ettiğinde anlıyor gözleriyle dünya dekorları arasında binlerce perde olduğunu. Veliler kemankeştir aynı zamanda. Çünkü onlar zamana gerili mana oklarını şiir, nakış ve desenleriyle gönderirler sana. Somuncu Baba Hazretleri'nin yedi farklı manada yaptığı tefsir ve Eşrefiye tacının yedi terkli keçesi dahi bize gösteriyor ki, gönül ehlinin aklı ve yürüyüşü ile avamın aklı ve yürüyüşü bir değildir. Büyüklerin yolu bu izleri örten çaputlarla örtülü görünse de, gerçekte bir hazire içi, bir çini parçası, kavuklu bir mezar taşı ve süslü kemerlere, yıldız tozlarıyla deveran eden eski kubbelere kadar çoğalmış manalar İznik'te. Kafile kafile ziyarete gelen insanlar şimdi bakıyorlar garip garip tarihi mekanlara. Çünkü yabancılaşmışlar kendilerine ve geçmişlerine. Ve insanın yabancılığı ne kadar aşikarsa, aradıkları da o kadar meçhulleşmiş, kaybolmuş.. Gözlerim ikindi vakti İsmail Bey Hamamının kubbesinde, kainatla yaşıt bir bilgenin, fezadan daha derin kalbi gibi mütemediyen dönüyor zihnimle birlikte.... Bu kubbe, bu tezyin Avrupa'nın Rönesans denilen bela yağmuruna rağmen insanlığın ruhunun bir dayanağı olmuş sanki. Çünkü Hemedan'dan yola çıkan ontik bağımız köklerimizle gözlerimizin aynı fikirde olduğuna bir delil! Çünkü ta Kutadgu Bilig'den beri bize görünenin görünmeyene bir gölge, bir işaret olduğu, varlığı kaldırdığında kalanın yaradan olduğunu öğretildi. Çünkü ilahi murad ta başından beri böyleydi. Allah Ademe kelimelerin batınını öğretti. Batından kaçan gotik katedrallerin ve devasa portrelerin tahkiki iman ve tefekküre engel teşkil ettiği bir vakıa. Zaten anlamak gerek; şiir ve san'at aklı uyandırmıyorsa nasıl ve neyle bulunur hakikat? Çünkü esasında hakikat bulunmaz, hakikate u/yanılır... Aşık olunmadan, san'atında mecnun olunmadan olunmaz san'atkar! Tuhaf... Bu şehirde ölüler ve diriler aralarında nasıl anlaşmışlar ki; bazısı yaşadığı halde ölü, bazısı da asırlarca diri kalabiliyor. Hasılı; zamanın aklı eski bilimlerin kırıntıları üzerinde bina edildi bu hakikat. Sedden fırlayan nevzuhur bütün modern bilimler, simyadan sapmış yecüc-mecüc aklı ve bencilliği... Eşref Rumi himmetine muhtaç bir niyazla... Resim 1: Tarihi İsmail Paşa Hamamı kubbesi, İznik."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/ruya-tabir-sanat", "text": "'İyi kitap okumak istiyorum, tavsiyede bulunur musunuz?' diyen bir gence, ikisi de Büyüyenay Yayınları'nca kitaplaştırılan Filibeli Ahmed Hilmi'den 'A'mak-ı Hayal' ile Yurdagül Mehmedoğlu'ndan 'Sen de Rivayet Etsen' adlı 'rüya roman'larını okumasını önermiştim. Tekrar karşılaştığımızda okuyup okumadığını sordum. Okumuş okumasına ama ikisini de anlamamış. 'Bir gariplik var' diye belirtti; rüyanın her iki kitapta da merkeze alınmasını kendi gerçeklik bilgisiyle bağdaştıramamış. Doğrusu zikrettiğim iki kitapta da 'iyi okurlar için, iyi kitaplar.' Ortalama bir okurun velev ki Müslüman da olsa kolay okuyabileceği, hazmedebileceği kitaplar değil. Her ikisini de doğru okuyabilmek, anlayabilmek için tasavvufu ve ancak onun bahçesinde boy verebilen İslam sanatını bilmek gerekiyor. Dolayısıyla burada farklı bir kültürle yüz yüzeyiz; 'iyi ama biz Müslümanız, kültürümüzü biliriz' dediğimiz yerde bile kültürsüzlük kültürüyle kuşatılmış olduğumuzun farkında değiliz. Bu bağlamda, asıl kültürümüzün açığa çıkması için Hüsn-ü Aşk vb. kimi meşhur mesnevilerin, divanların yayınlanmasını da başka zorluklara gebe bir çaba olarak görüyorum, çünkü 'hal olarak' onların dünyasından çok çok uzakta olmamızın yanı sıra, dil olarak da onların çok uzağındayız; daha net bir söyleyişle mevcut zihniyetimizin sıkleti o zihniyeti içerecek bir yeterliliğe sahip değil. Mazmunları unuttuk, dilsel simgeleri bilmiyoruz, 'Istılahat-ı Edebiyye'den haberimiz yok. Şairin ay ve yıldızdan söz ettiği yerde aslında Hz. Peygamber'denve Çehar-yar-i Güzin'den söz ettiğini bile bilmeyince söz konusu metinler okuyana zevk vermiyor. Çünkü risalet, sıdk, ilim, sezgi ve edep kelimelerinin 'ay ve dört yıldız'da gömülü olduğunu ıskalamakla onların çağrışımlarını da ıskalamış oluyor ve dolayısıyla mananın kendini geriye çekmesiyle metinlerdeki kuru lafza yani kabuğa tosluyoruz. Rüya dedim örneğin. Öyle sanıyorum ki kendisine kitap tavsiye ettiğim kişi öncelikle 'rüya terbiyesi' eksik olduğundan zikrettiğim o kitapları okudu ama anlayamadı. Sürrealist bir sanatçıyla Müslüman sanatçı arasındaki fark demektir öncelikle. İlki onu sanatsal yaratımında orijinal bir araç olarak görür, ikincisi ise zahir ile batını birleştiren bir berzah olarak benimser. Bu Hadis, Hz. İbrahim'in 'rüyayı tabir etme' zorunluluğuyla birleşince bir rüyadan ibaret olan dünya hayatı, yaşadığımız gerçekler bir tabir ihtiyacına bağlanır ve İslam sanatları dediğimiz sanatlar da son tahlilde bu 'tabir etme' eyleminden doğar. Rüya bir şeyi vasıtasıyla bildiğimiz bir araç değildir, bilakis haberde / bilgide bizi araca dönüştüren şeydir. Diğer bir söyleyişle rüya bizi bilgilendiren bir şey olmaktan önce bizi bir bilginin vasıtası kılan şeydir. Çünkü bilgi geneldir, rüya bizim özelimizi genele çevirir. Tıpkı atamız Hz. İbrahim'in kurban rüyasının onun milletine emir olarak dönmesindeki gibi. Biz rüyaya çık mayız, rüya isterse bize iner. Bize inende hükmümüz yoktur ancak bize inenin ne olduğunu anlamak ve onu bilgi olarak bir şeye delil kılmakta bir hükmümüz vardır. Öte yandan hayalin zaptettiği şeylerin sureti olması bakımından rüya, gerçekle da yer yer örtüşmesi bakımından zahir ile batını kendinde toplayan bir berzahtır. 'A'mak'ı Hayal' ile 'Sen de Rivayet Etsen'i bu rüya terbiyesinin içinden okuduğumuzda ancak o metinler kendilerini bize açabilirler çünkü onlar rüyayı bilenen bir bilgi olarak değil, bilgininin tarzına bağlı olarak merkeze almışlardır. Mustafa Kutlu'nun Nur'uyla ilgili yazdığım yazı üzerine şair Fatma Şengil Süzer, sosyal medyadan 'rüyaya değinmemişsiniz' diye uyardı. Haklıydı çünkü tasavvufi aşkın konu edildiği yerde rüyanın konu edilmemesi eksiklikti. Ama ben de haklıydım çünkü bitişik olan şeyden birini ayrıca öne çıkarmakta bir tür düşünsel haşive uğrama tehlikesi görmüştüm. 'Rüya terbiyesi' diyorsam kastettiğim, yukarıda zikrettiklerimle birlikte bu iki hassasiyettir. Değilse rüya romanı, mesnevi vb. okumak, anlamak için kimse kendini yormasın. Hele hele STV dizlerinde ayyuka çıkan müptezelliği kimse rüya sanmasın. Her hazinenin sandığı kendi anahtarıyla açılır. Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/s-on-gunler", "text": "Zaman; an havliyle la havle çeker... Ona bir anlam katmadıkça. Anlamsızken koşar adım yaşar o da. Arkasında kalan insana bakmadan. Çünkü insan da koşmaktadır ona aldırmadan. Bir koşuyu haketmeyen pek çok şeyin peşinde. Hayatlar iş-güç, kazanma-harcama, tüketim-yatırım-birikim-gelecek-iş bulma-kariyer-ekmek-fatura-sınav sorusu-cevap anahtarları-ev-araba, alım-satım ve buna benzer kelimelerin çevresinde say ve tavafa dönüşür. Bu oruçla dinginleşecek olan bir aylık zaman durup düşünme ve davranma zamanı! dır. Bir dahaki hilale kadar aylarca bu kadar düşünme zamanı bulamayacak olma ihtimaline karşı bir tedbir gibi... merkezinden kopup kaçmış bu koşturmacalarını bir g-özden geçirme zamanı. Aslında oruç; doğru koşabilmek için biraz durmaktır. Ve yakalayıp kendini, o sobeleyişte kendini tutmayı öğrenmek, bütün bir yıl bu ilkeli/bilinçli tutuklukla.. az.. öz.. düşünerek... yalana yanlışa çekingen, iyiye-doğruya atılgan, yalnızca insanlığa mecalli biri olmaktır. İlk on gün açlığın epey zor bir şey olduğu anlaşılır. Şükredilmemiş tokluklar dizilir boğaza. Açlık gözüyle görür; nasıl da donatıldığını binbir yiyecek ve içecekle.. Sonrasında tek açlığın bilinen açlık olmadığı anlaşılır. Şimdiye kadar neden tek yönlü açlık duygusuna kapıldığını sorgular. Başka susuzlukları, açlıklarını farkeder... Nasıl da aç bi'l aç bıraktığını görür kendini. Hissettiğinin bir tek karnı olmasına içerler. Kendine yabancılaşmasına... Utanır. Utancına çareler arar. Utanılası kör koşturmacalarından arınma çareleri. Bir bir akla gelir artık daha önce o kadar da düşünmedikleri. Yoksulun onbir ay yakalandığı zorunlu orucuna belki de kendisinin açgözlüğünün neden olduğunu... İhtiyaç diye ihtiyacı olmayan her şeyi tıka basa doldurduğunu kalbine, eline, cüzdanına, kasasına, evine, dolabına.. Birilerinin açlık sınırına dayanan, başkalarının aç gözlülük ve sınırsız tüketim istilasıdır. Daha çok, daha iyi düşünebilmek için daha bir kendine kaçmak ister. Ve itikaf kıyılarından kendine çekilmektir. Kendini köşeye sıkıştırmak için s-on günlerdir... Benliğinle halvet halidir. Kendini, eksiğini, gediğini boykot etmenin s-on günleri... Kimliğini kendine göstermeden sokaga, hayata çıkmamak... Aldatan kalabalıktan dogru sözlü yalnızlığa yürümek. İçiçe katlanarak yalnızlığına sarılmak. Evrenden çevreye.. çevreden merkezine çekilmek... Geri çekilip en ileriye atılmaktır. Allah ile kapalı görüşmedir. S-on günler... Şimdi o önderin peşine düş ona göstermeden. Yaptığının aynını yap! Çünkü o senin için, sana bunu öğretmek için yaptı ne yaptı ise. Ütopyana kaç! Ki senin ütopyan gerçekleşmemeye hususen nazlanandır. Sen hep daha iyiye, daha doğruya ve güzele değiş, dönüş, ol ve öylece öl diye. Sığın mağarana! Kent diye uygarlık diye sürüldüğün bütün barbarlıklardan... İçindeki okuma, anlama, anlamlı yaşama isteği ve bu arzuyla kendini sıkıştırıp durman senin cebrailindir."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/sabah-ulkesi-nde-gelenekselcilik-dosyasi", "text": "Köln'de, Islamische Gemeinschaft Milli Görüs e. V. / İslam Toplumu Milli Görüş Sabah Ülkesi Derneği tarafından Ahmet Faruk Çağlar'ın Genel Yayın Yönetmenliğinde yayınlanan SABAH ÜLKESİ'nin 36. (Temmuz 2013) sayısı çıktı. Hemen her sayısında dünya Müslümanlarının önemli meselelerini, yetkin imzaların inceleme, araştırma ve değerlendirmeleriyle dosya konusu olarak sunan SABAH ÜLKESİ, Temmuz 2013 sayısında da, çoklarının bildiği ancak nitelik ve niceliğine fazlaca vakıf olmadığı GELENEKSELCİLİK'i dosya konusu olarak seçmiş. Sanayi devrimi sonrasında Batı insanının içine düştüğü keşmekeş onun dine yönelik zayıf halde bulunan temayüllerini daha da uzak kılmış ve bu dönemde profan alan dini alanı ihata etmeye başlamıştır. İnsanlığa asırlarca ışık tutan dini geleneklerin özünde mukim olan ezeli hikmet ya da Perennial Wisdom, Batı insanını girdiği darboğazdan çıkarma imkanına sahip yegane reçete olarak ortaya çıkmaktadır. Batı insanıyla alakalı yapılan bu tespitler elbette bir genelleme olup zikredilen ezeli hikmete vasıl olmaya matuf hararetli gayretler göze çarpmaktadır. Dinin handiyse arkaplana itildiği bu kesif devrede Gelenekselci ismiyle maruf bir oluşum tarih sahnesine çıkar. Gelenekselci ifadesi elbette yeni bir kavram değildir. Ancak Gelenekselci Ekol tarafından sistemleştirilmiş ve ilkeleri daha uygulanır bir hale gelmiştir. Bu ekolün büyük temsilcileri bir Fransız mütefekkir ve mutasavvıf olan Rene Guenon, Hint Metafiziğinin büyük bir temsilcisi olan Ananda Kentish Coomaraswamy, İsviçre ve Alman asıllı bir ressam, şair, mütefekkir ve mutasavvıf olan Frithjof Schuon'dur. Gelenekselci ekolün mensupları elbette ismi geçen mütefekkirlerle sınırlı değildir. Yakınlarda vefat eden bir İngiliz edip, mütefekkir ve mutasavvıf olan Martin Lings, Huston Smith ve özellikle ekolün şu an hayatta olup en fazla ürün ortaya koyan üyesi İran asıllı mütefekkir Seyyid Hüseyin Nasr, Gelenekselci Ekolün en tesirli sözcüleri arasındadır. Gelenekselci Ekol dinlerin özünde mukim olan ve suretler değişse de kendisi değişmeyen Ezeli Hikmetin insanı asli haline döndüreceği ve modernizmin ona yüklemiş olduğu tüm nakıslık ve şerleri de defedeceği fikrinden hareketle, dinlerin özünde bulunan bu asli hakikati günyüzüne çıkarma çabasını taşımıştır. Gelenekselci Ekol mensupları arasında her gelenekten düşünürler var olsa da, baskın olan görüş İslam dini çerçevesinde olup Kelami, Metafiziki ve Tasavvufi görüşler bize bu ekole mensup olan mütefekkirlerin yüzeysel bir yaklaşımdan ziyade özlü ve derinliğine çıkarımlarda bulunduklarını göstermektedir. SABAH ÜLKESİ, Ahmet Faruk Çağlar'ın Seyyid Hüseyin Nasr ve William Chittick; Muazzez Tümay'ın Mark Sedgwick ile yaptığı söyleşilerle zenginleşen GELENEKSELCİLİK dosyasını Numan Rakipoğlu, Melek Paşalı, Serap Kılıç, Zeynep Kot Tan, Nurullah Koltaş, Ercan Alkan, Nuri Sağlam, Özay Aslan ve Kadri Akkaya'nın incelemeleriyle tahkim etmiş. SABAH ÜLKESİ'nin tıpkı önceki sayıları gibi bu sayısını da sadece okunmak için değil, yıllarca saklanmak için mutlaka temin etmelisiniz."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/sanart-ii-turkiye-estetik-kongresi-mersin-de-basliyor", "text": "SANART II. Türkiye Estetik Kongresi, SANART Görsel Kültür ve Estetik Derneği, Mersin Üniversitesi Mimarlık Fakültesi ve Güzel Sanatlar Fakültesi tarafından 24-26 Ekim 2013 tarihleri arasında Mersin'de Büyükşehir Belediyesi Kongre Merkezi'nde gerçekleştiriliyor. 24 Ekim Perşembe günü saat 09.20'de bir konserle açılacak olan Kongre, 26 Ekim Cumartesi günü saat 13.00'te SANART Yönetim Kurulu Başkanı, Mersin Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Cana Bilsel'in değerlendirme ve teşekkür konuşmasıyla kapanacak. Kongre estetik ile ilgili tüm disiplinlere, sanat ve tasarım alanlarına açık bulunuyor. Bu Kongre'de estetiğin felsefi, sanatsal, kültürel, toplumsal, politik ve diğer tüm boyutlarıyla Değişen Coğrafyalar, Değişen Paradigmalar teması çevresinde tartışılması amaçlanırken, Türkiye'de güncel estetik araştırmalarını bir araya getiren bir platform oluşturulması hedefleniyor."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/sanat-ve-nimet", "text": "Yunus Emre'nin söylemeyi hayati bir zorunluluk olarak gördüğünü, Mevlana'nın ise Mesnevisi'ni inmiş bir kitap olarak nitelediğini biliyoruz. Bu durumu, vahiy, ilham, sezgi terimleri üzerinden yorumlayarak, metafizik bir düzeyde sözü yüceltme hatta deyim yerindeyse kutsallaştırma yoluna gidip, onları mal terimi üzerinden ihsan, nimet, cömertlik terimleri eşliğinde cüz'i aklın, külli akla bağlanma vasıtası şeklinde değerlendirmiyoruz. Sözümü, dile ilişkin teknik izahlarla zorlaştırmamak için kısa yoldan belirtmeliyim ki, buradaki, deve, koyun, at şeklinde sınıflandırılan mal terimi hizmetçilerin de eklenmesiyle zaten anlam genişlemesine uğradığından, libas teriminin Arapça'da örtülebilir her şeye ad olabildiğini özellikle belirtmek isterim. Örneğin karanlık, ışık bir örtüdür; tokluk, açlık, sabır, acı, sevinç, hüzün, zafer, başarısızlık, konuşmak, suskunluk... hepsi birer örtüdür. Ayrıca Hadis'teki muhatap ve mal açısından öznellik arz eden sözün, Şari'den neş'et etmesi nedeniyle, genelleştiğini de yine burada hemen ifade etmeliyim. İhsan, Arapça hsn kökünden gelen, \"güzellik yapma, karşılıksız hediye verme, hediye\" kelimesinden alıntıdır; hüsn 'güzel olma' kelimesinin de masdarıdır. İslami terminolojide ihsan, 1)Allah'ı görüyor gibi, 2) O, seni görüyor gibi, Allah'a ibaret etmek demektir. Buna göre, sana verilmiş olan şey son tahlilde Allah ile senin arandaki bir bağ ve bu bağı oluşturan ilişkilerin tümü olarak Tevhid doktrinin içinde yer almalıdır. Nimet ise n'm kökünden gelen ni'ma olarak, \"ihsan, refah, bolluk\" demektir. İslami terminolojide nimet, Allah tarafından, insanın iyi yaşamasını sağlayacak servet, refah, dirlik, düzenlik, sağlık vb. her türlü şeydir ; Allah'ın insanları yaşamın yumuşaklığının, letafetinin ve kolaylığının içine almasıdır. . Cömertliğe gelince. Yine fiziki ilişkiler kadar kimi hallere karşılık düşen bu kelime feyiz, ikram, keramet, müsamaha, bezm vb. kelimelerin anlamlarını da içkin olarak, el-Kerim, el-Ekrem, el-Berr... olan Allah'tan insanlara yönelen ihsan ve nimetin yine O'nun en güzel ahlakı olmakla, insanlar arasında da bir ahlak olarak yaşatılmasıdır. Kelimeler ve onlarla erişilen mana da Allah'ın insana ihsanı, nimeti ve cömertliğidir. Tıpkı, insan bu üç şeye eşit olmadığı gibi, kelimenin sahibi kılınması bakımından da eşit değildir. Akılda, malda, sağlıkta... seçilmiş olunduğu gibi, isan kelimede de seçilmiş, aralarında insan olmak bakımından değil ihsana, nimete ve cömertliğe muhatap olmak bakımından farklılıklar doğmuştur. Örneğin Mevlana, aynı dönemde yaşamış binlerce Mevlana'dan kelime'ye muhatap olmuşken, bir diğer Mevlana mala, bir diğeri sağlığa... muhatap olmuştur. Kendisine bir ihsan, nimet ve cömertlik olarak kelime bahşedilmiş insanın, bunları da bir libası giyinmişçesine üzerinde görünür hale getirmesi gerekir. Bu nedenle Müslüman nezdinde sanat, kimi Batılıların ya da bizdeki Batıcıların hayatın acılarına tahammül etmek, aklını dengede tutmak vs. şeklinde ifade ettikleri nedenlerden dolayı değil, doğrudan sanat için seçilmiş kul olduğuna inanmanın zorunluluğundan dolayı yapılan / gösterilen bir şeydir. Bu manada insan Allah tarafından yazgılandığı şeyi yapmakla yükümlüdür. Sanatçının bu bahisteki durumu da malının zekatını vermek zorunda olan zenginin durumu gibidir. Dolayısıyla kelimenin zengini kılınanın da, buna özgü libasıyla görünmesi, bu yöndeki varını paylaşması, onu başkalarına hediye etmesi, aynı zamanda onun sorumluluğudur. Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/sari-saltik-gazi-hik-ye-yarismasi", "text": "- Gönderilen hikayelerin; Saltıkname adlı eserde geçen Sarı Saltık Gazi'nin hayatını, menkıbelerini veya efsanelerini konu edinmesi gerekmektedir. - Her katılımcı 1 hikaye ile yarışmaya katılabilir. - Hikayelerde sayfa sınırlaması yoktur. - Gönderilen hikayeler daha önceden herhangi bir yerde yayınlanmamış ve herhangi bir yarışmaya katılmamış olmalıdır. - Yarışmaya gönderilen hikayelerden uygun görülenler hazırlanacak kitap içinde yayınlanacaktır. - Kitaba girecek hikayeler için ayrıca telif ödenmeyecektir, kitabın sonraki baskıları için de telif ödenmeyecektir. - Hikayelerin bütün kullanım hakları Bursa Büyükşehir Belediyesi'ne ait olacaktır ancak kitabın ilk baskısı bittikten sonra yazarlar hikayelerini başka yerlerde de yayınlayabilecektir. - Hikayelerde isim ve soy isim yerine, müstear isim yer alması gerekmektedir. - Gönderilen hikayelerle birlikte, hikaye sahibinin özgeçmişinin ve irtibat bilgilerinin de yer alması gerekmektedir. - Hikayeler, 6 nüsha olarak belirtilen adrese posta/kargo yoluyla gönderilmeli veya şahsen teslim edilmelidir. - Hikayelerin imla ve noktalamaları da dikkate alınacaktır. - Son başvuru tarihinden sonra gönderilen hikayeler dikkate alınmayacaktır. - Yarışmanın dili Türkçedir, yarışmaya katılım için yaş ve uyruk sınırlaması yoktur. - Yarışmaya, Bursa Büyükşehir Belediyesi ile Belediyeye bağlı kuruluş çalışanları, Seçici Kurul Üyeleri ve bunların birinci derece yakınları katılamazlar. - Dereceye giren hikayeler ve ödül töreni ile ilgili daha sonra açıklama yapılacaktır. - Yarışmaya katılan adaylar bu şartları peşinen kabul etmiş sayılır ve sonradan bir hak iddia edemez."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/selam-sana-selam-ey-sehid", "text": "Sevgili Esma! Sen daha on yedisinde gencecik bir kızken şehadet mektebinin öğretmeni oldun. Mısır Firavunlarını tebessümünle boğacak bir dirilişin ateşini yaktın. Sen şehid olduğunda baban Muhammed el Biltaci sana 'sevgili kızım ve değerli öğretmenim...' diye bir mektup yazdı. İnanıyorum ki melekler Harun makamında okudular bu mektubu sana. Baban, sen şehid olmadan iki gün önce rüyasında gelinlikler içinde görmüştü seni. Bu gece senin düğün gecen mi? demiş, sen de düğünüm akşam vakitlerinde değil öğlen olacak demişsin. Aynen dediğin gibi oldu, bir öğlen vakti zalimlerin göğsüne sapladıkları kurşunla şehid oldun. Sevgili Esma! Sen masum bir genç olarak kutlu bir davaya inanıyordun. Davan o kadar ulvi ki, şehadetinden sonra da gözlerine bakanlar o derin anlamlar içinde yıkanıyor, arınıyor ve kendilerine geliyorlar. Tebessümün, umutsuzluklar içinde çaresiz kalanlara umut aşılıyor. Hüznün, gözyaşları kurumuş, merhameti unutmuş kalplere yumuşaklık bahşediyor. Sevgili Esma! Sen ardından tertemiz bir ölüm bırakarak bu imtihan dünyasından ayrıldın. Asıl biz kendi halimize ağlamalıyız. Çünkü bizler, hayat rasyonalizm üzerine kuruludur, pragmatizm hesap edilebilir bir öngörüdür kurnazlığıyla hareket ediyoruz. Oysa sen kimsenin hesap edemeyeceği bir ödülle rabbine kavuştun. Sevgili Esma! İslam tarihi kahraman erkek ve kadınlarla doludur. İsmini tabiinden Rabiatü'l Adeviyye'den alan Meydanda sen de bu kahramanlar kervanına katıldın. O Rabia ki ahireti için dünyasını terk etmişti. Mısır zindanlarında işkence gören Zeynep Gazaliler, Safine Kazımlar hep bu yolun yolcularıydılar. Şimdi sen de asil bir yolcu olarak aynı yoldan yürüdün ve senden sonra bu yolda yürüyecek insanlara örnek oldun. Sevgili Esma! Zalimler öldürdükçe sindirir, azaltır, tüketiriz zannediyorlar. Halbuki şehadet yıkar, temizler ve diriltir. Onlar korktukları için yok ediyorlar, halbuki sizler yokken de onları korkutuyorsunuz. Onlar şehadetin ab-ı hayat olduğunu bilmiyorlar. Onu tadanların geride kalanlara ışık saçtıklarını nereden bilecekler? Nereden bilecekler daha on yedi yaşında şehit olan bir kızın babasına öğretmenlik yaptığını! Sevgili Esma! İslam aleminin içinde bulunduğu durum, küffarın topyekun yaptıklarından daha fazla insanın içini acıtıyor. Senin toprağa düşen kanın bereketiyle inşallah bu sinmiş, pörsümüş, üzerine ölü toprağı serpilmiş yığınlar kendi özlerine dönerler. Mezhepçilik, ırkçılık, particilik, taassup, cehalet İslam aleminin önünde büyük bir barikat örmüş. Senin gibi öğretmenlerin aydınlık düşünceleri inşallah bu talihsizliği değiştirecektir. Sevgili Esma! Uğrunda canını feda ettiğin İslam'ın ilk öğretmeni olan Peygamberimiz her konuda örnek alınsaydı, bugün içinde boğuştuğumuz sorunlar olmayacaktı. Onun mesajları netti, tüm insanlığı kucaklıyordu. O'nun insani erdemleri, karşısındaki düşmanını dahi dilsiz bırakacak kadar güçlüydü. O'nu öldürmeye gelenler Onda diriliyorlardı. Onun kişiliğini gencecik yaşlarında kendilerine örnek alan senin gibi güzel Müslümanlar inşallah bu çağın sağırlarına seslerini işittirecektir. Sevgili Esma! O içten bakışın, o mütebessim çehren, o kararlı duruşun yıkasın kirli nefislerimizi. Susuşun, çok konuşan dillerimizin yıktığı gönülleri tamir etsin. Göğsüne saplanan kurşunla bir öğlen vakti içtiğin şehadet şerbeti, vicdanımıza ayna tutsun! Şehadetin bereketi, ben ben diyen hevamızın güçlü ellerinden kurtarsın bizi. Selam sana, selam sana ey şehid..."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/selvigul-kandogmus-sahin-den-hir-zaman-notlari", "text": "Yazar Selvigül Kandoğmuş Şahin 4. Deneme kitabı Ahir Zaman Notları 'nda, bugünün dünyası içinde cereyan eden savaşlardan, zulümlerden, işleyen ekranlardan ve kitle iletişim araçları karmaşasından, olay ve durumlardan okuru hassasiyetlerin serin iklimine çağırıyor. Mavi Marmara Şehidi Furkan Doğan'a ithaf ettiği yeni deneme kitabında Şahin, 15 Temmuz Darbe girişiminden Kudüs'e, birlik ve beraberlik çağrısından şehitlerimizin vatan savunusuna çoğu ahir zamanlarda tanık olduğumuz, maruz bırakıldığımız ateş çemberine dair geniş bir düşünce-duyarlılık evreninden okuru haberdar ediyor... Yazar bu algı ve duyarlılık genişliğinin yanında, derin bir Türkiye ve Dünya hassasiyetiyle durmaksızın ses vermeye, ses olmaya, makes bulmaya ve Ümmetin yaralarına merhem olmaya, Kelam'ın ve Kalem'in dizi dibinde gözyaşı ve dua ile karılmış kelimeleriyle dinmeyen bir çağıltı olmaya devam ediyor. Hassas bir kalem erbabı olan Şahin'in Ahir Zaman Notları, zamanın ruhuna, dünyanın ahvaline dair tuttuğu içtenlikli notlardan oluşuyor... Sonra teslimiyetin derin soluğuyla yalvardık Rabbimize Kudüs'ün Mescidi Aksa' nın yetimleri için. İbrahim Peygamber, tek başına ümmetti biz O'na inandık. Nemrut'un ateşine yürüyen kavi imanının gücüne inandık. Biz İbrahim Peygamber'in çöllerde döne döne yaptığı duaların gücüne inandık. Çaresiz kaldığı anda, Rabbine dönüp yalvarmasına, gözyaşlarına, teslimiyetine ve ateşleri gül eyleyen o eşsiz imanına inandık. İbrahim Peygamber'in narı nur eyleyen eşsiz teslimiyetine bizler de teslim olduk hayret makamında. Biz Musa Peygamber'in derinden sessiz ırmaklar gibi akan sırlı imanına, sabrına, tevekkülüne, Firavun karşısındaki mert ve cesur duruşuna inandık. Koynundan çıkarttığı par par yanan beyaz eline, dünyanın tüm sahte sihirlerini yutan asasına, yanan topuklarına, yalnız yüreğine, Tur Dağı'ndaki kırgın, incinmiş o denli de yürekten dualarına inandık. Biz o merhamet Peygamberi, güzel ahlakın eşsiz timsali ahir zaman ümmetinin kurtuluş sakası, Efendimiz Muhammed Mustafa Aleyhisselamın' ın, çileli günlerden geçerek ümmetine sahip çıkmasına, eşsiz mücadelesine, çile dolu yıllardan sonra eşsiz bir teselli gibi gelen Miracına, hicretine, eşsiz Risalet'ine inandık. Kudüs'e olan aşkına, sadakatine, bağlılığına inandık."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/selvigul-kandogmus-sahin-in-arinma-zamanlarina-adli-kitabi-okurkitapligi-yayinlarindan-cikti", "text": "Usul usul akan, derin vadileri aşıp gelmiş, berrak kar suları ile köpük köpük arıtan nehirler gibi yürüse yaşam damarlarımıza. Sen bilmez misin derin vadilerin suları yataklarını bir gün bulur, sancılar durulur, sızılar diner, yolculuklar biter bir gün, bitmeyen kalp ağrısıdır. Sen ey yolcu arınma zamanlarına doğru yola revan olduğunda başlar her şey. Zor zamanların içinden sesleniyor; çetin yollarda birlikte yürümeye davet ediyor Selvigül Kandoğmuş Şahin ve sorular, hasbihaller, derinlikli bir iç yolculuk eşliğinde; zamanı anlamlı ve yaşanılır kılacak insan hallerinin ve yaşanmışlığın peşine düşüyor. Yaşanılan tüm zorluklara, acılara rağmen; umutla, düşle, düşünceyle örülmüş anlamlı zamanlara doğru bir yürüyüş çağrısı: Arınma Zamanlarına."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/selvigul-kandogmus-sahin-in-senden-daha-guzeli-yok-adli-kitabi-okurkitapligi-yayinlarindan-cikti", "text": "Meydandayım işte, bir sen varsın, bir de ben varım. Yaşamın içinden alınmış kesitler, öykülerin sade dili okuru güçlü duygusu içine çekerek o öykülerin bir parçası yapıyor. Gerek konuların, gerek mekanların seçilişinde gerekse de dilin kullanılışında yerel unsurları ustalıkla kullanan yazar evrensel bir anlatım imkanına da ulaşarak okuru öykülerin güzelliğine ve samimiyetine çekiyor."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/selvigul-kandogmus-sahin-in-yeni-kitabi-kadim-sehirler-cikti", "text": "Gezdiği şehirlerle kurduğu bağı toplumsal ve ruhani yönleriyle ele alan yazar, okurlarını da kendi yolculuğuna yoldaş etmekte. Okur, yazarın akıcı ve derinlikli üslubuyla hem bu şehirlerin tarihi, coğrafyası ve sosyal yapısı hakkında bilgiler edinecek hem de bu deneyimin bir gezginin ruhunda yarattığı yansımalarını görecek. Kadim Şehirler, şehirleri sadece turistik birer durak olarak görmeyen, mekanla manevi ve maddi bağını gözetmek isteyen okurlar için bir rehber ve dolaylı bir şahitlik imkanı sunarken, Avrupa ve Ortadoğu'nun çeşitli şehirlerini Müslüman duyarlılığı ile gezen, gören, deneyimleyen bir yazarın kalemine yansıyanları sunmaktadır."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/seni-anlatmaya-gozlerinden-baslamaliyim-usta", "text": "Zamanı sen mi gölgelemiştin? Biz zamanı esir mi etmiştik? İçinden çıkılması mümkün olmayan soruların cevabını nasıl vermiştin? İnsafı kaybolmuş cümlelerin hayatımıza hangi boşlukta girdiğini unutturmuşlardı... Gözlerinin içine bakmaya korkuyorlardı en çok... Düne dair yarım kalan ne varsa, saklandıkları yerden bir gün çıkacağını biliyorlardı. Gözlerin umuttu. Çölün ortasında susuz kalmış çocuklara gözlerinden taşanlar ufuktu. Yürekleri yangın yerine dönmüş annelerin kulaklarındaydı sesin. Sesin susturulmuş diyarların insanlarına ulaşan bir çağrıydı. Kalkın diyordun. Kalkın ve dimdik durun ayakta... Sesin yalnız coğrafyalarda zulümden titreyen nice canlar için hayattı. Sen konuşunca nefsi ile boğuşanlar kulaklarını tıkamaya devam ediyordu. Sen konuşunca asırlar boyunca dilimizi kilitleyenler sana diş biliyordu. Sen cesaretimizdin. Güçsüz olduğumuzu hissettirenlere inat şaha kalkmış cümlelerin vardı. Hayatın yokuşlarında yorulmamayı senden öğrendik. İrademize sahip çıkmayı, haksızlığın karşısında susmamayı, zayıfın yanında olmayı, mazlumu yüceltmeyi senden öğrendik. Hayallerimizi ezip geçmeye çalıştıklarında köşeye çekilip içli içli ağlamayı bildik. Hülyamızı kanatanlar vardı. Gökkuşağımızı çalanlar vardı. Düşüncelerimize zincir vuranlar... Orta Çağ adetlerine bizleri mahkum etmeye çalışanlar vardı. Dünyanın gözü kararmıştı. Biz senin gözlerinin ışığıyla yola devam ettik. Yürüdük. Yorulmadan yürüdük. Durmadan yürüdük. Sesin sesimiz oldu. Sözlerinle diri tuttuk ümitlerimizi... Sen konuştukça dünya kulaklarını tıkadı. Senin gözlerinden dünyaya bakmayı bilmeyenler Orta Doğu'nun kanını emmeye çabaladı. Masumların gözbebeğiydin sen... Yetimlerin babası... Öksüzlerin, yolda kalmışların durağıydın. Sen, kurulmuş tuzakları bozandın. Engelleri aşandın. Halimizden anlayan, bir kuru sofraya oturan, çatlamış dudaklarımıza gönül çeşmenden su taşıyandın. Dünün şahidi olan, yalnızlığımızı avutan, bizi biz yapan gözlerinden başlamalıydık seni anlatmaya... Seni anlatmaya bizi biz yapan sözlerinden başlamalıydık. Sen konuştun ve dünya sustu. Sen bugünümüzsün. Sen yarınımızsın. Sen bütün coğrafyaları kucaklayan yanınla yüreğimizin ufkundasın. Biz çocuklarımıza seni sevmeyi öğrettik. Biz çocuklarımıza dünyanın karşısında dimdik duran bir liderin cesaretini gösterdik. Biz çocuklarımızın geleceğini önce Allah'a sonra Efendiler Efendisi'nin sözlerinden cesaret alan bir güzel yüreğe teslim ettik."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/sezai-karakoc-panelinin-ardindan", "text": "7. Edebiyat mevsimi, şimdiye kadar izleyici olarak katıldığım en güzel edebiyat mevsimi idi. Konu itibariyle dergileri işliyor olmalarının da bunda büyük payı olmalı. Edebiyata, sanata yakın duruşumuz, kültürel etkinliklerin İstanbul'da daha yoğun gerçekleşiyor olması bizim için büyük avantajdı kuşkusuz. Bu imkanların bu yıl Sultanahmet'te TYB'nin İstanbul şubesinin bulunduğu o güzel medresede bizi buluşturması, önümüze kaçırılmayacak bir fırsat olarak çıkmış oldu. Bir hafta boyunca açılıştan itibaren bütün programları baştan sona büyük bir dikkatle izleme imkanı bulduk. Bazı programlarda not tutmaya çalıştıysam da yetiştiremediğim için bir şey yazamadım ne yazık ki. Her güne 4 ayrı oturum planlanmış. Bazı oturumların biraz uzaması bir sonraki oturumu izlemeye gelenleri sevindirdi; zira ucundan kıyısından da olsa bambaşka bir atmosferi salondaki sanatseverlerle beraber soluma imkanı buldular. Burada her gecikme ve uzamanın bir avantaja dönüştüğünü gördüm. Çünkü görebildiğim kadarıyla gelen izleyicilerin büyük çoğunluğu gençlerden, dikkatli, ilgili edebiyatseverlerden oluşuyordu. Hiç tereddütsüz, geçen yıllara göre edebiyat mevsimi daha genç ve coşkuluydu. İzleyicilerin gençlerden oluşmasının, bu coşkuyu beslediği muhakkak. Bu kadar söz yeter deyip, Sezai Karakoç paneli çerçevesinde düşüncelerimi ifade ederek izlenimlerimizi aktarmaya devam edelim.. 7. Edebiyat Mevsimi programı yayınlandığında en çok izlemek istediğim programlardan birinin üzerini Sezai Karakoç paneli olarak çerçevelemiştim. TYB İstanbul Şubesi Başkanı Mahmut Bıyıklı'nın moderatörlüğünde başlayan panelin konuşmacıları Prof. Dr. Turan Karataş ve Yüksel Kanar idi. Şimdiye kadar Sezai Karakoç'la ilgili pek çok program yaptığını kaydeden Mahmut Bıyıklı, buna rağmen bu tür programlara devam edeceğini belirterek Sezai Karakoç'un genç nesillerce tanınması açısından bu tür çalışmaların artarak sürmesi gerektiğini söyledi. Bıyıklı, daha fazla gencimizin, Sezai Karakoç'u ve Diriliş dergisi etrafında mayalanan fikriyatı tanıması ve okumasını sağlamak açısından bu tür etkinliklerin önemli olduğunu vurguladı. Prof. Turan Karataş, Sezai Karakoç üzerine çalışma yapmasının kendisini fevkalade beslediğini ifade ederek, onu okumakla diriliş ruhunu daha iyi kavrama, soluma imkanı bulduğunu ve beslenme kaynaklarının zenginleştiğini söyledi. Sezai Bey'i bürosunda birçok kez ziyaret ettiğini, onun sürekli düşündüğünü, büyük bir sanat ve fikir adamı gibi sancı duyduğunu kaydederek, bu büyük şairi çoğu kez önünde bir gazete ve okuduğu bir haber üzerinde düşünürken müşahade ettiğini vurguladı. İslam aleminin perişan haline üzülen, ona çözümler üretmek isteyen, sürekli bu meselelerimiz üzerine kafa yoran bir naif bir dava insanı görüyordum' dedi. Diriliş dergisinin yayımını güçlükle sürdürmesine rağmen Sezai Karakoç'un dergiyi yayınlamak konusunda ısrarlı olduğunu; çünkü Diriliş dergisinin bir mektep özelliği taşıdığını, oranın bir buluşma ocağı olduğunu kaydederek bugün edebiyat dünyasında bulunan pek çok yazarın ya dergide yazdığını veya bir şekilde o atmosfere temas ederek oradan beslendiğini söyledi. Edebiyat dergilerinin heyecanını duymadan, edebiyat dergilerine uğramadan edebiyatı sevemezsiniz, ilk kalp atışları orada başlıyor diyen Karataş, Diriliş dergisinin bu manada her zaman gençlerin yol almalarına imkan sağladığını söyledi. Diriliş Dergisi şayet çıkmasaydı bugün edebiyat dünyasında var olan isimlerin daha az beslenmiş olarak var olabileceklerini ifade eden Karataş, derginin bu açıdan bereketli bir kapı, bir ocak olarak önem taşıdığını söyledi. Prof. Turan Karataş, Sezai Karakoç'un dünyayla bir işi olmadığını bu yüzden dünyaya ait en küçük bir kaygı duymadığını çok açıklıkla söyleyebileceğini ifade ederek şöyle konuştu: Sezai Bey bir yazısında der ki, Ben dünyaya kazara gelmiş bir kazazedeyim. Aslında Sezai Bey'in dünyayla bir işi yok. Dünyaya ait bir ödevi var, o ödevi yapmak için dünyayı nasıl kullanacağını biliyor ve bunun için dergi çıkarıyor, kitap yayınlıyor, yayınevi kuruyor, bunları bir ödev olarak kabul ederek yaşıyor. Diriliş kendisinden sonra gelen dergilere önderlik yapmıştır. Arkasından gelen dergiler Diriliş ışığını takip etmişler, Diriliş adeta bir besleyicilik görevi ifa etmiştir. Bunun da altını çizmek gerekiyor. Sezai Karakoç'un kapısının daima ve gelen herkese açık olduğunun altını çizen Yüksel Kanar, gelenlerin en basit sorularına bile çok anlamlıymış gibi ciddiyetle cevaplar verdiğini, bu özelliği ile çok kibar ve nezaket sahibi bir insan davranışı sergileyerek örnek insan olduğunu ifade etti. Dergilerin belli bir düşünceyi açıklamak, yaymak için çıktığını belirten Kanar, Sezai Karakoç'un da Diriliş dergisini bu amaçla çıkardığını fakat tamamen öz sermaye ile yayın yaptığını, asla hiçbir yerden yardım kabul etmeden doğrudan kendi imkanlarıyla yayın yaptığını söyledi."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/siar-dergisi-nin-yeni-sayisi-cikti", "text": "Şiar Dergisi Ocak-Şubat Sayısıyla 8. Kez Okurlarıyla Buluştu! Derginin Genel Yayın Yönetmeni Serap Kadıoğlu'nun gündem hakkındaki düşüncelerinin yer aldığı Şiarımız yazısıyla okuyucu sayfaları açmaya başlıyor. Edebiyatımızın önemli isimlerinden şair Nurullah Genç, G ve Z isimli yeni şiiriyle Şiar8'de okuyucularla buluşuyor. Şair-yazar Recep Garip, Hasret şiiriyle okuyucuyu kıyama davet etmekte. Berat Demirci, 15 Temmuz Koçaklaması adlı epik bir şiirle dergideki yerini almış. Derginin bu sayısında kültür-sanat adamı Özcan Ünlü'nün Kara Haber adlı bir şiiri de var. Behçet Necatigil'in 'Şiirde Yenilik' Tercihi başlıklı poetik yazısıyla Celal Fedai, okuyucusunu aydınlatıyor. Bu sayıda Hüzn-ü Şah isimli bir şiiri de bulunan Serap Kadıoğlu, Hasbihal köşesinde Yeni Şafak gazetesi yazarı ve usta eleştirmen Ömer Lekesiz ile tenkit konusunda kılavuz niteliğinde bir söyleşi gerçekleştirmiş. Muhammed Ebrar Alar, Kafkasya Kartalı olarak bilinen Şeyh Şamilin onurlu mücadelesini kaleme almış. Yunus Emre Yıldız, dünya edebiyatında ses getirmiş isimlerden Johann Wolfgang Von Goethenin hayatını ve Batı dünyasını rahatsız eden İslam'a hayranlığını anlatmış. Yusuf Yasir, Mutasavvıf Şairler köşesinde bu sayıda Eşrefoğlu Rumiyi misafir etmekte. Bu sayının diğer yazıları: Yasemin Yaşar, Esma Nur Erken, Berat Tekindağ, Canan Karahan, Songül Özel ve Yasin Şahin'e ait."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/siar-dergisinin-6-sayisi-cikti", "text": "Edebiyat dünyasında ikinci yılındaki Şiar Dergisi, 6. sayısında okuyucusuyla tekrar buluştu. Temmuz-Ağustos-Eylül sayısıyla raflardaki yerini alan dergi, bu sayısında da edebiyatseverleri şiire, öyküye ve muhabbete doyuracağa benziyor. Kendine özgü kapaklarıyla adından sıkça söz ettiren Şiar'ın bu sayısındaki kapağı da bir hayli dikkat çekiyor. Muhammed Ali'nin haksızlığa karşı savurduğu temsili yumruğun kalemle daha güçlü hale geldiğini anlatan bir görsel tasarlanmış ve En güçlü yumruk kalemle atılandır. denerek edebiyatın gücüne dikkat çekilmiş. Şiar imzasıyla yazılan Şiarımız sayfasında hakikati bulma yolunda çekilecek çileleri göğüslemek ve hür tefekkürün sesini yükseltmek için çabalamayı dert edinmek gerektiği vurgulanmış. Artık toplumun diriliş şuuruna vardığı ve doğrulup kıyama geçme vaktinin geldiği de hatırlatılmış. Derginin ilk sayfasında Hukuk Profesörü şair-yazar Hüseyin Hatemi'nin 1979'da yazmış olduğu Hamburg'da adlı şiiri ilk kez yayımlanmakta. Sayfa dizaynında kardeşleri birbirinden ayırmayan derginin hemen yan sayfasında Tıp Profesörü şair-yazar Hüsrev Hatemi, Özür Dilerim Cevad Bey isimli yazısıyla okuyucuların zihinlerinde musikinin ve estetiğin gücü hakkında ufuklar açıyor. Bamteli sayfasında ise usta isim Berat Demirci, Kitap Gibi Adam Olmak adlı yazısında okumak faaliyetinin ehemmiyetine dikkat çekmekte ve kitapseverleri hayatlarında kitap gibi şahsiyet sahibi olmaya davet etmekte. Hasbihal köşesinde derginin Genel Yayın Yönetmeni Serap Kadıoğlu, usta şair-yazar ve ressam Recep Garip ile dolu dolu bir söyleşi yapmış. Şair ve yazar adaylarında olması gereken nitelikler hakkında bilgiler veren Recep Garip, okuyucunun istifadesine sunmak niyetiyle nezih bir kitap listesi de hazırlamış. Hüseyin Kaya, Yayla Dumanlarında Türküleri Kaybolan Şair: Hasan Akçay yazısında münbit coğrafyamızın esaslı şairini kendine has şairane üslubuyla anlatıyor. Derginin Almanya'da psikiyatrist olarak görev yapan şair-yazarlarından Züleyha Tufangil'in bir hastasını konu edindiği Call me Ishmael adlı öyküsü oldukça etkileyici. Derginin diğer öykücüleri Muhammed Talha Kabaş ve Edanur Yüsra Kodalak ise farklı tema ve üsluplarıyla dikkat çekiyor. Yusuf-u Züleyha serisine bu sayıda da devam eden Mümin Munis, kuyu ve zindan imtihanlarının sultanlığa tahvil sürecini kaleme almış. Muhammed Ebrar Alar, Müslüman öncülerdenHasan el-Bennanın hayatını, çektiği çileleri, Müslüman Kardeşler cemiyetini kurma sürecini ve şehadetini anlattıktan sonra gençlere 20 tavsiyesini de okuyucularla buluşturmuş. Mutasavvıf Şairler köşesinde ise Yusuf Yasir, dünyevi makamları terk edip uhrevi hakikate erme faziletine nail olmanın hayat bulmuş hali, Celvetiyye piri Aziz Mahmud Hüdayiden ve ibret dolu kıssalarından bahsetmiş. Canan Karahan, Sadece Bi' Uğradılar yazısında ülkemizde misafir ettiğimiz mazlum ve mağdur Suriyeli kardeşlerimizle sıkıntıları ve istekleri hakkında mülakat yaparak bir farkındalık oluşmasını temenni etmekte. Diyarbakır Mala Mine isimli yazısıyla Tuba Batmaz, kültürümüze olduğu kadar edebiyatımıza da birçok eser ve edib kazandıran güzide şehrimiz Diyarbakır hakkında bilinmeyenleri anlatıyor. Parasızlığa Övgü başlıklı yazısında eleştirel bir bakışla Tuğba Çoşkuner, zengin-fakir ayrımına ve bunun edebiyata etkilerine değinmiş. Derginin en renkli satırlarının yer aldığı Su Akar Yolunu Bulur köşesinde Su Kadıoğlu, Barselona hakkında okuyuculara bilgiler vermekte ve seyahat sırasında nelere dikkat etmeleri gerektiği konusunda faydalı uyarılarda bulunmakta. Sinema köşesinde ise Oğuzhan Ceylan ve Samet Baş ortak bir çalışmayla İran Sineması ve Mecidi hakkındaki notlarını aktarıyor. Kamus Namustur sloganıyla oluşturulan yeni köşelerden Dağarcıkta unutulmaya yüz tutmuş kelimeler okuyucunun bilgisine sunulmuş. Derginin son sayfasında bulunan Sarraf köşesinde ise Fatma Atmaca, Esma Portlakkaya ve İrem Öztürk tavsiye ettikleri eserlerden bahisle okuyucuyu kitaba çağırıyor. Derginin arka kapağında, büyük Allah dostu Aziz Mahmud Hüdayi Hz. nin Nasihatnamesine yer verilmiş. Hazret, Biz bu dünyada misafiriz, yolcuyuz. Sonunda ayrılıp gideceğiz. Sıkıntın varsa üzülme. Bir an sonra ne olacağımız belli değil. diyerek asırlar öncesinden hakikati hatırlatmakta. Dolgun içeriği, muhabbeti ve samimiyetiyle Şiar Dergisi, bu sayıda da okuyucunun gönlüne taht kurmaya kararlı görünüyor."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/siraze-2-sayisiyla-1-kasim-da-raflarda", "text": "Şiraze'nin ilk sayısına gösterdiğiniz teveccüh için şükranlarımızı sunarken, ikinci sayımızın da muhteva ve tasarım açısından titizlikle oluşturulduğunu ifade etmek isteriz. Niyetimiz ve gayretimiz kitabın hayatımızdaki yerini daha merkeze çekmek ve kitap dünyasının nabzını tutabilmekti. İlk sayımız için aldığımız olumlu ve güzel geri dönüşler maksadımızın hasıl olmaya başladığını göstermektedir. Kitap tahlilini ve tenkidini içeren yazıların, dergimizin temelini ve büyük çoğunluğunu teşkil ettiğini, ara sayfalarında da yine kitap ile ilgili farklı yazıların veya tasarımların yer aldığını belirtmiş olalım. Dergimizde, okurların merakla okuyacağı yazıların yer almasını hedefliyoruz. Çünkü herkesin okuma zevki, ilgi duyduğu konu ve araştırma alanı elbette farklıdır. Biz de meseleye bu açıdan bakıp, çeşitliliği sağlamaya çalışıyoruz. Bu sayımızda Dosya Konusunun Tercüme Eserler hakkında olmasını istedik. Çünkü farklı kültürleri ve medeniyetleri tanımanın en önemli yolu tercüme eserlerden geçmektedir. Bu durum asırlar öncesinde de böyleydi, günümüzde de böyle. Ancak kitap dünyasında okurlara sunulan tercüme eserler içerik ve nitelik açısından ne derece güvenilir ve iyi? Zira tercüme eserlerin, telif eserlerin sayısını geçtiği günleri yaşamaktayız. Hal böyle olunca da tercüme konusunu etraflıca ele almakta fayda gördük. Bu alanın uzmanı olan kıymetli isimlerin katkılarıyla oluşturduğumuz dosyamızı istifadenize sunuyoruz. Şiar edindiğimiz bir haslet de 'vefa'mızı yitirmemektir. Bu noktadan hareketle Vefa Köşesinde; şair, yazar, edebiyat araştırmacısı ve kültür tarihçisi Beşir Ayvazoğlu'nu misafir ediyoruz. Beşir Bey'in yıllardır ortaya koyduğu eserler, bizler için artık kaynak niteliğinde. Kendilerine ne kadar teşekkür etsek azdır. İkinci sayımıza katkı sağlayan; Abdullah Uçman, Ahmet Ayhan Çitil, Ahmet Özcan, Alaattin Karaca, Ali Utku, Atabey Kılıç, Bedia Demiriş, Belma Aksun, Birol Emil, Cevat Çapan, Erhan Karasüleymanoğlu, Hakan Yılmaz, İclal Cankorel, İsmail Yakıt, Kudret Ayşe Yılmaz, M. Kayahan Özgül, M. Sedat Sert, Mehmet Emin Katırcı, Mehmet Fatih Birgül, Mehmet Nuri Yardım, Metin Savaş, Mevlüt Çam, Muhittin Macit, Murat Erşen, Mustafa Özçelik, Necmettin Turinay, Nevzat Çalıkuşu, Oğuz Adanır, Oğuz Ünalmış, Osman Çeviksoy, Ömer Lekesiz, Sefer Göltekin, Senail Özkan, Tanıl Bora, Yusuf Turan Günaydın, Zeki Gürel ve Zeynep Şenel'e ayrı ayrı teşekkürlerimizi arz ediyoruz. Önümüzdeki sayıda görüşmek ümidiyle iyi okumalar dileriz."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/siraze-dergisi-19-sayi-eylul-ekim-2023-yayinlandi", "text": "Dördüncü yılımızın ilk sayısıyla sizleri selamlıyoruz. Yayıncılık dünyasını derinden etkileyen kağıt, matbaa ve kargo masrafları, bizim gibi kendi imkanlarıyla okuyuculara ulaşmaya çalışan dergilere daha çok yansımaktadır. Her sayı yükselen fiyatlarla karşılaşıyoruz. Ayrıca kitap eleştiri dergisi olmamıza rağmen reklam konusunda gerekli desteği şu ana kadar göremedik. Bu konuda tek çıkar yol, abone sayısının artmasıdır. Şayet dergimiz istediğimiz abone sayısına ulaşamazsa yıl sonu itibariyle dergimizin yayın hayatına son vermek zorunda kalacağız. Şartlar bizi karar vermeye mecbur ediyor. Şiraze yaşasın istiyorsanız, sizleri dergimize abone olmaya/bulmaya davet ediyoruz. Türk milleti, binlerce yıllık devlet geleneğine ve köklü kültüre sahip. Hunlardan Göktürklere, Karahanlılardan Gaznelilere, Selçuklulardan Osmanlılara kadar birçok devlet ile dünya tarihine damga vurduk. Bu geleneğin son durağı Türkiye Cumhuriyeti de bir asrı geride bırakıyor. Biz de bu sayımızda yüzyıllık süreci kitaplarla değerlendirmek istedik. Kitabı merkeze alan sorularla oluşturduğumuz Bir Asra Kitapla Bakmak adlı dosyamızın yüzüncü yıla yakışır ve arşivlik olduğuna inanıyoruz. On dokuzuncu sayımıza katkı sağlayan; Ahmet Özcan, Ali Ayçil, Ali Sali, Ali Utku, Atabey Kılıç, Ayfer Tunç, Erkan Şimşek, Fahri Aral, Gülten Dayıoğlu, H. Abdullah Şengül, Hakan Yılmaz, Hakkı Özdemir, Halil Solak, İsmail Alper Kumsar, Kudret Ayşe Yılmaz, M. Sedat Sert, Mehmet Çağan Azizoğlu, Mehmet Fatih Birgül, Mukadder Gemici, Mustafa Kara, Mustafa Özçelik, Münir Üstün, Necmettin Turinay, Nevzat Çalıkuşu, Osman Fikri Sertkaya, Ömer Lekesiz, Sefer Göltekin, Tahsin Yıldırım, Taner Ay, Taner Beyoğlu, Tuba Yavuz, Yakup Öztürk, Yunus Emre Özsaray, Yusuf Turan Günaydın ve Zeynep Şenel'e ayrı ayrı teşekkürlerimizi arz ediyoruz. Önümüzdeki sayıda görüşmek ümidiyle iyi okumalar dileriz."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/siret-surete-dahildir", "text": "Buradaki, siret'in 'karşıtı: SURET' kaydının doğru olmadığını istidraden ifade ederek her iki kelimenin de semavi dinlerdeki kültürel karşılığının, yapılmış ve halen yapılabilecek potansiyel tanımların fevkinde bir tanıma sahip olduğunu öncelikle söylemeliyim. Çünkü, 'Hüviyet, fiil bakımından eşyanın en güçlüsüdür' ki, siret ve suret'ten başka hüviyeti belirleyen bir şey de yoktur. Bu nedenle, siretin ve suretin toplamına verdiğimiz isim 'hikaye'dir ve sadece yaratılmış olanların hikayesi vardır. Bu yanıyla alem ve Hz. Adem'le birlikte var olan siret ve surete ait ilk bilgi bir ümmetten diğer ümmetlere naklolunurken, 'ilk bilgi' hiç değişmez, değişiklik ümmetlerin onunla kurduğu ilgide gerçekleşir. Hemen aklıma geliveren bir örnekle, Hz. İsa'nın tebliği kendi kulluğunu beyanıyla (bkz: Meryem Suresi, 19:22-33), Hz. Peygamber'in tebliği ise okuma emriyle başlar. Bu farkın önemini şöyle verebilirim: 'Din, tevhit ile dindarlığı ve kulluğu yerine getirmektir.' . Bu yerine getiriş inanmayı ve ameli zorunlu kılar. İnanmak bir sirete tabi olmaktır. Amel etmek ise 'emri ve itaati' tabi olunan İlahi buyruğa göre suretlendirmeyi süreklileştirmektir. Bu cümleden olarak siret 'özel', suret ise geneldir. Çünkü düşünmemiz, ifade etmemiz, eylem emrini anlamamız ve onu uygulamamız ancak suretle mümkündür. Suretin bu kapsayıcılığına göre siret 'surette özel seçimi' gerektirmesiyle yine surete göre özelleşir. İseviler Hz. İsa'yı suretlendirmede bir sakınca görmediler çünkü Hz. İsa zaten 'Ruhullah'tı ve müminleri onu suretlendirmede özel bir ruhsata sahiptiler. Bu nedenle 'ikona', bir 'idol etkisi yaratmaksızın, inanmanın bir aracı olarak Hristiyanlık'ta var olabildi. Muhammedi şeriatta ise her şey tasavvura sokulabildiği ve akli tasavvurun sonsuzluğuyla ortaya çıkan özgürlüğün fiili suretlendirmeyle sınırlanıyor olması nedeniyle suretlendirmeye son verildi. İslam sanatları açısından da 'kurucu düşünce' olma özelliği taşıyan bu tutum, Mongoloit ırkların İslam'la tanışmaları esnasında mevcut kültürel kabuller nedeniyle oluşan heterodoks yapı içinde dönüşerek ancak İslamlaşabildi ve ancak ondan sonra İslam sanatı soyut ve sonsuzluk ilişkisi içinde mekanlara mührünü vurabildi. 'Her isim bir surettir' gerçeğinden hareketle baktığımızda gerek tecdit devirlerinde, gerekse normal zamanlarda İslam ümmetine hizmet etmiş olan velilerin de siret ve suretlerinin ayrıştırılmaksızın kendilerinden sonrakileri aydınlattığına hükmedişimiz siret-suret ikilisindeki sırlardan biridir. Onların suretleri, ahirete göçmelerinden artık yoktur ancak siretleri üzerinden bir suret tasavvur ederek, onları kendi zamanımızda bilgi esaslı olarak yaşatırız ve böylece suret-siret ilişkisi hem sanatımızda hem de düşünce hayatımızda şekle indirgenerek sınırlandırılmaksızın, tasavvur özgürlüğü içinde süreklilik kazanır. İslam nezdinde, bu siret ve suret idrakini merkeze alarak günlük hayatta zevk verici, öğretici, terbiye edici nitelikleriyle son tahlilde Allah'ı hatırlatmayan bir sanatın değeri olmadığı gibi, aynı bağlamda sireti suretinin tasavvurunda problem oluşturan bir velinin aydınlatıcılığının da bir kıymeti olmaz. Çünkü Hz. Peygamber'e 'veli kimdir?' diye sorulduğunda 'Kendisine baktığınızda Allah'ı hatırlatan kimsedir' buyurdukları için sanatla kemalatın hükmü birleşmiştir. O halde siret-suret ilişkisinde dini tutumu bilmeyenlerin İslam sanatından ve doğru suretlendirilmeyi hak ederek bugüne ve geleceğe taşınacak olan velilerden söz etmeleri çok sakıncalı olacaktır. Hele o velinin 'bir örgüt lideri olarak' sireti insanların belleğine 'beddua yüklenen bir harddisk sureti' olarak kazınmışsa! Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/sopali-elestiriden-dogru-elestiriye", "text": "Meğer AK Parti, demirden bir zırha bürünerek kendisini eleştirilere kapatmışmış da haberimiz yokmuş. Bünyesindeki kurulların, komisyonların, kolların, il ve ilçe yönetimlerinin, dere-tepe demeden ülkeyi karış karış gezen milletvekili adaylarının hiçbir değeri bulunmuyormuş. Orada ne istişarenin bir karşılığı varmış, ne uyarının bir adresi, ne de parti içi anketlerin bir hükmü. Tepedeki başkanlık heveslisi bir liderden, hikmet buyurdunuz efendim diyerek onun her taleplerini ululayan kavuk sallayıcı bir kadrodan, yeni oranı % 41 olan gözü kapalı seçmenden ibaretmiş meğer AK Parti. AK Parti'nin tek başına iktidar olamayacağının anlaşıldığı ilk dakikadan itibaren patlayan eleştirinin ortak noktası, söz konusu demirden zırhın varlığı ve onun nihayet delinmiş olması kaydıyla ortalığa saçılan bu ve benzeri yorumlardır. Seçimlerdeki sonucu üreten biziz. Dershanelerimizi geri verin; okullarda ve yurtlarda uğradığımız zararı karşılayın; bankamızı iade edin; 17/25 Aralık'taki yenilgimizin hesabını sorun ve bizim ürettiğimiz dosyaları işleme koyun; yargıda, emniyette, istihbaratta kesilen kolumuza diyet ödeyin diyenler, bu patlayan eleştiriye ne kadar dahilseler, 2023, 2071 vizyonunu ti'ye alarak, büyük ve çok uzun vadeli düşündünüz, bu günü unuttunuz, onu size hatırlatacak olan falanca abinizi dışladınız, başınıza bunlar geldi; reçetenizi yazıyorum, hemen gidip onun elini öpmeniz sizi iyileştirecektir yollu nadide öğütlerini, doktorculuk oynama arzusuyla birlikte sergileyenler de patlayan eleştiriye aynı oranda dahildirler. Ayrıca ömründe bir kez olsun tek kale maç bile yapmamış olanların seçmen size sarı kart gösterdi şeklindeki seslenişleriyle, Gezi'dekileri anlayacaktınız; intikamlarını hesap edecektiniz diyerek aba altından sopa gösterenler de eleştiri de aynı hizaya geldiler. Bu eleştirilerin, belirtilen içerikle patlamasından ve giderek eleştirel saldırganlığa dönüşmesinden dolayı, ilgilileri nezdinde ciddi bir kıymet taşıyacağını sanmıyorum. Elbette saldırganın saldırışından da not edilebilecek, günü geldiğinde işleme konulabilecek kimi hususlar olabilir. Ancak son tahlilde AK Parti'yi eleştirisizlik zırhı giymiş olmakla damgalayıp, eleştirisini kendi ideolojisine, siyasi hırslarına, kuyruk acılarına, akıllarını ipotek ettikleri uzaktaki kara çukura, hizmetinde bulundukları kimi abilere göre konumlandıranların eleştirileri, sopalı eleştiri olmaları bakımından, daha yapanlarınca değersizleştirilmiş eleştiriler olmaktan öteye gitmeyecektir. AK Parti'nin kastedilen eleştirisizlik zırhına bürünmediği, bilakis müesses bir şura üzerinden değilse de istişareye daima önem verdiği aşikardır. Ancak görülen odur ki, bu istişare partili olanlarla sınırlı tutulmuştur. Oysa ki AK Parti, on iki yıl boyunca kendi örgütünce olduğu kadar, siyasete olan mesafeleri nedeniyle o örgütte hiç yer almamış ve yer almak gibi bir niyet de taşımayan geniş bir sessiz ve akil kitle tarafından taşınmıştır. Asıl şimdi bunlarla istişare edilmesi, eleştirilerinin dinlenmesi önemlidir. Zaten bunların getireceği eleştiriler de üç beş başlığı geçmeyecek ve başkası nedeniyle yapılan eleştiriler niteliğinde olacaktır. Örneğin, Fakir sofrasında yemek yiyen Recep Tayyip Erdoğan'ı, Ahmet Davutoğlu'nu, milletvekillerini özledik diyeceklerdir. Ya da Doğan'ın AVM kapılarında kurdele kesen ele değil, hastane yanındaki imarethanede kepçe tutan ele hasret kaldık diyeceklerdir. Veya Volkan Bozkır, bakanmış da üstelik ama kendisini tanımıyoruz; onu biz mahallemizde hiç görmedik, çocuklarının bizim çocuklarımızla birlikte naylon top sektirdiği de vaki olmadı. Bu nedenle kendisine oy vermekte tereddüt göstermişsek, mazur görünüz diyeceklerdir. Bu insanların sözleri fazla olmaz; sizden herhangi bir talepleri de bulunmaz. Onlar darasız konuşurlar ve dua eder gibi bakarlar gözlerinize. İhanet yer almaz lugatlarında; düşüşü sezince köşelerini bırakıp kaçmazlar; ihale vermediniz, oğullarını, kızlarını milletvekili yapmadınız diye ruhlarını satmazlar; kırılırlar size ama asla küsmezler. Onlar müstazaflardır; küçük esnaftır; idealist öğretmenlerdir, memurlardır, toprağa hürmetle basan köylülerdir; üç kuruş burs için vakıflarda, derneklerde masaların tozlarını alan, yerleri süpüren ve akıllı binaların camlarında ancak saçlarını tarayabilen gençlerdir; AVM'lerin önlerindeki banklarda ellerini boş ceplerine saklayarak oturan zencilerdir; cami avlularında maaş günlerini ve ölümlerini düşünerek vakti bekleyen emeklilerdir. Onlar AK davanın içinde oldukları için, partinin uzağında duranlardır. Ve az ama dosdoğru eleştiriler de onlardadır. Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/sorun-takim-elbisede-mi-muslumanda-mi", "text": "Sertaç Şehlikoğlu Hanım'ın Takım Elbiseli Müslümanlar: Edep, Kulluk ve Dönüşüm adlı ufuk açıcı yazısını (Zaman, 28 Eylül 2013, s. 22) büyük bir dikkatle okudum. Soru sordurma becerisini haiz yazının temel iddia/tespitlerine katılmakla birlikte, meselenin kadının görünürlüğü probleminin karşısına konumlandırılmış bir erkek görünmezliği problemine indirgenmiş olmasını ciddi bir eksiklik olarak gördüğümü belirtmeliyim öncelikle. Zira asıl ele alınması gereken sorun, bizatihi müslümanın modern dönemle birlikte karşı karşıya kaldığı görsellik. Yani mezkur yazının temel sorunsalı, daha külli bir okumayla, modern müslümanın yaşadığı görsellik problemi ile bu problemden hareketle erkeğin görünmezliği ve bunun tezahürleri olmalıydı. Aksi takdirde yazarın düştüğü hataların benzerlerine düşmek mukadder. Bu tarz bir tutum ise feminizmin de etkisiyle sosyal hayatta daha fazla/farklı taleplerle var olmaya çalışan ve türlü problemlerle karşılaşan ülkemiz müslüman kadınının karşısına, bazı zorlayıcı durumlardan hareketle şekli özelliklerinde birtakım değişikliklerde bulunan ve bu durumu türlü argümanlarla desteklemesine rağmen dini hassasiyetlerinde türlü aşınmalara maruz kalan erkeği yerleştirmek anlamına gelecektir. Yani kadın problemi karşısına, erkek problemini vaz etmek. Her iki durum da büyük resmin ancak bir kısmını ifade edebilecektir. Konu hakkındaki genel kanaatlere geçmeden önce yazının bazı aksaklıklarına dikkat çekmek faydalı olacaktır sanırım. Yazının bazı tezlerinin, kaynak kullanımı ve ikna kabiliyeti bakımından yeterince kuvvetli olmadığı dikkat çekiyor. Bu tarz metinlerde dahi en azından atıfta bulunulan müelliflerin kendisine başvurmak ve onların kavram dünyasına nüfuz etmek gerekli. İbrahim Hakkı ve İbnü'l-Arabi gibi zirve şahsiyetlere yapılan atıflar, sadece akademik iddiaların desteklenmesi sadedinde, zaman zaman asli bağlamlarından da koparılan basit başvurular olmaktan kurtarılıp, ıstılahların yerli yerinde kullanılması ve müelliflerin dünya görüşünü tamamıyla verebilme becerisi gibi birtakım özellikleri de barındırabilmeli. Temel bir sorun olduğu ileri sürülen İslam'ın görünürlüğünün cinsiyetlendirilmiş olması, dahası kadınların İslami kıyafetinin başörtüsü ile sınırlandırılması ifadesi kanaatimce sorunlu. Bu ifade, kadın ve erkeğin insan olma noktasındaki ayniliklerinden ayrıştırılarak iki farklı kutup gibi konumlandırıldığı içinde bulunduğumuz çağ ile doğrudan ilgili. Yüz sene öncesinde hiç kimsenin dillendirmeyeceği bu iddia, kadının tesettürünün eda ve seda ile doğrudan ilişkilendirildiği ayet ve hadislerle nakzedilebileceği gibi, erkeğin İslami kimliğinin tezahürü olan birtakım ritüellerin klasik fıkıh kitap kitaplarında helam-haram bağlamında ele alınmasıyla da anlamsızlaştırılabilir. Edebin İslamileştirilmesi gibi bazı kavramsallaştırmalar üzerinde ise pek düşünülmemiş gibi. Zira bilindiği üzere erken dönemlerden beri ayet ve hadislerden hareketle İslami ahlakı tasvir etmeyi amaçlayan ve aynı zamanda günümüze değin uzanan bir yazın türü de olan edeb üst başlıklı pek çok çalışma vardır. Buralarda müslümanın ne gibi hassasiyetlerle hayatını idame ettireceği ayrıntıları ile anlatılır. Ancak yazarın kastettiği Batı veya diğer kültürlerden devşirilerek türlü cazip etiketler altında müslümanlara benimsetilmeye çalışılan kültür öğeleri ise durum farklıdır. Eğer bu öğelerin İslamileştirilmesinden bahsediliyorsa buna gerek olmadığı rahatlıkla ifade edilebilir. Çünkü zaten müslümanlar bir hal olarak yaşayageldikleri bir edebe sahiptirler. Modern dünyanın görselliği önceleyen tavrı tabiidir ki Müslüman erkekleri de etkiledi. Bu durum, müslüman kadınlarda daha farklı tesettür modelleri ile görünürlük kazanma; kimliği, giysinin imkanları ile ikameye çalışma ve başörtüsünün emr-i ilahi'den moda unsuruna evriltilmesi şeklinde tezahür ederken, müslüman erkeklerin İslami kimliğin göstergeleri olan sakal, giysi gibi ritüellerden arınması ve tam da yazarın bahsettiği tarzda diğerlerinden ayırt edilemeyen ve bunu bir imkan/ayrıcalık/mutluluk vesilesi olarak gören bir anlayışa kayması ile belirginleşti. Aslında sorun aynıydı: Görselliğin cazibesi. Bu durumu tetikleyen unsurlar irdelendiğinde birtakım donelere rastlanabilmektedir. Öncelikle seküler bir devlette müslüman olmanın ve hayatın her alanında tam da tevhid öğretisinin istediği tarzda müslüman olarak yaşamanın imkanı sorgulanmalıdır. Dini her türlü tavrın ötelendiği ve cemaat, tarikat yapılarının yeraltına inmek durumunda kaldığı bir tarihi vasatta müslüman kadınların eve kapanması, erkeklerin ise yaşantılarını idame ettirme adına arzulanan giyim-kuşam tarzına yanaşması yani bir tür takiyyeye başvurması, çok cazip ve teşvik edilmesi gereken bir hal olmasa da, pek garip bir durum değil. Bu durumun her zaman mutlak olarak kimlik yitimi anlamına gelmeyeceğini, Endülüs'te Moriskolar örneğindeki gibi, en azından İslam tarihinin bazı kesitlerinde görebiliyoruz. Ancak asıl sorun türlü baskıların olduğu dönemlerde feda edilen giysilere ve ritüellere rağmen İslami bir şuurla hareket eden cemaat/tarikat müntesiplerinin, nisbi rahatlamaların olduğu son yirmi senede bilinçli olarak kimlik oluşturan İslami göstergelerden ayrılmayı tercih etmeleri ve artık bunu yadsımamalarıdır. Hatta toplum içinde ağırlığı olan bazı cemaatlerdeki sakala mesafeli duruş da aynı bağlamda anlaşılabilir. Görünen o ki, yazarın işaret ettiği zahir-batın birlikteliği bazı noktalardan zedelenmiştir ve bu durum, insan kazanma, önemli yerlere gelme gibi bazı açılardan dünyevi olan hedeflerle meşrulaştırılmaktadır. Sanırım kimdir bu, muhtelif mekanlarda karşılaştığımız, dindarlıkları yahut İslamilikleri ile 'görünmez' olan yeni mütedeyyin erkekler? sorusu da bu cevapla bir yere kadar belirginleşmektedir. Yazarın tam da çalıştığı branş ile doğrudan ilintili olan soruları ve yeni çalışma alanları açma çabaları takdirle karşılanmalı. Ancak meselenin bu tekliflerde dahi bir erkek meselesi olarak tasvir edilmesi, resmin tamamının görülmesini engelleyecektir. Yani sorun erkeğin giydiği takım elbise olmadığı gibi içeriği boşaltılan başörtüsü de değil. Zira açık olduğu üzere takım elbise vb. giysilerle bir tür görünürlük kazanan ve aynı zamanda kimliğini gizleme imkanı bulan müslüman erkek ile, toplumda, karakteri ile elde edemediği farklılığı moda unsuru haline getirilen tesettürü ile elde etmeyi bir problem olarak görmeyen ve görünür olmaktan herhangi bir şikayeti bulunmayan müslüman kadın aynı ıstırabın meyveleridirler. Sorun ise müslümanın değer kriterinin gönülden göze kaymasıdır."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/suavi-kemal-yazgic-in-serce-ve-tas-i-yayinlandi", "text": "Suavi Kemal Yazgıç'ın 2001'de yayınlanan Sebepsiz Serçe ve 2007'de yayınlanan Taş Suya Değince isimli şiir kitapları Serçe ve Taş ismiyle bir başlık altında toplanarak yayınlandı. Böylece Yazgıç'ın bütün şiir kitapları Profil Kitap bünyesinde okurla buluştu. Serçe ve Taş, 1990'lı yıllardan itibaren dergilerde yer alan Suavi Kemal Yazgıç'ın ilk dönem şiirlerine topluca bakma fırsatı veren bir kitap. Onun şiirin de nelerin değişip, nelerin aynı kaldığını gözlemleme fırsatı veriyor. Şairin genç olarak portresine daha dolaysız bir bakış yakalama imkanı sunuyor. Her ne kadar iki kitaptan oluşsa da üç bölümden oluşuyor Serçe ve Taş. Üçüncü bölümü teşkil eden Muzlimler, Taş Suya Değince de yer alsa da ilk iki kitaptaki ses ve biçim tercihlerinin dışında bir denemeye işaret ediyor. Böylece şairin gitmemeyi tercih ettiği bir seçeneği nasıl tecrübe ettiğine şahit oluyoruz. Kitabın bir sürprizi ise ilk iki kitapta yer almayan, Haziran 1992'de Yedi İklim dergisinin sayfaları arasında kalmış Hayat isimli şiirin de bulunması. İlhami Çiçek'e ithaf edilen şiir, böylece yeniden gün yüzü gördü."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/suyun-hafizasi", "text": "Aksini yaşamaktan kendimi alamasam da günlük telaşlara feda edilemeyecek kadar değerli bir düş olduğuna inandığım hayatımı yeniden sorgulamaya başladığım o geceyi henüz dün yaşanmış gibi hatırlıyorum. Gerçek mi yoksa rüya mı olduğunu uzunca bir süre çıkartamadığım -belki de günlük dertlerin içinde kaybolup anımsayacak vakit bulamadığım- bir kesiti karşıma aldığım o ilk geceden sonra hayatımın bir daha eskisi gibi olmayacağını anlamıştım. Yarı karanlık odamın dibinde duran büyük masanın üzerine üst üste yığılmış, açık duran yüzlerce kitabın, okunmuş binlerce sayfanın arasından zihnime bir deniz feneri gibi yol gösteren boş nano-şırıngamın sadece kendim için değil, tüm insanlık için de büyük bir anlam taşıyacağını biliyordum. O geceyi takip eden diğer gecelerde de birçok hatıram gibi karşısına sıklıkla geçtiğim bir çocukluk düşüm ve o düşümün tetiklediği hatıralarım beni hızlıca hayallerimin ötesindeki bir hayata doğru sürüklemişti. Büyük keşfime değin umutsuzluğun ve bilinçli bir unutma ediminin hakim olduğu küçük dünyam unutmayı seçtiğim yüzlerle yeniden yüzleştiğimde uzayın derinliklerindeki bir solucan deliğine dönüşmüştü. Şimdi, bir gün o rüyayı unutmak istesem bile buluşumun buna izin vermeyeceğine ve o sonsuz gençlik duygusunu tekrar yaşatmak için şu an olduğu gibi beni çalışma odama kapatacağına eminim. Gözlüğümde gelen iletiler kutusuna düşen mesajların başlıklarını görüntülediğimde artık kırmızı bültenle arandığımı anlıyorum. Bu uyarıları kolayca alabildiğime göre halen yeterince anonim olmadığımı düşünüyor, sağ camın üst köşesindeki saati gördüğümde uzun süredir saatlere bakmadığımı fark ediyorum. Tıpkı yıllar öncesinde amansız bir hastalığa yenik düşen babam gibi yataklarında ölebilme şansına sahip olmuş milyonlarca insanın ölürken neden saati sordukları düşüyor aklıma. Görmezden geldiğim sonsuz hayatın yaklaştığı gerçeğini hatırlattığı için saatlerden yüz çeviriyor olmalıyım. Pencerenin kenarına yaklaşıp çocukluğumda içine, yıllar sonra geri dönüp seyrine daldığım derin suyun yüzeyine bakıyorum. Şairin dediği gibi hep peşimden gelen bu kentin boğazının soğuk ve karanlık suyu kendi hafızasıyla içinde hatıraların yüzdüğü bir zaman denizine dönüşüyor karşımda. 2097 depreminde yıkılanın yerine yapılan boğaz köprüsünün görüntüsüne bir türlü alışamayan gözlerimi ovuşturuyorum. Karanlık bulutlar sabahın gelişini gizlemeye çalışsalar da suyun yüzeyinde kendini göstermeye başlayan kurşuni rengi fark ettiğimde günün kapıda olduğunu anlıyorum. Geceden bu yana çalışma odamın cam tavanına vuran siyah asit yağmuru damlalarının sesi çalışma odamı dolduran tek sese, saatin tik tak sesine karışıyor. Kırmızı renkli bir ışık huzmesinin yanımdan aniden geçerek karşımdaki duvarda yansıyıp kaybolduğunu gördüğümü sanıyorum. Gecenin yorgunluğunu taşıyan gözlerimin günün ilk dakikalarındaki bir yanılsaması olmalı bu durum. Tek basamaklı yaşlarımdan kalma o aynı çocukluk düşüm katılaşmış, üç boyutlu bir hologram halinde, büyük bir küp olarak odamın ortasında yerden tavana doğru yükseliyor. Vücudumdaki tüm hücrelerle birlikte ruhumu da durmaksızın yenileyen bir gençlik iksirinin damarlarımda dolaştığını bana şimdi bile kuvvetle duyumsatabilen düşüm tüm gerçekliğiyle yeniden karşımda. Ayağa kalkıp önce kesitin sağına, sonra soluna doğru yavaşça yürüyorum. Bunu kaçıncı kez yaptığımı bilmesem de tüm detayları sanki onlara ilk kez bakıyormuşum gibi büyük bir dikkatle inceliyorum. Onu henüz katılaştırmadan, yeniden anımsamaya başladıktan sonra ne zaman bir cennet tasviri duysam hep bu düşümü anımsardım. Böyle düşünmekte ne kadar haklı olduğumu şimdi daha iyi görebiliyorum. Hafifçe esen bir meltemin yüzümü okşadığı bir ilkbahar sabahında misinalı tahta oltamı attığım nehrin dalgalanan yüzeyinde gördüğüm yüzümü bu kez daha dikkatli bir şekilde inceliyorum. Suya yansıyan yüzümün ifadesini yine seninkine benzetiyor, soğuk mavi tonda pastel renklerin hakim olduğu bir dünyadan diğerine geçme ve seni tekrar görme isteğime karşı koyamıyorum. İsteğimle beraber suyun hafızasında bir kez daha yer ediyor yüzün. Anılarımdan ve -henüz kimse bilmese de- bazı rüyalarımdan derlediğim disklerden oluşan gizli seçkimde bekleyen ortak anımızı etkinleştiriyorum. Başımı sağa doğru eğip gözlerimi hafifçe kısıyorum. Her fırsat bulduğumda yeniden izlediğim bu üç boyutlu hologramda herhangi bir detayın gözümden kaçmış olması ihtimalini yeniden değerlendiriyorum. Etrafa iyice göz gezdirdikten sonra kırmızı boyası yer yer soyulmuş o eski ahşap bankın üzerinde otururken izlemeye doyamadığım gözlerine bir süre daha bakabilirim. Bir gün seni tanıyacağımı ve kısa bir süre sonra unutacağımı henüz bilmediğim çocukluk yıllarımda bazı geceler gördüğüm o düş kadar canlısın şimdi karşımda. Yeniden duyumsadığım ucuz parfümünün kokusu bir gün anı kesitlerindeki kokuların da alınmasını sağlayabileceğime inandırıyor beni. Işık huzmelerinden oluşan yüzüne dokunsam, hologramın kırılan ışıkları ellerime yansımakla kalmayacak ve benimle konuşmaya başlayacaksın sanki. Henüz gelmiş bir ilkbaharın taze sabahlarından birinde, onca rengin içerisinde genceciksin. Sonsuz gençlik arzumun yegane simgesi sen, içinde zamanın donduğu bu üç boyutlu küpte hep bu yaşında kalacak -tıpkı seni zihnimde öldürdüğüm günden bu yana olduğu gibi- hiç yaşlanmayacaksın. Eşim uyanıp yanıma gelmeden ve uykulu gözleriyle boynuma sarılmadan önce en çok on- on beş dakikam kalmış olmalı. Gizli kimliklerimizle kaçak hayatı yaşamaya başlamadan önce onu epey uzunca bir süre ihmal ettiğimi itiraf etmeliyim. İstanbul' a geri dönmeden önce dünyanın büyük şehirlerinde yaşadığımız birkaç yıl içerisinde sabahlara kadar süren çalışmalarımın sebebini herkes gibi o da tahmin edemiyordu. Buluşumu onun dışında kimseye açıklamamaya karar verdiğim ki nihayetinde bu kararımı yüklü miktarda bir nakit karşılığında değiştirmiştim- güne kadar sayıları hızla azalan dostlarım gibi onun da başarılı olabileceğimi düşünmediğini anlamıştım. Kıskançlık krizlerinin sona ermesinden ve eve döndüğüm bazı sabahlarda havada uçuşan tabak-çanakların kırılma seslerinin zengin olduğum o günlerden bu yana kesilmiş olmasından elbette şikayetçi değilim. Uzunca bir süredir sadece onun değil bir zamanlar tanıdığım tüm insanların da beni artık param için sevmek gibi bir şanslarının olmadığını bilmenin huzurunu hissediyorum. Aynı zamanda bir ölü olmanın da. Evet, bir süredir tüm dünya için bir ölüyüm ben. Buna rağmen kim olduklarını bilmediğim insanlar gizledikleri telefon numaralarıyla, garip mahlaslarla gönderdikleri e-postalarıyla halen yeni seanslar talep ediyorlar. Beni yakalamakla görevli olmadıklarına emin olduktan sonra onlara eğer konuşurlarsa her şeylerini alabileceğime dair bir sözleşme imzalatıyorum. Tüm sırlarını bizzat kendilerinden öğrenmiş olmama rağmen yeraltında ünümü bu hızda nasıl yaydıklarını sanırım hiç bilemeyeceğim. Bir kez boşalttığımda bir daha asla geri dönmediğim, sürekli yerlerini değiştirdiğim gizli çalışma odalarıma bazılarını davet ediyor, kendileri için küçük rakamlar olan birkaç milyon dolarları karşılığında onlara yüzümü göstermeden istediklerini veriyorum. Şimdilik sadece anılarıyla yetinmek ve benliklerinde iz bırakan rüyalarını izleyebilmek için beklemek zorundalar. Rüya anılarının ön izleme imkanını isteklilere sunmadan önce yapılması gereken testleri bir süredir kendi üzerimde deniyorum. Şimdilik o konuda her şeyin sorunsuz ilerlediğini söyleyebilirim. Anıların üç boyutlu bir şekilde katılaştırılmasını ve izlenebilmesini sağladığım o altın yıldan bu yana bilim insanlarının tarih boyunca ödediği bedellerin ne olduğu hakkında gerçek bir fikir edindim. Diğerleri gibi ben de birçok bedel ödedim. Bir şehir efsanesi olduğuma inanmayan ve idamımı isteyen kimileri tarafından günah keçisi ilan edilmiş olsam da ara sıra insanlığa yapığım katkılardan bahseden bazı tarafsız blog yazılarını okuyarak rahatlamaya çalışıyorum. Anı Taciri, Karaborsa Hatıracı ve hatta Bilimin Yüzkarası gibi birçok acımasız lakap takıldı bana. Deccal olduğumu bile iddia edenler oldu. Bunca haksız eleştiriye göğüs gererken ortaçağda doğmadığıma bolca dua ettim. Buluşumun büyüklüğünü anlamayanları fotoğraf makinelerinin ruhlarını hapsedeceğine inandıkları için fotoğraf çektirmeyen Kızılderililere benzetiyorum. Onca imkana rağmen fotoğraf veya video çekmeyip anılarını sadece hatırladıkları şekliyle zihinlerinde yaşatmak isteyenlere saygı duysam da çocukluğumdan bu yana onlardan biri olmayacağımı biliyordum. Zamanın içinde yolculuğun mümkün olduğunu anlatan çocukluğumun hikaye kitaplarından yine aynı konuyu işleyen bilimsel makalelerin içinde kaybolduğum günümüze nasıl geldiğimi düşünürken aslında hayat yolculuğumun da bu tipte bir yolculuktan ibaret olduğunun farkına varmıştım. Zamanda yolculuğu gerçekleştirebilmemizin yakın bir zamanda mümkün olmadığına ikna olduğumda zihnimde başka türlü soru işaretleri türemişti. İnsanların en büyük ortak paydalarından biri olan geçmişe duydukları özlemleri konusunda bir şeyler yapmalı, anıların tekrar nasıl canlandırılabileceği üzerine çalışmaya başlamalıydım. Hatıraların canlandırılması zamanda yolculuğa farklı bir bakış açısı getirecek ve bir anlamda bu yolculuğu mümkün kılacaktı. Aziz Augustin' in Zaman geçmiş bir şey midir yoksa her zaman mevcut mudur? sorusu kafamın içinde yankılanırken dışarıda bir yerlerde henüz kimsenin göremediği, düşünemediği bir yolun mutlaka var olduğuna kendimi inandırmıştım. Günler ve geceler birbirini takip edip mevsimler değişirken somut bir ilerleme kaydedememiş, kendimi tuhaf bir umutsuzluk girdabının içinde bulmuştum. Tüm ümitlerimi yitirmek üzereyken araştırmalarım esnasında karşıma bir doktor çıkmış ve bir asır önce yaptığı deneyleriyle dünyamı değiştirmişti. Doktor Masaru Emoto'nun Su Molekülleri deneyi benim için tünelin sonunda beliren gün ışığıydı. Doktor, su damlalarını önce saf halleriyle daha sonra da onlara çeşitli sesler vererek donduruyor ve üzerlerinde oluşan kristalleri özel mikroskoplarla inceliyordu. Su damlalarının molekülleri farklı duygu durumlarında kendilerine doğru söylenen kelimelerle veya çalınan notalarla farklı şekiller alıyordu. Olumlu sesler ve duygular karşısında suyun aldığı şekil ve bünyesinde oluşturduğu benzersiz güzellikteki motifler bana tekrar umut aşılayan kıvılcımlar olmuştu. Onun çalışmalarını bir sonraki adıma taşımak için beklediğim ilhamın gelmesi uzun zaman almış olsa da suda oluşan kristalleri yüzde sekseni su olan insan beyni ile nasıl ilişkilendirebileceğimi deneyleri gördüğüm ilk andan itibaren düşünmeye başlamıştım. Ameliyat yapan bir cerrah titizliğiyle insanların anı kesitlerini katılaştırıp önlerine sunduğum ve dünyanın tüm ilgisini çekmeyi başardığım o günden bu yana gördüğüm saygıya, nefrete ve dolup taşan banka hesaplarıma halen alışamadığımı söylemeliyim. Aşırı ilgiden bunaldığımda çalışmalarımı artık sürdürmeyeceğimi açıklayıp kendi kabuğuma çekilmek istemiş olsam da bu mümkün olmadı ve eşim tüm dünyaya vefat ettiğim yalanını söylemek zorunda kaldı. Henüz herkesin gözünde bir ölü değilken, hayatımdaki asıl kırılma noktası katılaştırıcıyı tamamladığım o gün olmuştu. Beynin amigdala bölgesindeki su moleküllerinin zihinde en çok iz bırakan anıları ve rüyaları depolayan birer katı disk gibi çalıştığını keşfettiğim an insanlık için de bir dönüm noktasıydı. Beynin bu bölümünden bir nano-şırınga yardımıyla çektiğim suyu dondurup kristallerini mors alfabesine benzer bir sistemde kodlamış ve anıları görüntülere dönüştürmeyi başarmıştım. Tek boyutlu görüntülerle yetinmemiş, anıların içine girilebilir bir şekilde üç boyutlu halde modellenmelerini de sağlamıştım. Buluşuma tınısı kulağıma halen tuhaf gelen Katılaştırıcı ismi verildi. Geçen yıllar içerisinde ünlü olmanın doğal bir sonucu olan meraklı gözlerden ve nostalji meraklısı milyarderlerin tekliflerinden sıkılmıştım. Her bilim insanı gibi sıra dışı buluşların iyiliğin yanında kötülüğü de beraberinde getireceğini bilsem de içimde kök salan bilinmeyeni her ne pahasına olursa olsun ortaya çıkartma isteğine engel olamamış ve moda haline gelen tabiriyle kaybolacak olanları düşünmemiştim. Çocuğu şu veya bu sebeple ölen ebeveynler, aşık olduğu kadın veya adam hayatından çıktıktan sonra bir daha kendilerini toparlayamayanlar, hayatlarının kırılma noktası olabileceğine inandıkları fırsatları kaçırmış olanların geçmişlerini izlerken yok olup gidebileceklerini bilemezdim. İzlerken kendilerinden geçtikleri hologramları karşısında kafalarında kurşun deliği açanları, gerçeklikten koparak hologramın içinde yaşadıklarına inanmaya başlayanları ve yaşıyor görünseler de geçmişlerinin kara deliklerinde kaybolarak birer hayalete dönüşecek olanları öngörememiştim. Bu kaybolma kavramı da tıpkı katılaştırıcı ismi gibi tuhaf geliyor halen kulağıma. Bu ismi kaybolanlar başlıklarıyla haber yapan yayın organları koymuştu. Kaybolanların yakınlarını peşime düşürenler de yaptıkları izlenme oranı kaygılı ve kötü niyetli haberlerle yine onlardı. Özünde hiçbir zaman mükemmel olamayacak hayatın mükemmele en yakın noktalarını sürekli yaşama arzusu insanlar üzerinde bir nevi uyuşturucu bağımlılığı etkisi yapıyordu. Benim uyuşturucum ise insanlara bu imkanı sunmak için sürekli çalışmak ve bu yolla tanrı kompleksimi tatmin etmekti. Kaybolacak olanları tahmin edebilseydim bile ulaştığım noktayı insanlığa açıklamadan göçüp gitmeyeceğime emindim. Bunca düşman kazanmamın, yakalanıp idam edilmek istenmemin ve herkese öldüğümün söylenmesinin sebebi keşfettiklerimi kendime saklayamamamdı. Ölen çocuklarını, eşlerini, bataklığa batmadan önceki hayatlarını anılarını katılaştırarak geri getirdiğim devlet adamlarının koruması altında olmasam ölümümü anlatan onca haber şimdiye kadar çoktan gerçek olmuştu. Şimdi, hologramın içerisinde hapsolmuş gençliğimize bakıp pişmanlıkların ve vicdan azabının getirdiği burukluğu hissederken günün birinde diğerleri gibi kaybolma ihtimalimi düşünüyorum. Huzmelerin arasından geçen kırmızı ışık demetinin halen tam olarak aydınlanmamış odamın duvarına tekrar yansıdığını fark ediyorum. Yorgun gözlerimin beni bu kez yanılttığını sanmıyorum. Ayağa kalkıp sırtımı duvara yasladığım anda ince lazer ışığının önce alnıma oradan da göğsüme doğru indiğini görüyorum. Beresiyle kapadığı yüzünü göremediğim katilimin silahının dürbününe doğru düz bir örümcek ağı gibi uzayan yoğun ve keskin ışığa şaşkınlıkla bakıyorum. Susturuculu silahının tetiğini çektiğinde çıkan tiz sesi hızını artıran asit yağmuruna rağmen duyabiliyorum. Gömleğimin orta yerinden etrafına doğru yayılan koyu kıvamlı kanın izine ve sesten birkaç milisaniye sonra camda açılan kurşun deliğine takılıyor sırasıyla gözlerim. Düşmemek için yalpalıyor, masaya tutunmaya çalışıyorum. Hayatım boyunca onlara tutunarak yaşamaya çalıştığım, çalışmalarımla dolu defterlerimden birkaç tanesi benimle birlikte yere düşüp etrafa saçılıyor. Zemine sert bir şekilde kapaklanıyorum. Hayatım en önemli anlarıyla gözlerimin önünden bir film şeridi gibi geçerken perdede nedense Doktor Emoto'yu değil Doktor Frankenstein'ı ve Boris Karloff'u görüyorum. Çocukluğumda babamın dokunmamı yasakladığı manyetik bantlı videokasetlerden oluşan arşivinden kaçırarak defalarca izlediğim ilk Frankenstein filmini anımsıyorum. Başımı kaldırıp hologramıma, ellerimle yarattığım canavara son kez baktığımda o ilkbahar sabahında oltamı attığım nehrin yüzeyinde yine yüzünü görüyorum. Hiç kimsenin ömür boyu bir başkasına hasret duyarak yaşadığımı görmesini istemediğim için anı ve rüya disklerini ellerimde kalan son bir güçle kırıyorum. Hayatı sürdüren suyun hafızasında bu kez kendi sonumla yer ediyor, ikinci ve son kez ölüyorum."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/tasvir-islam-gorsel-kulturunde-yasak-gelenekler-ve-pratikler-sempozyumu", "text": "Bilim ve Sanat Vakfı Sanat Araştırmaları Merkezi bünyesinde Dr. Nicole Nur Kançal-Ferrari ve Dr. Ayşe Taşkent yönetiminde 2010 yılından bu yana düzenlenen İslam Sanatı ve Sanat Düşüncesi Araştırma Atölyesi'nde İslam Sanatındaki Tasvir Geleneği ve sanat düşüncesi araştırılarak bir görsel arşiv oluşturulması ve İslam Sanatı üst başlığı altında söz konusu geleneğingörsel kültür ve görsel deneyimi, disiplinlerarası bir yaklaşımla ele alınarak tasvir geleneğinin; felsefi, tarihi, sosyal, kültürel ve sanat tarihi çerçevesinde incelenmesi amaçlanmıştı. Atölyenin iki yıllık çalışmalarının birikimi 16 Şubat 2013 tarihinde, 14:00 19:00 saatleri arasında Bilim ve Sanat Vakfı Zeyrek Binası Zeyrek Salonu'nda gerçekleştirilecek \"Tasvir: İslam Görsel Kültüründe Yasak, Gelenek ve Pratikler\" başlıklı ihtisas sempozyumu ile paylaşılacak."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/temmuz-dergisi-1-dedi", "text": "Edebiyat, Sanat ve Fikriyat dergisi Temmuz, Ağustos 2016 tarihli ilk sayısı ile okurlarına merhaba diyor. Şiir, öykü, deneme, inceleme, çeviri ve çizgi türünden eserlerin yer aldığı dergide ayrıca Temmuz Direnişi ve Edebiyat başlıklı dosya ile 15 Temmuz darbe girişimi lanetlenirken halkın kutlu direnişi selamlanıyor. Dergide Cemal Şakar ile konu üzerine yapılmış bir de söyleşi yer alıyor. Derginin çıkış serüveni ile birlikte hedeflerini özetleyen Kahramanın Dönüşü başlıklı sunuş yazısında, 15 Temmuz direnişine dair vurgular yer alıyor. Genel yayın yönetmenliği Ali Emre tarafından yapılan derginin ilk sayısı usta sanatçı Hasan Aycın'ın bir çizgisiyle açılıyor. Ardından derginin editörlük görevini de üstlenen Mustafa Yılmaz'ın Yollardan Geçeceksiniz, Yıllardan başlıklı yazısı geliyor. Temmuz'un şiir sayfaları Arif Ay imzası taşıyan ve Temmuz direnişine ışıklar düşüren Gökyüzü Bayramı ile başlıyor. Dilek Kartal'ın, Tekvir, Ali Emre'nin, Bir İftitah Tekbiri Gibi şiirleriyle yer aldıkları derginin diğer şairleri ise İsmail Söylemez, Sinan Ceran, M. Akif Şahin, Mustafa Halil, Ahmet Laçin ve Tuncay Yerlikaya. Derginin ilk sayısının öykü sayfalarında Abdullah Harmancı'ya ait Nefes ve Akif Hasan Kaya'ya ait Bu Bir Aşk Hikayesi Değildir adlı eserler yer alıyor. Serkan Akın'ın, Nizar Kabbani ile ilgili El Öpmeyen Şiirler yazısıyla katkıda bulunduğu Temmuz'da, ünlü şairin Aydın Ünlü tarafından Türkçe'ye tercüme edilen Ey Gazze'nin Öğrencileri adlı şiiri de dikkat çekiyor. Eyüp Sabri Togan'ın Dostoyevski'de Doğu Sorunu ve Kur'an başlıklı yazısının bulunduğu dergide Süleyman Ceran son dönemin önemli romancılarından Ayşegül Genç'in Kuğu Boynu adlı kitabını ele alıyor. Ümit Kudbay'ın Edward Said'in eleştirmenliği üzerinde durduğu yazısını, yine Said'in ünlü yazarlar Sartre, de Beauvoir ve Foucault ile karşılaşmasını resmeden önemli bir çeviri izliyor. Dergide Hülya Şekerci Can Sıkıntısı yazısıyla konu üzerine sıra dışı tespitleriyle yer alırken Murat Kurt Foto Kritik ile ilk sayıya ayrı bir renk katıyor. Erdoğan Aydoğan ve Zeliha Nisan Önder dergiye denemeleriyle katkıda bulunan isimler. Dergide Resimli Edebiyat Tarihi başlıklı farklı bir bölüm daha bulunuyor. Son sayfada ise Necmettin Asma'nın Sürgün adlı çizgisi bulunuyor. Temmuz'un ilk sayısı, adına ve çıkış amacına uygun bir dosya ile dikkat çekiyor. Çok kısa denebilecek bir süre içerisinde hazırlanmasına rağmen farklı isimlere yer verilen dosyanın sunuşunda 15 Temmuz'daki darbe girişimi ve ardından gelen destansı direniş, hesapların üstünde bir hesap olduğunu dosta düşmana gösterdi ve darbeciler dahil herkesi şaşırttı. Tarihte eşine az rastlanır bu mücadele; birçok alanda yeni değerlendirmelere, sorgulamalara, arayışlara da kapı açtı. Meydanlara koşan halk; sadece kendisiyle göz hizasında durmaktan inatla kaçınan kirli ve kibirli aydın tayfasına değil, kötülüğe, zorbalığa, buyurganlığa arka çıkan herkese haddini bildiren temiz ve açık bir rest çekti. tespitleri yer alıyor. Dosyada Murat Koç Sana Armağan Olsun Bütün Güzellikler, Güray Süngü Şehadet Parmağı, İsmail Kılıçarslan Ne Büyüksün ki Kanın Kurtarıyor Tevhidi ya da O Gece Büyük Türk Şiiri, Peren Birsaygılı Dile Gelen Ey Şehir, Hale Beyza Yeni Bir Gün, Asım Gültekin Güzel Köprü başlıklı yazılarıyla konuyu işliyorlar. Şair Hüseyin Atlansoy, özlü bir açıklama ile Temmuz'a not düşerken, İsmail Isparta Her Şey Tiyatroydu öyküsüyle dikkatimizi vakıanın başka bir yönüne çekiyor. Adem Özköse'nin, direnişin sembol isimlerinden ve şehitlerinden olan Halil Kantarcı'yı anlattığı Bir Halil Destanı da dosyaya kıymetli bir katkı sunuyor."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/temmuz-un-itibari", "text": "İtibar, 59. sayısı olan Ağustos sayısında 15 Temmuz bağımsızlık direnişini selamlıyor! O gece darbecilere karşı sokağa çıkan yazarlar, yaşananları kaleme alıp tarihe kayıt düştüler. 15 Temmuz için çok özel bir dosya hazırlayan İtibar, arşivlik bir sayı ile okurunun karşısında. İbrahim Tenekeci'nin yönetimindeki İtibar, usta çizer Hasan Aycın'ın çizgilerini yayınlamaya devam ediyor. Bu özel sayıya şiirlerle başlayan dergi, Hüseyin Atlansoy'un Mısmıl İstatistik isimli eseriyle sayfalarını açıyor. Said Yavuz'un Üzülmekten Gelirken, Erdal Çakır'ın Bir Yanım Kalp Ağrısı Bir Yanım Oralı Değil ve Ömer Yalçınova'nın Tel Örgü başlıklı şiirleriyle devam ediyor. Bu sayının diğer şairleri ise Fatih Zorlu, Emel Özkan, Seyyid Ensar, Tuba Kaplan, Nurettin Durman ve Mustafa Akar. İtibar, Ağustos sayısında da değerli öykülere yer veriyor. Aykut Ertuğrul'un Yüzyıldan Son Çıkış, Handan Acar Yıldız'ın Dinmeyen İyilik, Selma Aksoy Türköz'ün Tematik Bir Resim ve Mustafa Çiftci'nin Sürmeli Kırık öyküleri okuyucularını bekliyor. İtibar Ağustos sayısında, Türkiye'nin istiklal mücadelesinin darbecilere karşı verildiği 15 Temmuz gecesini dosya konusu olarak belirledi. Her yazıda bir şahitlik yapma çabası görüyoruz. Dosya Mehmet Şeker'in yakın arkadaşı Şehit Mustafa Cambaz'ı anlattığı yazı ile başlıyor. Hemen arkasından Sibel Eraslan yine başka bir şehidimiz Yasin Naci Ağaroğlu'nu ve o gecenin uhrevi anlamını yazmış. Samet Doğan ise Köprü direnişinin Beyaz Atletli Kahramanlarını yerinden anlatıyor. Murat Koparan da Çengelköy'de şehit düşen Halil Kantarcı'ya dair şahitliğini dile getirmiş. Furkan Çalışkan, direnişin haleti ruhiyesini anlatarak dosyaya katkıda bulunuyor: Köprüde Türk Gecesi. Ayhan Demir, Memleket Meselesi'nin 15 Temmuz özelinde derinliğine inen bir yazı kaleme almış. Mehmet Dinç o gece gördüklerimizi ve öğrendiklerimizi değerlendiriyor. Gökhan Ergür, Taksim'deki direnişi içeriden anlatan bir yazı ile dergide yer alıyor. Kazım Berkay Özkardaş, Genelkurmay'ın önünde uzun süren bir gecenin şahitliğini yaparken Raşit Ulaş da selaların ve istiklalin anlamını arayan bir yazı ile tarihe şahitlik ediyor. Tuba Kaplan ve Seyyid Ensar şiirleriyle, Güray Süngü de öyküsüyle 15 Temmuz dosyasına katkıda bulunmuşlar. Bu ayın söyleşisini ise M. Dilek Erdem, genç öykücü Güzide Ertürk ile yapmış. Cihan Aktaş, Mustafa Ruhi Şirin, Hüsrev Hatemi, Erol Yılmaz, Ercan Yıldırım, Yahya İncetahtacı, Necip Tosun, Güven Adıgüzel ve Mustafa Özel yazılarıyla İtibar'ın Ağustos sayısına katılan diğer isimler."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/tombak-altindan-suzulen-zarafet-sergisi", "text": "Beyoğlu'ndaki Yapı Kredi Kültür Sanat'ın birinci katında bulunan Yapı Kredi Müzesi, kendi koleksiyonundaki tombaklardan yola çıkarak hazırladığı ve T. C Kültür ve Turizm Bakanlığı, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü ile Harbiye Askeri Müze ve Kültür Sitesi Komutanlığı'nın ortaklığında açtığı Tombak: Altından Süzülen Zarafet sergisiyle, Osmanlıların unutulmuş bir sanat dalını ve gizli kalmış bir hazineyi tarih ve sanat meraklılarıyla buluşturuyor. Sergide, başta Yapı Kredi Koleksiyonu olmak üzere, Topkapı Sarayı Müzesi, Vehbi Koç Vakfı Sadberk Hanım Müzesi, Harbiye Askeri Müze ve Kültür Sitesi Komutanlığı, Semahat ve Nusret Arsel Koleksiyonu, Çiğdem Simavi Koleksiyonu, Gökhan Turhan ve Göksel Turhan Koleksiyonu, A. Naim Arnas Koleksiyonu, Ercan Topçu Koleksiyonu ve Adell Ab-ı Hayat Koleksiyonu gibi Türkiye'nin önemli müze ve koleksiyonlarından ödünç alınan 138 adet Osmanlı tombağı ilk kez bir arada sergileniyor. 21 Kasım 2018 - 28 Nisan 2019 tarihleri arasında gezilebilecek sergi, Osmanlı Dönemi'nde eşyalara altın görünümü vermek için altınla kaplanan ve tombak olarak adlandırılan yemek kapları, fincan zarfları, leğen-ibrikler, buhurdanlar, gülabdanlar ve şamdanlar ile ziyaretçilere Osmanlı saray hayatının zarafetini sunarken; Osmanlı ordusu için üretilen; tombak miğfer, kalkan, at alınlığı ve koşum takımları ile askeri törenlerin ihtişamını gözler önüne seriyor. Osmanlı'ya özgü bu altın kaplama sanatının en nadide örneklerinin yer aldığı sergi, estetik ve kalite açısından Osmanlı zanaatkarlarının eriştiği seviyeyi de görmeye imkan tanıyor. Osmanlı İmparatorluğu'nda, 16. yüzyılda altın çağına ulaşmış ancak günümüzde artık icra edilmeyen Tombak sanatının müzeler ve özel koleksiyonlardan seçilen en nadide örneklerin yer aldığı sergi; Sofra ve Yemek Sunumu, Su, Temizlik ve Güzel Koku, Giyim Kuşamda Tombak, Osmanlı'nın Altın Ordusu ve Işığın Kaynağı başlıkları altında toplamda beş bölümden oluşuyor ve tombakları kullanım alanlarına göre sanatseverlere tanıtmayı amaçlıyor. Serginin küratörlüğünü Nihat Tekdemir, danışmanlığını Prof. Dr. Sümer Atasoy ve Güner Liman, tasarımını ise Yeşim Demir yaptı."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/turkiye-yazarlar-birligi-2020-odulleri-ilan-edildi", "text": "Türkiye Yazarlar Birliği'nin o yılın kültür-sanat birikimini değerlendirme amacıyla 39 yıldır düzenli olarak verdiği ödüllerine hak kazananlar ilan edildi. TYB Genel Merkezi'nde yapılan basın toplantısı ile açıklanan ödüller önümüzdeki günlerde yeri ve tarihi ilan edilecek bir törenle sahiplerine takdim edilecek. TYB Genel Başkanı Prof. Dr. Musa Kazım Arıcan'ın düzenlediği basın toplantısında 2021 yılının Mehmet Akif Ersoy Yılı ilan edilmesinden duyulan memnuniyet de ifade edildi. Bu sene TYB ödülüne değer bulunan isimler arasında Mustafa Şahin, Gömleği Yalnız adlı kitabıyla Hikaye; Ayşegül Genç Kalbin Arka Odası ile roman, Dursun Çiçek Kalbin Dağları ile deneme, Alim Kahraman Mehmet Akif Tutuşmuş Bir Yürek, Adanmış Bir Hayat ile biyografi, İbrahim Kavaz Necip Fazıl Kısakürek'in Şiirleri ve Şiirlerindeki Değişmeler ile edebi tenkit dalında ödüle değer bulundu. Sitemizin şiir editörü Suavi Kemal Yazgıç, Bütün Ayrılıklar kitabıyla şiir, deneme ve öyküleriyle Edebistan'a katkıda bulunan Hüzeyme Yeşim Koçak'ın basın-fıkra dalında çalışmalarıyla ödüle değer bulundu. Ödüller hakkında detaylı bilgi ve tam listeye TYB'nin 2020 ödüllerinin sahipleri belli oldu ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/ulkemizi-hedef-alan-ilana-itirazimizi-ortaya-koyduk", "text": "Yazar Ömer Lekesiz, The Times'daki ilana karşı yayımlanan bildiriye ilişkin, \"Amacımız Başbakanımızı ve onun şahsında ülkemizi hedef alan ilana itirazımızı ortaya koymaktı\" dedi. İngiliz The Times gazetesinde yayımlanan ilana karşı Türkiye'den 140 kadar akademisyen, yazar ve gazetecinin imzaladığı \"Bizde çok adam bulunur!\" başlıklı bildirinin öncülerinden yazar Ömer Lekesiz, AA muhabirine açıklama yaptı. Lekesiz, Sean Penn, Ben Kingsley, David Lynch'in de aralarında bulunduğu bazı ünlü isimlerin imza koyduğu The Times'a yayımlanan ilan karşısında, Celal Fedai, Ali Ural, Sibel Eraslan ve Cemal Şakar ile \"Bizde çok adam bulunur\" başlıklı bildiriyi oluşturduklarını ve bu bildiriye sanatçı, yazar, akademisyenlerin de imza koyduğunu aktardı. Bildiride Leyla İpekçi'nin imzasının bulunmasına ilişkin olarak ise Lekesiz, \"Küçük bir problem olarak, Leyla İpekçi'nin adı, mail trafiğinden kaynaklanan bir olumsuzlukla ve benim hüsnü niyetimle sehven liseye eklenmişti; Bildirinin yayımından sonra listede adının yer almasını istemediğini iletti\" ifadelerini kullandı. Lekesiz, bildiride çok sayıda ismin ise yer alamadığını kaydederek, \"Belirlenen zamanda bildiriyi yayınlama zorunluluğumuz nedeniyle bizim kendilerine ulaşamadığımız ya da kendilerinin bize ulaşamadığı yüzlerce isim bildiride yer alamadı. Bu manada bize gönülleriyle katılanlarla bildirimize bizzat imza koyan kıymetli isimlere çok çok teşekkür ediyoruz\" diye konuştu. Ömer Lekesiz, sözlerini \"Biz buralıyız ve buradayız. Tepkimizi de burada ortaya koyduk ve benzeri işbirlikçi tutum ve nefret diliyle yapılabilecek benzeri olaylara, oluşumlara karşı da yine ve daima buradayız. Biz ancak kendi kapımızın eşiğinde oturur, kendi insanımızla birlikte hareket ederiz. Çünkü 'Bizde çok adam bulunur!\" diyerek tamamladı."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/unuttuk-bir-olmayi-unuttuk-birlikte-yurumeyi", "text": "Unuttuk söz vermişliğimizi... Hakk'a boyun eğmeyi... Adaletten ayrılmamayı... Unuttuk merhamet katarlarının önü sıra gitmenin en şerefli yolculuk olduğunu... Yolda yürümeyi unuttuk... Çiçekleri ezmemeyi... Başkalarının ayağı takılıp düşmesin diye yol ortasında duran taşları kaldırmayı unuttuk. Huzuru kan ve gözyaşında arattırdılar bize... Ruhumuzu isyan eden sözcüklerle donattılar... İsyankar olduk ülkemize... Aldığımız nefese öfke, içtiğimiz suya zehir karıştı. Aklımız tutulup kaldı yalanlarla... Uğruna bağırıp, akranlarımızı taşlamamıza sebep olanlar bizi gün ortasında yalnız bıraktı. Dostluğumuzu elimizden aldılar. İnançlarımızı, hayatımızı, anılarımızı çaldılar. Aynı sokak aralarında birlikte büyüyen çocuklardık biz... Kurduğumuz oyunlarla pekişen samimiyetimiz vardı. Kirlenmemiş hayallerimiz... Aynı yağmurun altında ıslanırken, bir ekmeği bölüşürken tanıdık akranlarımızı... Yaşadığımız dünyanın hepimize yetecek kadar büyük olduğunu öğrenmiştik önce... Biz küçüktük ama uğruna yaşamayı bildiğimiz toprak büyüktü. Hepimiz birdik ve birlik olmaya söz vermiştik. El ele tutuştuğumuzda kimse aramıza girmesin diye sıkıca kenetlenmiştik akranlarımızla... Yan yana duruyor, omuz omuza veriyorduk. Ayaklarımız toprağa sağlam basıyordu. Çünkü biz birbirimize inanıyorduk. Birlikte yürüdüğümüzde yoldaki engelleri umursamazdı hiç kimse... Arkamızda bıraktığımız güzel izler olsun diye hep en iyisine taliptik. Çocuktuk... Hayallerimiz dünya kadar, dünya bizim kadardı. Zaferi biz yazıyorduk. Göğsümüz kabarıyordu sevinçten... Bizim küçücük yüreklerimiz, kocaman sevgilerimiz vardı. İmha edilmeden önce yarınlarımız, bozguna uğramadan yarına dair planlarımız, akranlarımızla aramıza kara bulutlar girmeden önce her şey gökkuşağı kadar eşsizdi. Türkiye'yi seyreder, dünya bizi kıskansın diye dualar ederdik her seher vakti... Ülkenin bütün karanlık sokaklarında bizim yaktığımız kandiller ışıldayacaktı. Kimsenin çılgın sözlerine aldanmayacak, ruhumuzun ayarıyla oynamalarına izin vermeyecektik. Nil Nehri, Ganj Nehri kana bulanmasın diye... Kızılırmak, Dicle, Fırat kurumasın diye... Annelerin gözünden bir damla yaş çıkmasın diye... Güller bin kere gülsün, karanfiller hoyrat eller tarafından ezilmesin diye söz vermiştik. İzbelerde yazılmadı bizim hikayemiz... Altına kardeşlik diye imza attık samimiyetimizin... Beraber hiç duraksamadan hüzünlü coğrafyaları isyandan uzak tutacak, kurtuluş ezgileri söyleyecektik. Kahramanların gülüşünde bir payımız olacaktı. Uykularını korkuyla bölmeyecekti çocuklar... Genç kızlar bir kabusa uyanmayacaktı. Genç erkekler yaşamlarının baharında ölüm uykusuna yatmayacaktı. Annelerin avuçlarına kan dolmayacak, babaların kaderi yalnızlık olmayacaktı. Ümitler talana uğramayacak, düşlerimize prangalar vurulmayacaktı. Unutulmuş duygularımızı hatırlamayı, rahatımızı kaçıranları gönül gözüyle görebilmeyi nasip eyle!.. Rabbimiz, huzurun ikliminde akran olanları el ele koştur yeniden. Dünyanın kocaman olduğunu ve herkese yeteceğini hatırlat anlayışı azalmış olan bizlere... Tökezleyerek yürüdüğümüz yolu koşarak bize tamamlattır. Birliğimizi bozanlara fırsat verme... Bize kaybettirilen değerlerden daha iyisini kuşanmayı bize nasip eyle!.. Kardeşliğimizi Ensar ve Muhacir kardeşliği gibi sağlam kıl... Bencilliğimizin üzerini ört ki, başkalarının yaralarını saracak dermanı kendimizde bulalım. Bize rahmetinin kapılarını arala ki, hatalarımız karşısında affına mazhar olalım."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/vi-tasavvuf-calistayi-yapildi", "text": "30 Eylül 1 Ekim tarihlerinde Karabük Üniversitesi İlahiyat Fakültesi tarafından VI. Tasavvuf Anabilim Dalı Koordinasyon Toplantısı kapsamında Sosyalbilim-Tasavvuf Çalıştayı gerçekleştirilmiştir. Çalıştay tasavvuf akademisyenleri yanısıra sosyologlar ve sosyal bilimcilerden oluşan 125 akademisyenin katılımıyla icra edilmiştir. İlahiyat Fakültelerindeki Tasavvuf akademisyenleri tasavvuf tarihi, kültürü, düşüncesi üzerine çalışmalar yaparken, sosyoloji sahasındaki araştırmacılar güncel dini ve tasavvufi gruplar üzerine çalışmalar yapmakta, böylece iki grup akademisyenin çalışmaları birbirini tamamlamaktadır. Öte yandan büyük sosyolog İbn Haldun ömrünün son döneminde Şazeliyye tarikatına bağlanarak tasavvuf yoluna girmiş, her iki alanla ilgili önemli eserler vermiştir. Daha yakın dönemde Nureddin Topçu ve Sabri Ülgener her iki alandan istifade ile toplum yapımıza dair sağlıklı açıklamalarda bulunmuş ilim adamlarımızdır. Çalıştayda, tasavvuf ve sosyoloji bilim dallarının metodolojileri, Türk toplum yapısı, din, tasavvuf konuları yanında 15 Temmuz başarısız darbe girişimi sonucu değişen toplumsal gündem ve tartışma alanları, nevzuhur akım ve cemaatler ele alınmıştır. Konular her iki bilim dalını doğrudan ilgilendirdiği için icra edilen çalıştay sonucunda aşağıdaki açıklamanın yapılması gerekli görülmüştür. 1. Tasavvuf ve Sosyoloji öğretim üyeleri toplumu değerlendirirken kendi spesifik usul ve metodolojileri yerine daha bütüncül bir perspektif geliştirmelidirler. Birbirlerinin metodolojilerine ihtiyaçları vardır, biri diğerini görmezden gelemez. 2. Tasavvuf dinde sonradan çıkmış, dine eklemlenmiş ya da bir tepki hareketi olarak ortaya çıkmamıştır. Tasavvuf İslam maneviyatının adıdır. Dinin manevi, ahlaki boyutunu ele alan bir ilim ve hayat tarzıdır. Zamanla kurumsallaşmış, tekke ve dergahlarla, musikisi, edebiyatı, kültürü ile yaygın bir eğitim kurumu olmuş, ayrıca fakirlerin korunup gözetilmesi yardımlaşma kurumu özelliğiyle toplumsal birlikteliği ve rehabiliteyi sağlamıştır. Anadolu'nun kurucu damarı inşa hamuru olmuştur. Modern dönemde tarihsel tecrübe olumsuzlanarak mezhep ve tarikatların değersizleştirilmesi ve reddedilmesi Türkiye özelinde yeni bir olgudur, toplumun akışını ve sürekliliğini bozmaya yönelik bir eylemdir. Bu olgunun yükselen sesi dini simge ve ritüellerin hurafe, uydurma ve bid'at gibi karalamalarla itibarsızlaştırılması, yüzyılın başındaki ulusçulara paralel Vahhabizm türü yalınlığın savunulmasına benzemektedir. Bu savunular dindar nesillerin istendiği bir dönemde, dini ve dindarlığı korumasız bırakacaktır. Bu yeni dünyanın yeni yapıları dindarlaşmayı değil toplumu ya Vahhabizm üzerinden DAİŞ türü radikalizme ya da sekülerizme itmekten başka bir işe yaramayacaktır."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/yasemin-karahuseyin-den-zan", "text": "Yasemin Karahüseyin, engin bir deneyimin ve muhayyilenin sınırlarında gezinerek insana dair pek çok duyguyu hayranlık uyandıran doğallıkla billurlaştırır romanında. Fıtriliğin, bir bütün olarak insanın doğasının kitabı demekten kendimi alamadığım bu sarsıcı öyküde aşkı boyutlandırır, şaşırtıcı biçimde başka kimliklere, renklere bulayıp hüsranla bitirir. Romanda neredeyse doğru dürüst bir aşk yaşanmamasına rağmen beklenti dolu iç konuşmaların gücüyle okura doyumsuz bir tat sunar. Başarılı bir ilk kitaptan sonra kaleminin iyice kıvama gelmesinin, ilk kitabın etkisini gölgede bırakan ustalığının tadı bu. Kitabın enfes, sinematografik epigramlarla ilerlemesi bu tadı derinleştirir. Yasemin Karahüseyin, Şule Yayınları arasından çıkan kitabı Zan la derin bir kırgınlığın, yabancılaşmanın hatta parçalanmanın içine sürüklemektedir okurunu. Romanın kurşuni bir kasırganın içten içe okuru sarstığı, içine hapsettiği bir atmosferde sıcak kadınsı bir duygunun titreyişlerini hissettirerek başlaması ve bu minvalde varoluşunu sürdürmesinin tesadüf olmadığı aşikardır."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/yavuz-tanyeli-den-akdeniz-etkisi", "text": "Çağdaş Türk Resminin önemli ustalarından Yavuz Tanyeli, uzun bir aradan sonra Akdeniz Etkisi isimli solo sergisi ile C. A. M. Galeri'de izleyiciyle buluşuyor. Sanat hayatı boyunca 54 kişisel sergi açan Tanyeli, kendini bir öykücü olarak nitelendiriyor. Sergi 28 Kasım 2019 - 11 Ocak 2020 tarihleri arasında C. A. M. Galeri'de izlenilebilir."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/yeni-ahilik-dusuncesi", "text": "Ahilik, bilindiği gibi Ahi Evren (1175-1262, asıl adı Şeyh Nasıruddin el-Hoyi) tarafından kurulan esnaf dayanışma teşkilatıdır. İlkeleri; Herkesin bir sanatı ve mesleğinin olması, helalinden kazanılması, cömert ve yoksullara yardımcı olunması, alimlerin sevilmesi, alçak gönüllü olunması, zenginlerin kapısına gidilmemesi vs. Aslen Horasan kökenli olup Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Anadolu'da yaşayan Müslüman Türkmen halkın sanat, ticaret ve ekonomi gibi çeşitli meslek alanlarında yetişmelerini sağlayan, esnaf örgütlenmesini, kariyer standartlarını ve ilkelerini düzenleyen, üyelerini hem ekonomik hem de ahlaki yönden yetiştiren, çalışma yaşamını iyi insan meziyetlerini esas alarak düzenleyen bir örgütlenmedir. Çeşitli kaynaklar onu, bir gençlik teşkilatı olan fütüvvet üzerinden İslam Tarihi'ne kadar götürmekte. İster Türk, ister İslam nereye giderse gitsin, ahilik anlam itibariyle bu topraklarda; cömert, eli açık, temiz, cesur ve ahlaklı insan şeklinde hayatiyet kazanmıştır. Yeni Türkiye'nin önünde, hala çözülemeyen Alevilik, üretimi esas alan iktisadi ahlak, üretim, adil gelir bölüşümü ve refahı önceleyen düşünce ve felsefe eksikliği gelmektedir. Bu nedenle ahilik düşüncesinin yeniden yorumlanması gerekiyor. Yeniden yorumlanabilirse ancak, Türklerin Anadolu'da tutunmasını sağlayan Aydınlanma çağı, yeni yorumuyla Yeni Türkiye'yi var edecektir. Ahilik, bugün anladığımız anlamda ne sadece esnaf teşkilatı, ne de salt bir dini örgütlenmedir. Bu hususun anlaşılması gerekiyor. Ahilik, özü itibariyle paylaşmayı, her mahallede bir milyoner yaratmayı değil, her mahallede fakir bırakmamayı kendine ülkü edinen ve üretimi ön planda tutan, esnaf örgütünün lideri konumundaki şeyhine bağlı, her meslek örgütünün kendi içinde yükselme standartlarını belirlemiş ve içinde devlet-millet arasında arabuluculuk hizmeti de olan bir iktisadi yapıdır. Bugün bu özelliklerin ve görevlerin her biri, çeşitli kamu kurumları tarafından deruhte edilmektedir. Tarihsel olarak böyle bir kurumu kurup, geliştirdiğimizi bilmemiz önemlidir. Çünkü öz saygımızı artırır ve bizi komplekslerden kurtarır. Fakat ahilik kurumunun, bu topraklarda içinden geldiğimiz kültürel yapının son noktası olarak bizleri, sürgit bir övünme makinesine dönüştürme tuzağına düşürmesine izin vermemeliyiz. Tuzaktan kurtulmak için, öncelikle önümüzde bir tuzak olduğunu fark etmemiz gerekir. Daha sonra, konu hakkında ayrıntılı ve çok yönlü bir okumaya tabi tutmalıyız kendimizi. Yönlerinden ele alabilecek özgür bir Ahilik Araştırma Merkezi/Enstitüsü'nün kurulmasının faydalı olacağını düşünüyorum. Ya Ahi Evran Üniversitesi bünyesindeki Ahilik Kültürünü Araştırma Merkezi'nin akademik kadrosu, yukarıda anılan konularda uzman araştırmacı ve öğretim üyeleri/bilim adamları ile acilen desteklenmeli; ya da Başbakanlık Etik Kurulu'na bağlı Selçuklular dönemi tarihi, İktisat tarihi, İşletme, Yerel yönetimler maliyesi ve Felsefe alanları başta olmak üzere farklı bilim dallarından öğretim üyeleri ve kariyer uzmanlarının içinde olacağı bir Araştırma Merkezi kurulmalıdır. Görevlerinden birincisi, tavsiye niteliğindeki görüşlerdir. Görüşler, tüm devlet kurumları ve vatandaşlar için verilir. Verilen Görüşler re'sen olabileceği gibi, Merkez'e yapılan başvurular ve görüş talepleri neticesinde de olabilir. 1) Kamu kurumları, esnaf ve meslek örgütleri ve derneklerinin alacakları karar ve haklarında alınmış kararlara ve yasal düzenlemelere ilişkin verilen görüşlerdir. 2) Vatandaşlar haklarında alınmış kararlara, uygulama ve yasal düzenlemelere ilişkin verilen görüşlerdir. Merkez'in ikinci görevi de, belirlenen konularda hakemli ve süreli bir akademik dergi çıkartmak olmalıdır. Batı medeniyetini ve kapitalizmi yaratan zihni faktör burjuva zihniyeti iken, bizim özgün bir kültür ve medeniyet oluşturmamızın temelinde ahi zihniyeti vardır. Bu zihniyet, Türk toplumunun kapitalizme karşı direnebilmesinin de en önemli sebebidir. Bizde, toplum yararını kendi çıkarından üstün gören, kanaatkar fakat girişimci, siyasetten uzak fakat gereğinde devlet işlevlerini üstlenebilen insan tipi idealize edilmiştir. Ahiler, bunların somut örnekleridir. Yukarıda, yeni bir Ahilik Araştırma Merkezi kurulması önerilse de, geldiğimiz noktada şunları söyleyebiliriz. Bugün ombudsmanlık ve Başbakanlığa bağlı Etik Kurulu, ayrı ayrı teşkilatlanmış ve toplum üzerinde psiko-tarih açıdan hiçbir yaptırımcı karşılığı bulunmayan kuruluşlar olarak algılanmaktadır. Ki, öyle tarafları da vardır. Oysa Ahilik, tarihi geçmişi ve Osmanlı Devleti'ni kuran dört iradeden biri oluşu hasebiyle ve de kamu denetçiliği ve etik kurulunu da kapsayacak misyonu içinde barındırdığı için, tüm bu kurumlar Ahilik ile ilgili yeni bir başlık/kurum altında yapılandırılması elzem görünmektedir. Yeni Türkiye, sosyo-ekonomik tarihi dinamiklerini yeniden uyarmadan hayata geçebilemez. -Kamu denetim kurumu -Etik Kurulu -Araştırma Merkezi Gibi unsurlar ve kurumların tek bir başlık altında toplanması ekonomik, psiko-tarihi altyapı, ve de bilimsel gelecek adına özgüven verici özgün bir yapılanmanın işaret fişeği olacaktır. İthal bir kurum değil, Selçuklu tarihine yaslanan, 900 yıllık geçmişi olan bir kurum yeniden ihya edilmiş olacaktır. Bunun, topluma ne denli bir özgüven aşılaması olacağı, her türlü takdirin üzerindedir."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/yeni-dergi-edebiyat-sokagi", "text": "Edebiyat Sokağı Dergisi, yayın hayatına başladı. Temennimiz uzun soluklu bir dergi olması. İmtiyaz sahibi Mustafa Çevik'in, genel yayın yönetmenliğini, Ümit Zeynep Kayabaş'ın yaptığı 'Edebiyat Sokağı Dergisi' şiirde titiz bir çizgi sergiliyor. Dergi; Ömer Erdem'in Dedim ki şiiri ve Vural Kaya'nın Aşkın Adı Gibi şiiri ile açılıyor. Kapakta ayrıca Fatma Yılmaz Şahin'e ait bir çizim de yer alıyor. Şenol Korkut, Ali Sali, Burak Köse, Mustafa Uçurum, İbrahim Gökburun, Mihrimah Nefise Durdağ, Mustafa Çevik ve Ümit Zeynep Kayabaş derginin ilk sayısının şairleri. Mustafa Uçurum'un, Arif Ay ile gerçekleştirdiği söyleşide; Arif Ay'ın şiire ve insana dair samimi ve içten bir sohbet var. Derginin diğer bir söyleşisi; Yeliz Bozkurt Üstündağ'ın yönetmen Mete Gümürhan ile. Ümit Zeynep Kayabaş'ın, Paris Notları -1- yazısında; Paris'te şiirin açılımı ve sanatçı ruhta, kent dokusu vurgulanıyor. İsmet Emre Masaldan Orji'ye Edebiyatın Yara Hali, Ali Ömer Akbulut Şiir Hiç'tir Hiçbir Şeydir, Ali Bal İkinci Yeni'nin Dervişi İlhan Berk, Erkan Kara İnsanlığın Ölümü, Ali Sali Ahmet Haşim'den Bodleriyen bir Anadolu Tasviri! ya da Yoğurt bile pislik mahsulünden başka bir şey değil, Aziz Kağan Güneş Aşk ile Var Olmak, Meryem Dalğıç Renkler Ülkesi Fas, RecepGarip Edebiyat Sokağı, Mustafa Çevik Kierkegaard Sözlüğü ile yer alıyor. Recep Şükrü Göngör Güneş Devleti adlı öyküyle Edebiyat Sokağı'nın birinci sayısının öykücüsü. Aramızdan ani ayrılışıilehepimiziyasaboğan, gazeteciAkif Emre'den seçkiler, Hatice Ebrar Akbulut. Gazeteci- yazar Serdar Arseven de, BeniAhmet'e Götür Edebiyat Sokağı sesleniş."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/yeni-kitap-allah-her-yurege-dokunur", "text": "Selvigül Kandoğmuş Şahin'in artık ustalık dönemi diyebileceğimiz 5. hikaye kitabı 'Allah Her Yüreğe Dokunur'içli, kırgın, kırılgan, dokunaklı ama aynı zamanda eleştiri tonu yüksek toplumsal duyarlığı da içeren hikayelerden oluşuyor. İçe dönük duygu içerimli hikayelerde nasıl ki nahif bir anlatımı işlek hale getiriyorsa aynı devinimli biçimde 28 Şubat ve 15 Temmuz hikayelerinde de eleştirel damarı devingen bir anlatıma kavuşturuyor. 'Allah Her Yüreğe Dokunur' kırgın ve bir dilemma içre yaşayan kızların iç duygu hallerinden betimlemelerin yanında 90'lı yıllardan bugüne bir değişim-dönüşüm süreci geçiren Müslüman kadının dünyasına da bazen hafif bazen sert-ağır eleştiriler getiriyor. Sevgi, aşk, ikilemler, acılar ve zulümlerle yüklü derin, soyut ve duygusal bir muhtevayla şekillenen bu eser, okurun yürek tellerine, duyarlık atlasına dokunan niteliği, etkili ve akıcı anlatımıyla dikkat çekiyor."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/yeni-yilin-ilk-itibar-i-cikti", "text": "İbrahim Tenekeci yönetiminde aylık olarak çıkan İtibar, bu ay da Hasan Aycın'ın bir çizgisiyle açılıyor. Derginin şiir sayfaları Said Yavuz'un İçine Kapanık Çocuklar, Ahmet Murat'ın Muhayyer Münacat ve İbrahim Tenekeci'nin Köye Giden Cenaze isimli şiirleriyle başlıyor. Bu sayının diğer şairleri ise Murat Güzel, Mustafa Akar, Fatih Muhammet Atasever, Murat Koparan, Murat Sözer, Cihan Ülsen, Tuba Kaplan, Orhan Özekinci, Sadık Koç, Nihat Hayri Azamat, Nadir Aşçı, Serdar Arslan, Soner Karakuş, Sadık Altan, Ertuğrul Demir, Ömer Fatih Andı, Yusuf Hami, Kaan Orhan ve Leyla İpekçi. Bu sayının arka kapak şiiri ise İlker Nuri Öztürk'e ait. Derginin Ocak sayısının öykü sayfalarında Sibel Eraslan'ın Amber Hanımın Çekim Gücü, Cemal Şakar'ın Sonsuzluk ve Bir Gün, İsmail Özen'in Akşama Doğru, Aykut Ertuğrul'un Makul Saatler, Osman Cihangir'in Bir Gün Sineği ve Adem Tekden'in Mümkün Hayaller öyküleri yer alıyor. Öykülerin hemen ardından ise Işık Yanar'ın henüz yayınlanmayan yeni romanından bir bölüm olan Yemek Duası geliyor. İtibar'ın Ocak sayısında, Ali Görkem Userin geçtiğimiz ay yeni şiir kitabı yayınlanan Hakan Arslanbenzer ile bir söyleşi gerçekleştirmiş. Arslanbenzer Şiir benim gözümde daha önce söylenmiş sözlere cevap veren kesik bir diyalog, öncesi ve sonrası kesilmiş insan sözü, konuşma demek diyor. Söyleşinin arkasından Murat Küçükçifci'nin Vatan Somuttur'la ilgili yazısı geliyor. İhsan Fazlıoğlu Türkistan'ın Felsefe-Bilim Zihniyetinin Ana-Çizgileri adlı çalışmasıyla yazılarına devam ediyor. Ardından, geçtiğimiz günlerde kamuoyunda sıkça tartışılan Osmanlıca meselesi üzerine Berat Demirci'nin bir yazısı geliyor: Bence'nin Osmanlıcası. Osman Toprak ise Türkçe'nin Kodları Değiştirildi Bu Yüzden Böyleyiz adlı yazısıyla bu sayıda. Hüsrev Hatemi Türk ve İran Şiirinde Zerre-Güneş İlişkisi, Cihan Aktaş Otel Konuşmaları Bizi Nereye Savurdu, Cemal Şakar Dünyayı Yeniden Büyülemek Tarık Tufan Savaşı Kaybedenler başlıklı yazılarıyla derginin düzyazı sayfalarında önce çıkan isimler. Muzaffer Serkan Aydın, Erol Yılmaz, Engin Koca, Ercan Yılmaz, Afşin Selim, Suavi Kemal Yazgıç, Gökhan Ergür, İsmail Isparta, Ayşegül Uyar, Murat Deniz, Mustafa Akar ve Edgar Morin yazılarıyla İtibar'ın Ocak sayısına katılan diğer isimler."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/yuce-hedeflerin-yolculugunda-insan", "text": "Kitap kendisini duymak isteyene, kitaba kendisini açana çok şey söyler. Bir dostun söyleyemeyeceği, anlatamayacağı kadar cömerttir kitaplar. Kimi kitaplar, sır vericidir. Kimi kitaplar, nasıl olmamız gerektiği husunda bilgiler verir. Kimi kitaplar, farklı anlatımlarıyla farklılık katar duygularımıza, düşüncelerimize, hayallerimize, gerçeklerimize... Her kitap kuşkusuz insanın kaba ve ham taraflarını yontar, estetize eder. Kitapla barışık olan insanlar, kalabalıkların içinde kendi iç seslerini duyabilen, vakariyeti bir hazine gibi taşıyan, ferasetli bir nazarla bakabilen, düşüncelerini geldiği gibi değil; ölçüp tartarak dile getiren insanlardır. Kitaptan uzak olanlar bu hallerin tadını bilmez, bu halleri yaşayan insanları sıkıcı bulur, hatta onlara antika muamelesi yaparlar. Çok kitap okuyan nitelemesi yapmıyorum burada, bilakis kitabı iyi okuyan, anlamaya çalışan, kitapla sürekli bağ kuran insanlar, insan olmanın gerçekliğindedir demeye getiriyorum. Bu konuda ileri gittiğimi düşünenler olabilir. Bu düşünceyi kovmak için, ilk emrin Oku. hitabında, İnsan' a yöneltildiğini hatırlatmak yararlı olacak. Maverdi' nin Yüce Hedefler Kitabı, insan olmaklığın ilim, feraset, nitelikli dost olmaktan geçtiğini, kısacası iyi şeylerin niteliğinde olmanın kodlarını anlatıyor. Kitabın orjinal adı Kitabu'l-Buğyetü' l-Ulya fi Edebi' d-Dünya ve'd-Din dir. Kitabı arapçasından çeviren Bergamalı Ahmed Cevdet Efendi' dir. Büyüyen Ay yayınlarından çıkan Yüce Hedefler Kitabı beş yüz otuz yedi sayfadan müteşekkildir. Eserde bir düşünceyi savunma, bir konudaki zıt düşünceleri aktarma, insanları yüce hedeflere yönlerdirme, akıl, feraset, ilim gibi konulara dikkat çekerek kötü mevzulara karşı, insanın kendisini insanlıktan çıkaran meziyetlere buğz etmesi gerektiği anlatılır. Eserdeki her başlık insana yeni bir kapı, yeni bir ufuk açmaktadır. Kitapta anlatılan mevzuyla ilgili kıssalar, şiirler, devrin alimlerinin sözleri, hadisler, ayetler yer almaktadır. Kitapta yer alan bu şiirler, ayetler birer dip not ile açıklanmıştır. Ayetler Hasan Basri Çantay' ın mealinden iktibas edilmiştir. Kitapta eksik olarak gördüğüm; hadislerin kaynaksız olarak sunulmasıdır. Kitabı bu noktada epey irdeledim, gözümden kaçması muhtemel olabilir diye düşündüm; ama verilen hadislerin kaynaklarına rastlayamadım. Kitap beş bölümden meydana geliyor: Akıl ve Heva, İlim, Din, Dünya, İnsandaki Yüksek Değerler olmak üzere. Bölümlerdeki alt başlıklar nefs terbiyesinden tutun da Güçlü bir devlet lideri nasıl olmalıdır? sorusuna kadar herşeyi içeriyor, anlatıyor. Kitapta ısrarla nitelikli ve donanımlı insan olmaktan bahsediliyor. Hayat hem yürünülen yoldur, hem alınan mesafe... Kazalarımız, pişmanlıklarımız, umursadıklarımız, umursamadıklarımız elbette olacaktır. Unutulmaması gereken şey; iyi bir insan olmanın hedefinde olmaktır. Haset, gıybet, kibir, yalan, ihtiras, cimrilik, hayasızlık, koğuculuk vesair gibi bütün kötü emellerden zihnimizi ve kalbimizi olabildiğince uzak tutmak, bunların yerine okumak ve okunanı fiile geçirmek gayemiz olmalıdır. Yaptığımız işten zevk almak, meşguliyetlerimize mana katmak bizim elimizde. Ömrü iyi temeller üzerine kurgulanmış olanın, varacağı hedef de güzeldir. Güzel' in yolcuları olmak isteyenler Yüce Hedeflere yönelmelidir. İskenderun'da doğdu. Kahramanmaraşlı. Hece Öykü, İtibar, Yedi İklim, Türk Dili dergilerinde öykü ve deneme yazdı. Milli Gazete, Dünya Bizim ve Edebistan isimli kültür sanat sitelerinde, kitap incelemeleri ve söyleşiler yaptı. Nuri Pakdil'in Tiyatrolarında Vicdan isimli yüksek lisans tezini hazırladı."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/zarifoglu-sempozyumla-anildi", "text": "Kahramanmaraşlı şair Cahit Zarifoğlu, vefatının 29. yılında 2-4 Haziran tarihlerinde memleketinde gerçekleştirilen \"Cahit Zarifoğlu Sempozyumu\"nda anıldı. Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi'nin Kahramanmaraşlı şair, eğitimci Duran Boz'un desteğiyle, usta öykücü Rasim Özdenören'in açılış konuşmasıyla düzenlediği sempozyumda iki gün boyunca onlarca şair, yazar ve akademisyen Zarifoğlu'nu anlattı. Sempozyumda tebliğlerin yanı sıra, Duran Boz'un hazırladığı \"Cahit Zarifoğlu\" belgeselinin gösterimi yapıldı. Ayrıca, Duran Boz, Erdoğan Aydoğan, Ahmet Türk tarafından yayıma hazırlanan \"Şiirin Zarif Prensi Cahit Zarifoğlu Seçkisi\" de katılımcılara armağan edildi. Sempozyum boyunca düzenlenen çeşitli oturumlarda, Zarifoğlu'yla ilgili sunulan tebliğler, Kahramanmaraş Belediyesi tarafından yayımlanarak, okuyucuyla buluşacak. - BİRİNCİ GÜN - Özdenören: \"O, hep gülümserdi\" Sempozyumun açılış konuşmasını yapan, Zarifoğlu'nun yakın dostu, öykücü ve yazar Rasim Özdenören, sempozyumun Türkiye ve Kahramanmaraş için çok manidar olduğunu söyledi. - Andı: \"Bütün büyük yazarlar gibi kuralları yıkmıştır\" Sempozyumun ilk oturumunda konuşan Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Andı, Cahit Zarifoğlu'nun Eserlerinde Türlerarasılık başlıklı bir tebliğ sundu. Zarifoğlu'nun yazdığı edebi türlerde çeşitlilik olduğunu söyleyen Prof. Dr. Andı, aynı zamanda bu türler arasında geçişkenlik taşıdığına da değinerek, \"Zarifoğlu, bütün büyük yazarlar gibi türün kurallarını yıkıyor, dışına çıkıyor, kurallara pek itibar etmiyor.\" dedi. Andı, edebi türlerin yazarı daraltan kurallar koyduğunu, ortalama, acemi yazarın bu kuralların etkisinde kaldığını ifade ederek, Zarifoğlu'nun türlerin bir çoğuna yayıldığının görüldüğünün altını çizdi. Zarifoğlu'nun pek çok türde eser vermesinden daha çok, verdiği türdeki eserlerdeki bütün türlerin iç içe geçmişliğinin üstünde durulması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Andı, \"Edebiyat sanattır, sanat güzelliktir. Ortalamanın üstüne çıkana harikulade diyoruz. Özünde bir kural tanımazlık vardır güzelin. Zarifoğlu'nda da bu yüzden bir kural dışılık vardır.\" açıklamasını yaptı. - Daşçıoğlu: \"Onu Afgan şairi diye sınırlamak haksızlık olur\" Sakarya Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Yılmaz Daşçıoğlu da, Cahit Zarifoğlu Ve Şiir Anlayışı Üzerine Notlar başlıklı tebliğinde Zarifoğlu'nu \"bir mahallenin şairi\" olarak sınırlandırmanın ona haksızlık etmek anlamına geleceği görüşünü ileri sürdü. Zarifoğlu'nun Türk dili ve edebiyatının modern, Müslüman şairi olduğunu söyleyen Daşçıoğlu, \"Onu Afgan şiirlerinin şairi olarak sınırlandırmak, onu hak ettiği yerden aşağı indirmek olur. Zarifoğlu İkinci Yeni'nin başladığı yerden şiire başlar. Zarifoğlu ve İsmet Özel 60'lı yıllarda ortaya çıkmasaydı, muhtemelen bugün İkinci Yeni şiiri de pek konuşulur olmayacaktı. Bu iki şair, İkinci Yeni'yi de ehlileştiren ve kabul görmesini sağlayan şairler oldu.\" dedi. - Elmas: \"Yıllar sonra Zarifoğlu tezimin yerinde bir çalışma olduğunu gördüm\" Sempozyumun üçüncü oturumunda konuşmacı olan, Giresun Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nazım Elmas, Cahit Zarifoğlu'nun Şiir Köşkü Ve İşaret Çocuklarının Dünyası konulu tebliğine edebiyat fakültesinde öğrenciyken Zarifoğlu'nun Mavera dergisiyle tanıştığını aktararak başladı. Elmas, \"Üniversitede okurken bir yandan da Mavera dergisinin öğrencisiydim. Mavera dergisi sayesinde dönemin birçok edebiyatçısını tanıma fırsatı buldum. Yüksek lisansımı da Zarifoğlu üzerine yapmaya karar verdim.\" dedi. Tezini, hocası Prof. Dr. Celal Tarakçı'nın da desteklediğini paylaşan Elmas, \"Yazdığım tez daha sonra kitap oldu. Yıllar sonra, tezimin eksikleriyle beraber yerinde bir çalışma olduğunu ve edebiyat tarihinde yerini aldığını gördüm.\" ifadelerini kullandı. - Orhanoğlu: \"Batı ve Doğu edebiyatını iyi bilen birisidir\" - Narlı: \"Ustası olmadığını söylediği halde Cansever'i okuyormuş\" Sempozyumun dördüncü oturumunda söz alan, Balıkesir Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Narlı, İnsanca Ve Artistçe Poetik Çerçevede Cahit Zarifoğlu tebliğinde, birçok kişinin Zarifoğlu'nun şiire şair olarak başladığını düşündüğünü anlatarak başladı. Narlı, \"Hakikaten ilk şiirlerinde çok ustaca bir şiir dili var ama gerçekten bunun arka planı yok mu? Bütün şairler bir geleneğin ve dilin içine doğarlar, onu tedris ederler, meydana getirirler şiirlerini.\" diye konuştu. - Boz: \"Yeniden onların yolunda yürümek hepimizin görevidir\" Şair-yazar Duran Boz da, Zarif Hüzünlerin Şairi Cahit Zarifoğlu tebliğinde şairin biyografisini aktardı. Zarifoğlu'nun ailesinin 300 yıl önce Orta Asya'dan Kafkasya'ya, oradan da Kahramanmaraş'a yerleştiği bilgisini veren Boz, \"Şiirlerinde tarihsel macerasının, yürüyüşünün macerasını koyar ortaya. Zarifoğlu'nun erken yaşlarda başlayan içine dönük, kendini fark etmeye yönelik çabası, o başıboşmuş gibi görünen hali, onun dış dünyayı tanıma, fark etme, tabiata açılma ve tabiatla birlikte yolculuklar düzenleme hadisesine bir hazırlık olarak okunmalıdır.\" değerlendirmesinde bulundu. Boz, Zarifoğlu'nun, Erdem Bayazıt, Rasim Özdenören, Akif İnam gibi arkadaşlarının dirilişle bütünleşen, sözü kavramaya yönelik çalışmalarının iyi anlaşılması gerektiğini söyleyerek, \"Onların yürüyüşlerini bir bilinç haline dönüştürmek, yeniden bu yolda yürümek hepimizin ödevidir.\" dedi. - Emre: \"Son kitabında toplumcu mısralar olduğu söylenebilir\" Şair-yazar Ali Emre de, Cahit Zarfoğlu Şiirinde Ortadoğu başlıklı tebliğinde Zarifoğlu'nun şiirinde Ortadoğu'ya verdiği öneme değindi. Emre, kitaptaki şiirlerin ritim, sesleniş ve içerik yönünden \"modern bir koçaklama\" denilebilecek özellikler taşıdığını ifade ederek, \"Bu kitapta bireysel sorunlar görece aşılmış, kimlik aşılayıcı bir perspektif öne çıkmaya başlamıştır. Zarifoğlu, son şiirlerini bir medeniyet çatışması ekseninde saf tutarak yazmıştır. Müslüman kimlik şiirle aynı hizada tutulur hatta bazen kimliğin öne geçtiği duyulabilir.\" diye konuştu. Sempozyum, katılımcıların Kahramanmaraş gezisiyle son buldu."} {"url": "https://edebistan.com/haberler/zeynep-sayin-harfler-aslinda-canli-varliklardir", "text": "Hilye-i Şerif, suret yasağından, bir zorunluluktan ortaya çıkan bir estetik üretim midir? Hiç ilgisi yok. Bu bir tercih. Bu tercihin arkasında ontolojik anlayışı olan bir zemin var. Allah'ın hilkatten önce üzerinde boşluk, altında boşluk bulunan, ama denen koyu bir bulutta olduğunu söyleyen bir hadis-i şerif var. Tıpkı insanın nefesinde sözlerin şekil kazanması gibi, Allah, bu bulutun içinden nefesiyle, Kün emriyle bütün evreni üflüyor. Nefesu'r-rahman. Dolayısıyla evreninin bizatihi kendisi harflerden oluşuyor. Evrenin harflerden, Tanrı'nın soluğuyla oluşması bana harikulade geliyor. Harfler Tanrı'nın soluğuna sahip. Böyle bakınca bu harfleri birer Çin ideogramı gibi aynı anda okunmak ve bakmak için yapılmış olan canlı varlıklar olduğunu görüyoruz. Aynen Tao Te Ching'in yazdığı gibi. Chi enerjisi, gibi... Reiki'nin ki'si gibi... Harfler, evreni canlandırma yetisine sahip olan enerji düğümleri, potansiyellikleri. Dolayısıyla suret yasağı hurafesinin yanısıra İslamiyette yaratıcılık da yasaktır da bir hurafe. Harflerin, hilyelerde ya da yazı resimlerde bir araya gelmesi, ontolojik bir tasavvurdan kaynaklanan bir şey. Suret yasağından değil. Suret yasağı diye bir şey yok. Olsaydı, Hz. Muhammed'in peçesiz tavsirlerinden başlayarak geriye kalan bütün kutsal kişilerin görselleri olmazdı. Siyer-i nebiler, miraç tavsirleri olmazdı. Hilye, suretin yokluğundan değil, harfin yaratıcılığından kaynaklanıyor. Peygamber suretleri gani gani var yoksa... Sadece Şiada değil, Osmanlı'da, Emeviler'den başlayarak her yerde, her çağda... Hilye-i Şerif ise peygamberin güzel niteliklerini betimlerken ontolojik bir tasavvurdan hareket ediyor. Bu sergide Hilye-i Şerif'in yeni örnekleriyle karşı karşıyayız. Gelenek nasıl güncellenir? Bunu yaparken başka bir şeye dönüşmez mi? Güzel bir soru. Gelenek sürdürülür. Nasıl ayakkabı yapmak sürdürülüyorsa... Burada şuna dikkat etmek gerekiyor. Hilye-i Şerif geleneğini, olmadığı bir alana atfederek sanat alanına sokmamak. Yani Hz. Muhammed'in özelliklerini betimleyen Hilye-i Şerif'i sanat yapıtı diye duvara asmak bana meselenin kendisiyle çelişiyor gibi geliyor. Böyle bir koleksiyonun, çok sayıda hilyenin yan yana sergilenmesi onu okumaktan ziyade bakmaya indirgemek değil mi? Hilye-i şerif bir imge ve iki şey üzerine kurulu. Figüratif bir değer olan harf, bakmak ve aynı zamanda okunmak için. Ama harfler bir araya gelip figürasyona dönüştüğünde, kim ne derse desin bütün bu hilye-i şerifler sonuçta plastik değerler olarak kaligrama özgü bir çelişkiden solup alıp veriyorlar: Okundukları anda bakılamıyorlar, bakıldıkları anda okunamıyorlar. Bizler Arapça bilmiyoruz. Biz Türkler, Arapça bilmediğimiz noktada bunların o gerilimini yok ederek onları tümüyle bakılabilir değerlere indirgiyoruz. Bu da bana tuhaf geliyor. Son derece oryantalist bir tavır bence. Avrupalı'dan bu anlamda farkımız yok. Muhafazakarmış gibi görünüyorum belki bu sözlerimle ama öyle... Bu da dindarlıkla yüzde yüz örtüşmeyen bir tavır bence. Sizin çağdaş resimde geleneği kullananlara karşı bir tavrınız var. Erol Akyavaş'tan itibaren bu tavrı sorunlu buluyorsunuz... İran'daki ve Arap dünyasındaki çağdaş sanat da bunu yapıyor maalesef... Resimlerini kendi folklorik öğelerine indirgeyerek kendilerine bir kimlik tesis etmeye çalışıyorlar. Lam'ı, vav'ı birebir alıp tuvalde kullanmak harfin ontolojik canlılığını ölü bir plastik figüre indirgemek, natürmort yapmak demek. Geçmişi, tarihi de öldürmüş oluyor bunu yapan... Erol Akyavaş başta olmak üzere herkes bunu yaptı. İçsel bir sorumluluktan, tepkiden gelerek yapmış olsa bile yaptığı budur. Erol Akyavaş, Arapça bilmiyor mesela... Bütün bu harfleri Türkiye'de plastik öge olarak kullananlar Arapça bilmiyor."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/4-faz-rem-dongusu", "text": "Anların içinde, peşinde takılıp kaybolduğumuz gölgelerin esaretinde yaşadığımız hayatı sorgulamak için gelmiş karşıma oturmuş. Anlatıyor. Tükenmiş, lakin bilfiil hareket içinde. İnanılmaz bir potansiyele sahip ve tükenmesi mümkün olmayan kendisini, aslında bir nevi tükenmişliğini anlatıyor. Tükenmek kelimesini kullanacak en son insan olarak düşünüyorum onu. Tükendim, diyor. Yorulmuş. Hayatı zormuş. Anlamsızmış. Öyle söylüyor. Korkulardan bahsediyor. Korkularının esiri olduğundan. Korkunun insan üzerinde çok büyük etkisi olduğunu, insana hükmedebilecek kadar güçlü bir duygu olduğunu söylüyor. Odada sadece ben varım. Oysa amfide ders anlatır gibi ve ben amfideki bir öğrenci gibiyim. Sadece ara ara bakıyor bana. Bense gözümü ondan ayırmıyorum. Devam ediyor. Başka çözüm bulamamış. Oysa her zaman bir sorun karşısında; ne yapabilirim, bu işten nasıl çıkarım mantığı ile yaklaşıyormuş olaylara. Kaşları inanılmaz biçimli. Parmakları uzun ve bakımlı. Çocuklarının bakımını bir vakıf üstlenmiş. Küçük olan üç büyük olan yedi yaşındaydı, ben hastanede yatarken sadece bir imza attırdıklarını hatırlıyorum, diyor. En fazla kaç parçaya bölünebilirsiniz ki, hele bir de anneyseniz, diyor. Anlayamıyorum tam olarak. Baba olarak anlamaya çalışıyorum ben de. Korkunçtu diyor. Kahkaha atıyor. Birlikte gülüyoruz. Parmaklarını birbirine geçiriyor, dizine dayıyor. Dalıyor. Sonra yine amfiye anlatır gibi, Siz olsaydınız ne yapardınız, diyor. Cümleyi bitirdikten sonra gözlerime bakıyor. Susuyor cevap bekliyor. Susuyorum. Tekrar gözlerimin içine bakarak aynı soruyu soruyor. Siz olsaydınız ne yapardınız? Düşünüyorum. Yine düşünüyorum ama susuyorum. Çok mu konuştum diyor. Hayır anlamında başımı sallıyorum, devam ediyor. Cevap beklediğini unutuyor. Hayatta zor olan sıfırı bir yapmaktır, biri iki, ikiyi üç yapmak kolaydır diyor. Söylediklerini başımı aşağı yukarı sallayarak teyit ediyorum. Evet demek oluyor bu. Saatine bakıyor. Az bir zamanımız kalmış diyor. Kendisini dinlediğim için çok teşekkür ediyor. Bir sonraki seans için tarih belirliyoruz. Çantasını açıp bir kağıt çıkartıyor. Dediğim gibi yapmış, yazmak rahatlattı diyor. Vaktiniz olunca belki okursunuz. Bana uzatıyor. Okuyacağımı söylüyorum. Nazikçe tokalaşıyor ve çıkıyor odamdan. Asistanıma bir sonraki seansı otuz dakika ertelemesini söylüyorum. Kapıyı kilitliyorum içeriden. Kalktığı koltuğa oturup amfinin karşısına çıkıyorum. Anlatmaya başlıyorum. Kelimeler susuyor. Anlatıyorum. Kelimeler konuşmuyor. Bağırıyorum. Ağzımdan bağırışla çıkanlar tekrar ağzıma doluyor. Tükeniyorum diyorum amfiye tüm öğrencilere bakarak. Ayağa kalkıyorum az önce oturduğum deri koltuğa bakıyorum. Organlarım parçalanmış halde birbirleri ile münakaşa ediyorlar. Gözlerim avuçlarımın içinde, avuçlarım gözlerimi sektiriyor. Bir kulağım diğerini kovalıyor. Burnum koltuk kenarındaki kahve lekesini kokluyor. Geri geri adımlıyorum odada. Ortadaki sehpaya çarpıyor sol bacağım. Kravatımı gevşetiyorum. Nefes alamıyorum. Tükeniyorum. Tek gövdemde iki tane baş taşıyan yaratık tekrar zuhur ediyor bedenimde. Biri kendi kel başım, diğeri ızdırap. Sağ elimle ızdırapı tokatlıyorum. Sol elim sağ elime engel oluyor. İkinci tokadı atamıyorum. Tam bu esnada bir çığlık duyuyorum. Koltuktaki elim gözümü sektirirken gözüm yere düşüp parçalanıyor. Gözlerimde bir yumuşaklık hissediyorum. Alnımı öpüyor biri. Bebeğiimmm su almaya kalkmıştın yine kanepede uyuya kalmışsın. Belgin. Belgin'in öpüşü bu. Terlemişsin hasta mı olacaksın diyor. Uyanıyorum. Elimden tutup kalkmama yardım ediyor. Beline sarılıyorum. Odaya doğru ilerliyoruz. İyi misin diyor. Uykusuzum diyorum. Çok yoruluyorsun diyor. Kapıyı hızla çekerken son düşüncemi karanlık holde bırakıyorum. Kaçan uykularımın nerde biriktiğini bulmalıyım."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/ademin-buyuk-elmasi", "text": "Şehrin ışıklarının uzaklardan ağarak içeriye yansıdığı loş otel odasında başını yastığına gömmüş, uykuyla sıkı bir pazarlığa tutuşmuştu. Otelin yanıp sönen neon tabelasından duvarına yansıyan kırmızı ışıkla beraber çoğu tek perdelik birer dram olan hayatların fonunda çalan şehrin müziği de sızıyordu aralık pencereden içeri: Caz. Önünden sıklıkla geçse de içeriden gelen müziği duyduğu o geceye kadar içine girmeyi hiç düşünmediği, köhne bir şarap mahzeninden devşirilmiş o küçük kulüpte keşfetmişti ilk kez büyülü notaların kendisine bir şeyler anlatmak istediğini. Kapalı kapıdan gelen armoninin çağrısına karşı koyamayıp gün battıkça uzayan bir gölge misali sızmıştı bir gece büyük kapıdan içeri. Dörtlünün bir dakikalığına bile olsa ara vermesini istemediği, her biri ayrı bir müzikal ziyafet olan setlerin sonunda sonsuz bir caz denizinde yüzme hissi kaplamıştı içini. Düşük tempoda duraksız çalınan piyanoya, zillerin alçalıp yükselen ritimlerine, aralıklarla sololar yapan kontrbasın tok sesine ve fırçanın trampetin yüzeyinde gezerken çıkardığı dalga sesine benzeyen o teskin edici hışırtısına bırakmıştı kendini. Belli belirsiz duyulan siren seslerini ve günlerdir dinmek bilmeyen yağmurun sesini de duyabiliyordu şimdi yattığı yerden. Tüm bu seslerin bir araya gelerek oluşturduğu doğaçlama senfoninin çocukluğunun huzurlu öğlen uykularından birinin habercisi olmadığını iyi biliyordu. Yine de yalvarıyordu uykuya, bir an önce elinden tutup acılarını bir kaç saatliğine de olsa unutturması için. Karanlık çıkmaz sokaklarının yamalı asfaltlarından yükselen buharıyla ve heybetli gökdelenleriyle Büyük Elma diye adlandırdıkları bu şehre geleli çok olmamıştı henüz. Her şeyi geride bıraktığına inanmış, beyaz bir sayfa açmak için uçak korkusuyla birlikte o güne kadar hiç geçmediği okyanusu da aşmıştı Adem. New York'taydı. O günlük hayata nasıl uyum sağlayacağını düşünürken insanlar onu Adam ismiyle çağırmaya başlamışlardı bile. Burada yapabilirse her yerde yapabilirdi Sinatra'nın şarkısında söylediği gibi. Herkesin elmadan bir ısırık almak isteyebileceğini düşünemeyecek kadar saftı ilk aylarında. Kısa bir süre sonra bu zor kentin iniş çıkışlarını yıllarca yaşadıktan sonra hızla düşüşe geçmiş, bir süre sonra dibe çakılacağını bilen biri gibi hissetmeye başlamıştı kendini. Hayatının daha beter bir hale gelemeyeceğini düşünürken kendisine sıklıkla \"Ameller niyetlere göredir oğlum\" diyerek nasihat eden babasına \"Asıl hayatlar niyetlere göredir baba!\" diye bağırarak baba ocağını terk ettiği o soğuk Şubat gecesini anımsadı. Yanına sığınabileceği, yalnız yaşamaya başlamış tek bir arkadaşı bile yoktu henüz. Yirminci yaşının getirdiği umursamazlık ve özgürlük hissi korkularını yenmiş, evden ayrılalı henüz bir kaç hafta olmadan kısa bir süre sonra hayatını birleştireceği kadınla tanışmıştı. Haz veren bir melankolinin peşinde olanların varacağı nihai yer belliydi annesinin hep söylediği gibi: \"İstediğin kadar çırpın, hayat seni kendi kabına koyup istediği şekli verecek!\". Annesinin kulağına fısıldadığı, aklına kazınan bu cümle bir süredir tekrarlıyordu kendisini zihninde. Işıklı bulvar mağazalarının camlarına yansıyan aksine bakarken alkolik bir annenin ve sonradan mütedeyyin bir babanın garip meyvesi oluşunu sorgulardı içten içe. Gözleri cansız vitrin mankenlerinin ellerine tutturulmuş telli enstrümanlara takıldığında \"Yıllarca aradım kendi kendimi, hiç bir türlü bulamadım ben beni\" diyen Aşık Veysel'i hatırlar, onca yıl sonra bir garip doğu batı sentezine dönüşmüş olmasına hayıflanırdı. Herkesten önce kendinden kaçmaya çalıştığını anlayamamış, hataları için hep başkalarını suçlamış ve yanıtların peşine düşmüşken dünyanın bir ucundaki bu şehrin kucağında bulmuştu kendini. Kentin kendisine dışarıdan bakanları içine davet eden, bir girdap olduğu ancak numaralardan oluşan sokaklarıyla hemhal olunduğunda anlaşılan cazibeli bir kadın olduğunu geç de olsa öğrenecekti. Bir diğer adı da yalnızlıktı şehrin. Her gün onlarca ulustan binlerce insan sonsuz yalnızlıklarını tescilletmek ve sadece barınabilmek için ölümüne çalışmaya geliyorlardı buraya. Yükselen kiralar sadece cepleri değil hayalleri ve emekleri de yakıp kül ediyordu her geçen gün. Kapitalizmin yeniden yorumlanmasının zorunluluğuna işaret eden bir konuşmayı anımsadı koşulların zorluğunu düşünürken. Bir elma kurdu kadar küçük hissediyordu çoğu zaman kendini. \"Ya bu deveyi güdeceksin ya da elmadan gideceksin\" diye mırıldandı cebinde kalan son bozuklukları çıkartırken. Yataktan hangi ara fırladığını hatırlamasa da bir yıl önce gittiği o caz kulübünü bulmak için yola çıktığını biliyordu. Hangi hattan hangisine geçmesi gerektiğini tam olarak bilmese de önce yeraltından dolaştığı sokakların üstüne çıkmış, kilometrelerce yol yürüyüp sevdiği baharatları doyasıya koklayabileceği o köşeye yeniden gelmişti. Çin mahallesinin kıyısında, hafif bir rüzgarla dağılan soya ve köri kokularının burunları sızlattığı, evsizlerin mesken edindiği bir sokağın girişinde durmuş, sokaktan gelip geçenleri izlemeye dalmıştı. Yine annesi düştü aklına. Ne zaman bir yerlere dalıp gitse \"Daldın yine... Bir gelecek var herhalde!\" derdi. \"Evet yavaş yavaş geliyorlar\" diyerek içinden değil dışından konuştu bu kez. Sinsi bir gülümseme yerleşti dudaklarına. Akıllı olup dünyanın derdini çekmektense deli olup dünyaya dert çektirme fikriydi gülümsemesinin nedeni. Evsizlerin kendisinden daha evsiz göründüklerini düşünmüştü buraya en son gelişinde. Uzun zamandır bir otele yetecek paralarının olmadığını biliyordu. Evleri artık oluklu kartondan olsa da bir zamanlar onların da kendisi gibi olduğunu, gerçek bir çatının altında sevdikleriyle vakit geçirme şansına sahip olduklarını düşünerek hüzünlendi. \"Evlerinin iskambil kağıtlarından olmamasına şükrediyorlardır belki de!\" diye geçirdi içinden. İnsanın uyum hamurunun bu koşullarda bile umursamazlıkla iyimserlik arasında gidip gelen bir savunma mekanizmasına dönüşebileceğini düşündü. Kim bilebilirdi ki, belki sevdikleri onları da terk etmişlerdi. Karısı iki çocuklarını da kaçırır gibi yanına alarak gideli tam bir yıl dört ay olmuştu. Haksız sayılmazdı kadın. Genelin beklentilere uygun bir hayatın rotasından her gün biraz daha çıkan bir adamdan daha da geç olmadan kaçmalıydı. Adama da haksız demek doğru olmazdı. Akşamdan akşama buluşulan yemek masalarının sahte mutluluğundan ve takmak zorunda kaldığı maskelerden sıkılmış, gençliğinde gönlünce yaşayamadığı hayatını uygun ekonomik şartlara kavuşmuşken yaşamak istemiş, evinden uzaklaşmıştı. Sonrası ise hep o bilindik sorulardı. Soru tümcesi demek de doğru olmazdı bu buyurgan ifadelere: \"Belki de bu kadar çok içmemelisin?\" \"Biraz daha özverili olsan?\" \"Çocuklara yeterince vakit ayırsak?\" Karısının babasının elma ihracatından kazandığı serveti yedi kuşaklarına yetecek kadar çok olsa da artık bu konuda yapabileceği bir şey yoktu. En azından çocuklarının geleceğinin iyi olabileceğini düşünüp rahatlamaya çalıştı. Otelin mini barından votka sanarak aldığı son küçük şişe suyu pardösüsünün cebinden çıkartıp yudumlamaya başladı. Kasım ayazı içini ürpertirken yüzüne küçük damlalar çarpıyordu şimdi. \"Küçük, muttarid, muhteriz damlalar\" diye bağırdı kollarını açabildiği kadar açıp. Yüzünü kül rengi göğe doğru kaldırdı. New York'ta her şey mümkündü. Her tür hareket kolayca bir gösteriye dönüşebilir, kısa sürede önünde bozuk paralardan bir yığın bile oluşabilirdi. Dram çoğu zaman kendi dekorunu kurar, seyircilerini beklemese de oyuncuların sahnedeki yerlerini almasını sabırla beklerdi bu şehirde. Hikayeleri insanları kendi uçurumlarından aşağıya yuvarlar, mutsuzluğun bile anlamını unutturan ağır bir yalnızlığa iterdi. Peygamberlerin terk edildiklerini düşündüklerinde hissettikleri türden bir yalnızlık hissine benzer bir hüznün pençesindeydi o da. Sokaklarda, bir ay önce işten atıldığı için artık kapısından içeri giremediği işyerinde, duşta ve hatta yatağında bile kendisini sürekli takip ettiğine inandığı o kara bulut görünmüyordu etrafta her nedense bu gece. \"Ölümüne melankoli için geldim bu şehre...\" dediğini anımsadı otelin kayıt masasında çalışan ve kendisinden basit bir form doldurmasını isteyen güler yüzlü güzel kadına. Amerikalıların dediği gibi \"peynirimsi\", \"mısırımsı\", basmakalıp bile denemeyecek kadar vasat bir cümleydi bu. Söyledikten hemen sonra fark etti havalı olduğunu düşündüğü tümcesinin ne kadar aptalca olduğunu. Kendini her zaman fazlasıyla ciddiye aldığı için yine yıkılmıştı. Oysa her gece yatağına uzandığında düşünmeden edemediği -gün içinde öyle değil de keşke şu şekilde yapmış olsaydım- dediği pişmanlıklarına yeni bir tanesi daha eklenmişti sadece. \"Ölümüne Melankoli\"nin hayatını anlatacak film için iyi bir başlık olduğuna inanıyordu. Melankoli sandığıysa bir kaç terk edilmişlikten ve sert düşüşten ibaretti. O da bir çokları gibi gerçek çaresizliğin ne olduğunu bilmiyordu. Hayatını anlatan filmin fonunda \"Hiç tüm dünyanın gidip de seni geride bıraktığını hissettiğin oldu mu? Aklını kaybetmeye hiç bu kadar yakın oldun mu?\" diye soran o şarkının çalınması isteğini vasiyetine yazmaya karar verdi. Büyük elmanın içindeyken ısırılacağından, yutulup sindirileceğinden emindi artık. Vasiyetini hiç bilemeyeceği babası uzaklarda son nefesini verirken artık otele dönmesin anlamlı olmayacağını düşünmeye başlamıştı. İçinde bir türlü uyuyamadığı odasında bir gece daha geçirmek için verebileceği parası kalmamıştı. Sokağın girişinde bulduğu tahta kasayı ters çevirip kolunun altına sıkıştırdı. Pardösüsünün yakalarını yukarı kaldırarak karanlık çıkmaz sokağın ortasına kadar yürüdü. Yeni arkadaşlarına selam verip buz kesmiş ellerini içinde harlı bir ateşin çıtırdayarak yandığı teneke varile doğru uzattı. Bundan tam bir yıl üç ay önce artık büyük elmadan da bir ısırık almasının zamanının geldiğini öğütleyen şeytanına neden uyduğunu düşünürken içinde kendine kızacak gücü bulamadı Adem."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/adi-bayram", "text": "Gitmiceem! diye bağırarak yatağına kaçmış, yorganı tepesine kadar çekmişti. Arada bir yorganı indirip, Gitmiceem! diye bağırıyor, sonra tekrar yorganın altında küçücük bir topa dönüşüyordu. Gönül için giderek oyuna dönüşen bu inatlaşma, Esma'yı iyiden iyiye germişti. Yatağın kenarına oturdu, yorganı okşadı, Hadi benim bitanem! Hadi Gönülcüm! dedi, becerebildiğince sakin bir sesle. Ertesi sabah hastaneye doğru yürürlerken Emin Abi'nin söyledikleri geldi aklına. Keşke üç kuruşluk bayramlıkla kalsaydı. Daha bayramlaşması vardı bunun; el öpmeler, dedelerin verdiği harçlıklar, teyzelerin aldığı oyuncaklar, babaların götürdüğü parklar, sinemalar... Bilmez miydi yoksa o da biliyordu, aklı gidiyordu kızı için. Başhekimin odasının olduğu kata beraber çıktılar. Gönül'e Burada bekle sen. deyip içeri girdi. Dizleri titriyordu. Başhekim, beyaz tenli, toparlak yüzlü, yaşlıca bir adamdı. Tepesindeki saçlar, iyiden iyiye dökülmüştü. Masanın üç dört adım gerisinde durdu. Adam, önündeki kağıtlara bir şeyler yazıyordu, Esma'yı fark etmedi bile. Ha şu, bizim Emin'in bahsettiği mesele... diye kesti sözünü yaşlı adam, gözlüklerin üzerinden şöyle bir bakıp, önünde yığılı evraklara döndü tekrar. Odadan çıkana kadar da Çocuğun kimliği yanında mı? dışında bir şey sormadı. Onun bu tavrı rahatlatmıştı Esma'yı. En azından bir kez daha anlatmak zorunda kalmamıştı. Yine de elleri, birbirini kemirip durmuştu beklerken. O kısacık beş dakika, büyüyüp büyüyüp beş asır olmuştu başhekim odasında. Birbirini kemiren elleri, ellerinin arasında geçmiş, gelecek ve an, yoğurdu da yoğurdu Esma. Kimse, ellerinde çoğalan çaresizliği, ellerinde çoğalan kimsesizliği görmedi. Belki Başhekim... İnsan adam! dı sonuçta. Kadın, çapraz yatakta uyuyan çocuğun saçlarını okşayarak Apandisit ameliyatı olduk dün, diye anlatmaya başladı, acil getirdik. Biraz daha geç kalsanız patlardı dedi doktor, Allah korusun. Sonra gözleri ışıl ışıl Senin neyin var tatlı kız? diye soruverdi Gönül'e. Sedef. diye atıldı Esma, Gönül'e fırsat bırakmadan. Sesi titremişti. Anne kız göz göze geldiler. Gönül, ela gözlerini kırpmadan bakıyordu annesinin gözlerine; biliyorum, der gibi; neden burada olduğumu, neden şimdi burada olduğumu biliyorum. Esma derin bir nefes alıp yutkundu. Gönül'ün üstünden çıkardığı kıyafetleri katlayıp dolaba yerleştirirken, Sağ olun. Halleder benim kızım, alışkındır o, di mi Gönülcüm? deyip, kızına baktı. Gönül, konuşmaları dinlemiyor, alnını pencereye dayamış bahçedeki insanları seyrediyordu. Bayram sabahı, odaya dolan kahkaha sesleriyle uyandı Gönül. İri yarı iki adam, arkalarında elinde uçan balon olan bir kadın. Çapraz yataktaki çocuk da uyanmıştı. Gelenler, önce çocuğu, sonra kadını sarılıp öptüler. Ziyaretçi kadın, elindeki uçan balonu çocuğun yatağına bağlarken, Gönül'e bakarak refakatçi kadına bir şeyler fısıldadı. Refakatçi kadın, eliyle ağzını kapatarak cevap verdi. Adamlardan biri, elindeki beyaz torbadan büyükçe bir paket çıkarıp yatağın üzerine koydu. Bak bakalım, bu muydu beğendiğin? Çocuk yırtarak açtı paketi: Siyah bir araba. Yüzü aydınlandı. Hediyeyi veren adam, çocuğun başını okşarken, Amcasının koçu bu be! dedi, Bir an önce büyü de gezdir bizi! Koro halinde bir inşallah! yükseldi yatağın etrafından. O sırada iki çocuk göz göze geldi. Çocuk içtenlikle gülümsedi. Gönül, yattığı yerde pencereye dönüp yorganı omuzlarına kadar çekti. Esma, nefes nefese kapıdan girdiğinde; Gönül'ün yüzü hala pencereye dönüktü. Yatakla pencere arasındaki boşluğa geçip eğildi; yüzünü, kızının yüzüne yasladı. Sesine yine o zoraki bir ışıltıyı vererek; İyi bayramlar! Kalkmadın mı daha tembel teneke! diye fısıldadı. Gözlerini açtı Gönül. Ana kız bir süre birbirlerine baktılar konuşmadan. Odadaki kalabalık, çocuğu tekerlekli sandalyeye oturtup koridora çıkarınca, Esma kapıyı kapattı. Gözüyle bir yandan kapıyı kolluyor, bir yandan da çantasının içinden bir şey çıkarmaya çalışıyordu. Üzerinde beyaz kalpler olan parlak kırmızı ambalaj kağıdına sarılı minik bir paket. Gönül, annesinin söylediklerine anlam veremiyor, şaşkın şakın gözlerini kırpıştırıyordu. Esma gittikten sonra, çapraz yataktaki çocuk ve annesi odaya geri döndüler. Gönül o gün yüzünü odaya hiç çevirmedi. Oturdu, yattı, hatta bir ara yataktan çıktı, ama yüzünü odaya hiç çevirmedi. Hava kararıp perdeler çekilince, paketi yastığının altına koydu. Tırnakları, kağıdı delmek üzereyken birden durdu. Başlıca kitapları alfabetik sırayla: Taşı Kim Atacak, Çifte Açmaz, Çünkü Hayat Bulaşıcıdır."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/afrika-haric-degil", "text": "Sokağı dolduran kanepeler, koltuklar, masalar. Çoğu boş. Bir kağıda alelacele yazılmış Sahibinden satılık komple bina yazısı. Zeki Paşa Apartmanı'nın girişindeki metal isimlikler. Pejo marka minibüslerin işgal ettiği bir cadde. İnsanlar onların arasında geçecek yer arıyorlar kendilerine. Açık yeşil kıyafetler içinde bir kadın bir elini beline dayamış merakla etrafa bakınıyor, kendini gideceği yere ulaştıracağı aracı bulmaya çalışıyor. Kenarda kapalı bir lokanta ve üst katında Salon de Cahahrazed var. Şehrazat mı acaba? Biraz ileride iki kafe ve bir eczane. Sonra da manav. Sokak bir büyük kavis şeklinde. Bir tarafta metal bir çit. Diğer tarafta apartmanlar. BİM kamyonu. Ebatlama Bantlama yazan bir tabela. Apartmanların zemin katlarında boş veya kiralık tabelası asılmış dükkanlar. Balkonda asılı turuncu yolluk. Üç-beş ağaç. Park etmiş arabalar. Sahte deri ceketli, kot pantolonlu delikanlı. Kurumayı bekleyen çamaşırlar. İçinde süt güğümü bulunan üç tekerlekli bir araç. Boyası kısmen dökülmüş kırmızı eski bir serçe. Caddenin iki tarafı grafitilerle dolu duvarlardan ibaret. Yazılar, şekiller, resimler. Anarşinin simgesi olan A harfi. Ray Charles duvarda kocaman bir kahkaha atıyor. Biraz yürüyünce bir hediyelik eşya mağazası var. Paket taş döşeli bir sokak. Bir taraf boş, ot ve bodur bitkilerle kaplı büyük bir alan. Vadinin bir yamacında bu sokak yer alıyor, uzakta vadinin diğer yamacında başka evler, yapılar göze çarpıyor. Diğer tarafta iki, üç katlı villaların yer aldığı bir site var. Sitenin görkemli ve güvenlikli girişi sokağın önemli bir bölümünü kaplıyor. Yol kenarında metal çöp konteynerinin üstüne iri, kötü bir yazı ile baba yazmışlar. Güzel bir asfalt yol. Tek katlı evler. Güzel bahçeler. Evlerin önüne park eden otomobiller. Palmiyeler. Bahçıvanların emek verip makaslarıyla heykelleştirdiği çalı ve ağaçlar. İri saksılar. Taş döşeli veya çimin halı gibi olduğu bahçeler Küçük çiçekler. Bir kreş veya gündüz bakımevi. Ancak hiç çocuk yok. Bir başka evin önünde amaçsızca bırakılmış bir karavan. Biçilmiş çimler siyah plastik poşetlere doldurulmuş. Atılmayı bekliyorlar. Neye karşı uyardığı anlaşılmayan bir WARNING yazısı. Üzerinde STOP yazan trafik lambası. Burada yürümek için tasarlanmış bir kaldırım, oturup dinlenilebilecek bir bank yok. Onca ev, onca park etmiş araç ama sokak tamamen insansız. Toprak, çamur bir yol. Kenarda üstü tahta parçalarıyla örtülü kırk santimetre genişliğinde birkanal. Bir internetkafe. Pencereleri tahtalarla kapatılmış, asma kilitlerle korunuyor. Kapısı açık. Bir tabela. Downloading, telefon tamir edilir, müzik, video, aplication. Duvardaki raflara sıralanmış CD'ler, DVD'ler... İçeride bir tahta sıraya iki adam ilişmiş. İnternetkafenin hemen önüne park etmiş lüks ve devasa bir cip. Cipin yanından bir kadın geçiyor. Hemen yanında saçak altında bir takım tencereler, küçük ocaklar var. Saçak altında dört kişi var. Yoldan pembe gömlekli, motosikletli bir adam geçiyor. Sarı, kapalı bir triportör kullanan adam dirseğini olabildiğince dışarı çıkarmış. Duvara asılmış bez bir pankartta seçilmiş kişi ve düşmanları yazıyor. Jesus is a lord ifadesi okunuyor onun altında. Diğerlerinden kolayca ayırt edilebilecek muhkem bir bina var. Yüksek duvarların üstünde dikenli teller var. Duvarın üstüne belli aralıklarla Buraya işemeyin yazmışlar. Fazlıoğulları Apartmanı BTB kaplı. Binaların çoğu sıvasız ve tekrar tekrar yeni katlar eklenmiş. Bir servis minibüsü, bir de kapalı kasa kamyon var sokakta. Bir ağaç beyaz ve küçük çiçeklerle dolmuş. Diğer ağaçlar da yeşil. Üç çocuk yol kenarında muhabbet ediyor. Birinin sırtında okul çantası var. Her nasılsa sıvalı duvarın üstüne iri harflerle satılık arsa yazıyor. Az bakımlı bir yol. Evler sokaktan çok bahçelerine bakıyor. Küçük pencereler dışında sadece duvarlar var yol tarafında. Kaldırımlar toprakla ve rastgele bitkilerle kaplı. Evlerin bahçe duvarlarından birine yaslanmış barakanın üstünde taze yumurta ve tahıl yazıyor. Hava parçalı bulutlu ve yürüyen tek kişi var. Sonra pembe gömlekli bir kadın ve cep telefonuyla konuşan bir adam. Yol kenarına oturmuş birkaç kadın muhabbet ediyor. Üstünde temiz su yazan bir tanker geçiyor neden sonra. Çarşı gibi bir yere varınca ortalık kalabalıklaşıyor. Üstünde Aile Salonu yazan bir bakkal dükkanı, bir sağlık merkezi, bir manava meskenlik yapan baraka, giyim mağazası ve bir tahil laboratuvarı ilk göze çarpan mekanlar. Başka dükkanlar da var. Daha da ileride bir benzin istasyonu. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/akis", "text": "Gözlerini kapadı. Sandalın küreklerini bıraktı. Ellerini yana saldı. Nehrin yavaş akıntısında boşlukta süzülüyormuş gibi salınan sandalının ucuna usulca başını yasladı. Gökyüzünün maviliğine parça parça beyazlık düşen bulutlar içine süzülüyor. Derinlerde, bir kemanın ses izine takılmış balık, kelebek kanadına binmiş o şarkıyı arıyor. Parmak uçlarında suyun serinliği, parmaklarından önce nehre düşmüş bir çift salkım söğüdün yaprakları geziniyor sandalı. Yüzünü okşayıp geçen bu salkım söğüt yaprağı, yeşile boyuyor içine akan gökyüzünün mavisini, bulutlar kenara çekilip hale oluyor. Yeşil tüm tonlarını yamaçlardaki ağaçlardan derip nehre buket yapmış. Kıyıda kalan papatya, gelincik bam telinden ödünç alınmış bir yasın hışırtısını salmış yele. Nefesine heyecanı yansımasın diye yarı tebessüm bakıyor söğüdün dallarına. Dallarından çocukluğu, geçmişi dolmasa avucuna, dalıp kaybolmasa yeşilinde, konuşacak. Konuşacak bir bozlak çığlık çığlığa kesmese yüreğini. Diyeceği lal oluyor akıp giden zümrüdün girdabında.-Sen geçmiş zaman efsanelerine benziyorsun. Umudunu yitirmiş bir yitiğin son umudu gibi şişeye yazılıp bırakılan çağrı. Geçmişi bir ayna suretinde bugünümün sahiline böyle zalim vurma. Ben bana daha güzel şeyler koyabilseydim şişeye. Sen geldin. Kıyılarımı yitirdim. Tüm yollarım tufana çıkıyor.- Nehrin akıntısı sakin, gurbet akşamında içindeki fırtınayı sessizce yutan yabancı kadar sakin. Salkım söğüdün salınışına vurgun çağlayan, uğultusunu siper etmiş bir aha. Sandalın salınışına uyan parmakları suya yazı yazmayı bırakıp bu akışın ritmini tutuyor. Bir daldan diğerine kanat çırpan kuş aşağılarda küçücük bir sandalın içindeki adamın eline su alıp yüzüne vuruşunu görmedi. Söğüdün geride kaldığını fark etmedi. Nehrin tüm kıyılarına uzaktı artık. Bir şarkının başından aşağıya döküldüğünü düşündü. Bir şiirin parmaklarından kalbine aktığını hissetti. İçinde bir gül açtı. Turuncu bir alev tutuşturdu yangınını zümrüt şelalelerin. Hızla küreklere sarıldı. Kıyıları yitik nehrin akıntısı hızlanmış, tersine çekilen küreklere aldırmıyor. Omzuna bir el dokundu. Gözlerini açtı. -Baba kardeşim uyuyamıyormuş. Müziğin sesini biraz kıssın diyor annem... Teyzemin Radyosu ve Ölünün Yeri adlı hikaye kitaplarının yazarı..."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/allah-in-dedigi-olur", "text": "Gece lambasının loş ışığı gözümü alıyordu. Koltukta rahatsız kıpırdanışlarla uyumaya çalışıyordum. Oldum olası severim bu koltukta uyumayı, uykum olmasa da uyumaya çalışmayı. Yatak bana rahatsızlık veriyor niyeyse. Çocukluğumda da böyleydi. Annem uyuyakaldığım kanepeden kaldırıp yatağıma yatırır, üzerime yorganı örttükten sonra gece lambasını yakıp giderdi. O gittikten sonra yatağımdan usulca kalkar salondaki koltuğun üstüne kıvrılıp yatardım. Aslında hiçbir özelliği yoktu bu koltuğun. Her evde bulunabilecek, sıradan bir koltuktu işte. Aksine, iyice eskimiş, tahtası çıkmıştı. Annem-babam öldükten sonra bana miras kalan evi satmış, o evden yalnızca bu koltuğu almıştım. Yüzü sigara yanıklarıyla yer yer delinmişti ama atmaya kıyamıyordum. Böyle bir isteğim de yoktu zaten. Susadığımı hissettim. Ama su içmemekte diretiyordum. Annem çok inat olduğumu söylerdi. İnat değildim; uyuşuktum, daha doğrusu tembeldim. Bazen sırf tembelliğimden sigaram bittiği halde apartmanın altındaki bakkala gitmeye üşenir, nikotin krizleri geçirirdim. Durağanlığı seviyordum. Değişen hiçbir şey ilgimi çekmiyordu. Aynaya baktığımda yüzümü hep aynı görmek istiyor, dökülen saçlarıma, kırçıllaşan sakallarıma hırçınlıkla bakıyordum. Gitmek istediğim bir yer yoktu doğrusu. Olduğum yer merakımı daha çok cezbediyordu. Herkes kendine, ''Bundan on yıl sonra nerede olacağım acaba?'' diye sorarken, ben on dakika sonrasını bile düşünmekten imtina ediyordum. Uyuyamayacağımı anlayınca koltuktan kalkıp masanın üstündeki sigara paketinden bir sigara çıkarıp yaktım. Ağır adımlarla pencerenin önüne geldim. Perdeyi hafifçe aralayıp sokağa baktım. Herkes uykunun kollarında, bilmem kaçıncı rüyalarını görüyorlardı kim bilir. Aklıma bir anda Bayan Ç. geldi. Sarı saçları, kemerli burnu, dolgun dudaklarıyla bir afet-i devrandı bana göre. Nurettin'e göreyse çirkindi. ''Ne buluyorsun bu kadında Allah aşkına? Ağzı bozuk, pavyon karısının teki. Lan dünyada başka kadın mı yok?'' diye söylenip dururdu. Kendine has bir büyüsü vardı Bayan Ç. nin. Sol yanağındaki ben gül gibi görünürdü gözüme. Kahkahası dünyaya bedeldi. Öyle bir kahkaha atardı ki, içim bir garip olur, iki yetmişlik devirmişim gibi sarhoş olurdum. Mavi Pavyon'da konsomatristi. Olsun, iyi insanlar iyi meslekler edinecek diye bir kural yoktu ya. Mezopotamya gibi geniş yüreği bereketli tarlalara benzerdi. Bir çocuk görünce ağlar, çocuğa şeker alıp verirdi mesela. Merhametli kadındı vesselam. Pavyonda kullandığı adı Yeliz, gerçek adı Naciye'ydi. Yakın arkadaşları Bayan Ç. diyorlardı. Takma adını sevmiyordum, gerçek adını yakıştıramıyordum bu güzelliğe. Bu yüzden ben de Bayan Ç. diyorum. O böyle dememi sevmezdi ama sesini de çıkarmazdı. Yavaş adımlarla odanın içinde volta atmaya başladım. Duvardaki saatin sesi adımlarıma yön veriyordu. Bayan Ç. ye gitmeliydim. Bugün izinliydi. Uyuyor olmalıydı. İzin günlerinde bütün günü uyuyarak geçirirdi. Nasıl olur da bir insan gözkapaklarına dibek taşı çökmüş gibi uyuyabilirdi? Yıllar vardı ki, uyumak bana acı veriyordu. Bölük pörçük uyuyordum. O anlarda da uykunun koridorlarında sıkışıp kalıyor, 12 Eylül'ün darbeci generallerinden biri olan dedemin hizaya getiren bakışlarıyla karşılaşıyordum rüyamda. Dedemle ilgili pek güzel anım yoktu doğrusu. Bayram sabahları, nizami bir şekilde ip gibi sıralanır, sırayla elini öperdik. O da bir çocuğun hayalini aşacak kadar harçlık verirdi bütün torunlarına. Dedeme dair tek güzel anım buydu. Onun dışında hep resmi, hep asık suratlı bir adamdı. Dedemin yüzünden devletle ilgili işleri hiç sevmedim. Çünkü dedem devletin asık yüzünü temsil ediyordu benim nazarımda. Sarsılarak, zehirlenmiş gibi kıvranarak uyanıyordum. O kadar güçlü bir istek duydum ki Bayan Ç. ye gitmeye, genzimden aşağı bir alev topu yürüdü sanki. Bu böyle olmayacaktı. Gardıroptan ceketimi alıp sokağa çıktım. Nisan ayının üşüten serinliği havada dolanıyordu. Şehrin üstüne çöken sessizlik bir kuyunun dibine çekiyordu her şeyi. Sokak lambasının titreşen ışığı sokağı tamamen aydınlatmaya yetmiyordu. ''Ne olur sanki şu sokağa bir direk daha dikseniz,'' diyerek belediyeye sunturlu bir küfür salladım. Belimdeki silahı yokladım. Ne olur ne olmaz diyerek almıştım; iti var uğursuzu var. Şehrin en kötü mahallesinde yaşıyordum. Haraç istemek, adam yaralamak, hırsızlık olağandı bu mahallede. Bayan Ç. nin evi dört sokak aşağıdaydı. Hızlı adımlarla yürümeye başladım. Penceresi açık evin birinden Mark Eliyahu'nun bir şarkısı duyuluyordu. Böyle bir mahallede kim dinlerdi ki böyle bir şarkıyı? Üstünde fazla durmanın manası yoktu. Adımlarımı sıklaştırıp yürümeye devam ettim. Sokağın köşesini dönmek üzereydim ki bir sarhoşla yüz yüze geldim. Leş gibi şarap kokuyordu. Yüzümü buruşturdum. O ise ağzını yayarak gülümsedi. ''Ben senin peygamberinim, yüzün gözün ayrı oynamasın,'' dedi kelimeleri ağzının içinde gevşek gevşek dolaştırarak. Bir an kan beynime sıçradı. ''Allah'tan korkmayacaksın, sıkacaksın kafasına,'' diye öfkeyle söylendim. Ayakta durmakta zorlanıyordu. Sol kolunu duvara dayamış hala suratıma bakıyordu açık tutmakta zorlandığı gözleriyle. ''Hadi işine hemşerim,'' diyerek itekleyip yürüdüm. ''Ah ulan karı, senin yüzünden gecenin şu vakti iş alacağız başımıza,'' diye Bayan Ç. ye söylendim. Boş sokakta ayak seslerim yankı yapıyordu. Tak tak tak... Sevmiştim bu sesi. Ayak sesleri olmasa insanların bize doğru yürüdüğünü yahut bizden uzaklaştığını nasıl bilebilirdik ki. Ayak sesleri yaşayan bir şeydi. Yere daha sert basmaya başladım. Gülümsedim. Bir kedi önümden aheste adımlarla geçti. Sonra bir çöp tenekesine vücudunun yarısını daldırarak karıştırmaya başladı. Yırtılan poşetin hışırtısını duyabiliyordum. Kediyi korkutmak geldi içimden. Sonra aklıma nerde duyduğumu bilmediğim bir söz geldi. ''Rızıkla oynayan rızkından olur, bu hayvanın rızkı olsa da.'' Vazgeçtim. Bayan Ç. nin evine yaklaşmıştım. Soluma düşen sokağın girişinde bir arabanın ön kısmını gördüm. Dikkatimi çeken araba değildi tabi ki. Arabanın camında gördüğüm ''olur'' kelimesiydi merakımı o tarafa yönlendiren. Garip bir istek duydum. O kelimenin öncesi neydi acaba? Hızlıca birkaç adım attım. Camda yazan cümleyi okumamla içime tuhaf bir sızının düşmesi bir oldu. ''Allah'ın dediği olur,'' yazıyordu arabanın camında. Bu sözü ilk kez babaannemden duymuştum. Şehirden yirmi-otuz kilometre uzaklıktaki baraja arkadaşlarıyla balık tutmaya giden amcamın barajda boğulduğu gündü. Uzunca bir süre bulunamadı cesedi amcamın. Akıntıya kapılıp yaklaşık üç kilometre sürüklenmişti. Dört saatlik bir aramadan sonra bulunabilmişti. Cenaze eve getirildiğinde babaannem bembeyaz yüzüne yakışan bir metanetle, ''Allah'ın dediği olur,'' demişti. Daha on iki yaşındaydım ama bu sözdeki derin tevekkülü, razılığın getirdiği demirden sabrı hissetmiştim. İnsan taş olsa çatlardı bu olay karşısında ama babaannem, kesilmiş dallarına yeniden can vermeye hazırlanan dev bir çınar gibi dikilmişti ölümün karşısına. Bir yandan ağlıyor, bir yandan da o sözü imanını sağlamlaştırmak ister gibi huşu ile tekrarlayıp duruyordu. Ne büyük bir cümleydi o. O günü bir kez daha yaşamıştım. Olduğum yerde kasılıp kalmıştım. Birileri ayaklarımdan çivilemiş gibi hareketsizdim. Vücuduma bir uyuşukluk çökmüştü. Amcamın acısıyla babaannemin dağları sırtlayan metaneti arasında gidip geliyordu kalbim. Nice zaman sonra yürüyebildim. Bayan Ç. nin apartmanından içeri girip oturduğu dairenin kapısının önüne geldim. Bir an zili çalmakla çalmamak arasında tereddüt ettim. Beni sarsan, amcamın acısı değildi; Bayan Ç. ye dert yanmaktan, ağlamaktan korkmuş falan da değildim. Yalnız kalma isteği içimi kasıp kavuruyordu. Babaannemin metanetiydi kalbimin ortasına mızrak gibi oturan. Kısa bir tereddütten sonra zile bastım. Beş dakika kadar bekledim. Tahminim doğru çıkmıştı, Bayan Ç. uyuyordu. Bir kere daha ama bu sefer parmağımı zilden çekmeden bastım. Bayan Ç. nin yaklaşan ayak seslerini duyabiliyordum. Anahtar mekanik sesler çıkararak kilidin içinde iki kere döndü. Kapıyı hafifçe aralayıp gözünün biriyle dışarıya baktı. Kapının zincirini çıkarmamıştı. ''Aa sen miydin?'' dedi uykulu bir sesle. Kapının zincirini çıkartıp kapıyı açtı. Ben kapının önünde dut yemiş bülbül gibi susuyor, içeri girmeye yeltenmiyordum. Uykudan şişmiş gözlerle bana bakıyordu. Üstünde kısa, siyah, göğüs dekolteli geceliği vardı. Bu haliyle o kadar çirkin göründü ki gözüme, yüzümden simsiyah bir bulut geçti. ''Ayol ne dikiliyorsun be kapıda, girsene içeri. Sabaha kadar orada mı bekleyeceksin?'' dedi. Yorgun adımlarla salona doğru yürüdüm. Kanepeye oturup ceketimin iç cebinden sigaramı çıkarıp sehpanın üstüne koydum. Paketten bir sigara alıp yaktım. Bayan Ç. meraklı gözlerle kapının eşiğinde dikilmiş bana bakıyordu. Gelip yanıma usulca oturdu. ''Neyin var senin, suratından düşen bin parça? Kiminle takıştın yine?'' dedi. Ağzımdan çıkacak laf mermer zemine düşse paramparça olurdu. Kelimeler buz kütlesi gibi çıkardı ağzımdan. Bayan Ç. yüzüme endişeyle bakıyordu. Etli elleriyle saçlarımı okşadı. Parmaklarıyla enseme dokundu. ''Meraktan çatlamak üzereyim. Ne oldu söylesene,'' dedi endişeyle."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/anahtar", "text": "Emlakçının tarif ettiği sokağa girdiğimde içimde; tuhaf bir endişe ve taşımakta epey zorlandığım kocaman bir gelecek kaygısı, elimde yeni kiraladığım evin anahtarı vardı. Son kalan paramla bir çatı katını anca kiralayabilmiş, eğer iş bulamazsam burada bile en fazla iki ay kalabileceğimi zar zor kabullenebilmiştim. Üstelik kiraladığım odayı hiç görmeden sadece tarifle kiralamam beni ayrıca korkutuyordu. Emlakçının Biraz yıpranmış ama oturulur yani. tarifi zaten oldukça endişe vericiydi. Ev sahibini hiç görmeden emlakçının bana evi kiralamasına da gıcık olmuştum. Bakalım neler olacak daha bu hayatta? dedim içimden. Hızlı hızlı yürüyüp tarif edilen apartmanın önüne geldim. Eşyalarımı getirecek kamyonet henüz ortalıkta yoktu. Binanın dış kapısının açık olduğunu görünce kiraladığım daireye çıkmaya karar verdim. Üzerinde bir karış toz olan gıcırtılı ahşap basamakları çıkmaya başladım. Her yerde örümcek ağları vardı. Sanki çok uzun zamandır kimse bu merdivenlerden çıkmamış gibiydi. Bir korkuyla kiraladığım dairenin kapısına vardığımda, biraz da hamladığımdam soluk soluğa kalmıştım. Bu apartmanda kimse oturmuyor muydu acaba? Emlakçı: Ev sahibi de sizin apartmanınızda oturuyor. Komşu olacaksınız. demişti bana. Halbuki bu apartmanda birileri oturuyor gibi görünmemişti bana. Birden kapı tarafından bir ses geldi. Sanki biri kapıyı anahtarla açmaya çalışıyordu. Korkuyla baktım. Ne yapacağımı bilemedim. Sonra birden kapı açıldı ve bir kadın girdi. Kırmızılı morlu yemenisiyle otuzlu yaşlarındaydı. Kimsiniz? diye sordum. Neden bir anahtarınız var? Hiç cevap vermeden yüzüme baktı. Elinde çocuk kıyafetleri vardı. Kutudaki kıyafetler gibi diye düşündüm. Kadın ben yokmuşum gibi davranarak gidip elindeki giysileri kutuya bıraktı. Ne istiyorsunuz? dedim. Buraya ben taşındım. Bu şekilde giremezsiniz. Kadın yine cevap vermedi. Sonra geldiği hızda geri geri yürüyerek çıktı. Elinizdeki anahtarı bana verin. Bu şekilde içeri giremezsiniz. diye bağırdım arkasından. Hayatımda ilk defa geri geri yürüyerek merdivenleri inen birini görüyordum. Korkuyla kapattım kapıyı. Ne yapacağımı bilemiyordum. Bir müddet oturup eşyalarımı getirecek kamyoneti beklemeye karar verdim. Hem bütün bunların muhakkak mantıklı bir açıklaması vardı öyle değil mi? Belki gelen kadın, ev sahibinin sağır ve dilsiz kızıydı. Sağır ve dilsiz olduğu için de benimle konuşamamıştı. Gerçi ev sahibinin bir kızı var mıydı bilmiyorum ama sonuçta olmadığını da bilmiyordum. Bu şekilde kendimi teselli etmeye çalıştım bir süre. Bir yandan da kadının yürüme şeklini düşünmemeye çalışıyordum. Sonra yeniden aynı kilit sesini duydum. Biri yine kapıyı zorluyordu. Ben ne olduğunu anlayamadan kapı, kendiliğinden açıldı. Kapının kulak tırmalayıcı gıcırtıları eşliğinde Güven Kıraç'a benzeyen bir adam geldi. Daha doğrusu Güven Kıraç'ın İngilizce öğrenmeye çalıştığı filmdeki haline benzeyen bir adam. Sahi neydi o filmin adı? Ne güzel filmdi oysa. Büyük bir kibirle bana baktı Güven Kıraç'a benzeyen adam. Buraya da hep ukalalar taşınıyor. İşte bir tane daha gelmiş. dedi söylenerek. Sonra kedinin olduğu tarafa doğru bakıp: Üstelik ben kedi falan göremiyorum. Siz şaka falan yapıyor olmayasınız? dedi gülerek. Alemsiniz valla. dedi. adam. Duvardan geçen kedi duymuştum da sinsi sinsi bakan kedi ilk defa duyuyorum. Kediler sinsi sinsi bakmaz. Bakamaz. Size öyle gelmiştir. dedi şaşırarak. Adamın ısrarla görmediği kedi, bu sefer de mırıldanarak kayıtsızca yanıma geldi. Tam önümde oturdu. Kedinin kuyruğu yavaş yavaş sallanıp gövdesine çarpıyordu. Bakın. dedim. Kedi orada. Görmüyor musunuz? Orada bir kedi var işte. Kuyruğunu sallıyor. diye ilave ettim telaşla. Bize baktığını da nereden çıkardınız? dedi adam. Belki sadece gözleri dalmıştır. diye de ekledi sinir bozucu şakacı ses tonuyla. Derken başka bir kadın daha geldi. Bir elinde üstünde küçük mavi çiçekler olan bir çocuk kıyafeti diğer elinde turuncu bir patik. Ayakları süzülür gibi sanki yere hiç basmıyormuş gibi geçti yanımızdan. Umutsuz gözlerle baktım kadına. Burada ne işiniz var? Buraya ben taşındım. Gelmeyin artık. dedim sözüm ona kararlı bir ses tonuyla. Hiç oralı olmadı kadın. Giysileri bırakıp yine aynı süzülen adımlarla çıktı. Ne yapacaksınız bu çocuk kıyafetleriyle? Neden biriktiriyorsunuz? diye sordum. Bu kıyafetleri yetim çocuklar için topluyoruz. Yeteri kadar kıyafete ulaşınca onları ihtiyaç sahiplerine vereceğiz. dedi adam. Hem siz biraz sinirlisiniz galiba. Ben sizi yalnız bırakayım da dinlenin biraz. deyip kedinin az önce girdiği duvardan süzülerek çıktı. Ne yapacağımı şaşırmış halde Güven Kıraç'a benzeyen adamın arkasından bakakaldım. Duvarlardan bu şekilde geçebildiklerine göre onlardan ısrarla anahtarı istememin de bir faydası olmayacaktı. Ne de olsa istedikleri gibi girip çıkabilirlerdi evime. Bu şekilde düşününce birden anlamsız bir umursamazlık geldi üzerime. İyi insanlara benziyorlardı aslında. Hem yetim çocuklar için kıyafet toplayan insanlardan zarar gelmezdi herhalde. Aslına bakarsanız bu kısmı tam olarak bilemiyordum. Yaşayınca görecektim artık. Hem zaten yeni bir ev tutacak param da kalmamıştı. Gidecek bir yerim de yoktu. Mecburen bir süreliğine de olsa burada, bu tuhaf insanlarla birlikte kalacaktım. O halde buraya alışmaya çalışmaktan başka da çarem yoktu. Taşınma telaşı ve gördüğüm bu tuhaf şeyler beni çok yormuştu. Belki de Güven Kıraç'a benzeyen adamın tavsiyesine uyup dinlenmenin vakti geldi de geçiyordu bile. Kimsenin gelmemesini umut ederek, odadaki çekyatın üzerine uzandım. Akşam olmuştu. Güneş de benim gibi yavaş yavaş uzanmaya başlamıştı. Kendimi çok yorgun hissediyordum. Eşyalarım gelmediği için bir yatağım da yoktu. Demek ki bu gece bu çekyat bana kalmıştı. Gece üstüme örtecek hiçbir şey yoktu yanımda. Keşke şu yetim çocuklara yardım eden komşular, bana da en azından bir battaniye getirselermiş diye düşündüm. Yetimlikse ben de yetimdim. Neden bana yardım etmemişlerdi? Gözlerimi kapadım. Yarın sabah güneşle birlikte doğacak umutlarım olsun diye dileyerek zar zor derin bir uykuya dalmayı başardım. 1982 yılında İstanbul'da doğdu. Hacettepe Üniversitesi Arkeoloji Bölümü'nü bitirdi. İzdiham, Hece dergilerinde ve çeşitli internet sitelerinde tiyatroyla ilgili yazıları yayımlandı. 2018 yılında Shakespeare Kitabı isimli biyografi çalışması yayımlandı. https://medium. com/@deryayazg adresinden yazılarını yayımlamaya devam etmekte."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/anne-sefkati", "text": "F. öğle yemeğini yolu bu mahalleye düştükçe uğradığı esnaf lokantasında yedi. Tavuk sote, pirinç pilavı, yoğurt ve tel kadayıf. Beyefendi tavırları ve her uğrayışında bıraktığı bahşişler sayesinde gözüne girdiği lokantacının çay konusundaki ısrarını reddetti. Bir ekonomi dergisinde yemekten hemen sonra içilen sıcak içeceklerin mideyi genişletip, göbeğin ihtişamına ihtişam kattığını okumuştu. Başka sefere! deyip yurtdışına yaptığı bir iş gezisinde aldığı göze batacak derecede alımlı deri çantasını omzuna taktı. Çıkış kapısına yakın bir kısımdaki kasaya ödemeyi yaptı. Üstü kalsın komplimanına kıllı bir tebessümle saygılarını arz eden pala bıyıklı lokantacının uzattığı kolonya şişesini reddettikten sonra dışarı çıktı. Öğle ezanı okunalı bir saat kadar olmuştu. Bu mahalleye yolu düştükçe uğradığı camiye doğru yola koyuldu. Bir buçuk seneden beri düzenli olarak namaz kılıyordu. F. Avrupa'ya yaptığı bir iş gezisi esnasında hava alanındaki basit bir büfeden aldığı incecik bir kitapta okuduklarından etkilenmiş, yaşamdan sonraki hayatı için bir şeyler yapması gerektiğini düşünmüştü. Belki çelişkilerini dindireceği bir liman arıyordu ve bu kitap liman yolunun kılavuzu olmuştu, belki de F. de heves enflasyonu ile sürekli yeni meşgaleler edinen o dimağlarının bir yanı hep boş okumuş züppelerdendi. Kendi hakkında, yaptıkları, yöneldikleri, kaçındıkları ya da hesapladıkları hakkında çok fazla düşünen birisi değildi zaten. İçindeki o seslere ara sıra onları umursamayacak kadar dengeli bir değer verirdi. Mesela onun gibi birisi namaza basit bir büfenin ucuz sepetinden aldığı kitap aracılığı ile başlamamalıydı. Hele esnaf lokantasında yemek yemek! Günün bu saatinde dosyalara gömülmüş olmalıydı, kulağından telefonlar inmemeliydi. Canı sıkkın bir yazarın buğulu öykülerinde gezinmek yerine, alımlı bir kadının hayran bakışları altında uzun ama anlamlı cümleler kurmalıydı İstanbul Boğazı'nın en manzaralı noktasında. Hayır, F. camiye vardığında o keskin sonbahar esintilerinin birinin serinliği ile irkildi. Allah'tan abdestliydi. İhale toplantısının sonunda otelden çıkarken beş yıldızlı tuvaletin sıcak sulu lavabosunda almıştı abdestini. Görüşme iyi geçmişti, görüşme esnasında ikram edilen bitki çayları çok lezzetliydi, oturduğu koltuk yumuşacıktı ve etrafındaki insanlar tüm ihtiraslarına rağmen kibar ve güleçti. Çıkışta, lavaboya girerken yüzüne, kollarına, ayaklarına değecek soğuk suyu düşünerek kaygılanmıştı ama hayır; kaygısı boşa çıktı, lavabodaki su sıcacıktı. Tene değen soğukluklardan nefret ederdi, eli ekmek tutana kadar üniversite yurtlarında, bekar evlerinde hep soğuğa sarılıp yatmıştı. Mücadelesi bakımsızlığın ve kimsesizliğin simgesi olan soğuğa karşıydı. Camide, minberin etrafında bağdaş kurarak oturmuş kuran okuyan birkaç ihtiyardan başka kimse yoktu. Cami yerden ısıtmalıydı, ayaklarına değen yumuşaklığın bedenine naklettiği ısı öyle hoşuna gitti ki. Huşu ile namazını kıldı, dizlerinin aşınmasına, pantolon ve gömleğinin kırışmasına aldırmadı, namazının bitiminde yüz bir kere Allah'ın Vedud ismini ucuz, plastik tespihin şıkırtısının ahengi ile zikretti. Sonunda F. dua niyetine Nas Suresi'ni okudu. İnsanlardan korkuyordu çünkü, bütün iyi niyetlerin ahmaklık sayıldığı ve insanın herhangi bir dünyevi metaya indirgendiği tarihsel acılığı hem birkaç kez tatmış hem de tadan çoğu kişinin öyküsüne şahit olmuştu. Her şeyin olmasa da en azından, yüreklerdeki yangınların başka yüreklerin bahçelerini ferahlatan bir sinik yağmur olduğunun farkındaydı ve bundan ara sıra utanmaktaydı. Namaz bitince çıktı, ihtiyarlara selam verdi, kuran okumayı sonlandırmış çekik gözlü bir ihtiyar gülümseyerek selamını aldı. Caminin önünde uzayıp giden caddenin sonuna doğru yürümeye başladı, karton fincanlarda satılan Türk kahvesinden aldı, acıydı. Kahve ara sıra tepesinde nükseden o korkutucu ağrının, yüksek tansiyonunun sıkı dostlarındandı ama olsun, her insanın huysuzluk yapacağı ufak tefek zevkleri olmalıydı. Bir gün ondan da vazgeçerdi, üniversite yıllarında da sigaradan vazgeçemeyeceğini beyan ediyordu. Üç yıl önce onu da bırakmıştı işte! Göbek yapmıştı, abur cubura biraz düşmüştü ama olsun. Yokuşları, merdivenleri çıkarken tıkanmıyor, geceleri korkuya kesen kalp çarpıntılarıyla uyanmıyordu artık. Asıl gitmesi gereken yerin sokağına doğru saptığında kahvesi bitmişti. Kağıt fincanı buruşturup üzerinde belediye amblemi olan minik, plastik bir çöp kutusuna attı. Caddeden kopup, sokağın içine ilerledikçe etrafındaki her şeyin kalitesi düşüyordu. Az önce omzuna çarptığı kişiler işsiz sanatçılar ve birbirleriyle koklaşarak yürüyen üniversite öğrencileriydi. Şimdi martı kanatları tepesini gölgelerken güzel kıyafetlerine, asil duruşuna ve pahalı çantasına gözlerini diken eğitimsiz, çirkin ve saldırgan insanları aşmaya çalışıyordu. İnsan donlu timsahları, bakışlarından en yüce değerlerin bile bir paket sigaradan daha değersiz kaldığı ve kıyasıya ve sürekli aç o tundra hayvanları gibi hareket eden her şeye bir av muamelesi yapan yarı hayvan insanları. Hepsi ama hepsi aymazlıklarıyla çağın acılarını damaklarında eşsiz bir lezzete çevirmiş yüzlerinde katre nur olmayan etten birer öğütme makinesiydi. Aştı hepsini F. şimdiye kadar aştığı engellerin hepsinden daha az bir emek lakin daha somut bir tiksintiyle. Demir kapının önünde kirli sokağa girenleri kontrol eden polis noktasına ulaştığında polislerin bakışları donuklaştı. -Buyurun! -Müsaadeniz olursa içeri gireceğim! Polisler onun gibi kibar ve varlıklı olduğu her halinden belli olan bir beyefendinin bu mezbelede ne aradığına şaşırdılar. Onun gibi birisinin bedenini tatmin etmek için böylesi çöplüklere ihtiyacı yoktu ki. Ne kadınlar vardı kim bilir etrafında! Düşünceleri görevlerinden daha önemli değildi polislerin, kapıyı açmak zorundaydılar. -Teşekkür ederim. F. Üzerindeki lekeler zamanın esintiden elleriyle yozlaşmışlığa dair önemli mi önemli bir sanat eserine dönüşmüş demir kapıdan içeri girdi ve diğer günlere nazaran seyrek olan sokakta ağırca ilerlemeye başladı. Ceplerini ve çantasını kolluyordu çünkü yankesicilerin ustalıklarını göstermekten çekinmeyecekleri bir ortamdı burası. Camekanları el izleri ile kirlenmiş çerçeveleri cırtlak boyalı geniş pencerelerin ardında en çetrefilli savaşta rolleri esaretten başka bir şey olmayan garibanların kendilerini düşmanlarına sunma çabalarına göz ucuyla bir baktı. Etrafındakiler kış uykusundan yeni uyanmış ayılar gibi yalanırken F. içinden bir Nas Suresi daha okudu. Pencereleri mavi demirli sarı eve yanaştıkça içindeki heyecan arttı. Ne zaman hasretini çektiği şeylere kavuşmanın heyecanına kapılsa boğazı ile göğsü arasındaki etlerde bir karıncalanma olurdu, hafiflerdi. Mavi demirlere tutunarak dışarıdakilere çürümüşlüklerini sergileyen çaresiz kadınları izleyen yığını güçlükle aştı. Kulağına çalınan kelimeler midesini bulandırıyordu ama olsun. Az sonra bu çirkin tınıları duymayacağı pembeden pamuktan bir dünyanın en bulutlu göğünde olacaktı. Kapıdan içeri girdiğinde iç çamaşırlarıyla oturan kadınlar etrafını sardılar. Böylesi paralı ve bakımlı bir keklik asırdan asıra düşerdi martıların yağmaya doymadığı bu çöplüğe! F. etrafını saran kadınlarla ilgilenmedi, en genç ve en bakımlısıyla bile. Başını salonun her köşesinde gezdirdi, aradığı ortalıkta yoktu. Salonun derinliğinde bir koltuğa kurulmuş gazete okuyan tüccarın yanına gitti. -Selamlar! -Ooo abicim, hoş geldiniz. Nerelerdesiniz aylardır. -Eh uğrayamadım, işler güçler, vakitsizlik. -Allah hepimize bol kazanç versin. Tabi ki F'nin bu herifle muhabbet etmeye niyeti yoktu. Sabırsızlanıyordu. -Nerede o? -Şimdi gelir güzel abim, bekle. Bir çay ikram edeyim sana. -Teşekkür ederim. -Olur mu yahu! -Hayır gerçekten, teşekkür ederim. Müşterisi mi var? Tüccar daha sorusuna cevap vermeden O başı balık kafası, gövdesi öküz gövdesine benzeyen terden gök rengi gömleği sırılsıklam olmuş nursuz bir adamın koluna girmiş aşağı iniyordu. Adam elini onun omzuna atmıştı, ve sırf laf olsun diye somut bir yapmacıklıkla kahkaha atıyorlardı. O, F'yi görünce duraksadı. Gülümsedi, kaybettiği bir şeyi bulmuş gibiydi. F. onu görünce tüccarın yüzüne baktı. Gözleri umutla doldu, bu bakımlı ve azametli adam şimdi yerinde duramayan uçarı bir çocuğa dönüşmüştü. O, biçimsiz müşterisinin açık alnına bir öpücük kondurdu, adamı abartılı iltifatlarla sepetledi. -Nerdesin aylardır be hayırsız? -Boş ver, konuşma şimdi sabırsızlanıyorum, haydi hemen yukarı çıkalım. -Acele etme be civanım, bir ikramımızı kabul etseydin! -Ne olur ısrar etme, ne diyorsam onu yap, hadi acele et yukarı çıkalım. F'nin cümlesinin ardından tüccar kadına göz kırptı. Kadın F.'nin koluna girdi, yukarı çıktılar. Odada ağır bir ter ve rutubet kokusu vardı. Küçük bir sehpanın üzerindeki minik bakır tabakta sigara izmaritleri, çiğnenmiş bir sakız ve ufak birkaç kağıt parçası... Bir iç çamaşırı duruyordu yatağın üzerinde, dantelleri sökük, yıkana yıkana yıpranmış ve kirli. -Amaan bu naleti nasıl unutmuşum burada, kusura kalma. F. hiçbir şey söylemedi, acıyla tebessüm etti. Yatağın üzerindeki çamaşırı alıp bir çekmeceye tıkıştırdı. Ellerini etrafı sapsarı kesilmiş kara taştan bir lavaboda yıkadı. F. kadının ellerine baktı, tırnakları turuncuya sarılı bir ojeyle kaplanmıştı. Üzüldü, bir şey demedi. -İşlerin nasıl? -Çok iyi, geçen hafta bir ihale aldık, onun koşuşturmacası. Sen nasılsın? -Kötüyüm, ülser olmuşum, geçen ay hep hastane hastane süründüm. Çekiyoruz işte. Doktor olacak kör olası ilaç verdi ama ilaç ne etsin. Yaş oldu elli bir be yiğidim. -Geçmiş olsun. Tırnaklarını boyamışsın, neden yaptın bunu? O gülümsedi, karşısındaki adamın dikkatine şaşırdı, böyle adamların olabildiği bir dünyada, böylesi zeki ve dikkatli bir adamın kollarında bir ömür tüketmek varken, alık ve kıllı, soluk dahi almayı beceremeyen öküzden bozma canavarların birkaç dakikalık eğlencesi olduğu için üzüldü. Kader dedi içinden. -Dün bizim kızlardan biri almış, rengi hoşuma gitti, çalayım dedim tırnaklarıma. Olmamış mı? -Çıkarabilir misin onları? -Rengini mi beğenmedin? -Çıkarabiliyorsan çıkar ne olur! -Çıkarırım çıkarırım asetonum var, iste sen aslanım, emret yeter. O, az önce kirli iç çamaşırını tıkıştırdığı çekmecenin içerisinden ufak şeffaf bir şişe çıkardı ve de bir bez parçası. Tırnakları ile uğraşmaya başladı, F. o tırnaklarını temizliyorken odaya baktı. Birkaç metrekarelik bu mezbeleye ne ergen heyecanları, ne serseri şehvetleri ne haykırışlar ne tokat şakırtıları sinmişti acaba. Mavi, plastik, fileli bir sepete doluşturulmuş pis çamaşırlara baktı, yatağın üzerindeki lekelere, kapısı aralı duran gardrobun derinliğinde sıralanmış renkli çarşaflara. Duvardaki boynu bükük çiçek resmine baktı, çiçeğin içinde olduğu vazonun bile kulpu kırıktı. Kader dedi F. herkese göklerde bir rol biçilir ve herkes rolünü yerlerde yuvarlar. -Bitti yiğidim tamam! -Hazırlan o zaman! -Tırnaklarımı boyadığımı nereden fark ettin be canım, iki ay oldu neredeyse görüşeli. -Ben mimarım, ister istemez dikkat ediyorum böyle şeylere. -Okumak güzel şey be yiğidim, ne güzel şey şu okumak. -Her zamanki gibi mi? -Evet. F. çantasını yatağın kenarına koydu ve içinden minik siyah bir poşet çıkardı; poşetin içinden de mor renkli bir yazma! Kadına uzattı, kadın tecrübeyle yazmayı başına bağladı. Ardından F. serçe parmağı büyüklüğünde bir göz kalemi çıkardı çantasından. Yazmayı başına bağlamış kadının sol gözünün altına ve dudağının sağ kenarına koyu ve büyük birer et beni çizdi. -Tamamdır şimdi. Kadın alışık olmadığı bir ağırlıkla gidip yatağın sağ ucuna oturdu. F. Yatağa uzandı, başını kadının dizlerine denk getirdi. Kadın da mutluydu. Tatmadığı, tatmaya fırsat bulamadığı bir sevecenlikle bütünleşiyordu şimdi. -Başlayabilirsin. Kadın tombul parmaklı elleriyle F'nin saçlarını okşamaya başladı. Gerçekten sevecenlikle dokunuyordu, gerçekten dokunmayı istiyordu ve yine gerçekten her şey F'nin istediği gibiydi. -Yavrum, kınalı guzum, kurbanı olduğum, gadasını aldığım. Kadının kalın sesi kulaklarına dolmaya başlayınca F. gözlerini kapadı. Okşanmakta olan başını dizlere gömdü, her okşayışta biraz daha buharlaştı yüreği bedeninden, her okşayışta bir başka bulutta yer edindi kendine. Şimdi F. için her şey inanılmayacak kadar güzeldi ki bu ana inanamıyordu da zaten. -Yavrum, kınalı guzum, kurbanı olduğum, gadasını aldığım."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/annem-evde-mi", "text": "Ooo; karşııı damdaaa bir kuş vaaar. Kanaadındaaa güümüş vaaar... Sen çıktın. Ben kaldım. Çık! Vuruldun! Hiç canın yok! İçimde çırpına çırpına yüzen hevesler var. Kolları yokmuş daha, bacakları da... Dur. Çırpındıkça batarsın! Kaç gün önceydi? İki gün kalmıştı. Ölmedim mi? Evin hesabı, çarşıyla bir değil mi? Dal mı kırılmış? İlmek mi çözülmüş? Neden beni arayıp da bulmadın anne! Bana neden sırrını verdin, hadi vur beni baba! Kolları varmış artık. Bacakları da... Bir de var olmak hevesleri çokmuş. Ben yokum. İçimde saklanamaz varlık. Tam vaktinde mi yetişmişler? Kurtulmak ne ki! Kime göre ki! Midem tertemiz! Kim yıkadı? Arkam sobe... Sağım sobe... Solum da. Karnımı gördü... ''Göbeğini gördüm! Saklanma çık! Sobe!'' Kalma git. Evden git. Köyden git. Otobüse bin. Şehirden kaç. Saklama, boğ bizi kuyu! Saklama, yut bizi balık!"} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/annem-iki-kez-oldu", "text": "Öğle yemeği için eve gelmiş, yemekten sonra işe gitmemiştim. O saatten sonra nedense canım gitmek de istemiyordu. İçimden bir ses Ne de olsa kendi işin. Boş ver, bugün de böyle olsun... Şimdilik işler yolunda. Önemli bir şey olursa, seni ararlar. Diyordu. İçimdeki sese uydum. Gitmedim. Evimiz iki katlıydı. Altta babamlar, üstte ben otuyordum. On iki yıllık evliydim; daha çocuğum yoktu. -Haydi, aşağıya inelim. Bizimkiler ne yapıyor bakalım, dedim. Annem salonda, pencerenin yanındaki koltuktaydı. Torunlarından birine kazak örüyordu. Ama hangisine? Bilmiyordum. Bu konuda meraklı da değildim. O gün, o illete yakalandığını eşim fark etti. Aaa! dedi Eşim. Annemin gözlerinin içi limon sarısı. Şaşırmıştık. Biran, içimden Acaba eşim yanlış mı görüyor? dedim. Zaten, annem de önce inanmak istemedi. Eşime hadi oradan, sana öyle geliyordur, dedi şaka yollu. Hemen gözlerimizi anneme çevirdik. Dikkatlice baktık. Evet, doğruydu. Eşim doğru söylüyordu. Limon sarısıydı gözlerinin akı. Durumunu hepimiz onaylayınca bu kez, kendisi de kuşkulandı. Çabucak koltuktan kalktı, elindeki örgüyü yan tarafındaki sehpanın üstüne koydu. Girişteki aynaya koştu... Gözlerine inanamadı. -Çocuklar! Dedi. Ben sarılığa yakalanmışım. Benden uzak durun, size bulaşmasın. Bu pek hayra alamet değil, dedi. Nedense annemin yüzü, vücuduna oranla daha esmerdi. O nedenle olsa gerek eşim, sarılığa yakalandığını yüzünden önce gözlerinden anlamış. Haksız da değildi. Önce kan ve idrar tahlilleri yapıldı... Bu arada, annemin girip çıktığı tuvalet -başkalarına da bulaşabilir endişesiyle- arınık edildi. Bu hastalığa yakalanmadan önce annem, yıllarca sırt ağrısı çekti. Hep rahatsızlığının fazla kilolarından ve buna bağlı aşırı terlemeden ileri geldiğine inandı. İkide bir yarnım ağrıyor diye sızlanıp durdu. Yarnım dediği yer sırtında, iki kürek kemiğinin arasıydı. Bu nedenle sık sık sağlık ocağına gitti geldi. Parasız bakıldığı için doktorlar da çoğu zaman üstünkörü muayene ettiler, birkaç ağrı kesici ilaçla baştan savdılar. Bir süre sonra, kullandığı haplar da ağrılarını kesmez oldu. Asıl sıkıntısı o zaman başladı. İlaçlardan umudunu kesince bu kez, başka çözüm arayışına girdi. Hemcinslerinden biri akıl vermiş. Ağrıyan yere bir müddet sıcaklık uygula. Bak göreceksin nasıl geçecek, demiş. Umut kapısı. Dediğini yapmaya başladı. Bunun için de pratik bir çözüm yolu buldu. Ütületme. Evet, bildiğimiz ütüyle ütületme. Ağrıyan sırtını yıllarca ütületerek ömür çürüttü. Doktor, ivedilikle tam teşekküllü bir hastaneye götürmemizi önerdi. Dediğini yaptık. Annemi hastaneye götürdük. Birçok tahliller yapıldı, filimler çekildi. Sonunda, hastanedeki doktorlar kesin teşhisi koydular: Safra kesesinde taş... Bölüm şefi, çok geç kalındığını, annemin acilen ameliyata alınması gerektiğini belirtti. Belirtmesine belirtti; ama ardından da boş yatak olmadığını, ameliyatlar için birçok sıra bekleyenler olduğunu, en az üç-dört aydan önce sıramızın gelemeyeceğini söyledi. Buyur buradan yak. Doktorun dilinin altında bir şey vardı; ama neydi? Onu bilemedik... Çaresiz, annemi hastaneden aldık; eve getirdik. O zamanlar, doktorlarla ilgili tam gün yasası yoktu; mesaileri saat 15'de bitiyordu. Ondan sonra, özel muayenehanelerinde paralı hastaları bakıyorlardı. Annemle soluğu muayenehanesinde aldık, usulen muayene etti. Hemen hastaneyi aradı. Yatak işini halletti. Muayene ücretinin hatırına ertesi günü tatil bile demeden, yatışını yaptırdı. Hastalıkla ilgili asıl süreç bundan sonra başladı. Aylarca hastanelere taşındık. Bir yıl içinde üç kez bıçak altına yattı. İkisinde safra kesesinden, birinde pankreastan ameliyat oldu. İlk ameliyatta safrakesesinden -leblebi büyüklüğünde- onlarca taş çıktı. Ameliyatlar sonrası, annemin durumu iyi olacağı yerde daha da kötüleşti. Doktorlar Tıbben ne gerekiyorsa yaptık. Bundan sonrası Allah'a emanet. Hastanızı taburcu edelim, son günlerini evinde geçirsin. Artık perhiz de yok. Canı ne isterse yesin, dediler. Tıbbi dilde, canı ne isterse yesin demenin; artık o hastanın geriye dönüşünün olamayacağı anlamına geldiğini biliyordum; ama yine de umut dünyası. Atalarımız Çıkmadık candan umut kesilmez. demişler. Elden geldiğince, gönlünü hoş etmeye çalışıyorduk. İki gün sonra, akşamüzeri birden ağırlaştı, komaya girdi. Telaşlandık. Kendimi toparladıktan sonra, çarçabuk doktorunun evini aradım. -Doktor Bey, dedim. Annem komaya girdi! Adresinizi verin! Acilen gelip sizi alayım! -Beyefendi sakin olun. Önce kimsiniz? Hastanızın adı ne? O an telaşla kim olduğumu, hastasının adını söylemeyi düşünemedim. Doktor uyarınca ayırdına vardım. Toparlandıktan sonra özür diledim. Kendimi tanıttım. Annemin durumunu kısaca anlattım. -Beyefendi sakin olun. Sizi çok iyi anlıyorum. Hemen eczaneden iki şişe dekstroz alın. Hastaya verin. Serumlar bitene dek başından ayrılmayın. Kontrol edin. Bittikten sonra göreceksiniz. Bir süre sonra kendine gelecek. -Sağ olun doktor bey. Görüşmek üzere, deyip telefonu kapadım. Salon eş-dost ve akrabayla tıklım tıklımdı. Hiç zaman yitirmeden nöbetçi eczaneye koştum; iki şişe serum tedarikledim. En yakın poliklinikten de yanıma bir hemşire aldım, eve geldim. Hemşire serumu taktı. Bittiğinde, ikinci serumu nasıl takacağımızı gösterdi. O anda, orada bulunanlar annemin sayıklamasını şaşkınlıkla dinlediler. -Amcamın kızlarından Hatice diye biri vardı. Çok güzel bir kızdı. Fatma'dan büyüktü. Fatma'yı çok severdi, Fatma da onu. Zengin oldukları halde, alçak gönüllüydü. Elinden geldiğince, hemen herkesin yardımına koşardı. Günü geldiğinde, sevdiğiyle evlendi. İlk çocuğunu doğururken kan kaybından öldü; ama çocuğu sapasağlam dünyaya geldi. Çocuğuna annesinin adı verildi. O da büyüdüğünde tıpkı annesi gibiydi. Hem güzellik, hem de huy olarak. Bizim dinimize göre doğum yaparken ölen kadın da bir nevi şehittir. Dolayısıyla Hatice de şehit olmuştur. Biliyorsunuz, şehitliğin de birçok dereceleri vardır. En yükseği Vatan ve din uğruna olandır. Bunun yanında yanarak, boğularak ve buna benzer şekilde ölen ve öldürülenler de dinimizce şehit sayılır. Sabaha karşıydı. Tan ağarmak üzereydi. Annem yavaş yavaş kendine geldi. Biraz sonra gözlerini açtı. Önceki haline döndü. Konuşmaya başladı. Sayıklamasını sorduk. Hatırlamadı. Birkaç saat sonra daha da iyi oldu. Sevinçten boynuna sarıldım. Öpücüklere boğdum. Benimle ve salondakilerle sabaha dek sohbet etti. Çıkmayan canda umut vardır, sözüne bir kez daha inandım. Bende hep annemin iyi olacağı umudu vardı. Oysa o umutsuzdu. -Oğlum, dedi. Hakkını helal et. En çok sen koşturdun. -Ne demek anne? Benim ne hakkım olabilir? Asıl sen helal et. Senin hakkın ödenmez, dedim. -Oğlum, dedi. Buna halk arasında ölüm iyiliği denir. Deden de böyle olmamış mıydı? -Yeter, yoruldum. Bu günlük bu kadar, dedi. Eve götürdüm. Yatağına yatırdım. Dinlen biraz. dedim. O günden sonra, her gün iş dönüşümde sokağa çıkarıyor, hem temiz hava aldırıyor, hem de beş-on dakika yürütüyordum. Bu ona moral oluyordu. On gün sonraydı. Bürodaydım. Gün devrilmek üzereydi. Telefonum çaldı. Açtım. Eşim. Sesi hüzünlüydü. -Hayatım, annen yine önceki gibi oldu. -Tamam. Hemen geliyorum. Bir şey lazım mı? -Bez lazım. Gelirken markete uğra. Yatalak hastalar için büyük boy bez al. Telefon görüşmesinden sonra bürodan hızla ayrıldım. Aracımla hemen markete gittim. Böyle durumlarda, insanın aracının olması bulunmaz bir nimet. Ismarladığı bezi aldım. Hemen eve geldim. -Annee! Ben geldim! Been! Beni duyuyor musun? Dedim yüksek sesle. Duymuştu; ama konuşamıyordu. Sesime vücut diliyle yanıt verdi. Artık kendimi tutamadım. İyice dolmuştum. Hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladım. Benimle birlikte evdekiler de ağlıyorlardı. Aklım başıma gelince, yine doktorun evini aradım. -Doktor Bey annem yine önceki gibi oldu. Komaya girdi. Ben hemen sizi almaya geliyorum. -Bu kez yapılabilecek bir şey yok. Artık hastalığın son evresi. -Ama Doktor Bey... -Bak kardeşim, sizi anlıyorum, acınız büyük. Ama inanın yapabileceğim bir şey yok. Olsa gelmez miyim? Bu tür hastalıkların sonucu bellidir. Hastayı daha fazla eziyet etmeyelim. Kendi haline bırakalım. -Tamam, doğru söylüyorsunuz; ama benim içim rahat etmiyor. N'olur, beni anlayın. Aracımla sizi alır ve gene evinize bırakırım. Evdekiler de gelmenizi istiyorlar. Son durumunu bir kez daha görseniz... Doktor ısrarlarım karşısında dayanamadı. Sağ olsun, gelmeyi kabul etti. Aracıma atladım, bir solukta aldım geldim. -Yapabileceğimiz bir şey yok. Bekleyeceğiz. -Doktor Bey, öyle şey olur mu? Ölüme mi terk edeceğiz? Hemen hastaneye kaldıralım. -Gerek yok. Hasta sabaha ya çıkar ya çıkmaz. Boşuna uğraşmayın. Hastaya da kendinize de eziyet etmeyin. Bir de hastaneyle cebelleşmeyin. Yatış işlemi, morgdan alınışı. Her biri, ayrı birer dert, dedi. Sonunda, doktorun dediğini kabullenmek zorunda kaldım. Eve dönerken Artık tamam, annem gidiyor, sabaha ya çıkar ya çıkmaz. dedim içimden. Hemen telefona sarıldım. Köydeki dayımı aradım. -Dayı, dedim. Annem sekerata girdi. Sabaha ya çıkar ya çıkmaz. . Senden ricam, mezarını sabahtan hazırlamaya başlayalım. Annem öleceğini hissettikten sonra vasiyet etmişti. Cenazesinin köyümüze götürülmesini istiyordu. Köyümüz üç-dört saatlik yoldu. O gün cenazenin defni anca yetişeceği için akşamdan haber vermek zorunda kaldım dayıma. Annemin son anına dek başındaydım. Sabaha kadar ecel teri döktü. Can önce ayaklarından çekilmeye başladı; sonra bele kadar geldi, bir süre orada bekledi. Daha sonra boğazına gelip dayandı. Saatlerce can boğazında, hırıltı halinde nefes alıp verdi. Bu arada bir mucize oldu. Gece yarısına dek annemin başında bekleyen babam, uykusuzluğa dayanamayınca yatak odasına kestirmeye gitti. Uyandıktan sonra salonun kapısını açıp içeri giriyordu. Akşamdan beri gözlerini açmayan annem, tam o an gözlerini açtı, kapıdan giren babama dikti. Dişlerini sıkıp mmm diye ses çıkararak başını titretti. Sonra boynunu hafifçe sola yatırdı. Ağzından açık yeşil, sarıya çalan su geldi. Tan ağarırken ruhunu Rahmeti Rahman'a teslim etti. Annemin ölümünden sekiz ay sonra kızımız dünyaya geldi. Meğer eşim o günlerde yeni hamileymiş, bilmiyorduk. Öğrenince de annemin o günkü sayıklamasını eşimin hamileliğine bağladık."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/ardic-sesi", "text": "Toprak yolda ilerleyen Fargo'nun hızlı adımlarını takip eden içi boşalmış kasaların yer aldığı at arabasının tekerlerinin çala çukur toprak yolda çıkardığı sesleri duyar duymaz yonttuğu söğüt dalını yere bırakarak iki yana açılan büyük, tahta bahçe kapısının önünde aldı soluğu. Kapının sol tarafını açmaya başladığında amcası, Fargo'yu zor zapt ediyordu. Dünyadaki en güçlü varlık hangisidir, diye soracak olsalar hiç düşünmeden at, diyebilirdi Fargo'nun etkisiyle. Kendine özgü manevrasıyla at arabasıyla her zamanki yerine, kayısı ağacının şemsiye etkisi yapan kısmına, yanaşmıştı amcası. Kürşat, hemen Fargo'yu çözüp kayısı ağacının geniş gövdesinin bir bölümüne sıkıştırdığı fırçayı alarak evin hemen yanı başındaki küçük gölete doğru yol aldı. Fargo, fırçayı görünce sanki nereye gideceğini anlamış gibi sakince takip etti onu. Göletin içinde bir saate yakın süren tımarın keyfiyle soylu adımlarını atarak göletten çıktılar. Kuruyunca cam gibi parlaması görülmeye değerdi. Daha tayken dağdan yakalamışlardı. İpe sapa gelmeyişi yabani oluşundandı belki de. Tam bir yılkı atı nesliydi. Yaşlanan, hizmetini tamamlayınca dağa salıverilen atların birleşerek çoğalmasıyla yabanileşmiş yılkı atları, liderleriyle gruplar halinde hayatta kalmaya çalışırlarmış. Kim bilir hangi soylu attan geliyordu Fargo? Yakalandığı dağlara mı kaçıp gitmek istiyordu? Bir türlü alışamamıştı. Arabaya bağlanmaya alıştırılıncaya kadar üç araba parçalamıştı. Hele üzerine binebilmek için amcası günlerce onu ipe bağlayıp çimende nasıl da koşturmuştu. Onu ehlileştirmek için onca emek vermişti. Ama o hala ehlileşmeyi kabullenemez bir durumdaydı. Durdu mu yerinden kalkmaz, kalktı mı da kimse onu tutamazdı. Güçlü omuzlu, her daim kısa kaküllü, kısa ve dik ense saçları olan parlak kızıla çalan kahverengi tüylü, boynunun her iki yanında hastalık zamanı yaşlı bir adam tarafından yapılan dağlama sonucu oluşan üç çizgi vardı yan yana duran. Bu çizgiler ona ayrı bir hava katıyordu. Tüm deliliğine rağmen ısırmaz ve tepmezdi. Tek rakibi de Hilal Abi'nin siyah Midilli'siydi. Bu at isimlerine de bir anlam verememişti. Cinsi midilli olmadığı halde atına neden Midilli dediğini anlayamamıştı. Kendi atlarına gelince amcasının neşeli kimliğinin etkisinden ya da futbola ilgisinden olsa gerek Fargo Diego Armando adını vermiş olabilirdi. Herkes sadece Fargo, derken amcası ısrarla ve kendine has neşeli telaffuzuyla Fargo Diego Armando, deyip kamçısını görülmeye değer şekilde şaklatırdı. Yüklenen malları pazar yerine götürürken Fargo ile Midilli'nin yarışı görülmeye değerdi. Yorucu bir günün ardından artık dinlenme alanına geçmişken Fargo, Kürşat da yere bıraktığı söğüt dalını tekrar eline almış çakısıyla yontmaya devam ediyordu. Kapıda elindeki yemekten arta kalan kemiklerle Terlan nene belirdi. Hiç ihmal etmezdi Sarıbaş'ı. Sarı, biraz narin, sarkık kulaklı, uzun burunlu, sarımtırak gözlü, kısa tüylü, gamsız yürüyüşlü ve oldukça akıllı bir köpekti Sarıbaş. Kul Abbas dedenin tasmasına bağladığı erik dallarını bahçeden köy içindeki eve sürükleyerek götürürdü. Şimdi bu merhametli kadının verdiği yemekleri şükreder gibi yiyordu. Sarıbaş'ın babasından gelen bir sadakati vardı. Köy içindeki evlerinin hemen arkasında karısını kaybeden ve üç kızıyla yaşama tutunmaya çalışan Terlan nenenin abisi Hamdullah dayı yaşıyordu. Bir gece üzüm bağlarını gözlerken vakit sabah namazına yaklaştığından abdest almak için Aras'tan su almaya gidince karanlıktan korkan kızları da onu takip etmişler. İyice kurumuş olan Aras'tan su almak için biraz ilerlemiş olacak ki Rus askerleri Hamdullah dayıyla birlikte kızları Nahiye, Bülbül ve Ayeti de alıkoymuşlar. Onların yokluğu çabuk fark edilmiş tabi. Her yere bakmışlar. En son Aras'ın kenarında almışlar soluğu. Bir de ne görsünler köpekleri sahibinin çıkardığı terliklerin başında öylece beklemiş saatlerce. İntihar edilmeyecek kadar sığmış su. Zaten böyle bir şeyi de yapacak insan değilmiş. Geriye tek bir seçenek kalıyordu. Birtakım bürokratik işlemlerin ardından geri alabilmişlerdi bir ay sonra. Bir ay boyunca rehin kalmışlardı yabancı ellerde. Ya İzzet amcaların köpeklerine ne demeli! Köye tutunamayıp büyük şehrin albenisine kapılarak tası tarağı toplayıp köylülerinin yerleştiği İstanbul'daki Camlı Kahve'ye doğru yola çıkarken köpeklerini de götürmeye karar vermişler. Gel gör ki hava öyle sıcak, öyle sıcak ki bu kadar uzun yolculuğu kapalı kamyon kasasında gidemeyeceğini anlayınca köylerinden altmış kilometre ötede Allah'a emanet diyerek salıvermişler sadık dostlarını. Aradan üç yıl geçtikten sonra Kul Abbas dede bahçeyi sulamak için İzzet amcaların evine gittiğinde köpeği aç susuz, perişan bir halde evin önünde uzanırken bulmuş. Bol tüylü, çekik gözlü, sarımsı kalın kuyruklu, sarkık kulaklı bu köpeğe ölene kadar yemeğini vermişler. Ölene kadar, kim bilir belki de dönerler umuduyla, o terk edilmiş, izbe evin önünden bir yere ayrılmamış. Bir gözü Sarıbaş'tayken bir taraftan da yeni ok - yayını yapma işini tamamlamıştı. Sapanını alarak mahalleden üç beş gençle yola koyulmuştu. Vakit, av vaktiydi. Köydeki hiç kimsede onunki gibi sapan yoktu. Olsa bile onun gibi kullanabilen yoktu. Attığını boş geçirmiyordu. Birbirinden değişik kuşlar attığı taşlara hedef olup düşüvermişti ayakları ucuna. Hemen arkadaşlarının topladığı çalı çırpılarla kamp ateşini yakıyor, minicik kuşların tüyünü yolup ateşte çeviriyordu. Güvecin, serçe, saksağan hatta kargayı bile tattırmıştı arkadaşlarına. Karga eti adeta süpürge sapı gibi sert ve tatsızdı. Serçenin tadı doyumsuzdu. Bir tek hacı leylek dokunulmazdı. Hacı dendiğinden günah olmasın diye leyleklere bulaşmazdı hiç. Avladığı kuşları önce dakikalarca izliyordu. Kanatlarını, desenlerini ve renklerini doğa bilimci gibi incelemekten geri kalmıyordu. O gün de rengarenk desenli, çok güzel bir kuş avlamıştı. Avladığı kuşun ayağındaki bir halka dikkatini çekmişti. Açıp baktığında içinde France yazıyordu. Tüh! Turist kuşu vurdum, diye söylenip eve doğru yol almıştı. Bahçeden içeri girdiğinde geniş kayısı ağacının altına yapılan tahta çardakta oturan halakızı sitemli bakışlarla yine zavallı kuşları yiyip geldin de mi, diyerek elindeki naylon poşette getirdiği kuş tüylerine dalıp gitti. Poşet şeffaf olduğundan kuşların eleğimsağma renkli kanatlarını görebiliyordu. Doğayı bu kadar severken kuşlardan ne istiyor, diye iç geçiriyordu. Halakızı kendi evlerinden çok bu bağ evinde kalıyordu yaz dönemleri. Bazen de ayak bağı oluyordu. Daha geçen gün saatlerce uğraştığı oyunu nasıl da bozmuştu. Bir kasayı erik dalına tutturarak havada tutup erik dalına ip bağlayarak uzakta pusuya yatmış döktüğü yemlere aldanıp kasanın altına gelecek kuşları bekliyordu. Dakikalarca üşenmeden beklemişti. Tam ipi çekecekken kuşlar hızla tuzağa kapılmadan uçuveriyorlardı. Onlar uçtukça halakızı da yaşasın, diyerek gülüyordu. Kendinden bu kadar küçük olmasa ve kız olmasa dövebilirdi onu. Üçüncü defada amacına ulaşmış, tuzağıyla bir kuş yakalamıştı. İçeriden bir şeyler almaya gitmişti ki halakızı yapacağını yapmıştı. Kasanın aralıklarından gördüğü yavru sayılacak tombul serçeye dayanamamış kasayı kaldırmasıyla kuş uçuvermişti. Kasayı tekrar öylece bırakmış kaderine razı bir şekilde hızla çardağın ucuna oturup ayaklarını sallamaya başlamıştı. Bir süre sonra Kürşat'ın ne yaptın sen, diye bağırmasıyla irkilmişti. Neyse ki zannettiği kadar kızmamıştı kendisine. Bir kuşu özgürlüğüne kavuşturmanın keyfiyle nenesiyle yumurtaları toplamaya gitmişti. Belki de köydeki en güzel keşfini de o hafta içinde yaşamıştı. Evden çıkıp bahçe içinde ağaçların arasından yürümeye başlamıştı. Tam bahçenin sonuna gelmişti ki kendilerine ait olmayan üzüm bağına da geçmek istemişti. Göy göz Ehmet'in bağıydı burası. Sanki köylere soyadı kanunu ulaşmamış gibi herkesin bir lakabı vardı. Baltacı Ehmet, Ayı Memmet, Mingo İsmail, Kör Yüsüp, Gara İrehim, Şeytan Veli... Bu köydeki çoğu kişinin lakapları fiziksel özelliklerinden ötürüydü. Bu bağın sahibi de mavi gözlü olduğundanBaltacı Ehmetle karışmasın diye Göy göz lakabını almıştı belli ki. Kendilerine ait olmayan arazide suç işlemiş gibi hissedip geri dönmüştü ki sınır sayılan ağaçların dibinde otlar arasından ışıldayan beyaz şeyler dikkatini çekmişti. Yaklaşıp otları araladığında öbek halinde kocaman beyaz yumurtalar gördü. Hayatında hiç bu kadar büyük yumurtalar görmemişti. İçlerinden birini alarak nenesine doğru koştu. Tandıra lavaşı yapıştıran nenesine, nefes nefese kalmış şekilde elindeki yumurtayı gösterdi. Men de bu hindiler ne yanda yumurtluyur diye gaç gündür aranırdım, diyerek gülümsedi nenesi. Demek elindekiler hindi yumurtasıydı. Lavaşlar bittikten sonra nenesini keşfettiği alana götürmüş yumurtaları sepete doldurarak eve gelmişlerdi. Nenesi yumurtalardan birini kırıp pişirmiş önüne getirmişti. Nedense bu hindi yumurtasını hiç sevememişti. Bir dönem sadece yumurtanın sarısını çıkarıp yemiş, bir dönem de sadece beyazını yemişti. Bu hindi yumurtasından sonra da hepten yumurtadan soğumuştu. İgo nenesinin komutunu alan Kürşat, hemen tavuğu yakalayıp nenesine teslim etti tavuğun başına gelecekleri bilmeden. Tavuğu alan İgo nene, ayaklarından tutarak baş aşağı çevirince tavuğun gaggıltısı köyü aldı. Horoz, sahte hücuma geçip geçip geri çekildi. İgo Nene parmağını ıslatıp kırmızı beyaz renkli İran zirinin içindeki koyu renkli kaya tuzuna batırıp sonra o tuzu korkudan üç buçuk atan tavuğun anüsüne iyice sürdü. Tuzun yangınıylayerinde duramayan tavuk, yumurta geliyor sanıp uça uça önce eyvanın üstüne, oradan dut ağacının dalına, oradan da üst üste yığılmış ot tayasının arasında bir yere sıçradı. Nihayetinde kaçak yumurtladığı yeri de ele vermiş oldu. İgo nenenin fendi ağ toyuğu yenmiş, Kürşat otuz kadar yumurtayla geri dönmüştü. Kül alanı kaptığı gibi barajın yanındaki dayıoğlunun yanına koşturdu. Gözlerine inanamadı. Barajın doluluk oranından korktu. Adımları geri geri giderken bir taraftan da Kürşat'ın ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışıyordu. Cesaretini toplayıp biraz ilerlediğinde korkuyla karışık mide bulantısı yaşadı. Suya kapılıp barajın girdabında dönüp duran bir yılan ve bir sürü yüzmekten yorulup can yeleği gibi kendini şişirerek akıntıya teslim olan kurbağalar vardı. Dayıoğlu kül alanı bir ağ gibi kullanıp hızlı hareketlerle kurbağalarla yılanı kurtarmaya çalışıyordu. Kuşları avlarken yılan ve kurbağayı kurtarma çabasına girmesine anlam veremiyordu. Suyla kanatları ağırlaşan sineği bile kurtardığına şahit olmuştu. İşte bunu anlayamıyordu. Eve döndüklerinde nenelerini söylenir vaziyette buldular. Günlerdir bir tilki dadanmıştı kümese. Dedesinin aldığı hindilerin gittikçe azalması Kürşat'ı iyice sinirlendirmişti. Ertesi gün kümesten aldığı çilli horoz ve dedesinin av tüfeğiyle haber vermeden yola koyuldu. Dedesinin söylediğine bakılırsa tilki mezarlık tarafından geliyordu. Ölülerin mezarlarına basmamaya özen göstererek otların uzun olduğu bir alanda pusuya yattı. Saat dört gibi bir karaltı belirdi. Tam heyecanla tüfeğine yönelmişti ki bir de ne görsün, bisikletinin arkasına bel küreğini yerleştirip tarlasını sulamaya giden adam horozu fark etmiş olacak ki durup horoza doğru yanaşınca onun Kürt İdris olduğunu anladı. Adam horozun ayağından bağlı olduğunu fark edince tedirgin bir şekilde etrafına bakıp Kürşat'ın hopp, demesiyle arkasına bakmadan bisikletine doğru koşturuverdi. Neyse ki tilki yerine adamı avlamamıştı. Arada bir horoza taş fırlatıp ses çıkararak avını çekmeyi denediyse de o gün eli boş döndü. Üç dört gün süren pusudan umudunu kesmişti. Amcalarının yanına yardıma giderken öyle sıkışmıştı ki çölde uygun bir yer bulup pantolonunu sıyırmıştı. Bir de ne görsün, tilki karşısında rahat tavırlarla geziniyor. Kendisini de fark etmemişti. Usulca pantolonunu çekip bir haftadır yanından ayırmadığı tüfeğine asıldı. Tilkinin acılı sesi tüfeğin sesini bastırmıştı. Ölmediğini anlayınca bir mermi daha sıktı. Artık tilkinin öldüğüne emindi. Avını dize getirmenin sevinci yerine pişmanlık ifadesiyle tüfeği omzuna asıp tilkiyi de bacaklarından tutarak dedesinin yanında aldı soluğu. Çok büyük bir kahramanlık yapmış gibi herkese torunun avcılıktaki ustalığını anlatıp gururlandı durdu günlerce. Bahçesindeki üzümlere dadanan kuşları öldürme koşuluyla kendisine rüşvet teklif edenler de çıkmıştı o hafta. Kürşat ise günlerce vurduğu tilkinin acı seslerini işitti. Tek sevindirici yan artık kümes hayvanlarının rahatlamış olmasıydı. O hafta dedesinin övgüsü daha da artmıştı. Onu ödüllendirir gibi git karakolun önündeki yoncalığa bağladığım Fargo'u getir, demişti. Tabi Kürşat yerinde durur mu? Komutu alır almaz fırladı. En sevdiği şeylerden biriydi Fargo'ya eğer olmadan binmek. Atın bağlı olduğu mıhı güç bela sökebildi. Boynuna bağlı ipi binme pozisyonuna getirmek için burnuna dolayıp aradan geçirdi her zamanki gibi. Sonra atın yanına geçip boynunu sıvazlayarak tek hamlede üstüne bindi. Daha önce tecrübe edindiği için ilk defada binemezse atın huylanacağını ve işinin zorlaşacağını iyi biliyordu. Birkaç metre gittikten sonra Fargo, dörtnala öyle bir hızlandı ki ilk başlarda atın adımlarını duyarken şimdi rüzgarın sesinden başka duyduğu bir şey yoktu. Parlamalarıyla meşhur Fargo'yu durdur durdurabilirsen. Dörtnala çok dönemeçli bir yola girmişlerdi. Yol boyunca kavakağaçları vardı sık dizilmiş. Hızını alamayan ve durmak bilmeyen Fargo, ağaçlara dalmıştı. Çarpışma anında atın altında kalma korkusuyla ağaca sarılan Kürşat, sımsıkı sarıldığı ağaçtan kayarken panikleyerek kaçan Fargo gözden kaybolmuştu bile. Kürşat, vücudunda oluşan sıyrıklarını değil atı düşünüyordu. Yüzüne yansıyan korku ifadesi ve titreyen dizleriyle Fargo'yu evin önünde otlar vaziyette görünce derin bir nefes aldı. Günler günleri kovalıyordu. Kürşat'ın av tutkusu bitmek bilmiyordu. Boynunda künye gibi taşıdığı sapanıyla ayrılmaz bir bütünü oluşturuyordu. Yine çok sıcak bir gündü. Kavurucu sıcağın, toprak kokusunun ve arada bir burunda hissedilen saman tozlarının birbirine karıştığı öğlenle ikindi arası bir vakitti. Amarat'taki evin bahçesindeki söğüt ağacının altındaki çeşmede Mir Cafer'le oynuyorlardı. Ev halkı tarlaya gitmişti. Birden gökyüzünde keskin çığlıklar duyuldu. Söğüdün altından çıkıp şaşkınlıkla göğe çevirdiler bakışlarını. Adeta bir kuş fırtınasını andırıyordu Gökyüzü keskin uçuşları, sivri kanatları, ani manevralarıyla belirgin bir kuş sürüsü tarafından istila edilmişti. Birbirlerine hayretler içinde bakıp söğüdün altındaki sapanlarına koştular. Cepleri desen her daim şangur şungur taş dolu olurdu. İlk atışı Kürşat yaptı, sonra Mir Cafer. Sonra ikisi birden nişan aldılar. Kuşlar yüksekte olduğundan hedefine ulaşamayan taşları başlarına düşmesin diye taşı atar atmaz söğüdün altına sığınıyorlardı. O ana kadar hiç görmedikleri çeviklikte olan bu kuşlar gittikçe alçalmaya başladılar. Böyle konuşadursunlar sapan taşlarına rağmen gittikçe alçaldılar. Çığlıklar arttı iyice. Kafalarının üzerinden rüzgarlarını hissettirip yükselerek toplu saldırıya geçtiler. Sapanların işe yaramayacağını anlayarak koşup eyvanın önündeki mal otlatırken kullandıkları sopalarını aldılar. Avladıkları kuşların avı olmuşlardı sanki. Kuşlar çığlık çığlığa onlara doğru kamikaze dalışı yaparak iyice korku salmışlardı. Sopalarını gelişigüzel fırlatmaya başlamışlardı. O kadar çoklardı ki elbet isabet bulurdu. Gökyüzünde sopalar, çığlık atan kuşlar, sopaların fu fu fuuu eden dönüş sesleri birbirine karışmıştı. Bu seslere köpek de eşlik etmeye başlamıştı. Sopa fırlatmaktan kollarında derman kalmamıştı. Sıcağın, korkunun etkisiyle vücutlarındaki tüm sular ter olup akıyordu sanki. Terinin tuzunu dilinde hissedebiliyordu. Neyse ki uzun uğraşın ardından ikisi de ayaktaydı. Yerde kimi ölmüş, kimi kanadı kırılmış dokuz kahraman kuş vardı. Gökyüzü ise gittikçe uzaklaşan çığlıklarla sakinlemişti artık. Kırlangıca benzettikleri bu kuşların kırlangıç olmadıklarına emin olmuştu artık. Sivri ve hafif kavisli kanatları, kısa ama hafif ucu aşağı eğimli gagaları, sivri kuyrukları, siyaha çalan lekeli kahvemsi tüyleri, yok sayılabilecek kadar küçük bacakları vardı. Bir daha yıllarca görmeyecekti bu kuşu. Ta ki Beşparmak dağlarında sarp komando uçurumundan iple dağ inişi yaparken önündeki küçük çıkıntıdan uçup gidene kadar... Evet, bu kuş o gün savaştığımız kuştu. Nasıl bilemedim. Onun adı Ebabildi, diyerek çocukluğuna giderek inmişti dağdan. Dedelerinin mezarını ziyaret edip baraj yolu boyunca geçmişi konuşarak ara ara gülerek ara ara gözleri dolarak geçmişin izlerini sürmüşlerdi. Küçüklüğünden beri yeşilliğini koruyan karaağacı hala orada görmek içini ferahlatmıştı. Anıların ağırlığıyla oturdukları ağacın altında geçmişe yolculuğa başlamışlardı. Halakızı sordukça Kürşat da olayları dün olmuş gibi anlatıyordu. Anlatırken tebessüm ettiren bu doğa, neden yenik düşmüştü ki?.. Toprağın insanları, köklerini söküp saksı hayat yaşamaya neden mahkum olmuştular bir türlü anlamıyordu. Öldürdüğü binlerce kuşun tüylerinden yastık bile yaptırdığını bilen dayıoğluna yarı kızgın bir şekilde hiç mi vicdan azabı yaşamadın, diye sordu son kez. Kafası açık kahverengi, gövdesi sarı, kahveden griye geçiş yapıp uçlarındaki kırmızı ile sonlanan kanatlar, gri kuyruğunun uçlarını kavisli şekilde desenleyen sarı şeritli, tombulvücutlu bir kuş günlerdir aynı bölgede uçup duruyordu. Konduğu dalda o kadar güzel ötüyordu ki sesinden bile tanıyordu artık onu. Doyumsuz bir müzik şöleni ile baharı müjdeliyordu. Attığını yere seren Kürşat, bu kuşu bir türlü avlayamamıştı. Günlerce sürmüştü kovalamacası. Yine bir gün ağacın gölgesinde serinlerken aynı kuş gelip karşısındaki dala konuverdi. Yanından neredeyse hiç ayırmadığı sapanına davranarak hedefine doğrulttu. Günlerdir kovaladığı bu güzel ötücü kuş yarasının acısını hissettiren bir ötüşle yere düşüverdi. Kanadından yaralamıştı onu. Diğer kuşlara yaptığını buna yapamadı. Çırpınan kuşu, avuçlarının arasına alarak eve doğru koştu. Kanadını ılık suyla yıkayıp şifa olur diye kahverengi merhemi sürerek sardı kanadını. Üç gün aynı işlemleri özenle yaptı. Dördüncü gün olduğunda kuş ölmüştü. Hıçkıra hıçkıra ağlayarak kuşu avladığı ağacın altına koşarak bıçağı ile oracıkta bir çukur kazıp kuşu, yakınını kaybeden birinin acısıyla gömdü. Kederle gölgelenmiş yüzüyle dolandı günlerce. Daha bu olayın etkisinden kurtulamamışken çocuklardan birinin yaptığıyla çileden çıktı Kürşat. Kapanıyla yakaladığı kuşu avuçlarında sıkıp oh be, iyi ki bahar geldi. Bu leziz ardıç kuşunu yemek güzel olacak, deyip kuşu hızla yere çırpıverdi. Bu da onun kuş öldürme yöntemiydi. Yere çivilenen kuşun kendi avladığı kuşla birebir aynı olduğunu görünce demek Ardıç kuşuydu ha, diyerek o günden sonra o çocukla hiç konuşmadı. Halakızı vicdanında acı bir ses, acı bir sızı bırakanın güzel sesli ardıç olduğunu öğrenmişti. Kuş avından geriye kalan en hüzünlü anıydı ardıç kuşunun vicdanında bıraktığı ses."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/asiri-mutlu-siir", "text": "Dördüncü dünyanın bilmem kaç milyonuncu insanı; bir şair. Sıradan, diğerleri gibi. Şiirleri de. Aynısı, tıpkısı olmasa da aynısı. Yazdıkları, yazamadıkları, düşündükleri, söyledikleri, yaşadıkları... Her şeyi bilmem kaç milyon insanla bilmem kaç bin şairle aynı. Her sabah geç kalkar. Çünkü gece boyunca; şiir yazmıştır, yazamamıştır, yazmaya çalışmıştır, sigara içmiştir, camdan bakmıştır, ağlamıştır. İlhamı, ona adını fısıldayan bir kadında aramıştır; Yaşaarr! Bu kadın Yaşar'ın arkasından ona seslenir sessizce. Sessizce ama duyurarak, a'ları yayarak. Hep arkasından... Hiç önünden seslenmemiştir. Çirkinmiş midir? Şairler çirkinlere aşık olmamıştır, üç dünya boyunca. Yüzünü şairin arkasında saklayan bu kadın, bazen en tepeden atlayan aşığının boşlukta da olsa-düşerken- elinden tutmak isteyerek ardından atlayacak kadar iyi; bazen şairi üçüncü tekil şahıs yapacak kadar kötüdür. Bu kadın yüzsüzdür. Yüzü yoktur. Vardır ama çoktur. Düşününce hiç yoktur. Yüzünü şairinden alır. Karakterini de. Gitmesine ya da kalmasına şairi karar verir. Bu kadın tüm şairlerin acziyetine uğramıştır. Yaşar'ın da. Aynısı. Tıpkısı olmasa da aynısı. Bir kadın; kahkaha atan mutlu bir kadın. Üstelik sesi uzaktan gelir. Öyleyse çok daha mutlu bir kadın. Şair sese doğru yaklaşır. Güzel de bir kadın. Kumral, yeşil gözlü, kirpikleri uzun, saçları dalgalı, güzel bir gülüşü var. Evet, evet mutlu olmalı. Onu izlerse aşırı mutlu bir şiir yazabilir. Dördüncü dünyanın bilmem kaç milyonuncu insanı ilk seferde bulduğunu düşünür, üç dünya boyunca olduğu gibi. Arkasından yürür kadının. Başrol kadın. Ona bir isim bulmalıdır; Ayşe. Klasik. Ayşe salına salına yürümeye başlar, o da. Bakkala girer, o da. Gazetelere bakarken kadını dinler. Hoş bir sesi vardır; mutlu bir ses. Çikolata alır, meyve suyu alır. Fasülye, prinç almadığına göre gerçekten mutlu bir kadın. Evine kadar gelir arkasından. Güzel bir ev. Kesin mutlu bir kadın. Birkaç mutlu an yakalamalıdır yazacak. Çikolatayı yazacak değil ya! Akşam olur, perde kapanır, göremez şair bir şey. Beklemeye başlar. Sabah olmak üzeredir, kapıya çıkacaktır muhakkak. Kapı açılır, başka bir kadın çıkar. Beklemeye başlar, Ayşe çıkacaktır. Ayşe hiç çıkmaz. Sabah çıkan kadına Fatma der. Daha klasik. Akşam Fatma'yı beklerken Zeynep gelir eve. Zeynep kim? Sabah olur, Ayşe çıkmaz, Fatma ve Zeynep de. İsimsiz bir kadın çıkar, şair bir isim vermez ona. Çünkü çirkindir. İsimsiz kadından sonra deliye dönen şair eve girer. Evin kapısı kolayca açılır ona. Dördüncü dünyanın tıpkısı olmasa da aynısı bir şairdir. Pencereye vurur, kapıdan atlar. Her şeyden bir tane vardır evde. Tek yatak, tek dolap hatta tek tabak, tek bardak. Ayşe ve Zeynep nerededir? Aynısı olduğu için bulamaz. 'Beni aşar bu mevzu' der Yaşar. Koyulur yollara tekrar. Bir halı sahada top sektiren genç bir adam görür. 'Hafta içi bu saatte buradaysa mutludur' der. Bir kadın kadar karışık da değildir hem. Mutluluk daha kolay bulunur erkeklerde. Yüzünde tebessümle top sektirişini izler. Bir şiir yazılabilir mi? Toptan bir şiir çıkar mı? İzler şair anlamsızca. Bir süre sonra topun gencin ayağında gidiş gelişi anlamsızlaşır. Top rengini kaybeder. Giderek topluktan da çıkar. Balon olur, taş olur, küçülür, sonra filiz olur, filiz adamın ayağında yeşerir, ayak uçlarına kökleri sarılan minik bir ağaç olur. Vurdukça şiir çıkar. Aşırı mutlu şiir, der Yaşar. Defterini kalemini çıkarır. Topu izler dikkatlice. Çiçek açar, arı gelir, polen alır, çiçek solar genç vurdukça. Vurdukça solan çiçek yerini taşa bırakır, vurdukça taş büyür. Sonunda kaya olur, genç sektiremez. 'Bir topa sahip çıkamadım, bir de dünyaya' der genç, ağlar. Yaşar selpak almadığına pişman olur. Koyulur yollara tekrar. Dördüncü dünyanın bilmem kaç milyonuncu insanı; bir şair. Üç dünya boyunca olanlar gibi. Aynısı. Tıpkısı olmasa da aynısı."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/ayri-dunyalar", "text": "Defter hala elindeydi, kapaktaki profil resim bizi dinler gibiydi. Ne ruhsuz ve soğuk bir poz, pirinç lapası gibi! Woolf nereliydi birden hatırlayamadım, İngiliz mi? Bu yabancılarda yemek kültürü hiç yok, kahvaltı ise tamamen geçiştirmeliklerden oluşuyor, ekmeğin tadını bile bilmiyorlar! Boşuna yaşıyorlar, ne acı bir tablo cereal manzaralı kahvaltılıklar! Amerika'da kaldığım zaman yiyecek bir şey bulamadığımdan on günde dört kilo verdiğimi hatırladım. Önümdeki tırnak pide dostluğu hatırlatıyordu bana; beyaz peynir ile dostluğunu... Beyaz peynir uzakta, masanın öbür ucundaydı ve onun tadını merak ediyordum. Eteğimi düzeltiyormuş gibi doğruldum, peynirden büyük bir dilimi tabağıma transfer ettim. Ev sahibi hiçbir şeyin farkında değildi, hala ağzındaki pideyle mücadele ediyordu, üstelik bir tane bile zeytin yememişti! Elimdeki peçetenin tabağımdaki on bir zeytin çekirdeğinin üstüne düşme isteğine karşı koymadım. Kalktı, hemen yanındaki dolaptan laciverti solmuş bir ajanda çıkardı. Ajandasını bana o kadar ihtimamla uzattı ki, onu incitmekten korkarak elinden aldım, sayfalarını özenle çevirip okumaya başladım. Solmuş lacivert rengin közlenmiş kırmızıbiber rengine yakıştığını işte tam o an keşfettim. Sayfaların üstünden masanın ortasındaki közlenmiş biberler gözüküyordu ve ben henüz onların tadına bakmamıştım. Yine de biberlerin dikkatimi dağıtmasını engellemek için ajandayı yükselttim, okumaya başladım. Ona doğru bakmıyordum ama gözleri bende odaklanmış halde, tepkimi ölçmeye çalıştığını bal gibi biliyordum. Bal dedim de; çiçek balını her zaman çam balına tercih etmelisiniz, aroması ve tadı çok farklı, şifasını anlatmama gerek yok zaten. Şiirler güzeldi, lisede yazılmış ve on beş yaşına göre çok ileri şiirler... Şiir yazmalısın. dedim, Şiir yazmayı sakın bırakma! Dizelerdeki derin ifadeler ve duygular biraz korkutmuştu beni. Ona baktım; sanki bu dünyalı değil gibiydi, üstelik doğru dürüst bir şey yemiyordu. Salatanın üzerine gezdirilmiş zeytinyağı ve nar ekşisi muhteşem bir ikilidir. Ege'de nar ekşisini pek bilmiyorlar. Geçen sene görümceme ziyarete gittiğimde nar ekşisi de götürdüm. Tadına doyamadılar. Men lem yezuk, bilmez yazık! Bu cümle de nereden geldi aklıma, şimdi hatırlayamadım? Yeni bir lezzet tarifi öğrendiğimde ben de onu kafamda gezdiririm. Doğrusu bu etkin bir yöntem, tarif kafama oturana kadar da bundan vazgeçmem. Kahvaltıdan sonra kahve ikramı olacak mı acaba? Kolombialıların Kahveyi gece kadar siyah, cehennem kadar sıcak içeceksin. dediklerini duymuştum. Marquez kahvesini nasıl içerdi bilmiyorum ama ben bol şekerli ve köpüklüsünü severim. Şeker atmayacaksam, yanında tatlı bir şeyler olsun isterim. Tam o sırada, masanın sağındaki berrak ve büyülü pembe renge sahip çilek reçeline gözüm ilişti. Çilek reçelini annen mi yaptı? cümlesiyle girizgah yaparak reçel tabağını elime aldım. Gözüme kestirdiğim en büyük çilek ağzımdaydı artık. İnanılmaz güzel bir tadı vardı. Ben yaptım. dedi kısık sesle. Başını önüne eğdi. Benimle ve reçelle ilgilenmiyor gibiydi, sesinde bir kırgınlık vardı sanki. Bu kadar güzel reçel yapıyordu ve yemiyordu. Bunu anlayamıyordum. Reçelden bir kaşık daha alarak önceki lokmayı yalnız bırakmak istemedim. . Daha önceden okuduğum öyküsünü getirdi, tekrar okudum, sonu çok güzel ve masalsıydı. Değişik lezzette bir öyküye dönüşmüştü bu gülümseten sonla; muz ağacının gölgesinde yetişmiş kahve gibi. Supremo! Tüm mutlu ve tatlı sonları severim ve kahvaltıyı mutlaka tatlıyla bitiririm, böylece ağzımda hoş bir lezzet kalır öğlene dek. Gözüm reçelin yanındaki tahin helvasına ilişti. Helvaya olan ilgimi fark edince daha da mahzunlaştı. Helvadan bir lokma daha aldım. Ne demişti, temiz yazmak mı? Etrafa kaçamak bakışlar gönderdim, ev çok temizdi ve güzel kokuyordu. Belli aralıklarla çalışan otomatik parfüm düzeneği devredeydi, her şey dört dörtlük görünüyordu. Her güzel şeyin bir sonu olduğu gibi kahvaltı da sona erdi. Ev sahibi beni bilgisayarının başına davet etti, öykü ve şiir dosyalarını açtı. Son dönemde yazdıklarını benimle paylaşmak istiyordu. Onları tekrar tekrar okurken gözleri o kadar parlıyordu ki bir an orada sadece yemek masasına ait olduğumu düşündüm. Farklı dünyaların insanlarıydık ve eve dönüp akşam yemeği yapmam gerekiyordu. Vedalaştık. Tokat, Zile'de doğdu. Birinci lisans eğitimini Selçuk Üniversitesi İ. İ. B. F Kamu Yönetimi Bölümü'nde tamamladı. Tunus Üniversitesi'nde Karşılaştırmalı Kamu Yönetimi alanında master yaptı. Daha sonra, bir yıl süreyle bulunduğu Amerika Birleşik Devletleri'nde dil eğitimi aldı. İkinci lisans eğitimini İnönü Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde bitirdi. Üçüncü lisans eğitimini yine İnönü Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde tamamladı. Öyküleri ve çevirileri Post Öykü, Hece, Heceöykü, Muhayyel, İtibar, Muhit, Dergah, Temmuz, Tahrir ve Karabatak dergilerinde yayımlandı. Ölmek İçin İyi Bir Gün Değil adlı ilk öykü kitabı 2018 yılında İz Yayıncılık'tan çıkmıştır. 2021 yılında Muhit Kitap'tan çıkan ikinci öykü kitabı Aynı Yağmur, Türkiye Yazarlar Birliği Hikaye ödülüne layık görülmüştür. Edgar Allan Poe'dan çevirisini yaptığı Kuyu ve Sarkaç, Şehrazat'ın Bin İkinci Gece Masalı ve Çalınan Mektup adlı üç kitaplık çeviri serisiyle James Joyce'dan çevirisini yaptığı Dublinliler ve Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi Ketebe Yayınevi'nden; Henry David Thoreau'dan çevirdiği Yürümek adlı kitap Kapı Yayınları'ndan çıkmıştır. Halen İnönü Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Arap Dili ve Belagati Bölümü'nde doktora eğitimine devam etmektedir."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/ayrilik-kokusu", "text": "Sen onun penceresinden bakınca hayata, gördüğün yalana tahammül edemeden düştün ayrılık yollarına. Tam da kırılma noktasıydı ve kırıldı hayatlarınız. Tam ortasından ikiye ayrıldı, solukları keser gibi, bir daha bütünleşemez gibi, bir daha tamir olunamaz, yama tutmaz gibi. Havada paslı demir kokusu, renklerden fosforlu yeşildi dünya. İnsanın içini bayan, midesini bulandıran, gözünü kamaştırıp göz kapağının inmesine neden olan fosforlu yeşil... Ve neyin tadına baksan o paslı demir kokusu anımsandı uzun zaman. Şimdi ağlıyor, bir bebeğin ağlayıp ağlamamakta kararsız kalan mızıltılı sesi gibi yorganın kıvrımlarından sızıyor sesi: Dalgalı. Huzur aynadan belli oluyor. Çilli bir atın üstündesin, sarı bir haziran ayı, yanında o. Ata binmek istiyorum, dediğinde mutlusun bayram çocukları gibi. Roman delikanlı çekiyor atı önde, kavruk yüzüyle. Sen mutlusun en güzel balonu eline almış çocuklar gibi. Gözünü kapatıyorsun bu anı saklayabilmek için, sonradan bir hıçkırıkla anımsanmak üzere kaydediyorsun. Havada terli at kokusu sararmış buğday kokusuna karışıyor, renklerden sıcak sarı. Hafif mızıltılısın, mutlusun. Yükselince mızıltılı ağlama sesi, bir kar fırtınası gibi yankılanıyor içinde Teleferiğe binelim mi? sorusunun içinde açan çiçekti yüzün, yanındaydı o. Yükselmiştin. Bembeyaz yeryüzü, yemyeşil çamlar uzanıyor göğe doğru. Öylesine mutlusun ki dudakların hiç kapanmıyor, hep anlatıyorsun elmaşekeri yiyen çocukların muzip gülümsemesiyle her yer kırmızı, her yerde elma ferahlığında şeker kokusu. Korkuyorsun mutluluktan ve bembeyaz yeryüzünün karlar eriyince bir gün kararmasından ve kapatıp gözlerini içine çekiyorsun kar kokusunu. Sonra yükseliyor hıçkırıkları daha içten. Suyu kalmamış bir kuyudan bomboş yükselen kovanın gıcırtısında duyuyorsun o müziği ve kovanın parlayan yüzünde solgunlaşıyor gençliğin. Gri bir Kasım, yağmur yağarken sokağa koşuşun ölüme gider gibi. Havada ağır bir kanalizasyon kokusu, renklerden kirli gri ve ağlıyorsun sesini duyarak, duydukça kendine acıyarak hep öyle. Yorgan kıvrımları daha hareketli ve titrek. Bir ağlama sesi ürpertici bir müzik halinde yayılıyor odaya. Ürperiyor her zerren ve sen de göç ediyorsun sanki bir kırlangıcın yorgun kanadında. Düştü düşecek. Dilin çok acıyor, o yüzden konuşamıyorsun. Beyaz duaların vardı senin. Havada bir ölüm kokusu, aylardan Şubat, baharın gelip gelmeyeceği belirsiz ve renk yok, her şey renksiz, saydam. Sen ağlıyorsun yorgun kırlangıç kanadında annenin nefesiyle uçuyorsun, beyaz dualara doğru ağlıyorsun bağırarak. Bu anı unutamıyorsun. Yorgan hafifçe havalanıyor, kırlangıcın rüzgarını duyuyorsun. Fonda onun sesi. Ağlamak dinginleştirmiştir ruhunu, kötü kokular çekilip gitti, renklendi her bir çiçekte. Artık, kuyunun dibindeki son damlalardan içebilmiştir kırlangıç suyunu. Daha güçlü uçabilmektedir gökyüzüne. Yağmur dinmiş, toprak kokusu yayılmıştır yeşilin huzurlu tonlarına. Ve ellerini uzatır."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/bade", "text": "Doğum günümde eve sarı tüylü bir kedi aldılar. Her an beni izleyen ve donmuş gibi bakan büyük gözleriyle kediden çok Oya'ya benziyordu. İsmi ne olsun diye sordular bana. Oya olsun dedim. 'Aaa ne kadar ayıp. Daha güzel bir isim düşünelim.' dediler. Hayır, Oya işte Oya. Birincisi Oya benim teyzemin kızı olduğundan, ikincisi de hemen üst katımızda oturduğundan o isim olmazmış. Ben de buna üzülüp, binamızda oturan kimsenin kullanmadığı, ama Oya'nın annesinin eşyalar koyduğu, küçük bir arsaya bakan ufak, arka balkonumuza çıktım. Sabah Oya bana kedinin akşam odama gelip gelmediğini sordu. Çünkü bazı kediler uyurken insanın odasına girip yüzünü bacaklarını falan tırmalıyorlarmış. Ben de o akşam, kediyi gelir diye korkumdan uyuyamadım. Yorganı başıma kadar çektim ve yüzümün önüne eğer bana saldırırsa korusun diye yastığımı koydum. Kapı açılır gibi oldu ama kimse girmedi, ben de hemen yorganı üstümden atıp çekmecemdeki el lambamı kaptım. Yine arka balkonumuza çıktım. Küçük pembe renkli el lambamı aşağıda Musa'ya tutup fısıltıyla 'seni almaya daha gelmediler mi' dedim. 'Yok' dedi. Dün akşam bana abisinin daha sıcak olduğunu duyduğu bir yere gittiğini söylemişti. 'Abin ne tarafa doğru gitmişti' dedim. Karşıdaki ağaçların orayı gösterdi bana. 'O taraflar sıcak değil ki kar oralara da yağmış. Ben uyurken yağmış.' Sonra da onu gördüğümden beri bir şey yemediğini düşündüğüm için mutfağa gidip bir şeyler aldım ve ona elma, portakal, çikolata attım. Bu sırada Oya kapıdan süzülüp sessizce içeri girince Musa'ya kedilerin hiç tırmalayıp tırmalamadığını sordum. O da bana bazılarının tırmaladığını söyledi 'Ama seninki pek öyle durmuyor.' dedi. Musa'nın her şeyi bildiğini düşündüm ama üşüdüğüm için yatağıma gittim. Ertesi gün annem, bana teyzemin doğum günümde aldığı şapka ve eldivenleri giydirdi. Babamla arabada Oya'yı bekledik aşağıya insin diye. Arabaya binince aynılarından onda da olduğunu gördüm. Arabayla bembeyaz olan parka giderken bana 'Bak annem sana hediye almadı aynısı bende de var' dedi. Ben uyurken yağan karın bembeyaz yaptığı parkta Oya'yla oynadık. Onun demesi üzerine diğer çocuklar gelince kayamasın diye kaydırağı karla ıslattık. Önüne bir sürü kar yığdık. Yerdeki karı kaldırıp altında karınca var mı diye baktık, havaya kar atıp altına koştuk böylece kar yağdırdık. Arabaya geri dönerken, Oya babamın elini bırakıp arkamızda kaldı. Küçük bir ağacın yanında mor montuyla duran Oya'nın yanına gidince, bazen diliyle oynattığı sallanan ön dişini elinde gördüm. Suratı ağlar gibi olunca sevindim. Eve geri dönünce dişini herkese gösterdi. Akşam yine balkona gidip sabah yaptıklarımızı Musa'ya anlattım. 'Seninle de oynarız bir kere' dedim. 'Kar yine yağacakmış, bitmemiş.'Sonra da onun da üşüyebileceğini düşünüp sabah taktığım şapkayla eldivenleri aşağıya attım. 'İçinde tavşan tüyü varmış.' dedim. 'Ondan yumuşak.' O da bana tavşanların çok hızlı hareket ettiklerini söyleyip. Tüylerini koparmak için nasıl yakaladıklarını merak ettiğini söyledi. Bilmem. Sonraki günlerde de Musa'ya Çubuk kraker, süt, ince battaniyemi, ben yokken okusun diye bir tane kitap attım. Sabah Oya yine bizdeydi. Kedinin kuyruğunu yüzüme sürtüyordu. Kalkınca ittim. Güldü. Teyzem poğaça yapmıştı, kahvaltıda yerken Musa'ya da götürmek istiyordum. O yüzden kahvaltıdan sonra Oya renkli kalemlerimle resim defterime kedimin resmini çizerken ben de hemen kalkıp mutfağa gittim. Poğaçaların Tezgahın üzerinde durduğunu gördüm uzanıp iki elimle aldım. Sonra da koşarak balkona çıktım. Bembeyaz aydınlıktı ama Musa'yı göremediğim için atıp içeri girdim. Oya kapıda duruyordu. Gülerek 'kedinin kafasını yeşil renge boyadım' diyordu. Ben bir şey demedim. Bana aniden gülmeyi bırakıp 'noldu' diye sordu. O sırada teyzem yanımızdan geçerken bana 'terliklerini giysene Bade' dediği için odama gittik. Akşam Musa'ya, neden uzaktaki bir geminin önce direklerini sonra bacasını sonrada gövdesini gördüğümüzü sorup ona benimde bir şeyler bildiğimi göstermek için yine lambamı alıp yanına gittim. Ama onu göremedim. Lambanın ışığını aşağıda gezdirip Musa'yı ararken, kafama bir şey düştüğünü hissedip yukarı baktım. Oya yukarıdan bana bakıp başıma balkondaki mandallardan atıyordu. Korktuğum için geri çekildim. Teyzemin senini duydum. 'Üşüyeceksin orada ne yapıyorsun' dedi. Oya 'anne' diye seslenip onu yanına çağırdı. Hemen yatağıma girdim. Sabah beni kimse uyandırmadı. Uykumdan kendim uyanıp odamdan çıkınca balkonun kapısını kilitli buldum. Ben aşağı doğru asılmış kapının kolunu çekerken annemle babamın geldiğini görüp bıraktım. Bana neden oraya yiyecekle, battaniyemi ve eldivenleri attığımı sorduklarında bağırarak ağlamaya başladım. Ondan sonraki günlerde de onlarla konuşmadım. Onlarda benle konuşmadı sadece annem bir kere 'kediyi öyle sevmesene boğacaksın.' dedi. Akşamda çorba içmeye çağırdı. Musa'yı ondan sonra ki günlerde görmedim. Göremeyince de şimdi verdiğim kitabı okuyordur belki bir yerlerde diye düşündüm. Bir kaç gün sonra bu sefer kar ben uyanıkken yağdığı için Oya'yla diğer apartmanları ve yoldan geçen arabaları gördüğümüz ön balkona çıktık. O kara bakmıyordu, kediyi balkonun kenarına koymuş, sabah gizlice montunun cebine koyduğu kurabiyelerden yiyip, zorla ona da yedirmeye çalışıyordu. Ben de ellerimi açıp eldivenlerime yapışan karlara bakıyordum. O sırada tam da apartmanımızın önünden geçen kırmızı bir kamyonun arkasında onu görüp atkımı indirdim, Musa diye bağırdım ve el sallamaya başladım. Ama oya içeri anneme seslendi. 'Teyzee yine tuhaf oldu.' dedi. Sonra bana dönüp 'sana niye öyle diyorlar ki' dedi, Çok sinirlendim. Sonra da ağzını sonuna kadar açıp gülmeye başladı. Gülerken ağzının içinde az önce ısırdığı kurabiyeler gözüküyordu. Sen o kadar pissin ki Oya bile senden daha temiz dedim. Sustu. ''Sende küçük deliymişsin'' dedi. Kızdım. Oya'yı balkondan ittim. Düştü. Sonra durup yola baktım tekrar. Araba çoktan gitmişti, Musa'yı ondan sonraki günlerde görmeyince abisini bulduğunu anladım. Pis kedi geri dönmeyince de üzülmeyeyim diye bir tane kuş aldılar."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/bahar-ve-dilekce", "text": "okulumuzun çevre düzenlemesi için özen gösteriyoruz, okulumuzun bir yanı mezarlık bir yanı mermerciler atölyesi bir yanı da demir yolu geçidinden oluştuğu için bizim açımızdan görsellik çok önemli. Uzun lafın kısası okulumuzun bahçesini güllerle, menekşelerle, çiçeklerle donatmanızı istiyoruz. Gereğini size arz ediyorum. Allöş! dedi keyiflice. Dilekçeye güldü, gözleri yaşarana dek güldü Aslan. İsmiyle müsemma aslan gibi adamdı. Ama aslanlığını gölgeleyen bir sızısı vardı kalbinin gizli köşesinde. Kimselere açılamayan, açılamadığı için sır olma hükmünü hep koruyan bir durum. Sır vardır alev alev yakar gönülleri, kusurdur, kabahattir, acıdır, utançtır da saklanır. Sır vardır buram buram güzellik saçar gönlünde; kıskanılasıdır, tatlıdır, niteliktir kaybetmekten korkulur da saklanır. Neticede iyi kötü her sır saklanır. Saklanmalı. Aslan da öyle yaptı. Gülmesi azaldıkça gönlündeki neşe, yerini yavaş yavaş sızan bir hüzne bıraktı. Çok sevdiği kazan simidini yiyemeden bıraktı, çayı soğudu. Geçecek oğlum, büyüdüğünde geçecek. Yeter ki sen göğürme. demişti. Geçmemişti işte, yanılmıştı güneş saçan gözler. Hiç olmayacak bir umudu aşılamıştı gönlüne. Her bahar ötelerden muştulu bir haber gibi esip gelen bahardı, baharda portakal çiçeği kokusuydu umut. Ağzına bir nane şekeri alarak en derinden hayallere daldı. Benim kadar olmasa da uzun boyludur Rana, şöyle siyah çekik gözleri, sarıya çalan buğday rengi uzun saçları, kavisli kaşları, hokka gibi bir burnun altında köfte dudakları... Uzun boylu olduğuna göre sportif yapılıdır ve spor giyiniyordur, öğretmenler kot giyemeyeceğine göre kesin kanvas, keten gibi spora yakın kıyafetleri vardır. Küçücük elleri lezzet taşıyordur her yemeğe. Bir şırdan yapar ki, yemeye doyum olmaz. Annesi sokakta yedirmezdi illa kendisi yapıp yedirirdi. Gadasını aldığım, kim ben gibi yapar? diyordu. Onu kaybedeli beri şırdana bile hasret kalmıştı. Bu günlerde aşlama ile beraber öyle çok canı çekmişti ki, dün akşam köşe başındaki tezgahtan az daha alıp yiyecekti, ama nefsine hakim olmayı başarmış almamıştı. Fellah köftesi de yapıyordur Rana sarımsaklı yoğurtlu. Midesinin kazınmaya başlamasıyla acıktığını anladı. Henüz öğle yemeği vakti girmemişti. Nereden de aklına gelirdi böyle hayaller? Ya Adanalı değilse Rana, ya Adanalı ama yemek yapmayı bilmiyorsa... gibi sıra sıra sorular açlığını bastırmaya yetmedi. Olsun, doğal biri ya, öğrenir elbet. diye düşündü. Yeniden gülümsedi, baharın havasına teslim olmuştu çoktan, bu hava, bu gülümseme yeni hayalleri de taşıdı beraberinde. Bu kadar doğalsa hep güler yüzlüdür, sempatiktir. İnsanın ruhunu okşayan bir sese sahiptir. Konuşurken içim açılır, beni ben olarak kabul eder, hem de tüm kusurlarımla... Kusur sözü zehirli bir hançer gibi saplandı kalbine. Daldığı hayallerden sarsılarak uyandı. Nane şekeri de eriyip bitmişti. Masasının üzerindeki evrak dosyasını alıp isminin olduğu yerleri kaşeleyip imzaladı. Rana, Rana, Rana... Ne güzeldi ismi, şiir şiir dökülüyordu dudaklarından. Sıcacık kahvesini alarak camın önüne gitti. Bahçeye bakan pencereyi açtığında yüzünü okşayan serin hava yeni açılan portakal çiçeklerinin kokusunu da taşıdı burnuna. Birkaç güne kadar bütün şehri kuşatacak olan bu muhteşem koku arıları da çekecekti cazibesiyle. Bu koku değil miydi insanı baştan çıkaran, bu koku değil miydi tanımadığı bir kıza insanı aşık eden? Derin derin nefeslendi tazeliği. Karsız geçen kışın ardından bahardı bu gelen. Aslan'ın gönlüne de uğrardı belki geçerken. Bu yaşına kadar bekar kalmasını acı bir tokat gibi yüzüne vuran akrabalarını utandırmak istiyordu nicedir. Üstüne gelip baskı yapmayan tek kişi annesiydi. Çünkü rahmetli, Aslan'ın sırrını bilen tek kişiydi ve sırla birlikte toprağa karışmıştı çoktan. Masasının çekmecesinden bir tane daha nane şekeri aldı, e-mail sayfası hala açıktı bilgisayarının ekranında. Rana! dedi yeniden. Kusur kelimesindeki k çift başlı bir hançer gibi saplanmıştı yine göğsüne. Doktora bile açılıp anlatamamışken halini, utancından yerin dibine girecek gibi olup kaç doktorun kapasından geri dönmüşken bir genç kıza nasıl açılabilirdi? İnternetten araştırıp sipariş üzerine isteyip tadı tuhaf otları, yan etkisi olan hapları içişi boşunaydı. Rahmetli annesinin vurduğu yakılar, yaptığı masajlar da fayda etmemişti. Kaç defa gittiği psikologlara da tam dilinin ucuna gelmişken vaz geçip çok başka şeylerden, bazen hiç olmayan sıkıntılardan bahsetmişti. Bir türlü asıl soruna uğramadan civarına da yaklaşmadan farklı sokaklarda dolaşıp durmuştu da kusurunu anlatamamıştı. Annesinin verdiği umut tohumu yeşermiyordu ki nicedir. O umut her daim verilmeli ki Aslan'a tesir edebilsin. Şimdi, annesinin öğüdünü tutmadığına pişman, o hayattayken daha kolay olurdu belki, ya şimdi? Şimdi azıcık gelip kapıyı yoklayan cesaret hemen geri dönüp gidiyordu. Gergin bir yaya dönüştü vücudu. Utandığında daha da dikleşen omuzları ağrımaya, hançer saplanır gibi olan sırtı batmaya başladı. Müdürlüğün aracı fidanlarla yola çıktığında biraz pişmanlık duydu. Masasının başına geçti. Yeniden nane şekeri alıp Rana'nın okulunun adını aradı sitede, kocaman bahçesiyle güzel bir okuldu ve çardak, kupkuru duruyordu yabani otların arasında. Artık çardağın da asması ve sarmaşığı olacaktı, çam fidanları ve menekşeleriyle yemyeşil ışıl ışıl bir okula dönüşecekti Aslan sayesinde. Öğretmen adını da buldu 'kadromuz' sayfasında. Tek tek taradı bütün branş öğretmenlerini. Rana'nın fotoğrafını gördü en sonunda. Oh be! dedi derinden bir nefes vererek, fidanlarla beraber okula gitmediğine pişmanlığı geçti. Orta yaşlarda, esmer, gözlüklü, kısa saçlı, uzun bir hançere benzeyen burnuyla Rana ona bakıyordu sanki. Bir de her şeyi anlamış gibi gülüyordu tavşan dişleriyle ekranda. Hepgüler'miş zaten. diyerek güldü Aslan da. Bu sefer gergin bir gülüştü bu. Allöş! dedi yeniden, içine çektiği bahar havasını, küle dönen umuduyla beraber boşaltarak. Gönlüne yeniden portakal kokulu taze nefesler doldurdu. Birini sevip de ondan anlayış umarak kusurunu anlatmak zorunda kalmamıştı. Öğlen arası kulenin karşısında bir başına bol biberli bir ciğer yiyerek rahatlayabilirdi. Aslan, portakal çiçeği kokuları içinde bu bahara da yapayalnız girmişti. Ama bu koku bitene dek umudu bitmeyecekti."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/bakir", "text": "Uzun bir yol var önümde hissediyorum. Çantamı alıp çıktım. Annem ve babam endişelendi. Ben olsam ben de endişelenirdim. Ne zaman döneceğimi bilmiyorum. Ama eminim 1 dakika geç kalmama dahi tahammül edemeyen patronum daha çok üzülmüştür. Pardon endişelenmiştir. Maaşımdan kesermişmiş, beni işten atarmışmış. Kıyafeti yeşil dolardan, pembe ve mavi banknotlardan dikilen adam, yürümek isteyen ayaklarımı anlayabilir mi ki? Paris'e ya da Londra'ya ya da Dubai'ye yürüyen arabalardan, uçaklardan, valizlerden anlar. Uçak yürür mü hiç? An içinde yürür her şey, duran bunu bilmez. At çiftliği. Seni buraya getiren ne? diye sordu. Yere yığıldım. Ayaklarım beni götürmüyordu artık. O caddedeyim hala. Nalbantta ip bağlandı ayaklarıma. Bu ip ile özgürlüğüme vardığımı hissediyorum. Nereye gidersem gideyim ben hep oradayım. Ayaklarımdan sarkan iplerle artık beni cezbeden Fas'ı görebilirim. Sıradan bir tatil için çıktığım bu yolda, ruhumu buldum. Ayağa kalktım, atlar geçiyordu önümden. İnsanlara siz bilmiyorsunuz ama onlar bakır diyerek haykırmak istedim. Sonra vazgeçtim, nasıl olsa bir gün öğrenecekler... annem geldi aklıma. O anda bir sela okundu. Biri ölmüştü. Annem dedim kutlu doğumları anlar, ama demiştim ya patronum, o kutlu uyanışları ve ölümleri anlamaz. Artık ayaklarım beni değil, ben ayaklarımı götürüyorum."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/baktirim", "text": "Kadir devlet memurudur. Şiir sever, tarih okur, musiki dinler, güllaç hamuru gibi bir adamdır. Hanımı Nermin ile öyle muhabbetli, öyle cıvıltılı bir yuvaları vardır ki evde karı koca saklambaç oynar, radyodan türkü dinler, çekirdek çitlerlermiş. Bu yuvaya bir de yavru gelmiş. Adı, Beytullah. Hani çok terleyen, terledikçe saçları alına yapışan çocuklardan ama teri kokmaz bir topak şeker. Gözleri kahverengi dedikçe kahverengi bir çocuk. Dilli bi şey! İlk lafı, baba olmuş. Kadir, baba lafını duyunca sevinçten havalara uçmuş. Huzurlu yuvaya, sağlıklı kocaya, akıllı yavruya alışmış olan Nermin göçük altında soluksuz kalmış gibiymiş ilk günlerde. Ama bir yarısı anne bir yarısı hayırlı eş ve en mühimi kadın olan Nermin'in gönlüne Rabbim sabır damlalarını damlatmış da damlatmış. Beytullah baba baba diye kendi kulağına vura vura ağladıkça Kadir perişan oluyormuş. O günlerde bir doktor demiş ki çocuğun ateşlendiği o gece evde baktirim şurup yok muydu? Verseydiniz bir kaşık şurup çocuk kurtulurdu. Kadir'e ne olduysa o an olmuş. Kalbinde, kafasında ne kadar ışıklı oda varsa hepsinin ışığı sönmüş. Beytullah'ın elleri, gıdısının altındaki kokusu, doktorlar karşısında çaresiz duruşu hiç aklından çıkmaz olmuş. Artık Kadir de normal davranışı unutmuş. Önce her çarşıya çıkışında baktirim şurup almaya başlamış. Nermin demiş ki etme Kadir her yer şurup doldu. Yeter. Ama Kadir laf dinleyecek sınırı çoktan geçmiş. Nermin dayanamamış, bağırmış bir gün. Biz Beytullah'a her gün bir şişe değil beş şişe baktirim içirsek de boş. Anla artık Beytullah bir ömür böyle olacak. Senin baktirim alacağın gece geçti. Beytullah ateşlendiğinde alacaktın ama sen o gece yattın, uyudun. Çocuk bir gecede kuş oldu uçtu elimizden. Kadir yeter artık kendine gel! Bu sözler kurşun gibi ağır olduğundan ve zaten Kadir düzeni şaşırdığından temelli şirazeden çıkmış. Kadir, artık her dışarı çıktığında baktirim şurup alıyormuş. Tüm eczanelere haber salınmış. Kadir baktirim şurup isterse vermeyin! Kadir eczacılarla harp ederek ve bazen dayak yiyerek aldığı üç beş şişe baktirimle eve geliyor. O baktirimleri Nermin eczanelere tekrar iade ediyor. Kadir'in iş yerinde de problem çıkıyor. Kadir iş yerinde oturduğu yerden kalkmıyor. Bıraksan saatlerce heykel gibi kalıyor. Müdür nasihat ediyor, arkadaşları uyarıyor, hatta kızıyorlar; Bir tek senin çocuğun mu özürlü? diyorlar. Ama Kadir'de değişiklik yok. Anlıyorlar ki Kadir'in gidişat iyi değil. Kadir gece yarıları baktirim diye bağırarak uyanıyor. Kadir'i doktor doktor gezdiriyorlar ama Kadir'e çare yok. Kadir, işe gidemez oluyor. Ya Beytullah'ın ateşi varsa diye evden bile çıkamaz hale geliyor. Artık malulen emekli ediyorlar Kadir'i. Baba, oğul evden çıkmadan yaşıyorlar. Bazen Kadir eskiden ezbere bildiği şiirlerden yarım yamalak okuyor. Nermin şiirleri duyunca iki damla yaş döküyor gözünden. Beytullah'ı kokluyor. Kadir'in tıraşsız yüzünden öpüyor.... Günler böyle geçiyor, Kadir beş dakikada bir yokluyor çocuğu, ateşi var mı diye. Kadir, ateşi var mı diye Beytullah'ın alnını yoklamaya çalıştıkça Beytullah daha da huysuzlanıyor. Nermin Kadir'e diyor ki ateşi var mı diye baktıkça huysuzlanır. Sen onu alnından öp. O zaman anlarsın. Dudakların yanarsa ateşi vardır. Kadir, Nermin'in dediğini yapıyor Beytullah'ı alnından öpüyor beş dakikada bir. Beytullah'ın öpülmeye itirazı yok. Hatta seviyor bile... Kadir, Beytullah'ı yıllardır beş dakikada bir alından öpüyor. Eş, dost, akraba ne bilsin? Zannediyorlar ki Kadir, öpmeden duramaz Beytullahını. 1977 Yozgat doğumlu, Gazi Üniversitesi, Gazetecilik Bölümü'nü bitirdi, ardından öğrenim için Güney Afrika'ya gitti. Bir zaman sonra anladı ki anne kokusundan ayrı kalamıyor. İkisi yurt içinde biri yurt dışında üç mastır programını bıraktı. \"Benim kariyer planım annemi sevmektir\" diyerek Yozgat'a geri döndü. Kamuda ve özel sektörde çalıştı. \"Bozkırda Altmışaltı\" kitabı Türkiye Yazarlar Birliği tarafından 2014 yılında hikaye ödülüne layık görüldü. 2016 Yılında Necip Fazıl Kısakürek Fikir ve Edebiyat ödüllerinde İlk Eser kategorisinde ödüle layık görüldü. Şimdi Akşam Gazetesi'nde haftada bir köşe yazısı ve dergilerde hikayeler yazmaya devam ediyor."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/balikci", "text": "Doğuştan balıkçıydı. Misinayı oltaya sarıp ucuna kurşun bağlamayı çok küçük yaşlarda öğrenmişti. Balık tutmak, daldan elmayı kopartmaktan daha kolaydı onun için ama derler ya, nasip... Nasibinde ne varsa onu kovasına yüklenip gelirdi yemese de. Pek hayvan sever olduğu söylenemezdi. Çocukken duvara konan karasinekleri şeffaf bir kutunun içinde hapsedip onların havasızlıktan ölmesini izler, daldan dala konan kelebeklerin kanatlarını koparır ve yerde gördüğü karıncaları ezmekte tereddüt etmezdi ama balık deyince akan sular dururdu. Denize aşıktı. Mavi rengi kutsal bellemiş, uğurlu saymıştı. Rüzgarları tanırdı. Dalganın rüzgarda nereye kadar yükseleceğine dair bahse bile girerdi. Karayelin kar getireceğini, poyrazın fırtına yaratacağını, lodosun azının yarar çoğunun zarar olduğunu yaşadığı onca tecrübeden sonra öğrenmişti. Denizi bildiği gibi balıkları da iyi tanırdı. Havaya göre istavriti, akıntıya göre mezgiti, sıcak ya da soğuğa göre hamsinin nereye sığınacağını sezerdi. Denizkestanelerinden ve midyelerden yem yapardı. Bazı zamanlar ekmek içi kullanırken bazı zamanlarda kaya balıklarını oltanın ağzına takardı. Sarı renkli oltasına ''Şampiyon'' adını vermişti. Eski oltayı - çoktan miadını tamamlamasına rağmen- elinden bırakmazdı. Bir kaç tane daha oltası vardı ama Balıkçı, en çok bu sarı renkli oltasını severdi. ''Tam elime göre'' derdi. Oltayı denize sallamadan önce bir ''Bismillah'' çeker oltayı başını üzerinden savurup denize atardı. Kurşun dibe battıktan sonra beklerdi, ne ki olta başını oynatınca Balıkçı, telaşlanmadan usulca su altı dünyasından balığı koparıverirdi. Kıyıya çıkardığı balığın can çekişmesine dayanamadığından balığı hemen su dolu kovasına atardı. Balık kıvrılır, sağa sola ötelenir ve hayatının son noktası olan anları beyaz kovanın içinde soluma sıkıntısı çeke çeke bitirirdi. Balık bir kaç dakika içinde ağzından köpükler çıkararak can verirdi. Hayvanın ölmesine emin olamayan Balıkçı, asla kafasını kesmezdi. Mutlaka ölmesini beklerdi. Can çekişen balığın kafasına bıçak vurmak hiç tarzı değildi. Balıkçı sahile yanaştı. Uzun Ege kumsalının üzerindeki hava titriyor, buharlaşma çöldeki seraplara benzer yanılsama yaratıyordu. Plajda yarı çıplak güneşlenen insanların üzerinden atlayarak hızla gemi barınaklarına doğru ilerledi. Sırtında çantası ve elinde su kovasıyla, şezlongların üzerine sere serpe serilmiş insanların şaşkın bakışları altında gemi barınakları için kullanılan küçük bir koya geldi. Burası derindi. Üstelik rüzgar bu yöne doğru esiyordu ve akıntı yakayı vuruyordu. İçinden bir ses ''Doğru yerdesin ''diyordu. Büyükçe bir kayanın dibine oturdu. Sırt çantasını açtı. Oltasını ve misinalarını çıkardı. Kancanın başına irice bir midyenin hafif kurumaya yüz tutmuş sarımtırak etini koydu. Midye ''lap'' diye oturdu oltanın kancasına. Sırt çantasından şapkasını çıkardı ve hemen başına taktı. Üzerindeki gömleğin düğmelerini çözdüğünde lacivert deniz atleti güneşe karşı tek koruyucu nesne olarak tenini sıkı sıkı sarmıştı. Su şişesini ve ekmeği de çantasından çıkarıp yanına koydu. Bismillah'' diyerek oltayı denize doğru fırlattı yine. Kol kasları gülle atan sporcuların kasları gibi geliştiği için hiç zorlanmadan olta ileriye doğru gitti. Mavi suların içine gömüldüğünde Balıkçı beklemeye başladı. Plajda üstsüz Alman turistleri güneşlenirken o denizden gözlerini ayıramıyor dipte gördüğü her gri parlaklığı balığa benzetiyordu. Bekledi. Yılmadan usanmadan... Derken oltaya bir şeyler vurdu. Olta ileri geri hareketlenmeye, başını sağa sola döndürmeye başladı. Aslan gibi yere eğildi. Oltanın makarasını yavaş yavaş sarmaya başladı. Balığı ürkütmemesi gerekiyordu. Ağır bir balığa benziyordu. Misina, tam yüzeye çıkacakken güçlü kol darbesiyle oltaya asılıp balığı sudan çıkardı. Hemen arkasındaki kayanın üzerine ''şak'' diye düştü balık. Orta büyüklükte uskumruydu. Kanca ağzındaydı. Balık, dudaklarını kocaman yapmış içine saplanan kancanın acısıyla debelenmeye başlamıştı. Balık kurtulmak istedikçe kanca ağzının içine daha fazla gömülüyordu. Ağzının içi kan dolan balık debelenmekten vazgeçti. Solungaçları yere düştü. Pulları güneşin altında pırıl pırıl parlarken katilinin elleri yetişti. Kancayı çekip çıkararak balığı beyaz kovanın içine koydu. Bu balık, günün ilk siftahıydı. Gerisi gelir ümidiyle tekrar saldı Şampiyon'u mavi sulara. Çok geçmeden bir kefal daha oltaya takıldı. Kocamandı. Nerdeyse dört kişiyi doyururdu. Balıkçı, sanki ilk defa bu kadar büyük balık bulmuşçasına sevindi nice tuttuğu balığı unutarak. Kovada aslan gibi bir kefal ve uskumru duruyordu. Balıkçı ise avlanmanın keyfini sürüyordu. Bir kefal, bir uskumru... İkisi de kocaman. Anlamayacak bir şey yok. Kısmet seninmiş. Almayayım ağabey sağol. Bugün işlerim kesat. Başkasına sat. Bunlar satılık değil evlat! Ben sana veriyorum, al! Dondurmacı, Balıkçının dediğinden hiç bir şey anlamamıştı. Balıkçı devam etti. Ben çok iyi balık tutarım lakin bir huyum var sorma gitsin. İyi balık tutarım ama tuttuğum balıkları asla yiyemem. Boğazımdan geçmez. Acımdan ölsem de yiyemem. Zevk be yavrum. Avlanmak hoşuma gidiyor. Nasip seninmiş evlat. Çoluk çocuğunla yersin, dedi ve boş geldiği beyaz kovasıyla yine boş olarak evin yolunu tuttu. Elinde, çikolatalı dondurma dolu bir külah vardı."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/bekleyis", "text": "Alaeddin Tepesi'nde, gelip geçenlerin dinlenmesi için belediye tarafından konulan kanepelerden birine oturdum, bekliyorum. Neyi beklediğimi bilmiyorum. Aslında bekleyip beklemediğimi de bilmiyorum. Gözlerim mütemadiyen gökyüzüne dikiliyor, çiseleyen yağmurun verdiği huzur var içimde. Seviniyorum. Sevinçle bekliyorum. Karşıya baktığımda Mevlana müzesinin üzerinde, manevi bir düşünce yayan Yeşil Kubbe'ye takılıyor gözlerim. Bekliyorum ve seviniyorum. Mevlana Hazretlerinin yaşadığı döneme gidiyorum. Onun yaptıklarını, yaşadıklarını, düşündüklerini, söylediklerini, çağrılarını beynimin içinde oluşan anaforun devir daim eden parçaları gibi hissediyorum. Gökyüzü çiselemeye devam ediyor. Yağmurun yumuşak dokunuşu huzurumu artırıyor. Çocuklar gibi şen hissiyle yeşil kubbe ve gökyüzü arasında gidip geliyorum. Bazıları garipsemiş gözlerle bakıyor bana. Belki de yağmurun altında oturmama, oturup ıslanmama, ıslanıp beklememe bir anlam veremiyorlar, belki de deli bu adam diyorlar kim bilir. Yoksa bendeki huzurun kaynağı, rahmet görevlilerin güzelliği miydi? Ben bunu mu bekliyordum. Elbisemin ıslanmış olması, havanın serinlemesi, alnımın hafifçe üşümesi elimde olmayan bir sebeple kalkıp gitmemi sağlayamadı. Yağmur yağıyor ben oturuyorum, üşüyorum, içimde bir sıcaklık var ve bekliyorum. Yolun yarısını çoktan geçmiş olarak, bir çocuk sevinci, bir genç sevdası ile bir şeylerin gelmesini bekliyorum. Ağaçlar yeşermeye yüz tutmuş, çiçekler rengarenk, laleler bin bir gece masallarını kıskandıracak kadar etkileyici, çimler tozsuz, parlak ve göğe doğru sünmüş, bademler çiçeklerini dökmeye başlamış, adını bilmediğim alıcı renklerle bezenmiş çiçeklerle bekliyorum. Şimdi yoktu bunların hiç biri. Yoktu. Bir gizli el alıp götürmüştü sanki. Birden kayboluvermişti işte. Arkadaşlık, bilgelik... Beklediğim bunlar mıydı, yoksa hatırlamadığım, hatırlamak istemediğim, çoktan yok olmuş, güzellikler miydi beklediklerim. Kadınlı erkekli üç beş kişiydi galiba. Gelip tam karşımda durdular. Adam gülümsüyordu. Elmacık kemikleri hafifçe çıkmış kırmızıya çalan yanaklar, kocaman siyah gözlerle beyaz bir sakaldı gözlerimin odağına yerleşen. Gülümsemesine cevap vermek istedim, galiba vermedim. İradesi elinden alınmış gibiydim. Uzaktaki Yeşil Kubbe'den dönen gözlerle baktım adamın yüzüne. Selam vermiş olabileceğini düşündüm. -Aleyküm selam, dedim. -Konya'nın gezilecek yerleri, diye başladı cümleye. Sonra sıraladı camileri müzeleri... Ayağa kalktım. Onlara daldığım hülyadan geri geldiğimi hissettirmemeye çalıştım. -Siz, dedim nerelisiniz? -İstanbul'dan geldik. Konya'yı gezeceğiz. -Hoş geldiniz. Sorduğunuz yerlerin birçoğu Alaeddin Tepesi civarında. Karşı caddeden yürürseniz eğer; hemen sağınızda İplikçi Camii var. Bakın minaresi gözüküyor. Hemen yanında kayalı bir park var. Onun karşısında caddenin solunda Şerafeddin Camii'ni görürsünüz. Şerafeddin Caminin arakasında Şems Camii ve türbesi var. Sonra Mevlana Müzesi ve hemen yanında Sultan Selim Camii... Hepsi çok dikkatlice dinliyor, parmağımın işaret ettiği yere bakıyorlardı. Bu yakınlaşmanın verdiği rahatlıkla başka yerler olup olmadığını sordular. Onlara geçmişten gelen kültürümüzü aktarabilmek için bütün samimiyetimle anlatmaya devam ettim. -Karatay ve İnce Minare Medreselerini, Sadrettin Konevi'yi, yeni oluşturulan şehitler anıtını, Sille'yi söyledim. Meram, dedim. Meram'ı mutlaka görün. Bağlarıyla ünlenmiş Meram'ın yeşillikler diyarı olduğunu ifade ettim. Meram deresinin büyüleyici akışıyla farklı bir yer görmüş olursunuz. Sonra da Etliekmeğimizi tatmadan gitmeyin ha, diye ekledim. Gülümsemeler oluştu. Adamlar yanımdan ayrılırken nezaket dolu ifadelerle teşekkür ettiler. Ben onların arkasından bakarken beynimin kıvrımlarında neyi beklediğim sorusunun cevaplarını arıyordum. Beklediğim bunlardı belki de. Yağmur hızlanmıştı. Oturmaya devam etmeyi isterken birden karar değiştirdim ve yürüdüm. Alaeddin Tepesi'nden aşağı inerken Yeşil Kubbe yağmurun da etkisiyle uzaktan daha flu gözüküyordu. Tramvayın geldiğini görünce adımlarımı sıklaştırdım. Şehrin kaybolmuş ruhu rahmetle geri dönmüştü herhalde. Huzur doluydum çünkü."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/bilmezdim", "text": "Hakk'ın beşere hitabıymış beklentim, bilmezdim. Aceleci ve şerre duacıydım. Bir kapı açılsın diye çokça dua etmiş, tüm koşulları zorlamıştım. Sonra açılmasını kimsenin istemeyeceği büyük bir kapının önünde buldum kendimi. Soğuk bir Aralık gecesiydi. Neyse ki ellerim arkamdan değil önümden kelepçeliydi. Üzerimde ne var ne yoksa alıp boş bir kağıda kaydettiler hepsini. Üste tarih, alta imzalar atıldı. Derisi eprimiş bir cüzdan, metal kayışlı kol saati ve beyaz altından bir yüzük... Bir de devletin karşılamadığını sonradan öğreneceğim, koğuşun bir önceki aydan kalan elektrik ve su faturalarını ödeyecek yetmiş iki lira yirmi beş kuruşum... \"Çıkarken alırsın...\" dedi memurlardan biri umursar gibi. Özgürlüğünden başkasını almak isteyen kim? \"Bekle ki çıkarsın!\" anlamındaydı zaten cümlesi. Boyumu, kilomu ölçtükten sonra ne iş yaptığımı sordular. \"Bizim yazıcı çalışmıyor, bakarsın bi ara...\" dedi diğeri yüzüme hiç bakmadan. O gece geçici, ertesi gün kalıcı koğuşa gideceğim söylendi. Suça göre gruplama bir sonraki gün yapılır, benzer suçları işleyenler, işlemeye yeltenenler ve tabii ki masum doğanlar aynı koğuşlara yerleştirilirmiş, bilmezdim. Dışarıdaki hayata dair yüklerimden kurtulmuş loş koridorları uygun adım geçerken bir elini duvara diğerini gece nöbetine kalmış gardiyana dayayarak güçlükle yürüyebilen o 'sonradan meczubu' ilk kez o gece görmüştüm. Ayaklarında naylon pazar terlikleri, üstünde aile babası atleti ve yaşlı gözleriyle boğuk çığlıklar atarken ağzının kenarından çenesine sızıyordu salyaları. Gözlerindeki korku anlamını yitirmiş, tarif edemediğim başka bir şeye dönüşmüştü. Ona benzeme olasılığımın verdiği korkuydu geçici koğuşta sabaha kadar içimi kemirip gözlerimi kapattırmayan. Moralimden sonra midem de bozulmuştu. Alaturka tuvalet ayak bileğime kadar içinde pislikler yüzen balçık kıvamındaki suyla doluydu. Yine de girdim. Tavandaki ince, uzun ve paslı demire asılı büyük çengel çocukluğumun kasaplarının derisi yüzülmüş kuzuları astıkları çengellere benziyordu. Kendini o çengele asan birilerinin olup olmadığını merak etmiştim. Ertesi sabah Beyoğlu'nun arka sokaklarında kubar satmakla övünen, yüzleri yara bere içindeki yeni reşit iki çocukla ve bir önceki gece işledikleri cinayetlerin farkında değillermiş gibi yapan soğukkanlılarla aynı sırada buldum kendimi. Farkındalık buydu demek. Birilerinin adını yeniden koyması. Bir araya gelip suçu anlamlandıran harflerin altına adını yazması. \"Muhtemelen dışarıda bu adamlarla muhtelif kuyruklara da girmişimdir...\" diye düşünmüştüm. Banka, tuvalet, hastane, pide... \"Konuşmayın lan! Ses çıkmayacak!\" diye bağırdı müdür yüksek bir perdeden. Kulağıma çalınıp kafamda uçuşan belirsizlik ünlemlerini dağıtan o ilginç serzenişlerden çok az sonra... O gün varacağım sirkte daha ne tabirler duyacağımı ve ne insancıklar tanıyacağımı kim bilirdi de ben bilmezdim. Önceki renginin mavi olduğunu dökülmüş boyasının zorla tutunan parçalarından seçebildiğim o paslı demir kapıdan içeri girdiğimde görmüştüm ilk kez hepsini. Kapıyı üstüme kilitleyen demir çubuğun bir ömür boyu unutamayacağım o sesi hızlı attığım adımlarımdan hemen sonra yankılanmıştı boş koridorlarda. Ne zaman sert kapanan bir kapı sesi duysam zihnimde canlanacak bir ses o gece yazılmıştı belleğime. Kedi Kemal'in böyle dertleri yoktu misal. \"Arizayim ha!\" diye bağırıp dururdu ne kadar arıza olduğunu hepimize belletmek için. \"Havlayan köpek ısırmaz be Kemal'im\" diyordu şimdi ismini unuttuğum, altmışlı yaşlarının başında, her yeni gelene ilk sözü \"Siyasiyim!\" olan, ömrünün yüzde yetmişini koğuşlarda geçirmiş o zavallı adam. Kendini iyice inandırmıştı belli ki baş koyduğu yola. İnandırmasın da ne yapsın, onca yıl hayatta kalması mucize olurdu yoksa. Boşa geçirdiği ömrünün hesabını vereceğinden bihaber sabırla diziyordu boncukları rengarenk iplere. Kedi Kemal'in saçları iyice seyrelmiş, dişleri Tarlabaşı'nın gediklilerinden yediği dayaklardan epeyce azalmıştı. Her sırıtışında ortaya çıkan, alt sırada birbirine eşit mesafede duran çürümüş iki dişini saymazsak başka dişi de yoktu aslında. Olur olmaz her şeye gevrek gevrek gülen 'Şopar' lakaplı olanı da her sırıttığında gülerdi kediye. Sonra bir kırk boylarında, elleri nasırdan ibaret marangoz Yakup usta. Zenginlere meşeden masalar yaparmış. Ucuz Roman'dan özenip \"Meşe adamı mısın?\" diye sormak isteyip de dalga geçtiğimi düşüneceğinden emin olduğum için o soruyu hiç soramadığım emekçi. Çeklerini ödeyemediği için düşmüş. Ölümüne ucuz sigara kokuyor. Sanırsın ki dayı her daim yanan, yanarken yürüyen dev bir sigara. Tek korkusu sigarasının bir kaç gün sonra bitecek olması. Sonra her gece yorganı yüzüne çekip sessizce ağlayan, izbe bodrum katlarında kim bilir kimlerin zoruyla krupiyelik yapan on sekizindeki o çocuk. Bir de otuz beş yılını ülkenin çeşitli hapishanelerinde geçirip babalarla kurduğu dostluklarıyla övünen, \"Kokoine her ay gırk bin basardım ha...\" diyen koğuş ağası... Yüzünde onlarca faça ve dikiş izi vardı. Kendi gelmese de namazı düzenli kılanlara izin verir, sabah namazına kalkmayanlara kalan namazlar için izin vermezdi. \"Çocuk oyunu mu lan bu?\" diye sorar, dışarıda olduğunu söylediği gibi içeride de başka bir kafada yaşadığını belli ederdi. Sivilde pilav arabası çalıştırdığını söyleyen mütedeyyin Adem'den alırdı raporunu da. İşleri kötü gidince şoförlük yapmaya başlamış. Bir müteahhidin yanına vermişler. Herif çocuğu kandırıp imzalı vekaletini aldıktan sonra üzerine inşaat şirketi kurmuş ve aynı daireyi otuz beş kişiye birden satmış bunun üzerinden. İlk günler yediği dayaklardan saçları, yine o günlerde yirmi beş kişinin bulaşığını yıkayan elleri kısa bir sürede bembeyaz olmuş otuz yaşındaki çocuğun. Saat gibi yapmıştı başına gelenler onu. Her gece tam yirmide yatar, her sabah sıfır beşte uyanır, sessizce dürterdi ayağımı. Sıçradığımda yüzüme gülümseyerek bakar, \"Ezan abi...\" derdi. Kader mahkumluğundan çok keder mahkumluğuydu onunki. Ezan sesini dinlediği vakitlerin dışında yüzü gülmezdi. Başkaları da vardı sonra. Mesela arkadaşının matbaasında bastığı sahte paraları her hafta gittiği masaj salonunda harcayan 'Zaza' lakaplı o eleman... \"Orada çalışan kadınların beddualarıyla düştü buraya it!\" deyip kahkahayı basar, günlük eğlencelerine meze ederlerdi onu da. Bense hep aynı şeyi düşünüyordum içimden, Her hatırlandığında burnun direğini yeniden sızlatan, ter kokusuna karışmış kesif sidik kokusu hiç geçmezmiş... Yumuşatıcısı fazla kaçmış ev çarşafının ve yastık kılıfının kokusu dünyanın en güzel kokularındanmış... Ranzalar dolduğu için kışın yerde yatmak zorunda kalındığında fayansların soğuğu sırtını bir ömür boyu ürpertirmiş... Küçük bir gözden litreyle verilip pay edilen çorbayı kaşıklamak için asla yeterince kaşık bulunamazmış. Matrix'teki ermiş çocuğun söylemi zor yoldan öğrenilirmiş, \"Kaşık aslında yokmuş\". Çatal ve bıçak da yokmuş... Peynir iple kesilirmiş. Burada vakit geçmez, geçirilirmiş. Hatta şişlenirmiş. Cezaevinde ne gazeteleri seri ilanlarına kadar okumakla ne de demi zift kıvamındaki çayın eşliğinde dudaklar tuzdan şişinceye kadar çekirdek çitlemekle geçmezmiş zaman. Sigaranın dumanı bazen öyle yoğun olurmuş ki bulutların üzerinde gezindiğini sanarmış insan. Sade duman altı değil dumanın üstüymüş de koğuş çoğu zaman. Duman bulutlarının arasından boş gözlerle seçmeye çalışırken karşıdaki rutubetli duvarı, yapılan uzun mesafeli uçak yolculuklarındaki o seçkin ikramları anımsatırmış çay kaşıklarının sesleri. Bir uzay mekiğine binme ihtimalin milyonda bir bile olmadığına göre özgürlüğe en yakın olduğun o yerde, yerden on kilometre yukarıda ilerlerken hatıralarından en çok aklında kalanının okyanusları seyrettiğin o yolculuklar olduğunu da öğretirmiş. Zayıf düştüğün anlarda sıradan sahneler bile bir zamanlar kaymağını yediğin geçmiş hayatının kesitlerini hatırlatıverirmiş çoğu zaman. Damarlarını ab-ı hayat benzeri bir özgürlük iksiriyle dolduran uçuşlardan izin almadan nefes bile alamayacağın elli metrekarelik izbe bir koğuşa düşmüşsündür çünkü. Eskiden seni ancak rüyalarında üzen bilinçaltının fırsatını bulduğunda ne kadar acımasız olduğunu ve en zayıf düştüğün anda seni uçlarla sınayacağını öğrenmişsindir artık. Bir tatil köyünde keyif yaptığın güneşli yaz günlerinden birinde tek başına yediğin iki kişilik yemeğin üzerine içtiğin damla sakızlı, naneli lokumlu Türk kahvesinin kokusu gelir burnuna hiç beklemediğin bir anda. Geçmek bilmeyen zaman ancak saymayı bıraktığında geçmiştir sonra. Sonra, kapı arkandan kapanır. Girdiğindeki gibi unutulmaz bir ses değildir duyduğun. Sen de aynı kişi değilsindir. Artık biliyorsundur. Her yazana sorulan o soru bir gün sana da sorulur sonra."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/bir-cocuk-gordum", "text": "Bir çocuk gördüm; yüreği yaralı, gözleri kanlı. Yanına yaklaştım usulca. Yaralı yüreğine merhem olmak, yaraları kabuklandırmak ve izi kalmadan silmek istiyordum. Ayağındaki terlik yüreğimi üşütüyordu. Yanına oturdum. Korku ve kanlı gözlerle baktı bana oysaki akranlarının gözleri masumiyet kokardı. Gözlerindeki masumiyetliğini gölgelemiş etrafındaki vicdansızlık. Bakamadım daha fazla, baktıkça utanç duyup, toz olup savrulmaktan korktum. Ah be güzel çocuk bunu sana kim yaşattı diye soramadım, kimsin diyemedim. Çocuk da sessizleşmişti. Havada kar kokusu olmasına rağmen ayaklarında neden terlik vardı ki? Sessizliğin çok sesli çocuk, yüreğindeki sessiz çığlıklarla sağır ediyorsun beni. Düşünmeye başladım; düşündükçe kaybolmak... Sorularımı sormayacağım çocuk, bu havada üşüyen ellerinin sebebi kim diye sormayacağım. Soruların cevabı insanlıkta gizli çünkü. Yoksulluğu biz giydirdik üzerine ve seni terk ettik sessizce. Kendisini düşünmekten başka işe yaramayan zavallı insanlık. Dallarında kararıp solan gülleri bilir misin güzel çocuk? Onlara benziyorsun. Ve ben her onları gördükçe içim solar. Sıkıldın benden değil mi? Kağıt arabana bakıyorsun. Sana verdiğim rahatsızlığın bedelini ödemek istiyorum çocuk. Kal dersem kalır mısın acaba? Çocuk baktı yalnızca ve ayağa kalkıp arabasını hareket ettirmeye başladı. Kara gömülü yıkılı yuvana gidiyorsun belki de. Bana son bir bakış attıktan sonra ilerlemeye başladın ne yapacağımı bilmiyordum yola doğru yaklaştı çocuk ben arkasından bakmakla yetindim. Çocuk uzaklaşmaya başlamıştı. Bir süre sonra bakışlarımı önüme eğdim. İçimdeki derin ve karanlık boşlukla baş başa kalmıştım. Sükunetle kararıyordu hava. Kalkıp sıcak evime gitmeliydim, üşüyordu ellerim. Çocuğun evi de sıcak mıdır acaba? Kim bilir bir evi bile yoktur belki. Beynimdeki sesleri susturmak istiyordum. Gece olunca daha çok ses çıkaracaklardı. Gecenin koynuna gömülsem de değişen bir şey olmayacaktı. Dünyada yüreğime en yakın olan varlıklar çocuklardır demişti Goethe. Bu benim içinde geçerliydi lakin yüreğim yalnız. Yalnızlığımı her gün biraz daha süslüyordum canımı yaka yaka. İçimdeki en iyiye ayak uydurmaya çalışıyordum fakat içimde iyi yok. Bir çocuğu görmüştüm ve yalnızca görmekle yetinmiştim uzatamamıştım elimi. Zamanda kaybolmak ve bu zaman dilimini hiç yasamak istemezdim fakat etrafımdaki yüreği yaralı masum canlar bunu bana hatırlatıyorlardı büyük bir inatçılıkla. Amaçsızca yerimden kalkıp yürümeye başladım. Sessiz bir cinnet geçiriyordum sanki. Gözlerimden dökülen taneler ve beynimdeki bu gürültü bunu yansıtıyordu. Yürümeye devam ettim. Susmuyordu beynim ve ruhum acıdan inceldikçe canım yanıyordu. Nefes almaktan iğrenir olmuştum adeta. Oysaki çocuk çok cesaretliydi nefes almak uğruna hayata karşı adil olmayan büyük savaşlar veriyordu. Savaşın olduğu yerde barış da olur ve bu savaşın galibi sen olacaksın güçlü çocuk, ben savaş vermekten bile acizdim. Ölmek istedim, acılarıma ve içimdeki gürültüye bir son vermek istedim. Korkaklığıma sarılarak yürümeye devam ettim.. Arzu PADAK. Van'ın Erciş ilçesinde ismi pek bilinmeyen bir köyde doğdum. İlkokulu köyde okuyup ortaokulu yatılı bölge okulunda okudum. Hakkari Sağlık Meslek Lisesinde lise eğitimimi tamamladım. Şu an Malatya İnönü Üniversitesi Çocuk Gelişimi bölümü öğrencisiyim."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/bir-daha-asla", "text": "Çünkü yaşamak da yazmak da aslında birdir. Karakoç'un söylediği gibi nasıl bir kere bile büyük bir şiirle muhatap olan bir daha artık eskisi gibi olamıyorsa namuslu bir yazar da büyük bir zulümle karşılaşınca bir daha artık eskisi gibi yazamayacağının bilincinde olmalıdır. Ve bu öyküleri okuyan okur da bir daha okumamış gibi yapamayacaktır. On sekiz öyküden oluşan Portakal Bahçeleri, içeriğinin yanında biçimsel manada da ezber bozan bir yapıya sahip. Şakar, yeniliği önemseyen, biçim ve söyleyiş olanakları üzerine düşünen ve öykünün imkanlarını her öyküsüyle genişleten bir öykücü. Öykülerinde dilin konvansiyonel kalıplarının dışına çıkarak, aritmik bir tutumla türün sınırlarını zorluyor. Böyle söylüyorum çünkü Portakal Bahçeleri'ndeki öykülerde bir şair duyarlığı ve şiirlerde görmeye alışık olduğumuz dizelere, öykü bağlamında söylemek gerekirse dize cümlelere rastlamak işten bile değil. Sıçramalı bir zekanın ve güçlü bir duyarlığın birlikte ördüğü öyküler içeren Portakal Bahçeleri, tüm bu yenilik arayışlarına rağmen asıl hikayenin atlanmadığı bir kitap. Biçimsel yenilik peşinde koşanların düştüğü en büyük tuzak olan hikayeden uzaklaşmaya bu öykülerde rastlamıyoruz. Ruhsal burkulmalar ve keskin bir anlatım gücü karşısında yazarla birlikte çağa tanıklık ediyoruz. Ve evet işte o andan sonra hem büyük acılara hem de büyük eserlere muhatap kılınan biz okurlar bir daha asla eskisi gibi olamayacağımızı kavrıyoruz. Cemal Şakar'ın bu çağda sıkışıp kalmış sürekli çağın saldırısına maruz kalan ruhlarımız gibi paramparça bir ritimle bu ritim yine de karşı koyulmaz bir ahenk içerir elbette- inşa ettiği o katmanlı derin müzik okuyucusunu değiştiriyor."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/bir-kahraman", "text": "Değilmiş demek ki. Bazı çocuklar o korkulara tek başına göğüs geriyormuş hem kendileri hem anne babaları yerine hem de. Ama Aysel'in de kötü bir niyeti yoktu elbette. Yoktur yani. Hangi Anne... Hele Aysel! Aysel'in ismini hiç sevmezdim. Üçüncü görüşmemizde söylemiştim Bu patavatsızlık baki mi? demişti, gülerek. Öyle kendine güvenen, öyle hayat dolu, hem halden anlayan hem an'a müdahale eden; en iyi şeydi başıma gelen. Bunları demiştim ben de. Baki olan samimiyetim demiştim. İnanmak istemiş olacaktı ki evlendik. İkinci yılımızda da oğlumuz katıldı aramıza. Sevdiğim bir kadın, sağlıklı bir çocuk; Allah beni iyi şeylerle karşılaştırmıyor, nimet yağmuruna tutuyordu adeta. Ancak Allahın mucizeleri genelde sıradandır. Yani sıradanmışçasına yaşanır. Evleneli beş yıl olmuştu ve ben de bu sıradanlığa biraz hareket katmak istedim. Elbette istediğimden değil ama kesinlikle engel olmadığımdan. Şimdiki aklım olsa asla olmayacak şey ancak şimdiki akıl hep sonradan gelir, bana da çok ağır bedellerle geldi. Her kadın hisseder derlerdi. Belki hissetmişti ama ben bir de yakalandım. Aysel, kendine güvenen, hayat dolu, Allahın nimetinin somut hali; zerre hak etmediğim kadınım yüzüme dahi tükürmedi. Keşke yapsaydı ancak beni terk de etmedi. Sonsuz bir sessizliğe büründü. Sessizliği bana karşı bir perde değil içine düştüğü bir kuyu gibiydi. Sessizliği bana kızgınlık değil, hayata karşı bir sorgulama gibiydi. Kızamayışı, terk etmeyişi, onu çoktan öldürmemle ilgiliydi belki de. Bilmiyorum. Asıl bilmediğim hakikatler, oğlumuz, Burak hakkındaymış. Aysel'in nasıl olduğunu araştırmadığım, bilmek istemediğim, bilirsem altından kalkamayacağım ölümünün ardından Burak'taki karımla yüzleşmek zorunda kaldım. Kahrolası babasının dünyada yaşadığı cehennemi görmediğinden toprak altındaki Cenneti merak ediyordu. Ne yapıp ettiysem onu cennetin iyi bir yer olduğuna; toprak altının da aslında sandığımız gibi olmadığına inandıramamışım. İlk krizi, bakıcısının izinli olduğu ilk hafta sonunda yaşadık. Geceye gün doğarken son verdiğimden öğle vakti zar zor gözlerimi açtığımda aklıma ilk Burak gelmedi. Kalkıp mutfağa gidip bir sigara yaktım, Aysel'i düşündüm, kendimi düşündüm, Aysel'i düşündüm, sonra ürperdim. Ve nereden geliyor bu esinti diye çevreme bakmaya başladığımda evin açık kapısını gördüm... Burak? Yatağında yok, salonda yok, tuvalette yok, evde her şey yerli yerinde, çılgın gibi bağırarak binaya çıktım. Asansöre bakmak aklıma dahi gelmedi, ikişer üçer merdivenlerden indim, cadde, bahçe, evin altındaki bakkal... Sesim kısılırcasına bağırıyor, küfrediyor, lanet ediyordum. Burak'ı aradığımdan dahi emin değildim. Pazar kahvaltılarının bitmesi için erken, uyanmamış olmak için geç bir saatti. Sesime çevredeki esnaf, balkondan komşular da ayaklandı. Ne kadar geçti bilmiyorum, delirmiş gibi oradan oraya koştururken bulduk! mu dediler, burada mı dediler; nasıl aklım başıma geldi, hiç hatırlamıyorum, üst komşu kadının elinden tutan çocuğu gördüm, oğlumu: Burak. Nasıl gittim, Kadına ne dedim, eve nasıl gittik bilmiyorum. Aklı başından gitmiş bir adamdım. Ve ayıplanmıyordum. Ya da bunu algılamayacak kadar dengemi yitirmiştim. Aysel'in annesini aradım, yarım saat içinde geldi. Burak'ın karnını doyurdu, evi topladı. Ben duş aldım, sigara içtim, tekrar içtim, tekrar içtim. Boğazımdaki ağrı daha da büyüsün, tüm vücudumu sarsın, külli bir acıya dönüşeyim; her acı nasılsa geçer, ben de böylece gelmiş bulunduğum dünyadan geçeyim, silineyim istiyordum. Acıya dönüşmedim. Ve acı gerçek hala bir babaydım. Anneannesiyle oturduk ve bir çocuktan mantıklı bir açıklama bekledik. O ise, insanı yerin dibine geçiren, annesinin dayanamadığı, babasının olamadığı kadar yetişkin bir açıklama yaptı. Bir gün annesiyle asansöre bindiklerinde Burak, elindeki çubuk kraker paketini açacağım derken paketi patlatmış, çubuk krakerler asansör boşluğuna gitmiş, bizim oğlan da ağlamaya başlamış tabii. Aysel de Asansör boşluğunda da solucanlar yaşar. Onlar da yesin çubuk krakerlerinden. Aç mı kalsınlar? Hem aç kalırlarsa buradan çıkar, bizi yerler! demiş. Burak da bu sabah, olur da solucanlar annesinin yanına giderlerse annesi hiçbir şey yapamaz diye; mutfaktan ekmeği almış, yukarı kata çıkmış, asansörü çağırmış, oyuncak sepetini kapıya sıkıştırıp üzerine oturmuş ve asansör boşluğuna ekmek ufalamakla meşgulmüş. Son katta oturan komşu kadın, Hatice teyzesi, kapıya çöp çıkartırken görmüş onu. Benim sesimi duyduklarında bir süredir beraber besliyorlarmış meğer solucanları. Sesleri duyunca önce eve inmişler, sonra da bahçeye çıkmışlar. İşimin zor olduğunu hissetmiştim ama bu kadar zor olacağını düşünmemiştim. Diğer haber bir hafta sonra Burak'ın bakıcısından geldi. Burak klozette saatlerini geçiriyormuş, tüm gün orada oturuyormuş. Ne yapsa ikna edemiyormuş bakıcı, ilk defa bu kadar sık tuvalete giden bir çocukla karşılaşmış, haberim olsun istemişmiş. Doktora götürmek için işten izin aldım. Bakıcıya izin verdim, öğleden sonra doktora gittik. Hiçbir problem yok. Bir pedagog'a gösterseniz daha iyi olabilir dedi. İçimden bör pedogogo göstörsönüz daha öyü olabülür dedim. Yemek yemeye gittik. Tuvaletin var mı? dedim. Yok. Parka gittik. Yine yok. Eve geldik, koşa koşa tuvalete gitti. Akşam yatmadan önce, üç kere. Sabah kalktığımda, yine tuvalette. Yine bir çocuktan açıklama beklemek gibi saçma sapan bir işe girişiyor olduğumdan kendi aklımdan şüphe duyarak tekrar pencere önüne karşılıklı oturduk. Neden tuvaletten çıkmıyorsun yavrum? dedim. Kendinden emin: Farenin gelmesini bekliyorum dedi. Neden söylendiği Aysel'le göçen bir sır: Klozet borusunda yaşayan fareler varmış. Uzun oturursak popomuzu ısırırmış. İşte o fare gelsin onu ısırsınmış, annesini ancak böyle koruyabilirmiş. Anneni kendimden korumak mümkün olsaydı keşke dedim. Bana her şeyi anlamış gibi baktı. Oğlumdan korktum o an. Bu tuvalet meselesini unutsun diye; bir hafta annemde kaldı bir hafta da Aysel'in annesinde. Takip eden o lanet hafta sonu da bana geldi. Bir Pazar uyanmışsın ve açık bir cam görmüşsün sigara içerken. Belki bir Anka kuşu oğlumu cennete götürmeyi teklif etmiştir. Belki bir Ejderha binamıza dayanmış ve gidip annesini yemesin diye kahraman oğlum kendisini yem etmiştir. Ya da ben kesin yine yanılıyorumdur. Bildiğim, oğlumun bir kahraman olduğu."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/bir-kurgunun-hikayesi", "text": "Sen kimsin; ne işin var bu saatte evimde? dedi, kekeleyerek. Ne anlamaz adamsın, söyledim ya adımı. Ben de meraklı değildim buraya gelmeye ama yazar istedi. diye cevap verdi. Adamın yüzüne göz gezdirdi. Uzun sakalı, seyrek saçları, hafiften çekik gözleriyle okuduğu kitabın arka kapağındaki Dostoyevski'nin ta kendisiydi. Adın ne? diye sordu Dostoyevski, koltuğa otururken. Kim bu yazar; doğaüstü güçleri olan birisi mi? diye sordu, şaşkınlıkla. Peki, neden sana ihtiyaç duydu yazar? diye sordu. Aradan bir saat geçmişti. İsmail, uykusu olduğu halde uyuyamıyordu. Dostoyevski ise bir hayli acıkmıştı. Dolapta bulduğu fındık ezmesini ekmeğe sürüyor ve iştahla yiyordu. Masanın üstündeki Suç ve Ceza'yı göstererek: Bitirdin mi? diye sordu. Tefeci kadın, günümüzde yaşasa ne iş yapardı acaba? diye sordu, İsmail. Kendisine soralım o zaman dedi, Dostoyevski. İsmail arkasına döndüğünde esmer, donuk yüzlü bir gencin sandalyede oturduğunu gördü. Oldukça sinirli bir hali vardı. Bir anda yerinden fırladı Raskonlikov ve Dostoyevski'nin boğazına sarıldı. Gözü dönmüştü sanki. İsmail aralarına girmese yaşlı adamı neredeyse öldürecekti. Hayır, bu kadarına da katlanamam artık! dedi, Dostoyevski, üzerini düzeltirken. Hava soğuktu. Dosto'nun Fatih'teki dükkanına, ziyaretine gidiyorduk. Raskonlikov böyle havalara alışkın olduğu için üzerine ceket bile almamıştı. Bense tir tir titriyordum. Dosto bizi güler yüzle karşıladı. Çay söyledi hemen. Sevindim dedi, kurgudan kurtulduğunuza. Bir taraftan da gelen müşterilerle ilgileniyordu. Sen de işleri büyütmüşsün! dedi Raskonlikov, diliyle dişi arasında. Yüzünde sert bir ifade vardı. Eh işte! Kendi yağımızda kavrulup gidiyoruz diye karşılık verdi. Bu arada içeri kirli yüzlü, sıska bir çocuk girdi. Bir kilo pirinç alacağını söyledi. Dosto, yüzü asık bir şekilde: Daha geçen ayki borcunuzu ödemediniz; babana söyle borcunu ödesin; git hadi şimdi! dedi. Çocuğun gözleri doldu. Boynunu büktü ve dışarı çıktı. Dosto: Yapmak zorundayım. diye cevap verdi. Bak! dedi, önündeki kalın defteri göstererek. Daha sonra masanın üstündeki Romanson marka saati gösterdi ve Az önce bir adam, yaptığı alışveriş karşılığında bunu bıraktı dedi. Demek sen de tefeciliğe başladın! dedi, Raskonlikov. Dosto eve geldiğinde, Raskonlikov ve İsmail, Galatasaray-Beşiktaş maçını izliyordu. İki saat önce telefonla arayarak geleceğini haber vermişti. Kapıyı İsmail açtı. Merhaba, özlemişim sizi! dedi, Dosto. Kucaklaştılar. Raskonlikov yerinden kalkmamış, yüzüne bile bakmamıştı Dosto'nun. Yine milleti sömürmeye devam ediyor musun? diye sordu, Raskonlikov. Öfkesi sesine yansıyordu. İsmail, ortamı yatıştırmak için: Böyle boş tartışmalarla bir yere varılmaz... dedi ancak onu dinleyen olmadı. Bu dünyanın düzeni bu! dedi, tekrar Dosto. Ya ezersin, ya ezilirsin. Bu zamana kadar ezilenlerin safında yer almıştım; bundan sonra ezenlerin arasında olmak istiyorum. Bir sinek gibi... diye de ekledi. Eliyle, bir sineği eziyormuş gibi yaptı. Bana ha!... dedi, Raskonlikov. Bir anda yerinden fırladı. Gözü dönmüş gibiydi. Öteki odadan elinde bir baltayla çıkageldi. Araya girmeye çalışan İsmail'i bir yumrukta yere serdi. Dosto, oturduğu yerde pısıp kalmıştı. Havaya kalkan baltayı görünce ürperdi. Dur, sen benim eserimsin! dedi, kısık bir sesle. Ancak bu söz, baltanın başına inmesine engel olmadı. İsmail, son bir hamleyle araya girmeye çalıştı. Aynı sertlikte bir darbe de onun başına indi. Etraf kan gölüne dönmüştü. Raskonlikov elinde kanlı baltayla evden dışarı çıkarken: Kan emici sülüklerin sonu işte budur! diye söyleniyordu."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/bir-salkim-uzumle-gelen", "text": "Bugün iş çıkışı semt pazarına uğrayacağım. Uzun zamandır pazara gidemedim. Havada üzüm kokusu var, üzüm alacağım, balkonda büyük bir keyifle, koklaya koklaya yiyeceğim. Bahar ne güzel bir mevsim... Bitkiler, ağaçlar, hayvanlar bütün börtü böcek taze nefes alıyor sanki. Hatta hava bile derin derin soluyor. Pazarda bağırmak yasaklanalı beri, sessiz sakin, sebzesiyle meyvesiyle ilgilenen, insana ilişmeyen pazarcılarla alış veriş daha hoş. Gözüme kestirdiğim salkımları koyduruyorum kese kağıdına. Biraz da can eriği. Fazlasını taşıyamam, çağımızın meşhur hastalıklarından fıtık benim de başımın belası. İyi ki taşınmışız buraya, Yenimahalle sakin bir semt, seviyorum sükuneti. Araba korkusu olmadan dalıp düşünerek yürümek dinlendiriyor beni. Gün boyu biriken stresim yürüdükçe dökülüyor her adımımda. Bugün her şey güzel görünüyor gözüme. Balkonumuz biraz küçük ama olsun, demirlerine kadar uzanan çam ağacının salınışı bile öyle hoş ki, yanındaki huş ağacıyla sohbet ediyorlar her rüzgar sesiyle. Elimde üzüm salkımı katılıyorum onların fısıltılı sohbetine. Oğlumu özledim... deyiveriyorum heyecanla. Gözümde bir salkım üzüm oldu... derdi babaannem, özlemlerini dile getirmek için. Buğulu, ferah, başka hiçbir nesnede olmayan yeşil rengi ve tatlı taneleriyle bir salkım canlanırdı zihnimde. Bu sözü en çok yaza doğru söylemeye başlardı babaannem, ta ki amcamlar yazın memlekete gelesiye kadar. Amcamlar bana göre de üzümdü artık, çünkü çocuk belleğimin kayıtlarında öyle yer etmişlerdi. Babaannem ilk ne zaman söyledi bilmiyorum, belki ben daha doğmadan da söylüyordu kim bilir. Amcam o zamanlar ailenin üniversite okuyan tek bireyi olarak sayılıp sevilirmiş. Bu saygıyı ve sevgiyi elde etmek hiç kolay olmamış. Dedem zorla mahalledeki ortaokula göndermiş amcamı. Sınıfta kalınca da kaç kez anlatılmış olsa da miktarı hiç telaffuz edilmeyen, 'adamakıllı' denilip geçiştirilen bir dayak yemiş dedemden ve evden kaçmış. İstanbul'a gitmiş, oraya daha önceden yerleşen hemşerileriyle irtibat kurup iş bulmuş. Ali amca, velim oldu, gidip okula yazıldım. diye anlatırdı amcam. Birkaç arkadaşıyla bir oda kiralamışlar. Oda? Ev değil oda... Hem çalışmış, hem okumuş. Bir musibet onca nasihatten daha çok fayda etmiş. Dedem, ancak birkaç ay sonra bulabilmiş amcamı. Hulusi Kentmen'in ikizi gibi olan dedem Halit Ağa, zamanın pehlivanı, varlıklı bir esnaftı o zamanlar. Okumaya değer veren, okumuş adamı el üstünde tutan biriymiş. Amcamı bulunca onun derme çatma düzenini hiç bozmadan geri dönmüş. Hatta onun bu gariban hali gizliden hoşuna bile gitmiş, fazla bir maddi yardım yapmamış. İnsanlar kimi zaman kendilerine karşı iyi olunmasından iyilik yapılmasından hoşlanmazlar, kendi kendilerine var olma savaşı onları daha güçlü yapar. Üniversite öğrenciliği sırasında evlenen amcamın hanımı Müjde Ar'a benzetilse de çocuk muhayyilemizde bize daha güzel gelirdi. Çocuklar surete değil, gönle bağlandıkları için çok severdik yengemizi. Her yaz tatilinin kavurucu sıcaklarında, serin buğulu bir üzüm salkımını özler gibi babaannemle beraber biz de hasretle beklerdik amcamla yengemi. Bazen balkonun demirine konan saksağanları postacı yerine koyar Haber var! derdi babaannem dişsiz ağzıyla gülerek, gülünce çok tatlı olarak. Kız kardeşimle ben bilirdik haberin amcamlardan olduğunu. Babaannemin bu masalsı oyununa, gönüllü olarak katılırdık. Çok sürmez amcamlar da gelirdi. Mahallemizde hiç görülmemiş, süslü başlıkları olan kurşun kalemler, boyalar, boncuklu tokalar ve topuklu terlikler getirirlerdi bize. Annemin gizlice giydiğimiz dönemin modası apartman topuklu ayakkabıları da rahat ederdi biraz. Babaannem, ilk defa o yaz babam için de Bir salkım üzüm oldu gözümde. deyip bize sarılıp ağladı. O yaz, babaannemin boyu daha da kısalmış gibi göründü gözüme. Ağlarken sarıldığında aynı boydaydık. Annem sonradan Boyun uzamıştır. demişti. Kız kardeşimin Şiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiişt! sesiyle ağlamayı kestik, balkon demirindeki saksağanı gösterdi. Babaannem sevindi Haber var, gelecek! dedi. Gözlerimiz ışıl ışıl anneme koştuk, yengemin valizlerini hazırlamasına yardım ediyordu. Babaannem O gelecek! diyordu, saksağan gelip öttü işte gelecek, diyordu. Amcam Mesaim başlayacak anne. diyordu. Yengem Dinlenmeye toparlanmaya zamanımız olsun. diyordu. Babaannem laf anlamaz yaramaz bir çocuk gibi ısrar ediyor, babamla amcam gitmeden görüşsünler istiyordu. Değil mi ki yılda bir görüşülüyordu, birkaç gün geç gidip abisini görmeliydi. Hurafe bunlar hanım, bırak işinden olmasın. demişti dedem. Babaannemin yalvarmalarıyla biletlerini iki gün ertelediler. Yengem bize hurafenin ve mesain ne olduğunu anlattı. Hurafe'li mesai'li cümleler kurup konuştuk kız kardeşimle, annemle yengem gözleri yaşarıncaya kadar güldüler. Allah ağlatmasın, diyerek gözlerini sildiler. Yanaklarındaki yaşlar üzüm taneleri kadar büyüktü. Kelimeler olmasa da ağlayacak kadar hüzünle dolu olduklarını anlıyordum. Ertesi gün babam geldi, evde yine bir bayram havası. Meğer dedem buldurmuş babamı. Evden kaçan bu koca çocuğa küsmüş dedem, elini öptürmedi, bir süre hiç konuşmadılar. Amcamlar annemin onlar daha gelmeden onlar için hazırladığı ev salçası ve fasulye konservelerini alarak gittiler. Yeniden bir üzüm görüntüsünü de zihnimize bırakarak... O yıl ortaokula başlayacaktım. Yazın geri kalanı çanta, forma, eşofman beğenmekle, okul kaydı için uğraşmalarla geçti. Balkonda yaz güneşine nazır küçük masamda buğusuyla bir küre bilgiçliğiyle duran üzüm, özlemekti. Çocukluğumda fark etmeden zihnime nakışlanan özlemin sembolü... Semt pazarından aldığım, bu sarı yeşil arası rengiyle beni çocukluğuma götüren üzüm, özlemlerin somutlaşmış hali gibiydi. Uzun saçlı oğlum bir salkım üzümdü gözümde, şimdi İstanbul'da üç arkadaşıyla kaldıkları evde ne yapıyordu acaba? Müzeyyen Senar dinlerken yandaki dut ağacına konan saksağan sevindiriyor beni. Gelecek! diyor çocuk yanım. Yakında gelecek. Birazdan dernek toplantısından gelecek olan eşime anlatsam saksağanı Hurafe bunlar hanım. der eminim. Erkekler daima histen yoksun, salt gerçekliklerle hayatın yalnızca kıyısına değerken; kadınlar yaratılan her şeyle iletişim kurarak hayatın bizzat içindeler. Hem de tüm zerreleriyle her sese her kokuya her bir ayrıntıya anlam katarak içindeler. Telefon... Radyoyu kısmadan açıyorum, oğlum... Final haftası öncesinde üç günlüğüne gelmek istiyor. Tabi. diyorum, heyecanımı gizlemeden. Müzeyyen Senar Titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime... diyor. Ben altın küre gibi geçmişi gösteren üzüm salkımında babaannemle beraber, kısacık kadife saçlarıyla yerde emekleyen oğlumu görüp gülümsüyorum. Yanaklarımdan şeffaf üzüm taneleri kayıp gidiyor..."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/bir-zamanlar-bir-yerde", "text": "Elektrik vermeden önce parmağımı kesiyorlar. Böylece, daha uzun süre ölmeden acı çekebileceğim. Ceryan vücudumda geziniyor; kesik parmağımdan kanla birlikte fışkırıyor. Ben acıyla bağırıyorum, onlar gülüyor. Artık eskisi gibi canım yanmıyor aslında. Çıplaklığımdan da utanmıyorum. Anlamsız bir kelimeye dönüşüyor acı. İşkence, hücre... Kısılıp kaldım. İnsan, bu yapılanlara dayanabiliyorsa başka nasıl ölüyor ki! Gece mi, gündüz mü! Ayıramıyorum. Hep karanlık? Bir martı çığlığı duyuyorum. Kanatları yüzümü yalayıp geçiyor. İyot kokusu genzimi yakıyor. Kanadımı kırıyorlar hemen. Ama ben umutlanıyorum. Gece mi, gündüz mü! Ayıramıyorum. Hep karanlık? Bir martı çığlığı duyuyorum. Kanatları yüzümü yalayıp geçiyor. İyot kokusu genzimi yakıyor. Şükran, martı oluyor. Günbatımına doğru uçuyor, uçuyor. Nasıl dururum? Gitmeliyim. Martının peşine düşüyorum; bir-iki-üç... Küt! Alnım duvarı delemiyor... Hep böyle oluyor. Martı çekip gidiyor. Bir türlü tutamıyorum. Martı diyorum, umut dolu bir çığlıktır. Acı içinde kasılıp kalıyorum. Ne güzel insanlar ne de Şükran; her şey ne kadar uzak artık; burada ölürken."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/bosluk-ve-pencere", "text": "çoğu zaman odamdayım, karanlığın tam ortasında. üzerime çimento dökülmüş gibi hareketsiz. kendimi öldürmeye çalışsam bunu başarabilecek gücüm yok. sürekli yattığım için bir tutam etimden fırlayan sivri kemiklerim yatağın bazı yerlerini çukurlaştırmış. neyse ki pencere çoğu zaman açık. gün ışıyınca ıhlamur ağacını ve gökyüzündeki bulutları görebiliyor, rüzgarın şarkısını, sessizce ağlayan yağmuru, kırlangıçların ötüşlerini duyabiliyorum. rüzgar ve ıhlamur dans ediyorlar. sağ elimle sigaraya uzanıp ağzımla tek bir sigara alıyorum paketin içinden, sağ elimle yakıyorum, dumanını rüzgar ve ıhlamura doğru yolluyorum, eşlik ediyorum onlara. ara sıra annem geliyor yanıma, seviniyorum. hareketsiz bedenimi kaldırıp duvara yaslıyor. getirdiği çorbayı yedirmeye çalışıyor. ona diyorum: karnım acıkmadı, daha dün yedim. üzülüyor, ısrar ediyor yemem için. onu üzmemek için birkaç kaşık alıyorum çorbadan. kendi başıma dışarı çıkmak istediğimi söylüyorum ona. annem, yapma böyle, diyor, nasıl? nasıl mı? ah anne! bir bilsen neler yaptığımı! bilmiyor annem, bazı şeyleri bilmiyor. tekrar yerime yatırmadan önce gözlerimin içine bakıyor, bir ihtiyacın var mı, diye soruyor. var, diyorum, senin gülüşüne ihtiyacım var anne. gülümsemeye çalışıyor, bak gülüyorum oğlum, diyor. küçük televizyonu açmasını, bir süre yanımda kalmasını söylüyorum. biraz sonra gitmesi gerek. gidecek, dönünce sevinmem için... ve dönünce ben bir an olsun yalnızlığa sırt çevirip annemin gözlerinde can bulacağım. yanıma oturuyor, varlığını hissediyorum. konuşmuyor annem. nefes alış verişi odayı dolduruyor. sessizlik koyulaşıyor, koyulaşıyor, zirveye ulaşıyor... sonra dağılıyor. annem soruyor yine, hep sorar: bir ihtiyacın var mı oğlum? var anne, var. ama söylemiyorum bu kez ihtiyacım olanı. karanlığa öyle alıştım ki, odamdaki her şeyi görebiliyorum: sedir, yastıklar, sehpa, odanın ortasındaki soba, duvara asılı pilsiz saat, küçük televizyon, radyo, çok önceki bir tarihte kalmış takvim... gözlerim hepsini ezberledi. hatta odamın dışındakileri de görebiliyor ve duyabiliyorum. annemin ağladığını, babamın onu dövdüğünü, ona nasıl vurduğunu görüyorum sanki. annemin ağlama sesi kulağımı parçalıyor. yerimden kalkmak için çabalıyorum, yapamıyorum, böyle zamanlarda sesi duymamak için bağırarak şarkı söylemeye başlıyorum. babamın buna sinir olduğunu biliyorum çünkü. babam sesimi duyuyor ve geliyor, beni yüzüstü çeviriyor, sarsıyor, hırpalıyor, yastığa başımı gömüyor. sus artık, sus Allah'ın cezası diyor, sus, sus, sus. ben yine de şarkı söylemeye devam ediyorum. sonra annem geliyor, beni kollarımdan tutup çevirmek istiyor, babam engelliyor. annem boğazından tuhaf sesler çıkararak duvarın dibine çöküyor. bir süre hıçkırıklar içinde şarkı söylemeye devam ediyorum. susunca babam gitmiş oluyor. annem beni tekrar eski halime getiriyor. titreyerek kollarımdan tutup göğsüne bastırıyor, içini çekerek ağlıyor, sağ elimle sarılıyorum ona, göğsünde derin bir uykuya dalıyorum. çoğu zaman sabahın tüm seslerini duymak, dünyanın uyanışını hissetmek için anneme pencereyi açık bırakmasını söylerim. karanlık gecenin ardından bir kurtuluştur benim için ışık. penceremden bana ulaşan sesler, görüntüler, kokular yüzünden yerimde duramam. içim kıpır kıpır eder, bir müddet sonra çağlarım... dayanamam ve pencereden bahçeye atlayıp dışarı çıkarım. günün ilk ışıkları, alacakaranlık... kasabanın sokaklarında dolaşırım, yaşamı iyice içimde duyumsarım, nefes aldığımı hissederim. özgürce hareket ederim. gecenin yorgunluğunu yavaş yavaş üzerinden atan cadde, etrafı süpüren işçiler, camiden dönen ihtiyarlar... ayaklarım ağrıyıncaya kadar yürürüm, sonra illa okul yolu... bahçede tek başıma sıraya geçerim. çocuklar yavaş yavaş gelirler, onlar da sıra olurlar. yavaş yavaş soyutlanıyorum. bedenim, bakışım, hissedişim, duyuşum çoğalarak yok olmaya başlıyor. bakıyor, göremiyorum. buharlaşıyorum. içimden tutuşturulmuş, gizli gizli, sakin ve ölçülüce yanmışım, sürecimi tamamlamışım. isli, yanık kokulu duman, tenimin küçük boşluklarından ince bir çizgi halinde çıkıyor sanki. güneşi, yıldızları, gece karanlığında ezberlediğim eşyaları göremiyor, rüzgarın şarkısını, yağmurun ağlayışını duyamıyorum. sağ elimi sigara paketine uzatıyorum, elim paketin içinden geçiyor. annem beni göğsüne bastırıyor, boşluğa sarılıyorum. babamın yüzü bulanık bir şeytana dönüşüyor. 1977 Balıkesir İli Dursunbey İlçesi doğumlu. Öyküleri Aşkar, Edebiyat Ortamı, Temmuz, Mahalle Mektebi ve Post Öykü dergilerinde yayımlandı. Balıkesir'de yaşıyor."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/buhran", "text": "diyerek çıktı evden, geçip giden her yılın yankısı eklenmiş gibiydi bu sitemine. Biraz sonra sokak boyunca yürürken attığı her adımda da yine aynı bıkkınlığı bileklerine bağlamış, gezdiriyor; zaten adımlarını da zar zor atıyor, sanki kendisini durağa kadar sürüklüyordu. Hoş, her sabah evden çıkmadan üzerine yağan hakaret ve iğnelemeler yağmurunun; karısının, yüzüne tükürürcesine savurduğu küfürlerin, bedduaların bu bitkinliğe zemin hazırladığı aşikardı ya, bir tek \"Ya Rabbi şükür\" demediği, tüm bu eziyetleri üç kere öpüp alnına koymadığı eksikti şurada. Yağmurdan kaçarken doluya tutulur gibi koşar adımlarla evden çıkıyordu sonra, gerçi bu maratonunun pek de fayda verdiği söylenemezdi, varacağı yer nihayetinde bir diğer hapishanesi, iş yeri olacaktı sonuçta. Yine ağır düşüncelerinin altında ezilmişti sabah sabah. Dikkatini biraz dağıtabilmek istedi, gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı, ciğerlerlerine dolan havayla hala yaşadığını kendine kanıtladı, bunu bir hayat sigortası varsaydı. Bir süre böylece güven içinde beklemek istedi, nitekim bu haliyle ikinci bir gözün ilgisini çekeceğinin de farkındaydı. Fakat burnuna kaçan tozdan, polenden hapşırmaya başlayınca daha komik bir şekle büründü: ikiye bükülüp kalmış, burnunu çekiyor, gözlerini perdeleyen yaşları siliyordu. Bir rezil olmadığı kalmıştı, tam yerinde bir zamanlamayla bahar havasının gazabına ne de güzel uğramıştı. Bu halini üzerinden savuşturunca utançla doğruldu, kaşlarını çattı, gözlerini kaldırıma dikti ve kimseyle göz göze gelmemeye çalışarak hızlı hızlı yoluna devam etti. Kimi zaman adımlarının ritmini kaybediyordu fakat başını bir kez olsun yukarı kaldırmıyor, kaldırıma örülmüş gri taşları seyrediyordu. Hayır, bu anlamsız kısır döngülerin ne kadar gülünç olduğunun da gayet farkındaydı. Fakat kendisini bundan kurtaracak kadar bir kuvvete sahip olmadığını da adı gibi biliyordu. Bir kelebek, bir su aygırı yahut da bir mantarın iradesi neyse kendisininki de o kadardı işte. Tabi o bayağı iradesi de bir kum yığını gibi, dokunduğu yerden dağılıverecek kadar dayanıksızdı. Gerçi kendisinin de gözle görülür bir çabası hiç olmamıştı, gökten zembille inecek bir yardımı bekliyor olmalıydı. Hoş, bir çabası olsa ne değişirdi zaten? Oturup ciddi ciddi konuşmak istese ne karısı onu dinler, ne de bir arkadaşı lutfedip ona yardım elini uzatırdı; emindi ki hepsi de zihninin tüm olanaklarını kullanmaya vakıf olmayan çocuklar gibi gözlerini sabit tutamaz, bir o yana bir bu yana devirirler ve kendilerine söylenilen hiçbir sözü dinlemedikleri ve anlamadıklarını cevaben böyle bir nevi bağırırlardı. Kendi kendine bıyık altından gülüyordu bunları düşünürken. Kendisi onlardan çok mu farklıydı ya sanki? O düşünüyordu da ne değişiyordu? Kendi hayatı üzerinde zerre yetkinliği bulunmazken bu özelliği onu \"düşünen hindi\" olmaktan öteye taşımıyordu. Ha-ha! Sorunlar üzerine yığınla koşarken o, çözüm üretmek şöyle dursun, oturduğu yerde sırtını bile doğrultmazdı; yaptığı tek şey gözlerini kapatmak, başını toprağa gömmüş bir devekuşu olmaktı. Günaydın, diyeceğim ama günün aymamış, belli. Bu sözleri söyledikten sonra çirkin bir kıkırdamayla titreyen, iş arkadaşı S.'den başkası değildi. Bundan hiç hoşnut olmadığını gösterircesine üst dudağını yukarı kaldırdı, tekrar önüne döndü. Her cümlesinden sonra yarım bir kahkaha patlatıyor, nefesini tutarak kahkahasını bastırdıktan sonra konuşmaya devam ediyor, lafını bitirince yarım kalan kahkahasını abartılı bir şekilde sürdürüyor, uzun uzun gülüyordu. Zaten hafifçe basık suratı şımarık bir çocuğunkini andırıyordu, alay etmeye başladığındaysa çekilmez birine dönüşüyordu. Arkadaşı olmasına arkadaşıydı ancak hiçbir zaman bu adamın samimiyetine inanmazdı. Ne derlerdi, koltuğunda gözü vardı herhalde; sanki bir fırsatını bulsa kendisini şirketten kovduruverir, yerine de büyük bir istekle geçerdi. Ya haklıydı ve bu haklılığını kanıtlayana kadar temkinli davranmakta fayda vardı yahut da bunların hepsi, S'ye karşı sebepsiz nefreti için kılıf niyetine ürettiği kuruntularıydı. Kardeş amma alındın ya, tamam şakaydı... Otobüs geldi, nereye! Yolculuğun uzunluğu ancak onun yerini alan başka düşüncelerle unutulabilirdi. Kendisi de aksini yapmıyordu şu an, oturduğu koltukta başını geriye yaslamış, bir lambanın etrafına üşüşen sayısız kelebek, sinek ve adlarını bilmediği diğer böcek sürüleri gibi kafasında uçuşan binbir çeşit düşünceyi belleğine buyur ediyordu. Ki bu düşüncelerin her biri, diğerinin önüne geçmeye çalışıyor, zihninde bir saniyeliğine parlıyor ve hemencecik sönüyorlardı. Kendisi de en çok biri üzerine kafa yormak istiyordu ancak bunu yapmaya çalıştığı anda diğer düşünceler o fikri çepeçevre sarıveriyordu; aklı, tüm bu karmaşaya bir anlam veremiyor, bulanıyor, bunalıyordu. Böyle süren birkaç dakikadan sonra nihayet elini düşünceler havuzuna daldırabildi ve onca kalabalık içinde ışıldayan o fikri gün yüzüne çıkarabildi. Evet, karısını düşünüyordu şimdi. Hatta karısını değil; o birkaç yıl önceki ulaşılması mümkün olmayan olağanüstü varlığı, dokunsa kırılıverecek kadar zarif ve narin o kadını düşünüyordu. Nasıl da uzaktan seyrederdi onu; taranmış tel tel saçlarını, hafif kıstığı siyah gözlerinden saçtığı bakışlarla ilgisiz bir tavır takınmaya çalışmasını -bunu kısmen başarırdı- tıpkı uyku halindeki bir insanın ciddiyetiyle büzdüğü dudaklarını, yorgun görünüşüne eşlik eden gözlerinin altındaki bir çift çizgiyle güzelliğine hayran bırakışını... Aynı şirkette, bir adım ötede ama bir ömür kadar uzaktı ona. Değil evleneceğine inanmak, onun hayalini aklından geçirmeye bile cesaret bulamazdı. Şimdi ise bir halihazırdaki yaşantısına, bir de şunun şurasında birkaç sene öncesine bakıyor, aradaki abartılı farklılığın sebebini çözemiyordu. Artık karısının yüzünü bile görmüyordu, bir tek sabahları -kendisi işe önce gittiği için- bu şerefe nail oluyor fakat her güzelliğin bir bedelinin olduğu gibi, böyle de ancak kaşlarını çatmış, öfkeden kıpkırmızı olmuş bir suratın bağırırken ağzından fırlayan tükürük damlalarını sayabiliyordu. Zaten bütün gün bir telefonun pasparlak ekranını seyrediyor, geceleri de kapkaranlık bir uykuya dalıyordu. Evet, artık hem iş yerinde hem de evde aralarında bir adım mesafe vardı ama yine dağlar kadar uzaktı işte ona. Yine ne uzun düşünmüştü. Başını iki yana birkaç kez salladı, yanında oturan S.'ye baktı. Adam çantasındaki kağıtları önüne sermiş, eline bir kağıt alıyor, biraz göz gezdirdikten sonra bırakıp diğer kağıda geçiyor, belki de sadece meşgulmüş gibi görünmeye çalışıyordu. S.'nin bu yapmacıklık kokan çalışkan duruşuna eşlik etmek istedi, onun yanında boş boş oturmayı gururuna yediremedi. Elini çantasına atacak oldu ancak çantasını almayı unutmuş olduğunu fark etti. Hevesi kursağında kalmış bir çocuk gibi yüzünü buruşturdu, bu saatten sonra geri dönemeyeceğini de biliyordu, işe geç kalırdı zira. Zaten kaç gündür işe geç gidiyordu, bugün de saatini geçirirse kesin kovulurdu. Hele kovulma ihtimalini aklının ucuna bile kondurmuyordu. Sonrası çok açıktı çünkü; işten çıkarılırsa tüm makamı, itibarı yok olacaktı. Hah, tabi karısı da bu işe yaramaz adamın yanında daha fazla durmaya tahammül edemeyecek ve bir akşamüstü pılını pırtını toplayıp habersizce çekip gidecekti. Kendisi de iş aramak üzere evden çıktığı halde hiçbir sonuç elde edemediği gibi bir de para harcayarak döndüğü için zaten kendine kızgın olacağından saatlerce kapının önünde bekleyecek, karanlık çökünce ancak zile basmaya cesaret edebilecekti. İki kez zile bastığı halde açılmayan kapının önünde ellerini ceplerine atacak, oflaya puflaya ceplerini karıştırırken anahtarla sinir bozucu bir saklambaç oynayacak, nihayet kapıyı açacaktı. Evde biraz dolaşınca her şeyi anlaması hiç de uzun sürmeyecekti; buzdolabında üç gün yemesi için bırakılmış bir tencere kuru fasulye ve salon sehpasına fırlatılmış yüzüğü görünce beyninden vurulmuşa dönecekti zaten. Artık sonrasında kafasını duvarlara mı vururdu, çığlıklarla sokakta mı koşardı... S.'nin tiz çığlığıyla bir kez daha sıçrayarak düşüncelerinden uyandı. Etrafına bakındı, S.'yi geride, kapının önünde bekler vaziyette buldu. Adam, yüzünde vurmuş kızgınlık esintisiyle kendisine bakıyor, bir eliyle kapının kolunu tutuyor, diğer elini havada sallıyor, artık gelmesini işaret ediyordu. Mahzun bakışlarla gölgesini seyrederek S.'nin bir adım gerisinde yürüdü, bomboş bir zihinle adımını şirkettin kapısından içeri attı. Ne var ki hiç beklemediği şu anda büyük bir alkış tufanının kopmasıyla yine korkuyla sıçradı. Başını kaldırınca şirketteki tüm çalışanların karşısında inanılmayacak kadar düzenli bir şekilde dizilmiş, ellerini birbirine vurmakta olduklarını gördü. Dönüp S.'ye baktı, o da çantasını ayaklarının ucuna yaslamış -çantasının rengi mi değişmişti?- yüzüne sahte bir gülümseme yerleştirmiş, hızlı hızlı alkış tutuyordu; gülümseyince yanaklarında beliren bir çift silik gamzeyi göstermek istercesine dudaklarını yayabildiği kadar yaymıştı yüzüne. Bunları söylerken adamın yüzünde öyle bir neşe, öyle bir heyecan vardı ki neler olduğunu sormaya bile çekindi, usulca müdürün işaret ettiği koltuğa oturdu. Bir çizgi film karakteri kadar mutlu görünüşüyle ellerini çırpan müdür, bir dakika beklemesini işaret etti, odadan çıkarken titreyen elleriyle birkaç on saniye kapanmaya direnen kapıyla cebelleşti. Yeni müdür ise beklediği müddet zarfında odaya kabaca bir göz gezdirme fırsatı yakalamış, biraz dikkatle bakınca da kendi odasının bir kopyasında bulunduğunu anlamıştı. Tek farklılık, masanın karşı tarafındaki isimlikten, içinde bulunduğu odayı müdür odası ilan eden bu hileli nesneden kaynaklanıyordu. Artık sen ve ben, bu şirketin yeni müdürleriyiz. Düşünsene! Bu çöplükte istediğimiz gibi ötebiliriz, istediğimiz emri verebiliriz şu karınca sürüsüne! -Gel! Elini cebine attı; bir avuç büyüklüğünde beyaz, elinde sabit duramayan bir topak çıkardı, Öfkeyle kuşanmış ellerini müdürünün yakasına yapıştırdı, adamı hemen önündeki masaya doğru tüm kuvvetiyle itti, sonra belki de hala emniyette hissetmediğinden odanın bir köşesine attı kendini. Kıyafetinin kollarına ağzını, yüzünü sildi, yere birkaç kez tükürdü. Zaten şu ana kadar olanlara hiçbir bir mana veremiyordu, şimdi bu tiksindirici münasebetsizlik de neydi böyle! Anlamı neydi tüm bu gereksiz ayrıntıların, habersizce sahip olduğu bu tahtın, kulaklarını kanatacak kadar şiddetli bu kahkahaların, yalandan dudaklara asılmış tebessümlerin, boğazları yırtarak çıktığı halde hiçbir neticeye kavuşmayan gürültülerin, bu el üstünde tutulan hastalıklı döngünün seyri? Bunların hepsi, en başta gerçek bile olamazdı! Bu düşüncelerini okumuş gibilerdi hala içeride olan karısı ve müdür, ikisi de oldukları yerde dimdik duruyor, bomboş gözlerle kendisini seyrediyorlardı. Bu korku filmi ne kadar böyle sürmüştü, bilmiyordu, gözlerini açtığında hala otobüsteydi. Bir saniye geçmeden her şeyi anlamıştı. Yanına baktı, tahmin ettiği gibi S. yoktu; bir gün haklı çıkacağı çoktan içine doğmuştu. İstediği fırsatı yakalayan suratsız herif nasıl da kaçıvermişti işte! Pencereye döndü bu defa, nereye kadar gitmiş olduğunu kestiremedi, sanki şehrin sokakları belleğinden silinmişti. Kapıya koştu, şoföre durması için birkaç kez bağırdı, inerken arkasından savrulan küfürleri duymazdan geldi. Geriye döndü, keskin bir çığlık fırlattı ve daha önce benzerini hatırlamadığı bir hızla koşmaya başladı. Nasıl uyuyakaldığı sorusunu düşünmüyordu zaten; kendisine olan öfkesini bile ertelemiş, şirkete dönmeye çalışıyordu. Yarım dakika kadar sonra sendeleyerek yavaşladı, en son soluk soluğa olduğu yere çöküverdi. Hatta dizlerinde oturacak dahi derman bulamadı, kaslarının da gevşemesiyle sırtüstü uzandı yere. Kollarını iki yana açabildiği kadar açtı. Bir yandan kendi kendine \"hayır, hayır\" diye mırıldanıyor, sesi bir yükselip bir alçalıyordu; diğer yandan gözlerini sıkı sıkıya kapatmıştı. Asıl bu anın bir rüya ya da benzeri bir şey olması lazımdı, hiç değilse zamanı geri alabilmeliydi. Ancak gerçek, yüzüne ağır bir tokat gibi çarptı: Kaçınılmaz son gelip çatmıştı. Birazdan gelecek telefonla tahmin edilmesi hiç de zor olmayan o sözler kulağını yırtarak beynine işleyecek, sonra karısının bitmek tükenmek bilmez hakaretlerine maruz kalacak, birkaç gün sonra da dolapta yemesi için bırakılmış bir tencere kuru fasulye ve salon sehpasına fırlatılmış yüzüğü görecek, kafasını duvardan duvara vuracak, çığlıklarla sokakta koşacaktı. Öyle yalnız kalacaktı ki hayalleri bile onu terk edecekti. 20 Temmuz 2000, Pendik, İstanbul doğumlu. Çukurova Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesinde öğrenci. Öyküleri Aşkar dergisinde yayınlanıyor ve 2017 yılında Sivas'ta düzenlenen Türkiye geneli öykü yarışmasında birinci oldu."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/camur-ve-caresizlik", "text": "-Şuna bak! Hikmet'in cümlesi bitince dili dışarı sarktı, suratı kıpkırmızı kesildi, elindeki feneri düşürdü, kendi etrafında dönerek içini boşaltacağı bir nokta aradı, iki üç adım atıp dizlerinin üzerine eğilip öğürdü. Kuru çamurdan bir duvar durmaksızın yağan muson yağmurunun etkisiyle erimişti sanki, her yerde su buharı, böcek sesleri. Hikmet'i öğürten manzaraya bakmak için yürüdüm, botlarla gezmek kötü bir seçim, ayağım çamurlara batmaktaydı, çıplak ayaklıların neden daha atik hareket edebildiklerini anladım. Aslında bir kapının olması gereken boşluğa dikildiğimde pis, sıcak bir koku yüzüme vurdu. Az önce gördüklerimden farklı olmayacağına inandığım bir manzaraya alıştırdım kendimi. Öyle değildi. Yetmişli yaşlarda keçi sakallı zayıf mı zayıf bir ihtiyar, kucağında en fazla iki buçuk yaşında gürbüz bir kız çocuğu. Pala darbesi adamcağızın tam boynuna inmişti, boynundan aşağı oluk oluk akan kan torunu olacak çocukcağızın ağzına doluşmuştu. Torunu olmalıydı çünkü bir insan ancak evladını böylesine çaresizlikten utanan bir şefkatle kucaklayabilirdi. Çocukcağızın bağırsaklarını dışarı salan güçlü pala darbesi nasıl bir kinin timsaliydi ki. Adamcağızın yüzündeki ironik ifadeye bakarken sizin en büyük düşmanlarınız ayeti aklıma geldi. Titredim, ağlamak istedim, içimdeki şaşkınlık içimdeki şefkatten daha güçlüydü. Cebimde bir fotoğraf makinesi olduğu anlaşılmayan kalemi önümdeki aşağılık manzaraya dikecekken ardımdaki eşlikçilerimizi fark ettim. Gayemden vazgeçtim. El fenerini odanın içinde gezdirmeye başladım, bakır kaplardan birinde bir tavuk ölüsü, oyuk duvarlarda yosunlanmalar, yerden üç karış yükseklikte delik biz bez torba ve deliğin ağzında inci gibi parlayan pirinç taneleri. El fenerimi rafın üzerine tutup Muhammed lafzına rastlayınca kendimi tutamadım, hıçkırdım. Lafzın yanında muhtemelen bir kömür parçasıyla özensizce çizilmiş Kabe tasvirini görünce dizlerimin bağı çözüldü. İşte o an bir iki adım ötemde yatanların acısı içimde sürekli su dolan bir balon gibi büyüdü ve taşarak şaşkınlığı, yorgunluğumu, çaresizliğimi, hesapçılığımı boğdu. Dedem ve kızımdı sanki iki adım ötemde yatanlar. Çamurda sürünerek cesetlerin başına gitmek kanlı boyunlarını, dudaklarını, ellerini öpmek istedim. Vücudumdaki her bir gram yağdan utandım, sırt çantamda açlık tedbirlerimden, bisküvilerden, minik konserve kutularından, haplardan, çikolatalardan... Dizlerime yapışmış çamurdan utandım, ülkemin zenginliğinden, pirinç torbasının deliğinden, kolektif umursamazlığımızdan. Daha beteri duvardaki lafızdan utandım. Bizler ütülü gömlek ve araba muayenesi derdindeyken, onlar bir avuç pirinçle Kabe yolları hayal ediyorlardı. Hikmet'in elini omzumda hissettiğimde yüzüne baktım, karanlık içerisinde başıboş bir ayrıntı gibiydi, el fenerini yüzüne tutunca onun da ağladığını gördüm. Elimdeki feneri duvardaki lafza ve Kabe tasvirine tutunca dayanamadı, ince ince sızan yaşları hıçkırıkları ile titremeye başladı. Bana sürekli Amerikan komedi filmleri armağan eden ve en büyük zevki oyun konsollarının başında saatlerce oynamak olan bu neşeli insan şimdi avuçlarına ateş almış bir çocuk gibi acıyla yanıyordu. Eşlikçilerimiz odaya girerken eliyle omuzlarıma dokunup beni teskin etmeye çalıştı. Gözyaşları kalın dudakları üzerinde dağılırken dilinden hıçkırıkları ile ahenklenen bir Hasbinallah ve niğmel vekil çıktı. Duvarların arasından çıktık. Gözyaşlarımıza anlam veremeyen eşlikçilerimizden İngilizcesi iyi olana Askeri tedbirler konusunda tecrübenizden bahsettiniz, ama neden bu olaylara engel olmadınız? diye sorduğumda Hikmet onları sorgulamamam için dirseğiyle sırtıma dürttü. Başındaki subay şapkasını çıkaran eşlikçi gülümsedi. Pis, sararmış dişlerinin arasına bir sigara sıkıştırdı. Sizler yardım gönüllülerisiniz, gazeteci değilsiniz! diye alaycı bir cevapla karşılık verdi. Kime ne soruyordum ki? Ben Hikmet'in uyarısıyla yeni bir soruya girişmeden kısa boylu eşlikçi çekik gözlerini ovuşturarak Sizlere etrafı gezdirmemiz bile büyük bir iyilik, normalde buraları teftiş gibi bir hakkınız da yok, dedi. Hikmet araya girerek, buraları görmeliyiz ki yardım kampanyalarını daha bir ateşle yürütelim, insanlar Arakan halkına yardım konusunda daha cömert olsunlar, yardımlarınızdan herkese bahsedeceğiz dedi. Çantasından birer paket Amerikan sigarası ve renkli bir çakmak çıkararak eşlikçi askerlere uzattı. Kısa boylu olanı çikolata da talep edince birer paket çikolata uzatan Hikmet kızarmış gözlerine yakışmayan yapmacık bir gülümsemeyle yardımları için tekrar tekrar teşekkür etti. Önümüzde uzanan yola girdiğimizde dün bu vakitlerde yaşananları düşündüm. Çığlıklar, kaçışan insanlar, kendi canlarını mı, yavrularının akrabalarının canlarını mı kurtaracağını şaşırmış insanların çaresiz haykırışları, talan edilen evler, pala ve mızrak darbeleri, anlamsız gözlerle bakan çocukcağızlar, yağmur suyuna karışan kan... Eşlikçilerimiz karşılaştıkları bir askere Hikmet'in kendilerine verdiği sigaradan uzattı, gülümsediler. Böylesi bir kan ve çamur deryasında akıllarını korumak bir yana bir lunaparkın renkleriyleymişçesine mesut insanlar. Birer suçlu ya da birer hain gibi utanmaları gerekirken muzaffer göğüs gerişler, kahkahalar, şakalaşmalar. Hikmet'in işaretiyle sağımızdaki çalıların iki metre kadar içine sürüklenmiş çıplak bir kadın cesedi... Cehennem şeref sahibi bir yer, ateş bütün alçaklıkları, insanın o ifsadçı, o şeytana armağan ettiği yönlerini yakıp temizleyen candan bir dost! Kesilmiş ve dudakları, burnu yenmiş bir delikanlı kafasıyla oynayan iki kara köpek. O dudaklar kaç kere salavat getirdi, o burundan kaç tesbihat için nefes alındı. Önümüzde yürüyen eşlikçilerimize Ne olur bize kazma kürek bulun ve bir yer gösterin, bari şu ceset parçalarını gömelim dedim. Kısa boylusu, içine şeytan girmiş bir bedbahtın kara, şiddet dolu bakışlarıyla çok oluyorsunuz, siz sadece buraları inceleme yetkisine sahipsiniz ve canlı kalan herkesin tahliye edildiğini görmekle mükellefsiniz deyince sustum, Hikmet kulağıma ileri gittiğimi, bunların insan yüreği taşımadığını anlamam gerektiğini fısıldadı. Hikmet büyük bir ustalıkla kimseye sezdirmeden çeşitli fotoğraflar çekerken hava dakikalar içinde acı acı ısınıyor; kanlı, acılı, çığlıklı, hırıltılı, aymaz ve hınçlı nem buharları göklerde yeni bulutlara dönüşecek, buradan alınan acı uzak diyarlarda hayat olacak. Sincap maymun melezi hayvanlar daldan dala atlarken yürüyoruz. Yol kenarında akan bulanık sular, delik deşik toprak, toprağa gömülmüş bir kılıç sapı. Mermiyle, bombayla bile öldürülme şansı olmamış, ölümü en alçak, en adi, en ilkel haliyle hissetmiş garibanların iman dolu yurdu. İmanın bedelinin kan olduğu kara mı kara bir çağ."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/canta-3", "text": "Dil bilmediği, tanıdık olmadığı kimseler arasında bulunmak;bazen bir rahatlık kendisiyle baş başa kalmanın huzuru, belki içsel bir tamirat imkanı sağlıyor. Ruhunda bir acelecilik. Kimseyi beklemeye, durmaya tahammülü yok. Aklına eseni yapıverecek. Arkadaşlarıyla konuşma isteği bile gelmiyor zaman zaman. Tenha olacak. Burada her şey mazur görülebilir, sineye çekilebilir. Her şey aliyyülaladır. Dünyanın, ruhani afiyetin, asumani derinliklerin merkezidir. Mutlu çobanlar, prensler ve kınalı kuzular bu toprağa gömülüdür. Mescid-i Nebevi'de, baş yere koyulduğunda; toprağa, yola, insana secde edilir. Ki boynunu aşk kesilmiş bir bıçağa uzatası geliyor. Bayram yaklaşıyor yalnız değil ki. Pek çok kimsede benzer, hatta öte bir hissiyat seziyor. Üstelik Sema, bütün dünyevi sorumluluklarını, kimliğini her şeyi terk etmeyi dileyip, mescitten çıkmayı bilmeyen, özel yanıkları tanımıştı. Seneler seneleri devirmiş, kaç bayram, kaç umut senesi geçmişti. O daima beklemişti. Ve şimdi... Murat edilene kısmen erişilmiş, Kutlu İzlere dudak değmişti. Fakat kifayet etmezdi. Başı bıçağın altında. Varılamayan hidayetlerden korkuyor bir yandan. Nefsin kokusu azalıyor sanki. Hiç değilse umut ediliyor. Medine sokaklarına vurgun. Gerçek bir yerli gibi; en ince, derin noktalarına kadar gezse, gerçekten ordan olmanın zevkini bilse, deftere bir yazılsa ve hiç silinmese, küre-i arzın ağırlıklarının altında ezilmese, daimi kayıtlı kalsa. Şimdilik mümkün değil. Belki ilerde, yürüyüş sonsuz çünkü. Ah bu kokular bayıltıyor. Çok ötelerden, memleketindeyken bile duyuyor. Gönlü bir hasret, bir daüssıla özlemiyle doluyor. Orada yaşayası, ne bileyim orada ölesi geliyor. Bir Medine sarmalıyor, bir Mekke hayali... Kimliksiz, nişansız, isimsiz bir taş olmak istiyor. Yahut Medine'de bir hücre. Zaman çoğalıp, bereketleniyor. Çoğu kimseden Ne kadar fazla vakit öldürüyor muşuz sözleri duyuluyor. Cuma Namazı için bekleniliyor. Özellikle Ravza ziyaretinden sonra, namazlar apayrı bir ruhaniyete bürünüyor. Filistinli bir hanım Sema'yla birlikte Kur'an okuyor. Kadından Aferin aldı. Bir Nijeryalı uzaktan öpücük gönderdi. Değişik bir hayat tanık olunan ki. Oradaki hayatı hiç yaşamamışsınız, içe işleyen amelleri şimdiye kadar hiç tatbik etmemiş, lezzetleri tatmamış; yepyeni bir insan tanımının idrakine varmamışsınız gibi. Yanındaki İranlı veya Suudi kadın, sürekli secdede. Sadece ortam değil, kişiler de hareketleriyle, safiyane, süzme eylemleriyle, bir duygu geçişiyle de etkiliyor ve gayriihtiyari teşvik ediyor. Sema sabah Ravza ziyaretindeki bir hadiseyi hatırlıyor. Dizleri üstünde, saatler gibi gelen dakikalarca, O güzel kapının açılmasını bekliyorlar. Yeşil halıda namaz kılabilmek, gerçekten büyük bir nimet, mazhariyet, bir yandan da savaş. İranlıları salmışlar lafı dolaşıyor bir ara. İranlılardan herkes çekiniyor Salma sözüne, yanındaki alev bakışlı hanım gülüyor. Fakat takdir de etmiyor değiller. Çünkü karşılaştıkları bazı İranlı guruplar, son derece canlı, sürükleyici, tesirli bir ibadet diliyle kalbe çarpıyorlar. Hareketlerinde, kendilerine yakıştırdıkları İslami bir gurur ya da vakar seziliyor. Önden pek çok gurup gitti, gene en arka sıradalar. Türkler pek talihli değil gibi geliyor, sanki daima sonuncu sıradalar. Sinirler gergin. Diyanetçe verilen çantasını karıştırıyor. Peçete, kağıt mendil gibi nesnelere rastlıyor. Mendil hayli fazla. Allah Allah aceleden yerlerini mi karıştırdı, tıkıştırdı. Ancak aradı taradı, telefonunu bulamıyor; iyice şaşkınlaştı. En son gözde, kırmızı bir cep telefonuna rastladı ki... İrkildi. Yanlışlık. Kızgın bir genç kız, onu dürtüyor. Ve bir hışımla çantayı önüne çekiyor. Meğer onun çantasını karıştırıyormuş. Bekleme heyecanıyla, ince ayrıntılara dikkat etmemiş. Zaten sersemdir, biraz kalın kafalı, eblehtir. Aklından her şey uçup gitmiş, her şeyi sil baştan öğrenmektedir. Daha önce gördüğü bu manzaralar, mekanlar hep yepyenidir. O da bir ilkokul öğrencisidir. İşin elif ba'sındadır, başındadır. Anlamaya, manalandırmaya, hatta emeklemeye çalışmaktadır. Fakat pek utandı, kafası önünde. Arkadaki kıza bile bakamıyor, özür dileyen bir şeyler mırıldanıyor. Esasen sürekli yer değiştiriyorlar. Uzun dakikalar. Durdular, kalktılar, yürüdüler, oturdular, koşturdular, eklediler. Önde olabilmenin yarışı. Simalar habire değişiyor. Bir ara, önündeki anne ve kız dikkatini çekiyor. Kız annesine kağıt mendil uzatıyor. Ve gözlerindeki, çapakları silmesini istiyor. Kah gözü, kah yüzü... Annesini sürekli kontrol ediyor. Aynı sahne birkaç kez daha tekrarlanıyor. Genç kız titiz, sinirli ve bezgin. Elinde mendil, gözleri sürekli yaşlı kadının üzerinde. Henüz sıcaklığını kaybetmemiş, yaşadığı bir sahne tekrar canlanıyor. Sema, sonradan fark ettiği, kağıt peçete deposunun sırrını da anlıyor. Yanlışlıkla çantasını aldığı, aynı ana-kız bu. Belki asık yüzünün arkasında da bir haya t kırıklığı yatmakta. Keşke yüzünü güldürebilseydi. Teselli verici bir hareket, bir sevgi gösterisinde bulunsaydı. Ama büsbütün yanlış anlaşılmaktan çekindi. Binlerce kadında benzeri olan çantaya gözü takıldı, gülümsedi. Ayşen olsaydı, çiçeklere, eşyaya, taşa toprağa hep buraların isimlerini koyan; en umulmaz olayları, ilgi ilgisiz kişileri, bir aşk mantığıyla yahut yüksek bir akıl ya da cünunla hep o tarafta irtibatlandıran Ayşen.. biçare çantayı da, mendili de kuşkusuz Resul'den, validelerimizden bir hatıra, asli hüviyetini kaybetmiş aziz bir nesne gibi ele alırdı. diye zihninden geçiriyor. Ruhu, rayihalı bir mendille silinmiş gibi serinliyor. Atmosfer değişti. Annesini temizlik konusunda uyarmaktan vazgeçen genç kız, kafasını çevirip, Sema'ya ters bir bakış fırlattı."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/cay-umutlarinin-meksikalisi", "text": "Büfeye doğru yürüyorum. Yanımda bir araba giderek yavaşlıyor. Duruyor. Sarışın bir kız arabadan inip bana koşuyor. Sarışın kız bir arabadan inip koşuyor. Sarışın kız bir koşuyor. Sarışın. Kız. Bir. Sarışın bir kız bana koşarsa kollarımı açarım. Şüpheye düşenden şüpheye düşerim. Tanımlamaz olur muyum? Hatırlayamadım. Bir olay çıkmasın. Otuz kuruş para için dergiye yetiştirmem gereken röportaja gidiyorum. Büfeye doğru yürümemem gerekiyordu. Her şey neden karışıyor. Susmasa ve ortak geçmişimizden bahsederek devam edebilseydik keşke. Kız çok sarışın. Yakın zamanda tanışmış olsak hatırlarım. Muhtemelen çirkinken tanıştık. İyi arkadaş olduk. Kesin ilkokuldandır. Belki de zamanında kumraldı. Türk kızlarına inat giderek esmerleşmek yerine sarışınlaşmıştır. Büfeye birlikte vardık. Kemıl Soft. 10-7=3. Üç(3) burada kalan son öz varlığım. İlkokulu beraber okumuşuz. Çok güldürmüşüm. O zamanlardan zeki olduğum belliymiş. Annem nasılmış? Hangi okuldaymışım? Sakalım varmış. Az daha tanıyamayacakmış. Kızım dedim burada bir öykü yazıyorum. Sarışın kızlar ilgimi çekmez. Annem öldü. Babam gitti. Ben hiç okumadım. Küfretmeden gider misin şuradan. Şu ilerdeki yere yaklaşınca simit sarayı olduğunu gördük. Önceden biliyordum. Sadece bilinç düzeyime yeni sıçradı. Böyle olması gerek. Üst kat kapalı alan değildir bre bismillah diyerek önde sarışın arkada yere bakarak ilerleyen ben çıktık yukarı. İkimizde serf servis ibresini bilerek ve isteyerek görmemezlikten gelmiştik. On sekizimizi geçeli çok oldu. İçimiz huzur dolmuyordu. Her zaman düşündüğüm ve başarılı olamadığım repliğimi tekrarlayacaktım. Kaybedecek hiçbir şeyi yok. Sesimi diyaframa, beynimi boşluğa aldım. Kibirim, tüm ihtişamıyla ileri vitesteydi. Canım bizi kırmayıp çayları getirdi. Büfeden aldığım ve sadece üç liram kalmasına neden olan Kemıl'ı açtım. Sigara isimlerinin İngilizce olması büyük nimetti. Kalan üç liramı fark etmeme sebep olan şey sevgili okur sigara için iç cebime giden elimdi. Yoksa karşımda sarışın bir kız varken kalan üç lirayı düşünmek akıl alır şey mi? Biraz lafladık. Ben, intiharlardan ve planladığım cinayetlerden ve kutup ayılarından ve penguenlerin etçil hayvanlar olduğundan bahsetti. O, okulunu ve bölümünü ve erkek arkadaşını anlattı. Bu sonuncusunu neden yaptı bilmiyorum. Tipim değildin zaten kendileriniz. Tam da ona gözlerinin ne kadar güzel olmadığını söyleyecektim. Röportaja yarım saat kaldığını fark ettim. Hiç param kalmamıştı. Kız da gelince bir şeyler içerdi. İki kuruş telif için katlanılacak iş değildi şu dergicilik. Garson kıza klark çekmenin son yol olduğunu anlamıştım artık. Kafamda kurguladım. Öykücü olmanın en güzel tarafı buydu. Kendi oyununu kendin yazıp oynuyorsun. Kimse de okumuyor. Çantadan birkaç dergi ve kitap ve not defteri çıkartıp masaya bıraktım. Saçımı dağıttım. Sigaramı yaktım. Tutunamadım. Kız çekingen kuzu gibi yanıma gelmedi. Bu bir öykü sevgili okuyucu, burada şiirsellik arama. Geldi. Sandalyeyi çekti. Sarışın kızın olması gereken yere belki de kızın üstüne oturdu. Beni izlemeye başladı. Sarışın kız şimdi esmer olmuştu. Geçmişimden hiçbir iz bırakmadan. şimdi nasıl anlatayım bilmiyorum yeni bir kitap yazıyorum da ben yazarım biliyorum çok iddialı ama seni rahatsız etmek istememiştim Ben de yazarım. Yeni kitabım çıktı. sadece danışmak istediğim birkaç şey daha doğrusu küçük bir oyun oynayacağız Burada garsonluk yapmamın sebebi yeni dosyam için. şimdi ben parası olmadığı için garsona yazar taklidi yapacağını anlatarak asılmaya çalışan bir öykücüyü oynayacağım sen de garsonu oynamaya devam et Karakteri çözmeye çalışıyorum. Durup dururken bu kıza aşık olabilirim. Adınız Burçak mı acaba? Seninle evlenir miyim? Adınızı değiştirelim. Sonra ben de sizin adınızı alayım Burçak. Sandığımdan daha fazla Burçak'sın. Bu işi çok iyi kıvıracağı belliydi. Birlikte Dublin'e yerleşiriz. Turuncu çocuklarımız olmasın. Lütfen. Güzel sokakların, güzel çocukları. Sesimi histerikleştirdim. Altı tane dönem romanı yazmış sakallı bir yazar kadar acı doluyum. Oyunumuz gayet iyi gidiyordu. Kız kıvıracaktı. Tam masadan kalkarken kolunu tuttum. Teklifim kurguya yenilmişti. Özümüzü biçimsel şakalar yemişti. Üzülmüştüm. Kız kalkıp kasaya yöneldi. İki dakika sonra müdür gelip bugün tüm hizmetin müessese denilen kurumdan karşılanacağını söyledi. Sevinçten vapura fazladan jeton atmış gibiydim. Röportaj için çok az zamanım kalmış olmalıydı. Garsonu sepetleyip, genç ve güzel olduğunu bildiğim yazarımı beklemeye koyuldum. Kız pes etmiyordu. Garson kız bu kez farklı bir edayla geldi. Oyundan hoşlandı tabii. Numaramı istese de yanlış numara verirdim. Masadaki tek çay bardağını alıp diğer masaya bıraktı. Küllükleri değiştirdi. Karşıma oturdu. Ah aşk."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/cile-terzisi", "text": "Birden korkuyla irkildi, kalktı yataktan. İki eliyle yüzünü kapatıp rüyasına anlam aradı. Umut, uzak yıldızlardan gelen bir ziya, acılarsa tarifsizdi. Yeniden başlıyordu her şey. Aynanın karşısına geçti. Yüz yüze geldi kendisiyle. Aynada gördüğü, kendine hiç benzemeyen o münzevi gözlerden kaçırdı kendini. Daha önce de defalarca yaptığı gibi, sağ elinin parmaklarını gezdirdi yüzünde. Sonra o parmaklar sağ kaşının üzerindeki yaradan hızla geçti. Acıyı hissetti yine de. Bugün küçük saksısında sıkışmış, katmerli mor çiçekler açmış bir Afrika menekşesiydi. Geçen günler ona, yılların bile hiçbir hükmünün olmadığını öğretmişti. Şimdi boşa harcanmış bir ömre hayıflanıyordu. Bu onu daha aceleci yapıyor ve üzüyordu. Oysaki yapacak daha ne çok iş vardı. Ama nafile. Koca ve hoyratça harcanmış bir ömürden geriye, zamanın berkittiği bir kalp, derine düşmüş bir çift göz, teninde derin yarıklar ve belli belirsiz morluklar kalmıştı. Birkaç zeytin koydu tabağına. Pencerenin önüne çekti sandalyesini. Elinde çaydanlık vardı. Gözü yağan karın altında servis bekleyen çocuklara takıldı. Çoğu daha uyanmamıştır bu yavruların., diye söylendi. Büyüdüklerinde onları da kendi akıbetine benzeyen bir son mu beklemekteydi! Yarı uykulu, oyunlarla geçen bir çocukluk, sonra bulanık bir sel gibi etrafını yıkan ilk gençlik çağları... Küçük isyanlar, büyük isyanlar, tavır koymalar, kimlik arayışları, ilk aşklar... Sonra bir sabah uyandığında artık büyüdüm sanmalar... Bu yollardan o da geçmemiş miydi? Birden irkildi. Çay bardağı taşmış, beyaz mermerin üzerinde kendine bir yol çizerek akıyordu. 'Kendinden çıkan, tavrını koruyan bir yol çizmek ve akmak!' dedi ama kimse duymadı onu. Önce refleks olarak kaldırdığı çaydanlığı tekrar bardağın üzerine eğdi, sanki bu fikrini selamlar gibiydi... Çocukluğu, komşu kızlarla beş taş oynadıkları eski mahalleler, ilk gençliğinde gittikleri yazlık sinemalar geçti gözünün önünden. Akşam serinliğinde, tozmasın diye matineden az evvel sulanmış sinemanın ön koltuklarında yer kapma telaşları, bozuk bir hoparlörden çıkan anlaşılmaz ve dağınık sese aldırış etmeden filmi içselleştirdikleri ve ondan bir parça oldukları günler geldi aklına. Nasıl da sonunu önceden bildikleri bir aşk hikayesi için içli içli ağlar, esas oğlanın attığı bir yumruğu deliler gibi alkışlarlardı. Sonra matine aralarında sucuk ya da çemen ekmek yemek hatırlanası güzel günlerdi. O sinema akşamlarında neşeden yarı sarhoş, salına salına eve dönerken, gazete kağıdından külahlara konulan sütle kavrulmuş kabak çekirdeğinin keyfi de bir başkaydı. Bu dönüşlerde kimi kızlar Belgin Doruk'tan, kimi Türkan Şoray'dan rol çalar, yüksek topuklu ayakkabılarıyla yürüyüşleri değişirdi. Aslına bakılırsa apartman topuklu ayakkabılar, topuz yapılmış saçların ön tarafı açık bırakılarak bağlanmış eşarplar ve üzerlerine sinen ağır çemen kokusu yaşantılarındaki alaturkalığı ne de güzel anlatırdı. Erkeklerse ayrı bir dünyaydı. Bu sinema geceleri neredeyse günlerce sürerdi. Yastıklarına başlarını koyduklarında göz tavana dikilir ve filmin en güzel sahneleri bir de tavanda seyredilirdi. O an yüzlerdeki tarifsiz haz resmedilebilse ne ölümsüz ifadeler çizilirdi. Bu matinelere, günler öncesinden dolmalar, sarmalar, poğaçalar yapılır, et suyuyla çemenler karılırdı. Eğer bunlar yapılmazsa, sinemanın önünde tezgahını açan arabacıdan alınan turşunun yanında yenen içli ketenin de tadı bir başkaydı. Kimi haylaz çocuklar yerlere yatar, bağırır çağırır, illaki alınacak o kete! Anneler baş edebilmek için çocuklarını çimdikleyerek azarlasalar da, dayanamayıp yine alırlardı o keteden. Anne yüreği işte, ama söylenmeye de devam ederlerdi. Ömrü kesilmeyesice, evde ye dersin yemez, burada rezillik çıkaracak ya, kıymete biner kötü kete der dururlardı. Kimi akşam ansızın bastıran yaz yağmurlarına yakalanırlardı. Herkes kaçacak bir yer ararken onlar ellerini ve ağızlarını göğe açarak oldukları yerde dönerlerdi. Sonra bazı gençler onlara katılır, ağızlarıyla yağmur tutarlardı. Hepsi yaşanmış ve bitmişti işte. Şimdi yapayalnızdı. Aylardır çocukları kapısını çalmamıştı... Hüzünlüydü. Bu sabah nereden dolanmışsa diline: Mümin çile terzisidir, ateşten gömlek biçer. diyordu. O camdan dışarıya uzun uzun bakarken, camın önünde duran fotoğraf albümü kayarak düştü. Resimler saçıldı her yere. Durakta servis bekleyen kız döndü, el sallayıp, öpücük gönderdi. İkisinin de yüzünde eşsiz bir gülümseme belirdi. Titreyen eliyle, önce gözlerinin sonra camın buğusunu sildi. O, eski fotoğraflardan, anılardan ve ona el sallayan çocuklardan yeni bir dünya inşa etmişti kendine. Huzurevinde yalnızlıkla ancak böyle baş edebilirdi."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/copler-ve-gozler", "text": "Apayrı bir alem... Sanki her nesne, ayrı bir şua yayıyor; en derin karanlıklar bile burada yırtılıp, bir safa, bir huzur bahşediyor. Hiçbir şey göründüğü gibi değil, daima daha üst bir konuma, gize, perde gerisi bir manaya, gaybi bir sırra işaret ediyor. Erkekler beyaz, iri kelebekler gibi kayalarda. Sünnet mucibince, Müzdelife'de geceleyecekler. Sema, onlara imreniyor. Dokunaklı bir görüntü; çarpıp geçiyor. Şeytan taşladıktan sonra, güzergahta ilerlerken, yoğun çöp kümelerinden bunalıyorlar, bazıları akıl almaz boyutlarda. İnsanlar herhalde müsterih; kerih kokulara dahi aldırmadan, çöplerin bağrında. Küçük çadırlar kurmuşlar; hasırlar, mukavvalar üzerinde oturuyorlar. Yedikleri içtikleri, artıkları, ille attıkları sanki hiç umurları değil. Çok şaşırtıcı. Bu derece kirle içli dışlılık, Temizlik dini İslamiyet anlayışıyla nasıl bağdaşabilir ve nasıl bir iç hayatımız var ki, böyle bir pisliği kaldırıp, hoş görebilir. Düşüncelerini, Necla'yla paylaşıyor. Necla da zaten söylenip duruyor, sonra yerdeki pet şişeye ayağıyla vuruyor. Selim'e pas verdim fakat bakmıyor diyor. Esprili, zeki kadın. Gülüşüyorlar, bazen de hafif tertip erkekleriyle dalga geçiyorlar. Sema, çevreye aldırmamaya gayret ederek, Mescidi-i Nebevi'deki bir anısını hatırlıyor. Sabah saatleridir. Yanında bir Afrikalı. Dünyanın en güzel namazlarından birini de, yerini tam da bulmuş, çöp tenekesinin yanında, Mescidin karşısında kılıyor. Acaba oranın çöpleri de mi güzeldi? Huzur ve mutluluk, her yanı kuşatmış; tüm maniaları yakarak yıkarak ve kalbi de yapılandırarak arıtıyordu. Otelde Kamile teyze, pisliğe takıntı yapmasının, zevki azalttığını söylüyor. İki sene önce ramazan umresine gelmişti. Fevkalade bir lezzetle, doyumsuz anlar yaşamıştı. O zaman feyiz almak için böylesine çabalamamıştı. Bedensel olarak daha kuvvetli, dayanıklıydı. Gerçi senelerden değil, artık aylardan nem, gün kapan yaşı da hesaba katmalıydı ama biraz hayal kırıklığı yaşamış gibi. Kendini toparlamaya çalışıyor. Hepimizin aynı durum başında diyor Necla. Türkiye'den ve Arabistan'dan aldıkları yiyecekleri bölüşerek, nefis bir kahvaltı hazırlayan kadınlar da benzer durumdan şikayetçi. Bazıları, girişe konmuş televizyondan dizileri, haberleri izliyor. Diyanet görevlileri, salonun bir köşesinde, onlara ayrılmış masalarında oturuyor; kimileri kitap, Kur'an okuyor, kimi suallere cevap vermeye çalışıyor. Bazı mahrem sualler için hanım görevliler tercih edilecektir. Kadın ve erkek hocaların muhtelif duyuruları. Ziyaret yapacak grupların toplantı ve gidiş saatleri; çeşitli gezi programları... Eski faaliyetlerini bildiren, hükmü kalkmış kağıtları almıyorlar bile. Programların azlığı, ilgisizlikle bağlantılı şikayetler olmuştu. Ancak şimdi çalışkan, vazifeşinas memurlar; faaliyetlerini göstermek istiyor. Sonuçta pano, kağıtlarla kaplanıyor. Aceleyle eskilerini alıp, çöpe atıveriyor tavaftan yeni dönmüş bir bey. Aslında zor, mesuliyetli bir görevi üstleniyor din görevlileri. Mesela sohbet bol yapılsa, hani siz eğitim işleriyle de çok alakasızsınız denmişti ya; kafile Ay gene mi deyip, dudak büküyor. İletişimin seyrekliği, ilgisizlik ise pek tabii, kusurdur. Başkan kulak büktü; kurumun her ferdinin, ödevlerine ayrı bir önem göstermesi gerekiyor. Çünkü şahsi hatalar toptanlaştırılıp, bütüne mal ediliyor. Nurhan Hanım, Arafat dönüşü; otellerine özel olarak getirilecek yaşlı ve engellilerin, otobüste yedi saat mahsur kalmalarını yana yakıla tekrar anlatıyor. Hadisenin tesirinden kurtulamamış. Tahammülfersa bir şey. Yanlarında refakatçi olarak -doğru dürüst, tecrübeli birini bile vazifelendirmemişler- bir aşçı, asabi yol bilmez bir şoför varmış. Nurhan'ın, kalp hastası annesine bir şey olacak diye ödü patlamış. Bazen Mekke dışına çıktıkları zehabına kapılmışlar. Tuvalet, su, yemek ihtiyacını gidermek yok. Otobüste sıkışıp kalmışlar. Oteldeki yakınlar, aileler deli divaneye dönmüş, telefon üstüne telefon. Bir ara iletişim kopmuş. Yanlış otele götürülmüşler; birkaç kişiyi unutmuşlar v. s. Tümü tepkililer, barut gibiler. Nurhan'ın babası Remzi Bey, olayı kat komşusu ve arkadaşı bazı erkeklere aktarırken: En aklı başında benim kızımmış. diye övünüyor. Büyük Yürüyüş'te, Arafat'tan dönerken; yolda dökülenler, hastalananlar olmuş; lüzumlu alaka gösterilmeyip, kalan sağlar bizimdir hesabı yapılmıştı. Fahiş fiyatla taksi tutanlar, gideceği oteli şaşıranlar, hepsi kafiledendi ve yanı başlarında yardım görecekleri bir merci bulamamışlardı. Sabri Bey, bu aksaklığı, yanlışlığı anımsatıyor ve özel şirketlerin methini yapıyor. İstediği bir şirketin kontenjanı, bir günde dolduğu için, kerhen bu kanalla gelmiş. Kerem Bey'se, kimi dostlarının başına gelen menfi örnekleri sıralayıp: İlle Diyanet! diye konuşmaya katılıyor. Akşam, otelin mescidinde kafile başkanının konuşmasını dinliyorlar. Başkan, geçmiş olaylardan olsa gerek, dağınık ve üzgün gözüküyor. Söyledikleri hep bir ders, ibretle dolu. Kınama ve nasihat arasındaki farka değiniyor. Her insan hata yapabilir. Ama sonra kınadığı başına gelir. bağlamında konuşmasını sürdürüyor. Hanım yücelerle ilgili örneklere sıkça başvurmakta. Özellikle büyüklerden Rabia'tül Adeviyye Hazretleri'ni çok beğendiği anlaşılıyor. Gerçekten samimi bir adam. Kendi yazdığı manzumelerde hep bir aşkı, Peygamber sevgisini dillendiriyor. şeklinde takdirini belirtiyor. Kafile Başkanı Reha Bey, bazen şimşekleri çekse de, esasen sevilen bir kimse. Necla, gözyaşlarıyla zikre başlıyor. Sema, uzun zamandır benzeri bir tablo görmemişti; arkadaşının cereyanı ona da geçiyor. Rukiye teyze, Melekler oynaşıyor diyor, esrik bir sevinçle. Tanıklıklarını saklayamıyor, kendini tutamıyor işte. Güzelliklere vesile olanları unutmamalı. Hatalarının yanında bunlar da var diyor, ön saflardaki Semih Bey, kıyasıya tenkitte bulunanlardan birine. Beytullah'a giderken, otobüste, birkaç kendini bilmez, başkanın üzerine yürüyecekmiş neredeyse. Başkan, tatlı ikna edici diliyle onları yatıştırmış ama olay çıkmasına ramak kalmış. Sohbetten sonra kadın din görevlisi cüz dağıtıyor. Sema onbirinci cüzü alıyor. Necla, üzerinde suçlamalar uçuşan başkana acıyor. İnsanın başına her durum gelebiliyor. Ademoğlu nankör. Ancak hayatın sillesini yemiş Nurhan gibilere ve yaşlılara daha ziyade merhamet besliyor. Üstelik muhakkak kendilerini garip, güçsüz, yalnız hissediyorlardır. Mağduriyetlerini, biçareliklerini, düzene ayak uyduramadıklarını daha fazla duyurmak niye? Yapılanlar bütün hürmet, adalet, hakkaniyet duygusunu sıfırlayan, İslami tezleri altüst eden bir şey. Yaşlısına, hastasına gereken önemi, ihtimamı göstermeyen bir kurum; üstelik din işleriyle ilgili; rastgele bir müessese değil. Dindarlara da güvenilmeyecekti de, kime güvenilecekti. Bazen hocaların, yüzleri sarkmış, bezgin, laf yetiştirmekten, oraya buraya koşturmaktan This is why passing a Hair Drug hair sample drug test is so difficult. harap hallerini görünce üzülüyor Kamile teyze. Gece ibadetine yetişmek için, erken bir saatte odalarına çekiliyorlar. Eşine, şikayetleri, olumsuz sözleri naklettiğinde Selami amca, Tuhafsın der gibi bakıp, katı: Elbette yapacaklar, vazifeleridir. Bizden o kadar para alıyorlar. diye karşılık veriyor. Kamile, zamanın gürültüsünü, kakofonisini de bastıran bu sevdalı tıklamalardan, tiktaklardan memnun. Yüreği bir basınç altında. Artık ne yatıp, ne uyunabilir; tek bir şey onu yatıştırabilir. Selami Bey'e, Kalk, hemen Kabe'ye hemen gidelim. yalvarıyor. Ertesi günde de; kılavuz kurum, masaya yatırılıp delik deşik edildikten sonra, mesele eleştiriye ve doza getiriliyor. Yani hacıyız diye hiç tenkit etmeyecek, daima susacak mıyız? diye laf çarptırıyor. Sabrın sonu nereye kadar? Her tür pislik elbette yanımızda götürülmemeli, ancak usulünce haklar da aranmalı, en azından istikbaldeki kardeşlerimizin selameti için. Masadaki arkadaşı, başıyla hacı eleştirmeni tasdik ediyor. Sonraki günlerde, geziye çıkıyorlar. Bu defa Mekke'de bazı yerler görülecek. Başta; bir örümcek ve güvercinin eşsiz menentsiz bir Güzelliği sırladığı Sevr Dağı. Durulmayıp, önünden geçilen; Arafat'ta Son Elçi'nin namaz kılıp, hutbe okuduğu Nemire Camii. Sema'nın ilgisini çeken duraklardan biri de, Hz. Adem'le Hz. Havva'nın buluşma yeri. Daha güzel bir Havva, yarımız bir Adem ve süzülmüş bir benlikle, çakışma mekanı. Salihlerle, aşıklarla, Efendimiz, Rab'le muhtemel bir karşılaşma mahalli. Ama Çöplerle dolu. Çöplükten geçeceksin önce. Çöplükler ayağını kaydırmayacak. O çöpleri insanlar meydana getirdi. Şimdi yollarını tıkıyor. Arafat'ta çöpler, Cebelirahme'de süprüntülükler... İnsanın çöp d. Kalbi ve zamanı neyle dolduruyordu. İnanç düzeyi, aşkın hizası neredeydi. Sorularının cevabını mezbeleliklerde arıyor. Bazı duygu ve düşüncelerin, gün yüzüne çıkması ve ilk planda yer almasıysa çürütücü bir etki meydana getiriyor; zatını çöplük horozu, tavuğu gibi hissetmesine sebebiyet veriyordu. Çöplerle kap lı bir alana, küçülmüş bir dünyaya kendini hapsetme herhalde feciydi. Lakin hayatta, hepsi iç içeydi. Belki her şeye rağmen yine de ay ışığı, güneş ışığı gibi, kirlenmeyecek bir ziyanın peşinde koşmaktır onunki. Çöpler merdivenleşmiş; üstüne basa eze, çiğneyerek, yamultup yassıltarak, artık çöplükten çıkarıp hiçleştirerek yukarı tırmanıyorlar. Minikle göz göze geliyor Sema. Muhabbet, çöplerin üstünü yine örtüyor. Güçlükle ilerleyen kalabalıkta, her hal mümkün. Bir adam, yanlışlıkla Sema'nın güneş gözlüğüne, koluyla vuruyor. Sert bir darbe alsaydı, gözlük tuzla buz olacak, ihtimal, gözü yaralanacaktı. Bir arada gözlüğü düşmüş, fakat kırılmamıştı. Herhalde Bakışa dikkat etmek lazımdı. Başka hiçbir noktaya bakamayacak, hedefe kilitlenmiş silme aşıklardan olabilseydi keşke. Ama mezbeleliklere varıncaya kadar dünyevi bu gezginlik, fikir çöplüklerinde d ve ruh avareliği. Şüphesiz özüne aykırıydı. Bir ah! çekti. İşte böyle; olaylardan, sorunlar ve insanlardan ruhuna bir hisse çıkarmaya, düşünce açıları yakalamaya özeniyordu. Azıcık muzip, Tersten ve umutlu düşüneyim diye karar verdi. Belki de sadece bir kuru, basit gözlük değil, bir engel kırılacaktı. Gözlüksüz, araçsız bir açılım. Ya da yeni bir g. Bakışlarını bedenine çevirdi, biraz durakladı; neticede çöpler de dönüşüme uğrayabilirdi."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/dagin-ferhat-i-deldigidir", "text": "Mekan: Ferhatların evi. Ferhat cam kenarında oturmuş, uzaklara dalıp gitmiştir. Sıkıntılı bir hali vardır. Kendi kendine söylenmektedir. Ferhat: Ey Kınalı Dağlar! Neden öteleri ırak eylersiniz. Siz de hiç din iman yok mudur? Neden üstü açık mapus damına çevirirsiniz şu köyü? Dağ dağa kavuşmaz insan insana kavuşur demişler. Ama siz birbirinize kavuşmuşsunuz insanları ötelere savuşturmazsınız. Bir yol verin, bir geçit açın. Zulmetmeyin insanlara. Zulmetmeyin bana. Kapana kısılmış fare gibi kaldım şu nalet köyde. Burada ne uzar ne kısalırım. Anam çalışmıyorum diye sohranır durur. Babam yıllardır çalışıyor da ne oldu? Ama bir gitsem şu dağların ötesine! Ah bir gitsem! Ferhat: Canım anam, iş vardı da ben mi çalışmadım. Aş vardı da ben mi bölüşmedim. Otursam oturuyor dersin, uyusam uyuyor dersin, dışarı çıkıp gezsem boş boş geziyor dersin. Söyle, başımı taşlara mı vurayım? Hem şu Kınalı Dağlara bak. Köyümüzün etrafına yılan gibi kıvrılmış. Onu aşıp başka memleketlere gitmedikten sonra buralarda ne iş yaparım? Hasan'ı bana misal getirirsin. Her yıl çocuk yaptırmak marifet değil ki! Ona kalırsa her yıl buzalayan inekler onlardan daha marifetli. Demem o ki canım anam, bu hayatta büyük oynamak istiyorum ben. Hem de çok büyük! Ferhat'ın Babası: Ne oyunuymuş ulan bu! Eşek kadar adam oldun, daha bir yaralı parmağa işemişliğin yok, aklın hala oyunda eğlencede! Şu ahırdaki ineklerde senden daha fazla akıl var. Hiç değilse onlar süt veriyor. Senin hiçbir işe yaradığın yok. Annesi: Büyük oynamak istiyormuş oğlun! Kınalı Dağlar ona engelmiş. Başka memleketlere gidesi varmış da gidemiyormuş. Ferhat: Ey babam, canım babam. Gözümün nuru, kıvancım babam. Dedemin babası çobanmış, dedem de çobandı, sen de çobansın. Bir aksilik olmazsa ben de çoban olacağım. Çobanlık bizim kaderimiz olmamalı be baba. Babası: Kes ulan kafiyeli kafiyeli konuşmayı, geri zekalı! Çobanlık gibi meslek mi var? Sütün yoğurdun eksik olmaz. Sürekli yayla havası alır, hasta olmazsın. Koyunun gübresini yakar, yakacağa para vermezsin. Mal sahibi bir de her ay cebine para koyar. Daha Allah'tan belanı mı istersin! Annesi: Peygamber mesleği yavrum çobanlık! Çobanlıkla ilgili öyle ileri geri konuşma. Çarpılırsın. Babası: Hem ben çoban değil küçükbaş hayvan uzmanıyım. Küçükbaş hayvanların A'dan Z'ye her şeyini bilirim. Ferhat: O zaman ben de evde oturma uzmanıyım. Evde oturmanın her türlüsünü bilirim. Babası: Kes lan palavrayı! Ayrıca bir aksilik olmayacak, sen de çoban olacaksın. Babası: Bekir Ağa çoban arıyormuş. Ben de gittim konuştum bizim oğlan yapar diye. Senin oğlan yapamaz gibisinden biraz bocaladı. Yok ağam dedim. Çobanlık bizim ata mesleğidir dedim. Dört dedim, dokuz dedim, Bekir Ağa'yı ikna etmeyi başardım. Yani hiçbir aksilik olmadı ve sen de çiçeği burnunda, sazı elinde, türküsü dilinde bir çoban olmaya hak kazandın. Mekan: Bekir Ağa'nın ahırının önü... Ferhat koyunları ahıra sokmak için uğraşırken Şirin'i görmek için oralarda oyalanır. Ferhat: İşler... Ha evet, işleri bitirdim... İş dediğin nedir ki zaten... Yalnız şu... Şurada kanadı kırık bir sığırcık vardı da ona yardım etmeye çalışıyordum. El kadar bir şeydi zavallıcık. Koyunların arasına kaçtı. Ferhat: Bilmem ki, kedi saldırmıştır belki. Belki de uçarken bir yere çarpmıştır. Sığırcık yani sonuçta... Başına her şey gelmiş olabilir. Şirin: Yaa... İnsan bir kere sığırcık olmayagörsün, başına her şey gelebilir. Bu dünya sığırcıklar için acılarla dolu. Yalnız sığırcıklar bu mevsimde göç etmiyor mu? Etrafta hiç sığırcık da yok. Ferhat: Şey... Evet, göç ediyor da... Bu sığırcık buranın yerlisi galiba... Ya da ne bileyim... Göç etmesini engelleyen başka bir sebep vardır belki. Ferhat: Bilmem ki. Belki sevdiği başka bir kuş için ayrılamamıştır buralardan. Şirin: Sen ne dersin çoban! Bu devirde öyle sevdalar kaldı mı? Sevdiği için hem ailesini terk etsin, hem de ölümü göze alsın. Ferhat: İnsan gerçekten seviyorsa ölüm nedir ki Şirin, yaşamanın yanında! Şirin: Terlemişsin, şunu iç de için ferahlasın. Ferhat: Su değil aşk badesi sanki. Eline sağlık Şirin kız. Şirin: Afiyet olsun. Her yaralı kuşa bir tabip gerek. Her badeli aşığa bir maşuk gerek. Her dağı delen Ferhat'a bir Şirin gerek. Şirin: Her gün ağlarım gülemem. Akan gözyaşlarım silemem. Göynümün sultanı sensin. Senden başkasını sevemem. Şirin: Karanfil oylum oylum... Geliyor selvi boylum. Selvi boylumu görünce. Şen olur benim göynüm. Ferhat: Ağam şu taşların arasına kanadı kırık bir sığırcık kaçtı da onu bulup yarasını pansuman edecektim. Sevaptır. Bekir Ağa: Kuzulayacak olanları ihmal etme! Bekir Ağa: Sürüyü otlu yerlerde yay. Hayvanlar bir deri bir kemik kalmış. Bekir Ağa: Burada da fazla oyalanma, git evine, dinlen. Altı üstü sığırcık işte, kedi medi yemiştir. Ferhat: Şeydi ağam... Sümüklü Hatçe'nin kızı Fatma'ydı. Ferhat: Birkaç gündür sürülere kurt dadanmış da onu söylemeye gelmiş. Bekir Ağa: Evet, dikkat et kurtlara. Namussuz kurtlar! Oradan Geçen Bir Köylü: Ne o lan Deli Ferhat! Güttüğün iki keçi, ıslığın dağı taşı götürüyor. Mekan: Köyün çıkışında tenha bir yerdir. Şirin Ferhat'ı dizlerine yatırmış saçlarını okşamaktadır. Ferhat: Şirin'im, ahu gözlüm, ilk gördüğüm andan beri sevdalıyım sana. Sevdanın ilmini, töresini sen öğrettin bana. Bu öyle bir sevdadır ki dağ olsa erir, dönüşür muma. Ah Şirin'im ah. Azıcık aklım vardı, o da gitti. Ferhat, dönüştü Deli Ferhat'a. Sazımda sensin sözümde sen, aşımda sensin düşümde sen. Şirin: Dağ yürekli Ferhat'ım. Göynümün tek sahibi, ilk göz ağrım. Seni göreli tutuldum sevdanın en karasına. Sanırsın ki tabip el değdirdi yüreğimin onulmaz yarasına. Seninle bulunduğum an hayatımın en mutlu anı. Sensizlikse dipsiz bir hüzün, boşa geçen yıllarımın tükenmeyen efkarı. Ferhat: Gül yüzlü Şirin'im. Tarihte birçok büyük sevda gelip geçmiş. Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Tahir ile Zühre daha niceleri... İsterim ki bizim sevdamız da o büyük sevdalara eklensin. Dilden dile yıllarca anlatılsın. Kader yazılmışsa ezelden ne gelir elden demiş atalarımız. Diyeceğim o ki sen bana yazgılısın ben de sana. Bak, isimlerimiz bile bu kadere işmar eder. Sen Şirin'sin, ben Ferhat. Bu sevdanın önünde dağ olsa dize gelir. Ferhat Şirin için dağı delmişse ben de senin için dağı taşı delerim. Şirin: Ferhat'ım, yiğidim! Güzel dersin, göynümü hoş edersin de her şey güzel deyip gönül hoşluğuyla olmuyor. Şirin: Yok, ne kusur edeceksin ki? Kendi kendime söylenirim işte. Varsa bir kusur o da benimdir. Ferhat: Yok yok... Sen de bir şey var. Bir şeyler saklarsın benden. Şirin: Ne zamana kadar bu tenhalarda buluşup duracağız Ferhat? Bilirsin, köylük yerde adın çıkacağına canın çıksın derler. Pınar başında kadınlar beni görünce imalı imalı bana bakar, fısıl fısıl konuşurlar aralarında. Hatta geçenlerde komşumuz Sümüklü Hatçe, seni bana ayna tutarken görmüş. İki de bir laf vurur. Bu söylentiler anamın babamın kulağına giderse ben ne derim, nasıl bakarım yüzlerine? Demem o ki bu iş resmiyete binsin, erim olasın Ferhat'ım. Ferhat: Var var... Sen benden bir şey saklarsın. Şirin: İki gün önce beni istemeye geldiler. Şirin: Dedim ya dayımın oğlu. İstanbul'da yaşıyor. Şirketleri felan varmış. Şirin: Bir şey demediler... Ama gönülleri var beni vermeye. Babamın ağzı kulaklarına varıyor. Şirin: O da soru mu Ferhat'ım. Senin ağzın ne laflar eder! Gözümün senden başka gördüğü, aklımın senden başka erdiği mi var! Diyeceğim o ki bir an önce iste beni. Hem dünyalığın hem ahretliğin olmamı istiyorsan bunun başkaca yolu yoktur. Ferhat: Evet, gerdek gecesi takılır ama sen bana hem yüzünü gösterdin, hem de göynünü açtın. O gecede yaşanan mutluluğu bakışlarınla, tatlı sözlerinle bana her saniye yaşatmaktasın. O yüzden yüz görümlüğünü şimdi takmak istiyorum. Şirin: Ah Ferhat'ım, ne ince, ne düşüncelisin. Nasıl mutlu oldum anlatamam. Ferhat: Biliyorsun, gerdek gecesinde damat parmağına iğne batırır ve parmağından çıkan kanı yüz görümlüğüne bastırdıktan sonra gelinin boynuna takar. Böylece damadın kanının yuvayı her türlü musibetten koruyacağına inanılır. İnşallah onu da ilk gecemizde yapacağım. Şimdilik boynunda dursun yeter. Şirin: Sen nasıl istersen Ferhat'ım. Benim aklım öyle şeylere ermez, bilirsin. Ben de bunu senin için ördüm, koyunları yayarken ayakların üşümesin diye. Ferhat: Ah Şirin'im, sen bunları o narin elceğizlerinle örersin de ben bunları hiç ayağıma takabilir miyim? Yastığımın altına koyacağım ve her akşam bunları koklayarak yatacağım. Şirin: Geç oldu. Gideyim ben. Anam şüphelenmesin. Ferhat: Tamam Şirin'im. Anamgille konuşayım, tez vakitte seni istemeye geleceğiz, haberin olsun. Allı duvaklı yarim olacaksın. Mekan: Sahne paravanla ikiye ayrılmıştır. Bir taraf Ferhatların, bir taraf da Şirinlerin evidir. Ferhatların evi aydınlık, Şirinlerin evi karanlıktır. Ferhat kendi evlerinde düşünceli düşünceli oturmaktadır. O sırada içeri annesi girer. Ferhat: Söylerim söylemeye de kızmandan çekinirim. Ferhat'ın Annesi: Söyle oğlum, ben sana ne zaman kızdım, ne zaman kem söz söyledim. Çekinme oğlum, söyle. Ferhat: Ben sevdalandım ana, hem de karasına. Bekir Ağa: Benle ne biçim konuşuyon? Kafayı sıyırdın felan... Seni ayağımın altına alırdım ya... Aboovvv... Yırtılıyor, yırtılıyor... Niye ağrıyor ya o zaman? Bayağıdır böyle sancılanmamıştı. Şirin'in Annesi: Niye olacak? Soğuk sıcak demeden davar peşinde koşarsın da ondan. Doktor dememiş miydi soğuğa sıcağa fazla çıkma diye. O kadar çalışanın var. Kocaman Bekir Ağasın. İşleri biraz çalışanlara bırakayım demiyorsun. Bekir Ağa: Cahil cahil konuşma kadın! İşleri çalışanlara bırakırsan iki günde gösterirler ebenin örekesini. Ağa olmak kolay mı sanırsın? Buraya gelmek için ben her şeyi göze aldım. Annesi: Abooov! Düşman başına... Ocaklardan ırak... Boyun posun devrilsin, topraklara bulanasın, yollarda kalasın, kanlar kusasın da ağzından böyle kem sözler çıkmaya! Bula bula Bekir Ağa'nın kızını mı buldun? Oğlum sende akıl yok ya hiç fikir de mi yok? Bekir Ağa senin gibi çulsuza, senin gibi zibidiye kızını değil günahını da vermez. Aklını başına topla. Ferhat: Ben her şeyi göze aldım ana. Şirin'in Annesi: Unutur muyum hiç... Daha dün gibi... Çiçekleri bana gösterdikten sonra da ziyan olmasın diye götürüp koyunlara yedirmiştin. Bekir Ağa: Neyse, bu kadar duygusallık yeter. Ferhat'ın Annesi: Duyguymuş, aşkmış boş laf onlar. Bak sana ne diycem. Sümüklü Hatçe kaç zamandır kızı Fatma'yı bana işmar eder durur. Kısrak gibi kız Fatma. Köyde onun gibi hamaratı, ayağına carısı yok. Bir oya örer, yılan derisi gibi nakış nakış. Geçen gördüm, kocaman iki saman balyasını ha babam yüklenmiş, bana mısın demiyor. Traktör gibi kız. Gel, sana onu alalım. Ferhat: Ben traktör istemiyorum ana, ben Şirin'i istiyorum. Ferhat'ın Annesi: Oğlun sevdalanmış, hem de sevdanın karasına. Ferhat'ın Babası: Deme yahu! Desene bizim oğlanın kamışına su yürümüş. Ferhat'ın Annesi: Kime sevdalandığını öğrenince senin de beynine kan yürüyecek ama! Ferhat'ın Annesi: Bekir Ağa'nın kızı Şirin! Şirin'in Annesi: Odasında... Sabahtan beri çıkmadı. Bekir Ağa: Bu kızda bir dert var sanki. Ferhat'ın Annesi: Heee! Essahtan... İstersen kendisine sor. Ferhat: Doğrudur baba. Sevdalıyım Şirin'e. Halımı anlarsınız diye boyun büküp düşüncelere dalarım, pilava kaşık dikerim ama siz umursamazsınız. Yüzümü kızartıp bunu size söylemekten başkaca çarem kalmamıştır. Ferhat'ın Annesi: Ben de pilavları kuru yapıyorum da kaşıklar o yüzden üzerinde dikilip kalıyor sanıyordum. Şimdi anlaşıldı mesele. Ferhat'ın Babası: Başlattırmayın pilavınıza kaşığınıza! Oğlum, elin biraz para tutar oldu, kırk yılın başı bir işe yaradın. Paranı biriktir de tarla marla alırız. Bekir Ağa delinin teki. Bunlar kulağına giderse işinden de olursun. Ferhat'ın Babası: Gel etme oğlum. Rezil etme bizi el aleme. Davul bile dengi dengine... Biz kim Bekir Ağa kim, sen kim Şirin kim. Hem köyde başka kız mı yok. Evlenmeye niyetliysen buluruz başkasını. Biz de geçtik o yollardan, bilirim. Gençlikte insanın başı dumanlı olur. Sevdaymış falan, bunlar boş laf... Mantık evliliği yapacaksın. Zamanında benim de peşimde çok kız koştu, hatta bunlardan birisi de anandı. Ben hepsini elimin tersiyle ittim ve ananla evlendim. Ferhat'ın Anası: Kim kimin peşinden koştu. Yazdığın aşk mektupları daha tomarıyla sandıkta durur. Çıkarttırma bana mektupları! Ferhat'ın Babası: Neyse, eski mektupları... Defterleri karıştırmayalım. Diyeceğim o ki daha gençsin, toysun. Bu sevdadan vazgeç. Ferhat: Baba Şirin'e sevdalıyım ben, ona dünür gitmenizi istiyorum. Şirin'in Annesi: Ben de görürüm halını. Ama gençliğine veririm. Bu yaşlarda insanın başında kavak yelinin her türlüsü eser. Bekir Ağa: İnşallah dediğin gibidir. Şu Arif'e versek de bir an önce başını bağlasak. Bakarsın itin kopuğun birine sevdalanır. Uğraş dur ondan sonra. Ferhat'ın Babası: Vermezler diyorum oğlum, vermezler. Senin gibi geri zekalıya o kızı ver-mez-ler. Avrat beni afakanlar bastı. Ben anlatamıyorum bu deli oğlana. Sen anlat biraz da. Ferhat'ın Annesi: Ne anlatayım bey. Görüyorsun işte, peygamber demiyor Nuh diyor. Ben de şaşırdım kaldım. Ferhat: Ben Şirine sevdalıyım. Ben Şirin'i istiyorum. Bekir Ağa: Bu arada Ferhat ailesiyle bize gelecekmiş. Bekir Ağa: Yahu şu bizim davar çobanı Deli Ferhat yok mu, o. Şirin'in Annesi: İnsan önceden söyler. Evi felan toparlardık. Bekir Ağa: Ne toparlayacan yahu... Gelenler sanki çok önemli insanlar da... Misafir ettiğime şükretsinler. Ferhat'ın Annesi: Dediğini yapmaktan başka çare yok. Bekir Ağa'nın eşiğine gidelim de boyumuzun ölçüsünü alıp gelelim. Ferhat'ın Babası: Sen ne dersin hanım, sen de mi dellendin! Ferhat'ın Annesi: Görmez misin oğlanın halını. Yemeden içmeden kesildi, iğne ipliğe döndü. En azından bir gidelim de umudu kesilsin. Ferhat'ın Babası: Eh, öyle olsun. Benden günah gitti o zaman. Hadi düşün yola. Ferhat'ın Babası: Kurt murt ölmedi. Bekir Ağa'yı bir görelim, iki lafın belini kıralım dedik. Bekir Ağa: İyi etmişsiniz. Ben de bu aralar işten güçten başımı kaldıramıyorum. Koyunlar bir taraftan, inekler bir taraftan, çobanlar bir taraftan, celepler bir taraftan... İnan olsun, bir haftadır şu kulağımın arkası kaşınır, boş zaman bulup da parmağımı uzatıp kaşıyamam. Ferhat: Sen öyle diyorsan öyledir ağam. Bekir Ağa: Hazır siz de buradayken söyleyeyim. Bu oğlan son zamanlarda işleri iyice saldı. Aklı bir karış havada. Diğer çobanlardan da duyuyorum. Davarı salıyor meraya sonra veriyor sazın tellerine... Çaldığı da hep yanık yanık sevda türküsü... Lan oğlum, gözünü aç, elini şahbaz tut. Yoksa benim davarımı yaymak için her gün bir sürü insan eşiğimi aşındırıyor. Seni almazdım da babanın hatırına aldım. Bekir Ağa: Lan Ali, senin bir derdin var gibi. Varsa söyle, çekinme. Bilirsin, Bekir Ağa'nın halledemeyeceği hiçbir mesele yoktur. Ferhat'ın Babası: Yok ağam, ne sıkıntım olacak ki! Babası: Birkaç gündür karnıma sancı giriyor da o kıvrandırıyor. Ferhat'ın Babası: Taş değil, ataş var. Ferhat'ın Babası: Yok, taş maş değil... Ağrıyor öylesine. Bekir Ağa: Yok yahu! Bizim çobanların davarlara karın ağrısı için yutturdukları vermidon diye bir hap vardı. İstersen ondan getirteyim. Ferhat'ın Babası: Yok ağam... Sağ olasın. Geçer birazdan. Ferhat'ın Annesi: Sağlığına duacıyız. Verdiğine şükürcüyüz. Bekir Ağa: Bize de bu aralar baya misafir geliyor. Geçen de İstanbul'dan Mustafa Beyler gelmişti. Bekir Ağa: Canım şu Fabrikatör Mustafa Bey yok mu, onun babası da köyün neredeyse yarısının sahibi Feyzullah Ağa'ydı. Bekir Ağa: Bizim Şirin'e dünürcü gelmişler, oğulları Arif için. Arif de bir Arif ki sormayın. Maşallah sırım gibi delikanlı. Dili de çok tatlı. Bekir Ağa: Tabi ki de vereceğim. Öyle kısmet kaçar mı? Armut piş ağzıma düş olmasın diye şimdilik gönderdik. Eee, söyleyin bakalım, sizin ziyaretinizin sebebi hikmeti nedir? Böyle sebepsiz yere gelmezsiniz. Hem tedirgin oturmanızdan belli bir sebeple geldiğiniz. Ferhat'ın Babası: Evet Bekir Ağa, bir sebeple geldik. Bekir Ağa: Ne istersiniz yahu? Çıldırtmayın adamı! Ferhat'ın Babası: Allah'ın izni peygamberin kavliyle kızınız Şirin'i oğlumuz Ferhat'a isteriz. Bekir Ağa: Höst ulan, höst! Bu nasıl haddini bilmezliktir! Benim kızım kim, sizin şu deli oğlan kim! Koskoca Bekir Ağa'nın kızı Deli Ferhat'a ha... Sizde hiç akıl fikir yok mudur? Ben seni haremime çoban diye sokarım, sen namahreme göz dikersin ha! Hele yaralı it gibi evin etrafında dolaşmandan anlamalıydım. Bir daha sakın buralara adım atma. Çıkın gidin evimden! Yalan dünyada ne huzur ne sükun kaldı. Ferhat'ın Annesi: Ferhat, bir şeyler hazırladım, gel yiyelim. Annesi: Sıkma canını. Şirin olmaz, başka bir kız olur. Ferhat'ın Annesi: Dilini mi yuttun? Cevap versene. Bizim oğlanın azıcık aklı vardı o da gitti. Ferhat: Gurbet işte... İçim darlanır buralarda. Bir vakit ayaklarım yaban tepsin. Gözüm el yüzü görsün. Göynüm yeğnilsin isterim. Ferhat: Bulursam yer, bulamazsam yemem güzel anam. Sazımı da alırım yanıma, hem çalar, hem söylerim. O benim dertlerimi aşikar eder, ben de onun kuru bedenine can olurum. Annesi: Ne diyim oğlum! Ferman da dağlar da senindir. Var git, dualarım seninledir. Ferhat: Yok ana. Hala taş gibi içimde durur sıkıntılarım. Ferhat'ın Annesi: Aman oğul, ne dersin? Dağlarda iyice mi delirdin? Bekir Ağa'nın bizi kovmasından dolayı köye rezil olduk. Bizi iyice rezil etmek mi istersin? Hem Bekir Ağa babanı da işinden eder. Öylelerinin eli uzundur. Ferhat'ın Annesi: Bir kere de büyük lafı dinle kör olasıca! Ben senin anan değil miyim? Ne bu senden çektiğimiz! Ferhat: Bu konuda üzerime gelme ana. Kararlıyım. Ferhat'ın Annesi: Gel etme oğlum. Yazık olur sana. Bekir Ağa delinin teki. Çeker vurur. Ferhat'ın Annesi: Ay beni sıkıntı bastı, başıma ağrılar girdi. Bu oğlana laf anlatmak deveye hendek atlatmaktan daha zor... Ne halin varsa gör. Ben ağrı kesici almaya gidiyorum. Ferhat: Şirinim, kaçıracağım seni. Kim ne derse desin, kaçıracağım. İsterse ucunda ölüm olsun. Değil mi ya ferman padişahınsa dağlar bizimdir. Sen yeter ki he, de. Sen he dedikten sonra her şeyi dize getiririz. Bu saatlerde pınardan su getirirdi. Şuraya saklanayım da gören olmasın. Şirin: Ferhatım yiğidim, senin yokluğunda içim efkarla doldu. Bir yanım sararıp soldu. Babamın sizi kovduğu gece sabaha kadar ağladım. Ama elden ne gelir ki. Ferhat: Kaçalım Şirinim. Başımızı alıp kaçalım buralardan. Dağlar aşıklara baban gibilerden daha şefkatlidir. Hem baban da insan... Bir süre sonra o da kabullenir her şeyi. Gelir elini öper, helallik alırız. Şirin: Sen ne dersin Ferhat? Öyle bir şey yaparsam babam beni kesinlikle affetmez. Hem konu komşu ne der sonra. Şirin kaçtı dedirtmem ben kimseye. Şirin: Bu işin yolu, töresi neyse öyle kavuşacağız Ferhat'ım. Bir kez daha iste babamdan. Şansımızı bir kez daha deneyelim. Ferhat: Sen ne dersin Şirin! Babanın bize nasıl davrandığını gördün. Benim canıma kastın mı var! Şirin: Babamın öfkesi saman alevi gibidir. Bir anda parlar söner. Şimdi belki yumuşamıştır. Sen bir kez daha dene. Bekir Ağa: Kızım Şirin, ahırın kapısını kim açık bıraktı? Ne gezersin ulan buralarda. Seni kovmadım mı, hem arsız hem yüzsüz! Ferhat: Bekir Ağa beni bir dinle. Bekir Ağa: Ne dinleyeceğim lan seni! Senin gibi çulsuza iş verdim. Açtın önüne yal koydum. Sen ne yaptın! Haremime yan gözle baktın. Ulan yalın mı az geldi aç köpek! Ferhat: Ben hiç kimseye yan gözle bakmadım ağam. Şirin'e hiçbir zaman kötü niyet beslemedim. Sevdalandım, gelip sizden Allah'ın emriyle istedim. Bekir Ağa: Kes lan palavrayı! Sevdalanmış! Git, merada otlayan eşeklere sevdalan sen! Senin layığın onlardır. O kadar seviyorsan Şirini... Ha, bak, sen de Ferhat'sın, git dağı taşı del o zaman. Del de görelim gerçekten sevdalı mısın? Yıkıl şimdi karşımdan. Bir daha da karşıma çıkma, ayağımın altına alırım ha! Mekan: Şirinlerin evi... Arif ailesiyle Şirin'i istemeye gelecektir. Şirin, annesiyle konuşmaktadır. Şirin'in Annesi: Kızım, seni istemeye gelecekler. Ne olur bir terslik çıkarma. Şu Ferhat denen Allah'ın delisini de unut artık. Ne deli olacak, şeytanın önde gideniymiş. Altınları bulduktan sonra ailesini alıp İstanbul'a gitti. İki sene oldu, seni hiç arayıp sordu mu? Niye sorsun ki! Emlak işine girmiş, paraya para demiyormuş. Hatta geçen, Sümüklü Hatçe söyledi. Nişanlanmış, yakında evlenecekmiş. Şirin: Yeter ana. Bunları anlatıp durma. Annesi: Zamanında bir cahillik yaptın. Sevda dedin, Ferhat dedin. Artık gözünü aç. O defterleri kapat diye anlatıyorum bunları. Annesi: İyi o zaman. Arif'e he de. Pırlanta gibi çocuk... Durumları iyi. Seni seviyor da. Şirin'in Annesi: İyisin iyi. Yalnız dişinin arasında maydanoz parçası kalmış, insan bir dişini fırçalar. Bekir Ağa: Haftada bir fırçalıyoruz işte, her saat başı diş mi fırçalayalım. Annesi: Üff, ağzın da leş gibi sarımsak kokuyor! Arif'in Babası: Nasıl olsun azizim. Biz de iki ayaklı davarlarla uğraşıyoruz işte. Zenginlik zor iş Bekir Bey kardeşim. Bizim şirket İstanbul'daki inşaatların neredeyse tamamına malzeme sağlıyor. Borçla iş yapıyoruz. Haliyle ödeyen var ödeyemeyen var. Onlar ödeyemeyince biz de zora giriyoruz. Ama bu, yanımda olduğu sürece üstesinden gelemeyeceğimiz zorluk yok Allah'ın izniyle. Bekir Ağa: Geçmiş olsun bu arada. Bir trafik kazası geçirmişsiniz galiba. Arif'in Babası: Evet... Bir kaza yaptık. Ben de bir şey yoktu. Arif bir süre hastanede yattı. İki sene o yüzden gelemedik. Şimdi iyi hamdolsun. Bekir Ağa: Sen nasılsın Arif Bey oğlum, sen anlat biraz da. Arif: Arif'e tarif gerekir mi efendim. Şirketimizin uyguladığı aplikasyonlar neticesinde kar marjını yüzde on oranında artırmış durumdayız. Ayrıca laboratuvar ortamında gerçekleştirdiğimiz durabilite çalışmaları neticesinde müşterilerimizle aramızda confidance sağlanmış olup bu sayede piyasadaki güvenirliğimiz ve piyasaya olan hakimiyetimiz bir kat daha artmıştır. Bunun yanında yurt dışındaki of shore şirketlere aktardığımız paralar ve yurt içindeki kamu bankalarından çektiğimiz sıfır faizli kredileri kullanarak kamudan aldığımız ihalelerle gücümüze güç katmış durumdayız. Arif'in Babası: Anlayacağın Bekir Bey, Allah bir kere yürü ya kulum demeyegörsün. İnsan böyle yürüyüp gidiyor işte. Arif'in Babası: Eline sağlık kızım, kahve de çok güzel olmuş. Arif: Evet, güzel olmuş. Önceki içtiklerimizde ağzıma bir tuz tadı gelmişti ama bu çok iyi. Şirin'in Annesi: Bizim buranın kahvelerinin özelliğidir o. İlkin ağzına tuz tadı gelir, tadını sonradan alırsın. Arif'in Babası: Neyse, sadede gelelim. Oğlumu bilir, tanırsın Bekir Ağa! Arif'in Babası: Boy dersen boy, pos dersen pos, zeka dersen zeka, para dersen para... Bir eksiği oğlumun helal süt emmiş bir eş. Kızınız Şirin'in, oğlumuzun bu eksiğini tamamlayacağını düşündük ve İstanbul'dan kalkıp buralara kadar geldik. Demem o ki kızınız Şirin'i oğlumuz Arif'e Allah'ın emri peygamberin kavliyle isteriz. Bekir Ağa: Valla ne diyim... Sizinle hısım olmaktan, Arif'i damadım olarak görmekten gurur duyarım. Ayşe: Bekir Ağa öyle diyorsa öyledir. İki taraf için de hayırlı uğurlu olsun. Şirin: Ben de evet derim. Lakin bir şartım vardır. Bekir Ağa: Önceden çobanımızdı. Dağda gömü mömü bulmuş dediler. Sonra İstanbul'a gidip inşaat işine falan girmiş. Bir ara bizim kıza askıntı olmuştu. O yüzden bizim kız hiç sevmez. Arif: Yüz yüze görüşmedik ama ben de tanırım. Hatta şu sıralar işi hiç iyi gitmiyor. Bize yüklü miktarda borcu var. Şirin: Onu batırmanızı istiyorum. Evlilik teklifini bu şartla kabul ederim. Arif: Onu batırma değil, yerin dibine de batırırım. Onlar daha dünkü çocuk. Ezer geçeriz Allah'ın izniyle öylelerini. Arif'in Babası: O zaman hayırlı uğurlu olsun. Ferhat'ın Babası: Öyle öyle! Ben her zaman demişimdir bu Ferhat akıllı oğlan, köyde ondan zekisi yok diye. Amma velakin insan işte! Akıllıya deli, deliye akıllı der. Annesi: Zaten pencere önünde düşünceli düşünceli oturmasından belliydi oğlumun büyük işler başaracağı. Bu köy bana dar geliyor diyordu da gülüp geçiyorduk. Bir bildiği varmış demek ki. Babası: Bir de Şirin diye tutturması yok muydu? Şirin de Şirin olsa bari. Ne o öyle tahtakurusu gibi... Kız demeye bin şahit ister. Ferhat: O defteri çoktan kapattım. O şansı bir kere verdim ona, o da kaybetti. Babası: İstiyorsan bir kız bulup evlendirelim oğlum. Babası: Oğlum senin bir sıkıntın var. Belli... Durgun görünüyorsun. Bir sıkıntı varsa söyle. Ferhat: Şirketin biraz borcu var. Ödeyemezsek şirkete haciz gelecek. Annesi: Neyse bey, çıkalım da eksikleri alalım. Balıkçıdan lüfer alayım da akşama size lüfer yapayım. Ferhat: Ben Ferhat Dağdelen. Geçit Vermez Ticaret'in sahibiyim. Sizinle konuşmak için geldim. Arif: Şu meşhur Ferhat sensin demek. Hoş geldin. Ferhat: İşler bu aralar iyi değil. Hatta hiç iyi değil. Ferhat: Biliyorsunuz Arif Bey, şirketimizin size yüklü miktarda borcu bulunuyor. Eğer ay sonuna kadar borçlarımızı ödeyemezsek şirketimize el konulacak. Bu yüzden borçlarımızı ödememiz için süre tanımanızı istiyorum. Arif: Mümkün değil bu. Biz büyük bir şirketiz. Büyük şirketlerin olduğu gibi bizim de belirli kurallarımız var. Bu kurallardan hiçbir şekilde vazgeçemeyiz. Ferhat: Ben size kurallarınızdan vazgeçin demiyorum. Bana sadece zaman tanıyın diyorum. Arif: Mümkün değil. Kurallarımızdan taviz vermemiz başka tavizleri de beraberinde getirecektir. Hem bu işler dağdan altın toplamaya benzemez. Akıl ve yetenek ister. Ferhat: Ağzını topla, benimle öyle konuşamazsın. Ben kimseye askıntı olmadım. Arif: Ya öyle mi? Sana mı inanayım, eşime mi? Allah'ın delisi. Deli Ferhat! Mekan: Ferhat'ın ofisi. Ferhat'ın üzerinde takım elbise kravat vardır. Ferhat masa başında bir şeyler yazmaktadır. Bir taraftan da bilgisayara bakar. Meşgul görünmektedir. O sırada içeri Şirin girer. Şirin'in perişan bir hali vardır. Elbiseleri demode, makyajı akmış, saçları dağınıktır. Konuşurken sakız çiğner. Ferhat Şirin'i o halde görünce şaşırır. Şirin: Evet ya, Şirin! Hiç beklemiyordun değil mi beni bu halde görmeyi? İşleri de düzeltmişsin. Bir ara iflas ettin, battın falan diye duymuştum. Şirin: Nasıl mıyım? Sen kocamı öldürdükten sonra kardeşleri elbirliği yapıp kocamın tüm malını mülkünü elimden aldı. Arif'in anne ve babası oğullarının ölümünden beni sorumlu tuttuğu için onlar da benden yüz çevirdi. Köye de dönmedim. Çünkü bütün bu işleri annemle babam aştı başıma. Bunları saymazsak iyiyim... Bu haldeyim işte. Ferhat: Sen kendi kendine ettin! Hiç öyle zeytinyağı gibi alttan üste çıkma. Seni ailenden Allah'ın emriyle istedim. Baban ne yaptı? Bizi kovdu. Beni seviyorsan babanı boş ver, gel, kaçalım dedim; sen ne yaptın? Gelmedin. Şimdi suçlu ben mi oluyorum. Şirin: Evet, suçlu benim. Allı duvaklı eşin olmak istediğim için suçlu benim. Sen İstanbul'a geldikten sonra iki sene seni beklediğim için suçlu benim. Seni deli gibi sevdiğim için suçlu benim. Hatta eşim Arif'i öldürürken bile senin suçun yoktu, asıl suçlu bendim. Ferhat: Ben katil falan değilim... Kocan olacak o şerefsiz beni bilerek batırmaya çalıştı ve cezasını buldu. Ferhat: Değişmedim, geliştim, hayatın gerçeklerini gördüm. Deli Ferhat akıllandı yani. Şirin: Deliyken akıllıydın, asıl şimdi delirmişsin. Ferhat: Ben eski yaşantımın üzerine bir çizik çektim. Artık önüme bakıyorum. Bence sen de öyle yap. Yeni bir hayat kurmaya çalış. Şirin: Sen hediye etmiştin buluştuğumuzda. Yüz görümlüğü demiştin. Bana gönlünü açtığın için gerdek gecesi yerine şimdi takmak istiyorum demiştin, boynuma takmıştın. Şirin: Beni bu hale sen düşürdün!"} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/define", "text": "Elinde kısa saplı kazma, daracık mağarada zar zor devam ediyor kazmaya. Kalenin hemen her tarafı aranmış, kazılmış, delik deşik edilmiş olsa da, umut işte... Vuruyor kazmayı. Kimden duymuştu; dedesinden mi, yaşlı birinden mi? Bu kalede define var demişti anlatan. Zamanında, Kara Hüsam namıyla anılan bir eşkıya varmış. Onun gömdüklerini henüz bulan olmamış. Aramak lazımmış. Arıyor işte. Gemici fenerinin sarı, ölgün ışığında arıyor... Bulsa? Ah bir bulsa! Ondan sonra neler neler yapmazdı! Vazgeçse... Bıraksa... Gitse... Bu kadar da uğraşmış... Ne yapsa? Yoruldu. Susadı. Kararsız! Başı dönmeye başladı. Mağara daracık. Havasız. Ne yapsa? Zaten bir şey bulamamış. Başı dönüyor. Ecinniler. Kara Hüsam. Zalimlik. Ölüm. Altınlar. Kanlı altınlar. Mazlumların, masumların ahından ürküyor, korkuyor. Kazmayı atıyor. Öylece kalakalıyor. Karasız! Kahvenin, ihtiyarların esrarlı sözlerini daha bir korkulu yapan dumanlı, pis havasını hatırladı. Bunları her dinlediğinde yüreği daralır, eziyet gören kadınlara, çocuklara acırdı. Kahveden çıkıp, eve gidene kadar, her köşe başından Kara Hüsam çıkacak sanırdı. Her gölgeyi, her sesi bir şeylere benzetir, ürperir, korkardı. Çocukluk işte. Bulursa... Ne yapacak? Fakir fukaraya yardım eder. Evlenmek isteyen garibanların evini kurar, okumak isteyenlerin elinden tutar. Tabi ya... Zekat verir. Sadaka dağıtır. Kazmayı kapıyor yeniden. Kan ter içinde, neredeyse üç saattir çalışıyor. Az dinlense. Olmaz. Az sonra güneş doğacak. Almak istedikleri aklına geldikçe daha bir hırslanıyor. Alt dudağını ısıra ısıra, gözlerinden kıvılcımlar saçarak çalışıyor. Ne çok terliyor, ne çok susuyor... Kolları da ağrıdı. Yorulduğu için kendine kızıyor. Mağara daracık, havasız. Korku, umut birbirine giriyor. Kendine cesaret vermeye çalışıyor. Duydu mu? Duyduğunu mu sandı? Ecinniler! Korkusunu bastırmaya çalışıyor. Vakit kaybetmek istemiyor. Bu kadar uğraştıktan sonra vazgeçemez. Vuruyor kazmayı. Gözleri ışıyor. Kazmayı atıp, elleri ile... Kırılan yerden açıyor. Elini daldırıyor. Şıkır, şıkır... Avuçluyor. Altın; altın bunlar. Buldu işte. Buldu. Terler alnından altınlara damlıyor. Kahkaha atıyor. Yorgunluğu, bitkinliği uçup gidiyor. Küpü boşaltıyor. Altın paralar, bilezikler, beşibiryerdeler, yüzükler... Nefes nefese. Yorgun. Mutlu. Sesleri yeniden duymaya başlayınca silahına davranıyor. Bu kadar uğraşmış, altınları bulmuş kimseye bırakmaya niyetli değil. Altınları torbasına dolduruyor. Kazmayı, küreği çuvala koyuyor. Dikkat çekmeden köye dönmeli. Ne kadar da ağır. Altınlarla uzaklaşırken kalenin burcuna bakıyor. Sanki Kara Hüsam hala sallanıyor direkte. Pis mendebur diye söyleniyor. Eli silahının kabzasında... Ara ara duruyor, etrafı dinliyor. Az önceki anlaşılmaz sesler... Omzundaki torbayı yokluyor. Yok, rüya değil. Gerçekten buldu. Bir türlü inanamıyor. Yürüdükçe yükü ağırlaşıyor. Kazmayı, küreği atsa. Olmaz. Devam. Ne kadar da ağır! Yorgun argın eve varıyor. Ne duyduğu sesler, ne de ecinniler umurunda değil artık. İçeri girer girmez torbayı omzundan alıp, sevinçle odanın ortasına..."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/degisim", "text": "Görgün Sansar, bir sabah uyandığında yatağında kim olduğunu bilmez halde buldu kendini. İnsan olduğunu biliyordu tabii, sonra mazallah bir böcek bile sanabilirdi kendisini. Evinde olduğunu da anlamıştı anlamasına ancak buraya nasıl ve ne şekilde geldiğini, ne iş yaptığını, ailesini yahut komşularını, hiçbirini ama hiçbirini asla hatırlayamıyordu. Sokaktan sahiplenilip yeni evine bırakılmış bir köpek kadar şaşkın ve yabancıydı bulunduğu yere. Gözlerini kırptıkça bir şeyler hatırlayacak gibi oluyordu ancak geçmiş, dilinin ucuna gelip de bir türlü hatırlayamadığı bir kelime gibi zihninden kaçıyordu. Yatağında doğruldu, kalkmaya hazırlanıyorken kapının ardından gelen bir hışırtıya dikkat kesildi. Bir poşet gıcırdayışıydı bu. Görgün bir put gibi kımıldamadan durup sesin kaynağını sezmeye çalıştı. Bu sırada sesler de şiddetlenmişti, sanki birisi, ayağına takılmış poşeti çıkarmak için çırpınıyordu az ötede. Hırsız girmiş olsa ne yapabilirdi ki, yakalamaya kalksa muhtemelen başına bir silah dayanırdı. Hafızasını kaybettiği ilk sabah vurulacak, yerde iki seksen uzanan cesedi belki de haftalarca çürüyecekti. Tüm bunlar da onun geçmiş hayatında ne kadar bahtsız biri olabileceğini kanıtlardı doğrusu. Gerçi sabah değil miydi vakitlerden, ne işi vardı hırsızın gündüz gündüz evde? Yok, hırsız olamazdı bu, yoksa bir ailesi mi vardı? Annesi, babası, yoksa eşi, hatta çocukları? Eğer böyle birileri varsa bu haberle kahrolabilir, kriz geçirebilirlerdi, belki de kendisine inanmayıp evi bile terk edebilirlerdi. Ah şu iletişimsizlikten kaynaklanan küslükler... Poşet sesleri sonunda kesilmişti. Yine neler kurgulamıştı öyle Görgün, tek kişilik yatakta uyandığına göre evli filan da değildi. Belki yalnızca pencerelerden biri açık kalmıştı. Belki de rüzgar, bir poşeti pencerenin kulpuna takmış, onunla oynuyordu. Hayal gücünün genişliğini kafasında mayalanan geçmişine verdi, yatağından kalkıp kapıya bir kez daha başını çevirdi. Ancak kapının önünde son tahmini bile olmayan bir şey, alacalı bulacalı irice bir kedi duruyordu. Gününün geri kalanı, evi ve sokakları keşfetmekle geçmişti Görgün'ün. Evinde bir kedi ve profesyonel bir bilgisayar köşesi dışında kayda değer bir bilgi bulamamıştı. Ayrıca tüm gün ne bir arama gelmişti telefonuna, ne de kapısına dayanan birisi olmuştu. Buradan işsiz ve yalnız olduğu çıkarımına varmıştı Görgün. Dışarı çıktığındaysa sokakların, semtin nezih yerler olduğuna karar vermişti. Böylece maddi durumunun da aslında iyi olduğunu anlıyordu. Şehri keşfetmek adına, kaybolmayı da göze alarak bir otobüse bindi sonra. Otobüsün camından akan şehri, akmayan trafiği, renkli dükkanları, renksiz insanları seyretti. Bir ara kırmızı ışığı bekleyenler konvoyundaki bir pikap tam hizalarında durdu, başka bir şey göremiyordu şimdi Görgün. Pikabın arka kısmı çuvallarla kapatılmış, çuvallara ise birkaç küçük pencere açılmıştı. Birinin ardında üst üste dizilmiş kasalar görünüyordu, bu mavi kasaların arkası ise zifiri karanlıkla doluydu. Sanki karanlığın ardından iki göz parlayacakmış gibi bir his bürüdü içini Görgün'ün. Belki de pikaba kaçak girmiş bir amok koşucusu... Gülümseyerek önüne döndü. Otobüs egzozunu boşaltarak gürültülerle hareket etmeye devam ettikçe yeni hikayelere sayfa açıyordu sanki. Görgün'ün zihninde mayalanan geçmişi de böylece kabarıyor, küçük hatıraların kilidini açıyordu. Biraz sonra Görgün, şehri camın arkasından eli kolu bağlı izlemeyi değil, kucaklamayı ve şehre karışmayı istedi. Böylece ilk durakta indi, çarşıyı, pazarı boyuna dolaştı, her vitrinde geçmişine ait bir iz aradı. Her gazeteyi karıştırıp zamanı eşeledi, her yüzden tanıdık bir selam bekledi. Adımları hızlandıkça bu küçük anılar, dokunduğu her şeyde kendini gösterir oldu. Adeta şehrin havasına karışmış hatıralarını soludu. Günün sonuna kadar böylece başıboş dolaştı durdu. Ancak ne iş yaptığını, kim olduğunu ve kim için yaşadığını asla hatırlayamadı. Bundan sonraki hayatında yeni bir uğraş da edinmedi Görgün, hayatın olağan akışına, belki de karanlık kuytularına bıraktı kendini. Akşamları sahil kenarında karanlıkta parlayan bir çift gözüyle denizi seyretti. Sonra yine evine koştu, hiç tanımadığı kedisine sarıldı. Hiç tanımadığı komşularıyla sohbet edip hiç tanımadığı arkadaşlarının doğum günlerini kutladı. Kartlarının şifresini, kedisine alacağı mamanın markasını, bilgisayarına yükleyeceği oyunun adını hatırladı ancak zihnindeki plağın neden hep aynı müzikle döndüğünü hiçbir zaman anlayamadı. 20 Temmuz 2000, Pendik, İstanbul doğumlu. Çukurova Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesinde öğrenci. Öyküleri Aşkar dergisinde yayınlanıyor ve 2017 yılında Sivas'ta düzenlenen Türkiye geneli öykü yarışmasında birinci oldu."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/dikis-aynasi", "text": "Gölgesi insanları serinletsin diye dikilen kayın, yıllar sonra pencereye düşen gölgesinden dolayı kesildi. Dikiz aynasında yıkılışını izledim. Kayını ben öldürmedim, ama izledim. Nasıl olduysa oldu. Belediye ses etmedi. Ankara'da tanıdığı var diyorlardı. Konuşmalar tenhalaştı. Çok olmadan yitti. Kayını ben unutmadım. Dikiz aynasını da. Dikiz aynası, zamanla dikiş aynasına dönüştü. Bir yıllık çalışmanın mükafatı iki haftaydı. Özel sektörün cazibe eksikliği. Bu kısıtlı vakti tatil beldelerinde geçirmek toz bulutuna karşı sadece gözlerini kapamayı andırıyordu. İnsanlar bu tip yerlerde istiflenmiş gibi. Yaylaya çıkmak, yağmurun şapırtılarını dinlemek dururken gel de kayıtsız kal. Memleketteki yaylaya gideceğimi duyan abimin arkadaşı, memlekete gideceğini, arabada tek olduğunu, yolcu aradığını söyledi. Hem ucuz, hem istediğin yerde mola veririz, evinin önüne bırakırım diye imkanlar sununca hayır diyemedim. Beni hep hayır diyememelerim mahvetti, güzel havalar da iyileştirdi. Sabaha doğru yola koyulduk. Şoförün yan koltuğuna yerleştim. Böylelikle zorlu bir sürece adım attım. Şoförün yanındaki konuşkan olacaktı. Onun dalgınlığının önüne geçecekti. O kadar uzun yol dalmamak elde değildi. Geçen yıllarda dayım uykuya yenik düşünce, arabası takla atmıştı. Ufak tefek sıyrıklar doluşmuştu, ucuz atlatmışlardı. Hatıralar geleceğe temkin bağışlıyordu. Dalmaması için sürekli konuşmalıydım. Tam da adamıydım. Saatlerce konuşmasa keyifle susardım. Ortak nokta bulmaya çalıştım. Hangi takımlı olduğunu soracaktım, daha futbolcu isimlerini bilmiyordum; yarış arabaları bahsini açacaktım, daha markalarından habersizdim; siyaseti açıp ortamı germeye de gerek yoktu. Tıkanık konulardı. Nasılsın desem gördüğün gibi, bildiğin gibi, idare eder diyerek nasıl olduğunu düşünmeden cevap verecekti. O gündüzü seviyor, ben geceyi. O arabesk dinliyor, bense türkü. Orta şeritte yol alıyoruz, orta yolu bulamıyorum. Gözüm dikiz aynasına kaydı. Geride kalan gökdelenleri seyretmeye koyuldum. Gökdelenlere; Bengalcede gök süpüren, Boşnakçada gök yırtan, Arapçada bulut çarpan denildiğini hatırladım. Bu anımsamayla gülümsedim. O sıra gülüşümün sebebini sordu. Hiç, dedim. Araba yol aldıkça geride bırakıyoruz ya insanları, gökdelenleri, şehri; bir hafiflik hissediyorum. Yüküm olduğunu bildiğim halde. Olmadı, dedi. Askerden gelir gelmez baş göz ettirdiler. Kendi aile yapılarına uygun, hanım hanımcık, oturmasını kalkmasını bilen, nerede konuşulup nerede susulacağını, yemek yapmasını, parayı muhafaza etmesini, bir de güler yüzle kapıda karşılamayı öğrettik mi, böyle bir gelini nerede bulacağız, dediler. Onlar bana eş yerine kendilerine gelin bakıyorlardı. Belki de ben öyle olmasını istemiyordum. Bunu kendimle hiç konuşmadım. Kabul ettim. İnsanın kendisiyle konuşması gerekiyormuş. Birbirimize alıştık. Evde kendi görevlerimizi biliyoruz. Kendi sınırlarımızı tanıyoruz. Kendilikten ayrılmıyoruz. Ben biraz yoruldum, mola verelim, o sırada da benzin alalım, dedi. Sevdiği konular değildi, daha fazla konuşmak istemedi. Bir süre gözümüz benzin istasyonu aradı. Yanında kahvehanesi olan bir yerleşkede durduk. Birer çay ve su söyledik. Etraftaki gözler masamızın üstündeydi, Yuvarlanmadan, olabildiğince sabit duruyordu. Bu manzara eşliğinde içtik. Suyun üzerinde Kayın yazılıydı. Serkan abi, ben biraz adım atayım, ayaklarım açılsın, benzin alayım dedi. Bense bir bardak çay daha söyledim. O ara karşımdaki sandalyeye yaşını almış bir adam oturdu. Sen okumuş birine benziyorsun evladım, dedi. Öyle bir benzeyişe sahip olmaktan mutlu oldum. Emekliliğimi hesaplayabilir misin? Okumuş bir insan olmanın bu işe yarayacağını düşünmemiştim. Gerçek hayatta okumak ne işe yarardı ki; hesap makinası muamelesi. Sen okudun, on yedi çarpı on üç kaç eder? Bilemesen sen nasıl okudun, söylesen bilmen gerekiyor tabi gibi anafora düşme muhabbetleri içeriyor. Okumanın görevlerinden biri de düğünde kimler gelmiş, kimler gitmiş; ne takmış, ne takmamış deftere alfabetik sıraya göre geçirmek. Olur tabi amca dedim. Askerden önce bir işe girdim, Salih emmi sağ olsun, sigorta başlangıcın bulunsun diyerek zorla girişimi yaptı, onun sayesinde başladı. Askerden sonra devam etti. Askerliği yatıracağım hesaba onu da ekle, dedi. Prim gününü söyledi. On üç ayı kalmıştı. Az kaldığına sevindi, onca yıl ben çalışmışım gibi dua etti. Ne işle meşgul olduğumu sordu. Buralarda çapa motoru var ya, mavi olandan, patpat olarak da kullanılıyor, bildin mi dedim. Hı hı, dedi. Onların kalitesinden sorumlu mühendisim, dedim. Aaa öyle mi, benim de belimde bir ağrı var, fıtık olabilir, kaç gündür sızısı dinmiyor. Hanım sıcak suyla baskı yapıyor ama namussuz bana mısın demiyor. Bir baksan evladım. Dışarı sızdırmadan güldüm, içten içe, efendice. Amca yanlış anladın, ben anlamam ondan. Nasıl okudun sen evladım, dedi. O sıra Haşim abi geldi de öyle kalktık. Arabaya bindik. Dikiz aynasıyla onu izlemeye koyuldum. Bir eli kendi diğer eli de bardağın belinde yüzünü ekşitip yakınlara bakarak içiyordu; ama hangisini içtiğini göremiyordum. Otoyola bağlandıktan sonra sessizliği bozmak için radyoyu açtım. Sefer FM çalıyordu. Arkada radyonun spikeri konuşuyordu. Sesinde yılların götürdüğü bir heyecansızlık vardı. Olayları olabildiğince olağanın dışında anlatmaya çalışıyordu: Geçen gün bir dinleyici ofise zarfın içinde buruşturulmuş kağıt göndermiş. Yırtmadan yavaş yavaş açmayı denedim, iç içe geçikti. Az bir yırtıkla açabildim. Üstünde geçen günlere, biten yıllara, tükenen ömre, tüten düşüncelere dair yazılıydı. Altına bir şey eklememişti. Uzun bir müddet baktım. Aslında o boşluğa ne çok şey sığdırmıştı, o kadar doluydu ki tek bir nokta kalmadığından bunu boş olarak algılıyorduk, yeni bir zemin görünüyordu. Ne çok konuşuyorduk susmanın gerektirdiği yerlerde. Zarfı gönderen dinleyiciye teşekkür ederim. Şimdi de istekleri okuma vakti geldi. İlk istek elektrikçi Kemal'den. Sıradaki şarkıyı Geredelilere armağan ediyor. Sonraki istek Zafer'den. Neşet Ertaş'tan 'Yolcu' direksiyon başındakilere gelsin diyor. Biz de hediyeye icabet edip dinliyorduk. Dikiz aynası da yol kenarındaki serili harmanı, işçilerin avareliği bıraktığını, alınlarında çamurlaşan tozları gösteriyordu. Sonra araya bir görüntü daha girdi. Arkamızda sallana sallana hakimiyetini kaybederek gelen kamyon belirdi, çok geçmeden bize çarptı. Yoldan çıktık, birkaç takla attık. Daha da çok takla atmış olabiliriz, tam hatırlayamıyorum. Yamaçtan aşağıya doğru sarkmıştık ki, yamaçtaki ağaç arabanın gövdesinden tuttu. Dikiz aynasının parçaları camdan alnıma sıçramıştı, sonradan yedi dikiş atılacaktı. Başımı pencereden dışarıya sarkıttığımda kayını gördüm. Gölgesi uçuruma vuruyordu. Radyo çalmaya devam ediyordu. Son böyle mi bitmeliydi? Belki bir aydınlanma, çağrışım, sonrasında yeniden unutuş gerçekleşecekti. Yol boyunca ortak konu bulunacak, yaylaya vardıktan sonra tekrar bir kayın görecekti. Hatırasını anımsatacaktı. Hatıralar sana sürekli yeni son ısmarlıyordu. Ümit Köksal, 1993'te Ordu'da doğdu. Altı aylıkken, ailesiyle İstanbul'a göç etti. Lisans ve yüksek lisans öğrenimini Karabük Üniversitesi İmalat mühendisliğinde tamamladı. Küçükçekmece Geleneksel Sanatlar akademisinde Ebru Sanatı eğitimine devam ediyor. Bir şirkette fakülte süresi kadar yüksek üretim mühendisi olarak çalıştı. Assalam Zanzibar'da Genel Sekreter Yardımcısı görevini yürütüyor. Nasıl Yazılır adlı bir podcast programını dinleyiciyle buluşturuyor. İlk kitabı Bakakaldığı Yerlerin Sıradanlığı Eylül 2021'de Uzam Yayınları'ndan; ikinci kitabı Yüzümde Kaybolan Gölgeler Haziran 2023'te Fabrik Kitap'tan çıktı. Muhayyel, Aşkar, Ve Sanat, Post Öykü, Olağan Hikaye, Şiar dergileri ve Edebistan. com'da öyküleri yayımlandı. 2019 yılından itibaren Seferber dergisi editörlüğünü yürütüyor."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/dil-1", "text": "Ben çocuktum. Babam gençti. Ben ona ne söylersem beni anlıyordu. Ama ben onun söylediklerinden hiçbir şey anlamıyordum. Başka lisanlardı konuştuğumuz. Bu sebeple onunla konuşabilmek için onun lisanını öğrenmeye karar verdim. Hemen başladım çalışmaya. Çok meşakkatli oldu. Yıllar sürdü. Ama sonunda onun lisanını öğrendim. Geçtim babamın karşısına. Onun lisanıyla konuştum. Beni anladı. Ve bana cevap verdi. Tuhaftı. Lisanı değişmişti onu yine anlamıyordum. Cevap verdi bana. Saçlarına hafiften aklar düşmüştü, gözlerinin kenarlarında ince çizgiler belirmişti. Dudakları... ağzından dökülenler... hiçbir şey anlamadım. Söyledikleri anlamsız kelime yığınları olarak kulaklarıma girdi ve çıktı. Sinirlendim. Dur dedim, yine yapacağım dedim, bu lisanı da öğreneceğim. Yıllar sürdü yine. Ama sonunda yaptım, öğrendim lisanını babamın. Bu arada evlendim, ilk çocuğumu kucağıma aldım, ona agu agu bile yaptım. Sevdim. Mutlu oldum. Babamın karşısına geçtim. Şimdi konuşacağız işte seninle baba, dedim. Gülümsedi. Bir şeyler söyledi bana. Usul usul... İhtiyar bir adamdı artık, yavaş ve tane tane konuşuyordu. Saçı dökülmüş, boynu eğrilmişti. Dili dönüyor ve bana bir şeyler söylüyordu. Usul usul. Buna rağmen söylediklerinden tek kelime anlamadım. Çok sinirlendim. Ama azmettim. Bu lisanı da öğreneceğim dedim ve hemen çalışmaya başladım hep yaptığım gibi. Yine yıllar sürdü çabalamam. Yıllarımı aldı. Ama bu sırada babam öldü. Onu toprağa verdim. Çocuğum büyüdü. Okullara gitti, okullar bitirdi. Babamla konuşmaya olan hasretimi oğlumla konuşarak gidereyim dedim ve oğlumu karşıma aldım. Dilini anlamıyorum baba, dedi. Ben onun bana dediklerini anlıyordum halbuki. Ama bir zamanlar çok iyi bildiğim o lisanı anlasam da artık konuşamıyordum, bunu anladım. O zaman oğlumun benim konuştuğum lisanı öğrenmek için yıllarca çaba göstereceğini de anladım tıpkı bir zamanlar benim yaptığım gibi. O zaman tebessüm ettim oğluma. Şimdi benim lisanımı öğrenmek için çalışmaya başlayacaksın ve biz buna hayat diyeceğiz, dedim. Oğlum baktı yüzüme boş boş. Sinirlendi ve kalkıp gitti. Güray Süngü, 1976 yılında İstanbul Kadırga'da doğmuştur. İlk eserlerini Hece Edebiyat Dergisinde yayımlamıştır. Daha sonraki yıllarında Hece Öykü, Vio Edebiyat, Kaçak Yayın Özgür Edebiyat gibi dergilerde kısa öyküler yazmıştır. Güray Süngü, öykülerinde en fazla ölüm, yalnızlık ve yabancılaşma temalarını işlemektedir. Çoğunlukla zihin bölümleri ile gelişen kurgu ağırlıklı öyküleri tercih etmektedir. Güray Süngü, Düş Kesiği adlı romanını 2010 yılında yayımlamıştır. Roman Oğuz Atay roman ödülünü kazanmıştır. Yazarın son romanı olan Kış Bahçesi 2011 Türkiye Yazarlar Birliği roman ödülüne layık görülmüştür."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/dilde-yara", "text": "Ben uzaklardayken bana söylendiğine göre kapalı tutulduğu dört duvar arasında, kirli beyaz çarşafının üzerinde oturup, başını havaya kaldırıp, gözlerini yumarak, gövdesinin sallanmalarıyla gıcırdayan demir karyolanın sesine aldırmadan, avazı çıktığı kadar, ama bir tek kelimesi anlaşılmadan, avazı çıktığı kadar, tüm hastaneyi başına toplayacak kadar, avazı çıktığı kadar yani, böğürüyormuş. Bana öyle dediler. Böğürüyor dediler. Böğürmüyor, şarkı söylüyor demedim onlara. Dilsiz bir adam şarkı söylediği zaman, etraftan bakanlar onun böğürdüğünü sanarlar demedim. Tabi bunu ben şaşkınlığın ve üzüntünün eşliğinde 'o nasıl, ne yapıyor' deyince söylediler. Öncesinde onu oraya kapattıklarını ve neden oraya kapattıklarını da söylediler tıp insanı merhametiyle, paldır küldür. Dilini ısırdığını, yani kopardığını. İçim burkuldu, midem kalktı, gözlerim doldu, bu gibi şeyler oldu. Toparlanmayı beklemeden yola çıktım. Gece terminalden bindim otobüse, sabah saatlerinde indim büyük şehre. Hastaneyi bulmak zor olmadı. Beni telefonla arayan kadın sesi adı Süreyyaymış, ama verdiği haber ona bir suret belirlememe engel oldu, ismi bile olmayan sade bir ses kaldı hafızamda- ayrıntılarıyla tarif etmişti. Hastaneye girip arkadaşımın adını söyledim. Bir takım kağıtlara baktılar, adımı ve arkadaşımın adını yinelememi istediler. Yaptım söylenenleri. Hayatım boyunca uyumlu bir insandım ben. Aslında biz. Bunu neden söyleme gereği duydum, bilmiyorum. Aslında biliyorum. Aslında devam etmeliyim belki anlatmaya. Beni odasına kadar götürdüler en eski arkadaşımın. Yıllarca görüşmemiş olmak neyi değiştirir? Odası mı? Hücre demeliydim belki. Kasvetli soğuk, duvarlar yıpranmış, boyaları dökülmüş, tavanın köşesi sararmış... rahatsız oldum. Seni buraya nasıl koyarlar? İçim ezildi bir kez daha. Demir karyola, bir de tahta masa. Masanın üzerinde kağıtlar. Kalem bir de. Pencereden aydınlık girmeye korkuyor gibi giriyor. Sandalyede oturuyor, iki kolu iki yanından salınmış, başı sağa doğru eğik. Suratı bembeyaz. Hareketsiz, kaskatı. Korkarak çekinerek iki adım attım. Beni fark etse, bana baksa, ben ona bir şey demek zorunda kalmadan önce o başlasa. Başıyla bir selam yeter. Ama fark etmedi. Ya da bilmiyorum, hareket etmedi, tepki vermedi. Karşısındaki sandalyeye oturdum. Ellerimi nereye koyacağımı bilemedim, bocaladım. Nasılsın, diye geveledim. Başı hareket etmedi, gözbebekleri kaydı üzerime doğru, bende buluştu, benim gözlerimde. Baktı ve karikatür gibi sırıttı aniden. İçim ezildi demiş miydim. Şimdi korktum da. Şarkı söylüyormuşsun, anladım ben, dedim. Söyledikten sonra pişman oldum hemen. Yüzüne vurur gibi. Sonra bu düşünce de rahatsız etti beni. Uzun bir süre sustum. Ama o bana bakmaktan vazgeçmedi hiç. Gözleri üzerimde, kilitlendi bakışları sanki. Cevap bekleyen gözlerimle baktım, bana kilitlenen gözlerine. Gözbebekleri titremedi bile, kırpılmadı bile, bir süre bekledi, sonra elini kaldırdı, ama dikkatten kaçmasın, elini kaldırırken de, masanın üzerindeki kalemi bulurken de, defteri önüne çekerken de gözbebekleri hareket etmedi, üzerimde sabitlediği gözlerini kırpmadı bile. Yazdı. Sonra bıraktı kalemi elinden, düşürür gibi tenezzülsüz. Kağıdı da önüme itmedi. Öylece bakmaya devam ediyor, gözlerinde kin var ama muhatabı ben değilim, muhatabı benden büyük. Kağıda ne yazdın? Elimi uzattım, gözlerimi kaçırdım ondan. Defteri çektim önüme, okudum eğri büğrü yazısını. Güray Süngü, 1976 yılında İstanbul Kadırga'da doğmuştur. İlk eserlerini Hece Edebiyat Dergisinde yayımlamıştır. Daha sonraki yıllarında Hece Öykü, Vio Edebiyat, Kaçak Yayın Özgür Edebiyat gibi dergilerde kısa öyküler yazmıştır. Güray Süngü, öykülerinde en fazla ölüm, yalnızlık ve yabancılaşma temalarını işlemektedir. Çoğunlukla zihin bölümleri ile gelişen kurgu ağırlıklı öyküleri tercih etmektedir. Güray Süngü, Düş Kesiği adlı romanını 2010 yılında yayımlamıştır. Roman Oğuz Atay roman ödülünü kazanmıştır. Yazarın son romanı olan Kış Bahçesi 2011 Türkiye Yazarlar Birliği roman ödülüne layık görülmüştür."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/dokuz", "text": "Adam ölmüştü. Bu düşünce sarmıştı zihnini. Ellerini toprağa değdirdiğinde, yakıcı bir sıcakla karşılaştı. Etrafına baktı önce. Görebildiği, toz duman arasında birkaç büyük kaya parçasıydı. Zorlukla seçilebilen kıllar gördü biraz ilerisinde; kocaman bir kayanın altından uzanmışlardı. Yutkunmaya çalıştı, yapamadı. Oksijen azlığı izin vermiyordu ona. Gözlerini zorladı, nefesindense. Başının hemen üzerinde, doğal olmayan bir eğimle kendisine gülümseyen bir kaya vardı. Biraz hareket etse altında daha fazla sıkışacaktı. Daha uzağı görmeye çalıştığında ise, sonuç hep aynıydı; delirtici karanlık. Ölmüş müydü, yoksa çıldırıyor muydu ayırdına varamadı. Zaman kavramındansa bahsedilemezdi bile. Üzerindeki kayanın kılını bile oynatmadan sıyrıldı altından. Elleriyle yoklamaya başladı etrafını. İki tarafındaki duvar, boylu boyunca uzanıyordu. Kendisini tavşan deliğinde hissetti. En sonda, korkak bir ışık gördü. Işığa yürüdü. Zorlukla hareket ediyordu. Eliyle yüzüne dokunmaksa, şu an için fazla cesaret işiydi. Yürürken düşündü. Bu denli keskin bir sıcak, tek şey olabilirdi; cehennemdeydi. Çok iyi bir adam olmamıştı hiç bir zaman ama cehennem mi ? Bu kadarını da beklemiyordu. Otobüste yer verdiği teyze sayılmamış mıydı acaba ? Evet, öyle olmalıydı. Yolun sonuna ulaştığında titrek ışığa elini uzattı. Eli içinden geçmedi. Alıp etrafı görmeye çalıştı. Kaynar kazanlar yoktu. Dokuz farklı yerde, o şekle girmesi imkansız, dokuz beden gördü. Dokuzun milyon katı acı sardı tüm benliğini. Gördüklerinin şokundan mı, yoksa yürürken daha da azalan oksijenden mi olduğunu kestiremedi. Burada olmayı hak edecek ne yaptığını düşündü. Sonra aklına oğlu geldi. Ya da kızı. Ya da hiç çocuğunun olmayışı. Evli olup olmadığı konusunda bile net bir fikri yoktu. Düşünme yetisini kaybetmeye başlıyordu belki. Sonra, bundan çok daha korkunç bir gerçekle yüzleşti; ne yapacağını bilmiyordu. Etrafında korku filmi setini andıran nesneler, karanlık ve sıcak vardı. Korkuyla yere oturdu. Elindeki ışık sönmek üzere olduğunu anlatmaya çalışırcasına kesik kesik yanıyordu. Otobüse binmeden önceki son sigarayı içine çeker gibi, ne kadar alabiliyorsa o kadar derin bir nefes aldı. Sonrası beyaz... Çarşafları yeni yıkamış olmalıydı kadın. Uykudan uyanmış gibi değil de, Muhammed Ali'nin elini havaya kaldıran hakeme yerden bakıyor gibi hissediyordu kendini. Zoraki yataktan kalktı. Alelacele hazırlanan ve yalnız bırakılan kahvaltı sofrasına baktı. İstem dışı masanın kenarındaki gazeteye uzandı. Manşette, yetmiş iki puntoyla Maden ocağında facia yazıyordu. Dün gece dokuz maden işçisi can verdi. Masaya dokunmadan çayını aldı eline, pencereye doğru yürüdü. Eliyle yüzüne dokunmaksa, hala fazla cesaret işiydi. Rüyayla gerçek arasında sıkışıp kalmıştı. Dokuz yıldır aynı tarihli gazetenin, aynı masanın köşesine sıkışıp kalması gibi... Dokuz arkadaşını düşündü. Çayını içti."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/dus", "text": "Uyanmıştı. Ter içindeydi. Gecekonduya giren hanımeli kokusunu duyumsadı. Güneş neredeyse tam tepedeydi. İçeriye aydınlığı çökmüştü. Yağda kızarmış biber ve sarımsaklı domates sosunun buharını nefesine çekerken, eşinin mutfaktan gelen ayak seslerini duydu. Tabak ve çanak tıkırtıları da... Anlamıştı. Yemek hazırlıyordu eşi. Her zamanki yerinde, yer minderini üzerinde, tespih çeken yaşlı anacığına dikti gözlerini. ''Düş mü gördün a oğul?''diye sordu. ''İnşallah ana'' dedi. Kalktı. Eşi sofra bezini yere sererken banyoya geçti. Elini yüzünü yıkadı. Aynaya baktı. Günden güne kömür tozundan kararan gözlerine... ''Yaşlanıyorsun be! Nerde on sene öncekinin Yakup'u? O kumral adam nerelere gitti?'' diye sordu kendine. İçeriye, yer sofrasının başına geçti. Sıcacık çorbasını içerken anasına rüyasını anlatmak istiyor ama bir türlü dile getiremiyordu. Oysa yorumcusu karşısındaydı, gözlerini içine bakıyordu. ''Bu gönül işi, ilim işi değil'' derdi. Yakup, cevap istercesine anasının çökmüş, yaşlı suratına bakıyordu. ''Kimseye anlatma rüyanı. Rüyan iyi değildir ama rüya ile amel olmaz sen de bilirsin'' Sofraya derin bir sessizlik çöktü. İştahı kaçtı Zöhre ninenin. Yakup yemekten sonra çıktı evden. Uzun uzun baktı anacığına ve karısına. Hatta çıkarken helallik istedi ev halkından. Gitme diyesi geldi Zöhre ninenin. Ama neden gitmeyecekti Yakup? Her gidişi ölüm her dönüşü yaşam değil miydi? Sadece Yakup 'muydu ölümün kucağına verdiği evlat. Ya Yakup'un küçüğü Necmettin... Çift vardiya. Yakup gececiyken Necmettin de sabahçı olur böylece ev erkeksiz kalmazdı. Üç çocuk, gelin, yaşlı ana ve iki oğul... Gecekondu mahallesi bir erkeğine yanarken o her gün iki erkek için dua üstüne dua etmiyor muydu? Bu yaz nişanlanmıştı Necmettin. Üç odalık bu küçük gecekondu da yer yoktu Necmettin'e. Evlenince ayrı eve çıkacaktı. Geçinmek aslanın ağzındaydı. Para lazımdı yeni yetme sözlülere. Yakup'un zaten yükü ağırdı. Kutsal işti maden çukurlarında helalinden para kazanmak. Tespihini alıp tekrar yer minderine çöktü Zöhre nine. Gözlerine kararsız bir bulut inmişti. Varı yoğu iki evladı... Onları da her gün Azrail'e yollamaktan bitap düşmüştü artık. O derin kuyu, kocaman ağzını açtıkça içeriye insan alıyor, mesaiyi bitiren siren sesleri ancak çaldığında yuttuğunu geri veriyordu. Kir, pas içinde kara kömür tozlarına bulanmış ak delikanlılar, madenin çukur düzlüklerinde ömürlerini tüketiyorlardı. İşçiler, lağım fareleri gibi suların içinde ilerlerken, kazmaların o kızgın sesleri birbirine karışıyor, maden, günleri, saatleri, hatta mevsimleri yutmaya devam ediyordu. İçerdeyken ne ateşli yazları görmek mümkün olurdu ne de patlamış badem çiçeklerini. Gündüzken gece, geceyken gündüz olurdu asırlardır uyuyan kömür yatakları. Abisinin peşine takılıp maden ocağına işçi olarak yazıldığında çalışmayı istemedi Necmettin. ''Ben karanlıktan korkarım abi! Hem öyle dar yerlerde duramam. Var git, madene sen yazıl! Ben sanayide iş bakarım'' demiş ama Yakup izin vermemişti. ''Zaten o kahrolası maden yüzüne babamın ciğerleri bitmedi mi abi? Sıra biz de mi şimdi? Ne yani, biz de mi bitelim? demişti. Demişti demesine ama dinlememişti Yakup. Deli gibi dövünmeye başladı kadın. Ellerini semadan indirmiyordu. Uzunca bir süre gökyüzüne baktı. Sonra usulca yere çöktü. Ne ağlıyor ne konuşuyordu artık. Bitmişti Zöhre nine. ''Rüyamda büyük bir dumanın içinde kayboldum. Nedense bu gün korkup ürkmekteyim. Sen hemen yukarı çık, oyalanma bu deli çukurunda'' demiş, Necmetin de; ''Sen abimsin. Nasıl seni bırakır da giderim? Kalacağım yanında'' demişti. Birlikte gitmişlerdi ölüme. Yana yana, omuz omuza ve el ele."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/dusen-bir-akti-yalnizliktan", "text": "Otuz yaş çizgilerin, akların, hastalıkların ulağı olmakla kalmadı ne yazık. Ruhla bedenin, kalple aklın mutlak savaşıydı. Her yerde sorabiliyorum artık. Sormak için beklediğim 'en uygun an' diye bir şey yok. Şimdi sırası mı, değil mi gözettiğim yok. Bazen sessizce, bazen damdan düşer gibi, bazen de pataklayıcı bir tonda soruyorum. Bir mekan da aramıyorum. İnsanın kendine soru sorması için mekan aramaya kalkışması tuhaf olurdu doğrusu. Bu tuhaflığa kalkışmadım ve neresi olduğuna bakmadan sordum; en çok da yatarken, şakaklarımda doktorların henüz adını koyamadıkları o şey sinsi sinsi dolaşmaya çıkmışken, çatımı tırmıklayan yağmur damlaları uykumu kamçılarken, son bir iteklemeye gereksinimleri olan, yemek boruma takılan pembe beyaz hapların ölümcüllüğünü düşünürken ve etimin başına geleni nasıl adlandırabilirim diye kelime avına çıkmışken. Çoğu kişi kendini bu yaşta bitik hissediyor. Yüzündeki çizgilerle nafile bir savaşa giriyor. Saçındaki aklar yılan gibi zihnine dolanıyor da böyle nerede olduğuna bakmadan kendini sorularla hırpalıyor. Şimdi siz bu hırpalanmalarıma aldanıp deli sanırsınız beni ama değilim. Büyük savaşları başlatan o küçük hatalardan birini yaptım; en güzel yaşları ardımda bırakıp gitmelerine ses çıkarmadım. Asıl içinden çıkılmaz olanı birinin tutup hissettiğiniz yaşı sormasıdır. Kimin üstüne vazife diyeceksiniz, haklısınız, vazifesi değildir ama tutar sorar işte. Birdenbire böyle alık bir soruyla yüzleşmenin ne demek olduğunu kimse benim kadar bilemez. Üstelik verilecek üstünkörü cevabın sebep olacağı karmaşayı düşünmek bile insanın uykularını kaçırtır. Biraz deli olsa Haliç köprüsünden atlar. Gerçi uygun olan Boğaz köprüsünden atlamaktır, hem öylesi daha afili olur, ama insan delirince yol iz bulamaz, yolların huyu insanı amacından saptırabilir, bu koşulda en doğrusu riske uğramadan, mümkünse hiçbir şeye uğramadan, en yakın köprüden atlamaktır. Artık kimsenin görüntülerle işi olmuyor efendim. Herkes herkesin ruhunu merak ediyor, içini bilmek istiyor. Önemli olan kişinin hissettiği yaşı bilmesi ve ona göre yaşaması, fakat nasıl olacak, o gerçekten bilmiyor. Çok araştırdı, sordu soruşturdu, ruhların kayıtlı olduğu bir müdürlüğün varlığına, bu varlıktan haberdar olan bir müdürlüğe rastlamadı. Ama bir sabah televizyondaki botoxlu sarışın güzel sorusunu yanıtladı. Meğer ruh yaşını kişi kendi tayin ediyormuş. Mesela şöyle diyormuşsun: Şekerim, benim ruhum bir yaşında, ya da dört, ya da on sekiz. Ya da yaşın falan canı cehenneme. Benim ruhum yaşsız güzel, öyle rakamlara falan giremez benimki, girdirmem. Ameliyat masalarında yatar kalırım da yine girdirmem. Bir de şu var tabi, ruh yaşı her an değişebiliyormuş, bazen yirmi yaşında hissediyormuşsun, bazen kırk, bazen on altı, bazen yetmiş. Mesela sabah yataktan kalkınca şöyle kollarını geriyor, pencereye koşuyor, temiz havayı içine çekiyor, diyormuşsun ki: Ayyy ne güzel, kendimi ne kadar da genç hissediyorum bu sabah, sanki yeni yürüyeme başlamış bir bebek gibi, hah hah hah. Sonra elini yüzünü yıkamak için banyoya seğirtiyormuşsun, biraz ayaklarının ağrısını yeni yürümeye başladığına vermeliymişsin, ağrıya falan aldırmamalıymışsın, ağrı yok. Belin de ağrıyabilir, o da beşikten yatağa geçtiğin içindir. Boynun tutulmuşsa onu da yastık illetine yükle, yoksa sen henüz açılmış bir tomurcuksun, ağrının ne demek olduğunu bilecek yaşta değilsin. Musluğa doğru eğiliyorsun, yüzüne bir şaplak su vuruyorsun, başını kaldırıp önünde duran aynaya bakıyorsun, oraya senden önce mendebur suratlı biri girmiş, sular çenesinden damlıyor, göz kapakları balon gibi, yüzünün rengi desen bir tuhaf, saçları cadı karılarının saçlarına benziyor, yok, daha fazla bakacak değilsin, ötesini miden kaldırmaz. Yine de kendini çok iğrenç hissetmeye başlıyorsun, içinden aynayı yumruklamak geliyorsa da aldırmamalısın, aynadakinden sana ne, sen içindekine bak, önemli olan onun nasıl göründüğü. Havluyu ıslak yüzüne bastırıyorsun, ellerin titriyor, rakamlar birbirine çarpıyor, katlanıyor, trilyonlara uzanıyor. Mırın kırın kahvaltıya oturuyorsun, çatala bıçağa, bardağa, ocağın üstündeki çaydanlığa, dilimlenmiş ekmeklere aval aval bakıyorsun. Bu mendebur sende iştah falan bırakmadı. Masadan kalkıyorsun. Artık bütün günü budala bir ihtiyar gibi aç açına tamamlamak zorundasın. Yaşlılığın bazı araç gereçleri vardır. Madem bütün gün yaşlı olacaksın bari kusursuz bir kostümün olsun. Önce bir kambura ihtiyacın olacak. Bu işi bir yastıkla halledebilirsin. Ve gözlüklere. Beş yıldır kullandığın gözlüklerini bugün burnunun ucuna yerleştirmelisin, bütün yaşlılar gözlüklerini öyle takar çünkü. Sonra bastona da gereksinmen olacak, onu da mutfaktan temin edebilirsin. Köşelerden birinde dikilip duran bir oklava her mutfakta vardır. Araçlara gelince. Henüz yaşlanmadan eski odaya koş. Çekmecelerden birinde miras payın olan dedenin takma dişleri var, onları yarısı suyla dolu bardağın içine at ve getirip başucuna koy. Başucunda ufak bir masanın olmasını hatırlatmama gerek var mı bilmiyorum, her yaşlının başucunda ufak bir masası vardır, üstünde dişleri, üst üste yığılı ilaç kutuları, tansiyon aleti, şeker iğnesi, dilaltı hapı. Tabi bu araç gereçler yaştan yaşa değişebilir. Ama sen şeker iğnesini buzdolabında saklamalısın, deden öyle yapardı. Dilaltı hapını eline en yakın yere koymalısın, kriz dediğin zaman mekan dinlemez. Deden dilaltı hapını fanilasına çengelli iğneyle tuttururdu, tam kalbinin olduğu yere. Sen de aynını yap. Kalbinin üzerinde taşı ki kalp bilsin leylası yakınında, öyle vakitsiz nakitsiz krize girmesin. Deden görmüş geçirmiş bir adamdı, bak, tek krizle doksan iki yaşına kadar geldi. Azrail'in kalbini tekletmesi onun kaderi, ukalalık etme, sen dededen gördüğünü yap, büyüklerin işinde vardır bir iş, sen çakma bir yaşlısın, vardır diyorsam vardır. Artık yaşlı birisin. Görüntünün huyuna git ve açık falan vereyim deme. Ağzını iyice büz ki içerde dişlerinin olduğu anlaşılmasın, konuşayım deme sakın, konuşursan falso verebilirsin. Etrafla irtibatını kes. Telefon çalarsa işitmezden gel, kapı çalarsa gözlerini yum, üst komşun bir şeyler istemeye gelebilir; bir bardak un, bir kase şeker falan. Bunca yıl gelmemiş olması gençliğinin dik başlılığındandı. Şimdi yaşlısın diye kapını aşındırmalarına göz yumacak değilsin. Bugün izin günün, hayatla irtibatın koptu, kader utansın. Artık ağır işiten birisin, sesleri, zilleri duyamazsın, romatizmaların da var kapılara koşamazsın. Yaşamı oluruna bırak. Kimse yaşlı bir bunaktan hesap soracak değil, tadını çıkar."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/el-cevap", "text": "Sabah ezanına uyandı. İbriğini alıp iç avluya yöneldi. Hücrelerden birinden sızan ölgün ışığa kayıtsız kalamadı. Gidip küçük pencerenin önünde durdu. Kandilin zayıf ışığı kitabın sayfasını zar zor aydınlatıyor, arkadaşının yüzünü ise karanlıkta bırakıyordu. Bir süre arkadaşını tebessüm ve şefkatle izledi. Sonra içeri girdi. Elini omuzuna koyup samimiyetini hissettirecek kadar sıktı. Defalarca tekrar eden bu sahneye dayanamayıp sordu. Arkadaşı bitkin gözlerle ona baktı, hevesle cevapladı. Ateşin başında, elindeki kağıtları bir birateşe atıyordu arkadaşı. Alevler, arkadaşının derin bir kederle derin bir huzur arasında gidip gelen yüzünü aydınlatıyordu. Attığı her sayfanın yanışını izliyor, alevler sayfayı yutunca bir diğerine sıra geliyordu. Yananla yakan birbirine karışmış gibiydi. Attığı sayfalarla birlikte kavrulan arkadaşına, su gibi serin bir sesle sordu. Elindeki son sayfayı da ateşe atan arkadaşının zahiri sükut olsa da; içinde kıpır kıpır bir cevap. Elazığ'ın Keban ilçesinde doğdu. Temrin, Aşkar, Semaver Öykü, Hece, Hece Öykü dergilerinde deneme ve öyküleri yayımlandı. Farklı edebiyat dergilerinde yürüttüğü düzeltmenlik görevini, akademik alanı da ekleyerek sürdürmekte."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/elh-n-i-sit", "text": "27 Aralık. Yeni yıla girmek üzereyiz, hala kar yok. Bu sene kuraklık var, diyorlar. Hava çok soğuk. 29 Aralık. Oğlanın botu delinmiş, bot almak lazım. İnşallah kar yağmaz. 31 Aralık. Yılbaşı için çerez aldım eve. Gece yarısına kadar televizyon izledik çoluk çocuk. Sonra kitap okudum. Ben saat iki gibi yattım. Galiba onlar da hemen yattılar. Bir beyaz lerze, bir dumanlı uçuş, 3 Ocak. Kar iyi yağıyor. İnşallah okullar yarın tatil olur. Oğlanın botu. 5 Ocak. Hava inanılmaz soğuk. Zemheri ayaz, derdi annem, tam da ondan. Kar tatili uzatılmış. Yarın iş çıkışı oğlanın botunu tamire götürecem. 7 Ocak. Oğlan, arkadaşlarıyla kar topu oynamış bugün, kardan adam da yapmışlar. Pek neşeliydi akşam. 8 Ocak. İki gündür boğazım yanıyor. Hastayım. İş yerinden kaptım kesin. Maskeyle gezdim akşama kadar. Öksürdükçe fabrikadaki herkes ters ters baktı. Sanki elimde öksürmemek. Sanırım 'korona'yım diye şüpheleniyorlar. Aşılıyım ben. 12 Ocak. Maaş almama üç gün var. Artık kar yağmıyor ama ortalığın buzu hala erimedi. 13 Ocak. Bugün fabrikada iki kişi birbirine girdi. Tesadüfen ben de oradaydım. Şahit yazmışlar. İşin yoksa bir de bununla uğraş. 15 Ocak. Maaşımı çektim sabah. Akşama kadar hem çalıştım hem hesap kitap yaptım. Kredi kartı taksitlerini ödedim hemen. Sonra diğer faturalar. Doğalgazın ayarını biraz daha düşürsek iyi olacak. Oğlanın botu. 17 Ocak. Hanım da çalışmak istiyor, yöresel yemek yapan bir yerde ihtiyaç varmış, arkadaşı haber vermiş. Çocuklar küçük, razı olmadım. Zaten astımı var. Şu kışı bir atlatırsak rahata ereceğiz, biliyorum. Biraz daha dişimizi sıkalım, sonrası selamet inşallah. 18 Ocak. Hava yine soğuk ama iki gündür güneş var. Kış güneşi. Buzlar eridi, çamur batak her taraf, bizim evin sokağına girilmiyor. 19 Ocak. Bugün harika bir sarma yapmış bizim hanım. Öve öve bitiremedim. Yüzünde güller açtı. 20 Ocak. Yarıyıl tatili başladı. İş çıkışı oğlana resimli masal kitapları aldım. Yeni geçti okumaya. Okumasını hızlandırsın biraz, unutmasın tatil diye. 21 Ocak. Oğlanla beraber alışverişe çıktık bugün. Çarşı pazar ateş pahası, sonunda hesaplı bir bot bulabildik. Pek sevindi oğlum, ben de öyle. Birazını ödedim, kalanı aybaşında ödeyecem. 22 Ocak. Bugün Pazar. Sabah erkenden kalktım. Evdekilere, halı saha maçım var, deyip hale gittim. Halde üniversiteden bir arkadaşla karşılaştım. O da atanamayanlardan. Edebiyat öğretmeniyiz ikimiz de. Ben KPSS'den yetmiş dokuz aldım bu sefer. O, kursa gitmiş geçen sene, seksen üç almış ama sözlüyü geçememiş. Bu sene seçimden dolayı büyük alım yapılacak, dedi. Hadi hayırlısı, dedim, onun şansı benden çok, puanı yüksek çünkü. Bunca sene geçti, konuların çoğunu unuttum, kursa da gidemedim. Bakalım bakalım. Akşama kadar beraber mal indirdik kamyonlardan, en azından bu karlı günü kara çevirdik. 23 Ocak. Hava çok soğuk. Kar yağmış bütün gece. Servis geç geldi yine, bir de yavaş yavaş gittik, yollar acayip kaygan. Eve zar zor dönebildik akşam, trafik felç. Yemekten sonra çayın yanında kek vardı. Karşı komşu getirmiş. Hanıma, malzeme alayım sen de yap, dedim. Çok maharetlidir bizim hanım, kız meslek lisesi mezunu. 24 Ocak. Bugün karakola ifade vermeye gittim. Ne gördüysem onu söyledim. İfademi alan memurun Türkçesi biraz zayıftı, bir de klavyesi iyi değildi. Öğretmen olduğumu öğrenince, hocam geç bilgisayarın başına, sen yaz ifadeni, dedi. Ben yazana kadar sigara içti. Bana da çay söyledi. 25 Ocak. Öğleden sonra ev sahibi aradı, kiraya zam istedi. Söylediği rakamı ödemem mümkün değil, başka eve çıksam hiç olmaz. Maraş'ta böyleyse İstanbul'da nasıldır kiralar? Gerçi biliyoruz da nasıl olduğunu. Hanıma söylemedim, boş yere telaşlanmasın şimdi. Kontratın bitmesine üç ay var, dur bakalım belki bir çare bulunur. 26 Ocak. Kızımın doğum günü bugün, dört yaşına bastı. Dün eve pasta için malzeme almıştım. Kremalı kek yapmışlar, komşuya da götürdüler. 27 Ocak. Sabah babam aradı. Ablamla eşi boşanıyormuş, uzun zamandır kavgalı olduklarını biliyordum ama işin buraya geleceğini tahmin etmemiştim. Babam çok sıkıntılıydı. Hafta sonu gel, beraber konuşmaya gidelim damada, dedi. Gidelim de ne söyleyeceğimi bilmiyorum. Ablamı çok seviyorum. 28 Ocak. Hanım instagramda sayfa açmış kendine. Ördüğü bebekleri satacakmış. Aklıma yattı. Hadi hayırlısı. 29 Ocak. Bugün yine haldeydim. Bizim arkadaş da oradaydı, dertleştik biraz, bekar hala, evlenecek para yok, dedi. Bir an borç isteyecek sandım, çok şükür istemedi, istese de yok ki zaten ama yanlış anlar diye korktum. Akşama kadar kasa taşımaktan belim kırıldı, olsun, alın terinden tatlısı yok. Oğlanın bot parası çıktı. Malları indirdiğimiz depoda, kasaların arkasında bir kedi yavrusu buldum. Yaralıydı. Bu soğukta iki güne kalmaz ölür, dedi depodaki adam. Zaten yerleşim de yok oralarda. Ne yer ne içer? Hey Yarabbim! Dayanamadım, aldım getirdim eve. Çocuklar çok sevindi. Hanım da sever hayvanları, yıkayıp boynuna kurdele bağladılar. Bayağı bir süt içti cüssesine göre Pisicik. Oturma odasına bir sepet koyduk, orada yatacak şimdilik. 30 Ocak. Şahitlik yaptığım arkadaşlarla karşılaştım öğle paydosunda, ikisi de benimle konuşmadı. Suratları bir karış. Ben ne gördüysem onu söyledim, kimsenin tarafını tutmadım. Ne bekliyorlardı anlamadım! Bir de mahkemeye çağrılacakmışız. İfademe bağlıyım, diyeceğim. 31 Ocak. Kar yağıyor yine. Yağsın tabii, dolsun barajlar, bolluk bereket gelsin. Hem oğlan da yeni botunu denemiş olur. 1 Şubat. Karşı komşu, çaya davet etti bizi bu akşam. Oturduk, sohbet ettik biraz. Ev kirasından bahsettim. Tanıdığı bir avukat varmış, arayıp ona sordu, enflasyonun üstünde artış yapılamazmış. Biraz rahatlar gibi oldum ama kim dinler ki kanun filan. Tedirginim. Biz bunları konuşurken hanımla göz göze geldik 'niye benim haberim yok' gibilerden bakış attı. Sesimi çıkarmadım. Eve dönünce konuyu açacağını sandım ama unutmuş gibi yaptı. 2 Şubat. Oğlanla satranç oynadık yemekten sonra, 'fil açılışı' yaptı yine. Beni yenmesine izin verdim tabii. İnşallah ilerde iyi bir meslek sahibi olur. Ben, yazılım mühendisi olsun çok istiyorum. Matematik çalıştırdım, toplama çıkarma yaptırdım biraz. 3 Şubat. Babam aradı. Ablamgil barışmış. Ne çabuk! Rahat bir nefes aldım. En azından böyle huzursuz bir sebep için enişteyle konuşmaya gerek kalmadı. Bir ara yemeğe çağıralım onları, dedim hanıma, olur, dedi. 4 Şubat. Havada agresiflik var. Yine çok soğuk ama bildiğim soğuklara hiç benzemiyor. Ürktüm biraz. Sabah hale gitmem lazım. Tokat, Zile'de doğdu. Birinci lisans eğitimini Selçuk Üniversitesi İ. İ. B. F Kamu Yönetimi Bölümü'nde tamamladı. Tunus Üniversitesi'nde Karşılaştırmalı Kamu Yönetimi alanında master yaptı. Daha sonra, bir yıl süreyle bulunduğu Amerika Birleşik Devletleri'nde dil eğitimi aldı. İkinci lisans eğitimini İnönü Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde bitirdi. Üçüncü lisans eğitimini yine İnönü Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde tamamladı. Öyküleri ve çevirileri Post Öykü, Hece, Heceöykü, Muhayyel, İtibar, Muhit, Dergah, Temmuz, Tahrir ve Karabatak dergilerinde yayımlandı. Ölmek İçin İyi Bir Gün Değil adlı ilk öykü kitabı 2018 yılında İz Yayıncılık'tan çıkmıştır. 2021 yılında Muhit Kitap'tan çıkan ikinci öykü kitabı Aynı Yağmur, Türkiye Yazarlar Birliği Hikaye ödülüne layık görülmüştür. Edgar Allan Poe'dan çevirisini yaptığı Kuyu ve Sarkaç, Şehrazat'ın Bin İkinci Gece Masalı ve Çalınan Mektup adlı üç kitaplık çeviri serisiyle James Joyce'dan çevirisini yaptığı Dublinliler ve Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi Ketebe Yayınevi'nden; Henry David Thoreau'dan çevirdiği Yürümek adlı kitap Kapı Yayınları'ndan çıkmıştır. Halen İnönü Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Arap Dili ve Belagati Bölümü'nde doktora eğitimine devam etmektedir."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/ellerinde-cogalan", "text": "Yürürken eski patikada, suyun rengi yoktu. Ağaçların dallarını araladı. Suyun rengi yoktu. Otlar henüz kurumamıştı, gölgesi derindi, usulca çiğnedi, gölgenin de rengi yoktu. Devam etti. Şehre mi girdi, köye mi, kasabaya mı ayırt edemedi. Yürüdü, geçitlerden geçti, kemerleri izledi. Yönetimlerin, sınırların haberdar olmadığı bir avuç toprağa bırakılan bir avuç insanla karşılaştı. Yüzler gördü. Hepsi birbirinin aynı. Yüzler aynı ama eller değil. Baş parmağını kıvırıp avucuna sakladı. İlk defa gördüğü birine her şeyi anlatacak değildi. Böyle bir sorunun ne yeri ne zamanıydı. Haklıydı, sonuna kadar. Başımı yere eğdim, bir daha gözlerine bakamazdım. Onda bir kıpırtı olmadı. Gece uzadıkça uzadı. Ay, gökyüzünün kenarındaki kristal şekerlik. İri bir bulut, ışığa set çekti. Ona dair gördüğüm son şey olan elleri de karanlığa karıştı. Zifiriyi zaten bilmiyor muydum? Nefes de mi almıyordu? Karanlığa gizlenmenin verdiği güvenle gözlerime bir yol aradım. Bakışlarımı gezdirdiğim yer bileği olmalı, yukarıda dirsek kemikleri belirgin, omzundaki geniş kavis derin bir çukurla birleşir, boynu muhakkak tek elimin saracağı kadar ince, biraz uzun. Bulut çekilirken ay ışığında yüzünü bir kez daha görebildim. Ben onu izlerken kaşlarının üstünde iki çizgi pek de yavaş olmayarak belirdi, gözleri büyüdü, dalı bırakıp gövdenin diğer tarafından dolaştı. Hızlı adımların sesi suya karıştı. Peşimizdeki her kimse beni bırakıp belki boşverip ya da hiç dikkatine almayıp onun ardından gitti. Bu şehirde, köyde, kasabada gün yoktu, saatler yoktu, geceydi. Belki ay takvimine göre hesaplar yapılıyordu. Ben ne zaman doğmuştum, burcum neydi. Varlığın peşindekiler gibiydim, rastgele dolaşmıyordum. Kurt uluması, tahtakurusu, kelebek kanadı, giz hangisindeyse oraya seğirtiyordum. Suyu takip ediyordu. Suya basınca aynı sesi çıkaran ayaklara aldanıp kendine yeni şehirler buldu. Meydanlarına heykel dikili, ağacına çaputlar düğümlü, çeşmelerine bilmediği harfler yazılı, yakasında tılsım taşıyanların yaşadığı şehirler. Hiçbirinin evinde ayna yoktu, yüzleri aynıydı hepsinin. Geçerken ellerine bakıyordu, birini bile gözden kaçırmadı, çarşı yeri, kahve önü demedi, ötekinin parmaklarını tuttu, berikinin avuçlarından medet umdu. Bu ellerin birinde olmalıydı. Bir şey daha vardı dikkatini çeken. Ne yaparsa yapsın kimse ona kendi şehrindeki gibi bakmıyordu. Öyleyse yüzünden cerahatler akmıyor, ellerinden veba bulaşmıyordu. İnandı. Bir kamyon dolusu suçu getirip üzerine boca etmediler. İnandı. Aksine karşısında küçüldüler, yüzlerini başka yöne çevirdiler. İnandı. Dik dik bakan yoktu, yabancı gözlerde kendini görmedi. Büyüklüğüne inandı. Mahcubiyetleri ağzının suyunu akıttı. İki metre önünde, sahibinin her adımında idam suçlusu gibi sallanan kolu izliyordu. Sol elinin üstünü kaşıdı. Dolunaydan beri peşindeydi. İki adım atıp hoyratça uzandı. Avucuna aldığı eli çekinmeden evirip çevirdi, duvarların ortasında kahkahasını duyurdu. Yaşayanlar bu sesi biliyorlardı, kapılarını sıkı sıkı kilitleyişleri, mumlarını söndürüşleri, nefeslerini tutuşları bundandı. Karşısındaki yüz tanıdık gelmedi, göz oyukları kafatasını andırıyordu. İskeletse işlediği günah kendine bir vücut bulup boğazına yapıştı zannetti. Gözleri büyüdü, karanlıkta beyazları daha da belirginleşti. İlk iş kaçmaya yeltendi. Kaçamayacağını kabullenince bırakması için yalvardı, diğer eliyle iterek zorla kurtulmaya çalıştı. Bir süre daha izledi iskeleti. Ayaklarının dibinde çaresizce kıvranması derisinden içeri sızıyordu. Gözleri kısılırken birden çekti elini, iskeletin kolu havada savruldu. Elinin üstünü hızlı hızlı kaşırken oradan uzaklaşıp karanlığa karıştı. Aramaktan sıkılmaya başlamıştı. Yine de rastladığı her eli gözetlemekten vazgeçmedi. Biri bir çuvalı boğazladı, biri heykelin dibine yem attı, diğeri perdeyi araladı, kıvrımlı parmakları gölgeye saklandı, bu eller çok küçüktü, bunun üstünde yazı yoktu, bununki nasırlaşmıştı, nasır olmazdı; öbürü iğneyi gözlüyordu, olmadı, ikinciyi denedi, iyi görmüyordu, yaşlıydı, o geceki gözler değildi; başkası bir kibrit yaktı, çırayı tutuşturdu, oduna giderken eli açıldı, üzerinde bir şeyler yazıyordu, noktalar vardı. Yıkıldı yıkılacak bir duvarın ardına sindi. İki taş düşmüştü duvardan, belki üç, oradan izledi. Bildiği dualar yoktu, fısıltıyla tekrar eden sözler duyuyordu. Ben değilse kim. Hayır. Sesin olmamalı, dua etme. Kulaklarını avuçladı, tırnakları etine geçti, kanı elinin ayasında toplanıp oradan kulak zarına süzüldü. Bulduğunu zannettiğinde, bulamadığında ürküp koşmaya başladı. Sesler buğulu, boğuk. Belirgin olan sadece bir çınlama. Kulaklarındaki enine çizgilerden kan sızdı. Durmadı. İnce bir patikaya saptı, dağ yoluydu, yokuş aşağı inerken ayakları birbirine dolanıp çözüldü. Ağaca yaslandı, devam etti, başka bir ağaca çarptı, devam etti. Uzun sürmedi, bir yol daha kesti önünü. Rüzgar daha sert esti. Bütün çınlamalar, bütün sular, bütün bulutlar buradan geçiyordu. Demek bulutlar bu şehri hala zifiri yapıyor. İkinci ayrımda tereddüt edince sendeledi, bir taş toza karıştı, bacakları uyuşuktu, yere yığılmadığına şaşırdı. Ayaklarına baktı önce. Engel olamadığı titreme oradan yayılıyordu. Ellerini dizlerine dayadı, durmuyordu. Dağın, bozkırın, çölün, her neresiyse onun ortasındaydı. Soluk alamıyordu. Ne duayı ne çınlamaları duyabildi. Duayı artık kimse tekrarlamıyordu. Vücudunun gevşediğini, sarsıntının azaldığını hissetti. Gizlice aldı nefesini. Bulutlar yürüdü ayın önünden. Yerde boylu boyunca gölgesi uzandı. Yanında koca bir ağaç, onu da gölgesinden tanıdı. Dallarını tutmuş muydum. Kim bilir, geçmiş miydim buradan. İleride ışıklar oynaşıyordu. Gözlerini kısıp baktı. Hiç olmazsa bir çağıltı. Nasıl böyle sakin akar ormanda su. Rengi de yok. Başı önüne düştü tekrar. Aldığından fazla nefes verdi. Bekledi, bekledi. Orada öylece beklerken kaşları çatıldı. Dişlerini sıktı. Elini yumruk yapıp bacağına vurdu. Ayağı boşta olsaydı seğirirdi. Yarısı gölgede, yarısı ay ışığında kalan baş parmağına baktı. Gözleri büyüdü. Silkeledi elini hızla. Böcektir. O kadar ormandan geçtim. Rüzgarla gelmiştir, rüzgar sert esiyordu, yaprağına tutunamayan bir tırtıl, kurt, karınca şu ağaçtan düşmüştür. Eline bakmakta tereddüt etti. Baş parmağını avcuna sakladı usulca. Kendinin bile haberi olmadan yaptı bunu. Bütün parmaklarına sırayla tırnağını bastırdı. Sonuncuya gelince kulağının yanından hızla geçen öldürücü demir korkusunda açıldı gözleri. İşte, o hareketi kendisi de yapmıştı. Ağacın yanındaki silüetin yaptığını. Kimseye fark ettirmemesi gerekiyormuş gibi elini arkasına saklayıp baş parmağını yavaşça dışarı çıkardı. Göğsünden tırmanan yakıcı his boğazına dayandı. Zihnini kontrol altında tutmalıydı. Yürüdüğü her adımda hızlandı. Burnundan soluyordu. Tırnaklarını ısırdı, etlerini soydu, kanattı, parmaklarını ağzına tıkıştırdı, nefes alamıyordu, çenesini sıktı, yakasını çekiştirdi, yetmedi, asıldı iyice. Avazı çıktığı kadar bağırdı. Aynı anda boydan boya yırtıldı kazağı. Ses yankılanmadı. Kalp atışları hızlanıyordu. Sesim bir yere çarpmadı o yüzden ve ben belki de. Hem burası uçsuz bucaksız, tamamen boş. O yüzden. Parmaklarını saçlarına geçirdi. Yağlı, yapışkan bu şeye dokununca elini çekti. Dudaklarını dişleri arasına kenetledi. Bağırmayı denemeyecekti, eline bakmayı da. Rüzgar yüzünü yakıyordu. Burnu aktı, başını göğe çevirdi, gözlerini kıstı yine de taştı kirpikleri. Zamanın olmadığı yerde hiçbir şey yapmadan ne kadar bekleyebilirdi. Kendini bıraktı. O kadının fırlattığı çuval gibi savruldu. Bir taşa denk geldi, avucuna aldı, parmaklarını teker teker araladı. Elini ışığa doğru kaldırırken bir hıçkırık çözüldü. Ayağına takılan taşın yuvarlandığı yerde düştü omuzları. Gözlerini sımsıkı yumdu. Koluyla yüzünü sildi, yüzü toprağa bulandı. Dizlerinin üstünde sürüne sürüne suya doğru ilerledi. Taşı kaybetmişti. Elini suya daldırdı. Oradan hiç çıkarmasa olurdu. Özenle yıkadı, geçmedi. Kanatana kadar kaşıdı, geçmedi, derisini yüzmeliydi. Neden sonra duruldu. Suyun rengi yoktu. Elindeki karartıyı görebiliyordu. Bildik harflerden yasaklı bir kelime. Kaçacak yeri kalmamıştı. Gözlerini kapadı. Saklandığı yerleri hatırladı. Köyleri, kasabaları, şehirleri, buraya kadar nasıl geldiğini, gizlenirken şahit olduklarını. Karanlık elleri, kelime sahibi yüzleri. Silemediği kelimeyi düşündü. Ağır ağır suya eğildi. Suyun serinliğini hissetti, yaklaşmıştı, elleriyle çimleri ezdi, sıkı sıkı tutundu, bir önemi kalmamıştı, vazgeçti. Gözlerini araladı. İrkildi. Burun burunaydılar. Gözleri renksizdi. 1995 yılında Sinop'ta doğdu. Cumhuriyet Üniversitesi Eğitim Fakültesinden mezun olduktan sonra Ondokuz Mayıs Üniversitesinde dilbilim ve Türkçe eğitimi alanında yüksek lisans yaptı. Türkçe öğretmeni olarak görev yapıyor. Yazdığı öykü ve denemeleri Söğüt, Post Öykü, Hece Öykü, Geçerken, Daima Edebiyat ve Edebice dergilerinde yayımlandı. Halen Söğüt dergisi yayın kurulunda editoryal faaliyetlerini sürdürüyor. Anlatı sanatının bir diğer dalında, çizimleriyle farklı ifade yöntemleri ortaya koymayı amaçlıyor. Çizerliğini yaptığı çocuk kitaplarıyla birlikte kapak tasarımı ve dijital eserleriyle de grafik alanında çalışmalarına devam ediyor."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/enkazli", "text": "-Sorumu kaybettim beni duyuyor musun anne? -O zaman yaşaman mümkün mü kızım? Elindeki tespihin boncuklarında altmış ikiye kadar gelip geri dönüyordu. Sonra baştan başlıyor fakat altmış ikiye gelince tekrar geri dönüyordu. Bekledim. Birkaç kez tekrarladı bunu. Fark ettiğimi fark ettirmedim. Unutmak çoğu zaman yaptığı birçok şey kadar basit değil. Ve hayat bir takatukacı dükkanı da değil. Yaşamak bir tekerleme gibi döner. O döner sen yaşarsın, o döner sen yaşamazsın. Sonra? Hiçbir şey. Genel olarak en çok olan şey budur. Şu an iyi zanda mı bulundum kötü zanda mı şüpheli. Bilincim çoğu zaman bir akıntı halinde. Zem! Zem! demeyi de bilmediğimden bilincimi biriktiremedim. Bir kuyusu da yok. Kaynağıysa süper egolarımın çok daha altında. Uyuyamadım. Unutmak için yollar arıyorum. Yine de aramakla bulunmuyor unutmak istediklerimin yolu. Islak çamaşır kokuyor oda. Yerde farklı farklı köşelerde ve farklı renklerde eşlerinden ayrılmış kimi ters kimi düz birkaç çift çorap. Kirli mi temiz mi anlaşılamayan. Beyin boşluklarıma çimento döküldü. Sağ kısım işlevselliğini yitirmiş. Dolayısıyla vücudumun sol kısmı betonlaşmış. Enkaz altında biri olarak kabul edildiğim için ya da enkaz altından çıkarıldığım için bana Enkazlı diyorlar. Kendimi tanıttım. Tanıştığımıza memnun olmayın yine de siz. En doğrusu bu. Tanışmamak. Tabi ki yaralar ve bereler geçmedi. Zamanla geçer. Kan pıhtısı gibi bereleşir ve iyileşir. Çalışan sağ tarafım sebebiyle sağlığım yerinde diyorum. Solluğumu sormuyorlar zaten. Solluğum enkazlı demiyorum bu sebepten. Enkazlı olduğumu doktor söyledi. Kendi tespitim değil. Mardinli, Adanalı, Çatalcalı olmak gibi bir şey değil bu. Daha başka birşey. Neyse sorunumuz da bu değil. Kimse bunu sorun etmiyor. Ben de etmiyorum. Kendi dünyamda üç gün önce bir şey oldu. Aslında görünürde bir şey olmadı. Fakat görünmeyende olan, varlığını çok fazla hissettiriyor. Şiddetli baş ağrısı yapıyor daha başka şeylerde. Üç gün önce. Kendisini daha önceden tanıdığım biriyle tanıştım. Kendisini önceden tanıdığımı bilmiyor. Tanımıyormuş gibi yaptığımı söylememe gerek yok zannediyorum. Yüzüne bakıyorum. Gözlerine. Gözleri için hisli bir dilek tutmuştum çok zaman önce. '' Gözlerimin rengini doğru söyleyeceksen gelme'' diyordu soyadı karanlık bir yazar. Gelmişti ama vakitsizdi. Eksiktim. Renk renk uçurtmalar yoktu artık gökyüzümde ve aramızda yaşayan inatçı, güçlü bir sessizlik vardı. Benim aklımdan eksilen tahtalarla onun aklındaki hangi boşluğu doldurabilirdik bilmiyorum. Bazen olmadık yerde olmadık sözler ediyorum. Olmadık şeyler yaptığım da oluyor hiç beklemediği. Afallıyor. Sohbeti hoş bir kahvenin hatırası olmadı hiç aramızda. Her sancının hikayesi göz yaşıyla başlar. Sondan başlar her şey. SONsuzda olduğu gibi. ''Hastanede'' diyor ne kadar kaldı. ''altmış iki gün'' diyorum. Aynı anda bir şey soracak gibi oluyoruz. Çarpışan iki soru birbirinin üzerine devriliyor. Susuyoruz."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/erzurum-uclemesi", "text": "Yoksa? Müderris donuk gözlerini önündeki kitaptan kaldırıp soru soracak diye ödüm patladı! İşaret parmağını kaldırıp beni gösterecek... Bir adım daha atamadan korkuma yenilip koşar adım dışarı çıktım. Hiçbir soruya hazırlıklı değildim; dersime çalışmamıştım; tüm cevaplar, içeri girmek için eğildiğimde yere saçılmıştı; müderris balmumundandı, talebeler de. Erzurum'a her gittiğimde mutlaka uğradığım Üniversite Kitabevi'ni ararken yerine bir kafe açıldığını öğrendim. Doğunun en büyük kitap kafesi Itır'da tam üç gün boyunca çay içtim, masalara serpiştirilmiş dergileri karıştırdım. Yan masalara kaçamak bakışlar attım, garsonla sözsüz, olabildiğince sıcak bir dostluk geliştirdim. Her gece rüyamda müderrisin tunç bakışları karşısında ezildim. Her sabah aynı umutla, aradığım şeyi bulacağım diye telaşla aynı kapıdan girdim, nefesimi tuttum, labirenti andıran koridorların arasında kendime en doğru yeri bulmaya çalıştım. Dinledim, izledim, düşündüm, anlamaya, alışmaya çalıştım. Korka korka, yeniden kaçmaya hazır, bir esinti bekledim. Son gün artık kararımı vermiştim. Kapı önünde oyun oynayan kız çocuğuna önceden aldığım şekerlemeyi uzatırken; Eski kitapçılar yatırlara benzerler, üzerlerine yeni bir 'şey' inşa etmek imkansızdır diyerek yolun karşısına geçtim. Erzurum istikametinden İstanbul istikametine gitmekte olan Esadaş Turizm'in değerli yolcuları, yaklaşık on bir saat süren yolculukları süresince, yanımdaki koltukta, kucağındaki görünmez kediyi okşayan kör ihtiyarın her sarsıntıda okuyup dört yanına üflediği Ayetel Kürsi'ler hürmetine kazasız belasız yolculuk ettiklerini bilmiyorlardı. Aradığımı sonunda bulduğumu da."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/esfel-i-safilin", "text": "Arkadaşlar kursumuz haftaya bitiyor. Artık ders yok. Şimdi sizi üç kümeye ayıracağım ve bazı kelimeler verip bunlarla öykü yazmanızı isteyeceğim. Bugün aranızda tartışacak, haftaya da öyküleri getireceksiniz. Dönem ödevi gibi düşünün. Kelimeleriniz: Zayıf-Sis-Bıçak-Kir-Adam-Yağmur-Kapı. Bir de şu var, yüz kelimeden az, üçyüzelliden fazla olmayacak. -Bir kere hava sisli olacak, bu belli. -İşin içinde yeraltı olmalı; mafyatik ilişkiler falan; hani bıçak var ya. -Rüya olsun; korkuyla sıçrasın rüyasından. Hem rüya atmosferiyle sis buluştu mu Tanpınarvari bir estetik çıkar. -B kümesi balicilerden, tinercilerden söz ediyor. -Kopyaya gerek yok yahu! Kumar işi olsun; kumar borcu namus borcudur hesabı. -Kapı var. -Tamam işte; kumar borcunu ödeyemez; onlar da adamı bodrum katına indirip kapıyı kilitlerler ve güzelce sopa atarlar. -Kir ve adam da belli oldu böylece. Hafta içi herkes tek başına çalışsın; mailleşiriz. Cuma da mesai sonrası buluşur, son şeklini veririz. -Son birkaç hafta en çok modernlik, Baudelaire üzerinden kötünün estetiğini işledik. Bence kötülüğü anlatalım; kötülüğün estetiğini. -Baliciler, tinerciler kesin olsun. Çünkü onları kullandık mı otomatikman kötüden, kötülükten söz etmiş oluyoruz. Hazır kalıp; klişe yani. -Birileri onların çöplüğüne dadansın; malum herkes kendi çöplüğünde öter. -Süper fikir; o zaman kelimeler hemen yerlerini buluyor. -Bizim kurumda Türkçesi iyi olan biri var, ben redaksiyonu ona yaptırırım; çaktırmayın. -Oğlum kelimeler kel alaka yaa. -Umutsuzluğa kapılmak yok. Altı aydır buradayız, hiç mi faydasını görmedik. -Tamam, tartışmayın. -İşin içinde toplumsal bir yan olsun; malum hoca Sabahattin Ali'yi çok sever. -Damardan girelim diyorsun yani. -Sonu kötü biten bir eğlence olsun. O zaman; adamı, sisi, bıçağı bana bırakın. -Eğlence ve toplumsal mesele deyince aklıma Sulukule geldi; orada eğlence var; evler yıkılacak, toplumsal durum da var. -Oh miss! Yağmur kesilmişti. Kuşluk vakti tertemiz bir güneş çıkmıştı. Elleri, ayakları, sırtları ısındı. Zayıf olanı ihtiyaç gidermek için ayağa kalktı; üç adım atamadı; yalpaladı; çöktü; dizlerinin üstünde durabildi. Sürünerek geldi arkadaşının yanına: Bu ne lan dedi? Her yanın kusmuk? Mecalsiz, uzana kaldı. Başucundaki poşeti, yarısı sıkılmış yapıştırıcı tüpünü gördü; yüzü aydınlandı. Kullanılmamış bir tüp ve poşet içindeki kola şişesi az ilerideydi. Diğeri gözlerini açamadı; açabilse, arkadaşının dizlerine kadar pantolonun sırılsıklam olduğunu görecekti. Üçüncüsü yarım saat önce kalkmıştı. Etrafta yenebilecek ot, yaprak, meyve aramaya gitmişti. Güneşin yaydığı sıcaklığın bereketi, kirli ellerinde bir tezat gibi duruyordu. Dönerken birden durdu. Korkmuş gibi. Hiddetlenmiş gibi. Gözleri büyüdü. -Lan oolum, bi çalıya sahip çıkamıyoz! Kim lan bu gene? Korkuyla sıçradılar. Ama sadece dizlerinin üstünde kalabildiler. Yarı açılmış, yarı kapalı gözlerle uzaktan baktılar. -Bana bırakın, dedi. Adamın kaskatı kesildiğini fark etmedi bile. Otomobil emniyet şeridine geçti. Durdu. Arka kapı açıldı. İki kişi bariyerlerin üzerinden işkembe gibi atıverdiler adamı. Çiseleyen yağmurdan kurtulmak için, kendini çalının içine çekebildiği kadar çekti. Şakaklarından, burnundan, kulaklarından sızan kan, toprağa bulaşamadan yağmur sularına karışıyordu. Kendini bırakınca, kırılan kemikleri her yanına bıçaklar, iğneler gibi batmaya başladı. Bıçaklar her yanında... zayıf bedenini bıçaklar oyuyordu. Acıyla kasıldı. Bacaklarını karnına doğru çekti. Gövdesini öne doğru verdi. Ellerini bacaklarına kenetledi. Dertop oldu. Gözkapaklarını acıyla açmayı denedi. Sığındığı çalıları; çalıların arasından parçalanmış gökyüzünü bir dumanın, sisin içinden gördü. Gençliğinin; harman yerine uzanıp doya doya baktığı gökyüzüne hiç benzemiyordu. Şehrin ışıkları onu da kirletiyordu. Hayat, parmak uçlarından çekiliyordu sanki. Her an içi çekilen, kuruyan bir kaplumbağa gibiydi. Uzun zamandır böyleydi. Bedenini yük olarak taşıyordu. Yağmur sularıyla birlikte toprağa doğru akıyordu. Ağır aksak çıktı mutfaktan, bu son şişe beyler, dedi. Kadın dansöz elbiselerini çıkarıp salona döndü. İki kızı adamların yanındaydı; biri daha reşit değildi; ama gösterişliydi; gelinleri tecrübeliydi; kenarda, kıyıda duruyordu ama ilgilendiği adama kaç duble içirmişti kim bilir! Oğlan zurnaya üflüyor, komşunun oğlu da parmaklarıyla davulda ritim tutuyordu. Kadın bir ara kardeşine baktı, tamam, kesin diye. Gelen adamların çıkaracakları belanın şiddetini kestiremiyorlardı. Yine maraza çıkacak diye düşündü kadın. Geberesice herif de nerde kaldı, bu yağmurda? Onlar kazansın, o kumarda yesin; oh miss! Dedim de, bugün yarın evlerimiz yıkılacak; gittiğimiz yerde bulamayız bu işleri; azıcık biriktirelim. -Keselim, dedi kadın işveyle; şimdi polis damlağ! -Damlasın, dediler, damlaya damlaya göl olur. Pis pis gülüşleri döküldü çocukların üstüne başına. Büyük kızın yanağında kızarıklık; sabaha kalmaz morarırdı. Bunun eti de çok havalı diye düşündü kadın, hemen morarır. Gecenin ağırlığı, basık, kirli, rutubetli odaya, sigara dumanı ve anason kokusu olarak çöktü. İnsanlara ve odaya bir ağırlık bulaştı; kimileri beyninin uyuşmasından, kimileri yorgunluktan, yıllardır badana yapılmamış kireç duvarları bir sisin içinden gördüler. Oğlanlar pis bir koku aldılar, yılların verdiği alışkanlıkla. Yeter, dedi, burada saat birde program biter, saat kaç oldu; gönlünüz olsun diye, ama, tamam, bu kadar. Para da bir yere kadar; buraya kadar, dediler. Komşu elini beline attı; metalin soğukluğunu hissedince kendine güven geldi. Diğerine göz attı, tamam, diye. Diğeri de göz attı, bıçak elindeydi, tamamdı. Ortada oturan, daha zayıf olanı ayağa kalktı. Oda bir döndü, ayakları tavanda mı, tabanda mıydı bilemedi; duvara yaslandı. Ulan, dedi, daha kızları alıp yukarı çıkacağız. İhtiyar, o kadar uzun boylu değil, dedi, edebinizle kalkıp gidin. Şişman olanı, dizlerinin üstüne kalkar kalkmaz elini beline attı. Edebi sizden mi öğreneceğiz lan, derken, üç el silah sesi ve sayısız bıçak darbesi doldurdu, gecenin bir ağırlık olarak çöktüğü odayı. Karesi İlkokulu'nu (1973), Atatürk Ortaokulu'nu (1976), Muharrem Hasbi Lisesi'ni (1979), Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'ni bitirdi (1983). Balıkesir'de aile şirketinde çalıştı. Halen İstanbul'da bir kamu kuruluşunda çalışıyor; e-edebiyat dergisi www. edebistan. com'un yayın yönetmenliğini ve Muhayyel Dergisinin yayın danışmanlığını yürütüyor. Edebiyat hayatına, 1982'de Güldeste Dergisinde yayımlanan \"Beyaz Gömlek\" adlı öyküsüyle başladı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Kayıtlar, Hece ve Hece Öykü'nün çıkışında yer aldı. Portakal Bahçeleri ve Pencere adlı öykü kitapları Arnavutça'ya; bazı öyküleri de Farsça, Korece ve Azerice'ye çevrildi. İlk öykü kitabı Gidenler Gidenler adıyla Yedi İklim Yayınları tarafından basıldı. \"Esenlik Zamanları\"yla Türkiye Yazarlar Birliği 1999 Hikaye Ödülü'nü kazandı. 2012'de çıkan kitaplar içinden yapılan değerlendirmede \"Mürekkep\" adlı öykü kitabı; Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği ve Ömer Seyfettin Hikaye ödülünü aldı. 2016 yılında Dede Korkut Edebiyat Ödülüne layık görüldü. Şu sıralar Şakar'ın bütün eserleri İz Yayıncılık tarafından basılmaktadır."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/esy-yi-terbiye-eden-mursit-suheyl-unver", "text": "Yeryüzü bu kelimelerin kalbini hangi tarihten beri kaybetti bilemiyorum. Ancak şu an bir şey var bizi kelimelerin ruhundan uzaklaştıran. Eşyaya dokunmayı ve onu dinlemeyi, dost olmayı hatta terbiye etmeyi unuttuk biz. Belki de bu sebeple varlıkla aramızdaki korkunç kopukluk... Belki de bu sebeple ezber cehenneminde mütemadiyen yuvarlanışımız. Eşya ile ünsiyet kuramayan bir gönlün onun ardındaki sırra nüfuz etmesi mümkün müdür? Eşya ile ünsiyet unutturuldu bize. Hekimlerin kasap, hukukçuların minareye kılıf uydurma, imamın namaz kıldırma, mühendisin teknikerlikten başka bir vazifesi kalmadı. İnsan bedeninin nasıl bir alem olduğunu, dünya tarihi boyunca şifanın alemleri kuşatan o Şafi esmasını merak etmedi. Cami hocası beş vakit girip çıktığı o mabedlerin, taşların sırrını, hikayesini merak etmedi. Belki de bir gün bile dokunmadı çinisine, hattına. Mühendis, o tekniğin ve mekaniğin kalbinde ve derunundaki kösün ritmini, musikisini merak etmedi, peşine düşmedi, eşyanın kalbinden gelen sesi duymadı. İşte bu sebeple olacak hezarfenlik de terk edip gitti yeryüzünü. Oysa meslek sahibi olmak hermeti bir yol ve sırdı. Eşyayı okuyan insanın onu terbiye etmesiyle kendini bilmesi ve tanıması başa baş bir seyrin zevki ve çilesiydi. Yahya Kemal'in \"hisden fikre yükselmek\" tanımı tam da bu halin izahıdır. Yani eşyadaki bilinci ve sonsuz şuur akışını keşfetmek. Evvela eşya ile münasebeti bir bilinç durumuna yükseltmek. İnancı ve dindarlığı insanın hayatında kimlikten ziyade kişileştirme, şahsiyet kazanma ve kemale erme vasıtası kılmak... Merhum Süheyl Ünver Hoca'yı özel ve büyük kılan şeyler sadece iyi bir hekim, müzehhib, ressam, kültür ve sanat tarihçisi ve sayamayacağımız binlerce fen değildi. Onu özel kılan bu fenleri kazanmasına vesile olan o bilinç durumuna yükselmiş olmasıydı. Yani eski tekkelerin, sokakların, hazirelerin, çeşmelerin önünden geçerken duyduğu ıstırap, yok olan tarih karşısında kendi moleküllerinin yitmesi gibi eksiklik ve acı duyması. Uyduruk ve betonarme camilere bakarken kalbini yakan zevksizlik vebası. Onu özel yapan eşyayı ve insanı \"bilinciyle\", \"bilinçlilikle\" \"kavramış\" olması. Bizde \"kavramların\" anlaşılmamasının sebebi onları açan \"miftahların\" yitirilmiş olmasındandır. Süheyl Hoca'yı Süheyl Hoca yapan onun insan, eşya ve mekana bakışındaki yüksek vicdandır. Artık kabul etmeliyiz ki günümüz İslamcısının eşya ve mekan ile münasebeti tamamen kopmuştur. Özünde varlıkla daima şuur akışı içinde bir birlik ve bilinç hali olmadığı için onun dinle ve kutsalla olan bağı da kopuk ve sadece bir ezberden ibarettir. İnsanın Allah'la olan bağı eşyanın kalbiyle olan bağına bağlıdır. Ne yazık ki bunun farkında da değildir o. Geleneğe bağlılık süreklilik şuurunu yakalamak ile mümkün değil midir? Şu halde şuur; eşyayı, tarihi ve dini geçmişin hikayelerinde değil bugünün hikmetinde bulma halidir. Süheyl Ünver Hoca bin fen sahibi olmayı böyle bir ünvan kazanmak efendim ünlü bir bilgin olmak, anılmak, adına heykeller dikilmek için istememiş bilakis san'atta, tarihte ve inançta köklerin varlıkla olan sürekliliğini, hafizasını sürdürmek için çalışmıştır. Bu anlamda İslamcı yahut şucu ve bucuların hamaset yüklü nutuk ve söylemlerinden ziyade ecdadın bizzat ruhunu temsil etme ve bu yolda hizmet etmeyi ve hiç durmadan çalışmayı kendisine şiar ve yol edinmiştir. Eşya ve mekan ile münasebeti sıfır olan bir insanın hangi meslekte ve konumda olursa olsun varlıkla ve kendisiyle, dolayısı ile Hakk'la da münasebeti sıfırdır. Hafızasını yalnızca ezber için kullanan bir insanın en küçük aksaklıkta onu kaybetmesi mukadderdir. Ezberi olan kişinin muhayyilesi zayıftır ve onun rüyası ve hayalleri de yoktur. Oysa ecdadı asırlarca var eden onun fütuhat ruhu ve nizam-ı alem rüyaları ve hayalleridir. Bu sebeple Yahya Kemal gittik... bahs açmadık dönüşten.. demiştir. Bu ülkenin yeniden ayağa kalkması, kökleriyle tekrar irtibata geçmesi ve tekrar nizam-ı alem ülküsüne kavuşması için hamaset edebiyatına değil eşyayla münasebeti kemale ulaşmış bir tarih şuuruna ihtiyaç vardır. Bu da başta kültürel mirasla temas, onu bir tabib hassasiyeti ile kavrama, dinleme, anlama, konuşma, okuma, ona dost olma ve onu tedavi etme ve terbiye etme ile mümkündür. Zira her şeyden evvel tamir edici olmak eşyanın batınına nüfuz edebilmek demektir. Günün çöplüğe dönmüş ilim ve bilim çarşılarındaki ezber satıcılığı değildir gerçekte tamir edici olmak. Batının eşya ile münasebeti bizimle tamamen zıt bir hususiyet arz eder. Çünkü onun ruh kökünde insana ve mahluka şefkat ve hizmet değil kafeslemek iştihası vardır. Mekan ile alış-verişi ise sefahat ve yağma içindir. Tarih onun için \"kara büyünün\" izini sürmektir. Hikmet onun düşmanıdır! O her şeyi tahakküm için kullanmak ister. İnsanlığın hayrına bir şey beklemek beyhudedir Batı'dan. Teknolojinin karabüyüsüne taptırılan insanlığın son savaş sahneleri ve okyanus gibi kan öğüten coğrafyaları göstermiştir ki gerçekte üstünlük ve güç medeni olmak ve medeniyet sahibi olmaktadır. Bu gerçek artık gün gibi ortaya çıktığı için bugün Batı'nın insanlıkla savaşı para ve güç savaşı değil bir medeniyet savaşıdır. Unesco'nun \"Kültürel Mirası Koruma\" projesi bu anlamda dünya medeniyetini zabt-ı rabt altında tutmak istemesindendir. Bugün Orta Doğu'da silinen ve yok edilen tarih bizim ruh kökümüzdür. Ve Kültürel Mirası Koruma adı altında Müslüman coğrafyanın her yerinden yeniden ayağa kaldırılan binlerce manastır, kilise vs... Tasavvuf bizim geleneğimizde toplanıp sadece zikir çekme değil toplumu bütün kurumları ile ayrı ayrı terbiye etme geleneğidir. Ahilik her meslek salikinin evvela eşya ile arasındaki rabıtanın seyri, sonra kendini biliş ve buluşun seyri ve daha sonra eşyayı ve insanı tamir ve tedavi edebilmenin seyridir. Eline çekici alan demirci çekiçten gayrı değildir. Neyden, kudümden, sülüs ve çiniden de gayrı değildir. Neşteri eline alan bir doktor neşterden gayrı değildir. Onu kullanan ustaların, hekimlerin dünya tarihindeki hikayesinden, izinden, tozundan habersiz değildir. Eşyayı bilmek ve tanımak kültür; onu \"an\"daki şuur akışında kavramak ise irfandır. Eski irfanımız eğer yeniden anlaşılmak istenirse eşya ve varlık ile olan birliğin, münasebetin, iletişimin, her an onda olmaklığın, haberdarlığın, onu can kabul etmişliğin yeniden anlaşılması gerekir. Terzi Baba Hazretleri küçücük köyünden, kasabasından çıkmasa da elindeki eşyanın serüvenini okuyarak bulmuştur hikmeti. Tasavvuf, insanı evvela eşya ile temas etmeyi öğreterek onu sadece meslek ve zanaat sahibi etmez ayrıca medeni, kültürlü ve irfan sahibi bir insan kılar. Bugün toplumun ve kürsülerin diplomalı cahiller ile dolu olması toplumun bütün kurumları ile bu terbiyeden yoksun olmasından kaynaklanıyor. En kötüsü de tasavvuf anlayışının son dönem tarikat anlayışında bir keramet ve ezber, arızalı bir mürşit-mürit münasebetine dönüşmesidir. Artık yeni nesillere \"işini\" değil \"eşyayı\" bilmenin ve tanımanın yolu öğretilmelidir. İş bitirici, bencil, çıkarcı, hiçbir mefkuresi ve hizmeti olmayan bireylikten kurtarılmalı insanlık. Sözde dışı kültürle boyalı içi boş bir küfe olmaktan sıyrılmalı münevverlik ve san'atkarlık. Batıl Batı'nın insanı ve hayvanı kafesleyen köleleştiren zihniyetinden, insanlığı teknolojinin kara büyüsüyle makineleştiren ve robotlaştıran tuzağından, anneliği bakıcılıktan, hocalığı ego kürsüsünde homurdamaktan ve horuldamaktan kurtarmalı... Hikmet; eşyanın batınını okuyabilmektir. Eşyanın batını ile iletişimi bozuk insan, dünyada münasebette olduğu her şey ve herkes için bir felakettir. Çünkü o dokunduğu eşyanın ve insanın tabiatını da bozar. Şu halde memleketin maarifinin vazifesi sadece doktor, mühendis, münevver, siyasetçi vs mezun etmek değil, tekamülünü tamamlamış, eşya ile rabıtasını ve seyrini tamamlamış, varlık ile birliğe ulaşmış, yüksek şuura, akla, bilince, vicdana ulaşmış kamil insanlar yetiştirmek ülküsü olmalıdır. Merhum Süheyl Hoca işte bu mektebin mürşid-i kamilidir. O sadece insanı değil, eşya da tamir, tedavi ve terbiye etmiş bir kamil-i mükemmildir. Bu sebeple Merhum Süheyl Ünver Hoca yeni nesillere bir ders olarak okutturulmalı ve tanıtılmalıdır. Aziz manası önünde hürmetle eğilir, mübarek ellerinden öperim."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/exit", "text": "Otuz milyondan fazla insanın yaşadığı bir kentin en kalabalık yerlerinden birinde, Tokyo'nun Shibuya meydanında ansızın düşmüştün aklıma. Yaya geçidine bakan kaldırımlardan birinin üzerinde dikilip yolun ortasındaki kalın beyaz çizgilere dalmış, bir sel misali akan insanları izliyordum. Zihnimde açılan pencereden geçmişime bakıp yaşananları düşünürken yüzüme hiç bakmayarak bana aslında bir hayalet olduğumu hatırlatan diğer yüzlere boş bir ifadeyle bakıyordum. Kendilerini bir canavara -belki de çocukluklarından bu yana ölesiye korktukları icatları Godzilla'ya- dönüştüreceğini düşündükleri virüslerden korunmak için ağızlarına taktıkları o beyaz doktor maskelerine bir türlü alışamadığım ifadesiz onca yüze bakarken çocukluğumun Pazar kahvaltılarında izlediğim çizgi filmlerden birinin içinde bulmuştum kendimi. Her sabah vagonlarına üst üste yığıldıkları, kurşun adını verdikleri hızlı metrolarında ayakta uyumayı başarabilen insanlar eve dönüş yolunda gün boyu aldıkları kafeinin de etkisiyle epey dinç görünüyorlardı. Çoğu yeşil diyotlarla renklenen ve etrafa bakındığımda anlayabildiğim tek ibare olan EXIT yazılı tabelalara doğru koşar adım ilerliyorlardı. EXIT'leri takip ederek meydana çıktım. Meydanda bir gökdelenin ortasına yerleştirilmiş devasa ekrana dalmışken ne durumda olduğunu merak etmiştim. Bedenin çoktan toprak olmuş, kemiklerin yeniden bir araya gelecekleri günü beklemeye başlamışlardı. Buna inanmayı ilk kez sen öğretmiştin bana. Komşular ve akrabalar bir süreliğine bizim de tekrar edeceğimiz o cümleyi söylemeden edememişlerdi bu dünyadan gittiğinde: \"Öldü de kurtuldu!\". Tüm tanıdıklarını yitirmiştin. Tanıdıkların ve tanımadıkların da seni. Bu düşünce trenini zihnimin istasyonuna getiren meydandaki o büyük ekran olmalıydı. Sürekli Nefes Alan Dünya'yı gösterdikleri o heybetli ekrana baktığım bir buçuk dakikanın sonunda üç yüz yirmi insan doğmuş, yüz elli beş insan göçüp gitmişti dünyanın farklı duraklarında. O an yine sorgu meleklerine ne yanıt verdiğini, ömrünün son yıllarını yatağa bağımlı bir halde geçirmenin kalan günahlarının kefareti olup olmadığını düşünmüştüm. Dünyaları dolaşsam da dinmeyecekmiş gibi gelen o ilk gençlikteki özgürlük arzuma engel olup ikimizi yirmi metrekarelik bir odaya hapsettiğini düşündüğüm kaderlerimize de epeyce sövmüştüm zamanında. Daha sonra yaşanacakların her şeyin ilahi bir planın parçası olduğu gerçeğini anlamamaktaki direncimi kıracağını bilemezdim elbette. Bunları düşünürken inceden bir yağmur başlamıştı. Yağışsız havalarda da birbirlerinin yüzüne bakmayan bu düşünceli insanlar yere bir kaç damla yağmur düştüğünde şemsiyelerini çıkartır, birbirlerinden korkarak ve şemsiyelerini kalkanları yaparak evlerine dönmeye çalışırlardı. Yağmur hızını artırmış, insan selinin damlaları türlü renkteki şemsiyelerini yine açmışlardı. Sarı, siyah, kırmızı, mor ve şeffaf binlerce şemsiyenin uyumsuz uyumu caddeleri kaplamıştı. Bir kaç akşam önce uykum kaçtığında odamın camını açıp karanfilli bir sigara yakmış, çektiğim ilk nefesi kırmızıya çalan gökyüzünü kaplayan gri bulutlara doğru üflemiştim. Odada sigara yasaktı ve illaki içilecekse oteldeki onca EXIT'ten birinin hemen dışında içilmeliydi. Dünyanın bugünkü ortak dilini kullansam da söylediklerimi anlamayan, tek amacı çalışmak olan -ki Çehov'a bile sözünü \"Bizi kararında çalışmak kurtarır!\" diye değiştirtecek yoğunlukta bir çalışma- ve şimdiden bir asır ötede yaşayan insanların ülkesinde bir filmin içinde gibiydim. Anlamını bilmediğim neon tabelaların yerde biriken yağmur suyuna yansıyarak bükülen harflerine bakarken henüz küçük bir çocukken elimde gazozum ve cipsimle bir VHS kasetten izlediğim Bıçak Sırtı filminin içindeydim yıllar sonra. Her ne kadar geçmişle bağlarımı koparmamam gerektiğini düşünsem de anı kumbarasına attıklarımın beni bugünü geçmişte biriktirdiklerinden ibaret birine dönüştürmesinden de korkuyordum. Unutmanın alışmanın önkoşulu olduğunu bilsem de o klişe deyişle kalabalıklar içinde onca yalnızlık çekerken unutmak günden güne zorlaşıyordu. Odamın telefonu günlerdir çalmıyor, kayıt masası görevlisi bir önceki gece internet bağlantılarının dünyanın en hızlısı oluşu ile övünmüş olsa da bilgisayarımın kapağını kaldırıp ekranına bakmak gelmiyordu içimden. Oysa geçmişe doğru bir yolculuğa çıkmak için değil bilgisayarımın ekranına kilitlenip çalışmak için geçmiştim okyanusu. Duvara asılmış, orijinalinden kopyalanarak yeniden üretilmiş bir resim Sait Faik'in hikayelerini anımsatıyordu. İçinde deniz de yoktu oysa. Başak tarlasının saman sarısı rengini doğala çok yakın bir tonda vermeyi başarmıştı ressam. Üstelik karanlıkta bile seçilebilen bir gerçeklikte. Belki de buydu bilinçaltımın kurduğu bu ilişkinin nedeni. Gözlerimi kapayınca ayçiçeği tarlamızda bir gün geçirmek için yola çıkmayı beklediğim o günü hatırlıyordum sonra. Sofada yüzüme vuran, yaz güneşinin etkisini azaltan meltemi ve gugukçuk kuşlarının seslerini yeniden duyuyordum dünyanın öteki ucunda. Başka bir hikayeciyi hatırlıyordum bu kez. \"Bilmediğin, düşünde bile göremeyeceğin dev uçaklara binip okyanuslar aştı, uğultulu kentlerin caddelerinde, parklarında dolaştı...\" diyordu cenazesine yetişemediği annesine yaşadıklarını geç de olsa anlatırken. Dev bir uçakta okuduğum satırları yeniden düşüyordu aklıma. Yıllar sonra yine, elimde artık yaşamayan başka birinin nüfus cüzdanı ile onun bu dünyadan ayrılışını onaylatmak için bekliyorum bir hastanede sıramı. Günlük koşuşturmaların arasında unuttuğum hayat ve ölüm dengesi Shibuya meydanındaki ekranı geri getiriyor gözlerimin önüne. Halen Nefes Alan Dünya'yı gösterip göstermediğini, o büyük ekrana baktığım günden beri doğup ölenlerin sayısının ne olduğunu ve aslında makineler için sadece birer istatistik oluşumuzu düşünüyorum. Soğuk, beyaz duvarlar arasında işi ölenleri kaydetmek olan ve buna korkutucu derecede alışmış kadın da bakmıyor yüzüme. Demek ki halen bir hayaletim. Tükenmiş bir hayatı, tükenmez bir kalemle sayfanın en üstüne yazıyor."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/firtinanin-esareti", "text": "Güneşin erken doğduğu toprakların çetin kışı yine tam karşımdaydı. Bu çok farklıydı. Kar, fırtınayı da yanına alıp gelmişti. Bu müthiş ikili, bütün seslere baskın çıkmıştı. Okul zili vakitsiz çalmaya başladı. Bu zamansız sesleniş, fırtınanın daha da şiddetleneceğinin habercisiydi. Hademe Mustafa Ağabey, elindeki zili sallayarak sesleniyordu. Kar, kışın eğlenceli oyunların vazgeçilmezi, fırtına ise oyunbozan şımarık bir çocuk... Bu çocuk, heybetli görüntüsü ve şiddetli gürültüsüyle beni öğretmenimin yanında tehdit etmeye başladı. Zilin sesine eşlik eden bu habere sevinip sevinmemek arasında gidip gelmeye başladım. Kar ve fırtına uzaklardan gelen yatılı misafir gibiydi. Kar geldiği zaman uzun süre kalırdı. İyi bir arkadaştı. Fırtına ise her ziyaretinde buz gibi, ortalığı toz dumana katar ve giderdi. Onu hiç sevmezdim. Kar ile samimi dostluğuma aramıza girer ve bozgunculuk yapardı. Sıkı giyindim. Atkımı arkadan bağladım, sadece gözlerim açıkta... Sırtımda okul çantam... Mahalle arkadaşlarımla okul kapısında buluştuk. Evlerimize doğru yola çıkarken, küçük gruplar oluşturduk. Dışarıda olmamamız gerektiği bir vakitte yollardaydık. Büyüklerimizin gelip bizi götürmeleri için hepimiz dualar mırıldandık. Bu gibi durumlarda belediye hoparlöründen yapılan anonslarla duyurular yapılırdı. Fırtına elektrik hatlarını kopararak buna da engel oluyordu. Elektrik kesintisi yolumuza hazırlanmış tuzakların ilkiydi. Arkadaşlarımla el ele tutuşup zorluklara meydan okurcasına ilerlemeye çalışıyorduk. Fırtına, bu samimi dostluğumuzu ve kenetlenen ellerimizi kıskanmış gibiydi. Yaramaz bir çocuk gibi tüm gücüyle bizi itekliyor ve birimizi yere düşürüyordu. Her düştüğümde elini tutarak kalktığım arkadaşımdan biraz umut biraz da cesaret alıyordum. Başımı öne eğdiren fırtınaya, başkaldırdığımda, avuçladığı kar tanelerini gözlerime atıyordu. Hiddetinden korkup tekrar başımı öne eğerek kırmızı çizmelerime bakıyordum. Gözaltına kadar örtmeye çalıştığım atkım sıyrıldıkça, fırtına tokat gibi yanaklarıma çarpıyordu. Kar kürtünlerine saplanan ayaklarımı çekip ileriye adım atmak için tüm gücümle mücadele ediyordum. Fırtına olanca gücüyle uğuldayarak yüreğimi, soğuk nefesiyle de bedenimi üşütüyordu. Dakikalar ilerledikçe küçük bedenimdeki üşüme hissi diğer evrelerine geçiş yapıyordu. Dizime kadar çıkan kırmızı çizmemin üstünden topak topak giren karlar ayak parmaklarıma ulaşmıştı. Açılmaması için elimle tutmaya çalıştığım atkımı, bir hışımla alıp kaçırdı. Öyle çabuk kaçırıyordu ki, arkasından yetişemeyeceğim kadar hızlıydı. Her düştüğümde ayağa kalkmamam için bütün gücüyle omuzlarıma bastırıyordu. Bende alacağı var gibiydi. Atkımı almıştı. Başka ne verebilirim ki? Acaba eldivenleri de mi istiyordu? Vermeliydim, eğer isteği buysa. Islanmış ve buz tutmuş eldivenlerimi çıkarıp, omuzlarıma bastıran ellerine bıraktım. Onu da aldı ve götürdü. Arkadaşlarım beni fırtınanın elinden kurtarmak için kar kürtününden çıkarmaya çalışıyorlardı. Parmak uçlarında kaşıntı başlayan kızarmış ellerimi kara bastırarak bir kez daha ayağa kalktım. Eldivensiz ellerimi ısıtma görevi de montumun ceplerine kalmıştı. Eyvahlar olsun! Aç kurtlar gelirse hepimizi parçalar. Kurdun pençesine düşmemek için fırtınanın el ve ayaklarını öpmek istiyordum. Çare ararcasına çırpınmaya başladık. Önce atkım, sonra eldivenlerim... Sıra çantama gelmişti, çaresiz onu da bıraktım. Fırtına, bana ait olanları tek tek alıyordu. Zorlu mücadelenin sonunda nihayet mahalleye ulaşmıştık. Yoldaşlarımdan ayrılıp yoluma yalnız devam edecektim. Evim ilk sokağın sonun da, tepenin başındaydı. Yukarıya doğru bakarak kar savruntuları arasından evimi görmeye çalışıyordum. Görebilmek belki de dizime derman olacaktı. Kaç defa düştüğümü hatırlamıyordum. Her defasında azaldığını hissettiğim takatim tamamen tükenmişti. Ayaklarım ve ellerimdeki uyuşmalar vücuduma doğru ilerliyordu. Soğuk, ağzımdan girerek ciğerlerime inmişti. Karın boşluğumda başlayan ağrı nefesimi kesiyordu. Fırtına bademciklerimi de şişirerek ses tellerimin önüne bent olmuştu. Nafile seslenişimi benden başka işiten yoktu. Serzenişlerim de bitmişti. İçimde büyüttüğüm umut fırtınaya teslim olmuştu. Annem bana beyaz bir yatak sermiş gibiydi. Ayaklarımı katlayarak yavaşça kıvrıldım. Uğultusuyla yüreğime korku salan fırtına, ninni söylemeye başlamıştı. Tüm hırçınlığını bir kenara bırakıp, anne şefkati ile yorganımı örtmeye çalışıyordu."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/fisilti", "text": "Bugün güzel işler yapacağım, dedi evden çıkarken. Kapıda kendini uğurlayan eşine Allaha ısmarladık diyerek yürüdü. Kafasında iyi düşünceler yer buldu. Mesela trafikte kızmayacaktı. Çoğu zaman sinirlenir ve yaptığını bilmez hale gelirdi. Bir defasında kendisine yol vermeyen birine camı açıp bağırıp çağırmıştı. Arabasının el frenini çekip iri yarı adam karşısında susmak yerine köpürmeye devam etmişti. İlk yediği yumruktan sonra etraftan yetişenler adamın elinden zor almışlardı. Sonra bununla kalmayıp adamın arkasından gaza basıp çarpmayı bile düşünmüştü. Neyse ki adamın arabası daha hızlıydı da yetişmemişti Allahtan. -Lan ö... hiç mi araba kullanmadın sen. Ehliyeti bakkaldan mı aldın? Bu nasıl duruş böyle... Susması gerektiğini düşündü ama kendini kontrol edemiyordu. İçinden bir ses sürekli onu kışkırtıyordu. Bu sesler onun öfkesini kabartıyor, sesin sahibini mutlu ediyordu. Tam arabadan inmek için elini kapıya attığında küçük bir kedi yavrusunun canını zor kurtardığını gördü. Olduğu yerde kalakaldı. Öndeki sürücü kedi yavrusunu ezmemek için kaza yapma pahasına da olsa fren yapmıştı. Sustu. Suskunluğu ne güzeldi. Sanki bu duygulardan uzaklaştırmaya çalışan birinin gayreti seziliyordu. Tekrar fısıltılar gönlüne doğru hücum etti. Bu kadar süslü sözlerle fısıldayan bu işi iyi biliyordu. Öfkelenmesini bile çok önemli bir güzellik olarak sunuyordu. Hatırladı, öfke şeytandandır cümlesini camide duymuş olmalıydı. Vaiz anlatmıştı: Şeytana karşı dikkatli olun. Sizi kandırmak için her şeyi yapar... Olduğu yerde kalakaldı. Ayağı frendeydi. Arkadan gelenler kornalarına basıyordu durmadan. Yolu kapattığını bile unutmuştu. Çarpılmıştı adeta. Arkadaki arabadan inen şahıs camı tıkladı. Kendine geldiğinde adamın kendisine bir şeyler söylediğini gördü. Camı açtı. -Kardeşim, bir şeyin yok değil mi? Allah korusun başına bir şey gelmiş sandım, dedi ay gibi parlayan yüzüyle. Kendinden ve yaptıklarından utandı. Az önce aynı durumda kendisinin yaptıklarıyla bu adamın yaptıklarını kıyasladı. Yazık bana, dedi duyulmayan bir sesle. -Yok bir şey, iyiyim, dedi ve yürüdü. Kafasında sabah çıkarken aldığı kararların kim tarafından bozulduğunu anlamış olmanın buruk duygusu ile yoluna devam etti. -Şeytan, dedi. Yine başardın. Açık bir düşman olarak açıktan kararımı bozdurdun... Bir daha asla, bir daha asla..."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/fotograflar", "text": "Sabahın ayazıyla mahmurlaşan gözlerini ovuşturdu; etrafa bakındı. Gelip geçen tek tük insan, yeni yeni açılan dükkanlar, kurumuş akasyanın dallarına tünemiş birkaç serçe... Her şey bildik akışında. İki senedir olduğu gibi. İki sene... Gerçekten de o kadar olmuştu buraya geleli. Babasına ait izlere basabilmek, soluduğu havayı hissedebilmek için. Baba, diye mırıldandı. O da burada görev yapmıştı. Ta ki o iki kör kurşun... On iki senedir yatalaktı; basamıyordu yere. Kötü mü yapmıştı buraya gelmeyi isteyerek? Gelmese; yüreğindeki sızıyı kanatmasaydı her geçen gün? Ama gelmişti bir kere. Oğlu, tek evladı üniversiteyi kazanmıştı. Nasipse öğretmen olacaktı. Kitaplar, dershaneler, özel dersler derken emeklerinin meyvesini nihayet almışlardı. Sevinmez miydi şimdi? Şu nöbet bir bitse! Balığa gideceklerdi oğluyla; söz vermişti. Etrafa göz gezdirdi. Gelip geçen tek tük insan; müşteri bekleyen dükkanlar; akasyanın yeşil yaprakları arasına tünemiş, arada bir çıt çıt öten birkaç serçe... Her şey bildik akışında. Bi saniye baksana... dedi, yoldan geçen esmer, donuk yüzlü bir adam. İrkildi bir an. Kağıttaki adrese baktı. Tuhaf, böyle bir adres yoktu buralarda. Nöbetin bitmesine bir saat vardı. Vakit geçmek bilmiyordu. Masanın karşısındaki fotoğraflara bakarken dalıp gitmişti. Özellikle şu ortadaki fotoğraf... Gözlerinde yarım kalmış bir yaşantının akisleri, dudaklarında kırılgan bir tebessüm... Otuzunda vardı yoktu. Onunla ilgili, muhayyilesine yansıyanlara kendisi de şaşmıştı. Akasyalar, serçeler, hayaller... Neler de düşünüyordu böyle!"} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/g-u-n-c-e", "text": "Elif'i ilk defa bugün, deniz kenarına götürdüm. Hevesle ama tökezleyerek ilerledi. Yaklaştıkça denize, hızı azaldı. Dalgaların sesinden ürktü. Bana döndü. Yüzümdeki rahatlık ona güven verdi. Daha yaklaştı. Dalgalar köpük bıraktıkça coştu. Ellerini çırptı. Ayaklarının ucundaki beyazlığı çok sevdi. Çok sevindi her seferinde. Parmaklarını, sonra elini tümüyle koydu denize. Tekrar sevinçle çırpınca ellerini, yüzüne düştü birkaç damla. Islaklığı da sevdi. Yorulana kadar bekledim. Kucağıma aldım sevinçten ve sevmekten yorgun kızımı. Kulağına eğilip Elif bu deniz demedim. Elazığ'ın Keban ilçesinde doğdu. Temrin, Aşkar, Semaver Öykü, Hece, Hece Öykü dergilerinde deneme ve öyküleri yayımlandı. Farklı edebiyat dergilerinde yürüttüğü düzeltmenlik görevini, akademik alanı da ekleyerek sürdürmekte."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/gece-lambasi", "text": "Ömer'in kapalı alan korkusu var, klostrofobi. Sadece klostrofobi değil, karanlıktan da korkuyor. Gece lambasını asla söndürmüyor, kapıyı kapattırmıyor. Odasını paylaştığı abisi durumdan çok şikayetçi. Ama elinden bir şey gelmiyor ailenin. Sayısız pedagoga götürüyorlar, hepsi prestijli doktorlar. Olmayınca da hacılara, hocalara götürüyorlar çocuğu. Hiçbiri fayda vermiyor, Ömer hala korkuyor. Anne baba da çok muzdarip yaşananlardan. Her Allah'ın günü reçeteler, ilaçlar, dualar... Biz düzenimizi kurduk diyorlar, dinleyen yok. Bunalmışlar artık, kimse rahat yüzü vermiyor. Laftan anlamayan bu güruhla baş edemiyorlar. Günden güne yıpranıyorlar, Ömer'i de yıpratıyorlar. Asıl sıkıntı okul çağına gelince başlıyor. Hastalık bilmez küçük çocuklara dert anlatamıyorlar. Zavallı Ömer'e etmedikleri eziyet kalmıyor bacaksızların. Nereden bilsinler klostrofobiyi, orijinal bir hastalık. Ömer'i kilitlemedikleri kuytu köşe kalmıyor okulda. Yavrucağı hep öğretmenleri, müdürleri kurtarıyor oralardan. Tabi fark ederlerse; etmezlerse Ömer kayıp. Çocuk iyiden iyiye içine kapanıyor, ürkekleşiyor. Evde bile ağzını bıçak açmıyor artık. Uyurgezerliği de o zaman başlıyor işte. Başlarda yatağından kalkıyor, evde gezip yatıyor. Nadiren yaptığı için üzerinde çok durmuyorlar. Bir gece annesi uyanıyor, Ömer yok. Anne, baba, kardeş pijamalarıyla sokağa dökülüyorlar. Tüm mahalle her yerde Ömer'i arıyor. Çocukcağızı yan binanın yangın merdiveninde buluyorlar. Uykusunda evden çıkmış, buraya kadar gelmiş. Birden uyanınca nerede olduğunu anlamamış, korkmuş. Hava zaten karanlık, yangın merdiveni küçük. Küçük Ömer ağlaya ağlaya uyuya kalmış. Babası eve kadar kucağından indirmiyor oğlunu. Annesi bir güzel yıkıyor tozunu toprağını. Odanın kapısıyla süslü gece lambaları açık... Abisiyle koyun koyuna uykuya dalıyor Ömer. Bugünü atlatmanın rahatlığıyla yarının korkusu başabaş. İşte doktor bey gördüklerimin hepsi bu. Bana gösterdiğiniz siyah beyaz resimde gördüklerim. Şurdaki siyah kare, karanlık bir kulübe. Önünde duran, bizim küçük korkak Ömer. Bilyelerini çalan arkadaşları bu kulübeye sığınmış. Ömer çok korktuğu için giremiyor içeri. Kapanan kapının arkasından bakıyor, çıkmalarını bekliyor."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/gergin-hik-ye", "text": "Bodruma iniyorlar. Tavandan çıplak bir ampul sarkıyor. Ölgün ışığı odayı aydınlatmaya yetmiyor. Neredeyse karanlık. Sıkıcı, boğucu, pis bir havası var odanın. Havalandırma imkanı olmadığı, hiç güneş görmediği belli. Tuvaletin aralık kapısından sidik kokusu yayılıyor. Nem, küf kokuları, kadının ucuz parfümü, ön caddedeki lüks lokantanın hemen odaya bitişik mutfağından her nasılsa sızan yemek kokuları birbirine karışıyor. Adam bir şey söyleyecek oluyor. Yok. Söylemiyor. Kadın, alışkın hareketlerle lekeli, pis yatağa uzanıyor. Her seferinde yeniden, yeniden, yeniden yaptığı hareketleri tekrarlıyor. Hazır. Adamı bekliyor. Adam yerinden kıpırdamıyor. Bir şey söyleyecek oluyor. Kadın bekliyor. Adam kıpırdamıyor. Odaya ilk adımını attığı yerde duruyor. Söylemek istediklerini kokular, bu ağır pis hava bastırıyor. Usta soğan kavuruyor olmalı. Durdukça daha iyi ayırıyor kokuları; keskin ter, ucuz parfüm, pudra, sidik... Sonra yine hepsi birbirine giriyor. Karışıyor. Karmakarışık oluyor. Bir şey söyleyecek oluyor. Yok. Susuyor. Kadın yatakta bekliyor. Önce bir yanık kokusu kaplıyor ortalığı. Diğer bütün kokuları bastırıyor. Sonra üst üste tokat sesleri duyuluyor. Usta, soğanı yakan çırağı dövüyor olmalı. Hiç acımıyor da namussuz. Bir türlü bırakmıyor vurmayı. Üst üste, durmadan vuruyor. Sonra tencere, tava sesleri... Boğuk boğuk duyulan galiz küfürler... Kadın hiç tepki vermiyor. Alışık olmalı. Adam kıpırdamıyor. İşte o zaman kadın, daha dikkatli bakıyor adama. Hiç parası olan birine benzemediğini fark ediyor. Üstü başı dökülüyor. Son günlerde bunun gibi adamlardan sıkça geliyor. Şimdi daha iyi kavrıyor durumu. Hep aynı. Özellikle son bir haftadır, tam da o şerefsizin gecenin geç saati gelip çantasındaki bütün parasını zorla alıp, bundan sonra ne kazanırsan senin olsun dediği sabaha yakın saatlerde geliyorlar. Bugün bu beşinci mi oldu, altıncı mı? Saymadı. Gerek duymadı. Fark etmedi. Ama şimdi? Sadece biri iyi giyimli. Ama onun da yüzünü neredeyse hiç görmedi. Şapkasının siperini kaşlarına kadar indirdiği ve sürekli önüne baktığı için yüzünü hiç göremedi. O farklı. Diğerleri aynı kişi sanki. Uykulu gözlerini ovuşturuyor. Ne oluyor bu insanlara, siz kimsiniz diyecek oluyor. Ama ağzını açacak, soru soracak, aldığı cevapları hazmedecek dermanı yok. Bir an önce güneş doğsun istiyor. Evine gitsin. Banyo yapsın. Kızının yanına uzansın. Minicik ellerini öpsün, onun cennet kokularında günahları dökülsün, ayakuçlarından aksın, aksın, aksın, akıp gitsin istiyor. Güneş doğsun ve bu karanlık, bu izbe, bu pis, bu alçak, bu... bu gece bitsin işte. Karanlığı seven, karanlık tipli insanlar inlerine çekilsin, yılanlar gibi deliklerine sokulsun, kendi karanlıklarında boğulsun, çürüsün-çürüsün, boğulsun istiyor. Ama bu adamlar; sessizce gelen, para verip, hiçbir şey yapmadan sessizce giden bu adamların kim olduğunu, neden böyle yaptıklarını merak ediyor. Sorsa. Dermanı yok. Bunun gerekli olduğuna da inanmıyor aslında. Boş ver diyor içinden. Konuşmak zulüm geliyor. Daha çok, söyleyeceklerinin hiçbir işe yaramayacak olmasının, hiçbir değer taşımadığını bilmesinin verdiği inançsızlık var üzerinde. Öyle kıymetsiz hissediyor sözlerini. O pis herife yalvarmasını hatırlıyor. Bütün gece topladığı parayı alan, onu beş kuruşsuz bırakan o pis herife söylediklerini yeniden, yeniden, yeniden bir daha hatırlıyor. Kendisini çoktan geçti, çocuğuna dahi acımıyor. Sırıtıyor. Sen nasılsa bulursun ulan, diyor. Fazladan bir kişiye daha dişlet etinden ne olacak. Fazladan bir kişi, hepsinden bir fazla, bir fazla... Ekmek ve süt için. Her gece aynı. Kumarda kaybedip çöküyor. Zaten çok geç saatte geliyor. Sabaha yakın. O saatten sonra kim gelsin! İstese bile o fazlayı asla bulamaz. Şimdi de bunlar çıktı. Para verip gidiyorlar. Kadın doğruluyor. Çantasından parayı çıkartıp adama uzatıyor. Adam almıyor. Uzanan eli görmüyor sanki. Dönüp çıkıyor. Böyle yapıyorlar. O sülük gittikten sonra geliyorlar. Para verip, bir süre sessizce bekledikten sonra yüzüne bile bakmadan çekip gidiyorlar. Sadece yüzüne de değil, hiçbir yerine bakmıyorlar. Dönüp gidiyorlar. Apartmandan çıkınca lokantanın çırağını, yanık soğanları çöpe dökerken görüyor. Yediği tokatlardan yanakları al al olmuş. Gözünden yaşlar süzülüyor. Aralık mutfak kapısından hala ustanın homurtuları duyuluyor. Yorgun argın eve yürüyor. Ayaklarını sürüyor. Yol uzuyor. Sabah serinliği tüylerini diken diken ediyor. İçinde bastıramadığı bir ürperti. Durmadan kabaran bir ağlama isteği. O günden beri ağlamadığını hatırlıyor. İnatla ağlamıyor. Hırsla ağlamıyor. Ağlamak istese gözünden yaş geleceğine de inanmıyor aslında. Bütün gözyaşlarını o gün orada döküverdi. Ucu düğümlü urganla hırsla dövüldüğü, öldü diye bırakıldığı, kaçtığı anlaşılınca yabani hayvanlar gibi peşine köpeklerin salındığı o günden sonra hiç ağlamadı. Eli sol göğsüne gidiyor. En çok orası acıyor. Umutla gölgesine sığındığı, serinlediği, kokusuyla dinlenip sakinleştiği babası ilk darbeyi savurduğunda, ucu düğümlü urganın omzundan uzayıp tam da sol göğsünün üzerinde şaklamasıyla, ilk darbe ne olursa olsun bana inanır dediği insandan gelince, sonrası yaşamak değildi ona göre. Orada öldü. Ölseydi. Ölmeliymiş. Meğer daha beteri de varmış. O gün öyle düşünmedi. Yaşamak için kaçtı. Oysa genç ölmek ne büyük saadetmiş. Mahallenin delisi sabaha yakın bir saatte gelip, sana vuranların elleri kırılsın, sana ettiklerini görmeden ölmesinler, iki cihanda gün yüzü görmesinler diye diye beddualar ederek ellerini, ayaklarını çözüp, peşine salınmış köpekleri dereden geçerken atlatıp, onu zar zor istasyona kadar bazen sırtında taşıyıp, bazen sürükleyerek götürdüğünde, cebine on dakika sonra gelecek trenin biletini ve biraz para sıkıştırdığında da umutlanmıştı. Uzaktan uzağa kulağına çalınan sabah ezanını duyduğunda, delinin getirdiği bir bardak su dudaklarına değdiğinde, günler sonra boğazından ilk lokma geçtiğinde, güneş tepelerin ardından bir mucize gibi doğduğunda, omuzlarına bırakılan paltoya sarınıp biraz ısındığında, beyaz bir tülbentle yüzünün kanları temizlendiğinde, tam trene binecekken deli ellerini güven ve sevgi veren bir içtenlikle sıktığında, daha az bir yol almışken derin bir uykuya daldığında, sıçrayarak uyanıp bütün o kabusu geride bıraktığını anladığında da umutlanmıştı. Elindeki para kısa sürede bitip iş de bulamayınca kalakalmıştı. Koca şehirde öylece. Bir başına. İlk o alçak herifin ağına düşmüştü. Ne çok şaşırmıştı kız olduğunu anladığında. Yataktaki kırmızı lekeye bakıp bakıp hayıflanmıştı. Ulan söyleseydin amma para vururdum var ya, diyerek iç geçirmişti. Neyse, bu körpeliğinle iyi para kazandıracaksın bana diye ellerini ovuşturmuştu. Sonradan, çok sonra, bir kızı olacağını söylemedi ona. Hiç bilmedi. Kulağına, mutlu bir evden, doğacak çocuklarından, umutlu, güzel yarınlardan bahsettiği yalanlar fısıldadığı günlerde ona inandığı için hep kendisini suçladı. Karanlıkta el yordamıyla tutunduğu bütün ipler lime lime döküldü, koptu, hepsi elinde kaldı. Sonra Burhan geldi. Ellerini önünde bağlayıp edeple dikildi karşımda. Ne emredersiniz diye sordu. Ben o anda bir adam öldürmüş olmamın dehşetini neden hissetmedim bilmiyorum. Yıllardır silah sesinden korkan ben, her gece kabuslar içinden o melun sesle uyanan ben; bu yaşlı adama ateş ederken hiç korkmadım; onu öldürmüş olmaktan da, çıkan sesten de... Sonra aynı silahı başıma dayayıp ateşlerken de korkmadım. Ama bunu yüzlerce defa tekrar tekrar denedikten ve Salih Emin Bey'in anlattığı o garip hikayenin gerçek olduğuna kanaat getirdikten sonra korkmaya başladım. Korkularım yer değiştirdi. Korkacak başka şeyler buldum. Meğer ne çok varmış da haberim yokmuş. Şaşkınlığım uzun sürmedi. Burhan sıkıştırdı beni. Yapacak çok işimiz var dedi. Önce bana arşivleri getirdi. Yüzlerce dosya, yüzlerce çuval. Bunlar bugüne kadar yapılan işlerin raporlarıymış. Önce bunları okumalıymışım. Ama önce... Önüme temiz bir kağıt ve kalem koydu. Şimdi ilk raporunu yaz dedi. Salih Emin Bey'in ölümünü yazdım. Başımdan geçenleri. Onu neden öldürdüğümü. Öldürmek zorunda kaldığımı. Ejderha eti yiyen ve bir türlü ölemeyen avcıdan başladım. Benden sonra okuyacak olan hikayeyi adam gibi baştan öğrensin istedim. Öyle ama son eti ben yediğime göre sanırım bu hiçbir zaman gerçekleşmeyecek. Ben yine de yazdım. Uzun uzun detaylı şekilde anlattım. Şimdi deliler teşkilatının başkanı bendim. Emrimde yüzlerce, belki de binlerce adam var. İstediğimi yaparım. Yok yapamazmışım. Yaverim, emir erim, delilerle aramdaki Birinci Burhan bazı kurallardan bahsetti. Mesela öldürmek yokmuş. Ulan iyi de salonda hala bir ceset var diye çıkışacak oldum. O durum başkaymış. Dövebiliyor muyuz dedim. Öldürmemek şartıyla olurmuş. İyi bari dedim. Olaylara belli derecede müdahale edebiliyormuşuz. Gidişatı kökünden değiştirecek, kendimizi belli edecek seviyede değil fakat mutlaka yardım ediyormuşuz. Zamanla kavrayacakmışım. Öyle dedi Burhan. Salih Emin Bey, yeryüzündeki son kalan bir parça ejderha etini bana yedirdi. Kaç yaşında olduğunu bilmeyen bu manyak herif benim de başımı yaktı. Ejderha eti yiyen birini ancak ejderha eti yiyen biri öldürebileceğine göre, sanırım surun üflendiğini duyacağım. İlk raporumu yazıp arşive ekliyorum. Raporu yazarken dalmışım. Arkamı dönünce fark ediyorum. Ceset yok. Burhan edeple dikiliyor. Anlıyor. Merak etme, Salih Emin Bey usulünce defnedilecek diyor. Ölümünü nasıl açıklayacaksınız diye soruyorum. Sorun olmazmış. Her yerde arkadaşlarımız varmış. Şaşırdım. Nasıl her yerde? Her yerdeymişler işte. Deli olan ama bunu saklamayı becerebilenler, akıllı taklidini yapabilenler seçilip bazı yerlere getiriliyormuş. Her deli önce bu sınavdan geçermiş. Aklılı gibi davranabiliyorsa sınavlara falan girermiş. O yüzden sorun çıkmaz dedi Burhan. Arkadaşlar halleder diye ekledi. Merakım büyüdü. Kimler var? Nerelerde? Her yerde dedi. Sadece bu ülkede değil, bütün dünyaya yayıldık dedi. Dünyanın ilk ve en gizli teşkilatıymışız. Hatta şu sarı saçlı başkan bile bizdenmiş. Tepem attı. Ulan o herif dünyayı karıştırıyor diyecek oldum. Yok. Öyle değilmiş. Mesela on kişi ölecekken onun müdahalesiyle ikiye düşüyormuş bu sayı. Hiç ölmesin ulan dedim. Adam gibi yapsın işini. Her ne kadar dünyanın en eksi teşkilatı olsak da karşımızda çok güçlü bir rakip varmış. Para. En büyük düşmanımız paraymış. Para için her şeyi yapanlar yüzündenmiş bütün olup bitenler. Ama kendini çok belli ediyor. İsterseniz görevden alabiliriz dedi Burhan. Kalsın dedim. Sonra düşünürüz bunu. Peki, ben onları nasıl tanıyacaktım. Başkan olarak alt kadrolarla irtibatımı yaverlerim sağlayacakmış. Ama bir adamın adı ne olursa olsun ona Burhan diye seslendiğimde cevap veriyorsa eğer, bizden demekmiş. Ya kadınlar dedim. Ne yapacaksınız kadınları dedi. Onlar sadece sorun çıkartır. Böylece teşkilatta hiç kadın üye olmadığını anladım. Para işini nasıl çözüyorsunuz diye sordum. Nasıl çözüyoruz diyecektiniz herhalde, başkan sizsiniz çünkü diye sorumu düzeltti Burhan. Bu ikinci tekil dili bırakıp meseleyi sahiplenmem gerektiğine karar verdim. Para meselesinde sıkıntı yokmuş. Burhan beni şimdiye kadar hiç görmediğim üst kata çıkardı. Üç oda da ağzına kadar para ve altın doluydu. Her yerden geliyormuş paralar. Her ay düzenli ödeme yapılıyormuş. Akıllı taklidi yapıp kendini gizlemeyi başararak para kazanabilen ne kadar deli varsa aidat veriyormuş. Harcama yetkisi benimmiş. Ama teşkilatı tehlikeye atacak ve dikkat çekecek derecede harcama yapmamam konusunda uyardı beni Burhan. Bunu söylerken iki ay içinde bütün parayı bitireceğimi bilmiyordu elbette. Bu süre zarfında öyle şeyler yaşadım ki, kıyamet hemen kopsun diye dua ettim. Sonraki günler çok sıkıldım. Evden bile çıkamadım. Zaten sık sık dışarıya çıkmam da iyi değilmiş. İnsanlar benim yokluğuma alışmalıymış. Dikkat çekmemeliymişim. Burhan öyle dedi. Bir süre sonra da zaten çıkmak istemedim. İşleyişte bir değişiklik yapmak yerinde olacak gibi geldi. Şimdiye kadar hep sözle halledilmiş işler. Mesela Salih Emin Bey müdahale ettiği olayların pek azını yerinde görmüş. Hep sözlü nakille öğrenmiş. Gelip anlatmışlar. Ben bunu değiştirmeye karar verdim. En büyük hatam bütün delilere kameralı cep telefonu almak oldu. Çekip çekip getirdiler. Bu insanlar bu şehirde, bu dünyada yaşıyorsa ben nerede yaşıyorum demeden edemedim. Allah'ım, kıyamet hemen kopsun ne olur! Bir an önce kopsun! Şimdi kopsun! Günlerim bazı olayların nasıl gelişeceğine, ne türden yardımlar yapılacağına karar vermek ve gelen bilgilere göre bunların raporlarını yazmakla geçerken çok garip, acayip bir şey oldu. Sabahın köründe, daha gün doğmadan bir deli dayandı kapıya. Yaverim içeri aldı. Zaten doğru düzgün uyuduğum yoktu ama bu kadar erken gelmesi acil bir duruma delaletti. Sorumlu olduğu mahalleden bir olay anlattı. Yok dedi deli. Beş kuruşu yok. Ne ekmek alabildi ne de bebeğine süt. O herif geldi dedi. Sabaha doğru geldi. Elinde ne var ne yok aldı dedi. Bundan sonrakiler senin olsun dedi. Öyle dedi. O saatten sonra olmaz ki dedi. Sabah ezanı okunurken evine çıkan dik yamacı ayaklarını sürüyerek tırmanmış. Açlar bugün dedi. Bebek aç. Anne aç. Belki odunu kömürü yok. Belki ev buz gibi soğuk. Bebek üşüyecek. Donacak. Annesi onu nefesiyle ısıtmaya çalışacak. Hava çok soğuk efendim. Üşüyecek. Aç. Üşüyecek. Üstelik aç. Balta sesleri karşı yamaçlarda yankılanırken birer birer devrilmiş limon ağaçları. Neyi varsa tutunduğu birer birer almışlar elinden. At ölmüş. Ağaçlar kesilmiş. Güneşin feri sönmüş. Biçimsizce, hırsla, düşmanca kesmişler saçlarını. Arkasını yasladığı, yamaçlarında dinlendiği dağ yıkılmış. Bunu yapmayacaktın baba, demiş en son eve girerken. Ne güzel isim dedim kendi kendime. Delinin anlattıklarını dikkatle dinledim. Daha önce yaşadığı yerden gelen haberlere göre yazılmış raporu istedim. Hikayesini okudum. Yaşı geçkince bir zengine hayır dediği için falancayla kırıştırıyor demişler. Kasabanın delisi Burhan son anda yetişip kurtarmasaymış öldüreceklermiş kızı. Trene bindirip göndermiş. Yaverim Burhan'ı çağırdım. Bu kadını kurtaran arkadaşımızın hala aynı yerde olup olmadığını sordum. Oradaymış. Hemen yerini değiştirin dedim. Başka biriyle becayiş yapsınlar diye talimat verdim. Normalde böylesi büyük olaylarda hemen yer değiştirirlermiş ama bu tam da Salih Emin Bey'in öldüğü, daha doğrusu benim onu öldürdüğüm günlere denk geldiği için gözden kaçmış. Kadının raporunu tekrar tekrar okudum. Burhan'ın sabah anlattıklarını ekledim. Masama bıraktım. Ama rahat edemedim. Son günlerde gördüğüm fotoğraflar beni perişan etmişti. Hem hava alayım hem de meseleyi yerinde tetkik edeyim diye çıktım. Dışarı çıkmak iyi gelmişti. Kendisini tazelenmiş hissetti. Soğuk havayı derin derin çekti ciğerlerine. Gideceği yer uzaktı ama yürümeye karar verdi. Hem acelesi yoktu hem de uzun zamandır dışarı çıkmamanın verdiği uyuşukluğu atmak istiyordu üstünden. Uzun bir yürüyüş iyi gelir diye düşündü. Bacaklarım açılır. Hem yürümek sağlığa yararlıdır diye geçirdi aklından. Sonra acı acı gülümsedi. Yeryüzünde sağlığını düşünmesi gereken son adamdı ne de olsa. O son parça ejderha etini yedikten ve Salih Emin Bey'i vurduktan sonra belki elli defa denedi ölmeyi. Adamın anlattıklarının doğru olduğunu her denemeden sonra yeniden anladı. O anda derdi hemen ölmek değildi aslında. Adamı öldürmüş olmasının verdiği panikle, ne yapacağını bilememenin şaşkınlığı birbirine girmişti. O da anlatılanların doğruluğunu kanıtlamak istedi. Ancak o zaman rahat edebilirdi. Doğruymuş. Salih Emin Bey'in son anları canlandı gözünde. Öleceği için nasıl da neşeliydi. Keyifliydi. O yavaş yavaş hareket eden yaşamaktan bıkmış adam gitmiş, yerine kıpır kıpır bir delikanlı gelmişti. Tereddüt ettiğini görünce nasıl da yalvarmıştı tetiği çekmesi için. Sen benim son şansımsın diyordu. Sen de öldürmezsen ne yaparım bilemiyorum demişti. Son ana kadar çekememişti tetiği. Ama sonra, kendi elleriyle dayamıştı kafasına namluyu. Altta halefinin parmağı olduğu halde kendisi düşürmüştü tetiği. Kadının sokağını bulması zor oldu ama evi kolayca bulabildi. Sokağın en eski evi demişti Burhan. İki katlı. Çatısı bel vermiş, eğrilmiş. Boyasız duvarları kimi yerlerinden çatlamış. Bacasına baktı. Dumanı tütmüyordu. Şimdi kapıyı çalsa, yardım teklif etse dikkat çekerdi. Ama aç olduklarını ve üşüdüklerini hatırladı. Tereddüt etti. Sokağın aşağısındaki kahveye gitti. Evi görebileceği bir yere oturdu. Bir çay söyledi. Uzun süredir oturmasına rağmen eve giren çıkan olmadı. Derken yaşlı bir kadın çıktı sokağa. Yukarıdaki bakkala doğru yürüdü. Hemen fırladı yerinden. İçeri girdiğinde yaşlı kadın bakkalla tartışıyordu. Sana ne evladım kadının ne iş yaptığından. Paran mı kaldı şimdiye kadar. Hepsini ödemedik mi diyordu. Bakkal, hesabın kabardığından, toptancıdan, kiradan bahseden cümleler kurarken müdahale etti. Affedersiniz, kusura bakmayın diyerek girdi aralarına. Teyzeciğim, bu ayki maaşınızı getirdim diyerek bir tomar para tutuşturdu kadının eline. Tam kalkacakken merdivenlerde bir ayak sesi duyuldu. Tırabzanın arasından siyah; yok, kara; yok, kapkara saçları göründü önce. Rüzgarda savrulan atların yeleleri; yok, upuzun kuyruğu; şimdi gece olsa, yıldızsız, zifiri bir gece, yüzyıllarca ışık görmemiş zindanlar kadar karanlık bir gece, kadının saçları görünmez, geceyle, karanlıkla birbirini örterler diye düşündü. Bir dere aktı merdivenlerden ayakucuna doğru. Önce saçları şırıl şırıl indi. Sonra gözleri. Sonra elleri. Sonra... Bir şey gerildi içinde, bilemediği, tarif edemediği; gerildi, gerildi, gerildi... Sonunda; çıt... İşte o çok sevdiği siyah atlar dörtnala koşmaya başladı beyninin içinde. Saç diplerine kadar ürperdi. Kaç volkan aynı anda patladı kalbinde bir türlü sayamadı. Bir sıcaklık yayıldı bedenine. Karnına ağrılar girdi. Elleri, yüzü kızıla kesti. Başı döndü. Baktığını göremez oldu. Tutundu. Derin derin nefes aldı. O anda bin türlü şey geçti aklından. Noluyor lan diye bağırdı içine doğru. Ses veren olmadı. Sadece kalbi daha hızlı atmaya başladı. Kalbinin ritmini şakaklarında duydu. Bir hamleyle kendisini dışarıya atmasaydı orada ölüverecek gibi hissetti. Daraldı. Bunaldı. Sonra, çok sonra, çok çok sonra, o gün orada ölüverme ihtimalinin, bu dünyada başına gelebilecek en güzel şey olacağını söyleyecekti. Yıllar önce, işte o gün, yaşadıkları kenar mahallenin hemen birkaç ev ötelerinden başlayan tarlalar, kırlar, uzakta bir koruluk, dik yamaçlı bir tepe, o tepeden akan küçük bir dere, derede yüzen kurbağa yavruları, -sonradan bunlara kocabaş dendiğini öğrenmişti- her şeyin sıcaktan kavrulduğu, cayır cayır yandığı bir günün akşama yakın saatlerinde, derede kocabaşları yakalamaya çalışırken, sanki hemen kulağının dibinde patlayan o tek el silah sesini duyduğunda da böyle olmuştu. Böyle darmadağın olmuştu. O gün eve ağlayarak, omzuna, kocaman, koskocaman, devasa korkuları yüklenmiş olarak döndüğünde; annesini kaz yolarken; babasını bir yandan en sevdiği türküyü söyleyip, bir yandan da çifteyi temizlerken gördüğünde de aynı böyle olmuştu. Nereye tutunsa bilememişti. Elini nereye uzatsa boşlukta kalmıştı. Derin, dipsiz bir kuyuya durmadan, hiç durmadan düşüyordu sanki. Şimdi kadının saçları tıpkı o yamaçtan akan küçük dere gibi merdivenlerden ayaklarına doğru, yok, kalbine doğru aktığında da dehşet içinde kaldı. O gün yaşadıklarının korku olduğunu biliyor. Çok korkmuştu. Ama bu, bu korku değil. Farkında. Bedenini kontrol edemiyor. Neler olduğunu anlayamıyor. Ayıramıyor. Titremekten kendini alamıyor. Korku değilse ne bu! Bilemiyor! Eve nasıl döndü! O kadar yolu nasıl geldi! Hatırlamıyor. İçeri girer girmez yaverine sesleniyor. Yok, seslenmek de değil. Bağırıyor. Buuuuurhaaaan. Kesik kesik nefes alıyor. Bazen boğulur gibi oluyor. Ölmeyecek. Ölemeyecek. Biliyor. Farkında. Kendisine o eti yediren Salih Emin Bey'e saydırıyor. Burhan koşarak geliyor. Merakla bakıyor. Bekliyor. O yığılıp kaldığı koltukta, aldığı nefes kuracağı cümlelere yetmediği için dura dura konuşuyor. Burhan, diyor. Diğeri şaşkın. Telaşlanıyor. Bir şey mi oldu efendim diye soruyor. Nedir bu haliniz? Cevap yok. Duymuyor bile soruyu. Durmadan terliyor. Ateşler içinde kalıyor. Nedir bu! Anlayamıyor. Burhan dinle beni. Hemen o kadına bir iş bulun. Başka bir mahalleye taşınmasına yardım edin. Hemen bugün ayarlayın. Burhan sessiz kalıyor. Anladın mı Burhan, diyor sertçe, dişlerini sıkarak. Bunu yapamayız efendim, diyor Burhan. Temayüllerimize aykırı. Biz böyle çalışmıyoruz. Bu tür hamleler dikkat çeker, teşkilatı tehlikeye sokar. Böyle olsa zaten şimdiye kadar yapardık, diyor en yumuşak sesiyle. Yerinden fırlayıp yapışıyor adamın yakasına. Ben başkan değil miyim ulan, diye kükrüyor. Masadaki porselen vazoyu kaptığı gibi karşı duvara çarpıyor. Şangır şungur dağılıyor parçalar etrafa. Bunu bile yapamayacaksam ne diye bulunuyorum burada. Üstünde acayip bir halsizlik çöküyor. Yeniden yığılıyor koltuğa. Çaresizlik içinde kıvranıyor. Burhan telaşlanıyor. Efendim şöyle yapalım mı ne dersiniz. Ben beş kişi ayarlayayım. Gece o adam gittikten sonra kadına para versinler. Sadece para verip çıksınlar. Yüzüne bile bakmasınlar. Ne dersiniz? Sonra duruma göre yine değerlendirme yaparsınız. Başka ne yapacağını bilemediğinden kabul ediyor. Tamam, diyor sessizce. Öyle olsun. Akşamı zor ediyor. Atıyor kendisini dışarı. Gece o sülük herif gelip gittikten sonra sırayla girip parayı veriyorlar. En son o giriyor. Şapkasını kaşlarına kadar indiriyor. Tanır diye korkuyor. Gerçi bir an görmüştü ama olsun. Şimdi burada görmesin istiyor. O küf ve sidik kokulu bodrum odasına indiğinde ne yapacağını bilemiyor. Kadın alışılmış hareketlerini tekrar ediyor. Ama ondan bir hareket gelmeyince duruyor. Merakla bakıyor. Ön caddedeki lüks lokantanın odaya bitişik mutfağından kavrulmuş soğan kokuları geliyor. Arada tencere tava sesleri. Ustanın, çırakları yönlendiren sesi duvarda boğulup ölgün bir şekilde geliyor odaya. Ne dediği anlaşılmıyor. Kadını böyle, bu halde görmek hoşuna gitmiyor. Daralıyor. Bunalıyor. Kadın verdiği parayı uzatıyor. Yüzüne bakmak için canı gidiyor. Hep görmek istiyor. Hep bakmak. Uzun uzun seyretmek istiyor. Para kadının elinde. Israrla uzatıyor. Ne yapacağını bilemiyor. Dönüp çıkıyor. Her gece gidiyor kadının yanına. Şapkasını kaşlarına kadar indiriyor. Yüzünü gölgeliyor. Tanısın istemiyor. Bilmemesinin daha iyi olacağını düşünüyor. Daha sonra karşısına çıkınca utansın istemiyor. Sonrası olur mu emin değil ama olsun istiyor. Her gece gidiyor görmeye. Görmek için can atıyor. Para verip çıkıyor. Sonra da gecenin ayazında, köşe başında durup çıkmasını bekliyor. Bir an için bile olsa görmek istiyor. Bu isteğini bastıramıyor. Kendisini fark etmeden, orada öylece direk gibi, çöp kovası gibi, alelade bir şeyin önünden geçer gibi dalgın, yorgun, bitkin bir şekilde yürürken saçlarının bir anlığına savrulmasını, elinin zarif bir hareketini, yürürken salınışını görmek, gördükçe coşmak, coşmak, coşmak... Aman Allah'ım! Aman Allah'ım! Nedir lan bu! Nedir bu! Bu kadar eziyete neden katlandığını, katlanmanın neden hoşuna gittiğini bir türlü çözemiyor. İçinde harlı bir ateş, kendisini de, şehri de, dünyayı da yakacak sanki. Öyle yanıyor. Alevleri bulutlara değiyor sanki. Yoksa delilerin arasında kalmaktan ben de deliriyor muyum diye düşünüyor. Kendini yokluyor. Yok yahu, gayet de aklı başında hissediyor. O zaman bu halim nedir ulan diye söyleniyor. İşte geliyor. Elini kalbinin üstüne bastırıyor. Az yavaş atsana diyor. Sakin olsana. Olmuyor. Olamıyor. Nefesi kesiliyor. Başı dönüyor. Karnında, gümüş nalları olan atlar dörtnala koşuyor. Toynakları bastıkları yerleri dağlıyor. Kaynar sular çağlıyor içinde. Sonra kelebekler uçuyor. Binlercesi aynı anda güneşe doğru kanat çırpıyor. Ah diye inliyor istemsiz. İşte geliyor. Şimdi önünden geçecek. Düşmemek için duvara yaslanıyor. İşte geliyor. Şimdi önünden geçecek. Tam önünden geçecekken o pis mendebur, kan emici sülük çıkageliyor karanlığın içinden. Yolu bulmuşsun güzelim. Ben gittikten sonra işler iyi gidiyormuş. Uçlan bakalım paraları diyor. Kadının çantasına doğru hamle ediyor. İşte tam o anda kaybediyor kendini. Altıpatları çekiyor. Sonra ne oldu hatırlamıyor. Şimdi şu kadar saat sonra kadının elinden tutmuş yürürken buluyor kendini. Yaşadığı buhranı çözemiyor. Neden bu kadar heyecanlandı. Salih Emin Bey'i vurmak bile daha kolay gelmişti. Oysa bu... Konuşmuyorlar. Sadece yürüyorlar. Birlikte. El ele. Yavaş yavaş yürüyorlar. Çok sonra kadın konuşuyor; Kimsin sen? Ne dese bilemiyor. Kim o? Cevap vermiyor. Adam öldü mü diye sorabiliyor sadece. Öldü diyor kadın. Alnından, iki kaşının arasından vurdun diyor. Öldü. İyi diyor adam. Bunu şimdiye kadar yapmadığı için, Burhan'ı dinlediği için kızıyor kendisine. Yaşadığı şok dağılıyor. Şimdi daha iyi hissediyor kendisini. Daha rahat. Daha huzurlu. Kadının elini daha bir tutkuyla sıkıyor şimdi. Sıcaklığını daha bir hissediyor. Merak etme. Her şey güzel olacak diyor umutla. Acıktım diyor kadın. Çorbacıya giriyorlar. Kadına bir hikaye anlatıyor. Limon ağaçlarının arasında dörtnala koşan atlardan başlıyor. Limon çiçeklerinin insanın içini yakan baygın kokuları arasında, güneşe doğru koşan siyah atlardan bir tanesinin süvarisini tarif ediyor. Siyah saçları beline kadar uzun bir kadın süvariden bahsediyor. Saçları rüzgarda savruldukça, atın yelesiyle kuyruğu arasında dalgalanıyor. Bahçenin sınırında salınan gelinciğe bir kelebek konuyor. Dalda bir serçe ötüyor. Arı, limon çiçeğinden nektar topluyor. Limon ağaçlarını ve siyah atları duyan kadının gözleri büyüyor. Merakla bakıyor yüzüne. Şimdi her şeye tıka kulaklarını. Atı vuran silah sesini duyma. Limon ağaçları kesilirken karşı dağda yankılanan balta sesini duyma. Bir yol açılıyor önünden. Bulutlara doğru sür atını. En yukarıya çıktığında dur. İn atından. Yularından tut. Sen ve atın huzurla dinlenin. Mümkün mü diyor kadın. O pis herif öldü diye kurtuldum mu sanıyorsun. Şimdi on tanesi çullanacak üstüme. Mal bulmuş mağribi gibi saldıracaklar. Yal başında hırlaşan köpekler gibi dalaşacaklar. Olan yine bana olacak. Hep böyle oldu. Her seferinde aynı. Hep yerle bir. Hep darmadağın. Kadının eline uzanıyor. Güvenle sıkıyor. Ellerinden kalbine doğru bir karıncalanma oluyor. Boğazı kuruyor. Yutkunuyor. Zor da olsa konuşuyor. Sana bir iş bulacağız. Mahalleden de taşınacaksın. Huzurla büyüteceksin kızını diyor. Kimsin sen diye yeniden soruyor kadın. Kimsin? Bütün bunları neden yapıyorsun? İşte o zaman tanıyor. Eve geldiğini hatırlıyor. Bir ışık beliriyor gözlerinde. Ne kadar tereddütlü olsa da, her şeye şüpheyle baksa da, incecik bir ışık yüzündeki karanlık gölgeden sızıyor. Kadın evine doğru gidiyor. Arkasından bakıyor. Güneşe doğru yürüyüşü, salınışı, saçlarının hafiften savruluşu hiç çıkmayacak aklından. Rüyasında hep doludizgin koşan savaş atları gördü. Durmadan koşan terli atlar; nefes nefese; uçar gibi işte; doludizgin; koşuyorlardı. Hem kendileri hem de süvarileri zırhlıydı. Zırhları güneşte parıldıyordu. Güneşte parlayan zırhların şakırtısından nal sesi bile duyamadı. Mutfaktaki rafın düştüğü gün çıkan tencere, tava şangırtısı gibi hiç bitmeyen çelik sesi kulaklarını tırmaladı. Bu kadar ağır yüklerle bu kadar hızlı koşmalarına hayret etti. Nal sesi duyamadığı halde atların ekşi ekşi kokan terinden burun kemiğinin sızlamasına hayret etti. O kadar atın geçtiği yerde hiç nal izi bırakmamasına hayret etti. Çöken akşama, uluyan çakala, batan güneşe, doğan aya, pırıl pırıl yıldızlara hayret etti. İki ordu karşılaştığında; ilk mızrak ilk atın göğsüne saplandığında; atın kanı oluk oluk kuru toprağı suladığında; kanla sulanmış yerlerden kıpkırmızı gelincikler çıktığında; rüzgar gelincik yapraklarını savurduğunda; kendisine doğru uçan bir yaprağı yakalayınca, yaprağın elini kırmızıya boyadığını gördüğünde; sıçrayarak uyandı. Hayır, kendiliğinden uyanmadı. Burhan sarsarak uyandırdı. Vakit öğlen sularıydı. Gecenin uykusuzluğunu, yorgunluğunu henüz atamamıştı. Burhan şaşkındı. Yok sinirliydi. Yok gergindi. Ya da hepsiydi. Sarsarak uyandırdı. Siz ne yaptınız efendim diye sordu şaşkınlık ve korku dolu gözlerle. Adamı öldürmüşsünüz! İlla ölecektiyse biz yapsaydık. Nasılsa deli raporumuz var. Burhan durmadan konuşuyor. Tepesi atıyor. Madem öyle gönder birini üstlensin ulan, diyor hiddetle. Artık çok geçmiş. Kamera kayıtları varmış. Görgü tanığı varmış. Olay çoktan savcılığa intikal etmiş. Önceden bilselermiş arkadaşlar halledermiş. Ama artık çok geçmiş. Her yerde onu arıyorlarmış. Robot resmi dağıtılmış. Elindeki gazeteleri uzatıyor. Korkunç cinayet. Acımadan vurdu. Vahşet! Soğukkanlı katil! Falan. Filan. Ulan o tenha sokakta, o karanlıkta kim görmüş olabilir diye söyleniyor. Neyse diyor, olan oldu. Bak Burhan, beni iyi dinle. Söylediklerimi harfiyen yerine getir. Mesele çok önemli. Diğeri ayakta edeple dikiliyor. Şimdi, hemen bugün Şükran'a bir ev bulup o mahalleden taşıyın. Yarın bizim arkadaşların birinin şirketinde işe başlasın. Hiçbir eksiği olmayacak. Kimseye muhtaç duruma düşmeyecek. Kimse rahatsız etmeyecek. Aksi bir durum olursa vurun puştu. Öldürün. Dünya bir mundardan daha temizlensin. Anladın mı Burhan. Anladım efendim. Başüstüne. Ama siz sakın dışarıya çıkmayın. Eğer hapse girerseniz işlerimiz aksar. Takma kafana Burhan. Ziyaretime gelirsin. Hallederiz işleri. Allah başka keder vermesin. İçi içine sığmıyor. Ev dar geliyor. Onu görme isteğiyle yanıyor. Deli danalar gibi dolanıyor evin içinde. Ne yapacağını bilemiyor. Bir türlü kendini oyalamayı beceremiyor. Sakal tıraşı olmaya karar veriyor. Bir türkü tutturuyor kendince; Mah cemalin güneş midir ay mıdır, yüzüne baktıkça bakasım gelir, kirpiğin ok hilal kaşın yay mıdır, alıp şu bağrıma çakasım gelir! Offf of! Ateşli silahlar kanununa muhalefet, bilerek ve isteyerek adam öldürme; yirmidört yıl. Onsuz geçecek yirmidört yıl, tam yirmidört. Yemiyor, içmiyor. Konuşmuyor. Çöküyor. Elini bile kaldıracak mecali yok. Her şey birden anlamsızlaşıyor. Büyük bir boşluğa düşüyor. Tutunduğu tek şey Şükran'ın hayali. Onunla geçirdiği kısacık zamanların sıcaklığına tutunuyor. Koğuştakiler onun nasıl hayatta kalabildiğini anlamıyor. Bir süre sonra korktukları için soramıyorlar da. Ranzasında uzanıp hep demir parmaklıkların arasından, jiletli tellerin parça parça kestiği güneşe bakıyor. Her sabah sayımında avluya çıkıp başını gökyüzüne kaldırıyor ve hep aynı cümleyi söylüyor; selam olsun güneşim. Uzun mektuplar yazıyor. Göndermiyor. Ne diyecek ki! Bekle mi diyecek? Bunu söylemeyi çok düşündü. Burhan sık sık görüşe geliyor. Bir sürü mesele için fikir soruyor. Ama öncelikli olarak ondan bahsediyor. Mecbur kalıyor. Anlat Burhan. Neler yapıyor? İyi mi? Huzurlu mu? Mutlu mu? Bebeği nasıl? Her seferinde ardı ardına sıralıyor sorularını. Önce cevapları alıyor. Sonra Burhan'ın sorularını cevaplıyor. Burhan bundan rahatsız olduğunu gizlemiyor. İşleri öncelemediği için, aksattığı için sitem ediyor. Bir gün yanında genç biriyle geliyor görüşe. Çırağım diyor. İşleri öğretiyorum. İyi diyor umursamadan. Bir akşam canına tak ediyor. Ne olursa olsun bir mektup göndermeye karar veriyor. Sabaha kadar sayfalarca yazıyor. Her şeyi en başından anlatıyor. Uzun uzun yazıyor. Sensiz her şey ne kadar yavan, tatsız, tuzsuz. Burada günler çok uzun. Hele geceleri hiç sorma diyor. Efkarını anlatıyor. Dönüp tekrar aynı şeyleri yazıyor. Yetmediğini düşünüp yeniden, bir daha tekrarlıyor. Havaya karışan sigara dumanlarında gözlerini gördüğünü, kirpiklerinin kıvrımlarını, ellerinin sıcaklığını, alnına düşen saçlarını, o gün güneşe doğru yürüyüşünü anlatıyor, hiç aklından çıkmadığını söylüyor. Ama bazı şeyleri yazmıyor. Anlatamıyor. Mesela jiletli tellere takılan serçenin bacağının koptuğunu, gözlerinin önünde çaresizce çırpındığı halde bir şey yapamadığını, sonra tek bacakla uçup gittiğini, güneşte kuruyup kürdana dönen bacağın günler sonra avluya düştüğünü, düşene kadar her gün havalandırmanın yüksek duvarına yaslanıp seyrettiğini söylemiyor. Daha fazla üzülsün istemiyor. Ama yüreğinden taşan şeyi bir kenara yığsa, onu kamyonlara yükleyip bütün dünyaya dağıtsa bile bitmeyeceğini, bütün insanlığa kıyamete değin yetecek kadar büyük olduğunu yazıyor. Büyük. Kocaman. Öğleye doğru kapıdan çağırıyorlar. Ziyaretçisi varmış. Bugün görüş günü değil. Hayrolsun inşallah deyip hazırlanıyor. Zile basıyor. Ağır demir kapı gürültüyle açılıyor. Burhan gelmiş. Yüzü asık. Zaten başkasını beklemiyor ama bugün gelmesinden endişe ediyor. Bir şey olduğu belli. Meraklanıyor. Korkuyor. Tedirgin oluyor. Yutkuna yutkuna konuşuyor Burhan. Boğazında bir yumru var sanki. İçinde bir şey geriliyor. Varla var, yokla yok, ölümle ölüm, yaşamla yaşam arasında bir şey geriliyor. Kopsa rahatlayacak belki. Düşmana doğru at sürüyorlardı. Ağır zırhları güneşten ısınmıştı. Atı sevmek, yelesini okşamak için zırhların arasından bir boşluk aradı. Bulamadı. Bu düzensiz çelik şakırtısı kulaklarını tırmaladı. Atın ekşi ekşi kokan teri genzini yaktı. Miğfer sıkmaya başladı. Yerden kalkan toz gözlerine ve boğazına kaçtı. Toprak kupkuruydu. Güneş kavuruyordu. Boğuldu. Bunaldı. Atları çok sevdiğinden, bir at alacak parası olmadığından, burada da at bolluğu olduğundan girmişti orduya. Savaşmak çoktan anlamını yitirmişti. Öldürmenin nesi anlamlı olabilirdi zaten. Dünyaya yaratılalı beri orada öylece duran Allah'ın taşı, toprağı için ölmek, öldürmek ne kadar saçma diye düşündü. Yeryüzü bütün insanlığınsa bu aptalca kıyım niye diye sormadan edemedi. Etrafına baktı. Kendisiyle birlikte at süren, kılıç çeken hiç varlıklı kimse yoktu. Hemen hepsi yoksuldu. Zenginler, savaşlar üzerinden para hesabı yaparken onlar ölüyordu. Komutanlar savaşı kazanmanın derdindeydi. Verilen zayiat rakamlardan ibaretti onlar için. Ne olursa olsun kazanmalıydılar. Bize savaşmayı değil, ölmeyi emrediyorlardı. Ne de olsa ölen babasının oğlu değildi, kendisi değildi. Emir vermek kolaydı. Bunu anlayalı beri elini kaldıracak, kılıcı sallayacak mecali kalmamıştı. Yorgundu. Bıkkındı. Yılgındı. Öyle yapıyor. Doludizgin sürüyor atını. En öne geçiyor. İlk karşılaşma için hazırlıyor kendini. Tam çarpışacakken kapatıyor gözlerini. Göğsüne bir mızrak saplansın istiyor. Delsin, yarsın istiyor. Öyle olmuyor. İlk darbe ata geliyor. Savruluyor. Miğferi fırlayıp gidiyor. Yerde yuvarlanıyor. Üzerindeki zırhlar şangır şungur... Kendisine geldiğinde etrafına bakıyor. Kan gövdeyi götürüyor. Atı can çekişiyor. Bunca yıldır ilk defa çarpışmada atı ölüyor. Atını korur kollardı. Uzun kuyruğunu sevgilisinin saçlarını tarar gibi özenle tarardı. Bütün atlarına aynı ismi verirdi; Şükran. Oysa bugün kendisi ölmeliydi. Ona ejderha eti yediren adama lanetler ediyor. Bu kadar zalimliği, vahşeti görmeye dayanamıyor. At can çekişiyor. Oluk oluk akan kanı kuru toprağı suluyor. Kanın aktığı yerlerde gelincikler çıkıyor. Rüzgar gelincik yapraklarını savuruyor. Dört bir yana dağıtıyor. Savaş meydanında atsız bir süvari olarak öylece öksüz kalakalıyor. Gelincik yaprağı uçuyor. Bir tanesi, uzakta, sırtını meşeye vermiş savaş meydanını seyreden çocuğa doğru uçuyor. Kendisine doğru gelen bir yaprağı yakalıyor çocuk. Eli kırmızıya boyanıyor. Dehşete düşüyor. Korkuyor. Fırlıyor yerinden. Eve doğru koşuyor. Bir yandan da, bundan sonra bu şahit olduklarıyla nasıl yaşayacağını düşünüyor. Cılız omuzlarına yüklenen bu kadar ağır, devasa, kocaman yükü taşıyamamaktan, altında ezilmekten endişe ediyor. Aslında bunları o gün değil, yıllar sonra düşünüyor. O gün sadece korkuyor. Başka hiçbir şeyi ayıramıyor. Korku ve dehşetle eve vardığında, annesini kaz yolarken, babasını bir yandan en sevdiği türküyü söyleyip diğer taraftan çifteyi temizlerken görünce ağlamaya başlıyor. Kesik kesik bir şeyler anlatıyor ama kimse ne dediğini anlayamıyor. Durmadan elini gösteriyor. Kimse bir şey göremiyor. Sadece mahallenin delisi Burhan söylediğinin ne olduğunu anlıyor ve elindeki lekeyi görüyor. İşte o zaman koşarak dolaşıyor mahalleyi. Sabahlara kadar aynı şeyi bağıra bağıra tekrar ediyor."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/geriden-gelen-kestirme", "text": "Temas ettim. Serçe yorgundu. Tüyünden daha çok yaralı ayağını hissettim. Bir sepetin içine girmişti, çıkar yol bulamamıştı. Ne de olsa küçücük serçeydi. Çabalama sırasında olacak ki ayağını sepetin telleri arasına sıkıştırmış, çekmeye çalıştıkça tüyleri dökülmüştü. Ayağını kurtardım. Bir görseniz nasıl titriyordu, küçük ama etkili bir zelzele gibi. Serçe, kurtulur kurtulmaz uçmaya çabaladı. Bir iki çırpındı, başaramadı. Var gücüyle tekrarladı. Yine olmadı. Tekrar tekrar derken uçuşa geçti; uzaklaştı. Geçer süre sonra ufukta bir nokta haline geldi. Bu sırada güneşin iştahı kaçmıştı, bulutlar ortamı boş bulmuştu. Işık nesnelere aksıyordu. Kurumuş bir çalı eşeğin kuyruğuna takılmış, peşi sıra sürükleniyordu. Birbirine karışmışlığını çözdüm. Ben bu eşeği yolda tanıdım; huyunu, suyunu, oturuşunu. O da beni tanıdı yolda. Neye sevinip nerede üzüldüğümü. Ne zaman kızıp ne vakit olanak tanıdığımı. İçgüdünün tüm sınırlarına ulaştı. Öyle ya artık saman ile otu birbirinden ayırıyordu. Bazı cümleler yerini yadırgar ya, bir kişiye aktarılmak için baskılar, yayılmak ister, azıcık sevilmek. Öyle işte. Çıktı bir an önce. Bu cümle. Dikkat çekmek için. Bir süre nazarındaki huşuyla dalıp gitti. Geri döndü o alemden. Ama dönüşü hızlı olmadı. Kelimelerinin kalbime müracaatı özene bezeneydi. Acelesiz, bir o kadar da sevgi birikimliydi. Taze bir gülüşü vardı. Söyledikleriyle yüzü arasında bir uyum yakalıyordu. İlk intibaımda yanılgıya düşmüştüm. Kaygı değildi ondaki. Elem hekimi gibiydi. Üç vakte kadar kendisiyle ilgili çözemeyeceği hiçbir şeyi yoktu. \"Bırakalım bunları sen kalbin mürüvvetini anlat?\" dedi. Gülümseyerek ona baktım. \"Az önce erdik, gerek kalmadı.\" dedim. Bir süre ruhunu gözeten insan edasıyla toprakla oyalandık. Daldırdık, sıyırdık tanelerini. Çıkıntılarıyla oynadık, sustuk epey bir. Susuşu hünerliydi. Yavaş yavaş gülümsedik. Akşam yanaştı. Yıldızlar belirdi. Hiçbir yere sapmadan onları takip ettik. Çok zaman almadan evine vardık. Çarşının hemen yakında olduğunu söyledi. Gece ağırlamak istedi. Uzun sürmüş bir günün akşamıydı. Kabul ettim. Sabah erken çıkacağımı söyledim, helalleşelim diye de ekledim. Çarşıyı yıldızlardan tarif etti. İstikameti ezberledim. Dışarda yıldızları gütmeye gitti. Bense uzandım yatağa. Uzandım uzanmasına da uyku tutmadı, söylediklerini öğütemedim. Bir o yana, bir diğer yana kıvranıp durdum. Zaman da gerçekten yavaştı, geçmek bilmedi. Uzun bir hesaplaşma içinde sabaha erdim. Çoğu da hazmedilemeyecek boyuttaydı. Terim sıcacıktı. Ümit Köksal, 1993'te Ordu'da doğdu. Altı aylıkken, ailesiyle İstanbul'a göç etti. Lisans ve yüksek lisans öğrenimini Karabük Üniversitesi İmalat mühendisliğinde tamamladı. Küçükçekmece Geleneksel Sanatlar akademisinde Ebru Sanatı eğitimine devam ediyor. Bir şirkette fakülte süresi kadar yüksek üretim mühendisi olarak çalıştı. Assalam Zanzibar'da Genel Sekreter Yardımcısı görevini yürütüyor. Nasıl Yazılır adlı bir podcast programını dinleyiciyle buluşturuyor. İlk kitabı Bakakaldığı Yerlerin Sıradanlığı Eylül 2021'de Uzam Yayınları'ndan; ikinci kitabı Yüzümde Kaybolan Gölgeler Haziran 2023'te Fabrik Kitap'tan çıktı. Muhayyel, Aşkar, Ve Sanat, Post Öykü, Olağan Hikaye, Şiar dergileri ve Edebistan. com'da öyküleri yayımlandı. 2019 yılından itibaren Seferber dergisi editörlüğünü yürütüyor."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/gidksogbh", "text": "Gezegenler kendi hallerinde yaşamaktayken her şey yolundaydı. Bu elbette çok eskidendi. Sonra insan diye bir tür belirdi bazı gezegenlerde, ondan sonra olan oldu. Mesela dünyada insan diye bir tür yaşamaya başladıktan çok kısa bir süre sonra, yaklaşık bir milyon filan yıl sonra dünya hasta oldu. Bir milyon yıl, insanlara göre çok uzundu aslında ama dünyanın yaşına göre bir hafta gibi bir süreydi. Kelebek diye bir canlı türü vardı mesela dünyada, onlar da kendilerine göre çok uzun bir ömür sürerlerdi, ama insanlara göre ömürleri bir haftaydı. Dünyanın ömrüne göre hastalığı bu sebeple arzın olgunluk dönemine rastlasa da, insanın varlığından beri geçen süre itibarıyla bir mikrop kapıp bir süre sonra da hastalığın kendisini göstermesi kabilindendi. Peki ne idi bu hastalık, anladık, mikrop insandı da. Bu hastalık evrenbilimde GİDKSOGBH adı verilen bir hastalıktı. Herkesin anlayacağı dilden söylemek gerekirse, dünya küçülme hastalığına tutulmuştu. Dünyada insanlar yaşamaktaydı o sıralar ve dünyanın küçülmeye başladığını fark ettiklerinde çok endişelendiler. Öncelikle bu şeye bir mana veremediler. Çünkü tam olarak ne olduğunu anlamadılar. İnsanlar türleri itibarıyla bir şeyleri anlamaya ve anlamlandırmaya kendilerinden başlıyorlardı ve kendilerinden dışarıya doğru ilerliyordu anlamlandırma arayışları. Bu sebeple önce dünyanın küçüldüğünü değil, elbiselerinin küçüldüğünü, dolaplarının küçüldüğünü, yedikleri meyvelerin, butların, etlerin, yumurtaların küçüldüğünü farkettiler. Bunun nasıl bir küçülme olduğunu da önce anlamadılar. Sürekli elbise yeniler oldular, sürekli yemek yer oldular. Sonrasında ise evlerinin küçüldüğünü de farkettiler, küçülen sadece yumurtalar ve gömlekler değildi, yatakları, koltukları, yastıkları ve evleri de küçülmekteydi. Elbiselerine sığamayan insanlar yeni elbiseler alırdı. Peki evlerine sığmaz olunca insanlar, ne yapacaklardı? İnsanlar kitleler halinde daha büyük evlere taşınmaya başladılar. Bu sebeple inşaat sektörü de hızlandı. Şehirlere çok katlı, şehir çeperlerine hem yatay hem çok katlı bir sürü evler yapıldı. İnsanlar dünyanın küçülme hastalığına yakalanmasının daha ellinci insan yılında dev gibi evlere bir ton para ödeyerek ve iki katını da borçlanarak sahip olmaya başladılar, çünkü dev gibi denen evlere anca sığar oldular. Bu sebeple giderleri çok çok arttı. Üst baş giderleri, yiyecek giderleri, barınma giderleri derken insanlar günün yirmi dört saati neredeyse çalışmaya başladılar ve çalışmaktan yaşamaya zaman kalmadı. İnsanlar yaşamaya zamanları kalmayınca ne yaparlar? Ölürler. İnsanlar bir gün hep beraber, küt diye öldüler. İnsanlar evlerinin küçülmeye başlamasının akabinde, sadece evlerinin değil, arabalarının ve işyerlerinin de küçülmeye başladığını fark ettiler. Bu sebeple arabalarına ve işyerlerine de sığamaz oldular. Boyu bir metre elli santim olan kadınlar ile hayat boyu tek başına oradan oraya gitmek zorunda olan incecik adamlar bile dörtbin motorlu dev gibi arabalara binmek zorunda kaldılar, ki aslında o dev gibi diye satılan arabaların bile içlerine sığmakta zorlandılar. İşyerlerinde daraldılar ve bunaldılar ve bu sebeple hep daha büyük ofisler, daha geniş çalışma ortamları arar oldular. Böyle kalsa iyi. Zira arabalar ve işyerlerinin küçülmesinin akabinde insanlar farkettiler ki yollar da küçülüyor, parklar, arsalar. En sonunda anladılar ki, şehirler küçülüyor. Aman yarabbi dediler. Bu nasıl olur. Dünyanın önde gelen liderleri toplandılar ve bu olan garip şeyin sebebini araştırmak gerektiğine dair fikir birliğine vardılar. Hemen bir komisyon kuruldu. Komisyonda çok farklı milletlerden insanlar bulunuyordu. Bilim adamları, sporcular, araştırmacılar, yazarlar, müzisyenler ve hizmetçiler. Hizmetçiler diğerlerine hizmet için görevlendirilmişlerdi, araştırmada rolleri yoktu. Komisyona dünyanın en gelişmiş ve modern ülkelerinden biri olan KAB ev sahipliği yaptı. Şehrin en güzel yerinde komisyona bir bina tahsis edildi. Komisyon üyeleri orada çalışmaya başladılar. Sonunda tam olarak bilimsel bir buluşa dayanmasa da, dünyanın dönüşündeki hızlanmanın farkına vardılar. Öyle ya, saatler yine yirmidört saate ayarlıydı ama zaman çok çabuk geçiyordu artık. Demek ki dünya daha çabuk dönüyordu hem kendi ekseni etrafında, hem de güneş etrafında. O halde, anladılar ki, mesele çok ciddi, mesele evlerin sokakların şehirlerin küçülmesinden ibaret değil, mesele dünyanın yani şu koskoca zannedilen yer kürenin küçülmesi. Yerküre küçüldüğü için artık kendi ekseni etrafındaki dönüşünü daha kısa sürede tamamlıyordu. Bunu farkettiler. Ama bunun bir gezegen hastalığı olduğunu anlamalarına imkan yoktu elbette. Çünkü asıl olanın insan olduğunu, diğer her şeyin insana ait olduğunu zannediyorlardı. Yani asıl mekanizmanın ya da hatta organizmanın dünya, insanın ise dünyanın bünyesine girmiş bir virüs olduğunu elbette bilmiyorlardı. Bu sebeple dünyanın küçülmesini durdurmak için ne yapmak gerektiğini de asla bulamadılar. Ama her bünye gibi, kendisine dahil olan virüsü atmayı başarma yöntemini dünya sonunda buldu. Havasını suyunu yavaş yavaş kirletti, insanlar yavaş yavaş hastalandılar ve sonunda hepsi öldüler. Dünya, insan diye bir şey kalmayınca iyileşti. Küçülmesi de durdu. Güray Süngü, 1976 yılında İstanbul Kadırga'da doğmuştur. İlk eserlerini Hece Edebiyat Dergisinde yayımlamıştır. Daha sonraki yıllarında Hece Öykü, Vio Edebiyat, Kaçak Yayın Özgür Edebiyat gibi dergilerde kısa öyküler yazmıştır. Güray Süngü, öykülerinde en fazla ölüm, yalnızlık ve yabancılaşma temalarını işlemektedir. Çoğunlukla zihin bölümleri ile gelişen kurgu ağırlıklı öyküleri tercih etmektedir. Güray Süngü, Düş Kesiği adlı romanını 2010 yılında yayımlamıştır. Roman Oğuz Atay roman ödülünü kazanmıştır. Yazarın son romanı olan Kış Bahçesi 2011 Türkiye Yazarlar Birliği roman ödülüne layık görülmüştür."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/gokyuzunde-bir-bulutcuk", "text": "Böyle bir bakışa kim hayır diyebilir ki? İstesek de hiç kimse diyemiyorsak dile düşen bir ağırlık, sözcükleri seçip sıralamak ne zordur o vakit. Karşımızdakinin yalvarmalarına karışıp yok olurlar. -N'olursun. Söz. Fazla oyalanmam, çabucak dönerim. -Ah be koçum, benim elimde olsa seni bir dakika bile bekletir miyim hiç? Levent kollarını göğsünde kenetledi, yüzünü çimlere doğru eğdi. Avni, bir köşede biriktirdiği çocuk dergilerinden birisini yanına alıp kulübesinden dışarıya çıktı. -Bak sana ne getirdim. -İstemem. -Buzdolabında ne var biliyor musun? -Ne var? -Meyveli gazoz. -Onu da istemem. Çaresizlik. Sevdiği birisinin isteğini yerine getirmeyi arzulamak fakat yapamamak. Mücadele. Kabul etmek zorunda olmak ve kabul ettirmeye çalışmak. Avni'nin sandalyeye oturma teklifini de redetti. Direnmenin ağırlığıyla dizleri büküldü, kendini yere bıraktı. Gözlerindeki ifadeninin sabitliği. Kafasına koymuştu bir kere, ne yapıp edip içeriye girecekti. Vazgeçmek mi? Günün sonuna daha çok vardı. İçerisi görünmeyen siyah bir jip yanaştı. Yavaşça inen camın gerisinden kocaman güneş gözlüklü bir adam belirdi. -Hoşgeldiniz efendim. -Hoşbulduk. Bu ufaklık da kim? -Ben ufaklık değilim, diye çıkıştı. -Bak sen hele yaramaza. -Kusuruna bakmayın beyim. Direksiyonun ardındaki adam kapanan camla birlikte kayboldu. Avni, kulübesine girip masasının önündeki düğmeye bastı. Küçüğün yürümeyi hayal ettiği yol açılan bariyerin ardından kendisine, haydi gelsene diye seslendi. Bisikletine atlayıp çizgi film kahramanlarının hızıyla karşıya geçmek istedi. Fakat kapanan açıklıktan geriye renksiz bir gerçek kaldı. -Bu amcanın güzel bir spor arabası da var. Levent bana ne der gibi omuzlarını indirip kaldırdı. Siyah jipin altına saklandığı, bir devi andıran kuleye başını çevirdi. Çatısına takılıp kalmış tek başına bir bulutcuğu farketti. -Bisikletin gerçekten çok güzel. Bir ara bakımını beraber yapalım mı, diye sordu. -Gerek yok. Babam yapar benim. Babam sözcüğü kulağa ne de hoş geliyordu. -Annenin haberi var değil mi geldiğinden? -Kolay gelsin. -Sağol canım. Nasıl gidiyor? -İyi ama daireler pek büyük. Sil, süpür sonu gelmiyor. -Demek dünyalar tatlısı bir misafirimiz var. -Neyin var yakışıklı? -Birşeyim yok. -Var, var. Kadın tatlı tatlı gülümsedi, hamarat elleriyle küçüğü güldürmeyi başardı. -Yapma ya Zeliha Teyze. -Anlatacak mısın yoksa devam mı edeyim? -Tamam, tamam anlatacağım. Levent, kelimeleri heyecanla bir oyuncak trenin vagonlari gibi birbirine eklemeye başladı. Zeliha, anlatmasaydım bilmeyecekti, diye geçirdi içinden. Zaman zaman kocasıyla göz göze gelip, çaresizliğin hüznünü paylaştılar. Mümkün olsa mahallelerindeki bütün küçükleri toplayıp çocuk bahçesine doldurmak isterdi. Fakat karı koca ne yapabilirlerdi ki? Sınırlar çoktan çizilmiş, kurallar konmuştu bir kere. -Bir tanem. Ben şimdi güzel bir sofra hazırlayacağım. Yemeğimizi yedikten sonra da Avni Amcan bize çikolotalı dondurma alır gelir, afiyetle yeriz. Ne dersin? Birden kadının ellerinin arasından kurtulup bisikletine doğru seğirtti. -Gitmem gerek. Geç kalırsam annem kızar sonra. Annem sözcüğü kulağa ne de hoş geliyordu. Zeliha, bisikletiyle yola tutunmaya çalışan küçüğün ardından Dikkatli ol! Yine bekleriz diye seslendi. Ardından iki kişilik bir sofra hazırlamak üzere içeriye girdi. Kocası, ufaklık gözden kayboluncaya kadar yerinden ayrılmadı. Hayallerinin üzerinde uzanan masmavi gökyüzüne tutunmuş tek başına bir bulutçuk. Elleriyle ona sımsıkı tutundu. Birer sütun gibi yükselen kulelerin arasında yol almanın zorluğu. Gölgeleri biricik mahallelerinin üzerine düşmüş. Kiremitleri kırık çatıları geçerek toprağı az bahçelerine ulaştı. Açmaları hasretle beklenmiş çiçeklerin arasından Levent çıkıverdi. Ardından da diğer çocuklar. Halka olup yere oturdular. Zeliha yağ satarım, bal satarım, ustam öldü ben satarım şarkısını söyleyerek halkanın etrafını adımlamaya başladı. Küçüklerin arasında oturan kocasının sevincinde yansıyan tebessümü. -Yemek hazır, diye seslendi Zeliha. Avni, karısının uzattığı mendille alnındaki ter damlacıklarını sildi. Kulübenin gölgesine sığınmış küçük masaya doğru yürüdü ve bir bardağın şeklini almış olan bulutçuktan kana kana içti."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/guz-agaci", "text": "Bir sonbahar yolculuğundayım. Mekansal alışkanlıkların ötesinde ürpertiler yayan nemli yolu yürüyorum evrenin herhangi bir zaman diliminde varolmuş, halkalanmış sonra bir esrimeyle gövdeden kopmuş, incelmiş damarlar ağıyla uçlarda salınıp duran o bahçeye doğru. Tepemde bir parça dalgalı, altın renginde çul gibi bulutlar açılıyor; çocuksu kükreyişlerle yanarak başımı döndürüyor bulutlar, alev çiçekleri dipsizlikten fışkırıyor, birkaç saniye gözlerimi kapıyorum. Kızıllığın an be an koyu mavi liflerde emilip leylak rengine bürünmesini içimde tutuyorum. Bir çekilmişlik hissi. Hala dökülmekte olan ölü yapraklarla sarılmışım. Gazellerin içinden geçmem gerekiyor bazen; ayak bileğimden dizlerime yükseliyor, bacaklarıma sürünerek birkaç adım sonra terk ediyorlar. Tepelerin arasında kayıp giden vadide biri bitince öbürü uç veren meyve bahçeleri kahverengi, yeşil, sarı ve kırmızının vahşi uyumuyla çalkanıyor. Bahçeye vardığımda ortalık adamakıllı ağardı ve bir müddet sonra kızıllık, gökyüzünce yutuldu. Gün ışığı yaprakların arasından dökülmeye başlarken toprak yoldan iç kısımlara, dereye uzanıyorum. Burada yüksek bir sırtta kesik ağaç kütüğüne oturdum. Önümdeki ufak çaplı kanyonda söğütlerin gövdelerini ve içine çektiği, yavaş hareketlerle eğilip doğrulan dallarını minik vuruşlarla döverek durmadan uzaklaştı su, eski yaşantılardan kalma kesintisiz bir şarkı mırıldanarak vadiyi ikiye bölen kıyılarında paramparça koylar, damarlar, gözler, kumların altından yan dereciklerle burgaçlar oluşturup bir o dala bir öteki dala konan serçeyi hüzne boğarak ve serçe, bir dalı kavrayan pençelerini arada sırada gevşetip kaydırarak sonra bükerek acıyla öterken. Suyun iki yakasında tepeliklere uzanan elma ağaçları; dalları sık, kırmızı meyvelerinin başlarını yere indirmesi yüzünden sarkmış. Kimi yerlerde kırılmış gibi bükülüp ağır, çayırlara yatmışlar. Püskülleri çukuruna kaçmış kiminin. Başını kaldırıp çakımın kör ucuyla birisinin püskülünü salıyorum dışarı, mutlu bir devinimle sağındaki ve solundaki yumrulara çarpıyor. Tatlı sulu meyveler, serçelerin saldırısına ansızın maruz kalmanın ürpertisini yayıyor. Kelleşmekten, en az birkaç serçenin çullanmasıyla etlerinin oyulup sularının etrafa savrulması kadar korkuyorlar. Evvelce saldırıya uğramış olanlarının ki çoğunluğun bulunduğu şıkır şıkır meyve yüklü dallarda değil, tek başına, yaprağı dökülmüş aralık bir yerde duruyorlar; oyuk kısımları kuru, kremden kızıla çalan bir renge bürünmüş, hafif dokunuşumla dalından düşüveriyor. Suyun şırıltısı yukarı çıkıldıkça duyulmaz olup artık elmalıkta meleksi haykırışlar baş gösteriyor; ağaçların en tepesinden art arda koparak yuvarlananlar pıt pıt dallardan zıplayıp başıma, ayaklarıma, omzuma değiyor ne kadar başımı sakınsam gövdemi kayan bir bulutmuşçasına esnek, meyilli tutsam bile. Bir melek havada pırlayıp kulağıma, ne çocuksu bir şeysin sen diye fısıldıyor ve düşüyor. Gövdesi yaralanmış. Öpüyor, sepetime koyuyorum. Bütün dökülenleri bir bir topluyorum sonra. Kulağıma sepetten içli mırıltılar çalınıyor. Uzaktan, vadinin hayaletimsi diplerinden yayılan çatırtıya kulak kesiliyorum. Eski, tanıdık bir sam yeli ıslığını çalarak, bir şeyleri haşat ede ede içimde dolaşıyor, koyu yeşil tabakanın ardından etrafı seyreden, evrenin ilk halini ararken gözlerini zifiri boşluğun azametiyle sımsıkı yuman bir kızın zamanında kayboluyorum. Bahçe birden çatırdayarak koptu; uçucu bir şeymiş gibi yanımdan geçiyor beni görmeden, bir otmuşum gibi ayaklarıma sürünerek gölge gibi. Pırıltılı gözlerini boyuna ufukta gezindirip otların içinden ezgili bir edayla yürüyor incecik solgun yüzü, düz kumral saçları ve zayıf ayaklarıyla o kız, ellerini ovuşturup nefesiyle ısıtmaya çalışarak turunçlaşmış büzüşmüş ellerini, çiyli yapraklara sürünmemeye, yumru öbeklerinden, yüklü dallardan uzak durmaya uğraşarak adımlarını olabildiğince hızlandırmış, tepenin eteğindeki kır evine yol alıyor olmalı. Annesi orada, o gittiği yerde giysisi kır çöreği kokan, gözleriyle onu kucaklayıp sofraya oturtan ve bal renginde kokulu bir çayı önüne koyarak sofranın ucunu dizlerine çekip saçlarını okşayan annesi, seni kim küstürdü sualini sorup yanıt beklemeden, bir ışıktan ağızla yanağını öpen. Yüreğinin büyüdüğünü, aklının çeperlere vura vura saçaklanıp genişlediğini artık düş ve gerçeği ayırt edebilmesinden kavrayabilmişti; ah! O çok sevdiği misafirin gözlerinde biçilmiş bir gurbetin tütmesiydi İstanbul adının çiy damlaları halinde bacaklarına yapıştığı, elinin ayağının buz kestiği o sabah. Suyun tohumlaşıp varlığına serpilişini özdeşlik çevriminde görmesi, buğdayın annesinde oluşmasıydı. Utangaçlığını bir atsa, atabilse üstünden şurada, sofranın öbür ucundaki genç hanım misafirin önünde safça duran şeker kabına bir uzanabilse dünya kadar genişleyecekti. Ah o misafir... Tülay Ablamız. Bütün çocukların, portakalın ve narın da ablası. Haftada bir gün muhakkak şehre uzanan, pullu işlemeli kış çantasından bir sürü portakalla bir nar çıkarıp sunan, püsküllerimi-dolaşık saçlarım onun sosyete gözünde püsküldü- parmaklarıyla tarayan. Cana yakınlığı, zarafetini nasıl da aşmış, varlığımın kuytularına sokulmuştu güzelliği. Bir gün evimizdeydi kahvaltı yapıyorduk. Nasılsa dalgındı ve çayıma şeker koymamıştı. Kardeşlerimden kimisi de vardı sofrada ve işte şekerlik bana uzanmıyordu bir türlü. Halbuki o pek öyle dalıp gitmezdi. Şu buğulu, sabit bakışlı moda aşıklardan değildi. Az çok mutlu kıpırdanışlar geçirdiği belliydi. Bir anına girebilmiştim iç çekişlerinin; çatallı tren yolu evimizden geçiyordu, gözlerimin önünden gıcırdayarak, hoyrat sarsıntılarla kayıp giden trenin camından el sallıyor ve ben bakmıyordum o tarafa. Aynı şeyleri görüyor olmamız ne tuhaf. İstanbul'a gelin gideceği doğruydu işte. Şeker kabına uzanamadım. Utandım kolumu uzatmaktan ve ipliğimi saramadım. Rahatsız ağlar düzeninde boyuna sökülen bir makara gibi tıngır mıngır yuvarlanıyordum. Kayıptım. Onu bizden alıp götürecek kara, diken diken patika yolda, hafif ökçeli ayakkabılarının, zamanı kolluyormuşçasına acımasız, kapıda hınzırca duruşunda batmış olmalıyım. O unutunca her hareket beni utandırıyor; kolumu oynatıp sahip olmam gereken o şeye, adı şeker olan uçuruma uzanamıyorum. Eriyorum utanmaktan. Tülay Abla'mın görünmez tomurcuklarla çevrilen bütün kutsal şeyler gibi dalgalı sesinde, az sonra pencereden içeri atılan düğüm düğüm ışığın parmaklarında, boynunda oynaşması, odaya bir genişlik, yumuşaklık getirmesi, güneşin işte boynunu ve şeker kabını böyle keserken konuşmasında o gün bir başkalık gizliydi. O kız olabildiğince hızlı adımlarla uzaklaştı, titreyip kayboldu bu kırklı yaşların ipliğini kabartarak, suyun çıkrığında yarılıp bükülerek, tümleşip ayrılarak akıp gitti. Çocuk cıvıltıları patlayıp söndü. Koyunlar meledi, çan seslerini ağaçların ötesine sürerek kayboldular. Haykırışlar sessiz bir boyun eğişe döndü ağaçların uç kısımlarında sarı beneklerini gerince güneş. Rüzgar ansızın karmakarışık, öfkeli eserek; doğu ve batı kanadını birbirinden ayıran toprak yolda, yukarıdaki tepelerden inen kumları kabartarak bahçenin havasına kattı. Dört rüzgarın arasında bir kelebek bulutu dereye uçtu, görülmemiş telaşla beyaz benekleri olan pembe, yeşil, krem renginde kelebekleri bırakıverdi rüzgar. Vadinin diplerine sızdı kimi, kimi suya atıldı kelebeklerin. Şimdi göz pınarımda tortulaşan bir hissizlik... Kelebekler... Kelebekler bir yere tutunmadı. Ağaçlar kapandı gökyüzüne. Ölüm var burasında aniden yürümeye başlayan bir bebek kadar sinsi, doğru dürüst tecrübe biriktirip yüreğimizden bir hava tüttürmek zamanında bile göze alınması gereken. Buruklaştı su, meyveler kükremeyi kesti. Bir şey vardı halkadan çıkan, orada bekleyen sivri uçlu bir kayalık vardı morlaşmış sivri ağzıyla çocukluk fikrimin ince gülünü yoklayıp biçimsizce kopartan. Issızlık, kopma... Ancak ara sıra dökülürken kıpırdayan dalların, gövdelerin sert gri kahverengi damarları ve girintili çıkıntılı kabuklarıyla tekdüzeliğinin, madde olmanın ötesine geçemeyen odunsu karakterini kırıp kanlı, ürperen hayatıma kattım, kadifemsi bir dalga olup sertlikten uzak mı uzak aldım geriye ışığımı. Benimin kırık kolunu sarhoşlukla döndürdüm. Her an yeniden yaratılan ama hep aynı ben olan varlık ipleri aklıma sarılıyor; eflatundan kurşun rengine, yeşilin tonlarından mora ve pembeye çalan yumak irileşip yumuşadıkça halkaları ıssızlığı, yokluğu nasıl da dövüyor, dipsiz siyahın içinde eriyor yumak. Bahçeye su taşıyan bir göl vardı burada, doğu yönündeki kavaklığın ucunda. İğdeler vardı göle değin sıra sıra dizilmiş, doygun bir parlayışla salınan. Tek tük yaban iğdeleri var bugün. Yas içindeler. Dökülmeye mahkum parmaklarını ve sonra öteki yaprakları rahminden çıkartıp güneşte yıkıyor aşıp gitmek, altın iğnelerini kızıl, mor kuşağına batırıp kaybolmak tutkusuna doğru güneşin. Şimdiki vaktin, bu altın sabahın dirliğine yetişememiş bir masalda bazı bazı ortaya çıkan düşmanın yokoluşuydu göl, gri toprak kenarlarını kuruluk almamıştı. Kıyısındaki dev kavaktan eser yok, güdük bir köke kaçmış. Devimizin hayaleti mızrak yaralarıyla paramparça, kanı akmış, çehresi silinmiş halde gölün çamurlu sularına düşüyor. Kavağımıza şiirsel birkaç imgenin dışında kalarak bakmayı becerebilseydim daha anlaşılır bir anlatım kendiliğinden düşecekti, iç taraflarda ve karşıda kuzey yamaçta kiraz ağaçları kanıma girmeseydi. İpince tüylerini kabartmış, havalanmak üzere kanat çırpan kuşları andırıyor yapraklar, gözlerimi yakan bir kırmızılık dalgalanırken öldürücü perilerin vadide oradan oraya uçuşunu duyuyorum. Sonsuz duraklamalar, kırılmalar var toprağın üstünde diyorum, şimdi yeryüzü bu vadide anlamını arıyordur bir koyu andıran mırıltılı rüzgarında demirlemiştir, varlığımı hissetmeyecek ölçüde kayboldum kızıllığınızda diyorum, bir ürperiş ve dalgalanmayla yanıt veriyorlar. Boyalarını katıp ebemkuşağı çiziyorlar. Tepede, bahçenin bitimine yakın armut ağaçları vardı biri bu tepede, öbürü bu tepenin ucundaki kavaklıkta. Şimdi dibinde durduğum öbüründen geç olgunlaşır ve koyu yeşil yumruları olurdu. Sırtımı dayayıp kendimi damarlarının ateşine bıraktım. Köklerinin sonsuz arayışına, epey uzakta kalan dereye doğru çağlayıp en nihayet büyük ırmağın yoluna vuruşuna, yayılarak nasıl da insani bir tecrübeyi kat edişine... İri sulu yumrular sonun başlangıcını duymuş, pek hüzünlü bir dokunuşla birbirlerine yaslanmışlar. Uzlaşılmış bir yarayı kucaklayıp ağacın insanlaşma sancısını çekiyorlar. Şimdi durup dururken iç geçiriyorum, o beni kucaklıyor burukluğumu biliyor mu ki? Gözlerimde kırılıyor sular. Misafirimiz gitmişti. Çocukluğumun en tatlı kederini, kız kurusu mu olacaksın diye diye anasının zorla İstanbul'a gelin gitmeye razı ettiğini bilmezdim hiç. İstanbul çağırınca artık durulmazmış öyle demişti annem. Hem, İstanbul'a gelin gitmek için kızlar yarış edermiş. Keşke kaybetseydi yarışı demiştim bir defasında. İkimiz bir fidanın güller açan dalıyız şarkısını tüttürseydi yine portakalı soyarken. En az şarkıcı Tülay kadar güzel söylerdi benim Tülay Ablam. Artistlik bakımındansa eline su dökemezdi kimse. Taze baharlar gibi işte böyle sandığa gömmüşler de yollamışlar ölüsünü. Annem başka kadınlarla konuşurken duydum. Üç günlük gelinmiş daha. Anası bilmezmiş meğer ona ne çok bağlandığını, ilenmiş gelin gideceği sıra: İnşallah çeyizin geri gelir demişmiş. O geç yaşında gelin gittiğine sevineceğine beddualar ediyormuş anası. Şimdi rüzgar çiçek özlü kokularını getiriyor. Anlıyorum, buradan çıkmalıyım. Kuzey ve güney yamacı bölen yolun kıyısında gül ağaçları vardı pembenin her tonunu açar vahşi bir koku yayardı çevresine, oradayım. Ellerimi eskiden köklerini saldığı şimdi kuru otlar ve yonca bitmiş yerlere sürüyorum. Gül ağaçlarımız kurumuş muydu yoksa kesilmiş mi kuzeyi ve güney elmalığı ayıran toprak yolun tam kenarında, kuzeyde, eminim burda yaşıyordu. Tel tel dökülmüş zayıf kollarının üstünde kenardan hafif sarkık, ortalarda güçlü dallarla örülü bir bağ, bal arılarının ışığı, yaşamlarının özsuyunu biriktirip minicik burunlarında pembe, sarı tozlarla kalktığı bir aşk ağacıydı. Günler günleri kovalarken şimdideki geçmiş alıyor benimi. Güzelin esrarlı bir kokuda varlık bulması nasıldır dedim, tam burasında çıkıştı tak tak oradaki kavağın kabuğuna vuran bir bülbül; bireydi, tekti birörneklik yalnızca şüphe edilmesi gerekli kesif burgaç olmalıydı. Belki de bir bülbül, öteki bütün bülbüllerden daha gerçekti yalnızken. Bazen bir ağaç koskoca ormanmış, orman bir ağaç; bir bülbül bütün ötekiler, ötekiler birmiş ve ölürler, öleceğini anlayınca ipeksi burgacın içine dalar, öpermişler boğulurcasına hayatı ama hiçbiri diğerinin yüreğindeki kanı bilmezmiş... Titredi dikenlerini elime batırarak ağaç, bunları söylemek istiyordu sanki dert anlatmanın nasıl zor olduğunu bilmeden, benim bu bozuk, uçarı, böyle kırıntılar halinde anlatmayı becerebildiğim şeyi elmastan burgulu bir ağızla havada savurarak, uçurumdan süzülen bir kartaldan farksız. Günler günleri çağırırken geçmişteki şimdide bal arıları kaçışıp ardından tekrar kondu taç yapraklarına, anaç ezgisini kavağın tepesinden mor bulutlara sürerken gül ağacı. Ve benim zamanım kalmadı. Gül ağaçlarımız yok sayılır. Tamamen kurumuş. Yerinde kuru otlar, dikenler bitmiş. Zamanım hiç yok zaten, hemen dereye dönmeli ve son bir defa beş on dakikacık suyu dinlemeliyim. Çoktan kalkmış olmalılar; çiftlikten duman tütüyor. Az sonra varıyorum. Muraaat! diye sesleniyorum. Murat hemen geliyorum! Şimdi buradayım az sonra orada eskiden çok eskiden kalma bu bahçeden şimdiye sıçramam gerekecek. Geçmişteki şimdiden ses yankılanıyor hala! Halacığım çay demlendi! Közün üstündeki çaydanlıktan buhar fışkırıyor. Sekiden domates ve biber koparmış olmalı. Buğday, çöreğin içinden havaya karışıyor. Kollarıma dolanıyor başaklar. Ekmeği ısıtıyordur şimdi Murat. Halacığıyla ekmeğini bölüşecek. Bir şey bağlanıp bir şey çözülecek. Bir bakıma ben de öyle. Onunla çay içmek için bölünmem gerekti üstelik. Şimdideki geçmişten suyun akışını son kerecik dinlemeli, yağmura yakalanmalı, koynuma uzayıp giden billur taçlı suların imgesini doldurmalıyım. Işık atlasını, sonra bulutlar, gölgeler... Kuşların ipek damarlı, uçarı, keskin bakışlarını, serçelerin sımsıcak kanatlarının altında ağaçların, yumruların varlık döngüsünün... Birden yıkılıyor her şey, ben... Canım... işte geliyorum şimdi oradayım. Eskiden buradayım. Kopuk kopuk çıkıyor sesim: T a m a m ta ma m tamam tam M u r a a a t tabii gelmeliyim ama burada zaman dışı bir kız var acı çeken, onu çağırıyor ağaçlar; durmalı, geriye dönüp mutlaka bulmalı bulmalı bir daha aramalı şu sularda bir burukluk, çekilme ve zamansalı aşıp korkusuzca, kanın ürperişi gibi kanat tüylerinde yayılan şeyi. Dipsizlikte büyüyor. Tırmalayıcı bakışları yok, içine döndürüyor. Zamanı yitirdim ben. Güz ağacı böyle işte, dalları vadiyi bir uçtan öteki uca sarıyor."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/hafiz-kiz", "text": "İki bin dokuz yılı Eylül ayında İlahiyat Fakültesi'ne bir kız çocuğu geldi. İmam Hatip'i yeni bitirmişti. Kayıtlarda görevliydim ve onu görür görmez enteresan bazı şeylerin olabileceğini, en azından küpelerinin birisi kuzeye gidince diğer güneye yönelen iki ayrı bulut kümesi şekillerinde olduğunu tahmin etmiştim. Çünkü sıkı bir dinleyiciydi, ağzından çıkan sözü emiyordu ve bu sözleri anında aslına uygun kalıplara dökebiliyordu. Ustaca bir kriter öne sürüp belirlenen kuralları ihlal ederek danışmanlığını kendi üzerime aldım. Garip garip kıyafetler giyiyor acayip acayip kitaplar okuyordu. Bir kıyafeti üç günden fazla giymiyor, yediğini bir daha yemiyor, giydiğini bir daha giymiyordu. Bir kitabı dört günden daha fazla ve daha az elinde bulundurduğuna şahit olmadım. Okul başladığından yedi ay geçtiğinde yoklama listelerini karşılaştırdım. Bir kere attığı imzayı bir daha atmamıştı ve yerine başkasına imza attırmak gibi olasılığı da yalan söylemesi mümkün olmayan nesillerce bizzat reddedebilirdik. Bütün sınavlardan 81 alıyordu. Şüphelendim. Sisteme giriyor dedim. Gittim bütün hocalara bir bahane ileri sürerek sınav kağıtlarını kontrol ettim. Evet, hepsinden 81 almıştı. Üstelik yorum ağırlıklı ve test sınavlarının hepsinden bu notu almıştı. Bir keresinde sisteme kasıtlı olarak hak etmediği başka bir notu girmeyi denedim. Fakat sistem kendisinin daha üst bir sistem tarafından kontrol edildiğini, şartlarının bu notu girmeye müsait olmadığını, kızın sağ elini kullanmak konusunda bu asrın en maharetlisi olduğunu ayrıca üzgün olduğunu belirten Arapça bir uyarı verdi. Doğrusu afallayıp kalmıştım. Ben de uyarıyı dikkate aldım. Benim rivayetime göre dersin bir bölümünde sınıfta var diğer bölümünde yok oluyordu diyemeyeceğim bulunamıyordu. Fazla konuşkan değildi ama arkadaşlarından birine bir gün bir arısı olduğunu ve onu çok sevdiğini söylemiş. Söylemiş değil sıkıştırınca bizzat bana da itiraf etti bunu. Bu sırra vakıf olunca çaktırmadan bir gün derste bal arısının mı yoksa eşek arısının mı daha makbul olabileceğini sınıfa sorduğumda herkesten önce eşek arısı hocam diye atıldı ve sararak birdenbire mahcup oldu. Bundan sonra ne oldu? Yarım saat boyunca pencereleri yatay geçen milyonlarca bir arı göçüne şahit olduk ve çocuk bundan çok mutluluk duymuştu. Tehlikenin farkına varmıştım. Ertesi gün çocuğun bulunduğu sınıfa dersim vardı. Bütün tedbirleri aldım. Pencereleri dışarıdan kelepçelettirdim. Ben derse girdikten sonra kapıyı dışarıdan kilitlemesi için müstahdeme talimat verdim. Yalancıktan yapılan dersin tam ortasıydı ki birdenbire bütün öğrenciler kaos içinde oraya buraya koşuşturmaya, bağırmaya, çığlık atmaya başladılar. İnanılmaz bir şeydi. Sanki pencerelerin dış yüzeyine arılardan perdeler çekilmişti. Bu kargaşa bir süre devam etti. Kimse ne olduğunu hatırlamıyor ama bir süre sonra topyekun kendimizi bahçede bulduk. Sınıfta durumu oldukça soğukkanlı bir şekilde karşılayan o çocuk kalmıştı ve bir daha onu hiçbirimiz göremedik ancak haberlerini alabildik. Yıllar sonra sınıfı müzeye dönüştürdük ve kapısına şunu yazdık. O kız bu sınıfta üç yıl boyunca öğrencilik yapmıştır. Rivayete göre kız hafızdı, hatta Lokman Suresi'ni bir solukta ezberlemişti. Yine, öğrendiğimize göre, en güzel kıssa diyebileceğimiz Yusuf Suresi'nde zorlandığı kadar başka hiçbir bir yerde zorlanmamıştı. Annesi bu sureye balkonda çalışmaması konusunda sıkı tembihler yapmasına rağmen, kız bu inadında ısrar etmişti. Ancak ne yaparsa yapsın bir türlü bal arısı kelimesinin geçtiği ayeti ezberleyememişti veya bu ayeti ezberleme sırası ev ve yurt arasındaki gel-gitlerde sürekli yurtlara denk gelmişti. O meşhur son sahnede ise yıllarca beklediği o müjde zihnine doğmuştu. Ayeti ezberden ve eşkereden okuyunca takdiri-i ilahi bal arılarını içeri almıştı bizi de dışarı. Bu bağlamda yıllarca sabırla beklenen bir şölen havası tahayyül edebiliriz. Bugünlerde okyanustan mektuplar yazan bir kardeşiyle çölde dolaştığına dair rivayetler buradaki gençlerin arasında abartılı öykülere dönüştürülerek dilden dile dolaşıyor."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/hainmis", "text": "El bileklerinden omuzlarına kadar dizili bilezikleri vardı, boğum boğum. Ayak bileklerinden dizlerine, bir o kadar da halhallar bezeli bacaklarının, o kadarını görebiliyordum sadece. Şortu vardı çünkü üzerinde, donsuz popoya geçirilivermiş. Onu çıplak görebilseydim, her halde, ziynetlerin sadece kalça kemiğine kadar değil; bütün vücuduna yayıldığını görürdüm. Poposunun donsuzluğunu anlamak içinse, çıplak olması şart değildi zaten. Bir o taraftan bir de diğer yandan sıkıştırılıp, eğrilip bükülmüş çatalı hep ortada, ortalıktaydı onun. Donsuz ama ziynetlerle donatılmış, çocukluğa yeni yeni evrilmiş bu geçkin ve tombul bebek, görüş alanıma ve gönlüme gireli birkaç hafta oluyordu. Sevdanın en yoğun halinin, kara değil; bir tatlı bebek mavisi renginde olduğunu öğretmişti bu defa da bana hayat; ezberleri hep bozan huyundan yine vazgeçmeyerek. Sorup soruşturmama hiç gerek kalmadan, Bunlar buralı değiller dedi sokağın sesi, herkesin sesi. 'Sokağa salan anasızlığın' ve babasızlığın da tırnak içine giremeyecek kadar gerçek halinin içinden geliyorlardı. İşte onlar oralılardı. Tırnak içi anasızlık ve tırnak dışı babasızlık ülkesinden, kimilerine göre 'gelmiş', kimilerine göre 'kaçmış'lardı. Peki ya, bana göre neydi, bu yaptıkları? Artık bir önemi var mıydı o eylemlerine bir isim koymamın? Artık... O mavi sevdanın gönül tahtımdaki bu hakimiyetinin otoriter hatta diktatör siyaseti, diğer tüm düşüncelerin ve fikirlerin ipini çoktan çekmiş bir zorbaydı; bana bir çare, ya da, söz bırakmayan. Yaptıklarının ismi ne olursa olsun, iyi ki idi o fiilin başına konulacak edat. İyi ki gelmişler, İyi ki kaçmışlar. İtirazı olan? Başka hiçbir şey, onun boğumlarından, ziynetinden ve hatta çatalından daha önemli olamazdı artık benim için. Kara çarşaflı, ufacık bir kadın belirdi sonra, kulübeden bozma bir evin önünde. İçimdeki o sonsuz ve şüphe dolu korkunun rengi, son ve kesin halini almıştı artık: kara. O şıngırtının en merhametsiz, zalim tonuyla ve gürültülü sesiyle, ellerini ellerimden hızlıca çekip, o kadının boynuna atıldı, sonra. O 'başka kadın' dediğim, belli ki 'tek kadın' dı, onun için. Karşılıksız, kara bir sevdaydı bendeki de, demek. Sokağa salsa da, donunu giydirmese de, 'ana gibi yar olmaz' dı demek. O çarşaflı, ufacık kadının bana gülümsemesinin içinde, bir zafer sevinci gizlenmişti bir de sinsice. Ya da, bana öyle gelmişti. Olası 20 sene sonrasının kaynanasını, kaynar kazana atmalıydı tam o anda belki de. Oğlunu kucağına alıp, başını göğsüne gömmesi ve onu bana o an tekrar göstermeden alıp içeriye taşımasından sonra, öyle parçalandım ki, gönlümdeki o diktatör devrilip düştü bir ihtilalle. 'İyiki'm, 'keşke'ye döndü. Bu çocuk, evet evet, kesinlikle bir haindi."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/haydin-bismillah-1", "text": "Bunca yıllık evlilik, çoluk çocukla geçirdiği mutlu yıllar onu gençleştirmişti adeta. Özlemle geçen yıllarda hayallerini süsleyenlerdi şimdi onu sıkıntıya sokanlar. -Kızım beni iyi dinle! Sen kendini vermiyorsun, dinlemiyorsun, düşünmüyorsun, ilgilenmiyorsun... Bu davranışı babasının kızgınlığını artırıyor, kendini zor tutuyordu. Boyun ağrıları içinde kaldığını hissediyor, başı çatlayacakmış gibi oluyor, içinden çıldıracakmış gibi oluyor, oflayıp pufluyordu. Kızı hiç oralı olmuyor, bakmıyor bile. Kendi havasında, kendi vurdumduymazlığı, kendi aymazlığına devam ederken, -Baba! Sen yapıver bunları yoksa bitmez, dedi. Babası başından kaynar sular döküldüğü hissiyle kıvranırken, bir kez daha sabretmesi gerektiğini düşündü. İlgisini çekeceği düşüncesiyle matematiğin kolaylığından bahsetti, korkulmaması gerektiğinden dem vurdu. -Sen bunu başarabilirsin, sen çok zekisin, dedi. -Baba! Doğru mu söylüyorsun? Ben akıllı mıyım, dedi. -Elbette ki akıllısın. Hatta dünyanın en güzel kızı da sensin. Bu iltifatlarla kızının gözlerinin içi güldü. Biraz önceki baygın bakışları yok oldu. Ortada bir gerçek vardı; kırka yakın matematik problemi çözülmeyi bekliyordu. Zaman hızlıca akıp geçiyor, problemler durduğu yerde duruyordu. -Hazır mısın, çözmeye başlayalım mı? dedi. Babası kalemi aldı. Anlatmaya başladı. Sanki kız orada yoktu. Dinlemiyordu. Babası bir kez daha sabır dedi. Anlatmasına devam etti. Sorduklarından kızının orada olmadığını anladı. Sanki inadına yapıyormuşçasına en basit işlemleri bile yapmıyor, duyarsız davranıyor, yok sayıyordu. -Dinleeee! Hiç burada yoksun. Ben senin için yırtınıyorum, sen hiç tınmıyorsun bile. Dinle dedim sana! Dinleeeee! Kızı birden bağırmaya başladı. Öyle bağırıyordu ki babası ne diyeceğini unuttu. Yaptığının yanlışlığını kabul etmek bir yana babasını suçlamaya devam etti. -Bana bağıramazsın tamam mı? Sen bana bağırırsan ben de sana bağırırım. Sen bana kızarsan benim de sana kızma hakkım var. Korkmuyorum işte! Senden korkmuyorum, anladın mı? Babası ne diyeceğinin şaşırdı. Kızından böyle bir tepki geleceğini hiç düşünmemişti. Bağıracaktı. O da tırsacak, susacak, korkacak, ürkek bir tavşan gibi boynunu bükecek belki de biraz ağlayacak, hepsi bu kadar... Hışımla baktı kızına. Öfkeden köpürecekti. Hatta ortadan çat diye ikiye ayrılacaktı... Babasının gözyaşları akacak yer aradı. O içine akıtmayı tercih etti. Bu bir çaresizlikti. Kırk beşini aşmış bir adam, küçük kızının söylediklerine bir anlam verememenin sıkıntısını yaşıyordu. Bitmişlikti belki de. Hala söylenmeye devam eden kızını dinlemek istemiyordu. Kulağında Beni korkutamazsın tamam mı? Senden korkmuyorum. Sen bana bağırırsan ben de sana bağırırım... cümleleri bir uğultu halinde çınlıyorken kapıdan çıkıp gitti. -Sofra hazır. -Çok sinirliyim, gerginim, öfkem kabardı. Siz yiyin ben dışarı çıkıyorum. Hanımı olanları anlamaya çalışan gözlerle arkasından bakakaldı. Kızının sebep olduğunu anlaması çok uzun sürmedi. Soğuktan vücudunun uyuşmaya başladığını düşündüğünde nerde olduğuna baktı. Anlayamadı. Etrafına göz gezdirdi. Evden çok uzaklaşmıştı. Artık sokakları, lambaların pörsümüş, uzamış sarı ışıkları aydınlatıyordu. Uzaktan ara ara yankılanan köpek ulumaları kulağını tırmalıyordu. Yoksa büyüklerine kendisi de böyle sıkıntılar yaşatmış mıydı? Sabretmesi gerektiğini biliyordu. Çocuk terbiye etmenin kolay olmadığının farkındaydı. İyi eğitemediğini düşündü. Daha dikkatli olması gerektiği kanaatiyle öfkesinin azaldığını fark etti. Hayatında ilk defa öfke sebebiyle evi terk etmişti. Peygamberimizi hatırladı. O boşa söz söylemez. diyerek öfkeli insanlara yaptığı tavsiyenin önemini tekrar düşündü. Dönerken işe yaradığını gördü. Artık evden çıktığı andaki sinirleri körelmiş, kızına olan kızgınlığı uçuvermişti. Kendi kendine bazı tedbirler alması gerektiğini düşündüğünde evin kapısından içeri giriyordu. Saatler geçmiş olmasına rağmen sofranın ortada, çocukların etrafında kendini bekliyor olduğunu görmesi, şaşkın bakışlarını hedefsizce kaçırdı. -Özür dilerim babacığım, özür dilerim. Beni affettin mi? Kızı defalarca tekrar ettiği cümleden bıkmadığını göstermek istiyorcasına yalvardı. -Tamam, dedi ama bir daha beni üzmeyeceksin. -Tamam, üzmeyeceğim. Ailedeki sevgi atmosferi gönüllere aktı. Gözler yine canlandı, yüzler yine gülümsedi. -Haydin bismillah."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/hayir-ve-ser", "text": "İyi ile kötüyü ayırt edebildikten sonra Tanrı gibi olacaksın. Uykumun en tatlı yerinde çalar saat küstah bir bebek gibi bağırmaya başlıyor. Merak etme. Zaten saati bir hayli erkene kurmuştun. Daha vakit var , - diye kendimi teselli ederek gözlerimi açmadan düğmeye basıyorum. Çok geçmeden yeniden uykuma bakaca müdahale ediyor. Bu defa gözlerimi açmak zorunda kalıyorum. Saat 09.22'yi gösteriyor. Lanet olsun! Yine uyuyakaldım! Hızla yerimden kalkıp hazırlanıyorum. On dakikaya evden çıkıyorum. Gün boyu yapmalı olduğum işlerin getirdiği endişeyle otomobilime biniyorum. Birazdan sabah uyuyakalan bir kişinin başına gelebilecek en büyük felakete düçar oluyorum: Trafik sıkışıklığı!!! Tamam, sinirlenme, şimdi yollar açılacaktır. Sabırlı ol! Vakit geçmek bilmiyor. Adım-adım ilerliyorum. Bunalıyorum. Belki pencereyi açarsam iyi gelir. Evet, temiz hava lazım bana. Pencereyi açar açmaz orkestra gibi hepsi bir ağızdan bağıran korna seslerinden, öfkesini birbirlerinden çıkaran şoförlerin yaygarasından kafam şişiyor. En iyisi, kapatayım. Hah evet... Yol da yavaş-yavaş açılıyor. Hele şükür! Sevinçle gaza basıyorum. Geç kaldım, acele etmem gerek. Az sonra bir sonraki engele öndeki otomobile çarpıyorum. Kahretsin! Bir bu eksikti! Sabahın köründe kaza yaptım! Uykumun en tatlı yerinde çalar saat tatlı bir bebek gibi şarkı söylemeye başlıyor. Merak etme. Zaten saati bir hayli erkene kurmuştun. Daha vakit var , - diye kendimi teselli ederek gözlerimi açmadan düğmeye basıyorum. Çok geçmeden yeniden saatin melodisine uyanıyorum. Bu defa gözlerimi açmak zorunda kalıyorum. Saat 08.20'yi gösteriyor. Kalkma vakti geldi! Her yeni gün yeni bir şans! , - diyerek kalkıp elimi yüzümü yıkıyorum. Hazırlanıyorum. Yarım saate evden çıkıyorum. Gün boyu yapmalı olduğum işlerin getirdiği heyecanla otomobilime biniyorum. Az sonra trafiğe yakalanıyorum. Moralini bozma, şimdi yollar açılacaktır. Sabırlı ol! Müziğin sesini artırıyorum. Ellerimi direksiyona vurarak ritim tutarken zaman daha hızlı geçiyor. Adım adım ilerliyorum. Ama bir sakıncası yok. Zaten acele ettiğim falan yok. Acaba biraz pencereyi açsam mı? Evet, temiz hava iyi gelir. Pencereyi açar açmaz orkestra gibi hepsi bir ağızdan bağıran korna sesleri, birbirlerini tanımadıkları halde kırk yıllık ahbap gibi kaynaşan şoförlerin yaygarası duyuluyor. En iyisi, müziğin sesini kısayım. İnsanların seslerini dinlemek, onları gözlemlemek bana hep daha enteresan gelmiştir. Hah evet... Yol da yavaş-yavaş açılıyor. Çok şükür! Ama aceleye gerek yok. Ne demişler? Acele işe şeytan karışır. Birazdan bir sonraki engel kazaya uğramış iki otomobil ve onların tartışmakda olan şoförleri yolumu kesiyor. Onları da geride bırakarak yola devam ediyorum. İşe herkesten önce varıyorum. Bugüne bir hayli planım var. Ne kadar erken başlarsam, bir o kadar iyi olacaktır! Uzun uzadıya tartıştıktan sonra şoförün zararını karşılamaya razı olup yeniden yola koyuluyorum. Hızdan ağzım bir defa yandığı için daha acele etmiyorum. Ofiste sırıtan yüzleri görünce kalan sabrım da tükeniyor. Onların yersiz mutlulukları beni çileden çıkarıyor. Öyle bir sırıtıyorlar ki, sanki piyangodan bir milyon dolar kazanmışlar dersin! , - diye kendi kendime homurdanıyorum. Benim yüzüm ise her zamanki gibi mahkeme duvarını andırıyor. Selam, nasılsın? Moralin bozuk galiba , - iş arkadaşım gülümseyerek soruyor. Bak şu cadıya! Nasıl da seviniyor! Herhalde kazaya uğradığımı duymuş olmalı. Suratının ortasına şöyle okkalı bir tokat yapıştırasım var! , - diye aklımdan geçirsem de, Nasıl bozuk olmasın ya, tam bir saat trafikte sıkışıp kaldım , - diye cevap veriyorum. Sen nasılsın? , - kaza konusunu açıp onu sevindirmemek için konuyu değiştiriyorum. İyi. Ben de sabah o yüzden geç kaldım. Canım ne olacak ki? Bu yüzden keyfini bozmaya değmez , - diye kendince bana teselli veriyor. Ben ise sert bir ses tonu ile, - Olur, bundan sonra bozmam , - diye karşılık veriyorum. Bir şeyler söylemek istiyor. Sözünü ağzına tıkarak hızla yanından uzaklaşıyorum. Kırıldığını anlamamak mümkün deyil. Çok da umrumda sanki! Öğlene doğru yeni yeni kendime gelmeye başlıyorum. Bu kez de müdürüm beni çağırıp bir güzel azarlıyor. Çenesini öne doğru uzatarak Çokh sorumsuz davranıyorsunguz! Boyla gidarsa, işiniza son varılacaktır! , - diye konuşuyor. Vallahi abartmıyorum. İnanın sesi bundan daha kaba ve iğrenç! İşte hayli gergin bir gün, ama güler yüzlü meslektaşlarımın varlığı sanki bana güç veriyor. Onların pozitiv enerjisi sayesinde bütün zorluklar gözümde küçülüyor. İnsan problemlere karşı en güçlü silahı tebessümü ile savaşmalıdır! , - diye kendi kendime fısıldıyorum. Tabii ki kendi yüzüme de o tebessümden giydirmeyi unutmuyorum. E-postama göz atıyorum. Beklediyim mektup gelmiş! Selam, nasılsın? Keyfin yerinde galiba? , - arkadaşım gülümseyerek soruyor. Canım arkadaşım ya! Nasıl da düşünceli! Hafta sonu konuşmaya fırsat bulamamıştık. Herhalde benden iyi haberler duymak istiyor. Onu şöyle bir içten kucaklayıp bağrıma basasım var! , - diye aklımdan geçiriyorum. Evet, sabah bir az trafiğe takıldım, ama güne güzel başladım. Projem kabul edilmiş! , - diye cevap veriyorum. Sen nasılsın? , - kendi küçük başarımdan ötürü övünüyormuş gibi görünmemek için konuyu değiştiriyorum. İyi. Ben de sabah trafik yüzünden geç kalmıştım. Ama sen moralimi epey düzelttin! Tebrikler! Başaracağını biliyordum! , - gibi güzel sözler söylüyor. Ben ise çekingen bir ses tonu ile teşekkürümlerimi sunuyorum. Öğlene doğru planladığım görüşmelerin çoğunu tamamlıyorum. Öğle arasından sonra müdürüm beni odasına çağırıb bir hayli övgüler yağdırıyor. Her zamanki kararlılığı ile, - Aferin! Yaptığınız çalışmalar takdire şayandır! Böyle devam ederseniz, kısa bir sürede daha yüksek bir mevkiye tayin edileceksiniz! , - söylüyor. İnanamıyorum! Çabalarım yavaş-yavaş sonuç veriyor! Mesai saatinin nasıl gelip geçtiğini anlamıyorum. Artık gitme vakti geldi. Çok faydalı bir gün geçirdim. Üstelik akşama da davet var. Harika! En iyisi, direkt oraya gideyim. İşten çıkıyorum. Tam zamanında mekana varıyorum. Davetliler yavaş yavaş toplanıyorlar. Ara sıra yorgun, gergin bakışlarla karşılaşsam da, çoğunun yüzünde hoş bir gülümseme var. Sanki ne olursa olsun asla mağlup olmayacaklarına dair yemin etmişler! Misafirlikte oldukça güzel vakit geçiriyorum. Pek tanıdık yok. Demek ki, yeni dostluklar kurmanın, değerler keşf etmenin tam zamanı! Ooo! Ne haber? İşler nasıl gidiyor? , - güzel giyimli bir smiley bana doğru yaklaşıyor. Kendisi eski bir tanıdığım. Aramızda her zaman seviyeli bir rekabet olmuştur. Hep birbirimizden iyi olmaya can atmışızdır. Aynı zamanda birbirimizin başarısını da taktir etmeyi başarmışızdır. Bu rekabet bizi hep ruhlandırmıştır. Kim demiş ki rakipten dost olmaz diye! Misafirlikte fazla kalamıyorum. Ağzını ayırıp her şeye kahkaha atan bu yaratıklara en fazla birkaç saat tahammül edebiliyorum. Kendimi bitap düşmüş halde eve yetiştiriyorum. Kapının önünde yatan kediyi tekme ile itip içeri geçiyorum. Sonunda dinleneceğim! Aaaaa! Elektrikler kesildi. Bir bu eksikti! Yatağıma uzanıb karanlıkta uyumaya çalışıyorum. Ama olmuyor. Neden uyuyayım ki? Güya yarın bugünden farklı mı olacak? Gün boyu başıma gelmeyen kalmadı. Kazaya uğradım, işte azarlandım, arkadaşlarla aram bozuldu. Bütün bunlar yetmezmiş gibi, dinlenmek umuduyla eve gelince elektrikler gitti. Soğuktan donarak uyumaya çalışıyorum. Çok mutsuzum! Ben bütün bunları hak edecek ne yaptım ki?! Misafirlikte sona kadar kalıyorum. Benim için hiçbir manzara insan yüzü kadar ilgi çekici değil. Bu nedenle, hiçbir şey Tanrının tanımadığım eserleri ile zaman geçirmekten daha güzel olamaz. Eve vardığımda hoş bir yorgunluk hissediyorum. Kapının önünde yatan kediyi okşayıp içeri geçiyorum. Ah! Elektrikler kesildi. Önemli değil. Birkaç tane mum yakıyorum. Oda gizemli bir atmosfere bürünüyor. Bu o kadar hoşuma gidiyor ki, hatta elektriklerin kesilmesine sevindiğimi bile söyleyebilirim. Sonra yatağıma uzanıp günü analiz etmeye başlıyorum. Hayli rengarenk bir gün oldu. Son yirmi dört saate ne kadar fazla sevinç sığdırabildim! Projem kabul edildi, müdürüm bana övgüler yağdırdı, yeni dostlar kazandım. Deminden beri karanlıkta dans eden mumlar ise her karanlıkda küçükte olsa bir ışık olduğunu fısıldıyorlar. Yarın bugünden daha güzel olacak. İnanıyorum. Çok mutluyum! Acaba bütün bunlara layık olmak için ne yaptım ki?..."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/her-adim-olum", "text": "Gözlerim denizle buluştuğunda, yüreğim bir kuş kadar hafif, inanmanın huzurlu anları mıydı? Birden postallarla mı girmişlerdi camiye, kara, çamurlu postallarla, yeşil resmi elbiseler içinde. Ve nasıl beni kürsüden indirmişlerdi. Ne sormuşlardı, ya da sormamışlardı. Birden şubat soğuğunun ürperten yalazı yüzüme vurmasıyla caminin gevşeten rehavetinden sonra üşüdüğümü bütün bedenimin titrediğini hatırlıyorum. Hatırlıyorum, ellerim kelepçelenmişti. Hatırlıyorum, biraz önce benimle beraber İbrahim Peygamber'e ağlayan, gözleri nemlenen cemaatim çil yavrusu gibi dağılmış kimseler ama kimseler kalmamıştı. Arkalarına bile bakmadan tozutmuşlardı adeta. Yalınayak öylece şehre doğru sessiz bir ırmak gibi akmıştı küçük cemaatim. Ellerim arkadan kelepçelenmiş, omuz başlarıma yapılan basınçla kollarım kasılmış şimdi pencereleri telli, soğuk, metal arabanın içindeyim. Oysa biraz önce cennet bahçelerinden bir bahçe gibi kırmızı, yeşil halıların yumuşaklığına gömülen ayaklarım, gözlerime serin dualar taşıyan gök rengi kubbenin altında konuşuyor, ağlıyor ve İbrahim Peygamber'i anlatıyordum. Cemaatim çil yavrusu gibi dağılmıştı. Hiç birisi çıkıp bu adamı nereye niye götürüyorsunuz diye çıkışmamışlardı. Korkmuşlardı zaar. Bu bir kabus olmalıydı. Hiç kimse bir şey söylemiyor sadece hadi yürü, çabuk çabuk, hadi hadi durma... diye küfreder gibi bağırıyorlar adeta beni sürüklüyorlardı. Sonra coplarla kaba etlerime, sırtıma vurmaya küfretmeye başladılar. Bu yaşadıklarım kabus olmalı ve ben uyanmalıydım. Uyanmalıydım. Gözlerimi kapamışım. Artık gözkapaklarım ağırlaşıyor. Ellerim arkadan bağlı. Ben böyle nasıl nasıl yaşıyorum Allahım. Allahım utanıyorum. Utanıyorum ve acıyan yerlerimi hissedemiyorum. Ellerim arakadan bağlı, gözlerim de bağlı. Sızlıyor gözlerim ve yaşlar öyle sessiz ırmaklar gibi bağlı çaputu öylesine ıslatmış yanıyor gözlerim. Nasıl dayanıyor bedenim Allahım! Allahım! Bilmiyorum... Bu Filistin Askısı olmalı. Hani hep filmlerde izlerdik. Şimdi gözlerim bağlı, ellerim arkadan kelepçeli, ayaklarım sızılar içinde kaç gündür buradayım. Bu acı nasıl da yakıyor, dağlıyor ve ben bu acıya nasıl dayanıyorum Allahım! İbrahim Peygamber'i anlatıyordum. İçime nehirler akıyordu. Rengarenk güllerin rayihası öylece caminin kubbelerinden, bahçesinden ığıl ığıl içimize yürüyor gözlerimiz nemleniyordu. Soğuk bir şubat günü caminin rehavetle gevşemiş sıcağından beni buraya getirdiler. Ellerim üşüyordu. Ayaklarım üşüyordu. Bedenim artık bana ait değil. Bu beden benim değil değil Allahım! Utanıyorum Allahım. Böyle çıplak, ürpertiler içinde acılar içinde günlerdir asılı kalan bedenim benim olamaz Allahım. Duyumsayamıyorum yaşadıklarımı artık. Artık bana ait olmayan bir bedeni yük gibi taşır gibiyim. Acının dozu arttıkça ruhum hafifliyor gibi. Ah ruhum. Bu bir rüya mı kabus mu Allahım. Başımdan aşağılara soğuk sular döküyorlar, buz gibi soğuk sular, bedenim o zaman bir titreme nöbetiyle kaskatı kesiliyor tüylerim diken diken oluyor ve avazları çıktığı kadar bağırıyorlar. Namazlarım olsaydı. Başım secdeye değse, orada öylece kalıp ağlasaydım. Yok yok ben asırlardır bu askıdayım ve bir rüya gördüm. Bu rüyada camide vaaz veriyorum, beş çocuğum olmuş, gürbüz güzel çocuklarım. Sonra beni seven bir eşim olmuş. Bu bir rüyaydı evet evet, ben acılar içinde hep bu askıdaydım. Hiç bitmeyecek bu hal. Acım dinmeyecek. Gözlerim yanıyor. Bağlı çaputtan tuzlu gözyaşlarımdan ıslanan o çaput yakıyor gözlerimi ve hissetmiyorum artık. Ayaklarımın altı yaralardan, iltihaplı yaralardan kabuk bağlamıştı. Ellerim önümde, yüzüm nasıldı bilmiyorum. Boşluğa bakar gibi, yürümüyor gibi gittim. Her adımım ölüm demekti. Her adımımla ölüyor sonra diriliyordum sanki. Nefes almak istiyordum ama yutkunamıyordum. Boğazım yanıyor, gözlerim artık net görmüyordu. Başım dönüyor yanımda iki asker beni düşmemem için tutuyorlardı. Sanki onlara yaslanıyor onlardan güç alıyordum. Ayaklarımdan irinler akıyor, kanlar akıyor, yaralar patlıyordu her adımda. Bu acıya ben nasıl dayanıyordum Allahım. Allahım insan nasıl dayanır bunca acıya, Rabbim sen nasıl bir yaratılışla yarattın bu insanoğlunu. Nasıl bir vicdanı vardı bu insanların, bu insanların vicdanı, ruhu var mıydı Allahım. Bu insanlar yaşıyorlar mıydı? Çocuklarının saçlarını okşarlar mıydı akşam olduğunda, eşlerinin sevdiklerinin gözlerinin içine bakarlar mıydı? Bir kedinin yumuşak tüylerini okşamış, bir köpeğe dokunmuşlar mıydı şefkatle. Her adım büyük işkence, her adım ölüm. Şimdi tel örgülerin arkasında seni görüyorum. Etrafını sarmış yavrularımı aslan parçası oğullarımı görüyorum. Bir sis bulutunun içinden geçiyor ve yüzünüz gözleriniz daha bir ortaya çıkıyordu yaklaştıkça. Seni son kez gördüğümü bilseydim, utanmazdım çocuklarımdan tel örgülerinin arkasından ellerini, parmaklarını tutar öperdim. O kara kırgın, ağlamaktan kızarmış gözlerine bakardım karıcığım. Ama nerden bilebilirdim seni son defa gördüğümü. Oysa her buluşma bir ayrılık yüklüdür. Oysa ayrılıklar vedalara gebedir de bilinmez... Örtünün ucuyla kızaran gözlerinden akan yaşları siliyor, bana bakamıyordun. Sen de benim yaşadığım acılara denk acılar yaşıyordun bu her halinden belliydi. Solgun güller gibi artık çehrenden can çekilmiş, gözlerinin feri sönmüş, karşımda yorgun ve bitkin öylece bakıyordun. Bakıyordun, şakaklarıma doğru uzanan kızarıklığı görüyor, ellerime, bileklerime oturmuş morlukları görüyor, gözlerinden sicim gibi yaşlar akıyordu. Artık işkence yapmıyorlar. Koğuştayım. Yıllarca kalacağım koğuşta, ayaklarımdan ziyade yüreğimin sızısı geçsin diye bekliyorum. 28 Şubat Darbesi diyorlar. Soğuk Şubatlarla gelen bu derin darbenin suçlusu olarak, ama hangi suçtan burada olduğumu bilmeden kestiler cezamı. On-se-kiz yıl... Tam on-se-kiz yıl... Yan ranzamda yatan yirmisinde esmer yüzü sivilceli, kırçıl sakallı ve simsiyah gözleriyle hınçla öfkeyle bakan Kasım babasını öldürmüş. Üst ranzamda yatan Hasan Ali'nin bir türlü öğrenemedim neden yattığını, ama ağır çok ağır yüz kızartan bir suçtan yattığı belli. Hemen sol ranzamda ise büyük bir kaçakçılığa kendini kaptırmış yine genç bir adam yatıyor. Adı Ali Emir, sessiz sakin, zararsız bir tipe benzese de sinsi bakışlarıyla ara ara beni süzdüğünü hissediyorum. İşte böyle gülen gözleriyle, heyecan dolu yürekleriyle beni her daim dinleyen cemaatimden, komşularımdan, evimden, çocuklarımdan, yuvamdan ayrı yıllarca bu dört duvar arasında tanımadığım ve hiç bir zaman da yollarımın kesişmesi muhtemel olmayan bu insanlarla kalacaktım. Hacı Said Ağabey, ılık bir çay içiriyor bana. Çay ılık ama boğazımı yakarak akıyor içime doğru. Günlerdir bir şey yiyemiyorum. Midemi artık hissetmiyorum. Mideme kramplar giriyor. Ne yesem yakıyor kavuruyor midemi. Uyandım ama uyandığım dünya artık bana dar geliyordu. Bu koğuş, bu yatak, bu gıcırdayan ranza. Duman rengi kirli duvarlar hep üzerime geliyordu. Sonra burada hepten boğulur oldum. Eşim Zeynep'in öldüğünü kardeşim Hüseyin gelip söylediğinde artık koğuşa dönecek takatim kalmamıştı. Oğlum Ahmet, Anaaaaaaam diye böğrünü yumruklayıp ağlamış günlerce. Durmaksızın ağlamış. Çocuğum, çocuklarım öksüz, anasız kalmışlardı. Kubbesi deniz yeşiline çalan, yakamozların camlarında ışıl ışıl yandığı o küçük camiye bir daha hiç gidemedim. Ahmedim büyüdü delikanlı oldu. Onunla hep birlikteyiz artık. Yıllar sonra çıktığımda hakkımdaki tüm suçlamalardan berat ettiğimi söylediler. Tam on-se-kiz yıl yattıktan sonra. Eşimi kaybettikten, çocuklarımla yıllarca hasretlik çekerek öylece uzaktan görüştükten sonra. 1971 Reşadiye Tokat doğumlu yazar Lise ve Üniversiteyi İstanbul'da bitirdi. Kısa süre muhabirlik ve öğretmenlik yaptı. Bağcılar ve Bahçelievler Kültür Mdlüklerinde görev aldı. Pamuk Şekeri Çocuk Dergisi'nin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Edebistan Sitesi'nin söyleşi editörlüğünü bir süre sürdüren yazar İstanbul Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/hesap-bos", "text": "Onu bir katilin kurbanını tanıması gibi tanıdım. Yıllarca. Bir yerlinin bir sömürgeciyi tanıması gibi tanıdım, bütün ayrıntılarına dikkat kesilerek. Bütün hesaplarını ele geçirdim. Alışkanlıklarını ezberledim. Fotoğraflarını inceledim. Kilo değişimlerini, mevsime göre bedenindeki değişmeleri, tepkilerini izledim. Başkalarıyla diyaloglarını izledim. Ressamdım, yetenekliydim. Gözüm kapalı yüz hatlarını bir kağıda aktarıverirdim. Yüzündeki çizgilerin anlamını, gülerken kırışan bölümü, kısılan gözü, sakalı uzadığında yayıldığı alanı ezbere çizerdim. Oyun hamurundan kısa sürede bir büstünü yapıverirdim. Çalışma odamdaki eski büfenin rafı renk renk büstleriyle dolmuştu. Öyle çok fotoğrafı vardı ki, her birini inceleyerek üç boyutunu da kusursuzca tasarlayabiliyordum. Hareketli bir kuklasını bile yaptım. Ölümün vız geldiği süreçti ümitsizliğim. İkinci aşama deniyor buna. Bütün tehlikeli işlere girip çıktım. Gece çalıştım. Ağır sporlar yaptım. Bazı geceler ümitsizliğin koyu ve kalın perdesi aralanır, içeri anlamsız bir renk sızardı. Ama ben bu zayıf ışıkla hiçbir yere gidilmeyeceğini bilen rasyonel varlık, ben bununla avunmamak için gözlerimi sımsıkı kapatır ve ilk telefon görüşmelerinde duyduğum nasıl sevmem bana o mektupları yazan elleri veya seni özledim gibi esasen pek anlamlı olmayan, ümidin sadece kırıntısını taşıyan bu sözleri çarpıtmak için belleğimi zorlardım. Bedenime eziyet etmekte sakınca yoktu. Madem bir değer taşımıyordu. Şimdi düşünüyorum da düzenli olarak bir kazanın hayalini kurmuş olmama hayret etmiyorum. Kendimi ters taklalar atan bir araba enkazında kan revan hayal edişimde onu cezalandırma isteği saklı olabilir. Oysa benim kadar suçsuzdu. Towing bile yaptım. Tanıma sürecimin sonuna doğru üçüncü levıla geçmişim. Amacımın o olmak olduğunu anlayıverdim. Ona benzersem onu kendimde taşıyacaktım. O yanımda değildi, öyleyse o olmak gerekiyordu. Ümit hastalığıyla zayıflayan bağışıklık sistemim bu fikirle güçlendi. Tuttuğu takımı tuttum, sevdiği şarkıları dinledim. Jestlerini kopyaladım. Sigaraya bile başladım. Aynı marka dizüstü aldım. Aynı oyun konsolundan aldım. Telefonum bile onunkisiyle aynı markaydı. Otomobilimi onunkisine ancak renk olarak benzetebildim, ben manuel kullanamıyordum. Otomobiline bir isim takmıştı, Daisy. Ben de derhal benimkine Donald adını taktım. İnanılmaz başarılı bir taklitçiydim. Bazen yürüyüş esnasında güzel kızlara, kızların kalçalarına bakardım, gözlerimin ardında o varmış gibi, kızları bir erkekmişim gibi hissedebilmeme hayret ederdim. Bir erkek olarak detaylara dikkat kesilmekte bir kadın kadar iyi oluşu, bundan o zaman hiç şüphelenmedim, ama şimdi düşünüyorum da bu detaycılığı bana bir uyarı işaretiymiş. Uzak durma konusunda ben de onun kadar dikkatliydim. Dokunma mesafesinin azalması ihtimali tüylerimi ürpertiyordu. Böyle bir iznimiz yoktu kendimize verdiğimiz. İkimiz de dokunmanın yakışıksızlığını bilen ağırbaşlı kimseler olmayı önemsiyorduk. İkimiz de toplumsal refleksleri güçlü olduğu kadar rahatına da düşkün kimselerdik. Risk sevmiyorduk. Sessiz anlaşmamız sevmeyi onaylıyordu, dokunmayı süresiz erteliyorduk. Benim sebeplerim güçlüydü, o ise sebeplerini özenle gizliyordu. Ona soru sorulamazdı. Onu elim kadar, ayağım kadar tanıdığını sanan ben onu hiç tanımadığımı nasıl anladım? Bana onunla ilgili bir soru sordular. Filanca adam nasıldır dediler. İyidir dedim ezbere. Benimdir der gibi. Her hücresi ayrı ayrı iyiymiş gibi, iyidir dedim. Ne gibi dediler? Bilmem, şey diye kem küm ederken Yahudi olabileceği geldi aklıma. Nereli olduğunu bile bilmiyordum. Rum, Ermeni veya Kürt olabilirdi. Türk olması bana daha yakın mı yapacaktı da bunları düşündüm bilmiyorum. Ben de yerli bir Türk değildim, anneannem Müslüman Tatardı, dede tarafımda yüzde elli Rumluk vardı. Diğer yüzde elli ise Mersin'den göç etmiş Araplara dayanıyordu. Öbür dedem müderristi, alim bir zattı. Türktü. Üvey halalarımı da büyüten babaannem Yörük Ali Efe'nin akrabasıydı. Yani annesi tarafından Atmaca aşiretinden geliyordu. Ben Daisy'sisine yaslanıp çektirdiği fotoğrafı Linkedin profiline koymuş sevgilimin hangi kökenden olduğunu bile bilmiyordum. Bunu bilmeyişimden duyduğum azap, onun cahili olmamdan değildi, ona her şeyi kondurmaya başlamamdandı. Karanlık taşıyordu bana doğru. Ondan bana doğru akan şey sadece karanlıktı. Doğum gününü bilmiyordum. Lakabını bilmiyordum. Ayakkabı numarasını, göğüs ölçüsünü, boyunu, kilosunu, parmak izini, kaç diş eksiği olduğunu bilmiyordum. Babasından dayak yemiş miydi, haftada kaç kere duş alırdı, hiç kaza yapmış mıydı, kaç kadın olmuştu hayatında... sorular bana saldırıyordu. Kendimi sorulardan kollayamaz hale gelince, hiç o olamadığımı da anladım. Sahi, hep gözden kaçırdığım o küçük gerçek, nasıl kesici, nasıl tacizci: Bensiz nasıl da kolay idare ediyordu. Bir hafta sonu o kayboldu. Uzun süre rastlayamadılar ona. Onu bir barın önünde upuzun yatarken görmüşler. Esrar içmiş, sızmış kalmış öyle. Uzun simsiyah bir peruk varmış başında. Kırmızı kısa deri bir ceket. Fileli çoraplar. O yoğun karanlıktan bir travesti fotoğrafı olarak sızmıştı ha! Bunca zamandır duygularımı yatırdığım hesap hortumlanmıştı. O beni rol modeli yaparak belki de bana benzemişti. Yüzlerce soruma tek başına yanıt veren büyük gerçek, gerçek saçtan bile yapılmamış olan şu peruk, önümdeki cam sehpada yatıyor. Bomboşum. Saçlarımı uzatmaya ahdetmiştim. Hepsini parça pinçik ettim. Karamel-kahve omuz süslerimi şu sentetik kıl yumağıyla birlikte yaktım. Ancak tek yetişkin oğlu ölen bir anne bu kadar karşılıksız kalırdı toprak üstünde. Onun yası vardır, benim yasım yok. Şimdi boş ve çatlak bir vazonun çamaşır makinesi üzerinde süs olarak bulunuşu gibiyim. Rabbim ne süs! Banyodaki bu sonsuz nöbetimde, içimde küpe tekleri, yazmayan tükenmezler, kumanda pilleri, yedek bataryalardan başka bir şey yok."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/heyula", "text": "Efendim şimdi ben daha ilk dakikadan yemiş konusuna girmek istemezdim ama 'birazdan şu at konusunu açarım' diye düşünürken anımsadım -hem aradan çıkmış olsun- kuruyemiş olarak arpa yememin beni atlaştırmasa da atıllaştırabileceğini ve hiç bir zafere çekirdek çitlenen köşe başlarından geçilmeden gidilemeyeceğini dantelli kovaladığım için uğradığım Dante'nin o cehenneminden dönerken öğrendiğimi size itiraf etmeliyim. Bu sabah sonbaharın ve kış bahçemin ortasında ayakta öylece bir mektubu -okyanus aşırı mirasımı müjdeleyen mektubumu- okurken bana hayatımın başında olduğumu düşündüren o eski günleri nasıl yeniden anımsadığımı da paylaşmak isterim. Bu aralar sabahları az biraz ayaz olduğundan ve şu yeni bin yılın ikinci on yılında da varili sınıf belirleyen fosil temelli yakıtlara kaldığımızdan sırtıma aldığım at kılından hırkanın ve ağzımdaki tek lokmanın arz ettiği önemi anlatmama da gerek yoktur sanırım. Artık minimalist bir birey olduğumu bilmenizi istediğimi ve vaktinizin benimkinden değerli olduğunu bilmediğimi sanmanızı istemediğimden okuyacaklarınızı bir hap olarak başuçlarınızdaki komodinlerin üzerindeki boş su bardaklarının dolu yarılarına attığımı görebileceğinizi ve içip placebo etkisini birinci elden deneyimleyebileceğinizi de söylemeden geçemeyeceğim. Neyse, ne diyordum... Hah diploma diyordum... Nokta nokta boş bırakılan yere kaligrafi dağının zirvesinde tek başına nefessiz kalmış bir usta tarafından yazılmış gibi bir özenle yazılıydı doktorun adı Kendisini bekleyen konfor alanından henüz epey uzak olduğunu bilen kaygılı bir ifade vardı doktorun diplomasındaki vesikalığında. Vesikalık her gün eskiyeceğinden, doktor yıllar süren profesyonel öğrenicilikten mezun olduğu için hüzünlüydü. Zevzekliğine aldırış etmeden ve şakasına tebessümle mukabele edip \"Kötülük kolumda kol gezerken bulduğu damar yolundan içeri sızdı tohtur bey ve hemen kan alın ki uzaklaşsın benden hemşiranım!\" demiş bulundum ticari piyasaların kan alma yöntemini kullanmayacaklarını ümit ederek. İğnenin saplanmasıyla geçmişe saplanmam bir oldu. Peki o günlerde neler mi olurdu? Gökler maviyken kanım kaynar, hava karardığında tuhaf bir bakır tadı yerleşirdi dilime. O vakit henüz delirmemiştim. Erimiş bakırı aynadaki dilimde gördüğüm o ilk anda onun tüm benliğimi sarabileceğini düşünmeye üşenmiştim. Yavaş gösterimde akan iç içe geçmiş peliküllerin perdedeki izi kadar boştu sonsuz sandığım hayatım. \"Hayatım!\" diyen seslerden, 'Evladım!' diye seslenenlerden, uzak haralarında keyifle kişneyen atlardan, kar altında kalmış otlardan, kar altında kalmış insanlardan, ciğere inmeyi başaramamış, bitirilmeyi beklediklerini bilmeyen diğerlerinin mütemadiyen başarısızlıkla suçladığı bir sigaranın dumanından mütevellit harelerden ve derin iç çekişlerden habersizdim. Doğmuştum. 'Heyula' koymuşlardı ismimi. Kulağıma okudukları üç senede yazılmış bir bitirme teziydi. Pek garipti başlarda. Çabuk alıştım sonra. Oldum. Sandım. Oldum sandım. Dinmeyen bir bilinmeze erme isteğiyle hayali vadilerin özgür atlarını duymayı becerebiliyor, ehlileştirebileceğim bir tayı aramaya devam ediyordum zihnimde ve çevremde Oysa şimdi, gönüllü seçtikleri arpalıklarından artık mesut olmayan o güzel atlar yeni insanlarına bindiler ve çekip gittiler bir bir. Yularların naylonuna, atların kişnemeyenine kaldık biz. Aydınlanmalıydım. Daha geç olmadan... Aydınlıkta aydınlanmanın müptezellikle doğru orantılı bir ilişkisi vardı nihayetinde. İşte tam da o yüzden şimdi ışınla beni dedim Skati! . 'Navigasyon Butonu'na basıyordu Skati... Aydınlanıyordum. Ahlar Vahlar Köprüsü'nde bir pedal gibi ara sıra ben de wah'lıyordum! Evet efendim ne diyordum, ha sigara diyordum... Doğrudur hayatı -aradan çıksın için- ciğerlerime çekmeden, dudak tiryakisi gibi yaşadığım ve onu da sigara gibi bırakmak için bir süreliğine kuruyemişe dadandığım... 'Dadandığım dağa kuruyemişe gidelum!' diye çığırmışlığım olmasa da türkü hiç, doğrudur yemiş yemişliğim ve dünyanın yıkılayazmasına üç kez şahit oluşum ve zamanın tüm bilgisinin dimağıma istemsizce kazınışı. Geriye kalan ise az biraz tatlı krizi Az kazan dibi gecenin bu saatinde kazanılan kazı kazan gibi... Kaz'ı kazan beybi! Etiketimi kazısan altında Simurg yazdığını görecekmişsin gibi çek beni. Ve 'check' beni 'mate'. Şah-Mat. Acı kazan ki -no pain, no gain-dir:c, bi hikaye geldi geliyo acık uzan... Sigara dedimse ancak sigaranın küllerinden doğan bir Zümrüd-ü Anka'ydım gözyaşları ile sönebilen. Ve yine şairin dediği gibi 'Gözyaşların, gözyaşlarım, kafiye olsun diye değil'di... Kaf dağının tepesindekine benzer kafa dağı yapan bir hare oluşuverdi kafamın etrafında sonra inceden. Neticesi insanlığın kazandığı bir savaş ve mutlu bir evrendi. Kuzu postunda kurttan ziyade Chewbacca postundaki samimiyeti temel alan bir sohbet eşliğinde dostlarla karşılıklı yenen zırh kıymadan derme bir kebap tadındaydı zafer. Ziyadesiyle ziyade olmuştu. Ziya de, oldu Zafer gibiydi... Dahası mı? Dahası, zaferdi işte Nihayetinde insan Muzaffer'di. Muzaffer dayı iyi bir insandı. Tarih öğretmeniydi. Oysa bilinçli bir tercih değildi tüm tarihin zihnimde bu şekilde yer edişi. Bilmem ki nasıl bir edimdi. Ama işte edimdi... Ve de budumdu... Gittikleri yerden memnundular ki pek çokları anımsamazlar bir zamanlar güzelin hali vakti deprenen buduydu. Eden bulur. Eden, Blurry. Cennetten ne de uzaktaydık sahiden... Kış bahçeme yalnızca sınırsız göğe gönlümce bakmak için çıkmak istemiş olsam da gözlerimin hızlı hareketlerine engel olamıyordum. İğnenin etkisi devam ediyordu. Beni Simurg sandıklarından kartal keskinliğinde görmesini bekledikleri gözlerim yaşlılık lekeleriyle dolu ellerime, iki elimle tutaklarına dayandığım yürütecin metal saplarına kayıyorlardı istemsizce. Uzun zamandır, zamanın kendisini unutturacağı kadar uzun bir süredir yalnızdım. Her günümün hesabını sorup beni hırpalayacak birilerine hasret kalacak kadar yalnız Sınırsız servetimi o güne kadar hiç görmediğim bir bitkiyle değişmeye hazırdım. Dokunduğu her şeyi altına çevirecek bir şey değildi aradığım. Yaratıcının dokunuşundaki sade güzelliği bir bakış için bile olsa derinden duyumsatabilecek bir yaprak belki... Kağıt ve metal parçalarının, blok zinciri bit'lerinin olmadığı zamanlarda yaptığımıza benzer bir değiş tokuş. Ürettiğimiz efsanelerin esiri oluşumuzu bize belletirecek bir belletmen. Doğrudan. Dolaysız... Dışarıya şöyle bir göz atabilmenin, üstelik üşümeden etrafı görebilmenin büyük bir lütuf olduğunun ayırtındaydım bu sabah. Beni oranın camdan bir hapishane olduğuna inandırmak isteyen iç sesime söz geçirebilmeli, susmasını söyleyebilmeliydim ama iç sesime seslenecek gücüm kalmamıştı. Zihnim yorgundu ve siyah bulutlardan beyaz taneler düşmeye başlamıştı ki mevsimin bir sonrakine döndüğünü o an anlamıştım. Hatıralar hareket eden resimler halinde geçmeye devam ediyor, fonda Rush çalıyordu. Gürül gürül yanan kestane kabuğu rengi sobanın yanında örgüsünü ören anneannemin sabırlı yüzü yine gülüyor, griye çalan beyaz saçlarından bir tutam başörtüsünden taşıp yanağına düşüyordu. Hiç kimsemin ve hiçbir şeyimin kalmadığını gördüğüm o gelecek hızla geliyordu. Demek, doktorun 'panzehir' dediği böyle bir g vaat ediyordu. Hemşerim asistan hemşire iğneyi çektiğinde kendime geldim sandım. \"Sonsuza dek lanetlenmenin sadece yeryüzünde sonsuza dek lanetlenmeye tercih edilebileceğini biliyor muydun?\" diye sordum can havliyle. 46 Ayar günlerine ve Yeni Bin Yıl'a..."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/hicaz-makami", "text": "\" Günlerden bir gün...\"diye başlayan bir hikayeyi ensesinden tutup fırlattım ki onunla karşılaşmamıza kadar gitti. Tam hatırlayamasam da Gogol'un Burun öyküsü ile Nilgün Marmara'nın intihar provası şiirlerinin med-cezirleri anında olmalıydı. Hayatımda kayda değer kimse yoktu - zaten kayıt defterim de epey eski laf aramızda-. Mutfakta hijyenle, banyoda su buharıyla haşır neşirken bile hatırlayacağım biri yoktu. Bir boşluğu doldurmuştu. Cümlelerimin arasındaki boşluğu. Şaşırdım. Benim gardımı aldığım cümle bu değildi. Bir an ne diyeceğimi şaşırdım. Şimdi aptallık sırası bendeydi. Adam oğlunun başına gelenden kendini sorumlu tutuyordu. Hiç tanımadığı birine bunu anlatacak kadar da çaresiz. Ölmüş müydü yoksa sakat mı kalmıştı soramıyordum. Donup kalmıştım. Hem benim planım sadece izlemekti. Kendi hikayemle bile meşgul değilken tanımadığım bir adamın hikayesini öğrenmeyi istemiyordum aslında. Devamını getirmemi bekliyor diye düşündüm. Ama beklentileri karşılayacak kadar çok kelimem yoktu. İyi günler dedim yanından ayrıldım. Cevabını beklemedim. Beklemeyi sevmem. Ama gizlice arkama bakmayı ihmal etmedim. Öylece durmuş bakıyordu ardımdan. Ertesi gün kendime engel olamadım tekrar gittim aynı istasyona. Zihnimde çocukça hayaller, elimde terimi silmekten yıpranmış mendil. Uzun uzun baktım etrafıma. Gelen giden olmadı. Banklarda oturup içine su konmamış süs havuzuna uzun uzun baktım. İçi doldurulmamış boşluklara uzun uzun baktım. Ertesi gün tekrar, bir diğer gün tekrar gittim aynı yere. Aslında beklemeyi sevdiğimi kendime itiraf edene kadar gittim. Her gün aynı saatte aynı yere defalarca gittim. Güneş tuhaflığıma kahkahalar atarken usanmadan gittim. Kendime hayret ettiğim bir bekleme zamanı bankın üzerinde bir sürü tuhaf hayaller geçiyordu aklımdan onu beklerken. O çocuğunu kaybetmiş adamı teselli ediyordum. Başı kucağımdaydı. Bana başından geçenleri anlatıyordu. Eli dizimdeydi. Ne kadar üzgün, ne kadar yalnız olduğunu anlatıyordu. Elini tutuyor avucumun içinde sıkıyordum. Kendi kendime gülümserken yakaladım kendimi ve bir sesle irkildim. Bazen içinde biri çığlık çığlığa şarkı söyler susturasın yoktur. Bu halde yalnızım sanırsın; karşındaki adamın gözlerinde Hamiyet Yüceses ' Söyleyemem Derdimi! 'diye haykırır. Bir zamanlar masala kesmiş hayatından çalar da hal-i hazıra eklemek istersin olmaz. Eğretidir zaman. Ya harcı eksiktir ya dem tutmamıştır işte. Olur öyle... dersin. Konar göçer hal yüklenen nice insan gibi mahzun ve mağrur geçer gidersin."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/hortlak", "text": "Hiç kimseyi dinlemedi. Evet, belki başında ağlaşıyorlardı ama sırf aşinalıktan! Kimse de ömrü hayatınca memnun olmamıştı bu kokuşmuş tavırlarından, cümle hububatın alın teri ile üretilmiş oksijeni sömürdüğü her nefesini öfke ile kusmasından, aydınlığın içine karanlık bir şemsiye açıp kendini bu bir metrekarelik alanda kapatmasından... Şimdi ne bir söz, ne bir ağıt onu yolundan çeviremezdi. Kararını, katiline aşık olmuş bu Stockholm sendromlu ailesine, hususiyetle çocuklarına acı bir gerçeği acı bir biber yedirir gibi zorla da olsa kabul ettirmeye sonuna kadar niyetliydi. Kişi başı birer çay bardağı gözyaşı döken çocuklarını ite kaka, elinde kazma kürek, evinin ortasına yürüdü. Ya Hak, dedi, vurdu babam vurdu sert zemine. Nihayet fayansı kırdı demir döver gibi bir güçle, kırılmış seramik parçalarının arasından toprak çıktı gün yüzüne. Bu defa aldı küreği, sapladı babam sapladı toprağa, hatta topuklarıyla da küreği derinlere itti, sonra halter kaldırır gibi tekrar kendine çekti, küreğin içine dolmuş tuzlu toprağı çukurun sağına doğru saçtı. Uzun bir uğraşı sonucunda boyu boyuna, huyu huyuna uygun bir mezar açabildi. Şükür ki feryat figan ağlaşan, isyanlar eden çocukları şimdiye dek bir engel teşkil etmemişlerdi. Ancak iş kefenlenmeye gelince bir hengame koptu salonda; hiç kimse de bu sahneye şahitlik etmek istemiyor, aksine yıllardır başı dumanlı bir dağ gibi dayandıkları, başında ak saçlarıyla koca cüsseli babalarının bembeyaz örtüler içinde bir mumya gibi sarmalanmasına razı olmuyorlardı. Onları ikna etmek kolay olmayacaktı, bu işi tek başına yapması da mümkün görünmüyordu. İyisi mi bu işi erbabına bırakmalıydı, bir koşu camiye gidip imamı buldu, yalvara yakara adamı ikna etti, biraz müsaade isteyip eve koştu. Birkaç dakika içinde kendini bembeyaz kefenlere dolamış, Azrail'i dahi beklemeden kendini mezara hazırlamıştı. Biraz sonra imam da gelmiş, tek parça halinde paketlenmiş bu kefendeki adamın öldüğüne kani olmuştu. İmamın hatırına az biraz durulan ev sakinleri, gerekli prosedürlerin yerini getirilişini yürek çığlıklarıyla seyrettiler. Sıra mezarın üstünü kapatmaya geldi, ahali, sırasıyla küreğin başına geçip sağdaki yığıntıdan küreğe doldurabildikleri kadar toprak doldurdu, ölünün üzerine savurdu. Evin kapıları, pencereleri kapalı olduğu halde çukura akan toprak yağmuru, sanki sadece mezarlıklara özgü bir esintiyle sağa sola saçılarak ölüyü örtmeye direniyordu. Bu böyle, mezar yerden şöyle bir büyük balon kadar yükselene değin sürdü. Mezarı kapatma işlemi bitince imam, mezar taşı var mı diye etrafına şöyle bir bakındı ancak mermer fiyatları da malumdu, kefenin de cebi yoktu, işi daha da uzatmamak için dualarını etti, telkinlerde bulundu, çevresindeki ağlamaktan kırışmış yüzlere alışkın olduğunu belirten bir sakinlikle evden çıktı, gitti. Durulmuş bir fırtınayı akıllara getirir haldeki cenaze evi, öncekine nazaran biraz daha sessizdi. Fakat imamın evden gidişi ile yeniden ağıtlar, yeniden yas türküleri dilleri işgal etti. Burada dikkat çekici tek nokta, evin annesiydi. Kadın bir köşede oturmuş, elini yumruk yaparak alnına dayamış, ne düşündüğü belli olmayan bir halde hem gözyaşı döküyor, hem de endişesinin her bir kas lifinde titremeye sebep olduğu açıkça görülüyordu. Yine de bu karmaşada kadın, kimsenin nazar-ı dikkatini celbetmiyor, mezarın etrafında toplaşmış çocuklar, gerçi hepsi de koca koca gençlerdi, gönül kadehlerine hüzünlerini defalarca doldurup içmekle meşgul oluyorlardı. Bir müddet sonra dağılıp başka köşelerde ağıt yakmaya devam ettiler. İçlerinden bir tanesi mezarın başında kaldı. Ağlamak istiyor ancak içi içine sığmıyor, ağlayacak kudreti kendinde bulamıyor, yalnızca bu anın gerçek olamayacağını, bu rüyadan uyanma isteğini hatırlayıp duruyordu. Bir ara mezarın üzerine kapanıp derin derin iç çekti. Ancak toprağa saplı ufacık çiçekleri görmesi ile ruh hali tamamen değişti; az önce dökülmüş bu topraktan nasıl olup da bir anda çıkıvermişti bu renkli küçük mahlukatlar? Kaldırım parkelerini delmiş bir avuç ot gibi, sokaklarda betonların arasında gözlere şenlik saksılar gibi gülümseyerek hem de? Aslında o an anlayabilirdi babasının gömülmeyi neden bu kadar istediğini; anlasaydı o çiçeklere birer damla su da bahşedebilirdi ama herkesin harcı değildi ya öyle derin düşünmek, bu manzarayı yalnızca izlemekle yetindi. Defin işleminin üzerinden bilmem kaç gün geçmişti. Çocuklar, yani gençler evden birer birer ayrılmış, kendi hayatlarına devam etmek üzere köşe bucak dağılmışlardı. Salonda oturan anne ise hala aynı vaziyette duruyor, günlerdir yerinden kıpırdamıyordu. Belki ayağa kalksa, mezara bir kez baksa o çiçeklerin nasıl da büyümeye çalıştığını görecekti, belki çiçeklere bir damla da su bahşedecekti ama yaşlı bir toprağın üzerinde rengarenk çiçeklerin yetişeceğine inanmak herkesin harcı değildi. Günler birbiri sıra geçip giderken çiçeklerin ve dahi toprağın altında yatan adam, bir gün hortlayıp çiçekleri ne kadar büyütebildiğini görmek istedi. Yazık ki mezarından kalkar kalkmaz önce karısının endişe dolu bakışları ile karşılaştı, ardından bu bodur bitkilerin hiç de beklediği gibi büyümediğini görünce büyük hayal kırıklığına uğradı. Halbuki kanıyla, canıyla sulamıştı o bitkileri; nasıl olup da büyümemişlerdi? Ya toprak yaşlıydı, ya kendisinin kanı çekilmişti; başka açıklaması olamazdı. Karısına döndü baktı tekrar, kadın korkuyor gibi görünmüyor ancak endişesini mimikleriyle bağırıyor, kime ve neye güveneceğini bilemez halde kaldığını acınası bir şekilde ortaya koyuyordu. Aslında bir şeyler söylemek isterdi karısına; Ben yabancı değilim, Ölüyüm, Benden sana ne zarar çıkar, Değiştim, Bak bodur da olsa çiçeklerim var, onları sana sunmaya geldim... Ancak sözcüklerin her biri boğazında dizildi kaldı, ne de olsa bir ölüydü, mezarı, şartlı tahliyesinin bittiğini haber veriyor, kendisini çağırıyordu. Usulca mezarına döndü. Günler yine geçerken adam, merakını engelleyemedi, haftada iki üç kez mezarından çiçekleri görmek üzere çıktı ancak her defasında hem karısının endişe dolu bakışları ile karşılaştı hem de bodur bitkilerinin bir milim dahi uzamadığını hüzünle kabul etmek zorunda kaldı. Odadan çıkmadan evvel son bir kez mezara sarıldı, hem çiçeklerin hem de toprağın alnından öptü. Kapıdan çıkarken mezarın içinde ağlayan babasının hıçkırıklarını duymadı. Zira toprak, hem adamın hıçkırıklarını, hem de gözyaşlarını içine çekip saklamıştı. Bu tuzlu gözyaşları, bodur çiçeklerin köklerine doğru yürüdü. Bodur çiçekler, evin penceresinden dahi çıkarak göklere doğru büyümeye başladı. 20 Temmuz 2000, Pendik, İstanbul doğumlu. Çukurova Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesinde öğrenci. Öyküleri Aşkar dergisinde yayınlanıyor ve 2017 yılında Sivas'ta düzenlenen Türkiye geneli öykü yarışmasında birinci oldu."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/hosaf", "text": "Sahih, örselenmemiş, billur, saf sevinçlerdi. Kahin, Teknokrat ve Cadıların gölgesi; zamanın üstüne henüz düşmemiş; çağ kafeslenmemişti. Arı duru, asude, mesut vakitlerdi. Gözlerimiz ve kalplerimiz boyanmamış, bulanmamıştı daha. Sofraya muhabbet kuşu kanatları ve kuş sütü de konmuştu adeta. Güle oynaşa yemek yiyorlardı. Erişte, bazen pilav, börek ve vazgeçilmez hoşaf. Zevkler büyürdü. Esmer erik kuruları, sarı üzümler, akıl sır ermez zenginliklerin rengine bürünürdü. Sanki saray yemeklerinden kalan nadide süslerdi, mahzun mütevazı masaları bezerdi. Bana uzun gelen bir süre baktım. İştirak edemediğim, benden gizlenmiş bir lezzetin uyandırdığı bir kıskançlık hissi yalayıp geçti. Hem de erik hoşafı pişirmişti anneannem. Gözüm ondaydı. Evin en küçüğü olduğu halde, başköşeye kurulmuş gibi geldi. Demek yanlarına çağırmışlardı. Beni, niye sahura kaldırmadınız? diye feryadı bastım. Uyuyormuşum, onun da haberi yokmuş, kendiliğinden kalkmış. Babamdan çekinmesem az hınzırlık yapmayacağım. Henüz oruç tutmuyorduk halbuki. Ama gecenin bir vaktinde oturulan o sofradan mahrumiyet üzerdi. Sanki hususi bir mana gizliydi. Belki tam anlamadığımız, keşfedemediğimiz bir ruhu kaçırmamak; en azından kısmen yakalamak isterdik. Kim bilir. Bir ramazan How the FICO credit counseling agencies Score is Composed - How to ImproveOne of the most commonly used scoring tools is the FICO credit score. şenliğine tümden katılamamanın verdiği eziklikle, süklüm püklüm kız kardeşimin yanına geçtim. Sofra kalktıktan sonra, bin türlü yemek yesem bile aynı zevki vermeyeceğini biliyordum. Özellikle hoşafta Nasreddin Hoca'dan kalma lezzetler mevcuttu. Üzerinde mekan değiştirmişlerin sesi, bir annenin narin hayali, paylaşılmış mutlu saatlerin hissesi gezinirdi. Yağmur bile pencereden, kuru üzümlü, karanfilli, tarçınlı, kayısı pestili, ballı o lezzetler gibi, abıhayat benzeri akardı. Ramazanlar üst üste katlanır, erir erir o tat denizine, zevk yekununa karışır, içinde kulaç atardım. Farkına varmadan bir filizlenme, köklenme duygusunu; ta altın çağlara, saadetli asırlara giden birliği, yakınlığı hissederdik. Şirin bir ilçede oturuyorduk bir zamanlar. Bazen ihtiyaç için yakın şehirlere günü birlik giderdik. Artık aksatmadan oruç tutabiliyorduk. Kiminde saat rakkası gibi sallansak da, orucu hiçbir şekilde zedelemek, bozmak içimizden gelmezdi. Kıyamazdık. Babam yolculukta zorlanacağımızı düşünür, anlayışla Kızım sizin için zor olabilir, sonra kaza edersiniz. diye müsamaha gösterirdi. Dondurmalar, kızarmış mısırlar, mevsimine göre türlü yiyecek bizi çekse de içimiz müsterihti. İftar lezzeti, İlahi, Sevgili bir Buyruğa uymak her şeyden yeğdi. Babamın bizi onaylayan, muhabbet ağırlığıyla bazen başka alemlere dalan derin gözleri ise dünyalara bedeldi. Boyumuz azıcık daha uzar, başımız dikleşirdi. Çocukça bir gururla mesrur, oruca devam ederdik. Camilere giderdik. Dönüşte bakkaldan aldığımız şekerleri yemek ayrı bir keyif verirdi. Minare şekline benzeyenler dahi vardı. Tadı hala dilimde damağımda dolaşır, garip uhrevi bir zevki yılları aştırarak bugünlere getirirdi. Tesirine şaşar kalırdık. O masanın etrafında oturan kişiler şimdi epeyce azaldı. Ama sofra hala davetkardır. Bazen mecbur, gözyaşı dolu bir tası içmeye çabalarken, ağzımın ve yemeklerin tadı iyice bozulmuş acımışken; görünmez, narin minik bir el boynuma dolanır. Beraber yiyelim mi ablacığım? diye kulağıma fısıldar."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/hurdaci", "text": "Yola çıkmanın vakti geldi. Bu saatlerde iyi şeyler bulabilirim çöplerde. Bazı günler gerçekten iyi şeyler de topluyorum. Mesela geçenlerde çöpten bir radyo çıktı. Eh, çok temiz olmasa da kullanılabilirdi. Ufak da bir sorunu vardı. Biraz uğraştıktan sonra, çalıştırabildim. Şimdi, yaşadığım harabede, masanın üzerinde duruyor ve buraya geldiğimde uyumak için, yalnızlığıma ortak oluyor. Uzun zaman olmuştu radyo dinlemeyeli doğrusu. Yıllardır pas içindeki çöp arabamla, hurda toplar, kağıt toplar ve bunları bir miktar para karşılığında satarım. Sabah beşte ve akşam onda dışarı çıkar çöpleri karıştırırım yaşlı bir köpek gibi. Senelerdir sohbet edecek birileri de yok etrafımda. Benim hiç dostum da olmadı aslında. Onun fotoğrafını hala taşırım iç cebimde. Tam da kalbimin üzerinde... Hurdaları toplayıp sattıktan sonra evime döner, bir tahta üzerinde serili olan birkaç gazete ile kaplı yatağıma uzanır, cızırtılı radyo eşliğinde fotoğrafa bakarım. Çoğu defa ağlayarak uyumuşumdur. Anlatması uzun mesele... Ondan sonra artık sevemedim. Bıraktım kendimi hayatın rüzgarına ve savruldum. Ama tek bir şey söyleyeyim. Ben terketmedim onu. Ben bir ağaç gibiydim. O ise bir yaprak. Ben hep durdum orada... Ama o, bir rüzgarın meltemine, tatlı esintisine kapıldı ve ayrıldı dallarımdan. Şimdi kuru bir dal gibi, kırmızılığını yitirmiş ölümün soluk rengini taşıyan bir gül gibi, gün tüketen, güneşsiz bir ağacım."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/ic-kale", "text": "Kapıyı açtı. İçeri girdi. Kapıyı dünyanın yüzüne çarptı. Emin olmak için kolu büktü, sarstı. Ayakkabılarını çıkardı. Dünyayı kapının önüne dizdi. Ayak parmağının ucuyla eğik olanı düzeltti. Ceketini çıkardı. Dünyayı girişe astı. Ceketin üstündeki bir iki toz parçasını elinin tersiyle silkeledi. Ellerini yıkadı. Dünya ellerinden aktı. Yüzünü ıslattı. Havlu, dünyadan kalan son parçaları damla damla emdi. Pencereye yöneldi. Kapattı. Dünyanın sesini kesti. Serçe parmağıyla kulak deliğini titretti. Dünyadan kalan son sesler de döküldü. Perdeleri kapattı. Dünyayla arasına set çekti. Uzaklaştı. Döndü. Perdeyi itinayla kavradı. Küçücük açıklıktan sızan dünyayı, küçük bir el hareketiyle engelledi. Kanepeye yerleşti. Kumandayı aldı. Televizyonu açtı. Dünya bulduğu bütün gediklerden doldu. Önce azar azar sızdı, sonra oluk oluk aktı. Elazığ'ın Keban ilçesinde doğdu. Temrin, Aşkar, Semaver Öykü, Hece, Hece Öykü dergilerinde deneme ve öyküleri yayımlandı. Farklı edebiyat dergilerinde yürüttüğü düzeltmenlik görevini, akademik alanı da ekleyerek sürdürmekte."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/iki-yarisi", "text": "Artık gecenin günahlarımızı örtmesini beklemiyoruz ki... Adam aceleyle kadının eteğini sıyırdı yırtarcasına. Kadın; vücudu direnmekten yorgun, gözlerini kapattı. Zaten kararacak dünyasına giriş yaptı. Adam kadının çığlıkları arasında; burçlara bayrağı ilk diken oldu. Bir fetih daha gerçekleşmişti. Elazığ'ın Keban ilçesinde doğdu. Temrin, Aşkar, Semaver Öykü, Hece, Hece Öykü dergilerinde deneme ve öyküleri yayımlandı. Farklı edebiyat dergilerinde yürüttüğü düzeltmenlik görevini, akademik alanı da ekleyerek sürdürmekte."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/iki-yenilgi", "text": "Önce senin adını hatırlamaya çalıştım. E ile mi başlıyordu yoksa Z ile mi? Bir harfini bile hatırlayamadım isminin. Gözümün önündeydin halbuki. Göz rengin. Kaşların. İsmin de dilimin ucunda olmalıydı. Olmalı mıydı? İsmini o denli hatırlamıyordum ki sanki bir ismin yoktu. Ardından da kendi adımı. Kendi adım üzerimde o kadar durmadım. Yüzümü hatırlayamadım bile. Hatta geçen gün aynada kendimle karşılaşmış ve yabancı gözlerle bakmıştım yüzüme. Çok da önemsemedim bu durumu. Şu an gündemimde ikimizin de isimlerini hatırlayamamış olmak vardı sadece. Alt tarafı iki kişinin ismini hatırlayama çalışmıştım. İkisinde de başarılı olamadım sonuç itibariyle. Gözlerimi açtım. Tavana baktım. Nem bir sanatçı gibi çalışmıştı tavanda. Eser alkışlanmayı hak ediyordu. Çok eski bir dünya haritası oradan bakıyordu bana. Yine de bu sanat eserini sessizlikle geçiştirmeyi yeğledim. Bir sanat eserini takdir etmekten daha önemli işlerim vardı. Sonra duvarları seyrettim. Yer yer kabarmış deniz mavisi duvarda kendime göre bir rota çizdim. Kenan Evren ve Mustafa Kemal fotoğraflarının arasında yer alan ve aylardır aynı zamanı gösteren saat bana bir şey ifade etmedi. Masada duran boş vazo da... Keskin bir koku vardı etrafta. O kokuyu da hatırlayamadım zaten. Neyse... Kendi adımı hatırlayamamış olmayı pek de dert etmedim. Neticede kendime adımla hitap etmesem de olurdu. Bir soran olursa homurdanarak da geçiştirebilirdim. Yine de adını hatırlayamamış olmayı dert etmediğim kendime, bir sabah için iki başarısızlığın yeterli olduğunu söyledim. Sonra da kendimi az önce çıkmaya teşebbüs ettiğim yorganın altına sakladım. Tekrar uyanıp iki başarısızlık daha yaşayana kadar biraz dinlenmeye ihtiyacım vardı. Hem yorganın altındayken başarısız olmak beni o kadar da etkilemiyordu. Sonra gözlerimi tekrar açtım sonra da üstümü. O koku daha da ağırlaşmıştı sanki. Peki ne kokusuydu o. Az sonra unutacağımı bildiğim bir sorunun yanıtını hatırlayamamış olmayı dert etmedim elbette. Yorganı bir kenara attım. Bu sefer ikimizin adlarını hatırlamaya çalışmadan ayağa kalktım. Ayağım marleylerin soğukluğunu hissetti. Yürüdüm. Yüzümü yıkandım. Sokağa çıktım. Koku sokakta da beni takip ediyor lakin kimliğini ele vermiyordu. Tanımadığım ve beni tanımayan insanlarla dolu kaldırımda yürümeye başladım. İkimizin de, başkalarının da isimlerini hatırlamaya gerek duymayacağım bir caddedeydim. Bunu bilmek beni rahatlattı. Yıllardır evde miydim yoksa daha dün mü çıkmıştım sokağa ondan bile emin değildim. O kadar yabancıydım ki her şeye bunu yıllardır sokağa çıkmamış olmama bağladım. Bir köpekten korkup karşı kaldırıma geçtim. Kocaman siyah bir köpekti. Alnında ve kuyruğunda iki küçük beyaz leke vardı. Beni umursamadı bile. Sonra yanımda belirdin. Adını hala hatırlayamıyordum. Adını hatırlayamadığım için özür dilerim dedim. sana. Boş ver dede. dedin. Kolumdan tuttun yürümeye başladık. Bana Eve gidince kıyafetlerini değiştirelim. dedin. O kokuyu daha yoğun duydum bu sözün üzerine. Sanki koku bana yapışmış gibiydi. Kocaman siyah bir köpek vardı yürüdüğümüz kaldırımda. Ben karşı kaldırıma geçmek istedim. Sen beni sıkıca tuttun ve yürümeye devam ettik. Köpeğin yanından geçerken bana Endişe etme. dedin sonra. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/insanlar-arasinda", "text": "Sırtını silik görüntüsüne döndü. Tenhalığı fırsat bilen düşünceler. Kılıçlarını kınlarından çıkardılar. Zaman. Önüne kattıklarıyla akıp gitmekte. Yolunu kesmek ne mümkün. Geçmişi düşünmek, geleceği hayal etmek, şu anı hissetmek. Kavramaya çalışırken bile kaybolmakta. Temeli sarsılmış olsa da halen sığınılabilecek bir yer. Karşılıklı tebessüm etmeler. Zoraki ve anlamsız. İçeriye dolan, yaşama sevinci. Bir süre, neredeyse hareket etmeden bu daracık yerde dikelmek zorunda olmak. İki gencin eğreti duruşları. Sen başarırsın diyen bakışlarını kaçırıyor genç kız, yanakları pembe pembe. Küçücük bir yerde bu insanlarla aynı havayı teneffüs edebiliyor olmaktan acımsı bir tat duyuyor. Acil bir durumda sakin olunuz, ahizeyi kaldırıp görevlinin size vereceği talimatları yerine getiriniz. Şiddetli bir arzu yükseliyor, tabelanın hemen yanıbaşındaki telefona uzanmaya dair. Sadece, sakin olabilmek için ne yapmalıyım, diye sormak istiyor. Bakışlarını yerden kaldırınca bir çift gözle karşılaşıyor. Fidan rengindeler. Gülümsüyor, bu sefer içten. Herşeyi geride bırakıp bir ormana doğru koşturmak. Sonra da ağaçların arasında saklambaç oynamak. Küçük kız başını çevirip annesinin elini sıkıca kavrıyor. Başlamadan biten oyunlar. Bir daha çocuk olamıyor. Birbirine iyi akşamlar dileklerini sunanlar hızlıca dış kapıya doğru yöneldiler. O ise artık bu acelecilikleri hiç mi hiç önemsemiyor. Gidenlerin ardından buruk bir hoşçakal gönderiyor. İyi akşamlar dileyerek kıvrak adımlarla otoparka doğru yöneliyor. Yerçekimine karşı kibirlenen yüksek binaların kuşattığı kaldırımlar. Akşam vaktinin bilinen manzaraları. İnsanlar adeta birbirini geçmeye çalışıyor. Zaman kendi gerçekliğinde, akıp gidiyor aralarından. Kimse farketmiyor. Ne zamandır hissedemediği bir hafiflik. Kartondan minderiyle bu dünyada ufacık bir yer işgal eden adama tekrar tekrar bakıyor. Yıllarca kendisinin zannettiği şeyleri de şuracığa bırakıverse. İhtiyar adamın gözlerinde derin bir mana. Sanki hayatı bir çırpıda özetleyiveriyor. İnsanlar koşturmaya devam ediyorlar; otobüslere, dolmuşlara, taksilere... Kimilerinin elinde taşıması ızdırap veren koca koca çantalar. Binalar, taşan caddelerin kenarında suskun. Karanlık hiçbir şeyi örtemiyor. Düşleri erteliyor sokak lambaları. Böylesi görülmedi, Son fırsat, Siz de yararlanın, Hayal değil gerçek... Işıklı panolardaki insanlar, önlerinden aceleyle gelip geçenlere sürekli gülümsüyorlar. Çerçevelenmiş mutlulukları, bir formülün sabitleri. Zaman. Hayatları peşinden sürükleyen, durdurulamayan. Bir süre daha dolaştı insanların arasında. Onlardan ayrılmak istemiyordu. Sanki koşuşturmacaları kendisine biraz daha yaşam katıyordu. Taksiye binmekten son anda vazgeçti. Ağır adımlarla otobüs durağına doğru yöneldi."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/intihar-mektubu", "text": "Beni aramayan sevgili ailem, hiç olmayan canım arkadaşlarım, beni umursamayan tanıdıklar, komşular, adlarını bile unuttuğum akrabalarım... Yalnız yaşayan birinin intihar mektubu için ne kadar uzun bir girizgah oldu. Bunlar hep saçmasapan espriler. Yaz artık şu mektubu. İçmek için hazırladığı haplarını çıkartır kutusundan. Masanın üzerine koyar. Sonra içine sinmez. Masa hep toz içinde. Rahmetli de pek pismiş derler arkamdan diye masanın tozunu silmek için bez gibi bir şeyler aramaya mutfağa gider. Sonra bakar yerler de çok temiz değil. Bir kova su yapıp silmeli. der. Mutfağa gidince masanın tozunu unutup kendine helva kavurmaya başlar. Kimse sevmiyor bu hayatta beni. Ölmeden kendim için bir tencere bol fıstıklı helva yapayım da o cimri insanların insafına kalmayayım. der yüksek sesle. Fakat evde hiç fıstık yoktur. O da bir kovaya su doldurup mektuba ne yazsam diye düşünmeye devam eder. Kendi öz irademle verdiğim intihar kararımı ve hakikaten sıkıldığım yaşamımdan.... Olmuyor işte. Ne saçmalıyorum ben. Yerleri silmeyi bitiren Ceyda, markete gidip fıstık almaya karar verir. Marketten eli kolu poşetlerle dolu bir şekilde döner Ceyda. Önce helvasını kavurur. Sonra masanın tozunu alır. Patates kızartır. Yanına kısır yapar. Dün pastaneden alıp yemediği pastayı çıkartır. Dayanamaz yanına bir de çay demler. Sonra bir yandan yerken bir yandan da mektubunu yazmaya devam eder. Sahi ben yalnızlıktan öldürüyordum kendimi. Şimdi kime mektup yazmaya çalışıyorum. Neyse başladım bir kere, bitireyim şu mektubu. Şu hayatta yarım bırakmadığım bir işim olsun benim de. Acaba mektubu bilgisayar da mı yazsaydım? Kağıt kalemle uğraşmazdım. düşüncesine kapılan Ceyda, önce kendini takdir eder sonra kendisine gösterilen takdir karşısında utanıp mahcup olur ve bilgisayarı açmak için yatak odasına gider. Odayı şöyle bir kolaçan eden Ceyda, perdelerinin çok kirlendiğini ve avizenin de tozlandığını fark eder. Arkasından kötü konuşulmasını istemediği için hemen perdeleri söker. Çamaşır makinesine atar. Yaklaşık yirmi dakika boyunca tül perde parlatıcısı arar. Bulamayacağına kanaat getirdikten sonra, sıkılıp odaya geri döner. Bilgisayarını açar. Google teyzeye Pratik intihar mektupları yazar. Zira kendisi kopyala yapıştır yaparak bu mektup işini bir an önce halletmeyi istemektedir. Çıkan sonuçlar pek iç açıcı sayılmaz. Yeni nesil ergenlerin bilgi kaynağı olarak gördüğü bir yorum sitesi çıkar ilk sırada. İkinci sırada ansiklopedi olduğunu iddia eden bir sitede intihar yöntemleriyle ilgili bir yazı çıkar. Şuraya bak mektup yazıyorum yöntem çıkıyor diye sinirlenir. Yöntem belli ilaç içeceğim işte. Bana mektup lazım. Sinirlenen Ceyda, mutfağa gidip bir bardak daha çay koyar kendine. Bilgisayarın başına oturup yazmaya başlar. Beni özlemeyeceğinizi biliyorum ama olur ya belki ölümüme üzülürseniz diye yazmak istedim. Hiç boşuna üzülmeyin. Zaten bu dünyada fazlalıktı, oksijen israfıydı deyin. Hem kendisi hem biz hem de yağmur ormanları kurtuldu. Yağmur ormanları ne alaka diyenler için oksijen üretiyorlar ondan öyle yazdım. Bir kişi bir kişidir. Neyse açıklama yapınca daha sevimsiz oluyormuş. Son olarak büyüklerimin gözlerinden, küçüklerimin ellerinden... Öff ters yazdım. Neyse zaten bukısım intihar mektubuna saçma oldu. Sileyim ben burayı. Yazmaktan sıkılan Ceyda, banyoya gidip çamaşır makinesini çalıştırır. Aman parlamasalar da olur temizlensinler yeter. Eline toz bezi alan Ceyda, bir kovaya da sirkeli su koyar. Başlar avizenin tozunu almaya. Perdeleri makineden çıkarıp astıktan sonra salondaki koltuk örtülerini de yıkamaya karar verir. Onları da makineye atıp yeniden bilgisayarın başına geçer. İntiharım ne işe yarayacaktı? Ben de bilmiyordum. Gelir dağılımındaki eşitsizlik mi son bulacaktı? Dünyadaki açlık mı bitecekti? Kanser hastalarına çare mi olacaktı benim ölmem? Bunların hiçbiri olmayacaktı. Sadece bendeniz bu sıkıcı hayatımdan kurtulacaktım o kadar. Belki bu mektubumu okurken bana kızıyorsunuzdur. Kızmayın. İnsanın kendini öldürmesi düşünüldüğü gibi zayıflık veya korkaklık değildir. İnsanın kendini öldürmesine ben bir isim verecek olsam umutsuzluk derdim. Evet umutsuzluk! Ne var bu kadar şaşıracak? Umut bitti mi geriye pek de bir şey kalmıyor. Umut demek bence yapılabilecekler listesi gibi bir şey. O listedekileri hiç yapamasa da fark etmez. Listenin varlığı, umudun varlığı için yeterli. Çünkü umut, insanın nefes alıp vermekten bıkmaması demek. Ben bıktım ama. Ondan yazıyorum bu mektubu. İnsanlar ne der diye yapamadığım her şeyi de yanımda götüreceğim. İnsanlar ne der hapishanesinden kurtulunca belki o zaman yapabilirim yapmak istediklerimi. Kim bilir? Belki. Bu bir intihar mektubu. Okuyanı şaşırtan bu mektup, yazan için hiçbir anlam taşımıyor. Çünkü ölmeye karar veren biri, artık bu dünyayla işini bitirmiştir. Zaten bu dünyadan bir beklentisi kalmadığı için ölmek ister. Onun için mektup yazsa ne olur yazmasa ne olur. Hiç fark etmez. Fakat bu mektup da bu dünyaya ait bir formalite ve ben de ne yazık ki yaşarken tüm formalitelere uygun yaşadığım için ölmeden önce de bu formaliteden vazgeçemedim. İşte sırf bu nedenle bile bu mektubu kaleme almadan ölmeyi kendime bir türlü yediremedim. Böyle başladı benim bu mektupla imtihanım. İstiyorum ki yaşarken hissettiğim ama yüksek sesle anlatamadığım tüm duygularımı ardımda bu mektupta bırakayım. Belki okumak ve anlamak isteyen biri çıkar. Belki sesimi duymak isteyen biri olur diye. Ceyda yazdığı mektuba baktı. Hiç fena değildi doğrusu. Kim demiş Youtube'da video izlemek bir işe yaramaz diye. Bak yarıyor işte. Saatine bakan Ceyda, akşam dokuz olduğunu fark eder. Dizisi de başlamıştır şimdi. Mutfakta da çekirdek vardı değil mi? Çayı ısıtıp kendine çekirdek çıkarır. Mektubun devamını da yarın yazarım artık şimdi geç oldu. Dizi de zaten geçen hafta en heyecanlı yerinde kalmıştı. Bakalım Altan, en büyük rakibi Şükrü'den intikam alabilecek miydi? Sonra durup düşündü. Belki haftaya intihar etmek daha mantıklı olur. İzlediğim dizi haftaya final yapacakmış. Erken final. Reyting alamamış. Gerçi bir haftada bu adam onca intikamı nasıl alacak? O kısmı anlamadım ama neyse. Orası beni ilgilendirmiyor. Ben izlememe bakarım. Çekirdeğini çayını alan Ceyda, haftaya intihar etmeye karar verip dizisinin başına oturur. Haftaya kadar ayakkabılığın ve salondaki vitrinin de tozunu alırım hem. Millet arkamdan ne pismiş demesin. 1982 yılında İstanbul'da doğdu. Hacettepe Üniversitesi Arkeoloji Bölümü'nü bitirdi. İzdiham, Hece dergilerinde ve çeşitli internet sitelerinde tiyatroyla ilgili yazıları yayımlandı. 2018 yılında Shakespeare Kitabı isimli biyografi çalışması yayımlandı. https://medium. com/@deryayazg adresinden yazılarını yayımlamaya devam etmekte."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/isimsiz-1", "text": "Tamam kuzum tamam öyle deme, Allah'ın gücüne gider, yürüyelim hadi.. Sokak arasında kaç saattir topu oradan oraya vura vura şaşkına çeviren mahalledeki çocukların oyunu kesildi. Aziz Amca, motosikletle geçecek. Geçti. Bu geçiş, çocuklar için hiç de iyi değil; akşam ezanının ön koşulu gibi. Aziz Amca geçer, ezan başlar, doyulmayan tat, bitmeyen oyun zevki; kaşları çatık babaların kendini göstermesine gerek kalmadan sonlanır. Eli yüzü kararmış, her yeri tozlanmış çocuklar boynu bükük dağılmaya başlar. Yolun ortasına kaleler için konan taşlar ya çekilir ya çekilmez. Merdivenin önünde suçlu gibi bir kova su bekleyen dört erkek çocuk... Boy sırası yok... İçerdeki telaşı anlayan sadece büyükleri... Onun da heyecanı bitmiş. Şahit olduğu bilmem kaçıncı aynı telaş. Kız... kız bu sefer! Ne bakışırsınız öyle? Kız kardeş geldi aranıza. Çocuğu isimsiz durdurmayın, ezanını okuyun. Haydi bakalım, Allah rahatlık versin gelin kızım. İsim koyacağız ya, babam da tembihledi. İsmini düşünecek mecalim mi var, aman dursun! Bu ara sıcağı çok da sıcak karşılamadı kayınpeder. Yüzündeki bütün kaslar, az önce nasılsa yine öyleydi. İstemeye istemeye mırıldandı. Oğlum, sofrayı toparlayın hadi. Sonra da yatağa geçin, emri geliyor... Sarı ağlıyor, meme yetişiyor anneden, ellerinin üzeri bulaşık köpüğü... Sarı susuyor. Aziz Amca geçiyor, mahallenin ağabeyi askerden dönüyor, bizimkilerden birine hafiften vuruyor, ileride anası sevinçle dizlerine vura vura bağırınca iki bavulla koşmaya başlıyor. Beşiği devirmeden salla, ben hemen geliyorum oğlum, sen de yat, güneş çarpmış, yüzünü yıka. Aziz Amca geçiyor, çocuklar patlayan topa üzülüyor, para toplanması kararlaştırılıyor. Aziz Amca geçti çoktan, namazdan dönen iki ihtiyar, sokaktan geçerken kale taşlarını bastonlarıyla kenara itiyorlar, biraz da sinir ekliyorlar. Aziz Amca geçmedi bugün. Pazar, balkonda pijamalarıyla oturur, çocuklarına direktifler verir, dinlenir, motosikleti mutlaka yıkanır. Aziz Amca geçti, skorunda bir türlü anlaşılamayan oyun bitti. Evin küçük oğlu ağabeylerine güvenerek komşunun büyüğüne el hareketi yaptı, skoru lehine çevirdi. Aziz Amca geçti. Evin bu kez iki odasında ışıklar yakıldı. Dede, babaanne, amcalar, halalar, yeğenler, baba, anne, dört erkek, bir kız... Sarı kız, dedesinin kucağında, sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okudu... Üç kez ismini fısıldadı... Anne, istifini bozmadan gözyaşlarını kansız yanaklarına bırakıverdi, gözleri pırıl pırıldı.... 1978 yılında Konya'da doğdu. Hacı Piri Efendi'nin İntihab-ı Şerh-i Mesnevisi üzerine yaptığı çalışmayla yüksek lisansını, Cemal Şakar'ın Öykücülüğü Üzerine Bir İnceleme adlı teziyle doktorasını tamamladı. 2000 yılından bu yana edebiyat öğretmeni olarak görevini sürdürmektedir."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/istasyon", "text": "Sus artık düşünme hiçbir şey. Yakalanma yeter. Üşüyorsun sadece; o kadar. Gelecek, bineceksin ve gideceksin; gerisi yok. Soğuk iliğimi kesti kesecek. Tren neredeyse gelmek üzeredir. Annem olsaydı, oğlum büyümüş de yolculuk yapıyor derdi. Der miydi? Demezdi. Babam olacak merhamet fukarası, kadıncağızda analık mı bıraktı? Evde ne olsa, Höd sen karışma, höd sen elleme!, Sen anlamazsın; ver ben bakarım. Sen imza atma. diye diye kadıncağızı, kendine güveni olmayan biri haline getirdi. Biri çıkıp, Kocan sana çok kızgın. desin, akşama kadar elindeki bulaşık leğeni ile bir o yana bir bu yana dolanır dururdu. O halde başını çevirme, bana bak dediğimde, o yemyeşil gözleri, sabana bırakılan ot gibi sapsarı olurdu. Öyle ki karşısında konuşan ben değil babam olurdu. Hem Allah'ın körebesi bir istasyonda, rüzgar, elimdeki çatlakları acıtıyorsa, bunun sebebi, sonucu baba olan bir aile dramı yaşadığım gerçeğinden müstağni olmadığımdandır. Geçenlerde annem anlattı; leğende bulaşık yıkarken: Babalar günüymüş. Zehra çiçek uzatmış. Sonra yanağında sıcak bir gürültüyle yere sendelemiş. Parayı böyle şeylere mi harcıyorsun? diye. O günden sonra babamdan konu açıldığında ondan nefret ettiğini söylüyormuş. Mesafeli durduğumdan benimle pek konuşmaz zaten. Ama artık böyle olmayacak Zehra'yı sımsıkı kucaklayacağım. Bitti benim canım kardeşim. Bitti çilemiz. Ben ağabeyinim ve sen ölmeden ben ölmeyeceğim. diyeceğim ona. Anneme de, Üzülme artık. Ben varım Serhat'ın var. Diyeceğim. Belki de kadıncağızı ayakta tutan bendim. Bana, Ablanın boşluğunu dolduruyorsun. diyordu. Her akşam çizdiğim resimler için: Oğlum, Hülya Abla'nın yaşadığı sokakları çiziyorsun. derdi. Zaten elimden gelen de bir oydu ya! Ama artık gelse şu tren... İnşallah Sedat'ın asker abisinin anlattığı gibidir: Askerden kaçarken, ta Ankara'ya varana kadar, trenin tuvaletinde kaçak gelmiş. Tuvalete girmek için kapıyı tıklatanlara, Dolu! diyormuş. Vaz mı geçsem? Hayır hayır. Hem artık eve de dönemem. Babam şimdiye tembihlemiştir herkesi: O çocuğu eve alan bir daha bu kapıdan içeri giremez. diye. Desin bakalım. Hem ben ablam değilim. Gittiğim eve dönmek için bir gün komşuda yatıp sabaha tekrar eve dönmem. Hoş, eve de almamış ya ablamı, ablamın evden ayrıldığı gece. Ablam şimdi ne yapıyordur acaba? Nerdeyse on üç yıl oldu. Fuat'ın babası, gittiği gece onu bu garda görmüş, doğu ekspresi tarafında. O sebepten olsa gerek polis onu hep Sivas'tan sonraki illerde aradı, ama bulamadı. Evden gittiğinde, Zehra henüz annemin kucağındaydı. Kırkı ya çıkmıştı ya çıkmamıştı. Bize anlatmıyor ama Gülhan Abla'nın dediğine göre ablamın derdinden ötürü annemin sütü azalmış. Zehra'yı emzireyim derken kan kusmuş o sıralar. Memesi süte kesilmiş. Ne olduysa o sırada olmuş işte. Meme kanseri. Bu nasıl bir hastalık ki, Anne hastalığın ne? demeye bile utandım. Ne bilsin, okul mu görmüş? Doktorun o sene Zehra'ya yazdığı ilaçları, garibim, kendi de kullanmış. Acele etme en son bin. Düşünme kaç saat yol gideceğini. Nasılsa uyursun bir şekilde. Evdekiler de uyur. Uyku acıyı uyutur. Hele sabah ola hayrola."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/k-bus-william-shakespeare-ve-mary-shelley", "text": "-Ah melek! Neden meleksin sen? Gözler insana yöneldi; kıskançlığın yoğurduğu çamur, siyahın en koyu halindeydi. -Dikkat, çünkü ben korkusuzum ve bu nedenle güçlüyüm. -İnsanlığı, inceliği bilseydiniz, / Beni böyle kırmaz, incitmezdiniz. Düşene bir tekme daha attı cin ve melek, asla kavrayamayacakları kırgınlıklardan bahseden bu şekilsiz insanı susturdular. Çamur, utanç içinde sağ köşeye akarak tekrar bir bütüne kavuştu. Anlaşılmayacağını bildiği halde insan neden konuşurdu? Gökkuşağının peşi sıra koşan huysuz bir çocuk gibi, eziyetlerini dindiremeyen meziyetsizin biriyken hem de... -Yüreğinizde hissetmediğiniz bir şey hakkında ne konuşabilirsiniz ki siz? -Hiç kimse doğanın güzelliklerini ondan daha derin hissedemez. -Ne dünya sana dosttur ne de dünyanın kanunu. -Ama gerçek bu işte; cennetten kovulan melek hain bir şeytana dönüşür. -Yatsak, uykumuzu zehredebilir rüya. / Kalksak, kirletebilir günü tek bir avare düşünce. / Hisset, düşün, anla, ister gül, ister ağla, / Kedere sarıl, yahut kaygıyı def eyle, / İster neşe, ister keder: farkı olmaz, / Serbestçe çekip gidebilir ikisi de. Cin için bu sözler, bir taarruz daveti olarak yeterliydi. Hayali kılıcını kınından çıkarırken bir metal sesi yankılandı boş salonda. Gözler insanı aradı yine sahnenin kenarında; sessiz çığlıklarla köşede kıvranan mahluk, gözlerin kendisini bulduğunu anlayınca iç sesini duyurdu büyük salonun duvarlarına; Ey aşk, diyordu, Ey nefs-i emmarenin velinimeti! Sen de mi? Yusuf'un kuyusundan başka bir yere atmadın sen de beni... Lakin bunları diliyle ikrar edemedi. Nitekim Shakespeare'ın ve Shelley'nin kalemiyle sınırlanmıştı bu oyunun tüm lügati. -Yarayla alay eder, yaralanmamış olan. Birkaç dakika gözlerini dahi kırpmadan bakıştı melek ve cin, esasında ikisi de suskunluklarıyla ciddiyete oynamış kumarbazlardı. Ne var ki bu ölüm sessizliğinin ani bir çığlıkla darmadağın olmasını ikisi de beklemiyordu, merakla sahnenin en sağına çökmüş çamur yığınına döndüler. -Ölümle ya da hastalıkla / Ve bir anda geçip giden bir ses gibi, / Gölge gibi, kısacık bir düş gibi, / Karanlık bir gecede çakan şimşek gibi, / Bir coşkuyla yeri göğü seriyor gözler önüne / Ve insan daha \"Bak!\" diyemeden / Karanlığın çeneleri açılıp yutuveriyor her şeyi. / Parlak ne varsa yok oluyor bir anda. -Bazen kederin gözlerini kapatan uyku gel, / Biraz olsun, al götür beni kendimden. -Yeni bir acıyla hafifler eski bir ağrı. / Sabaha kadar iyi geceler. -İnsanoğlunun mükemmel bedeninin nasıl alçaltılıp harap hale getirildiğini gördüm. Yüzünde çiçekler açan her canlının bedeninin sonunun çürümek olduğunu gördüm. / Sevgili Frankenstein'ım, / Mutsuzluk senin kaderin mi? Ezginin muhatabı, yerde debelenen bu bataklıktan devşirme tortu, bu hayvani öz, aslında içinde tıpkısını yaşadığı şu savaşın karakterleri sahneyi terk edince biraz yatışmış, durulmuştu. Şimdi ölü bir denizi andıran bu soluk çehre, bu çerçevesiz siluet, gecenin koynunda yalnızlığıyla boğuluyordu. -Ölüyorum azar azar. -Bütün belaların anası da babası da biziz! 20 Temmuz 2000, Pendik, İstanbul doğumlu. Çukurova Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesinde öğrenci. Öyküleri Aşkar dergisinde yayınlanıyor ve 2017 yılında Sivas'ta düzenlenen Türkiye geneli öykü yarışmasında birinci oldu."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/kacis-yok-efruz", "text": "İmam, başına doğrultulmuş silaha bakarken bekar olduğu için Allah'a şükretti. 1+1 evinde kendi halinde yaşıyordu, yarım saat önce asla tahmin edemeyeceği bir durumun içine girmişti. Korkuyordu. İçinden sürekli dua ediyordu. İmam ne konuşacağını bilemiyordu. Aslında konuşurdu ama ölmek istemiyordu, karşısındakini nasıl tatmin edeceğini bilemiyordu. Efruz'un yüzüne dikkatle baktı. Çatık kaşını, seğiren sol gözünü, hiç ak düşmemiş koyu siyah saçlarını, terlemiş alnını, alnındaki damarın belirişini, sakallarını inceledi. Gençti Efruz, tedirgindi ama aynı zamanda rahattı. Silahı tutuşu, istese bir insanı çok rahat öldürebileceğini gösteriyordu. Yine de tedirgindi. Bir şeyden korkuyordu ama korkusunun kaynağı neydi? Ölmekten korkmuyordu, yakalanmaktan korkmuyordu, belliydi, gözlerinde öyle bir korku yoktu. Efruz silahı imamın başına biraz daha yaklaştırdı. İmam ürperdi, korktuğunu belli etmek istemese de elinde değildi, titriyordu. İmam derin bir nefes aldı ve tuttu nefesini. Efruz'a dikti gözlerini. Ne olacağını bekliyordu. Efruz imama baktı, gözlerini kıstı, anlamak ister gibiydi. Sonra elindeki silah gevşedi, arkaya doğru bir iki adım geriledi, gülmeye başladı. Otopark silah seslerinin yankısı, küfürler ve kırılan araba camlarının şangırtısıyla dolmuştu. Aralıksızdı sesler. Gürültü, ölümden daha keskindi. Hemen girişte yerde iki güvenlik görevlisinin cesedi seriliydi. Efruz, bir Clio'nun arkasına pusmuştu. Otuz metre kadar ilerisinde de bir BMW'nin arkasında çatıştığı iki piç kurusu vardı. Yaklaşık on dakikadır çatışıyorlardı. Efruz için uzun bir süreydi. Efruz makineydi, öldürürdü, acımazdı ve ıskalamazdı. Efruz, hiç çocuk olmamıştı. Efruz hiç yaşamamıştı. Efruz öldürmüştü ve adına yaşamak demişti. Otuz yıllık ömrüne otuzdan fazla ceset sığdırmıştı. Azrail, Efruz'un silahının içinde yaşıyordu sanki. Karşısındaki adamlar piç kurusuydu da Efruz da neydi? Efruz, piç kurusunun hasıydı! Otopark piç kurularından birinin bağırmasıyla bir kez daha yankılandı. Asıl yankı Efruz'un zihninde gerçekleşti ama. Kaçış yok Efruz! Efruz'un hayatını anlatan üç kelimeydi, tek bir cümleyle tarif edilebilirdi hayatı. İlk on bir yaşındayken duymuştu. Önce bakkaldan, sonra polisten, sonra ıslahevinde, sonra cezaevinde, sonra patrondan, sonra düşmandan, liste uzar giderdi. Hepsinden de kaçmıştı. Efruz, kaçardı. Efruz yakalanmazdı. Efruz için başarısızlık yoktu. Beyninde cümle hala yankılanıyordu ve yankıyı durdurmanın tek bir yolu vardı. Efruz haykırarak fırladı ayağa, mermileri aralıksız yağdırdı üstlerine, şarjör boşalmadan öldü iki piç kurusu da. Efruz hızını alamadı, havaya ateş etti, yere ateş etti, arabalara ateş etti, rastgele ateş etti. Saymıştı. Tek bir mermi kalmıştı. O zaman durdu, piç kurularının yanına gitti. Ona bağıranı görmüştü, eğildi kulağına. Kalkarken son kurşunu da az önce fısıldadığı kulağına sıktı. Üstüne kan sıçradı, silmedi. Şimdi otoparktan çıkması gerekiyordu. Yakalanmadan. Yakalansa ne olurdu? Hiçbir şey. Akşama nezarethaneden alırlardı onu. Efruz dünyayı paranın ve taşağın yönettiğini çok genç yaşta öğrenmişti. Efruz kitaplara dalmıştı. İki raf vardı, alttaki rafın tamamı dolu değildi. Efruz eline bir kitap alıyor, karıştırıyor, bazen ilgisini çeken bir sayfayı okuyor, sonra geri yerine koyuyordu. İmam biraz rahatlamıştı. Efruz uzun zamandır kitaplarla meşguldü çünkü. Silahını da beline takmıştı. Yine de imam yerinden hiç kıpırdamamıştı, salonun tam ortasında, halının üstünde diz çökmüş vaziyetteydi. Efruz yüzü kitaptayken sormuştu, yüzünü görmemek imam için iyiydi. Efruz, imama döndü. Şaşırmıştı. İmam tekrar korkuya kapıldı. İmam suskunluğu tercih etti. Efruz kitapları bıraktı, geldi kanepeye oturdu, silahını tekrar eline aldı, elinde döndürmeye başladı. İmam da tam karşısındaki kanepeye oturdu. Güldü, daha da güldü, daha da, daha da. Tutamadı gülmesini. İmam ne yapacağını yine bilemedi. Bir an önce bitsin istiyordu, Efruz gitsin ve bu işkence bitsin. Feyruz ne yaşadığına anlam veremiyordu. Elinde silah, yüzü tedirgin ve korkutucu bir adam ve onunla dini sohbet gerçekleştiriyordu. Efruz'un bir hışım ayağa fırlayıp silahını doğrultmasıyla Feyruz da yerinden zıpladı, ayağa kalktı, banyoya doğru yürüdüler. Feyruz ağlamak istedi, kaçıp kurtulmak istedi. Tam banyo kapısına gelmişlerdi ki aklına geldi ve şansını denemek istedi. Banyoya girdiler. Efruz ışığı açtı, Feyruz titriyordu. Banyo temizdi, nizamlıydı da. Lavabonun üstünde bir raf vardı, rafta tıraş malzemeleri, diş fırçası, diş macunu ve bir tarak vardı, rafın üstünde de tertemiz bir ayna. Efruz perdeyi çekti, küvete baktı. Sonra Feyruz'a döndü. Feyruz ses çıkarmadı. Yaşadığı olayın gerçekliğine inanamıyordu. Birazdan uyanmayı ve rüya görmüş olmayı dilerdi. Efruz soyunmaya başlamıştı. Feyruz ise hala şaşkınlık, iğrenme ve korku içindeydi. On bir yaş. Çocukluk. Bakkal Rıfat. Efruz, arkadaşından öğrenmişti. Bakkala girersin, Rıfat kasadadır, çikolataların olduğu rafların önünde gezinirsin, Rıfat müşteriyle ilgilenirken ceplerini doldurursun, sonra sadece bir çikolatayı eline alır, parasını ödersin, çıkarsın. Temiz iş. Çocukken daha da temiz. Arkadaşı demişti: Ben beş lirayla girerim bakkala, elli liralık alışveriş yaparım. Efruz sevmişti. Bir gün oyunu bozmuştu, oyunbozanlık yapan bedelini öder. Rıfat dışardaydı. Paraların olduğu çekmece açık kalmıştı. Yakalanmamak mümkün değildi ama Efruz çocuktu işte. Çekmecelerden paraları doldurmaya başladı cebine. Rıfat demir paraların sesini duydu, içeri girdi ve Efruz'u gördü. Gördüğü gibi de küfürler saçarak tokadı yapıştırdı. Efruz korktu, karnına tekme attı Rıfat'ın ve kaçmaya başladı. Rıfat kovaladı, Efruz kaçtı. Soluk soluğaydı. Rıfat'tan kurtulacağından emindi, asıl derdi babasının öğrendiğinde ne yapacağıydı. Dert etmesine gerek kalmayacaktı ama. Efruz bir duvarın arkasına saklandı. Rıfat koşmayı bıraktı, bağırdı: Kaçış yok Efruz! Yakalayacağım seni. İşte o zaman, o meydan okumayı duyunca Efruz hınçla doldu. Eline bir taş aldı. Rıfat duvarların arkasına bakıyor, arıyordu. Efruz'un olduğu duvara geldi, göz göze geldikleri an Efruz taşı kafasına indirdi. Rıfat kısık sesle bir ah çekti, yere yığıldı. Nasıl oldu, ne ara oldu anlamadı Efruz. Önce insanlar toplandı, Efruz kaçamadı, sonra polisler geldi. Götürdüler Efruz'u. Akşamına annesiyle babası geldi emniyete. Annesi ağlıyordu. Babası öfkeliydi. Anlat dedi Efruz'a. Efruz anlattı. Çocuktu ama söyleyeceği hiçbir yalanın işe yaramayacağının farkındaydı. Babası hiçbir şey demedi. Annesi sarıldı Efruz'a, öptü, sarmaladı, kokladı, teselli edici sözler söyledi. Babası hiç konuşmadı, sarılmadı, öpmedi, sarmalamadı, koklamadı, teselli edici sözler söylemedi. Efruz da zaten babasını bir daha görmedi. Islahevi. Suçlu bir sürü çocuk. Tek tük ürkek çocuk var, ses çıkarmayan, etliye sütlüye karışmayan. Ama çoğu fırlama. İlk başlarda çekingen olsalar da iki aya hepsi psikopat oluyor. Mecbur. Çünkü büyükler de var. Rıdvan var, Hakkı var, Süleyman var. Hepsi orospu çocuğu. Ergenliklerini kendilerinden yaşça küçük çocukların üzerinde yaşıyorlar. Duş zamanları özellikle. Her duş saatinde, duştan sonra günlerce ağlayan küçük çocuklar var. Çünkü Rıdvan, Hakkı ve Süleyman tam bir orospu çocuğu. Allahsız, kitapsız, acımasız, merhametsiz, sapık, ahlaksız. Akla gelebilecek her kötü sıfat onlarda vücut bulmuş. Islah olacakları falan da yok. Bir de gardiyanlar var. Gardiyanların içinde Nazım var. Bir de Selim. Nazım ile Selim, Rıdvanların büyümüş hali. Onlar olduğu sürece Rıdvan ve ekibi özgürler, istediği her şeyi yapabilirler. Çünkü tezgah kurulmuş. Rıdvan ve ekibi 18 yaşına girince cezaevine geçecek, o güne kadar Nazım ile Selim onları sömürecek. Onlara uyuşturucu bile sokacaklar, karşılığında da avantalarını alacaklar tabi. Duş saatlerinde olanlara karışmayacaklar çünkü Rıdvan ve ekibi nöbetçi oldukları gece Nazım ile Selim'in odasına gidecek. Sistem böyle işleyecek. İşleyecek mi? Hayır. Hiçbir zaman ilelebet işlemez. Dünyanın kanunu bu. Biri çıkıntılık yapar veya piyango yanlış kişiye vurur. Sistemin çarkı zarar görür, o andan sonra da o çarka dahil olmuş herkes kapana kısılır. Bir kişinin başının yanması, yanlış hareket etmesi yeterlidir; dahil olan herkesin sonu olur. Piyango Efruz'a vurdu. Rıdvan, Efruz duştayken perdesini çekti bir anda. Efruz ilkin afalladı ama sonra mevzuya uyandı. Efruz, Rıdvan'ı ve avanelerini tanımıştı ama Rıdvan ve ekibi Efruz'u tanımıyordu. Aynı taktik. Efruz, Rıdvan'ın karnına tekme attı ve kaçtı. Koridorda koştu, merdivenlere yöneldi. Rıdvan hem avını kaçırmanın verdiği öfke hem de karnına yediği tekmenin -ki herkesin önünde yemişti- verdiği nefretle koştu arkasından. Yakalayacaktı. Bağırdı: Kaçış yok Efruz! O an oldu ne olduysa. Efruz'un aklına bakkal geldi, sonra da babası... Önce karnında bir ağrı belirdi, sonra göğsünü kaplayan bir sıcaklık, bacakları titredi. Kaçış rotasını değiştirdi. Alt kattan döndü, koğuşuna girdi. Rıdvan da arkasından geldi. Ama Efruz hızlıydı. Kaşla göz arasında dolabında zulaladığı çakıyı aldı, koğuşun girişindeki ranzanın üst katına çıktı, Rıdvan içeri girer girmez üstüne atladı. Yerde boğuştular ama kısa sürdü. Çünkü Efruz ilk fırsatta çakıyı Rıdvan'ın gözüne sokmuştu. Rıdvan çığlık attı. Efruz dinmedi, Rıdvan'ın üstündeki havluyu çekti, bağırdı, bütün çocukları topladı. Çocuklar kinle, Hakkı ile Süleyman ise korkuyla seyretti olanları. Efruz, Rıdvan'ın erkekliğini avucuna aldı, çakısıyla kafasını kesti, kopardı. Kan fışkırdı. Üstü başı kan oldu. Rıdvan çığlık bile atamadı, kıvrandı, titreyerek can verdi. Her şey çok kısa sürede gerçekleşti. Nazım ile Selim nöbetçiydi. Birlikte tutarlardı nöbetti. Çünkü çark... Koğuşa geldiklerinde neye uğradıklarını şaşırdılar. Selim kustu, Nazım sendeledi, ranzaya tutundu. Hakkı ile Süleyman onları görünce rahatladı ama kısa sürdü. Çünkü sanki anlaşmışlar gibi bütün çocuklar Nazım'ı, Selim'i, Hakkı'yı ve Süleyman'ı çevreledi, ortalarında kaldılar. Önce yalvardılar, sonra tehdit etmeye başladılar, işe yaramadı. Başlarında Efruz, bütün çocuklar, üstüne çullandılar, hepsinin elinde de çakı vardı. Koğuş kan gölüne döndü. Her şey bittikten sonra ıslahevinde alarm verildi. Çocuklar yargılandı, dağıtıldılar başka ıslahevlerine, ıslahevinde kurallar sıkılaştı. Çünkü eğer Nazım ile Selim orospu çocuğu olmasaydı, orospu çocuğu oldukları için rüşvete tamah etmeseydiler, rüşvete tamah etmedikleri için ıslahevine yasak hiçbir madde giremeyecek ve hiçbir çocukta da çakı olmayacaktı. Aslında katliamdan önce de Efruz uslu duran bir çocuk değildi. Arada dövdüğü çocuklar oluyordu. Saldırıyordu bir anda. Kimse o çocukların neden dayak yediğini anlamıyordu. Çünkü Efruz babasının ziyaretine geldiği çocukları dövüyordu ve nedenini dile getirmiyordu. Şimdi zaten önemi yoktu. Katliam onca kavgayı unutturmuştu. On sekiz yaş. Cezaevi. Efruz cezaevine gelmeden namı gelmişti. Koğuşuna girdi. Koğuşu on kişilikti. Gardiyan girerken eğer uslu durmazsa tek kişilik hücrede kalacağı yolunda tehdit etmişti. Efruz cinayeti çocukken işlememiş olsaydı zaten doğrudan tek kişilik hücreye girerdi. Tek kişilik hücreler kötüydü. Efruz tanımıştı o mahkumları. Kimseyle konuşmazlardı. Sesini hiç duymadığı insanlar vardı. Televizyon izler, sigara içerlerdi. Efruz'u ilk önce koğuş ağasına götürdüler. Ağa, Efruz'a iyi davrandı, sertliğini gizlemedi, patronun o olduğunu belli etti ama iyi de davrandı. Efruz sıradan bir mahkum değildi çünkü. Parası olup olmadığını sordu, yine adettendi, Efruz olmadığını söyledi, o zaman Ağa onu çaycı yaptı. Parası olmayan mahkum çalışırdı. Bitik durumda olanlar da vardı. Müebbet yemiş ve parasız. Onlar ağanın hizmetçisi olurdu. Çorabını yıkardı, hatta ayağından çorabını onlar çıkarırdı, bir de tabi yine duş olayı vardı. Ama burada Efruz için tehdit yoktu. Orada da devreye hizmetçiler girerdi. Parası olmayan mahkum hapishanede duman olurdu. Efruz ıslahevinde kalsa da hapse alışmakta zorlandı. Elli metrekarelik bir bahçe, sadece gökyüzü var sivile dair. Hastaneye gitsen yine görmezsin. Araçta parmaklıklı pencere, aradan iki parmak büyüklüğünde bir manzara. Ne güzel gelirdi onu görmek! Hemen yanda ıslahevi var. Bazen duvarın üstünden sigara atıyorlar çocuklara, onların sigara sokması yasak çünkü. Sevinç sesleri geliyor. Islahevinde sigaraya başlama yaşı dokuz. Giren başlar. Efruz iyi biliyor. Gardiyanlar sağlam burada, orospu çocuğu olan yok. Herkes işinde. Yemek olayına alışması da zor oluyor. Duvarda demirden bir kapı, küçük bir penceresi var, o açılıyor, yemeklerini alıyorlar, aşçıyı falan gördükleri yok çünkü onlar tehlikeli, çalışanlar için tehdit unsuru onlar, yemek biter, tabldotları bulaşıkçı yıkar. Bulaşıkçı halinden memnun, bu şekilde cebine üç kuruş para girer de kendisine çay, sigara alabilir. Efruz çaycı, bedava çay yok kimseye, ağaya da olsa parasını verecek, içerinin bir düzeni var çünkü. Düzen bir yerden delinir de su alınırsa gemi batar. Her zaman, her yerde böyledir. Bir gün Kerim geliyor, müebbetlik, kafayı yiyecek, bir şekilde yırtması lazım. Akıl veriyorlar, deli numarası yap. Akıl hastanesine sevki gerçekleşirse, güzel. Üç sene tedavi görür, sonra serbest. Bir kez deli raporu alana tekrar hapis yüzü yok. Ama nasıl? Soyun diyorlar, sabahki yoklamaya çıplak çık. Deli ol, denileni anlama. Aklına yatıyor. Sabah görüyorlar ki Kerim fikrin üstüne fikir katmış. Geceden kavanoz kavanoz bal yemiş, malı dikmiş havaya, yorganın altında bekliyor. Gardiyan sayım yapıyor, bir kişi eksik, Kerim. Çağırın diyor, mahkum gidiyor, geri geliyor, şaşkın, ürkmüş, siz bakın isterseniz diyor. Gardiyan gidiyor, yorganı kaldırıyor, Kerim çıplak, erkekliği havada, bir elinde de tencere kapağı. Erkekliğine vuruyor, ardından tencerenin kapağının ortasına dokunuyor ve bağırıyor: Düt düt! Gardiyan in diyor. Kerim anlamıyor. Gardiyan zorla indiriyor. Kerim kaçıyor. Kovalamaca. Kerim kaçtıkça aynı hareketi tekrarlıyor. Vur, sonra düt düt! Mahkumlar merakla olacakları izliyor. Başka gardiyanlar da geliyor. En sonunda yakalıyorlar, yere yatırıyorlar, vuruyorlar, Kerim yine aynı, düt düt! Bakıyorlar olacak gibi değil, koluna girip bodruma indiriyorlar. Tekme tokat dövüyorlar. Gardiyanlar kaçın kurası, anlıyorlar dümen olduğunu. Kerim sonunda pes ediyor. Kim verdi sana bu aklı? Ersan mı diyorlar. Fırıncı Ersan. Yok diyor, o kadar dayak yemiş ki ötüyor ama yanlış şekilde! Efruz diyor. Çünkü aklı verenin Murat olduğunu söylese Murat onu öldürür. Efruz daha çocuk. Kerim koğuşa, morluklar içinde, hala da çıplak, gardiyanlar bu kez Efruz'u alıyor, Efruz şaşkın ama kısa sürüyor, uyanıyor mevzuya. Bodruma iniyorlar. Oturtuyorlar sandalyeye. İki gardiyan. Sen bizimle taşak mı geçiyorsun lan? Hayır. Niye böyle bir akıl verdin? Ben vermedim. Bir de yalan söylüyor puşt! Tekmeler, tokatlar. Efruz'un burnundan kan geliyor. Efruz aynı dediğini tekrarlıyor. Yine dayak. En sonda, şişman olan yaklaşıyor Efruz'a, fısıldıyor. İtiraf edeceksin koçum, ıslahevine benzemez burası, sike sike söyleyeceksin. Anladın mı? Buradan kaçış yok. Duydun mu? Kaçış yok Efruz, itiraf edeceksin. Orada oluyor ne oluyorsa. Efruz'un damarları kabarıyor, alnı titriyor, sol gözü seğiriyor. Bağırıyor. Siktir lannn! Bir hışım kalkıyor. Önce şişman olanı. Boğuyor Efruz. Öbür gardiyan neye uğradıklarını anlamıyor ilkin. Sonra kendine geliyor, saldırıyor Efruz'a ama iş işten geçmiş. Efruz'un gözü dönmüş bir kere. Küçük bir arbede. Sonra Efruz baskın çıkıyor. Vurdukça vuruyor. Gardiyanın dermanı kalmıyor. Yere yığılıyor. O zaman Efruz gardiyanın kollarını yakalıyor, sürüklüyor, masanın yanına götürüyor, ağzını açıyor, masanın ucu ağzına gelecek şekilde yaslıyor gardiyanı ve arkasına geçiyor. Tekme atıyor. Gardiyan ölüyor. Çıkıyor odadan, bodrumdan yukarı çıkıyor, gardiyanların odasına geçiyor. Üstü kanlı. Onu gören gardiyanlar ayağa fırlıyor, pür dikkat. Efruz oturuyor sandalyeye. Gidin diyor, alın leşlerinizi, bana da hangi işlemi başlatacaksanız başlatın. Yargılanma. Müebbet. Uzun uzun açıklıyor hakim. Efruz dinlemiyor. Rakamın ne önemi var? Nakil. Bu kez tek kişilik hücre. Efruz kimseyle konuşmuyor. Yemek yiyor, televizyon seyrediyor, uyuyor. Günler nasıl geçiyor, farkında bile değil. Kaç gün geçti, kaç hafta, kaç ay, belki de yıl, farkında değil. Bir gün gardiyan geliyor, ziyaretçin var diyor ama başka yerde diyor, benimle geleceksin. Müdürün odasına götürüyor. Takım elbiseli bir adam. Yüzünden, bakışından, tavrından belli, ağır top. Serbest kalmak ister misin diyor. Efruz fark etmez diyor, bilmem ki. Adam gülüyor. Ruhsuz ibne diyor, tam bana göresin. Git eşyalarını hazırla. Efruz anlamıyor, müdüre bakıyor, müdür kaş göz işaretiyle onaylıyor sadece, konuşmuyor. Adam Efruz'u götürüyor. Efruz anlamıyor, soruyor. Adam, oğlum diyor, sen artık memur çocuğu değilsin, benim adamımsın, kanun yargı adalet tüzük cart curt ne sikimse onlar oranın işleri, bizim onlarla işimiz yok. Zaten öldürüyorsun, hapis yatacağına artık benim için öldüreceksin, özgürlüğü tadacaksın. Parayı falan düşünme. Sadece soru sorma, yeter. Efruz tamam diyor, fark etmez. Zamanla seviyor da bu hayatı. İlk günün akşamında adam ona bir haber gösteriyor. Onun hapishanesi. Kavga çıkmış, iki grup birbirine girmiş, üç kişi ölmüş, ölenlerden biri Efruz. Adam gülüyor, Efruz soğuk ama tuhaf bir rahatlama hissi de geliyor. Adam söylüyor, Efruz öldürüyor. Kimi öldürdüğüne bakmıyor. Çünkü diyor ben hiç çocuk olmadım. Ben çocuktum, öldürmek için vurmadım, beni cehenneme koydular, katilsin dediler, cehennemde yaşamak için katil olmak gerekiyor, cehennemde çocuklara yer yok çünkü, orası katillerin yeri suçluların, o zaman Efruz da katil oluyor, suçlu oluyor. Efruz öldürüyor. Çocuk olsaydım öldürmezdim diyor hep. Babasını hatırlıyor, hiç unutmuyor. En çok babasını suçluyor. En çok diyor, babam izin vermedi çocuk olmama. Gece tazeliğini koruyordu. Tek tük baykuş sesleri geliyordu. Mezarlık ıssızdı. Açılmış bir mezar vardı, içinde de imam, Feyruz. Feyruz ağlıyordu. Suçu yoktu, korkuyordu, isyan etmek istiyordu. Keşke sadece medresede büyümeseydim diyordu içinden, karşı koyacak gücüm ve cesaretim olsaydı keşke, diyordu. Ama yoktu. Yapamıyordu. Dövüşmek de bir beceri istiyordu. Feyruz'un hayatı boyunca kavgayla hiç işi olmamıştı. Efruz mezarın başındaydı, bir sigara yakmıştı, diğer elinde silahı vardı, oturuyor, Feyruz'a bakıyordu. Hemen yanında gelişigüzel atılmış çapa ile kürek vardı. İmamın sesi o kadar yüksek çıkmıştı ki kendisi de şaşırmıştı. Sonra daha da korktu, Efruz'un sinirleneceğini düşündü. Sustular. Baykuşların ötüşünü dinlediler. Gece ıssızdı ama kendine has bir gürültüsü vardı. Sadece göründüğü kadar ürkütücü değildi. Geceydi ama gürültü ürkütücü değildi. Tuhaftı. Efruz mezarın içine, hocanın karnına bir dal sigara fırlattı, bir de çakmak. İmam sigarayı aldı, yaktı. Umutlandı. İmam yine korkmaya başladı. Bir gecede on yıl yaşamış gibiydi. Efruz çömeldiği yerden kalktı, bacaklarını kastı, sıktı, gücünü toparlamaya çalıştı. Bir gayretle derin nefeslerle ayağa kalktı, arabaya yaklaştı. Bir anne, bir çocuk, ki çocuk dokuz on yaşlarında, bir de bebek, kanlar içindeydi. Öldürmüştü Efsun. Arabanın içinde ne yapıyorlardı? Babalarını mı bekliyorlardı? Görmüşlerdi, belki de ne olduğunu anlayamadan isabet etmişti kurşun. Üçü de ölmüştü. Zihnini kontrol edemiyordu. Çocuğun yerinde sürekli kendisini görüyordu. O da tıpkı bu çocuğun yaşlarındaydı. Ama arada fark vardı! Efruz öldürendi o yaştayken, bu çocuk ile ölendi ve katil yine Efruz'du! Çocukluğunu elinden aldıkları için hayat boyu nefretle yaşayan Efruz, kendisi gibi bir çocuğun hayatını elinden almıştı. Üstelik bir de bebek vardı! O hiç yaşamamıştı. Yaşam ne öğrenmemişti, bilmemişti, annesinden başka hiçbir şey öğrenmemişti. Şimdi neye sığınacaktı? Onun çocukluğunu ellerinden almalarının ne önemi vardı artık? Aynısını o da yapmıştı. Elleri titriyordu, silah elinden düştü, apar topar aldı silahı yerden, beline soktu. Kustu. Kustu, kustu, midesinde hiçbir şey kalmadı, daha da öğürdü, hiçbir şey çıkmadı, ayaklanmadı, öğürdü, keşke göğsü de çıksaydı içinden, kalbi çıksaydı da böyle hissetmeseydi ama çıkmadı, öğürdü ve boş, hiçbir şey çıkmadı, midesinde ne varsa çıktı ama kalbi çıkmadı. Hiç böyle hissetmemişti. Korktu. Üzüldü. Ağlayamadı. Gözünden tek bir damla yaş bile çıkmadı. Canı daha da acıdı. Ağlayabilseydi belki böyle acı çekmezdi, acı bu kadar şiddetli olmazdı belki. Ama ağlayamadı. Gözyaşları içine içine aktı, ağlayamadıkça göğsündeki yumru büyüdü, bir ağırlık çöktü, gözleri karardı. Arabaya tutundu da yere düşmekten son anda kurtuldu. Kapıyı açtı. Çocuğun yüzüne dokundu. Kan sıcaktı. Çocuğun yüzü sıcaktı. Eli yandı, öyle yandı ki istem dışı çekti elini. Cehennem böyle bir şey mi acaba diye düşündü. Ve fark etti. O güne kadar cehennemi hiç düşünmemişti. Demek ki böyle oluyordu. Vicdanını bastıran insanlar cehennemi unutuyordu, vicdan açığa çıktığı an cehennem de hafızanın dehlizlerinden gün yüzüne çıkıyordu. Çocuğun annesiyle göz göze geldi. Kadın ölmüştü ama gözleri açıktı. Gözlerinde annesinin bakışını gördü. İlk gece, emniyetteyken daha, Efruz'a sarılıp ağlarken sanki böyle bakmıştı. Dünyanın bütün anneleri aynı mı bakardı çocuğuna? Bebeğinin karnındaydı eli, sımsıkıydı, ayırmak istedi ama ayıramadı Efruz, ölüsü bile terk etmedi çocuğunu. Kadının gözlerine bakamadı, bakmak istemedi, sonra baktı bir an, hafif, göz ucuyla, annesinin gözlerini görünce korktu, geri çekildi, arabanın dışına attı kendini. Bir sigara yaktı. İlk nefes acı geldi, attı sigarayı yere, üzerine basarak söndürdü. Hayatında ilk defa yaktığı bir dalı içmeden söndürdü. Ne yapacaktı şimdi? Nereye baksa önce öldürdüğü çocuğu, sonra kendi çocukluğunu görüyordu. Unutmuştu. Görüntüler birbiri ardına işgal ediyordu zihnini, gözlerini, hayalini, aklını. Islahevi. Rıdvan. Nazım. Çakılar. Duş. Bakkal. Elinde taş var sandı, elini boşluğa doğru sallayınca anladı olmadığını, yine de tatmin olmadı. Taş elindeydi sanki, atması gerekiyordu ama olmadığı için atamıyordu. Atamayınca da elindeki ağırlık geçmiyordu. Eli ağırlaştı. Taş her saniye daha da ağırlaştı. Atmaya çalıştı. Elini salladı, pantolonuna sürdü, olmadı. Taş gitmedi. Keşke taşı görebilseydi! Görebilseydi ve bu kez kendi başına geçirebilseydi! Döndü. Karşısına başka bir araba çıktı. Arabanın sol arka camında kendisini gördü. Yüzü, on bir yaş haliydi. Camı kırmak istedi. Silahıyla vurmaya yeltendi, vazgeçti. Sol eliyle kıracaktı. Sol elindeki taşı atacaktı. Elini cama doğru savurdu. Cam kırıldı! Çünkü taş oradaydı! Göremese de oradaydı! Sabah namazı için cemaat toplanmıştı. Feyruz cübbesini giydi, öne geçti. Arkasında bir saf dolmamıştı. On bir kişi vardı. Cemaatin anlam veremediği, birbirine ima dolu gözlerle gösterdiği bir görüntü vardı. Secde yerinde bir taş. Karşısında Efruz. İmam olmaz demişti ama Efruz olacak demişti. İmam mecbur kabul etmişti. Bir şey okumana gerek yok demişti, bizim yaptığımızı yap yeter. Cemaat taşı da taşın başındaki adamı da merak etmişti ama soramıyorlardı. Adamın yüzü korkutucuydu, üstelik yabancıydı. Sonunda vazgeçtiler, meraklarını bastırmayı seçtiler. Öyle ya, belki de manevi bir anlamı vardı, bilinmezdi ki, belki de adam Allah'ın aklın almayacağı sırlı kullarından biriydi! Namaz başladı. Secdeye gidildiğinde Efruz taşı hissetti. İlk secdede hissedince cezbeye geldi. Diğer secdelerde daha sert kapandı yere. Taş başına vurdu, sertti, acıydı, aldırmadı, iyi geldi. Alnında kan peyda oldu, abdesti bozulmuş muydu? İlgilenmedi. Namaz bittiğinde cemaat selam verdi, gitti. Zaten uykuluydular. İmam mahfile girince Efruz da arkasından seğirtti. İmam denileni yaptı. Camiden çıktılar. Hava aydınlanacaktı artık. Yavaş tempoda yürüyüş tutturdular. İmam tedirgindi, emindi, bu gece on yıl yaşamıştı o, ömründen en az on yıl geçmişti. Efruz'a baktı ara ara, o da tedirgindi, o da ne yapacağını bilemez gibiydi. Anlayamıyordu. Kimdi, ne istiyordu, ne amaçlıyordu, hikayesi neydi? Anlayamıyordu, soramıyordu da. Korkuyordu. İçten içe bir gün onu öldüreceğini düşünüyordu, ölecekti, bu psikopatın elinde genç yaşta ölecekti. Feyruz sinirden bayılacaktı, sinirini içinde yaşamaktan. Keşke cesur olabilseydi. Kaybedecek neyi vardı ki? Zaten esirdi. Bağırsaydı, saldırsaydı, vursaydı. Ama silahı vardı. Feyruz'un silahı yoktu, üstelik olsa da kullanmayı bilmiyordu. Hayatı boyunca sadece askerde eline silah almıştı, o da bir gündü, hatta bir gün de sayılmazdı, birkaç saatti. Nereye kadar gidecekti böyle? Nasıl bir son bekliyordu? Öldürecekti, ondan emindi ama ne zaman? Belirsizlik ve korku ile daha ne kadar yaşayacaktı? Namazdan bile bir şey anlamamıştı. Hangi sureyi okuduğunu hatırlamıyordu bile. Efruz bir sigara yaktı. Feyruz'a da uzattı. Feyruz yaktı, reddetmeye korkuyordu. Efruz öyle bir hışımla döndü ki Feyruz'a, Feyruz söylediklerinin idrakine o vakit vardı. Nasıl bir cesaretle konuşmuştu? Öldürecek miydi? Efruz'un gözleri kırmızıydı, sol gözü seğiriyordu, dudakları titriyordu. Efruz başını iki elinin arasına aldı, kendi etrafında dönmeye başladı. Döndükçe aynı küfrü tekrarlıyordu. Feyruz olduğu yerde put gibi kaldı, akıbetini beklemeye koyuldu. Efruz koca bir çığlık attı, silahını çıkardı, Feyruz'un ağzına soktu. Tetiği çekecekken... Tetiği çekeceği anda gördü. Feyruz gitmişti. Karşısında çocukluğu vardı. Kendi ağzındaydı silah, on bir yaşındaki Efruz'un ağzındaydı. Sonra değişti. Öldürdüğü çocuk oldu, silah şimdi arabadaki cesedin ağzındaydı. Yüz hep değişti, bir Efruz oldu bir ölen çocuk. Efruz'un başı döndü. Feyruz gözlerini kapatmış, içinden dua ediyordu, az daha öldürmese korkudan ölecekti zaten. Sonra silah çekildi ağzından. Feyruz gözlerini açtı, Efruz yere bakıyordu. Dar bir sokak arası. Sıvası dökülmüş apartmanların tam ortası. Silah sesine kaçışan insanlar. Bir kişi simit arabasının arkasında, bir kişi apartman girişinde duvara dayanmış. Bir de Efruz. O da çarprazda bir apartmanın girişinde. Kesilmeyen silah sesleri. Arada bağırışlar, küfürler, tehditler. Ölümün soğuk soluğu. Azrail sokağın hemen girişinde bekliyor, avını bekleyen iştahlı bir aslan gibi. Efruz'un aklına annesi geliyor. Hapisten çıktıktan sonra üç kez gördüğü annesi. Uzaktan, izliyor annesini. Annesi birinde çamaşır seriyor, birinde alışverişten dönüyor, iki elinde iki poşet, yorulmuş, arada durup soluklanıyor, birinde de balkona oturmuş, çay içiyor. Efruz anlıyor, annesi hep oğlunu düşünüyor, annesinin gözleri hep buğulu, yüzü hep dalgın, Efruz anlıyor çünkü annesinin de sol gözü hep seğiriyor. Sadece üç defa. Dördüncüde annesini görmeden babasını görüyor, eli ayağı titremeye başlıyor, uzaklaşıyor hemen, bir daha da gitmiyor. Babasını görmemek için, annesini de bir daha görmüyor. Azrail sokağın girişinde bekliyor, leşini bekleyen akbaba gibi. Öbür iki adam görmüyor Azrail'i, Efruz görüyor. Günlerdir ölen çocuk ve kendi on bir yaşı hariç gördüğü ilk yüz o. Nereye baksa çocuklar. İki çocuk onun kaderinin üstünü çiziyor. Ateş ettiği her noktada iki çocuğu vuruyor Efruz. Kimse fark etmiyor. Öyle böyle yaşadım diyor Efruz, ben de bir hayat yaşadım. Öldüğümde ne olursa olsun, ölürsem akıbetim ne olursa olsun, bir daha gelmem ben bu dünyaya, diyor. O iki adamı asla vuramayacağını biliyor. Nereye baksa o iki çocuğu görüyor çünkü ve o yüzden ateş etmek istemiyor. Bulduğu ilk boşluğa sıkıyor, çocukların olmadığı noktalara sıkıyor, yine de çocukları vuruyor. Kendi on bir yaşı delik deşik oluyor mermiden, arabada ölen çocuk delik deşik oluyor. Anlıyor ki Efruz, kaçış yok. Anladığı için giriyor sokağa zaten, Azrail'i gördüğü anda anlıyor. Kaçış yok bu kez. Kaç ke görmüştü Azrail'i, kaç kez girmişti yine de, kaç kez öldürmüştü Azrail'i. Bu kez kaçış yok. O iki adamı asla vuramayacak. Ki vuramıyor da. Çünkü vuruluyor. Omuzundan yiyor kurşunu. Sendeliyor. Bir kurşun daha. Şimdi göğsüne. Yere yığılıyor. O iki adam geliyorlar başına Efruz'un. Çocuklar gitmiş, ilk kez adamların yüzünü görüyor. Hayret diyor, hiç de orospu çocuğuna benzer halleri yok. Adamlar silahını bir kez daha doğrultuyor Efruz'a, bütün mermileri boşaltıyorlar, Efruz'un gövdesinde kurşunun değmediği tek yer kalmıyor. Efruz'un gözlerini kapatmasıyla görmesi bir oluyor. Azrail harekete geçiyor. O an fark ediyor Efruz, Azrail bir tane değilmiş, meğer sokağın iki ucunda da varmış, ikisi de aynı anda atarak adımını geliyorlar. Yaklaştıkça yüzlerini seçiyor Efruz. Biri on bir yaş hali, diğer arabada ölen çocuk. Geliyorlar. Aynı anda uzatıyorlar ellerini. Efruz bir eliyle on bir yaş halini, diğer eliyle arabada ölen çocuğu tutuyor. Gidiyorlar. Cehenneme mi? Zaten oradaydı ki! 1994, Balıkesir doğumlu. Ulusal bir gazetede iki buçuk sene köşe yazarlığı yaptı. Cins dergi ve dünyabizim'de düşünce yazıları; Postöykü, Çıvgın ve Ruhsatsız dergilerinde öyküleri yayınlandı. Tasavvuf üzerine atölyeler, internet ve TV programları gerçekleştirdi."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/kadi-sicilindeki-yorgun-he", "text": "1- Usturlabın ucundaki gümüş mil hareket etti, Güneş koçburcuna girdi. 3- Gümüş böceği, kuyumcu esnafıyla ilgili varaktan iştahlı bir ısırık aldı. sicillerini kemiren haşerata işlemediğini gördüm ve işittim. hışırtı, hışırtıda dünya, dünyada insan varken. İnsan sandalda aşağı yukarı eğilip bükülürken. gürültüsüyle duyuyor, duydukça sinirden kasılıyorum. Ölüler çıldırır mı? Şimdi çıldırsam, de en tahammül edemediğim şey ağız şapırtısıydı. Ömrüm boyunca yalnız yemek yemiştim. gelmiyoruz, dediler. Sen bizim sevincimize gelmedin, biz senin kederine niye gelelim, dediler. kefenleniyorum işte. Bu hassasiyet yüzünden yalnız yemeyi yalnız ölmeyi göze almışken, şimdi bu adı gümüş olan böceğin ağız şapırtısı! müteredditti. Neyse ki doğru cevabı buldu. Cevap verecektim. Korkar diye sustum. Yalnızdık. kalmış gibi. İnanmazsanız bana sorun. Sonra gözlerim kapalı mı diye kontrol etti gassal. oynuyor. Görüyorum. Çünkü bir ölüyüm artık. Daha çok duyuyor daha çok görüyorum. Gözlerim kapalıyken gassalın yüzündeki korkuyu gördüğüm gibi. Gassal ayak başparmaklarımdaki çaputu çözdü. Ensemden tutarak beni doğrulttu. yeniden yatırdı. Namaz ve boy abdestimi aldırdıktan sonra beni iyice kuruladı. görmeye başladım. Asırlar sonrayı, torunlarımdan birini görüyorum. Bir elinde fırça, güveniyorum. Keşke güvenmeseydim. Tam düğümü atarken kendimi tutmalıyım,"} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/kalachi", "text": "- Altı yüz seksen kişilik bir kasaba için bu tehlikeye değecek mi Yusuf? - Bir kişi olsa bile değer... Otuz senemizi bugün işimize yarayacak eğitimimiz için harcamadık mı Andrei? - Bazen o yıllarımızı boşa harcadığımızı düşünüyorum... Bizim gibiler... Hayatlarımızın onlarca yılını herkese anlaşılmaz gelen teorilere verip öğrendiklerimizin işimize yarayacağını umduğumuz o tek günü bekliyoruz... Ve o gün... Birçoğumuz için hiç gelmiyor... -Ama bizim için geldi değil mi Andrei? -... Neden bu insanları bu kadar önemsiyorsun? Bu unutulmuş, izbe uranyum madenine gelmek için onca yıldır ısrarla dilekçe vermiş olmana bir türlü anlam veremedim.. Tüm bu çaban onlarla aynı dine mensup olduğun için miydi? - Evet... Ama sadece bu değil elbette... Dört yıllık bir uykunun getireceği anlamı merak ediyorum... Bu insanlardan bazıları her şeyi çözmüş olmalı... Onlara dokunmak, neden uyuduklarını çözmek ve onları uyandıracak ilaçları olmak isterdim... Tabii onlar da istiyorlarsa... Onca çocuğun gördüğü halüsinasyonlar, bilinç kayıpları, ansızlık ve anısızlık... Sana verdiğim kutsal kitabımıza bir bak, Allah'ın ölmeyenlerin ruhlarını uykuları sırasında aldığının yazdığını göreceksin... - Pff.. Koca dört yıl! Aslında bu onları pratikte yaşayan ölüler yapıyor öyle değil mi? Zombi Kent! Yazabildiğim kadarıyla bu minvalde bir konuşmaydı Andrei'nin sürekli seslendirdiği. Beni bir gün hastanenin arka bahçesindeki kavak ağaçlarının arasına çekmiş ve aniden normalleşerek ruh sağlığı yerinde olan bir insan gibi benimle konuşmak istediğini söylemişti. Önündeki çukuru göremeyip ayağı kayan ve onlarca metre aşağıdaki zemine kafasını çarpıp beyin kanaması geçiren Yusuf'la arasında geçen tüm bu konuşmalarının gerçek olduğunu fısıldamıştı kulağıma. Yusuf'un zorlandığında duygularına gem vurabilen, mantığıyla hareket edebilen soğukkanlı bir adam olduğunu anlatıp otuz seneye dayanan dostluklarından da bahsetmişti. Bilim insanlığını sindirebilmiş çoğu kişinin onun gibi olduğunu, kendininse yıllarca yanlış bir meslek seçmiş olduğunu düşünüp geri dönüşün çok geç olduğunu anladığında hayatını kökünden değiştirme isteğinden vazgeçmek zorunda kaldığından bahsetmişti. Çoğu zaman sakin bir hayat istese de verilen görevlerin doğal sonuçları olan keşif merakına ve heyecan duygusuna zamanla alıştığını da itiraf etmişti. İlk başlarda isyanını her çatlağın deli olmadığını iddia ettiği o alışılmış serzenişlerden biri sanmıştım. Kazakistan'ın Kalachi köyüne Yusuf'la beraber yaptıkları uzun yolculuğun sonunda dinlenme ihtiyaçlarını unutup terk edilmiş bir uranyum madenine nasıl girdiklerini, uyuyan insanların dramını -ki bu durum onlarca büyük bir heyecan nedeniydi- araştırırken Yusuf'un orada sonsuz bir uykuya dalacağını hiç düşünmediğini anlatırken gözleri dolmuştu. Hollanda'da Volendam'ın butik otellerin birinde yaptığı bir haftalık tatilin ardından o tekinsiz köye gitmek istemediğini, Nestor'u -değiştirdiği ismiyle Yusuf'u- gitmemeleri yönünde ikna etmek için ne kadar çok çabaladığını anlatmıştı. Yusuf'un yıllardır süregelen merakına engel olamayışını, son dilekçesine de cevap alamazsa terk edilmiş uranyum madenine gizlice gideceğini söylediğini ve ona eşlik etmekten başka bir seçeneğinin kalmadığını söylerken anlatmak istediklerini bu kadar net bir şekilde ifade edebiliyor olmasına şaşırmıştım. Yapabileceğim tek şey onu artık kendisini suçlamaması gerektiği yönünde telkin etmekti. Konuşmamız bittiğinde beni kenara iterek hastanenin girişine doğru ilerlemeye başlamış, gözleri yine o eski buğulu halini almıştı. Geceler boyu uykumu kaçıran sözleri nedeniyle bir süre sonra Andrei'yi başka bir doktor arkadaşımın gözetimine devretmek zorunda kalmıştım. Bavulumu toparlayıp alanında uzman bir profesörle birlikte buraya, Kalachi'ye doğru yola çıkmamız bir haftayı bulmuştu. Bulduklarımızı dünyaya açıklamamıza izin vermeyeceklerine emin olduğum için Yusuf ve Andrei'nin yapmadığını yapıp keşfettiklerimizi bu cihaza kaydediyorum. Bugünün tarihi 3 Ocak 2015. Derin mavi ve koyu yeşil renkteki huzmelerini kuzey ışıkları sandığımız bir koloninin 25 milyon yaşında, 750 metre derinliğe sahip ve neredeyse tamamı buz tutmuş Baikal gölünün dibine yerleştiğini dünyaya Kalachi'den ilan ediyorum. Size bir an önce sevdiklerinizle vedalaşmanızı öneriyorum. Göle pek de uzak olmayan köyün yakınlarında terk edilmiş bir uranyum madenine yerleştirdikleri, periyodik cetvelde yer almayan tuhaf bir maddeyle insanları buradan başlayarak, uyutarak ve delirterek ele geçirmeye başladıklarını tüm insanlığa bildiriyorum. Muhtemelen birazdan derin bir uykuya dalacağım, uyumadan önce yanımda getirdiğim Drone'un ortasına yerleştirip gökyüzüne fırlatacağım bu kayda ulaştığınızda insanlık adına herkesi uyarmanızı bekliyorum."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/kaldirim-tasi", "text": "Gün ışıkları, doğan bebeğin gülümsemesi gibi ısıttı içimi. Sonbaharın son gününde hafta boyunca yağan yağmur durmuş, güneş masmavi gökyüzünden el sallarken aynı zamanda kara bulutları da kovmuştu gökten. Otobüsle, evimden iki saat uzaklıkta olan Kadıköy'e gidiyordum. Hem de sırtımda kemanım, ayakta gidiyordum. Bu sefer denizi görmek, kuşları izlemek veya kitapçıları dolaşmak için değil, bu seferki gidiş amacım yıllardır görmeden, sarılmadan sevdiğim çocuğu görmek, sarılmak... ''Nasıl?'' demeyin! Bilmiyorum. Yıllardır bugünün hayalini kurdum ama bugün kurmuyorum ve gelmesini de beklemiyorum buluşmamıza. Zaten işim olmasa, sırf o gelecek diye de iki saatlik yolculuğa çıkmam. Sırf o gelecek diye de gitsem, gelmez, biliyorum... Elim boş dönerim iki saatlik yolu. Beklemiyorum... Sait Faik'in ''Beklemediğim zaman umut vardır.'' sözüne uyuyorum ve beklemiyorum. İşim var, demiştik. Kemanım da sırtımda... Kemanım bozuldu kardeşler, fiksleri tutmuyor, akord olmuyor güzelim keman, onu tamir ettirmeye götürüyorum Kadıköy pasajına. Birkaç da malzeme alacağım. Otobüs, durağına yanaşıyor, son yolcularla birlikte ben de artık tutmayan bacaklarımla inmeye çalışıyorum otobüsten. Deniz kenarına doğru yürüyorum, hava o kadar güzel ki... Gökyüzündeki martılar sevinçle çığlık atıyorlar; sanırım ''Yaşasın güneş, yaşasın güneş!'' diyorlar. Onlara da ziyafet var bugün; balıklar bir yana, vapura binen insanların attıkları simit bir yana. Yahu; bu martılar etçil değil mi? Neden simit yiyorlar? Türk insanı, diyorum sonra, yapamayacakları şey yok bu insanların. Rıhtımda, herkesin ortasında öylece dikiliyorum. Yan tarafımda bir simitçi, işlerinin bugün iyi olduğunu her haliyle belli ediyor. Arkamda akbilini doldurmak için bekleyen sıra, halinden bir hayli şikayetçi... Akbil dolduran adam, sevgiliyi beklerken geçen zaman kadar yavaş nedense. Sevdiğimi bekliyorum, benim sevdiğim onu sevdiğimi bilmiyor. Bilse sevdiğimi bu kadar yakın olur mu bana? Hoş, yakın da değil aslında, gelmedi daha. Hele bi gelsin... Telefonumdaki isimlerden onun ismini ararken ellerim terliyor, kalbim hızlı hızlı atıyor, çevredeki sesler birden kısılıyor ve o telefonu açıyor. -Alo Esa, nerdesin? -Rıhtımdayım, seni bekliyorum. Geliyor musun? -Geliyorum, tam olarak nerdesin? Seni nasıl bulabilirim? Düşünüyorum, nasıl fark eder beni? Kemanım sırtımda. Etrafıma bakıyorum, sırtında keman olan başka insan yok. -Sırtında keman olan tek insanım ve Kabataş iskelesinin önünde, simitçinin yanındayım. -Tamam bekle, geliyorum. Geliyor, gerçekten geliyor... ''Beklemediğim zaman umut vardır.'' diye geçiriyorum içimden. Artık gelmesini bekliyorum, denize bakıyorum ve kokusunu içime çekiyorum. Mis gibi mavi kokuyor, mavi nasıl kokar? Anlatamam ki... Martılar bayram ediyor, onlarla birlikte ben de. Martıların beklediği güneş, denizin beklediği martılar, mavinin beklediği deniz, benim beklediğim sevdiğim geldi. İyi havalarda gelen, her zaman keyif verir. Keyif almak... Keyif vermek... Evet, üç noktalar bu ifadelerin hep sonuna gelmeli, bu ifadelerin devamı olmalı, biliyorum insanlar bunu yaparsa başarılı olabilir. Bunu biliyorum. Ben etrafımdaki güzelliklere bakıp düşünürken kolumda bir sıcaklık hissettim. Arkamı döndüğümde siyah atkıyı gördüm ilkin. Kafamı kaldırdığımda da siyah atkının sahibini... Ayak uçlarımda yükselip sıkıca sarıldım sevdiğime. Sarılmak ne güzel şey... İnsan vücudu ikiye bölündüğünde her iki tarafta da birer göz ve bununla birlikte kirpik ve kaş, burnun yarıları, dudakların yarıları, birer kulak, birer kol, birer ayak, birer akciğer bulunduğunu görürüz. Bölünemeyen tek şey kalptir, simetriğimizin sağ tarafında kalp yoktur. Oradaki boşluk ise sarıldığımızda, sarıldığımız kişinin kalbiyle dolar. Kalp atışlarımızı hissederiz ve iki kalpte tek vücut gibi aynı ritimde atar. Bu yüzden sarılmak çok güzeldir. Sevinçlerimiz, üzüntülerimiz sarıldığımızda, kalbimizle birlikte paylaşılır. İnsanlar sarıldıkça güzelleşir. İnsanlara sarılın; üzüntüyü, mutluluğu hissetmelerini sağlayın. Mesut olmanın tek yolu bu... -Çimdiklesene, dedim. Bir kahkaha attı. Çimdikledi, acı var, demek ki gerçek. -Çok mu şaşırdın? Cevap vermeden yürümeye başladık. Nereye gittiğimizi bilmiyordum ama pek de önemli değildi; çünkü şu an yanımda yürüyen insan benim yıllardır görmek istediğim kişiydi ve onunla her yere gidebilirdim. Onun yanında kendimle konuşuyordum, oysaki onunla ilgili hayaller kurarken söyleyecek çok şeyim vardı, o yoktu; şimdi o var, söyleyecek hiçbir şeyim yok. Bütün gün boyunca öylece yürüdük, yemek yedik, kemanımı tamir ettirdik; ama pek konuşmadık. Ondan tarafa da bakamadım zaten... Kaybolur, birden yok olur korkusuyla inceleyemedim yüzündeki çizgileri. Sonra ağaçların ve bankların olduğu büyük bir parka geldik. Kahverengi, sarı püsküllü yaşlı ağaçlar göğe kavuşuyorlardı. Bir günün renkleri bu kadar muazzam olabilir miydi? Bu kadar tatlı soğuk, güzel renkli bir güne ne kadar da yakışıyorduk. Yan yana bir bankta oturuyorduk, kafamı ondan tarafa çevirdiğimde yaşlı ağaçların arasından süzülerek gelen, günün son ışıklarının yüzüne dokunduğunu gördüm. Güzel gözleri gelen ışıkla birlikte öyle güzel parlıyordu ki, kendimi güzel bir maceraya davet edilmiş gibi hissettim. Ona olan hislerim gözlerini bu kadar yakından görünce daha da kuvvetlenmiş gibi hissettim ama hiçbir şey söyleyemedim. Orada ona bir şeyler anlatabilirdim veya onu ne kadar çok sevdiğimi, kendimi ne kadar çok güvende hissettiğimi söyleyebilirdim ama susup onu izlemeyi tercih ettim. Günün renk değişikliğini fark ettiğimde güneşin batmaya, günün bitmeye başladığını anladım. Yanımda oturan güzel gözlü çocuk kafasını bana çevirdi. Kahverengi gözlerim, onun ela gözleriyle buluştu. Gözlerimin güldüğünü hissettim, mutluluktan öleceğim. -Kalkalım mı? dedi. Hayır, gitmek istemiyorum, bu kadar güzel bir gün bitemez, renkler tükenemez. Biraz daha yan yana hiç konuşmadan oturamaz mıyız? Oturmalıyız, diye düşündüm içimden. -Tamam kalkalım. -Benim için birkaç cümle yazar mısın? dedim. -Tabi yazarım. Deniz kenarına vardığımızda yolumuza bir çingene çıktı, -Bu güzel ablama bir gül al bea. Duymamış gibi yürümeye devam ettik, sessiz sessiz gülüyorum. Kara ablam peşimizi bırakmıyor. -Al bea! Bi gülü çok mu görürsün be! Uzun ısrarlardan sonra güzel gözlü çocuk iki tane gül aldı, kırmızı ve pembe. Güllerinin taze olmamasına karşın kara ablama minnet dolu gözlerle baktım. Sağ olasın güzel ablam, günümü gülleştirdin! Kaldırıma oturduğumuzda karşımızdaki manzarayı hafızama kaydetmek için uzun uzun baktım. Haydarpaşa, deniz, vapurlar, kuşlar, ufukta tükenmekte olan renkler, yanımda sevdiğim çocuk. Bu gün bitmemeli, şu an zaman durmalı. Tam da burada, tam da şu anda... Ne yazık ki zaman durmuyor, usulca ilerliyor. Defterimi uzattım; fakat kalem bulamıyorum. Nasıl olur da kalem bulamam diye düşünürken defteri elimden alan çocuk yazmaya koyuluyor. O yazarken ben de etrafıma bakıyorum ve düşünüyorum. Öyle şeyler düşünüyorum ki bu güzel güne hiç uymuyor. Onu bir daha görememek... Gerçek dünyaya dönüp beni hiç hatırlamayacak olması... Neden sonra kafamı ona çevirdiğimde gözüme boş omuzları takılıyor. Başım oraya ne de güzel yakışır, diye düşünüyorum. Sormak için kendimle cebelleşiyorum, en sonunda ''anı yaşamak'' diyorum, sonra keşke dersin, zararı yok sor. -Omzuna başımı koyabilir miyim? Tuhaf bir şekilde bakıyor bana, cevabını kestiremiyorum gözlerinden, biraz mahcup olup boş ver gitsin, diyecekken, -Soruyor musun? diyor. Sevindim, mahcup oldum, utandım ancak bir dakika sonra başım onun omzuna yapboz parçası gibi oturdu. Sanki başım için yaratılmış. Daha mesut hissettim kendimi. Şimdi her şey daha net... Deniz, martılar... Sessizliği bozan yine ben oldum. -Kuşlar, sanıldıkları kadar özgür değiller. Baktı ama cevap vermeden kafasını çevirip yazmaya devam etti. Neden diye sormayışı, bunun nedeninin her zaman sadece bende kalacağını düşündürdü. Sonunda defteri kapattı. Gitme vakti olduğunu, ayrılık vakti olduğunu anladım ve durağa kadar birlikte yürüdük. Durunca dönüp birbirimize baktık, bütün gün ne kadar az konuştuysak da birçok şey hissettik. Şimdi parmak uçlarımda yükselip kollarımı boynuna doluyorum ve uzun süre sarılıyoruz. Mutluluklarımızı paylaşıyoruz. -Bekleyeyim mi? diyor kızarmış burnunu çekerek. Beklemeni çok isterim, birkaç dakika yanımda kalsan kafidir ama üşüdün de, diye düşünüyorum. -Git sen, bekleme. Son kez kısa bir veda sarılmasından sonra ayrıldık, uzaklaşırken ona baktım. Gözden kaybolana kadar gözlerimi ayırmadım. Sıramda beklerken güllerimi kokladım, otobüs durağa yanaştı ve uzun, trafikli bir yolculuğa çıktım. Yolda giderken yazdığı yazıyı okuyup, yaşadığımız günü gülümseyerek düşündüm."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/kapat-gozlerini", "text": "Selin, kırık dökük bir sonbahar günü iplik iplik yağan ince bir yağmur eşliğinde, senin aşkından bahsediyor. Ben, dikkatini çekmişim. O benim ne zaman dikkatimi çekmişti? O kara derin gözlerini hiç belli etmeden, bana döndürdüğünü anlar gibi olurdum. Onun dersine girdiğimde neden hep arkalara kaçardım? Ve neden o hep arkalarda dolaşır, o an bana baktığını hisseder ve titrerdim. Gözlerim, ne zaman kara kuyular gibi derin gözlerinin gölgeliklerine toy bakışlar bırakmıştı umarsız, bir türlü anlayamadım. Sonra ayetler yakmıştı yüreğimi... O zaman anlamıştım... Oysa uzun soluklu bakışlar değildi bıraktığım, gözlerinin tenhalıklarına... Fakülte koridorlarının sigara dumanı, taze simit ve çay kokan koridorlarında sana rastlamak... Sana rastlamak ve öylece donup kalmak. Hiç uzun bakmadım gözlerine... Gözlerine uzun bakamazdım zaten ayetler yüreğimi yakarken. İnanırken ve ağlarken, secdelere kapanırken öylece bırakamazdım gözlerimi... Utandım hep adını ünlerken. Hocam olarak seslenişlerim ne zaman bir sevgilinin seslenişlerine dönüştü bir türlü anlayamadım. Korku ve ümit arası, gitmekle kalmak arası, kaybetmekle bulmak arası, ağlamakla gülmek arası, orada bekliyordun. Akşam ezanları okunurken, her gün çıkıp gittiğim kapının tam dibinde bekliyordun. Üşümüştün belli. Yüzün kızarmış, gözlerinin koyuluğu artmış, ellerin ceplerinde öylece bekliyordun. Akşam ayazı saçlarını dağıtmış, toy delikanlılar gibiydin. Kimseler umurunda değildi. Giydiğin mont, koyu kahverengi fitilli pantolonunla neredeyse bir öğrenci acemiliği vardı üzerinde. Neden sana doğru gittim? Beklediğini bile bile, beni beklediğini bile bile sana gittim. Oysa ne çok kaçmak istiyordum. Ama ayaklarım beni dinlemez bir hal almış, öylece sana doğru bir akışı başlatmıştı. Sana akmıştım... Seninle yaşayacağımız bir yazgımız vardı belli. O kadere doğru bir akıştı bu. Bu akışı artık durduramazdım. Oturduğumuz sedir, bakır tepsideki buğu buğu çaylar, işlemeli duvarlar, beyaz badanalı yüksek kubbelerde yankılanan o şarkı... Ve Halit Hoca'nın artık gözleriyle söylediği o şarkı. Çocuklar bir bir çıkıp geldiler. Yaralı yanık elimle onlara yemek hazırladım. Sonra Zehra Teyze, kızı Şilan uğradı. Birer kahve içtik. Benim aklım lüle lüle saçların dalgalarında, benim yüreğim raftaki fotoğrafta... Uzaklara bakıp dalar gibi dinliyorum Zehra Teyze'yi. Onlar gittiler. Çocuklar çorbayı yine beğenmediler. Köfte patates kızarttım. Yanan yağın cızırtıları ile, elimin acısı artıyor, belli etmiyorum çocuklara. Oysa çıplak omuzların ve lüle lüle saçların hepsini cehennemin dibine yolluyorum içimdeki isyanlarla. Uzun uzun salondaki televizyonu izledi çocuklar. Artık izlemeyin demiyorum. Bir boşvermişlik yaşıyorum. Akşam ezanından sonra Ferdane Abla uğradı. Sen gelmedin. Çocuklara televizyonun gürültüsünden sıyrılarak akşam namazını hatırlattım. Kılmayacaklarını bile bile... Sen gelmedin. Ferdane Abla'ya da orta şekerli bir kahve yaptım. Sonra o da gitti. Sen hala gelmedin. Öğrenci Kültür Merkezi'ndeki sunumların olurdu hani. Kızların en güzeli, yeşil gözlüsü, uzun boylusu 'Lili' yi okurdu buğulu sesiyle... Öğrencilerini toparlayıp, Edebiyat Fakültesi'nin arkasındaki küçük mescide götürürdün. Cumaları tefsir okurdunuz. Hergele Meydanı'ndaki forumlar uzaktı sana. Sen sigara dumanlarından, boş toplantılardan kaçıp, hep o küçük mescide sığınırdın. Uzun yürüyüşlerimiz olurdu, nişanlılığımızın ilk günlerinde. Öğrenciydik. Paramız pulumuz yoktu. Ama yüreklerimiz sevginin bereketli zenginliğini kuşanmış, yuvasız kuşların özgür çırpınışlarına eş kayıtsızlıkla öylece dolaşırdık İstanbul'un tenha sokaklarında. Yollar hiç bitmesin isterdim. Sen hep öyle yanımda ol isterdim. Ama yollar biter, ayrılırdık. Yıllar sonra bir gün Artık yürümüyoruz beraber, beni bir yerlere neden götürmüyorsun? diye sormuştum. O zaman evimiz yoktu. Şimdi evimizdeyiz, beraberiz zaten. diye cevaplamıştın sorumu. Soğuk ve yalnız yataklara giriyorum geceler boyu. Sevgi neydi diye soruyordu ya bir filmde Türkan Şoray... Sahi sevgi neydi? Onca yılın ardından, hayır dileyerek istediğim, yazgım olan sevgili, sevgi neydi? Geceler çok uzun... Sen geliyorsun. Benim terk ettiğim yatakların sıcaklığı seni sarıyor gün ağarırken. 1971 Reşadiye Tokat doğumlu yazar Lise ve Üniversiteyi İstanbul'da bitirdi. Kısa süre muhabirlik ve öğretmenlik yaptı. Bağcılar ve Bahçelievler Kültür Mdlüklerinde görev aldı. Pamuk Şekeri Çocuk Dergisi'nin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Edebistan Sitesi'nin söyleşi editörlüğünü bir süre sürdüren yazar İstanbul Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/kara-gun", "text": "Kara bulutlar, o kara gün de, bile isteye, karalığını göstere göstere, tüm azametiyle ve acımasızlığıyla yerleşti dağının eteğine. Sanki yıllardır burada duruyorlarmış gibi. Hiç gitmeye niyetleri yokmuş gibi öylece kurşun gibi çöküp kaldılar. Bulutların arasından metalik bir şimşek dokundu boşluğa. Dağın gölgesi, bir zulüm gibi çöktü yamacın beline. Rüzgar, kara yüzlü bir çobanın sakallarını yoldu. Keçiler huysuzlandı. Boynuzlarıyla derin ve iyileşmez yaralar açtılar bedenlerine. En yaralı keçi, yüksek bir yamaçtan bıraktı kendini. Çoban, yolunan yüzüne siper etti kolunu. Sürüyü çevirdi. Köpek kudurmuştu. Zapt edemedi sürüyü. Ama kaçmadı. Uğursuz ve kör bir bilinmeyiş toprağın ciğerlerine doldu, onu kabarttı, sonra taşları yerinden oynatacakmış gibi sarsarak yerine koydu. - Çalışacaklar kardeşim! Eşek gibi çalışacaklar! Bu coğrafya zor ve başka çareleri yok! Ya göç edip gidecekler, ya da bizim istediğimiz gibi çalışacaklar! - Haklısınız, Bülent Bey. Katılıyorum size. Bir ekmek parası, bir de sigorta bunların dertleri. Şöyle bir anlaşmaya varalım diyorum ben: Şartları öne sürerek işi bırakmak isteyen işçiye bir iki sene kendi aramızda iş vermeyelim. Bak bakalım mırın kırın yapabilecekler mi? - Doğru söylüyorsun Rafet Bey. Bunların eline fazla koz vermeyeceksin! Yoksa tepene çıkıyorlar. Yüzü çıplaktı, yanıyordu. Keçiler yaralıydı. Köpek kudurmuştu. Çobanın keçileri sürdüğü ırmak delice çağlıyordu. Sular, bir kayaya şiddetle çarparak, asitli köpüklerin arasından insan siluetleri fırlatıyordu. Balıklar, yengeçler, su yılanları, kurbağalar soluyarak karaya atıldılar. Ölüm, nefesini karaya bulaştırmıştı. Çoban, sürüyü delice sürdü. Diplerden, ağızsız kuyulardan gelen sesler giderek çoğaldı. Keçiler soluk soluğa çöktüler ovaya. Köpek en gerideydi. Yer altından bir köstebek, paramparça zor attı kendini dışarı. Rüzgar, acıklı bir şarkı tutturdu diline. Çoban, şaşırmış bakınıyor, dinliyordu; boğum boğum sesleri... Sesler bulanık, çamurluydu. Ayaklarını bir mıknatıs gibi toprağa çeken kuvveti tanımlayamadı çoban. Adım atamaz oldu. Uzak coğrafyalarda insanların dilleri tutuldu. Yürekleri kabardı. Nabızları atmaz oldu. Gözleri karardı. Sabırsızlıkla ders zilinin çalmasını bekliyor, gözü saatte. İçi içine sığmıyor... Ablasıyla beraber babasına hazırladıkları sürpriz doğum günü partisinin ayrıntılarını gözden geçiriyor. Hanidir biriktirdikleri harçlıklarıyla alacakları doğum günü pastasını düşünüyor. Mumları üfleyecek, sarılıp babasına, sımsıkı ''İyi ki doğdun baba. İyi ki varsın!'' diyecek. Babasının, halasıyla konuşmalarını duyuşu geliyor aklına. ''O kuyudan, on beş güne kadar cenazemi çıkarırsınız'' deyişini... Annesinin, temizliğe gittiği paralardan arttırarak kocasına aldığı beyaz gömleği... Okul paydos zili çalıyor. Heyecanla ablasıyla buluşuyorlar. İkisinin de yüzlerinde tamamlanmamış bir erinç! Azrail'in rüzgarı, kimilerinin ciğerlerine doldu. Boğuk insan sesleri, hayvan sesleri toprağın kulağını kopardı. Metalik bir şimşek bir süre apaydın etti görüntüyü. Toprak zangırdadı. Çamurlu toprak kabardı. Bir heyelan, bir çökme, bir yer altı hortumu ovada koca bir delik açtı. Çukur, ağızsız kuyuları içine aldı. Oluşan çukurdan patlayan sular, kara bulutların ucunu yalayıp geri döndü. Sular yağmura karıştı. Tekrar çukura doldu. Çoban, sırtından süzülen soğuk terlerle dizlerinin üzerine düştü. Çökmeden gelen boğum boğum sesler kulak zarını patlattı. Kulağından akan kan, çamurlu bedeninde bir yol açtı. Çobanın deli köpeği, bir ağıt yükseltti göğe. Uludu. Küfretti. Böğürdü. Ağladı."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/kara-kutu", "text": "Günler kısaldı. Tıpkı gölgeler gibi. Binlerce metre yukarıda sayfalarının çoğunu doldurduğum günlüğümün siyah kapağına boş gözlerle bakıyorum. Her şey sona erdiğinde bütün gerçekleri ortaya çıkartacak bir kara kutu gibi duruyor karşımda. Sayıları azalan eşyalarımın arasında şüphesiz en kıymetlisi o artık. Yine de her şeyi yazıp yazmadığımdan emin değilim. Uçmazken de ara sıra derinlerde bir yerlerde duyduğum o ses eşlik ediyor kafamda dönüp duran bu cümlelere. Uzun uçak yolculuklarında loş kabini dolduran, biraz taş plak cızırtısına, en çok da satır aralarına odaklanmamı sağlayan beyaz gürültüye benzeyen o tuhaf ses... Beynimi didikleyerek yiyebilmek için düşmemi sabırla bekleyen akbabalara benziyor tekrar edildikçe anlamını yitiren kelimeler. Hangi kıtanın üzerinde, hangi zamandayız bilmiyorum. Gece ve gündüz de birbirine karışmış durumda. Sonsuz bir siyaha, çocukluğumdan bu yana karanlığından korktuğum gecenin kalbine doğru uçuyoruz sanki. Kim bilir, belki kabus dolu gecelerde yatağımdan fırladığımda başucumda beni yeniden uykuya dalıncaya dek bekleyecek bir babam olsaydı farklı olurdu her şey. Yetimhane gecelerinde defalarca dayak yememe neden olan \"En az bir ışığı açık bırakma\" huyumdan halen vazgeçebilmiş değilim. Ölgün tondaki sarı yolcu ışıklarından sadece biri, benimkisi yanıyor başımın üzerinde. Gözlerimi sımsıkı kapatsam da yüzümü yakan eski bir yaz güneşinin ışığına benzer bir aydınlık vuruyor göz kapaklarıma. \"Kapat!\" emrini ve daha nicelerini almamakla yetinmeyip emir veren olmak için yürüdüğüm dikenli yolları düşünüyorum cama yansıyan suretime bakarken. Alnımın kenarlarından dökülmeye başlayan saçlarımı ve yediğim dayaklardan hatıra izleri daha iyi görebiliyorum ışığın da yardımıyla. Geçmişimi ne pahasına olursa olsun unutmamak için yüzümdeki izleri silmeyi öneren doktorları geri çevirişimi hatırlıyorum. Uzun uçak yolculuklarında mütemadiyen susuyor insanlar. Platin rengi saçlarıyla güzel kadınlar ve kendi solaryum makinelerinde bronzlaştırdıkları tenleriyle uyumlu kır saçlarıyla erkekler derin uykudalar. Artık birer ölü olduklarını bilmeden uyuyorlar. Uyurlarken dudaklarına yerleşen tebessümlerinden anlayabiliyorum rüyalarında bile zengin olduklarını. Oysa bizim gibi yokluk içinde büyüyen piçlere rüyalarımızda bile gülme hakkı tanımadı bu hayat. Kafamdaki seslerin ve motor uğultusunun dışında çıt çıkmıyor kabinde. Belki de ayıp sayılıyor Business Class'ta konuşmak. Ancak binlerce dolar ödeyerek hak edebildiğim bu rahat koltuğa gelinceye kadar oturduğum yolcu koltuklarında çekildiğim onca bilinçsiz sosyalleşme sorgusu düşüyor nedense aklıma. Oysa yanımdaki koltuk bomboş şimdi. Ne memleketimi, ne hangi işle meşgul olduğumu, ne de nereden gelip nereye gittiğimi soran bir ihtiyar yok yanımda. Gerçekliği artık flu bir düş olan o yaşlı adamı anımsıyorum eski otobüs yolculuklarımı hatırladığımda. Tekerlekli sandalyesinin kolunu zorla ittirerek karşıdan karşıya geçerken ömrünün sonbaharında oluşunu bilmez bir özlemle bakıyor etrafta koşuşturan genç kızlara. Biriyle, belki de birkaçıyla başka bir diyara kaçmak olsa da tek hayali, kolundan hangisini tutsa \"Sonbahar bitti...\" diyeceklerini de biliyor sanki içten içe. En kötüsü de cümlelerinin sonuna ekleyecekleri muhtemel bir \"Amca\" ifadesi. Bakmaya devam ediyor yine de genç kızlara, biraz arzu biraz da kinle. \"Yaş yetmiş iş bitmemiş!\" ısrarında belli ki nefsi. Bir kaç kez daha görmüştüm o civarda onu. Daha gençti. Sokaklar alışveriş merkezlerinde bile şube açmaya tenezzül etmeyen lüks markaların ve zincir restoranların şubeleriyle dolmadan uzun zaman önce. Evlerin ve dükkanların fiyatları da bunca şişmemişti henüz. Nişantaşı ve Cihangir eskisi gibi çimento değil kahve kokuyor bugün. Kavrulmuş kahve çekirdeklerinin kokusu şehirli kadınların pahalı ve aynı kendi isimleri gibi telaffuzu zor parfümlerinin kokularına karışıyor. Bir yerlere yetişme telaşında olan çoğunluğun aksine ağır hareket ederken bakışlarını gözlerime diken biri çekiyor dikkatimi. Yıllar önce gördüğüm siyah beyaz bir düşten hatırladığıma eminim yüzünü. Ellili yıllarda, her şeyin dekor olduğu bir sokakta çekilen bir filmin içinde yürüyorum sanki. Siyah beyaz düşümün tek rengi olan delici yeşil gözlerini ve gülümsediğinde sol yanağında oluşan gamzeyi hatırlıyorum. Gözlerinin dışında gamzesinin tek yanağında olmasıydı belki onu bu kadar net hatırlamamın nedeni. Bana kalırsa stereo olmalıydı çünkü tüm gamzeler. Aynı düşün içinde bizi tepemizde dönüp durarak takip eden akbabaya da bir türlü anlam verememiş, küçük bir çocuk gibi korkarak fırlamıştım uyuya kaldığım yerden. Yeniden uyuduğumda kumu altın tozundan bir sahilin iskelesinde oturup suyun yüzeyinde küçük taşlar sektirirken gördüm onu tekrar. Aramızdaki mesafeye rağmen sol yanağındaki gamzeyi seçebiliyordum her gülümseyişinde. Uzun bir zaman sonra tanıştığımızda bana aynı anda aynı düşü gördüğümüzü söylemesine hiç şaşırmamıştım. Birçokları gibi beni de kendi çocuğu gibi sevdiğini söylemişti. Yeraltında ona Akbaba isminin verilmesinin nedeninin ne soyadı ne de kolundaki akbaba dövmesi olmadığını sonradan öğrenecektim. Kısa sürede büyük işler başarmış, zehrini Avrupa'nın her köşesine dağıtmış ve tahsilatlarını da başarıyla tamamlamıştım. Her kurye gibi yaptığımın doğruluğuna inandırmıştım kendimi. Sayemde gençler bolca eğlenecek, sanatçılar üretkenliklerini artıracaktı. İlk ödülüm Amerika'da iyi bir Üniversite eğitimi oldu. Sonrakiyse hayallerimin ötesinde bir zenginlik. Bana da sahip çıkacak başka birinin babasıyla, Akbaba'yla karşılaşmış olmaktan ve onun için çalışmaktan şikayetçi değildim. Babasız büyümenin ne demek olduğunu bir tek kendimin bildiğini sanıyordum. Bana kuryelik yaptırsa da, bir çok cinayet işletse de onu hiç görmediğim babamın yerine koymuş, canımı feda edecek kadar çok sevmiştim. Yine de tek gamzeli kızını ondan daha çok sevmeme katlanamamış ve beni başkalarına, yerime geçirmeyi vaat ettiği yetimlerden birine öldürtmek istemişti. Neyse ki Akbaba'yı bu uçağa bindirdiğimi bilmiyordu hiç biri. Tüm bunları kara kaplı günlüğüme yazdım usanmadan. Binlerce metre yükseklikteki karanlığın içinde bile. Bir yaştan sonra nedense hep birbirine benzediğini düşünmeye başladım karşılaştığım insanların. Daha dün, yürüyen bir merdivenle bekleme alanına doğru ilerlerken sol yanımdan aksi yönde hızla ilerleyişi dikkatimi çekmişti birinin. Her an öldürülebilecek olduğumu bilmenin paranoyasıydı belki içimde kök salan. Yüzünü tam olarak görememiştim. Sırt çantasının bir süredir kullandığımla aynı olduğunu kırmızı iplikle dikilerek şekillendirilmiş detaylarını gördüğümde fark ettim. Çantasının rengi atmış, ipliklerin canlı kırmızısı solmuştu. Bir gölge misali hızla ilerleyip loş koridorlarda kaybolmuştu. Henüz bir ilkokul öğrencisiyken okulun aşağısındaki ana caddede karşıdan karşıya geçerken beni takip ettiğini fark ettiğim o adamı yetimhane belletmenine ancak günler sonra anlatabildiğimi hatırladım onu dün gördüğümde. Aynı adamı okul çıkışında ikinci kez görünce bu kez onu yeniden gördüğümü yetimhane müdürüne hemen anlatmış, okul çevresinde gizli güvenlik önlemleri alınmasını sağlamıştım. Ne var ki ertesi gün gelmeyecek kadar akıllıydı. Yıllar sonra onu yeniden anımsadığımda yüz hatlarını düşümde karşıdan karşıya geçmeye çalışan o ihtiyara benzetmiştim. Yüzünde yapacağım hataların tümünü bilip beni uyaramayacak olmasının sıkıntısını gördüğümü de ancak dün fark edebildim. Onun kim olduğumu anlayabilmem için yeterince büyümem gerekiyordu. Zamanda kelebek etkisi oluşturabilecek bir temastan korksam da merakıma engel olamamıştım demek. Yine de kendimi bu uçağa binmemek için uyarabilseydim iyi olurdu. Kim bilir belki de uyarmıştım... Tekerlekli bir sandalyede genç kızlara bakarken gördüm sonra kendimi uçağın dar tuvaletinin aynasında. Tek gamzelim ile ortak bir düşte gördüğümüz o altın tozu kumlu sahilde buluşmak için binlerce metre yukarıda son kez aştığımı sanıyordum korktuğum karanlığı. Artık \"Seni bir yerlerden tanıyorum!\" demekten vazgeçecektim aynalara. Hangi yaşımda olursam olayım her baktığımda kendi geleceğinin hırsızı olarak gelecekteki beni göreceğimi biliyordum aynalarda. Tepemde dönüp duran akbabaysa halen yaşadığımı bildiği için yanaşamıyordu bana. İşte günlüğüm... Büfenin önündeki gazetelikte değil, bir uçak enkazının altında, yanık kabloların, deri kaplı Business Class koltuklarının ve etrafa saçılmış tonlarca ağırlıktaki metal yığınının arasında bir yerde... Bulabilirseniz hemen okumaya başlayabilir, yaşamadığım geleceğimle şimdiden yüzleşebilirsiniz."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/kararti", "text": "İlkbaharın sonlarıydı. Gökyüzünde bulutlar, bir tarafta uzunca bir süredir konakladıktan sonra diğer tarafa gruplar halinde göç ediyordu; bulutların renk tonlarına koşut olarak, aralıksız renk değiştiriyordu yeryüzü. Şehir, adını 'kent'e devrettikten sonra kent de yerini çaktırmadan sefer tası gibi üst üste dizili betondan müteşekkil yerleşkelere terk etse de; gördüklerine iki yüz yıldır sabreden barok binalar yerini zevksiz motellere; içinde bir uygarlığın özetini barındıran konaklar 'rezidans'a; onlar da aynalı camlarla pencerelerini dışarıya kapatan büyük iş saraylarına dönüşmemişti henüz. Dönüşümün mimari yapıları bulundukları yerde, hizasına ulaşamayan kadim cinslerine caka satıyor ve tepesine binercesine onlara diklenip duruyordu. Büyük kentle barışık olmadı bir türlü. Veren ama ağır bir bedel ödeten kentin resmi tavırlarına, soğuk bakışlarına, asık yüzlü ve merhametsiz yüzüne bir tülü alışamadı. Kentin güler yüzlü tarafları da vardı; bunun ayırdındaydı ama o yüzüyle karşılaşmamıştı ve buna imkan da yoktu. Liseden mezun olup da bir yıl çalıştıktan sonra becayiş yoluyla memuriyetini öğrenim gördüğü İstanbul'a aldıran Bekir, emsallerine göre daha şanslıydı. Çalışarak okuyordu; ama bu, onun okul çevresindeki sosyal konumunda bir değişiklik de yapmamıştı: O evliydi ama öncelikle bir öğrenciydi. Kendisini; kentin, dışına ittiği, toprakla bağlantılı, yüzünde çilenin şaplak izleri bulunan itilmiş insanlarda buldu; üstü çizik, varlığı örselenmiş ve yok gibi yaşayan yoksul öğrencilerdi bunlar. O yıllarda henüz hayatta olan 'evin efendisi'nin, Bekir'in ortaöğretime devam etmesine bile çekinceleri vardı; fakat onun çekincesi başka nedenlere dayalıydı. Adam, okullarda verilen eğitimin insana olumlu ve güzel şeyler kazandırdığını düşünmüyordu. Okullardan yetişen gençlerin büyük-küçük bilmediklerini, yeni yetişen çocukları kumar ve içkiye yönlendirdiklerini iddia ediyor ve genellemeci bir yaklaşımla okullardaki öğretimi ciddiye almıyordu. Besmelesiz mekteplerden ne alacaksın ki oğlum? diyor; Bekir'in ortaöğretim isteğine tümüyle karşı çıkmasa da çok da sıcak bakmıyordu. O yıllarda, çocuklarını, özellikle kız çocuklarını okutmak istemeyen bazı ailelerin yaklaşımı buydu. Sonra Bekir, yalvarıp yakararak anne babasının gönlünü etmiş; derken, tereği kırık ve kenarları buruşuk şapka, dizleri kabarık gri pantolon, üzerinde emanet gibi duran lacivert bir ceket, ayağında 'Tozan' marka kara lastik ile bir ortaokul öğrencisi olup çıkmıştı. Orta öğrenim yıllarında elektriksiz, toprak zeminli, suyu ev sahibiyle ortak, tek odalı, hücre gibi bir evde üç arkadaş bir arada kalmışlardı. Hasırı kilim, yorganı soba, pantolonu pijama yerine kullanarak geçirilen o yıllar kolay geçmemişti. Büyük düşleri vardı: Doktor olacaktı. Bu hedefe o kadar kilitlenmişti ki daha lisede, ara sınıflarda iken bile ders defterlerinin karalama sayfalarına, bazen isminin başına Dr. unvanını yazdığı olurdu. Bunu gören muzip arkadaşlarının takılmalarına hedef olmaktan kurtulamamış ve Hangi Bekir? sorusuna Doktor cevabı verilecek kadar adı Doktora çıkmıştı. Liseyi bitirdiği yaz, tarladan, bağdan, bahçeden soluk soluğa gelirdi eve. Gecenin geç vakitlerine kadar adayların aldıkları puanlar ve kayıt tarihleriyle ilgili radyo haberlerini dinler; çok zaman da radyo açık halde uyuyakalırdı. Hayalindeki üniversiteli büyük ve önemli bir adamdı; başarılı, ayrıcalıklı ve müstesna bir insandı: Haki parkalı, kalın bıyıklı, kirli sakallı, botlu bir üniversiteli... O yıl üniversiteye yerleşemeyince yaşadığı büyük hayal kırıklığını, girdiği memuriyet sınavını kazanarak gidermiş; o bir yıl içinde ortaya çıkan boşlukta annesinin bastırmasıyla da evlenivermişti. O arada ertesi yılki öss'yi, vefasız bir sevgiliyi bekler gibi sabırla beklemişti. Bu hareketli geçen sürede daha fazla bilenmiş ve hazırlanmış; umduğunu bulamadıysa da bulduğu bir bölüme yerleşmişti; ama doktor olamayacaktı. Bulutlar iyice yoğunlaşmıştı; alnına birkaç damla düştü. Adımlarını sıklaştırdı. Geniş bir caddeden karşı kaldırıma geçti. Görkemli döşenmiş vitrinlerin önünde yürüdü. Önünde gevşeyen düğmeyi ilikleyip parkasının yakasını kulak hizasına çekti. Yer yer sıklaşan kalabalık içinde ancak kıvrımlı zikzaklarla yol alabiliyordu. Ağız kenarını çekiştiren çizgi istikametinde gülümsedi. Babasının bir sözü düşmüştü aklına: Gökten adam yağmış gibi... Nereye gidiyor bu kadar insan? İşleri güçleri yok mu bunların?... Tekrar tebessüm etti. Bir kırtasiyecide, dükkanın dışına taşan döner ayaklı sergide bayram tebriği kartlarını inceledi uzun uzun; sonra üzerinde kurbanlık bir koç resmi olanda karar kıldı ve onu aldı. Bir adama çarptı. Adam, ters ters baktı. Adamaözür işareti verip uzaklaştı hemen. İşte bu kadaaar... Babasıgile de yazsam mı? Yazmalıyım. Onlar da ailemizin bir parçası. Biri, Berat'ın anneden dedesi; öteki anneannesi. Döndü, aynı kırtasiyeciden yine üzerinde koç resmi olan ama daha farklı olan bir kart aldı. Gidip baktım: Adam açık arttırmayla kiraya veriyor neredeyse. Kirayı ve peşinatı en çok veren tuttu. Bir yerde daha var ama öğrenci olduğumuz için geri çevrildik. Sınav kazanıp okula girmek bir dert; kazandığın okula tutunmak başka bir dert. Casim, okula girmek bir dert diye boşuna yakınmıyordu. Bu yakınma hem yüksek öğrenim puanıyla hem de bir yüksek okula yerleştirilmeyle ilgiliydi. Casim, ağırlıklı olarak din eğitimi verilen bir liseden mezundu ve o yıllarda bu okullara kuşkuyla yaklaşılıyordu. Bu bağlamda ikide bir okulun öğrencilerinin geleceğini ilgilendiren ani yönetmelik değişikliklerinde sakınca görülmüyordu. Puanı tuttuğu okula kayıt yaptırabilmek için akla karayı seçmişti. Mezun olduğu lisede fen bilimlerinin okutulduğunu ispatlamak için rektörün huzurunda, su, tuz ve şekerin kimyasal formülünü yazma testinden geçmesi gerekmişti. sıygaya çektiği öğrenci, ilgili elementlerin formülünü huzurunda yazdıktan sonra şaşkınlığını Vay vay vay!.... sözüyle ifade etmişti rektör. Kış şartlarında ulaşımı son derece çetin olan ve hayvancılıkla geçinen köy, kasabaya oldukça uzaktı; dahası yüksek dağların eteğinde konuşlanmıştı ve ilçenin az sayıdaki mahrumiyet bölgelerinden biri kabul ediliyordu. Berat'ın doğduğu yıllarda aşağı köylerde görülmeye başlayan teknik tarım aletleri bu köye henüz girmemişti. İnsanlar, domates, biber gibi sebzeyi ancak mevsiminde görebiliyorlardı. O bayram tebriği yazılıp gönderildikten sadece dört gün sonra Bekir'in kıyameti koptu: Gökyüzünde siyah bulutların kaynaştığı, havanın yağmur yağdı yağacak kıvamında tutsak olduğu gün, metnini, kalabalık bir caddede yürürken tasarladığı o bayram tebriği, gönderildiği adrese ulaşmadan önce; üzerine derin bir yasın abandığı köye, bir kamyonetin arkasında girdi Bekir. O gün yöreye ak bulut kızdırması denilen bunaltıcı bir hava hakimdi. Mevsiminden beklenmeyen yakıcı bir sıcakla iç içe olan gökyüzündeki bu beyaz hareketlilik, yağmur yüklü ala bulutların sağanağa hazırlık çalışmaları kabul edilirdi. Telaşlı bir gün geçirileceği günün başlangıcından belliydi: Sabahın erken saatlerinde birkaç kez gök gürültüsü işitilmişti. 'Yağmur yağar da ot ıslanır' kaygısının öne çıktığı, ellerin çabuk tutulmasını gerekli kılan bir gündü. Evin efendisi, bu telaşı, Bu yonca var ya bu yonca; cenazene ağlatmaz. diye özetlerdi. Yağmur yağması halinde mevsimin ilk ve en kaliteli yoncasına verilen emek heba olup gidebilirdi. Bu dikkatle o gün, ailece kalabalık olarak yonca toplamaya gidilmişti. Kara haberi akrabalardan biri tarlaya ulaştırdığında iş yarılanmıştı. O tebrik kartı; o, Berat'ın doğum haberini de ileten Kurban Bayramı tebriği, babaanne Kalbiye Kadın'ın yüreğini yirmi yıl sonra ve şiddeti daha da artmış olarak; üstelik diğerini de depreştirerek yeniden kanattı: Olay, Kato dağının eteklerinde görev aracının, bir dağın yamacında pusuya düşürülerek taranması sonucu meydana gelmişti. Terhisine sadece dokuz gün kalmıştı Gülüşan'dan doğma, Bekir oğlu, 1979 doğumlu Beratın. Kara haber, yüzlerin sarardığı, kalplerin; mayası gelmiş hamur kıvamında pelteleştiği, seslerin yükseltilmediği, ruhların mayıştığı sıcak bir Ramazan günü, anne Gülüşan'ın iftar sofrası için hazırlık yaptığı, büyükanne Kalbiye Kadın'ın; yine aklı el kapılarındaki çocuklarında olarak, çocuklar gelirse yerler düşüncesiyle oval yer tahtasında aş kesiği günün ortasında ulaştı. Haberi ulaştıranlar, kendi aralarında zamanlamanın tartışmasını yapmışlardı: İftardan sonra gitmenin daha uygun olacağı görüşü baskın çıkmışken, 'iletişim araçlarının çoğaldığı; cep telefonlarının köylere bile girmeye başladığı, haberin başka kanallardan ulaşabileceği; kaldı ki nasıl olsa bu haberin er geç ulaşacağı, iyisi mi daha fazla bekletmemek gerektiği' görüşünde ittifak edilmişti. İlçenin kaymakamı ve jandarma komutanı sıfatıyla bir üsteğmen, muhtarın refakatinde haberi getirdiklerinde köy halkının çoğu yine arazideydi. Bu haberi getirmek, sizin için gerçekten zor; zorlu bir görev bu yaptığınız yeğenler dedi, adamları rahatlattı. Bunun üzerine kaymakam, tekrar baş sağlığı dilekleriyle ayağa kalkınca kendisinde mekandan ayrılmak için cesaret buldu. Kalbiye Kadın, yetmiş üç yılın yükünü evin bir köşesine olanca ağırlığıyla bıraktı; boşaltmadı ama bıraktı. Taşıdığı yükle birlikte kendisini de bıraktı. Antik bir kenti andıran yüzündeki görünmeyen çizgiler de bir günde ortaya çıkmıştı. Şişen göz torbalarından süzülen yaşlar yüzünü yeterince yıkamıştı; şimdi göz pınarları kurumuş halde sadece ve sürekli susuyordu. Ayak altlarında bir çocuk dolaşıyor; annesi veya babaannesinden hangisinin kucağına gitse ilgi görmüyor ve huysuzluk yaparak varlığının farkına varılmasını istiyor; bunu başaramayınca ağlamaya başlıyor. Bir başkası annesinin başörtüsünü çekiştiriyor, saçları görünen kadın, bir eliyle saçlarını kapamaya çalışırken diğeriyle çocuğu kucağında silkeleyerek azarlıyor. Olanları anlamaya çalışan az daha büyük olanları ise, annelerinin koltuk altlarına sığınmış halde, elleri ağızlarında tek tek baktıkları ve daha önce pek de öyle görmedikleri yüzlerin aldığı biçimleri okumaya çalışıyorlar. Nefesler iniltili, göz kirpikleri ıslak, alınlar gergin, bet beniz soluk, yüzler meftur; yüreklerde ateş var: Bir değil iki ateş var; küllenmekte olan diğer ateş, Bekir'in bıraktığı ateş de yeniden harlanarak alevlenmiş durumda. Berat, son mektuplarından birinde, Burası, insanların sustuğu, mermilerin konuştuğu, dağlarının çiçek yerine barut koktuğu, kuşların uçmaya, kurtların yaşamaya korktuğu bir yer. Can taşıyan her şey tedirgin ve korku içinde burada Dağlar, içinde barındırdığı görünmeyen tehlikeyi birazdan üzerinize boşaltacakmış gibi fırtına öncesinin sessizliği içinde. Korkuyorum. Ölümden değil; bu anlattığım ürküntü beni korkutuyor. Az kaldı; çoğu gitti azı kaldı. Olur da buradan sağ salim dönemezsem -ki bu ihtimal daima var- bana hakkınızı helal edin. diye yazmıştı. Kendisiyle baş başa kaldığı cam kenarında, uğultuları, kaynaşmaları, kısık sesli konuşmaları işitmeksizin kendi dünyasının dehlizlerinde, -di'li ve -miş'li geçmiş zamanın hikayesinin dilimlerinde yolculuklar yaptı kadın: Halalarının da geldiği bir bayramda hala çocukları Emirhan ve Zeynep'in oyuncağıyla sürekli oynamaları bir yana; evde gördükleri ilgi tahammül sınırını zorlayınca Babaanne, ne zaman gidecek Hasibe ememgil? diye sormuştu. Dedesiyle camiye ilk gittiği gün de Allah burada mı oturuyor dede? diye sormuştu. Bunu, bir süre çevresine gülerek anlatmıştı dedesi. Hiç görmediği babasının mezarına babaannesiyle ilk gidişinde babasının mezarlıkta ne yaptığını, eve niye gelmediğini sormuştu. Sonraki günlerde de Sen demişti babaannesine, Niye burada ağlıyorsun hep? Babam, ağlamana üzülmez mi? demişti. Baharın, köye gelen kavak yüklü kamyonlardan birine, aracın ardından sarkan ağaç dallarına asılırken yakalamıştı dedesi. O gün, dedesinin ilk kızdığı ve kendisini azarladığı gündü. Leylekler gelirdi her yıl mayıs aylarında; iki kişilik bir aileydiler. Pencereden de görülebilen dut ağacına leyleklerin yaptığı yuvayı, 'evin efendisi', hayvanlar gelmeden önce düzenler, hazırlardı; Sevaptır. derdi. Leylekler, yuvalarından ayrılırken yavrularıyla dönerlerdi. Berat, leyleklerin çıkardığı 'lak lak lak' seslerini çok merak ederdi. Hayvanların bu sesi nereden ve nasıl çıkardığını anlamaya çalışırdı. Babaannesine sormuştu bunu; fakat aldığı cevaba tatmin olmamıştı. Arkadaşlarına özenerek oyuncağını evin avlusunda kendisi yapmaya kalkıştığı bir keresinde de keserle çivi çakarken parmağını ezmiş, eve ağlayarak gelmişti. Sonra, dedesi ona üzerinde iniş aşağı kaydığı, tekerleklerinin dışı şifat kaplamalı bir araba yapmıştı. Berat, hüsranla sonuçlanan bu ilk girişimin ardından eşyaları söküp dağıtmayı; sonra takmayı öğrenmişti. Şimdi ardiyede olan eski radyoyu bu şekilde defalarca söküp takmıştı. Dedesi, torununun el becerisinden dolayı etrafına 'havalanırdı'; Kişi olacak bu çocuk canım. derdi. Dedesi, mürüvvetini göremediyse de meslek lisesinde okuyup elektronik bölümünden mezun olmasında bu el becerilerinin payı vardı. Sonra çıktığı yolculukta gelecek zamanın hikayesiyle karşılaştı: Bayramlar gelecekti, bayramda çocuklar, dayılar, halalar, teyzeler gelecekti: Berat, yazmasını çekiştirecekti, sarılacaktı babaannesine, cıvıyacaktı; Yeter hı, yeter! Deden gelir şimdi, ocağı yakmalıyım. dese de Berat'ın sırnaşıklığa dönüştürdüğü eylemine devam etmesi üzerine Lan oğul, diyecekti; biri gelir saçlarım görünür, yeter! diyecekti. Berat, babaannesinin ocaktaki kızgın küle özenle yerleştirdiği ve üzerini iyice örttüğü patates ve sac gömbesini sıcak külden çıkarmaya çalışacaktı; babaannesi müdahale edecekti: Etme lan oğul, pişmedi daha, az sabrediver; çatladın mı? diyecekti. Berat bir başka zaman, babaannenin yağlı işkefe pişirmek için ocağa sac kapadığını görür görmez ağzı sulanmış olarak ocağın etrafında sabırsız hareketler yapmaya başlayınca; bu kez babaannesi Tavukların tüneğine dadanmış tilki gibi dönenip durma! Kerim çağırıyormuş seni. Haydi; git dolaş biraz; yarım saat sonra gel. diye başından savmaya çalışacaktı. Başka bir demde Berat'ın çardakta top oynamaya kalkışması üzerine annesi Gülüşan Kadın ağzında dili olup olmadığı konusunda tereddüde düşen dışarıdan birini şaşırtacak şekilde, yaşmağının altında uzlete çekilmiş olan sözcükleri, sesini yükseltmeden Berat'ı uyarmak için bir süreliğine denetimli olarak özgürlüğüne kavuşturacaktı: Babaannen yorgun; dinleniyor. Yapma Berat! diyecekti. Berat, dedesinin ceket aldığı gün yeni ceketiyle, dedesiyle serenin önünde çekindiği, yaklaşık on yıldır baca başında bir tutağa toplu iğneyle tutturulmuş halde öylece duran çocukluğunun soluk fotoğrafına bakarken yine dedesinin cep saatini hatırlayacak; çocukken sırlarla dolu olduğunu düşündüğü; o, arkasında tcdd treni resmi kazınmış olan serkisof marka saat aklına her geldiğinde yaptığı gibi, babaannesinden saati isteyecek; saati kurarak çalışıp çalışmadığını kontrol edecekti. Sonra, askerden ilk izne gelişinde yavuklusu ile nişanlanacak, tezkere alıp döndükten sonra da düğün yapılacaktı. Düğün sonrası, ilçede bir elektronik dükkanı açacaktı. Bayramlar gelecekti; bayramda çocuklar gelecekti: Biri geldiğinde öteki gitmişti. Çocuklar kayboldu, çocuklar yitti. Haber salındı uzaklara, Büyük Eyüp, ortanca Ziya, el kapısındaki kızlar geldi; bu kez Bekir gelmedi. Bekir yirmi yıldır gelmiyor; şimdi Berat da gelmeyecek. Davullarla zurnalarla uğurlanarak giden Berat da, gittiği yerden, resmi aracın arkasında, bayrağa sarılı bir tabutla döndü. Berat büyürken babası uzaklarda bir yerlerde yaşardı; o, orada baba olarak kalacaktı. Babalar hep uzaklardadır zaten. Uzaklar, evin hemen ötesindedir; ama ulaşılamayan bir yerdedir. Berat, babasının yanına gitti. Babası giderken Berat kundaktaydı. Gülüşan Gelin, kırkına varmadan ağaran saçlarını yoldu, dizlerini dövdü; uğundu, çırpındı, ağladı, ağıtlar yaktı ve ağlattı. Ortalıkta dolaşan çocuklardan biri annesinin eteklerini çekiştiriyor. Bu çocuğu götürün buradan! diyor buyurgan bir kadın sesi. Çocuğu oradan götürecek olan bir el onu kaldırıp kucağına alıyor. Kadınların elleri burunlarına gidiyor, kadınların elleri eteklerine gidiyor. Evin efendisi, uzun yolculukların insanı kıvamına erdirdiğini söylerdi. Evin efendisi, ayak altına atılan karpuz kabuklarının kazaya sebep olabileceğini söylerdi. Evin efendisi, zamanında herk edilmeyen tarlanın ürününün çalık olacağını söylerdi. Evin efendisi, Hile katılan işin lokması boğazda kalır. derdi. Nicedir yüzleri kağşatan, gözleri çapaklandıran, genizleri kurutan, kudurgan bir çıvgınla gelen bir filizkıran fırtınasının çocuklarımızı toprağa düşürmesidir yaşadığımız. Bana duvarın arkasından konuşup durmayın! Duvarın arkasında neler olup bittiğini söyleyin bana! Bana duvarın arkasını gösterin! Görmediklerime ve bilmediklerime karşılık bir bedel istemeyin artık benden. Bana hangi gözünü kırptığının hiçbir anlamı da önemi de yok. Bunu bana bir daha söyleme; çünkü karanlıkta kırpılan göz kırpılmamıştır. Söyleye söyleye beni bıktırdığın şeyleri tekrar edip durma bana; tereciye tere satma. Bana kendini methedip durma. Bana aynanı göster. Övünüp durduğun aynanın tozlu ve bulanık olması bir yana, üzerinde kan lekeleri var; Berat'ımın, Bekir'imin kanı var. Berat'la babası arasında 20 yıl var. Evin efendisinin gittiği yıl tahıl ambarlarında güve olmamıştı. Kabaklar bahçe duvarlarından yollara sarkmıştı; çıtırmık erikleri çok yeğin olmuştu. Dahası, domatesler hastalanmadan mevsimi tamam etmişti. Domatesler, fabrika işi gibi yakışıklı ve pürüzsüzdü; ama tadı yoktu o yıl domateslerin. Geçmiş yüzyıllardan beri bunların hayra alamet olmadığı yorumlanmıştır hep. Yine de öyle oldu; o yıl herif gitti. Evin efendisi, Bekir'imi okutacağım diye orak tarlalarında, temmuz güneşinin altında yıllarca pişti; altmış yaşından sonra onun bunun kapısında ırgatlık etti; Okusa ne alacak besmelesiz okullardan? derdi. Hep çekinceliydi, mesafeliydi okutmaya; ama evde okuyan biri de bulunsun isterdi. Berat'ın yollarını gözledi bir evin adamı bunca yıl... Bekir'imin kokusunu bulmuştum onda. Yetim büyüttüm onu ben; neliklerle büyüttüm ben onu? Bunu, çocukları öldürenler ve öldürtenler nasıl bilecek? Bir çocuğun gözünün önünde büyümesine tanıklık edenler bilir bunu ancak; anneler bilir. Yiğidimin terhisine az bir zaman kala neydi bu başıma gelenler?... Akşam karanlığı çökünce ayaklar ses çıkarmadan ağır ağır çekildi. Akşam ezanı okundu; perdeler kapandı, lambalar yakıldı. Yakın akrabaların evinde televizyonların fişi ara kablolardan çıkarıldı. Yaşanamamış iki ömrün tüm ağırlığı çöktü eve; birleşerek ve yenilenerek. Gecenin ilerleyen saatlerine doğru evdekiler kendileriyle ve acılarıyla baş başa kaldılar. Duvarın arkasındakine söyleyin; artık verecek kurbanım kalmadı. Başka kapıya da gitmesin, yetti gayri, bıçak kemiğe dayandı; anaların Tepegöz'e verecek oğulları kalmadı. Ona söyleyin; karnı doymuş çitanın ceylanlar arasında masum masum dolaşması gibi buralarda dolaşıp durmasın. Bana baş sağlığı için bekliyorsa beklemesin; cehennem olsun gitsin, işine baksın. Bari başka anaların ağlamaması için ne gerekiyorsa yapsın; bitirsin bu işi, toprak dışında her şeyi konuşsun onunla. Ona söyleyin: Berat'ımın hukukunu ona bağışlamam yoktur. Çocukları 30 yıldır dövüştürenleri bu çirkin işlerinden men ediyorum! İşiniz anaları ağlatmak mı sizin? Neslimi tükettiniz, kut'umu iliğimi kuruttunuz siz; çocuklarımın gençliğini yağmaladınız. Ertesi sabah, kızlar, Rüveyde ve Aliye gittikleri uzak diyarlardan geldiler. Bayramlarda iki yakasının bir araya geleceği umulan çocukların mevcudu tamamlanmıştı: fakat bu kez bayram yoktu ortalarda. Nicedir, kalbim ismimle anlaşmazlık içinde. Kalbim sükunet bulmadı bir türlü. Tam sükunet bulacakken şu başıma gelene bakın! Başıma gelenler kaç annenin başına geldi? Ben yirmi beş bin kaçıncıyım acaba? Kalbi, annelerin kalbinin ritmini duymayanlar, ne kadar kolay baş sağlığı diliyorlar; onlar durmadan baş sağlığı diliyorlar, çeyrek yüz yıldır baş sağlığı diliyorlar. İkidir vatanı sağ ediyorum; bu vatan sadece benim mi? Bir de siz muktedirler sağ etseniz olmaz mı vatanı? Başkasının 'sağ ettiği' vatan üzerine nutuklar çekmek, tuzu kuru olanlara çok hoş geliyor olmalı. Davulun sesi de uzaktan kulağa hoş geliyor. kaç kardeştim ben kaç kaldım biliyor musun sen benim de bir annem var ve o da ağlıyor bunca yıl üstelik senin çocuklarının bir adı var benim kardeşlerimin ve çocuklarımın bir adı bile yok. Karartı ile Kalbiye Kadın'ın bu konuşması böyle sürüp gitti ve bir sonuca bağlanamadı. Kocaları kabile savaşlarından dönmeyen dölsüz kalmış siyah kadınların büzüşüp döşüne yapışmış memelerinde hayat arayan kara çocukların büyüyen gözleri gibiydi gözler. İnsanların gaz çıkışlarını parlatan, ayakkabılarını ağartan aygınların nevri döndü. Hoyrat ağızlar, kan almaya geldikleri evde ikramları höpürdeterek bir nefeste diktirdi önce. Sonra genç kızların perçemleri yüzlerine bezek oldu; kem nazarlar yüzlerimizin kalayını çıkarttı. Sepetlere sığışan nevaleleri sıçanlar talan ettikten sonra geriye burun sızlatan bir ufunet kaldı. Şimdi, ortancası, iletken nalınlar üzerinde iletken bir zeminde enerji üretmeyi düşünüyormuş. Bu süre zarfında da depozitosu maliyetini geçen bir handa kirada yaşamaya başlamışlar. Gün dağının meltemi, ardıç yaylalarından esen karayelle karıştırılırsa kış erken bastırabilir. Folluklarda tavuklara tebelleş olan tilkinin yalazlar arasında evin köpeğiyle gizli muhabbetinin ifşasından sonra civardaki börtü böceğin de kulağına kar suyu kaçtı. Kentin ayak değmeyen mutena bölgelerinde toprağa gömülmüş çok sayıda boru bulundu. Yapılan aramalarda bazı kitaplar gözaltına alındı ve çok sayıda yasa dışı özlemlere el konuldu. Sıvışık ve yapışkan bir yangı'nın sürekli tazelenmesi, aygıtın parçalarının sadece ve tek yöne dönmesini amir bir çakıldağın işi olmalı diye düşündü insanlar. Varış çizgileri belirlenmemiş bir hipodromda, peşinden çatamadığı koşucuların arkasında, dili bir karış dışarıda, nefesi küçük dilinin altında gözleri alev saçan naçar koşucular gibi kaldık."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/katarsis-oyku", "text": "İçindeki ses; Bu manzara da aynı ben... diyordu. Bugün rüzgar da yok, dedi. Gözünü dekorasyon dergisinden ayıramayan; duymadı. Kendini bulmuştu. Elinden bırakamıyordu. Zaten dallar da oynadı. Birkaç sarı yaprak havalandı. Yorgun ve biraz da kırık; müstakbel eşine baktı. Elazığ'ın Keban ilçesinde doğdu. Temrin, Aşkar, Semaver Öykü, Hece, Hece Öykü dergilerinde deneme ve öyküleri yayımlandı. Farklı edebiyat dergilerinde yürüttüğü düzeltmenlik görevini, akademik alanı da ekleyerek sürdürmekte."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/katir", "text": "Katırın üzerindeki semere, yoğurt kaplarını, sefer taslarını büyük bir dikkatle bağlarken, küçük parmakları hızlı ve mahirdi. Dokuz, on yaşlarında kara kuru, çelimsiz bir çocuktu. Üzerindeki çiçekli, koyu renk elbisenin omuzları dirseğine kadar sarkmıştı. Küçük yüzü ciddiyetle kasılmış, siyah, kısık gözlerinde mağrur, kendinden emin bakışlar olmasına rağmen, hafif bir telaş ve korku da hareketlerinde seziliyordu. İşini bitirdikten sonra hayvanın kirli beyaz, gri, siyah karışımı kısa tüylü boynunu okşarken kulağına eğilip bir şeyler fısıldadı. Katırı yularından tutup yüksekçe bir kayanın yanına sürükledi sakince. Ayağındaki kara lastikler, en az üç dört numara büyük ve erkek ayakkabısı olduğundan iple alttan üste doğru, birkaç kez dolandırıp bağlamıştı. İpler gevşediğinde ayağından sıklıkla fırlıyor, kemikleri belirgin, kirli, lastik karası ayaklar göz önüne çıkıyordu. Diğer insanların ayağını görmesinden endişe edecek değildi ama ayakları taşlı, kayalık yollarda çok acıyordu böyle olduğunda. '' Eh hadi madem bin de git gel.'' Arkasını dönmüş gidiyorken, birden uzun örgü saçlarını savurarak hışımla döndü, kolundaki nişan hediyesi saatini göstererek: '' Saat tutacam haa! Onu hesap et de öyle git, gel.'' Dedi. Hasibe geldiği gibi hızlı adımlarla eve giderken, küçük Kerime birinci de atamadığı sol bacağını ikinci sıçrayışında katırın üstüne attı, dengesini kurana kadar biraz hayvanın kulağını çekiştirdi ama sonunda semere yerleşti. Yuları eline alıp hayvanın yanlarını ayağıyla hafifçe dürtükledi. Katır ağır hareketlerle ahır bahçesinin kapısından çıktı. Evin önündekiçeşme ayağının üzerinden küçük bir sıçrayışla toprak yola geçti. Bütün teneke kaplar, yoğurt helkesi, sefer tası şangırdadı. Kerime bu sıçrayıştan hiç endişelenmedi, katırın yularıyla, hayvanın başını gidecekleri istikamete, yokuş aşağı doğru döndürdü. '' Hadi oğlum, beni Hasibe cadısının eline verme, güzelce gidip gelelim'' , dedi. Köyün ortasından geçen yol, dik bir yokuştan ibaretti. Yolun sağ ve solunda iki ya da tek katlı ahşap evler, çoğunlukla tahtaları kararmış, kahverengi, kızıl karışımı görünümleriyle son demlerini yaşadıklarını haber veriyorlardı. Arada tek tük yeni tip tuğla ve taştan yapılmış evlere de rastlanıyordu. Köyün en yukarısında taştan örülmüş, iki oluklu çeşme her daim akardı. Çeşmeden akan sular, önündeki taş yalakta birikir, taşar, kendi yaptığı izden, yolun sağında kalan evlerin önünden küçük bir dere halinde akardı. İsteyen onun yolunu evinin önünde ya da arkasındaki küçük bahçeye çevirir, evine yeteklik yetiştirdiği sebzesini, meyve ağaçlarını sulardı. Kerime köyün sonuna geldiğinde yokuş da bitmiş oldu. Şimdi, iki tarafında yaşlı söğüt, meşe, kavak ağaçlarının sıralandığı hafif eğimli bostan yolu başlamıştı. Emektar katır ne yavaş ne hızlı denebilecek halde giderken, Kerime de ağaçtan ağaca sıçrayan sincapları gözetliyordu. Kendine küçük bir oyun bulmuştu bu yolda giderken. Eğer beş ve daha fazla sincap görürse o günün güzel, az görürse kötü geçeceğine inanmıştı. Birkaç kez de öyle olmuştu. Mesela, geçen hafta babasından okkalı bir tokat yediği gün sadece iki sincap görmüştü. Sonraki gün tam yedi sincap görmüştü ve o gün ekmeği Hasibe pişirmiş, ona çok az iş kalmıştı. Gerçi Hasibe bunun acısını fena çıkartmış, küçüklerin boklu bezlerini dört gün ona yıkatmıştı ya neyse. O yine de bu oyuna devam etmeye kararlıydı. Serçe kuşları ve adını yeni öğrendiği, kırlangıç, saksağan, ağaçkakan kuşlarının farklı seslerini dinlemeye de bayılıyordu. Hatta kargaların gaklaması bile hoşuna giderdi. '' Ne acaip kızsın, hiç karga sesi sevilir mi?'' diye dalga geçmişti ablası. Zaten bundan sonra düşüncelerini kendine saklamaya başlamıştı. Bostan yolunun kenarında, yukarı ormandan sakin sakin akıp gelen yeşilli, mavili bir akarsu vardı. Adına, ''Gökdere'' derlerdi. Hakikaten, yeşilin, mavinin her tonu görünürdü. Suyun etrafındaki yosun tutmuş, irili ufaklı kaygan taşların üzerinden zıplaya hoplaya gitmek ne güzel olurdu acelesi olmasa. Her çeşit mavili, pembeli, eflatun, sarı renklerde çiçeklerle bezeliydi suyun iki yakası da. Çiçekleri toplayıp, güzel bir buket yapmak, annesine vermek isterdi ya da onlardan rengarenk bir taç örüp takabilirdi. Aman canım annesinin çiçek görecek hali mi var? Her dakikası işle geçiyordu. '' Ana sen merak etme, ben onun dilinden anlarım.'' Dedi bilgiçce. Dökülecek yemek kabı olmayınca Kerime katırın böğrüne sıkı bir tekme attı. Hızlı bir şekilde eve ulaşmak istiyordu, ablasıyla dalaşmak en son istediği şeydi. Emektar katır aldığı bu tekmeye sinirlenmiş gibi kafasını, kulaklarını hızlıca salladı. Kuyruğunu sert şekilde savurdu, kuyruk ucundaki uzun tüyler Kerime'nin yüzüne çarptı. Kerime, '' Yaa napıyosun salak hayvan!'' der demez, katır ona göre olabilecek en hızlı şekilde yerinden fırladı. Öyle koşuyordu ki Kerime düşmemek için kollarını hayvanın boynuna dolamıştı. Bacakları rüzgarda sallanan yapraklar gibi arkaya doğru havada asılı kalmıştı. Katır koşarken o çirkin sesiyle bağırıyor, kızın çığlığını bastırıyordu. Bostandakiler olayı görüp peşlerinden koşsalar da çok gerilerde kaldılar. Köyün yolundan yokuş yukarı koşmaya ve anırmaya devam ederken, Kerime başına gelebilecek kötü sonuçlardan çok bütün köye rezil oluşunu düşünüyordu. Köyün çocukları kendisiyle nasıl dalga geçecekler, bir katıra sahip olamadı diye ablası nasıl laflar edecekti kim bilir. Köy yolunun ortasına doğru katırın önüne Kazım amca çıktı: '' Ho ho, dur lan eşek katır, inatçı hayvan dur lan!'' Yularından tuttuğu gibi kendine çekti, hayvanı konuşarak sakinleştirdi. Kerime hiç cevap vermeden sessizce ablasının yüzüne baktı, sonra ikindi güneşinin kızıllığında gözlerini kısarak bahçedeki çamaşır sepetinin yanına gitti. Yıkanmış çamaşırları bahçedeki çamaşır tellerine asarken sırtındaki acıdan yüzü buruşuyordu."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/kavanoz-dolarken", "text": "Hırıltılı nefesiyle hatırlıyorum, yanımdaydı, koltukta. Yolda görüp onu almakla iyi mi ettim bilemiyorum ama başına bir gelecek vardıysa bunu çoktan yaşamış olmalıydı. Kendimi, bile bile hiç tanımadığım birinin yazgısının parçası haline getiren şu iyimserliğim. Ama başka türlü davranamazdım. gördüğüm şeyi düşünerek geri dönmüş ve onu yol kıyısında beklerken bulmuştum. Camı araladım gideceği yere bırakabileceğimi söyledim. Fakat oralı olmayıp bana sırtını döndü. Ne vardı, sırası mıydı şimdi endişenin. Tekrar seslendim. Elinde çantası böyle sabaha dek beklese, hadi buz kesip heykele dönmedi diyelim, yardımına kim koşacaktı onun. Aşağı indim, park lambalarını kontrol edip bir sigara uzattım. Çakmağa doğru eğildi, tutuşan bir tutam saç telinin kokusunu duydum. Kumral ya da siyah ateş için hiç fark etmiyordu. 'Bırakın inadı' dedim... Durumu açıklayacak bir şeyler söyleyebilirdi ama o öksürmekle yetindi. Sonunda ikna olmuş içeri geçmişti. Kapıyı üstüne kapatırken gökyüzünde asılı gibi duran ayın o solgun yüzünü görüyorum. İçine iyice sindiği bulut katmanından ancak dikkatle bakıldığı zaman seçilebilen bu yüzün beni tedirginliğe ittiğine yemin edebilirim. Etrafı son kez kolaçan ettim. Gecede canlılık belirtisi olarak şu öksürükler dışında hiç bir şey yoktu, ben de hemen direksiyona geçtim. Geri dönüp onu en yakın şehre bırakabileceğimi ve sorun neyse isterse bunu orada birlikte çözebileceğimizi söylüyorum. Anlıyor. Fakat ben sola sinyal verince, daha önce değil. Gözleri faltaşı gibi açılıyor bir an. Sonra yine sessizliğine gömülüyor. Ona derdimi kuracağım cümlelerle anlatamayacaksam durum gerçekten kötüydü demek. Zavallı kim bilir neler yaşamıştı Öğrenmek istiyorum. Bence yaptığı şey yanlış. Oraya dönmeli. Kendi gerçeğiyle yüzleşmeli. Çünkü bu yapılmadığında korku daha derin bir yerine çörekleniyor insanın. Kuyuya taş atmak gibi. Taş hızla düşerken bize ait şeyleri nasıl alıp götürüyorsa, aynen öyle. Şimdi yolculuğun yalnızca keyfini sürebilsek ne iyi olurdu bu. Motorun uğultusuna kulak verse. Şu kar yığınına, anılarına ya da kendi cinsine özgü başka başka düşüncelere dalsa. Ama gergindim, yorgundum. Günlerce direksiyon başındaydım. Ve sessizlik belirsizlik iyice bunaltıyordu beni. Dakikalarca dolaştıktan sonra kanalın birinde karımın sevdiği şarkıya rastlıyorum. O ses bir çeşit bağımlılığa dönüşmüştü, ister istemez kulak veriyorum. Yanımdaki çoktan uyumuştu. Önce iyi bir dinlenmeli, ilk molada hikayesini anlatır belki. Şarkı hüzünlü bitiyor. Telefona uzanıyorum. Gecikeceğimi söylemeliyim. Fakat bir türlü elim tuşlara gitmiyor. Şarkıya sırf onun hatırı için katlanırdım. Hezeyanına çoğu kez yenilirdi. Ve zamanla karşıma bambaşka biri olup çıkacağını o günlerdeyken bilemezdik. Evden uzakta kalışımın nedenini biraz da kendinde aramalıydı, buna gerçekten değmişse eğer. Kadın uyuyordu ve acınacak haldeydi. Sanırım yol ortasına öylece bırakılmıştı. Kolunda mor lekeler, belki yara izleriydi. arkamızda beliren araç bir uzun bir kısa far yakıp kendisine yol vermemi istiyordu. Yavaşlayamazdım. Başıma bela sarmışsam henüz çok erkendi. Araçtaki yaptığı şeyi tekrarlayıp durdu. Pedalı dibine dek kökledim ben de. Ama araba ensemdeydi. Böyle durumlarda ne yapılır fikrim yok, kenara yanaşıp yavaşladım. Hatta pencereyi araladım, gerekirse konuşacağım. Araçtaki el kol işaretiyle yanımızdan geçip gidiyor. Beyaz renk bir araba. Plakasını hatırlayabilirim. Geçen yıl, alacağımdan değil sırf satıcı kıza yakınlaşmak için fiyatını sorduğum da küçük dilimi yutacaktım duyduğum rakam karşısında. O modelden ve unutması güç. İçindekiyle görülecek hesabımın olmaması beni rahatlatmıştı. Öte yandan kadının gerek üst baş seçimindeki özeni ve gerekse bu türden pahalı elbiseler alabilmesi bana belki akla en son gelecek olasılığın bu olayla ilişkisi bulunduğunu düşündürüyor. Öyle arabaya ancak böyle bir kadının yakışabileceğini. Karşılaşma rastgele olmayabilirdi. Öfkesi yatıştığı için geri dönen, olup biteni saklandığı yerde izleyen ve utancından bir türlü ortaya çıkamayan koca tarafından takip edilmiştim belki. Sayıklıyor kadın. Bölük pörçük söz dizimi şeklinde. Hem anlaşılmaz hem de zaman aralığı kestirilemeyen bir periyotta tekrarlardan ibaretti bu. Hiç açık vermemişti. Aksanı sadece, dikkatimi çekiyor. Bir de kimi sözcükler. Başından sonundan rastgele diğerine eklemlenirken yabancıydılar bana. Kasıt yoktu elbette. Tamamen rastlantısal bir karşılaşma bizimkisi. Adam için de öyle olmalı. Bilmeden fena halde işi bozmuştum sanırım, araya girerek. Hani ikisi bir olup yoldan gelip geçene bu şekil tuzak kuruyorlar desem, olmayacak. Çürük bir gerekçeyle vicdanımı rahatlatamam ki. Ama kadın öksürüyor. Tamam, yolda bunu bilerek durmadım. Ve tamam kadın başına öyle yerde yapayalnız olamazdı, bir düşüncesizliktir ettim. Hırıltı, öksürük nöbetleri geliyor peşi sıra. Bu iyiydi bir taraftan yoksa ben de uyuyacaktım. Parfüm kokusunu farketmemişim, ılık ılık genzime doluyor başını yaklaştırınca. Çakmağım normalden uzun yanıyor. Ve tekrarlıyorum bunu, defalarca. Gözleri hep kapalı kadının. Kucağına bıraktığım çantası yumuşacık, deriden. Usul usul deri çantanın fermuarını çekiyor elimi içine sokuyorum. Gözümüz açıkken dahi göremediğimiz onca şey var. Körlükse eğer, bir biçimde bize dayatıldığını bile bile bunu kabullenişimizin yanında şu yaptığım pek çirkin sayılmamalı, yokluyordum içindekileri. Not defteri sandığım nesneyi çekip ışığı açıyorum. Ciltli kapağı yeşil. Bir pasaport bu. Sayfayı çevirince vesikalık fotoğrafı, güleç yüzü ve en az beş yıl öncesinin gençliğiyle o çıkıyor karşıma. Bir sürü damga. Farklı tarihler, mürekkep lekeleri. Ve bunlardan birine odaklanıyorum, kargacık burgacık damganın ortasındaki mor yazıya. Şekline değil ama. Bende çağrıştırdığı olumsuzluğa. Bir yer adı bu. Tamam da, nereden takılmıştı aklıma. Hangi belaya yataklık etmiş, ne tür sansasyonel olayla çalkalanmıştı da haberi bunca ülkeyi, sınırları aşıp buralara kadar ulaşmış ve belleğime böylesine saplanıvermişti. İlk sözcük, Sierra... Peş peşe aslan figürünün dizildiği küçük yol resmi kalan kısmı örtüyor, harfleri okumak dahi mümkün olmuyor. Fakat kolayca hatırlanır böylesi. Yakın zamanlı gazete manşetlerini, eğip büktüğü ağzıyla şu spiker kadının sunduğu haber akışını düşünüyorum, yoktu bir iz. Çantaya tekrar bakacaktım ki... Ama şimdi ona nasılsınız demem gerekiyor. Gözler çakmak çakmak. Tepeden tırnağa beni tararken yüzüme sabitleniyorlar. Elimdekini vermek istiyorum, kendi uzanıp alıyor. Ne istersem çekinmeden sorabilirmişim. 'Türkçe'yi' dediğim de ben daha sözümü bitirmeden konuşabildiğini söylüyor cevap olarak. Bir de dil kursunu, iki yıl önce falan. İstanbul muydu. Değilmiş. Neresiyse neresi, umrumdaydı sanki çok. Öksürüklerini cam aralayıp sigara yakışım karşılıyor. O çanta bu kez diz üstünden kapı tarafına alınıyor, eldeki mendil önce alında sonra daldığı boyun yakasından aşağı uzanıp orada iyice bir hareketleniyor. Yaraymış gördüğüm leke. Kabuk bağlamış. Çatlak çatlak. Gerginleşmişti cildi. Kimi yer iltihap yüzünden şişkinleşip bezeye dönüşmüştü. Patlayacak, pisliğini dışa akıtacaktı. Çünkü olgunlaşmış yaraydı bunlar. Işık açıktı. Uzanıp kapatıyor. Kusura bakma dedim, unutmuşum. 'Evet' dedim sonra yine, 'ben de rahatsızım ışıktan', dalgınlık işte. El bir kaç kez daha gitti geldi; bazen saçları geriye atmak için, bazen küpe düzeltme bahanesiyle. Ama her defasında mendille. Karanlığı delip hızla ilerliyoruz. Farlar önümüzü aydınlatırken ay ışık huzmesiyle sağlı sollu çizikler atıyor geceye. Geniş kavisli, dar. Beni dolunayına yakınlaştırırcasına kimi yükselerek. Ya da şimdiki gibi hep ama hep öteye uzanırken yitip gittiği yeri bir türlü aydınlatmayı başaramayarak. Kimbilir nasıl düşüyordu oralara. Yorulsa koca dili bir karış sarkmış, göz çukurları iyice pörtlemiş olacak. Kimi kez bir güzel eriyip incelir, bunu zaten biliriz. O hantallığından sıyrılarak üstündeki tüm ağırlığı atar. Yola kuş gibi koyulmak, yeni menziline rahatça kavuşabilmek içindir bu. Ama ilerleyişindeki yeknesaklığa bakınca ve çoğumuzun bir an yanılıp kendisini bu çekime kaptırdığı gerçeğini hatırladığımda ürperti duyuyorum. Nereye gidiyorduk böyle. Ve hangi şartlardaydı yolculuğumuz. 'Depo dolacak mı abi?'. 'Evet'. 'Arka camı da silersin, iyisi mi dur sen baştan aşağı yıka arabayı' diyorum... Orada, park alanına sıralı araçların biri tıpa tıp benzerliğiyle o olmasın. O, evet. Adım kadar eminim bundan. Adama parayı uzatırken arabayı gösterip ikimizin on yıllık kazancını bir araya koysalar bunun gibisini almaya yetip yetmeyeceğini soruyorum. Sürücü nasıl biriydi. Orta yaşta, genççe biraz. Uzun ya da kısa. Görmüş müydü içindekini. Gülümsemesi kesiliyor pompacının. Sırtını dönüyor, bunu hatırlamıyormuş. Bir kadın çıkmış içinden, kesinmiş ama yalnız mıydı değil miydi orasını bilmiyormuş. Elde pompa yine o gülümsemeyle bir araca doğru ilerliyor, ben de diğerine. Eğiliyorum camına. Lüksünün dışında içinde dikkat çeken hiç bir şey yok. Fakat camda bir amblem. Onda da aslanlı yol var. Ve bir dergi, koltuğa öylece bırakılmış. Üzerinde çeşitli yazılar. Sonra maskeli bilim adamlarına ait bir fotoğraf. Kapakta, hemen ortaya yakın yerinde, bakmaya bile değmez. Oyalanmıştım ama o da işini görüp yemek salonuna belki ancak geçmişti. Masaları geziniyorum, alışveriş yapanlara bakıyorum. Kadın yok ortalıkta. Düşündüğüm şeye bak, ne duruyordum çek git dedim kendime. Biri çıkar onu farkederdi. O yüzden içim rahat arabaya doğru ilerledim. Hem araçtakiyle tanışıyorsa bu daha iyiydi. Başbaşa verip sorunu nasılsa çözerlerdi. Yorgun yüzü, mendili, bu kez elinde küçük pet şişesiyle ki biraz azalmıştı, beni beklerken buldum onu. Kapı kitli olduğu için kadın soğukta kalmıştı. Aklıma takılanı soracaktım bir kere ve şimdi bunun tam sırasıydı. Elindeki yarayı işaret edip sana bunu biri mi yaptı dedim. Beni cevaplamadı. Yine de kapıyı açtım geçti içeri. Küllüğe uzanırken bu kez, peki dedim hiç değilse bana uyuşturucu falan kullanmadığını söylesen, sakın bu yaralar iğne yüzünden olmasın. Başı zaten eğikti daha da eğildi ve bir süre o şekilde kaldı. Kapı koluna uzanırken bak dedim, anlamaya çalış. Sorun yaşamak istemiyorum, hem de hiç. Bunu sen de istememelisin, daha gençsin çünkü. Işığı açtım torpido gözünde duran fotoğrafı uzatıp ailen var mı dedim, eve dönüşünü bekleyen bir yakının. Bakışı omzumu aşıp ötelere kaydı. Orada bir yerlere takılıp kaldı sonra, sanki karşısında hiç yokmuşum gibi. Küllüğü alıp dışarı çıktım, yakındaki çöp kutusuna boşaltacaktım. Orada, park etmiş şu araç çıkıyor karşıma. Sürücüsü işini bitirmiş ayrılıyordu demek. Tam önümden geçerken camda aslanlı amblemi tekrar görüyorum. Bunun benzeri pasaportta da vardı. İster misin kadının bununla bir sıkıntısı olup peşimize düşsün. Bizi yol boyu bir durakta bekleyip sonra diğerine geçsin. Kıskançlık mı olurdu nedeni. Siyam ikizi değillerdi ki kader bağı ikisini zorlasın ve biri diğerinden hep böyle ayrışmaya çabalasın. Öyleyse sancı var demekti. Her şeyi unut. Korkma seni bırakmayacağım, diyorum ama sen de bana güçlük çıkarmamalısın. Terini siliyordu. Ve bu giderek sıklaştı sonra. Gösterişli arabaya yakıştırdığım o kadın gitmiş yerine başkası gelmişti. Lastikler yeni, depo dolu olduğuna göre yola devam edebilecektik. Bir sigara uzattım. Esnedim. Parmaklarımı kütürdetip direksiyonu kavradım. Yine radyo kanallarını kurcalıyordum. Bir haber kanalına gelince kaldım. Onca insan hayatını kaybetmişti. Soba zehirlenmeleri, trafik kazaları, göçükte ulaşılan cesetlerin kimlikleri. Karantinaya alınan bir bölgedeki hastalık anlatılıyordu ki kadın kulak kesilmişti bu habere. Hepi topu birkaç cümle. Demek çoğumuz sancıyan tarafıyla bakıyorduk yaşama. Peki dedim bana hikayeni anlatmayacak mısın. Cevap vereceğine oturduğu yere gevşeyerek iyice yayıldı. Elindekini aldıktan sonra 'neymiş' dedim 'seni bunca üzen, söyle ki bileyim'. Olay bilmece olmaktan çıkmıştı artık. Akışa benim gibi o da uymuş taşıdığı gizemi her dönemeçte biraz daha yitirmişti. Direksiyon başında halüsinasyon görüyor gibiydim, üstelik yaptığını yapıp ilaç falan kullanmadan. Fakat asıl yanılsamayı, bunun ne menem şey olduğunu az sonra, o hiç beklenmedik gelişme ortaya çıkacağı zaman anlayacaktım. Onu gördüğüm an yoluma devam etmeliydim. Durmadan, dinlenmeden bir başıma. Açıkçası bu cesaretten hep yoksundum, bedeliyse şimdi katlanarak ödenecekti. Hem, feci şekilde. Ya da o sıra ben öyle sanmıştım. Tepeyi aşmış, farların düştüğü her dönemeçte bize kendini nazlana nazlana gösterip vadinin derinliklerine çekilen yol girişine henüz varmıştık ki önümüzü kestiler. O sıra ne kadının söyleyecekleri, ne beni endişeye düşüren sorgulamaların bir anlamı kalmıştı. Işık çepe çevre kuşattı bizi. Karşımızda önce bir siren lambasının sarı mavi renkte yanıp dönüşünü bulduk. Sonra arttı lambalı araç sayısı. Kavşağı dönen, diğerinin soluna ardına yanaştı hep. Biz daha olup biteni izlerken biri yanımızdan geçip arkamızda durmuştu. Kaportası kırmızı şeritli olan diğer ikisinden farklıydı bu. Bizi durduran araçtaki gibi kahverengi ve haki renklerde iç içe geçen damalı şekiller vardı üzerinde. Ara ara korna çalındı. Durmamız için kısa uzun farlar yakıldı. Ve biz bu komuta sonunda uyabilmiştik. Artık geri dönemezdim. Aşağı inip çamur buz kaplı zeminde koşup uzaklaşmak için ne bir gerekçem ne de bacaklarımda buna yetecek bir güç vardı. İlk şaşkınlık uzun sürmedi. Dışarı çıkmamızı isteyen o sese kulak verdik, ellerimiz ensemizde kadınla ikimiz bir araca doğru yaklaşmıştık. Astronota benzettiğim iki kişi gelip bize maske taktılar. Ama hızlı davranmışlardı, filmdeki gibi yavaş değillerdi. O tuhaf giysileri sarıydı hep. Dikkat ettim, bizden yapılması istenene, ben harfi harfine uyarken, o çok rahattı. Mesela, yetkili kişiyle görüşmek istediğini, adamlara henüz bir şeyler için erken olduğunu söylüyordu, bir kaç sağlık kuruluşunun adını verip istenirse telefon edebileceğini. Biri koşup uzaklaşmıştı yanımızdan. Omuz başı apoletli başka biriyle geri döndü sonra. Az öteye gittikleri için konuşmaları duyamasam da adamın baş sallamaları kadını onayladığını gösteriyordu. Bir araca bindirilmiştim. Çok zoruma gitse de giysilerim çekip alınmıştı üzerimden. Lekeyi o sıra görmüştüm. Kesindi bu. Sağ kolumdaydı. Ve karşımda, o maskeli kişinin her eğilişinde okumayı sürdürdüğüm çerçeveli o yazı vardı. Fakat, dilerim kimse okumaz bunu. Belki yalnızca kadın. Ya da işaretiyle yeri göğü oynatacağına inanan şu adamcağız. Hayır, iyisi mi kimse okumasın. Örtü çekilmişti üzerime ve yalnız kalmıştım. Ama benimle işleri daha bitmiş olamazdı, kavanoz dolmamıştı çünkü. Hala nefes alıp verebiliyordum. Evet bunu yapabiliyordum. O giysiyle ben de astronota benzemiştim. Ama biri kalk diyecek bana, haydi göreve, şimdi yatmanın sırası mı."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/kayip-mahmut-sultan", "text": "Ontolojik sorunları olan bir evliyayım ben. Adım Mahmut. Pirezadelerin Mahmut diye bilinirdim zamanında sonradan Sultan oldum\\olmuşum. Evin sahibi mezarıma iyi bakardı. Eve kim gelirse gelsin balkondan başını aşağı uzatır bana okur üfler sonra içeri gidip hakkımdaki hikayeleri dinlerdi. Bir hikayem var mıydı hiç öğrenemedim. Eve giren hırsızları kovalamışım, evin kızı başını örtmüyormuş ona görünmüşüm, üstüme işeyen çocukları taşlamışım, namazları seyrek kılan gelinin rüyasına girip onu korkutmuşum. Ben de inanamıyordum da ya yaptıysam! Ya varsam! Hani bedenim ama. Varlık bedenle ispat edilmez mi? Sonra bütün komşuları sabah namazında uyandırıyormuşum. Kapılarını çalıp evlerini sarsıyormuşum uyanmayanların. Lakin kimseye çocuk verebildim mi? Geri dönüp de başımda kurban kesen olmadı. Var olduğuma bir inansam neler yaparım neler de. O greyder enseme enseme kepçeyi vurdukça benden bir şey eksilmedi. İşçilere mezarımı tarif eden adam geldi hani kemikleri erimiyordu evliyaların burada bir şey yok, demek hepsi efsaneymiş dedi. Hadi şimdi de efsane olduk. Çıkaydı o kemiklerim de bileydim var mıyım yok muyum? Her şeyden de haberdarım ama elimden bir şey gelmiyor. Yok olsam bunları düşünebilir miydim? Düşüncem var öyleyse ama bedenim yok. Ben neredeyim şimdi? Ara sıra parasını, altınını kaybedenler olursa okuyup çağırıyorlar gözlerinin önündeki şeyi görmediklerinden gidip başlarını çeviriyorum çoğu zaman. Çoğu da koyduğu yeri unutuyor. Sabah namazına kimseyi kaldırabildiğim de yok artık. O şaşaalı günler geride kaldı. Üstümde koca site ben kapı kapı dolaşmaya kalksam öğlen olur. Binayı sarsmaya kalksam gücüm yetmez. Lakin bir kız var biliyorum onu, çocukken de başıma gelip mumları alır, çaputları yolardı hurafe diye. O hala çorabını kaybetse beni çağırıyor. Kitaplarının arasına sakladığı paraları unutuyor sonra gelsin Kayıp Mahmut Sultan arasın. Bir gün ona görünsen var olur muyum ki? Korkar da dili tutulursa. Zaten ağlardı çocukken de başıma yanaşıp. Anlatırdı da anlatırdı. Kederindendi belli gözyaşları. Cesurdu çünkü korkmazdı hiç. Bazen sesler yükselirdi yere yakın evlerinden. Huzursuz muydu acaba. Bilemem ki evlerinin halini. Herkesin evi bir kabir derler ya öyle mi gerçekten. O zaman benimki ne? Daha var mıyım yok muyum bilmiyorum. Bir mezar bari dilesem ben de kendimden. En azından dua edenim olur. Şimdi üstümde onca ağırlıkla nasıl baş ederim kendi yokluğumla. Ya varsam! Herkes bana dua eder ben Allah'a yalvarırım. Kıyameti bekliyorum da bir bilsem işte. Allah'ım var et varlığından haberdar et, bir ete kemiğe bürüneyim şu kıza görüneyim. - Sen de kimsin? - Sen çağırdın ya beni Kayıp Mahmut Sultan'ım ben. - Bismillah! Çağırmadım sadece kalemimi bul, yani hissettir neredeyse oraya yönelt. Hep yaptığın gibi işte. Bak ben hasta derecede takıntılıyım. O kalem olmazsa uyuyamam. Hiçbir şey yapamam. - Sakin ol be kızım. Çantanın yırtılan astarı var ya bak bakalım içeri kayıp gitmiş mi? - Aaa! Buldum. Teşekkürler Mahmut amca! - - Şimdi git annem korkar, sese gelirse. Sahi sadece ben mi duyuyorum acaba. Filmlerde öyle olur ya. Duvardan da geçebiliyor musun? Beni uçursana. Bir de geleceği göremiyorsunuz değil mi? Ben senin olduğuna hep inandım ama Allah var sen onun sevgili kulusun sadece senden dua rica ediyoruz. Seni kırmaz ya o bakımdan. Üniversite sınavında da gelmiştim sana yardım ettin di mi hissettim ben. Neyse şimdi git yine gel. Sakallar falan da tam yatırsın yani. Yalnız kıyafet beyaz değil. O uymadı. Hadi hadi git annem cin gibidir. Töbe üç harfli demem lazımdı ya gelirlerse şimdi? - Korkma bir şey olmaz. - Senden korkmadım tamam da o kadar da değil. İnsanız en nihayetinde. - Sen ne çok bilmişsin. - Ya Mahmut amca bir de bazı dualarım var sen de icabet et de olsun ya. Bu dünya nereye gidiyor böyle. Bir el atsanız da yatırlar olarak düzeltseniz. Yani bak bana göründün. Ben de senden korkmadım. Ne korkacağım ki nur yüzlü dedesin işte. Neyse lütfen dünyayı düzelt. Onlara ölümü hatırlat. Büyük hesaplara girmek için fazla zamanımızın olmayacağını hatırlat. - İlk defa varım işte ben de varım diyorum. Lakin çekip gideceğim de şimdi nereye? Mezarımı da diplerde göremediler. Az daha inseydi sarı makine göreceklerdi de inmedi. Bu kız neler anlatıyor böyle? Az sussa da cevap versem. - Amca, dede mi hoşuna gider dede diyeyim istersen, lütfen insanlar ölmesin, kimse kimsenin ayağını kaydırmasın, insanlar birbirlerinin canını yakmasın. İnsanlar sözlerinde dursun. Bak yirmi üç yaşıma geldim yirmi üç senedir sana dert yanarım. Kendimden geçtim. Lütfen bütün evliyaları çağır bir şeyler yapın bak istesen neler yapıyorsun. - Kızım müsaade et iki dakika, ölümü ben hatırlatsam ne ki insanoğluna birilerine en son acı olarak ölümü layık görenlerin de layık olacağı şey ölümdür. Dünya ise bir imtihan yeridir. Yoksa imtihan edilmeyecek olsak cennetten hiç kovulmazdık. Önemli olan kişinin hayat ve ölüm karşısında sağlam durup ona göre davranmayı bilmesi. Can yakanın canı yanmayacak mı, öldüren ölmeyecek mi? - Ama böyle ölmesinler, açlıktan, savaştan işte. - Bunlara bizim de gücümüz yetmez kızım, duaya devam et ama geride kalanların akıllanması için imtihan ediliyor onlar. - İşte Kayıp Mahmut Dede haksızlık değil mi? Ben akıllanayım diye kimse ölmesin. - Varmışım meğer anladım, bir genç kızın dualarında ne de güzel yoldaşmışım. Şimdi ben bu soruya nasıl cevap vereyim elimden ne gelir. Kaçak Mahmut Sultan der de bu kız adımı madara eder. Şimdi ne desem. İyilik de kötülük de kişinin tercihidir kızım. Herkes de tercihinin bedelini öder."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/keb-kec", "text": "Ertesi gün, her zamanki gibi erkenden açtı sahaf dükkanını. Kepengi kaldırıp ahşap kapıyı açmasıyla güneş ışığı altında savrulan toz kümeleri gözüne çarptı. Dükkan rengini kaybetmişti sanki. Yılların verdiği esriklik, yaşlı bir adamın çürük ve seyrek dişleriyle dolu bir ağız gibi kovuklaştırmıştı burayı. Rafları düzenleyecek takati kalmamıştı pek. Dükkanın her yanına dağılmış eski kokan sararmış kitaplar, atıl ve düzensizdiler. Adam biraz çay demledi. Alnının kırışıklarına binlerce düşünce ve vesvese gizlenmişti. Yaptığı her hareket şuurunun perdeler arkasında gömüldüğüne dalalet eden ağırlıktaydı. Kağıt, kalem alıp masasının başına geçti. Dalgın dalgın bir şeyler karalıyordu. Senin çayın da pek güzel olur dedi. Bir bardak kapıp oturdu yanına. Önündeki kalem, kağıdı görünce yüz ifadesi değişti. Yoksa yazmaya mı başladın sen yine? diye sözünü sakınmadan girdi konuya. Sesinde hissedilir bir öfke vardı. Vakti gelmedi mi? dedi. Sanki bu soru kendi ağzından çıkmamış gibiydi. Adam, ihtiyar sesinin yettiğince çık diye bağırdı. Gidiniz, sizi görmek istemiyorum. Ragıp Bey isterikli bakışlarla çıktı ve gözden kayboldu. Adamın gözleri kitaptaki raflardan birine dalmış gitmişti. Kitabın ötesine geçiyordu bakışları. O da neler çektiğimi bilmiyor diye mırıldandı. Bir şeyler yazmak için tekrar masasının başına geçti. Kapıda bir siluet belirdi. Hızlıca içeri girdi; fakat adım attığı bile belli olmuyor, su gibi akarak ilerliyordu. Adam bu ela gözlü, kumral saçlı kızı tanıdı. Geldin mi? dedi tebessüm ederek. Geldim dedi. Gencecik bir kızdı. Diri göğüsleri elbisesine sığmıyor gibiydi. Hoş bulduk; ama çok kalmayacağım. Yine su gibi ilerleyip adamın yanındaki tabureye oturdu. Aldırmıyorum zaten. Neler çektiğimi bilmiyor. O kendimi yiyip bitirdiğim günlerde doktorların veremediği şifayı, teselliyi, nerede ve nasıl bulduğumu anlayamıyor. Masadan biraz geri çekilip bacağını gösterdi: Kestiler. Nüzhet taburesini yanına çekip elini yarım bacağın üzerine koydu. Dirseği de onun koluna değiyor, adamın içini bir hoş ediyordu. Hiçbir şey söylemeden öyle sessizce beklediler. Çok güzel diye düşündü adam. Sanki bir mıknatıs, daha da kısaltıyordu ikisi arasındaki mesafeyi. Konuşmaya gerek yoktu. Sonra doğrulup kayar gibi kapıya gitti kız: Vakti gelmedi mi? dedi. Yine o sesi duydu. Rafların arkasından geliyordu. Hayır, hayır tavandan geliyordu. Zeminden de olabilirdi. Omzunun üzerinde kıvrılan bir kurtçuğun varlığını hissetti. Kendini kalınlaştırıp incelterek kulağına doğru ilerliyordu kurtçuk. Adam kurtçuğun kımıldanmalarını hissetti beyninde. Elini hareket ettiremiyordu. Bir şeyler yazıyordu. Raflardan biri yere düştü. Açılan duvarın sıvası dökülmeye, küçük bir çatlak oluşmaya başlamıştı. O geliyordu. Çatlağın içinden büyüyerek gelen başını görebiliyordu. Gözleri masasına sabitlenmiş olsa bile her hareketi ayan beyan görebiliyordu. Dili, damağı kurumuştu. Sanki ağzında bir avuç kızgın kum vardı. Dükkana tesadüfen gelen bir müşteri fark etti olayı. Hemen ambulansı aradı. Gördüğü manzara korkunçtan öteydi. Ortalık hercümerç olmuş, bütün kitap rafları yıkılmış, sayfalar birbirine girmişti. O karmaşa içinde adamı fark etmesi biraz zaman almıştı. Ocağın üstündeki çaydanlık kararmış, kömür olmuştu kısık ateşte. Söndürmek için yöneldiğinde fark etti o şeyi. O insanı diyemiyordu. Adam, kurumuş bir yaprak gibi sararmıştı. Yüzündeki damarlar koyulaşmış, kafa derisi sanki geriye çekilmişti. Sargılarından kurtulmuş bir mumya kadar çirkin ve kuru bir yüze bakıyordu. Doktor hipernatremik dehidratasyon diyecekti hastanede. Demek ki günlerce susuz kalmıştı. Suratını metal mandallarla germişlerdi sanki. Morarmış ve çatlamış dudakları arasında sonsuzluğa uzanan bir karanlık... Çenesi büyümüş, kemikleri kalınlaşmış gibiydi. Gözleri, çukurlarının içinde kaybolmuştu. Önce bir cesede baktığını zannetti; ancak parmakları hareket ediyordu ve önündeki sayfayı karalıyor gibiydi. Kağıdın üzerinde anlamsız şekiller vardı; fakat yere dağılmış binlerce sayfaya baktığında karalamanın yarım kalmış bir kelime olduğunu anladı. Cesetleşen adamın etrafında yığılan öbek öbek sayfalar bir kum fırtınası sonrasını andırıyordu. O da dizlerine kadar bu sarı sayfalara batmıştı. Masa ve zemin, kağıttan bir selin altında kalmıştı. Yapraklardan birini eline alıp baktığında Ya Kebikec yazdığını gördü. Başka bir yaprak daha çekti. Onda da aynı yazı vardı. Bir tane daha... Binlerce sayfayı bu yazıyla doldurmuştu. Önünde karaladığı son yaprakta kef harfine kadar gelmiş, gerisini anlamsız çiziktirmelere bırakmıştı."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/kendini-zenginlestirmek", "text": "Kültür, sanat ve edebiyat, insanın hayatına anlam katan her şey, insanların ortak değerlerinden oluşmaktadır. Ortaya konan düşünce ve duygular, segilenen duruş ve tavırlar, kullanılan dil ve üsluplar, bunların yansıdığı ürünler, zamanla kalıcı hale gelmekte, ulusal ve uluslararası düzeyde kabul görmekte, yerleşik ve kalıcı bir biçime dönüşmektedir. Yeni Zelanda'da çizilen bir resim, yerel ve ulusal sınırların dışına çıkmakta, dünyanın bir çok şehrinde, bölgesinde yankı bulmaktadır. Pink Floyd'un 1979'un son aylarında çıkan The Wall albümü/şarkısı, barındırdığı insancıl ögelerden dolayı, dünyanın bir çok yerinde büyük bir ilgi görmüştür. Şarkı, bir şarkı olmanın ötesinde, insana olan toplumsal ve psikolojik yaklaşımıyla bir merkezi çekim noktası olmuştur. Joan Baez'in savaş karşıtı, sosyal muhtevalı şarkıları da, insanı ve insani değerleri önemseyen kesimler tarafından ilgi ve alakayla dinlenmiştir. Bu bağlamda bir çok örnek zikredebiliriz. Hakikati, doğruyu, insani olanı öne çıkaran her ürün, mutlaka muhatabını bulur. Bu, geçmişte böyleydi, bugün böyledir, yarın da böyle olacaktır. İnsan, güzele, doğruya, iyiye, gerçeğe bigane kalamaz. İnsani değerlerini, özelliklerini yitirmemişse, böyledir, böyle olmalıdır. Bir sanatçı, bir yazar, bir insan, kendi değer dünyasından uzak, ancak insanlığın ortak mirasına katkı sağlayan, bu hususta ürünler ortaya koyan kişilere saygı duyar, ilgi gösterir. Gerektiğinde bunlardan yararlanır. Kültür tarihimiz, bunun sayısız misalleriyle doludur. Tefsirde Cahiliye arap şiirinden yararlanmaktan tutun da Yunan düşüncesinden istifade etmeye kadar gidin. Burada asıl olan, aldıklarınıza nasıl baktığınız, onlara nasıl yaklaştığınız, onlara nasıl bir biçim verdiğiniz, onlara nasıl bir ruh üflediğinizdir. İslam dünyasının, müslümanların dışındaki dünyadaki her şey, kötü değildir, buradaki her şey, şirkle malul değildir. Tevhide aykırı düşmeyen ürünler, çalışmalar, düşünceler, yaklaşımlar, sözler mutlaka vardır. Ve bunların bize sağlayacağı katkı, az değildir. Modern kültürün inşa edicilerinin ve taşıyıcılarının en önemlilerinden biri, sinemadır. İslam aleminin sinema alanındaki durumu ise ortadır. Sinemayı örnek olarak zikretmemizin sebebi, bu sahada diğerlerine nazaran oldukça zayıf olmamızdır. Biçim ve biçem olarak, dil ve üslup olarak, Ruslardan, Japonlardan gibi kendilerinden yararlanabileceğimiz adını sayamayacağımız bir çok ülke ve kişi vardır. Diyelim ki, İslam dünyasının özgürleşmesinden söz ediyorsunuz. Ahmed bin Bella'yı, Ömer Muhtar'ı, Ahmed Sukarno'yu tanımak ne kadar elzemse, Mahatma Gandi'yi, Ho Chi Minh'i, Che Guevara'yı tanımak da o kadar elzemdir. Her bölgenin, ülkenin, coğrafyanın bağımsızlık ve özgürlük meselesinde kendine özgü şartları, yöntemleri, tarzları olabilir. Özgürlük ve bağımsızlık konusunu ciddiye alan bir kişi veya grup yada toplum, kendinden önce bunları yaşamış kişi ve toplumlardan çıkaracağı dersler olmalıdır, bu dersleri çok iyi okumalıdır. Biz, bize yeteriz cümlesi, bir aldanıştan, bir yanılsamadan ibarettir. Bunun yerine, Biz, mutlaka, bir biçimde, hangi koşullarda olursa olsun, kendimizi geliştirmenin bir yolunu bulmalıyız cümlesi, öne çıkarılmalıdır. Müslüman edebiyatçı, müslüman sanatçı, müslüman mütefekkir kendi kıymetlerini, hislerini, fikirlerini anlatırken her ülkeden, her coğrafyadan yararlanmayı bilir, bilmelidir. Böylelikle kendini geliştirir, mensup olduğu kültür havzasını zenginleştirir."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/kent-sosyolojisi-dersleri-iv", "text": "Elazığ'ın Keban ilçesinde doğdu. Temrin, Aşkar, Semaver Öykü, Hece, Hece Öykü dergilerinde deneme ve öyküleri yayımlandı. Farklı edebiyat dergilerinde yürüttüğü düzeltmenlik görevini, akademik alanı da ekleyerek sürdürmekte."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/kesik-bas", "text": "Hiçbir nesnenin çerçevesi yoktu bakışlarında. Çerçeveler silik, çizgiler de. Net olan o varlığın anlamıydı. Neden var edilmiş olabileceği? Burada ne aradığı? Neye ulaştıracağı... Bir saklambaç tadıyla sakladığı... Amaçsız olamazdı ya... Sakın! İstisnasız herşeyde bu derece anlam aramak niye? Yolda yürürken ayağına takılan bir ağaç dalından hayaline bir orman düşürmek. Ya da küçük bir su birikintisinde büyük gemilerle yol alan bir kaptan ı deryaya sevgili oluvermek. Herkesin görüverdiği ilk anlamla yetinmeyip iç gözlerinin açlığındasürünmek. Varılan ilk mecazda yetinilse iyi ya... dahasını aramak ve buldukça bulduğunu söndürüp gözünde henüz yanmayan yeni bir anlamın daha geceden peşine düşmek... Nedendi?... Gözleri görebiliyorken dış dünyayı körce yaşıyordu. Biliyor musun senin baktığın bir varlık olmak istemezdim. dedim. Yarı yarıya yok olmak olurdu benim için bu. Ki kendin bile yarımsın bu şekilde... Küçümseyerek baktım. Savaşıyordum artık. Kılıçlarım çoktan kınlarını terketmişlerdi. O bugün ne kadar silahsızdı. Yumuşadım biraz. Alttan almak istedim. Hayat ta bıktı senin onu görmeyişinden. Yansımalarına dalıp gitmesinden gözlerinin. Onunla göz göze gelemiyor musun yoksa? Onu yaşamak istemiyor musun? dedim. Oturttum bir çocuk gibi önüme. Ezber yaptırdım ona. Güneş en azından bugünlüğüne hakikat değil. Her sabah yeryüzünü aydınlatmak için yakılan somut bir evren lambası. Isı kaynağı. Işık kaynağı. Devam ettim. Bu gerçek inkarcısını imana getirecektim bugün. Beş duyusunu doğru dürüst kullanmayı bilmeyen bu zavallı dostuma görmeyi, işitmeyi, koklamayı, dokunmayı öğretecektim. Banka tersinden ilişti. Arkasında deniz. Ne yapıyorsun? diye sorduğumda bütün içtenliğiyle Denizi düşünüyordum dedi. Sanki ayaklarımı batırmışım içine... Deniz sırtında... Şimdi sen, seni mecaza götüren hakikatin inkarcısısın... Tam bir inkarcı. Vapurdaydık. Uzun bir suskunluktan sonra bir çocuk gibi sordu: Bu ne? Parmağının işaret ettiği noktaya baktım. Bir kara batak şıpır şıpır hayatı oynuyordu. Dalmasın diye içimden yalvardım. Dalmasın...."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/kibrit", "text": "Feryat figan içli içli ağlarken, konuşmamı bile toparlayamıyordum \"Ni oldu neye ağlayıveyyon cocuk\" sorusuna... Kuracağım cümle kafamda beliriyor ama ilk hecesi ağzımdan çıkar çıkmaz böğrümdeki o baskı, heceyi tekrar tekrar durdurulamaz bir hıçkırık misali tekrarlatıyordu, ne kadar içlenmişsem... Tanımadığım bu adamcağız, hemen iki adım atıp, şehirde görmenin hayal olduğu bir su akarının başına çömelip, onun yakınındaki tasa biraz su doldurup içmemi telkin etti sonra... Çocuğum işte... Çocukluk, ne vardı o kadar içerleyecek, ahh ah! Neyse, o bir daha yüzünü bile görmediğim amca ben suyumu içip sakinleyene ve çenemin ağlamaklı titreyişi durana kadar yanımda sessizce oturup etrafı süzdü, ben de başımı öne eğmiştim epeydir, ağlamanın verdiği bir utanç vardı üzerimde demek ki, öyle ya, referansım, her ağlayışımda \"erkek adam ağlamaz\" sözünü söyleyen büyüklerimdi, ağlamak benim için onur kırıcı bir şeydi o yaşlarda... Yanıma oturan adamın etrafa bakınmasını fırsat bilmiştim de yeni yeni kaldırabilmiştim başımı, sonra adamın duvara dayalı bisikletini izlerken gözlerim dalmış ve biraz da yine olayı hatırlamanın etkisiyle dolmuştu... Bu süre zarfında değişmeyen tek şey ise elimde delicesine sıktığım kartlardı, onlardan nefret ediyordum artık, halbuki ben onları bütün bir yıl ne büyük umutlarla biriktirmiştim... Adam bisikletini alıp kalktı gitti yanımdan, belki de ben umurunda bile değildim, sadece biraz soluklanası vardı... Ya da beni sakinleştirmeyi görev edinmişti sadece kendine, ne kadar mekanik bir duygu, ne yaşadığımı nasıl önemsemez? Önemsemediği bu olay yaşanmadan önceki yıl, buradaki çocukların kibrit kutularıyla oynadığı bir oyun beni pek bir heveslendirmişti, öyle ahım şahım bir şey de değil ha, bir sürü kibrit kutusu modeli vardı değişik değişik, ön yüzünü kesip, pişti oyunu gibi aynılarını denk getiren \"ütüyordu\", daha doğrusu onlar öyle biliyorlardı onun ismi bizim mahallede \"kökmek\"ti, şimdi ise bana göre doğrusu \"yenmek\"tir tabii... O amca yanımdan gitmeden bir yarım saat kadar önce olacak, köydeki çocuklarla oynarım diye, heyecanla tüm yıl biriktirdiğim kibrit kutusu kartlarımı alıp yanlarına süzülmüştüm... Aman yarabbi o ne gergin bekleyişti öyle, bütün yıl yedek kulübesinde oturup da hocanın gözünün içine yalvarır gözlerle bakan futbolcu misali... İlk adımı hep karşı taraftan bekleyen karakterime lanet olsun nasıl riske edebilmiştim tüm yılımı bilmiyorum, ne olacaktı o çocuklar beni hiç aralarına almasa peki, tüm yıl heyecanla biriktirdiğin kartlar, kafan kibritin ucundaki kibrit kutusunun yanına sürttüğünde yanan ovalimsi kısım gibi yanıp çürütmez miydi tüm gövdeni!?. Neyse ki çocuklar cana yakındı da hemen başlamıştık oynamaya... Ben o gün ne ağlamıştım yalnız, hepsi de cana yakın çocuklar yüzündendi, hep bir şeyleri kazanmak isterken diğerlerini kaybetmiştim zaten, çocuktum, kaybetmek beni yaralardı, kaybettim, dakikalarca ağladım... Kibrit kartları, karşılıklı oynayacağım çocuğun da benim de iki elimizle bile zar zor zaptedeceğimiz kadar çoktu, minnacık ellerimizle kocaman bir desteye mukayyet olmaya çalışıyorduk, şimdi görsem ne çok gülerdim o halime... Kartları seri bir biçimde sırasıyla ve büyük bir konsantrasyonla atmaya başladık yere, ikimizin de elindekiler erimeye başlamıştı ama elimizdekiler azalmaya başladıkça tuhaf bir gerçekle yüzyüze kalmış, birbirimize de elimizdeki kartlar bitene kadar yeni tanışmanın verdiği çekingenlikten olsa gerek söyleyememiştik... Başımızda oyunu izlemek isteyen kalabalık, onların ortasında ise bizim gibi şaşkın iki tane alık... Benim biriktirdiğim hiç bir kibrit kartının orada olmayacağını nereden bilirdim. Ne yapılacaktı? Kartları karıştırıp ortadan bölüp dağıtalım dediler, başka bir oyun oynayın onun galibi hepsini alsın dediler, yağma yapın biz kapışalım dediler, o kadar çok şey dediler ki... Onlar ne derlerse desinler kartlar sonunda benim ellerimde kalmıştı; fakat, mutlu değildim... Kabul etmedim hiç bir sunulan seçeneği, bunlar beni enayi buldular kandıracaklar diyordum, bu nasıl bir güven eksikliği değil mi, ben onların arasına evdekilerin yoğun baskısını aşarak gitmiştim, ne kadar korumacı aileniz varsa o kadar korkak oluyorsunuz demek ki! \"Yarı yarıya bölüşem gari ne yapalım\" dedi oynadığım çocuk, ben önyargımı kırmaya henüz hazır değildim, yüzüğünü koruyan Gollum gibi ben hiç bir şeyi değil, o andan itibaren sadece kendi kartlarımı istiyordum, bütün kartlar ortada kalakalmıştı, tuhaf bir şekilde bana bakıyordu tüm hepsi, kandıramadınız tabii yaa diyordum o an içimden... Kandıramadılar beni işte! Hani öyle bir an gelir de, beklemediğiniz bir tepki alır buz dağının içine gömerler sizi... İşte öyle... \"Al len hepsi senin olsun o zaman gali, sen de ne uyuz çıkıverdin, de git bi daha gelme yanımıza, haydin çocuklar\" Onlar gittiler; bütün kartlar benim oldu, ben ise mutsuz oldum... Bu değildi istediğim, hiç birini bir daha görmedim... Bana hayatımın en büyük dersini vermediler belki ama o kibrit kartlarının yeri bende ayrıcalıklı olmuştu... Geçen yaz eşimle tatil için ayarladığımız bir dağ evinde, şömineyi yakmak için hiç bir şey bulamayıp, tüm odaları arayıp tarayıp bir çekmecede bulduğumuz kibrite sığındığımızda, kibritle yaktığımız şöminenin başında yüzüme vuran sıcak dalga eşliğinde gözlerim daldığında aklımdan işte bu anı geçmişti, şimdi ise satırlara sığdı, çocukken gözyaşlarıma sığanlar..."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/kiralik-intihar", "text": "İkinci olarak, ceplerine doldurduğu taşlarla evinin yakınındaki nehre yürüyen Wirginia Woolf'u hatırladım. Ben onlar gibi suya falan atlayamazdım. Haliç dibimde ama reflekslerim yüzmeye meyilli olduğundan boğulamazdım bile. Cesare Pavese gibi 21 tane uyku hapı içmeyi denesem midem anında reaksiyon gösterir kusmaya başlarım. Hem 21 benim uğursuz rakamımdır. O kadar uğursuzdur ki öldürmez bile. Beşir Fuad gibi bileklerimi kessem, evde tek jilet bulamayacağımı bilirim. Sadık Hidayet gibi cicilerimi giyip ceplerimi banknotla doldursam, dünyaya 'her şeyi tıkırındaydı da huzuru yoktu' mesajı vermeyi ihmal etmezdim, ama ben daha işimi bitirmeden işgüzar komşular binanın gazını keser benim mesaj başarısız olurdu. Hemingway gibi kendimi av tüfeğiyle vurmaya kalksam ne tabancam vardı ne tüfeğim. Marcus Lucanus gibi atar damarımı kessem, ya da asil Japon kadınları gibi boğazımı kessem, evdeki bıçakların körlüğü yüzünden misliyle acı çekerdim. Ayrıca asil falan da değilim, neden boğazımı kesmek isteyeyim ki? Boğaz kesmek için bilek kuvveti gerekir. Kavanoz kapağı açamayan ben böyle bir aptallığa kalkışırsam arkamdan gülerler. Bıçak olmaz, hem etraf kan gölüne döner; halılar, duvarlar batar, her yer yapış yapış pislik içinde kalır. Giderayak annemin dırdırını çekemem. Bence en temizi Karl Marx'ın torunu gibi siyanür içmek. Ama zehirlenmek istemiyorum. Hain miyim ki kendimi zehirleyeyim. Ha, eğer intihar hayata karşı bir ihanetse, gerçekte ihanete uğrayan kim peki? Asıl gözü yaşlı olan, ruhu tiftik edilen kim? Omuzlarındaki yükü çekemeyip altında ezilen benim. Çiçeği burnunda biri olarak canımdan vazgeçiyorum, hayallerimden vazgeçiyorum. Ben de herkes gibi güle oynaya yaşamak isterim. Beni de hayata bağlayan amacım, hayalim, işim olsa, ben de yaşamak için mücadele etsem... ama işte bir hamakta oturmuş nasıl ölsem diye düşünüyorum. Ben düşünürken Haliç'in gri karnı şişip duruyor. Dalgalar çarşaf çarşaf kıyıya seriliyor, göğün yüzünü karalar bürüyor. Sütlüce vapuru Üsküdar'dan dönüyor, sonra bir kayık, peşinden bayrağı çırpınan bir motor. Onların gürültülü gelişleri martıları kaçırıyor. Bir balık tam ortada bir yerde zıplıyor. Bir karabatak Haliç'in karnına batıp çıkıyor. Köprünün en yoğun olduğu saatler. Havanın giderek bozulması balıkçıları kaçırıyor. Onların azalmasıyla kıyıların yüzü gözü açılıyor. Çocuklar için eve dönme vakti gelmiştir artık. Beş dakika daha istemek kaşları çatık annelere kar etmiyor. Köpekler çimlerde yuvarlanıyor, kumrular çatılarda bitleniyor, martılar rızık bekliyor; bir karakarga minarenin tepesinden gökyüzünü kokluyor: Haliç'e yağmur yağacak. Keyfi olanlara manzara son derece iç açıcı gelebilir, ama işte insanın bir kere tadı kaçmaya görsün. Hep derim: Aklına ölüm düşüncesi saplanan bir insan artık hiç kimse değildir. Zerreciklerin dahi gözüne batmıştır; herkes, her şey el ele verip başına üşüşürler, ayağını kaydırmak için türlü entrikalar çevirirler, elini çabuk tutmasını isterler. Oturduğu hamağın dahi oyununa gelir, en lüzumsuz vakitte üstünden atar şahsı. Şahıs yılmaz. Oturma eylemine taşlık yerde devam eder ve şu gitme işinin bir kestirme yolu var mı düşünür durur. Düşündüğü salt yolun kısalığı değildir, kolaylığını, farklılığını da önemser. Bezginliklerini değişik yollarla gözler önüne serenleri anlamaya çalışır. Şimdi bir hamakta oturmuş yaşamı gözden çıkarıyor. Hayatı iplik eğirir gibi eğiriyor, yumak sarar gibi doluyor, örgü söker gibi söküyor. Dışarıdan bakan keyfinin yerinde olduğunu sanabilir; çıplak ayakları mavi fayansların serinliğinde gidip geliyor ve Beşiktaş amblemli kupa bardağına doldurduğu kajuları ağzındaki dolgulara aldırış etmeden takır tukur yiyor. Oysa her takırdayış yaşamla olan mesafesini artırıyor. İnsanlar onun içinde olmadığı bir şeyi sürdürüyorlar, neyi yaşadıklarını giderayak bile kavrayamıyor. Elbette insan bu tür düşüncelere sabah yataktan kalkar gibi saplanmıyor. Zehir yavaşça, ufak dozlarla enjekte ediliyor. Sonunda o gün gelip çatıyor. Bünyeniz daha fazlasını kaldıramadığından bir bakıyorsunuz genişçe bir koltukta, karşınızda saçları güzel, gözleri güzel bir adama kendinizi anlatıyorsunuz. Adam soruyor. Siz de itiraz etmeden tıpış tıpış anlatıyorsunuz. Koltuğun fazlasıyla rahat oluşundan ağzınız bir açılıyor pir açılıyor. Muhatabınız da tahmin ettiğiniz gibi kel, gözlüklü, şişko falan değil, daha ne olsun, tek sıkıcı yanı söylediklerinizi not etmesi. Onun, her cümlenizin sonunda kağıda eğilmesinden, siyah mürekkepli şık bir kalemi bronz, ince parmaklarının arasında döndürüp, sizin kendiniz hakkındaki analizlerinizi, kendiniz için seçtiğiniz kelimeleri kağıda nakşetmesinden tuhafça bir gerginlik hissediyorsunuz, bu esnada perçemlerinden bir tutam yerinden ayrılıp sizi selamlıyor. Üç beş beyaz tel gözünüzü aydınlatıyor. Biraz rahatlar gibi oluyorsunuz. Saçların kıvrımlarını, tellerin karakterini incelemeye koyuluyorsunuz. Bu perçemlerin sahibini yumuşak huylu, sakin yapılı biri olarak tarif edebilirsiniz artık. Tam o sırada masanın üstündeki takvim rahatınıza çomak sokmak için üç kusurlu hareketten birini yapıyor: Kırmızı şerit doğum gününüzü gösteriyor. Hayır, bu kez kolay pabuç olmadığınızı göstermelisiniz ona. Kalkıp yerine oturan perçeme nazikçe soruyorsunuz: Acaba bu takvim doğru mu? Perçem eğilip bir kontrol ediyor. Kalbiniz shinmoon davulu gibi tüm şikayet güftelerini çalmaya başlıyor. Elleriniz ayaklarınız halinizi ifşa edercesine titriyor. Sırtınızın orta şeridinden belinize doğru bir ılıklık kayıyor. Kazanmak için oturduğunuz koltuktan daha yeni bir iflasa gebe kalarak kalkıyorsunuz. Sonunda ne bakan gözlerin güzelliği, ne yerini bir türlü bulamayan perçemlerin ahengi umurunuzda oluyor, ne de söyledikleri: Sizin uyumaya ihtiyacınız var, otuz yaşınıza kadar gerçek bir uyku uyumamışsınız, şimdi size vereceğim ilaçl..... İçime çektiğim havanın etimi kuruttuğunu hissediyordum, doktor bey. Hani lastik bir ipi iyice gerer de sonra bırakırsın ya, işte ben de bu yıkıcı, hücremsi atmosferin içine aynen öyle çekilip fırlatılmış gibiydim. Karın boşluğumdan yukarı, göğüs kafesime doğru bir şey yükseliyor, alçalıyor, duruyor, sıkıyor ama asla defolup gitmiyordu. Kırk haramilerin mağarasındaymışım gibi çıkışı bulamıyor, o duvardan bu duvara çarpıp duruyordum. Yaşamak gözüme sevimsiz, sümüklü, eli yüzü kir pas içinde bir çocuk gibi görünüyordu. Her şey sevimsizdi. Kediler sevimsizdi, bulutlar sevimsizdi, ben sevimsizdim. Kendimi yok edecektim. Ne olacaksa tek seferde olsun bitsindi. Yedi ay boyunca uyudum da ne oldu? Uyandığımda her şey bıraktığım gibiydi. Şimdi ölümlerden ölüm beğenmem bu yüzünden. Biri yaşamımı otomatiğe bağlamış. Sabah olduğu için kalkıyorum, akşam olunca uyuyorum, yemek saati diyorlar yemek yiyorum, düzen gerekli diyorlar öteberiyi topluyorum, çiçekler su ister diyorlar çiçeklere su veriyorum, kuşlar yesin diyorlar küflenmiş ekmekleri ıslatıp çatıya atıyorum, balkon kirlenmiş diyorlar hortumla su tutup kirini akıtıyorum, halıların da beklentisi olur diyorlar çıkarıp havalandırıyorum, camların yüzünü parlat diyorlar yükseklik korkumu yeniyorum, eşyaların tozunu al diyorlar toz beziyle ahbap oluyorum, kapıcı su istiyor diyorlar kovayla banyoya koşuyorum, yarına acil giyinecek gömlekler, pantolonlar var diyorlar ütüyü prize takıyorum, dişçi için randevu alınacak diyorlar ahizeyi kavrıyorum, patates soğan bitmişti diyorlar sepeti sokağa salıyorum, bulaşıklar makineden çıkacak diyorlar bulaşıkları yerleştiriyorum, tuvalet banyo bir kez daha akıtılmalı diyorlar eldivenleri takıp ciflemeye koyuluyorum, misafir gelecek diyorlar kurabiye poğaça yapıp kek çırpıyorum, Melahat teyzenin şeker iğnesi hatırlatılıyor terlikleri ayağıma taktığım gibi merdivenlere seğirtiyorum. Bütün bunlar öylesine oluyor, her şey sırasını şaşmadan kurulu bir saat gibi işliyor. Buradan bakınca düzenli bir hayatım var gibi ama maalesef bugün bu işleyişi bozmuş bulunuyorum. Sabahtan beri bu saydıklarımdan yalnızca birkaçını yaptım, hiç hesapta olmayan bir eylem yüzünden bütün gün hamakta oturdum ve bir ileri bir geri, yaşamıma nasıl bir nokta koysam diye düşündüm: virgül üstünde bir nokta mı olsun, tek nokta mı olsun, yan yana üç nokta mı olsun, alt alta iki nokta mı olsun. Virgül üstü nokta Kanca. Düğüm. Titrek. Çırpınış. Tek nokta Bum. Kesinlik. Sürat. Çelik. Üç nokta Tane. Minimize. Pembe beyaz. Uyuşukluk. İki nokta üst üste Basamak. Her çıkışın bir inişi vardır hatırlatması. Dip."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/kirik-aynalar", "text": "Tamam, tamam hanımım şimdi sizi kaldırıyorum, tamam Allah'a şükür ki ucuz atlattınız... Kadının iniltileri eşliğinde Firuze ne kadar zayıflamak için uğraşsa da bir türlü incelemeyen hanımını adeta koltuklarının altından tutarak kaldırmaya çalıştı. Ama genç kadının incecik bedeni, zayıf çelimsiz kolları neredeyse bu uğraş sonunda kopacak gibi oluyor, Ay Ay tamam şimdi kaldırıyorum... Derken, al al olmuş yanaklarından, saç diplerinden, tülbendinin düğüm yerinden terler sızıyordu. Yerde hala debelenme halinde olan Emine Hanım birden hışımla bağırdı: Yeter yeter Allah aşkına, kaldıramıyorsun beni işte. Şu çelimsiz halinle beceremiyorsun bir türlü. Çekiştirmekten kollarımı acıttın. Git aşağıya Elmas Yengeni çağır. Beti benzi atan Firuze, hanımının bu sert çıkışı karşısında bir an neye uğradığını şaşırdı. Emine Hanım'ın derin dekoltesinin açıkta bıraktığı sırtından, ensesine yapışan saç buklelerinden aşağıya doğru terler akıyor, gülkurusu parlak ışıltılı elbisenin yer yer yansımaları ile açıkta kalan kolları ve bacaklarındaki kızarıklıkların koyuluğu daha bir çoğalıyordu. Minibüste eve dönerken, ara ara radyoda çalan Sezen'nin şarkısı. Hep o şarkı... Hasan küçük bakkalda hep bu şarkıyı çalardı. Firuze utangaç tebessümlerle çay, şeker, sakız, ekmek almaya her gidişinde şarkının büyüsüne kapılmış halde Hasan'ın bakışlarını üzerinde gezinir hisseder ama başını kaldıramazdı. Hasan bir yaprak gibi titreyen bu komşu kızın ne zaman büyüyüp serpildiğine şaşırıyor, onun üst dudağının hep kalkık gülümser gibi duran kıvrımına gözü kayıyor bir tuhaf oluyor, genç kızın bakışlarıyla bulaşmayı bekliyordu. Firuze yüzündeki derin kederi gizleyen tebessümlerle neredeyse günde iki kez uğruyor küçük bakkala... Firuze, babamı göndereceğim. Bak bana yüzüme bak kimseler yok, babamı göndereceğim sizinkilere anladın mı? Askerden dönüşte inşallah, alacağım seni... Tam da bunu bekliyordu Firuze, yüreği inip inip kalkıyor, yer kayıyordu ayaklarından. Tamam, tamam... diyerek yine o tebessümü dudaklarında neredeyse ilk defa bu kadar uzun Hasan'a bakmış ve kaçar gibi gitmişti. Gitmişti Firuze... Hasan askerden dönüşte göremedi onu ve ailesine dair hiç kimseyi. Taşınmışlardı. Firuzeyi de akrabalarından yaşı oldukça büyük birisine gelin etmişlerdi. Hasan neye uğradığını şaşırmıştı. Halbuki söz vermişlerdi. Alacaktı sevdiğini. Kavuşacaktı asker dönüşü. Sık sık gelen mektuplar önce seyrekleşmiş sonra da hiç gelmez olmuştu. Evdekilere ara ara sorsa da onlar da kaçamak cevaplar veriyordu. Birşeyler olduğunu anlamıştı ya bu kadarını beklemiyordu. Köklü bir aileden olup da Firuze'nin babasına sevdalanarak kaçan, zarif, yorgun çehreli, hep incecik bir endamla Arnavut kaldırımlar da düşecekmiş gibi yürüyen annesini kaybettiğini, ailenin dağıldığını ve genç kızın alelacele gelin edildiğini sonradan öğrenecekti Hasan. Okuldan gelir gelmez yanındayım. Demişti sabah çıkarken. Eşarbını düzeltecek tek ayna bile bırakmamıştı küçük, rutubet kokan evde. Evdeki tüm aynaları arka kömürlükte kırmıştı. Sanki Emine Hanım'ın duvardan duvara uzanan her gün silmekten kollarını dermansız bırakan yekpare aynalarını kırıyordu, evinin küçük aynalarını kırarken. Nisan ince yüzündeki tedirgin tebessümle annesinin incele incele adeta kalem gibi olan parmaklarını öpmüş; Geç kalma anne korkuyorum karanlıktan demişti. Sirke kat mobilyaları silerken, masif bunlar kaç kere söylüyorum sana kaç kere unutma artık unutma! Sicim gibi yağan yağmurla terden yapış yapış olmuş tülbendi, paltosu sırılsıklam, sitenin dışına doğru koşuyordu. Nefese nefese ter içinde koşarken elleri yanıyordu. Kendisini minibüsse attığında akşam ezanları okunuyor, ezanlar yüreğinde bir yerleri eritiyor, üzerine tatlı bir rehavet çöküyordu. Evden nasıl çıktı, kendini dışarı nasıl attı hala anlamış değil. Evin beyi solgun sararmış yüzüne kanayan ellerine öylece bakarken, kalk kızım, temizletirim ben buraları Emine Hanım'la beraber seni de götüreyim doktora ellerin kanıyor baktıralım. diyerek sevecen ve merhamet dolu sesle onu yavaşça kaldırmış, adeta bir baba dokunuşuyla ellerini temizlemişti. Elleri temizlenince neyse ki ufak sıyrıklar olduğunu görmüş ve çocuğunun beklediğini söyleyerek kendini dışarı atmıştı. Geldim Nisan geldim derken koşuyor, tülbendinden çıkan saçlar rüzgardan ve yağmurdan buz kesmiş al al olmuş yanaklarını kamçı gibi dövüyordu. Koşarken karşıdan esen rüzgar ince bedenini adeta savuruyor, esen soğuk yele meydan okuyor, soluk soluğa yüreği yanıyordu. Dar taş sokaklardan, kirli birikintilerden, kaçışan kedilerden geçti. Ne çok sokak vardı ne çok ev. 1971 Reşadiye Tokat doğumlu yazar Lise ve Üniversiteyi İstanbul'da bitirdi. Kısa süre muhabirlik ve öğretmenlik yaptı. Bağcılar ve Bahçelievler Kültür Mdlüklerinde görev aldı. Pamuk Şekeri Çocuk Dergisi'nin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Edebistan Sitesi'nin söyleşi editörlüğünü bir süre sürdüren yazar İstanbul Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/kirmizi-dut", "text": "Ulu Caminin avlusuna ulu çınarların yakıştığını sonradan öğrendim. Haziran başı gibi yaprakların altında mordan bordoya rengarenk doldururlardı dut ağacını kırmızı dutlar. Cami cemaati hiç heder etmezdi yere düşen dutları. Öğle ve ikindi, namaz öncesi ve sonrası bir tepside kapı kenarına konur, cemaate ikram edilirdi. Sabah dışında diğer vakitlerde camide olurduk. Cami avlusu cıvıl cıvıl olunca cemaat ışıl ışıl bakardı bize. Ezana kadar olan kısa zaman içinde kahkahalarımızla avluyu şenlendirirdik. Dut mevsimi gelince bize bırakılan bölümde dut toplardık. Bir öğle namazı öncesi yine dut topluyoruz, elime bir dut aldım, kıpkırmızı! Tam kıvamında, biraz daha beklerse bordoya sonrada siyaha dönecek. Yenebilecek en iyi zamanı şimdi. Elime aldığım dut, avucumun ortasında daha önce görmediğim mordan siyaha dönmüş bir uçuruma düştü. Sonra o dutu, koridora yan yana sıra olmuş çocukların arasından düşerken gördüm sanki. Korkudan tirtir titreyen, kapı camının ışığı önünde elinde bir sopayla bekleyen gölgenin bağırışından ürkmüş bir alay serçe. Bir elinde sopa diğer elindeki kırılmış çiçek yaprağını sallaya sallaya gölge bir hiddete sonra da şiddete dönüyordu. Çiçek henüz kornişe uzanacak kadar büyümemişti daha. Babam her devlet dairesine girerken yaptığı gibi şapkasını çıkarmıştı. Tık tık yapıp girdiği kapının kenarında hazır ol vaziyetinde bekliyordu. Şapkasının kenarında terden oluşmuş kir izi, asıl rengi nerdeyse kaybolmuş ceketi, temmuzun sıcağına inat kadife pantolonu ve lastik ayakkabıları, her yanından rençperlik, köylülük akıyordu. Çağrılmasıyla karşısındaki koltuğa oturdu. Arkasına yaslanmadan yarı eğilmiş vaziyette elleri bacaklarının arasında gölgenin ne diyeceğini bekliyor. Bir başka koltukta ben, önüme bakıyorum. Son derece sıcak ve güleçti o gün gölge. Babamı rahatlatan bir hoşbeşten sonra hafızlığın ne güzel ne önemli olduğunu anlatan o hadisten sahneler anlatmaya başladı. Babam, Efendimizin adı geçince gözleri dolan adam, ortam müsait olsa gene hıçkırıklara boğulacak. Kendini tutuyor lakin gözleri gene dolu dolu. Hafızların anne babasına giydirilecek taç kısmına gelince gözünde zorla tuttuğu yaş süzülüyor kendince aşağıya. Benim ne kadar zeki olduğumla başlayan övgüler hafız olmamın iyi olacağıyla bitti. Yeme, içme, giyinme hiç birine karışmayacaktı babam. Yazdı. Yazlık sinemada Mine vardı. Eski binanın boş olan sınıfları, inşaat halindeki yeni binanın her yeri ezber yapmak için bize verilmişti. Kaçıp Ilıca'da yüzmek vardı. Bizden daha eski olan Çerkez Sami rehberliğinde teravih saatlerinde sinemaya gitmek soluk soluğa yatak hanenin penceresinden yatağa sokulmak vardı. Böyle gecelerin sabahında kaçan sabah namazının hüznüne ezber verilmeyince uzun nasihatler eklenirdi. Beklenirdi. Kuşluk vakti, çiçeğe yüzü, çocuklara sırtı dönük gölgeye ezberler verilirdi. Ayrılmaya karar verdiğimde anladım çiçeği ne çok kıskandığımı. Her gün çiçeğin saksıya dökülen yapraklarını toplardı, ben çiçekten elime düşen uçurumu. /Ana elimi tut, öp elimi! Uçsun bu uçurum uç uç böceği gibi elimden. İçine düşüyor her şey tutamıyorum. Uvuna uvuna döndüğüm koridordan al beni sıcak kucağına. Ana sarıl bana, başımı okşa elimi tut! Korkuyorum. Koluma siliyorum diye burnumu kızma, gel gözlerimi sen sil!/ Gölge de fark etti benim uçurumdan onu terk ettiğimi. Teyzemin Radyosu ve Ölünün Yeri adlı hikaye kitaplarının yazarı..."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/koku-1", "text": "Doğru ya! Günün tam ortası 12'dir de demişti öğretmen. Köyde küçük bir okul vardı. Üçüncü sınıfa kadar burada okuyan çocuklar, geri kalan sınıflara ilçeye servisle taşınarak devam ediyorlardı. İlk üç seneyi birleşik sınıfta okuyorlardı. Köyde tek öğretmen vardı. Öğretmenin ilk görev yeriydi burası. Üç seneyi doldursam da gitsem diye gün sayıyordu. İsmail, okumaya çok hevesliydi. Kendinden üç yaş büyük olan ablasıyla beraber okula gideceğim diye kılı kırk yarmıştı da öğretmen kıyamamıştı ona. \"Gelsin bakalım şimdilik\" demişti. Zaten üç sınıf bir aradaydı. Bir de üzerine dört yaşında bir veletle uğraşmayı göze almıştı ama muvaffak olamamıştı. Diğer çocuklar başlarda oynamışlardı İsmail'le. Sonra kendi akıllarına sokamadıkları bilgileri ufacık yaşında o anlıyor diye kızmışlardı ona. Ardından teneffüslerde vurmaya kalktılar. Onu korumaya çalışan ablasına da vuranlar olunca ablası İsmail'i doğruca eve götürdü. \"Tutun bunu burda. Onun yüzünden beni dövdüler okulda\" diye söylenmişti. İsmail bir gün ağladı, ikinci gün de ağladı ama üçüncü gün unuttu okulu. Şimdi yaşı da gelmişti zaten. Gidiyordu işte okula. Sınıfta ilk o sökmüştü okumayı. Yazmada biraz zorluk çekiyordu ama olsun. Evde takvim yapraklarını koparıyor, yüzünü iyice yanaştırıp, bir de gözlerini kısınca ancak okuyabiliyordu. Bu merasimi neredeyse her gün yapıyordu artık. Ablası kızıyordu ama babasıyla annesinin hoşuna gidiyordu. İsmail de kendini sevdirtmek için fırsat bu ya, yapıyordu işte şirinliğini. İsmail de annesiyle babasının ardından indi ahıra. Birinci inek, ikinci inek... Kapı açıldığında buzağı heyecanla fırladı yerinden, İsmail kenara çekilmese onu da yıkıp geçecekti neredeyse. İsmail de aynı heyecanla buzağının arkasından koştu. Annesi \"Dur, düşcen len\" diye bağırmasa İsmail kendini buzağı sanıp, ineğin memelerine yanaşacaktı az kalsın... Sıra ev halkına gelince ortaya bir kasnak attı İsmail. Kasnağı mutfaktan odaya taşırken boynuna geçirip oyun oynamayı seviyordu. Yine oyun yapıp annesine yardım etmişti işte. Getirdiği sofra bezini yere serdi. Annesi de arkasından, bir tabakta peynirin olduğu, bir alüminyum tencerede tarhana çorbasının dumanının tüttüğü tepsiyle beraber odaya girdi. Sobanın üzerinde duran sütü de tarhanaya ekledikten sonra mayalı ekmekten içine doğrayıp yemeğe koyuldular. Annesi sordu; \"Süleyman'dan haber va' mı?\" \"Yok. Zaten haber o'sa ne o'cek! Bu ay da borçlu çıkartır bizi kahpenin dölü!\" \"Deme öle. Bak inekle sayesinde boğazımızdan bi' şeyler geçyo. İnekle de yemle veryo işte sütü!\" Bu lafın üzerine herkes sustu. Süleyman'a sövüldü içten içe... İsmail uysal çocuktu, annesi süt sağarken buzağıya göz kulak oldu. İnek de huysuzluk yapmasın diye hayvancağızın burnunun dibine oturup bir geçen gün okuduğu Nasreddin Hoca fıkralarından birisini anlattı. O konuştukça inek de şaşkın şaşkın gözünü ayırmadan yüzüne bakıyordu. Annesinin dudaklarında istemsiz, aynı çorak topraklarda açan çiçek gibi, bir gülümseme belirdi. Çocuk aklı işte diye geçirdi aklından. Ama olsun işe yarıyordu ya, hayvan huysuzlanmadan salıverdi ya sütü... İsmail okula gidince, zaten hiç anlaşamadığı Ramiz yüzünü ekşitti. İlk dersin sonunda İsmail'in yanına gelip \"sen pis kokuyon! Tıpkın inek gibi! İnek, ineeek\" dediğinde, İsmail hiddetle yerinden kalkıp Ramiz'e vurmaya başladı. Diğer çocuklar da Ramiz'e arka çıkmışlardı. İsmail, tıpkı ablasıyla okula gittiği zamanlardaki gibi bir güzel dayak yiyince burnundan akan kanı elinin tersiyle sile sile eve koştu. Annesinin şevkatli kollarına bırakacaktı kendini... Eve geldiğinde bir de ne görsündü İsmail! Takım elbiseli adamlar sarmıştı evin etrafını. Annesinin yüzünden acı okunuyordu. Kendisine bir şeyler anlatmaya çalışan memura bakıyordu. İsmail, adamın ne söylediğini duyacak kadar yaklaşınca durdu. Memur kendini tanıtıyordu. Memur, kendini tanıtırken gülümsemesine rağmen hiç de hoş bir yanıt alamadı. İlk iş günüydü, gülümsersem eğer belki işler kolaylaşır diye düşünmüştü. Ama işe yaramamıştı... Yeni memur İsmail'in sözünü ineğin böğürtüsü bastırdı. Burnuna, buzağının o taze süt ve tezek karışımı kokusu geldi. Gözünden bir damla yaş yanağına doğru yol aldığı zaman annesinin inek kokan nasırlı elleri değer gibi oldu yanağına. Kendini yere bıraktı... 1996 yılında Manisa'nın Gördes ilçesinde doğdum. Hacettepe Üniversitesi Sosyal Hizmet bölümünü bitirdim. Denizli'de bir kamu kurumunda Sosyal Hizmet Uzmanı olarak çalışmaktayım. Yazdıklarım, Firuze Fanzin ve Deruhte, Üslup, Ze, Temmuz, Muhayyel gibi dergilerde yayımlandı. Bir e-dergi olan Deruhte Dergi'nin kurucu ekibinde yer aldım ve hala aynı derginin yayın kurulunda görev üstleniyorum."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/kol-dugmeleri", "text": "Basık. Rutubetli. Kesif sigara dumanı ve alkol. Ağır parfümlerin yaydığı baygın kokular. Berbat bir akustik içinde keşmekeşe dönüşen sesler: Orkestra notaların arasında kayboluyor; solistler yarı doğru-yarı yanlış, sadece sözleri okuyor. Dipte. Paravanla bölünmüş masalarının en izbesinde. Utanç içinde. Sigarasının dumanlarının ardından bakıyor. Şuh kahkahalar; homurdanmalar; ara ara böğürenler. Bir ses, içinde, çok derinlerde, tanıdığı, çok iyi bildiği... hatırlayamıyor, isimlendiremiyor; sadece karanlıklardan aydınlığa doğru bir imge. Sesler birbirine karışıyor. Ayıramıyor. Karanlıktan aydınlığa uzanan imge de zayıflıyor. Son anda, sokağın başındaki evin çatısının ucuna tutunmuş. Sanki sadece o görsün diye oraya tutunuyor. Şehrin ışıklarına inat, parlak birkaç yıldız. Derin nefesler alıyor. Derin. Bir daha. Derin. Ay. Yıldızlar. Kapıdan girer girmez kızı kucağına atlıyor; bacaklarını beline, kollarını boynuna doluyor: Babacığım. Sıkıyor iyice kızını. İyice. Kıvır kıvır sarı saçlarında dolaştırıyor parmaklarını. Kızı geri çekiliyor. Gözlerinin içi gülüyor. Babasının gözlerinde masmavi bir gök görüyor. Bulutları da. Güneş parlıyordu. Babasının gözlerinin tam ortasında bir gölge. Titrek. Hiçbir şeye, hiçbir yere, hiçbir zamana ait olmayan. Baba hasreti, diye koridordan buz gibi bir ses. Kesif sigara dumanı ve alkol kokusunu duyuyor kadın. Tamam diyor adam, tamam; ağır parfümlerin yaydığı baygın kokular altında. Yemek masasının etrafında dizili onca sandalyeden birinin üzerinde hacdan alınmış mantoyu. Sözlerinin hala bir değerinin olup olmadığını anlamak için bakışlarını hanımının gözlerine doğru kaldırıyor. Hadi diyor. Müşterisini bekleyen taksi sıcacık. Basık. Rutubetli. Kesif sigara dumanı ve alkol. Ağır parfümlerin yaydığı baygın kokular. Berbat bir akustik içinde keşmekeşe dönüşen sesler: Orkestra notaların arasında kayboluyor; solistler yarı doğru-yarı yanlış, sadece sözleri okuyor; şuh kahkahalar; homurdanmalar; ara ara böğürenler; delikanlılığın en bıçkın hali, naralar. Boğazı parçalanıyor. Sesi enikonu tarazlanmış. Kaburgaları ciğerine batıyor. Önü ve arkası açık, yüzdeyüz naylon elbisesinin üzerine geçirdiği sahte kürküne biraz daha sarınıyor. Taksinin buğulanmış camını elinin tersiyle siliyor: Daracık sokakları yalayan poyraz. Birkaç akasyanın çıplak dalları titreşiyor. Ortalıkta sadece taksilere üşüşen birkaç meslektaşı ve siyah giyimli adamlar. Çoktan kapanmış pastanenin kaldırımdaki ızgaralarında, naylonlara sarılmış biri uyuyakalmış. Kediler sonra. Eve gidince soyunup dökünmeden hemen balkona çıkacak. Derin nefesler alacak. Derin. Bir daha. Derin. Belki ay. Yıldızlar belki. Geldiği kasabanın insanı ferahlatan havası sonra. Bu bile iyi diye düşünecek. İstanbul'un nemli, gazlı, küflenmiş, çürümüş havası bile. Genişleyecek. Otoparka giderken her zaman kullandığı cami avlusunda tuhaf bir titreme yaşıyor. Şadırvanda abdest alanlara bakıyor; kollarından, yüzlerinden buharlar yükseliyor. Son cemaat mahallinin mermerlerine yan olarak oturuyor. Ayaklarını yere sallıyor. Ceketinin yenlerinden bir dil gibi dışarıya sarkmış kolalı, bembeyaz gömleğinin kolağızlarını toparlayıp içeriye sokmaya çalışıyor. Açık kalmış kolağızlarını bugün kaç kez toparlamaya çalışmıştı. Pencerenin içinde yaşlı biri Kur'an okuyor. İkindi güneşine yakalanmış. Ters ışıkta siyah bir gölgeye dönüşüyor. Sakalları rahledeki Kur'an'a değiyor. Yerle gök arasında uzanan bir köprü görüyor: Uzanıyor. Sakallara tutunuyor. Tutuna tutuna güçleniyor. Ayakları yere değiyor. Çınarlar geliyor aklına. Tutuna tutuna yükseliyor. Yukarıya doğru. Hafifliyor. Bulutlar geliyor aklına. Yükseliyor. Nefesi daralıyor. İkindi güneşi üzerinde toplanıyor. Bir gölge şimdi. Dönmeyecek. Gökle yerin arasında. Üniversitede öğrenciydi, sabah ezanlarıyla uyanmaya başlamıştı. Günlerce sordu, soruşturdu. Uyanma değil dedi birisi, uyandırılma. Yüksek tavanlı taş bina hiçbir zaman yeterince ısınmıyor. Kulağında unuttuğu küpelerini komodinin üzerine bırakırken, orada unutulmuş kol düğmelerini görüyor. Kim acaba... Hep böyle oluyordu: İnsanlar çekip gidiyor ve geriye kendilerinden hiçbir şey bırakmıyorlardı. O da inatla izin vermiyordu kendisinden bir şeyler koparıp götürmelerine. Sigarasının dumanlarının arasından son kez görmek istemişti. Utançla. Hızla çıktı, poyrazın yaladığı sokaklara. Taksicilerden başka kimse yoktu. Ayağına dolanan kediyi tekmeledi. Birisi naylonlarla örtünmeye çalışıyordu, bir ızgaranın üzerine uzanmış. Bu gece erken çıktın abi dedi. Taksi sıcacıktı. Başını koltuğa yasladığı an fark etti: Hayır dedi, bu gece oraya değil, sağa dön, sağa! Karesi İlkokulu'nu (1973), Atatürk Ortaokulu'nu (1976), Muharrem Hasbi Lisesi'ni (1979), Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'ni bitirdi (1983). Balıkesir'de aile şirketinde çalıştı. Halen İstanbul'da bir kamu kuruluşunda çalışıyor; e-edebiyat dergisi www. edebistan. com'un yayın yönetmenliğini ve Muhayyel Dergisinin yayın danışmanlığını yürütüyor. Edebiyat hayatına, 1982'de Güldeste Dergisinde yayımlanan \"Beyaz Gömlek\" adlı öyküsüyle başladı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Kayıtlar, Hece ve Hece Öykü'nün çıkışında yer aldı. Portakal Bahçeleri ve Pencere adlı öykü kitapları Arnavutça'ya; bazı öyküleri de Farsça, Korece ve Azerice'ye çevrildi. İlk öykü kitabı Gidenler Gidenler adıyla Yedi İklim Yayınları tarafından basıldı. \"Esenlik Zamanları\"yla Türkiye Yazarlar Birliği 1999 Hikaye Ödülü'nü kazandı. 2012'de çıkan kitaplar içinden yapılan değerlendirmede \"Mürekkep\" adlı öykü kitabı; Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği ve Ömer Seyfettin Hikaye ödülünü aldı. 2016 yılında Dede Korkut Edebiyat Ödülüne layık görüldü. Şu sıralar Şakar'ın bütün eserleri İz Yayıncılık tarafından basılmaktadır."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/koltuktaki-adam", "text": "Televizyon izlerken vaktin nasıl geçtiğini anlamazdık. Eski Türk filmlerini severdi, en çok da siyah beyaz olanları. Apartmanların istilasına henüz uğramamış ormanlar. Gençliğimizde az mı dolaşmıştık el ele tutuşup oralarda. Ufacık ekranda akıp giden gri tonlara hatıralarımızın rengi karışırdı. Derken simsiyah bir fon belirir Son yazısı ile kendimize gelirdik. Kare çerçevelere yerleştirilmiş hayaller bitiverirdi, hayat gibi. Mehparemin yüzüne hasret sihirli kutu şimdi derin uykusunda. Şehir tiyatrosu uzun zaman avuntum oldu. Tül perdenin gerisinde uzanan koskoca meydan. Salonda tek kişilik koltuk. Doktor kendimi yormamamı tenbihledi durdu. Merdivenleri inip çıkmak çoğu kez sorundu. Bir bıçak gibi göğsüme saplanan o ağrı. Vücudumu parça parça edecek cinsten. Eski günlerdeki gibi kahve içmek nerede. Müsade edilen günde sadece bir fincan. Pencerenin önünde yudumlamanın keyfi başkadır. Yanında da birkaç tane bisküvi. Sizleri soluksuz izliyorum. Genelde telaşlısınız. Benim durumumla ne büyük bir tezat. Şu arabaların gürültüsüne nasıl dayanıyorsunuz peki? Ben rahatsız olmuyorum artık. Varlığımın farkında değilsiniz elbet. Yoksa bu kadar doğal olabilir miydiniz? Kim bilir daha kaç kez sahneye çıkacaksınız benden habersiz. Dizlerimi örten battaniye. Bedenimi ısıtmaktan aciz. Biricik kızım renklerine bayılırdı. Sanki bir gökkuşağına sarılmış gibi uyurdu. Üzeri açılmış mı diye usulca kapısını aralar bakardım. Bazen uyanıverirdi. Tatlı tatlı gülümserdi. Hoş bir sıcaklık dolardı içime. Beni bu halde görse kim bilir ne çok üzülür. O kocası olacak kesin bırakmıyordur. Yoksa beni arayıp sormaz mi hiç. Annesinin son günlerinde bile gizli gizli uğrardı. Rahmetli, oğlumuza bir ayrı düşkündü. Küçükken kitaplarımı karıştırır Baba bunların hepsini okudun mu? diye sorardı. Şimdi kapakları tozdan. Daha o yaşlarda öğrenmeye merakı vardı. Ablası gibi değildi. Pek severdi okulunu. Uzun yıllar evden uzak kaldı. Dirsek çürüttü. Şimdi meyvelerini topluyor. Kolay mı üniversitede hoca olmak? Son telefon görüşmemizde yoğunluğundan şikayet etmişti. O da istemez mi babasıyla doya doya sohbet etmeyi, dertleşmeyi. İnsan kimi hatıraları gözünün önünde olsun istiyor. Pencerenin pervazındaki çiçekler. Dışarıdaki yağmurla sulanıp güneşte kavrulmuş hayali bahçemin vazgeçilmezleri. Uzun zaman önce soldular. Ailecek yaptığımız pikniklerin hayali camdan yansıyor bazen. Yol boyunca şakalaşmalarımız. Bir kuş gibi kendimizi özgür hissettiğimiz anlar. Maviş son şarkısını söyledi ve sustu. Kafesinden kurtarıp toprağa kavuşturacak bir eli beklemekte. Sessizlik. Herşeyi yutup yok eden bir canavar adeta. Duvar saati de sonunda teslim oldu. Kim bilir kaç kez günleri doladı kollarına. Yelkovanla akrep birbirini takip etmekten yorgun. Farkında olmadan geçmişle gelecek arasında yavaş yavaş öğütüldüler. Varlıklarının önemsiz hale geldiği odada dört bir yana savruldular. Kahvem buz gibi. Tabaktaki bisküviler çoktan tek hücrelilerin hücumuna uğramış. Direnen son birkaç kuru yaprak da zaman seline kapılıp gitti. Bir tıkırtı. Çocuklarım mı geldi yoksa? Saklanabilsem. Beni böyle görmeseler. Belki de varlığımla yoklugumu farketmiş olan komşulardır. Ya da bir süredir dairemi gözetleyen birisi. Ne zamandır ışıkları yanmayan katın uyandırdığı ilgi. Sahipleri tatile çıkmış olabilir mi? Soruların ardından fitili ateşlenen cesaret. Bir gölge, herkesin uykuda olduğu bir vakitte uyanık, kapımın önünde. Deneyimlerinin verdiği rahatlıkla anahtara ihtiyaç duymadan eşikten geçecek. Burnuna dolan leş gibi bir koku. Yanında getirdiği torbaya midesindekileri boşaltacak şiddette. El fenerinin cılız ışığında titreyen eşyalar. Herhangi bir saldırıya karşı korunaksızlar. Ses çıkarmamaya özen gösteren karaltı, garip bir durumun olduğunu sezecek. Defalarca sokak lambasının aydınlığında yıkanmış bedenim. Koltuğa gömülü. Birkaç adım daha atmak ya da hızlıca geriye dönmek. Koca bir el gibi arkasından ittiren merak duygusunun artan gücü. Bana dokunmaya cesaret eder mi bilmem. Ayaklarının dibine düşen çürümüş bir baş. Ağır adımlarla tırmandığı merdivenlerden uçarcasına inecek. Koşacak, koşacak, koşacak. Ta ki nefessiz kalıncaya dek. İnsanlık namına diye yükselen bir ses vicdanında. Bir ihbarda bulunacağım diye başlayacak söze ve polis memuru söylediklerini dikkatlice kaydedecek. İsmini söylemek istemeyecek. İçeriye ne niyetle girdiğini de. Telefon kulübesinden hızlıca çıkıp karanlığa karışacak. Belki de bu olasılıkların hiçbiri. Ama umutsuz değilim. Birgün birileri gelip beni koltuğumdan kaldıracak. O zaman çok ilgi göreceğim. Birkaç gün sürer sanırım ya da bir iki hafta. Sonra tekrar unutulacağım. Donuk bir hayalim gazete sayfalarında görünüp kaybolacak ve siz hayattakiler için kim bilir daha neler neler yazılacak."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/komsumuz", "text": "Gününde ne güzel kadın olduğunu anlatmana, hiç gerek yoktu. Yapmadın da bunu zaten. Her yaş orada duran menevişler varken gözlerinde, bakışların yeterince dilli; konuşkandı nasılsa. 20li, 30lu, hele 40lı hatta 50li yaşlarının saltanatı, aşkları ve hiç bir kimseyi boş geçmeyip sana bile isabet etmiş büyük yalnızlıkları, şimdi iki koca birer kadın olan kızlarının bebeklikleri, onlara yaptığın o annelik, bir hayat kısacası, uzunca bir ömür, malumumuzdu hepimizin; biz apartman komşularının. Yanında olmadığımız zamanların özetini ve hikayesini, senden ve kızlarından dinlemiştik, bazen bir masal, bazen de hayli dramatik bir senaryoyu dinler gibi, çok önceleri. Biz derken... Aslında topu topu bir avuç kişinin malumuydu tüm bunlar; tek daireli katları, işe yaramazmış gibi katlanıp, perte çıkmışcasına bir köşeye ayrıldığından beri, bu apartmanın. Kalan sağlar bizimdi; kendi kendimizin bereketi de birbirimize yeterdi zaten. Yetiyordu. Yeni yapılmış evler varken, bir bina için 35 40 yaş, miadının sonu demekti, bizi bırakıp gidenlere göre. Olsun. Dedim ya, kalan sağlar bizimdi işte. Hele ki sen bizim, biz birbirimizindik. Akşam kahveleri ve sabah kahvaltılarıyla bir günümüzü, tüm hayatımızı, psikolojimizi ve mahalleyi kurtarırdık, nasılsa. Geceleri rüyalarına giren şeytana, ne elimiz ne de kolumuz uzanabilirdi. Uzanamadı da. Bir şeytani rüya sırasında, tüm hayatını film şeridi gibi izledin, bir filmi ekrandan izler gibi tıpkı, elinde patlamış mısırın ve içeceğinle birlikte bir gece. 'Hayatım film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti, geçiyor'lara başladın sonra aniden, o geceden sonra. Aniden... Belli ki, filmin uzunluğu, rüya vaktiyle tam senin yaşın; yaşanmış yılların kadardı. Yaşını öğrendin. O mısır da pek tuzlu olmalıydı ki, yüksek tansiyon hastası olarak uyanıp, öyle devam ettin... patlamış mısır gibi aniden baş gösteren o hastalıkların... Bilgiyle zehirleniştin artık; yaşını öğrenmenin verdiği şok ve yükle birlikte, belli. İçeceğin ise, pek şekerliydi ki, şeker hastalığı sahibi de olmuştun, o uğursuz geceden, uykudan, rüyadan sonra. Yıllardır aramızda gizlice sakladığımız sır, sessizce tuttuğumuz yemin, bir anda bozuluvermişti işte, o melunun pis yüzünden."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/kopus", "text": "Kapıyı açan uşak, içeriye ünledi geleni. Uzun koridorda yol alırken aynalardan birinde kendini süzdü. Gördükleri; aşırı pudralı bir yüz, abartılı makyaj, korseye sıkıştırılmış bir vücut. Salondakiler Devlet Ana'nın gözleriyle verdiği selamı, başlarıyla aldılar. Bilmeyenler bilenlere Kim bu Devlet Ana? diye sordular. Bilenler Hasta Adam'ın dulu dediler. Kendisine gösterilen yere oturmaya çalıştı. Sığamayınca eteklerini toplayıp bir daha denedi, bir daha... Olmadı. Bu iş onu yordu. Yüzünün kızardığını pudralar da gizleyemedi. Vazgeçti uğraşmaktan. Bahçeye çıkınca açık hava onu biraz ferahlattı. Ağaçların arasına doğru yürüdü. Geniş gövdeli bir çınarın kovuğuna sığındı. Başını öne doğru eğip eteklerini kaldırdı. Ikındı, ıkındı... Kasılmalar bitince terli başını geriye attı. Hasta Adam'dan olma çocuklarının dört bir tarafa kaçışlarını izledi. Onlar gözden yitince; Devlet Ana ıkınmaktan yorgun, tatlı bir uykuya daldı. Uzun uzun esnedi. Gerindi. Hafiflemişti. Önünde uyandığı evin kapısını çaldı. İçeri girip zorlanmadan yerine oturdu. Elazığ'ın Keban ilçesinde doğdu. Temrin, Aşkar, Semaver Öykü, Hece, Hece Öykü dergilerinde deneme ve öyküleri yayımlandı. Farklı edebiyat dergilerinde yürüttüğü düzeltmenlik görevini, akademik alanı da ekleyerek sürdürmekte."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/kosu", "text": "Ne zamandan beridir bunu yaptığı hakkında ufacık bir fikri... aslında vardı; belki yüzyıllardır koşuyor, bazen ölüyor, sonra tekrar doğuyor, bir başka bedende koşmaya devam ediyordu. Bazen peşi sıra yuvarlanan taşlardan biri olarak dünyaya geliyordu belki, birkaç canı ezip gömüyor, aynı hızla yoluna devam ediyor, neden sonra büyük balığın küçük balığı yutması hesabı büyükçe bir taşla çarpışıp parçalarına ayrılıyor, tekrar ölüyor, tekrar diriliyordu. Hoş, belki de bu düşüncesinin mimarı, en az yolun sonuna olduğu kadar yolun başına dair de korkularıydı. Kendini bildi bileli koşuyor, kaçıyordu peşi sıra sürüklenen taşlar, çığlar, evler, kara deliklerden. Bir anlığına durup ya ben ne yapıyorum diyecek olsa bir şey mutlaka bedenini ezecek, çizgi filmlerde kağıt gibi yere yapışan bir karakterin gerçek hayattaki kanlı revanlı görüntüsüne kavuşturacaktı. Aklında sadece koşmak vardı; önünde akan yollar, sağında ve solunda bir arabanın camında yol boyu art arda baş gösterir gibi sıralanmış ağaçlar, yokuş aşağı devam eden zemine her an düşebilecek olmanın damarlarına yaydığı ürperti, durmaksızın koşuyordu sonunu düşünmeden. Ara sıra yolda başka simalara da rastlıyordu ancak herkes o kadar hızlı, birbirlerinden o kadar habersizdi ki gözün gözü görmediği, çıplak bedenlerin kimsenin dikkatini çekmediği mahşer meydanında gibilerdi. Birbirlerine çarpma korkusuyla kimse kimseye yanaşmıyordu zaten, her koyun kendi bacağından asılıyordu. Muhakkak bu esnada düşen, kalkan oluyordu ama bunların kimseyi ilgilendirmediği de aşikardı. İşin ilginç tarafı ise kimsenin koşmaktan yorulmamasıydı. Sanki hepsi de sonsuz bir enerjiyle sonsuza kadar koşabileceklerini zanneden korku filmi figüranlarıydı. Ansızın sağ ayağı içe bükülüverdi, sol ayağı sağ ayağına takıldı ve yere yüz üstü kapaklanırken iki elini yere uzatarak yüzünün parçalanmasını engelledi. Yine de göğsünü sivri taşlarla dolu zemine çarpmış, bu da bedeninde simetrik olmayan, acısı sırtına kadar vuran izler bırakmıştı. Öleceğine neredeyse emin olmuştu ancak şaşırtıcıydı ki hala nefes alıyordu, peşi sıra yuvarlanan çığlar onu ıskalamıştı. Dönüp bakınca yenilerinin de hemen onların peşinde sürüklendiği görülüyordu. Bu sahneye şahit olmasıyla tekrar ayağa kalkıp koşmaya devam etmesi bir oldu. Hayatta kalışının kaç sıfırlı bir evrensel kümedeki olasılıksız bir tesadüf olduğuna kanaat getirdi. Zaten başka bir ihtimali düşünecek vakti de olmadı tekrar. Ara sıra dönüp arkasına baktı ancak bu bakış, durup dinlenebileceği, düşünebileceği bir alan tahsis etmek için değil, düşerse kalkacak zamana sahip olup olmayacağını hesaplamak içindi. Böylece gerideki taşların hızına göre koşusunu yavaşlatmayı ya da hızlandırmayı, kimi zaman da taşları yolda gördüğü bir başkasına yönlendirip kendini kurtarmayı öğrendi. Zamanla bu iş keyifli bir hal bile almaya başlamıştı; hava şartlarının uygun olmadığı dönemlerde kendini riske atmıyor, çamurlu ya da sisli yolları tercih etmiyordu. Güneşli günlerdeyse bir çocuk gibi neşeleniyor, ayak parmaklarının üzerinde yokuş yola dans ediyordu. Bazen yolda rastladıklarının ellerini tutuyor, bazen de bir kalkan niyetine arkalarına sığınıyordu. İster uzun ister kısa sürse de bu birliktelikler, eninde sonunda hepsiyle de ilişiği kesiliyordu. Birbirlerini tekrar görecek olsalar şu maraton içinde bu anıları hatırlayacakları bir muammaydı. Neticede her günün sonunda yalnız başına koşmaya devam ediyordu bir dakika olsun durmadan. Belki yine düşerse aynı şansa ikinci defa sahip olamazdı, kim bilir. Koşusunun bilmem kaçıncı yılının hangi ayında, herkesin kendi düzeninde ayaklarını yere vurmaya devam ettiği sıradan bir günde üzerine büyük bir ivmeyle yaklaşan kayayı yalnızca birkaç saniye görebildi. Sonrası derin bir acıyla başlayarak bir televizyonun aniden kapanması gibi hızlı bir karartıyla bitti. 20 Temmuz 2000, Pendik, İstanbul doğumlu. Çukurova Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesinde öğrenci. Öyküleri Aşkar dergisinde yayınlanıyor ve 2017 yılında Sivas'ta düzenlenen Türkiye geneli öykü yarışmasında birinci oldu."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/koza", "text": "Elbisenin hışırtısını sevdi; sırf bu sesi duymak için odadan odaya dolaşıyor... Üzerinde, binlerce kelebeğin kanatlarından ve kalp atışlarından yapılmış ipekten bir elbise vardı. Şimdi daha çok seviyor. Elbiseden yükselen cılız kanat sesleri, kalp atışları umurunda değil. Duymuyor. Kahkahalar her şeyi bastırıyor. İnsanların güzel bulması önemli, gerisini boş veriyor. Daha doğmadan bir kere daha ölüyor kelebekler. Döne döne uçamadan gökyüzünde... Kaynar suya atılan kozaların sessizliği büyüyor. Kalp atışları, kanatlar ipek elbiselerde yok oluyor."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/kup", "text": "İnsanların kar soğuğu diye nitelendirdikleri bir soğuk vardı dışarıda. Tam ağzımın yırtılabileceği yerde bir kar tanesi hissettim. Ben, belki de bunun sadece bir yağmur damlası olduğunu düşünürken kafamı yerden kaldırdığımda bir eş kenar üçgen içinde altı köşeli kristal bulunan bir trafik levhası gördüm yol kenarında. Trafik işaretleri hava tahmininde de iyiydiler demek ki diye düşünürken kar bastırmadı bir anda. Kar bastırmaz zaten. Yağmur? Belki. Sadece bir taneydi. Kafamı tekrar yere indirdiğimde göz göze geldik onunla. 35 yaşında ya vardı ya yoktu. İki ihtimal vardı. Çok iyi saptama yaptım, bravo bana. Normal bir adamdı. Sıradan. Öyle belirgin bir özelliği yoktu dışardan bakınca. Koyu kahve saç, saçla uyumlu kaş, onla uyumlu göz. Uyum mükemmeldi. Ama sıradandı. Boyu uzundu. Ama sıradandı yine de. Gözleri açık kalmıştı. Yüzünde bir \"Neden, nedeeeeeeeen!\" ifadesi. Şaşkınlık ve korku da tuzu biberi olmuş cesedin sorusunun. Sordum görevli memura, ne buldunuz, diye. Görgü tanığı, kamera var mı diye sormadım. Issız bir yol kenarıydı. Takip etmiş, bıçaklamış, kaçmıştı büyük ihtimalle. Önemsemedim bu vakayı. O zamanlar hiçbir vakayı önemsemiyordum zaten. Önemsemediğim vakadan bir hafta sonraydı. Telefonum çaldı. Saat daha sabah körken hem de. Kaydırın dedi telefon. Kaydırdım, açtım. \"Çabuk gel abi. Yeni bir vaka var. Önemli,\" dedi telefondaki ses. Olay yerine vardığımda bu sefer daha bir hareketli gördüm telefondaki ses ve diğer meslektaşlarımı. Sokak arasında bulunmuştu ceset bu sefer. Yanıma geldi telefondaki ses. Sezgileri kuvvetli bir gençti telefondaki ses. Ama gençti. Adı üstünde. Önemsemedim söylediklerini. Devam et, dedim. Maktule yaklaştım. Yüzünde bariz bir gülümseme vardı. Sırıtıyordu acayip bir şekilde. Sanki ölümü ona mutluluk getirmiş gibi. Kesikler farklı yerlerdeydi ama düzensiz ve derindi yine. Daha iyi iş çıkarmıştı diğerine göre katil. Profesyonelleşiyordu git gide. Ama eğitim alması şarttı. Diğerine göre daha gençti bu sefer maktul. Kimlik çıkmış üzerinden. Yirmi üç yaşında dediler. Sarışın mavi gözlüydü. Boy pos endam. Dışarıdan bakınca epeyce dikkat çekici bir tipe benziyordu. Diğer adam bir memurdu ve sıradandı. Bu bir öğrenciydi ve dikkat çekiciydi. İnsanları ne kadar da zekice ayırıyordum. Bağlantı kurmakta zorlandım. Hatta kuramadım. Seyirci joker hakkımı kullanmak istiyorum, dedim telefondaki sese. Tabi bu \"Olayı gören duyan olmuş mu?\" diye çıktı ağzımdan. Telefondaki ses yanıma geldi ben köşedeki kahvede oturmuş iki vaka dosyasını birbirine benzetmeye çalışırken. Kahraman meslektaşlarım ve telefondaki ses ne kadar da hızlıydı böyle. Gözlerim doldu. Sayın katilin evindeydik. Hali vakti yerinde bir evdi. Ama eşyalar yoktu. Evin hali yerindeydi sadece. Gözle görünür bir şekilde boştu ev. Karşımda ağlayan bir kadın vardı. Bir de onun oturduğu koltuk. Biz de tabureye oturmuştuk telefondaki sesle. Aynı tabureye değil tabi. Kadın oğlunun yaptıklarına anlam veremedi. Bu daha da şiddetlendirdi ağlamasını. Ağladıkça daha da korkunç görünüyordu gözüme. Konuşabilecek hale gelene kadar bekledik. Yani ben bekledim. Telefondaki ses beklemedi. O daha atikti. Sakinleştirmeye çalıştı kadını. Biraz sakinleyince anlattı kadın. Eşim yeni öldü, dedi. İntihar etmiş adam. Borç harç gırtlağa dayanmış tabi. Fabrika gitmiş elden. Para pul batmış. Hacizler, tehditler, bankalar. Ah o bankalar. Yediler insanların parmaklarını kıtır kıtır. Adam da, ya seninim ya kara toprağın demiş paraya. Sağ kalan işaret parmağıyla sıkmış kafasına. O parmakla neler yapılırdı daha halbuki. Oğlun nerede olabilir diye sorduk kadına. Yani telefondaki ses sordu. Bilmiyorum, dedi kadın. Babasını çok severdi, diye ağlayıp durdu biz çıkana kadar. Telefondaki ses babasının mezarına gitti. Sezgileri kuvvetli bir gençti ya. Ben fabrikaya gittim. Bence çocuk babası gibi paraya sevdalıydı. Fabrikaya baktığımda daha bir kaç ay önce bu devasa yapıdan dışarıya sızan sesleri düşündüm. Makinelerin homurtusu, insanların bağırtıları, usta başıların emirleri. Sıkıcı geldi. Bıraktım düşünmeyi. Ne bir güvenlik ne bir soran eden vardı etrafta. Elimi kolumu sallayarak ama elimi kolumu sallamadan girdim içeri. Zaten en fazla kimlik gösterirdim sorana. Kolumu sallamış olurdum ama o zaman. Dışarısı gibi insandan arınmıştı burası da. \"İdare\" yazan tabelaları takip edip patron odasına kadar gittim. Baka baka bulunuyordu artık Bağdat. Her taraf levha zaten. Karın yağacağını bile tahmin ediyorsa levhalar ne soracaksın elin adamına. Odaya girdiğimde patron koltuğunda oturuyordu genç adam. Öylece. Sahibinden satılık katil. Aptal bir surat ifadesiyle bakıyordu benim olduğum yöne. Beni bekliyormuş gibi ama karşısında ben yokmuşum gibi de. Masanın üstünde saçılmış beyaz küplerden birini aldı. Ağzına götürdü."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/kurabiye-kokusu", "text": "Masasını topladı. Çekmecede kalan son evraklarını da çantasına yerleştirdi. Üzgün değil, mutluluğunu göstermeye utanıyor gibiydi. İstifası gürültülü olmuştu. Yetişmesi gereken işler, planlanmış projeler aksayacaktı o gidince. Müdür öyle söylemişti. Aksamayacağını biliyordu. Artık hayat aksamıyor bir kişinin yokluğuyla. Başka biri bulunuyor. Sadece biraz süre alıyor. Yerine birisinin bulunacağını Esra da biliyordu. Masasında kalan tek çerçeveye baktı. İşe başladığı gün fotoğrafı ekipçe çekilmişlerdi. Herkes gülüyordu. Güleç insanlardı. Öyle düşündü ilk gün. Yanılmıştı. Hep yabancı kaldı gülüşlerine. Farklıydı gülüşleri. Onlar gibi gülemiyordu. Onlar daha gürültülü ve ağız dolusu gülerlerdi. Soğuk ve hızlıcaydı kahkahaları. Esra ise gözleriyle gülmeye alışıktı. Parmaklarını fotoğrafın üzerinde gezdirdi. Kutusunun üst tarafına koyup kutuyu kapattı. Vedalaşmak için tek tek masaları gezdi. Vedalaştıkları arasında ilk defa sarıldıkları da vardı, hayatına temas etmiş arkadaşları da vardı. Veda faslı kısa sürdü. Kimi başarılar diledi, kimi görüşelim dedi görüşmeyeceklerini bile bile. Ali dışında herkes işine döndü. Kutuya uzanırken seni yolcu edeyim dedi. Beraber indiler aşağı. Esra için Ali'nin özel bir yeri vardı. Ali'yle beraber başlamışlardı işe. İşi birlikte öğrenip, beraber uyum sağlamışlardı ekibe. Ekibin en genç ve sempatik üyesiydi, Ali. Esra'dan yedi yaş küçüktü. Belki de beraber başladıkları için kendisini hep Esra ile arkadaş gördü. Esra ablası sayılırdı. O arkadaşı sayardı. Zamanla daha kötüsü oldu: Esra'nın da kendisini arkadaş olarak gördüğüne inandı. İnsanın bir yanlışa kendisini inandırması o yanlıştan daha tehlikeli oluyor. Yanlış düzeltilebilir ancak inanılmış yanlış insanı mahvetmeden bırakmaz. Ali'de mahvoldu. Önce Esra'ya yakınlaştı, sonra Esra'nın kendisini sevdiğini düşünüp, konuştu. Esra kardeşimsin dedi, uzatmadı, uzattığı gülü bıraktı gitti ellerinde. O günden sonra Ali ne eskisi gibi konuştu ne de konuşmamayı becerdi. Esra oralı olmadı, ümit vermedi. Ümidin işleri daha da zorlaştıracağını biliyordu. Sonu olmayan ümit bir kızın elinden çıkınca erkeğin kalbine hançer gibi iner. Öldürmez, yara'lar. Bir ömür o yaranın kabuğuyla dolaşır insan. Ali yaralandı, alıştı yan yana olup aralarında mesafeler olmasına. Esra'nın ayrılacağını ekip arkadaşlarından duydu. Hiç konuşmadılar bu konuyla ilgili. Taksi'nin kapısını tutarken son bir kez göz göze geldiler. Gözlerin gözlerime değince felaketim olurdu dizesini bilmeden felaketini yaşıyordu Ali. Demedi bir şey. Esra otogar diyerek kapattı taksinin kapısını. Taksi yol aldı. Ali kalakaldı olduğu yerde. Duraksadı, Ne yukarı çıkabildi, ne de arkasında gidecek cesareti vardı. Cesaretin aşkın yolu olduğunu bilmiyordu. Esra bir türlü alışamadağı iş hayatından ayrılmıştı. Arkadaşlarına köye döneceğini söylemişti. Cesurca bir karar demişlerdi. Belki bir gün bende dönerim diyen bile olmuştu. Dönmeyeceklerini biliyorlardı. Çengelköy'e gidelim dedi şöföre. Şöför aynadan Esra'ya baktı. Çengelköy'e gideceğiz dedi Esra. Sözü uzatmadı. Camı açtı. Saçları rüzgarda uçuşan uçurtmalar gibi dalgalanıyordu. Her yeni karar gibi Esra'nın kararı da heyecanlandırmıştı kendisini. Şöförün düz devam edelim mi abla sözüyle Çengelköy'e vardıklarını farketti. Sağdan devam edelim diyip beş dakika sonra indi taksiden. Bavullarını çıkarıp yolun kenarındaki kafeden içeri girdi. Sade vitrinli, canlı renklerle boyanmış minicik bir kafeydi. Taksiciye parasını verdikten sonra kapıda durup cama baktılar. Bir masala açılan kapı gibi baktılar, susarak baktılar bir süre. İkisinin de gözleri gülüyordu. Birbirlerine bakıp gülümsediler. Arkadaşı sarıldı Esra'ya. Kucaklaştılar. Tüm dünya iki arkadaşın kucaklarının arasına sığmış gibiydi. Vitrine baktı Esra. Hadi ilk kurabiyelerimizi yiyelim dedi, Büşra. İçeri geçti. Dumanı tüten kurabiyeleri getirdi. Kurabiyelerin kokusu içeriye yayıldı. Kafe bayram hazırlığı yapan evler gibi kokuyordu. Esra gelene kadar etrafı bayağı toparlamıştı. Masalar temizlenmiş, rengarenk sandalyeler masalara konulmuştu. Şirkettekilere buraya geldiğini söyledin mi ? diye sordu Büşra. Ona da söylemedim. Vazgeçmez belki ama en azından çabalamaz artık dedi Esra. İkisi de sustu bir süre. Kapının üst kısmına da rengarenk çiçekler yerleştirelim dedi, Esra. Kurabiyesinin tadına baktı."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/kuyuda-bir-gun", "text": "Uykuyla uyanıklık arasında duyumsadığım ağır koku kuvvetlice öksürmeme neden olacak kadar ağır bir hal aldığında aralayabildim gözlerimi. Diğer tüm duyularım da sanki onlara bağlıymış gibi ancak gözlerimi açabildiğimde harekete geçmişti. Kesif kokuyu anlamlandırmam uzun sürmedi. Metrelerce yukarıdan, bir iğne deliğinden geçer gibi süzülüp taşlara düşen bir ışık huzmesiydi kör karanlığı delen. Belleğimden silinmiş sepya bir çocukluk imgesini -hafta sonları soğuk bir odada gönülsüzce aldığım piyano derslerinden birinin sonunda tuşlara düşen o büyülü kış güneşi huzmelerini- bana hiç de olmayacak bir anda yeniden anımsatan ince bir huzme... Ellerimi uzattığımda dokunabileceğim bir yakınlıkta birbiri üzerine yığılı taşlarla çevriliydi etrafım. Yılların nemiyle demlendiğini duyumsadığım taşların ıslak yüzeylerini yoklayarak kendi etrafımda döndüm. Zifte benzer koyu bir sıvı bulaştı parmaklarıma. Köşeli değil yuvarlaktı etrafımı saran duvar. Koku olmasa kendimde değilken buraya getirildiğimi düşünebilir, taşların etrafımda üst üste konarak duvarın o an hızlıca yükseltildiğine inanabilirdim. Suyu iyice çekilmiş, derin ve zincirsiz bir kuyunun dibinde miydim yoksa ölüp de mezara mı konmuştum anlayamadım... Galiba eski çağlardan kalma, yerini artık kimsenin anımsamadığı bir kuyunun dibindeydim... Gün ışığı huzmesi de belleğimin kötü bir oyunu olmalıydı... Olsa olsa bir karabasan olabilir bu ancak... Peki ya nasıl uyanacağım? Kafamı bir metreyi bile bulmayan çamurlu suya sokup bir kaç dakika beklesem? Taşlara var gücümle kafa atıp ölmeye çalışsam? Yok yok kesin bir kabus olmalı bu... Bir an önce uyanıp yatağımdan çıkmalı, sabah yürüyüşümü yaparken kafamı toplamalıyım. Bir iki lokmadan sonra duş alıp yola koyulmalı, trafikte saatlerimi harcamalı, bir an önce beni artık benimkinden daha büyük bir iştahla ve ellerini ovuşturarak bekleyen onca işe -bedenime sahip olsalar da ruhuma asla!- vermeliyim kendimi. Yapacaklarımı, yapmak zorunda olduğumu sandığım onca şeyi düşündüğümde taşlar yavaş yavaş yerine oturuyor sanki. Evet evet hemen o büyük binaya gitmeli, dış dünyanın tüm gerçeklerinden gizlenmeliyim şimdi. Her zamanki düzenime dönersem birkaç hafta içinde tarih kadar eski taşlara yine dokunabileceğim yeni bir yurtdışı seyahati -içine her gün kapandığım o çok yüksek ve içini ve içimizi göstermeyen plaza katından çıkıp kendi memleketimi gezmeme hiç izin vermem- çıkacaktır diye umuyorum. Henüz bu karanlık kuyuya düşmemişken kendinden her gün biraz daha uzaklaşan kafamın taşlara duyduğu özleminin nedenini daha iyi anlıyorum şimdi. Yüksek katedral duvarlarının soğuk taşları, bulvarlar boyu uzayan, düzensizliğin düzeniyle şekillenmiş ve aşındırılmaktan hiç şikayetçi olmayan Arnavut Kaldırımı taşları... Taşlar... Anlamlarını şimdi daha iyi kavrıyorum sanki... Dibi görünen berrak suyun usanmadan dövdüğü, grinin her tonundan -elli değil- çakıl taşları... Köşe kahvelerinin dışındaki yuvarlak masalarda oynanmayı bekleyen akıl oyunlarının taşları... Ustasına herkesin siestada olduğunu söyleyen işgüzar çırağın bir sonraki durağı olacak mücevher işliğinde her anlamın üzerine yükleneceği ve geçici sahiplerinin taparcasına sevecekleri değerli taşlar... Hiçbiri şimdi etrafımı çevreleyen bu taşlar kadar değerli olamazlar. Keşke bilseydim... Keşke bilselerdi... Dostlarım beni bugüne kadar görmezden geldiklerimi keşfetmem için bu kuyunun dibine bırakmış olabilirler mi? Dostlarım? Benim hiç dostum olmadı sahi... Yine de benden beklendiğine inandığımı yapmaya çalışacağım... Aklımda tuhaf sorular olsa da gözlerimi kapayıp içindeyken yaşamadığım kadim kenti bir nefeste uçacak ve tıpkı ikinci ismini bana verdikleri Hezarfen misali keşfedeceğim şimdi. Taşlar... Hiçbiri etrafımı çevreleyen bu taşlar kadar değerli değil şimdi. Taşlar düşündüğümün aksine yılların nemiyle demlenmemişti. Etrafımda yükselen duvarı oluşturan her bir taş bir günüme eşitti. Günlerimi zararda, birbirinin aynı olacak şekilde geçirip kendim örmüştüm etrafımı saran bu duvarı. Parmaklarıma bulaşan koyu sıvı umursamazlığımdı. En korkuncu yüzleşmek zorunda kaldığın değil de belleğinde yaşattığın korkundur dediklerinde en çok korktuğumla yüzleşmek için kendimi bir taş gibi bırakmıştım kuyunun derinliğine... Bir deli de bendim, kırk akıllı da. Gözlerim kapanmadan ben kapadım onları."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/luminol", "text": "Tüm rafine zevklerim birer hatıra şimdi. Fildişinden pipom, özenle saklayıp her gün tozunu aldığım plaklarım ve yalnızca yeter miktar parayı gözden çıkartabilenlerin duvarlarını süsleyen seçmece tablolarım... Beyaz sayfaları uzun ve ince metal çubuklarıyla geceler boyu hırpaladığım, işaret parmaklarımın uçlarını nasır bağlatan baba yadigarı daktilomu da unutmamalıyım. Luminolü saymazsak artık bir hatırlayıcısı olmayan geçmişimi oluşturan yapboz parçalarının bir daha birleştirilebileceğini sanmıyorum. Gerçeği ortaya çıkartması için yalnızca ona güvenebilirim artık. Sesimi duyamadıklarını anlayalı henüz bir kaç saat oldu. Ne tuhaf... Buna bu kadar kolay alışabileceğimi hiç düşünmezdim. Aynı karabasanın gelip göğsüme oturduğu kimi geceler var gücümle çığlık atmak ister, sesimi kimselere duyuramazdım. Uyanıp bir kabusun içinde olduğumu anladığımda telaşla öksürür, sesimin çıkıyor olmasına şükrederdim. Korkacak bir şey olmadığını ancak şimdi anlayabiliyorum. Sesimi kimseye duyuramasam da çevredeki sesleri halen işitebiliyorum. Telsizlerin birbirlerine karışan anons öncesi melodilerini, polis memurlarının aralarında fısıldayıp gülüştüklerini ve hatta loş salonumun duvarında parıldayan mavi luminolün kimsenin duyamadığı o uğuldayan sesini bile duyabiliyorum şimdi. Televizyonu kapatmayı kimse akıl etmemiş. Belki de Olay Yeri İnceleme Ekibi gelene kadar hiçbir şeye el sürülmemesi emredilmiştir memurlara. Pikaba da dokunulmamış. St. Petersburg Radyo Senfoni Orkestrası'nın çaldığı Allegro Non Molto'nun notaları yankılanıyor halen salonun duvarlarında. Kemanların anlam verdiği eserin adı gibi artık pek de neşeli olmayan evimin orta yerine düşüyor devriye aracının durmadan yanıp sönen mavi ve kırmızı ışıkları. Havuzun şavkı ahşap tavana vuruyor. İster istemez bir şarkıyı anımsıyorum, havuzdaki melekten ve camdaki örümcekten bahseden. Beklenmedik bir yaz yağmurunun tavana gömülü pencerede oluşturduğu aksak bir ritim \"Konuşabilmeyi İsterdim...\" diyen Sesler şarkısını anımsamamın nedeni. Ayna'yı da anımsıyorum sonra. Evet, o da aynama uzun bir süre baktı çünkü. Dahası, işimi bitirdikten sonra televizyonumun karşısında bir filmi baştan sona izledi. Bu sahneyi görene kadar romanlarımdaki katillerin soğukkanlı olduğuna inanırdım. İnsan dünyadaki günleri tükenince bile yeni bir şeyler öğrenebiliyormuş demek ki. Aynada kendisiyle ne hakkında konuştuğunu, yanındaki büyük tuvalin yüzeyine dokunup figürlerin üzerlerinde parmaklarını neden uzun uzun gezdirdiğini bilmiyorum. Aynayla konuşurken sadece -yazar tıkanması- dediğini duyabildiğimi anımsıyorum. Denizler içinde denizi bilmeyen ben zamanla birer yabancıya dönüşen eski dostlarla yaşadıklarımı hatırlarken odadaki yüzlerde çözümün gururunu okumaya başlıyorum. Henüz bu sabah kenarından tutuşturup ancak yarısına kadar yakabildiğim, şizofrenliğimi belgeleyen raporlarım ve luminol taramasının sonucuyla eşleşen parmak izlerimle birlikte üzerine -intihar- notunu düşeceklerini hiç düşünmediğim bir sayfa ile baş başa kalıyorum."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/magara", "text": "Mağaranın, karanlık ve nemli havasına iyice alışıyordu. Gözleri bazı nesneleri seçmeye başlamıştı artık. Acaba nasıl bir yerdi burası? Oturduğu taşın üzerinden kalktı. Boşluğu elleriyle yoklayarak ilerliyordu. Tavandan damlayan sular, küçük ve hoş sesler çıkararak düşüyordu zemine. Ayakkabıları da yeni almıştım diye düşündü bir an. Sonra böyle düşündüğü için şaşırdı kendine. Karanlığın ortasına doğru usul usul ilerliyordu. Biraz ilerledikten sonra, yorulduğunu hissetti. Bu kadar çabuk yorulduğuna inanamadı. Oysa dayanıklı ve sağlıklı olmak için az mı para harcamıştı spor salonlarına. Galiba mağaranın havasından diye düşündü. Bu sefer daha büyük bir taşa oturmuştu. Gözlerini gezdirdi, karanlığın derinlerinde. Boşluk hep boşluktu. Boğazını sıkan kravatı gevşetti. Etrafı sarıp sarmalayan soğuğa rağmen, bedeninden terler boşalıyordu. Yalnızlık kara bir bulut gibi çöküyordu üstüne. Bazen dedi fısıltıyla. Bazen yalancı ışıklardan kurtulmak için, mağara karanlığına ihtiyaç vardır. Elindeki son kibriti usulca söndürdü."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/magara-adami", "text": "Her şey o kış gecesi olmuştu... 657'ye tabi devlet memuru Rüknettin Tellidere, zihninin en dip noktasına oyduğu karanlık mağarasında kendince yaşayıp giderken, İnsan Sevme Sanatı adlı kitaptan okudukları, aydınlığın müjdecisi olarak, düşünce ufkunun semalarında bir güneş gibi belirdi. Yüreği sevinçten bir hayli doldu taştı. Derin bir nefes aldı. Aldığı bu nefesle tüm hümanist yanları bahar yağmurunu görmüş başaklar gibi yeşillendi. Tüm insanlığa sevgiyle sarılmak istedi. Ancak tüm insanlığı yanı başında bulamayınca ayaklarının ucuna kıvrılmış, uyuşuk uyuşuk yatan Mırnav'ı kucakladı. Böyle bir duruma pek alışkın olmayan Mırnav, Ne oluyoruz! der gibisinden miyavladı. Hayata karşı bir duruşu olan insanlardandı Rüknettin Tellidere. Ama bu duruşun başkalarından farklı olmasına elinden geldiğince özen gösterirdi. Bu yüzden etraftaki insanımsılarla bu kendi tabiriydi - arasına sükutun ve ilgisizliğin aşılmaz duvarlarını örer; bu duvarları aşmak isteyen kendini bilmezlere karşı, dilinin ucunda devinip duran sivri kelimeleri batırmaktan çekinmezdi. Gündelik meselelerin boğucu gürültüsünde birbirine laf yetiştirmeye çalışan, en bayağı sözlere bile küçük dilini göstere göstere, göbeğini hoplata hoplata gülen insanları gördükçe çileden çıkıyor, aradaki duvarların üzerine her gün bir iki tuğla daha koyuyordu. Bu yüzden kafasının içindeki mağaraya her geçen gün biraz daha gömülüyor, gece geç vakitlere dek okuduğu kitaplardaki ışıltılı kelimelerle bir mağara adamı gibi, taşlara kendince güzel şekiller çizmeye çalışıyordu. Son zamanlarda sinirleri iyice bozulunca bir ruh doktoruna bilerek psikolog demiyordu gitmenin iyi olacağını düşündü. Doktor, insanın içine billur gibi akan sesiyle, Sevin! demişti. İnsanları, kuşları, ağaçları, her şeyi... Daha sonra, sık sık uğradığı sahaflardan birisine uğramış, kitapları karıştırırken o kitaba rastlamıştı. Kitabın kapağını kapattığında yüreği tüy gibi hafifledi. Tüm melan-kolilerini katlayıp arka cebine koydu. Bu bir işaret miydi mağaradan çıkmasını salık veren? Evet evet bir işaret, ilahi bir mesajdı bütün bunlar. İnsanları, kuşları, ağaçları, her şeyi... diye mırıldandı. O gece hayatının en tatlı uykusuna daldı. Bir arabanın yanından geçerken cama yapıştırılmış BU ARABADA DÜNYANIN EN PAHALI BENZİNİ KULLANILIYOR yazısı gözüne ilişti. Arabası olmadığı için sevindi. Yüzünü kaşıdı. Evden aceleyle çıktığı için tıraş olmayı unutmuştu. Yol üzerindeki berbere girdi. Saç mı sakal mı? diye sordu berber, erkekliğini tüm heybetiyle dışa vuran sesiyle. Sakal lütfen... dedi, gayet nazik. Berber sabunu köpürtürken, ben bu işleri tenezzülen yapıyorum, düşüncesinin bir belirtisi olarak kuru bir öksürük uçurttu. Usturayı zarif hareketlerle yüzünde dolaştırmaya başladı. Televizyonda haberler başlamıştı. Civelek bir sesle haber sunan kıza kulak verdi. Elli lira için bir taksiciyi bıçaklamışlar... Ne kadar kaba bu insanlar... diye söylendi. Başını ümitsizce sağa sola sallamak isterken.. yüzünde bir yanma... İnsanoğluna birazcık acıyayım derken bir anlık dalgınlıkla yüzünde dolaşan usturayı unutmuştu. Berberden çıktığında mesai başlamıştı. Adımlarını hızlandırdı. Berberin yüzüne yapıştırdığı bandın kenarından incecik kan sızıyordu. Tam, yolun kenarındaki çam ağacının altından geçerken bağırsaklarını bozmuş bir serçe kafasının ortasına bol sulu bir şaka yaptı. Kan beynine sıçradı. Yumruğunu sıkıp gözleriyle dalların arasındaki münasebetsiz serçeyi aradı. Ah bir görseydi! Bir çakıl taşıyla işini bitirebilirdi. Ama hayır: Kuşları, ağaçları... diye mırıldandı. Sevecekti... Münasebetsiz bir serçeye yenilmemeliydi. Beynine sıçrayan kan tekrar damarlarına çekildi. Yüzüne bozuk bir tebessüm iliştirdi. İşyerinde önce lavaboya girdi; üzerini temizledi. Yeni oturmuşken içeri giren bayan memurlardan birisi Rüknettin Tellidere'ye, müdürün çağırdığını söyledi. Olacakları önceden sezinledi. İçine bir korku çöreklendi. İçeri girer girmez müdür, yüzüne tepeleme bir bakış fırlattı; kırmızıyı görmüş boğalar koşuyordu gözlerinin içinde. Rüknettin, bu bakışlar karşısında eridi; küçüldü küçüldü. Müdür ise büyüdükçe büyüdü; devasa bir yaratığa dönüştü. Rük-net-tin! dedi, parmağını tabanca gibi uzatarak. Sinirlenince hep böyle kesik kesik konuşurdu. Yutkundu... Boğaların acımasız boynuz darbesine maruz kalan düşünceleri, avaz avaz can çekişiyordu. Sendeledi... Nereye bastığını bilmezcesine dışarı çıktı. Tekrar yerine oturdu. Masasına geveze insanımsılardan birisi yaklaştı. Elinde tuttuğu zarfı her zamanki gibi Rüknettin Tellidere'ye uzattı. Zarfı açtı. Ödenmeyen kredi kartı borçlarından dolayı evine yine haciz gelecekti. İçinde bir şeylerin koptuğunu hissetti. Masanın başında dikilirken çaktırmadan yazıyı okuyan insanımsı Artık bir kilo tatlını yeriz herhalde! dedi sırıtarak. Bir anda içindeki tüm hümanist duygulara bıçak çekti. Beyninin küflü mahzenlerindeki gün ışığı görmemiş hakaretlerin zembereğini boşalttı. Tüm gemilerini yakmış bir vaziyette ayağa kalktı. Zarfı eline alarak itiraz etmek için maliyenin yolunu tuttu. Yürürken Hümanizmmiş, pehh!.. diye söyleniyordu."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/masaya-cik", "text": "Elinde çanta personel girişinden koşarcasına girdi. Döşemeler ayağının altından kayıyor sanki ondan önce gidiyor da bir türlü yakalayamıyordu. Esasında maratona kırk sekiz saat önce başlamıştı. Otuz altıncı saatte eve gidip bir mola vermek istemişti ama sadece asistan Pelin değildi ki. Evlat, anne, eş, kardeş, arkadaş olarak da sorumlulukları vardı. Gerçi hiç birini hakkıyla yerine getirdiği söylenemezdi ama hepsinden azıcık bile yetiyordu. Bakıcının elinden tepe üstü yere çakılan kızı yüzünden geceyi başka bir hastanede geçirmiş, dinlenmek bir başka otuz altı saatin sonuna kalmıştı. Diğerlerinin kendinden farkı olmadığından izin istemeye bile teşebbüs edememişti. Son zamanlarda ara sıra gözlerinin önünden sinekler uçuşuyor, tuzlu ayran, meyve suyu gibi geçici çözümlerle kurtarıyordu günü. Öğlen paydosuna çıktığında açlıktan mecalinin kalmadığını fark edip kuruyan simitten bir parça daha attı ağzına. Personel yemekhanesine gittiğinde malum manzaraydı karşısındaki kuyruk koridora taşıyordu. Zaten ağır salçalı yağlı yemekleri yiyecek hali yoktu kafeteryaya gidip bir Tost ve tuzlu ayranı indirdi mideye. Nihayet bakıcıya emanet edip geldiği çocuğunu aramak geldi aklına. İyi dedi karşıdaki merak etmeyin hiçbir şeyciği yok. Poliklinik görevi bitmişti nihayet ama asıl zoru bundan sonrasıydı. Doğum salonundaki nöbeti devralmaya çıkarken tükendiğini hissetti ama yapacak çok şey yoktu. Daha zorlarını da yaşamıştı annesi kalp krizi geçirdiğinde. Çöm denirdi kısaca asistanlığa yeni başlayan doktora. Ekipteki yeri askeriyedeki acemi erden farklı sayılmazdı. Bir tek Ayşe ebeye geçerdi sözü. Herkese annelik etmesi bir yana oldukça da başarılı bir ebeydi. Abla çok yoruldum dedi hemşire bankosuna otururken. Dün geceyi ve bu günü anlatırken gözleri kapanmaya başladı. Acımasız şu insanoğlu vesselam, dedi Ayşe ebe, şu kızı biraz uyutsalar kıyamet mi kopar? Hepsi aynı yollardan geçmedi mi sanki. Yüzünü bankonun sert zeminine dayamış kuş tüyü yatakta yatar gibi derin bir uykuya dalmıştı. Bulutların üstünde bir yolculuğa çıkmıştı. Mavi gökyüzünden başka bir maviliğe denize süzülüyor, rüzgar esiyor, şemsiyenin hışırtısı dalga seslerine karışıyordu. Anne babası çağırıyor. Pelin kumdan kalelerini ayağının ucuyla yıkıp onlara doğru koşuyor. Koşuyor bir türlü varamıyor. Ahmet hoca vizite çıkmış diyerek bankoya geliyor hastabakıcı. Sonra hızla işine geri dönüyor. Pelin uykuya kısa bir fasıla veriyor, neden uyandığını anlamadan sonra devam ediyor. Hastanın sancısı tutmuş. Bebek geliyor bebek geliyor diye bağırıyor birileri Pelin masaya çık geliyorum, diye sayıklıyor. Ayşe ebe hastabakıcıyı önden göndermiş olmanın rahatlığıyla hocanın peşinden geliyor. Pelin hala uykuda, Ahmet hoca Pelin dedikçe Pelin masaya çık geliyorum, diye daha yüksek perdeden sayıklamaya devam ediyor. Ayşe ebe omuzlarından tutup sarsıyor. Bir taraftan da çocuğunun hasta olduğunu hocaya anlatıyor. Pelinin uyumasına kılıf hazırlamaya çalışıyor kendince. Uyanırken memnuniyetsiz masaya çık dedim ya geliyorum şimdi diye söyleniyor. Karşısında Ahmet hoca... Hiçbir şey yokmuş gibi kalkınca Ultra larc formasının içine yayılmış göbeğini hoplatarak kahkahayı basıyor hoca. Vizite biterken başka bir hikayeyle Pelin'i rahatlatıyor Hoca. O günden sonra Pelin'in hikayesi Şaziye ebenin hikayesiyle birleşerek aylarca kahkaha malzemesi olacaktı. Muhtemelen Pelin de kendi asistanlarına anlatacaktı uzmanlık günlerinde."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/meryem", "text": "Pencereden, gökyüzüne uzanan balonları seyrediyordu. Hayatında gördüğü en güzel şeydi onlar. Mavi, sarı, kırmızı... Çeşit çeşit balonlar. Baloncunun etrafında dolanan yaşıtlarını görünce merakı bir kat daha arttı. Hızlıca oturduğu yerden kalktı. Koşarak çıktı evden. Adım adım yaklaşıyordu ruhunu rengarenk boyayan balonlara. Yüzündeki tebessüm görülmeye değerdi. Ta ki ardından gelen sese kadar. Duyar duymaz onu olduğu yere çivileyen sesin sahibi, ellerini beline koymuş öylece ona bakıyordu. Suratında hiçbir duygudan eser yoktu. Annesini gördüğünde ne yapacağını bilemedi. Kadın nefesini tutmuş patlamaya hazır bir volkandı. Kız nereye gidiyorsun bakalım? diye çıkıştı. Öfkelendiği her halinden belliydi. Şey ana baloncu gelmiş de dedi çekinerek. Tepesine lamba tutulmuş suçlu gibiydi. Acımasızca sorgulanan bir suçlu. Annesi; Kız ben sana dışarı çıkmayacaksın demedim mi? diyerek yürüyordu üzerine. Annesinin sıktığı kolunun acısı yüreğinde duyduğundan çok daha azdı. Bedenine inen her darbe boşlukta yankılanan çığlığına karışıyordu. O gün köyde sadece o acıdan çığlık attı. Ertesi sabah erkenden uyandı. Vücudunda oluşan kızarıklıklar ona doğal gelmeye başlamıştı. Yatağına oturmuş dalgın dalgın bakıyordu. Nereye baktığının farkında bile değildi. Sonra gözlerinde asılı kalmış bir damla düştü yatağına. O günden sonra ağlayamadı. Zaman su gibi akmamıştı onun için. Her gün ayrı bir eziyetin başlangıcıydı. Öyle ki rüyalarında bile devam eden bir eziyet. Gördüğü her kabusun ardından anne diyerek uyanmasına şaşıyordu. Çünkü her kabusunda o vardı. Kah dövüyordu onu, kah kovalıyor. Yedi kış böyle geçmiş, yedinci kışın sonunda ailesinde bir hareketlenme başlamıştı. Neden olduğunu çözemediği bir heyecan vardı üzerlerinde. Sahte gülümsemeler konmuştu acımasız suratlara. Annesinin bedenini yoklamaları, babasının göz süzmeleri. Bir depremin öncüleriydi adeta. Meryem bir gelsene. Annesinin sesindeki yapmacıklığı hemen anlamıştı. Meryem bir gelsene, bak misafirlerimiz var, dedi. Ürkek adımlarla yaklaşmıştı gelenlere. Orta yaşlarda bir kadınla, ondan epeyce yaşlı olduğu anlaşılan bir adamla göz gözeydi. Üzerine dikilen iki çift göz tarafından esir edilmişti. İşte bizim Meryemimiz, kızım öpsene misafirin elini. istemeye istemeye öpmüştü elleri. Eh, bize bir kahve yap bakalım. Annesi buyurgan bir ses tonuyla konuşuyordu. Kahvelerini içerlerken meraklı gözlerle bakıyorlardı ona. O gece elinde tuttuğu tepsinin kesikleri uyutmadı Meryem'i. Kan çanağı gözlerle karşıladı sabah ezanını. Dilinde, anneannesinin öğrettiği Kevser Suresi. Ölmeden önce öğretmişti ona. Yaşlı hafızasında ancak bu sure barınabilmişti. Torununu bırakıp gittiğinde ardından bir tek Meryem gözyaşı dökmüştü. Kahvaltı sofrasında çıt çıkmıyordu. Tek ses bütün büyüyü bozacaktı. Kimsenin kanayan yaraya bakmaya niyeti yoktu. Daha fazla dayanamadı. Beni o adama verecek misiniz? Meryem'in dilinden dökülen sözler boşlukta dönüp durdu bir süre. Ne annesi, ne de babası cevap vermişti ona. Orada yokmuş gibi davranıyorlardı. Babası, çayından son yudumunu aldıktan sonra, sofradan hızlıca kalktı. Onu yalvaran gözlerle takip etmişti Meryem. Hayatta tutunabileceği en sağlam dal, daha o uzanmadan kuruyuvermişti. O günden sonra sesini duyan olmadı. Bahar güneşinin ilk ışıkları damlıyordu toprağın üstüne. Bindiği arabadan, giderek uzaklaşan baba ocağına son kez baktı. Belki de hiç yakın olamadığı baba ocağına. Kocasının yol boyunca sürdürdüğü ısrarlarına rağmen hiç söz çıkmamıştı ağzından. Şehre ulaştıklarında gün ışığı yerini şehir ışıklarına bırakıyordu. Koca koca binaların yanından geçiyorlardı. Meryem ilk defa bu kadar büyük şeyler görüyordu. Her biri gölgeler halinde üzerine geliyor, onu boğmaya çalışıyordu adeta. Küçük yüreğinde büyük korkular vardı. Yalnızlığın kuytusunda bir çocuktu o. Merhametin unuttuğu bir çocuk. Ve şimdi bir evlat getiriyordu dünyaya. Daha kendisinin bile alışamadığı dünyaya. Sabah ezanıyla birlikte başlamıştı sancısı. Kocası söylenerek götürmüştü hastaneye. Meryem, bağırmamak için dudaklarını koparırcasına ısırıyor, kocasının öfkelenmesinden korkuyordu. Sedyenin üzerine yatılırken küçük bir çığlık attı. Aynı zamanda bu doğum sancısının bitişiydi. Bir saat sonra hastane odasında kucağında bir bebekle yatıyordu. Dünyayı sadece annesinin fark ettiği bir titremeyle karşılamıştı. Meryem evladını hayranlıkla seyrederken, kocası bir kenarda dalgın dalgın duruyordu. Hayatının son demlerinde bu ona ağır gelmişti. Günahsız iki bedeni daha fazla izleyemedi. Hastanenin bahçesine çıktığında yorgun kalbi son vuruşlarını yapıyordu göğsüne. Kim bilir kaç ölümlü doğmuştu bu sabah. Ve kim bilir kaç kişi yer açmıştı onlara. Meryem kocasının ölüm haberini almış, çaresizliğin yamaçlarında tırmanmaya başlamıştı çoktan. Ne yapacaktı şimdi. Baba ocağını düşündü bir an. Umutsuzluğun katmerleştiği andı. Geri dönmek imkansızdı onun için. İki gün geçmişti aradan. Meryem hastane odasını benimsemeye başlıyordu. Huzurun tadını aldığı ilk yerdi burası. Çoğu zaman pencereden dışarıyı seyreder, birbirini ezercesine ilerleyen arabalara hayret ederdi. Hastane çalışanları çok sevmişti onu. Hasta bakıcısından hemşiresine hepsi kol kanat germişti ona. Onlar için öksüzdü o. Ailesi öksüz bırakmıştı onu. O da kelimeleri. İkindi ezanının görünmez bir örtüyle kapladığı yola bakıyordu. Çektiği ezanın acılarını dindiriyordu ezanla. Gözlerinin dolduğunu hissetti. Fakat bu sefer ne ailesinden gördüğü muamele ne de yalnızlığın verdiği korku onu bu hale getirmişti. Bu yüreğinin zindanlarına mahkum edilmiş bir duygunun zincirlerini kırıp çıkmasıydı. Huzur... Evet, huzurdu gözlerini nemlendiren. Çorak toprakların yağmurla buluşması. Önce yüreğini yıkamıştı rahmet. Sonra sesini. Kendine yabancı gelen sesine, çocuğu yıllardır aşinaydı adeta. Meryem artık her gün ninni ile uyutuyordu Yusuf'unu. Kara gözlerinin derinliğinde Yusuf'un, kendi hayatını görüyordu. Bir kuyunun dibinde gibi. Çırpındıkça battığı bir kuyu. Ama oğlunun o kuyulara düşmesine izin vermeyecekti. Karanlık, gözlerinden başka bir yer bulamayacaktı. Kucağında özlemi. Kucağında umutları. Vazgeçeceği anda onu sıkı sıkıya hayata bağlayan tek şey. Bir sabah uyandığında hayatta en sevdiği insanı karşısında buldu. Mavi gözlerini ona doğru yöneltmiş öylece bakıyordu. Yüzünde ki tebessümden iyi bir haberinin olduğu belli oluyordu. Günaydın Meryem nasılsın? dedi. Arkadaşının sesinde ki ahenge hayrandı Meryem. İyiyim Selma. Sen nasılsın? dedi. Uyku mahmurluğunu üzerinden yavaş yavaş atıyordu. -Ya özür dilerim. Sana vereceğim haberin heyecanı sabaha kadar uyutmadı da. Erkenden koşup geldim. Malum bugün benim izin günüm. Yarına kadar bekleyemedim kusura bakma. -Yok, Selma ne kusuru. Olur mu öyle şey. Merak ettim haberini. - Hani geçen gün sana bahsetmiştim ya belediyenin yardımlarından. - Evet söylemiştin. - İşte. Oraya senin için başvurdum. Dün akşamda aradılar beni. Başvurumu kabul etmişler. Sana bir ev tahsis ediyorlar. Artık burada kalmana gerek yok. - Allah razı olsun Selma. Senin hakkını nasıl öderim ben. - Sakın bir daha öyle deme Meryem. Biz kardeşiz. - Sağol Selma. - Sen şimdi buradaki eşyalarını toparla. Yarın beraber gideriz tamam mı? - Tamam. Arkadaşının yanağına kondurduğu buse ona hiç hissetmediği bir hissi tattırmıştı. Güven. Evet, o insanlara güvenmeyi öğreniyordu yavaş yavaş. O gün akşama kadar heyecanını dizginlemeye çalıştı. Önünde belki de hayal edemeyeceği kadar huzurlu bir hayat onu bekliyordu. Ertesi gün uyandığında güneş uyanmamıştı hala. Şehir dünden arta kalan çöplerini atarken dışarı o da gönlünde ki çöpleri boşaltıyordu sonsuz boşluğa. Meryem, iyice alışmaya başlamıştı yeni mahallesine. Geçmişi bir küldü onun için. Ve yeniden doğmuştu küllerinden. İlk zamanlar yardımlarla geçiniyordu. Sonra yavaş öğrendi yaşam kavgasını. Hayatın buzlu zemininde ayaklarını dondurmamayı öğrendi. Can yoldaşı bildiği Selma ile ona hayat içinde hayatı veren oğluydu yoluna ışık tutan. En çok gözlerine bakmayı seviyordu oğlunun. O büyüdükçe kara gözleri daha da derinleşiyordu. Kendini bıraksa kaybolacaktı adeta. Benzersiz bir güzellik vardı yüzünde. Meryem önce konuşamadığını fark etti Yusuf'un. Çıkardığı sesler ufak çığlıklardı o kadar. Artık farklı bir çocuğa sahipti Meryem. Çoğu zaman boşluğa öylece dalar gider, annesinin tüm çabalarına rağmen hiçbir tepki vermezdi. Bazense uslu bir çocuk olur yatardı annesinin dizlerine. Soğuk bir kış gecesiydi. Koynuna aldığı yavrusu daha bir başka sarılmıştı ona. Birbirimize tutunursak asla düşmeyiz. der gibi. Meryem sabahın ilk saatlerinde boğazındaki yangınla uyandı. Her nefes alışında, göğsünden aşağıya bir ateş topu iniyordu. Yavaşça doğruldu yatağından. Soğuk duvara tutuna tutuna ilerledi. Telefon ile arasında bir ömür uzaklık vardı adeta. Titreyerek uzandı telefona. Tuşlara basmanın bu kadar zor olacağını tahmin etmemişti. Diğer taraftan gelen sese sadece Yardım et. diyebildi. Sedyenin gıcırdayan tekerlek sesleriyle açtı gözlerini. İç yangını, sönmeye yüz tutmuştu bile. Doğrulmak istedi. Omuzlarına dokunan bir el izin vermedi. Hemen tanımıştı bu elleri. İnce uzun parmakların sahibi Selma'dan başkası değildi. Ambulansın, dar bir koridoru andıran içine doğru ilerlerken, hep uzaktan duyduğu acı siren sesinin içinde buldu kendini. Koluna giren iğnenin acısıyla, kendine geldi biraz daha. Bedeni hafifçe sallanıyordu hastanenin kapısına geldiklerinde. Nefesinin giderek rahatladığını hissetti. Avucunun içi gibi bildiği koridorlarda ilerliyordu. Bir saat sonra kucağında oğlu, eski yatağında yatıyordu. Can yoldaşı Selma'nın gölgesi düşmüştü üzerlerine. İkisi de konuşmuyordu. Meryem oğluna sıkı sıkıya sarılmış, öylece duruyordu. Sonsuz bir sessizlik uzuyordu odanın ortasında. Her şeyin olduğu gibi sessizliğinde bir sonu vardı. Odaya giren doktor, seri adımlarla yaklaştı yatağa. Yüzünde olabildiğince samimi bir hal vardı. Önce Yusuf'un kuzguni saçlarını okşadı. -Maşaallah. Ne kadar tatlı bir çocuk. Allah nazardan saklasın -Allah razı olsun Doktor Bey. -Meryem Hanım biraz daha iyi oldunuz ya. -Şükür. Biraz nefes almakta zorlanıyorum o kadar. -Anladım. Şimdi size vereceklerimi şişirmeye çalışın bakalım olacak mı? -Tamam. Doktor, beyaz önlüğünün cebinden çıkardığı şeylerin, Meryem'in geçmişini yeniden dirilteceğini bilemezdi. Gölgeler arasından çıkan geçmişi gözlerinin önündeydi şimdi. Meryem gözyaşları arasında görüyordu onları. Mavi, sarı, kırmızı balonlar."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/meseller", "text": "Her uğraştan bilginlerin, görmüş geçirmiş adamların da olduğu bir mecliste laf döndü dolaştı, aşka geldi. Filozof Aşk şudur. dedi. Bilim Adamı Hayır, aşk budur. diyerek karşı çıktı. Fakih Hiç olur mu, günaha giriyorsunuz, aşk şöyledir. diye ekledi. Buna cevaben Doktor Rica ederim, aşk böyledir. dedi. Psikolog Fakat aşkın şu şekilde olduğunu unutuyorsunuz. deyince Tüccar İyi de efendim, siz de aşkın bu şekilde olduğunu göz önüne almıyorsunuz. karşılığını verdi. Sanatçı Hepiniz yanlış biliyorsunuz. Aşk şu surettedir. diye çıkıştı. Derken Asker Asıl sen şimdi saçmaladın işte. Çünkü aşk bu surettedir. mukabelesinde bulundu. Meclisteki aşıklar melül mahzun dalıp gittiklerinden sohbete katılamamış, tartışmayı takip edememişlerdi. Bu yüzden seslerini çıkarmadılar. Bir müddet sonra içlerinden biri Ah! diye inledi. Diğerleri de hep bir ağızdan Aaah ah! diye cevap verdiler. Bir dost meclisinde konuklara elma ikram edildi. Konuklardan biri eline bir elma alarak tutup kaldırdı, Bu armuttur. dedi. Diğer konuklardan kimisi güldü, kimisi sövdü. Yalnız biri şaşırmış, elmayı tutan arkadaşına bakıyordu. Elmayı kaldıran adam, şaşkınlıkla kendine bakan arkadaşına öfkeden kızararak Bu armuttur diyorum! diye bağırınca öteki Peki güzel kardeşim. Sen armut diyorsan armuttur. cevabını verdi. Bunun üzerine konuklardan biri Hayır, o armut değil, meyvedir. dedi. Bir diğer konuk Ne meyvesi yahu, bu bir yiyecektir. diye karşı çıkınca bir başka konuk Alay mı ediyorsun? Bu ancak bir maddedir. karşılığını verdi. Nihayet konuklardan biri öfkeyle Siz deli misiniz? Bu sadece bir varlıktır. diye bağırdı. Mecliste bir hayret rüzgarı esti. Dostlarından biri, bağıran adamın kolunu tutarak, arkadaşının sağlığından endişeyle, Sakin ol. Ney sadece bir varlıktır? 'Sadece bir varlıktır' dediğin şey nedir? diye sordu. Maşuk, aşığından yapılması çok zor bir şey istedi. Aşığı daha sözün sonunu dinlemeden Peki, kabul ediyorum! deyince maşuk sevinç gözyaşlarıyla sevgilisine sarılarak Beni zaten bir tek sen anlıyorsun! diye haykırdı. Eski bilgelerden birinin yazdığına göre, içinde bulunduğumuz dünya yaratılmadan çok uzun bir zaman önce, bizimkiyle tıpatıp aynı bir başka dünya daha varmış. O dünyada yaşayanlardan biri bir gün epey düşünmüş, kafa patlatmış, işin içinden çıkamamış ve sonunda Dünyanın varlığını bir türlü aklım almıyor! deyivermiş. Bunun üzerine dünya içindekilerle beraber bir anda yok olmuş. Fi tarihinde İstanbul, Tahtakale'de, sokaklarda yatıp kalkan bir deli yaşıyordu. Bir gün nereden bulduysa eline güzel bir kadın fotoğrafı geçirdi. Bütün Tahtakale'yi dolaşıp fotoğrafı herkese göstererek Bakın, bu benim sevgilim. dedi. Bir müddet sonra bu defa elinde güzel bir araba fotoğrafıyla gezip kimi görse Bak, bu benim arabam. demeye başladı. Daha bir müddet sonra da bu defa Boğaz kıyısındaki yalılardan birinin fotoğrafını Bakın, burası benim evim. diyerek insanlara göstermeye başladı. Sonunda esnaftan nüktedan birileri, belediye başkanının da katıldığı bir törenle, deliyi kadın fotoğrafıyla evlendirdi, araba fotoğrafına bindirdi, yalı fotoğrafına gerdeğe yolladı. Osmanlı padişahlarından birinin saltanatında her evin zemininin farklı döşenmesi adetti. Kimi evin zemini mermer olurdu; kimininki ahşap, kimininki taş. Kimininki de başka bir şeyle döşenirdi. Bazı evlerin zemini de döşenmeyerek çıplak toprak halinde bırakılırdı. Sonraki padişahların devrinde de bu adet devam etti. Her evin ahalisi diğer evlerin sakinlerine kendi evlerindeki zeminin ahvalinden, şartlarından bahsederek övünür yahut yakınırdı. Beriki ötekinin, öteki berikinin evindeki zemine aşina olmadığından kavgaya tutuşurlardı. Sonunda halk hepten birbirine girdi. İnsanlar Mermer şöyledir!, Ahşabın hali budur!, Hayır efendim, taş üstünde gezinmek başkadır! vesaire iddialarla vuruşmaya, kan dökmeye başladılar. Devrin budala padişahı çareyi evlerde zemin olmasını yasaklamakta buldu. Evlerde zemin olmayınca da insanlar üstüne basıp dikilecek şey bulamaz oldular. Bir grup kanalizasyon işçisi, lağımda çalışırken kokudan rahatsız oldu. Kokunun kaynağını bulmak istediler. Hepsi eline geçirdiği arkadaşının üstünü koklayarak onu pislik kokmakla suçlamaya başladı. Tahsili yüksek ama asabi iki arkadaş bir elmanın rengini tartışmaya başladılar. Kırmızıdır, hayır yeşildir derken birbirlerine girdiler. Yoldan geçen bir meczup ahvali görünce yetişip Yahu ne kavga ediyorsunuz? Elmadır bu, elma! deyiverdi. Harun Reşid zamanında Bağdat Tımarhanesi'nde tabipler, bir delinin iyileştiğini diğer delilerin ona deli demeye başlamasından anlardı. Meşhur bir masalda güzel bir kuğu yavrusu; çirkin ördek yavrularının arasına düşer, biçimsiz muamelesi görür ve çok üzülür. Bir diğer masaldaysa çirkin bir ördek yavrusu; güzel kuğu yavrularının arasına düşer, biçimsiz muamelesi görür ve Aslında ben daha güzelim. Ama onlar güzelliğimi kıskanıyorlar. diye övünür. Dördüncü Murat devrine tarihlenen, yarım kalmış bir el yazmasında o zamanlar halk arasında epey yaygın olan bir oyunun oynanışı anlatılır. Bin sayfa olan yazmanın ilk sayfasında oyunun genel kuralları, geri kalan kısımdaysa istisnalar yazılıdır. Köylünün birine misafirlikte bal ikram etmişler, içinde sinek görünce tiksinip yememiş. Evine giderken yolda bok görmüş, biraz eşeleyince içinde altın bulmuş. Sevinip cebine atmış. Aşık olduğu gül öyle nazik, öyle narin, öyle hassastı ki bülbül; değil onu koklamak, incinir korkusuyla ona şarkı bile söylemiyordu. Bülbülü yeşil boyalı kafese koymuşlar. Vatanımdayım sanmış. 1994'te İstanbul, Fatih'te doğdu. Samiha Ayverdi Anadolu Lisesi'ni bitirdikten sonra 2012-2017 yılları arasında Kadir Has Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde Reklamcılık okudu. Halen İstanbul Üniversitesi'nde Amerikan Kültürü ve Edebiyatı tahsil etmektedir. Uzun yıllar çeşitli konvansiyonel ve yeni medya kuruluşlarında altyazı ve dublaj çevirmeni olarak çalıştıktan sonra kitap çevirmeye başladı. Birçok çevirisi arasında Hazar Sözlüğü, Klasik Osmanlıca manzum aslından nesren günümüz Türkçesine aktardığı Yusuf ile Züleyha, İngilizce asıllarından tercüme ettiği Karanlığın Yüreği, Kvaidan, Ludwig Wittgenstein ve Hemingway İtalya'da da bulunmaktadır. Romancı da olan Daniş'in biri ödüllü olmak üzere Serçelerin Ölümü ve Yeryüzü Blues adlı iki romanı vardır."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/munevver-e-elveda-ve-gecmisin-harabeleri", "text": "Her şey geçiyor Münevver. Gün doğuyor, gün batıyor, bugün canında neyi taşıyorduysan kıymık misali, eskiyip gidiyor. Bak ömür de geçiyormuş. Geçmez zannederdik, damarlarımızda akan gençliğin kanı bizi yarı yolda bırakmaz zannederdik. Oysa bak, biz bu dünyadan geçtik Münevver. Alıp verecek az bir soluğumuz kaldı. Çok vaktim yok kalamam yanında, biliyorsun göremem onu. Sana veda etmeye geldim. Son kez gözlerinin içine bakmaya, ellerinden yediğim lokmalara teşekkür etmeye, bu hikayeye bir nokta koymaya geldim. Ben hep geldim Münevver, biliyorsun, Sefer gitti, sen delirdin, ben geldim. Ne kadar uzağa gitmişsem en başında, o kadar da gerisingeri geldim. Ne kadar sıkı tutuyorsun elimi. Gözlerinde fer kalmamış, ölecek diyorlar üç beş güne ama kollarının kuvveti hala yerinde demek. Gitmemi istemiyorsun belli. Oğlun gelecek birazdan, gitmeliyim. Kafamı kaldıramam Münevver, bakamam yüzüne. Ya onun gözlerinden bir ışık taşıyorsa gözlerinde, ya çehresi benziyorsa birazcık bile olsa. Ya ağzını açsa, kelimelerin aralarına nefes boşlukları koyarak konuşuyorsa, ya o da istiyorsa dünyayı kurtarmayı, o da pençesindeyse bir kara sevdanın. Nasıl derim bu yollar daha önce yüründü. Nasıl tutar dizlerim, dilim nasıl döner? Ondan parçalar görmek beni seneler sonra mahvedemez mi sanıyorsun? Unutmak ne mümkün Münevver. Para, hırs, mal, mülk hepsi geçiyor bir noktada. İnanmazsın, saçlarının güneş sarartmış buklesi bile sönüyor. Ama insanın gönlü neyden geçtiyse o kalıyor. İnsan toprağa giriyor, çürüyor hatta, iki üç kemik parçası kalıyor geriye bu gürbüz etten. Alacağı varsa bir insanın, hayattan, aşktan, nefretten; kapatılacak hesaplar kapanmıyor Münevver. Ellerimin heyecanı, gözlerimin kederi, içimin dumanı. Biliyorsun ki benim ondan alacağım var. Boynundaki fotoğraf makinesinin ipi kesmeye başlamıştı artık. Beton gibi makine yapıyorlar diye düşündü ağrıyan omzunu ovuştururken. Muhtar da geliyordu karşıdan, aman ne iyi. Şimdi bir ton tantana, açıkla açıklayabilirsen. Kültür varlıklarını koruma de, fotoğraf çekiyorum belgelemek için, devlet istiyor de. Şurada toplasan elli hane yaşamaz bu köyde, eski, yıkık, yıpranmış neyiniz var de. Belki birkaç konak, Rumlardan kalma taş ev, şansımız varsa bir iki sütun. Muhtar söyler söylemez anladı neyden bahsettiğini, aklında beliren tek bir yer. Herkesin yolu oranın önünden geçer tam ortasında köyün. Fotoğrafçı filmleri değiştirdi kahveden çıkmadan. İkram ettikleri çayın dibindeki soğuk kısmı kafasına dikti. Hadi bakalım diye düşündü mutlaka, bu sefer ne bulacağız. Vardıklarında gülmek istedi, kahkaha atmak, buranın bir ev bile olmadığını söylemek istedi. Önünde durdukları yangın harabesine bakarken, bunun artık bir kültür varlığı olmadığından emindi. Emindi ama muhtar da öyle olduğundan emindi. Bu harabenin ardında bir hikaye vardı yıllar boyu külün temizlenmesini engelleyen. Her evinden çıkanın göz göze geldiği bir hikaye. Vaktim var dedi fotoğrafçı, misafirhanede uyurum bu gece. Gerisingeri döndüler kahveye. Yaşlı genç, çoluk çocuk. Zaten bildikleri, yüzlerce kez dinledikleri bu hikayeyi hala ilk günkü heyecanla dinlemeye hazırdılar. Fotoğrafçı da hazırdı. Yok Münevver, günah çıkartmaya gelmedim ben. Zaten olanlar kimin sevabı, kimin günahı artık Allah bilir. Seneler geçti beni o trene bindirdiğin günün üstünden. Git, hayatını başkalarına kurban etmeden git deyişin hala çınlar kulağımda. Ben gittim, hayatımı kurban etmedim. Ama seni benden geriye kalan yıkık dökük ne varsa ona mahkum ettim. Seni, Sefer'e mahkum ettim. Her şey Füsun'un yaraları iyi etmesi ile başlamış. Füsun, saçlarını güneş kıskanır Füsun, bastığı toprak yeşillenir Füsun, gözleri birer elmas Füsun. Ellerinin şifalı olduğunu fark edince dehşete kapılmış önce. Böyle mucizeler her kula nasip olmazmış, bilirmişler bunu. Bir öğrenince kanında yıllar yılı taşıya geldiği bir efsun var, haftalarca çıkmamış odasından. İnsanoğlunun kendinden yüce şeylerden korkması lazım gelir, Füsun da bunu bildiğinden olsa gerek korkmuş, çok korkmuş. Sanki elleri, gözleri, tutacak birini yakalarından öldürecek sanmış. Kimseye yanaşmaya razı gelmemiş bu yüzden. Kendini kapattığı odacıktan dışarı adımını atmamış. Çok yalvarmış annesi, bak kızım sen benim kızımsın, senden bana zarar gelmez dediyse de dinletememiş. Halbuki yeteneğinin sınırlarını bilmekten çok uzakmış Füsun. Birini gerçekten öldürebilir mi mesela sadece isteyerek, yoksa bir acıları dindirmeye mi yarıyor parmaklarının ucunda kıvıldayan efsun? Eskiden beridir ufacık kağıtlara kargacık burgacık yazılan muskalar yoluyla mı işliyor acaba, yoksa ancak hakkında hikayeler duyduğu batının süpürgeli, uzun şapkalı kadınlarının ellerindeki sopalar ile mi? Bilememiş. Bilmek istememiş. Kendine yabancı kalmış. Git gide uzaklaşmış onun olduğuna inandığı her şeyden. Bir başına, dört duvarda haftalar hatta aylar geçirmiş. Devran döner Füsun kendini yer bitirirken bir araba varmış köye. Meğerse odasından çıkmayan kadının namı yedi düvele yayılmış. Ankara'dan geliyormuş araba, üst düzey bir memur demişler, kimse belki hayatında memur görmemiş o vakte kadar. Arka koltukta uzunlamasına yatırılmış çelimsiz bir oğlan. Babası kucaklamış oğlanı, Füsunun kapısına varmış. Ölecek demiş, hatta öldü sayılır. Sen onu yaşatsan da öldürsen de başım üstüne. Benim elimde tek atımlık bir kurşun kaldı demiş, ya iyi edersin onu ya da burada, bu kapının önünde hastalıktan önce soğuk alır canını. Füsun kendimi değil sizi korumak için girdim bu duvarlar ardına demek istemiş. Bak yıllar oldu ellerim beton duvarlardan başka bir şey tutmayalı. İçimde dönüp duran büyüler dillerime varıyor, zor yutuyorum. Korkuyorum bu dört duvar sizi benden korumayacak. Korkuyorum, bırakın beni. Ama adam vazgeçmemiş. Kapının önünden ayrılmamış. Yeminler etmiş Füsun o kapıyı açmayacağına, büyüler fısıldamış kilitler açılmasın diye. Ama kendi kendinin takatini tüketmiş sonunda. Varmış açmış kapıyı sonuna kadar. Bakmış kendi yaşlarında, esmer bir delikanlı. İçerideki döşeğe yatırmalarına müsaade etmiş, sonra da çıkartmış herkesi. Ne yaptı, nasıl yaptı bilinmez tam iki gün sonra sapasağlam yürüyerek çıkmış delikanlı odadan. Sefer'miş adı. Onunla birlikte Füsun da çıkmış. O an, ayağı karlar kaplı taş yola değdiği o an karar vermiş kaderinden kaçmamaya. İlk iş annesine varmış, sarılmış öpmüş. Sonra hayatında önemli, annesinden sonra kim geliyorsa ona, çocukluğunun tozlarla kaplı günlerinde kimin ellerinden tuttuysa, kiminle bölüştüyse yediği tek bir lokmayı bile, ona. Bu hikayenin seyrini baştan uca değiştirecek olana, ölümün ve yaşamın arasında kararı veren kişiye, Münevver'e. Fotoğrafçı sürekli yenilendiğinden kaçıncıyı içmekte olduğunu bilmediği çay bardağını elleri arasında döndürdü. Sobaya en yakın onu oturtmuşlardı ama ellerini bir türlü ısıtamıyordu işte. O sırada Füsun'un uzun kış günlerinde parmaklarının uçlarında gezinen büyüyü nasıl susturduğunu düşündü. Onun da böyle uyuşuyor muydu elleri acaba, dokunduğunu anlamaktan aciz hale mi geliyordu? Ne kadar çabalarsa çabalasın o da ısıtamıyor muydu? Onun gibi yattığı yatakta tekrar yatmayan birinin Füsun'un verdiği kararı anlaması beklenemezdi ama düşünmeye çalıştı, dört duvar. Ama pencereler ama pervazlar ama perdeler. Ama ellerin değecek neredeyse ama fersah fersah uzakta. Montunun cebinden bir çakmak buldu çıkarttı. Parmaklarına tuttu, ısınsınlar diye değil, Füsun'u anlar mıyım diye, merakından. Geçip gitmeyecek sandığım anlar oldu benim. Bir fotoğraf karesindeymişiz gibi hep orada, o şekilde kalacağız, hep öyle hissedecek hep öyle var olacağız sandığım. Ne büyük yanılgılar bunlar Münevver, ne büyük cehalet. Oysa bak, hala hissediyorum kapıdan dışarı adım attığım ilk günü, ayaklarım kar sularından çoraplarıma kadar ıslak, üzerimde kim bilir kaç senelik bir yelek. Ben delirmiştim, ayağımı o karlara basana dek, deliydim ben. Sanki yaşamak nedir yeni baştan öğrendim. Sen de biliyorsun oradaydın. Bana yaşamak nedir Sefer öğretti. Beni tuttu kollarımdan ayağa kaldırdı. Onun sevgisi benim karnımı doyurdu, üstümü giydirdi, içimi ısıttı. Sen de ben de, bugün ne kaldıysa o zamanlardan geriye, içimizde taşıyadurduğumuz, Sefer bize ne bıraktıysa odur. Biliyorum Münevver, konuşmaya çalışma boşuna, biliyorum, sana yalnızca bir kucak kül bıraktı. Füsun kendini kapattığı evden bambaşka biri olarak çıkmış. Sadece Füsun değil, Sefer de. Babasının Ankara'ya dönme planlarına karşı gelmiş. Tek çocuğuymuş adamcağızın, elindeki tek varlığı. Gitmek istemiyorum diye diretince elinden bir şey gelmemiş. Okumuş, tahsilli bir adammış Sefer. Böyle kuş uçmaz kervan geçmez, alaca bir dağın tepesinde toplasan elli hane bir köyde, vazgeçecek sonunda diye düşünmüş babası. Yine de oğlunu öylece bırakıp geri dönmemiş. Köyün tam ortasına iki katlı kocaman bir ev yaptırmış. Sefer de köyde okullu çocuklara ders vermeye, ihtiyacı olana dilekçe yazmaya, ufak tefek getir götürü yapmaya başlamış. Ama vaktinin çoğunu Füsun'la geçirirmiş. Dağlara çıkarlarmış bazen, eteklerinde böğürtlenler, dağ çilekleriyle dönerlermiş. Üstlerinde mayhoş bir sevda, dillerinde şarkılar. Sefer şiirler okurmuş kış gecelerinde. Upuzun, sonu gelmez şiirler. Baharı, kuşları ve aşkı anlatan şiirler. Füsun'un büyüler yaptığı söylenir o vakitler. Dışarıda kar yağarken saksıdaki menekşeyi açtırırmış. Sırf Sefer sever diye, yaz günü karnabahar yerlermiş. Ucu bucağı olmayan bir mutlulukmuş ahvalleri. Ama uzun sürecek türden değil. Gerçek mutluluklar daima kısa sürenlermiş. Şimdi bir tas çorba koyuyorlar, içini ısıtsın diye. İyi insanlara benziyor hepsi, eğer hep birlikte kafayı üşütmedilerse, bu hikayeyi biri uydurmuş olmalı mutlaka. Belki arazisi değerlidir evin, belki altına biri bir şeyler gömmüştür seneler önce. Belki de evin sahibi hatırası yok olmasın istemiştir, ucundan bir hayata tutunma çabası işte. Muhtar nerden buldu getirdiyse bir battaniye koydu fotoğrafçının omuzlarına. Devlet adamıdır diye düşündü, hatta memur belki de. Gördüğü saygının Sefer'in babasının hatırasından ileri geldiğini hemen anladı fotoğrafçı. Ama yorgundu, itiraz edemedi. Ben öylesine sıradan, hani kastta belki sizden bir üstte biriyim diyemedi. O yaz, Füsun'un evden çıkışından sonraki ilk yaz. Bir şeyler olmaya başlamış. Ekinler boy vermemiş, sular kirli akmış çeşmelerden, yağmurlar kesilmiş. Ellerinde avuçlarında ne varsa gitmiş köylünün. Tarladaki mahsulü, meradaki hayvanı, hepsi telef olmuş. Sebebini Füsun'a yormuşlar. Allah'ın gücüne gitti ölümden insan döndürmek demişler. Başlarına bir lanet sardı sanmışlar, Allah'ın gazabını üzerimize çekti kız demişler. Sefer'in hayata dönüşüne karşılık, Füsunu öldürelim demiş içlerinden biri. Büyünün sırlarının sır kalması gerektiğine inanan biri. Füsun ölürse her şey normale dönecekmiş, inanmışlar buna. Söylenenler Münevver'in kulağına çalınmış bir gün. Bir çeşme başında mahzun mahzun otururken. İçindeki oluru olmayan sevdaya lanetler ederken. Ah şu efsun benim kanımda gezseydi de çıkartıp yok etseydim kalbimi, mahvetseydim ne varsa ona dair. Yapamayacağını bilirmiş Münevver, uzaktan göz süzüp iç geçirmekten başka elinden hiçbir şey gelmezmiş. Allah Sefer'i onun kaderine yazmamış. Böyle avuturmuş kendini. Ama söylenenleri duyunca, Füsun'a bir şey olmasın istemiş. Ucunda sevdanın ilmek ilmek düğümü de olsa Füsun yaşasın istemiş. Bir gece vakti iki üç parça nesi varsa bir bavula tıkmış Füsun. Münevver tek elbisesini, kenardaki üç beş kuruşunu bir de boynundaki muskasını vermiş Füsun'a. Gözlerinden öpmüş, bir elvedaymış bu. Git, demiş, yaşamak için, arkana bakma. Ben hep burada olacağım, tam arkanda, sana yönelen bütün bıçakları kırarken. Aşağı kasabadan kalkan son trene yetişmiş Füsun. O gün, biliyorsun, Sefer'e benimle gel deseydim, gelirdi. Ellerinden tutsaydım, bana artık burada hayat yok deseydim. Ya da en azından bir hoşça kal deseydim. Gittiğimi bilseydi Sefer, hem onun hem kendi hayatımı kurtarmak için gittiğimi. Onu ne mahvetti biliyor musun Münevver? Bilmemek. Beni nasıl odalara kapattıysa bilmediğime olan dehşetim, onu da parça parça etti. Şimdi soruyorsundur, neden gel demedim ona. Diyemedim. Üzerimdeki laneti nereye kadar yanımda taşıyacağımı Allah bilirdi. Atladığım kuyunun dibi belirsizdi, onu da peşimden sürüklemek istemedim. Dilimdeki büyüyü kandaki zehri akıtır gibi akıtmak istedim, olmadı. Ben, bu büyü nereye aitse oraya aittim. Ben Sefer kurtulsun istedim. Onu kapımın önünde karlar içinde gördüğüm ilk günden beri, ben hep Sefer kurtulsun istedim. Yapamadım Münevver. Ama çok iyi biliyorsun ki sen de yapamadın. Füsun gidince her şey normale dönmüş. Neredeyse her şey. Nereye gitti nasıl gitti bilen kimse çıkmamış. Aramışlar bir süre, dağlara, derelere bakmışlar, gözleri hep onu aramış. Bir süre sonra bulamayınca vaz geçmişler. Bir anda buharlaştı, havaya karıştı zannetmişler. Ama Sefer vaz geçmemiş. İnanamamış önce. Füsun onu bırakıp gidecek değilmiş kesin bir iş varmış bu işte. Allah'ın işidir karışma dedilerse de dinlememiş. Günler, geceler geçmiş. Sefer bir iz bulamadıkça daha da kaybolmuş. Sanki kendini tüketmiş içten içe. Eninde sonunda bütün çırpınmaları korkunç bir umutsuzluğa bırakmış yerini. Ama Münevver hiç ayrılmamış Sefer'in yanından. Dağlara mı gidecek, yanında gitmiş, üşüdü mü ateş yakmış, aç mı doyurmuş. İçinde biriktirdiği bütün sevgiyi ona vermiş. Evinin bahçesine güller dikmiş Sefer'in, yoldaki çakılları temizlemiş ayağına batmasınlar diye. Ama Sefer görmemiş. Hiç çiçekleri koklamamış, önüne bakmadan yürümüş. Sanki bir böcek gibi içinde canlı olan neydiyse yürümüş gitmiş, bir kabuğu kalmış geriye. Sefer bittikçe Münevver bitmiş. Ama yenilgiyi hemen kabullenmemiş. Etrafta ne kadar muska yazan, büyü yapan insan varsa gezmiş. Bir çare, bir yol aramış. Füsun Sefere büyü yaptı demiş herkes. Onu kendine bağlamış, kırılmaz. Bir düğümü çözmek demek bin düğüm atmak demek, onulmaz bir dert bu. Dudakları kıvrıldı bu cümleye fotoğrafçının. Daha dün sabah defterine düştüğü notu hatırladı, Devasız dert icat olundu sevgilim, haberin yok mu? Aşk nicedir oluyor icat olundu.'' Ah Füsun, kim bilirdi bir yaralı kuşun bunca bela açacağını. Birbirine orta yerlerinden bağlanmış hayatların kaderin örgüsündeki bir karışıklık ile darmadağın olacağını kim söyleyebilirdi. Ben Füsun'um diye düşündü ellerini birbirine sürterken. Teninde dikenler taşıyan, uzun uykulara rüyalar getiren, yollara düşüp asla geri dönemeyen, benim işte. Defter dolusu yazılar yazmış Sefer hepsi de Füsun için. Bir meltem esse karşı dağdan, Füsun'dan geliyor sanmış. Bir araba geçse sokaktan, bir parça ekmek görse sobanın üstünde, azıcık yemek. Etrafında dönüp duran Münevver'i görmeyi reddetmiş. Bilerek görmezden gelmemiş gerçi, gözleri sahiden görmemiş. Bir perdenin ardından bakıyormuş hayata, hep uzaktan, hep alaca. Münevver bir yol bulana kadar sürmüş bu. Uzaklarda bir yerlerde, büyünün sırrına ermiş biri ona gerçeği fısıldayana kadar. Ateş. Doğumun ve ölümün rengi. Yaşamın sonu ve başlangıcı. Yakacaksın onu demiş kadın Münevver'e. Ne varsa ondan kalan, her şeyi, herkesi yakacaksın. Ateş sen olacaksın. Sen de yanacaksın bu belli, fakat yakacaksın da. Çocuğun için yapacaksın demiş. O vakte kadar bilmiyormuş Münevver bunu. Öğrenmiş öğrenmesine ama bunu bilmek hiçbir şeye çare olmamış. Kanayan yaraya merhem diye basamamış çocuğunu çünkü bütün sevgisini Sefer'e verip tüketmiş. O zaman anlamış elinden bir avuç kor olmaktan başka bir şey gelmeyecek. Yakacak, yıkacak ama yaşayacak. Bir gece, sabaha karşı, güneş doğdu doğacak o tan yeri kızıllığında, ateşe vermiş evi. Dumana uyanan komşular koşmuşlar, dereden su taşımışlar kova kova. Biri girip yıkıntıların içinden çıkartmış Münevver'i. Sefer üst kattaymış. İçine çökmüş ev. İçin için yanmış. Aradan günler geçtikten sonra bile hala kızgın kor parçaları bulmuş insanlar yıkıntıda. Münevver büyüyü kırmış. Füsun'a dair ne varsa, kim varsa yakmış. Hayır Münevver. Katil değilsin sen. Bunu içinde bir yara olarak taşıdın bunca yıl, en sonunda kanser etti seni. En iyi ben bilirim seni delirten ne. Bak saçlarımı boyuyorum senelerdir. Sefer rengini çok severdi, şimdi birazcık aksa boya aynalara küsüyorum. Bakamıyorum aksime Münevver, gözleri değmiş gözlerime, elleri tutmuş ellerime bakamıyorum. Bizim alacağımız kaldı bu hayattan, yemin olsun, senin, benim, Sefer'in. Hatta belki şimdi kocaman adam olmuştur oğlunun. Benim hala karıncalanıyor avuç içlerim. Beynimde senelerdir süren bir zonklama. İs karası elbiseler giyiyorum, matemim bu benim. Bu benim acım Münevver bu benim lanetim. Fotoğrafçı devamını duymaya hazırdı. Füsun döndü desinler, bir enkaz bir bebek kalmış geriye bıraktığı adamdan, o da tuttu kendini astı desinler diye bekledi. Evet evet ya da kendini kapatsın tekrar bir yerlere. Uçurumlara atsın kendini, köprülerden atlasın, şarampollere yuvarlansın. Ahı tutsun ya da bütün köyün üzerine kara bulutlar salsın, yedi göbek çocuklarına bile gün yüzü göstermesin istedi. Füsun bir şey yapsın istedi fotoğrafçı, var olsun istedi. Oysa hikaye burada bitmişti. Herkesin yüzünde ezbere bildiği bir yolun sonuna varmış olan yolcunun rahat, huzura ermiş ifadesi. Yol burada bitti, ben artık yolcu değilim. Misafirhaneyi gösterdiler fotoğrafçıya, birkaç saat uyusun, zaten şurada ne kaldı şafağa. Sabah ilk iş enkazın fotoğraflarını çekti, her açıdan. Kaç film doldurdu, kaç kare, kaç deklanşör sesi. Elinde gazetesi, sabah kahvaltı namına bir bardak çay içecekti. Bir pastanede oturmuştu, sonra kalkıp gidecek istifa ediyorum diyecekti. Dayanamıyorum. Ben Füsun'um enkaz enkaz gezmek alnıma yazılmış. Üçüncü sayfada bir cinayet haberi. Bir kadın hastanede yatan birini öldürmüş. Böyle şeyler her gün olur diye düşündü, neden haber yapmışlar ki bunu. Yazının devamını okudu. Elini alnına koymuş kadın. Hasta ölmüş. Tek dokunuşuyla. Ah Füsun. İnsanları iyi ederdi senin büyün. Demek hala bir şeyler öğreniyorsun, bu yaşında bile. Olmasından korktuğun ne vardıysa oluyor demek. Kendini durduramıyorsun, üzerine kapılar kapatmak kilitler vurmak kar etmiyor. Demek alacağını böyle tahsil ediyorsun. Ellerin ölüm getiriyor demek Füsun. Bunca sene sonra, ellerin hala ölüm getiriyor. 2000 yılında Balıkesir'de doğmuştur. Yazın hayatında çok yeni olmakla beraber şimdiye kadar öyküleri Aşkar, Muhayyel gibi dergilerde yayımlanmıştır. Yazdığı şeyleri beğenmek ve başkalarına utanmadan okutmak konusunda hala sıkıntılar yaşamaktadır. Yüksek öğrenimine Orta Doğu Teknik Üniversitesi psikoloji bölümünde devam etmektedir."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/muz-cumhuriyeti", "text": "Kısaca muz her şeydi. Her şey muzdu. Muz Cumhuriyeti bir cumhuriyet olmadan önce, Kalenjinliler olarak bilinen yüksek dağların arkasında, balta girmemiş ormanların içinde yaşayan bir insan topluluğuydu. Kalenjinlilerin dış dünyayla bağlantıları olmadığı gibi evlerinden başka mülkleri yoktu. Para kullanmıyor, ihtiyaç duydukları şeyleri birbirleriyle takas ediyorlardı. Herkes toprağa ihtiyacı kadar ekip dikiyor, toprak bereketli ve bol olduğu için herkese fazlasıyla yetiyordu. Kalenjinlilerin bir devleti yoktu. Aralarındaki sorunları İhtiyar Bilge Kalenjin çözüyor, mutlu mesut yaşayıp gidiyorlardı. Bu düzen Kalenjin'e Movutula ailesinin gelmesiyle değişti. Movutula ailesi, Movutula takvimine göre bundan yetmiş yıl önce Armenya'daki iç savaştan kaçarak gelmişti Kalenjin'e. Savaşın olmadığı dönemlerde mutluydular. Geniş toprakları, bu toprakları işleyen çok sayıda köleleri vardı. İhtiyar Movutula yaşlanmaya başlayınca işten güçten elini çekmişti. Sorumluluğu oğulları Büyük Kwabena ve Baba Otieno'ya bırakmış, kendini vazgeçilmez tutkusu aslan avına vermişti. Artık her gün beline kasaturasını, omzuna dulbırakan tüfeğini takıyor; ormana aslan avına gidiyordu. Bir gün yine aslana yaklaşıp tam ateş edecekken dulbırakan tutukluk yapmış, bunu fırsat bilen aslan tarafından acımasızca parçalanmıştı. Böylece dulbırakanın son dul bıraktığı kişi kendi eşi olmuştu. Movutula ailesi bu elim olaya oldukça üzülmüş, günlerce yas tutmuşlardı. Hatta daha sonra Kurnaz Makafui tarafından bu olay takvim başlangıcı olarak kabul edilecekti. İhtiyar Movutula'nın ölümünden sonra Armenya'da iç savaş çıkmıştı. Savaş her yanı saman alevi gibi sarmış, çoğu kişi bu yangında can vermişti. Can verenlerin arasına Baba Otueno ve Hızlı Luo da katılınca Movutula ailesi ülkeyi terk etmişti. Aile, Büyük Kwabena liderliğinde sarp dağları aşmış, geçilmez vadileri geçmiş, bir haftalık yolculuktan sonra Kalenjin'e gelmişti. Movutula ailesinin yeni yurtlarına alışması uzun sürmedi. Kendilerine bir ev yaptıktan sonra dede mesleği tarımla uğraşmaya başladılar. Ayrıca boş zamanlarında yaptıkları, Kalenjinlilerin yabancısı olduğu bambu sapından kolye ve ahşap ev eşyalarını ihtiyaç duydukları şeylerle takas ediyorlardı. Böylece Movutula ailesiyle Kalenjinliler arasında sıkı bir dostluk kuruldu. Hatta İhtiyar Bilge Kalenjin Kurnaz Makafui'yi yanından ayırmıyor, çözemediği meseleleri ona danışarak çözüyordu. Herkes hayatından memnundu. Bu durumdan sadece Bilge Kalenjin'in oğlu Onyengo memnun değildi. Topraklarına sonradan gelen bu topluluğun el üstünde tutulmasını yadırgıyor, özellikle Kurnaz Makafui'nin güvenilmez bir adam olduğunu söylüyordu. İhtiyar Movutula'nın ormanda aslanlar tarafından parçalanmasından yedi yıl sonra Bilge Kalenjin sıtmaya yakalandı ve yaşlı bedeni hastalığı kaldıramayarak son nefesini verdi. Şimdi ortada bir sorun vardı. Onun yerine kim geçecek, insanların sorunlarını kim çözecekti? Günlerce bu mesele tartışıldı. Bir kısım insan bu işi Bilge Kalenjin'in oğlu Onyengo'nun yapması gerektiğini söylerken, bir kısmı da Kalenjin'in çözemediği meseleleri danıştığı kişi olan Makafui'nin yapmasını söylüyordu. Çoğunluk Makafui'den yana olunca Kalenjin'in yeni büyük bilgesi Makafui oldu. İnsanlar Makafui'den memnundu. Herkesin problemine çözüm buluyordu. Karıyla koca kavga edince ikisini azarlayıp barıştırıyor, şehir meydanında taşkınlık çıkaran gençleri bir güzel paylıyor, ebeveynlerinin lafını dinlemeyen çocukların kulaklarını çekiyordu. Hatta tarım sektörüne de canlılık getirmiş, yetiştirdikleri güzel muzları komşu ülke Kontigon'a götürüp, kullanmaya başladıkları Kontigon parası karşılığı satmaya başlamışlardı. Bu işten iyi para kazanınca Makafui tarafından diğer ürünlerin yetiştirilmesi yasaklandı ve sadece muz yetiştirilmeye başlandı. Neticede babası Büyük Kwebana son nefesinde muz! demişti. Neden başka bir şey değil de muz? Yani muza sırtını yaslayanın sırtının yere gelmeyeceğini söylemek istemişti. Makafui babasının son sözünden bunu anlamıştı. Kurnaz Makafui'nin devletleşme yolunda ilk önemli çalışması güvenlik alanında oldu. Başında kardeşi Tek Göz Wombua'nın bulunduğu, kendisine bağlı bir güvenlik birimi oluşturdu. Artık her türlü asayiş olayına onlar bakıyor, Makafui de diğer işlerle ilgileniyordu. Kıymetli Kalenjinliler, kardeşlerim! dedi avazı çıktığınca. Konuşmasını bitirmemişti ki meydanı güvenlik güçleri bastı ve bütün eylemcilerin ellerini bağlayıp götürdüler. Makafui bu olaya oldukça sinirlenmişti. Bunlara esaslı bir ders vermek gerekiyordu. Öyle bir ders vermeliydi ki bir daha kimse böyle bir şeye kalkışmamalıydı. Birkaç gün boyunca ne yapacağını düşündü. Sonunda isyancıların başı olan Onyengo'nun idam edilmesine karar verdi. Ertesi gün şehir meydanında Onyengo'nun darağacındaki cansız bedenini görenler gözlerine inanamadı, herkes korku içinde derin bir sessizliğe gömüldü. Sadece Makafui'nin amcaoğlu Özgür Omondi Makafui'ye yaptığının yanlış olduğunu, Onyengo'nun böyle bir cezayı hak etmediğini söyledi. Ayrıca kendisinin artık Movutula ailesinin bir mensubu olmadığını söyleyerek orayı terk etti. Bu olaydan sonra Kalenjin halkı ikiye bölündü. Bu bölünmede muz önemli bir etken oldu. Yeni yönetimi destekleyenler muz taraftarları yani vatanseverler, desteklemeyenlerse muz karşıtları yani vatan hayinleri olarak isimlendirildi. Muz artık yeni düzenin sembolü haline gelmişti. İnsanlar yeni düzen taraftarı olduğunu göstermek için muz, diyor başka bir şey demiyorlardı. Bu yüzden yakalarına muz rozeti takıyor, üzerlerine muz özlü kokular sıkıyor, ellerinden muzu eksik etmiyorlardı. Hatta hazırlanacak olan anayasanın ilk maddesi de muza dairdi. 1. Muz kötüdür, demek en büyük vatan hayinliğidir ve cezası ölümdür. 2. Muz Cumhuriyetinin yönetimi Movutula ailesine aittir. 3. Her Muz Cumhuriyeti vatandaşı kanunlara uymak zorundadır. 4. Muz Cumhuriyeti bir cumhuriyettir ve bölünmez bir bütündür. 5. Bu maddeler değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez. Teklif etmenin cezası ölümdür. Muz Cumhuriyeti artık devlet haline gelmişti. İlerleyen zamanlarda Kurnaz Makafui, başında kardeşi Tek Göz Wambua'nın olduğu güvenlik teşkilatını daha da güçlendirdi. Teşkilatın yarısını iç güvenliği, yarısını da kendi güvenliğini sağlamakla görevlendirdi. Ayrıca diğer ülkelere satılan muzları takip etmek için Muz Bakanlığı kurdu. Onun başına da diğer kardeşi Cüce Olusegun'u getirdi. Daha iyi muz nasıl yetiştirilir? sorusuna cevap arayan Milli Muz Vakfının başına da kız kardeşi Güzel Hailemariam'ı getirdi. Bu kişiler de işlerin takibi ve hızla çözüme kavuşturulması için yanlarına çok sayıda börekrat aldı. Bu arada Makafui yaşadıkları evin bir devlet adamına yakışmadığını, koca devletin buradan yönetilemeyeceğini söyleyerek muz kabuklarından kendisine devasa bir köşk yaptırdı. Yani sistem tıkır tıkır işliyordu. Her ne kadar seslerini çıkaramasalar da toplumda bu gidişattan memnun olmayanların sayısı her geçen gün artıyordu. İnsanlar muz taraftarları ve muz karşıtları olarak ikiye ayrılmış, kardeş kardeşe düşman olmuştu. Halk, devlet tarafından kendilerine verilen, kişi başı günlük bir kilo muzla yetinirken yöneticilerin muz kabuğundan köşklerinde her türlü yemeği yediği herkesin malumuydu. Ayrıca muz satışından elde edilen gelirin Milli Muz Vakfına aktarılarak Movutula ailesi tarafından iç edildiği dilden dile dolaşan bir dedikodu haline gelmiş; dedikoduyu çıkaranlar her ne kadar muz düşmanı, vatan hayini! ilan edilse de bunun önüne geçememişlerdi. Makafui'nin en büyük zevki boş zamanlarında korumalarını alıp halkın arasında dolaşmaktı. O gün yine şehir meydanında dolaşıyordu. O sırada bir kişi Makafui doğru söylüyor, ona inanın, o yalan söylemez! diye bağırdı. Bu sözler Makafui'nin hoşuna gitti ve adama her gün bu şekilde bağırmasını söyleyerek yüklü miktarda para verdi. Bu olaydan sonra her köşe başında Makafui doğru söylüyor! diye bağıran, Makafui'nin yaptığı icraatları sıralayan ve maaşlarını devletten alan haberciler türedi. İhtiyar Movutula'nın ormanda aslanlar tarafından parçalanmasından yirmi yıl sonra, Muz Cumhuriyetinde birçok devlet kurumu kurulmuştu. Muz Müdürlüğü, Muz Araştırma Merkezi, Muz Yüksek Okulu bu kurumlardan bazılarıydı. Kurum sayısı arttıkça giderler de artmış, bu da vatandaşa açlık ve parasızlık olarak yansımıştı. Devlet artık insanlara bir kilo muzu bile veremeyecek hale gelmişti. Bu durum insanların yöneticilere karşı öfkesini artırıyor fakat kimse korkudan sesini çıkaramıyordu. Şehir meydanında, annesinin yanında yürüyen bir çocuk muz kabuğuna basıp kaydı ve yere düştü. Canı yanan çocuk muz kötüdür, diye bağırıp ağlamaya başladı. Annesinin onu susturmaya çalışması da işe yaramadı. Çocuk muz kötüdür, diyor başka bir şey demiyordu. Bir süre sonra yanlarına güvenlikçiler geldi ve uluorta suç işleyen çocuğu cezalandırmak için annesinden almaya çalıştılar. Anne çocuğunu vermemekte direniyor, güvenlikçiler çocuğu almaya çalışıyor, çocuk muz kötüdür, diye bağırıyordu. Şamatayı duyan herkes koşup şehir meydanına gelmişti. Kalabalıktan bazıları güvenlikçilere onun daha bir çocuk olduğunu, ne dediğini bilmediğini söylese de bu, güvenlikçileri sinirlendirmekten başka bir işe yaramadı. O sırada kalabalıktan biri muz kötüdür, diye bağırdı. Onu bir başkası izledi, onu da bir başkası... Kalabalık hep bir ağızdan muz kötüdür, diye bağırmaya başladı. Güvenlik güçleri ne yapacağını şaşırmıştı. Birlikte slogan atan ve üzerlerine yürüyen kalabalığı dağıtamayacaklarını anlayınca kaçmaya çalıştılar. Ancak hepsi de kalabalık tarafından linç edildi. Yürüyüşe geçen kalabalığın başında tanıdık bir isim vardı. Bu, Makafui'nin amcaoğlu Özgür Omondi'den başkası değildi. Bu sefer kalabalık aynı sloganlarla devlet dairelerine saldırdı. Tüm devlet dairelerini yerle bir edip kaçamayan börekratların işini bitirdiler. Ayaklanma çıkmadan önce havayı koklayıp sessiz kalan insanlar, rüzgarın Omondi liderliğindeki isyancılardan yana estiğini görünce isyancılara katıldı. İki saat öncesine kadar Makafui doğru söylüyor, diye bağıran haberciler bile şimdi en büyük yalancı Makafui, diye bağırıyordu. İsyancıların hedefinde şimdi Makafui vardı. Devasa kalabalık muz kötüdür, sloganlarıyla Makafui'nin köşküne girdi. Ancak köşkte kimse yoktu. İsyan çıktığını duyan Makafui aile fertleriyle beraber sırra kadem basmıştı. Ancak bu durum isyancıların muz kabuğundan köşkü yerle bir etmesini engellemedi. İlerleyen zamanlarda ülkede muza dair ne varsa hepsi yok edildi. Şehir meydanındaki muz heykelleri yıkıldı, tarlalardaki muz ağaçları söküldü, yakalardaki muz rozetleri çöpe atıldı. İnsanlar muzu hayatlarından tamamen çıkardı. Muz Cumhuriyetinde bir devir sona ermişti. Halk baskıdan ve emeğini sömüren kan emicilerden kurtulmuştu. Artık daha özgür, daha şeffaf ve insancıl bir yönetimin oluşturulma zamanı gelmişti. Uzun tartışmalar sonucu, özgürlük mücadelesinde kendilerine önderlik eden Özgür Omondi'yi kendilerine lider seçtiler. Omondi lider seçildikten sonra kendisine ait bir güvenlik birimi oluşturdu. Ülkenin tek geçim kaynağı olan tarımı yeniden canlandırmaya çalıştı. Bu amaçla, yok edilen muz ağaçlarının yerine ananas ekildi. Makafui'nin hazırladığı anayasanın yerine kendisi anayasa hazırladı."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/naci", "text": "Bugün uzun zamandır uğramadığım Ulus'a bir iş nedeniyle gittim. İşim erken bitince içimden bir ses arabayı çocukluğumun geçtiği mahalleye doğru sürmemi söyledi. Saate baktım, bir saat zamanım vardı. Ben de o sese kulak verip, kırdım direksiyonu Hıdırlıktepe'ye... Bentderesi'ne doğru inerken buraların çok değiştiğini farkettim büyük şaşkınlıkla. Soldaki barakalar yıkılmış;yerlerine aslına uygun Ankara evleri inşa edilmişti. Hacıbayram'ın çevresindeki evler de restore edilmişti. Sağ taraftaki yıkımlardan sonra ise binlerce yıllık Roma amfitiyatrosu çıkmıştı ortaya. Şaşkınlığım sürerek ışıklardan karşıya, Hıdırlıktepe'ye doğru sürdüm arabayı. Dönüşüm burada da başlamıştı. Zamana yenik düşerek köhneleşmiş evler birer birer yıkılıyordu yerlerine yenileri dikilmek üzere. Bizim evi aradım meraklı gözlerle; ama geç kalmıştım. O da yıkılmıştı bu hengamenin arasında; molozları henüz kalkmamıştı ama. Arabayı parkedip indim aşağı. Bir kaç adım attım enkaza doğru. Yılların hatırasıyla hamur yapılmış gibi yerde yığılı duran enkaza bakarken adeta bir zaman tüneline girmiş gibi hissettim kendimi. 45 sene öncesine gittim bir anda. Her şey bir filmdeki gibi gözümün önüne gelivermişti... Altmışların sonlarıydı. Hıdırlıktepe'de oturuyoruz. Rahmetli öğretmen babam, İsmet Paşa'da bir okulda öğretmenlik yapıyor. Henüz Ankara bugünkü gibi genişlememiş; Altındağ'ın, Ulus'un şehrin en merkezi yeri olduğu zamanlar. 10 yaşındaki bir çocuğun en büyük eğlencesi ne olabilir ki? Mahalledeki bisikletçiden bisiklet kiralayıp çayırlıkta turlamak. O zamanlar, hele hele Altındağ'da yaşayan bir çocuğun bisiklet sahibi olması hayalden öte değil. Ancak harçlıklarımızdan biriktirip artırdığımız parayla mahallenin bisikletçisine gidip bisiklet kiralayarak bu hevesimizi gidermeye çalışıyoruz. Naci'yi ilk o bisikletçide görmüştüm. Bisiklet dükkanının sahibi, Naci'nin dedesiydi. Arnavut'tu. Ona Anzavur derlerdi. Bir bağırınca bütün mahalle inlerdi. Babası ise fotoğrafçılık yapıyordu. Çok içki içtiğinden annesi babasını bırakmış; Almanya'ya gidip orada tekrar evlenmişti. İlk gördüğüm gün kanım kaynamıştı Naci'ye. Saf bir tarafı vardı. Daha o yaşta sanki yılların yorgunluğunu ve yaşanmışlığını üzerinde taşıyordu. Kısa sürede kardeş gibi olduk, günlerimiz ayrı geçmemeye başladı Hıdırlıktepe'de. Alkolik babasının pek hayrı yoktu Naci'ye. Gündüzleri genelde dedesinin dükkanında geçirirdik. Dedesi öğlenleri 40 kuruş verirdi Naci'ye bir şeyler yesin diye; Dede, 50 kuruş ver de içine katığı biraz fazla koydurayım dediğinde ise bisiklet pompasıyla kovalardı Naci'yi, mahalleyi titreten bağırmasıyla. Bazı akşamlar Naci dükkanın anahtarını çalar, beni çağırırdı. Hemen iki mobilete atlar Ulus kazan biz kepçe sokaklarda tur atardık dedesinden habersiz. Tabii foyamız sabahleyin ortaya çıkardı. Naciiii! Bu mobiletlerin benzinlerine ne oldu? Yine gezdiniz değil mi ulan veletler? diye bağırır, Naci'de Anzavur yine arkamdan taş attı diye söylene söylene gelirdi. Bazen de Denizciler Caddesinden itfaiye meydanına iner, Anadolu'nun dört bir yanından alışveriş için başkente gelmiş bin bir türlü insanın arasından geçerek Gençlik Parkı'na giderdik. Gençlik Parkı bizim için ayrı bir dünyaydı. Cebimizde para varsa lunaparka girip, 10 dakika içinde paramızı bitirerek rahatlar; Gençlik Parkı'nın diğer köşelerinde eğlence aramaya koyulurduk. En çok da Gençlik Parkı Nikah Salonunda tanımadığımız kişilerin nikahlarına gidip sıraya girerek nikah şekerlerini kapmak ve bir köşede hemen mideye indirmek hoşumuza giderdi. Tabii bir kaç nikaha gelip şekerleri alınca güvenlikçiler bizi farkeder; kovalamaya başlarlardı. Yakalanmamanın iki yolu vardı: ya Gençlik Parkının büyük havuzuna atlar bir müddet orada vakit geçirir ya da nikah salonunun yanındaki Japon elma ağacına tırmanırdık. İnin lan aşağı! diye bağıran bekçiyi duymazdan gelir, inmezdik. Nasıl olsa birazdan nöbeti değişecek ve gidecek diye bazen saatlerce ağacın tepesinde beklediğimiz olurdu. 19 Mayıs Stadındaki yüzme havuzu da favori yerlerimizdendi. Ama giriş beş liraydı. Nerede bizde o para? Tabii ki kaçak girerdik havuza. Bazen yakalanır paparayı yerdik;eğer şanslıysak kaçar kurtulurduk üzerimizden sular damlaya damlaya.. Birimiz öğretmenin çocuğu, birimiz sarhoş Hüseyin'in çocuğu, o küçük yaşlarda nam salmıştık mahallede. Herkes bizi bilirdi. Her şeyi paylaşırdık, cepte ve sokakta ne bulursak. Öyle yiğit ve paylaşımcıydı ki Naci.. Paramız yoksa kavun, karpuz, bisküviçalardıkpazar yerinden. Bazen öyle kaptırırdık ki, bir tezgahın üzerinde uyuyakalırdık. Sabah pazarcılar uyandırırdı bizi dürterek.. Günlerimiz aylarımız böyle geçiyordu Naci ile; ta ki bir gün Almanya'ya annesinin yanına gidene kadar. Gideceği gün buruk bir ifadeyle geldi yanıma, seviniyor muydu üzülüyor muydu, belli değildi. Evet Anzavur'dan kurtulup annesinin yanına gideceği için mutluydu ama son bir kaç yılını gece gündüz ayrılmadan geçirdiği arkadaşından, benden ayrılacağı için de hüzünlüydü. Ben de onunla aynı duygular içindeydim. Onun adına seviniyor, ama birden bire yalnız kalacağım için de üzülüyordum. Ama Almanya'ya gitmek ve orada büyümek Naci için bir şanstı. Hiç üzülmeye gerek yoktu. Çocukluk yaşlarını bir aile sıcaklığından mahrum geçiren bu çocuk bunu hakediyordu. Birer damla gözyaşı ile veda ettik birbirimize. Hayatımda büyük boşluk oldu o gittikten sonra tahmin ettiğim gibi. O kadar alışmıştık, o kadar içiçe yaşamıştık ki uzun bir süre, aksi mümkün değildi zaten. Beraber yaptığımız eğlencelerin hiçbirini yapamıyordum tek başıma. Mobilete bile yalnız binmek zevkli gelmiyordu artık. Öte yandan O'nun, anne şefkatinden yoksun geçen çocukluk yıllarının ardından annesine ve düzenli bir hayata kavuştuğunu düşünmek mutlu ediyordu beni. Naci gideli dört beş ay olmuştu. Yine böyle düşüncelerle mahallede dolaşırken, uzaktan birinin bana doğru koşarak geldiğini gördüm. Deri montlu, kot pantolonlu, saçı güzel kesilmiş bu çocuk Naci'ye benziyordu benzemesine de, nasıl olabilirdi ki? Biraz daha yaklaşınca o olduğunu anladım ve ben de koşmaya başladım. Yıllardır birbirini görmeyen iki kardeş gibi sımsıkı sarıldık birbirimize. Ama bir yandan benim şaşkınlığım sürüyordu. Orada yaşamaya gitmişken neden bu kadar erken dönmüştü. Sevineyim mi üzüleyim mi bilemiyordum ve meraklı gözlerle ona baklıyordum bir açıklama bekleyerek. İlk günler güzel gelmiş Almanya. Ev güzelmiş, yiyecek bolmuş ama annesi çalışıyormuş; babası değer vermiyor ve üvey kardeşleri de pek sahiplenmiyorlarmış Naci'yi. O da kendisini buradaki gibi sokaklara vurmuş çok geçmeden. Ama tabii benim gibi bir yoldaşı olmadan. Huylu huyundan vazgeçer mi? Buradaki ufak tefek hırsızlıkları orada da yapmaya kalkmış; birkaç kez yakalanıp uyarı almış. Devam edincepolisten sınır dışı etme kararı çıkagelmiş. Ah be Naci, yapılır mı bu? dedim. Hayatının şansını yakalamıştın. Sana ne elin adamından, sen annene yaslasaydın sırtını. Sıksaydın biraz dişini. Millet oralara gidebilmek için neler yapıyor. Sen dört- beş ay sabredemedin... Kader her zaman böyle fırsat getirmez insanın önüne dedim. Ama olan olmuştu bir kere. Tilki kürkçü dükkanına geri dönmüştü. Ben ondan daha çok üzülmüştüm sanki döndüğüne. O gayet mutlu görünüyordu beni gördüğüne ve tekrar beraber olacağımıza. Ve böylece eski günlere döndük. Tabii artık çocukluktan delikanlılığa geçmeye başlamıştık yavaş yavaş. Eskisi kadar rahat yapamıyorduk her şeyi. Ama ne yaparsak yapalım beraber aynı zevki alıyorduk, yaşımız büyüse de.. Bir yıl kadar sonra bu sefer ayrılık benden geldi. Babamlar Yenimahalle'ye taşınma kararı almıştı. Kısa süre içinde apar topar terkettik çocukluğumun geçtiği mahalleyi. Ama sonuçta Naci ile aynı şehirdeydik yine. Sık sık görüşeceğimize söz verdik karşılıklı ve biraz da bu nedenle ayrılığımız çok zor olmadı. Ama gelin görün ki evdeki hesap çarşıya uymadı. Ülkenin terör belasıyla tanıştığı yıllar başlamıştı. Her gün bir yerlerde adam vuruluyor, bombalar patlıyor, geceleri yollar kesilip sorgular yapılıyordu her iki siyasi grup tarafından. Dolayısıyla rahmetli babamın da her gün sıkı tembihlerinden dolayı okuldan eve, evden okula gidip geliyor;hiç bir gruba katılmamaya çalışıyordum. Bir yıla yakın zaman olmuştu ki bir cumartesi bir yolunu bulup attım kendimi Hıdırlıktepe'ye. Çok değişmiş gibi geldi bana eski mahallem. Hemen Anzavur'un bisikletçi dükkanına doğru koştum. Orada değildi Naci. Mahalleye doğru geçtim tekrar, uzakta birkaç kişiyle konuşur buldum Naci'yi. Nasıl da boy atmıştı öyle bu kısa zamanda? Hararetli bir şeyler konuşuyorlardı üç beş genç kendi aralarında. Beni görünce çok şaşırdı, hemen boynuma sarıldı. Nerelerdesin sen yahu? dedi. Anlattım durumu kısaca. Birden yüzünün şekli değişti. Beni kenara çekti ve biliyor musun, ben komünist oldum dedi. Nasıl yani? demeye fırsat kalmadan anlatmaya başladı hayatındaki değişiklikleri ve yaşadıklarını. Anlatırken gözlerinin içi parlıyordu. O haşarı çocuk sanki yıllardır aradığı kimliğini bulmuş, çocukluğunun bütün acılarını ve ezikliğini yeni kimliğinde eriterek büyümüştü sanki bir anda. Biraz merakla biraz tedirginlikle dinledim anlattıklarını. Karşımdaki delikanlı yıllarımızı beraber geçirdiğimiz çocuk değildi sanki. Ne kadar da değişmişti bu kadar kısa zamanda. Bir yere oturup bir şeyler içtik. Daha detaylı konuştuk olanları ve ülkenin içinde bulunduğu noktayı. Hava kararmaya yakın izin istedim Naci'den, yine geleceğime söz vererek. Ve evin yolunu tuttum tuhaf duygular içinde. Naci çok değişmişti, benim tanıdığım Naci değildi. Ben de büyümüştüm tabii ama o çok daha farklı bir değişim geçirmişti. Sözümü tutamadım, artan şiddet olaylarının da etkisiyle bir müddet gidemedim Hıdırlıktepe'ye. Ama aklım da Naci'deydi. Çünkü her gün kötü olaylar oluyor, gazetelerde ölen gençlerin haberlerini okuyorduk. yine bir hafta sonu erkenden koyuldum yola. Son görüştüğümüz yere geldim ve aramaya başladım gözlerimle onu ama yoktu oralarda. Anzavur'un dükkanına gittim, kapalıydı. Biraz endişelenmeye başladım. Tekrar son buluştuğumuz yere gelmiştim ki o gün Naci'nin yanında olan gençlerden birini gördüm. Hemen koşup yakaladım ve sordum ona Naci'yi. Gözlerini yere dikti ve sustu. Yakasına yapışıp tekrar sordum. Gözlerime kısa bir bakışla bakıp anlatmaya başladı... Naci benden sonra siyasi olaylara daha çok dalmış ve bir polisin öldürülmesi olayına karışmış; kısa zamanda bu haber herkes tarafından duyulmuştu. Olaydan on gün kadar sonra Nacibirden bire ortadan kaybolmuş ve bir daha da Onu gören olmamıştı. Büyük ihtimalle can dostumu bir köşede infaz edip cesedini de yoketmişlerdi... Çocuk daha sözlerini bitirmeden ben kendimden geçmiş, gözlerimden boşalan yaşlardan önümü göremez halde yıllarca beraber yaşadığımız sokaklara doğru koşmaya başlamıştım. Nerelere gittim, ne kadar koştum bilmiyorum; durduğumda sanki son nefesimi verecek hale gelmiştim. Bir kaç dakika nefesimi topladıktan sonra Naciiiiii!! diye var gücümle bağırdım. Uzaklardan bir iki el silah sesi duyuldu, sanki haykırışıma cevap verir gibi. Duramazdım artık burada. Koşarak uzaklaştım Hıdırlıktepe'den Yenimahalle'ye doğru.. Gözlerimden süzülen yaşlarla kaldırımda yürürken bir yandan da söyleniyordum : Ah be Nacim, ne yaptın sen? Nasıl bu kadar daldın bu olaylara? Daha dün seninle mahallede oyunlar oynuyorduk. Ne çabuk büyüdün böyle de dünyayı kurtarmaya soyundun? Biliyorum kısa ömrün boyunca yaşayamadığın bazı duyguları yaşamak, içindeki ukdeleri, ezilmişliği, değer verilmeyişi bastırmak içinbu kadar sarıldın bu işlere.. Böylece mutlu olmaya, kendini değerli hissetmeye çalıştın. Belki hissettin de, ama buraya kadar işte. Ah be oğlum, gelmeyecektin Almanya'dan; hayatını yaşayacaktın orada. Ne halt etmeye geldin ki buralara.. İyi mi oldu böyle? Ben ne yapacağım şimdi? ... Gıyabında Naci'ye serzenişlerim, sitemlerim bittiğinde evimiz uzaktan görünmüştü. Dokunmadan gözlerimin şiştiğini hissediyordum. Boğazlarım da yanıyordu acı acı... Abi, niye ağlıyorsun? diyerek şaşkın gözlerle bana bakan 10 yaşlarında bir çocuk çekti aldı beni daldığım zaman tünelinden, getirdi geri bugünlere. Bir an çocuk bana Naci gibi geldi, ne kadar da benziyordu o zamanki hallerimize. Bir şey yok delikanlı dedim, biraz harçlıkla gönderdim yanımdan, gözlerimi silerken.. Mezarı yoktu Naci'nin ama ben bir iki ayda bir buraya gelip Onu ve eski günleri anacağıma söz verdim kendime..."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/nasilsa-her-yenilgi-hain-bir-kardestir", "text": "Sana bu mektubu yıllar sonra niye yazıyorum, bilmiyorum. Uzun yıllar ülkesine uğramamış, Maraş'ın o yağmur kokan sokaklarında dolaşamamış, çarmıha gerilmiş biri gibi her şeye uzaktan acıyla bakan bir adamın susmak zorunda kalışının bedeli diyebiliriz bu sözlere. İnan bana, bu satırları geçmişin hesabını yapmak için yazmıyorum. Seninle karşılıklı oturup geçmişten yahut dünyanın gidişatından konuşabiliriz ama bunu istemiyorum. Parçalanmış bir gerçekliği enine boyuna düşünüp sonra varılan sonucu silip atmak gibi bir şey değil bu. Belki de hep yaptığım gibi kaçak yaşamak. Seninle oturup 80 İhtilali'nden, Mavi Marmara'dan, 28 Şubat'ta uğranılan kıyımdan, Kürt Sorunu'ndan veya şiirin çıkmazlarından konuşabiliriz. Fakat bu, siyah beyaz bir fotoğrafa bakıp fotoğraftaki eşyanın renklerini ayırt etmeye benzer. Ben geçmişe öfke duyulması gereken bir şey gibi değil, bir inancın bedel isteyen bir ritüeli gibi bakıyorum. Geçmiş, hayatımızın içinde bir zamanlar var olan ve asla silip atamadığımız gerçeklik. Yaşanan onca şeyi sunturlu bir küfürle anıp geçmek kime neye yarar sağlar ki? Kolayca unutulan, üstü karalanan bir cümle değildir geçmiş bunu biliyorsun. Hayat, bir şarkının müziğine kendini kaptırıp akıp gitmektir. Kendine geldiğinde her şeyin ne kadar da değiştiğini görüyorsun. Bir dalgınlık, yitmek ve bir şeyi bulmak için aramak ama bulduğunun asla aradığın şey olmaması. Uykudan uyandıktan sonraki o beş dakika süren sersemlik belki de. Ah dostum, yıllardır her şeyi unutmak için geçmişin saçlarını okşayıp duruyorum. Geçmişten bahsetmeyeceğim dedim, yaşananları anlatmıyorum belki ama geçmişin içimde bıraktığı o kekremsiliği anlatıyorum sana biteviye. Hoş gör. ''Dün dünde kaldı cancağızım'' diyen adamın bunu söylerken ne düşündüğünü merak ediyorum açıkçası. Çünkü dün asla dünde kalmıyor. Bazen bir fotoğraf karesinde, bazen bir kitabın sayfaları arasında, bazen de eski eşyaların koyulduğu, tozdan geçilmeyen bir tavan arasında çıkıveriyor insanın karşısına. Dün, ne yaman bir karanlık. Ama her şey apaçık ortada. 80 İhtilali'nin hemen öncesinde Türkiye'den kaçıp İsviçre'ye geldim. Orada her şey normale döndükten sonra bile dönmek istemedim. Çünkü dönüp ne yapacağımı bilmiyordum. İsviçreli bir kadınla evlendim. Adı Olivia. Çocuğumuz olmadı, ne yaparsın işte, Allah dilememiş demek ki. Nasılım diye soracak olursan, durgun su gibiyim. Temizlenmek istiyorum. Dağlanmış bir yara gibi öylece durup yıllardır iyi olmayı bekliyorum. Dalından ha düştü ha düşecek meyve gibiyim. Neden beni arayıp sormadın dediğini duyar gibiyim. Nasıl arardım seni ve diğer arkadaşları? Bir suçlu gibi kaçtım. Yüzünüze nasıl bakabilirdim ki? Sen hapislerde gençliğini yitirdin, Hüseyin'i astılar, Kemal'i döve döve sakat bırakıp ailesine teslim ettiler. Ama ben! Arkama bile bakmadan kaçtım! Aynaya baktığımda o kaçışın lekesi bir lanet gibi görünüyor gözüme. Utanıyorum, kendimden bile saklanıyorum. Yaşamak, bazen kıyısı olmayan denize benziyor, insan boğuluyor da kimse duymuyor imdat çığlığını. Kimi zaman sırt üstü yatıp saatlerce tavana bakıyorum. Bir şeyi arar gibi, bir çıkış kapısı bulmak istercesine. Tavana baktıkça utancım büyüyor. Kaçtığım her şeyi, sizin öfkeyle bakan gözlerinizi, saklandığım geçmişimi görüyorum tavanın yüzünde. İçime bulaşan karanlığı ben bile temizleyemiyorum. Bir yumru gibi boğazıma oturuyor geçmişin bitmek tükenmek bilmeyen kederi. Dışarıda deli gibi yağmur yağıyor dostum. Hatırlar mısın, biz en çok yağmurlu havaları severdik. Okuldan çıktığımızda yağmur yağıyorsa keyfimiz yerine gelirdi. Otobüse binmez, bir sigara yakar, Beyazıt'tan ta Eminönü'ne kadar yürürdük. Her zamankinin aksine yürürken hiç konuşmaz, vatanı ve milleti selamete erdireceğini düşündüğümüz o ateşli konuşmaları bırakıp yağmuru dinlerdik. Yağmurdan kaçan insanlar bize hep tuhaf gelirdi. Rahmetten kaçılır mıymış der, bıyık altından gülümserdik. Senin anlayacağın, geçmişten kaçsam çöl, geçmişe yaklaşsam kuyu. Ben Züleyha mıyım yoksa bir kuyunun hikayesinin anlatılması için birilerinin suçladığı kurt muyum bilemedim. Herkes yarasından kaçmak istiyor aziz dostum. Ama herkes o yaranın tutkunu. Kaçtıkça daha çok seviyoruz yaramızı. Dün dünde kalmıyor cancağızım. Söylediğimiz yeni şeyler aslında geçmişte söylediklerimizin vesikası."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/nermin", "text": "Her şeyi en başından anlatmalıyım. En başından dediysem Adem'den değil, doğumumdan da değil; kırgınlıklarımdan, sızılarımdan, hayatın sillelerinden, güvenimin nasıl boşa çıktığından. Yaşadıklarımı bugünden ibaret sanmayın. Kendimden başka sorumlular vardı. İşin garip tarafı da kendimden başka üzülen yoktu. Her biri hayatımdaydı. Kimse görevini yapmadı. Ama herkes tam yetki aldı. Annem ve babam devamlı tartışma içindeydi. Kendi aralarında sürtüşmeyi geçtim, herkesin içinde de devam ettiriyorlardı. Bir türlü yıldızları barışmıyordu. Kendilerine saygıları tükenmişti. Birbirlerini sürekli incitiyorlardı. Babam, misafirler geldiğinde lafı evirip çeviriyor, en sonunda şu cümleyi muhakkak bağlıyordu. Bizim hanımlarda iş yok, daha hazır ekmeği yiyemiyorlar. Ben büyüyünce hazır ekmeği yiyebilecek miydim, bunu defalarca denedim. Beni dünyaya iki neden için getirdiklerini anlamıştım. İlki tartışmalarının bitmesi içindi, ikincisi ise eve bereket getireceğime inanmalarıydı. Bir kurtarıcı rolündeydim. Ama onların sadece çocuğu olmalıydım. Onlar bunu anlamamıştı. Dünya kadar yükle beni yaşama salmışlardı. Oysa küçücüktüm. Benden sonra iki çocukları daha oldu. Onlara abla yerine yedek annelik yaptım. Babama da yedek eştim. Onun çocuğu gibi hissetmedim. Annemden alamadığı sevgi ve ilgiyi bende karşılıyordu. Bana hiç evlenme diye baskı uyguluyordu. Kapıda onu ben karşılıyordum. İşten sonra birlikte vakit geçiriyorduk. Giydiği kıyafetleri bile bana soruyordu. Annem bir köşede yaşamına devam ediyordu. Ara ara babamla tartışıyor, sonra ne halin varsa gör diyordu. En çok ona kızıyordum. Onun hem anne hem de eş görevini yapıyordum. Ona benzemek istemiyordum. Güçlü biri olmalıyım diyordum. Gün boyu kuyruğu dik tutma çabası içindeydim. Gece yorganı başıma çekiyor, güçlü durma çabasının verdiği yorgunlukla gözyaşlarımı siliyordum. Sabahları bütün neşemle, yıkılmaz direklerimle yaşamayı sürdürüyordum. Bunların yanında üniversiteyi de yaşadığım şehirde okuyordum. Bir yandan derslerimle ilgileniyor bir yandan da ailenin hangi derdi varsa onun peşinden koşuyordum. Çok nadir arkadaşlarım oldu. Onlarla bir türlü bağlantı kuramıyordum. Özellikle hemcinslerimle. Başta ağzı sıkı gibi görünüyorlardı. Kanca atsan çekemezsin kelimeleri, sıkıştırsan hık demez, eli ayağı bir pabuca girmez, bir bakıma öyle görünür, sonra bir bakarsın dilinin kemiği yoktur, gevşektir gıcırdar sürekli, bakla da ıslanmaz ağzında, leb demeden söyler her bir şeyi. Söylemeden önce aşk olsun, çıkmaz benden sırrın der. Nerde görülmüş der. Saysan hepsine bir bahane üretir. O bir kere oldu der. O sayılmaz der. Der de der. Ağız kalabalığı yapar. Bu yüzden içimdekileri de ne söyleyebildim ne de gösterebildim onlara, erkekler desen akılları hep aynı yerde. Bir kişiyi hariç tutuyorum. Veli ile kampüste tanıştım. Gülünce kısılan gözleri vardı. İlgiliydi benimle. Bir şeyler anlattığında ırmaklar akar, temizlerdi içimdekileri. İlişki dengeliydi. Yükler omzumda kalmıyordu. Mezuniyet sonrasında daha önce gitmediğimiz bir kafeye götürdü, evlenme teklifi etti. Dizinin biri yerdeydi. Yukardan çok komik gözüküyordu. Aynı zamanda da çok endişeli. Yüzük olanca güzelliğiyle bana bakıyordu. Ben de muhtemel geleceğe. Evde daha fazla kalmak istemiyordum. Çok düşünmeden kabul ettim. Bir sevinci vardı ki Veli'nin, sanki büyük bir hayalini gerçekleştirmiş gibiydi. Keşke sevinci hep öyle kalsaydı. Ailemden uzak yerde oturmaya karar verdik. Veli beni anlıyordu. Bazı zamanlarda derinlerime kadar hissettiğini düşünüyordum, bazı zamanlar da yüzeyden baktığına tanık oluyordum. Diğer ilişkilerde olan tartışmaya gerek durmadan da anlaşıyorduk. İşten hangimiz erken gelirse yemeği yapıyordu. Bulaşık daima onda oluyordu, düzen ve temizlik bende. Yorgunluktan sızıyorduk. Ara ara işyerindeki olayları anlatıyordum. Can kulağıyla olmasa da bir türlü dinliyordu. Bana da hak veriyordu. Daha ne isteyeyim. Ama o bir şey istiyordu. Çocuğumuz olsun diyordu. Arkadaşlarının çocuklarıyla oynamayı çok severdi. Bense henüz daha erken diyordum. Bu konuda ayrıştık, aramızda bir soğukluk oluştu. Fırtınasız bir ilişki yoktu. Tatsızlıklar olurdu. Aldırış etmedim. Birkaç ay geçmedi ki midem bulanmaya, başım dönmeye başladı. İkide bir kusuyordum. Şüphelenmeye başladım, hemen eczaneye koştum, hamilelik testi istedim, hayırlı olsun dedi eczacı, tepki vermedim. O gün testi yapamadım. Sabaha kadar döndüm, durdum yatakta. Günün ilk ışıklarında, cesaretimi topladım, sonuç pozitifti. Başımdan aşağıya kaynar sular indi. Çocuk istemiyordum. Daha kendimi iyileştirememiştim. Bir çocuğa bakma yükümlülüğünü kaldırmak istemiyordum. Hastaneye gittim. Bebek daha beş haftalıktı, yasal olarak aldırmanın herhangi bir suçu da yoktu. Veli ile çok büyük kavga ettik. İkna edemedim. Daha hazır değildim. Eskiler anneyi doğurganlığı nedeniyle tanrı gibi görüyordu. Bu yüzden daima merhamet bekliyorlardı. Anne yüzünü çevirirse tanrının yüz çevirmesi gibi kalbe gölge düştüğüne inanıyorlardı. Annelik için uygun değildim. Kızgındım çocukluğuma. Annem gibi olmak istemiyordum. Annem gibi yaşamak istemiyordum. Bundan çok korkuyordum. Ayaklarımın üzerinde bir yaşam inşa etmek istiyordum. Bu kadar okudum, onun da boşa gitmesini istemiyordum. Arkadaşlarım çocuk olduktan sonra işi bırakmıştı. Ayşe kilo almıştı. Buluştuğumuzda iki cümle kuramıyorduk. Ya çocuk mızmızlanıyor ya da konu hep çocuğa dönüyordu. Çocuklarından başka hayatları yoktu. Tek bir hayat vardı, onu da çocuğuna adıyorlardı. Yatırım için düşündükleri de oluyordu, yapamadıkları hayalleri onlar üzerinden gerçekleştirmek isteyenler de çıkıyordu. Kendime itiraf edemesem de o günlerde ağır işlerle, hareketli meselelerle meşgul olmaya başladım. Çok geçmedi ki şiddetli karın ağrısı ve kramp içinde kıvranmaya başladım. Hemen hastaneye geçtim, bebek düşmüştü. Eşim direkt beni suçlamasa da gözlerindeki ağır ithafı hissediyordum. Hazır değildim, bunu bir türlü anlamıyordu. Çocuk tek taraflı yapılmayacağını da kabul etmiyordu. Geleceğe dair ortak düşüncelerimiz buğulanmıştı. Kendimizi işe daha çok verdik. Akşamları aramızdaki konuşmalar azaldı. Birkaç yıl geçmişti. Bu böyle gitmezdi. İçime korku bürümüştü. Yalnız kalmak istemiyordum. Çocuk yapalım dedik. Sonra sonra fark ediyorum ki bu çocuk da bir kurtarıcı rolündeydi. Annem olmamak isterken ondan belirtiler bir yerde beni yakalıyordu. Mehmet doğdu. İlk üç gün yüzüne bakamadım. Gözleriyle karşılaşmak istemiyordum, gözleri açık olmadığını bildiğim halde. Yalnızca dudaklarına dikkat kesiliyordum. Emzirirken bir şey olmasını istemiyordum. Tomris Uyar'ın çocuğu süt boğulmasından ölmüştü. Milyonlarca vakadan biriydi. Büyük acıydı. Bir acı daha yaşamak istemiyordum. Bir vicdan azabı daha duymak istemiyordum. Düşen bebeğe haksızlık yaptığımı düşünüyordum. Ona yaşama hakkı vermediğimi, fakat Mehmet'i yaşamaya kabul ettiğimi içten içe söylüyordum. Mehmet'in suçu yoktu, ama ondan çıkarıyordum duyguyu. Ona çok mu görev yüklüyordum? Yaşayabilmem için şarttı. Kendimi toparlamak için büyük mücadele verdim. Üç günün sonunda yüzünü tamı tamına gördüm, öylesine güzeldi ki, güzel olduğunu dile getirdiğim anda vicdanım düşük bebeğime karşı davranışlarımı getiriyordu. Mehmet'e yaptığım en ufak iyilik, aklıma düşük bebeğimi getiriyordu; ne büyük bir duygu çatışmasıydı. Mehmet doğduktan sonra her şeyin daha iyi olacağını düşünüyordum. Gel gör ki evdeki hesap çarşıya uymadı. Veli benimle ilişkiyi tamamıyla kesti. Saç rengimi açtım, kontur oluşsun diye de siyah bir elbise giydim. Fark etmedi bile. Yüzümde yaralar çıktı, beyaz giydim. Onu da görmedi. Görünmezlik pelerini giymediğime göre başka seçenek yoktu, beni önemsemiyordu. Kapsama alanı dışındaydım. Ben de artık uydumu değiştirdim. Fark ettim ki eğer iki kişi anlaşamıyorsa ne çocuk onları bağlıyordu ne de başka bir şey. Uzatmaya gerek yoktu. Bunun için önce bir annenin çocuktan ayrı kalınca nasıl davranacağını görmem gerekiyordu. Bunun üzerine kitaplar okudum, videolar izledim, seminerlere katıldım. Söylemler tanık olmayı karşılamıyordu. Sokağın girişinde kuşçuya girdim. Kafeste bir anne iki de tüyleri yeni beliren yavru kuş vardı. Yalnızca anne kuşu satın almak istediğimi söyledim. Adam şaşırdı. Emin misin abla, yavruyu verelim dedi. Yok dedim, anneyi istiyorum. Kafesiyle beraber eve götürdüm. Bir anne kuş yavrularından ayrılınca nasıl davranıyor, onu görmek istiyordum. Annelik sadece insanda mı kutsallık atfediliyordu, bilmek istiyordum. Hareketlerine, sesine dikkat ettim gün boyu. Huzursuz gözüküyordu kafesin içinde. Bunun yeni bir yere geldiği için mi, yavrularından ayrılmak için mi yaptığını çıkaramadım. Huysuzluğu yaşamı bırakmış gibi de değildi. Boşanma süreci beklediğimden hızlı gerçekleşti. Veli'den son kez de olsa bir çaba bekliyordum, barışmasak da yılların hatırına ufak bir hareket yapabilirdi, az da olsa bu hareket beni iyileştirebilirdi. Fakat yüzünde yaprak bile kıpırdamadı. Jest ve mimik yoksunu değildi. İşler değişti. Ailemin yanına dönmek istemiyordum. Birkaç sokak ötede bir ev kiraladım. Aile apartmanıydı. Beni bu süreç çok zorladı. Sokakta yürürken etrafımdan geçenler sanki hep benim hakkımda konuşuyorlar gibiydi. Dul diyorlardı. Uyumsuz kadın diyorlardı. Eşi on numara adammış, nasıl geçinemediğime şaşırıyorlarmış. Delik deşik eden bakışlarla da muhatap oluyordum. Ahlak bekçiliği yapanlar, bana en çok onlar köstek oluyordu. Kendi hayatlarından daha çok başkasının hayatlarına müdahale etme peşindeydiler. En çok onlara kızıyordum. Bir de anneme. Bütün rolleri bana bırakmıştı, bir köşeye geçmiş dinleniyordu, bu görevler beni zincirledi. Annem gibi olmayacağım adındaki koruma kalkanımı ne kadar sıkı tuttuysam da başarılı olamadım. Ben ya başkasının yedek eşiydim, ya yedek annesi, ya çocuğunun eşi, ya eşinin çocuğu, ya Mehmet'in annesi. Benim bir adım, benim bir hayatım vardı. Kendimi başkasının hayatından tanımlanmak istemiyordum. Bu annemden kalma bir izdi. Silinmeyen bir izdi. Kabullenmeyi denedim. Başka da çarem yoktu. Bir yerde okumuştum. Yağmurun ilk ıslattığı yerde su çıkarmış. Çünkü kaynak yağmuru çağırırmış, kendi aslına çekermiş. Benim de bütün yeni acılarım çocukluğumdaki kaynağa ulaşırdı. Beni tutar çekerdi oraya. Eski boku ne kadar çok deşersen deş daha çok kokuyordu. Ama geçmişi düşünmemek elimden gelmiyordu. Tarih boşlukları ve noksanları kabul etmiyor diye sürekli dolduruyordum onları. Mehmet'i çok seviyordum. Ama diğer anneler gibi taparak sevmiyordum. Onu varlığı için seviyordum. Ona haksızlık ettiğim için değildi. Kreşe gidiyordu. Çok zekiydi. Onun her halini seviyordum. Doğduğundaki vicdan azabım dinmişti. Dilime tam getiremesem de bazen iyi ki ilk bebek düşük oldu diyordum. Yoksa ikinci çocuk istemediğimden Mehmet'i doğurmazdım. Sonuçta ilk bebeği tanımıyorum ve benim için yabancı. Ama Mehmet capcanlı. Bunu diyebilmek bana acı veriyordu. Ama gerçek buydu. Bu azap da beni çürütüyordu. Toplum normlarını yakalamaktan usanmıştım. Veli'yle aynı mahalledeydik bir hafta bende bir hafta onda kalıyordu Mehmet. Ona boşanmamızı anlatırken doğru bir yöntemle anlatmayı denedik. İki evin olacak dedik. Bu iki evde de bir odan olacak. Babanla ben sadece ayrı evde yaşayacağız dedik. Başta kabul etmese de oda alıştı. Mehmet tutuk bir çocuktu, ama öyle tatlı öyle tatlıydı ki, makas alırdı her gelen. Beni çok iyi dinlerdi. Ona içimi de açardım nasihat de verirdim. Haylaz bir çocuk gibidir insan kalbi, laf dinlemez ama eğitilebilir dedim Mehmet'e sen sen ol büyük acılara gebe kalma. Anlamıyordu ki temizim, sadece dinliyordu. Bir de soru soruyordu. Bir kalp neden haylaz bir çocuğa benzer ki diyordu? Büyüyünce göreceksin diyordum. Ellerini sonuna kadar açıp bu kadar mı büyüyünce diyordu. Evet diyordum. Mehmet, korumacı bir anne olmadığımdan hayata daha kolay hazırlanabilirdi. Üniversiteye giderken peşinden koşan, yediğine, içtiğine karar veremeyen bir çocuk olmayacaktı, iyi yanıydı. Bu benim için teselliydi. Yaşamın çekiciliğine kaptırdığım günler bir elin parmağını geçmezdi. En çok buna üzülüyordum. Buruşuk elbiseler giymeye başladım, açıkça anlaşılıyordu, yaşamak umurumda değildi. Boğuluyordum nefes aldıkça, yanağımı yaslıyordum yalnızlığa. Saçlarımı kısacık bırakmak istiyordum, boynumun kenarları geliyordu aklıma, boynumun kenarları hassas çizgimdi, onları açık bırakmak istemiyordum. Soğudum çalışmaktan. Bir rekabet, hırs ve dizginleri elinde tutma çabasından. Hiçbir şey eskisi gibi değildi artık, bir düzine ışık dolusu oda karanlık geliyordu. Duyguların da raf ömrü vardı. Silkelenmek icap ediyordu. Kış uykusundan kalkmanın, ipe sapa gelmez, çizmeyi aşan duyguları zapt etmenin zamanı gelmişti. Kendimi baştan aşağı iyileştirmeye karar verdim. Yıllardır meselelerin etrafında dolanıyordum. Her an tetikte, bitimsiz bir çaba içindeydim. Hayatın sillesini yiyordum. Sabır taşım çatladı. Özellikle ailenin, zarif bağlarla kurduğun ilişkilerin temelini bir arkeolog edasıyla titizlikle, ciddiyetle ve de umutla inmek gerektiğini, yüzeyin yanıltıcı olduğunu, derinlerde yatan cevheri ortaya çıkarmak gerektiğini düşünüyordum. Gördüğümüz şeyler gördüklerimiz miydi gerçekten, belki gördüğümüzden daha güzeldir her şey. Bu düşüncelere hep kitaplar götürdü beni. Düşüncelerin peşine takılmak nedense iyi hissettiriyordu. Yardım almaya karar verdim. Google'da arattım. En yakındaki danışmanlık merkezine gittim. Girişte panoya iddialı bir cümle eklemişlerdi. Alışılmış şeyleri uğurlama duygusu içindeydim. Bana kabullenmeyi önerdi. Psikolog yeniyetmeydi. Üsten bir bakışla, yapmacık hareketler içindeydi, daha kendi mesleğini kabullenememiş kişi bana neler söylüyordu. Kendine hayrı yoktu. Anlamadığım şey herkes psikolog oluyordu. Seansta çok durmadım. Bunun gibi birkaç daha psikolog gördüm. Ya kimyamız uyuşmuyordu ya da anlamak yerine yargılamaya çalışan bakışlarla karşılaşıyordum. Yine de umudum diriydi, sonunda birini buldum. Gassalın elindeki meyyit gibi itimat etmemi istemişti. Bu ilginç cümlesi beni kendisine çekmişti. Kabul ettim. Zedelenmiş güven duygumu onarmaya başladı. İçini deşmek, masaya sermek kolaydı. Ona anlattıkça gerçek duygularıma yabancı olduğunu anladım. Benimle konuşurken dua fısıldar gibi özenli konuşuyordu. Dalı ince bir şakayıka yaklaşır gibiydi. Her şey anlatılamazdı. Ama anlatılabileceklerin her birini sırayla döktüm. Buralardan gitmek istediğimden bahsettim, bambaşka bir ülkeye. Fakat Mehmet'in varlığı beni durdurduğundan, onu alıp da gidememekten, kararsızlıklarımdan. Erkek olmanın daha kolay olmasından. Anneliğin sorumluluğundan. Seans yetmiyordu. O hafta geçmek bilmiyordu. Her seans sonrası hafifliyordum, konuşmak bazı meseleleri halletmiş gibi de şartlandırıyordu. Bu seanslar sırasında beklerken Necip ile karşılaştım. Benim için silik bir tipti. Konuşmaya çalışıyor, çoğunlukla yanıt bile vermiyordum. Bu kaba bir davranış mıdır aldırış etmiyordum. Kendime o kadar yoğunlaşmıştım ki, etraftakiler figüran bile değildi. Hele ki yeni bir erkek Allah esirgesin diyordum. Beni hep bu büyük cümleler zorladı. O gün danışmanlık merkezine biraz erken gitmiştim. Lavaboya geçtim. Yan odada Necip'in sesi geliyordu. Küçüklükten beri sevilmediğinden ufak bir ilgiyi sevgi sanarak bağlanmaya başladığından bahsediyordu. İlgi göstermeyen insanlara daha çok yaklaştığını kendini sevdirmek için mücadele ettiğini söylüyordu. Sevilebilmek onun için hayatın birinci seçeneğiymiş. Hep bir sonraki hareketini düşünmek zorunda kaldığını açıklıyordu. Keyif alamadığından şikayet ediyordu. Bazı günler karar alıp karakterini baskılıyor, ufak bir unutmada eski haline döndüğünü, insanlardan yüksek puan alma çabasından nasıl kurtulabileceğini soruyordu. Kendisi olarak konuşabilmeyi istiyordu Necip, öyle kabul edilebilmeyi. Yaşamanın uzun bir sancı olduğunu söyledi. Delilik geldiğinde bastırdığını, duyguları taşkınlık derecesinde açığa vurmak istediğini de. Kendini insanlara açıklamaya yeltendiği durumları azaltmaya çalıştığını, ne ifade ne de bütünüyle izaha gerek olmadığını bildiği halde bunu sürekli yaptığını söyledi. O sıra biri daha lavaboya geldi. Çıkmak zorunda kaldım. Necip'e içim ısınmıştı. Yüzü nasıldı acaba, hiç dikkat etmemiştim ki, gölgeliydi hatırladıklarım. Onunla kendimi hayal ederken buldum. İki yaralı insan. Baskın karakter olduğum görünüyordu. Bu her türlü yaşamı kolaylaştırabilirdi. İpler elimde olduktan sonra gerisi basitti. İnsanların göğsünü açıp içindekilere bakamadığımız için tamı tamına tanıyamıyorduk, bu yüzden hayatıma samimi insanları seçiyordum. Seans çıkışında selam verdim, seansımın bitişini beklemesini söyledim. Bir yerde kahve içtik. Bu kez dikkatli baktım. Eli yüzü düzgündü. Karşısındakine ilgi gösteriyordu. Ortak konulara gelince sohbeti de çekiliyordu. Numaramızı aldık. Eve geçtiğimde, bugünkü sohbet için teşekkür ederim mesajını attı. Ben de teşekkür ettim. Bana düzenli olarak bir film sahnesi, bir video kesiti atıyordu. Duygusaldı hepsi. Liseliler gibi mesajlaşmayı sevmiyordum. Telefonla veya yüz yüze konuşulabilirdi. Ara ara buluşmaya devam ettik. Aramızdaki bağ gün geçtikçe sağlamlaştı. Mehmet de sevdi Necip'i. Bir gün yine diz çöktü. Erkekler böyle çok komik görünüyordu. Yüzük parıldıyordu. Geleceği düşünmedim bu sefer. Olur dedim. Çok sevindi. Sevincini paylaştım. Düğün istemedim. Aile arasında nikah kıydık. Yabancı ülke falan bana göre değildi, bir kenara fırlatıp attım. Çocuk istedi Necip, yaşımız geç olmadan dedi, Mehmet'e de kardeş olur. Mehmet'in abisi vardı, ondan bahsetmedim. Olur dedim. Çorap söküğü başlamıştı, birbirini takip ederdi. Ne yapayım, yargılamayın, başka türlü yaşamayı bilmiyorum. Ümit Köksal, 1993'te Ordu'da doğdu. Altı aylıkken, ailesiyle İstanbul'a göç etti. Lisans ve yüksek lisans öğrenimini Karabük Üniversitesi İmalat mühendisliğinde tamamladı. Küçükçekmece Geleneksel Sanatlar akademisinde Ebru Sanatı eğitimine devam ediyor. Bir şirkette fakülte süresi kadar yüksek üretim mühendisi olarak çalıştı. Assalam Zanzibar'da Genel Sekreter Yardımcısı görevini yürütüyor. Nasıl Yazılır adlı bir podcast programını dinleyiciyle buluşturuyor. İlk kitabı Bakakaldığı Yerlerin Sıradanlığı Eylül 2021'de Uzam Yayınları'ndan; ikinci kitabı Yüzümde Kaybolan Gölgeler Haziran 2023'te Fabrik Kitap'tan çıktı. Muhayyel, Aşkar, Ve Sanat, Post Öykü, Olağan Hikaye, Şiar dergileri ve Edebistan. com'da öyküleri yayımlandı. 2019 yılından itibaren Seferber dergisi editörlüğünü yürütüyor."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/nesne-sozlugu", "text": "Terlik: i. . Evde giyilen, hafif, genellikle arkalıksız ayakkabıdır. Rahat, yünden, yumuşak bir terlik giyin. Terliklerini sürüye sürüye uzaklaştı. Bir sırrı sürüklüyor terlikler tıpır tıpır. Ev içi kullanım için düşünüldüğünden hafiftir, rahattır, zeminden alınacak soğukluğa ve sıcaklığa mani olur. Evde uzun süre ayakta kalındığında taban düzleşmesini engellediği için baldırların ağrımamasını sağlar. Dışarıda kullanmak için uygun değildir, en fazla dışarısı için yapılanlarla bakkala, fırına gidilebilir. Yağmuru, karı, sıcağı, soğuğu hemen emer. Zaten önü ve arkası açık olduğu için ayak daima dışarısıyla temas halindedir. Hele ki sıcak çöllerde, kaynamış asfaltta, yağmurda ve karda kullanılması kesinlikle önerilmez. Bot: i. 1. Küçük gemi. 2. Gemilerde kıyıya gidiş geliş için kullanılan sandal. Şişme botlar balıkçılık, avcılık, denizcilik gibi birçok hobi için üretilir. Şişme botlar düşük ağırlıklarının yanı sıra katlanabilir özellikleri ile taşınabilme konusunda diğer teknelerden üstündürler. Ahşap ve fiber teknelere göre oldukça ekonomiktir ve ciddi fonksiyonel farkları vardır. Sekiz metrelikleri yaklaşık otuz kişi alır. Deniz üzerinde en fazla onbeş saat dayanabilir. Açık denizlerde insan taşımaya müsait değildir. Daha çok kısa mesafeler için üretilir. Hele ki otuz kişiliklere kırk-elli kişi doldurulması tehlikelere davetiye çıkarmakanlamına gelir. En ufak bir fırtınada ya da dalgada hemen alabora olabilir. Tel Örgü: Dikenli tellerden yapılmış engel: Tel örgülü avlumun kapısında bir Ford durdu. Tel örgü bir sınırı belirlemek için kullanılır. Sınırı belirlemek aynı zamanda yasak ve yasak olmayanı belirlemek demektir. Bu yüzden öncelikle bir uyarı simgesidir; koruduğu alanın ihlal edilmemesi gerekir. Tel örgülerin rahatlıkla ihlal edilebilir olması görüldükten sonra jiletli ve elektrikli olan daha profesyonelleri üretilmiştir. Jiletli tel, dikenli teller ile birlikte kullanılır. Özel mülkiyet ya da devlet kurumlarında kullanılan jiletli teller kötü niyetli kişilerin o bölgeye girmesini engeller ve caydırıcılık özelliği taşır. Bölgeye girmeye çalışan kişiler jiletli tele takılacağı için vücutlarında çizikler ya da derin yaralar açılabilir. Bu bölgelere girip suç işleyecek kişileri jiletli teller caydırır. Güvenlik önlemleri için gerek duyulan jiletli teller beton direklerin üzerinde kullanılır. Elektrikli çit sistemleri, düzenli olarak akım üreten güç ünitesi, akımı ileten teller ve topraklama siteminden oluşmaktadır. Akımın toprağa yönelmesini engellemek için izolatörlerden yararlanılır. Sistem hayvanlar, özellikle domuzlar için rahatsız edicidir; hayvanları zararsız elektrik akımına maruz bırakarak çitten uzaklaşmasını sağlar. Lastik 2 tabanlı ayakkabı giyenleri pek etkilemez. Ancak aşırı güvenlik tedbirleri çerçevesinde voltaj artırılarak değenlerde şok etkisi yaratılabilir. Çadır: i. . . 1. Barınmak maksadıyle yere çakılmış kazıklara keçe, kalın bez, kıl dokuma veya deri gerilmek suretiyle açık havada kurulan, kolayca sökülüp taşınabilir barınak: Göçebe çadırı. Asker çadırı. İşçi çadırı. el-Cezire ortasında bir aşiret çadırına rastgeldim. Sahne, büyük ve işlemeli bir hakan çadırının içidir. Kocaman çadırın içi gittikçe soğuyordu. Çadırın özü güneşten, fırtınadan, yağmurdan, kardan vs. korumak olmakla birlikte geçici bir barınaktır. Günümüzde daha çok doğa yürüyüşü, dağ tırmanışı, kamp gibi etkinliklerde kullanılır. Artık nüfusları iyice azalmış olan göçerler de kullanır. Uzun süreli kullanıma müsait değildir. Konmak ve göçmek için uygundur. Her ne kadar mevsimlere uygun çadırlar üretilmekteyse de bunlar da konmak ve göçmek içindir. Çünkü ateşe, aleve dayanaklı olmadığından içini ısıtmaya çalışmak son derece tehlikelidir; güneşli havalarda da güneş biraz yükseldi mi içerisi aşırı ısınır. Hiçbir türü ikamete müsait değildir. Zira konmak-göçmek üzere düşünülmüş çadırlarda ikamet etmeye çalışmak beraberinde elektrik, temiz su, pis su, yıkanmak gibi sorunlarla da boğuşmak demektir. Battaniye: i. Yorgan yerine veya yorganın üzerine örtülerek kullanılan, genellikle yünden dokunmuş kalın örtü: Uyandırmamaya çalışarak üstüme ince bir battaniye örtmek istemişti. Ev içinde bahar aylarında hafif üşümelerde; kışın yorganın yetersiz kaldığı durumlarda ilave olarak kullanılır ya da dağda bayırda konan-göçenler için her zaman bir kurtarıcıdır. Ama devamlı kullanıma uygun değildir; bir an yağmurdan veya kardan korusa da onlardan kaçacak bir eviniz yoksa battaniye haza yağmur veya kar olur; ona sığınmaya çalışanlar artık yağmura veya kara sarınmış gibi olurlar. Ev: i. . 1. Bir ailenin oturması için yapılmış yapı, içinde yaşanılan, ikamet edilen yer, konut, mesken, hane, ikametgah: İki katlı ev. Kargir ev. Ahşap ev. Eski Anadolu evlerini seyrederdim. Renk renk kokularla çiçekler / Sahiplerinden memnun evlerin bahçelerinde. Ev... çocukluğumda ve bugün hala bir yere gitmek için daha kapısından ayrılırken hasretini duyduğum bu aziz yuvanın adıydı. Evine dönemediği için zaten korunaksızlaşan insan, nesnelerin de işlevsizleşmesiyle her türlü tehlikeye açık hale gelir. Karesi İlkokulu'nu (1973), Atatürk Ortaokulu'nu (1976), Muharrem Hasbi Lisesi'ni (1979), Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'ni bitirdi (1983). Balıkesir'de aile şirketinde çalıştı. Halen İstanbul'da bir kamu kuruluşunda çalışıyor; e-edebiyat dergisi www. edebistan. com'un yayın yönetmenliğini ve Muhayyel Dergisinin yayın danışmanlığını yürütüyor. Edebiyat hayatına, 1982'de Güldeste Dergisinde yayımlanan \"Beyaz Gömlek\" adlı öyküsüyle başladı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Kayıtlar, Hece ve Hece Öykü'nün çıkışında yer aldı. Portakal Bahçeleri ve Pencere adlı öykü kitapları Arnavutça'ya; bazı öyküleri de Farsça, Korece ve Azerice'ye çevrildi. İlk öykü kitabı Gidenler Gidenler adıyla Yedi İklim Yayınları tarafından basıldı. \"Esenlik Zamanları\"yla Türkiye Yazarlar Birliği 1999 Hikaye Ödülü'nü kazandı. 2012'de çıkan kitaplar içinden yapılan değerlendirmede \"Mürekkep\" adlı öykü kitabı; Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği ve Ömer Seyfettin Hikaye ödülünü aldı. 2016 yılında Dede Korkut Edebiyat Ödülüne layık görüldü. Şu sıralar Şakar'ın bütün eserleri İz Yayıncılık tarafından basılmaktadır."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/olay-yeri-4-ofis", "text": "Dali amcam ben küçükken dondurma yemeye götürürdü bizi. Ben ve Ömer onunla çok eğlenirdik. Lunaparka götürür en az beş ayrı oyuncağa bindirirdi. Yine de mızmızlanarak dönerdik eve. İnsanı nazlamakta hem birinci derece hem öpöz amcası gibi dayanıklı olamaz kimse. Fakat kendi çocukları olsa yine de o kadar sever miydi bizi? İlk kez muayenehaneme geldiğinde antrede Gogh'un Gece Kahvesi'ni görünce küsmüş, surat etmişti bana on beş gün boyunca. Kan çekmiyor, sanat çekiyor demiştim ona. Manisa'da kutu fabrikası vardı amcamın. Pasta kutusu, kibrit ve mukavva kutu filan üretiyordu. Başlarda zengindi, sonra çocuğu olmayınca çalışma azmi azaldı, söndü. Yengemle içlerine sinmeye sinmeye bir kız evlatlık aldılar. Bu kızın hikayesini ayrıca anlatmayı isterim. Ömer pek bilmez. İnsanlar neden ille kendi genlerini görmek isterler çocuklarında. Dali bana baktıkça kendine benzetip geniş alnımdaki yücelik ve zeka belirtisiyle övünürdü. Bense aksine ancak en uzak kimseyle birleşebileceğime inanmıştım. Ama uzakta olan biraz yaklaştığında yine yakınım oluyordu. Aşk feci bir paradokstu. Ege'ye uzak ucundan Türkiye'nin, beyaz tenimin zıddı esmerler, karayağızlar çekerdi beni. Şöyle bir hayalim vardı: sevgilimle farklı dillerde olacaktık ve tek sözcük öğrenmeyecektik birbirimizin dilinden. Mümkünse yeryüzünde temsilcisi kalmamış dillerden biri olabilirdi onunkisi. Amcam için elimden bir şey gelmezdi. Onu seviyorsam antreye ondan bir parça asmamın gerektiğini düşünüyordu o. Sanatın muhterem olduğuna inanır, fakat gayri şahsi olduğuna inanmazdı. Ben de pek o kadar inanmıyordum, fakat o benim amcamdı işte, bıyıklarının uçları yukarı kıvrılmış muzip yüzünü kendine saklarken, bununla tezat oluşturan ciddi Mona Lisa alnını bana geçirebilmişti. Ömerse bambaşkadır. Küçük fabrikanın asma katlarından birindeki ofisine öğleden sonra güneş vururdu. Duvara kendi portresini asmıştı Dali. Gogh'un dillere destan sarısını 11 yaşımda orda keşfettim: mukavvadan güneşi. Okul çıkışıyla annemin beni ofisten alışı arasındaki 1 saat çeyrek dakika Dali bakardı bana. Bana döner ekmek - kola ısmarlar, numune kutulardan yaptığı uyduruk tuvalleri elime tutuştururdu. Kendisi toptancılarla telefon görüşmelerini yapardı. Kayıtsızlık içinde sevilmeyi orada yaşadım. Bu ilki zaten sonuncuydu. 5 yaşımda yaptığım bir resmi çerçeveleyip gururla duvarına dayamış olması aramızdaki bağı güçlendirirdi. Ömer bilir. Dali'ye çaycı alıp götürdüm liseden mezun olduğumda. Özel ders verip harçlığımdan aldığım bu armağanı kullanmadı eskir, kırılır diye. Ortodonti eğitimi için yurtdışına gittiğimde bile evvela onu arardım, sağlığını sorardım. Dali amcam Parkinson oldu. Parkinsonun ne pis bir hastalık olduğunu da böylece öğrendik. O artık çok yavaş yürüyor. İlaçların saatini sektirirse büyük acılar çekiyor. Araba kullanamıyor, onu İzmir'e getirdim, gezmeye, hastaneye bilumum yere götürmeyi ben üstlendim. Arabada sağ koltukta otururken ağzını bıçak açmıyor. Marifetli ellerini göbeğinin üstüne koyup kımıltısızca ileri bakarken kaslarının ona oynadığı oyunu düşünüp üzülüyor. Anlıyorum ben üzüldüğünü. Yetenekli kimseler erken ölmelidir, sürünmemelidir. Ömer benim gibi düşünmüyor. Kan çekmiyor ya evlat, sanat çekiyor, peki tabutunu taşıyacak mı bu sanat senin? dedi bir gün ansızın amcam, henüz Manisa'daydık. Dokundu bana laf. Tuvalete koca bir 45 dakikada gidip geldiği bir geceydi. Dönüşte antredeki Van Gogh'u indirdim, 'canın cehenneme seni kulaksız!' dedim, sanki amcamı yavaş yavaş öldüren oymuş gibi. Ömer olsa güler bana. İşte o günlerde amcamı İzmir'e getirmiştim. Yabancım olan bu huzur pek bir kişiseldi. Feri sönmüş gözlerini yüksek duvardaki deli büyük 160 x 200 Metamorfoz'a dikip gülümsemişti Dali."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/olmemis-olsaydim-eger", "text": "''Eviniz beş dakikalık yerde Mualla Hanım. Bugün de geç kaldınız?'' diye homur homur homurdanacak ben de adamın suratını görüp kırk gün kısmetten düşecektim. Kahvaltıda midesine bir bardak ballı sütü indiren kocam, daireye vardığında, ceketini evde ortalığa attığı gibi değil de; sırf o kız kurusu Nuran'a sevimli gözükmek için güzelce askıya asacaktır. Benimkisi Veznedar Nuran'la kırıştırırken, görüyor musunuz kırıştırırken mi dedim, vah vah dilim sürçtü, çalışırken diyecektim; Nuran'la çalışırken beni kesecektir. ''Benim de canım çekti. Az şekerli olsun. Cezve her zamanki yerinde'' dedi. ''Ay üzüldüğün şeye bak! Akşama bize gidelim. Ben sana ne sütlü kahveler yaparım şekerim'' diyecektir. Gidecektir. Ben de Bilal'i tanıyorsam Nuran'ın evine gidecektir. Kahve bahane sohbet şahane... Ne halleri varsa görsünler artık! İnsan şu hayatta neden bıkmıyor ki? Elbet, aşkları şişirilip de bir köşede bekleyen balon misali geçen yıllar içinde söner. Bir bakmışsın ki birbirlerinden bıkmışlar ama şimdilik meydan Nuran'a kaldı desene. Evde kalmış kız kurusu ne olacak! Dün gece sabaha karşı ölmeseydim eğer, bugünün akşamında kuaförüm Necla'ya uğrayacak oradan da alışverişe çıkacaktım. İyi bir mağaza var. Garip elbiseler satar. Ne zamandır gözüme kestirmiştim. Vakitsizlikten gidemiyordum. Oraya gidecek sonra da iskeleye inecektim. Limanda demirli bir yat var. Onu uzaktan izleyip hayaller kuracaktım. Balık ekmeğimi yerken türlü deniz hikayeleri uyduracak, kimliksiz, pasaportsuz, bir yük gemisine atlayacaktım. Kaçış o kaçış olacaktı benimkisi. Nerde... Hayallerde kaldı hepsi. ''Olsa da bir sütlü kahve içsem'' dedi. ''Benim de canım çekti. Az şekerli olsun. Cezve her zamanki yerinde'' dedim. Bozuldu bozulmasına ama kalkıp yaptı kahveleri. Ne olduysa o az şekerli kahveden sonra oldu. Uykum kaçtı. Saat ikiye geliyordu. Kalktım. Akşamdan kalma dolmalardan bir iki tane yedim. Süte ekmek doğrayıp mideme indirdim. Üzerine de bir bardak soğuk su içtim. Balkona çıktım. Şehrin ışıklarından yıldızlar görünmüyordu. Bir ayyaş sokaktan nara ata ata geçti. Sonra rüzgar çıktı, hava biraz serinledi. Gündüzün sıcağından eser kalmamıştı. Balkonun demir korkulukları arasında oturmaktan sıkılmıştım. Uyumak istiyordum. Kaçırdığım uykunun peşi sıra balkonda bir o tarafa bir bu tarafa kıvrılıp duruyordum. Nasıl da Bilal'a uyup kahve içmiştim. Birden, uyumanın bu kadar da zor olmayacağını düşündüm. Buzdolabında uzun süredir bekleyen uyku ilacım vardır. Hemen bir koşu mutfağa gidip ilacı içtim. İlaç, etkisini belki geç gösterir diye bir tane daha içtim. Ancak şafağa doğru uykuya geçebildim. Minareden ezan sesi geliyordu ki, uyandım. Gecenin bir yarısı yediklerim yüzünden neredeyse altıma edecektim. Tuvalete gittim. Tam yatağıma yatacakken, uyku ilacının sersemliğinden olsa gerek, kafamı karyolanın demir başlığına çarptım. Yastığımın üzerine ''küt'' diye düşüşümü hatırlıyorum, gerisi yok... Ne ışık gördüm, ne sorgu meleklerini... Gelen giden de olmadı. Cesedimin üzerinden kalkıp Bilal'in yüzüne baktım.''Adam'' dedim be ''keyif sende''. Dalmış uykunun dibine, horuldayarak solumakta. Öldüğümü fark etmedi gerzek. Sabah olunca aydı adam. Fırladı yataktan. ''Kalk Mualla kalk! Uyuyup kalmışız. ''dedi. Banyoya gitti. Elini yüzünü yıkadı. Her zamanki dağınıklığı yine üzerinde... Elindeki havluyu konsolun üzerine attı, pijamalarını yere... Bir taraftan giyiniyor bir taraftan da bana sesleniyordu. Ben oralı olmayınca yatağa eğilip yüzüme baktı. Korktu. Sonra ellerini omzuma dokundurdu. Cesedimi sarsmaya başladı. Benden cevap alamayınca daha hızlı sarstı. Uzunca süre adımı seslendi. Hatta yüzüme bir de tokat yerleştirdi. İyice panik olmuştu. Bir ara ellerinin titrediğini gördüm. Hemen cep telefonuna sarıldı. Cenaze arabası, imam falan çağıracağına tuttu ambulans çağırdı.'' Öldüm ben! Cenaze arabası çağırsana!'' diyorum, duymuyor. ''Hadi hastaneye kaldıralım''dedi diğer sağlık görevlisi. Sedyeye koydular beni. Bilal de başımda ağlayıp zırlıyor. Merdivenlerden indirilirken aklıma patronum geldi. 'Mualla Hanım iyice su koyuverdi artık. Geç meç ama işe yine gelirdi. Bugün onu da yapmadı. Tümden tatil etti. Ah! Kovacağım şu kadını diye!''veryansın ediyordur."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/olume-yuvarlandi", "text": "Biricik oğluydu. Nice yıl sonra Allah'ın bir lütfü olarak görmüştü doğumunu. Sonrasında başka çocuğu olmamıştı. Adını İsmail koyarken İbrahim peygamberin yıllar sonra çocuk sahibi olmasına öykünmüştü. İsmail'i çok sevdi. Buna sevgi demek doğru değildi belki. Aşk daha uygundu. Öylesine, ölesiye seviyordu. Mal varlığı yerindeydi. Muhtaçlık çekmedi. Çocuğuna da çektirmedi. Malı mülkü, torunlarının bile yokluk görmeden yaşamasına yeterdi. Düğününde ne kadar sevinmiş, kabına sığamamış, olgunluğuna yakışır davranışları aşmamak için sabırlı davranmıştı. Mutluluğu paylaşmak için uzak yakın, fakir zengin demeden herkesi davet etmiş, ikramda bulunmuş, hocalara dualar ettirmişti tıpkı doğduğunda yaptığı gibi. O şimdi askerdi. Askerliğini bir an önce yapması en büyük dileğiydi. Askerlikten sonra bütün işlerini oğluna devredecek, oğlunun yaptıklarıyla gizliden gizliye gurur duyarak eşiyle mutlu bir emeklilik dönemi yaşayacaktı. Hele askerlik bir bitsin... Bak neler olacak, diyerek, oğlunun moralini yüksek tutuyordu. Ertesi gün biletini alacak, otobüsle yolcu edecekti. Aslında otogarlarda yapılan uğurlama törenlerindeki patırtıyı da hiç sevmezdi. Ağırbaşlı olunması gerektiğini, söylerdi. -Kocaman adam, bırak kendi işini kendi yapsın, demişti. -Tamam, dedi birlikte gideriz. Birliğine teslim olunca biz de döneriz, demesiyle oğlu İsmail de sevinmişti. İsmail'in birliğine teslim olmasıyla geri dönüş başladı. Hüzünlüydü gelini Merve. Henüz birkaç aylık hamileydi. Annesi biricik oğlundan ayrılmada zorlandı. Gözleri nemliydi. Babası sakin görüntüsünün altındaki çalkantıları ve ayrılık hüznünü gizlemeyi başardı. Cip konforluydu. Dışarıdaki sıcağa inat içerisi buz gibi soğuktu; efil efil esiyordu. Yol yarı olmuştu. Cep telefonu çalıyordu ısrarla. Arayan kardeşiydi. Duyduklarıyla yüzü değişti. Endişe ve heyecan kapladı. Sesi titredi. Bir anda durgunlaştı. Karşıdaki ses ciyak ciyak bağırıyor, azarlıyordu. -Ben kaç defa dedim sana, abim bu gün yarın gider, diye. Gitme, dedim beni dinlemedin. Abim öldüüüü... Adam direksiyon başında ne diyeceğini şaşırdı. -Geliyoruz, yoldayız, diyebildi. -Kenara çekelim de biraz nefeslen istersen, dedi. -Olmaz, abimin cenazesine yetişmeliyiz. Eşinin birkaç dakika nefeslen, ısrarı boşa gitti. Kardeşinin sözleri kulaklarındaydı. Sürekli tekrar eden kesintisiz bir sesti çınlayan. Gaz pedalı sonundaydı. Artık yol, önünde bir şerit kadar daralmış, ip üzerindeki cambaz gibi her an ipten düşme ile karşı karşıyaydı. En son duydukları büyük bir gürültüydü."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/opucuk", "text": "Aslında gereğinden fazla düşünmüştü. Vakit yoktu. Daha fazla incelerse mühim bir fırsatı kaçırmış olabilirdi. Yoksa gene faydasız, upuzun, yıldıran, öldüren ama bir türlü ondurmayan sefil bekleyişler içine girecekti. Vicdan azabı duymadı, çelişik duygularla çırpınmadı değil. Ama her seferinde O yetişmişti. Büyük Karar'ın da onun oynadığı rol inkar edilemezdi. Söylediği her söz gururunu okşuyor, garip bir enerji veriyordu. Hangi mektepten olduğunu bilemese de, adam bilgiliydi. En müstesna medreselerden yetişmiş gibi bir üslubu vardı, hitabeti etkiliydi. Yeninin, değişimin öneminden bahsediyordu. İstikbalde seçkinliği, itibarı, yönetme gücü, her faniye nasip olmayan meziyetleri daha iyi ortaya çıkabilirdi. Şimdi yaptığı bütün işler gölgedeydi, kendini yeterince gösteremiyordu. O; sabırsızlığını körüklüyor, kaderinin Sahibi olarak harekete geçmesini, altın fırsatları tepmemesini salık veriyor; gizli aşikar çeşitli ima ve işaretlerde bulunuyordu.. Zaman.. zaman bir türlü ilerlemiyordu. Ve Dahhak bazen ümitsizliğe düşüyordu. Oysa tarihin akışı hızlandırılmalıydı. Nihayet bir gece... Meşum ve tatlı, kötü ve mükemmel, hain ve sevimli, akla ziyan ve gerekli... Çukur, karanlık sular, batak, kuyu aranırsa bulunurdu. Uykusu kaçan ihtiyar adam, gece bahçeye çıkmış, dolaşıyordu. Yanına yaklaştı. Cana yakın konuşuyordu, sonra dostça saygıyla sırtını okşadı, kol kola dolaştılar. Bahçenin kuytu bir yerine gelmişlerdi. Hükümdar Mirdas bir önseziyle ürperdi ama kuşkuyu, kötü zan ve aniden çöken sıkıntıyı dini bütünlüğüne, insanlığına yakıştıramadı. Ahırdan, cins atlarının olduğu bölümden huzursuz kişnemeler duyuldu. Dışarıda çakallar uluyordu. Ufku baykuşlar kaplamıştı. Mirdas irkildi. İki çelik pençe birden onu, önceden hazırlanılmış kuyuya itiverdi. Ses bile çıkmamıştı. Kısa bir an, o kadar. Kolayca. Dahhak, birlikte kuyuya atılmış gibi; batıcı, tedirginlik yaratan bir his duydu. Sanki birisi kurtulmak için çabalıyordu. Kuyunun derinliklerindeki öz babası mıydı yoksa kendisi mi? Belki kalbi de yerinden söküp atmak lazımdı. Ancak bir güç perdesiyle sızıların, baş göstermeye çalışan aptal, safderun duyguların üstü örtülüyordu. Dahhak kuyuya atladı, geri çıktı, atladı, tekrar çıktı. Fakat dünya kuyu doluydu ve bu ilk düşüş değildi. Muzaffer Dahhak, kuyudan kurtulduğunu sandığında artık bambaşka bir kimliği taşıyordu. Sanki biraz küçülmüştü. Kısık gözlerinde hilekar, gayri insani anlamlar gizliydi. Bodur, çirkin, adaletsiz, obur, yalancı, kötü dilli, korkak, utanmaz esasen akılsızdı. Şerli, iyi yahut güzel, biçimsiz, iğrenç, rezil... ne olursa olsun her duruma, tersliğe güler gibiydi. Sonraları sadece fenalığa güldü. Tek duygusu vardı. Ya da hissizdi. İnsanlar en neşeli, sakin, zararsız gözüken anlarında bile ondan korkar oldu. Her hareketinde, jestinde, mimiklerinde tehlikeli bir yan, zulüm işareti, bir remiz arıyorlardı. Söz gelişi tesadüfen bir yoldan geçtiğinde, askerlerinin, mahiyetinin sesi işitildiğinde paniklemeler başlıyor, derin bir korku eseriyle, başkalarınca merhamet uyandıran saygı gösterileri, çığırından çıkmış güzellemeler yapılıyordu. Memlekette dalkavuklar habire ürüyordu. Civarındaki siyasi başların, maskaralığına ise diyecek yoktu. Kendinden daha değerli bir şey yoktu DÜNYADA. Hayatı böyle ele alınca her şey nesneleşiyor, insanlar başta tüm varlık manasını yitiriyordu. O, bir müddet yanından ayrılmış, izni kaybettirmişti. Bazen çok yakınında olduğunu zannetse de, baş gözüyle göremediği için Dahhak müthiş bir özlemle kavrulduğunu hissediyor; büyük bir aklın, yoldaşın hasretini çekiyordu. Nihayet bir gün.. hizmetkarları saraya yeni bir aşçının başvurduğunu Dahhak'a haber verdiler. Fakat bu genç delikanlı, O'na çok benziyordu. Bin türlü karabasanla sıkışmış ruhu yatışmaya başladı. Dahhak günler geçtikçe, geçmişteki benzeri bir cazibeye tutulduğunu görüyordu. Aşçıdan ziyade, bir gönül aşinasıydı. Asil Kral; esrarlı, kara bir kazana atılmış pişiyor da pişiyordu. Derken bir vaktin, kıvamın geldiğine hükmeden Aşçı; yakınlığın verdiği bir teklifsizlikle, tuhaf bir öneride bulundu. Bir nebze duraklayan ama onu aşkla dinleyen soylu hükümdar, nedense hiç itiraz etmedi. Aşçı, onu omuzlarından öpüvermişti. Dahhak zehirli bir acıyla gün boyu kıvrandı, lakin çapkın bir neşe de boy gösteriyordu. Sinsi gecedeyse, derin bir uykuya daldı. Sabahleyin kendini kuş gibi hafiflemiş hissediyordu. Pek yakınında acayip sesler duyduysa da evvela hiç aldırmadı. Dünkü sızıdan eser yoktu, öpücük lezzetiyle küplerce içki devirmişçesine başı hoştu. Kafasını sola çevirdi, yılan benzeri siyahi bir hayalet gördü; mutlaka gözleri de dumanlanmıştı, sonra sola baktı. Hayret! Orada da kıvır kıvır, şirin bir sürüngen görüntüsü yer alıyordu. Gözlerini ve gövdesini kontrol etti. İnkarı mümkün değildi, yılanlar sahiciydi. Akıl almaz olaya ve duruma rağmen; sevgili aşçının hatırasına saygılıydı. Bir tür armağan gibi kabullenmeye eğilimliydi belki de. Beyninde bütün yadırgatıcı, tepki verilecek olayları da normalleştirip olağanlaştıran bir yan vardı. Yine de.. herhalde hastaydı; hemen doktorları çağırdı, çaresi yoktu, tavsiyeleri doğrultusunda yılanları kökünden kestirdi. Ancak öpücüğün şiddeti ve nefasetinden olsa gerek, ertesi güne uğursuz arsız bir tohum gibi yaratıklar derhal bitiyordu. Aşçı da, Bilgin'i gibi kaybolmuştu. Günler tükendi gitti, Dahhak'ın mahluklarının ardı arkası kesilmedi. Üç başlıydılar adeta. Sanki çeşitleniyorlardı. Başın biri sivrildiğinde, Dahhak'ın gazabı artıyordu mesela. Bazen ihtirası, ve şehveti, ve kibri, bencillik ve şirki, ve..... Dahhak'ın aslında bu kıymetli yadigarlara kıymak da içinden gelmiyor, zorlanıyordu. Ona hayvanlara eziyet ediyormuş gibi geliyordu, hiç etik değildi. Ne yapacağını şaşırmıştı ki, sarayın görkemli kapısını, uzak diyarlardan gelmiş hazık bir hekim çaldı. Bilgin ve Aşçının cezp edici gözlerinin aynısı; tapınılası yakışıklı sehhar Doktorda da bulunuyordu; birbirinin devamı gibiydiler. Dahhak bu sırlı zincirden hoşlandı, bir halkası olmayı çok istiyordu. Özellikle doktor ona böyle sevecenlikle, arzuyla bakarken. Böylesine büyüleciyken. Çarpılmış, prangalanmıştı adeta. Ancak bir kısım halk, kendini nasıl tanıtırsa tanıtsın Doktor'dan hiç hazzetmiyor, arkasından derin bir kaygıyla karışık, fısıltıyla: İbliso! İblis'O! diyordu. Doktor ısrar ve ciddiyetle, yılanları kesmemesini, beraber yaşamaya alışmasını söyledi. Sıradan, basit, fuzuli insanlarla dolu bir dünyada; bu bir üstünlük ve imtiyazdı, kıymetini bilmeliydi. Bilakis onları beslemeli; hem de insan beyniyle kan, can vermeliydi. O öptükçe yeni bir Dahhak doğuyor, kötülük anlamlarına ve yollarına bayılıyordu. Sadece omuz başları değil, tüm bedeni ağulu bir lezzetin iştiyakıyla tepeden tırnağa titriyordu. İlla kalbi, kömür rengi bir öpücükle mühürlenmişti. Dahhak bir değersizleştirme ve hayata muhalif tavrıyla gittikçe baştan çıkıyordu. Alın yazısı üzerinde iddia ettiği bu hak, yarı tanrılık ayrı bir ilhamın ve zevkin kaynağı, göstergesiydi. İstikballeri, vücutları, hayalleri bitirip mahvetmekten devasa bir lezzet alıyordu. Bir gün kendi canına kıyacak olsa bile bu, arkasında epey kabarık bir liste meydana geldikten sonra gerçekleşecekti. Zamanla yeni bir teknikle, insanları öldürmeden de zihinleri elde etmenin yolunu keşfetmişlerdi. Beyinleri foslaştırıp koflaştırmanın tadını harika bulsa da Dahhak;ne yazık ki, eylemleri sonucu bir tatmin duygusu ve huzura bir türlü kavuşamamıştı. Cehennemden gelen bir Ses, hep Yetmez! diyordu; malum, nihai özgürlüğün, kıyamın sonu yoktu. Sokaklar idraki körelmiş, beyni boşalmış ölülerle doluydu. İlk başlarda tepkiler geldiyse de sonra kanıksanmaya başlanmıştı. İşin garibi beyinlerini bizzat Dahhak'a sunanların artışıydı. Bunların ekserisi halktan ziyade, yüksek sınıflara mensup asilzadeler, medreselerin ilmin tozunu yalayıp yutmuş entel dantelli takımdı. Bu beyefendiler etraflarına pek bi aydın bay'dın bakardı. Zoraki değil de böyle kendiliğinden gelen, en yüksek fiyatı verene beynini kiralatıp, azıcık ucundan baktırabilecek fiyakalı şahıslar pek çoktu. Kafalarında beyin yerine ağır bir Frengi'stan şalı taşıyorlardı. Tabii hükümdardan apaçık para isteyemeseler de; Dahhak adamakıllı incelip, demokratikleştiği için; hem de reklam olsun, şan olsun, görevlilere fazla zahmet çıkmasın diye bu gönüllü alımlarının bedelini, şimdilik bayağı yüksek tutuyordu. Hekimleri o derece ustalaşmışlardı ki, beynin en işe yarar kısımlarını aldıktan sonra, insan suretindeki düşünen hayvancıkları sokağa salıyorlardı. Dahhak kıs kıs gülerek, Yani bu körpe kuzu beyinleri yenilmez, yem edilmez de ne yapılır. diyordu. Evrendeki her canlı, potansiyel beyin salatasıydı. Ya da beyin safsatasıydı. Nasılsa yarı kemirilmiş, hatta tımtıkır bir kafayla da idare edilebiliyor, yaşayıp gidiliyordu. Zamanla daha iyi mevki, kaliteli yaşam, ikbal, hatta çocuklarının cakalı yabancı ülkelerdeki tahsil zahmetleri için, haşmetlu yılanların huzurunda sıraya girenler, hiç değilse atmosferi görüp, ufkunu genişletsin diye şöyle bir önünden geçirenler çıktı. Beyinler sünger toplaş. Dahhak eline alıyor, stres topu gibi atıyor tutuyordu. Hatta çok saygın veziri de yarım akıllıydı, bazen ona fırlatıyordu. Zaten Dahhak yeni sporlara düşkün, uygar bir kraldı. Her sabah yürüyüşünü muntazaman yapar, kilosuna dikkat eder; bazıları yoldan çıkmasınlar diye kanaat taşısalar da kadınlarının önden gitmesine, cıvıl cıvıl boş lakırdılar etmesine önem ve izin verirdi. Eğlence oluyordu işte. Yalnız çocuk sayısında diretmiyordu, zira hayvan beslemek daha şık ve masrafsızdı. Yapılan bazı araştırma sonuçlarına göre de ahali, durumdan memnun gözüküyordu. Referandum diye bir şey icat edilmiş, neticeler bekleniyordu. Üstelik memleketi halk idare ediyordu. Fakat her zaman oyun dışına çıkan, arıza birileri bulunurdu. İki muzır saray vazifelisi, insan beyni yerine, sofraya sığır beynini koydu, cesaretle esir gençlerden birini de serbest bıraktı. Ancak çocukluktan çıkmış, azmanlaşmış yılan beyefendiler kıyameti kopardı. Her zaman yedikleri, emdikleri akıl ürünlerinden daha ağır gelmişti sığır beyni. Dahhak bir baba, hami, veli olarak fevkalade üzüldü. Bir başka imalat hatası; 18 oğlundan 17'sini Dahhak ve ejderlerine zoraki olarak teslim eden Demirci Kave'ydi. İş önlüğünü bayrak yaparak isyan etti; halktan sağlam akıllı bazıları da yardımını esirgemiyordu. Bir çoban tarafından dağda yetiştirilmiş Feridun isimli bir genç onlara öncülük yapıyordu. En nihayet Dahhak'ı tahttan indirdiler. Feridun'u tahta geçirdiler. Dahhak öldürülecekti. Fakat isli küflü bir melek, onlara Dahhak'ın canına dokunmayıp, zincire vurmalarını tavsiye etti. Feridun kabul etti, şer izlerini silmedi, nasılsa egemendi. Dahhak varlığını sürdürdü; sonraları simgeleşecek, azizleştirilecekti. Zamanın yürüyüşüne; yeni Dahhaklar ve lanetli Hoca'ları katıldı. Yılanların bir türlü kökü kazınmadı, hatta çağdaş bir moda sonucu dil öğretmeye başladılar. Dili öğrenmiş şahısların belirgin özellikleri, yanından geçtiğinizde ağızdan da, kafadan da bir Tısss! ve Fıss! sesinin duyulmasıydı. İki omuzdaki meleklerin yerini her yöne kıvrılabilen, muzaffer her kişiye, her havaya şarta şıkır şıkır oynayan şebek sürüngenler, yüzsüz renksiz bukalemun dişiler aldı. Ejder, beyinlerde ve kalplerde çöreklendi. Yuvalandı, evlendi. Her köşe başında melun bir ağız, dışarı fırlamış şaklayan bir dil, bir ifrit bekliyordu. İbliso, öpücüğe doymuyordu. Bedenler, ruhlar habire onunla bütünleşip çiftleşiyordu. Yetenekli kişi ve kurumlarda, sıkı bir öpücükten bir batında beşiz yılancıklar bile doğdu. Kadın erkek, pis bir busenin kurbanı oldu."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/oykumun-baskahramanini-gordunuz-mu", "text": "Bana inanmıyorlar. Haklılar da. Çok inandırıcı değilim. İkna kabiliyeti olmayanın inandırıcılığı da olmazmış. İkisi aynı şey değil mi zaten. Ne saçmalıyorum. Onu bulmalıyım. Geçen gece rüyamda görmüştüm. Yolculuğa çıkmıştık. Arka arkaya iki koltuğa oturmuşuz. Sen yanıma oturma demişti. Zaten benimle pek konuşmaz. Öfkeli bana. Neden bilmem. Onu tarif etsem belki bilirler. Gözlük takar. Küçücük gözleri var. Ama her alem sığar içine. Sarraf kumaşından. İnsanları iyi tanır. Gülümsemesi sizin yüzünüze de yansıyacak kadar etkili. Güçlü kolları var. Hangi boşluğa düşse birisi hemen koşar yakalar. O geniş omuzlarında koca bir dünya taşır. Yine dünyanın bütün yükü omuzlarında uyanır sabaha. Besmeleyle kalkar yataktan. Bir de salat-ü selam. Yünlü terliklerini giyer hemen. Ayakları çok üşür. Elleri de. Nefesini avuçlarına derin derin hohlar. İyice ovuşturur ellerini. O zaman kendine gelmiş demektir. Hemen komodinin üzerindeki gözlüklerine uzanır. Komik adam. Az sonra banyoda yüzünü yıkarken yine çıkaracaksın. Sık sık tansiyonu düşer. Gözünün önünden ışıklar falan geçiyormuş. Uzun bir yol uzanıyormuş böyle. Sonra havai fişek patlar gibi yine yıldız yıldız oluyormuş gözlerinde mekan. Eğer öte aleme varıp dönmüyorsa doktora görünmeli. Banyodan hemen sonra çalışma masasına yönelir. Ahşap bir masa. Babasından kalmış. Her türlü kağıt masanın üzerinde ama muntazam. Üzerinde Nasreddin Hoca figürü bulunan kalemlikte envai çeşit kalem. Kalemi sever, kelamı sevdiği kadar. Kitaplar masaya sabitlenmiş raflara dizilmiş. Rafların birinde bir hokka var. Hocası vermiş ona. Hatıra. Mürekkep parmaklarına değecek ki yazar olduğunu hissedesin dermiş. Artık kullanmaz onu. Ama yazarken yeşil dolmakalemini kullanır. Mürekkep kokusunu burnuna çekenlerden hala. Kahvaltı bile etmeden yazmaya koyulur. Her zaman yaptığı şey. Midesi ağrıyana kadar yazacak yine. Sonra yardımcısına seslenir. Evin içinde dolaşıyorum. Belki bana ilham verecek bir şeye rastlarım diye. Mutfakta asılı nazarlık, halıdaki desen, duvardaki çizik, oda kapısındaki çatlak, avizedeki metal parça. Keşke bir esin perim olsaydı. Kafamda yazma fikri sabitlenmiş bir haldeyim. Sabah sabah midem ağrıyor ama bir şey yiyesim yok. Sabrımın son kertesindeyim. Gözlerimi ovuşturarak doğruluyorum yatakta. Eğer yine yazamazsam nehrin kıyısına gidip birikmeyi planlıyorum. Kalkıp sandalyeyi çekiyorum. Raftaki kitaplar birbirinin üzerine devrilmiş. Bende hatırası olan hokka kitapların arasında kaybolmuş. Üzerinde Nasrettin Hoca olan kalemlikte tek kalem yok. Hepsi bir yerlere dağılmış. Yeşil dolmakalemin de kapağı ortada yok. Çalışma alanım harp alanına dönmüş. Masamın üzerinde hiçbir zaman düzenli olmayan kağıtları üst üste yığıyorum. Bir tanesi yazıcının altına sıkışmış. Çıkarıp diğerlerinin yanına koyuyorum."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/papaz-papito", "text": "Alıştılar onlar da. Onlar alışıktı zaten. Alıştım ben de. Geçti. Yeni yüzümün eskimesi çabuk geçti. Şimdi mi? Her şey mükemmel. Papito'yla anlaştık ve o kazandı. Maketten yaptığım evlerde, kapılar ve pencereler dışarıya açılmıştı. Oysa kilisedeki tüm kapılar ve pencereler içeriye açılıyor. İçime açılıyor pencereler, içime içime açılıyor. Kahve fallarına inanmıyorum ama bulutların şekillerine inanıyorum hala. Yan yan yürüyordu. Bacakları sadece bir yöne bükülüyordu. Kalın bir dış iskelete sahipti. Yürüyüşüyle ve gösterişli vücuduyla tıpkı bir yengece benziyordu. Onu, kendisini defterimin son sayfalarına kıskaçlarken fark edebildim. Sigarayı söndürdükten sonra şarabını yudumluyor. Bu diyorum şarapla içilmez. Neden çay demlemiyorsun. Sen diyor çok mu şiir okuyorsun. Burası bir kilise ve ben buranın en saygıdeğer papazıyım. Ben Papito'yum diyor. Papito. Bu işler bu kadar basit değil. Bilmiyorsun. Bir öykü üstünde aylarca çalışanlar olduğunu bilmiyorsun. Kimse senin gibi bir kalemde oturup öykü yazmıyor. Sonra her akşam mailine bakıp dönmüşler mi diye kontrol ediyorsun. Dönseler de verecekleri cevabı bile bile üstelik. Doğruları kabul etmek bu kadar zor olmamalı dostum. Ardındaki dolaba uzanıyor. Al oku diyor fırlatıyor önüme. Yüzyıldır yalnızlık çekiyorum bu kilisede. Ve bitirip bitirip tekrar başladığım kitap bu. Hep bekledim. Yıllardır bekledim. Biri içeriye girip günahını anlatsın diye bekledim. Bütün günahkarlar bir birine benzer ama her birinin günahının ayrı bir asaleti vardır. İnsan yeniden dinlemek istiyor diyor. Eskiden olduğu gibi. O lanet güne kadar günahlarla dolu bir cemaatim vardı. Her günah ayrı ayrı güzel ve özeldi. Bir gün, perdenin ardındaki bir günahkarım bana, bir öykü okuduğunu ve geceleri uyuyamadığını, aslında yeşil olan arabasını kırmızı zannettiğini söyledi. Hayır hayır renk körü değildi. Köpekleri de çok severdi. Beyaz tüylü, masmavi gözlü bir Alman kurdu gezdirirdi parkta. İntihar etmek istediğini hatta bunu birkaç kez denediğini fakat köpeğini çok özleyeceğini düşünerek bundan vaz geçtiğini anlatıyordu. Perdenin arkasından onu bu hale getiren öyküyü uzattı. Nereden bulduğunu eline nasıl geçtiğini sormak aklıma gelmedi o an. Her şeyin sebebi o öyküydü. O günden sonra da kimse uğramadı kiliseye. Yürüyüşüm o öyküyü okuduktan sonra değişti ve bir daha da dışarıya çıkamadım. Gittikçe halsizleşiyordum. Uykum gelmişti anlattıklarından. Papaza değil büyüğe saygım olduğu için dinliyordum. Yüzyıl yalnız yaşamak herkese nasip olmazdı. Yüzyıl yaşamış birinin anlattıklarını dinlemek de herkese nasip olmazdı. Sabah olmak üzereydi. Şarabı bırakıp elimdeki kalemi elimden aldı ve alnımdaki terleri sildi. Defter bitmek üzereydi. Son sayfasına gelince öykü kendiliğinden bitti. Hem zaten kimse okumazdı. Belki Müceddidul okur hatta yorum yapardı. Müceddidul mu kimdi? O, Papito'nun yaşadığı Yüz Yıl'ın Müceddidiydi. Bir Rahibeyi sevmiş ama onu sevdiğini bir türlü söyleyememiş. Rahibenin öldüğünü öğrendiği gün, günahı da ölmüş içinde. Dul kalmış evlenemeden. Müceddid Dul zamanla Müceddidul oluvermiş. Dulluğu da unutulup gitmiş. Hüngür hünhür ağlayacak zannettim. Omzumda uyuya kaldı."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/payotte", "text": "Çok yüksek bir binadan inmek zorundalar. Karanlıkta yüzleri çok belli olmayan kadın kalabalığı var. Savaş bir kadının ardından berbat bir telaffuzla kötü bir şey söyledi. Kadın duydu. Arkasına döndü ve sertçe çıkıştı. Elif Biket kalakaldı. Suçlandığı konuda masumdu, o ağzını bile açmamıştı. Savaş pişkin ve Biket'in masumiyetini teslim etmiyor. Kadın yaşlılıkla itham edilmişliğin acısıyla Biket'in güzel yüzüne bakıyor. Biket ezildi, ama söylemekten geri durmadı: hanımefendi, her gün bunun acısıyla ben de yaşıyorum. Kadının anlayıp anlamadığını bilemedi o an. Zamanın kendisi üzerinde de çalıştığını nasıl anlatabilir o kadına? Zaman kadınların yüzü üzerinde yapar bütün dansını. Savaş'la binadan çıkmak zorundalar. Savaş fırsatçı gibi davranıyor. Dirseğini memesine değdiriyor yanlışlıkla çarpmış gibi. Sorun değil. Muhtemelen Elif Biket öyle sandı sadece. Distopik filmlerde robotlara geçmiş ve anı yüklemesi yaptıkları gibi Savaş'a erkeklik yüklemek hoşuna gidiyor. Karşılığı olmayan bir şeyin bedendeki eklentisi, duygusal siborglar... Asansöre binemediler. Teknik bir sorun var ortada. Periyodik asansör bakımı yapılıyor. Bütün cihazlar bozuluyor. Gerginlik had safhada. Bina karışık ve çok büyük. Birkaç ayrı çıkış olduğunu fısıldadı Savaş. Koşarak birine yöneldiler. Düşmanca havayı sezinledi Elif Biket. Birileri hızlı hızlı haber iletiyor birbirine gibi. Havada bir ispiyon kokusu. İnmeye başladıklarında onuncu katta geçişin daraltılmış olduğunu gördü kız, kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. Kabuslarında geçmek zorunda kaldığı dar geçitler, kanalizasyon borusu değil de, uzun dolapvari gizli geçitleri anımsadı. Kalbi sıkıştı iyice, Savaş elini sıktı Elif Biket'in. Savaş'ın umursamazlığına deli oluyordu. Başka bir çıkışa yönelmek üzere üst katlara tırmandılar yeniden. Elif Biket'in kalbi artık çıldırmış gibi, göğsünü delecek. Koah hastası Biket. Nöbet geleceğini anlıyor, nöbet tuttuğu anda bir anda gündüz düşü yokluyor. Çok sert. Havaya ihtiyacı var. Eski binadaki tüm partiküller içine doluşmuş gibi. Nöbet başladı. Çok hava, çok hava lazım. Savaş ve Elif Biket kırlarda oturup öpüşüyorlar. Savaş'ın eli Biket'in her yerini yokluyor. Biket içinden bunun niçin böyle olduğunu düşünüyor. Anlayamıyor. Sonra Savaş'la karın doyurdukları loş bir kafe-restoran arası mekandan çıkacaklar. Savaş'ın arsızca ilgisi hoşuna gidiyor. Onun erkek olduğunu her saniye anlayabiliyor. Bu çok güzel. Düş olabilir bu kısım. Emin değiliz. Yalanlanabilir düşler kurmayı sever Elif Biket. Çünkü Savaş cinsiyetsiz gibidir. Çalıştırmak için gerekli düğmenin bir türlü bulunamadığı bir alet gibi. Bir ömür geçti Savaş. Yaşam kısa olabilir, fakat yeterince üzüntü vardı. Savaş'ı bir on yıl daha hiç göremeyecek olabilir Biket. Fakat ona söyleyemiyor. Bunu kendi ağzından duymayı kendi kaldıramazken ona nasıl söyleyecek. Yol boyunca falcı kafe ilanları dağıtan kızlar tarafından durduruldu. Dört ayrı kahveyi içip okuttu. Falcılar ağız birliği edebiliyordu demek, içinde ağır dert vardı, uzayan yolun sonunda ölüm vardı, üniformalı biri vardı, dönüş yolu kana bulanacaktı. Ufak tefek bir Arap Elif Biket'in boştaki sağ elini tuttu, bırakmıyor. Biket sıkıntılı. Arap eline yapıştırılmış gibi. Çektikçe Arap canını yakıyor sıkarak. Arap'ın derdini anlayamıyor. Neden bırakmıyorsun dedi, Arap anlamadı, fakat Biket'e bakarak video dedi. Video filan yok bende diye tısladı Biket. Savaş'ın aymazca öbür tarafta yürüyüşü, Arap'ı fark etmemiş oluşu ayrı bir tuhaflık. Kafenin çıkışında havanın karardığını fark etti Biket. Uzun bir yokuşun başına açılıyor kafenin kapısı, yokuşun dibinde sokak bitiyor. Çıkmaz sokak. Arap videoda ısrarcı. Biket terledi. Sağ cebini gösterdi burnuyla. Arap elini cebe daldırdı ve ordaki küçük kağıt parçasını gösterdi Biket'e. Bu bir kargo fişi. Savaş'ın adını görünce bembeyaz kesiliyor kız. Kağıdı alan Arap hızla ilerleyerek bir onay bakışı ile Biket'e serbestsin demek istiyor. Fakat kızın içine düştü bir kere kurt. Savaş'ın hainliğini anlayamıyor. Kendisine bir tabak güzel meyve gibi açlıkla bakan Savaş'ın onun aleyhinde bir misak içinde oluşunu nasıl bağışlayacak. Bunu açıklıyor: Düğme halen kayıp. Yokuş aşağı inen Arap aslında bir silah taşıyor ve Biket'in hızla anladığı gibi taşınabilir bellekteki onun ölüm belgesi. Kargodan alınan paketin muhtevasını aniden anladı. Arap'ın ani bir hareketle Yurtiçi kargodan çıkıp kendi istikametinde döndüğünü gördü, karanlıkta hedef olmamak için koşarak ve eğilerek yokuşu gerisin geri tırmanmaya çalıştı. Savaş'ın ne halt etmeye duyarsız kaldığı artık apaçık olduğundan sol eliyle tuttuğu elini bırakıp gitmekte beis görmedi. Savaş'ın kayıtsızlığı Arap'ın becerikliliğine güvenmesindendi. Arap kesin kararlıysa, diye geçirdi içinden Biket, peşinden gelecekti. Saklanabildiği ilk yer inşaat alanında bir kum yığını arkası oldu. Arap'ın gözünden kaybolabilmesi içini ferahlatmadı. Kumlar ciğerine dolacakmış gibi sıkılıyor yüreği. Uzaklaşan ayak seslerini dinledi, bacaklarını cenin gibi büzerek uyumaya çalıştı. Bu ilk satılışı değildi. Alkolün etkisi olsa gerek, çabucak daldı. Elif Biket afallamış kimselere mahsus ağız açıklığı ile buzlar üzerinde yürüyor, ait olmayı istediği adama hiçbir şey söylememekte kararlı olarak, ilkelliğini koruyordu. Savaş'ın amansız saygısı Biket'i öfkelendiriyordu. Savaş sınırları koruyordu, kesinlikle terslenmekten ürkerek. Biket'se ağzının içine zorla soktuğunda parmaklarını Savaş'ın hiç değilse kızması için yürekten dua ediyordu. Savaş'ın hayır dememesi, kızmaması, tepki vermemesi, Biket'i ölçüsüzleştiriyor, Biket sinirlendikçe daha da saçma hareketlere imza atıyordu. Çocuk olduğunu fark etti, orada saçma bir anda bitiveren bir aynada. Savaş'a baktı, gülümsemiyor. Şapkayı biri koydu kafasına. Bir veda sahnesi bu. Şapka yavaşça yuvarlandığı yerden havalandı, kafaya oturdu. Savaş birazdan ağlayacak mı? Senin gözünün pınarı da ıslanır mı? Pınar demeleri bundan aptal, ıslanması gerek. Bunun doğru olmasını neden bu kadar istiyorum. Elif Biket oradan uzaklaştığında ona ne olacağını bilmiyor. Kendisine ne olacağını çok iyi biliyor. Elinde ağır çantalarla merdivene yöneldi, ilk katı yavaşça inebildi. En alt kata inen merdivenlerin sonuna geldiğinde dizleri büküldü ve yere düştü. Gözlerini açık tutmaya çalışırken kolundan tutan birinin başını çarpmasın seslerini hayal meyal duyuyor. Oracıkta bağıra çağıra ağlasa. Hava lazım, ışık lazım. Bu karanlık basınç yapıyor. Çok hava lazım. Uykuya kendini bırakırken karanlık merdivenlerde bacaklar seçiliyor. Savaş'ın neye ihtiyacı olduğunu hiç bilemedi. Nasılsın? dedi Biket. İçinden ölüyorum dedi. Nasılsın'ı nasılım'dı. O sorsun istiyordu. Fakat Savaş doldurulmuş bir av hayvanı gibidir. Güzel durur ona bakarsan. Kıpırdamadan durduğunda ona saatlerce bakabilir Biket. Savaş için sözcükler kullanışlı arkadaşlara benzer. Savaş'ı mezardan çekip çıkardığını hiç anımsamıyor Elif Biket. O nasıl burada olabilir ki, evet, bütün çabaları boşa gitmişti, cesedi görmesine asla izin verilmeyecekti. O örtünün altında göreceği her şeye razıydı. Bu konudaki kurallar çok katıydı. Hızını alamayıp karşısına çıktığı komutan hafiften gözdağı vererek onu aklıselime davet etmişti. Savaş için yaşamın pratik zorlukları ön planda görünüyor. Askerlik sonrası iş, geçim derdi. Kendisine bağlı hiç kimse yok fakat serseri görünen bu yaşam görünmez iplerle kırk yere bağlıdır. Savaş aslında yerleşik ruhlu ve duygusaldır. İsyankar görünümü Elif Biket'in delici gözleriyle içini görebildiği bir kaplama sadece. Bir mobilya gibi kaplanmış Savaş. Nüfuz edilemiyor. Savaş, Biket'in neler yapabileceğinin hiç farkında değil. Kendisine olanlarla ilgili. Kabul görmeyi istiyor. Reel yaşama uygun bir şekilde sokulabilmek istiyor. Aslında tüm kalbiyle normal olmayı istiyor. Herhangi biri olabilmek, akşamları demlenebilmek, ekmek derdine düşmemek istiyor. Onun için kız hiçbir zihinsel manevrasını kavrayamayacağı karanlık bir şey. Biket bunları görebiliyor. Biket'in hiçbir ayağı yere basmıyor. Otonom bir bölge yaratabildiğini sanıyor sahrasında. Zaman ve mekanın sınırlandığı, özgürlüğün etrafa doğru fazla yayılmadan tadıldığı, kalbin ve bedenin bu birliktelikle durulandığını, kutsandığını algılıyor. Fakat yanılıyor. Savaş bunları algılamıyor. Biket için özgürlük bölgesi, Savaş'ın esaretidir. Onlar bir ara fark etmedikleri bir anda birlikte lanete uğradılar. Ancak Biket çekip gittiğinde nefes alabilir Savaş. Öteki onu yoruyor. Zihnini tümüyle öteki kimsenin hareketlerine adapte eder Savaş. Her hareketi karşılayacağı bir refleksi olmalıdır. İki hayvan gibi algılar Savaş kendini başkasıyla iken. Bir eskrimci gibi çevik hareketlerle karşı koyabilmelidir. Gözleriyle bakmasa bile diğerinin hareketlerini izlemeye ara vermez hiç. Hep bir rolün içindedir bu nedenle. Rafting yapar gibi ilerler Savaş ilişkinin içinde. Hep o andadır. Bütün gücünü o ana teksif eder. Fakat yine de hep güçsüzdür. Savaş Elif Biket'i bıçaklıyor. Soyut bir bıçakla Biket'i delik deşik ediyor. Savaş yalnızca kendisini koruyor. Silopi'ye askerlik için gidecek, Biket daralıyor. İç dünyaları yoksullukla kaplı. Savaş yoksulluğunu bir dünya arkadaşla kapatıyor. Biket kapatamıyor, Biket'in astarı yırtılmış iç dünyası akıtıyor. Savaş'ın yaşadığı dünyayı Biket anlayamıyor. Biket için her şey çok zor. Sabah olduğunda birbirlerini uzun bir süre görmeyeceklerini bildikleri bir dünyaya uyanacaklar. Savaş bunu dert ediyor mu bunu bile bilmiyor Biket. Biket için hayat o anda alması gerekli ağır doz içeren bir tablet gibi. Bu tableti isteyerek yutuyor. Savaş'ın yanındayken dünyanın durduğunu düşünebiliyor. Savaş var olduğu sürece, hiç konuşmasalar da olur. Savaş ile başlayan yoksulluğun tanımını çok düşündü Biket. Ondan öncesinde tam mıydı, belki değildi, fakat varsıldı, çoktu, eksiksiz hissediyordu. Savaş'ı tanıdıktan sonra eskisi gibi tamam olamadı. Savaş bozuk bir makine gibi bol bol konuşurdu. O gün ağzını bıçak açmadı, hayret! Yanında kestiği parmak veya kulakları anı olarak getiren insanlar varmış. Elif Biket gözlerini kapatıp kanındaki alkolün bozduğu dengesini toplamaya çalıştı. Her şeyi aklı başında bir şekilde anımsayabilmek için zorluyor kendini. Hayatının geri kalanı boyunca detaylarını düşünerek tekrar tekrar bunu yaratacak. Yaşamak, yazıya geçerken eski filmlerin yeniden çekilen versiyonları gibi kusursuz oluyor belki, fakat gerçeği herkes unutmuş oluyor. Gerçek neyin çekirdeğidir? Gerçeğin hiçbir önemi yok. Çekmek zorunda bu fotoğrafı. Işık düşük yazıyor ekranda. Bunu kaydetmek zorunda. Bıçağı yerinden çıkarmaya çabaladı. Veda sahnesinden bir önceki sahnedeyiz. Kalemi eline aldığında Savaş'a saygısızlık olduğu geçiyor aklından. Savaş bu hakkı vermemek için çok direndi. Hep savunmada değil miydi o? Kısa Camel paketindeki sigaradan caydırıcı sözlere bakıyor. Kısa Camel yazabildi kağıda. İştiyakla içe çekilen ve dibine dek tüketilen o üç tek sigara Biket'i günlerce nöbette tutabilir. Savaş aldı kalemi travmalar Elfa Biket yazdı. Biket, Henkel promosyonu not defterine kötü el yazısıyla tutulan notun altına, üç değişik imzasından attı, Savaş'ın parmağını tükenmezle boyadı, bastırdı. Sık sık kokusunu duyduğu yanığın yanına koyacak bu izi. Meskenlerin tamamı yakılmıştı. Biket için acı artık dile getirilmemesi gerekli olandır. Yapacağı her neyse artık söylemeyecek. Adım adım yapacak. Sonuçlar ne olursa olsun. Hiç erkek kardeşim olmadığı için olabilir. Şırnak 1629 km. dir, arabayla 19 saat 17 dakika sürecektir. Savaş bir bilse! Elif Biket'e kardeş geliyor."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/pencereden", "text": "Durdu ve cebinden anahtarlarını çıkardı. Ne vakittir buna alışamamıştı. Oysa merdivenleri çıkarken kapı çoktan aralanmış olurdu. Yüreğine hoş bir sıcaklık dolardı. Bir bekleyeninin varlığını düşünmek. Dönerken yollar nasıl da kısalırdı. Tozla kaplanmış ayakkabıların, yerini rengi soluk terliklere hızlıca bırakışı. Kaç yıldır sahibinden ayrılmayan pardösünün, askılıkları sallanan vestiyere emanet edilişi. Korkuyla sevincin garip birlikteliği... Kapının eşiğinde göz göze geldiler. Uykudan yenice uyanmış. Her şeye rağmen hayat dolu bakışları. Birbirlerine hasretle sarıldılar. Görüşmeyeli yıllar olmuş gibi. Filiz'in bir an için bile annesini bırakmak istemeyişi. Her geçen gün kollarının arasında artan boşluğun ağırlığı. Genç kız yatağın başucundaki ahşap sandalyeye oturdu. Rahatı kaçmışçasına yine garip garip iniltiler çıkardı. Filiz iş yerinde olup bitenlerden bahsetti. Yurtdışından büyük bir sipariş almışlar. Vakitleri darmış. Fazla mesai yapmaları gerekiyormuş. Patronları işçilerine havlu ve bornozlardan birer çift hediye edecekmiş. Yumuşacıklarmış, annesinin teni gibi. Benimkiler de beyaz olsun genç bir kızın coşkusunun ses tonuna sinişi. Filiz bir an durgunlaştı. Duvarlar gelip dört bir yanını kuşattı. Hemşirelerin sus işaretli fotoğraflarına asılı kaldı bakışları. Hücum eden beyazın başka başka çağrışımları. Yine o garip sessizlik. Nefesi kesilir gibi oldu. Annesinin, ciğerlerini yırtarcasına acı acı öksürüşü. Gitmesiyle gelmesi bir oldu, Odaya geri döndüğünde umut dolu bakışlarla karşılandı. Kalbinde garip bir sızı. Kızının olduğu vakitlerde gözünü bile kırpmak istemiyordu. Daha imkan varken onunla doya doya sohbet etmek, ona sarılmak, onu koklamak... Bardağı, cilası aşınmış komodinin üzerine bıraktı. Yastığı ve yorganı düzeltti. Rüzgar esti, siyah siyah dalgalar yatağına değdi. Daha düne kadar onun da böyle upuzun saçları vardı. Yıllar ne çabuk geride kalmıştı. Daha dün gibi birlikte ilkokula gidişleri. Bazen bir abi gibi kollardı. Babası rahmetli olmasaydı belki liseye de birlikte giderlerdi. Ve belki de... Ayrılık. Bir hayalden bile olsa ne zor. Anlatmaya nereden başlayacağını bilememenin tedirginliği solgun yüzünde. Neler kaynattınız aranızda bakalım? diye sordu. Olur mu kızım, o nasıl söz. Sabahları senden ayrılmak ne zor bir bilsen. Akşamları kulağım kapıda oluyor. Filiz bir daha bırakmamak istercesine annesine sarıldı. Yaşananlara tanık eşyalar alacakaranlıkta silinmeye yüz tuttu. Hüzünler sürüklendi gözyaşlarıyla. Abajurun cılız ışığı titredi donuk yüzünde. Ağır adımlarla pencereye doğru yürüdü. Karanlıkta sert çizgileri kaybolmuş evler esrarengiz bir dekora dönüşmüştü. Sokak lambalarının ışığında hayal meyal yüzü bir kez daha belirdi. Sonra bir gölge gibi usul usul önünden geçip gitti. Genç kız pencereden bir süre öylece bakakaldı. Ardından yavaşça perdeleri kapattı."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/pencereler-yuzunden", "text": "Perdenin dantel işlemelerinin arasından odaya gün ışığı doluyor. Halının solgun renkleri canlanıyor. Pencere kenarındaki dağınık çalışma masasından toz zerreleri havalanıyor. Işıkta bir süre parlıyor, sonra yok oluyor. Ağacın gölgesi, salon kapısına kadar uzanıyor. Ağaç gölgeleri insana ne çok şey söylüyor. Salkım söğüdün gölgesine bir kerecik olsun değince aşk oluyor. Gönlü dağa düşenin hali anlaşılıyor. İnsan sırtını bir dosta yaslamanın, kalbini sevgiliye açmanın sırrına eriyor. Birine güvenmek ne demekmiş, biliyor. Asma yapraklarının gölgesinde dinlenen meğer dünyada bir murat var imiş, görüyor. Karaağaç'ın gölgesinde soluklanan, ümidin zorluklara direnmek olduğunu anlıyor. Sığla'ya, Çınar'a, Meşe'ye uğrayan ömrün bereketi ne demekmiş, kavrıyor. Servi ağaçlarına bir kez olsun selam veren, vakur bir edaya rastlayınca onu hemen tanıyor. Gölgeler, gölgelerimiz daima bir şeyler anlatıyor ama gölge ışıktan bihaber. Kendine hayat veren, kendini var eden ışıktan habersiz. Gölge kendi hikayesini bilmiyor, ışığı anlatamıyor. İnsan da başkalarının hikayesini görüyor, okuyor, yazıyor ama kendi hikayesini anlatamıyor. Rüzgar esiyor, dalların duvardaki gölgeleri bir uzuyor, bir kısalıyor. Uzayan gölgeleri, odanın içinde bir ince kol gibi geziniyor. İçinden hiçbir şey yapmak gelmiyor. Başını leylak renkli yastığından kaldırmak istemiyor. Kanepede yuvarlacık olmuş, uzanmakla oturmak arasında duruyor. Bir şeyler yapmayınca durduğu yerde kalıyor insan. Sayıklayamıyor bile. İnsan bir şey yapmayınca katılaşıyor. Akmıyor, ilerlemiyor, kök salamıyor. Hayatın içinde hayata rağmen yürüyemiyor. Toprağın altında toprağa rağmen büyüyen, serpilen kök gibi olamıyor. Battaniyenin altından istemsizce ayaklarını çıkarıyor. Üşüyünce uykusu dağılıyor. Saçları kanepenin kenarından tel tel dökülüyor. Hiç acele etmiyor. Başını pencereye çevirip bakıyor. Suyun damarlanıp camdan ince ince aktığını görüyor. Kalkıp bir süre odayı dolaşıyor, çekmeceleri karıştırıyor. Her yana yaydığı not kağıtlarına bakıyor. Nasıl olsa bir gün yazarım diye istifleyip bir kenara bıraktığı notları canını sıkıyor. Kendini başarısız, değersiz ve işe yaramaz hissediyor. Damlaya damlaya göl olur ama biriktirmekle bir yere varılmazmış, anlıyor. Sadece okuyor, not alıyor; sonra onları çekmecede, sehpada, masada, çantada, kitap aralarında, kıyıda, köşede unutuyor. Bazen en güzel cümlelerini yırtıp attığı kağıtlar arasında yitiriyor. Günleri, geceleri art arda uğurluyor. Bir parça ekmek ve bir bardak çayla pencerenin önüne geliyor. Kar tanelerini görüyor. İnsan yağan kara bakınca gayriihtiyari kaderine boyun büken bir ceylan yavrusunu anımsıyor. Her biri farklı suretlerde iniyor yeryüzüne. Kimisi başka çaresi kalmamışçasına zaruret haliyle yere düşüyor. Kimisi naz u işve velvele-i şan ile. Kimisi düşmenin hazzıyla sona erecek olan hayatın kararsızlığı içinde. Keder ve coşku, umut ve karamsarlık içinde. Kar yağıyor, kül ve kehribar rengiyle. Gökyüzünün kar ile birlikte ruh haline eşlik etmesi hoşuna gidiyor. Tozların, pencereye uzanan mermer zeminde kir bağladığını görüyor. Aldırış etmeksizin dirseklerini mermer zemine dayıyor. Karşı evin camlarına, kapısına bakıyor. Pencerelerin iç tarafında ıtırlar, kaktüsler, rengarenk kalanşolar... Pencere sokağa değil de sokak pencereye açılıyor. Yokuşun tepesinde oturan ev, bu çıkmaz sokağa bir ferahlık ve huzur veriyor. Şehrin ortasında böyle bir eve bakabildiği, sokak boyunca dizilmiş ağaçları görebildiği için kendini çok şanslı hissediyor. Adresini yazarken de bu hisse kapılıyor. İntizam sokağı diye yazmak nedense garip bir mutluluk veriyor. Apartmanların kargacık burgacık ettiği bu sokak, birbirine karşı müstakil duran bu iki evle asalete bürünüyor. Nazik bir el, pencere önündeki çiçeklere bakırdan bir ibrikle su veriyor. Saksıların her biri farklı miktarda sulanıyor. O soru yine aklına geliyor: Suyunu versen, hiçbir şeyini eksik etmesen de neden tutunamıyor? Bazen olmuyor işte. Tüm benliğinle sevgini, ilgini, özverini versen de büyümüyor, filizlenmiyor. Her gün bir cümleyi bir cümleye eklesen de tam bir metin olmuyor. Ne kadar yürüsen de yol bazen hiçbir şey vermiyor. Yürümek yolun vefası ama yol çoğu zaman bivefa oluyor. Biraz ilerideki ağaca takılıyor gözleri. Nasıl da kurumuş. Dalları göğe ulanan damarlı eller gibi. Ağaç orada duruyor, yaşamak ağrısı gibi. Göz de nadiren takılıyor bir şeye, akıl nadiren gidiyor bir şeyin peşinden. Ağacın duruşu içine oturuyor. Hem dimdik duruyor hem bir o kadar mağrur. Hem imreniyor ağaca hem de bir ağaç olarak yaratılmadığına şükrediyor. Kış diyor, nasıl da ciddileşti. Anlıyor ki bir şeylerin değişmesi için hiç de öyle uzun bir zaman gerekmiyor. Bildikleri, ezberleri, tanıdığını sandığı bir insan, bir ev, herhangi bir şey göz açıp kapayıncaya kadar bambaşka oluveriyor. Arkasını döner dönmez tanınmayacak hale gelen, tanınmayacak kadar değişen şeyler biliyor. Olsun, her şeye rağmen kar teselliyi de beraberinde getiriyor. Kar, güvenilen dağlara yağınca masumiyetini kaybediyor. Kuşlar nedendir bilinmez, insanlardan ürküyor. Kaçıp gitmesinler diye kıpırdamadan bekliyor. Birisi içine sıcaklık doldurmuş, heyecanlanmayı unutmuş kalbine bir kıpırtı vermiş gibi. Bu anı içinde tutup saklamak istiyor. Mümkünse yazmak istiyor. Yazınca zaman dokunulabilir, sarıp sarmalanabilir, elle tutulabilir bir şeye dönüşüyor. Fotoğraf gibi saklayabileceği, dönüp tekrar bakabileceği bir şeye. Ama fotoğrafı bozamıyor, düzeltemiyor, değiştiremiyor. Yazıya defaatle dokunuyor, siliyor, yeniden yazıyor. Yazmak bu yüzden sonu gelmeyen bir yol gibi. Yazmak, kurduğu bütün iyi cümleleri kaybettiğinde tekrar yürümesi imkansız bir yol gibi. Bazı insanların, ömürlerinde bir kez olsun bir kuşa hayretler içerisinde bakmadığını düşünüyor. Bu kadar narin nazenin, bu kadar yumuşak bir varlık, nasıl olur da bu dünyanın bir canlısı olabiliyor. Hayat, bu soru üzerine düşünecek kadar uzun. Hayat, bir kuşu sevemeyecek kadar kısa. Ne yazık ki kendisiyle dolu olmak, kendisiyle bu kadar meşgul olmak başka bir canlıya hayret edecek kadar bir zaman tanımıyor insana. Konup göçmeleri, oradan oraya uçmaları, nerede bir kırıntı varsa orayı konak bilmeleri... Kuşlar, kayıp zamanların ve sahip olduğunu zannettiği şeylerin hiçbir zaman kendisine ait olmadığını ustalıkla anlatıyor. Hayatın ele avuca sığmaz, dize gelmez bir kuş olduğuna inanıyor. Güvercinler kuğuruyor. Başlarını bir o tarafa bir bu tarafa çevirip etrafı izliyorlar. Belki de kar onları pek sevindirmiyor. Bugüne dek kuşların da bir ifade, bir duygu taşıyabileceğini düşünmediğini fark ediyor. Fakat bu kuşların yüzünde ne olduğunu kestiremediği ama hissettiği bir ifade yakalıyor. Pencereyi açıp ekmeğini güvercinlerle bölüşmek istiyor. Acele etmeden, usulca pencereyi açıyor. Parçacık ettiği ekmeği, üzerlerine serpiyor. Güvercinler, başlarını indirip kaldırıyor. Aynı tür, aynı cinste de olsa her kuşun başkalığını keşfediyor. Kumrusu, üveyiği, tahtalısı, gökçesi. Her biri ayrı güzel. Pencere kenarından gaga ve pençe sesleri geliyor. Kuşların azim ve sadakatle önlerindeki yeme odaklanması ona çok sevdiği bir yüzü hatırlatıyor. Güvercin ve kar pencereye birlikte geldiğinde çocukluğundaki gibi kendisini yapayalnız hissediyor. Soğuyan sanki hava değil, üşüyen sanki güvercinler değil, kendisi oluyor. Kuşlar birbirini itip kakarak kanat çırpıyor, bazen içlerinden biri havalanıyor, sonra tekrar arkadaşlarının arasına dönüyor. Kuş tüyü kokusu burnuna geliyor, önce yadırgıyor kokuyu, sonra seviyor. Pencereler yüzünden diyor, pencereler yüzünden içeri kuş doluyor. Güvercinler gidiyor, geriye yalnızca tüyler ve gri bir boşluk kalıyor. İskenderun'da doğdu. Kahramanmaraşlı. Hece Öykü, İtibar, Yedi İklim, Türk Dili dergilerinde öykü ve deneme yazdı. Milli Gazete, Dünya Bizim ve Edebistan isimli kültür sanat sitelerinde, kitap incelemeleri ve söyleşiler yaptı. Nuri Pakdil'in Tiyatrolarında Vicdan isimli yüksek lisans tezini hazırladı."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/portakal-kokan-sehir", "text": "Tren, müthiş gürültüsüyle yirmi yıldır görmediği memleketine doğru yol alıyordu. Leyla, camdan bir sinema şölenini andıran manzaralara bakıyordu. Gözüne çarpan her varlık heyecan veriyor, onların hallerinde kendi alemine yansıyan bir şeyler buluyordu. Ona göre dağların vakarında, ağaçların duruşunda, kuşların uçuşundabir iç huzura ermiş olmanın verdiği candan bir neşe vardı. Toros dağlarının ihtişamı göz görebildiği kadar genişliyordu. Eteklerindeki küçük bir ot parçası bile bu ihtişamdan payına düşeni alıyor, nazarlardan kaçmıyordu. Dağların zirvesinde gezinen bulutlar ise yarı kaçık bir deliye benziyor, cismiyle dağların yanında ufacık olmalarına rağmen onun cesametinden incinmiyor, arkadaşlık ediyorlar. Büyük, küçükle arkadaşlık edebiliyormuş. Tren tünelden geçerken karanlık her yeri istila etti. İnce bir çizik atıldı korku adına yüzlere. Gözler boşluğa bakarken koskoca bir dağın altında bulunmak hissiyatı delip geçti karanlığı. Orada dehşeti buldu, ürktü. Ne zaman tünelin sonunda ışık göründü, bütün yolcuların derinden oh çektikleri sessizce duyuldu. Bakışlarında tatlı bir tebessümü saklayan memleketinin sıcağı vurmaya başladı. Sanki bu şehir diğer şehirlerden farklı bir libas giymişti. Onun libasında yelpazeye ihtiyaç duyulurken diğer şehirlerde hırkaya ihtiyaç duyuluyordu. Nar gibi yüzleri kızartan güneşin ışıkları Çukurova'da daha bir keskin yayılıyor, aylarca devam ediyordu. Başka şehirlerde sobalar evlerin baş köşesine kurulurken burada henüz kurulmuyor, kurulsa da salondaki saltanatı uzun sürmüyordu. Aslında Leyla'nın yolculuğu Konya'da bitecekti. Nerden aklına geldi, hangi sebep ilham etti bilmiyordu. Aniden, bir gün de olsa Adana'yı görmek istemişti. Tren, Adana garına geldiğinde heyecanı artmıştı. Ne de olsa yirmi yıldır memleketini görmüyordu. Gardan çıkarken bedeninin yandığını hissetti. Yirmi yıl önce haşir neşir olduğu sıcaklar şimdi onu terletmiş, Konya'nın soğuğuna alışan bedenini alev alev yakmıştı. İnsanın yaylalara kaçası geliyordu bu sıcaklardan. Bir zamanlar ailece az kaçmamışlardı yaylara. Muhteşem bir aydınlık şehrin üzerinde geziniyordu. Her günü böyle olan, grileşmiş bir gökyüzüne asık suratla bakan bir yerdir Çukurova. İnsanları da bulutlu havaları pek sevmez. Her sabah uyandıklarında güneşi görmeyi bir ikram sayarlar. İlk önce Ulu Camii'ye gitmek istiyordu. O istikamete giden bir otobüse bindi. Her iki yoldan uzanan narenciye ağaçlarının enfes görüntüsüyle mest oldu. Bu şehir bir zamanlar portakal kokusuyla adını duyurmuş. Şehre ilk kez gelen biri portakal kokusunu hemen alırmış. Çoğu kökünden sökülüp atılan portakal ağaçları binalara kurban edildiği için sonraları o mis koku duyulmaz olmuş. Ama ne olursa olsun onun gönlünde Adana hep portakal kokan şehirdir. Çok değişmiş bu şehir diye düşündü. Otobüsle üstünden geçtiği Atilla Altıkat Köprüsü yirmi yıl önce yoktu. Binalar, iş yerleri yabancı geliyordu. Beş Ocak Meydanı'na yaklaşıyordu otobüs. Çarşının kalabalığı dikkatini çekti. Son yirmi yılda bir hayli nüfusu artmış memleketinin. İnsanların birbirlerine çarpa çarpa yürümek zorunda kaldığı bu kalabalıkta Mestan Hamam'ı uzaktan gördü. Çok eski bir yapı. Önünden trafik akıp giderken o tarihi görüntüsüyle muazzam bir dekorun tam ortasında. Kubbeli damıyla farklı bir desen çiziyor, bir antikacının elinden çıkmış gibi şaha kalkıyordu. \"Bir muazzam eserdir ki misli yok, naziri yok. Zahiren saat çalar, manen hükümet seslenir. Ol Abidine eyler dua; Çünkü, andan ruz-u şeb vakt-i ibadet seslenir\". Büyük Saat'in uzun kulesi göründüğünde Fani Efendi'nin şiirini hatırladı. Büyük Saat'ten sonraki durakta indi. Karşıya geçti. Büyük Saat'in özlemiş olmanın verdiği huşu ile önce gövdesine sonra başını kaldırıp kulenin saatine baktı. Büyüktü, gösterişliydi, alımlıydı. Apoletleri omzundan düşmeyen yüksek rütbeli bir askere benziyordu. Yukarıdan bölgeyi temaşa ediyor, gözetliyor, koruyor gibiydi. Akrebi yelkovanın peşinetakarken vakarını arz-ı endam etmeyi de ihmal etmiyordu. Leyla, kendisindeki dağa taşa sığmaz dedikleri gururunu ondan gördü. Sanki onun gibi yalnız olduğunu biliyor, Üzülme, büyükler hep yalnız kalır, dercesine kulağına fısıldıyordu. Yanındaki ağaç efendi efendi duruyor, eski dükkanlara düşen kulenin gölgesinde serinliyordu. Yine büyükle küçüğün arkadaşlığına şahit olmuştu. Büyük Saat'e ayırdığı zaman yeterdi. Kol saatine bakarken mahcup oldu. Unuttu karşısındaki devasa büyüklükteki saati. Diönüp utangaç bir edayla son kez baktıktan sonra Ulu Camii'ye doğru yürümeye başladı. Geniş bir alana kurulmuş Ramazanoğlu Konağı, Türbe, Kümbet, Medrese ve Camii. Yıldız gibi parlayan geçmişin incileri dökülüyordu etrafa. O incilerden nasiplenmek niyetiyle yürümeye devam etti. Kulağına uzaktan ney sesi geliyordu. Medresenin kapısında bu sese dikkat kesildi. Bu ses karşısında hücrelerine kadar işleyen bir istiğrak hali peyda oluyor, adeta kendinden geçiyordu. Avluya girdi. Tam karşısında bir Şadırvan vardı: Ağaçların ortasında, yeşilliğin çemberinde yalnız duruyor, huzura çıkmadan önce temizlenmek niyetinde olanların yüzüne, ellerine, ayaklarına suyunu bahşediyordu. Avlunun duvarında ve damdaki kiremitlerde dolaşan güvercinler, kanat çırpınışlarıyla manevi bir dalgalanma meydana getiriyorlardı. Bir süre güvercinleri seyre daldı. Avluda ona yakın kapı bulunuyordu. Kapıların küçük oluşu odalarında küçük olduğunu gösteriyordu. Müritlerin zamanlarını ibadete, ilim öğrenmeye ayırdıkları bu hücrelerde şimdi ney dersi veriliyordu. Önlerine kurulmuş iskemle ve masa bir kahve yerini hatırlatıyor ama burada kağıt oynanmıyor yerine kültür sohbetleri yapılıyordu. İskemlenin birini çekip oturdu. Geniş avlunun ortasındaki bahçede envai çeşit bitkiler kaside yüklü beyitler okuyor gibiydiler. Leyla, aynı anda hem ney dinletisinin hem de güvercinlerin kanat çırpınışlarının çıkardığı sesin eşliğinde sıcacık çayını yudumluyordu. Bu iki ses birbirine çarpıyor, orada bulunan diğer insanların kulağından girip en son Leyla'nın kalbinde duruyordu. Çünkü onun kadar bu manevi sesleri dikkatle dinleyen kimse yoktu. Tam karşıda geniş pencereli bir oda vardı. Leyla, odaya girdiğinde tamamen başka bir ufka bakar olmuştu. Zihnine takılan sorunlar kendiliğinden yok olmuş, hayatın meşgalesi bir süreliğine kolaylaşmış, tasa, geçim derdi yutulacak kadar parçalara bölünmüştü. O kadar ki ruh bedenden çıkmış yıldızlarda geziyor gibiydi. Leyla, odada Mesnevi derslerini dinlerken oturmuş dünya düzeninde sıyrıldığını, ahrete kapı araladığını hissetti. Bir süre Mesnevi dersleri dinledikten sonra camiye girdi. Bayanlar bölümünde yere kadar uzanan pencereler vardı. Bu pencereler eski bir mezarlığa açılıyordu. Dervişler burada halvete dururken karanlığın çıldırtan sessizliğinde mezar taşlarına bakarak uykuya dalmışlardır. İpi çekilen gecenin son demleri aydınlığa dönüşürken yavaş yavaş açılan gözler yine mezarları görmüştür. Leyla, pencereye adımını attı. Tahtadan iki kanatlı kapıyı üzerine çekti. Dizlerini kırıp oturdu. Kabir gibi daracık yerde nefsiyle baş başa kalırken pencereden baktığı mezarlar lisan-ı halleriyle ona sen fanisin diye haykırdılar. Her gün, binlerce insanı mezaristana boşaltan ölüm senden ırak kalacak değil ya!. dediklerini duyar gibi oldu. Mezar taşlarının yekunu karalar bağlayacak kadar onu etkiledi. Son durağı Taş Köprü ve yirmi yıl önce gördüğünde inşaat halinde olan Sabancı Merkez Camii. Yola koyuldu. Taş Köprü'nün tam önüne geldi. Devlet Hastanesi'ne gitmek için bu yolu kullanırdı. Trafiğe kapanmış. Karşıda Merkez Camii ona bakıyordu. Ona doğru yürürken daha önceleri Lunapark olan dinlenme parkından geçti. Çocukluğunun güzel anılarıyla doludur yıkılan Lunapark. Bayramlarda ailece gelirlerdi buraya. Caminin avlusuna geldiğinde adeta büyülendi. Hayatında hiç bu kadar büyük bir cami görmemişti. Övgüsünü çok duymuştu. Ve merakta ediyordu. Büyüklüğü başını döndürdü. Binlerce insanın sığabileceği kadar geniş bir ibadet yeri. Dışarı çıkıp Şadırvanın önündeki bankta bir süre oturdu. Birde camiyi dış cepheden seyretti. Gözüne değen her noktasını bir Seyyah gözüyle yazmayı çok isterdi. Seyhan Nehri'nin kenarına kurulmuş bu muhteşem abideyi gezmeyi bütün seyyahlar mutlaka isterler diye düşündü. Başta Merkez Camii olmak üzere yeni yapılar şehre inanılmaz bir zenginlik katmıştı. Arada eskiler yapılar da bayram çocukları gibi cicili bicili giyinmişler, kendilerini gösteriyorlar, unutturmuyorlardı. Bu portakal kokan şehre bir daha ne zaman gelecekti? Bilmiyordu. Ama Ulu Camii'nin medresesinde dinlediği ney sesini hep arayacağını, Çukurova'ya gelmek iştiyakını hep duyacağını biliyordu."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/ruh-egrisi", "text": "Elleri beyaz önlüğünün yakasına asılı içeri giriyor genç doktor. Soluk, sarı ışığın zar zor aydınlattığı odanın dağınık yatağıyla eski dolabından ibaret eşyasının sessizliğinde bakınıyor. Gece ayazının dokunamadığı penceresiz, küçük odanın boş olduğuna kanaat getiriyor. Kapıdan çıkıp gidecekken görüyor hastayı; iki büklüm duruyor yatağın köşesinde, kucağında dizleri, parmaklarının altına saklanmış kıpkırmızı gözleriyle... İrkiliyor. Genç doktor, başhekimi beklerken sinirli hareketlerle ikide bir eteğini çekiştirip saçını düzeltiyor. Yeni gelen hastayla ilgilenmek istemediğini söyleyecek, nöbeti bittiği halde evine gitmedi bu yüzden. Gergin olması için bir neden olmadığını telkin etti kendine, haklı olduğunu... Başhekimin bu hastayla ilgili özel talimatı varmış, eski bir politikacı mıymış neymiş, hiçbiri onu ilgilendirmiyor. Dün gece de hissetmişti bunu... onu ilk defa gördüğünde; odasına girip yatağının yanında iki büklüm bulduğunda, bütün o acizliğinin içinde bile hissetmişti... Yanılmamıştı işte. Bugün sabahtan beri yaşananlar; hasta değildi sadece o, kötüydü. Salonda, bahçede herkes kendi halindeyken, kimi kendiyle, kimi kendinden habersiz... Bir aşağı, bir yukarı, daireler çizerek bir avcı gibi dolaşmış, girmiş çıkmış, önüne çıkan, ayağına dolanan birinin, ikisinin, üçünün karşısına geçip dikilmiş, konuşup durmuştu. Konuşmaları bir vaiz edasıyla başlıyor, gittikçe hakarete, aşağılamaya, tacize varıyordu. Hastalar huysuzlaşıyor, bağrışıp kaçışmaya başlıyordu her seferinde. Üstelik kimini kimine karşı kışkırtıyor, kulaklarına fısıldadıktan sonra kenara çekilip birbirlerini incitmelerini seyrediyordu keyifle. Bu kadar kısa zamanda tek bir hastanın koskoca hastanede böylesi bir karışıklığa sebep olması kabul edilemezdi. Her seferinde onlarca hasta bakıcı gerekmişti yeniden düzeni sağlamak için. Sonunda bizzat müdahale etmek zorunda kalmış karşısına çıkmıştı. Bir kez daha görmüştü ruhunun kötülüğünü gözlerinin içine bakınca. Yüz yüzeydi. Genç doktoru dimdik gözlerine bakarken bulunca susmak bilmeyen hasta önce kekelemiş sonra dili tutulup sus pus olmuştu. Hemen ardından şiddetli bir atak geçirmiş ilaç verilerek tecrit odasına sokulmuştu. Hasta bakıcılar hastayı yatırırken terk etmişti genç doktor odayı. 'Ellerini değil ağzını bağlayın' demişti öfkeyle kapıyı kapatırken. Ne dediğini anlamasa da hala sesini duyabiliyordu hastanın. Hızla uzaklaşmıştı. Haksız mıydı? Sakinleşmişti sonunda koridorlar. İnsan, nasıl yalnız diliyle bu denli zarar verebilirdi! Başhekimle konuşacak, açıkça onun doktoru olmayacağını söyleyecekti. Hatta bu hastanede kalacaksa tecrit edilmesi gerektiğini de... Neredeydi başhekim? Daha fazla duramadı, başhekimin odasından acele adımlarla çıktı. Koridorun sonundaki kalabalığı gördü. Polislerle, adli tabiplikten adamlar vardı. Gördüğü ilk hasta bakıcıyı çevirdi. Ne oldu, neden gelmiş bunlar? Dehşetle baktı adam yüzüne. Bilmiyor musunuz? dedi. Yeni gelen hasta gözlerini oymuş. Kimin?! diye haykırdı genç doktor ellerini ağzına kapatırken. Kendi gözlerini. dedi adam. Kendi elleriyle, kendi gözlerini çıkarmış. Nasıl? diye sordu. Nasıl olur, tecrit odasında değil miydi? Kolları bağlı değil miydi? Adam dehşeti katlanarak baktı doktora. Kekeledi. Ellerini bağlamayın... ağzını bağlayın demiştiniz ya... o yüzden... bağlamamıştık... Saçlarını sıvazladı genç doktor, ellerini yüzüne kapattı. Dehşet çoktan onun gözlerine de bulaşmıştı. Yatırırken... diye devam etti hasta bakıcı. Yatırırken bağırıyordu, çıldırmış gibi. 'Gözlerimden girdi o kadın, gözlerimde...' diyordu sürekli. Ağzını bağladık biz de... sustu o zaman..."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/sabah-yeli", "text": "demir sandalyelerin üzerine birikmiş karın aldığı şekle bakarken dalıp gitmeden bir iki dakika öncesi. saatler. O an. İşte tam o an. önünden geçecek. Bir yılı devirerek geçecek. köşelerinden tutup genişletmeye, sonsuz hale getirmeye uğraşacak. Var gücüyle. Olmayacak tabii ki. Dışarıdan genişlemeyecek. Belki. Biraz. İçeriden. Yatay değil dikey. Yetecek ona. İkisine de yetecek. zamanı görecek. Görecek, bu kısacık durma ve yükselmeyle. Nehri seyredecek, biraz yükselerek. Nehrin taşıdıklarını. Nehre düşmüş cam kırıklarını. Yüzen dilleri. Kulaç atan kuyrukları. Cesetleri. doğmamış çocuklar yanlarına toplanacak. Birlikte yapamadıkları bütün kahvaltılar toplanacak, olmayan akşam yorgunu eve dönüşleri de. Hiç gerçekleşmemiş akşam gezmeleri, küçük sürprizleri, akmaya devam edecek. Her şey sıradanlaşacak. vermeyi düşünürken etrafına bakmayı ihmal etmeyecek. Etrafındaki bütün renkler mavide toplanacak. paltosuna daha diri bir mavi yürüyecek. Zaman mavide duracak. Son yirmi yıl mavide karışacak, arasından bir şelale çağıldayacak gürültüyle. Bir kuş tüyü gelip alnına konacak adamın. Yumuşacık. için. Kadın, gözlerini önüne eğecek. Gözleri kaybolacak kadının. Vakit dolunca yürümeye başlayacak. başını çıkartacak. Belki nefes almak belki de gittiği yerden dönmek için. Yüzdüğü denizden çıkarken, duran mavi suya bakacak yoksul gözlerle. götürdüğü iki sandalyeden birine oturup diğerine gelen çayı koyacak. Saklamaya çalıştığı sırrı çaycı, akışında. Şiir tepesinden ayakuçlarına doğru akıyordu. Hangi mısraının hangi adımda söyleneceği, dair tek alışkanlığı buydu. Son dörtlüğe başlamadan şehre şöyle bir baktı. Bir yıl sonra tekrar hatırlamak üzere katlayıp cebine koyacaktı. 1979'da Balıkesir/İvrindi'de doğdu. İlköğrenimini Balıkesir'de, ortaöğretimini Bursa'datamamladı. Üniversiteyi Viyana'da okudu. Heceöykü, Dergah, Post Öykü, Karabatak, İtibar, MahalleMektebi, Muhayyel, Magrib ve Melamet dergilerinde öykü, deneme, röportaj ve soruşturmalarıyayımlandı. Viyana'da yaşadığı yıllarda arkadaşlarıyla birlikte Arz ve Magrib dergilerini çıkarttı. Melamet dergisinde öykü editörlüğü yaptı. İlk kitabı, 'Bekleme Salonu' 2013 yılında HeceYayınları'ndan (İkinci baskı 2017 yılında Şule Yayınları'ndan), ikinci kitabı 'Beni Hikayeden Çıkart' 2017yılında Şule Yayınları'ndan ve üçüncü Kitabı 'Uzaklık Yaralar' Pruva Yayınları'ndan çıktı. Kitaplarından'Bekleme Salonu' Arnavutçaya çevrildi. Ankara'da yaşıyor. Pruva Yayınları'nın kurgu editörlüğünüyürütüyor."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/sadberk-hanim-muzesi-nde-yazida-ahenk-ve-renk", "text": "Vehbi Koç Vakfı'na bağlı bir kültür kurumu olarak hizmet veren Sadberk Hanım Müzesi, Vakfın 50. kuruluş yıldönümünü kutladığı 2019 yılında, koleksiyonları arasında önemli bir eser grubunu oluşturan kitap sanatları ve hat koleksiyonundan bir seçkiyi Yazıda Ahenk ve Renk sergisiyle tanıtmayı arzu etti. Serginin küratörlüğü, aynı zamanda sergi kataloğunu da hazırlayan Prof. Dr. Zeren Tanındı tarafından yapıldı. Sadberk Hanım Müzesi kitap sanatları ve hat koleksiyonu Sevgi Gönül'ün özel ilgisiyle oluşturuldu. Kendisi de hüsn-i hat levhalarını kapsayan seçkin bir koleksiyona sahip olan Sevgi Gönül, 2003'te vefatına kadar Sadberk Hanım Müzesi'nin İcra Komitesi Başkanlığını yürütmüştü. Müze koleksiyonunu nadide el yazması Kur'an-ı Kerimlerle, dua kitaplarıyla, murakkalarla, ferman, berat ve vakfiye gibi belgelerle, Osmanlı döneminin ünlü hattatlarının elinden çıkma Hilye-i Şerifler, kıt'a ve icazetler, hüsn-i hat levhalarıyla zenginleştirdi. Tarikat levhalarına özel bir ilgisi vardı. Bu ilgi, alanının nadide örneklerini toplamasına yol açmıştı. Zaman içinde iki koleksiyon dikkat çekici düzeyde gelişti ve zenginleşti. Sevgi Hanım'ın tutkuyla oluşturduğu şahsi hat koleksiyonu ise, onun zamansız aramızdan ayrılmasıyla, arzusu üzerine 2004'te Sadberk Hanım Müzesi'ne intikal etti. Sadberk Hanım Müzesi el yazma kitap ve hat koleksiyonundaki eser sayısı 2019 yılının başında 915'e ulaştı. Koleksiyon kapsamında 157 adet hüsn-i hat levhadan oluşan Sevgi Gönül koleksiyonu dışında, Hüseyin Kocabaş koleksiyonu, Pirizade koleksiyonu ve tek tek yurtiçi ve yurtdışı müzayedelerinden satın alınan eserler ile hibe edilenler bulunuyor. Hüseyin Kocabaş koleksiyonu Kur'an-ı Kerim, Dela'ilü'l-Hayrat, mecmualar, kanunname, icazetname ve edebi eserlerinden oluşan toplam 601 parçadan oluşuyor. Pirizade koleksiyonu ise dokuzu Kur'an-ı Kerim olmak üzere toplam 28 el yazma kitabı kapsıyor. Tezhipli Kur'an nüshaları, zengin tasarımlarıyla seyredeni derinden etkileyen dua mecmuaları, murakkalar, vakfiye, mülkname, ferman gibi belgeler Osmanlı sosyal ve ekonomik tarihinin, mimarisinin, sanatının kaynaklarıdır. Sadberk Hanım Müzesi'ndeki eserler, 15. yüzyıl sonu ile 20. yüzyılın ilk yarısı arasındaki zaman diliminde, Osmanlı hattatlarının yazı üslup özellikleri konusunda bilgi vermekle kalmaz, taşıdıkları imzalar sayesinde üstat hattat, ressam ve müzehhipleri tanımamızı da sağlar."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/salin-rengi", "text": "Ninemin şallarına heveslendiğimde on dört, on beş yaşlarındaydım. Abdest almak için omuzundan indirdiğinde bir kaç dakikalık örtünür sonra kimse görmeden aldığım yere bırakırdım. Şalla kaçamak buluşmalarımı ninemin fark etmediğini sanıyordum. Bir gün çoğu rengi içinde barındıran ebruli ip yumağı ile şal örmeye başladı. Küçük motifleri örümcek biçiminde birleştirdi. Saçaklarına da boncuk dizdi. Çok beğendiğim şalı başkasına hediye edeceğini sanırken bir anda omuzlarıma örttü. İlk şalımın şaşkınlığı aylarca sürdü. Uzun bir müddet kullandığım şalım eskimeye meyillenirken ninem yeniden şal örmeye başladı. Bu defa sarı simli beyaz ip ile örüyordu. Ona en görkemli motifleri itina ile yerleştirdi. Sonra boğazındaki sıralı mavi boncukların arasından kocaman altını çıkarıp şalın kenarına iliştirdi. Sormadım... O şalın benim olduğunu biliyordum. Dantel ve taşlarla bezenmiş, beyaz kabarık bir kostüm giyindim. Beyaz ve sıradan... Her genç kızın giydiği gibi. Annem tam yüz örtümü kapatırken ninem beyaz şalı omuzlarıma örterek sımsıkı sarıldı. Tüm bahaneleri barındıran gözlerim ıslanmaya başladı. Beyaz şalımla çok uzaklara gittim. Aylar sonra memleketime ilk gidişimde yine beyaz şalımı örttüm. Ninem beni öyle görünce çok sevindi. \"Sana vakti geldikçe başka şallarda örerim.\" dedi. Sormadım hangi vakitte... O günden sonra beyaz şalı hiç kullanmadım. Büyük şehirde pek modası yoktu. Özenle katlayıp, arasına lavanta serpip dolapta ki ebruli şalımın yanına yerleştirdim. Beyaz şalın cicim aylarını unutmak üzereyken anne oldum. Kimseye benzetemediğim minik insanı sarıp sarmaladım. Annem geldi memleketten. Oda sevinmişti. Hepimiz Mutlu olduk. Hediyelerini verdi. Mini mini tulumlar, zıbınlar, örgü kıyafetler, dedesinden özel armağan... En sonunda \"Ninenin selamı var.\" diyerek bir hediye paketi uzattı. Pembe renkli tüylü bir şal... Biraz farklıydı. Meğer lohusa şalıymış. Kollarımı omuzlarımı sımsıkı kavradı. Ninem, usulca sarılıp \"Ne de güzel yakıştı.\" diye fısıldadı sanki. Ağlamak istedim, izin vermediler. \"Kırkı çıkana kadar örtsün.\" demiş. Örtmez miyim? Günlerce omuzlarımdan indirmedim. Sonra ninemi yad ederek lavanta serpip ebruli ve beyaz şalın yanına yerleştirdim. Bu defa aradan yıllar geçti. Bir kez daha anne olacağımı öğrendim. Nineme söylemeye utandım. Anneme söyledim. Güzel haberi aldığında buruk bir sevinç ile mavi ip istemiş. Şalı örerken sık sık rahatsızlanmış. Telefonla konuşurken \"Nineciğim sağlığın sıhhatin nasıl?\" dediğimde, \"Gözlerim zor görüyor, ellerim titriyor...\" diye yakınırdı. Sonra iyice perişanladığı haberini aldım. Üzülmeye vakit bulamadan acı duymaya başladım. Ağlarken çokça dua etmeyi unutmadım. Ninem için de dua mırıldandım. En çok kıvrandığım an da ağlayarak doğdu. Kucağıma verdiler. Öpmeye kıyamadım. Birkaç gün sonra annem geldi. Çok sevindim. Oda sevinmişti. Yine hediyeler, altınlar... Öğütleriyle birlikte ninemin hediyesini de verdi. Turkuaz mavisi, yumuşacık bir şal... Bu defa en basit bir modeli seçmiş. Kenarlarını da süsleyememiş. Annem; \"Çok yorgun, ara sıra başı ağrıyor.\" dedi. Mavi şalın iki kenarından tutarak omuzlarıma örtüp sıkı sıkı sarıldım. Biran onun da bana sarıldığını sandım. Sonra kokusunu içime çektim bir müddet. Genzim bir tuhaf oldu. Annem; \"Ninen yorgun bana ihtiyacı var.\" diyerek gitti. Mavi şalımı kırkım çıkana kadar örtmem gerektiğini tembihlemişti. Kırk birinci gün onu da omuzlarımdan indirip; ebruli, beyaz ve pembe şalımın yanına katlayıp iliştirdim. Ona da diğerleri gibi lavanta serptim. Çocuklarımı büyütürken bir gün telefon çaldı. Açtım. Annem ağlamaklıydı. \"Yoksa... \" dedim. \"Evet!\" dedi bu defa ağlayarak. Benimde ağlamam gerekiyordu. Siyah ve acı kelimeye dilim dönmedi. \"Nasıl oldu?\" diye sordum. \"Şal örmeye çalışıyordu. Aniden başı ağrımaya başladı.\" diyerek yutkundu ve durakladı. Rengini ve kime ördüğünü sormadan, \"Sonra!\" dedim. \"Bir anda fenalaştı. Kendinden geçerken omuzlarından siyah şalı düştü.\" dedi."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/senin-yuzunden", "text": "Gıcırdayarak açılan çift kanatlı tahta kapıdan adımımı attığımda, üzerime doğru sökün eden hatıralar buyur ediyor beni içeriye; çocukluk anılarım, ahtapot kollarıyla hemencecik sarıveriyor ruhumu. İki basamaklı merdiveni çıkıp beton avluda birkaç adım ilerlediğimde ayaklarımın önündeki kahverengi boşluğu fark ediyorum. Tepesinden inmediğim, ipekböceklerimi yapraklarıyla beslediğim dut ağacının boşluğu, içimden bir şeyleri söküp alıyor. Önümde, yedi sekiz metre ilerde, betonun bittiği yerden başlayıp karşıdaki duvara kadar sıralanmış, hafızamdaki yerini muhafaza eden ve fakat artık iyice yaşlanmış, bakımsız kalmış vişne ağaçları... Solda, kömürlüğün yanında, yukarıya doğru uzanan çürümeye yüz tutmuş tahta merdiven... Yanında, sabahları yüzümüzü yıkamak için sıraya girdiğimiz evimizin tek çeşmesi... Başımı kaldırdığımda tüm görkemiyle üzerime hücum eden, çoğu geceler hala koynuma düşmekte olduğu kabusunu gördüğüm örümceğin kocaman yuvarlak yuvasını yaptığı ahşap balkonun korkuluğu... Bir araya toplanmışlar, ergenliğe yürüyen bir çocuğun bugüne uzanan hikayesini anlatmaya başlıyorlar sanki hep bir ağızdan. Binanın giriş kapısının açıklığında küçük bir koridor, sağında üç somya ve sobadan müteşekkil orta büyüklükte bir odaya açılan kapı. Zamanımın çoğunu somyaların üzerinde zıplayarak, olmadı kilimin üzerine uzun atlayışlar yaparak, benden beş yaş büyük ağabeyime kıyasla çocuk sayıldığımdan onun başka arkadaşları vardı artık- yalnız başıma türlü türlü oyunlar icat ederek geçirdiğim oturma odası. Koridorun sonunda, hem mutfak olarak tasarlanmış hem de banyo olarak kullanılmak üzere tabanı kara betondan yapılmış, şimdilerde duş kabini dediklerine benzer iptidai bir kısımla bölünmüş uzunca diğer bir oda. Planı aynı olan ve yandan ahşap merdivenle çıkılan ikinci kat. İşte, çocukluğuma ait olan ve hafızamdan silmek için on yılımı verdiğim halde hala beynimde çakılı duran hatıralarıma ev sahipliği yapan mekanlar... Aslında daha avlu kapısına yaklaşırken başlamıştı dile gelen hatıraların kulağıma fısıldaması, iliklerime kadar ürperten sedanın kulaklarımda çınlaması. On yılı aşkın süredir uyumak için gözlerimi her yumduğumda yankılandı beynimin içinde bu ses. Kolay olmadı bu sedayla yaşamaya alışmak. Esaretin en büyüğü kendine tutsak olmakmış meğer, her yeni günün sabahına bir katil olarak gözlerini açmak zorunda kalmak. Babam mükemmel birisi değildi, olmaya da çalışmadı zaten hiçbir zaman. Hatta küçük dünyamın inşasını kurdu farkında olmadan; mukavim surlar ördü etrafıma, ağır ağır, sessizce, kendine bile duyurmadan. İnsanlar içinde yalnız bir insan olmayı öğretti, kanadığımda elimi bile kıpırdatmamayı. Yine de babalar, çocukları için ne sağlam bir kaleymiş meğer. Kaybedince anlıyor insan. Babam bazen döverdi bizi, yalan değil. Bir akşam yemeğindeyiz, zaman ve mekan yavaşça şekilleniyor hafızamda, evet, ilkokul beşteyim. Ölümünden sadece üç ay öncesi. Sıralandığımız yer sofrasının etrafında sol yanımda yerini alıyor babam, tam karşımda bağdaş kurmuş annem, sağımda ise uyuşan dizlerine verdiği ağırlığı ikide birde değiştirerek oturmaya çalışan ağabeyim. Yatılı okuduğu liseden evci izniyle çıkıp geldiği bir hafta sonu... Bir cuma yahut cumartesi akşamı olmalı. Neden kızdı babam, ne yaptım da tepesini attırdım, bilemiyorum. Hatırladığım, sağ elindeki kaşığın sapını kemerli burnumun tam çıkıntılı olduğu yere yukarıdan aşağıya doğru kuvvetlice vurmasıydı. Zaten biraz kabarık duran burnumun ortası iyice şişmiş, morarmış, bir hafta sonra okuldan istedikleri için çektirmek zorunda kaldığım vesikalık fotoğrafta da bir süs gibi yerini almıştı. Her hatırlayışımda olduğu gibi otomatik olarak burnuma gidiyor elim. Morluğu hala duruyormuşçasına hafızamdaki tazeliğini koruyan süsümü okşuyorum hafifçe. Derin bir nefesle çıkmaya başlıyorum yılların ağırlığını taşımaktan bitap düşmüş merdivenin adımımı her attığımda inleyen çürümüş basamaklarını. Son basamağı geçip eşiği atladıktan sonra soluklanıyorum biraz. Sağdaki kapısı açık duran odanın önüne geldiğimde ise heykel kesiliyorum. Babamların yattığı oda... Gözlerim nemleniyor yavaştan. O meşum olayı yeniden yaşıyorum adeta. Günlerden pazardı, aslında hiç hatırlamıyorum, çocukluğumdan beri balık hafızalıyımdır, fakat bu olaya gelince adım gibi eminim. Babamı pazar günü haricinde gündüz evde görme imkanından mahrumduk çünkü. İğne ile kuyu kazar dururdu ve söylenenin aksine kendi söküğünü de dikmeye fırsat bulurdu. Önceleri istisnasız her gün çalışırken, ihtilal, zorunlu 'tatil günü' sunmuştu. Pazar günü açık dükkan gördüklerinde, zabıtalar, -affetmek, lügatlerinde yoktu o zamanlar- hemen karalarlardı ceza makbuzunu; ancak özel izinle açılabiliyordu iş yerleri, o da sadece lokanta, pastane, kahvehane gibi yerler. Herkese nasip olmuyordu öyle çalışma izni alabilmek. İşte ne olduysa, ihtilal yüzünden olmuştu olanlar; öyle bir kıskacına almıştı ki çocuk beynimi, İskender'in düğümüne rahmet okutuyordu. İhtilalden dolayı benim için biraz farklıdır pazar günlerinin anlamı. Tatildir, lakin biraz da çocukluğumun katilidir aynı zamanda. Babam daha yataktaydı ben uyandığımda. İçimde bin neşe. Bir hafta kalmıştı okulların kapanmasına ve ben ortaokullu olacaktım seneye. Ortaokul demek büyümek demekti, siyah önlüğü çıkarıp üzerinden takım elbise giyme imtiyazına sahip olabilmekti. Ömrümün en ağır oyununu oynamak düşmüştü bahtıma o gün çocuk neşemle. Yatağa atlayıp babamın taht misali karnı üzerine kurulmuştum. Bir yandan onu uyandırmaya, yataktan kaldırmaya çalışıyor bir yandan da nefes alıp verdikçe inip çıkan kocaman göbeğinin üstünde, belediyenin parkında oynayan, tahterevallinin bir ucunda yükselip göklere uçuyormuşçasına haz duyan bir çocuğun sevincini yaşıyordum. Birden ne olduğunu anlayamadan babamın beni üstünden atıp kalktığını, yalpalayarak banyoya doğru gittiğini, bu arada anneme 'Bana bir şey oluyor, başıma su dökün.' diye seslendiğini ve yarı yolda yere yığılıp kaldığını hatırlıyorum. Annem hemen içine soğuk su doldurduğu tası babamın kafasına boca etmişti. Düşerken başını çarpmış olmalıydı ki alnının sol şakağına yakın yerinden kan sızıyordu. Kaçıncı tas suydu annemin döktüğü sayamadım; hafiften gözünü açmıştı babam. Nasıl sevindiğimi anlatamam. Benim yüzümden bayıldığını düşünmüş, sevincimi bile göstermeye korkarak mutfağın bir köşesine sinmiştim. Bildiğim tüm duaları sıralıyordum peş peşe; akşama babamı sağ salim görürsem, bir daha yaramazlık yapmayacağıma dair yeminler ediyordum Allah'a. Altan amca, iki ev sağımızda oturan ve sokağımızdaki tek otomobili olan komşumuz. Sabah akşam arabasıyla evine her geliş gidişinde bütün çocukların imrenerek baktığı, komşulukların henüz can çekişmeye başlamadığı demlerde mahallelinin kolu kanadı. Çakıldı kaldı çocuk beynime, bir daha sökülmemecesine. Annem odasına kapanıp ağladı bir süre daha, sesi kalbimin güm gümleriyle yarışıyordu. Sabaha kadar çıkmadı odadan. Acıkmıştım ama yemek yemeği düşünecek halde de değildim. Saatlerce kapısının açılıp üzerime yürümesini bekledim annemin, 'Katil!' diye atılıp dövmesini. Ama olmadı. Sabah odadan çıktığında tuhaf bir durgunluk vardı üzerinde. Onu son gördüğüm güne kadar da geçmedi bu hal. Babamı öldürmüş, annemi ise canlı cenazeye çevirmiştim. Nasıl taşıyacaktım bu yükü küçücük yüreğimde? Şaşkınlıktan ne yapacağımı, ne düşüneceğimi bilemiyordum. Sabah beraber gittik hastaneye, susarak. Annem cenazeyi teslim alırken tek damla yaş dökmedi gözlerinden. Sanki gece boyunca gözpınarları kuruyuncaya kadar ağlamış, bir damlasını bile bırakmamıştı geriye. Çok tuhaf bakıyordu. Benim içim acıyor ama o bunu görmüyordu. Babamın ölümüyle ilgili tek kelime konuşmadık. Başka konularda da konuşmadı zaten. Benimse sormaya cesaretim yoktu. Mecbur kalmadıkça pek sesini duyurmamış kimseye. Sessiz sedasız tamamlamış ömrünü. Sonradan öğrendim, üzülmedim. Babamı ebediyete uğurladıktan sonra bir ay zor dayanabildim annemin her şeye bigane, suskun dünyasına. Yüzüne her baktığımda, gözlerinin içinde akseden baba katiliyle burun buruna gelmenin acısına daha fazla katlanamadım. Nereye gideceğimi bilmez bir halde, otogara, bitkin adımlarla sürüklendim adeta ama yine de bir kez olsun ardıma dönüp bakmadım. Büyüktü otobüsün beni bıraktığı şehir. Yaşadığım küçük Anadolu kentine göre devasaydı. Çaresizce ıssız ve soğuk sokaklarda yürüdüm, yürüdüm. İçimde pişmanlık kıvılcımları çakıyor, geri dönmenin cazibesine meyleder gibi oluyordum ki bir tokat patlattım kendime. Öyle şiddetli bir tokat ki acısını iki gün hissetmiştim yanağımda. 'Hayır!' dedim kendime. 'Kesinlikle dönmeyeceğim.' Vazgeçmekten öyle korkmuş olacağım ki diğer yanağıma da aynı şiddette bir tokat yapıştırdım. Gözlerimden yaş boşaldı. Daha on bir yaşındaydım. Tinercilerin sahiplendiği zavallı çocuğu almıştı birkaç ay sonra polisler, bir köprü altında soğuktan titrerken. Kaçamamıştım diğerleri gibi, yakalanmıştım. Bir yetiştirme yurdunun sıcak yatakhanesine kavuştuğumda duyduğum his, galiba sevinçti. Fakat ana kucağının yerini tutmuyordu hiçbir yer ve ana gibi yar da olamıyordu kimse. Çok da mutlu bir ergenlik yaşayamadan büyümüştüm. Üniversitenin son gününde geldi telefon, mezuniyet törenindeki buruk sevincimin ortasına düşüverdi aldığım haber. Son nefesini vermiş annem, ismimi sayıklayarak. Ne bir üzüntü duydum, ne bir hasret sızısı. Annemdi, beni doğuran kadındı nihayetinde; geldim cenazesine, hafızamdaki suretinden on yıl daha yaşlanmış olan yüzünü son bir kez daha görmek için. Dalgın dalgın dolaşıyorum çocukluğumun geçtiği mekanlarda. Aynalarda, arkamda bıraktığım anılarımı arıyorum buğulu gözlerle. Yatak odasına giriyorum, ölüm uykusuna daldığı yatağını -görüştüğü tek komşusu Hafize teyze söylemişti- seyrediyorum gözlerimi kırpmadan. Çekmeceleri açıyorum, kapatıyorum, pufa oturup bakınıyorum odanın her köşesine. Duvarda, işlemeli örme çantasının içindeki Kur'an-ı Kerim'de dolaşıyor gözlerim. Annemin alırken ve yerine asarken üç defa öpüp alnına götürüşleri, hafızamda o kadar canlı ki hala. Dünün, hatıralarımla örülmüş akisleriyle dalıp gidiyorum. Aheste bir kıpırdanışla uzanıp alıyorum duvardan. Çantanın kapağını açıp dokunuyorum biraz çekinerek. Çıkarıp sahifelerini karıştırıyorum, okuyamadığım yazılarını inceliyorum. Elimde Elifba, camiye, yaz tatilinde düzenlenen Kur'an Kursu'na gittiğim günü düşünüyorum. Abdest almayı unuttuğum için diğer çocukların alay edip kahkahalarla gülüştüğü, benimse öfkeden arkama bile bakmadan geri döndüğüm anı yaşıyorum yeniden. Gözpınarlarımdaki akmak için fırsat kollayan birkaç damlayı siliyorum yavaşça gömleğimin yenine. Ağlamamak için sıkıyorum kendimi bütün gücümle. Burnumu çekerek yavaşça iniyorum merdivenin basamaklarını. Ellerim ceplerimde geçiyorum avludan. Eskimiş, yıpranmış, yıkılmaya ramak kalmış kapının ardında bırakmak istiyorum ergenliğe adım atmakta olan çocuğu. Bir an önce uzaklaşmak istiyorum bu yerden, kaçmak, rahat yüzü göstermeyen mazimden. Koşarcasına atıyorum adımlarımı. Fakat ne yapsam olmuyor, yitirdiğim çocukluğum uğulduyor kulaklarımda. Çankırı'da doğdu. İlk, orta ve liseyi Çankırı'da okudu. Anadolu Üniversitesi. İş İdaresi bölümünü ve Konya Selçuk Üniversitesi Ziraat Fakültesini bitirdi. Konya'da ikamet ediyor. Salih Elyesa müstearıyla Konya'da yerel bir gazetede köşe yazıları yazdı."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/seyirci", "text": "Şeker koymadığı çayını karıştırdı. Yıllar önce çayına şeker atma alışkanlığını bırakmasına rağmen çayını karıştırma alışkanlığını bir türlü terk edememişti. Çayı da illa ki kaşığını çıkarmadan içerdi. Sanki kaşığın çaya lezzet kattığını düşünüyordu. Yahut düşünmüyordu. Umurunda bile değildi kaşığın nerede olduğu. Sesini tamamen kapattığı televizyondaki haber bültenine baktı. Altyazıdaki Düğünde katliam ifadesinden ve ekrandaki dehşetli görüntülerden bir anlam çıkarmaya çalıştı. Kamera düğün salonunda ağır ağır dolaşırken muhabir de eliyle bir yerleri göstererek olan biteni anlatıyordu. Ancak televizyonun sesini açmadığı için duyamıyordu muhabiri. Altyazıdaki yedi kişi öldü 25 yaralı var ibaresi bile ona elini uzaktan kumandaya uzatmasını sağlamadı. Haber bitti ve beş dakika süren reklamlardan sonra bir tartışma programı başladı. Sunucu ve dört kişi konuşuyorlardı. Sakallı sunucu, kel kafalı sosyolog, siyah kaşlarıyla dikkat çeken sarışın gazeteci, profesör psikiyatrist ve adli tıp uzmanı yazar kadın az önce haberini dinlemediği kanlı düğünü tartışıyorlardı besbelli. Nasılda hararetle konuşuyorlardı. Jest ve mimikleri bütün ekranı dolduruyordu. Zaman zaman birbirlerinin sözlerini kesiyorlardı. Bazen de sakallı moderatör müdahale etmek zorunda kalıyordu. Yine de televizyonun sesini açmadı. Duyacaklarını anlayabilecek takati yoktu. Televizyonu kapatacak yahut başka kanala geçecek bir enerjisi de yoktu. Tavanda, tam köşede bir örümcek ağını tamamlamak üzereydi. Yerde bir kalorifer böceğinin ağır ağır yürüdüğünü gördü sonra. Son yudumunu aldığı bardağa tekrar çay koydu. Hafif ılımıştı çay. Yine de aldırmadı ve şeker koymadan karıştırıp içmeye başladı. Kapı çaldı. Yerinden kalkmadı bile. Kapı bir kaç kez daha çaldı. Sonra sessize aldığı telefonunun ışığı uzun uzun yanıp söndü. Cevapsız aramaya bakınca onun ismini gördü ve telefonu oturduğu kanepeye yavaşça bıraktı. Pencerenin pervazına bir martı konmuştu. Biraz sonra da uçup gitti. Sehpadaki market bülteninin sayfalarına uzun uzun baktı. Peynir fotoğraflarının bulunduğu sayfada nedense daha çok oyalandı. Çocukken bu kadar çok çeşit peynir mi var mıydı? sorusuna cevap bulamadı. Eve sadece beyaz peynir ve nadiren kaşar peynir girerdi. Beyaz peynir ve sarı peynir yani. Rahmetli babası sarı peynirden fazla yemesinden rahatsız olur, onu uyarırdı. Dışarıda bir ambulansın sesi duyuldu tam bu sırada. Nihayet pencereden baktı. Karşıdaki apartmanın önünde durdu ambulans. Apartmanın kapısı açıldı. Annesini taşıyan sedye ambulansa bindirilirken onu endişeyle ambulansa bakarken gördü. Tam taksiye binerken telefonunu eline uzattı ve onu aradı. Taksi uzaklaşırken o cevap verdi telefona. Daha doğrusu Numune Hastanesi dedi ve kapadı telefonu. Birden gardırobun önünde sokak kıyafetlerini giyinirken buldu kendini. Sanki iradesiyle yapmamıştı bunu. Telefonunu ve evin anahtarlarını almayı ihmal etmedi yine de. Ve evden çıktı. Kapının önünde günlerdir onu bekleyen ayakkabılarını giydi. Merdivenlerden hızla indi. Kapıcı onu görünce çok şaşırdı. Hayırdır beyim dedi o şaşkınlıkla. Cevapsız bıraktı kapıcıyı. Şimdi en azından nereye gideceğini biliyordu. televizyon açık kalmıştı. Ekranda cümbüşlü bir reklam vardı. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/seyler-1-kirmizi-kupe", "text": "Boncukları kopuk küpeye bakarak dudağını büktü Esra. Kullanılamaz durumda olan küpeyi niçin sakladığını anımsamaya çalıştı. Parasal değeri son derece düşük bu küpenin sağlam tekiyle birlikte gümüş ve altın takıların yanındaki kurumu canını sıktı. Bu can sıkıntısında hatırlamaya çalıştığı şeyin sevimsizliği rol oynuyor olsa gerek. Kopuk kopuk zihnine düşen her anı parçası bir başka anıyı çekip çıkarıyor olduğu yerden. Esra oldum olası geçmişi düşünmemesiyle övünür. O anda elindeki kırmızı küpelerin baskısına yenik düştü. Tek bir nesne! Kafasındaki eksik deseni kocaman bir fırça hızla tamamlamaya başladı. Bir kenara fırlatıp atmadan önce, bir anının yaşandığı zamanki duyguyu sonraları niçin hissedemediğini düşündü. Bu küpeleri kutsal bir emanet gibi sarıp sarmaladığı gün aynı kadın değil miydi, aynı eksikler aynı fazlalar... Ama şimdi küpenin gözünün önüne üşüştürdüğü tüm olayları sanki başka biri yaşamış gibi. Çok uzak, uzak olduğu kadar yabancı. Başka bir çağın kesiti belki. Esra başına sinsice sokulan ağrıya rağmen küpeleri terli avucunda tuttu ve ısrarla kaldı geçmişte. Bu küpeler vardı kulağımda senle ilk karşılaştığımızda. Küpelerin her salınışında başını nasıl döndürdüğümü sonradan anlatmıştın bana. Mum Kafe'de saatlerce konuşmaya doymaksızın süren ayinler esnasında biliyordum ki ben artık sen vardın yaşamımda. Sen varken ölüm bile işlemeyecekti bana. O gün Nejat Eser Aydın'ı büyülemişse bunda küpenin tesirini inkar edemezdi Esra, ama küpenin tek başına gösterdiği bir performans değildir bu. Esra'nın olağanüstü hareketli yapısı YMM olarak çalışan, 45 yaşlarında yakışıklı fakat sıkıcı bir adam olan Nejat Eser'i çarpıvermiştir. Henüz beş yıl önce evlenmiş, tipik bir başak burcu olan Eser, düzenliliği, temizliği ile hayatını da raf raf düzenlemiş ve sıra dışı hiçbir olayın bu akışı bozmasına izin vermemekle övünmektedir. İyi halt ediyorsun demiştim sana. Benim ilk olağan tepkimdi bu. Biliyorsun, ağzı bozuk biri sayılmam, fakat ara sıra kibar olmayı gerekli bulduğum bir yaşamım ve işim vardı. Sık sık ölümü düşünürdüm o tarihte. Sense işinde yükselmeyi bütün ideallerinin önüne koymuştun. Seni sıkıcı bulsam da nüfuzlu ve güçlü duruşundan etkilendim. Sana duyduğum dehşetli gereksinim aşk paravanı arkasında ne güzel gizlenmişti. Nasıl da anlamadım. Senin gereksinimin bence genç bir beynin faaliyetini izlemekti, hemen ardından cinsel yaşamına renk katmak geliyordu. Babacandın. İhtiyacı olanı korumak kollamak duyguların ağır basardı. Benim yiğit hallerimin yanı sıra kendimi kollamayı bilmeyişim seni fena halde çekmişti. Tabii bu renk katışta müzmin bir kitabilik olduğunu söylemek gerekir. Çünkü doğrusu kaynayan kanım senin sakin mizacında durulamadı. Durulmadıkça hırçınlaştım. Tedbirsiz biriydim, iyi bilirsin. Senin üşenmeden taşıdığın DVD'leri izledim, verdiğin kitapları okudum, çektiğin fotoğrafları inceledim, tartıştım. Bu minik akademinin verdiği coşkunun da katkısıyla kendimi kaptırmak için hiç tereddüt etmedim. Senin kollayıcı ilgin çocukluğumda eksik kalan boyutumu onarıyordu. Ben hep eksiktim. Sen birlikte geçirilen zamanlarda cömertçe davranıyordun, fakat bunun dar zamana sıkıştırılmış bir cömertlik olduğunu ilk anda anlamadıysam da şimdi düşündüğümde bu aldatıcı göstermelik cömertliğin paradan zamana, sevgiden dostluğa uzanan geniş hikayesini çözebiliyorum. Nejat Eser Aydın, tüm yaşamında, kendisi için gerekli bulduğu bir davranışı karşıdakinin ihtiyacı olduğu için yaptığına muhatabını inandırmak için ne gerekiyorsa yapardı. Büyülü bir aşk atmosferi olarak çizip Esra'ya sunduğu, edebiyat bilgisiyle ölümsüzlük geyiği eklediği bu birliktelik onun için bir aşamaydı. Esra ona lazımdı. Hayır, aslında Nejat Eser, Esra'yı kandırmıyordu. Fakat Esra, bir insanda var saydığı doğuştan dürüstlüğün Eser'de hiç bulunmadığını anlayıncaya kadar kesintisiz şekilde kandırıldı. Sen küçük başarılarla, gündelik zevklerle mutlu olmayı bildiğin kadar bunları etrafına ballandırarak satmayı da severdin. Bunların sağladığı tuhaf ışıkla hakikaten kendi karanlığımdan ayrılır gibi olurdum. Aynısını kendimde varsa bile tanıyamaz, senin bulunduğun semtlere yaklaşmayı dilerdim. Geri kalan her yeri eşitleyen ışıklı bir bölge olmuştu senin yaşadığın yer. Bu aşk merkezi dışında her yer çorak, her yer çöldü. Bazen sen bilmeden yakınlarına gelir, oralarda dolaşırdım. Kalbime ve hırslarıma denk düşen tutumunla o günlerde yaşadığımız ortak kavgalarımızla doğuştan getirdiğim açlığım biraz diner gibi olurdu. Fakat iyi günlerde bile, işte o evliliğinin getirdiği uysallıkla sen benim yaşadığım ümitsiz çırpınma hallerimi çok anlamazdın. Kolay tüketilebilir gündelik şeyler üretirdin, insanların zayıf taraflarına hitap ederdin. Onlara her an yardım etmek için hazır olduğunu ihsas ederdin. Ben bile, benim gibi müzmin bir ümitsiz bile, senin yaşadığın bir dünyada bütün açıklarımın kapanacağı hissini tadardım. Dünyaya ilk kez kanabilmiştim. Sen varken bana kimse bir zarar eriştiremezdi. Ateşli yazışmalarımızda edindiğim doluluk hissi bu ilahi diyalogu daha da gösterişli kılıyor, beni coşkuya boğuyordu. Gücümü ikiye katlayan bu durumla kanat takmış gibi iş alanında başarıdan başarıya koşabildim. Bir sonbahar günü bir yanlış anlaşılma neticesi kavga etmiştik, yollarımızı ayırmaya karar vermiştin. O günü hiç unutmuyorum. Ekim olmalı. On gün boyunca canlı bir cenaze gibi dolaştım. Bu senin için radikal bir hareket sayılırdı, fakat bunu o zaman bilemiyordum tabii. Seni geri döndüren şeyi hiç bilemedim, çok sonra gündelik işlerin peşinde koşarken o ara zaman ayıramayacağın için bunu bana ayrılık gibi gösterdiğini düşündüm. Böylece beni cezalandırıyor, hem de kendini kıymete bindiriyordun. Çok muhtemeldi. On gün sonunda hiçbir şey olmamış gibi çıktın geldin. Fakat ben o fetret devrini zihnime nakşettim. Terk edilebileceğimi, bu olasılığı bana yaşattın. Gücünü, müstağniliğini bana kanıtladın. Sonraki her şey, o bozulandan daha farklı seyredecekti. Virüs kanıma girmişti. Gövdem ruh değiştirmişti. Kalbimin rotası büyük yalanın artçısı minik yalanlarla sağa sola çekebilecekti artık. Hayranı olduğun Sherman'a atıfta bulunarak adını bana taktığın Cindy'n, senin Cindy'n yılanlar gibi sadece taşların gölgesinde rahat edecekti bundan böyle. Anımsarsın, Arjantin caddesinde daha sonra hiç gitmediğim bir restoranda çıkıp gittiğin günü. Kesinlikle inanmadım gideceğine. Ama -bu şekilde çıkmaya utanmıyor musun, şu anda kalkıp gideceğim deyip beni restoran ortasında sırf eteğim biraz kısa diye yalnız bırakıp gidecek kadar kasabalıydın işte. Eteğin kısa oluşuna tepki göstermen değildi beni üzen, kalkıp gidecek kadar bensiz idare edebilmendi. Oysa orada küçük bir miraç addettiğimiz, yarım saatlik bir süre bize bahşedilmiş tek iyi şeydi. Ben korkunç acılarla boğuşurdum. Aşıktım ve bu aşkın kaynağını henüz teşhis etmemiştim. Esra kaynağı teşhis ettiği anda, ilk darbeyi vurdu Eser'e. Eser'e aşık değildi, sadece Eser sayesinde henüz giremediği bir dünyaya bakış atabiliyordu. Nejat Eser'in allayıp pullayıp anlattığı iş gezileri, iş davetleri, sanatsal etkinlikler Eser'i yabancı ama cazip bir dünyanın anahtarı olarak gösteriyordu Esra'ya. Eser bir koridordu sanki ve Esra bu koridordan geçerek ulaşacaktı istediği pırıltıya. Kendinde bunu anlayınca Eser'i de kendi hakikati içinde görmeye başladı. Gördüğü bu hakikati hiç sevmedi. Son derece yalın, bencil, düz ve aptal buldu onu. Kadınları ondan kıskanmayacak kadar Eser'den tiksinmişti Esra. Zoraki süren iş ilişkisi çerçevesinde her görüştüğünde ondan kurtulduğu için bir kez daha kutluyordu kendisini. Küpeye baktı ve midesinin bulandığını fark etti, banyoya koştu, kustu. Galiba sonuncu kusmasıydı bu. Sana -sen budalasın diyebildiğimde ferahladığım gündü, o günden bu yana ne zaman seni görsem midem bulanıyordu. Ciddi ciddi. Sana samimiyetle itiraf etmeliydim, sen sahiden ilginç bir varlıktın. Aslında oldukça özel bir tasarım sayabiliyordum seni. Çünkü tuhaf zıtlar sende birleşiyordu. Tüm dünyanın bir göz olduğunu ve kendinin de bu göze sunulmuş bakış nesnesi olduğunu düşünerek tatmin olabiliyordun. Sendeki bu kadınca eğilim, sanata düşkünlüğünün sonucu muydu, bilmiyorum. Fakat tiksinti vericiydi. Elbette homofobik filan değildim. Ama pür erkekliği seviyordum. Sanatın adının geçmesi bile sende heyecan yaratırdı, fakat Allah vergisi sanatsal incelikten yoksundun. Senin dramın da burada yatıyordu, sen sanatın değerinin farkında olan ama bu değeri kendi gözüyle seçemeyen biriydin. Senin en çok istediğin şey yetenekti, ondan mahrumdun. Sanat alanında zirve isimlerin ne anlama geldiğini biliyordun, fakat onların yakınına yaklaşamazdın bile. Nejat Eser'in müthiş bir albüm koleksiyonu vardı, birkaç çalgı aleti çalışma odasını süslerdi, ama onları çalacak müzikal yetenekten yoksundu. Çeşitli düzeyler arasındaki farkı bilen, bir üste atlamak için gerekli her donanıma sahip fakat bir türlü geçemeyen birinin dramı acıtıcı idi. Binbir çabayla açtığı fotoğraf sergisi Cumhuriyet, Radikal, Taraf gibi çeşitli görüşlere ait gazetelerde haber yapılmıştı, edebiyat dergilerinde sıkça eleştirileri yayımlanan bir edebiyatçı tarafından mekanın şiirselliğini ortaya çıkardığı gerekçesiyle övgüye değer bulunmuştu. Hatta Mülkiye'den eski bir arkadaşının önayak oluşuyla Maison Française'de bir röportajı yayımlandı. İç mekan çekimlerinde abartısız dekoratif öğeler minimalizm esintili yeni gerçekçi stile uygun bulunmuştu. Eser içten içe bunlarla yırtamayacağını biliyordu. Kalıcılıkla bozduğu kafası, gerçekte hiç beğenmediği kimselerin, geçkin kadınların, ahbapların dostluk adına yapılan iltifatlarına mazhar olmakla günübirlik avunabilirdi; oysa kendine bile itiraf edemediği o gerçek onu nasıl yakıp durmaz: o vasattı! O birine isteyerek kötülük yapmayacak kadar iyi yürekliydi de. Esra şöyle bir düşündüğünde tüm kalbiyle acıdığını fark ediyordu ona. Hani adil olması gerekirse Esra'nın, Eser'in gerçekte var olan tek kusurunu teslim ederdi, bu kusur insan sevmemesiydi. Diğer şeyler yalnızca onun yoksunluklarıydı. Nasıl yoksul biri parasızlığı nedeniyle ayıplanamazsa Eser de yeteneksiz diye ayıplanamazdı. Hatta vasat üretimin bile kullanılacağı yerler çoktu. Eser'in emeğine bu açıdan saygı duyulabilirdi. Bunları kendisi fark etmiyorsa onu uyandırma gücüne de Esra sahip değildi. Oysa Eser, sevgili Nejat Eser, küçük ve sayısız yalanlar büyük o dev yalanı kalabalık ederek örtmeye çalışıyordu. Sen dozu düşük bile olsa gerçek bir sevgiyle kimseyi sevmediğin için arkadaşını seven bir adamın nasıl davranacağını bilemiyordun, seven birinin abartılı sevgi gösterisi yapması gerektiğini sanıyor ve bu nedenle iltifatta aşırıya kaçıyordun. Yakışıksız kibrin bu nedenle komikti. Gerçi bu kibri kolay kolay fark edemezdi kimse, ustalıkla saklardın onu. Ama ne azgın bir kibirdi o. Nefret etmeyi bilemiyordun. Kızdığın zaman verdiğin abartılı tepkiler bir gün sonra gerçekliğini yitiriyordu. Bu nedenle korkunç ağır ithamlarla üstüne gittiğin biriyle ertesi hafta yemekte buluşabilirdin. Bunları sana gösterebilmeyi çok istedim. Böyle olmanın seni düşürdüğü durumları insanlar kendi aralarında konuşuyordu. Bu üzücüydü. Sana yardım edebilmek istedim. Başka insanların alay konusu olman bende hüzün yaratıyordu. Ama çok güçsüzdüm artık. Beni güçsüzleştirmiştin. Esra kararını vermişti, Eser insanca yaşamayı sadece dış göstergelerle taklit edebilirdi. Ona iyice acıdı. Öfkesi geçti, bulantısı azaldı, fakat ondan uzak kalmadıkça 'bir zamanlar sevilmiş adam'ın zavallı yeni portresi kendi aptallığının belgesi olarak gözünün önünde olacaktı. Senin için vatan sevgisi yoktu, herhangi bir konuda içsel bir ahlaki algın yoktu, Anadolu'nun esasen bir kasaba sayılan şehrinden getirdiğin boş inançların tamamen göstermelik olarak vardı. Onları bile uygulamaya koymuyordun. Bu hakikaten sosyolojik bir vakaydı. Boş bir kılıftın, çağın yükselen değerleri ile doldurulan. Gösterdiğin şey bir oğlan çocuğunun onaylanma arzusu içinde kıvrandığı zaman erkekliğe hiç geçiş yapamıyor olduğu idi. Sen sürekli kendini sahneye koyuyordun. Kendini baştan başa yaratamıyor, taklit edecek bir sürü model üzerinden bir imaj tasarlıyor, bunu insanlara yediriyordun. İş çevren ve geniş sanat çevrenden oluşan bir kamuoyu senin kendini peşkeş çekmek üzere seçtiğin müşteri portföyü idi. Onlara azar azar koparıp verdiğin parçalarla büyük fotoğrafın daha tatminkar olduğunu hissettiriyor, onları sahaya çekiyor, sonra da parçalardan oluşan kendini pazarlıyordun. Benim içinse gerçek olmayan bir şeydi bu. Saygı ve sevgi duyamayacağım, ama ilgili küçük topluluğun tüketebileceği türde bir şey. Anlıyor musun beni, bu yeni Nejat Eser Aydın'ın gideri vardı, fakat benim için sığ ve az gelişmiş bir türün mensubuydun artık sen. Ne yazık, kendini maymun etmiştin. Bunları böyle düşünüp anladığımda sevişmelerimizin de tümden sahte olduğunu anladım. Ne dokunaklı! Kendimi kaptırarak kadın olarak sunduğum her şey, senin tarafından gözden geçirilmiş, süzülmüş, değerlendirmeye tabi tutulmuş olmalıydı, sen sevişme anında hep kendindeydin demek. Belki de beni nasıl da etkiliyor olduğun düşüncesine saplı kalarak bedenimi bir sıçrama tahtası yapıyordun. Benimle birleşmiyor, benim de parçası olduğum bir kadın imgesine giriş yapıyordun, bunu öğreniyordun. Ben eskiz masası idim yalnızca. Kadınlığın o sırada tecessüm ettiği bir ikonaydım sadece. Ama tuhaf bir itirafta bulunayım: Bunu anlamak hiç üzmedi beni. Hatta tahrik bile etti. Aşksız kullanılmış olma duygusu oldukça cinseldi. Esra, Karanfil Sokaktaki bir bijuteriden 30 Tl'ye aldığı kırmızı küpeyle başlayan insani coşkunun bugün, henüz yaşarken bu kadar köhneleşmesini anlamayacak kadar boş değildi, fakat bu sahiden de tuhaftı. Görüşlerinin doğal değişimiyle Eser'in fiziksel çöküşü paralel gidiyordu. Elindeki küpenin tozlu dağılmış kullanılamaz hali bunu somutlayan bir delildi sanki. Bu küpeler toprağa gömülen sihirli sabunlar gibi temsil ettikleri kişiyi etkiliyor olabilirdi. Seni son gördüğümde Esercik çökmüş omuzların, derinleşmiş yüz çizgilerin, zevksiz giyimin, yalancı bir üzüntüyü takmıştın suratına yine, o böbürlenen ses tonu, nasıl da iyi tanırım o sahte sesi, bana Antep'te yaşayan müflis şarap fabrikatörü amcamı anımsattın. Bacakları iyice kalınlaşmış ve varisleri birer parmak enine ulaşmış yengemle ikisi durmaksızın hayattan şikayet ederlerdi. Oysa toplamda tükettikleri kebap ve baklava miktarıyla otuz kadar Afrikalı çocuk ömür boyu doyardı. Kadın toplamının bir üyesi olarak konuşuyorum işte, sadece bu, pilin bitmişti senin. Esra, kırmızı küpeyi klozete atıp sifonu çekti. Kusmuk parçalarıyla birlikte anaforlanıp insanlığın müthiş icadı kanalizasyon tarafından yutuldu küpe."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/silahlar-susarken", "text": "İnsan, bir zaman sonra kulaklarını sağır eden seslere alışıyor. Belki de sağır oluyor da, alıştığını zannediyor. Sarp kayalıkların ardından doğan güneşe bakıyorum. İki dudağımın arasında, son nefesimi bekleyen sigaram. Aylardan mayıs. Günlerden cumartesi. Şehir, fırtınalı akşamların, ayaz sabahlarını çoktan geride bıraktı. Oysa burada güneş daha yeni görünür oldu. Hala soğuk oluyor geceleri. Soğuk ve karanlık. Bazen öyle oluyor ki, gökyüzüne bir tane bile yıldız değmiyor. Onlarda yalnız bırakıyor bizi. Alınlarımızda, ölümün soğuk terlerini hissediyoruz, çoğu kez. Ve kalbimizde hayatın ahenksizliğini. Bazı geceler sabaha kadar susmuyor gürültüler. Kapatıyorum kulaklarımı sıkı sıkıya, ama nafile. Yer sarsılıyor, gök deliniyor adeta. Sonra kesiliyor gürültüler bir an. Annem geliyor aklıma. En çok kulaklarımdan öperdi beni. Parmakları, saçlarımda dolaşırken. Ah ne de güzel olurdu kış akşamları sobanın çevresinde oturmak. Huzurluyduk. Sonra gürültü sinsice aramıza girdi. Hiç fark etmemiştik oysa. Yerimizden, yurdumuzdan edildik. Kovulduk. Belki de kovulma sebebimiz kendimizdi. Sokmamalıydık aramıza onu. Ama girmişti bir kere. Fısıltıyla yaklaştı ilk zamanlar. Bir yılanın tıslaması gibi. Sonraları, fısıltılar konuşmaya, konuşmalar emir vermeye başladı. Hepimiz kölesi olmaya başlamıştık. Bizi büyüten artık annemiz, babamız, değildi. Yüreğimizin tam ortasına oturttuğumuz, kinimizdi. Ve onu dillendirdiğimiz silahlarımız. Eskisi gibi konuşmuyorduk birbirimizle. Kahramanlarımız değişmişti çoktan. Hoca Nasreddin'in mayası tutmamıştı. Aşklarımız artık Leyla'ya değildi. Ya benimsin ya toprağın şarkıları dinliyorduk. Biz bizi kaybetmiştik. Şimdi bu kayalıkların üstünde onu durdurmak için bekliyorum. Bir haftadır sesi çıkmıyor. Kuşların sesleri geliyor arada bir. Ne de çok özlemişim seslerini. Etrafıma bakma fırsatını yeni buluyorum. Siperin ardından bir vadi uzayıp gidiyor. Vahşi dağ çiçekleri selamlıyor hayatı. Bir türkü duyuluyor uzaklardan. Yankılanıyor dağ ova. Belli ki orayı da terk etmiş gürültü. Birden çok uzakmış gibi gelmiyor karşı taraf. Belki de sandığım kadar uzak değildir. Tekrar türküye kulak kesiliyorum. Gözlerimin dolduğunu hissediyorum. Daha önce duymadığım bir türkü. Ne zamandan beri söylüyordu acaba? Yeni mi başlamıştı? Yoksa gürültüden mi duyamamıştım? Anlaşılan çok şey kaçırmıştık, silahlar konuşurken."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/sizin-koyun-allah-i-gac", "text": "Kasaba yokuşluydu. Her kasaba gibi bir aşağı mahallesi, bir yukarı mahallesi, Harman Yeri denilen meydanı, kahvehanesi... vardı işte. Her bir öyküde mekanı tasvir etme şartı olmamalı. Şartlarını çizeceğim zaten mekanın. Asıl, olanlarla çizilmez ve boyanmaz mı mekan? Zaman, bazen oynadığı sahnenin dekorunu yok edebilme gücüne sahiptir. Oyun, mekanı silebilir. Emmi kasabada grand tuvalet dolaşırdı. Yolda yürürken, kendisine yüklediği görevin kutsallığından gelen bir iç titremesiyle/cezbeyle, aniden cemaatin e dalar ve onları değişmez sorularından biriyle muhatap kılardı: İmanın şartı gaç? Bu bazen İslam'ın şartı da olabilirdi. Ya da şıklı bütün sorular. Sorulduğunda son şıkkın genellikle hatırlanamayıp muhatabı çevresine çaresizce baktıran sorular. Otuz iki veya elli dört farz. Namazın rükünleri. Altısı içinden ve dışından olanlar. Orucu bozanlar. Yeter ki şartlı olsundu. Şartlı, yeminli, ahidli, kurallı, yargılamalı bi şey olması makbuldü. İnsan Yüce'siyle içtenlikle söyleşeceği, dertleşeceği, sevgilerini dillendireceği, hayatı için birlikte karar alacağı zamanlarda, yabancı birinin O'nunla arasında durduğunu ve ne söylese kaşlarını kaldırarak yasak işareti verdiğini, ne yapsa, ne etse cıs-sus mimiğiyle araya girdiğini düşündüğünde deli oluyordu. İmanımın şartı kaç? Diye sorduğumda kendime, şartsız inanıyorum ben! diye bir ses bağırıyor içimde. Sevgiyle, emredilen bütün iyiliklere, o iyilikleri bana içten bir disiplin ve yaptırım gücüyle kolayca yaptıracak disiplinlere, şartlara koşmak mı gerek, bilmiyorum. Ah M... emmi ah... Ah benim dinimin siyah bıyıklı bekçisi ah! Polisim! Asayişim, berkemalim... Keşke un değirmenine sırtında çuvalla gelen köy kadınlarına karşı davranışlarında da biraz kural gözetmiş olaydın. Keşke her gün ahırdaki haycan'a öyle acımasız vurmasaydın. Ve kadınına; sevgine ve şefkatine şiddet uygulamasaydın. Keşke yargıda asıl sorun edilecek olanın dini emretmek, şartlı ezberletmek ve sonra göz kırpmaksızın insanların başında beklemekten çok, bireysel olarak yaşamak, kul olmak gerektiğini, en çok kendi başında beklemek, uyanık bir bilinçte olmak gerektiğini bilseydin."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/solucanli-gunler", "text": "Solucanım dediysem, canım değildi. Bilakis, içimden ona bakmak bile gelmiyordu. Hatta, onu bir kuşa yem etmeyi bile düşünüyordum bazen. Adını patavatsız koymuştum. Çünkü bir akşam üstü eve girdiğimde, anahtarı çevirip de kapıyı açtığımda, kapının bir metre ötesinde görmüştüm onu. Kapının hemen yanındaki elektrik düğmesine elim değmese, evime misafir olduğu ilk gece dünyadaki son gecesi olabilirdi. Kader onu bir anahtar dokunuşu ve akabinde kırk watt ampulün ışığıyla ölümden kurtarmıştı. Nereden gelmiş olduğunu pek kestiremediğim bu misafiri pencereden sonsuzluğa veya özgürlüğüne uçurmayı düşündüm önce. Vazgeçtim. Madem ki öldürmeyen Mevla öldürmüyordu, ona bir şans tanımam gerektiğini düşündüm. Ve ertesi gün, ona bir yaşam alanı hazırlamaya karar verdim. Mahallenin marangozundan, ölçülü kesilmiş tahtalar aldım. Yüz seksen santim uzunluğu, doksan santim genişliği ve elli santim derinliği olan yuvasını çattım. Çiçek, ağaç fidesi vesair satılan bir yerden de solucanların yaşayabileceği kıvamda bir çuval toprak satın aldım. Solucan için hazırladığım bu yuvaya toprağı doldurdum. Beslenmesi için de, çürümeye yüz tutmuş birkaç parça otu, yaprağı ve bitki köklerini küçük parçalara ayırarak toprağa yedirdim. Ve böylece solucanlı bir hayata giriş yaptım. Yalnız bir sorun vardı: Bir solucan tek başına yaşayabilir miydi? Neyse ki bu sorunun üzerinde çok durmadım ve onu öylece tek başına yaşamaya mahkum ettim. Hem nasıl aranırdı bir solucana arkadaş? Bir balık veya kuş değildi ki! O da halinden pek şikayetçi değildi sanırım. Öyle ya, eğer yalnızlıktan şikayetçi olsaydı, evime tek başına değil, birkaç arkadaşıyla beraber gelirdi. Solucanlı günlerim başladı ve onun varlığına uygun davranmaya başladım. Her sabah evden çıkarken ve her akşam eve döndüğümde, yerinde olup olmadığını, yiyeceklerinin eksilip eksilmediğini ve toprağının kıvamını muhakkak kontrol ediyordum. Bazen, sıkıldığından olacak ki, yuvası ona dar geliyor, orayı terk ediyor, evin içinde dolaşmaya çıkıyordu. Üç gün eve gelmeyecek olsam, açlıktan bayılıp bir yerlerde kalabilir ya da -onun için bu lafı kullanmak istemezdim- geberip gidebilirdi. Elimi kolumu bağlıyordu bu yüzden. Tatile gidecek olsam, kime ne diyerek emanet edecektim onu: Efendim, evimde, ellerinizden öper, şirin mi şirin, uysal mı uysal bir solucanım var, bu hafta izne çıkıyorum. Bir haftalığına ona bakabilir misiniz? mi diyecektim. Anında deli damgası yiyebilirdim. Hayatım tam da bu yüzden, solucandan önce ve solucandan sonra şeklinde, aralarında uçurum olan iki döneme ayrılmıştı. Buna rağmen, henüz on beş gün geçmiş olmasına rağmen, soğukluk duyduğum ve aracısız asla dokunamadığım bu hayvanın varlığına tuhaf şekilde alışmıştım. Bazı tedirginliklerim de yok değildi. Uyumadan önce yerinde olup olmadığına bakıyor, sonra odama gidiyor ve kapının altına boydan boya bir bez parçası tıkayarak yatağıma kadar ulaşabilme ihtimalini bertaraf ediyordum. Diyeceksiniz ki, bir solucan bir gecede ne kadar yol alabilir ki?! Bu da benim takıntımdı. Bir sabah, yine işe gitmek üzere kalktım, hazırlığımı yaptım ve mutat olduğu üzere solucanın yerinde olup olmadığına baktım. Yerindeydi. Gönül rahatlığıyla evden çıktım. Akşam eve dönmek için işten ayrılmak üzereyken, iş arkadaşlarım akşam bir yerlerde yemek yemeyi ve birkaç saat vakit geçirmeyi planladıklarını ve beni de aralarında görmek istediklerini söylediler. Herkesin aklına, evdeki eşi, çocuğu, annesi, babası gelirken, benim aklıma solucanım geldi bekleyenim olarak. Hiçbir eksiği olmadığını hatırladım ve onlara katıldım. Nezih bir ortamda yemeğimizi yedikten sonra, arkadaşların da ısrarıyla bir nargile kafeye gittik. Çay, kahve, nargile, üzerine de kırk telden sohbet eklenince, saate bakmak aklıma geldi. 11'e yaklaşmıştı. Ertesi gün pazar olduğu için, onların kalkmaya pek niyetleri yoktu. İzin istedim ve uzun süre sonra içtiğim nargileden ötürü öksüre öksüre ve bir yandan da birkaç haftalık ev arkadaşım olan solucanı düşünerek hızla yola koyuldum. Oturduğum apartmanın bulunduğu sokağa dönünce, uzaklardan köpek havlamaları, daha da uzaktan bir ambulans sireninin sesi geliyordu. Apartmana yaklaşınca bağrışmalar, çığlıklar duymaya başladım. Alakası olmadığını bilsem de, solucan hakkında saçma sapan bir endişeye kapıldım. Ama çok üzerinde durmadım ve hızlı adımlarla içeri girdim. Sesler, oturduğum beşinci kattan geliyordu. Demek ki, o kattaki dört daireden birinde bir şeyler olmuştu. Sesler birbirine karıştığı için pek az şey anlaşılıyordu. Endişenin tesiriyle asansörü kullanmak aklımın ucundan geçmediği için merdivenleri hızlıca çıktım. Beşinci kata geldiğimde, apartman sakinlerinin birçoğu merdiven sahanlığında toplanmış, asansör kapısının hemen dibinde boylu boyunca uzanmış iri kıyım adama hayret ve acıma dolu gözlerle bakıyorlardı. Evimin kapısı açıktı. Kapının açıklığı, adamın durumuna duyduğum hayretimin önüne geçti ve içeri daldım. Ortalık, toplanmak üzere olan pazar yerini andırıyordu. Apartmanın kapıcısı ise koridordaki koltukta başını iki elinin arasına almış öylece duruyordu. Beni hiç fark etmemişti. Gayriihtiyari, solucanın yuvasına ilişti gözüm. Tepetaklak olmuş, toprağı yere saçılmıştı. Apartman bekçisi hapse girdi, asansörün kapısının dibinde yatan iri kıyım adam öldü, solucanı ise bir daha görmedim."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/son-karanfiller", "text": "Yukarı mahalle ile maçları varmış. Bu sefer mutlaka kazanmaları gerekiyormuş. Kalecisiz olmuyormuş. Canım istemiyor demişti. Naz olsun diye değil ama. İçinden gelmiyordu işte. Çocuklar ne de ısrarcıydılar. Fakat sonunda mağlubiyeti kabullenmek zorunda kalmışlardı. Yüzlerinde başaramamanın can sıkıcılığı. Salih, üzüntüsüne üzüntü eklenerek kapıyı usulca kapatmıştı. Rengi solmuş duvarlar, üstüne üstüne geliyor. Koridora açılan kapılardan yayılan sessizlik. Badanası yer yer çatlamış tavan, başının üzerine çöküverecek gibi. Salih'in adeta damarlarındaki kan çekiliyor. Ayaklarının altından kayıp gitmekte olan zeminden kurtulup bahçeye zor atıyor kendini. Sararmakta olan yapraklarla birlikte derince bir nefes alıyor. Bir kuş konuyor kerpiçten bahçe duvarına, etrafına bakınıp biraz oyalandıktan sonra tekrar havalanıyor. Salih in yüzünde bir çift özlem. Annesi de bazen böyle uzaklara dalar giderdi. Sonra tatlı tatlı eski günlerden bahstemeye başlardı. Salih in zihninde her defasında kelimelerle resmedilmeye başlayan babasının uzak hayali. Çok iyi bir insanmış, herkes severmiş. Sevincinden ne yapacağını şaşırmış, baba olacağını öğrendiğinde. Gece demeden gündüz demeden daha çok çalışmaya başlamış. Sabahın erken saatlerinde Hayırlı işler diye uğurlarmış annesi. Babası da Allah'a emanet ol diye karşılık verirmiş. Birbirlerine söyledikleri son sözler bunlar olmuş. Öğlen olmadan evlerinin kapısı acı acı vurulmuş. Amcasının birbirine karışmış ağlamaklı sözleri; fabrika, patlama, yangın. Kısa bir süre sonra erken doğum yapan annesi hüzünle sevinci bir arada yaşamış. Doktorlar el kadar bebeğe bakarak Acaba yaşar mı? diye birbirlerine sormuşlar. Salih şimdi boylu poslu bir delikanlı. Ama omuzları çökük. Bir sevdiğini özlemenin ne olduğunu şimdi daha iyi anlıyordu. Bu son hafta çok değişmişti. Birden büyümüştü adeta. Amcası az mı şikayetlenirdi Yenge bu çocuğa çok yüz veriyorsun diye. Askere gitti geldi, hala mahallenin çocuklarıyla top peşinde. Bulduğum işlerde doğru dürüst çalışmıyor. Ne zaman büyüyüp de adam olacak? Gün olur o da olgunlaşır, derdi annesi. Kıyamazdı hiç. -Salih oğlum, ne yapıyorsun? -Hiç. Oyalanıyorum biraz. -Az önce kuru fasulye pişirdim. Gel de bir tabak götür. -Olur Ayşe teyze. Komşu kadınla Salih'in annesi kardeş gibiydiler. Yedikleri, içtikleri ayrı gitmezdi. Emine işe gittiği zamanlarda oğlunu ona bırakırdı. Masraflar için para teklif etmeye kalkışınca Ayşe Gücenirim ha, bir daha duymayayım diye karşı çıkmış. Çok şükür rahmetli kocasından kalan emekli maaşı yetiyormuş da artıyormuş bile. Hem bu yaştan sonra parayı ne yapacakmış. Şimdiki gibi çoğu zaman balkonunda oturur o da uzaklara dalar giderdi. Bazen birkaç damla düşerdi yere. Bir gün sevdiklerimize kavuşacağız, derdi Emine. Ablası gibi sevdiği komşusunu teselli etmeye çalışırdı. Hatıralarla hayallerin harman olduğu o güzel günler. Toprak, ilkbaharda yeniden canlanır, çiçekler tüm kış gizlendikleri yerlerden başdöndürücü güzellikleriyle ortaya çıkardı. Rengarenk bezenen bahçede kuş cıvıltılarına karışan sohbetler, neşeyle içilen çaylar. Hele bir de kurabiye varsa, Salih, o zaman mahalle maçlarını çoktan unutmuş olurdu. Gözleri, son karanfillerden geriye kalan boşlukta gezindi bir süre. Akşam serinliğine bürünmüş rüzgar saçlarını okşadı. Kararmakta olan gökyüzü ağır bir yorgan gibi üstüne serilmekte. Salih'in içi titredi birden. Ayşe teyzesinden bir kap sıcak yemek almak üzere bahçe kapısına yöneldi. Boğazında acımsı bir tat hissetti Salih, buzdolabını açtığında. Poğaçalar da epeyce azalmıştı. Naylon poşette birkaç kıymalı, bir iki de peynirli. Sakın kahvaltı etmemezlik yapma diye sıkı sıkı tembihlemişti annesi. Yemek de yaptım sana. Ameliyat iyi geçerse birkaç gün içinde taburcu olurmuşum. Ben eve dönünceye kadar sana yeter Onlar da çoktan bitmişti. Sabah kahvaltısından kalma ekmek kırıntıları. Oysa yemekten sonra sevinçle masayı silerdi. Annesi bulaşıkları yıkarken o da çay suyunu koyardı. Az sonra mis gibi bir koku yayılırdı demlikten. Ana oğul karşılıklı oturup çaylarından yudumlarlardı. Tekdüze yaşamlarında yine de birbirlerine anlatacak birşeyler olurdu hep. Salih isteksiz istekiz cilası kaybolmaya yüz tutmuş ahşap sandalyeye oturdu. Elinde kaşık öylece oyalandı biraz. Ayşe teyzesi bugünlerde hep sevdiği yemeklerden pişirmekte. Aman dikkat et üstüne dökme çok sıcak demişti tabağı uzatırken. Üzerinden yükselen buhar çoktan uzaklara karışıp gitti. Bir yaprak daha eklendi masa örtüsünün rengi soluk desenine. Karanfillerin başları eğik. Hastaneden getirdiğinde solmuşlardı zaten. Ama onların çöpe atılmalarına razı olmamıştı. Annesinin son bakışları değmişti onlara. Kim bilir birer çocuk gibi başlarını okşayıp onlarla sohbet etmişti. Çok severdi karanfilleri, hele hele kırmızı olanlarını. Babası aşkını onlarla dile getirirmiş. Bir bayram sabahı kabristana giderlerken öyle anlatmıştı annesi, karanfillerin rengi yanaklarında... Mutfağın açık penceresinden duyulan çocukların hayalkırıklıklarıyla dolu bağrış çağrış sesleri. Belli ki maçı kaybetmişler. Salih Abi olsaydı mutlaka kazanırdık derken seslerini daha da bir yükseltiyorlar. Sonra sessizlik sürüklenip geliyor arkalarından. Akşam karanlığına bürünmüş rüzgar pencerenin kanadını örtüyor. Canı pek bir şey yemek istemiyordu. Bardaktaki suyun bir kısmını içti, geri kalanını önündeki vazoya boşalttı. Sonra doya doya karanfilleri kokladı. Annesinin kokusu sinmiş. Birkaç damla akıp gitti kalan son yaprakların üzerinden. Çiçekler bir an için başlarını kaldırıp Üzülme ilkbaharda tekrar açacağız dediler. Salih gözyaşlarını sildi. Tebessüm etti. Sabah çok erken uyanmalıydı. Artık çalışması gerekiyormuş. Kendi dükkanına yakın bir fırında iş bulmuş amcası. Hem öyle her gün evde oturmak iyi değilmiş. İnsan içine çıkmalıymış. Salih yatağına uzandı. Bir süre gözlerini yarı açık kapıdan ayırmadı. Sanki her an için annesi gelecek ve Allah rahatlık versin diyerek yanaklarına birer buse bırakıp gidecek. Gözleri ağırlaştı. Az sonra rengarenk karanfillerle dolu bahçelerinde annesine doya doya sarıldı."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/sonraki-cumartesi", "text": "sıkılıyorduk. sıklığı ve şiddeti artan kavgalarımızdan birini henüz yaşamıştık. salim, ikimize de iyi gelir diye tatile çıkmayı teklif etmişti sonrasında. heyecanı yoktu. özensiz bir hazırlıktan sonra gidelim, dedim. kapıdan çıkarken arkadaşının da bizimle geleceğini söyledi. yeniden kavga etmemek için sustum. önce trafiğe yakalandık. sonra tekere vida saplandı. buraya kadar nasıl geldik bilmiyordum. sürekli penceren dışarıya bakmıştım. üzerime karanlık bir öfke çöreklenmişti. her şeyini bildiğim çok tanıdık öfke. arabanın arka koltuğunda oturuyordu. onu tanımıyordum. ses tellerinde tırmık vardı sanki. konuşuyordu yine de. ağız dolusu, soluklanmadan. tuhaf şekilde haz duyuyordum mecbur kaldığımız bu durumdan. bataklıktı. saplandığım için öfke doluydum. gıdıklayan sıcaklığı olduğu için keyifliydim. iyi şeyler olur bazen, dedi. yüzü karanlıkta kalıyordu. yani bazen derken, çok çok bazen demek istedim, diye devam etti. dudaklarında sünepe bir tebessüm vardı bunları söylerken. mesela çocuk, dedi. koca ömürde bir ya da iki kere gelir insanın başına. kazayla ya da isteyerek. ama iyidir. çocuk iyidir yani, dedi. göz kırptı. gördüm. karanlığın içinde anlık bir parlamaydı. alaycıydı. dayanamadım. kaç çocuk büyüttün, diye sordum. hiç, dedi. gülümsedi yine. tecrübe etmediğin şeyin iyi olduğunu nasıl söyleyebiliyorsun, dedim. tırmıklı sesi çatallandı iyice. dünyada deneyimlemediğim çok şey var ama neyin iyi olup neyin olmadığını biliyorum, dedi. çıt sesi duydum içimde. damarlarımdan biri patladı ya da kalbimin oralarda bir yer. beni hala sakin beni hala sevecen tutan yer kırıldı. yüzüme hücum eden kanın sesini duyabiliyordum. titreyen ellerimin yaydığı dalga arabayı yutuyordu. nasıl bu kadar emin olabiliyorsun, dedim. sesim beklediğimden daha gürdü. salim araya girdi. elimi tuttu. biraz sakin, dedi. arka koltuktakinin sesi ufak bir telaşa dönüşmüştü. abartılı tepkiler veriyorsun, bu sıkıcı yolu katlanır hale getirmeye çalışıyorum, dedi. bu kadar basit olamaz, dedim. sadece konuşmuş olmak için konuşamazsın. kesik bir kahkaha çıktı ağzından. sadece konuşuyordum işte, dedi. sinirlenmeye başlamıştı. birkaç dakika önce ahkam kesen o tavır gitmişti. istediğimi elde etmiştim. aklımdan zafer sarhoşluğu böyle galiba, diye geçirdim. o an dünyadaki her şeyden önemliydi. şimdiye kadar söyleyemediğim her şeydi bu tepkim. salim'e ya da diğerlerine söyleyemediğim her şey. sınırı geçmiştim. ihtimalleri konuşabilirsin en fazla, diye devam ettim konuşmaya. iyidir belki, diyebilirsin. iyi olduğunu sanıyorum, diyebilirsin. yeryüzündeki bütün çocukları tanımış kadar kesin konuşamazsın, dedim. tamam, teslim oluyorum, dedi. ellerini yukarı kaldırdı. tebessüm etmeye çalışıyordu. telefonum çaldı. anneniz kendisini kötü hissediyormuş. sizi görmek istediğini söyledi. mutlaka gelmeniz gerekiyormuş. yaşlı bakımevindeydi annem. hiç istemiyordu orada olmayı ama böylesi hepimiz için daha iyiydi. arka koltuktakine baktım. salim'e baktım. boğazımda kalan her şeye baktım. son bir darbeye ihtiyacım vardı. o geri adımı görmüşken duramazdım. hiç müsait değilim, dedim. siz anneme sonraki cumartesi geleceğimi söyleyin. telefonu kapattım. salim, gitseydik keşke, dedi. cevap vermedim. yola bakmaya devam etti. arka koltuktaki sinmişti iyice. dört gün sonra yeniden karşılaştık. mezarlıkta. salim'in yanında duruyordu. ismini hala bilmiyordum. yanına gittim. bak dedim, çocuk iyi bir şey olsaydı bu güller dört gün önce annemin odasını süslüyor olacaktı. artık mezarını süsleyecek. yine güldü. en azından gül almışsın. mezarına da tükürebilirdin, dedi."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/sosyal-mesafe", "text": "Şimdi ben bu öyküyü caanım uykuma kıyaraktan şeettiğimi söyleyecem ya! Efelik edecem ya illaki! Evet işin gücün artislik. İçses sen aradan çekil yavrum otur oturduğun yerde. Adamın canını sıkma. Zaten hey heylerim tepemde. Öykü diyordum mühim mevzu. Efendim gecenin bir vakti kalktım hem de uykumun canına ekmek doğrayaraktan. Kalkmasaydın kardeşim bize mi sordun, diyebilirsiniz. Zaten ağzı olan konuşuyor canına yandığımın dünyasında. Şimdi ben bu kroşeyi indirdim diye siz de taşı gediğine koyaraktan hani, ona bakarsan klavyenin başına oturan da öykücü oluyor, diyebilirsiniz. Hee klavyenin başına oturan da... İçses işin yok mu kuzum senin! Ne diyordum öykü esaslı mevzu. Bir karakter bulacaksın, bir atmosfer oluşturacaksın, bir biçim arayacaksın, sonracığıma üstkuramacası var bunun, anlatıcısı var, olay, mekan var oğlu var anlayacağınız. Silah zoruyla mı yazdırıyorlar sana kardeşim, yazmayıver sen de Allah Allah! İçses çok oluyorsun ama. Şimdi öykücü bir ağabeyimiz olsa anlatıcı çeşitlemesi gibi fiyakalı bir laf ederdi. Ederdi Allah için. Hah şöyle efendi ol canımı ye İçses. Ahmet Mekin gibi temiz adamlar şu öykücüler ne de olsa. Fiyaka da haklarıdır, çalım da. Hakkıdır hakkıdır! O torbaya doldurduğun tulumba tatlıdır. Tatlıdır tatlıdır. Buna da Karagöz'den mülhem anlatıcı hımm güzel buluş gibi bir şeyler, derdi eminim. Hatta kalıbımı basarım. Tamam bilader sende de ne çene varmış diyebilirsiniz. Deriz demeyiz sana mı soracağız kardeşim. İçses kaşınma! Gelelim mevzumuza. Mevzu derin. Efendim aşırı yorgun ve uykusuz olduğum bir günün ilk akşamından vurup kafayı uyudum. O yorgunluk, o uykusuzluğa bana mısın demeden iki bilemdin üç saat sonra uyandım. Uyanmasaydın kardeşim bize mi sordun demeyin ama. Uyandım değil aslında uyanmış bulundum. Sıcak somun ekmek gibi şu şairler hak için. Bak zihnimize nasıl nakşetmişler mısralarını görüyor musun İçses? Biraz feyz al feyz. Şairleri severim. Kitabın ortasından konuşan adamlar ne de olsa. Şairler candır. Candır candır. O öğlen yediğin de turşu ilen patlıcandır. İçses sululuğu bırak! Oturmuşuz derdimizi yanıyoruz şunun şurasında. Bir saygı duy, bir bişey yap hıyar! Rüyamda kır gibi bir yerdeyiz. Yiz diyorum çünkü memlekette kalburüstü ne kadar öykücü varsa orda. Bir eğlence tertip edilmiş, parti gibi bir şeyler verilmiş ama siz bunu lise mezunları şeysi gibi düşünmeyin. Bildiğin parti verilmiş işte. Hikmetinden sual olunmaz rabbim. Rüya bu ya benim de hepsiyle muhabbetim, tanışıklığım varmış. Rüyanda görürsün demeyin çünkü ben de onu diyordum zaten. Rüyamda memlekette elle tutulur, parmakla gösterilir ne kadar öykücü tayfa varsa hepsiyle tanışıyormuşum. Bu arada İçses gülmekten morardı burada efendim. Töbe estağfirullaah. Şurda oturmuşuz öykü diyoruz, rüya diyoruz geveliyoruz bir şeyler. Ne diye maydanoz oluyorsun ordan. Pis herif! Ben öykücü takımının arasına ister rüyada girerim ister neyse ne! Sana mı soracağım kardeşim. Bak atarım seni işten. Unutma bu öykünün müellifi hala benim. Çıkarken muhasebeye uğra derim o olur. Efendim cümlenizden affımı diliyorum. Ne diyordum? Haa rüyamda öykücü ağabeylere sual etmek için dolanıp duruyorum. Kıvranıp duruyorum desene sen şuna. Ulan ister dolanır ister kıvranırım kaydı sana mı düştü İçses. Bildiğiniz ciğerci kedisiyim hazeratın peşi sıra hani. Koştur koştur üstüm başım, fanilam ter içinde beri taraftan. Elimde bir not defteri, tahta bir kalem, bakışlarım puslu, ellerim karıncalı. Rezili rüsvayım söze gelir değil. Efendim yeri gelmişken İçses'in gözlerindeki istihzayı görmelisiniz. Namussuz herif! İçses yavrum kına aldım sana. Anladın onu sen. O perişanlıkta olmama rağmen en sevdiğim öykücü ağabeyi gözüme kestiriyorum, yandan yandan meclisine sokuluyorum, yürümeye başlıyoruz, bütün hürmetim, efendiliğimle el pençe divan, efendim sizin falanca kitabınızı okudum, filanca öykü ne öyküydü öyle ama gibilerinden şirinlikler ediyorum. Efendim sizin öykülerinizde kendimi buluyorum hatta öyle ki kitaplarınız masamda hep yanı başımda durur diyerekten şeedecek oluyorum. Özellikle son öykü kitabınızı dönüp dönüp kaç kere okumuşumdur Allah bilir, diyecek oluyorum. Oluyorum da adamın beni tındığı yok. Varlığımdan haberdar değil. Yüzüme boş boş bakıp babacan babacan gülümsüyor o kadar. Ulan her şey aklıma gelirdi de en sevdiğim öykücünün huzurunda ontolojik bir sorunsala dönüşeceğim aklıma gelmezdi. İyi mi? Bu arada yürü yürü payitahtta huzura gelmişiz haberim yok. İçses uyarsana oğlum beni ne işe yararsın sanki? Haşmetmeap'ın şiir meclisi kurulmuş. Vüzera, yeniçerilerden değme asakir, pos bıyık ağalar-paşalar, en güzellerinden seçilmiş, şekerrenk hizmetkarlar, şairler, mevlidhanlar, nevi şahsına münhasır meddahlar, sanatkarlar kimler kimler... Hünerini sergileyen ulufeyi, caizeyi kapıyor. Ben ortada kala kalıyorum öyle. Göğsüm daralıyor nefes alamayacak oluyorum biran. İçimdeki bu sıkıntıyı söküp atmak için merdivanaaa, aaaahh merdivanaa dayadım sırtımı gene böğüünnn merdivanaa merdivanaaaaee diye semaya bir avaz bırakmak istiyorum. O kadar. Oradan ayrılıp bir korulukta biraz nefesleniyorum. Kendimi doğaya vuruyorum. Biraz temiz hava doğayı seyretmek beni kendime getiriyor. Duruluyorum. Pes etmek bize yakışır mı oğlum diyerekten bir başka öykücü ağabeyin yanında bitiyorum hemen. Bütün enerji ve heyecanımı yenilemiş olarak elbette ki. Gözlerimi kapıyorum, derin bir nefes alıyorum. Ortaokul yıllarında köyde derede çimmeye gider, belimize gelen suda boğulmamak için nefesimizi tutma yarışına girişirdik hani. O günler geliyor aklıma birden. Daha o günlerden ne nanemolla olacağınız belliymiş hah ha! İçses sen ilkgençlik nedir bilir misin canımın içi? Haspinallah. Bir taraftan da yüzümün gözümün terini silmekle meşgulüm. Ter içinde kaldığını vurgulayıp durmasan olmuyor sanki diyebilirsiniz. Zaten şu üç günlük dünyada bir şeyler için uğraş vermenin ne anlamı olabilir değil mi canım? Hakkınızdır dilediğinizi söyleyebilirsiniz. Gördüğünüz üzere içimizin sesini bile susturamıyoruz nasılsa. Size mi laf edeceğim. Yürü yürü çok büyük bir kütüphaneye gelmişiz. Bu kütüphane aşağı yukarı on dönüm arazinin üzerine bina edilmiş. Avlusunda fresk tablolar, natürmort resimler, heykeller, büstler... İçerisinde en nadide yazma eserlerden tutun en modern kitaplara, bilimsel çalışmalardan sanatsal eserlere, dergiler, ansiklopediler, çocuk kitapları ne ararsanız var. Hatta tarihin değişik dönemlerindeki savaşlardan kalma ilkel teknolojik aletler bile mevcut. Kulak kabartıyorum bizim öykücü abilerin muhabbeti koyu. Yakası açılmadık öyle laflar ediyorlar ki samimiyetlerine beni de katmalarına şükran duyuyorum. Tam zamanı oğlum diyorum kendi kendime hadi göreyim seni. Çay kahve hizmetlerine koştururken bir taraftan da bizimkinin yanına sokuluyorum imza şettirecektim rahatsız olmazsanız gibilerinden. Dakikalarca benim de kalemim olduğundan, yazmanın benim hayatımdaki yerinden, not defterimi kalemimi hazır edip tavsiyeleri olursa müteşekkir olacağımdan, şu içinde bulunduğumuz zamanın benim için ehemmiyetinden, eğer arzu ederlerse birkaç çalışmamı kendilerine gösterebileceğimden, okuyan herkesin hakkımı sağ olsunlar teslim ettiklerinden filan dem vuruyorum. Dem vuruyorum da dinleyen kim! Üstat beni dinlerken aniden esneyip, gerinip suratıma doğru hapşırmasın mı? Ulan arkadaş birinin ahını mı aldım nedir bu yav diye içerleniyorum. Üstat sanki her gün birinin suratına suratına hapşırıp dururmuş gibi bütün olağanlığıyla kalkıp gidiyor. Yorum yapmayacağım hah haa! Bak yapmazsan hatırım kalır. Nolur yumurtla bir şeyler! Adamın ardından koşturup sesleniyorum sesleniyorum ama kapı duvar. Öylece Çengelköy hıyarı gibi kalıyorum orta yerde. Merdivanaaya devam etmek istiyorum bütün gücümle ama ona bile mecalim yok. Kısa bir müddetten sonra noluyor lan hemen burnunu düşürüp yelkenleri koyuveriyorsun diyorum kendi kendime. Sen böyle yaparsan İçses gibilerine düğün bayram oğlum diyorum. Biz bu yola baş koyduk aslanım gibi sloganik bir cümle daha ediyorum. Gözlerimin feri yerine geliyor. Ayaklarım yere daha bir sağlam basıyor. Öyle ki yürüdüğüm yerleri titretiyorum. Saçlarımın dikeldiğini, koltukaltlarımın kabardığını hissediyorum. En zor zaman ve şartlarda ayağa kalkmanın ilk adımının karar vermek olduğunu çok iyi biliyorum. Kararımı veriyorum. Yıkılmak, yılmak, yenilmek yani üç y bize yakışmaz diyorum. Yok artık üç y ne yav kromozom şeysi mi? Sana cevap vermiyorum artık İçses Efendi. Ağzı olanın konuştuğu şu dünyada sana laf yetiştireceğim diye hiiçç kendimi yoramam evladım. Buyur canın ne istiyorsa söyle, dilin neye dönüyorsa konuş. Koştur koştur öykücü ağabeylere yetişiyorum bu arada. Bir belediye otobüsünde kendimizi buluyoruz. Kanlıca'ya doğru gidiyoruz. Hepimizin ağzında maskeler. Koltuklara birer boşluk bırakılarak oturulmuş. Körüklüde öykücülerle beraber bir tek ben varım. Bir müddet derin bir sessizlik oluyor. Ben fırsattan istifade lise yıllarımdan beri kitaplarını döne döne okuduğum bir öykücü ağabeyin ensesinde bitiyorum. Sırtı bana dönük. Üstünde haki yeşili bir pardösü. Elinde baston, başında melon bir şapka. Derin bir nefes alıp verdikten sonra omzuna dokunup efendin bakar mısınız, deyiveriyorum. Hazret bana dönüyor bütün tebessümüyle. Buyur arkadaşım, demez mi? Ulan galiba şeytanın bacağını bu sefer kırdık, diyecek oluyorum. Bir adım daha atıp adama iyice yaklaşıyorum. Hoparlörden önce hırıltılı sesler yükseliyor. Sonra otobüsün aynasında şoförün oldukça asık suratıyla karşı karşıya geliyorum. Hırıltılar kesilince birden otobüsün içini LÜTFEN SOSYAL MESAFEYE DİKKAT EDELİM sesi dolduruyor. Başımı çevirip İçses'e bakıyorum bu sefer halime için için ağlıyor. Silkinerek uyanıyorum. Ter içindeyim. Dilimden rüyaymış kelimesi düşüyor. Kendime biraz geldikten sonra çalışma odama gidip klavyenin başına geçiyorum. 1984 Gaziantep doğumlu yazar ilk ve orta öğrenimini bu şehirde tamamladı. 2009 yılında Çanakkale İlahiyat Fakültesinden mezun oldu. Halen bu üniversitede Arap Dili ve Edebiyatı alanında yüksek lisans eğitimine devam etmektedir. Lise yıllarından itibaren öykü yazıyor. Sus Yeri isimli ilk öykü kitabı 2020 yılında çıktı. Edebi Müdahale, Fayrap, Muhayyel, Berhava Öykü, İtibar, Post Öykü, Olağan Hikaye gibi dergilerde öyküleri yayımlanmıştır. Evli ve iki kız evladı vardır."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/su-samurlari-ve-kedigiller", "text": "Annesinin dizi dibine oturup, adab-ı muaşeret gereği dizlerini birbirine değdirerek, komşu kadınların örgü şişlerini izlediği günleri hatırladı. Okul hayatı boyunca Matematik hocalarından nasıl titizlikle tiksinip, kar yağınca nasıl kestane kokusu aldığını burnunun... İkindi saatlerini çok seven birini hatırladı. Ablası mıydı, annesi mi, alt sokağın kavruk kızı Yasemin mi, bilemedi. Ama sonuçta seviyordu ikindi saatlerini. Bunu hatırlayabildiğine sevinmeli. İnsanların telaşlı hüzünleriyle oturmayıp ayakta durmayın seçtikleri için boş kalan banka iki kuş kondu. Biri diğerine nerede kaldığını sordu. Sustu beriki. Cevap vermedi. Gagasının sol yanından akan bir damla suyu ufak diliyle yalayıp kaldırıma indi. Siyah şapkalı bir kadının ayakları dibinden geçerken dönüp ardına baktı. Öteki çoktan uçmuştu. Silkelendi yerdeki. Ayak parmaklarının arasına giren toprak parçalarını gagasının ucuyla ayıkladı. Yolun pazara çıkan sokağında, esrik adımlarla kayboldu. Durağa bir düğme yanaştı. Biri önde, biri ortada, biri arkada üç delikli düğme. Orta deliğinden girdi içine düğmenin. Sokak lambaları evler içindir. Bunu size öğreteceğim. Sokağı evinize taşıdığınızda, gereksiz ışık yığınından kurtulup ağır bir loşluk altında hoşça kalabilmeyi seveceksiniz. Güvenin bana. Bu iyi gelecektir. Ya da evet, bu iyi gelecektir. Ama siz yine de güvenmeyin bana. Aklım sık sık gidip gelir. Bilincim olmayan durumlar yaratıp, olabilecek diyaloglara girer kişilerle. Şu veya bu kişilerle. Dedim ya, güvenmeyin bana. Bugün yine banyonun her zamanki köşesinde ölü taklidi yaptı örümcek. Bacakları alabildiğine uzundu. Tüyleri vardı üzerinde. Kıskanmadım değil. Karşılıklı bir anlaşmayla selamlaştık önce. Beni her zamanki yerinde beklediğine sevindim. Ama ölü taklidi meselesinden sıkıldım artık. Bana bir şeyler öğretmeye çalışıyor gibi. Eğilip gözlerine baktım bugün. Bir örümceğin gözlerine baktınız mı hiç ? Saydamdır. Bakmıyor gibidir. Ama gördüğünden emin olur, sonra da memnun kalırsınız görüldüğünüzden. İnsanlar yalnız bakmayı bilir. Görmek onlara çok uzak. Bu yüzden insanlara soramadığım şeyleri onlara sorarım hep. Oysa ben ne çok isterdim, senin gibi hızla koşup kaçabilmeyi. Uzun, diri bacaklara sahip olmayı ne kadar isterdim. Şaşırdın tabii... Yerinden memnun değilsen eğer, şaşır derim. Saat 18:03. Biraz sonra gelecekler. Seni uykuna bırakıyorum. Ölü taklidi yapmaya gidiyorum. Anahtarın kapı kilidinde döndüğünü duyuyorum. Her dönüş bir sarsıntı. Açıldı kapı.. Anahtar, holdeki dolabın üzerine fırlatıldı. Her günki gibi. Geniş omuzlu bir gölge geçti salonun önünden. Mutfağa girip dolabı açtı. - Çorba yok mu bu akşam ? Bilmiyorum. Her akşam olur muydu çorba ? Selma, her akşam çorba ister. Bazen yanına salata. Uzun zaman oldu çorba yapmayalı. Selma her akşam çorba yok mu diye sorar. Ben her akşam televizyondaki programı izlerim. Su samurlarıyla kedigiller söyleşir ekranda. Biz Selma'yla konuşmayız. Kedigilleri sever Selma. Ben su samurlarını. Gelecek haftaya doktor randevum var. Kalkıp not etmeliyim duvara. Hastanenin yerini çizdiğim krokiyi de bulmalıyım. Selma aldı kuşkusuz. Bir gün gidip sormalıyım. Bir gün gidip sormam için, her gün bir şeyimi saklar Selma. Her gün gidip sormam gerekenlerin listesini ayrıca tutmalıyım. Bir gün gidip sormak için. Karşı dairenin kapısına üç kez vuruldu. Üç keskin baston ucu darbesi. Bastonun ucu kapıdan ayrılmadan açıldı kapı. Refik Bey, evine buyur edildi. Üzerinden ceketini alıp vestiyere astı karısı. Soyunup dökündü Refik Bey önce. Sonra mutfakta hazır olan masanın başına oturdu. Kızı yine revani yapmıştır. Bugün Cuma. Her Cuma babasına revani yapar Refik Bey'in kızı. Refik Bey'in kızı, Selma'nın iş yerinden arkadaşı. Hafta sonları beraber sinemaya giderler. Bazen evde izlerler filmlerini. Refik Bey'in kızı uzun, seyrek saçlıdır. Oturduğu kanepeye saçları dökülür hep. Ben, onun gitmesini beklemeden toplarım kanepeden saçları. Selma, her saç toplayışımın ardından bir sigara yakar. Bir tane de bana yakar. Sigaram bitene kadar oturup dinlerim onları. Bazen, Cuma'dan kalma iki parça revaniyi de getirir Refik Bey'in kızı. Ben sevmem. Her defasında fazla kaçırıyor yumurtasını. Selma revani yapmayı bilmez. Bu evde yemekleri ben yaparım. Refik Bey taş plağını çalıştırdı. Yine Selim'in Suz-ı Dilara'sı çalıyor. Demek ki saat on buçuk. Benim uyku saatim. Ölü taklidi yapmaktan, yarı ölüm haline terfi ediyorum. Uyku halinde, Antik Yunan'ın yarı ölümlü Tanrılarına benziyor insan. Her şeyi yapabilecek kudrete sahip irade, artık hiçbir şeyi yapmayacak durumdaki bedeni ele geçiriyor. Selma, birkaç gecedir uykumda yanıma geliyor. Eski ayakkabılarımı, kitap ayraçlarımı, yeni aldığım fincan takımlarını sakladığı yeri bir bir söyleyip odasına çekiliyor. Ben her sabah unutuyorum söylediği yerleri. Her akşam gelip yeniden hatırlatıyor. Selma her akşam, çorba yok mu diye soruyor. Ben, Tuğçe Gök. 7 Eylül 1994 Gönen doğumluyum. İlk ve ortaöğretimi Gönen'detamamladıktan sonra 2012'de Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili veEdebiyatı bölümünü kazandım. Üç yıl burada eğitim aldıktan sonra ailevi sebeplerleKahramanmaraş'a taşınıp lisans eğitimime Adıyaman Üniversitesi'nde devam ettim. 2019'daburadan mezun oldum. Edebiyata ve sanata ilgim lise yıllarımdan beri devam ediyor. Yazmaya da aynı yıllarda başladım. 2011'de Ömer Seyfettin öykü yarışmasında GöldekiBeyaz Yaprak isimli öykümle üçüncülük aldım. Daha önce Şarki edebiyat ve sanat dergisindeiki öyküm yayımlandı. İki çocuk annesiyim, okumaya ve yazmaya devam ediyorum."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/suc", "text": "Binlerce defa kendime aynı ölüm haberini verdim. Bir telefonla, bir elçiyle, bir mektupla. Her seferinde mesaj aynıydı. Baban öldü. Hepsine ayrı ayrı tepkiler verdim. Ağladım, güçlü durmaya çalıştım, bazense hiçbir şey yapamadan öylece yığıldım. Hepsinde de güçlü bir acıyla kavruldum. Gerçeği asla böyle olmaz dedim kendime, daha acı olur. Ama olmadı. Daha acı olamadı. Aklımda kurduğum onca kurgu durdu ve yerini boşluğa bıraktı. Gövdemde koca bir delik. İçimde yok olmuşluk. Ağlamadım. Hatta güldüm. Kavuştu sonunda dedim. Güçlü durmaya da çalışmadım öylece yığılmadım da. Zaman durdu ben durdum. İkindi güneşi çevremi sardı. Ben de onu sardım. Sardığım kendi eksik yanım mıydı yoksa ölüm güzel geldi de onu mu sardım bilmiyorum. Sardım öylece. Beni saran kızıl ışık gibi sardım. Yüzüme oturan gülüş gibi. İnip kalkan göğsüm gibi. Nefesim hızlı gözyaşım kuru. Eve gidelim istersen diyenlere hayır dedim. Az kaldı. Sahile yürüyelim. Yaşadığımı göreyim. Ölen ben miyim babam mı onu bileyim. Bilemedim. Ağla dedi herkes. Çocuk gibi ağla. Adam gibi ağla. Süzülsün gözyaşın. Sarıldılar, yüzüme bakamadılar, su verdiler. Köşede kıyıda şokta dediler ama şokta değildim. Üzülememek suç muydu baba. Soramadım sana bunu. Toprağa koyarken de soramadım yıkarken de evde can verdiğin yeri yatak yapıp yatarken de. Ölüm ayrılık değil gibi. Ayrılık gibi olan kalımdı. Kalan bendim. Ayrı kalan da ben ayrı ölen de. Sen burada değilken konup göçen de ben. Ayrılık değil kavuşma. Kavuşan sen. Kavuşuşun kutlu olsun diyemeyen ben. Ağzımı açıp sana tek bir söz bile edememek dışında bir üzüntümün olmamasına bile üzüldüm ama ölümüne üzülemedim. Ölüm demeye üzüldüm ama ölmene, seni o nemli toprakta yapayalnız bırakmaya üzülemedim. Olması gerektiği gibiydi gidişin, gelenlere büyük büyük masalar kuruşumuz, okunan ayetler, edilen dualar, başın sağ olsunlar olması gerektiği gibiydi. Çorba da olması gerektiği gibiydi mesela. İçmemem gerektiğini hissede hissede içtiğim bir tas çorba güzeldi, verilen pideler de güzeldi. Sen sevmezsin diye biber koydurmadım hatta pideye. Babam böyle sever dedim Mehmet abiye, buğulandı onun gözleri ama ben yine gülümsedim. Bir kuş çırpınıyor göğsümde seni anınca ama ağlatmıyor. Çırpınıp, göğsüme çarpıp duruyor sadece. Ama bir tek beni ağlatamıyor o kuş. Merve ağladı mesela. Her köşede kıyıda ağladı, kollarımda ağladı, yatağında bütün gece ağladı. Ağlamasını kıskandım. Seni benden çok sevmesini kıskandım. Keşke dedim bende ağlasam hüngür hüngür, deseler ki ulan ne çok seviyormuş babasını. Tek bir gözyaşı bile dökmedim arkandan. Kafamda kurduğum senaryoların hepsinde ağlamıştım oysa. Mesela halamın bana telefon edip baban Hakk'ın rahmetine kavuştu oğlum dediğinde amfide olmama aldırmadan hüngür hüngür ağlamıştım. Ya da Selvi'nin gelip başın sağ olsun Murat deyip boynuma sarıldığında tir tir titreyerek güçlü durmaya çalışsam da gözlerimden bir bir düşmüştü damlalar. En çok da rüyamda annemi görüp uyandığımda evde seni de bulamadığım o hayalde... Öyle çok ağlamıştım ki belki çocukken düşüp yara bere içinde kaldığımda bile o kadar ağlamamışımdır. Ama gerçekte öyle olmadı. Merve'nin mesajını görünce iki kere okuyup dudaklarımın arasından gerçek olup olmadığını kontrol edermiş gibi çıkan 'Babam ölmüş.' cümlesini yabancı gelen sesimden duymak dışında başka tek bir tepki bile vermemiştim. Ölmüş demek kanıma dokunmuştu bir tek. Zaten bir daha da babam öldü diyemedim kimseye. Vefat etti babam, dedim hep. Ölmeyi sana yakıştıramadığımdan ya da senin kimseye öldü demediğin gibi sana öyle dememe alınırsın diye korktuğumdan kimselere babam öldü demedim. Günün tükendi babam, nefesin tükendi, vaktin doldu. Teslim ettin ruhunu, sıyırdın bedeninden. Çok sevdiğin ceketini çıkarıp şöyle bir evirip çevirirek tozunu silkeleyip asardın ya askısına bedeninden ruhunu da aynı şekilde sıyırıp dünyanın tozundan temizleyerek teslim etmişsindir. Keşke böyle incelikle teslim ettiğin ruhunu sorabilsem sana. Ruhumuz en çok kalbimizde mi baba? Keşke Merve'nin rüyasına geldiğin gibi benimkine de gelip cevaplasan sorularımı. O çok üzüldü diye girdin rüyasına biliyorum, kıyamazsın kızına. Önceden de en çok onun saçını okşardın zaten. Annemi görürdün gözlerinde. Kıskanırdım ben de. Hiç bitmemiş işte o çocuksu kıskançlık, göğsüme sıkışıp kalmış. Seni görebiliyor diye, senin için ağlayabiliyor diye bile kıskanıyorum onu. Kardeş olmak böyle çünkü, ne olduğuna ne öldüğüne. Ama benimki annemin yokluğundan biliyorum. Babalar kızlarını anneler oğullarını sever en çok, babalar kızlarının gözlerinde aşık olduğu kadını anneler oğullarının gözünde aşık oldukları erkeği görürler. Selvi'nin gözlerini göreceğim bir kızım olsa ben de onu dünyalara değişmem. Her gün okşarım başını, mis gibi kokar o da anası gibi. Annem olsa işte o da daha çok benim başımı okşardı belki. Sen duysan bunları hadsizlik ettiğimi söylerdin. Ne garip ki bunun için bile kızamazsın bana artık. Ben de toprağa kavuşana, annemle senin kavuşman gibi birbirimize kavuşana kadar sabredeceksin bu azar için. Halam seni çok seviyor baba, abisinin bir tanesi olmasının hakkını sonuna kadar veriyor. Geçen gün odana gelip azarladı bile beni. Kapıdan bir girişi vardı, hışımla. Kapadı arkasından kapıyı, gelip karşıma durdu. Hadi ağlamıyorsun, güçlü çocuksun ama bari ortalarda dolanıp muhabbet etme herkesle. Babanın gidişine sevindin sanacak millet. Kızarken ki ses tonunu bilirsin. Bir hanımefendiden böyle hiddetli bir tonun çıkışı beni hep şaşırtmıştır. Her kelimesi titretir içimi. Bu sefer öyle olmadı ama. Sesinin hiddetine abisinin hüznü karışıyordu çünkü. Gelip yanıma oturamadı bile. Koltuğa şöyle bir baktı sadece. Senin orada öyle can çekişirken yatışını hatırlamış olacak ki gözlerinden yanaklarına uzun uzun süzüldü yaşlar. Kızdığını unuttu, ne yaptığını ne yapacağını unuttu, durdu öyle kapının önünde. Gidip sarıldım tabi. Onun ağlayışına içim cız etti ama yine de ağlayamadım. Belki öldüğünü görmediğim için ağlayamıyordum baba, ne dersin? Bu koltukta senin dizine başımı yaslar gibi yatışım bu yüzden belki. Merve uğrayamadı uzun süre buraya, halam yalnızca bir defa geldi böyle. Bir tek ben her gece dizlerinde yatar gibi uyudum bu odada. Yarım kalmış yazılarını bile okudum. Ölümü anmaya başladığın o yazıyı bile okudum. Sesini duydum kulaklarımda hatta. Hani anneme okuduğunu anlatıp Merve'nin ısrarı üzerine bize de okurdun ya yazdıklarını. Bir dizinde ben bir dizinde Merve. Hala aynı ses kulaklarımda. Bu odada hala varmışsın gibi. Uzun bir seyahattesin her an dönecekmişsin gibi. Annem öldüğünde de böyle olmuştu, sen de ilk başta öyle gelir zamanla ağırlaşır ölüm demiştin. Benim için öyle olmadı baba. Annemi anınca da göğsümdeki kuş sağa sola çarpar sonra yorgun düşerdi ve hep aynı şeyi fısıldardı. Uzun bir seyahat bu. Seni de yanına çağırdı işte. Uzun bir balayı gibi. Merve bana emanet edilmiş, kapılar her gece sıkı sıkıya kitlenip dualarla uyunması tembihlenmiş de bavullarla gitmişsiniz gibi. Öldüğünü bilsem de gidişin böyle neşeli geliyor işte bana. Belki bu çocukça düşüncelerim herkes gidince, Merve ile koca evde yapayalnız kalınca geçecektir diye düşünüyordum. O gün hiç gelmeyecek gibiydi o sıralar. İki ay geçmişti ama hala kapının sesi durulmuyordu. Merve ağlamayı bırakmıştı ama gülmüyordu da. Odana kimse gelemedi ama her gelen kapıya uzun uzun bakıp iç çekiyordu. Sevenin ne çokmuş. Her gelen yüzlerce duayı salonun ortasına yığdı da salonumuz koca bir dua oldu. Allah güç versin kalanlara, sağlıkla sıhhatle yaşayın onların yerine de. Genç gitti anneniz de babanız da. Onların ömrü de sizin olsun inşallah. Pek severdik rahmetliyi kabri nur dolsun. Murat oğlum güçlü durma vakti şimdi Merve'miz önce Allah'a sonra sana emanet. Selvi bile sordu bana bunu. Hadi anneni hiç tanımadın ama ya baban? Aynen böyle dedi. O da beni suçladı o zaman. Ama şimdi suçlayamıyor. Senin ölüm haberini aldığım o günü unutmayan bir ben kaldım çünkü. Her gece dizlerine yatıp tüm dertlerimi unutur gibi odanda sabahlıyorum hala. Selvi çocuk gibi olduğumu söylüyor bu odada. Çayımı getirmek için geldiğinde saçlarımı bile okşuyor bazen. Kızma hemen. Yanlış bir şey yapmadım. O artık gözlerine baktığımda onun gözlerini görebileceğim çocukların annesi. Seni toprağa gömdüğümüz o günden üç beş ay sonra gidip babasından istedim onu. Merve kızdı tabi, cenaze eviymişiz biz, yakışık almazmış. Umursamadım, sen severdin Selvi'yi, gelinin olsun isterdin. Gittim Allah'ın emriyle istedim sensiz sensiz, onlarda verdiler kızlarını bu öksüz yetim oğlana. Ama Halit amca şart koştu hemen. Düğün sonbaharda olsun bu yıl olacaksa da, babanın yası dinsin öyle sevinelim. Tamam dedim ben de. Sonbaharın kızılında oldu düğünümüz, bizim bahçede. Bahçedeki yaprakların arasında bağlandı kaderimiz. Düğün biter bitmez Merve bir kaç haftalığına halama gitti. Herkese yeni evli çiftin yanında kalmak olmaz diye bahane buldu ama ben biliyorum evlenmeme kızdı. Abisini kıskandığından değil. Sizi sevmediğimi, seni toprağa verir vermez sanki hiç umrumda değil gibi evlendiğimi düşündüğünden kızdı. Her gece söylendi halama, kulaklarımın çınlamasından biliyorum. Kızmadım ona. Her çınlamada odana kapandım. Merve'nin yükünü alsın, gönlümüze yeni bir soluk getirsin diye alelacele evlenmek kötü mü diye günlerce sorguladım. Asıl suçlu düğünüm değildi biliyorum. Bir kere bile gözyaşı dökemememdi."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/sukran-divani", "text": "Bir gün, bir ahu dilberin yolu ormana düşmüş. Ravilerin naklettiğine göre sadece oradan gelip geçmekteymiş. Kısmen de olsa böylesi güvensiz bir yolu tercih etmesinin sebebinin, bir yere yetişmek için acele etmesi ve ormanın içindeki patikadan gidip vakit kazanmak istemesi olduğu söylenir. Zira böyle bir peri kızını daha önce ormanın bu kadar derinliklerinde gören olmamıştır. Neden acelesi olduğu, neden yalnız başına yolculuk ettiği, orada ne yaptığı konusunda hemen hiçbir kaynaktan bilgi edinemediğimiz ama çok güzel olduğu konusunda hemen herkesin ittifak halinde olduğu bu dilber-i rüya, salınarak yolunda giderken, birden açıklık alanda şakayıkları görmüş. Yılın belli zamanlarında ve çok kısa süre açan bu dağ çiçeğini gördüğüne göre mevsimin bahar olması muhtemeldir. Ehlince malumdur ki; bu şakayık çiçeği, görenleri kendisine hayran bırakacak kadar güzeldir. İşte bu hatun kişi de ya çiçeklerin güzelliğine hayran kaldığından ya da daha önce hiç şakayık görmediğinden olsa gerek, acelesi olduğu her halinden belli olmasına rağmen bir müddet ormanın bu müstesna köşesinde oyalanmış. Çiçekleri görmeden öylece geçip gitseydi, görse bile daha yakından bakmak için yanlarına gitmeseydi, gitse bile koklamak için yüzündeki ince ama koyu tülü açmasaydı, tülü açsa bile çiçeğin kokusundan mest olup başındaki örtü sıyrılmasaydı, örtü sıyrılsa bile tokayla tutturduğu kızıl gür saçları açılmasaydı, saçları açılsa bile boynundan ve gerdanından yükselen o baygın rayiha, o baş döndüren koku yayılmasaydı, şimdi kimsenin bu olaya dair diyecek bir tek sözü dahi olmazdı. İşte şimdi, bilmem kaç yüzyıldır durmadan anlatılan bu hikayeyi biliyorsak bütün bunlar olmuş olmalı. Evet, çiçekleri görünce güzelliklerine hayran olup yoluna devam edemedi. Daha yakından görmek istedi. Görmekle yetinmeyip koklamaya yeltendi. İşte her şey tam da o zaman, o anda vuku buldu. En yakındaki çiçeği dalından koparmadı. Bilmem ki, belki bir anlık hoşluk uğruna bir çiçeği solduracağını düşündüğünden mütevellit nebatata kıyamadığından; diz çöküp eğildi şakayığın üzerine. Daha iyi koklamak için yüzündeki tülü araladı. İyi koklayamadığına kanaat getirmiş ve oracıkta yalnız olduğu ve kendisini kimsenin görmeyeceğine de itimat etmiş olmalı ki, bir güzel açtı yüzünü örten tülü. Daha rahat kokladı çiçeği. Koku ciğerlerine doldu. Başı döndü. Gözleri karardı. Bakışı bulandı. Ferahlamak için istemsizce başındaki örtüye uzandı. Açmak için çekince örtü tokaya takıldı. Kızıl, uzun ve gür saçları şırıl şırıl serin bir su gibi döküldü. Boynundan ve dahi gerdanından yükselen o baygın rayiha hala esans ustaları için bir zirvedir ve henüz aşabilen olmamıştır. Görüyorum ki aranızda bir şeyler söylemek ister gibi huzursuzca kıpırdananlar var. Ben henüz tecrübe etmedim, lakin daha önce bu hikayeyi dinlememiş ve ilk kez duyanlar tam da burada Sen bizzat ve şahsen orada mıydın ki mübarek? Bu kadar detayı nereden biliyorsun? diyerek itiraz ediyormuş. Bütün bunları bilmenin muhal olduğunu vurgulayarak, hikayenin uydurma olduğunu ima etmek istiyorlarmış. Halbuki azıcık daha sabredip dinleseler, meseleyi anlatanın, olay anında kendisi bizzat orada bulunmasa bile, kimi güvenilir şahitlerin tevatürle naklettikleri rivayetlerle bu suali çürüttüğünü görecekler. Aklından geçirdiği böyle bir soruyu, diliyle dişi arasından tıslayacak olanlar varsa, şimdiden açıkça uyarmış olayım. İnanmayan dinlemesin kardeşim! Hatun kişinin ismine ya da şemailine dair elimizde herhangi bir bilgi olmasa da hikayenin bundan sonraki kısmı bize mesele hakkında fikir verecek kadar sarihtir. Hikayenin sonrasını, hatta esasını, halk arasında mecnun da denilen, şerbetli diye de anılan, dahası meczup, divane diye tabir etmek varken, bir takım kendini bilmez zevatın da deli diyerek istihza ettiğini sandığı ve fakat esasında kalp gözü açık, hayvanatın ve dahi nebatatın dilinden anlayan bir muhterem kişi nakletmiştir. Hikayeyi bizzat kendisinden dinleme bahtiyarlığına erişenler, o gün için henüz bunun bir ayrıcalık olduğunun farkında olmadıkları için ilk duyduklarında burun kıvırmışlar elbette. Köy meydanında birdenbire zuhur eden bu adama kuşkuyla bakmışlar. İn midir, cin midir bilememişler ama haline tavrına bakıp delidir demişler. Kendisini akıl sahibi zanneden bu kibirli zevat, adamcağızın can havliyle ve kesik kesik cümleler kurarak heyecanla anlattıklarını küçümsemişler ilk önce. Ne zaman ki dilinin damağının kuruduğuna kanaat getirip kendisine bir bardak su ikram etmişler, işte o zaman ayakları suya ermiş. Hayretler içinde kalmışlar. Şaşkınlıktan küçük dillerini yutacaklarmış az kalsın. Zira daha bardağı dudaklarına değdirdiği anda su, adamcağızın hararetinden buhar olup uçmuş. Birisi bardağı uzatırken adamın parmaklarına değince birden çekmiş elini. Sonradan Sanki kızgın demire değmiş gibi oldum. Bildiğin cayır cayır yanıyordu! demiş soranlara. O gün orada bulunanların sonradan hayretle anlattıklarına göre, adam tam üç kova su içtikten sonra Daha yok mu? diye sormuş. Kovadaki su bardaktaki gibi birden buhar olmayacak kadar çok olduğundan en azından birkaç yudum içebilmiş. Yine de o gün orada hepsini anlatamamış duyduklarının. Tıkanmış. Kaskatı kesilmiş de sesi çıkmaz olmuş. Lakin bu adamın da olayı bizzat yaşadığına dair elimizde kesin kanıt yoktur. Kimileri bu adamcağızın, olay yaşandıktan yıllar sonra ormandan geçerken, kendisi gibi bir meczuba rastladığını ve hikayeyi de ondan dinlediğini iddia eder. Adına Süleyman'dır diyen de var, Davut'tur diyen de; ama adını sanını pek de doğru düzgün bilenin olmadığı bir ademoğlu, bir gün ıssız bir vadide bulunan bir çeşme başında su içerken, hararetinden kendisini çeşmenin yalağına atan bir bal arısını boğulmaktan son anda kurtarmış. Adamın nerden gelip nereye gittiği, o anda orada ne yapıp ettiği konusunda ihtilaflar bulunmaktadır. Meseleyi nakledenler, adamcağızın iki gündür aç olduğu ve su içerek de olsa bir parça midesini kandırmak istediği konusunda kısmen ittifak etmişlerdir. İki gün boyunca ormanı aşmak için yürüyen ve yanında azığı olmadığı için her acıktığında alıç, muşmula, yaban armudu yediğini söyleyenler olsa da, bu anlatılan hikayenin mantığına ters düşmektedir. Zira hikayenin ana karakteri olan hatun kişi, ormandan geçerken şakayık gördüğüne göre ve bu nazlı dağ çiçeğinin yalnızca bahar mevsiminde, üstelik çok kısa bir süre açtığı göz önüne alındığında, adamın söz konusu yabani meyveleri yemesi muhaldir. Çünkü ağaçlar o mevsimde ancak çiçekte olur ve meyveler için yazı, hatta bazıları için güzü beklemek gereklidir. Mevsim bahar olduğu için yediklerinin sadece bazı kökler olması akla daha yatkındır. O anda, ya aklından bir düşünce geçtiği için dalgınlığından ya da su içtiğinden, bal arısının çeşmenin yalağına düştüğünü daha doğrusu kendisini attığını çok geç fark etmiş. Son anda, artık zavallı arı, çırpınmayı bırakıp sola yatarak hareketsiz kalmış. Tek can emaresinin, belli belirsiz kıpırdayan sağ ön bacağı olduğunu son demde görmüş. Can havliyle daldırmış elini suya. Önce avucuna almış. Sonra kanadından nazikçe tutup kuru bir taşın üzerine bırakmış. Zavallı hayvancık güneşte kuruyup az buçuk toparlanınca, kendi dilinde halini terennüm etmeye ve derdine yanmaya başlamış. İşte o zaman adam hayretle bir şey fark etmiş. Arının kendi dilinde söylediklerini anlamış. Bir süre donup kalmış. Açlıktan serap gördüğünü sanmış. Yeniden elini yüzünü yıkamış. Oturup nefeslenmiş. Ama hayır. Arının söylediklerini duymaya devam ediyormuş. O güne kadar, ömrü boyunca hiçbir canlıya kötülüğü dokunmamış olan bu ademoğlunun, o gün de yine kendisinden beklendiği gibi arıyı boğulmaktan kurtarmasıyla, ilahi bir lütfa mazhar olduğu su götürmez bir gerçekmiş. Daha doğrusu, bu olağanüstü durumun bundan başka akla mantığa yatkın başka açıklaması yokmuş. Sonradan kendisi hakkında söylentiler çıktığında, adamın her adımında üzerine bastığı taştan ve topraktan helallik isteyecek kadar zarafet sahibi ince bir insan olduğu iddia edilmiş. Zavallı arı, kendisini kurtaran kişinin söylediklerini anladığını bilmediğinden ve adamın şaşkınlığından habersiz derdine yanmaya ve halini terennüm etmeye devam ederken, az sonra hayret etme sırasının kendisine geleceğini de bilmiyormuş elbette. Adam, arının söylediklerini daha iyi anlamak için Hayırdır? Nedir bu halin? diye sormuş. Bu defa arı ne diyeceğini, ne yapacağını bilememiş. O da duyduğunun, yaşadığı hararetin sonucunda serap olduğunu düşünerek, Gördüklerim beni ne hale getirdiyse artık, ademoğlunun benimle konuştuğunu sanmaya başladım. demiş. Yok. demiş adam. Ben de senin kadar şaşkınım ama söylediklerini anlıyorum. diye eklemiş. Önce ikisi de bir süre sessiz kalmışlar. Yaşadıkları bu büyük ve akıl almaz durumu hazmetmeye, bu hale alışmaya çalışmışlar. Neden sonra yine adam girmiş söze ve ilk sorusunu yeniden tekrarlamış; Hayırdır? Nedir bu halin? İşte o zaman arı başından geçenleri, ciğerinin nasıl yandığını anlatmaya başlamış. Ah ademoğlu ah! diye iç çekerek girmiş söze. Söylediğine göre bugün ormanın derinliklerinden bir huri geçmiş. Ama ne geçmiş. Yakıp yıkıp geçmiş. Ardında baş edilemez bir tufan bırakarak geçmiş. Kıyamete kadar hatırlanacak ve asla unutulmayacak gibi geçmiş. Bu sadece bir geçmek de değilmiş. Kendisinden gayri hiçbir şey bırakmamakmış. Her şeyi kendine raptetmekmiş. Her şeyi kendi rengiyle boyamakmış. Ne var ne yoksa hepsini kendine çevirmekmiş. O geçtikten sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olması mümkün değilmiş artık. Yeni bir milat bırakmış. Zamanı yarıp geçmiş. Zamanı bölüp geçmiş. Zamanı zamandan alıp geçmiş. Ara sıra keçi sürülerinin ve bazen sürünün başındaki çobandan başkasının geçmesine alışık olmadıkları bu patikanın sıra dışı bir yolcusu varmış bugün. Bugün dediğime bakma. dedi arı. Belki dündür, belki de önceki gün. Belki de çok önce. Bilmiyorum. Onu gördüğümden beri divaneyim. Öyle başım dönüyor ki, hatırlayamıyorum. Aldığı nefes kuracağı cümlelere yetmediğinden arada soluklanması gerekti. Kırık kopuk cümlelerle anlattı. Arada değil sık sık dalıp gidince, yeniden konuşmaya başlaması için adamın Arı kardeş. Yine daldın. diye uyarması gerekti. Arı tam da kadının eğilip koklamak istediği şakayıktan nektar toplamakla meşgulmüş. Üzerine doğru eğilen bu müstesna yaratığı görünce önce oracıkta kendinden geçmiş. Sonrasında az biraz kendine gelince inanamamış. Aman Allah'ım! Aman Allah'ım! Heyhat! Heyhat! diye feryat figan kanat çırpmış. Dediğine göre kadının etrafında defalarca, sayısını hatırlayamayacağı kadar çok dönmüş. Baktıkça hayret etmiş. Hayret ettikçe şaşkınlığı büyümüş. Hele boynundan ve gerdanından yükselen o buğulu rayihayı hissedince iyice geçtim kendimden. Binlerce çiçek gezdim. Şimdiye kadar ben böyle bir koku almadım! Bir saçları vardı azizim. İnanamazsın! Sanırsın ki başında koca bir yangın gezdiriyor. Böyle tutuşmuş da alev alev yanıyor sandım. Bana göre o kadar kızıllık yalnızca alevde vardır ve sadece kor bu kadar kızıl olabilir! Anlatanların naklettiğine göre arının başından geçeni anlatması iki gün sürmüş. İki gün boyunca gece gündüz konuşmuş. Orman ahalisi perişan oldu. Sadece börtü böcek değil. Kuşlar, ağaçlar, çiçekler de figan içinde. Ahu dilber geçip gitti de geriye hicran yeri gibi yanan ciğerler bıraktı. demiş. Adam, arının anlattığı hikayeye kendini öyle bir kaptırmış ki, iki gün boyunca aç susuz dinlemiş. Duyduklarından dolayı halden hale geçmiş. Bazen adam bayılmış bazen de arı kendini kaybetmiş. Hemen yanlarında çeşme olduğu halde su içmek bile aklına gelmemiş. Kimi ulu kişilerden nakledildiğine göre, zaten adam o günden sonra ne acıkmış ne de susamış. Ne zaman ağzının kuruduğunu hissedip su içmeye kalksa, su daha dudaklarına değer değmez buhar olup uçmuş. Sadece ömrünün nihayetinde ölüm döşeğinde akıbetini beklerken, belki de sadece lütuf olarak sunulan bir yudum suyu içebildiği anlatılır. Zaten açlık hissetmediğinden yemek yerken neler olduğu muammadır. Anlatanlar der ki; Allahüalem, eğer ikinci günün sonunda zavallı bal arısı şahit olduklarının etkisiyle, yaşadıklarına inanamayıp, bir daha o hatun kişiyi göremeyeceğini düşünüp, haşyetinden ölmeseymiş, ömürleri olsa kıyamete kadar biri anlatacak, diğeri de dinleyecekmiş. Çünkü biri anlatmanın hazzıyla coşuyor, diğeri dinlemenin lezzetinden taşıyormuş her an. Arı ölmüş kurtulmuş lakin adını bilmediğimiz ademoğlu, öğrendiklerinden dolayı sarhoş bir halde kalakalmış. İstemiş ki daha çok, daha güzel anlatan olsun. İşte o zaman arının bahsettiği yeri bulmak için heyecanla ormana dalmış. Ama öncesinde, yola çıkmadan önce kardeşim dediği arıyı defnetmiş. Arının bedenine göre küçük bir mezar kazmış. Sonra da dualar ederek gömmüş. Yola çıktıktan sonra, arının bahsettiği ormanın açıklık alanını hemen bulmuş mudur, yoksa bir süre aramış mıdır, aradıysa ne kadar zaman sonra menziline erişmiştir bilen yok. Bu konuyu dinleyenleri tatmin edecek şekilde kendisi de apaçık anlatmadığı için rivayetler muhtelif. Arının tarifi üzerine hemen o gün eliyle koymuş gibi bulmuştur diyen de var. Yok, yıllarca aramış diyen de var. Yıllarca aramış diyen zevattan kimisi süreyi birkaç yılla sınırlı tutarken, içlerinden bazıları on yıllarca aramış da diyor. Hatta ve hatta ormandaki bahsedilen yerin en belirgin özelliğinin, açmış şakayıklar olduğu ve fakat kadının yüzünü gören bütün çiçekler solup telef olduğu için, adamcağızın söz konusu yeri ancak sonraki bahar bulduğunu söyleyenler bile var. Bu kadar ihtilaflı nakil üzerinden sağlıklı bir bilgi vermek elbette kabil değil. Ne olursa olsun adamcağız er ya da geç arının bahsettiği alanı bulmuş. Oraya vardığında, orman ahalisi perişan vaziyetteymiş. Kuşların kanat çırpmaya mecali yokmuş. Arılar, kelebekler sere serpe yerlerde ölü gibi yatmaktaymış. Hemen bütün şakayıkların çiçekleri nerdeyse toprağa değecek şekilde eğikmiş. En yakın çiçeğe koşmuş adam. Çiçek Allah'ı zikretmekteymiş. Dikkatlice dinleyince hemen bütün hayvanat ve nebatatın zikir halinde olduğunu hayretle fark etmiş. O ana kadar nebatatın dilinden de anladığını bilmeyen ademoğlu, şaşkınlıkla çiçeğe; Haliniz nicedir ey çiçek kardeş? deyince, şakayık da anlamış onun dilinden. Zikrimi bölme ey insanoğlu. Buradan bir hemcinsin geçti. Onu göreli perişanız. demiş. Böyle ne yapıyorsunuz? diye sormuş adam. Ne yapalım! Ne yapabiliriz! Böylesi bir güzelliği yaratan yüce Allah'ın kudreti karşısında ne kadar aciz olduğumuzu gördük. Ancak onu zikredip, ancak ona secde ediyoruz. demiş çiçek ağlamaklı şekilde. Keşke o da senin gibi dilimizden anlasaydı da gitme deseydik! Ayaklarımız olsaydı da peşinden koşsaydık! Ama nafile! Hepsi nafile! Kuşların kanatları var da ne oldu! Bak şunlara! Uçacak derman mı kaldı zavallılarda! diye de eklemiş çaresizce. Adamın orada ne kadar kaldığı, ne zaman gitmeye karar verdiği de muammadır. Kimilerine göre hiç oradan ayrılmadı; gidilse ve yeri bulunsa mezarı o kadının gelip geçtiği patikanın kenarındadır. Muhtemelen, öldüğünde onu yine oradan geçen bir çoban ya da yolcu buldu ve defnetti. Zaten ormandan hiç ayrılmadığı için hikayeyi de oradan gelip geçmekte olan kendisi gibi yarım akıllı birine anlattı. Böylece meseleden diğer insanlar da haberdar olabildi. İşte o, dudaklarına bardak değer değmez suyun buhar olduğu söylenen adamın da hikayeyi böyle öğrendiği söylenir. Bu yolunu kaybetmiş zavallı meczup, duydukları karşısında zaten yarım olan aklını da büsbütün yitirmiş de kalan ömrünü divane gibi yaşamış. Kimine göre de şakayıkla bu minval üzere konuşması biter bitmez, hatun kişinin ne yana gittiğini sordu ve can havliyle koştu. O anda ne yapmış olursa olsun şunu çok açık biliyoruz; kadını bulamadı. Meselenin künhüne vakıf olan kahir ekseri gönül ehli, bu konuda son derece rahat bir izahat yapmış ki, ben dahi bu vecihle onların görüşünden yana saf tutanlardanım. Gönül ehlinin dediğine göre, evet, adam kadını bulamadı ama zaten bulmak da istemedi. Ormandan gelip geçen hurinin methini arıdan dinleyen adamı, bizzat aşıkların atası sayan bu görüşe göre, aramanın hazzı bulmaktan daha yücedir. Bu olay gerçek midir, yoksa kafası böyle şeyler düşünmeye mahir bir aylak tarafından uydurulmuş mudur bilinmez. Lakin ömrünce hiç görmediği, belki görse bile tanımayacağı, sadece kimi börtü böceğin şahitliğiyle bir kadını arayan bu adam, gönül ehlinin ittifakıyla aşıkların atası sayılmıştır. Mecnun dahi bu adamcağızın ancak çırağı olabilir diye düşünenler olduğu gibi, Ferhat olsa olsa ancak bu meçhul aşığa ibrikçi başı, Tahir yalnızca ve sadece kapısında bekçi olabilir diyenler de çoktur. Zira bu zevat, şahsen ve bizzat elle tutulur, gözle görülür bir sevgilinin hasretini çekmiş olduklarından, çok büyük aşık olsalar dahi, muhayyel bir sevgilinin hasretiyle ömrünü heba eden böyle birinin yanında birer cüce kalacakları aşikardır. Bir zaman bu adama Bulsan ne yapacaksın? diye sorulduğu da rivayet edilir. Cevap, gönül erbabına şapka attıracak kadar manidardır; Hayretimi artıracağım! Zira adama göre kadına bakmak, sadece etten, kemikten, kastan ve deriden müteşekkil bir surete bakmak değil, o surette Allah'ın tecellisini görmekmiş. Görmek ve dediği gibi hayretini artırmak. Heyhat! Ne kadar yaşadığı, neler yapıp ettiği bilinmese de, ondan kalan miras çok büyüktür ve kendisinden sonra gelen her muhibbanı derinden etkilemiştir. Her anlatan, kadına farklı bir isim vermiştir. Anlatan erkekse, gönlünde yatan sevdiğinin ya da gizliden tutulduğu birinin adını vermiştir. Yok, eğer anlatan kadınsa, bazısı bu olsa olsa bir peri kızıdır diyerek isim zikretmemiştir ama bazıları da kendi aile büyüklerinden birinin ismini vererek anlatmıştır. Bütün eski hikayelerde geçen kadınların adları Leyla, Şirin, Zühre olarak anılsa da, esasında hepsinin atasının bu müstesna, müberra, mücella, muazzez, mübarek kadın olduğu söylenir. Gerçekte kim olduğu ihtilaflı olan bu güzide kadına, Şükran adını yakıştıranlar olduğu gibi, Şükran değildir, başka bir ismi var diyenler de olmuştur. Babası her zamanki gibi aynı saatte, sudan sebepler yüzünden annesine bağırmaya başladığında, Katya çoktan uyanmıştı. Sabah daha gün doğmadan ahırdaki hayvanların bakımı için uyanan adam, işini bitirip eve döndüğünde karısını hala yatakta uyurken görünce çıldırıyordu. Yüksek sesle ve kapıları çarparak, kahvaltının neden hazır olmadığını sormakla başlıyor ve yıllardır, bıkmadan usanmadan aynı şeyleri tekrar ediyordu. Adamın çok tütün içmekten çatallanan sesi, bağırmaya başladığında iyice anlaşılmaz bir uğultuya dönüşüyordu. Gırtlağını yırtarcasına bağırdığı için de bir süre sonra öksürmeye başlıyordu. Birbirine giren bu anlaşılmaz sesler, Katya'nın odasına gelene kadar kapılarda, duvarlarda boğulup rahatsız edici, sinir bozucu bir hale dönüşüyordu. Arada öten horoz olmasa ve babasının anlaşılmaz gürültüsünü bastırmasa bu işkenceye dayanamaz, katlanılmaz gibi geliyor Katya'ya. Neyse ki horoz tam zamanında imdadına yetişiyor ve uzunca ötüyor. Babası hep aynı şeyleri bıkmadan tekrar ettiği için, neler söylediğini kelimesi kelimesine biliyor aslında. Arada annesinin cılız itirazları belli belirsiz duyulur olsa da, babası hiç ara vermeden devam ediyor günlük rutinine. Her gün aynıydı. Katya bu duruma alışık olsa da, düşündüğü şeylerin güzelliğini bozduğu için bugün daha çok kızıyor babasına. Az sonra o gür sesinin yetmediğine kanaat getirip mutfağın tahta döşemesinde tepinmeye başlayacak. Katya ara sıra, bir gün döşeme tahtalarının bu kadar darbeye dayanamayıp kırılacağını, babasının da kırılan yerden düşeceğini hayal ediyor. Bu aklına gelince her seferinde gülümsüyor. Hava çok soğuk. Katya yataktan hiç çıkmak istemiyor ama az sonra annesi kahvaltı hazır diye seslenecek. Gece doğru düzgün uyuyamadı zaten. Dün Abdullah'ın anlattığı halk hikayesi dönüp durdu kafasında. Abdullah'ın söylediğine göre hikayedeki adam bütün aşıkların atasıymış. Adamın sevdası o kadar büyükmüş ki, ondan kalan miras kıyamete kadar bütün insanlığa yetermiş. Sözlerini bitirince Katya'ya sımsıkı sarıldı. Katya'nın saçlarından, ensesinden ve boynundan yükselen sandal ağacı kokusunu derin derin içine çekti. Dayanamayıp öptü. Öptükten sonra da, İşte ben de seni o kadar çok seviyorum. dedi. Hikaye çok eski ve uzunmuş aslında. Abdullah, Bize gerekli olacak kadarını özetleyerek anlattım. demişti. Bu kadar kısa sürede ancak bu kadarı anlatılabilirmiş. Geniş ve uzun zamanlarda yeniden ve daha detaylı anlatacakmış. Mesela evlenince. diye de eklemişti muzipçe gülümseyerek. Sonra susmuşlardı uzunca. Her ne kadar Abdullah bunu aşkından söylemiş olsa da, evlenme sözünün ikisinde yaptığı çağrışım yeni bir cümle kurmayı zorlaştırmıştı. Buna dair zorluk dağ gibi duruyordu aralarında. Ne zaman bu konuda konuşmaya kalksalar, kendi gerçekliklerinin duvarına çarpıp dağılıyorlardı. Bir keresinde Katya, iki ayrı milletten ve dinden olduklarını söyleyince Abdullah susturmuştu onu. Bu ikisinin de bilmediği bir şey değildi. Nasıl bir yola çıktıklarını, ne kadar zor hatta imkansız olduğunu biliyorlardı. Bunu bildikleri halde kalplerine söz geçirememişlerdi. Ne zaman uzak kalmayı deneseler daha fazla yanmış, daha fazla tutuşmuş, hasretten nefes alamaz halde birbirlerine koşmuşlardı. İşte o zaman her şeyi oluruna bırakmayı öğrendiler. Mecburen öğrendiler. Son zamanlarda ortalık karışıktı zaten. Beklemekten başka çareleri de yoktu. Çünkü Rus Çarı II. Aleksandr'ın sürgüne sıcak baktığı, dahası bunun için komutanlarıyla toplantı üstüne toplantı yaptığı söylentisi bu uzak dağ köylerine kadar ulaşmıştı. Abdullah ve Katya bunu konuştular. Geçen gece evdekiler uyuduktan sonra Abdullah'la buluştuklarında Katya açmıştı konuyu. Babası kasabaya gittiğinde söylentileri duymuş ve döndüğünde de olduğu gibi aktarmıştı. Abdullah da kimi haberler aldığını ama meselenin bu dağ köyüne kadar geleceğini tahmin etmediğini söyledi. Bunu Katya'yı rahatlatmak için söylemiş olsa da, öyle bir an geldi ki, her ikisinin yüreğini ve aklını büyük bir ayrılık korkusu ele geçirdi. Katya'nın gözlerinden yaşlar süzüldüğünü gören Abdullah, yeni öğrendiği o aşk dolu halk hikayesini işte o zaman anlattı. Katya'nın kafasındaki bu kötü düşünceler dağılsın ve umutlansın istedi. Zaman dardı. Daha sonra geniş bir zamanda, ballandırarak uzun uzun anlatacağına söz vererek özet geçti. Şimdi böyle, sıcacık yatakta akşama kadar uzanıp hikayeyi düşünmek istiyor. Düşünürken Abdullah'ın içini ısıtan tatlı sesini, mimiklerini, kimi yerlerde yaptığı vurguları yeniden hatırlıyor. Kocaman bir tebessüm yayılıyor yüzüne. Buna engel olamıyor. Gülümsüyor. Hikayeyi dinlerken bazı yerlerde sorular sormak istedi aslında. Mesela Bütün her şeyi, bu kadar detayı sadece bir tek arıdan öğrenmiş olması sana inandırıcı geliyor mu? diyecekti. Ya da Bir insanın hayvanlarla konuşabiliyor olması sence normal mi? diye soracaktı. Ama Abdullah o kadar güzel anlatıyordu ki, bir süre sonra ne dediğinin bir önemi kalmamıştı zaten. Sadece konuşsun istedi Katya. Hiç durmadan konuşsun. O öylece kendisini kaptırmış anlatırken önce dudaklarına baktı. Cümleler dudaklarından dökülürken ağzının kıvrımlarına dikkat kesildi. Kimi yerlerde gülümseyince kavislenen bıyığına takıldı gözü. Sağ yanağındaki gamzeye baktı. Yine sağ gözünün hemen yanındaki küçük bene, oradan uzun kirpiklerine, arada çizgileri belirip kaybolan alnına, sol taraftan bir parçası yanağına doğru bir yay çizen, uzun ve dalgalı saçlarına, iki kaşının kesiştiği o noktaya, sonra burnuna, sonra yeniden dudaklarına, bir şey anlatırken sürekli hareket eden ellerine, uzun parmaklarının detaylarına, sonra yeniden dudaklarına baktı. Bir süre sonra Abdullah onun dalıp gittiğini fark edip dinlediğinden kuşkulandı ve hikayeyi bırakıp konuyla ilgisiz başka bir şey anlatmaya başlayınca güldü Katya. Hep böyle yapıyorsun Abdullah. Dinliyorum ben seni. dedi gülümseyerek. İkisi de kahkaha atmak istedi ama ortam bunun için hiç de müsait değildi. Uzun ve içtenlikle kahkaha atmayı da geniş ve rahat zamanlara ertelemek zorunda kaldılar. Her şeye rağmen yine de güldüler. Fazla ses çıkardıklarını düşündükleri yerlerde birbirlerinin ağızlarını elleriyle kapatmak zorunda kalsalar da güldüler. Gecenin içinde bir kandilin büyüttüğü gölgelerine baktılar birlikte. Bunu Katya gördü. Taş duvara düşen gölgelerini gösterip Bak! dedi Abdullah'a. Yan yana ne güzel durduklarını düşündüler. Mutlu bir gelecek hayaliyle içleri ısındı. Yeniden gülümsediler. Sonra Abdullah, hikayedeki kadının adının Şükran olduğunu iddia etti gülümseyerek. Katya, Abdullah'ın bu ismi çok sevdiğini biliyordu. Arada Katya'ya da Şükran diye hitap ederdi. Evlenince kendisini hep bu isimle çağırmak istediğini de söylemişti daha önce. Katya itiraz etmemiş hatta memnun memnun gülümsemişti. Şimdi de öyle yaptı. Kocaman bir tebessüm yayıldı yüzüne. Yine de, Hikayeyi anlatırken hiç isimden bahsetmedin ama... diyerek tatlı bir itirazda bulunmadan da edemedi. İşte o zaman Abdullah, kadının şakayığı koklamak için eğilirken bütün hikaye boyunca kurduğu tek cümleden, daha doğrusu yarım bir cümleden bahsetti. Kadının güzelliği karşısında başı dönen ve kendisini kaybeden arının duyduğu bu yarım cümleye güvenilir mi bilinmez ama böyle bir şey var. diye ekledi Abdullah. Dediğine göre kadın tam çiçeği koklamak için eğilirken, Seni ve beni yaratan Allah'a ant olsun ki, adımın Şükran olduğunu bildiğim gibi... demiş. Belki sözlerinin devamı da varmış ama arı ne kadar düşünse de hatırlayamamış çünkü o ara kadının güzelliğinden başı dönüyormuş. Katya yeniden gülümsedi. Bunu Abdullah'ın uydurduğundan nerdeyse emindi ama inanmak itiraz etmekten daha tatlı geldiği için sustu. Şimdi, hikayedeki kadına aşık olan adamın adını sorsa muhtemelen Abdullah diyecekti gülümseyerek. İşte o zaman foyası ortaya çıkardı belki ama Katya da içten içe Abdullah'la birlikte böyle bir hikayenin kahramanları olmak istiyordu. Kasabada birbirlerini ilk kez gördükleri günü konuştular sonra. Bundan bahsetmeyi ikisi de çok seviyordu. O günkü heyecanı yeniden hatırlayarak, hızla atan kalplerini, dönen başlarını, yere değmeyen adımlarla uçar gibi yürüdüklerini birbirlerine tekrar tekrar anlatmaktan büyük keyif alıyorlardı. Abdullah caddede yürürken Katya bir dükkandan çıkıyordu. Hayır, önce biri görüp diğerinin ilgisini çekmeye çalışmadı. Birbirlerini aynı anda gördüler. İkisinin de gözlerinden birer yıldırım çıkmış, tam da ortalarında çarpışmış gibi oldular. Çarpışan yıldırımlar birbirlerini geçip diğerinin önce gözlerine, oradan da yüreğine ulaşıverdi sanki. Donup kaldılar. Bakakaldılar. Annesi Katya'yı çekip götürmeseydi öylece bakıp kalacaklar gibi geldi ikisine de. Abdullah takip etti. Katya arada dönüp geliyor mu diye baktı. Abdullah'ı bir an gözden kaybettiği zamanlarda telaşla bakındı etrafına. Sonra görüverince derin bir nefes aldı. Anlaşamadıkları tek şeyse, konuşmayı ilk kimin başlattığıydı. İkisi de ilk girişimi kendisinin yaptığını iddia ediyordu. Katya annesini atlatıp Abdullah'ın yanına geldiğini ve o anda oradan geçmekte olan güzel bir atı bahane ederek konuşmayı başlattığını söylüyordu. Abdullah da, annesinden bir an ayrılan Katya'ya yaklaştığını ve kendisini tanıtarak ilk adımı attığını iddia ediyordu. En sonunda ikisi de, o gün çok heyecanlı olduklarını ve bazı şeyleri bu heyecandan dolayı hatırlayamadığını kabul ediyordu. Bazı şeyler sisler ardında kalmış olabilirdi ama bunun bir öneminin olmadığı konusunda ikisi de hemfikirdi. Katya sonradan, O gün orada birbirimizi görmeseydik asla tanışma şansımız olmazdı. diyecekti. Köyleri birbirine oldukça uzaktı çünkü. Kasaba pazarı ikisine bir süre buluşma yeri olmuştu. Ama bir süre sonra kızının bir şeyler karıştırdığından şüphelendiğinden mi bilinmez babası Katya'yı kasaba pazarına götürmeyi reddetti. Neyse ki o zamana kadar epey konuşmuşlardı. İki hafta üst üste pazarda Katya'yı göremeyen Abdullah, diğer hafta babasının pazarda olduğunu da hesaba katarak evlerinin yakınına kadar gelmişti. Neyse ki bir süre sonra Katya onu gördü. Böylece her Salı gece yarısında buluşmaya başladılar. Abdullah bu buluşma için en az üç saat yürümek zorunda kalsa da hiç şikayet etmedi. İşte annesi sesleniyor. Kahvaltı hazırmış. İstemeye istemeye kalktı. Elini yüzünü yıkayıp mutfağa geçti. Babası hala homurdanıyordu. Evde iki kadın varmış ama yine de bu saate kadar aç kalıyormuş. Hemen sonrasında kuracağı cümleleri de sırasıyla biliyor Katya. Gülmesini bastırmaya çalışarak tekrar ediyor içinden. Bir erkek evladım olsaydı. Şu işlerin ucundan tutsaydı. Kaldım sizin elinize. Acı bana yüce tanrım. diyor babası. Çok sık olmasa da Katya kendisini tutamıyor bazen. Ama çok seyrek, babasının duasına gülerek Amen. diyor. İşte o zaman Kıkırdama kız! diye azar işitiyor annesinden. Adam bir yandan yemeğini yerken bir yandan da konuşuyor. Kahvaltıdan sonra kasabaya ineceğim. İstediğiniz bir şey var mı? diye soruyor. Katya şeker istiyor yine. Ama geçen sefer aldığı gibi yumuşak olanlardan değil. Cam gibi sert olanlardan istiyorum. diyerek sipariş veriyor. Senin onları sevdiğini biliyorum ama geçen defa onlardan kalmamıştı. Ben de hiç almamaktansa dükkanda olanlardan alayım dedim. diye kendini savunuyor. Alma baba. Onlardan yoksa hiç alma. diyor Katya. Adam tek evladının bu erkeksi sert çıkışlarını seviyor. İşte o zaman her zaman yaptığı gibi Katya'nın yüzüne bakarak gülümsüyor. Sanki sabahtan beri mutfakta bağırıp duran, döşemeleri tekmeleyen kendisi değilmiş gibi birden yumuşuyor. Katya bu huyunu bildiği için bazen sert ve erkeksi davranıyor. Masayı toplarken babasının ahıra girdiğini, atı çıkarıp arabaya koştuğunu duyuyor Katya. Az sonra koşumları bağlayıp yola düşeceğini biliyor. Ağır tekerlerin ve at nallarının çakıllı yolda ilerlerken çıkardıkları sesi seviyor. Sırf bunu duymak için aynı yerde ileri geri at arabasıyla gidip geldiği zamanlar da oldu. Her ne kadar bir süredir bunu yapmasa da şimdi babası giderken aynı sesi yeniden duyacak. Katya, bir süre sonra bunun da ayrı bir zevk olduğunu keşfetti. Yani, tekerler dönerken ve atlar yürüdükçe çıkan şıkırtının, araba uzaklaştıkça her metrede biraz daha azalarak en sonunda duyulmaz bir fısıltıya dönüşmesini seviyor. Bunu duymak için ne kadar soğuk olursa olsun, annesinden azar işitmek pahasına mutfak penceresini ardına kadar açıyor. O anda bir şeyler yapıyor olsa da kulağı hep pencerede oluyor. İşte gidiyor babası. Şimdi belli bir ritimde azalacak sesi takip etmek ona eğlenceli geliyor. Kısa süre sonra da duyulmaz oluyor. Katya bütün gün bir yandan işlerini yaparken bir yandan da hikayeyi düşündü. Geleceğe dair hayaller kurdu. Her fırsatta, hemen az yukarı ev yapmayı düşündükleri tepeye baktı. Abdullah'la birlikte küçük ama sıcacık evlerinde mutlu mesut yaşadıklarını kurdu kafasında. Bahçede bağırış çağırış birkaç çocuk koşuştururken onlar verandada çay içeceklerdi mesela. Çocukların neşeli sesleri avluyu dolduracak, onlar da içlerine sığmayan bir sevinçle birbirlerine bakıp gülümseyeceklerdi. Bunları düşününce havanın soğukluğuna rağmen içi ısındı. Eli yüzü kızıla kesti. Kalbi daha hızlı atmaya başladı. Bulduğu her fırsatta tepeye baktı. Abdullah kıvrım kıvrım yoldan gelirken mesela onu bahçe kapısında beklerken gördü kendisini. Daha araba içeriye girer girmez Abdullah'ın atı durdurup yere atladığını ve kendisine belinden kavrayıp hasretle sımsıkı sarıldığını hayal etti. Bacasından hep dumanın tüteceği o ev ikisi için de cennet gibi bir yer olacaktı. Bunun üzerine konuşurken o kadar haz alıyorlar ve mutlu oluyorlardı ki, gecenin nasıl geçtiğini anlayamıyorlar ve ilk horozlar ötmeye başlamasıyla kendilerine geliyorlardı. Tek tek odaları düşünüp eşyaları nereye koyacaklarına, şöminenin yerine, yatağın konumuna kadar her şeyi en ince detayına kadar uzun uzun konuşuyorlardı. Mutfak masası tam pencerenin önünde olmalıydı mesela. Ya da yatak odasının hemen yanına düşündükleri ardiyeyi, çocuklar olduktan sonra boşaltıp onlar için yeniden düzenliyorlardı. Onlar böylece mutlulukla konuşurken ilk horozlar ötmeye başlıyordu. Bir gün yakalanacağız Abdullah. demişti Katya bir keresinde. Ama bunu korkuyla değil de daha çok telaşsız bir keyifle söylemişti. İkisi de içtenlikle gülümsemişti bu söze. Niyeyse babası kasabada duyduklarını hemen döndüğünde değil, akşam yemeğinde değil, ertesi sabah kahvaltıda anlattı. Söylediğine göre sürgün başlayalı bir hafta olmuş. Askerler gece gündüz demeden köylere giriyor ve kim var kim yoksa hepsini birden Karadeniz kıyısına limanlara doğru gönderiyormuş. Hazırlanmalarına bile fırsat verilmiyormuş. Kıyıdaki durum daha da kötüymüş. Gemiler yetersiz kalıyormuş ve kapasitenin çok üstünde yolcu alıyormuş. Bu manzarayı gören eski bir denizci Gemi daha yarı yola varmadan batar. demiş. Karşı kıyıdan gelen küçük bir tekne, söz konusu geminin battığını ve hemen bütün mürettebat ve yolcularının da boğularak öldüğü haberini getirmiş üç gün sonra. Resmi gemiler çok az olduğundan kimi fırsatçı balıkçılar da taşıma işine gitmiş. Ama aynı zamanda aç gözlü olduklarından çok para kazanmak için fazla yolcu alıyormuş. Çoğu da Karadeniz'in açıklarında batıyormuş. Az yolcu alan teknelerin fiyatı çok yüksekmiş. Bu meblağı karşılayamayan kimi babalar aileleri kurtulsun diye kendilerini köle olarak satıyormuş. Osmanlı'nın gönderdiği gemiler bile yetersiz kalmış. Üstelik mesele buralara kadar gelmiş. Adam bunu söylerken Katya'ya baktı. Söylentiye göre bütün Çerkezler sürülecekmiş. Babasının anlattıklarını dinlerken Katya'nın kanı çekilir gibi oldu. Duyduklarını akşamdan beri bilerek anlatmadığını düşündü. Her ne kadar Abdullah'la gözlerden uzak ve gizli buluştuklarına inansalar da, yıllardır bunu fark etmemelerinin imkansız olduğunu geçirdi aklından Katya. Donup kaldı. Ne yapacağını bilemedi. O andan sonra babasının sesi anlaşılmaz bir uğultuya dönüştü. Gece Abdullah'la buluşmak için sözleşmişlerdi. Zamanla zorunluluktan böyle bir taktik geliştirmişlerdi kendilerine göre. Başka bir haberleşme imkanları olmadığı için, her seferinde bir daha ne zaman buluşacaklarını kararlaştırıp öyle vedalaşıyorlardı. O gün vakit geçmek bilmedi. Akşam olmak bilmedi. Katya ne yaparsa yapsın bir türlü rahatlayamadı. İçini soğutamadı. Şu durumda Abdullah'tan küçücük bir haber alsa yeniden doğmuş gibi olacaktı ama bu mümkün değildi. Evle ahır arasında, avluda, evin içinde deliler gibi gezinip durdu. Gezinmek bile değil. Koşturup durdu resmen. Oturamadı. Yatamadı. Odasına gitti ama duvarlar boğdu onu. Sıkıldı. Daraldı. Bir ara, ev yapmayı düşündükleri tepeye doğru umutsuzca yürüdü. Kalbinde önleyemediği bir yangın, endişeyle birlikte büyüdükçe büyüdü. Zaman önce yavaşladı, sonra da donup kaldı sanki. Katya, sık sık eve koşup saate baktı. Her baktığında içine derin bir karamsarlık çöreklendi. Akrep ve yelkovan çakılıp kalmış gibi hiç kıpırdamadan duyuruyor gibiydi. Bozulduğundan şüphelendi. Babasına gidip saati sordu. Ahırda çalışmakta olan adam, evdekine neden bakmadığına dair biraz homurdandıktan sonra, elindeki işi bırakıp köstekli saatini çıkarıp söyledi. Aynıydı işte. Bozulmamıştı ama zaman geçmek bilmiyordu. Beklemekten başka elinden gelen bir şey yoktu. Nihayet güneş batmıştı. Buluşmalarına daha altı saat vardı. Öğlen bir şey yememişti ama aç da değildi. Midesinde kocaman bir taş vardı sanki. Akşam yemeği için masaya oturduklarında da hiçbir şey yiyemedi. İçi içine sığmıyordu. Annesi sıkıştıracak gibi olunca baş ağrısını bahane edip kaçtı odasına. Katya o gece çayırdaki ahırda boşuna bekledi. Sonraki gece, hatta ondan sonraki gece de gelmedi Abdullah. Katya buna inanamadı. Başına ne gelirse gelsin, ne yapıp edip haber vereceğini düşünmüştü. Sonradan, bu fazladan beklemelerine pişman olacağını o gün bilmiyordu elbette. Limanda gemi bulmaya çalışırken Abdullah'ın iki gün önce hareket eden bir tekneye zorla bindirildiğini öğrenecek; Beklemek yerine hemen yola düşseydim belki de limanda buluşacaktık. diyecekti. Ama buluşamadılar. Abdullah'ın o halk hikayesini anlattığı günden sonra hiç göremediler birbirlerini. Abdullah'ın gelmediği ikinci gece artık Katya'nın beklemeye tahammülü kalmamıştı. Duramadı. Meraktan ama daha çok korkudan ölüyordu. Katya yüzyıllar gibi uzun gelen, yüreği ağzında, korku dolu bir merakla geçen iki günün sonunda yola düştü. Kandil ışığında alelacele bir not yazdı. Mutfak masasına bıraktı. Eline ne geçerse, torbaya yiyecek bir şeyler doldurdu. Bir ekmek, birkaç meyve, dün sabahtan kalan çörekler, biraz ceviz ve badem içi... Tam emin olamadı ama atıyla hızla uzaklaşırken, arkasından babasının ismini bağırdığını, bu cılız sesin, atın nalları altında şakırdayan çakıllarda yitip gittiğini duyar gibi oldu. Abdullah, Katya'nın peşine düştüğünü çok sonra öğrendi. Önce köye gittiğinden, ölülerin içinde kendisini bulamadığından, sağ kalanların limana gönderildiğini öğrenip atını sahile doğru sürdüğünden de çok sonra, aylar sonra haberdar oldu. Katya, yollarda Abdullah'ı sora sora bir hafta kadar sonra Novorossiisk Limanı'na kadar gelmiş. Her önüne gelene telaşla sormuş. Umutları tükenmek üzereyken, bir defasında kasaba pazarında birlikte dolaşırken gördüğü, köyden arkadaşı Salih'e tesadüfen rastlamış. Tanrı aşkına söyle. Abdullah nerede? demiş yalvarırcasına. O da, bir gece askerlerin köyü kuşattığını, birçok insanı öldürdüklerini, kalanları da limana doğru sürdüklerini anlatmış. Kuşatmayı gerek karadan, gerekse yüzerek denizden delmeye çalışan Abdullah'ın her denemesinde yakalandığını, en sonunda elleri bağlı bir şekilde, demir almaya hazırlanan bir gemiye zorla bindirildiğini söylemiş. Bunları çok sonra, aylar sonra Trabzon'da öğrendi. Artık gidecek bir yeri yoktu. Anne ve babası, askerlerin köyü bastığı gece daha ilk anda öldürülmüştü. Geride kalanları defnetmelerine bile izin vermediler. Silah zoruyla limana doğru gönderdiler. Bir çemberin içinde olduklarını kaçmayı deneyince anladı Abdullah. Aklında bir tek Katya vardı. Hiç olmazsa ona haber vermeliyim. diye düşündü. Artık buralarda kalmasının neredeyse imkansız olduğunun farkındaydı. En azından bunu Katya'ya kendisi söylemeliydi. Öyle geçirdi aklından ama yapamadı. Gece karanlığından faydalanıp sıvışmayı denedi. İşte o zaman kaçmanın zannettiği kadar kolay olmadığını anladı. Askerlerin dur ihtarına aldırmayınca üstüne ateş açtılar. Bir mermi kulağını yalayarak geçti. Ölümle burun buruna gelince ve bundan sonra daha iki adım ancak atmamışken yorgun ve öfkeli bir askerin var gücüyle indirdiği dipçik suratının ortasında şaklayınca, işin şakası olmadığını anladı. O yarı baygın yerde yatarken, onu durduran üç askerin aralarında yaptığı konuşmayı duydu. Birisi, Öldü galiba. dedi. Diğeri, Bir tane de kafasına sıkalım garanti olsun. diye ekledi. Haklısın dedi öbür asker. Birini kaçırdığımızı duyarsa komutan bizi vurur. Bu gece bir dünya insan öldürdük. Ha bir eksik, ha bir fazla, ne fark eder. dedikten sonra silahına davrandı. İşte Abdullah tam o anda son bir gayretle zorla da doğruldu yerden. Yoksa ölüp gidecekti. Silahını ona doğrultan ateş etmekte kararlıydı ama diğeri onu durdurdu. Bu gece çok kan döküldü. Bırak. dedi. Bunu söyleyen Abdullah'ın yakasına yapışıp, Bir daha kaçmayı denersen seni ben gebertirim. demeyi de ihmal etmedi. Abdullah'ı önlerine katıp, ite kaka diğerlerinin yanına getirdiler. Bundan sonra bir başarısız deneme de limanda yaptı. Yine yakalandı. Öldürülmediği için şanslıydı. Ellerini bağladılar. Demir almak üzere olan bir gemiye atıp gönderdiler. Yüzerek dönemeyeceği kadar açılınca çözdüler ellerini. Genç olduğu için şanslıydı. Köyden sürülüp limana gelirken, limanda ve şimdi de gemide sayısız ölüme şahit oldu. Bir ara güvertede otururken öyle bir hale geldi ki, yaşadığını anlamak için kendisini çimdikledi. Bütün olup bitenlere inanamadı. İşte o zaman ilk kez ağladı. Defnedilmesine bile izin vermedikleri anne babasını, doğup büyüdüğü toprakları, canından çok sevdiği Katya'yı geride bırakıp bir bilinmeze doğru gidiyordu. Katıla katıla ağladı. Hem kendi yitirdiklerine hem de bunca insanın içler acısı sefaletine ağladı. Hele limanda gördüğü bir manzara hiç çıkmıyordu aklından. Üst üste yığılmış bir sürü cesedin arasında bir bebek ölmüş annesinin memesini emmeye çalışıyordu. Askerler kimsenin yaklaşmasına izin vermiyordu. Süngüyle dipçikle kovuyordu yaklaşmak isteyenleri. Bu manzarayı gören kadınlardan birisi en sonunda dayanamayıp ileri atıldı. Ondan cesaret alan birkaç kişi daha yürüdü. Bir hengame oldu. İşte o zaman komutan tabancasını çekip bebeği almak isteyen kadını kafasından vurdu. Herkes donup kaldı. Sonra geriye çekildi mecburen. Hele yollar içler acısıydı. Yürüyemeyen herkesi vuruyordu askerler. Arkadaşlarının taşımasına bile izin vermiyordu. Kaybedecek vakitleri yokmuş. Emir böyleymiş. Daha bir dünya işleri varmış. Yol kenarları cesetlerle doluydu. Ve o koku! Çürümüş ceset kokusu bırakmıyordu Abdullah'ın yakasını. Gemide ölenler denize atılıyordu ama yine de koku bir türlü gitmiyordu. Yapışıp kalıyordu yakalarına. En sonunda nedeni anladılar. Bir kadın, açlıktan günler önce ölen bebeğini hala kucağında taşıyordu. Fark edildi ama bırakmak istemedi. Zorla alıp attılar denize. Günler sonra Trabzon Limanı'na vardıklarında neredeyse yolcuların yarısı ölmüştü. O kadar insanın denize atıldığına şahit olmuştu. Ölü bedenin suya düştüğünde çıkan o ses çınlayıp duruyordu kulaklarında. Dahası açık denizde fırtınada batan sayısız gemideki ölenlerin kaydı bile yoktu. Binlerce, belki de yüz binlerce insan yok olup gitmişti. Haber aldığına göre Karadeniz'in her iki kıyısında da binlerce ceset karaya vurmuştu. Gelen insanların söylediğine göre bazı yerlerde denizin yüzeyi hep ölülerle kaplıymış. Artık yer yer kafatasları, kemikler vurmaya başlamış kıyıya. Hele kadınların saçları yosun gibi birikiyormuş sahil boyunca. Şimdi Trabzon kıyısında, ölen binlerce insanla daha da kararan Karadeniz'e bakıyor. Ufukta belli belirsiz hayal gibi, serap gibi gelen ya da uzaklaşan gemileri seyrediyor. İşte Salih'le o zaman karşılaştı. Önce tanıyamadı. Abdullah, Ağustos sıcağında, küçücük bir akasya ağacının gölgesinde oturuyordu. Arkasından birinin gelip geçtiğini fark etmedi bile. Adam tam da onun hizasına gelince yığılıp kaldı. Telaşla koştu. Kendisi gibi genç biriydi ama çok zayıftı. Bir deri, bir kemik kalmıştı. Hemen matarasını açıp adamın kuru dudaklarına su döktü. İşte o zaman, neredeyse baygın olan adam kıpırdandı. Kesik kesik inlemeye başladı. Abdullah, avucuna aldığı suyu adamın yüzüne sürdü. Diğeri biraz kendine gelir gibi oldu. Gözlerini açtı. Abdullah. diye mırıldandı. İşte o zaman daha dikkatli baktı bu genç adamın yüzüne. Zar zor tanıdı. İlk önce Salih onu tanımamış olsa asla bilemezdi. Tutup hemen gölgeye çekti arkadaşını. Başını kucağına aldı. Biraz sonra Salih konuşacak kadar kendine geldi. Nedir bu halin? Hasta mısın? diye merakla sordu Abdullah. Açlık. dedi Salih. Neredeyse üç gündür hiçbir şey yemediğini söyledi. Abdullah torbasındaki kuru ekmeği ıslatıp verdi. Salih iştahla atıldı ve ekmeği kaptığı gibi yemeye koyuldu. Bu kadar zamandan sonra Katya'ya dair öğrenebildiği tek şey arkadaşının getirdiği haber oldu. Seni sordu. dedi Salih. Olan biteni anlattım. Sonra görmedim onu ama bindiğim gemide bazı söylentiler duydum. Birileri kendi aralarında bir Rus kadının karşı kıyıya geçmek için gemi aradığını konuşuyordu. Merakla sokuldum yanlarına. Bahsettikleri kişi Katya'dan başkası değildi. Böyle yapacağını bilseydim karşılaştığımız zaman onu bırakmazdım. Ama... Salih burada durdu. Yutkundu. Abdullah, Katya'nın da bu tarafa geçmeye çalıştığını duyunca heyecanlandı. Arkadaşının yüzüne meraklı gözlerle baktı. Salih'in gözleri nemlenmişti. Abdullah'ın yüreğine bir korku çöreklendi. Göğsü daraldı. Sonra ne oldu? diye sordu endişeyle. Günlerce, gecelerce Abdullah'tan Katya'yı ne kadar çok sevdiğini, geleceğe dair planlarını dinleyen Salih için gerisini söylemek kolay olmadı. Sessizliği uzun sürünce Abdullah ısrar etti. Ne biliyorsun? Neler oldu? diye sordu sertçe. Diğeri sözlerini zor toparladı. Kesik kesik cümlelerle ancak anlatabildi. Dediğine göre, gemide Katya'dan bahsedenler, kadının iki gün önce hareket eden küçük bir tekneye, elindeki bütün parayı ve boynundaki kolyeyi de vererek nerdeyse yalvar yakar, zorla bindiğini konuşmuşlar aralarında. Ne zoru olabilir ki? demiş biri diğerine. Bu karışıklıkta ölümü göze alarak bir Rus'un yola çıkmasına bir anlam verememişler. Bu konuşmalara kulak misafiri olmasından üç-dört gün kadar sonra bu adamlardan biri güvertede hayretle Bu o! diye bağırmış. Rus kadın bu! diye tekrar etmiş gözlerine inanamayarak. Salih de sese koşmuş korkuyla. Yola çıktıklarından beri bu gördükleri beşinci batan gemiymiş. Birkaç gün önce kaptan, Önümüzde fırtına var! diyerek bilerek yavaşlatmış gemiyi. Önlerinde yol alan tekneler hep yakalanmış bu fırtınaya. İşaret edilen yere baktığında... Suyun üstünde, dalgalarla salınan yüzlerce ceset varmış. Nerede? diye sormuş Salih. Adam bir noktayı işaret etmiş parmağıyla. O muydu? diye sordu Abdullah. Salih konuşamadı. Evet diyemedi. Sadece başını salladı. Abdullah'ın gözlerinden sessiz bir çağlayan gibi gözyaşları durmadan akıyordu. Kaskatı kesildi. Kıpırdayamadı. Konuşamadı. Durmadan aynı şeyler geçiyordu aklından; artık Katya yoktu. Baş döndüren kokusu yoktu. Dokununca zamanı, mekanı bambaşka hissettiren elleri yoktu. Her baktığında içini cız ettiren gözleri yoktu. Delice bir aşka bakmayacaktı artık. Bir insana ancak bu kadar yakışır dediği, o uzun dalgalı ve kızıl saçları yoktu. Ona her baktığında ayaklarını yerden kesen, bulutlara uçuran Katya yoktu artık. Her Şükran diye seslendiğinde kızaran yanakları yoktu. Abdullah o kadar çok ağladı ki, bir insandan bu kadar çok gözyaşı çıkabileceğine kendisi bile hayret etti. Sonra, birkaç saat sonra, Abdullah kendini biraz olsun toparlayınca yine sorular sordu. Nasıldı? dedi mesela. Salih onun ne demek istediğini anladı ve işte o zaman kimi detaylardan söz etti. Suyun üstünde sırt üstü yatıyordu. Başının altına denk gelen bir tahta onu yüzeyde tutuyordu anlaşılan. Beline ince bir halat dolanmıştı. Parlak güneşin altında yüzü parlıyordu. Uzun saçları dalgalarla birlikte, sanki bozkır rüzgarında gibi savruluyordu. Bu kadar detayın Abdullah'ın canını daha çok yakacağını düşünüp sustu Salih. Gece çökmek üzereydi. İki arkadaş sırtlarını genç bir akasya ağacına vermiş öylece susuyordu. Sustukça uzadı gece. Konuşacak hiçbir şey bulamadılar. Anlatacak o kadar çok şey vardı halbuki. Karşı kıyıda nefes alan her adama, her kadına, her çocuğa musallat olan ölüm hakkında bile konuşamadılar. Baskınlarda kurşunlanarak ya da süngülenerek ölenler, yollarda telef olanlar, denizde boğulanlar... Yaşadıklarının, şahit olduklarının ağırlığı altında ezilip kalmışlardı sanki. Sustular. Ağustos böceklerinin tiz sesi kulaklarını tırmaladı. Uzaktan uzağa limandan gelen boğuk bağrışmalar. Yaz olmasından istifade buldukları her açık alana yerleşen Çerkezlerin geceye karışan belirsiz seslerinin yanında, belki açlıktan belki de hasta oldukları için sürekli ağlayan çocuklarının birbirine karışan acı dolu feryatları geceye karışıyordu. Deniz hiç olmadığı kadar durgundu. Sadece, sahile vuran incecik dalgaların kumlardan yükselen belli belirsiz fısıltısı vardı sanki ama o da diğer seslerin içinde yitip gidiyordu. Arkalarında, koca şehir huzursuz bir uykudaydı. Bulutsuz gökyüzünde yıldızlar ipil ipil parlıyordu. Abdullah, nemli gözleriyle yıldızlara bakınca uzayıp gidiyordu ışıklar. Yorgunluktan sızdığında sabah ezanları okunmaya başlamıştı. Müezzinin sesi gecenin diğer seslerine ama en çok ağlayan huzursuz çocuk seslerine karışıp duyulmaya başladığında, ninni gibi gelmişti kulağına. Salih'in derin derin solumalarından uyuduğunu anladı. Köyünden sürüldüğünden beri rahat bir yatak görmemiş bedeni sızlıyordu. Burada da sığınacak bir yer bulamamıştı. Şehrin yardımsever insanları ilk gelenlerden bazılarını zaten evlerine almış, bazılarını da bağ evlerine, dağdaki kimi av kulübelerine yerleşmişlerdi. Abdullah nispeten geç gelenlerden olduğundan şehre ulaştığında dışarıda yatmaktan başka çaresi kalmamıştı. Erken gelmiş olsa bile genç ve sağlıklı olduğu için davet edildiği yeri daha zor durumda olan birisine verirdi. Neyse ki mevsim yazdı. Kışa kadar bir çare elbet bulunurdu. Öyle düşünüyordu. Şimdi böyle sahilde uyuyabilirdi. Yorgunluktan sızmak üzereyken, uykuyla uyanıklık arasındaki o tanımlayamadığı arafta yapayalnız olduğunu dehşetle fark etti. Elinden kum gibi akıp giden bütün hayalleri bir anda aklına hücum etti. Kısa aralıklarla daldığı huzursuz uykusunda hep aynı rüyaları gördü. Katya'yı hep, evlerini kurdukları o tepede çite yaslanmış onu beklerken gördü. Sonra verandada bahçede koşuşturan çocuklara bakıp gülümseyerek kahve içtiler. Baharda çiçeklenmiş bir badem ağacının altında piknik yaptılar. Başını Katya'nın kucağına koymuş gökyüzünü seyrederken gördü kendisini. Ağacın yeni yeşillenen yaprakları, beyaz çiçeklerinin ve Katya'nın kızıl saçlarının arasından süzülen güneş gözlerini kamaştırdı. Baharın kokuları Katya'nın hep o başını döndüren kokusuna karışınca içinde bastıramadığı bir yaşama coşkusu kabardı her seferinde. Saçlarının arasında sevgilisinin müşfik eli dolaştı durdu. Sonra hepsini yeni baştan tekrar gördü, sonra tekrar derken, en sonunda Katya'nın suyun üstünde yüzen, dalgalarla salınan cansız bedeni girdi rüyasına. Akasya ağacının altında, uzandığı kumlarda kıpırdandı. Bütün o kabusun içinde, bir daha asla ona sarılamayacağını, kokusunu içine çekemeyeceğini, uzun ve dalgalı saçlarını okşayamayacağını düşündü. İçinden bir türlü çıkamadığı, aşamadığı, kurtulamadığı, büyük ve simsiyah bir boşluğun içinde kalakaldı. Her şey o kadar hızla olup bitmişti ki, bütün yitirdiklerinin ayrımına ancak şimdi varabiliyordu. Birden, bir anda bu kadar çok şeyin olabileceğini asla düşünmezdi. İçinde korku, kin, nefret, sevgi hiçbir şey yoktu sanki. Öyle boş bir kovan gibi hissetti kendisini. Bu uykuyla uyanıklık arası sanki saatlerce sürmüş gibi geldi. Ne zaman ki rüyasında bir balığı, Katya'nın yanağını ısırırken görünce sıçrayarak uyandığında henüz güneşin doğmadığını hayretle gördü. Etrafa bakındı. Salih hala derin derin uyuyordu. Sahilden ayrılamıyor. İçinde yanıp duran o devasa alevleri olan ateşi bir türlü söndüremiyor. Azıcık soğusa yüreği belki rahatlayacak ama bir tülü olmuyor. Başaramıyor. Buradan uzaklaşsa, daha iç kesimlere gitse belki mümkün olur ama burada değil. Her gün sayısız cesedin, kemiklerin, kafataslarının sahile vurduğunu görürken bu mümkün olmuyor. Hiçbir şey yapmadan durmak istemediği için gönüllü olarak defin ekibine katıldı. Daha çok Katya'ya dair bir iz bulmak istemişti ama geçen her gün umudunu yitirdi. Her gün sahil boyunca kıyıya vuran ne varsa toplayıp gömüyorlar. Kim kimdir bilmeden, karışık koyuyorlar at arabasındaki tabutlara. Her arabada beş tabut var. Tabutlar dolunca araba mezarlığın yolunu tutuyor. Bazen o kadar çok oluyor ki, nispeten çürümemiş, dağılmamış cesetleri tabutlara, kemikleri de çuvallara doldurup öyle gönderiyorlar gömülmeye. Koku almıyor artık. O kadar çok ceset gördü ki, taş nasıl kokmazsa ceset de o kadar kokmuyor. Abdullah defin ekibine Katya'ya dair bir iz bulmak için katıldığı ilk günler, sahildeki her cesede kendisi koşmaya kalkıştı. Her gördüğüne heyecanla koştu. O yüzden ilk günler çok yoruldu. Geceleri bedeninin sızısından uyuyamadı. Uyuyamadıkça eski günleri düşündü. Abdullah için geceler ıstıraba dönüştü. Sabah olmak bilmedi. Bunu gören ekibin başı, onu ceset toplama işinden alıp çalışanlar için yemek hazırlayan mutfağa vermek istedi ama o kabul etmedi. Katya'ya dair bir şey bulsa rahatlayacaktı sanki. Öyle hissediyordu. Bulsa rahatlayacak, içindeki ateş sönmese bile közlenmeye duracak ve Abdullah ona dair bulduğu şeye tutunarak yaşayabilecekti. Ömrünü ancak böyle bir şeye tutunarak geçirebileceğini düşünüyordu. Yoksa bu acıyla her gün böyle cebelleşerek yaşamaya çalışmak iş değildi. Daralan göğsü bir gün onu öldürse razıydı ama yaşadığı tecrübe göstermişti ki, gördüğü bunca ölüme rağmen ölmek o kadar da kolay değildi. Tokat taraflarında bir köye yerleşen arkadaşı Salih bir gün ziyaretine geldiğinde, Nasılsın? diye sormuştu Abdullah'a. Önce uzun uzun susmuştu. Nasıl olduğunu düşünmüştü önce. Sahi nasıldı? Ne diyeceğini bilemeyince de, Ölmek de nasip işiymiş Salih! demişti. Bu kargaşada ölüp gidebilirdi. Hatta o ilk akşam kaçmaya kalkıştığında onu yakalayan askerler o kadar insanı öldürdükten sonra onun da canına kıyabilirlerdi. Ya da limanda tekrar kaçmaya çalışırken yakalandığında infaz edilebilirdi. Yolda gemi batabilirdi. Hastalık kapabilirdi. Hepsine rağmen, her şeye rağmen hayatta kaldı. Birçok şeye direndi. Ölmedi. Onu diri tutan en büyük güç Katya'ydı. Ona duyduğu sevgi, geleceğe dair kurdukları hayallerdi. Şimdi bunu daha iyi anlıyor. Ama artık Katya yok. Yine de ölmüyor, ölemiyor. Öyle zamanlar olmuştu ki, onsuz yaşayamayacağını, nefes alamayacağını düşünmüştü. Oysa şimdi, işte böyle, her şeye rağmen, böyle işte, yaşamaksa bu işte, hala nefes alıyor. Katya'ya dair hiçbir iz bulamadı. Bu kadar zamandan sonra bulabileceğine de inanmıyor artık. Ama küçük, örümcek ağı inceliğindeki umut hiç kaybolmuyor içinden. Bir gece, sabaha yakın saatlerde bu umudun ölene kadar devam edeceğine kesin olarak inandı. Öyle olacaktı. Kalbinden hiç eksilmeyen bir tutunma çabası olarak ölene kadar onunla kalacaktı. Katya'nın öldüğünü bilirken bile yapabileceği başka bir şey yoktu. Elinden gelen yalnızca bu belli belirsiz umuda tutunmaktı. Buraya geleli neredeyse bir yıla yaklaşmıştı. Uzun ve soğuk bir kışın ardından nihayet bahar yüzünü göstermişti. Defin ekibine katıldığı için işçi barakasına sığınabilmişti. Yoksa böylesi bir kışı dışarıda geçirmeye kalkışmak akıl işi değildi. İç kesimlere gitmeye çalışan bazı insanlardan yollarda donduklarına dair kötü haberler almışlardı. Nihayet cemreler düşmüş, Karadeniz'den esen sert rüzgarlar hala üşütüyor olsa da hava bir parça kırılmıştı. Ağaçlar çiçeklenmeye başlamıştı. Zaman geçtikçe sahile daha seyrek ceset vurmaya başladı. Artık daha çok kafatası, daha çok kemik, hatta en çok kemikler vuruyordu. İşçi başının dediğine göre artık sadece kemikler gelirmiş denizden. Cesetlerin bozulmadan kalması nerdeyse imkansızmış. Hiçbir şey olmasa balıklar yermiş. Bunu duyduğunda Abdullah'ın aklına bir balığın Katya'nın yanağını ısırırken gördüğü rüya geldi. İçi buz gibi oldu. Birden kanı çekiliverdi sanki. Bilmediği bir şey değildi. Daha önce de buna dair sözler duymuşluğu vardı ama nedense bu defa duymak çok ağır gelmişti. Katya'nın öpmeye kıyamadığı dudaklarının bir balık tarafından parçalandığını düşünmek bir anda Abdullah'ı altüst etti. Kemiklerden başka bir de, sanki yosun gibi bir araya toplanmış halde kadınların saçları vardı kıyıya vuran. Kimi öylece karışık olarak, bazıları da kafa derisiyle birlikte vuruyordu karaya. Onlarla ilgili bir şey yapmaları söylenmemişti ama Abdullah'a kalsa saçları da toplayıp gömmek isterdi. Sahile vurduktan sonra rüzgarla dağılıp gitmelerine razı olmazdı ama yapılacak çok iş olduğu için kimse saçlarla ilgilenmiyordu. Kış aylarında, sert lodosla hırçın dalgaların getirdiği saçlar, yosunlar ve çerçöple birlikte karmakarışık olarak sahil boyunca yığılmıştı. Abdullah, bir sabah serçelerin bu yığınlardan telaşla bir şeyler taşıdığını fark etti. Dikkatli bakınca hemen hepsinin ayaklarından sarkan uzun saçlar olduğunu gördü. Yanındaki biri hayretle baktığını görünce, kuşların saçlardan yuva yaptığını söyledi. Kolayca şekil verebildikleri için kısa sürede yapıyorlarmış yuvalarını. Hem kuluçkaya yattıklarında yumurtalar için daha sıcak bir ortam oluşuyormuş. Bunları anlatan adamın küçük bir bıldırcın çiftliği varmış. Geçen gün bir çuval saç götürüp dükmüş bıldırcınların kümesine. Hayvanlar hemen folluklara taşımış saçları. Bu akşam iş bitince biraz daha götürmeyi düşünüyormuş. Abdullah yeniden uzun sahil boyunca gezdirdi bakışlarını. Rüzgarla dağılıp gidenlerden başka o kadar çok saç yığını vardı ki, kuşların bunlarla yıllarca yuva yapabileceğini düşündü. Bu konuşmadan sonra, işte o yuvayı da ertesi sabah işe gitmek için barakadan çıkarken arayıp buldu. Bahar geldiğinden beri nerdeyse bir aydır her sabah bir kuş sesiyle uyanıyordu. Sabah namazı için kalktığında değil. Namazdan sonra içi geçip de iş saati yaklaştığı için on kişilik barakada hareketlilik başlayınca duyuyordu serçenin sesini. Barakanın üçgen şeklinde geniş bir avlusu vardı. Abdullah'ın ranzası en dipte, üçgen şeklindeki avlunun en dar alanına bakan pencerenin yanındaydı. Duvar dibinde, neredeyse dalları pencereye değen bir defne ağacı vardı. Kuş her sabah onu uyandırdığına göre buraya yuva yapmış olabileceğini düşündü. Dün arkadaşının bahsettiği gibi, yuvayı, kıyıya vuran kadınların saçlarıyla yapıp yapmadığını merak etti. Önce pencereyi açıp baktı ama göremedi. Sonra avluya çıktı. Defnenin sık dalları ve gür yaprakları arasında yuvayı görmek için epey çabalaması gerekti. Serçe, yuvasını kedilerden korumak için mümkün olduğu kadar yükseğe, ama bir yandan da atmaca ve kuzgun gibi yırtıcı kuşlardan korumak için de en üste değil, biraz daha aşağıya ve gövdeden uzak ara dallara yapmıştı. Bunu görebilmek için biraz tırmanması ve gür yapraklı dalları aralaması gerekti. İşte o zaman gözlerine inanamadı. Bu imkansızdı. Başı döndü. Baktığını göremez oldu. Eli ayağı kesildi. Küt diye gerisin geriye düştü ağaçtan. Neyse ki zemin topraktı da kafasını, gözünü yarmadı. Kolu, bacağı kırılmadı. Sesi duyanlar koştu. Abdullah'ı baygın buldular. Hemen barakaya, yatağına taşıdılar. Nabzını kontrol ettiler. Ölmediğini anlayınca elini yüzünü soğuk suyla ovdular. Kendine gelmesi uzun sürdü. Bir saat kadar sonra ancak araladı gözlerini. Bir arkadaşı sıcak ıhlamur içirdi. O gün işe gitmedi. Yataktan çıkacak derman bulamadı kendinde. Öylece yarı baygın yattı. Birisi yanında kalmak için ısrar etti ama o kabul etmedi. Yalnız kalmak istiyordu. Gördüklerine hala inanmıyordu. Abdullah'a göre bu o kadar imkansızdı ki, akşama doğru ancak kalkabildi. Hala güçsüz olsa da, gördüğü şeyin hayal olup olmadığını anlamak için yeniden tırmandı defneye. Ağaca doğru yürürken bir kızılgerdan telaşla uçtu dalların arasından. Demek sendin! dedi kendi kendine. Elleri titreyerek, heyecanla ağaca tırmanınca gözlerine inanamadı. Bunlar Katya'nın saçlarıydı. Bu ufuk gibi, bu kan rengi kızıl saçları çok iyi tanıyordu ama sadece renginden bilmedi. Çünkü aralarda az da sarı ya da siyah saçlarda vardı. Katya, hep yüzünün sağ tarafına incecik bir belik örerdi. O kadar ince olurdu ki, örmeyi bitirdiğinde beliğin ucuna taktığı dört küçük boncuğun deliklerinden geçerdi. Ve bu boncukları hep aynı sırayla takardı; kırmızı, beyaz, yeşil, mor. Abdullah kızıl saçları görünce değil, yuvanın en üstüne kızılgerdan tarafından bir set gibi yerleştirilmiş ince beliği görünce değil, yuvanın dışına doğru sarkan örgünün ucundaki boncukları görünce düşmüştü ağaçtan. Buradaydı işte. Gözlerinin önünde. Her buluştuklarında işaret parmağına dolayarak oynamaya bayıldığı, bazen de ucundaki saçları Katya'nın yüzüne incecik değdirince onun gıdıklanarak, ürpererek kıkırdamasına sebep olan belik buradaydı. Avuçlayıp yüzüne bastırdığı, uzun uzun kokladığı, o köz kızılı alev gibi saçlar buradaydı. Elleri titreyerek, heyecanla dokundu. Kalbi öyle atıyordu ki, ağzından çıkacak zannetti. Parmaklarının arasında yuvarlamayı sevdiği, saç örgüsünün ucuna hep aynı sırayla dizili boncuklar buradaydı işte. Gözlerinin önündeydi işte. En son bunları yaptığı günle şimdi arasına binlerce kilometre mesafe, yüz binlerce ölüm, acı, gözyaşı, telafisi olmayan kayıplar girmişti. Dahası araya, hiçbir zaman kapanmayacak gereksiz yere açılan uçurumlar, iyileşmeyecek yaralar, yarım kalan aşklar, öfkeler, yine aşklar, yine sevdalar, hayaller ve en çok hayaller girmişti. Daha neler neler girmemişti ki araya? Hep büyüyüp duran bir yarımlık, hep bir eksiklikle öylece, yersiz, yurtsuz, kalakalmışlık hissiyle, ama en çok Neden? diye soran bir öfkeyle, geride kalan her şeye duyulan o asla geçmeyecek, yeri asla doldurulamayacak olan hasretle, özlemle yaşamaya çalışmanın ağırlığı, yangını, ateşi girmişti. İnsanın insana dünyayı dar eden, cana kıyan o kini, anlamsız öfkesi girmişti. Kıyamete kadar kapanmayacak büyük bir boşluk girmişti. Parmak uçlarıyla okşar gibi önce saçlara dokundu. Sonra beliğin üzerinde gezindirdi parmağını. En son ucundaki boncukları hep yapmayı sevdiği gibi parmaklarının arasında yuvarladı. Önce yuvayı söküp almayı düşündü. Kızılgerdan yeniden yapardı nasıl olsa. Ama az sonra yuvada iki yumurta olduğunu gördü. Zaten kuşlar da gelmiş yumurtaları korumak için başının üstünde feryat ederek telaşla dönüp duruyordu. Kuşlara ve yumurtalara kıyamadı. Nasılsa yerini biliyordu. Arada ağaca tırmanıp bakardı. Belki kuşlar yavrularını yuvadan uçurduktan sonra alabilirdi. Bunun en doğrusu olacağına karar verdi. O günden sonra işe gittiği günler her sabah ve her akşam, izinli olduğu günlerde de saat başı ağaca tırmanıp baktı. İzin günlerinde arkadaşları şehre gezmeye gitse bile o avludan çıkmadı. Bulduğu her fırsatta Katya'nın saçlarına dokundu. Uzun uzun seyretti. En azından ona dair bir şey bulduğuna seviniyordu. Hayata tutunmasını sağlayacak şeyin incecik saçlar olmasına hayret etse de bu böyleydi. Bu arada yuvanın her haline şahitlik etti. Yumurtaların çatladığını gördü mesela. Daha gözleri bile açılmayan yavruların ilk anlarını izledi. Bir süre sonra kızılgerdan çifti de Abdullah'a alıştı. İlk günlerdeki gibi telaş yapmadılar. Yuvanın etrafında feveran ederek telaşla uçmadılar. Bir dala konup sabırla Abdullah'ın gitmesini beklediler. Çünkü her seferinden yuvalarına döndüklerinde önce yumurtaların, daha sonra da yavrularının zarar görmediğini görmelerinin güveniyle beklediler. Bir sabah hiç beklemediği bir şeyle karşılaştı. İşe gitmeden önce yine yuvayı seyretmek için defne ağacına tırmanacağı sırada gördü. Kızılgerdan çifti hiç durmadan ötüyor ve ağacın etrafında pervane olmuş telaşla dönüyordu. Uyandığında onları duymadığına hayret etti. Tam merakla tırmanacağı sırada, önce irkilip geriye çekildi. Yanlış görmüş olabileceğini düşündü ama az sonra öfkeyle atıldı ileriye. Doğru görmüştü. İri bir engerek yılanı çöreklenmişti yuvaya. O anda yavruları kurtarabileceğini düşündü ama biraz dikkatli bakınca yılanın karnındaki şişlikleri fark etti. Geç kalmıştı. Engerek, yavruları çoktan mideye indirmişti. En yakındaki tırmığı kaptığı gibi öfkeyle atıldı. Yavruları zaten yutmuştu ama yılanın soğuk bedenin Katya'nın saçlarına dolanmasına dayanamadı. Tırmığı var gücüyle vurdu. Başka dallara da takılan tırmık hedefini bulmadı. Yuvanın kurulu olduğu dalı gövdeden kopardı. Dal, yılan, yuva hep birlikte düştü ağaçtan. Abdullah ağaçtan inene kadar, engerek duvar dibindeki bir deliğe akıp gitmişti bile. Yetişemedi. Yoksa kafasını ezmek istiyordu. Yuvayı şefkatle kaldırdı yerden. Kuşlar saçları öyle incelikle ve sağlam örmüştü ki, yuvayı bu dallardan kurtarsa ve yeniden ağaca bıraksa bile en küçük bir rüzgarda uçup giderdi. Zaten yavrular da ölmüştü. Artık onların işine yaramazdı. Seneye kendilerine yeniden örerlerdi. Abdullah o gün akşama kadar yuvanın üzerinde titiz ve sabırlı bir şekilde çalıştı. İlk önce, ucunda boncuklar olan örgüyü ayırdı. Sonra dalları, kuş tüylerini ve gereksiz olan her şeyi ayıkladı. Daha sonra büyük bir ustalıkla, Katya'nın olması imkansız olan sarı, siyah ve diğer renklerdeki saçları seçti. İncelikle tel tel seçip ayırdı. Akşama doğru işi bittiğinde önünde büyük kızıl bir yumak vardı. Küçük bir keseye, geriye tek tel saç kalmayacak şekilde hepsini özenle koydu. En üste de saç örgüsünü yerleştirdi. Keseyi tam kalbinin üzerine denk gelecek şekilde cebine koydu. Abdullah o günden sonra sol tarafında cebi olmayan hiçbir elbise giymedi. Geçmişinden, yurdundan, sevdasından kalan bu tek hatırayı ömür boyu kalbinin üzerinde gezdirdi."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/suleyman-amcanin-sandalyesi", "text": "Madem öyle, Süleyman amcanın sandalyesinden bahsedeyim. Kişiye özel yontulmuş el mamulünden. Sandalye, Süleyman amcanın 35 yıllık mermer çalışmaları esnasında bükülen beli, kamburlaşan sırtı, çabuk yorulan kolları ve her şeye rağmen yitirmediği ümidinin ölçüleri alınarak yapılmaya başlanmıştı. Sandalyenin yapımının nasıl gittiğiyle ilgili ikinci görüşmede ise oturma yerinin neticeye tam uyması için Süleyman amcanın ılık alçı kalıplarına üç kere oturup kalkması gerekmişti. Ve bu olay, emeklilik sandalyesi ve etrafında oynaşan torunlar hayalinin yavaş yavaş hayata geçmeye başladığı andı. Bir düşüncenin somutlaşması için ortaya konan iradenin fırından kokuları yükseliyordu. Sandalyenin ahşabı, gölgesinde atların nefeslendiği büyük bir ceviz ağacının güneşte en az kavrulan orta bölümündeki geniş dallarından birine aitti. Ayakları, kolçaklar, sırtı ve oturma yeri olmak üzere dört genel parçadan oluşuyordu. Ki her parça yekpare bir bölümünden yapılıyordu. Parçaların yapımı bittikten sonra birbirine eklenmesi ve cilasına başlanmıştı. Her parçası için farklı oranda ve yoğunlukta İtalyan cilası kullanılmıştı. Tek cilasız bölüm olan oturma yerinin altı incecik ve ahşapla bütünleşik kaneviçeyle kaplıydı. Böylelikle sandalyenin nefes alması sağlanmıştı. Sırtının içe doğru kabarık kısmındaki iç içe geçmiş papatya yapraklarını andıran şekli ise sırf estetik görüntü adına değil, Süleyman amcanın sırt ağrıları da düşünülerek şekillendirilmişti. Karşıdan bakıldığında oturanın bedenine büyük gelen gömlek giymiş gibi görünmemesi için de sırtının ortası ince bel şeklinde kenarlardan yontulmuştu. Kol mahvilindeki öne doğru kalınlaşması ve üzerindeki yer yer göçükler de Süleyman amcanın kolundaki şişler düşünülerek oyulmuştu. Süleyman amcanın boğazını mahveden mermer tozuna karşı kullandığı zencefilli çayı için yapılması düşünülen sağ kolçağın bitimindeki hane ise Süleyman amca tarafından çıkarılmıştı. Kelimesini bilmeden biraz şey olmuş diyerek bu abartı rüküşlükten kendini ve sandalyesini kurtarmıştı. Sandalye nihayet bittiğinde genel görünüşünde Süleyman amcanın birkaç kez hatırlattığı üzere sadeliğe özen gösterilmiş ve fakat ahşabın ağırlığı sebebiyle gizlenemez bir heybet tezahür etmişti. Özel sipariş bitmişti bitmesine ancak Süleyman amcanın emeklilik hayali bir anda sürüklendiği iflas nedeniyle biraz daha yukarılara çıkıp orada beklemek zorunda kalmıştı. Bu müflislik herkes için bir beklemek eylemi doğurmuştu. Sandalye içinse Süleyman amcanın komşu illerde dolaşıp çalışarak borçlarını ödeyebilecek parayı biriktirmesinin acabasıydı."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/tabula-rasa", "text": "Çocuk doğdu. Ağlamayı öğrendi. Tabula Rasa'nın ilk satırına gözyaşı değdi. Eller üzerinde dikkat kırılır yazan bir koli gibi gezdirildi. Yedi yirmi dört yanında bekleyen mesai arkadaşlarına alıştı kısa bir sürede ama üzerine eğilen devasa kafalarından, gölgelerinden korktu bir şeye benzetemeyince. Korktuğunu gören dev kafalar bu defa abidik gubidik hareketler yapmaya başladılar. Gözlerini kapatıp açıyorlar, dudaklarını yanaklarına doğru yükseltip koca koca dişlerini gösteriyorlar, nefeslerini çocuğun yüzüne doğru veriyorlardı. Çocuk gülmeyi öğrendi. Çocuk güldüğü zaman anlamsız hareketler yapmayı bıraktılar, çocuğun 'gözünde yaş görseler' tekrar aynı piyesi oynattılar. Böylece iki mübahtan bir yanlış sentezlemeyi öğrendi çocuk: Bir ağlayıp bir gülerek mesai arkadaşlarının meddahı ilan etti kendini, bu absürt oyunun kuklalarını perde arkasından yönetti. Fakat bir süre sonra zeki planı artık deşifre edilmişti; bir ihtiyacı olsa, dövünse, bağırsa, çağırsa da yüzlerini dönüp bakmıyorlardı. Çocuk acıyı hissetti; bir dilim hüzün, bir dilim de kibir arasına acıyı sürüp bu hastalıklı tarifi Tabula Rasa'ya kaydetti, yarısı kepekli yarısı beyaz ekmekten bir tost gibi. Böyle böyle büyümeye devam etti çocuk. Konuşmayı, yürümeyi, ıvırı zıvırı, ciciyi, cısı öğrendi. Önüne boğuk boğuk sesler çıkaran tüylü tüylü bir şey getirdiler, ismine de kedi dediler. Sev dediler, cici dediler. Ciciyi biliyordu şimdi ama nasıl seveceğini kestiremedi, Tabula Rasa'da da kayda değer bir bilgi bulamadı. Canım sen de... dediler. Elini tuttular, kedinin başı üzerine değdirip ileri geri gezdirdiler. Böylece mesai arkadaşlarının sev emrini verdikleri her canlıda tüye benzer bir şeyler bulup elini atmayı, ileri geri gezdirmeyi belledi çocuk. Alkışladılar, demek akıllı bir öğrenciydi. 'Dokunma ki yaşasın'ı, serçe parmağı sakatlanan Mehmet'i henüz duymamıştı neticede; sevmeyi de ne Haşim'den ne de gülgun piyale'den öğrenmek düşmemişti nasibine. Gün oldu, harman oldu, bağa bahçeye çıkardılar, yeşil yaprakları değil de aralardaki rengarenk süsleri gösterdiler, çiçek dediler. Kimi mavi, kimi siyah, kimi kırmızı bu mucizeler, kafalarını hep bir tarafa eğmiş, etraflarında sıralı beş altı yaprağı yerçekimine inat eder gibi gökyüzüne sermişlerdi. Tahmin ettiği gibi sev dediler, cici dediler. Fakat çocuğun her zamanki kaygısız tavırlarıyla elini çiçeğin ortasına atıp ileri geri gezdirmeye başlaması ve mesai arkadaşlarının gülüşlerindeki alaycı tınıyı fark etmesi bir oldu; gururuna yediremedi bu duyguyu, kanı çekilmiş gibi bir utançla kalakaldı. Bunu fark eden veya etmeyen mesai arkadaşları -gerçi onlara aile demeyi öğreneli epey olmuştu ama çoluk çocuk muydu sanki, mesai arkadaşı deyince daha bir yüce hissediyordu kendisini- çiçeği koparıp eline tutuşturdular. Şaşırdı, demek böyle sevilirdi ama bu işte bir bit yeniği de sezdi. Nitekim günün birinde kuş dedikleri cıvıl cıvıl sesler çıkaran renkli bir yumak getirdiler de çocuğun aklına hemen Tabula Rasa'daki çiçek meselesi geldi. Epey bir tutarsız görünüyordu bu iş ya, altı üstü yüzde elli şansını pis bir gülümseme takınarak sürdü masaya. Kaşla göz arasında kuşun başını tutup şöyle hafif bir manevrayla çekmeye davrandı ama yangından mal kaçırır gibi kuşu elinden kaptılar, seslerini de kızgınlıklarına boyayıp cici diye konuyu yalandan tatlıya bağladılar. Çocuk hepten şaşırdı bu cici meselesine, küçümser tavırlara da ciddi ciddi öfkelendi tabi ama en son ıhlamurlar çiçek açana kadar bir daha bunun üzerine kafa yormama kararı verdi. Yıllar esti, gürledi, her biri farklı renkte bir kalem gibi, Tabula Rasa'yı kendi renginde hunharca karaladı gitti. Çocuk da büyümüş, serpilmişti hatta kır eşek yaşını bitireli de bilmem kaç sene geçmişti. Nasıl olduysa evden işe, işten eve gittiği günlerin birinde yolda başına bir saksı düştü de o çiçek-cici meselesini anımsadı. Sahi, yıllardır bunu nasıl olup da hatırlayamamıştı 'Sen ve İstanbul'daki 'ıhlamurlar çiçek açtığı zaman demiştim/demese miydim' satırlarını okurken dahi? Gerçi düşününce sevgi ile ilgili bir düzine nutuk sıralayabilirdi ama seviyorum, dediği kimsenin başını tutup çekmediğini biliyordu yahut başları üzerinde elini ileri geri gezdirmediğini, gezdiremediğini... Bu telaşla sorunun peşi sıra koştu, cevabı aradı durdu. Tabula Rasa'yı baştan sona okudu. Kimi yazılar birbiri üstüne girmiş, altındakini okunmaz tabip yazısı eylemişti. Renklerine göre analiz etti cümleleri, içinden hayatının film şeridini çıkarıp dikkatle seyretti, 'fly Pan-Am, drink Coca-Cola' reklamlarını geçmek için aralarda altı saniye bekledi ama ne fayda! Orhun kitabelerini daha kolay çözebileceğinden yakınırken sıkıntıyla şöyle Tabula Rasa'yı kaldırıp altına bir göz gezdirdi de şaşkınlıktan küçük dilini ve hatta büyük dilini yuttu. Sonra güldü haline, dillerini yutmak bir işine yaramazdı neticede. Tekrar kustu dillerini, konuşabilecek hale gelince Tabula Rasa'nın altında ne bulduysa ceplerine doldurdu. Cepleri doldu ama Tabula Rasa'nın altındakiler bitmiyor, sanki çoğalıyordu. Bu defa göğüs kafesini kırmayı akıl etti, sonuçta epey bir genişti içerisi. Tabula Rasa'nın altındakiler buraya sığdı nihayet. Tamam artık, herhalde hazırım, dedi. Sorunun cevabının kuyruğunu görmüş gibi oldu. Yakalayayım, diye elini attı ancak sorunun cevabı, hayatın içine karıştı. 'Hep Aynı Hikaye'nin içinde bir yolculukta gibiydi yani bir yoldaydı hayattan içeri. Canım şimdi herkesin bir yolu vardı ama yok, bir şartı vardı bu yolun. Canım şimdi her yolun bir şartı vardı ama yok, bu şart başkaydı, kalplerini saça saça gitmeliydi bu yolda. Yok, kalbinin parçaları ya da başka bir şey değil yahu, kalpleri. Yeryüzünde kaç canlı varsa o kadar kalbi varmış gibi yani, o hesap. Hani Tabula Rasa'nın altından çıkan bir dünya hazine... Tabula Rasa'nın altından çeyizlik, yatak, döşek çıkacak değildi ya! İnatlaştı madem, dağ keçisi gibi kaçan şu soru çengeline asılı cevabı kim tutup çekecekti. Sadri Alışık'ın 'Gönlübol Arif'i kadar diğerkam, 'Turist Ömer'i kadar savurgan bir elle göğüs kafesinin içine daldı -boğazından giremezdi tabi ki, hani kırmıştı ya on iki kaburga kemiğini, oradan gönlüne bir yol açılmamış mıydı sanki, hah işte öylece topladı az evvel içeriye yerleştirdiklerini- kalplerini avuç avuç aldı, gördüğü her canlı zerreye bıraktı. Yoluna çıkan yüce dağlardan da korkmuyor, daha doğrusu korkmamak için ayaklarını cesaret leğenine batırıyor ama çıkarken kurulamıyor, sonra kimse görmesin yerlere ıslak ıslak bastığını diye hızla dağa tırmanıyordu. Ya Bismillahı unutmuyordu, Allahu Ekber dağlarına Allahu Ekber diyerek çıkan bir dağcı gibi. İlerledikçe yol daha dik, tırmanmak daha güç hale geliyordu yine de korku yahut yorgunluğa beyin ameliyatında örgü ören bir hasta kadar duyarsız hissediyordu. Tabi ara sıra aklı karışıyordu bahar sarı halılar serince yerlere, kargalar nöbet geçirir gibi ansızın ötünce, otuz üç şehir öteye göçerken kör kurşuna denk gelmiş turnaların kanıyla akşam ufukta beldeler eylerken iştial, hangi ayağını hangi taşa koyduğunu unutuyor, yolları birbirine dolaştırıyordu. Mesela işe giderken yönleri karıştırıyordu, bina kuzeyde miydi güneyde miydi derken az daha dağdan aşağı düşüyordu. Yolda biri adres sorsa tutup dağın zirvesini tarif ediyor, gişelerde bilet yerine dalgınlıkla kalp uzatmaya çalışıyor, sonra özür dileyip, turistim ben, diyerek gülünç halini örtbas etmeye kalkıyor, bir de parmaklarını alnının ortasından aşağı sarkıtıp serseri bir selam vererek kaçıyordu. Merhametin gölgesine sığındığı uykularda üzerine şefkatli bir elin zulmeti örtüp gittiğini uyanınca fark ediyor, gözünü bu karanlığa açınca dört elle tutunacak bir dal arıyor, tırmandığı dağda kök salmış ağaçlara yaslanarak kendini kurtarabiliyordu. Denizde bülbül ötse ya da gül dalına martı konsa ya da beyaz kelebekler ve kahverengi güveler sürüyle ruhuna baskın yapsa kelebek etkisi veya güve etkisi veya bülbül etkisi veya martı etkisiyle nabzı üç beş katına çıkıyor, elini atıp göğsünü yaracağını sanıyor ancak göğsüne indirdiği yumrukla öksürüklere boğulup kalıyordu. Hasılı, iki ayrı davada iki hakimi dinleyip iki eliyle iki farklı kararı yazan bir katip gibiydi, alışana kadar hayatını ve yolunu böyle böyle idare etti. Nihayet dağın zirvesine ulaştı da burada yalnız oturan üç yapraklı yoncaya rastladı. Ne iş olduğunu anlamadı yoncanın ancak 'Bozdünya'nın ağzında zeytin yaprağı, ayağı çamur içindeki güvercinini anımsatan, taşa toprağa gömülü olduğu halde başına esen soğuk yellere yapraklarını emanet etmiş ve renginden de ödün vermemiş bu aziz bitkiye kalan son kalbini bıraktı. Artık kalplerinin tükendiğini, yürümeye devam edecek takatinin de kalmadığını anladı. Bittim, tükendim. dedi. Orada öylece taş kesildi. Hayali kırıldı, boğazına iki düğüm attı. Üç yapraklı yoncanın uzattığı kalp, gelirken bıraktığı tüm kalplerden ve dahi tüm o kalpleri birleştirse ortaya çıkacak bir dev kalpten çok daha büyük ve aziz, içinde bir ülke kuracak kadar hudutsuz ve gemsiz, yavaşça sahil kumuna dokunan köpükler kadar narin ve sessiz, masum hevesli yeni gelinlerin duvağı kadar beyaz ve temizdi. İnadı bıraktı, kalbi alıp zirveye oturdu üç yapraklı yoncanın yanına. Yol boyu sırtında yükten başka bir şey olmayan Tabula Rasa, şu sessizlikte birer sigara yakma fikrini fısıldıyordu kulağına. Başını çevirdi üç yapraklı yoncaya, o da bir semai mırıldanıyordu yapraklarının hışırtısıyla. Ne duruyordu sanki, Tabula Rasa'yı zirveden aşağı fırlattı tuttuğu gibi, rüzgarın hırçınlığında gözlerden kayboluşunu kayıtsızca seyretti. Hayattan içeri yolda yürümek, artık sırtına buzdolabı yüklenip sekiz kat merdiven çıkmaktan daha kolay hale gelecekti. 20 Temmuz 2000, Pendik, İstanbul doğumlu. Çukurova Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesinde öğrenci. Öyküleri Aşkar dergisinde yayınlanıyor ve 2017 yılında Sivas'ta düzenlenen Türkiye geneli öykü yarışmasında birinci oldu."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/tas-hikayesi", "text": "Mekke'den Konya'ya doğru yola çıkıyorlardı. Hazırlıklarını tamamlamışlardı. Kabe'de eşle dostla vedalaştılar, yükleri ağırdı. Şeyh Sadreddin Konevi'nin içinde olduğu kervan, çölde ilerlerken nadir bir yeşilliğin ortasında mola verdi. TAŞ; kör, sağır ve dilsiz değildi. Bilakis hasretliydi, çook hasretliydi. İn cin uykuya vardığında, varlıklar gaflete daldığında gözünü bile kırpmamış, neredeyse hiç dinlenmemiş, tahammül edememişti. Atalarının, Habib'in peygamberliğini teyit ederek, Ebu Cehil'in elinde dile gelip, şahadet getirmesi gibi; hatta bir tanesinin nübüvvetten önce de o TAŞ halinde- Ebediyet Güneşini görünce selam vermesi benzeri bir yakınlık, Sevgiliyle özel bir an, işaret, Rab'in bir iltimasını bekliyordu. Ama günler geceler, asırlar boyu bunu niyaz ediyordu. Ne zulümler görmüştü; çöl ıssızlığında ne günahkar ayaklar çevresinden geçmiş; cinayet, savaş ve katliamların sesi, her çağın bedevileri ve her asrın haramilerinin ürkütücü nefesi üzerine sinmişti. Kepazelik, masiyet dolu çürük hayatların, kokuşma ve katmerli kötülüğün kokusu ciğerlerine işlemişti. İsyanlar, küfür dikilişleri hep önüne gelmişti. Şahit olmuştu ve acıyı iliklerine dek hissetmişti. Çölün tozuna bulanırken, özlemden 'taş gibi olurken artık dayanamıyordu. Düşleri gerçekleşmeliydi. Bir aşk kapısını da aralayacak bir şifre, bir enerji bahşedilmeliydi. Çatlayacaktı Sabır taşı değildi. Şeyh Sadreddin Konevi, çevreye göz atarken, gözüne iri, mavi bir taş ilişti. Mahfesini, taşın üzerine koydu. Ümit ve talep ettiğim her hangi bir şey bana ulaşmasa idi, Avuçlarının cömertliğinden, ben talebi bilmezdim. diyordu sanki. Taş irkildi, işitmişti. Bazı sözler, bambaşka bir tesirle harekete geçiriyordu. Bul muştu, tutuşmuştu. Farklı bir biliş hali yaşıyordu. Müştak, benliğinden taşan açık bir sevgi lisanıyla konuştu: Hoş geldiniz, menziliniz mübarek olsun! şeklinde mukabele etti. Cansız bir cisim olarak, imtihana, belaya tabi tutulmamıştı. Ama şimdiden şedit bir korkuyla sarılmış, yaman bir sınavın telaşına kapılmıştı. Ayrılık sancısı. Belki bir insandı, belki hakka hakikate susamış bir topluluktu, kuru kalabalıktı ya da; adıyla sanıyla bir taştı belki. Zaten suret köpüktü, uçar giderdi; ne önemi vardı. Zaman her şeyi süzerdi. Ruh kalırdı baki. Bütün bir hayata yayılacak sonsuzluk saatinde, asıl şu dakikada yaşadığını hissediyordu. Bir Yüce'nin ilgisi, niyeti, sevgisi; yakınlığın alametleri... Yaralarını Konevi gibileri saracaktı. Kalbi de dili de birdi. Sevginin lisanıyla neşvelendi. Taleb güzeldi. Arkadaşı da mı olamazdı yani. Yaratılmış bütün varlıklar Seven durumundaydı oysaki. Kimi, neyi, neden seveceğini biliyor ve seviyordu bazı varlıklar. Bir derin, sevgili adam geldi çöle. Kurumuş çölü, baştan ayağa Sevdayla boyasın damgalasın diye. Sadreddin Konevi, kendisine yeni bir hayat getirecek kişiydi. Ki insan her şeyin sevgilisiydi. Bundan böyle yalnızca aşkı di leyecekti. Mesafeler uzaksa da, azimle kısalacak, dürülecekti. Taş elleriyle ayaklarıyla, O'na ve yoluna biat edecekti. Sadreddin Konevi uzanıp mahfeden bir eşyasını aldı. Sabahleyin oradan çıkıp, akşam çökene kadar yolculuğu sürdürüp, başka bir yerde konakladı. El ayak çekildi, herkes uykuya vardı. Şeyh abdest alıp, ibadet ederken, o taş Şeyh'in ayağına yüz sürdü. Dün gece Cenab-ı Hazret bu değersiz de, hakir de misafirdi. Bu gece de bendeniz uygunsa Cenab-ı Hazretinize konuk olayım diye yakardı. Sevgiliyle hemdem olmanın zevki, safası unutulur gibi değildi. Kamil insan bir neydi; ebediyete kadar nağmelerine kulak verilirdi. Zamanın üstüne çıkan neydi; şüphesiz ölümsüz muhabbet sesiydi. Ayrıca taşlık illeti, keyfiyeti tedavi edilebilirdi. Hakk'a bigane olan küfrün vasıfları ve marazı gibi değildi. Taşa bu bildirildi. İzleri takip edecekti. Ayaklanmalı, harekete geçmeliydi. Artık yosun ve küf tutamazdı. Bütün benliğinden taşan bir zevkle, engelleri aşarak, yuvarlana yuvarlana, uçurumlardan aşağı düşerek, tepeleri çıkarak, yokuş aşağı ve yukarı, dikey ve yatay, fakat içi yanarak yolculuk ediyordu. Ertesi akşam, başka bir mekanda karar eylediler. Sabah olunca Sevgili bir baktı ki, aşık taş dayanamayıp yerinden kopup gelmiş, mekanı, sevdiklerini, varını yoğunu terk edip, safralarını atmış, seccade gibi kıble tarafında duruyor. Herhalde vücutsuzdu; bundan böyle taş yerinde ağır değildi. Aşık Su gibi akar, erir giderdi. Hizmetçilerine bu taşı alın diye emretti. Onlar da taşı, deveye koyup Şam'da Ümeyye Camii yakınlarına bıraktılar. Hazreti Şeyh, develerinde yüklü olan cümle cevahir ve mallarını Şam'daki fakir fukaraya dağıttı. Yoluna devam etti. Sonra... Gerçek bir fakir misali, Konya'da Çeşme Başı'nda durdular. Nereye giderse gitsin peşindeydi. Amansız takipteydi, Sevgiliyi izlerinden yakalardı, aşkla mücehhez kelimelerinden sözlerinden tanırdı. Kırk peçeye bürünse, yerin dibine girse, sema katlarına gizlense de Yari kokusundan bulurdu. Koşardı, taş, sürünürdü, uçardı. Kutlu nazarlar altında yaşardı. İşte Büyük Şeyh'in Şam'dan göçmesinden tam yirmi üç sene sonra, mezkur mavi taş, artık sarı bir renk almış, Konya'da Şeyh'in yanına çıkageldi. (Onun mevcudiyetiyle gölgeleneyim. Bedenimin her zerresine, Onun sevgisi yayılsın. Ölüydüm, dirileyim. Taş bağrım parçalansın! Bütün yönler, dilli dilsiz cihetler, çizilmemiş hedefler Aşk Yolu'na çıksın! Nihayet, Şeyh'in kabrinin başucuna yerleştirildi taş. Artık ebediyete kadar ayrılmayacaklardı. Ve... mutluluktan yarıldı. İçinden Mecnunlaşmış, Leyla peşindeki nice Kays çıkacaktı. Karşısında ise Konevi'yi de bağrına alan bir Yarler Zinciri, en son Nihai Sevgili uzanıyordu. Şeyh Musa es-Sadri, Taş hikayesiyle beraber bütün Regayibü'l- Menakıb'ı gönlünde dolaştırıyor; bir işaret taşı olan kitabının mümtaz bir ulunun, Sadreddin Konevi'nin şahsiyetine ve ölümsüz eserlerine sevk ederek, nice taş gönüllüye rehberlik yapacağını, nice seven kalpleri de muhabbette taş gibi kavileştirip sağlamlaştıracağını umut ediyor, şükredip, semavi bir sevinçle coşuyordu."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/tekrar", "text": "Dedim çıkar gözlerini. Çıkar. Sulanmışlar. Bu zamana kadar buna kimse cesaret edememişti. Geceyi bekleyen hiç kimse. Aldı gözlerini yuvalarından, çıkardı. Önündeki üstlerden basık, yanlardan şişkin, uzaktan bakınca bir kaç renk, yakından bakınca bir çok renk olan kürenin içerisindeki saydam sıvının içerisine bıraktı. Dünyaya bıraktı. Saydam, kaygan sıvının içinde gözleri kendi etrafından, üstten alttan çapraz ve karmaşık, yerleşene kadar sıvıya, dönüverdiler içinde. Ah. Canım gözleri dönüverdiler. Göz çukurlarını iyice kuruladı bir peçeteyle. Sonra Ellerini yıkadı. Gece yayı çekildi. Gece yayı; güneşin gök küresinde bir gün boyunca çizdiği çemberin ufuk altında kalan parçası. Zaman ölçülebilen, tartılabilen, geçebilen, geçilebilen ve bunlar gibi şey olabilen bir şey değildi. Zaman sadece ekşiyebilen bir şeydi. Ellerini yıkadı ve kuruladı. Tahtadan yapılmış karyolanın üzerindeki döşeğe uzandı. Ayak ucundaki katlı duran yorganı üzerine çekti. Burnuna kadar çekti. Burnu, yorgan ve göz çukurları aynı hizaya gelerek tahta kulübenin tavanına paralel oluşturdu. Gece gündüz demeden devam eden gece işçiliği başladı. Gece kıyafetlerini giydi gece bekçisi. Başını, tam daire hiç zorlanmadan çevirebilen gece kuşu öttü. Çırptı kanatlarını. Bir gece uçuşu başladı. Gece mavisiydi gök. Gök renginde gören bir çift göz, körlüğe talip oldu. Körlük; körlüğün hakikatte ne olduğu bilinmediği zaman tedavi edilen bir hastalık olmaya kayda değerdi. Yoksa körlük tedavi edilemez bir göstergeydi. Daima kuzeyi gösterir, daima doğruyu gösterirdi. Daima geceyi gösterirdi. Gece de daima Durmuş'u gösterir. Ne zaman gece gelir, Durmuş gelir. Köylü de bilir Durmuş gece gelirdi. Gündüzleri ne yapar ne eder bir iki kişiden başkası bilmezdi. Bunu düşünen de yoktu zira. Herkes yeterince kendi derdindeydi. Bir gece köy kahvesinde dediler. Zaten yaşadığı köyün, zaten her gece turladığı etrafını, zaten yine de turlamaya devam edecekken, bir de para vereceklerdir üstüne. Bedavadan para kazanecen len Durmuş, dedi Mustafa. He. He Emmi. Para kazanecem. Para kazanecem. He Durmuş. He ya çok para kazanecen. Ne edecen o kadar parayla leeen. Evlenecen mi yoksa. Evlenecem ya evlenecem ya evlenecem Ayşe'yle evlenecem ya. He Durmuş evlenecen ya. Dünya tersine döner de Ayşe sana varır da evlenecen. Ayşe beni sevecek. Ayşe beni sevecek. Evlenecem ya. Evlenecem. Durmuşa bir çay getir Bekir diye seslenir içeri Mustafa. İçsin de içi ısınsın. İçi ısınsın, içi ısınsın diye tekrar eder Durmuş, Mustafa'nın dediğini. İçi ısınsın. Mustafa bazı bazı eğlenir Durmuş'un saflığıyla ama sever yine de. Kollar, gözetir. Fehim dede, bu bayrama var ise sonrakine yoktur. Mustafa, gider muhtara. Şu yetime de bir iş, üç beş kuruş. Sevaptır. Hallediver şu işi der. Dedesi de yolcudur. Ne yapar ne eder der. Üç beş kuruşu olur belki dengi bulunur baş göz ederiz he muhtar. Durmuş'u gece bekçisi yapıverirler resmiyette. Mustafa der sonra Durmuşa. Hakkınla kazandın leeenn. Bütün gece devir daim. Tekrar eder Durmuş. Hakkıyla kazandı. Hakkıyla kazandı. Hakkıyla Hakkıyla. Hakkkıyla. Geceleri daha çok bekledi Ayşe. Çok bekledi. Köyün yetişkin bütün oğlanları onunla evlenmek ister de Ayşe neden kimseyi istemez bilen yoktur. Kimi dedilerse olmaz der de başka söz söylediği yoktur. Komşu köylerden, kasabadan hatta şehirden bile okumuş yazmış, eli kalem tutmuş talipleri olmuştur güzelliğine. Lakin Ayşe istememiştir. Ne hanedekiler ne de köylü anlamamıştır, Ayşe ne bekler. Köyün kızları muhabbeti kesmiş, oğlanları da ümidi kesmiştir artık. Beklediği neydi bunu bilen yoktu ya bir Durmuş vardı. Vardı ya Ayşe'nin ne beklediğini bilen bir oydu. Karanlığı severdi. O da dolanırdı geceleri. Köylü bilmezdi. Köylü ne bilsindi. Ama Durmuş bilirdi. Durmuş kimsenin bilmediğini bilirdi. ağlardı, neye ağladığını bilmeden. Hamağa yatardı. Hem hamağa, hem kendi içine. Sallanırdı. Hem hamakta, hem kendi içinde. Hamdı Ayşe. Ağlardı. İnce bir uğultu duyuldu bir gece. Bağ toprağının kara böcekleri. Üzümlere dadanan bal arıları. Vızıltılar. Sızılar... İnceler... Gece kuşları... Yarı gece. Ateş gecesi. Derdin sözlere hapsedildiği gece. Derdin suskunluğa terlediği gece. Gece yarısıydı. Bir Hamak, cayır cayır yanmaya başladı. Sallanıyordu Ayşe. Yanmaya başladı. Canı, bağı, bahçesi yanıyordu. Yandıkça bir koku yayılıyordu. İbrahim'in ateşinden gelen bir koku aralıyordu, gece mavisini. Ufkun altında kalan bir parça aydınlanıyordu. Durmuş kokladı etrafı. İlerledi. Kendi kendine gülüyordu. Allah. Allah. Gülüyordu Durmuş. Gülüyordu ya ağlıyordu Durmuş. Hamak yanıyordu. Hamak. Yanıyordu. Ateş böcekleri tutuştu. Gece kuşları ötüştü. Ayşe, yanıyordu. Koştu Durmuş. Yanına yetişti. Bağın musluksuz çesmesinden bir avuç su getirdi. İç dedi. İçin ısınır, için ısınır. İç dedi. İçti Ayşe. Gözünü araladı. Durmuş bir koşu gidip, bir avuç dolusu su daha getirip, içirdi Ayşe'ye. Durmuş, bir koşu daha... Ayşe yavaş yavaş gözlerini Durmuş'un avuçlarında açtı. Gördü ki bir avuç su daha. Dedi çıkar gözlerini çıkar. Dedi Durmuş. Sulanmışlar. Bu zamana kadar buna kimse cesaret edememişti. Geceyi bekleyen hiç kimse. Aldı gözlerini yuvalarından, çıkardı. Durmuş'un avuçlarındaki suya bıraktı. Durmuş, avucundaki suya bırakılan gözlerine bakarak Ayşen'in, alış iki gözüm alış kendine dedi. Ayşe'nin gözlerini kurutmadan, avucundaki suyu da azaltmadan hızlı hızlı yürüyerek bahçedeki bir gül fidanın yanına gömdü. İnsan kendini bırakacaktı ki kendine varsındı. Ayşe kimsesiz kalmış kendine gözlerini verdi. Verince tanıdık geldi bir şeyler. Baktı. Dağlar yeşil. Deniz mavi. Fidan büyüdü. Üzümler oldu. Arılar bal yaptı. Durmuş devam etti bekçiliğe. Üç günde bir geldi suladı fidanı. Gözü gibi baktı Ayşe'nin gözlerine. Yanına uzandı. Göğe baktı. Ağladı. Kendimden yanayım dedi. Kendimden yanayım. Kendimden yanayım. Kendimden yanayım dedi. Fidanın altında uyuyup bir gece Ayşe'nin düşünde uyandı. Ayşe, pürü pak gelin olmuş. Kına gecesi o gece. Durmuş'a yar olmuş. Durmuş ona er olmuş. Gül fidanı yol olmuş. Al basmadan kınalık giyinmiş. Avuçlarına kına yakmışlar. Ellerine Gül bağlamışlar. Evlenmişler. Tahtadan bir kulübeye yerleşmişler. Bir kulübe. Tahtadan bir karyola, bir yorgan ve bir yastık. Ter su içinde uyandı Ayşe. Hayrolsun dedi. Bu rüya nedir böyle hayrolsun. Çok şükür dedi sonra. Yoksa o mudur? Yüzünde hala kurumamış damlalar vardı. Huzurla doldu gönlü. Yorganı katlayıp tahta karyolanın ucuna bıraktı. Gençlikte insan ne kadar üzülecek nerden bilebilirdi. Hayat insana ne getirir kim nasıl bilebilirdi. Kaderdi. Önünde de ardında da yanında da kaderdi. Bir yoldu. Gidilirdi. Bir giden ile gidemeyen, giden ile gözlerini gönderdi. Bakıp da göremezlerdi bir kör nasıl daha iyi görebilirdi. Bakarlardı bilemezlerdi. Halbuki dikkatli de bakarlardı, bilemezlerdi. Bir bilen söze döktü, bir bilen göze döktü. İnsan kendinden eksiltir, kendine biriktirirdi. Damla damla biriktirirdi kendini. Gece yayı çekildi. Gece yayı; güneşin gök küresinde bir gün boyunca çizdiği çemberin ufuk altında kalan parçası. Dünyanın kendine, kendinden gizli parçası. İnsanın kendine, kendinden gizli parçası. Gözlerin gözlere, gözlerden gizli mavisi. Denizin denize, denizden gizli derinliği. Gece yayı çekildi. Durmuş uyanadurmuştu fidanın altında. Uyandığında görmüştü ki gözü gibi baktığı fidan tomurcuklanmıştı. Durmuş, görmüştü de bakamamıştı utancından. Uzun uzun bakamamıştı. Hay. Allah Allah. Allah. Gül geliveriyor. Gül geliveriyor deyivermişti sadece. Yan gözle bir daha bakıp, gül geliveriyor diye dağlara koşturmuştu. Köylü şaşırmış kalmıştı olanlara. Mustafa gülümseyivermişti Muhtara. Muhtar, bak sen şu işe ya Mustafa aklına gelir miydi hiç, deyiverdi. Şu delinin dillediği gerçek oldu ya Mustafa. Gerçek oldu ya, gerçek oldu ya, ya yaaa, bak sen şu işe diye yaaa'layı verdi. Çıktı odadan Ayşe. Bahçeye gitti. Bağa gitti. Cana gitti. Baktı ki fidanı tomurcuklanmış. Baktı ki ağaçların arasındaki hamak, yanmış kül olmuş. Baktı ki bağlara, üzüm birikmiş. Baktı ki hüznüne derman serilmiş. Güle döndü sonra, doya doya baktı Ayşe. Gözleri sulandı. Kalktı babasının yanına vardı. Olmaz dedi babası. Bir başkası da bana yar olmaz dedi Ayşe. Köylü sende kusur bulur dedi babası yapma dedi, etme dedi. Benim başımı eğme dedi. Ayşe bir dedi. Bir daha demedi. Fehim dede, bastonuyla bir gece yanına Mustafa'yı ve Muhtar'ı alıp, Ayşe'nin babasına deyiverdi. Köylü dedi. Hem bilmez, hem bilmek istemez. Söylesek, söyleyelim istemez. Yanaşmaz dedi. Sana anlatmaya diye çaldık kapını, sende mi yanaşmazsın sen de mi deyiverdi. Ayşe'nin babası anladı ki, ardı da önü de kaderdir. Eğdi başını. Sildi yaşını. Allah'ın hikmeti dedi. Kaldırdı başını. ağacı kesiverdi. Kesip, damadına ve kızına bir karyola yapıverdi. Ağaçlar rızasını söyledi, verdi başını. Üzümler, arılar, bağ böcekleri, gece kuşları yer gök rızasını söyledi. Gül fidanı rızasını söyledi. Gök gürledi yağmur yağdı, söyledi. Ben Durmuş'tan razıyım dedi Ayşe, elini öptü Fehim Dede'nin. Nikahları kıyıldı evde, Mustafa şahit kılındı. Nikahları kıyıldı gökte Gül fidanı şahit kılındı. Okuyan, bu bildiğimiz hikayedir, tekrar oluvermiş ya deyiverdi. Deyiverdi gece bekçisi; Tekrar ya, tekrar ya, tekrar ya deyiverdi. bulunurdu. Gece yayı çekildi ve bir geceden sonra yine tekrar etti gün. Gecenin sabahında, o gün, alnından öptü Ayşe'yi. Gözlerinden öptü sonra. Razıyım dedi senden Ayşe. Gözleri sulandı. Razı, razı, razı, diye tekrar etti Durmuş. Elini Ayşe'nin yüzüne getirdi. Maviden düşen bir denizi sildi."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/tereyagindan-kil-ceker-gibi", "text": "Tam karşımda oturuyor, gözleri dudaklarımda, kulakları bir tilkininki kadar hassas, olanca dikkatiyle bana yoğunlaşmış bakıyor. Sadece o değil konuşmamı bekleyen. Tüm salon, nefesini tutmuş, adeta ağzımdan çıkacakların bir kelimesini bile kaçırmama telaşında ya da ben bugün çok gerginim, bilemiyorum. Ne söyleyeceğim hakkında en ufak bir fikrim dahi yok. Baştan beri şoktayım. Vukuatın işlendiği gece onu karşımda gördüğümde ve olayı öğrendiğim ilk saniyelerde şok üstüne şok yaşadım. 'Pişman mısın?' Memurların arasında polis otosuna götürülürken acemi muhabirlerce zanlıya yöneltilen o çok saçma bulduğum soruya adeta kurtarıcım gibi sarılıyorum. Haykırıyorum. 'Evet, pişmanım, hem de binlerce kez!' İçimdeki çığlıkları duysalar, salondakilerin yürekleri parçalanacaktır, eminim. Fakat son pişmanlık fayda etmiyor maalesef. Psikologlar hastalarına 'Hayır' demeyi öğretiyorlarmış ilkin, o basamağı geçtikten sonra işler daha kolay yoluna giriyormuş. Çok geç kalmış sayılır mıyım acaba, 'Hayır'ları biriktirmek için heybemde? Lakin yaşama sevinci denilen o harikulade duyguyu iliklerine kadar hissetmek, insanlara faydalı olmaktan, onları sıkıntılarından kurtarmaktan geçmiyor mu? Yaşlı bir insan mutlu olsun, başını yastığa huzurlu koysun istedim, şimdi bir buçuk aydır ben uyuyamıyorum, delirmek üzereyim. İki yıl oldu İstanbul'a tayin olalı. Nişanı da uzatıyoruz ha bire, düğünü yapıp rahatlayamadım bir türlü. Yemek yapması neyse de bulaşıklar dağ gibi oluyor iki günde, bir tane temiz bardak bile kalmıyor ortalıkta. Bulaşık makinesi de almadım tek olunca. Bu yüzden evde yemek yapmayı bıraktım çoktandır. İlk zamanlar her gün dışarıda yemek tuhaf gelmişti biraz. Ev yemeğinin tadı bir başka oluyor ne de olsa, hele hamarat birinin eli değmişse. Her ortama zamanla alışıyor insan, lokanta yemeğine de. Yolumun üzerindeki, isminde geleneksel ile yabancı hayranlığını kucaklaştıran -çok komik durmuş lakin- Bolkepçe Restoran'da yemeye başladım. Burası temiz sayılır. Garsonların ortalıkta olmadığı bir gün, limon sormak bahanesiyle, çaktırmadan mutfağını teftiş etmişliğim de var. Giderek mekanı kanıksamaya, hatta benimsemeye bile başladım. Sahipleri de dostlarım oldu, beni ipe götürecek olan dostlarım. Bir akşam keyifle yemeğimi yerken, Abi, diyerek teklifsizce geldi oturdu masama Selim, müsaitsen sana bir şey soracağım, dedi ve cevabımı beklemeden başladı anlatmaya. Babasının beş yüz metre ilerde bir dükkanı daha varmış, kiraya vermiş birine. O da lokanta işletecekmiş. Bir şart koşmuş babası: Lokanta içkisiz olacak. Öyle anlaşmışlar lakin sözleşme falan yapmamışlar, sözde kalmış yani her şey. Fakat kirayı hiç aksatmamış adam, düzenli olarak bankada açılan hesaba yatırıyormuş. Bir gün önünden geçerken babası, bir değişiklik fark etmiş vitrininde, sonra dikkatlice baktığında lokantanın içkili bir mekana dönüştürüldüğünü görmüş. Girmiş içeriye sinirli, konuşmuş kiracısıyla. Kavillerinin böyle olmadığından bahsetmiş. Adam pişkin, böyle bir anlaşma yaptıklarını hatırlamadığını söylemiş ve varsa elinde bir belge, göstermesini istemiş. Kan beynine hücum etmiş babasının; boşa giden bir yumruk sallamış, ikincide çalışanlar tutmuşlar kollarından, kapının önüne koyuvermişler. Yaşına hürmeten dokunmuyoruz babalık, deyip iteklemişler, fakat kızdırırsan günah bizden gider ha, diyerek hafif yollu tehdit etmeyi de ihmal etmemişler. Şimdi kara kara düşünüyormuş yaşlı adam; bunların günahı bana da yazılır, ne yapıp edip sakilik yapanları çıkartmam lazım dükkanımdan, deyip duruyormuş. Bana bir akıl ver Hakim Bey, diyerek büktü boynunu. Ne yapayım, katil mi olayım bir dükkan için? Kafamda bir şimşek çaktı birden, 'katil' kelimesi bir çağrışım yaptı beynimde. Neden olmasın, dedim kendi kendime. Yok, yok, diye cevap verdim, katil olmana gerek yok. Bir film çevireceğiz seninle, rol kabiliyetini konuşturacaksın, o kadar. Tereyağından kıl çeker gibi halledeceğiz bu meseleyi. O kadar sevinmişti ki yapacaklarını dinlerken ağzı kulaklarındaydı. Bir buçuk aydır hapiste yatıyor, bu ilk duruşması. Gözlerindeki manalı bakışlar korkutuyor beni. Bak adını karıştırmadım ifademde, beni nasıl bir tuzağın içine çektiğini anlatmadım daha. Ama bu, ağzımı ebedi kapalı tutacağım anlamına gelmez, aklını başına al, hükmünü öyle ver Hakim Bey. Gözlerinde, kayan yazılar beliriyordu sanki. Beni esir ediyordu delici bakışları. Lokantada konuştuğumuzun üçüncü akşamı, Selim'i, geç saatlerde, gece yarısına az bir zaman kala getirdiler. Perişan bir haldeydi. Gözlerimin içine, çok şey söylemek isteyip de konuşamayanların kıvranışıyla bakıyordu. Onu görür görmez içimde bir yere bir bıçak saplandı, kalp atışlarım kontrolünü kaybetti, deli dalgaların insafında pişmanlık okyanusunun engin karanlığına itildim. Elleri kelepçeliydi, absürt gelmişti bu durum bana, normalde takılmaması gerekirdi ama asıl tuhafıma giden şey gözlerinde gördüğüm dehşetli korkuydu. Delirmiş gibi bakıyordu. Ona verdiğim güvenceye rağmen böylesine kendini kaybetmesi korkutmuştu beni de. Odamda yalnız kalınca, ellerimin arasına alıp başımı, düşünmeye başladım. Bir anlam veremedim olanlara, detaylarda gizlenen bir şeyler vardı ama neydi? İlk günden itibaren yaşananları hatırlamaya çalıştım, gözümden kaçan bir ayrıntı yakalayabilir miyim diye didindim durdum. Dayanamamıştım anlattıklarına Selim'in. Babasının üzüntüsüne bir son vermek istedim, tane tane anlattım planımı o akşam lokantada, yemeğin tadını çıkaramadım. Nasılsa önüme gelecekti evrakları, inkar edecekti olanları, tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakacaktım. Bir iki mahkemeden sonra silahlı tehdit ispatlanamayacak, beraat edecekti. Bu kadar korkmasına bir mana veremedim. Özel konuşmamız dikkati çekerdi; tarafsızlığıma, en azından tarafsız görüntüme gölge düşüremezdim. Selim'in evraklarını getirdiklerinde adeta havada kaptım, soluksuzca yuttum tüm satırları. Savcının mütalaasını okurken gözlerime inanamadım. Taammüden cinayetten bahsediyordu. Olay yeri inceleme raporunda cinayet delilleri sıralanıyordu: Silah ve masalardan birinin altında bulunan boş kovan... Neler oluyordu böyle? Zile bastım, gelen personelden hemen Selim'i getirmesini istedim. Bir an önce onunla konuşmam, olan biteni anlamam gerekiyordu. Selim gelince bir göz işaretiyle onu getiren memuru dışarı çıkarttım, kapıyı kapattırdım. Yalnız kalmıştık. Ben bir an önce anlatmaya başlaması için sabırsızlanırken o sanki önceki gelişinin intikamını alır gibiydi. Gözlerinde, nasılmış, işin vahametini öğrenince tutuştu paçaların değil mi ifadesi... Yahut ben öyle vehmettim, bilemiyorum. Zira anlatmaya başladığında telaş ve korku sesini titretiyordu. İçim çekiliyor. Sonsuza dek böyle susarak oturamam ya. Konuşmam, bir şeyler söyleyip davanın seyrini değiştirmem lazım, biliyorum. Fakat kilitlendi dudaklarım, tek kelime edemiyorum. Çankırı'da doğdu. İlk, orta ve liseyi Çankırı'da okudu. Anadolu Üniversitesi. İş İdaresi bölümünü ve Konya Selçuk Üniversitesi Ziraat Fakültesini bitirdi. Konya'da ikamet ediyor. Salih Elyesa müstearıyla Konya'da yerel bir gazetede köşe yazıları yazdı."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/teyzem", "text": "- Ne yapıyorsun Satı, in aşağıya ordan! Bak düşeceksin, bir yerin sakatlanacak. Allah Allah! Yatağına yatırdığımızda gözlerini kapattı hemen. Göz kapaklarının altında huzursuz devinen yuvarlak kürecikler açık seçik görülüyordu. - Birinin başında beklemesi lazım. Bu delinin ne yapacağı belli olmaz, dedi teyzem. - Ben beklerim, zaten uykum kaçtı, dedim hevesimi belli etmemeye çalışarak. Herkes yattı. Elini tuttum. Sık sık ısırdığı dudakları mora çalmış. Tatlı bir Frenk üzümü gibi görünüyorlar. Bu dudakların arasından gördüğü kabusların dumanı, isi boğum boğum tavana yükseliyor. Henüz onu anlayacak yaşta olmasam da çok uzun olmayan, ağır hasarlı hayat hikayesini az buçuk dinlemiştim annemden. Benim en küçük teyzem. Sekiz çocuklu evin en küçüğü, bebeği imiş bir vakit. Kıvır kıvır siyah saçları, elma yanakları, tatlı dili ile abla ve ağabeylerinin kucağından düşmezmiş. Konuşmaya yeni başlamış, daha yeni anne diyecekken anneannem gencecik yaşında onları bırakıp öbür aleme göçmüş. Hepsi çok sıkıntılar çekmiş, hepsi yalnız kalmış ama kimse Küçük Satı'nın yaşadıklarını yaşamamış. Felek onu anne kucağından, yabancı bir ailenin evine evlatlık, besleme olarak iki yaşında mini mini bir masumken atıvermiş. Bütün sekiz çocuklu erkekler böyle yapar mıydı? Köylü, cahil, çok çocuklu dul bir adam olması onu haklı çıkarır mı? Ablalarının elinde elbet büyüyüp, yürüyecek bir evlat bu kadar kolay gözden çıkarılır mı? Bütün soruları kendince, abla şefkati, hissiyatıyla cevaplardı annem. Ve bu soruların cevabı dedemden yana negatif çıkardı hep. Sadece dedem değil, dedemin babası, annemin erkek kardeşleri de bu vicdansızlıktan paylarına düşeni alırlardı annemin gönül terazisinde. Tabii herkesten daha adil olanın, en adil olanın hesap terazisinde kimin yaptıkları ne yekun tutar onu bilemeyiz. İlk görüşmede iki yaşında minik, sarı bir oğlancıktı Ferit. Hepimize gülücükler saçtı, cömertti. Annesinin veremediği sevgiyi gül yaprağı gibi boca etti üzerimize. Teyzemin yaşıtı ve biraz daha büyük iki çocuğuyla doğduğundan beri tanışıyordu sanki. Oyuncaklarını önlerine çekinmeden serdi. Masumiyet, bozulmamış çocuk duyguları ile sarıldı insanlara. En son gidişimizde yağmur yağıyordu annemle benim üzerime. Yağmur kirli, çamurluydu; Kasvetli, yaklaştığını düşünürken uzaklaştıran, insanları duyguları görünmez yapan... Kocasının bizim ziyaretlerimizden hoşnut olmadığını anladık o gün. İlginç olan teyzem de istemiyordu bizi. Mutfak penceresinden kendini saklayarak yağmurda uzaklaşan siluetlerimizi izlerken gördüm onu. - Ne diyorsun? Hangi hastanedeymiş? Tamam biz de hemen geliyoruz, diyen annemin sesiyle irkildim. Sabah kahvaltısını yapıyorken gelen telefon bu endişeyi, merakı, üzüntüyü haber verdi. Satı Teyzemin evinde yangın çıkmıştı. Neyse ki kimseye bir şey olmamış. Ancak teyzemin hali hal değilmiş. Hastanede, isten kararmış yüzünü gördüm. Beni asıl telaşlandıran gözlerindeki çılgınca bakışlardı. Sonradan yangını teyzemin çıkardığı, kocasının ve oğlunun ise bir haftadır evde olmadığını öğrendik. Kocası oğlunu da alarak evden ayrılmıştı. Boşanma davası açtığını gösteren kağıt postadan ona ulaştığında, teyzem eline ulaşan kağıdı tutuşturmuş önce. Karşı komşusu itfaiye gelmeden önce duman kokusunu alıp kapıcıya haber vermiş. Eve girdiklerinde pencere önündeki koltukta, gözü bir noktaya takılı vaziyette dumanların içinde oturur bulmuşlar. Bir haftalık tedavinin ardından taburcu oldu. Önce büyük teyzemde kalmasına karar verildi. Fakat sık sık evden kaçması, geceleri evin içinde dolaşması, birden parlayıp bağırmaya başlaması teyzemin sabrını taşırdı, Ben bu deliye bakamam, deyip, ortanca teyzeme gönderdi. Altı aydır orada kalıyor. Her hafta sonu ziyaretine gidiyoruz. Eski mutsuz, hüzünlü, ilgisiz yüzü değişmiş gibi geliyor. Ani öfke nöbetleri dışında, genelde sakin. Gözleri hoş bir hayalin saklı gülüşleriyle ışıldıyor. Bazen dudaklarının kenarında kimsenin fark etmediği tebessüm kırıkları bile görüyorum."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/tirnagimda-kum-taneleri", "text": "Geceden kalma kudurmuş bir öfke vardı içimde. O sabah... beni ve hayatımı tepetaklak eden o cumartesi sabahı... Çok sevdiğim bir arkadaşımla telefonda tartışmış hıncını yarın yanıma gelecek olan sevgilimden çıkarmıştım. Saatlerce uğuldayan kulaklarım kızarmıştı, alnımın ortasına küçük bir çekiçle ritimsiz vuruşlar hissediyordum. Ev büyüdü büyüdü ve ben odanın ortasında minicik kaldım da yine de duvarlara bezediğim gururumu küçültememiştim. İşte böyle bir gecenin sabahında mutlu ve huzurlu insanlar gibi davranmak, gönlümü eğlemek, sevincimi yeşertmek hevesiyle taze tereyağı almak için evden çıkmıştım, bir de gazete aldım. Gazetenin hafta sonu kahvaltısıyla ilişkisi dedemden kalma bir merasim benim için. Balkonda sandalyesine yerleşip dörde katladığı gazeteyi okurken bahtiyar görünürdü. Neme lazım bilmiyorum böyle garip anılarla bezemişim hafızamı. Eve dönerken Zerrin Teyze'yi apartman merdivenlerinden çıkarken gördüm. Kalın yağlı bacaklarını tıpkı bir gergedan gibi bastığı yeri zonklatarak taşıyordu. Elindeki poğaça poşetini ve sedefli bastonunu kapıya dayayarak otomatiğe basmaya çalıştı. Arkasından izledim bir süre. Geniş bedeninin müsaade ettiği boşluktan görebildiğim kadarıyla kapıyı itmeye çalışıyordu. Açıkçası bir tekme vurup onu oraya düşürmekle kapıyı açmak arasında tereddüt ettim. Hiç kibarlık taslayacak değilim. Neredeyse seksen yaşındaydı. Her sabah hala üç tane yağlı poğaçayı midesine indiriyordu ve zavallı bacaklarına zulüm ediyordu. Yani Zerrin Teyze'ye bir şey olsa kimsenin gocunacağı yoktu. İnsan bir yerden sonra ununu eleyip eleği asmayı bilmeli fakat şu arsız yaşamak isteği yok mu? Nelere kadir. Tahmin edileceği üzere yardım ettim kapıdan girmesi için. Uzun zamandır etrafa iyi görünen uslu bir çocuğa dönüşmüştüm. Neden böyle oldu bilmiyorum. Etrafa diyorum çünkü yakınımdakiler benden giderek nefret ediyordu. Karşılıksız olduğunu söyleyemem bu nefretin. İlişkiye girdikçe hazzına doyum olmaz bir nefret büyütüyorduk birbirimize. Balkona serilirken gazeteyi de yanıma aldım, ama asla dedem gibi mesut bir poz veremiyordum. İçim gıcıklanıyordu, kurt kaynıyordu sanki de bana batıyordu sandalye. Hafif meşrep bir müzik duyulmaya başladı, aldı götürdü aklımı satamadan getirdi. Birden Zerrin Teyze'nin bardağı çatlatmak istercesine kaşıkla cebelleşmesinin sesi kulaklarıma oluk oluk aktı. Hırsımdan gazeteyi kemirmeye başladım. Beynimin içinde bir çalar saat tıngırdatsa daha az öfkelenirdim. Gevrek gevrek televizyon izlerken koca ağzına götürdüğü poğaçaları düşündükçe kanım çekilmeye başladı ve nihayet şekeri eritmeyi başardı. Az önceki müziği muhtemelen sakız çiğneyerek dinleyen Zeliha balkona çıkmış alt kattaki komşuya kargaları kaçıran çiğ sesiyle bir şeyler anlatıyordu. Birden müthiş bir gürültü koptu. Ne gerek vardı telaşa bilmem, balkondan bakıverdim. Zeliha beni görünce Ay Kerem Abi, Zerrin Teyze'nin evinden geldi, dedi. Ses etmedim, pencerede pinekleyen birkaç kişi daha öyle öyle deyince muhatabı benmişim gibi Bir bakayım, demek zorunda kaldım. Apartman bir olup benim üstüme biniyordu o an, içimden türlü küfürler ederek çıktım Zerrin Teyze'nin katına. Benim hemen üstümdeydi zaten. Birkaç kere tıkladım kapıyı, sevindim ne yalan söyleyeyim, açmadığı iyi oldu, o burger köftesi gibi yanaklarını görmek istemiyordum. Ama kapıdan da ayrılamadım. İşte hayatımın altını üstüne getiren o an, başlıyordu. Eve girer girmez kesif bir koku genzimi yaktı. Önce bağırdım birkaç kere Zerrin Teyze diyerek. Cevap alamadım. Hemen karşımda, salonun duvarını boydan boya kaplayan bir manzara resmi vardı. Pek zarif geldi bana. Büyülenmiş gibi tabloya doğru yürüdüm, sanki bir sihir bir simya sarıyordu beni. Boynumu sağa sola yatırarak yaklaştım tabloya. Aslında çocukken hepimizin çizdiği, ortasında dere akan bir köy resmiydi. Bu biraz daha süslenmiş, sanırım birkaç kayısı ağacı eklenmişti evlerin bahçesine. Görkemli bir sarı hakimdi tabloya. İyice yaklaştıkça daha da hayran oldum, derin derin solumaya başladım, bu basit bu tuhaf tablonun içine girip bir kayısı ağacı olma isteği beni yakıp kavurdu. Tabloya dokunduğumda parmaklarımın hissizleştiğini fark ettim, daha da bastırdım tabloya ve başparmağım birden tablonun arkasına geçiverdi. Telaşla geri çekildim. Sırtımdan enseme yayılan bir titreme hissettim. Tablonun içine etmiştim. Sonra birden Zerrin Teyze diye bağırdım tekrar. Bu defa onu arıyormuş gibi değil de yardım dileniyormuş gibi çıktı sesim. Mutfağa doğru kafamı uzattım ve birkaç adım atarak içeri girdim. Aman yarabbi. O korkunç göbeği reçellere bulanmış, kahvaltı masası tepesine geçmişti kadıncağızın. Bir saman balyasını andıran bedeni kıpırdaman duruyordu yerde. Ayağımla dürttüm önce, sonra galiba utandım kendimden, elimle yokladım boynunu, göğsünü. Öyle yağlıydı ki bir yerinde bir damar atıyorsa bile benim fark etmem imkansızdı. Omuzlarından sarstım kadını, başına boca olan zeytinyağı elime bulaştı, bu defa öfkeyle bağırdım, Zerrin Teyze, diye. Kadında hiç kıpırdama yoktu. Yeleğinin cebinden telefonunu çıkarıp ambulansı aradım, birkaç dakika içinde bir insanla muhatap olabildim. Bir sürü şey anlattı durumunu kontrol etmem için, ölmüş dedim kadına, o an aklımdan geçen yarın evime gelecek sevgilimle çılgınca sevişirken bir cenazenin altında bulunacağımız düşüncesi beni ürpertiyordu. Telefondaki kadının, siz ayrılmayın ekip gönderiyorum, cümlesiyle zihnimi toparladım. Bana neydi ki ekipten. Yine de tamam, dedim. Köşeye sıkışmış hissediyordum. Ölmüş ve çilesini bana çektirmek istemişti Zerrin Teyze. Kadını öyle yerde yatarken görmeye daha fazla tahammül edemedim, salona girip devasa vitrinin özenle dizilmiş bardaklarına bakmaya başladım. Hepsi pırıl pırıldı. Sanki bir havası vardı her birinin ve galiba hiçbiri bir diğerine benzemiyordu. Annemin kapakları gevşemiş vitrini canlandı gözümde, onun birkaç takımdan oluşan bardakları altışar altışar diziliydi. Sayısız bardağın arasında en küçük olanını, sanki bir kuşa ikram edilecek şerbet için tasarlanmış bardağı elime aldım. Bir kuşa şerbet ikram etmeli, dedim. Gözümün önünde tablodaki keklikler uçuşuyordu, kınalı ayaklarını parmaklarıma basıyor ve küçük bardaktan kızıl şerbeti içip birer birer devriliyorlardı. En üst rafa yerleştirilmiş bir fotoğrafı elime alınca ortadaki tombul yanaklının Zerrin Teyze olduğunu hemen anladım. Yanındaki sıska adam Necdet Amca'ydı. Ne kadar fiyakalı bir adammış. Kruvaze ceketinin ilmeğine elini takmış yan yan bakıyordu. Yanlarında ağızları çikolataya bulanmış çocukların yüzü öyle küçüktü ki bir fareyi andırıyorlardı. Bu kadının böyle küçük çocuklar doğurması komikti. Benim de annem ve babamla böyle bir fotoğrafım vardı. Yanlış hatırlamıyorsam Ürgüp'te çekilmişti. Ben çok küçüktüm, en az bu fotoğraftaki çocuklar kadar fareye benziyordu suratım. Ah anneciğim, ne uzun zaman oldu seni görmeyeli, ne çok oldu arayıp bir hatır sormayalı. Birden annemi arayıp şu içine düştüğüm cendereyi anlatmak istedim ama telefonum evde kalmıştı. Hep böyleydi anneciğim, hep bir şeyler mani oluyordu sesini duymaya. Kaç kere vicdanımı böyle tesellim ettim tahmin bile edemezsiniz. Esasen içimden gelmiyordu aramak, yine o bitmek bilmez, ah oralarda bir başına, inat etmesen, diye başlayan sonra benim bağırıp çağırmalarımla nihayete eren tatsız konuşmalar yapacaktık. Neye sığınsam bilemiyordum öyle zamanlarda, öfkeme sarılıyordum, bir başkasından hıncımı alıyor, unutuyordum. Ne kadar süre vitrinin önünde oyalandım kestiremiyorum. Ambulans sireni kapının önünde birden gürültüyle parlayınca elimdeki küçük kuş bardağını düşürüverdim. Ben yere eğilip doğrulana kadar kapıda bitmişti sağlıkçılar. Beni kenara ittirip hemen kadıncağızın yanına geçtiler. Apartmanın yazmalıları da artları sıra içeri bakıyorlardı. Zeliha gelip vah vah geçmiş olsun Kerem Abi deyince, altlı üstlü tüm komşular sıra sıra gelip sırtımı sıvazlamaya başladı. Ben de birden Öyle ya, demeye başladım. Bana ne oluyordu, ben kimin nesiydim ki. Birden sahiplenivermiştim Zerrin Teyze'yi. Sağlıkçılar bir şey soruyordu ama Ya hu sırası mı çocuk üzgün, diyordu komşular. Birden küçük boylu, elinde tansiyon aletine benzer bir şey tutan kız bağırıp çağırarak çıkardı komşuları. Bana tekrar bir şeyler sormaya başladılar. Görmüyor musunuz üzgünüm dercesine başımı eğiyordum. Çok geçmeden iki tane gençten polis geldi. Kapıyı sağlıkçılardan biri açtı. Doktorla konuştular, kalp krizi dediğini duydum doktorun. Bana saat kaçta olduğunu, nasıl olduğunu sordu uzun boylu polis. Ben olan biteni anlattım, omzuma dokunda, başın sağ olsun, dedi. Dostlar sağ olsun, dedim. Kanım çekildi. Sarıp sarmaladılar kadıncağızı. Salona taşıdılar. Evrak imzalattılar bana. Elime de belediyece önceden düzenlenmiş bir kağıt tutuşturup gittiler. Dairenin önü bomboştu. Kanepelerden geniş olanına oturup derin bir nefes aldım. Sağlıkçılar giderken bir çırpıda kendi evimden sigaramı ve telefonumu almıştım. Uzun nefesler çekerek bir dal sigarayı birkaç dakikada bitirdim. Artık önemi yoktu, külü halıya çırpmaktan çekinmediğimi hatırlıyorum. Telefonumu çıkarıp whatsapa, instagrama, tivıtıra girdim. Yenile, yenile. İlgimi çeken bir şey yoktu. Mutfaktan gelen telefon sesini duyunca kalkıp aradım telefonu, sesin nereden geldiğini bildiğim halde salonda sağa sola bakındım, aramanın bitmesini istiyordum. Susunca gidip aldım tezgahın üstünden. Necdet Bey yazıyordu. Haber vermek gerekirdi. Adamcağız her hafta sonu köylerine gidiyor, bir çuval kayısı ile dönüp bütün apartmanı şenlendiriyordu. Ne diyeceğimi bilmiyordum, aslında ne diyeceğimi belliydi, ölmüştü Zerrin Teyze, öldü diyecektim. Babaannem öldüğünde babamın bir çocuk gibi otogarın banklarında salya sümük ağladığını hayal meyal hatırlıyorum. On iki yaşımdaydım. Allah kahretsin. Hayal filan değil, babamın bıyıklarına dökülen yaşların her bir tanesini hatırlıyorum. O koca adam, koca babam, sert, kaya gibi, hayatı boyunca mimiksiz yaşadığını zannettiğim adam hüngür hüngür ağlıyordu. Kavruk, kıllı ellerine sarılıp, baba, demiştim. Baba sen böyle yaparsan, halalarım ne yapar, okumuş adamsın sen, böyle yapma, dedim. Okumuşluğun acıyı bastırdığına dair alçakça bir inancın zihnime o zaman yer ettiğini nereden bilebilirdim ki. Haklısın, dedi babam. Kafasını doğrulttu, ayağa kalktı. Otobüs geldi, dedi. Ankara'ya giden 13.15 otobüsünün en arkadan bir önceki koltuğuna oturduk. Babamın beş saat boyunca sol gözünün ağladığına yemin edebilirim, benden yanıysa bağrı gibi kupkuruydu. Ne diyecektim ki Necdet Amca'ya. Telefon tekrar çalmaya başlayınca düşündüm bunları. Ekrandaki çizgiyi sağa kaydırdım ve Necdet Amca'nın yorgun sesinden Zerriiiin, duyuldu. Ne yalan söyleyeyim, burkuldum, gözlerim nemlendi. Niye, ne oldu, bir şey mi oldu, telefona ver. dedi Necdet Amca, bağırıyordu. Bağırmasına içten içe sinirlenmeye başlamıştım, tersleyerek Bir şey yok Necdet Amca, yatıyor rahatsızlandı, hadi gel ben buradayım. dedim. Aman ayrılma Kerem oğlum, ben şimdi çıkıyorum Hüyük'ten. dedi. Ayrılamıyordum zaten. Telefonu bir şey demeden kapattım. Dedemin cenazesini yüklük için kullanılan odada gördüğümde beyaza sarılmış bedeninin üstündeki bıçak geldi aklıma. Mutfağa gidip bir bıçak alarak Zerrin Teyze'nin çarşafa sarılı göbeğinin üstüne koydum. İçim kıyılmıştı. Açıkçası bundan utanmıyorum. Ölünce ardımızda kalan hiçbir şeyin önemi yokken insan yaşarken muhakkak karnının gurultusuna bir çare düşünüyor. Hayvani bir istekle değil belki, ya da evet hayvani bir istekle tam da. Mutfakta tezgahın üstündeki poğaçalardan birini alıp dişledim. En azından sigara altı olacaktı, genzim yanıyordu çünkü. Telefonuma sevgilimden gelen kısa, gerçekten kısa mesajın sesini duyunca bir an Zerrin Teyze'yi burada bırakıp çıkıp gitmek düştü aklıma. Hatta kapıya birkaç adım da atmıştım. Yarın sabah 10'da oradayım yazıyordu. Ne kadar tartışmış olsak da karşılaşır karşılaşmaz her şeyi unutacaktık. Ve bunu Zerrin Teyze neredeyse yüz kilo çeken bedeniyle engelliyordu. Necdet Amca'nın ısrarlı aramaları bir yandan devam ediyordu. Telefona ilişmedim bile. Az önce deldiğim tablonun önüne geçip sanki derenin kenarındaymışçasına iç geçirdim. Parmağımı deliğe takıp sağa sola gezdirerek iyice genişlettim deliği, birden kuvvetimi verince tablonun yarısına kadar bir yırtık oluştu. Bunun olacağını tahmin edebiliyordum. Sadece güzel bir şeyi mahvetmek isteğime karşı koyamamıştım. Zerrin Teyze'nin ayakucundaki koltuğa geçip beş altı tane sigara içtim. Kapıya bir anahtar sokulduğunu fark etmiştim, yine de kalkmadım yerimden. Yüzünü görmek istemedim Necdet Amca'nın, o ilk andaki dehşetin yıllarca gözümün önüne geleceğini biliyordum. Necdet Amca salon kapısında durdu, bakmıyordum ama hissediyordum orada durduğunu. Hıyyk, diye bir ses çıkardı. Dönüp bakmadım. Birazdan içli içli ağlamaya başladı. Sesi bir kedi yavrusu gibi çıkıyordu, arada bir hıyyk deyip tıkanıyor sonra yine hoooooof diye nefes veriyordu. Ben de ağlamaya başladım. Babamın otogarda bıyıklarına süzülen yaşlar benim gözümden çağlayan olup fışkırıyordu. Boynum neredeyse gövdeme girecekti, küçüldüm koltukta. Haaaaaaah, diye inledi Necdet Amca. Korkarak ona döndüm, elini kapının kulpuna dayamış, dizleri üstüne çökmüş, diğer elini ağzına kapatıp ağlıyordu. Öyle küçük bir adamdı ki kucağıma alıp kanepeye yatırmak istedim. Koluna girdim, onu diğer odaya götürürken, beni eliyle ittirip Zerrin Teyze'nin başına geldi. Elleriyle yüzünü kavradı kadının, yine kedi yavrusu gibi çıkardığı seslerine devam etti. Bense bir sigara daha yakıp koltuğa oturmuştum. Paketteki tüm sigaralar bitince havanın karardığını anladım. Necdet Amca ne zaman kanepeye oturdu ne zaman eline bir rehber alıp birilerini aramaya başladı hatırlamıyorum. Son telefonu Evet yarın diye kapattı. Bana bakıp bu kağıdı doktor mu bıraktı, dedi. Elindeki ıslak kağıda baktım, evet, dedim. Yanında mıydın? dedi. Hayır, dedim. Zerrin Teyze'den bahsettiğini anlamıştım. Bir çırpıda her şeyi anlattım, o arada çayı nasıl karıştırdığını da araya sıkıştırmışım, gözleri kısılarak bakıyordu bana Necdet Amca. Kerem oğlum, köyden gelecekler, yarın gömeceğiz, sen de onlarla gidiver köye, ben defin işlemini sabahtan bitirip öğle namazına yetişeceğim. dedi. Gözlerimi milyon kez kırpıp açtığımı zannediyorum, bu adam ne zırvalıyordu böyle. Birden telefonuma baktım, kardeşim sekiz kere aramıştı beni. Saati fark edince, ağzımı yarım yamalak açarak, Ben uyudum mu Necdet Amca dedim. İçin geçti biraz, dedi. Saate baktım, aşağı yukarı beş saat uyumuştum. Uyuduğumu anlayınca belime bir ağrı vurdu. Neyi fark etsem acısı çıkıyordu. Neremi tutsam bir uyuşukluk hissi yayılıyordu. Yerin dibine girsem yine de mahcubiyetimi gideremeyecektim. Necdet Amca üstünü değiştirmişti, evin içinde dört dönüyor bir şeyler hazırlıyordu. Bu defa da babam aramaya başladı beni, şimdi konuşabilecek kudreti bulamıyordum kendimde. Çok geçmeden birkaç adam geldi. Kasketli tiplerdi. Belli ki köyden gelenlerdi. Komşular yine birikmişlerdi kapıya. Bu defa erkekler çoğunluktaydı, sabahtan uzak duran kadınlar mutfağa girişmiş, süpürüyor, kaldırıyor, yıkıyor, çırpınıyorlardı. Necdet Amca, kolumdan tutup Hadi Kerem oğlum, dedi. İtiraz etmedim, direnmedim, kalktım ve yürüdüm. Adamların Zerrin Teyze'yi yerinden kaldırmak için cebelleşmelerini izlemeye dayanamayıp aşağı indim. Sokak lambaları gözümün içinden girip beynimde flaşlar patlatıyordu. Sağa sola bakmaya dayanamıyordum. Köyden geldiği, tekerlerindeki çamurlardan belli olan minibüse Zerrin Teyze'yi dört kişi birden zor yükledi. Allah'ım, yüklemek de ne demek. Fakat şuradan tut, buradan ittir derken bir tomruğu römorka atmaya çalışan marabalar gibiydiler. Necdet Amca gelip omzuma dokundu. Ön koltuğa hamle yaptım ki şoför Sen arkaya geç de tutuver merhumeyi devrilmesin, dedi. Geçtim minibüsün koltukları sökülmüş tarafına. Bir tabure vardı, oturup telefonumu cebimden çıkardım. O sırada sevgilimden bir mesaj daha geldi, whatsapta kırk dört yeni mesaj vardı, girip bakmak geçmedi içimden. Telefonum kardeşim ve babam tarafından aranmaya devam ediyordu. Zaten çok fazla dayanamayıp kapandı. Artık Zerrin Teyze'nin yuvarlak bedenini tutamaz hale geldiğimde köy yoluna girdiğimizi anladım. Yolda aydınlatma yoktu, zifiri karanlığın içinde çakal ulumaları arasında en ufak bir taştan şiddetle sekerek gidiyorduk. Minibüs durduğunda çakal ulumaları yerini kadın feryatlarına bırakmıştı. Kafam adeta bir mahşer kalabalığının ortasında kalmış hassas bir kuş gibi korkudan ve acıdan ve öfkeden patlamak üzereydi. Ben iner inmez, birkaç kadın beni alıp mutfağa götürdüler. Neredeyse hepsinde aynı iğne oyalı yazma vardı. Yazmalar renk renkti, beyaz yazmalılar biraz daha yaşlı kadınlarda bürülüydü. Ve ortamın tek hakimi onlar görünüyordu. Ben de bana ne talimat veriyorlarsa harfiyen uyuyordum. İçlerinden birinin, Zerrin Abla'nın komşuymuş, buymuş bekleyen, çok seviyormuş, dediğini duydum. Dar kapılardan geçirilip salonun ortasındaki yıpranmış halıya bırakılan Zerrin Teyze'nin bedenine bakarken en ufak bir sevgi tohumu hissetmiyordum içimde. Fakat fevkalade bir burukluk yüzüme vurmuş olacak ki gelip geçen omzuma dokunup Başın sağ olsun diyordu. Mutfakta istiflenmiş kadınlardan biri fısıltıyla yanındakine Yaa, sen ananı atanı buralarda koyar gidersin ama Allah onlara dalyan gibi bir evlat verir ki senin esamen okunmaz, dedi. Öyle, öyle diye tasdikledi onu diğer kadın. Boğazım düğümleniyordu, başım dönmeye başladı, fark edilmiş olacak ki orta yaşlı iri yarı bir adam koluma girip beni avluya çıkardı. Cebinden paketin içinde ezilmiş sigaralardan bir tane uzattı. Hayat simidi gibi sarıldım. Adam sırtıma vurup sigaramı yaktı. Biraz sonra kalabalık azaldı. Benim hakkımda konuştuklarını anladığım bir kadınla bir adam bir süre beni süzdükten sonra yanıma geldiler. Kadın, Gel oğlum, bugün sen bizde yatacaksın, hem şurası zaten evimiz, gel oğlum, dedi. Adam da yanıma geçti ve aksayarak adımlayan kadının ardından onların evine yürüdük. Bütün köy ayaktaydı sanki gözlerini belertmiş bana bakıyordu. Fısıltılar bir kulağımdan gürültüyle girip aklımı yerinden oynatarak diğerinden çıkıyordu. Bana gösterilen odaya geçtim, kalın bir yer yatağı yapılmıştı, pantolonumu çıkarmadan yatağa girdim. Üzerime karabasan gibi çöken, kımıldamama izin vermeyen yorganın altında bile üşüyordum, titrediğimi hatırlıyorum. Neden bilmiyorum, birden kardeşimi aramak düştü aklıma. Ama telefonum uzun süredir kapalıydı. Sonra aniden sarsılarak ağlamaya başladım. Bu yaşlar kesinlikle Zerrin Teyze için dökülmüyordu ama sebebini de bilmiyordum. Ağzımı her açtığımda salyalarım yanağımdan yastığa akıyordu. Ne ara uykuya daldığımı hatırlamıyorum. Traktör sesine uyandığımda güneş çoktan doğmuştu. Kendi köyümden hatırladığım kadarıyla buralarda zaman güneşle bilinirdi. Doğardı, tepeye çıkardı, ikindi olurdu, akşama vururdu ve nihayet zifir yatsı. Saat kullanana rast gelmemiştim kendi köyümde, burada farksız değildi, ne yatağı toplarken ne yüzümü yıkamak için lavabo aranırken duvarda bir saat gördüm. Hazırlanıp evden çıkınca Necdet Amca'nın çoktan gelmiş ve evin önüne indirilen okul sıralarından birine oturduğunu gördüm. Etrafına birikenler iki elini birden sıkarak hayır dua dileklerini bildiriyordu. Ben de sanki yerim önceden ayrılmış gibi gidip Necdet Amca'nın yanına oturdum. Kadınlar arasında korkunç bir telaş vardı. Dün geceki ağıt sesleri yerini Hadi hadi! buyruklarına bırakmıştı. İçimden neler geçirdiğimi bilmeyen insanlar bana ilişmesin diye, dudaklarımı Kur'an okuyormuş gibi hızla açıp kapatmaya başladım. Çok eskiden ezberlediğim sureleri yarım yamalak hatırlıyordum, hepsini birbiri ardına sıralıyor, tamamen başka şeyler düşünerek mırıldanıyordum. Kiminle ne konuşmam gerektiğine dair en ufak bir fikrim yoktu. Herkes birden ayaklandı, belediyeden bin bir zahmetle getirttiğini en az beş kere tekrar ederek kafamıza kazıdığı cenaze aracını yönlendiriyordu muhtar. Ben de kalabalığa uyarak aracın yanına geçtim. Aklıma sevgilim gelmişti, eğer geldiyse küplere binmiştir, gerçi anahtarı vardı ama evde olmadığımı görünce bunu burnumdan getirecektir muhakkak. Ben Zerrin Teyze'nin tabutla bindirildiği cenaze aracına bakarken hiç tanımadığım bir adam hadi deyip koluma girerek sürükledi beni. Herkes üzgün görünüyordu. Bir tek ben ve Necdet Amca yıkılmış görünüyorduk, bize acıyarak bakan gözlerin arasında Necdet Amca ne kadar boynunu bükerse ben de o kadar büküyor, o ne kadar ağır hareket ederse ben de o kadar ağır hareket ediyordum. Onun üzüntüsünü ve kederini giyinmiş, onunla aynı acıyı yaşıyordum. Taklidimin her anında bilincim açıktı, yine de içimde bir yerde ağır bir sızı beni deşiyordu. Öğle namazının ardından cenazeyi sırtlanan kalabalık camiye iki yüz metre kadar mesafedeki mezarlığa giderken Necdet Amca ve ben tabutun hemen yanında bir yürüyüş kol görevlisi gibi kontrollü bir şekilde adımlıyorduk. Çoktan açılıp hazır edilmiş mezarın başına geldiğimizde küçük bir konuşma geçti kalabalığın arasında. Tek bir kelime bile anlamamıştım. Buradan sonra yaptığım hiçbir şeyi hayatım boyunca unutmadım. Aradan geçen bunca zamana rağmen tırnaklarımın arasındaki toprak kalıntılarını hissedebiliyorum. Dün gece beni evinde yatıran adam yanıma sokulup Senin inmen daha doğru, Necdet Abi haram artık, sen oğlu yerine sayılırsın, dedi. Ve kendimi bir anda mezarın içinde buldum. Daha sonradan Necdet Abi'nin bacanağı olduğunu öğrendiğim adam da yanımdaydı. Dualarla Zerrin Teyze'nin beyaza sarılmış bedenini bize uzatıyorlardı. Yanımdaki adam bana sürekli talimat veriyor, tamam mı diye de soruyordu. Her seferinde hızla tamam abi, diyordum. Zerrin Teyze'nin başucundan tuttuğumda içim çekildi, ayaklarımın titrediğini hissediyordum. Üstümüze bir bezi çadır gibi açmışlardı. Yanımdaki adam benden daha kibar bir şekilde tutmuştu kefenin ucundan. Bense çok ağır olduğunu bildiğim için iki kolumla birden sarılmıştım. Beni düzeltti adam, böyle oğlum böyle, diyerek. Birden sadece iki elimle, kollarımdan destek almadan Zerrin Teyze'nin kefeninin ucunu tutarak onu kaldırabildiğimi fark ettim. O yüz kiloluk kadın sanki bu beyaz örtünün içinde değildi. Sanki küçük bir bardaktan su içmeye gelmiş minnacık bir kuş kadar hafifti. Ürperdim. Nasıl olur, elimi bedeninin altına dayadım ve evet içindeydi, ama sanki tüy gibiydi. Kanatlarını kırmadan mezarın içine yerleştirdik onu. Adamın talimatıyla hafif sağına yatırdık Zerrin Teyze'yi. Yüzünü açmadan toprağa döndürmeliymiş. Sonra toprağı biraz kazıyarak biraz üstten alarak başına topraktan bir yastık yaptım, adamın talimatlarına uyarak. Sonra adam çıktı mezardan. Bana uzatılan dayama tahtalarını Zerrin Teyze'nin üstünde bir çatı olacak şekilde bir ucunu yere dayayıp bir ucunu kenara sıkıştırarak bastırıyordum. Bunu yaparken öyle profesyoneldim ki sanki hayatım boyunca bununla ilgiliydim. Son tahtayı yerleştirirken ayaklarımı mezarın iki yanına yaslayıp iyice bastırdım tahtanın üstüne. Sonra hasırı bir güzelce yaydım tahtaların üstüne. Az önce benimle kabirde olan adam elimden tuttu ve çıktım. Bana hayran bakan gözler aradım fakat herkes hocanın sesine odaklanmış çömelmiş ellerini birleştirmiş amin diyordu. Daha demin tırnaklarımın arasını kumla doldurarak yaptığım şey kimsenin umurunda değildi. Necdet Amca yanını işaret etti bana, gidip çömeldim ben de. Kalabalık yavaş yavaş dağılırken Necdet Amca, ben ve iki kişi daha kalana kadar bekledik. Biri hocaydı kalanların. Mezara eğilip birkaç dua daha okudu, dua olmayabilir talkım vermekmiş, bunu yıllar sonra öğrendim. Peşine biz ayrıldık. Evin önünde saatlerdir durmaktan, telefonuma ulaşamamaktan kudurmaya başlamıştım. Artık yerimde duramaz olmuş, bir sağa bir sola dönüyordum. Kadınlarsa bana sürekli yiyecek bir şeyler getiriyordu. Bu saatten sonra kontrol edemediğim sinirlerim boşalmış biraz ısrar eden herkesi azarlıyordum. Daha fazla dayanamayıp, Necdet Amca'nın yanına gelerek gitmem gerektiğini söyledim. Yaşlı gözlerindeki şefkatle kucakladı beni, elleriyle boynuma sarıldı, sağ ol, dedi, muradına eriş, dedi. Ağlamaya başlamıştım, ben hıçkırınca Necdet Amca da ağlamaya başladı, bir süre birbirimize sarılıp kaldık. Sonra birden hızla geri çekildim. Elimle evin önündekileri selamladım. Necdet Amca'nın bir işaretiyle kartal model bir araç geldi, bıraksınlar seni, dedi Necdet Amca. İtiraz etmedim, ön koltuğa geçip oturdum. Daha dün sabah kocaman bacaklarını zor kaldıran poğaça yanaklı Zerrin Teyze'yi şu karşıda birkaç serviyle süslü mezarlığa terk etmiştik. Onun hakkında düşündüğüm hiçbir şeyden, bugün dahi utanmıyorum. Çünkü bunun bedelini tırnaklarımın arasına giren kum taneleriyle ödemiştim. Yorgunluktan omuzlarımı dik tutamıyordum, ensemden akan ter gömleğimi sırtıma yapıştırmıştı, yine de şehre girer girmez ışıklarıyla göz kamaştıran otogarı görünce beni orada indirmesini söyledim yanımdaki adama. Yüzüne ilk defa inerken bakmıştım, beni dün evlerinde misafir eden adamdı. Beni evde bekleyen sevgilimi çoktan unutmuştum, şu an bile yüzü aklıma gelmiyor, sürekli sevgilim dememin sebebi ise adını bile hatırlamıyor oluşum. Telefonumun şarjını bile umursamadan memlekete giden en yakın saatteki otobüse bilet aldım. Sanki duygularımı da Zerrin Teyze'nin sağ yanına yatırıp gömmüştüm. Hiçbir şey hissetmiyor, hiçbir şey duymuyor gibiydim. Otobüse bindikten sonra tam on üç saat boyunca uyudum. Otogarda pazartesi tenhalığı vardı, yaz ayıydı, bizimkilerin köyde olduğundan emindim. Artık dayanılmaz hale gelen mide gurultumu bastırmak için birkaç poğaçayı saniyeler içinde yuttum. Onları yerken aklıma Zerrin Teyze'nin gelmediğini hatırlıyorum. Onu memlekete giden otobüse bindiğimde unutmuştum. Ama ellerim, tırnaklarım ve yıllarca beni bırakmayacak olan hatıralarım unutmamıştı. O an unutmuştum, o an hayatımın en kısa anıydı zaten. Köye giden minibüslerin akşama hareket edeceğini öğrenince cebimdeki elli lirayı kontrol edip bir taksiye bindim. Arka koltuğa geçip oturdum. Bizimkiler beni görünce sevineceklerdi. Ama ben onlara yirmi dört saat içinde yaşadıklarımın dehşetiyle gidiyordum. İçimden annemin boynuna sarılmak isteğimi söküp atamamıştım, belki de Zerrin Teyze ile yüzleşmemek için dönmedim eve, bunca zaman sonra o ayrımı yapmak çok güç benim için. Köyün sapağına döndüğümüzde içimi belli belirsiz bir sevinç sarmıştı. Her tarlayı, her ağacı hatırlıyordum. Hatta tarlada çalışanların bu gelen kim ola diye durup bakışlarını bile hatırlıyorum. Yıllarca yaşamıştım bu sahneyi. Köyün girişindeki kalabalığı görünce taksiyi durdurdum. Parasını ödeyip indim. Neredeyse bütün köy oradaydı. Uzaktan kardeşimi seçtim. Ayakta duramıyordu, saçı başı dağılmıştı kızın. Boğazımın düğümlendiğini hissediyordum. Kapıya kadar gitmeden duvardan atladım. Köyün mezarlığı hınca hınç doluydu. Kayısı ağaçlarındaki meyveler büyüyüp büyüyüp bir güneş gibi yüzüme vuruyordu. Dün parmağımı takıp deldiğim tablodaki yarık şimdi benim göğsümün ortasına açılmıştı. Biraz daha yaklaşınca artık beyazlamış bıyıklarına bu defa kanla akan gözyaşlarını seçtim babamın. Beni fark edince küreği hızlı hızlı indirip kaldırdı. Kardeşim uğuldayarak dizlerinin üstüne çömelmiş yazmasını çekiştirerek ağlıyordu. Babam kanlı gözlerini bana dikmiş son toprak parçasını annemin üstüne atarken ben tırnaklarımın arasındaki Zerrin Teyze'nin kum tanelerini ağzıma sokuyordum. Zerrin Teyze'ye o kadar çok ağlamıştım ki annemin mezarına düşürecek tek damla gözyaşım kalmamıştı."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/tonberg", "text": "Babası akşamı kıldırıp eve gelecek de komşuya radyoyu istemeye gönderecek diye içi sızlamaya başlamıştı Ayşe'nin. Uyuyor numarası yapsa akşam yemeği vaktiydi, aç kalacaktı. Radyonun sahibi Etli Remziye, her gittiğinde yüzünü asıyordu kızcağız da utanıyordu artık. Babasına diyemiyordu ki kendimiz neden radyo almıyoruz. Babaya denmezdi öyle şey, karşılık verilmezdi. Nitekim korktuğu başına geldi. Babası ceketini kapının ardına asar asmaz sakallarını ova ova, hadi kızım Remziye teyzene git de radyoyu iste bi ajansı dinleyelim dedi. Ayşe tamam diyebildi sessizce kapıdan dışarı süzülürken. Etli Remziye tam karşılarındaki evde oturuyordu. Kocası geçen sene ölmüştü. Kilolu olduğu için etli diyorlardı herhalde. İyi komşuydu. Esmer yüzü ve sert mizacı çocukları korkutuyordu o kadar. Onun kapısının önünde kimse top oynayamazdı, koşturamazdı mesela. Bayramlarda korka çekine giderlerdi kapısına. Arada puf böreği yaptı mı dağıtırdı çocuklara ama yüzü gülmezdi yine de. Birisi zorlamış da isteksiz yapmış gibi davranırdı. Çocuklar onun yüzünü umursamaz kirli ellerine börekleri aldıkları gibi bir iki lokmada bitirirlerdi. Ayşe asla yiyemezdi o böreği, bir kere gülse kadın, içine sinecekti de gülmüyordu hiç, gülümsemiyordu bile... Devasa Etli Remziye'ydi işte. Ayşe, caminin arkasındaki kedileri beslerdi hep o böreklerle. Hem kadına böyle duygular beslerken her akşam aynı vakitlerde gidip kapısını çalıp radyosunu istiyor yarım saat sonra da geri getiriyordu. Son zamanlarda hele kızı görünce yüzü iyice asılıyordu. Ayşe'nin ayakları geri geri gitse de babasına anlatamıyordu ki meseleyi. Nasıl desindi şimdi. Bir imam maaşına üç çocuk iki nine bir de dedeye bakıyordu babası. Üstelik evleri de kiraydı. İzin günlerinde de hemen köye gidiyorlar orada da işler bitmiyordu. Üstelik köyden kazandıkları para ancak yol parasına, tuttukları çapacılara, işçilere gidiyor yine de köyde ekip biçmekten vazgeçmiyorlardı. Dişlerini sıksalar bir radyo alabilirlerdi ama. Hem de Tonberg. Pembe kasalı, kocaman Tonberg. Muhtarlıktakinden. Ne de gür sesi çıkıyordu o Tonberg'in. Babası da alsaydı ya ondan. Kız bu hayallerle Etli Remziye'nin kapısına kadar geldi. Kekeleyerek babasının radyoyu istediğini söyledi. Kadın hiç gocunmadan biraz da haklı bir ses tonuyla. A kızım hocaya söyle de az yesin de kendine bir radyo alsın. Ben de ajansı dinleyeceğim dedi, kızın yüzüne kapıyı çat diye kapattı. Ayşe bir müddet kapıda kalakaldı. Yaşadığı şoktan ziyade babasının yanına radyosuz nasıl gideceğinin derdindeydi. Bir yandan da sevinmişti aslında bunu bahane ederek bir daha asla bu kadının kapısına gelmeyecekti. Babasına söyleyeceklerini prova ederek seke seke eve ulaştı. Kendinde o cesareti nasıl bulduysa artık, babacığım, dedi; Etli Remziye teyze selam söyledi, hocaya söyle de dedi; az yiyip kendine radyo alsın... Annesi mutfaktan seslendi; ağzına sağlık! Ayşe, babasının tepkisini merak ediyordu. O gün ajansı dinleyemediler. Ertesi sabah gazeteden öğrendi İmam gündemi. Sonra gazetede gördü Tonberg reklamını. İyi radyo Tonberg! Muhtarda da bundan var dedi. Öğle ezanına kadar gidip radyoyu da televizyonu da aldı geldi. Altı taksit ödenirdi ne olacak. Kapının önünde duran taksiden babalarının çıktığını gören çocuklar kapıya doluştu. Önce televizyonu indirdiler kutusuyla. Sonra da babası radyoyu kucakladı geldi. Eve bıraktığı gibi camiye koştu. Kimse dokunamadı kutulara babaları gelene kadar. Öğle namazından sonra elektrikçiyle geldi eve imam. Anten lazımdı onu da elektrikçi aldı getirdi. Sekiz kanal birden çekebilen Tonberg televizyon. Radyoyu beklerken televizyonları da olmuştu. İmam eve televizyon alırsa kıyamet kopar dedi komşular. Sonra Perşembe kuşağındaki Türk filmleri imamın evinde izlenir oldu mahallecek. Kimi çay demleyip geliyordu kimi çerez tabağıyla. Etli Remziye de puf böreği yapıyordu ara ara."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/tum-sokaklar-denize-acilir", "text": "Sıkılı yumrukları gevşesin istiyordum. Acının tüm kıvrımlarının gezindiği yeni yeni tüylenmeye başlayan yanaklarından aşağılara yağmurlar yağsın işitiyordum. Ellerini dostça, kardeşçe tutup onu göğsüme bastırarak, yaralarını sarmak, onu onarmak istiyordum. Ama kolay değil işte. Hiç kolay değil. Onu çarpık, dağınık bir odanın içinde tek başına debelenirken bulmuştum. Koluna bağladığı ince bir lastik, yerlerde alüminyum folyeler... Daracık kıvrıla kıvrıla dönen caddelerden, ışıl ışıl akan arabaların arasından sıyrılarak geldiği bu karanlık sokakta, alabildiğine kapalı, soğuk, birbirine yaslı evlerden sarı ölgün ışıklar akıyor. Duvar diplerinden yayılan küf kokusu, yağmur sonrası nemli bungun bir havaya karışıyordu. Kapanmaya yüz tutmuş dükkanlardan gelen sucuk, turşu, baharat kokuları denizden gelen nemli, tuzlu yosun kokusuna akarken biliyordu oysa tüm sokaklar denize açılır. Gürül gürül akan bir dünya vardı işte. Bedeni serpilip büyümüş, delikanlı bir rüzgar esiyordu damarlarında. Daracık yolların sonunda, sıkışık binaların arasında adeta kaybolmuş bu apartman katında bir Hüseyin vardı bir de denize bakan penceresinin tam önüne yeşil eprimiş seccadesini sermiş anacığı. Beyazlamış saçları, koyu yünlü başörtüsünün kenarlarından ara ara kırış kırış olmuş yüzüne doğru akıyor, elleri istem dışı titriyor. Bu eller yıllardır kimlerin kirini akıtmadı ki. Nemli, isli duman duman kirlenmiş, ağır ekşi kokan kaç banyonun, tuvaletinin kirini akıtmadı ki. Bu kırış kırış titreyen ellerle ne çok yer, duvar, cam sildi. Sonra yine onca işten, yıpranmış yorgun bedenini dik tutarak terlemiş alnını sildi. Kanını emercesine, söğüşlenmiş tüm gücüyle temizlediği derin kirlerin ardından ellerini ısıtan helalinden paralar verdiler. Taze soğan, beyaz peynir, yumurta, eski kaşar, biraz sucuk alıp koşa koşa Hüseyin'ine geliyor. Mahallede havuç diye turuncu saçlarına türküler yakılan Hüseyin. Darı dünyada tek sığınağı, tek dostu, yareni, can parçası evladı. Gözüne göz, sözüne söz değmesinden korktuğu, yetim yüreğine acılar değmesin diye üzerine titrediği Hüseyin. Boyaları yer yer dökülmüş, çivit mavisi yıpranmış pencerenin iki camını seher vakti sonuna kadar açıyor. Beyaz örtüsünü terli çenesinin tam altına bağlıyor. Hüseyin'e kavuşmak için koşuyordu, akşamdan ısladığı kuru fasulyeyi ocağa koymak için koşuyordu. Analık böyleydi işte. Yorgunluk bilmeyen atlar gibi coşkun bir sevgi seli damarlarını çatlatır, o yine de yorulmak bilmezdi. Arabaların arasından, ışıl ışıl caddelerden sıyrılıp akarken, terinin soğuyarak sırtına yapışan buz gibi dokunuşu, her akşam aynı mekanlardan adeta yel gibi akarken hiçbir şeyi farketmemesi, insanlara çarpa çarpa kalabalığı yara yara Hüseyin'e gitmesi... Işıltılarla akan arabaların arasından sıyrılıp kırmızı, yeşil, sarı lambalardan sonra nerede, ne zaman duracağını bilememesi... Ayaklarının hep tökezlemesi, dizlerinin dermanının kesilmesi. Şimdi bir an önce, mavi pencerenin önünde, yosun kokusunu ciğerlerine çekerek, yeşil yıpranmış seccadesine kapanması gerekiyor. Derin solumalarla ağlıyor, nefesi kesilecek gibi oluyor, gece yarılarına kadar gözleri kan çanağı hep ağlıyor. Yüreğinde iflah olmaz derin yanmalarla haykırıyor sonra. Kızaran gözleri görmez oluyor, inatçı asil yüzü kızarıyor, yanıyor. Tümden beyazlayan saçlarına namaz örtüsünü atıyor. Gözlerinden akan yaşlar burnundan boşalan sulara karışırken sessizce yalvarıyor gecenin karanlığına. Bulutlar dağılıyor, sesler diniyor, fırtına öncesi derin biz sessizlik. Arka odalardan çocuklardan birisi derin derin ney üflüyor. Pencereyi açıyorum. Hüseyin'in terli yüzü ürperiyor. Dalgalı, havuç turuncusu saçları dağılıyor. Hüseyin dağılıyor. Kahve gözlerinin rengi açılıyor, yüzünde bir tedirgin tebessüm. Yüzüme bakmadan ayaklarının ucuna bakarak konuşuyor. Yaralarım kabuk bağlasa da Zeynep'e bakacak yüzüm olmasa da bir gün kalkacağım ayağa biliyorum. Biliyorum anam her seher vakti yalvardığında bağlanıyor şeytanlar bir bir. Denize dökülen gözyaşları gibi umman bir sevda var anamın yüreğinde, yavrum derken sanki ciğerleri parçalanır gibi oluyor, anlıyorum. Yaslıyorum başımı anamın gam yüklü göğsüne. O zaman gürül gürül akan dualarına amin diyen nice seslenişler duyar gibi oluyor. O zaman lacivert göğün en yükseğinde yanan yıldızları avuçluyorum sanki. Ay ellerime dökülüyor, samanyolundan sıyrılıp aydınlık baharlar gibi. Sonra anacığım diyorum, anacığım. Sen dualarını susturma ne olur. Bak yollar açıyor Rabbim. Kahpe, it sürüleri olsa da bu hayatta, hocam gibi sağlam duru ırmaklar gibi akacağım nehirler, tutunacağım nice umutlar var biliyorum. Nemli bir İstanbul sabahı, uzaklarda gün ışıyordu. Hüseyin'i gördüm sonra, çivit mavisi camın dibinde yeşil seccadeye kapanmış ağlıyordu. Tam da annesinin secde izine alnını yaslamış, yaralı yüreğine merhem olsun diye dualarına sığınmış, bir nehir akıyordu göğsünden. Denizin ufukla buluştu o yerde, martılar havalanıyordu çığlık çığlığa, buğu buğu bir grilik ağaran günün aydınlığına bırakıyordu kendini. Sonra tülden bir örtü gibi inen kızıllıkta akan gemiler kayboluyor, güneş sapsarı bir tepsi gibi yeni güne doğuyordu... Hüseyin'in kan çanağı gözleri akıyor. Yüreği gümbür gümbür atıyor, kesilen damarları, yarılan göğsü, çatlayan elleri, sızlayan dizleri, ısırdığı dudakları teslim oluyordu. Hüseyin teslim oluyordu. Yan odada Hüseyin'in anası, avuçlarına yıldızlar dökülürken gecenin karanlığında, oğluna temiz beyaz çarşaflar seriyor, dolabına naftalin kokan pamuklu yeni giysiler koyuyor, sonuna kadar açık pencereden gelen yele yanan bağrını açıyor, Ya Fettah Ya Fettah diye yakarıyor, yanıyor, dönüyor, kavruluyor içi, eriyor, yavrusunu arıyordu karanlık sokaklarda. 1971 Reşadiye Tokat doğumlu yazar Lise ve Üniversiteyi İstanbul'da bitirdi. Kısa süre muhabirlik ve öğretmenlik yaptı. Bağcılar ve Bahçelievler Kültür Mdlüklerinde görev aldı. Pamuk Şekeri Çocuk Dergisi'nin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Edebistan Sitesi'nin söyleşi editörlüğünü bir süre sürdüren yazar İstanbul Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/uc-kafatasi", "text": "Gün boyu yürüdüm. Aylardır iş bulamamış gibi erkenden evden çıkıyor ve çok geç saatlerde eve dönüyordum. Bütün gün yürüyordum ve gece uyuyabilecek kadar yoruluyordum böylece. Güya KPSS için çalışmam lazımdı. Zaten bir ay mı ne kalmıştı KPSS'ye? Hiç umudum yoktu. Evden çıkınca şaşırdım. Çünkü aylardır evinden çıkmayan komşum da kapısının hemen dışındaydı. Ona günaydın dedim ama gülümsedi mi homurdandı mı emin değilim. Kötü bir şey olmuşsa nasılsa yarın ben sormadan kapıcı bana anlatır dedim kendi kendime ve yürümeye başladım. Bir şey düşünmemek için yürümüştüm sokaklar, caddeler boyu. Sabahtan beri bir lokma geçmemişti boğazımdan. Acıktığımın farkında bile değildim. Yürüyordum yalnızca. Yürümek iyi mi geliyordu bana? Bu sorunun cevabını bilmeme gerek yoktu. Yürüyordum işte. Durmuyordum ve bu benim için yeterliydi. Bir yokuştan yukarı çıkarken hiç aklımda yokken önünden geçtiğim mezarlığa girdim. Mezarlığı dolaşmasaydım ona rastlayamayacaktım. Mezarlığın duvarı çocuk parkına bitişikti. Çocukların seslerini duyarak dolaşmıştım mezar taşlarının arasından. Fotoğraflı mezar taşları vardı. Genç kadınlar, erkekler, fesli yaşlı adamlar... Sakladım söylemedim. Derdimi söylemedim. Uyuttum. yazan bir mezar taşının önünde uzun uzun durdum. Ona rastladığımda Yusuf Atılgan'ın mezar taşına sarılmıştı. Uzun ince bir mezar taşı vardı Atılgan'ın. O da taşa sarılmış kendi kendine konuşuyordu. Sırt çantası hemen ayağının dibindeydi. Beni fark etmemişti. Bir an fark etsin istemedim. Yıllardır görüşmemiştim. Yıllar önce ona Yusuf Atılgan'ın mezarı burada ama neresinde bilmiyorum demiştim. Sonra aramaya başlamıştık. Dört dönmüştük mezarlığın içinde. Ben yılmıştım ama o ısrar etmişti. En sonunda o bulmuştu mezar taşını ve ona sarılarak bir hatıra fotoğrafı çektirmişti. Sonra Üsküdar İskele'ye kadar beraberce yürümüş ve bir daha görüşememiştik. Sabah evden çıkarken bütün bunlar aklımda yoktu. Yürüyeceğim de yoktu aklımda. Adım atmaya başlayınca devamı geldi işte. Buraya kadar geldim. Peki, onu buraya kadar ne getirmişti? Neden sonra beni gördü. Çekip gitmemiş, ses de etmemiştim. Beni görünce şaşırdı ama çok da şaşırmadı sanki. Ben taş kesilmiş tepki vermiyordum. O mezarlıkta bana sarıldı. Aynı az önce mezar taşına sarıldığı gibi. Benim de o mezar taşından bir farkım yoktu gerçi. Bir kadının bana mezarlıkta sarılmasını beklemiyordum. Mezar taşlarına beni görüyorlarmış onlara bir şeyler açıklamak zorundaymışım gibi baktım. Ne oldu? dedi bana. Bir şey olmadı. dedim. Olmuş, olmuş besbelli. dedi. Ben susmakla yetindim. Ben seni çözmesini bilirim dedi gülerek. Hadi önce karnımızı doyuralım. Şurada bir kokoreççi olması lazım. İskeleye doğru yürüdük yine. Dükkanına iki belki üç masa sığabilecek kadar küçük bir kokoreççiye girdik. Ben yarım ekmek izmir söyledim. O da normal kokoreç istedi. Kokoreç gelince fark ettim acıktığımı. Öyle bir iştahla yedim ki sen de baya acıkmışsın deyince onunla oturduğumu hatırladım. Dükkandan çıktık. Şu karşıda Abbara var oraya gidelim dedi. Ses çıkarmadım. Ses çıkarmamama alışmıştı galiba. Karşıdan karşıya geçtik. Bir binaya girdik. Dar bir merdivenden yukarı çıkarken elinde tambur tutan bir adam aşağı inerken bana yol verdi nedense. Teşekkür edip yürümeye devam ettim. Bir masa seçip oturduk. İki çay söyledik. Bana heyecanla dönüp Deminki adamı gördün mü? O Fatih'ti işte. İki romanı var. Ben ilkini okudum. Hani şu çok ödüllü olanı. Ben ikisini de okudum. İkincisi daha iyiydi cevabını verince elini havada hafifçe sallayıp. Aman ben de kiminle konuşuyorum. Tabii ki ikisini de okumuşundur. Tam o sırada çaylarımız geldi ve konuşma bölündü. Masaya bırakılır bırakılmaz bir yudum aldım çaydan. İkimizin de birbirine anlatacağı çok şey vardı. İkimiz de tuhaf bir şekilde susuyor ve asıl konuya girmiyorduk. O yakınlarda Konya'ya gitmişti. Gördüklerini, konuştuğu insanları uzun uzun anlattı. Birden bire konuyu değiştirdi. Aaa, az daha söylemeyi unutacaktım. Üç tane dövme yaptırdım. Ancak sadece birini gösterebilirim burada. Bakalım nasıl bulacaksın? dedi. Sonra sırtını döndü bana. Hadi, saçlarımın altına bak. dedi. Ensesindeki saçları sağ omzunda toplayınca o kafatası dövmesiyle ilk kez karşılaştım. Ensesinin hemen bitim noktasından başlıyordu. Kafatasını öptüm. Ne tepki vereceğini bilmiyordum. Aldırmadı yaptığıma. İki tane daha kafatası dövmem var dedi. Dördüncü de ben olurum o zaman dedim. Yüzünü bana döndü. Gülümsüyordu. O kadar şansın var mı bilemem dedi. Neyin şans neyin şansızlık olduğunu anlamak için henüz çok erken cevabını verdim. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/ucan-varil", "text": "Zeynep'in bana gönderdiği bir müziği gece yarısından bu yana ardı ardına dinliyorum. Sözsüz: Yes Pucur Yaris Pucur. 'Ben küçük yar küçük. Seven, sevilen karşısında daima çaresiz kalıyor. Acziyet küçültürse eğer insanı, bu durumda iki seven hep küçük kalır. Demek ki seven küçülür. Eğer sevilen de seviyorsa bu durumda her ikisi de küçüktür. Yani çocuk. Varlığa Allah'ın nazarıyla bakabilen kalp... Geçicilikle yazgılı bu dünya yurdunda, insan sonsuzluğu ve sonsuzluğu çağrıştıran sesleri duyar gibi olur. Veya bazı sesler bize sanki sonsuzluğu hatırlatır; bize, sonsuzluğa değip geçtiğimizi ya da kalbimizin orayla sanki bir yerde kesiştiğini, kısa veya uzun süreli bir karşılaşma yaşadığını duyumsatır. Sebepsiz hüzün de aslında hakikatini bilemediğimiz sonsuzluğun sanki bize seslenişinden kaynaklıyor. Dolayısıyla sevenin de yüreğine sonsuzluk değmiş gibi. Ve orada kötülük yok. Yok, çünkü kötülük, geçici olanı ebediymiş gibi sahiplenebilme kaygısından doğuyor. İnsan sonsuzluğa değdiğinde, geçici olanın yanıltıcı ve tehlikeli ünsiyetinden kendini özgür sayabilir. Sonunda her seven küçüktür. Ben küçük yar küçük... Çünkü sevgi var edicidir, sevileni var eder. Seven, kendini sevilene adar, sevileni var ettikçe kendi de var oluyor. Bencil değil, kendini düşünmez, sevileni çoğaltır, çoğalttıkça kendi büyümüş olur. Ve kirlenmemiş bir kalp ki bücür sayılır: 'Bücürdürler ki, yüreklerine sonsuzluk sığar' Ahmet İnam'ın deyişiyle. Dolayısıyla hakikatli bir sevgiyle karşılaşmaların yaşandığı o anlar, unutulmuyor, unutulamıyor. Nuran'ı unutamıyorum. Onunla ilişkimiz bir karşılaşma olarak yorumlanabilir. İki küçük kalbin birbirini sevmesi gibi bir şey. Müldür'ün dediği gibi veya: Bazen ama bir insanla bir şey olur / Kısa süren bir şey / İki geyiğin sıçrayıp havada öpüşmesi gibi / Bazı insanlarla yıllarca görüşsen de bir şey olmaz. Ortaokul ikideyken televizyoncu Galip ustanın evinde kalıyorduk. İçinde ceviz ağaçları olan geniş bahçeli bir evdi. Kiracıydık. Adını hatırlayamadığım evin küçük oğlu, dama yığdıkları cevizlerini bazen soba bacası marifetiyle bizim odacığımıza düşürürdü. Epey düşürürdü. Helal miydi haram mıydı hala anlamış değilim. Bir gün sınıftayken bir kızın elini yanağına dayayıp bana baktığını gördüm. Neye uğradığımı şaşırmıştım. Köyden gelmiştik. Böyle cici bir kızın bende bulacağı ne olabilirdi? Çok utanmıştım. Üstüme başıma dikkat kesilmiştim. Ceketim özellikle kolları hiç de iç açıcı durmuyordu. Bu giysilerle insanın kendini azıcık da olsa iyi hissetmesi pek mümkün görünmüyordu. Kendime olan güvenim yerle bir olmuştu. Zaten yok gibiydi, olan da sudaki buz gibi erimişti. Haliyle içime, kendini önemsiz bulanın dipsiz karanlığına gömülmüşüm. Ne ki Nuran bir anda, bütün zerrelerime kadar beni sarmıştı. Ta içte, orada bir şeyler kaynamaya başlamıştı. Tekrar bi baksam mı, şimdi bakıyor mu, hala gözleri bende mi, soruları zihnimden çıkmıyordu. Bakıp bakmadığını kontrol edeceğim sırada vaz geçiyor, sanki bir hayal olmuş olan şeyin o an biteceğinden korkuyordum. Gün boyu hep Nuran'ı düşündüm. Okul çıkışında da onu düşünüyordum. Hiçbir şey konuşmamıştık. Zaten ne konuşabilirdim ne de ne konuşabileceğimi bilebilirdim. Hep içine doğru yürüyenin haliymiş benimkisi. Bir gün okul çıkışında abimle birlikte eve dönüyorduk. İkinci kattan birinin bana seslendiğini duydum. Başımı kaldırdığımda Nuran'ı gördüm. O gün okula gelmemişti. Neler işlediğimizi, hangi derslerin olduğunu soruyordu. Sadece o gün için hangi derslerin olduğu sorusunu bir çırpıda değil de tek tek cevapladığımı hatırlıyorum. Konuşmayı uzatmanın başka yolu da elbet mümkündü ama kestirmesi galiba buydu. Araya kendimden bir şeyler katabilmek hususunda becerikli sayılmazdım. Hep sorsun istiyordum. Abim kolumdan çekiyor gibiydi. Diretiyordum. Nuran anlıyordu. Kimbilir bir direniş hareketine destek olmanın verdiği gizil hazla o an benim yanımda duruyordu. İkinci katın balkonundan konuşuyordu. Yoldan kimlerin geçtiğini görmedim. Sanırım abim görmüştü ve ondandı 'hadi gidelim' diye dayatması. Nuran. artık gidebilirsin gibi bir edayla baktığında yapacak bir şey kalmamıştı. Eve doğru yürümeye devam ettik. İnsanın hayatta değip değebileceği en iyi şey bir karşılaşma değilse nedir? Göz göze, diz dize, sine be sine bir karşılaşma. Ahmet İnam'ın dediği gibi: Yariyle karşılaşan, kendiyle karşılaşabilendir. Değilse kendisi karşısında, kendisine bile karşısı yoksa, yarine nasıl karşısı olabilir? Konuşur, tartışır, boğazlaşır, karşılaşamazlar..... Yar karşıdadır. Karşıdan gelir. Karşıma gelir. Karşılamaya hazırsam gelir. Ben onun karşısında isem gelir. Yar bir anlamıyla karşıtımdır. Yolumun üstündedir. Yıkıp deviremediğim engelimdir. Karşım açıksa gelir. Karşıma çerçöp, karşıma duvarlar dikmişsem, karşım yoksa gelmez. Ancak iki ruh, iki kalp karşı karşıya gelir, gelebilir. Yan yana değil. Yan yana olanlar aynı yöne bakabilir. Tek hedefe odaklanmış omuz omuza insanlar da elbet küçümsenemez. Ama karşı karşıya gelmek, karşılaşmak ince bir şey. Karşı karşıya gelenler birbirine dokunur. Göz göze bakar. Hiçbirinde bir beklenti olmaz. Her biri yekdiğerine karşı beklentisiz, kısıtlamasızdır. Her biri kendini diğerine karşı güvende hisseder. Seven, kendini sevilenin kıyılarına bırakır. Gözü arkada kalmaz. Sevilen, kendini sevenin kollarına bırakır. Kuşku bu karşı karşıya gelenlerin arasına giremez. Çünkü iki kalp karşılaşınca araya mesafeler giremez. Göz göze gelen iki sevenin arasındaki boşluksuzluğun sırrıdır bu. Çünkü kuşkudur ki boşluklarda saklanır ve boşluğuna vurur insanın. İnsanın savunmasız olduğu yerine. İnsanın kendine gafil olduğu derinliğine saldırır. Bu yüzden kuşkudan korunmanın yolu sonsuz teyakkuzdan geçiyor. Sonsuz teyakkuz hali yani sonsuz kaygılı var oluş zamanı. Ama iki kalbin karşı karşıya geldiği yerde boşluk kalmıyor. Göz göze bakanlar birbirlerinin yüreğine dokunurlar. Böylece boşluk aradan kalkıyor. Dolayısıyla kuşku kalkıyor aradan. Meğer yolumuz Nuran'ın evinin önünden geçiyormuş. Artık o yolu yürümek bana zor gelmeyecekti. Ve her gidip gelmelerdeki muhtemel karşılaşma umudu, içime bir rahatlık vermişti. Abimle nihayet eve varmıştık. Aklımda Nuran'dan başka bir şey yoktu. Ne yana dönsem Nuran oradaydı. Sobayı yaktığımda Nuran'ın bana baktığını düşünüyordum. Ekmek peynir yediğimde sanki Nuran karşımda bana bakıyordu. Pencereden dışarıya göz attığımda Nuran'la göz göze geliyorduk. Sabah ilk uyandığımda sadece Nuran oluyordu zihnimde. Yanımdan ayrılmıyordu. Güldüğümde sanki Nuran bir şey demiş de ona gülüyordum. Nuran'la çevrilmiştim. Her fırsatta balkona çıkıp, benim oradan; o yoldan geçmemi bekliyor, hissine kapılırdım. Bu hissi boşa çıkaran birçok yürümelerim olmuştu. Evleri, ikinci kattaydı. Karşılaştığımızda o balkondan sesleniyordu bana. Aşağıdan yukarıya bakıyordum. O yukarıdan aşağıya bakıyordu. Ama onun yukarıda olması bana dokunmuyordu. Benim aşağıda olmam onun gözüne batmıyordu. İki kalp karşı karşıya geldiğinde konumların önemi gerçekten azalıyormuş. İnsan, gözüne bakamadığına nasıl güvenebilir ki. Ve ancak sevenler birbirlerinin gözlerine kuşkusuz, korkusuz bakabilir. Şairin dediği gibi 'sana bakarak / bütün yüzleri unutmak... Çoğu zaman içimden Nuran'a şimdilerde bir şeyler yazmak geliyor. 'Keşke' diyorum 'Nuran, şimdi nerededir, nasıldır bileydim.' Bilmek neyi değiştirecek onu da bilmiyorum. Nuran'la karşılaşmamız, ortaokul yıllarıydı. Şimdiki sanırım o karşılaşmanın üzerine bina edilebilen bir söyleşiden ibaret kalırdı. Karşılaşma oradaydı, o zamanda. Ama yine de ona bir şeyler demek isterdim. Belki de bir kez isimiyle seslenmek... Nuran. İkinci kattan bana seslenen Nuran. Her defasında eve varır varmaz yaptığım ilk şey hemen bir battaniyenin altına girmekti. Nuran'la başbaşa kalabileceğim tek yer orasıydı. Orada sadece Nuran'ı düşünüyordum. Sadece ben ve o vardık o battaniyenin altında. Ama o daracık yerde iki insan hem de bu kadar kişinin gözünün önünde ne yapabilirdi ki. Sorun değildi. Nuran yanımdayken benim çözemeyeceğim bir şey yok gibiydi. Zaten ilk işimiz buradan, bu battaniyenin altından kurtulmak, sınırların olmadığı bir mekana taşınabilmekti. Ama nasıl? O zamanlar uçağı sadece göklerde uçuyorken görmüştüm. Bir kuşa benziyordu ve ardında koca bir duman bulutu bırakıyordu. O kadar küçük şeyden bu kadar duman nasıl çıkıyordu hep şaşırdığım şeydi. Dolasıyla uçakla bu daracık alandan kurtulmamız zordu. Uyku tulumu denen şeyden de habersizdim. Nuran'a fısıldayarak mı demiştim ne? 'Ben buradan nasıl uzaklaşacağımızı biliyorum.' 'Nasıl' der gibi bakmış, umutla gülümsemişti. Sonra birden 'bekle' diyorum. Bekliyor. Battaniyenin altında bir sağa bir sola dönüşlerimi belki de dışardan görenler uyku hallerine yormuşlardır, bilmiyorum. Ama ben o sırada büyük ihtimal uçan varili hazır hale getirmekle meşgul olmuşum. Bir anda Nuran'ın kolundan tutarak bizim köye gidiyoruz. 'Gel' diyorum. Bak şu variller var ya. İşte onlarla uçup gideceğiz. Şimdi bir tanesi küçük olabilir. İki varili birbirine bağlarsak bize yeter. Tabi varil bu. Teneke cinsinden bir şey. İçinde oturamayız. Nuran'a minder falan öneriyorum. İstersen bir sünger döşek falan da alabiliriz evden. Eve gidiyor, sünger döşek ile iki tane yastık alıp geliyorum. Sonra çay malzemesi. Biraz su. Her şey tamam oluyordu. Artık Nuran'ımla uçabilirdik. O battaniyenin altından birbirine bağlı iki varile biniyor ve uçuyorduk. Bir anda göklerdeydik. Epey yukarıda. Artık seslerimiz gür çıkıyordu. Artık sadece ben ve o vardık. Başka nazarlardan emindik. Neler neler konuşuyorduk Nuran'la. Ellerimizi nasıl tutuyor, her birimiz diğeri için nasıl titriyordu. Uçuş sırasında ben daha çok Van Gölü'nün yüzeyini tercih ediyordum. Çünkü altımız deniz üstümüz göktü. Karadakiler istese de bize ulaşamayacaktı. Nuran ise ormanların üzerine doğru uçmamızı tercih ediyordu. Seyahatimiz genelde deniz ve ormanlar üzerinde gerçekleşiyordu. Denizin üzerindeyken suyun yüzeyine inişte biraz zorlanıyorduk. Ama ormanlar üzerinde rahatça kimi zaman yere inip ağaç gölgeliklerinde Nuran'ımla diz dize oturuyorduk. Güneş ışığı dallar arasından üzerimize süzülüyordu. Kimi zaman zihnimde o günleri tekrar be tekrar yad ettiğimde çözemediğim tek sorun yiyecek meselesini nasıl hallettiğimizdi. Ya acıkmıyor ya da acıktığımızda bir şeyler sanki Meryem'e lütfedilmiş gibi önümüzde oluyordu. Ben ve Nuran, birbirine bağlı ve içi minderlerle döşenmiş varille hep uçtuk. Denizlerin ve ormanların üzerinde. İnsandan uzaktık. Tek hareket üssümüz battaniyenin altıydı. Ben oraya vardığımda Nuran'ı alıyordum ve uçuyorduk. Nuran'ın göğsüne ağlamak istediğim zamanlar oluyordu. Bana derdimi sorardı. Ona derdimi söylerdim. Derdim onda yok olurdu. 'Küçük insanın büyük dertleri olur' derler... Ne var ki yeryüzünde yeterince kırılmak ve kederlenmek için herhangi bir olayın bitmiş olması yeterdi. Her şey acıydı. Ne zafer çığlığında umut ne de sevinçte bereket vardı. Kırılmış bir kalbin yeteneğiydi, sesin ve kalbin yumuşak oluşu, diyordu şair. Ne zaman Nuran'ı düşünsem, sesim ve kalbim yumuşuyor, onun ikinci kattan bana 'İsmail' diye seslenişini duyar gibi oluyorum."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/ucmayi-ogretmek", "text": "Bütün isimlerin bir yankısı var bana kalırsa. Tanıdığım tüm Furkan'lar haşarı, bildiğim bütün Emre'ler yaramaz, Ayşe'ler uyanık, Fatmalar muti ve nihayet Betül'ler aykırı idi. Mesleği öğretmen olan babam yaz tatiline denk düşen bir zaman zarfında askerlik borcunu ödemeye gitmişti. O giderken onu bu kadar özleyeceğimi hiç sanmıyordum. Huylarımın değişmesi de dahil bu ayrılık ne fırtınalar yaratıyordu iç dünyamda bilemezsiniz. Boyumdan büyük bir hasret ağrısıyla başa çıkamadığımın küçük küçük bir sürü hikayesi var. Bir tanesini paylaşırken aslında bir yandan da helalleşiyorum çocukluğumla. Babası yok ya ondan böyle şımarık bu kız teşhisi konulmuştu en sonunda. Bana, çocukluğumun büyük bir kısmına, güneşli bir günde erimiş sakız gibi yapışmıştı bu tanımlama. Hep askerden gelecek olan babamın yollarına bakmakla geçiyordu günlerim o zamanlarda. Çocukluğumun hiç bitmeyen bir türlü geçmeyen vakitleri stabilize yollarda oynamakla tükenmiyordu bir türlü. Biliyordum bir gün o toprak yoldan postallarıyla ve yeşil elbiseleriyle ve de kısalmış saçlarıyla babam çıkıp gelecekti. Fotoğrafındaki gibi gülümseyecekti. Beni kucağına aldığında bana hırçın diyen herkes de ağzının payını alacaktı. Çamurdan mutfak eşyaları yaparak içine yabanıl otlar doğrayarak ve bulduğum paslı jileti annemden, arkadaşlarımdan itinayla saklayarak kurduğum sayısız oyunlar, babamın gelmesi için dolması gereken zamanı damıtmaya yetmiyordu. Gelmedi diye babama küsünce, onu çok ama çok özleyince, annemle kavga edince kendimi dünyanın en yalnız çocuğu hissediyordum. Hırçınlaşıyor öfkeleniyor ve ne yapacağımı şaşırıyordum. Arkadaşlarımın öğlen vakti uyumalarına çok sinirleniyordum. Hepsi birer koca bebekti bana göre. Cırcır böcekleri ağustos ayının bunalımıyla başa çıkmaya çalışıyorlardı. Yine uzun geçeceği her halinden belli olan bir gündü. Güneşin en tepede ve ışınlarının çok dik geldiği bir saatte yazın sıcağında paslı jiletle doğradığım otlara, biriktirdiğim gazoz kapaklarına ve çamurdan yaptığım minik çömleklere bir tekme yapıştırmıştım. Saçılan yeşil bitkilere yeltenmiş, yanıma habersizce eşelenmek için yanaşmıştı zavallı çilli. Hiçbir şeyden haberi olmayan tombul ve durağan tavuğu çamurlu avuçlarımın arasında sıkıca kavrayıverdim. Neye uğradığını şaşıran tavuğu koltuğumun altına mıh gibi yerleştirdim. Evin dışarısından yukarı doğru ağıp giden merdivenin basamaklarına yüklendim. Ne adımlarımın ne de tavuğun sessiz olduğu söylenemezdi. Ama siestanın ne olduğundan habersiz öğle uykusunun tatlı derinliklerinde olan annemler duymadan üçüncü kata çıkmayı başarmıştım. Çatısı olmayan betonarme sahil evlerinin damlarından dünya bambaşka görünüyordu. Arkadaşlarım veya her hali annemin istediği gibi olan kardeşim Hümeyra bakarsa bütün evler beyaz bütün ağaçlar yeşil ve uzakta kamaşan deniz mavi görünürdü. Ama ben bakınca, deniz turuncu, evler pembe, gökyüzü sarı, ağaçlarsa kırmızı gözüküyordu. Adını koyamadığım pembelikleri bir gün gelecek keşfedecektim elbette. Ağaç gölgesinde bile şansını zorlayan güneş damın başında beynimi kaynatıyordu. Hala hep uçlarda yaşamayı tercih ediyorum nedense. Kenarlarda heyecanlı bekleyişleri severim. O gün yine gitmekle kalmak düşmekle düşmemek arasında araf olan damın ucuna doğru yanaşmıştım. Bazen yaralı bir kuş bulup kanadını sardığım bazen de gizlice kumbaramı kırmaya çalıştığım zeminde uzunca oturdum. Sanki evcil ve vefalı bir kuş anlamı yüklediğim tavuğun başını okşuyor ve renkleri birbirine karışmış dünyanın gidişatına akıl-sır erdirmeye çalışıyordum. Uzaklarda zirvesinde kar eksik olmayan Toroslar'ın küçük bir parçası Baba dağı, arkamda yakın sayılacak bir mesafede dalgaları oynaşan deniz ve başıma iyice geçen sıcağa şarkılar mırıldanıyordum. Kafiyesi uygun olmayan şiirler söylüyordum mahallemin boşluklarına. Tavuğun bir kuş olduğunu ama hantal bir kuş olduğu için uçamadığını düşündüğümü fark ettim. Hem de uzun zamandır böyle düşündüğümü anladım. Sonra Nail amcamların evine çevirdim bakışlarımı. Onlarda kaylulenin derinliklerinde olmalıydılar. Yoksa eşi Tursun teyze her şeyden çok sevdiği tavuklarının bir tanesini kollarımın garantisinde görürse neler olabilirdi. Nüfusta Dursun olan bu mahalle figüranının adına biz neden Tursun diyorduk onu da hala anlamış değilim. Taşrada mutlu mesut yaşayan kimseler olarak tuhaf bir şehirlileşme çabası içinde miydik onu da bilmiyorum. Sürekli civciv çıkartmak için fol bastırdığı tavuklarının konsantresini bozmamamız için sokakta koşturmamıza bile bazen kızardı. Çılgın kadın, o günlerde, durgunlaşan ve gözlerine, katarakt benzeri bir katman inen çilli tavuğunu anneme yakalatmıştı. Elindeki demir kaşığın içine aspirin koymuş ve birkaç damla suyla eritmişti. Tavuğun gagasını zorla parmaklarıyla açmış zavallı tavuğa o tatsız çözeltiyi içirmişti. Neye uğradığını şaşıran tavuk mecburen hareketlenmişti ve ilacı sindirebilmek için oradan oraya koşmaya başlamıştı. Birkaç gün sonra da tekrar ilaç içmemek için durumunu düzeltmişti herhalde. O günden sonra kaldığı yerden devam etti mahallemizdeki monoton hayatına. Bir keresinde de Teslime teyzenin marul bahçesine attığı zehirden etkilenen diğer bir tavuğunu da yine anneme sıkıca tutturmuştu. İnleyen tavuğu yere yatırmış ve kıpırdamasın diye hayvanın bacaklarını, ayaklarındaki naylon terliklerle sabitlemişti. Önce Nail amcanın tıraş takımlarının içinden getirdiği yeni açılmış jileti ikiye katlayıp kırmıştı. Sonra da tavuğun kursağını tek darbeyle yarmıştı. İçinden marul kırıntılarını ve darı tanelerini dışarıya çıkartıp tavuğun taşlığını bir güzel ılık su ile yıkamıştı. Bağrında ilgilenmiş iğne iplikle gelişi güzel içini dışını dikmişti kestiği yerlerin. Sonra yine diğer tavuk gibi salıvermişti koştursun diye bu tavuğu da sokağın ortasına. Kendini cerrah sanıyordu herhalde. Ama eli çabuktu doğrusu hayvancağız ölmeden operasyonu bitiriyordu. Annem de hemşire olarak onu asiste ediyordu. Tavuklar ilginç varlıklar zaten onlarla ilgili hatıram çoktur. Nail amcamın hafta sonu sofrasına lezzet ve neşe katmak için kestiği bir tavuğu hiç unutamam. Başı bedeninden ayrılmıştı keskin bıçağın maharetiyle ama Nail amcanın bir an boşluğuna gelerek tavuk fırlamıştı kocaman bahçenin ortalarına. Başı yok dolayısıyla gözü yok oradan oraya bir müddet koşmuştu. Sonrada kan kaybından yorgun düşüp kalmıştı bir köşede. Kalan işlemlere devam etmişlerdi ailecek. Şimdi düşünüyorum da acaba bu kadar kan ve canlı ameliyat görmek nasıl bir etki yapmıştı bünyemize. Kucağımda gıdaklamayı bile akıl edemeyen bu hantal kuşa birazdan uçmayı öğretecektim. Tavuk gibi ben de uçmaya karşı inancımı yitirmek üzereydim. Ama onun uçması benimde hayallerimin kanatlanması anlamına geliyordu. O uçarsa benimde içimdeki kelebeklerim uçuşacaktı. Güzelce anlattım ona, özgürlükten, uzaklara gidebileceğinden hatta Isparta'ya babamın asker olduğu yere bile uçabileceğinden bahsettim. Aslında kuşsun sen dedim her akşam ne diye hapsolacağını bildiğin halde kümese giriyorsun dedim. Kendi başına istediğini yapan bir tavuk olduğunda çok mutlu olacağını söyledim. Birkaç kere kanatlarını açıp inceledim. Uçabileceğine olan inancımı pekiştirdim. Bak akıllı ol bunlar seni bu gün yarın keserler, oturup afiyetle de yerler dedim. Tüm ciddiyetimle Arap aşı çorbası olmak istersen sen bilirsin ama özgür bir kuş olabilirsin dedim. Ve üçüncü kat yüksekliğinden aşağıya onu daha özgür olacağı bir dünyanın kollarına bıraktım. Kanatlarını öyle güzel açtı ve çırptı ki fazla havalanamıyordu ama paraşüt gibi düşme hızını yavaşlatıyordu. Olsun ilk denemeydi henüz, olacaktı. Daha çok çalışacaktık. Başarılı bir iniş sayılırdı. Aşağı inip onu tekrar kucağıma aldığımda bana hiç asi olmadı. Kendime eğlenceli bir uğraş bulmuştum. Hayvan eğiticisi olmuştum. Kendimi tayin ettiğim bu iş şimdilik güzel gidiyordu. Bunu dünyadaki bütün tavuklara yapacaktım. İkinci denememizi fazla gevezelik etmeden hemen gerçekleştirdim. Benzer şekilde yere inen amatör kuşum acı içinde gıdakladı. Yavrularını kedi kapmış gibi gürültülü ve telaşlı bir şekilde bağırmaya başlayınca Tursun teyze uyanmıştı. Ne zaman geldiğini anlayamadığım bir hızla tavuğunun yanına belirmişti. Kucağına aldığında gördüm ki tavukcağız oyunbozanlık yapmıyordu, bacağı kırılmıştı. Koyu sarı ince bir çıta gibi sallanıyordu. Acı çektiği için mahalleyi birbirine katıyordu. Ona uçmayı öğretmek şöyle dursun yürümesine de engel olmuştum, şimdi ne yapacaktım. Uçmayı hediye edecekken yürüme yeteneğini elinden almıştım. Çok üzgündüm. Tursun teyze ve tavuğunun telaşı bütün mahalleyi karmaşık bir kalabalığa dönüştürmüştü. Annemler, Nazike teyzeler, Teslime yengeler, Perihan nineler herkesler dışarıya çıkmıştı. Küçük ve heyecansız dünyalarında uzun ve bitmeyen günlerine bir adrenalin katılmıştı böylece. Annem, Tursun abla baksana ayağı kırılmış çok acı çekiyor sen en iyisi kestir bu hayvancağızı. Yoksa günah olur! Dediğinde olayın failinin kim olduğunu hiç de bilmiyordu. Her halde yine bir bisikletli geldi ve hantal çillinin bacağını biçti diye düşünüyorlardı. Nedendir hala bilmem kadınlar gözü kara ve güçlü dahi olsalar tavuk ve benzeri hiçbir hayvanı kesmezlerdi. Hemen mahallede o saatlerde işe gitme sorumluluğu kalmamış Fevzi amcaya rica edildi. Ve hemen oracıkta tavuğun boynunun üzerinde duran kırmızı ibikli başı bedeninden ayrılmıştı. Sokağa damlayan birkaç damla kan Tursun teyzenin evinin önüne doğru cılız bir yol çiziyordu. Bütün soğukkanlılığımla bir müddet Tursun teyzenin hüzünlü bir şekilde yolduğu tüylerin isteksiz esen rüzgarda havalanışını izledim. Baş sağlığı dileyen bir tavır yüzümü esir aldığında Tursun teyze ile göz göze geleceğimizi hiç hesaplamamıştım. Bir yandan suçum ortaya çıkmamıştı seviniyordum ama bir yandan da zavallı kuşum ölmüştü hem de benim yüzümden. Bu yaşadığım şapşal duyguyu tarif edebileceğimi sanmıyorum. Her şey yoluna girmiş mahalle sakinliğine geri dönmüş, bense anneme küstüğümü bile unutmuştum. Gün bitmemek için sürdürdüğü ısrarını unutmuş herkesin babası işinden evine dönmüştü. Akşam yemeğinin salatalarının yapıldığı bir vakitte huuu diye bir tanıdık ses merdivenlerde belirmişti. Elinde Arap aşı çorbası dolu kocaman kaseyle neşesi artık yerine gelmiş Tursun teyzeydi bu. Göz ve komşu hakkının çok önemsendiği zamanlara tekabül eden hikayenin kötü kahramanı olduğum için bir kez daha üzülmüştüm. Cezam ne ise çekmek istiyordum ve sol tarafımda sızlayan acı ne ise artık dinsin istiyordum. Annem o akşam çok sevdiğim halde o çorbadan neden içmediğimi bir türlü anlamadı. Ye kızım bak çok pişman olursun tadı enfes derken ben başka türlü bir pişmanlığın alevlerinde kavruluyordum. Yıllar takvimlerden günleri savurup rüzgarlara karıştırırken zaman bir yolunu bulup ille de geçiyordu. Her gidenin gelmediği her gerçeğin açığa kavuşmadığı, her sevilenin ille de bundan haberdar olmadığı bir dünyada günü geldiğinde babama kavuşmak çok güzeldi."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/ucuncu-ses", "text": "Eski model apartmanın, dışa çıkıntılı balkonunun dikey çubuklardan oluşan demir korkuluğuna dirseklerimi, ellerimi de yüzüme yaslayarak çıkış kapısı arıyordum. Hayatım gri tonlarındaki yumağın içine sıkıştıkça rüyalarımın da rengi kaybolmaya başlamıştı. Belki bir renk arayışı, umut beklentisi yada hayatla hesaplaşma... Biraz sonra ne yaşayacağımı ve yazacağımı bende bilmiyorum. Tam karşımdaki çam ağacına baktım. \"Nasılsın orman kaçkını?\" dedim içimden. Duydu galiba iç sesimi. Çam ağacı hafif titriyor. Devasa büyüklüğüyle civarda tek olmasından dolayı ona bu adı münasip görmüştüm. Aynı hizadaki tüm balkonlara gölgelik yapıp, tek başına birçok vazifeyi üstleniyor. Üzerinden eksik olmayan serçeler suskundu ya da ben duymuyordum seslerini. Belki de nezle olmuş cıvıldayacak güçleri kalmamıştı. Yok yok! Serçe kuşları yoktu çam ağacında. Neden gelmemişler? Ya da gelip gizlenmiş olabilirler mi dalların arasına? Mutlu olmamı onlarda istemiyor sanırım. Sarsılmaya başlıyor orman kaçkını çam ağacı. O da ne öyle? Sanki kökleri onu dibe çekiyor. Evet evet! Çam ağacı küçülüyor. İnanamadığım gözlerimle görüyorum. Test etmeliyim. Parmaklıklardan dışarıya çıkardığım ayağımdaki terliği ağır ağır iterek bırakıyorum. Hızla yere düştü. Çam ağacının tam dibine... Terlik de ağacın köküne takılıp toprağın altına girecek mi? Kafamı aşağıya doğru biraz sarkıtıyorum. Gözüm kararıyor. Terliğin hemen yanından bir ses \"Hadi gel!\" diye seslendi. Terlik mi konuştu yoksa çam ağacının ağır ağır gömülen bedeni mi konuştu? Karışık kafam telaşlanıyor. Hemen ayağımdaki diğer tekine bakıyorum, sesi çıkmıyor. Biraz daha eğiliyorum. \"Gel hadi, atla!\" diyor. Hayatım ayaklarımın altından kayıp gitmek üzere. Çam ağacına tekrar baktım, sonra terliğe... Terlik hiç kıpırdamıyor. Çam ağacı biraz daha küçüldü. Etraf çok gri hiç bir şey göremiyorum. Biraz daha sarktım. Terliğin yanındaki ses daha hevesle çağırmaya başladı. \"Gel, gel...\" Gözüm iyice karardı, hiç bir şey seçemiyor. Biraz daha sarkıp gitsem mi diye düşünüyorum. Arkamda kimlerin kalacağını idrak edemiyorum. İlk depresyonumun kaçıncı atağı olduğunu da bilmiyorum. O balkona kaç defa ve niçin çıktığımı da... Ama daha önce terliğin yanındaki sesin benimle hiç konuşmadığını biliyorum. Çam ağacı biraz daha küçüldü. Serçe korna gibi ötüyor. Doğrulmaya başladım? Çam ağacının arkasında kim vardı? Doğrulmuş vaziyette yerdeki terliğime bir daha baktım, konuşmadı. Ayağımdaki diğer teki zaten konuşmuyordu. Çam ağacının arkasında bir karartı hafiften gözüme ilişti. Abla diyen sesi hala duyuyorum. Çam ağacının arkasından sesleniyordu. Diğer balkonlara bakıyorum kim bu abla? Kimse yok. Çam ağacı biraz daha küçüldü ve arkasından konuşan, belli belirsiz görünüyordu. Tekrar \"Abla, abla!\" dediğinde \"Ne var?\" demek geçiyor içimden ve geçip gitmeden bir çırpıda \"Ne var? diyorum."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/umuda-yol", "text": "Damağımda adını tam koyamadığım tatlı mı tatlı bir lezzet, dilimin ucunda Mutlu olmak varken bu dünyada. şarkısı, zihnimin tüm hücrelerinde yarına dair umut dolu düşünceler-Bu gün olumsuz olana yer yok.- çakıl taşlı yolu miskin adımlarla yürüyorum. Dedim ya bu gün kötümserliğe yer yok. Ağaç yapraklarını usulca hışırdatan rüzgar, ne kadar tatlı esiyor. Ya şu cıvıl cıvıl ötüşen kuşlara ne demeli. Başka zaman olsa Ne kadar çirkin bir ses. diye rahatsız olacağım kurbağa vıraklamaları ninni gibisiniz. Uzun, ince kavak ağaçlarına tüneyen, gökte gürültücü çığlıklar atarak uçuşan kargalar, siz ne kadar sevimli, sevilesi kuşlarsınız. Peki ya sen, sağımda nazlı nazlı akan dere, sana ne demeli; bu ne tatlı bir akıştır. Peki, gönlüm neden bu kadar neşeli? Bu yol nereye gidiyor? Varış noktam neresi? Nereye varmayı umut ediyorum? Bunlara verecek bir cevabım yok. Yol bilmediğim bir istikamete doğru gidiyor. Ben ise iplerimi koparmış, özgürlüğe kavuşmuş olmanın neşesiyle bilinmeze doğru yol alıyorum. Bilinmezlik korkutur ama tuhaftır; sonunu bilmediğim bu gidiş, bilinmezlik beni korkutmaktan çok, gelecekteki bana dair umut taşıyor. Yüreğimde, adımlarımda, tenimi yalayan ılık rüzgarda, ağzımdaki sütlü kahve tadında, sırtımda birleştirdiğim hafif terli avuçlarımda, uzun siyah saçlarımın, keten pantolon ve ceketimin rüzgarla savruluşunda tatlı bir umut var. Yer yer kırılmış beton köprüye geldiğimde; ayaklarımı suya doğru sarkıtarak oturuyorum. Hiç acelesi yokmuşçasına akan berrak su, ardında köpükler bırakarak kayboluyor köprünün altında. Balık mı o? Evet, evet kırmızı, küçük bir alabalık. Yüzdüğü suyu biliyor mu acaba? diye düşünmeden edemiyorum. Muzır tarafım uyanıyor. Yandan küçük- kum kadar- bir taş alıp balığa doğru atıyor. Taşın suya değişi ile balıkçık önce sağına soluna dönüyor. Sonrasında da hızlıca çimlerin altına kaçıyor. Neden yaptın bunu? Niye kaçırdın balığın keyfini? diyor, akıllı yanım. Çocuk tarafım uyandı, o yaptırdı. diyorum, cevap olarak. Son zamanlarda en büyük sığınağım: çocukluğum. Su Çıkar ayakkabılarını, çoraplarını; sıva pantolon paçalarını, ayaklarını suyumda serinlet.' der gibi. Yoksa bana mı öyle geldi. Bilinmez. Belki de burada, bu halde otururken; yeniden uyanan çocukluğumdur, suya söyleten bunları. Boyaları yer yer solmuş, deri ayakkabılarımı, yürümekten ter içindeki ayağıma yapışan çoraplarımı acele etmeden çıkarıyorum. Soluk kahve, keten pantolonumun paçalarını özenle katlayarak dizlerime kadar sıyırıyorum. Çakıl taşlarına basamamaya özen göstererek, dik yokuştan aşağı düşmemek için yan yan suya koşuyorum. Attığım taşla keyfini kaçırdığım balığın az önce yüzdüğü yere doğru yavaş adımlarla ilerliyorum. Balık olmak geçiyor içimden. Bir filmde görmüştüm insanlar hayvan donuna giriyordu: Kimi tilki, kimi kurt, kimi de tavşan. Ah mümkün olsa da ben de şu an kırmızı, küçük bir alabalık olabilsem. Girsem balıkların arasına, dinlesem onları. Balıklar nasıl konuşur, ne konuşur? Ya da insanların gözlerinden uzak olduklarında neler yaptıklarını öğrenebilsem. Sadece ayaklarımı sokabildiğim suyun neleri sakladığını öğrenebilsem. Ayaklarım giderek alışıyor, suya. Köprünün altlarına doğru gidiyorum. Çocukken ne güzeldi: köprünün girişini çim ve taşlarla bir güzel kapatır, umutla beklerdik; suyun göle durmasını. Su yükselip yaptığımız seti aşınca, atardık, büyük bir neşeyle utanmak nedir bilmeyen çıplak bedenlerimizi suya. Çocukluğum cılız bir sesle: Kapat hadi, köprünün ağzını. Utanma bedeninin çıplaklığından, suyun tatlı serinliğine bırak kendini. diyor. Biraz daha beklersem çocukluğum ikna edecek, giderek yüreğimde yükselen sesiyle. O zaman ne yapmalı? diye düşünüp hızlı adımlarla dik yokuşu tırmanıyorum. Bu defa çakıl taşlarını umursamadan ayakkabılarıma, çoraplarıma koşuyorum. Ayaklarımı kurutmadan çoraplarımı, ayakkabılarımı acele hareketlerle giyiniyorum. Başlıyorum bilinmezliğe doğru giden yolu adımlamaya, bir yandan da pantolon paçalarımı düzeltmeye çalışarak. Giderek seyrelen ağaçların yerini alan bozkır, taş, toprak; kuş, su ve kurbağa seslerinin duyulmaz oluşu; yokuşun dikliği kaçırmıyor, keyfimi. Ama çocukluğumun sesini duymaz oluyorum, artık. Küstü, sindi yine yüreğimin derinliklerine. Olsun. Dedim ya, bu gün kötü düşünceye, duyguya izin yok. Ayrıca bu gün bencilim. Yol uçuruma çıksa dahi yüreğimdeki umut tükenmemeli. Çorak, dik yokuş: sincapların, tavşanların, kekliklerin ve başka hayvanların koşturduğu gür bir ormana çıksa. Kuş sesleri, yosun ve ağaçlardan yayılan kokuları duyumsayarak yürüsem. Ara sıra ağaçların geniş gövdelerine yaslanarak soluklansam. Ağzımda tembel bir türküyle yürüdükten sonra: renk renk kelebeklerin uçuştuğu çiçekli, çimenli bir çayırlığa çıksam. Çayırlığın tam ora yerinde; tek penceresi olan, tek odalı, tek katlı ahşap bir kulübe. Kulübede usul usul yanan bir odun sobasının üzerinde demini almış bir demlik çay. Bir masa, bir sandalye, bir de kırık dökük bir kanepe olsa, odada. Kanepede uyuya kalmış esmer tenli, kocaman siyah gözlü sevdiğim. Odanın bir köşesinde eski bir gramafon. Umut yüklü şarkılar tüm odayı kaplasa. Sandalyeyi çeksem sobanın sıcaklığına. Odun çıtırtıları eşliğinde içsem demini almış acı çaydan bardak bardak. Yarin soluk alış verişini, gülümseyen gözlerini izleyerek mayışıp uyuyakalsam sonra... ne güzel olurdu. diye, huzura doğru, tatlı hayaller kurarak yol aldığımı ya da almak istediğimi duyumsuyorum. Bulutları hayvanlara benzetme oyunum ne kadar sürdü bilinmez, uzaktan gelen çan seslerini duymamla uzandığım yerden kalkıp oturmam bir oluyor. Giderek yaklaşan çan seslerine koyun, keçi sesleri eşlik ediyor. Seslerin geldiği yöne bakıyorum. Kırmızı, beyaz, siyah koyunların çoğunlukta olduğu bir sürü bana doğru geliyor. Keçiler en önde her zamanki gibi. Beyaz benekleri olan siyah bir keçi, bana doğru yaklaşıyor. Meraklı burnuyla ayakkabılarımı kokluyor bir müddet. Yiyecek bir tarafım olmadığını anlamış olacak ki, geldiği gibi uzaklaşıyor. Ben oturuşumu bozmadan sürünün geçmesini bekliyorum. Sürünün en arkasında yılların yorgunluğunu adımlarında taşıyan çoban, yavaş adımlarla geliyor. İki adım atıp soluklanıyor. Birkaç adım attıktan sonra olduğu yerde dikilip elindeki uzun oduna yaslanarak etrafı gözlüyor. İşte o an esmer yüzünde çukura kaçmış gözleri ile göz göze geliyorum. Uzaktan el sallıyorum. Çobandan karşılık alamayınca görmemiştir diye düşünüp daha coşkulu bir şekilde el sallıyorum. Adamın beni gördüğü ya da umursadığı yok. Ben burada yokmuşum gibi koyunlarının arkasından hızlı adımlarla gidiyor, çoban. Hey, neden selamımı almadın? diye bağırmak geliyor içimden. Ya da kalkıp çobanın gözlerine dik dik bakıp: Ben sana ne yaptım da bir selamı, iki kelamı bana çok gördün? demek, istiyorum. Ama gerginliğe gerek yok. Ne olmuş adam selamımı almamışsa, benimle iki laf etmemişse. diyerek, içimde uyanan öfkeyi dizginliyorum. Bu bozkırın ortasında böylece otursam öfkemin artacağını hissederek, kalkıyorum. Üstümü başımı silkelemeden yola koyuluyorum. Dudaklarımda tembel bir türkü miskin adımlarla çakıl taşlı yolu adımlıyorum, yan yana oturup sohbet edebileceğim bir çoban bulurum umuduyla. 1985'te Erzurum'un Güllüçimen Köyü'nde doğdu. 2006 yılında Pamukkale Üniversitesi'nden mezun oldu. 2007'de öğretmenliğe başladı."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/usume", "text": "Görevli, kahvaltı için odanın kapısını yavaşça açıp seslendiğinde, bu sabah da yine aynı şeyi yaptı; sanki uyuyormuş da yeni uyanıyormuş gibi... Aslında gün ağardığından beri uyanıktı, yorganın altında gözlerini yumuyordu. Kalkmak istiyordu ama damarlarındaki kana iyice yuvalanmış bir üşüme onu tir tir titretiyor, yorgana daha sıkı sarılmasına sebep oluyordu. Dün gece erken yatmıştı, uykusunu, günün ilk ışığıyla birlikte iyice kandırmıştı. Uzun süre yattığı için kemikleri sızlamış, birçok kez sağına soluna dönüp durmuştu. Kalktı ve ağır adımlarla lavaboya doğru yürüdü. Elini yüzünü yıkadı, soğuk su ürpertti içini, titretti onu. Çoktan eskimiş, iyiden iyiye küflenmiş bir yalnızlık gelip oturuverdi içine yine. Ama yine oturağın demir koluna dirseğini dayayamıyordu. Soğuk demir, ilk önce bütün hücrelerine yavaşça yayılıyor, sonra beynine ulaşıyor, oradan da düşüncelerini esir alarak tüm benliğini saran bir üşümeye sebep oluyordu. Her köşesini ezbere bildiği bu bahçede üşümeye alışmıştı. Birazdan görevli kahvaltı için son kez uyaracaktı. Daha sonra öğle ve akşam yemekleri için. Üşüme bedeninde miydi? Yoksa ruhuna da yansımış mıydı? Bilemiyordu. Bunları düşünürken yine gün ağaracak, yorganın içinde uyanık ama gözleri yumuk bir şekilde bekleyecekti. Görevli, kahvaltı için odanın kapısını açıp seslendiğinde, yine aynı şeyi, sanki uyuyormuş da yeni uyanıyormuş gibi yapacak, soğuk suyla elini yüzünü yıkayıp, bankın sağ tarafına oturacak, bedeninden ruhuna geçen üşümeyi çözmeye çalışacaktı. Uzun, upuzun uyuyana kadar hep böyle yapacaktı. 1977 Balıkesir İli Dursunbey İlçesi doğumlu. Öyküleri Aşkar, Edebiyat Ortamı, Temmuz, Mahalle Mektebi ve Post Öykü dergilerinde yayımlandı. Balıkesir'de yaşıyor."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/uzaklarda", "text": "Korna sesi ve ardından yaşanan o tatlı telaş. Merdivenlerden inerken hep böyle seslenir arkamdan. Düşüp bir yerimi kıracağımdan korkuyor. Tuh yine unuttum. Dış kapıyı yavaş örtecektim. Bu kapıyı açarken çok heyecanlanıyorum. Kapatırken de biraz korkuyorum. Sanki bir yerine zarar verecekmişim gibi geliyor bana. Annem, sabah sabah karda kışta üşenmiyorsun, diye söyleniyor dayıma. Okula yürüyerek de gidip gelebilirmişim. Ne gerek varmış bunca zahmete. Şımartıyormuş beni. O da, ne farkeder, diye karşılık veriyor, yolumun üstü nasıl olsa... Bir tanecik yeğenimiz var, ara sıra şımartacağız tabii... Annem itiraz edemiyor, dayım tatlı tatlı gülümsüyor. Sonra bana göz kırpıyor. Sarı Fırtına'nın sesi çok güzel. Motoru pek güçlüymüş, öyle söyledi dayım. Arkadaşlarım da çok beğeniyor. Diğer sınıftakiler beni zengin sanıyormuş. Geçen gün matematik dersinde Ahmet fısıldadı kulağıma. Güldüm. Öğretmenim kızdı. Köprülerin üzerinden uçuyorum. Dayım söz verdi, yarı yıl tatilinde beni gezdirecek. Birlikte karşıya gidecekmişiz. Güzelmiş oraları, ben bilmiyorum. Köprüden geçecekmişiz. Oradan boğazın manzarası harikaymış. Eve dönerken de diğer köprüyü kullanacakmışız. Karanlıkta ışıl ışıl parlayan rengarenk ışıkları var. Babam haberleri izlerken görmüştüm. Ne yazık ki geri dönmemiz gerekiyor Sarı Fırtına. Oysa seninle daha nerelere gidecektik. Annem, evde bir can yoldaşı iyi olur, diyor. Ortaokulu bitirdiğinde doğmuş dayım. Anneannem sonraları çok hasta olmuş. Dedem çalışıyormuş. Annem dayıma da bakmış. Birbirlerini çok seviyorlar. Bazen kıskanıyorum onları. Ama belli etmemeye çalışıyorum. Baba ocağının dumanı tütmeye devam edecek, diye seviniyor annem. Kadınsız ev olmazmış. Çay içseydin, öyle çıksaydın, diyor annem. Taksi durağına uğradığımda arkadaşlarla içerim abla, diyor dayım. Biliyorum ama ne yapayım? Masrafların ardı arkası kesilmiyor, diyor. Kapı açılmıyor. Okul çantamı yere bırakıp bütün gücümle yükleniyorum, olmuyor. Dayıcığım, ben geldim, açsana kapıyı diyorum hiç kıpırdamıyor. Tatlı tatlı uyuyor. Gece gündüz sağa sola gitmekten yoruluyor biliyorum. Bazı müşteriler uzaklara gitmek istermiş. O zaman iyi para kazanıyormuş. Adını unuttum. İki koltuğun arasındaki siyah kutucuk ödenmesi gereken miktarı gösteriyormuş. Nasıl da parlıyor ekranındaki rakamlar, al al. Aniden erimeye başlıyorlar, birbirlerine karışıp her yöne doğru akıyorlar. Camlar kırmızıya boyanıyor. Avazım çıktığı kadar bağırıyorum, dayıcığım uyan n'olursun, diye. Ama beni duymuyor. Onun da yüzünde bir tedirginlik. Atletimi giydiriyor, titriyorum. Kaç gündür okula yürüyerek gidiyorum. Arkadaşlarım Sarı Fırtına nerede, diye soruyorlar. Uzaklara gitti, diyorum. Annem bana öyle söyledi. Dayım uzaklardaymış. Beni bırakıp gitmez, dedim, birlikte karşıya geçecektik, söz verdi bana, gezecektik... Annemin gözleri doluyor. Odama kaçıyorum. Evimize çok misafir geldi. Babam komşularımızdan sandalyeler getirdi. İnsanların bakışları canımı acıtıyor. Kimseden çıt çıkmıyor. Birşeyler düşünüp duruyorlar. Bazen de konuşuyorlar. Çocuğa malum olmuş, diyor teyzelerden birisi. Annemin yüzü solgun. Rüyamı kimseye anlatma demiştim oysa. Unuttu galiba. İnsanda akıl mı bırakıyorlar, der hep birşeyi unutunca. Kimselere güvenilecek gibi değilmiş, haberleri izleyen dışarıya çıkmaktan korkacakmış. Odadakiler hep birlikte, haklısın kardeş, deyip tekrar susuyorlar. Pek de gençti, diyor saçlarımı okşayan bir başkası. Dayısı çok düşkündü Murat'a, diye fısıldıyor annem. Ben yine ağlıyorum. Sarı Fırtına evimizin önünde. Güneş gibi parlıyor, kışın ortasında. Olanca gücümle koşmaya başlıyorum. Annem kızacak yine; kaç kere tembih ettim, acele etme diye, terliyorsun sonra hastalanıyorsun... Olsun, dayım ilaç alır bana. Hem Kara Murat dediğin hızlı olurmuş. Öyle derdi hep. Tanımadığım birisi saçlarımı okşamaya çalışıyor. Babamın arkasına saklanıyorum. Bu amcayı hiç sevmedim. Gözleri ve elleri sürekli Sarı Fırtına'nın üstünde. Dayıcığım nerdesin? Haydi çık gel. Kurtar bizi bu adamdan. Bana da uzatıyor elini. İyice gizleniyorum. Adam, dayımın koltuğuna yerleşti, kapıyı da hızlıca kapattı. Sürekli gülümseyip duruyor. Avuçlarımı sıkıyorum. Sarı Fırtına'nın sesi pek cılız. İstemeye istemeye hareket ediyor, uzaklaşıp kayboluyor. Olanca gücümle koşarak merdivenleri çıkıyorum. Ne oldu yavrum, diye soruyor annem, cevap veremiyorum."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/uzaktan-cumartesi", "text": "Aslıhan Sahaflar Çarşısı'nı didik didik ettim o gün. Bulamadım kitabı. İnternetten bak dedi birkaç sahaf. Diğerleri yok diye geçiştirdi. Neden o kitabı muhakkak oku dedi o adam onu da anlamadım. Yok işte. Pasajdan çıktığımda gökyüzünü aradım. İnsanlar, insanlar, binalar. Balıkçılar bağırıyor. Aslanım buraya üç çay! Lüferler taze buyrunnn! Galatasaray'ın önüne çıktığımda bir eylem yeni bitmişti, dağılıyordu insanlar. İstiklal'deki her zamanki eylemlerden biriydi işte. İnsanlar toplanırlar, bağırırlar ve dağılırlar. Böyle zamanlarda işim varsa da ortalığa çıkmam çökerdim bir yere uzaktan bakardım eylem insanlarına, heyecanlarına. Eylemlere uzaktan bakmaya başlamam yakındı. Bütün lise hayatımı eylemlerin göbeğinde geçirdim oysa. Elime bir şey geçmedi. İşte hayat bir şekilde akıyor, maaşım yatmıyor arada. Ben de kirayı geciktiriyorum. Ev sahibiyle telefonda tartışıyoruz. Sigortam da tam yatmıyor bazen. Hayat böyle bir şey. Üniversite okuyamadım. Katsayı uygulaması ilk bizim dönemi vurmuştu. Sonra üniversiteye böyle girmek mümkün müydü? İstanbul Üniversitesi'nin önünde her sabah eylemler oluyordu ama kopma erken başlamıştı. Direnememiştik. Dirensek de kapı dışarı edilecektik. Emir büyük yerdendi. Böyle düşüne düşüne insan selini yara yara durağa geldim. Şimdi iki vasıtayla eve. Bir günlük iznim yine yollarda tükenmişti. Önce Eminönü sonra Bağcılar- Ateştuğla. Eminönü durağında beklerken bir kadın oturdu yanıma. Ayaklarında kirli spor ayakkabılar, içindeki pijama çorabından taşmış. Çiçekli eteğinin üstüne belli ki başkasından kalmış deri, birkaç beden büyük, eğreti bir ceket. O kadından başkasının anılarını fena halde belli ediyor üzerinde. Kınalı saçları ince beyaz tülbentinden çıkmış. Elleri başka bir coğrafyaya ait gibi yabancı bana. Hemen yanına koyduğu büyük siyah poşeti durağa yeni biri gelince önüne alıyor. Poşetin içinde karton gibi bir şey var. İçine doğru sızdırıyorum kaçamak bakışlarımı. İnce çıtalarla çerçevelenmiş büyük bir fotoğraf olduğunu anlıyorum. Kadın bana bakınca gözlerimi çevirdim hemen, o sırada otobüs geldi. İkimiz de bindik. Bizim bindiğimizi gören ön koltuktaki iki delikanlı kalkıp bize yer verdiler. Poşetin içindekileri daha yakından gördüğümden durumu daha net anlıyorum. Günlerden cumartesi. Teyze hüzünlü bakışlarıyla bana dönüp sen nereye gideceksin kızım deyince içimden bir şeyler kopup gitti ona. Ateştuğla dedim. Ona o çıtayla çerçevelenmiş fotoğraftaki kim demek istiyordum. Ben sormadan anlatmaya başladı. Ne diyeceğimi bilemiyordum. Ben de İmam Hatip'te okudum, dedim. İnsan bu durumlarda sadece kendisiyle ünsiyet arardı ya. Ben de onu söyleyivermiştim. Allah sabır versin dedim. Çok zor dedim. Yetmiyordu ama kelimeler. Ne denirdi ki. Televizyonlarda yarım dakikalık haberdi onlar. Nereden bilecekti. Her acı uzaktan kolaydır sadece. Teyzeyle Eminönü'ne geldiğimizde isminin Fatime olduğunu öğreniyorum. Fatime Teyzeciğim oluyor artık. Ateştuğla otobüsüne de birlikte bineceğiz. O benden birkaç durak önce inecek. Seviniyorum buna. Otobüs hareket ettiğinde uzun uzun camdan bakıyor. Vedalaşıyor sanki İstanbul'la. Ben açıyorum lafı. Biz de zulüm gördük teyze. Bilirim haksızlığı da seninki başka tabi. Evlat acısı başka bir şeye benzemez derdi annem. Bizim de hayallerimizi öldürdüler be teyzecim. On bir sene okuduk, dediler ki üniversiteye de gideceksiniz. Sonra olmaz dediler, giremezseniz, girseniz de başınızı açacaksınız. Milli Güvenlik dersi olduğunda okula kimse gelmezdi. Bize cüzamlı gibi bakardı asker hocamız, gözleri nefret ediyordu adamın. Uyku uyuyamaz olduk, yemek yiyemez olduk. Okula polisler gelirdi. Annelerimiz kapıda eylem yapardı. Ankara'ya eyleme gittik kaç kere. Olmadı ama okuyamadım ben. İçimde ukde. Bi bilsen içim yanıyor o Beyazıt'tan geçerken. Biz yüksek puanlarla bir yere yerleşemezken bizden düşük puanlılar üniversiteye girdi. Sonra ben de işe girdim, işte. Kaç senedir çalışıyorum. Fatime Teyze durağa yaklaşınca yüzüme baktı. Gülemiyordu yüzü, dudaklarının kenarında bir iki çizgi olacak kadar gülümsedi. Anadiliyle bir şeyler söyledi, güldü bu sefer anadilinde. Kayıp Fahrettin'e sarılır gibi sessiz sessiz söyledi. -Bergeran bıke keçkamın. ji Xwedere emanet bin."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/vebal", "text": "Aklına daha önceki mülteciler, kamplar, ayrılan fonlar, yapılan yardımlar geldi. Bu sefer kan akan yer sınır değil diye düşündü. Kanalı değiştirdi çabucak. Zaten televizyon eşliğinde yemek hataydı. Kendi stilini oluşturduğu kalesiydi burası. Korunaklı. Karakterize. Gedik açılmamalıydı duvarda. Bir tablo gibi evi. Bir tablo gibi sofrası. Yukarıdaki küçük girişi yazdı yeni öyküsü için. Eli kalem tutuyor ya! Kestirmeden vebalini ödemeliydi, o utanç verici ferahlığın. Elazığ'ın Keban ilçesinde doğdu. Temrin, Aşkar, Semaver Öykü, Hece, Hece Öykü dergilerinde deneme ve öyküleri yayımlandı. Farklı edebiyat dergilerinde yürüttüğü düzeltmenlik görevini, akademik alanı da ekleyerek sürdürmekte."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/yabanci-hayatlar", "text": "Hay Allah, orta yerde kalakaldım. Biraz daha mı atik olmalıyım? Ayaklarımda da bir ağırlık. Trabzana sıkıca tutunarak karanlıkta ilerlemeye çalıştı. Sahanlığa ulaşınca boş kalan eli soğuk duvarda gezindi ve bir düğmenin üzerinde durdu. Etrafa yayılan mekanik ses, bir kuştan esinlenilmiş olanlardan. Kalbi hızlı hızlı atmaya başladı. Elini tekrar duvara doğru uzattı. Soluk ışık, kapı aralığındaki bir çift gözde de yansıdı. Kısa süren bir sessizlik. Tedirgin edici. Her ihtimale karşı, bir yabancıya ait eşkalin hafızaya iyice kaydedilmesi. Hiçbir sırrı açığa vurmayan bir yüz ifadesi. Gerginliği yiten zincir, ışıkla birlikte gözden kayboldu. Daha dün karanlığa yakalanmadan sahanlığa ulaşmıştım. Yoksa ışığın ayarlarıyla mı oynadılar? Gerçi bugün de pek yoruldum. Bir de omuzumdaki yük. Artık iş yerinden eve dosya taşımak doğal oldu. Çantasını almak için yere eğildi. Tekrar karanlık. Işığa kavuşmak isteyince eli bilmediği bir ele çarpttı. Işıl ışıl parlayan bir çift göz. Saçları kısacık. Sırtında da spor çantası. Ayakkabıları, hız yapmaya elverişli. Kapanan dış kapının sesi basamakları aşarak kulaklarında yankılandı. Delikanlılık. Yerinde durmak ne mümkün. Her geçen yıl sanki bir ağırlık bırakıyor üstüme. Anahtarı yuvasına yerleştirmişti ki karşı komşunun kapısının açıldığını duydu. O dairede kimler oturuyor acaba? Geriye dönüp baksam ayıp olur mu? Sonuçta karşılıklı oturuyoruz, eninde sonunda tanışmayacak mıyız? Söze nasıl başlamalı? İyi akşamlar efendim, ben Necip, yeni taşındım sayılır. Nasılsınız? desem mesela. Tam geriye dönecekti ki merdivenleri aceleyle inmekte olan bir çift ayakkabı geç kaldığını alaylı bir şekilde haykırdı. Bu kez ışığın düğmesine basmasına gerek kalmamıştı. İsmini bilmediği komşusu, yarı yolda farkında olmadan kendisine bir iyilik yapıvermişti. Öncekine göre daha rahat bir daire. Holde bir ekran var. Apartman girişinde zilinize basanların kim olduğunu görebiliyorsunuz. Havalandırma sistemi de cabası. Yaz kış pencereleri açmanıza bile gerek yok. Ama bu mevsimin çiçek kokan havasını teneffüs etmeden de duramıyor insan. Döşeme ve duvarlardan bazen hayatların sızdığı oluyor. Üst kattan gelen koşuşturma sesleri. Çocuklar olmalı. Duvarların ötesinden duyulanlar, bazen öfke bazen neşe. Ayırt etmek güç. Mutfağın penceresinden içeriye yayılan güzel bir koku. İsmini bilmediği bir yemek olmalı. Bol baharatlı. Su sürahisini masaya koyarken balkondaki bir karaltı dikkatini çekti. Usulca kapıyı açtı. Ekmek kırıntılarının olduğu tabağı yavaşça yere bıraktı. Bir süre oralı olmayan güvercin az sonra kendisine ikram edilenlere ağır ağır yaklaştı. Makarnanın suyunu lavaboya dökerken biraz fazla yapmış olduğunu farketti. Annemden kalma bir alışkanlık. Rahmetli yemek yaparken çat kapı birisi gelebilir derdi hep. Nur içinde yatsın. Buharıyla yüzünü okşayan tencereyi tekrar ocağın üzerine bıraktı. Güvercin akşam yemeğini daha önce bitirmiş, gökyüzüne geri dönmüştü. Bulaşıkları yıkamaya başlamadan önce televizyonun sesini biraz daha açtı. İnsanları göremese de seslerini duymak iyi geliyordu. Çatal, bıçak çekmecelere, tabak, bardak dolaplara gizlendi. Masa silindi, yerler süpürüldü. Oturma odasına girdiğinde çantasındaki dosyalar geldi aklına. Onlarla uğraşmayı hiç mi hiç istemiyordu. Masanın başına geçse belki kendini çalışmaya ikna edebilirdi. Fakat şu koltuğun cazibesi. Küçükken pek severdi uzanıp birşeyler okumayı. Gerçi kalabalıktan buna pek imkan bulamazdı ya. Sehpanın üzerindeki kitaplara takıldı gözleri. Her geçen gün yükselen bir kule. Üzerlerinde birikmiş olan toz canını sıktı. Kapakların arasında uykuya dalmış karakterleri düşündü. Üst üste yığılmış yabancı hayatları. Çantasından, dosyalarla birlikte bir kitap çıkardı. Otobüs durağı bir kitapçının karşısındaydı. Beklemekten sıkıldığı anlar olurdu. Rafların arasında uçup giden zamanlar. Sehpanın üzerindeki ağırlık her gün biraz daha artıyordu. Televizyon ekranından yansıyan oturma odasındaki durgunluk. Mutfağa girdi ve az sonra elinde bir bardak çay ile birlikte geri döndü. Biz uyurken sen neler yaptın bakalım? diye sordu. Necip Bey şaşkın fakat içinde bulunduğu durumdan memnun bir şekilde anlatmaya başladı. O konuştukça, masadaki çay bardağı yavaş yavaş soğuyordu."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/yansima-1", "text": "Ne güzel bir gün, diye düşündü. Bu arada aşağıda bir hareketlenme oldu. Küçük bir topluluk ellerinde pankartlar, hep bir ağızdan bağırıyorlardı. Ne dedikleri tam olarak anlaşılmıyordu. Yaşlı bir kadın başörtüsünün yeniyle gözlerini siliyordu. Ağlıyordu galiba. Böyle güzel bir günde... diye homurdandı adam. Yüzünü buruşturdu. Neskafelerini bitirmeden kalktılar. Ne güzel bir gün, diye düşündü. Döner koltuğuna oturmuş, aşağıda alışveriş yapan insanları izliyordu. Üç senelik emeklerinin meyvesini nihayet almışlardı. Bitmez, demişlerdi o kadar kısa sürede. Bitmişti işte. Devasa inşaat. Kendisiyle bir kez daha gurur duydu. Ne güzel bir gün, diye düşündü. Altın işlemeli tahtına kurulmuş, sarayın penceresinden büyük piramidin inşaatını izliyordu. Görkemli yapı nihayet tamamlanıyordu. Kim yapabilirdi ki böyle bir sanat eserini? Kendisi gibi bir yarı tanrıdan başka... Denizaşırı ülkelerden tonlarca ağırlığında kayalar getirtmişti. İnce hesaplamalar yaptırtmıştı. Bundan sonra adı belki de yeryüzünde ebediyen yaşayacaktı. Yüzlerce Kıpti... Devasa kayaları piramidin üst taraflarına çıkarmak için yağlı urganlara asılıyordu. Bu arada bir kadın belirdi kalabalığın arasında."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/yatalak", "text": "-Evini çok merak ediyorum kızım, diye çekingen bir tavırla seslenmişti. Bunalmıştı, aynı odada günlerini geçirip durmaktan. Mekan değiştirmek, iyi olacaktı, vücudunun dörtte üçüyle kalmış bir yatalak için. -Kolay mı seni götürmek anne? Boş ver! Görmesen de olur, dedi Safiye acımasız bir kararlılıkla. Daha yumuşak bir cevap beklerdi. Hassas oluyordu ne de olsa insan, hasta oluca. Çaresizce muhatap bırakıldığı yer yatağının içinde, hassas olmak en büyük lüksü sayılırdı. Alınganlığı bu yüzdendi. Doğrulmak için duvara sağlamca iliştirilmiş tokmağın ipine yüklendi. Bedeninin yanında mahcubiyetinin ağırlığı, tartılsa daha fazla çekerdi. Safiye gözleriyle, annesinin hantallaşan vücudunu rahatsız edecek şekilde gezindi. Yordamsız rüyaların hayra çıkmamış sabahındaydı sanki. Yattıkça artıyordu kilosu gibi mutsuzluğu da. Ne canının istediğini yiyebiliyor ne de istediği bir yere gidebiliyordu. Şeker hastasıydı! Bu hastalık onu sağlığından ve dahası bacağından etmişti. Bacağını dizinden itibaren kesmişlerdi. İyileşmeyen bir yara inatla yayılmaya başlayınca doktorlar başka çare bulamamışlardı. Simsiyah bir yara gün geçtikçe derinleşmiş tarifsiz acılar yaşatmıştı Sacide teyzeye. Istırabı yüzünün bütün çizgilerine derin imzalar atıyordu. Ağrı kesiciler yetersiz kalıyordu acısını dindirmeye. İniltileri, odada bulunan torunlarını annelerinin eteklerine saklanmaya mecbur bırakıyordu. Şahit olan herkesin yüzüne büyük bir acı yerleşip kalıyordu. Ama canı ziyadesiyle yanan Sacide teyze oluyordu. Yanında bulunanların gönlüne büyük bir yorgunluk armağan eden bu serencamı büyük bir operasyonla hafifleteceklerdi. Doktorlar heyet kararıyla bacağının kesilmesine karar vermişlerdi. Yaranın ilerleyişini ve bir zaman sonra da ıstırabını ancak bu yolla dindirebileceklerdi. Ameliyathanenin kapısından sedyeyle çıkarken narkozdan değil talihsizliğinden baygın düşmüştü sanki yaşlı kadın. Uyandığında beyaz çarşafın altındaki eksikliği fark etmişti. Gelinin yardımıyla yatağında oturunca elleriyle yoklamıştı sol bacağını. Artık yoktu. El yordamıyla gezinirken kesinlik kazanan acısıyla kalan ömründe başa çıkmayı öğrenmeliydi. Artık bir bacağı yoktu. Kabullenmiş gözüküyordu ama içindeki gelgitleri herkes tahmin edebiliyordu. Sacide teyzenin eşi İbrahim Amca üzüldüğünü belli etmemenin bir yolunu bulmaya çalışırken desteğini en güzel şekilde hissettirmeye çalışıyordu. Canını sağ olması daha önemliydi sevdikleri için. Acıları aralarında ortaklaşa bölüşeceklerdi. En büyük pay istemeseler de artık yatalak olan Sacide teyzeye ayrılmıştı. Ahmet Bey doktorların yeşil bir beze sarılı halde, eline tutuşturdukları parçayı evlerinin çok uzağında bulunan kabristana götürüp defnetmişti. Bunları yaparken düşünceleri bir sürü tefekküre çokça hüzne ve bolca gözyaşına karışmıştı. Aile mezarlığına vücudundan bir parça gömülmüştü Sacide teyzenin. Kalan azaları kim bilir ne zaman gireceklerdi toprağa. Hala pembelik barındıran yüzü, yaşına göre gergin sayılırdı. Gülümsemeye değer hiçbir fırsatı kaçırmıyordu. Tebessümü, 'yıldızlara nergis kokusu taşıyan güzelliğinden' kalan son hatıralardandı. Parıltılı, koyu kahve gözleri matlaşmaya başlamıştı. Bir zamanlar tükenişlerin yanından yel gibi geçen bacağını, kendisine iptila olmuş bir hastalığa kaptırmıştı. Görkemli bedeni yataklara mahkum olacak gibi değildi. Güzelliğini konuşan diller; 'vah'lar 'tüh'ler eşliğinde, yakalandığı çaresiz hastalıklarını öykünüyorlardı peyderpey. Kimileri nazar diyorlardı bu olanlara. Kıvırcık saçları rengini beyaza terk edeli canlılığını da yitirmişti. Yemenisinin altından çıkan grilik onu yeterince yaşlı oldukça eprimiş gösteriyordu. Geçen yıllara gömülüp kalmış gençliği de sağlığı gibi şimdi dönülmesi zor uzaklıklardaydı. Yine de umut sık sık kalbini yokluyordu. Arnavut kaldırımlarına, aceleci kundura sesleri bırakan genç ve güzel kadının, ihtişamlı cüssesini, 'kanser' habersizce, sinsice devirmişti. İkinci ölümcül hastalığından haberdar değildi. Kanserden bihaber, evlatlarının insafında ömür çilesini dolduracaktı. Yaptığı dokuz doğumun ardından elinde yalnızca yaşayan iki evlat kalmıştı. Birçok kez boş beşiklere bakıp ağlamış, az giyilmiş patikleri koklamıştı. İlk göz ağrısı Safiye'nin göstermelik ziyaretleri, mesafeli duruşu, nedense canını başına gelenlerden daha çok acıtıyordu. Oğlu Ahmet ve gelini Emel seve seve ilgileniyorlardı. Safiye'yi en çok seviyordu yinede. Vefasızdı. Kırıcıydı da... Olsun! Buğulu camlarda terleyen bekleyişini, arada bir dindiriyordu ya. Her anne gibi mantıksızca seviyordu yavrusunu. Bir yandan da kim aile mezarlığına uğrasa, bacağını soruyordu geriye takılacakmış hassasiyetiyle. Nereye gömüldüğünü, kimin mezarına ne kadar yakın olduğunu... Beyhude sorulara, sabır tavsiyeli cevaplar alıyordu. Sessiz hıçkırıklara, yatağına olduğu kadar mahkumdu. Ömrünce muti, sevgi dolu bir eş olmuştu. Bu tahminsiz hasat zamanında huzurluydu... Evvel zaman içinde, kol kola girdiklerinde çok yakıştırılan, çiftin diğer teki, elinden geleni yapıyordu müebbet sevdiğine. Tülbent inin beyazlığında yolunu kaybediyor ve kızıl ötesi bir maharetle tüm acılarını, mahcubiyetini, sıkılganlığını, umutsuzluğunu kendi içinde hissediyordu. Torun, oğul, gelin ve misafirler açısından dinamik bir ev sayılırdı. Diğer ahali için pişirilen, tadı tuzu yerinde yemekler, burnuna alaycı kokular taşıyordu. O da etimeklerine ve tatlandırıcılarına bakıyor, odasında eskittiği havayı içine çekiyordu. Seslerle avunabiliyordu. Can hıraş çalışan motosikletin pedalına takılıyordu bazen hayalleri. Bazen şaşkın bir martının kanadına... Düzensiz anten siluetlerini, çanaklardan görünmez olan çatıların maviliğe başkaldırışını, şehrin beton soğukluğunu, kalabalığını geziyor, geliyordu yine, imdat kokan nevresimlerinin içine. Her fırsatta değiştiriyordu Emel, hizmet ederken hiç şikayet etmiyor, en doğal göreviymiş gibi huzurla yapıyordu. Ailesinden böyle öğrenmişti. Annesi Sacide teyzeyi ziyarete geliyor ve dönerken de kızı Emel'i saygıda kusur etmemesi için sık sık tembihliyordu. Duasını almasını sevgiyle bakmasını öğütlüyordu. Gelin hanımın en zorlandığı şey; pijamaların sol tarafını keserken ve katlayıp içinden dikerken içinin çok acımasıydı. İyi niyetli akça pakça, sabun kokulu bir gelindi Emel. Bezdirmeyen dozda titiz sayılırdı. Kayınvalidesini yatağa savuran hastalığa üzülüyordu. Sayılı zenginlerden, düzeyli hayatların kadını Safiye'den daha merhametli bakışlarla ona gülümsüyor sohbetler ediyordu fırsat buldukça. Çocuklarını nur yüzlü bir ninenin masallarıyla büyütüyordu ya daha ne isteyebilirdi. Yıllar birbirini hızla kovalarken, olmayan bacağıyla geceleri, dünyaya çelme takıp, namazla yardım alma hakkını kullanıyordu Sacide teyze. Tevazu ile secdeye kapanıyordu aklı, fikri. 'Bedeninin acizliğine inat.' Rahatlık tuzağına düştüğü günler için af diliyordu. Geçirdiği günlerin tövbesinden sonra, gökleri tutuşturan bir yangınla, Allah'a yakarıyordu. İçine düştüğü bu durumdan, ışıktan bir ip sarkıtması ve çekip kurtarması için kendisini. Zaman ipinden kurtulmuş bir topaç gibi dönmeye devam etti... Safiye anladı geç kalmışlığın ıstırabını. 'Şefkatli annesinin' O'nu her koşulda affedebileceğini bilmeden ince bir sızı duydu ömrü boyunca."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/yedi-katil", "text": "-Beyaz, dedi uzun boylu olan. -Bembeyaz, dedi ikinci adam. -Bu iş sana kalır, dedi uzun boylu. Gözü üçüncünün üzerindeydi. -Aldırma dedi ikinci adam. Hatırlanmayacak bir vaka olarak kalacak nasılsa. İş olsun diye bir şeyler yaz ve amirlerine teslim et. İkisi uzaklaştı bir şey söylemeden. Üçüncü orada kaldı. Yere baktı. Hiçbir delil yok gibi görünse de ortada bir cinayet kokusu vardı. Kalbi çarpıyordu çünkü yerdeki beyazlığa baktıkça. Tıpkı yirmi üç gün önce, yol ortasında uzanmış ya da yayılmış olan o siyahlığa bakarken olduğu gibi. O gün saçları bir anda ağarmıştı. Sanki başındaki siyah bir su kütlesi gibi yerdeki benzerine dalıp kaybolmuştu. İşini bitirmeye çalışan memurun elinden tebeşiri aldı. Beyazlığın etrafını çizgiyle döndü. Başladığı yeri ıskalamıştı. Aldırmadı. -Sen gidebilirsin, dedi memura. Memur olduğu yerde selam durdu. Sonra eriyerek dakikalar önce kesilmiş yağmurun ıslattığı parke taşlarının arasındaki küçük nehirlere karıştı. Üçüncü gitmek istiyordu. Ortada delil denecek hiçbir şey yoktu. Ama kalbindeki çarpıntı da neyin nesiydi? Biraz düşündü. Bu ağrı için yarına kadar bir sebep bulabilir o da olmazsa bir doktorun açıklamalarını ciddiye alabilirdi. Reklam afişlerindeki kızlar da artık toparlanıyordu. Bu soğuk havada incecik elbiselerle saatlerce bir reklam panosunda sadece afiş kağıdının sıcaklığına sığınarak beklemek de ne garip bir meslekti. İnce bir kağıt gibi indiler kaldırıma. İkisi aceleyle gitti. Biri arkada kaldı. Yavaştı. Hasta gibi. Rüzgar bir an sokağı tokatlayınca kız az kalsın düşüyordu. Üçüncü şimşek gibi yetişip kızı tutmasaydı su birikintisinin üstüne yayılacaktı. -Bugün burada garip bir şey gördünüz mü? Size garip gelen bir şey ya da birisi? -Hayır, dedi kız. Biz çok fazla şey göremeyiz ki... Ama sabah işe başladığımızdan hemen sonra bir karartı görür gibi oldum. Yanımdaki kızların tüm renkleri titreyiverdi bir an. Kalbim fena çarptı. Kıza baktı dikkatlice. Siyah beyaz bir elbisesi vardı. Üçüncü durdu. Kızı kolundan tuttu. Etsiz, kansız kağıttan bir kızın ince kolunu. -Kolumu yırtacaksın, dedi kız öfkeyle. -Aa, şey. -Nasıl biriydi şu karartı? Ya da nasıl bir şeydi? -Detaysız, karartı işte. Hızla uzaklaştı buradan. Üçüncü dalgın baktı yere. Düşünüyor sandı kendini. Ayakkabıları da bir görünüp bir kayboluyordu. Bir sağ vardı bir sol, bir sağ yoktu bir sol. Belki de herkes tek ayaklıdır diye geçirdi içinden. Kendisininkinden farklı adımlar vardı yanıbaşında. Kızın yürüyüşündeki kağıt hışırtısını duyuyordu. -İşte gidiyor diye haykırdı kız. Kağıttan kolunu ileri doğru uzatarak. Üçüncü, parmağın gösterdiği yere baktı. Gördü. Karartı hızla köşeyi dönüp gözden kayboldu. Peşinden koştu. Kız mı? Artık umurunda değildi. Kız arkasından koştu. Üçüncü, koşarak girdiği her sokağın sonunda görünüp kaybolan karartının peşindeydi. Neyi kovaladığını bile bilmeden koşuyordu. Nefesi ileriye doğru atılan saydam bir perdeye çaldı. Soluk borusu gittikçe ısınıyordu. İşte orada, köşede. Koştu, karartı kayboldu. Kız da üçüncünün hemen arkasındaydı. Kağıt bedeni ayakta durmakta zorlanıyordu. Uzunca bir sokağa girdiler. Üçü. Karartı sokağın tam ortasındaydı. Üçüncü ona yakındı. Sokağın başında ya da sonunda da kağıt kız vardı. Üçüncü karartıya iyice yaklaşmıştı. Karartının gözden kaybolduğu yere geldi, durdu. Yandaki apartmanın içine uzanan su boruları. Kapının hemen yanındakilerden birinde bir delikten çıkan ince, iplik gibi bir sızıntı var. Havada kavis çiziyor. Kavis çizerken suları dağılıyor, ince bir duman gibi. Kağıt sesi duydu. Kağıt nefesiyle birlikte. Kız yetişmişti. -Kaçırdınız mı yoksa? -Bilmiyorum dedi düşünceli. Tam burada kayboldu. -Belki de başka zaman aramalısınız. Aslında yakalasaydınız çok heyecanlı olurdu. -Bu arada saçlarınız niye bu kadar beyaz? -Siyah olduklarını unutturacak bir gün yaşadılar belki, kim bilir? -Bakın benim elbisemde de beyaz var. Sizinle bir fotoğraf çektirmeliyim. Harika olabilir. Canı iyice sıkıldı üçüncünün. Aradığını, bildiklerini, elinde olanları hızlıca düşündü. Karartı kayboldu burada. Su ve gökkuşağı var. Yağmur sonrası. Yarı bulutlu yarı berrak bir hava. Kağıt bir çığlık duydu. Kulağının dibinde. -İşte! Kızın kağıt parmağının işaret ettiği yere baktı. Karartı yerden bir duman gibi yükseliyordu. Ayağının dibinden. Yükseldi, su kavisine doğru. Ağır ağır kavisteki küçük gökkuşağına karıştı. Üçüncü eliyle yakalamaya çalıştı. Eli ıslandı. Hiçbir şey yakalayamadı. Tekrar denedi. Eli hep boş döndü gözünün önüne. Dondu kaldı. Anlayamıyordu. Kıza döndü. -Saçlarınız, dedi. İyice aralanmış dudaklarının arasından birkaç kelime daha döküldü. -Saçlarınız rengarenk olmuş... -Bakın."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/yeni-vaka", "text": "Çok okuyorsun evladım delleneceksin dedim, dinlemedi. Dellendi. Kitap kitap diye sayıklıyormuş yine. Okumalıyım, okumalıyım... Yazık değil mi doktor? Üstünü başını yırtıyormuş. Bak çocuğum senin hiçbir şeyin yok aslında, niye böyle davranıyorsun? Yazık ama senin gençliğine. Doktorun yakasına yapışmış iki eliyle sıkıca. Yalvarıyorum Doktor Bey kitaplarımı verin. Çemberiyle gözyaşlarını siliyor. Allah belasını versin kitapların, yazanların, dellettiler oğlumu. Git gide nabzı iyice yükseliyor. Abla gözünü seveyim bela okuma. Bak belayı yer de gök de kabullenmez. Komşusu konuştukça basıyor feryat figanı. Yakasını yırtmış, pörsümüş memesi bile görünüyor. Allah belasını versin. Oğlumu dellettiler diyor başka da bir şey demiyor. Kolonyalıyor komşulardan biri. Abla bak çarpılacaksın ha. Bizim Kuran'ımız kitap değil midir? Geçen caminin imamı cumada anlatmış. Oku, demiş bize Rabbimiz. Bak ye dememiş, gez dememiş, oku demiş. Senin oğlan ne mübarek çocukmuş. İtiyor komşusunu uzağına. Kıpkırmızı oluyor kadın. Kolanyayı bırakıyor elinden. Neyse acılısın. Ama elbet bilirim sana hatırlatmasını bunu. Geçip oturuyor yerine. Ağzını bir daha da bıçak açmıyor. Ocağıma incir ağacı diktiler. Canım oğlumu, tek evladımı benden çaldılar. Belasını versin. Abla, kız ben ne diyorum sana. Gözünün yağını yiyeyim bela okuma. Bela sahibini yedi kat yerin dibine de gömülse gelir bulur. Oğlum çıkıp gezsen ya biraz. He mi oğlum? Anne bıktım aynı şeyi gelip her gün demenden. Yavrum, kuzum bak betin benzin soldu evladım. Karın mı doyuruyor kitaplar. Anne lütfen. Yine başlama. Evin her yanı kitap. Bozmuş kafayı kitap kitap, tövbe! Allah'ım sen bana sabır ver. Sen eski haline çevir oğlumu. O gavur öğretmenleri yüzünden böyle oldu. Kendileri okusun. Kendiniz okuyun. Bulaşıkları yıkamayı bırakıyor. Kasabanın imamıyla konuşacak. Bu böyle gitmez. Gözümün nuru gidecek böyle giderse. Muskalar, yemeğine dökülen okunmuş tuzlar, üflenmiş sular, saç kılına yapılan türlü türlü devalar. Yok anam her şeyi yaptım. Bulamadım dermanını bu illetin. Oy Allah'ım niye benim oğluma musallat ettin bu gavur hastalığı. Benim on tane evladım mı var ki kitaplara tekini feda edeyim? Kız öyleme deme Allah'ın ağırına gider. Bulunur dermanı elbet. İmtihandır bu dünya. Yakasını bağrını yırtıyor. Ellerini göğe açıyor, söyleniyor söyleniyor, dizlerini dövüyor. Komşular teselli etmeye çalışıyor. Allah'tan ümit kesilmez denilince beter oluyor daha bir, yerinden tavana zıplıyor. Allah'a isyan ettiğinin farkında bile değil kız bu. Komşularının dudakları uçukluyor. İçlerinden sabır diliyorlar kadına. Allah büyüktür affeder diyorlar. Acısı var acısı. Ne dediğini bilmiyor. Allah büyük, affeder. Doktor diyor, oğlum diyor, ağlama. Ağlama bana anlat. Sana kitaplarını vereyim. Yalvarırım doktor kitaplarımı verin, benim bir şeyim yok. Çok mu seviyorsun kitap okumayı? Bir şeyim yok benim, diyor. Yazdığın bir şey var mı okumak isterim diyor doktor. Ben yazmam, diyor. Ben yazmam. Kimse yazmasın artık, diyor. Doktor seviniyor cevabına. Niye diyor. Okuyamam ki, diyor. Hesapladım, diyor. Yazık. Okuyamam ki. Kimse artık yazmasın. Hepsini okuyamam ki. Doktor anlıyor. Peki sana söz kimseye yazdırtmayacağız bundan böyle. Söz mü diyor genç adam. Söz diyor doktor. Geç kaldım diyor. Çok geç kaldım. Okumalıyım. Yetiştiremeyeceğim, diyor. Doktor düğmeye basıyor. Gelip çocuğu alıyorlar. Psikolog çıkaracak olduğu kitaba yeni bir vakayı ekliyor. Trabzon doğumlu, İstanbul'da yaşıyor. Karadeniz Teknik Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı mezunu. İtibar, Hece, Muhit dergilerinde şiirleri yayımlandı. Öyküleri ise İtibar, Aşkar, Hece Öykü, Post Öykü, Dergah, Muhayyel adlı dergilerde yer aldı. Az Hüzünlü Bir Yer adlı öykü kitabı İz yayıncılıktan 2018'de çıktı."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/yer-gok", "text": "Dikenli telde bir gömlek parçası dalgalanıyor. Çamura saplanıp kalmış ayakkabılar. Arkalarından esen soğuk bir rüzgar... Zeytin ağaçlarının hışırtısını duymuyorlar. Korku her şeyi bastırıyor. Gün akşama göndü. Gecenin zulmeti çökecek birazdan. Rüzgar, inadına sert esecek. Belki üç-beş çadırın iplerini koparacak yine, kazıklarını sökecek. Geceyi, korkmuş çocuk çığlıkları bölecek; çaresiz babalar yumruklarını sıkacak; sıktıkları yumrukları ısıracak; tam bir şeyler söyleyecekken, isyan olur korkusuyla susacak; dişleri gıcırdayacak; o susuşları da duaya sayılacak belki. Akşam olmasın nine! Akşam olmasın; ben daha çok acıkıyorum o zaman, daha çok üşüyorum. Kadın, Ali'ye sarılıyor. Eli, sınırı geçerken dikenli tellere takılarak yırtılan gömleğinin açıkta bıraktığı soğuk omzuna değiyor. Ali en çok omzundan üşüyor. Nine, hep çadırın o yuvarlak girişine bakıyor. Omzunda çuvalla biri çıkıp gelse? Cırrrrttttt diye açılsa fermuar. Ali, kaçarken çamura batıp ayağından çıkan ayakkabılarına üzülüyor. Üşüdükçe aklına geliyor. Almak için geri dönmek istedi ama ninesi tuttu onu. Yürü oğlum dedi. Zaman yok. Kardeş bildikleri, kurt köpekleri gibi peşlerindeydi. Yaşlı kadın sarıyor torununu eski çullara. İyice sokuluyor, sıkı sıkıya sarılıyor. Bir şeyler söyleyecek oluyor; hep yarım kalıyor cümleleri. Masal anlatsa? Çocukluğunun çöl akşamlarının uzayıp giden sessizliğinden başlasa... İncir ağaçlarının kırılgan dallarında serçeler gibi sektiğini... Mükellef sofralarda bütün aile şen şakrak yenen akşam yemeklerini... Yıldızlar yeryüzüne inmişti, sanki elini uzatsan tutacak kadar yakındı dese... Uzun uzun anlatsa çocukluğunu. Sabaha kadar o içini ısıtan sıcacık günleri konuşsa, konuşsa... Vazgeçse artık şu çadırın girişine bakmaktan. Gece elbet bitecek, elbet sabah olacak. Zaten aç yattı Ali. Sabah daha çok acıkacak. Belki alabilecekler yemek, belki de alamayacaklar. Herkes aynı. Çöplerden de bir şey çıkmıyor. Dışarıda rüzgar nasıl da sert esiyor. Çadırın ipleri gıcırdıyor. Ali kıpırdanıyor. Omzundan, ayaklarından üşüyor. Bir melek giriyor çadıra sessizce. Kadının içine bir ürperti... Euzübesmele çekiyor. Melek sarıyor Ali'yi. Küçük bedeni azıcık ısınıyor sanki. Midesinden bir doygunluk hissi. Isınıyor sanki... Sanki eli babasının avucunda, her pazar gittikleri fırına gidiyorlar. Ekmek kokusu, babasının kokusuna karışıyor. Az sonra bütün aile kahvaltıya oturacaklar. Kız kardeşi yaramazlık yapacak, annesi ona gülerek kızıyormuş gibi yapacak. Bu paylamaya kimse inanmayacak. Gülecekler hep beraber. Zeytin bir başka lezzetli olacak. Ekmek bir başka güzel kokacak. Neşeyle yürüyorlar eve doğru. Kuşlar uçak oluyor; uçaklar bomba kusuyor... Saklanacak yer bulamıyorlar. Eve koşuyorlar. Nefes nefese varıyorlar. Yıkılmış. Yıkıntının ortasından yükselen ince bir duman. Ayağının dibinde kız kardeşinin bebeği. Yüzünün bir tarafı yanmış oyuncağı alıyor. Yıllarca saklayacağını, kardeşinden geriye bir tek bu bebeğin kalacağını bilmeden alıyor. Şu dağı da aştık mı tamam diyor ninesi. Tamam diyor Ali. Sessiz olmalılar. Bir kurma kolu çekiliyor. Bastıramadıkları bir ürperti kaplıyor bedenlerini. Kurma kolu bırakılıyor. Mekanizma mermiyi atım yatağına itiyor. Kahkahalar duyuyorlar; alaylı konuşmalar sürüp gidiyor. Sesler köpek ulumalarına dönüyor, karga çığlıkları kaplıyor geceyi. Bir el silah sesi... her şeyi bir an susturuyor. Yemek kamyonu gelir az sonra. Biraz çorba alabilse? Ama ayakkabıları... Ninesi bezlerle sarıyor Ali'nin ayaklarını. Sonra poşetleri geçiriyor. Sıkı sıkı bağlıyor. Bastığın yere dikkat et. Poşetler delinmezse ayakların ıslanmaz. Üşümezsin, diyor. Çadır kentin çamurlu yollarında, elinde çorba kabı yürüyor. Her adımda hışır hışır poşet sesi. Her adımında bir melek kanadını uzatıyor Ali'nin ayağının altına. Her yer melek oluyor. Çamurlu sokakları melekler kaplıyor. Ali gökyüzüne bakıyor. Bir buluttan annesi gülümsüyor, bir buluttan kız kardeşi el sallıyor. Uzaktan uzağa babasının kokusu: Tütün kolonyası ve tıraş sabununa karışmış ter kokusu geliyor burnuna."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/yikim", "text": "Yeterince dikkatli dinlersem bir ses duyabileceğime inandırmıştım kendimi. Tüm varlığımla uzun uzun dinledim. Başta konuşmalar duyduğumu sandım. Deli olacaktım sevinçten. Kalbim küt küt atmaya başladı. Sesler yaklaşsın diye bekledim, ta ki hiçbir şey duyamadığımı kabul edinceye kadar. Sonra haykırarak ağlamaya başladım. Ama ağzımdan ses çıkmadı. Gözyaşlarım tozla dolan gözlerimi biraz temizledi. Fakat sonra ağlamanın iyi bir fikir olmadığına kanaat getirdim. Su lazımdı bana. O panik halinde bunu düşünebilmiştim evet. Boynumun üzerine ne düşmüştü bilmiyorum ama çok acıyordu. Vücudumun hiçbir yerini kıpırdatamıyordum. Ayağımın üzerindeki ağırlık kitaplığım olmalıydı. Kitaplarım, defalarca kuduklarım, kapağını açmaya fırsat bulamadıklarım, okumaya başlayıp hep 50. Sayfasında takıldığım, sonra yeniden başlayıp yine 50. Sayfasında kaldıklarım, bir dönem vücudumun bir uzvuymuşçasına elimde taşıdığım Işığın Elleri sonra Umut'un kitapları... En azından onlar yanımdaydı. Umut benimleydi. Aslında şöyle bir düşündüm de bütün eşyalarım yanımdaydı! Firavunlar gibi. Nasıl onlar öte aleme geçiş için değerli eşyalarıyla gömülmüşse ben de tüm varlığımla gömülmüştüm 3 oda bir salon mezarıma. Dehşete kapıldım, yeniden... Küçük asansörlerde bile içim daralırdı benim. Bir keresinde emara girmiştim de bitinceye kadar hatim indirmiştim neredeyse. Hatim! Ah evet! Dudaklarım kıpırdamıyordu ama kalbim tekrar tekrar yineliyordu. Ya Allah! Biraz ferahladım. Sanki yerim de genişledi biraz. Umut nasıl merak etmiştir beni. Deli olmuştur. Telefonla defalarca aramış olmalı. Duymadığımda hep kızardı. Telefonu açmayacaksan niye kullanıyorsun ki diye az azarlamadı beni. Gerçi şu an mazeretim var. Bir şey demez herhalde. Ne yapayım Umut'um. Kolumu bile kaldıramıyorum ki. Elimde olsa seni merakta bırakır mıyım? Bir keresinde telefonu duymadım diye tee kalkıp nerelerden gelmiştin eve. Şimdi de gelmişsindir mutlaka. Ama evi yerinde bulamamışsındır bu sefer. Şu boğazımızdan artırıp taksitlerini ödediğimiz ev. İşte onun altındayım ben. 5 kat var üzerimde. Ne tuhaf! Ne tuhaf! Söyleyecek söz bulamıyorum. Zaman hiç geçmiyor burada. Oysa bir çırpıda beş bölüm dizi izlerdim, nasıl akşam olmuş fark etmezdim. Einstein haklıymış. Küçükken annem bir hikaye anlatırdı. Adamın biri gün çok çabuk geçiyor diye hayıflanırmış. Bilge biri kocaman bir tekerlek takmış demire, eline vermiş. Bu tekerleği döndürdükçe gün uzayacak demiş. Adamın aklına yatmamış ama almış başlamış ittirmeye. Teker ağır, büyük, ittirdikçe ağırlaşmış, ittirdikçe ağırlaşmış. Adam akşamı zor etmiş. Nasıl diye sorunca bilge, gerçekten günü uzattı demiş. O hesap benimkisi. Ah, gittikçe ağırlaşıyor mu bu duvarlar! Nefes alamıyorum. Dün Mualla'nın getirdiği o poğaçaları yemedim diye gurur duymuştum kendimle. Keşke yeseymişim. Çıkarsam bi daha diyet yaparsam! Nah şuraya yazıyorum, şu duvara. Duvara. Duvar. Duvarları boyayacaktık daha. İçimden kahkahalarla gülmek geliyor. İyi ki boyamamışız. Boşa gidecekti. Bi de Umut asla boyacı çağırmaz. İlla kendi boyayacak. Sanki anlıyormuş gibi! Her yeri batırır. Yüzünü gözünü boyaması da cabası. Sanat eseri gibi saatlerce uğraşır. Geçen yıl bir de iki renk çıkardı başıma. Fıstık yeşili ile eflatun. Kızdım. Bu ne böyle düğün salonu gibi dedim. Bıyık altından gülümsedi, ses etmedi ama yaptı yine yapacağını. Bir gün eve bir geldim. Salonun duvarlar fıstık yeşiliyle eflatun. Bu neeee demişim. Gülerek düğün salonu demez mi! Sonra karşılıklı kahkaha atmıştık. Ya işte böyle. Bu duvarlarda kahkahalarımız yankılanırdı bizim hep. İyice arabeske bağladım değil mi? Ne yapayım çeneme vurdu. Yalnızlıktan korkarım çünkü ben. Yani böyle bir yalnızlıktan. Derin, sessiz, karanlık... Acaba her yer mi yıkıldı? Yoksa sadece bizim apartman mı? Son hatırladığım salonda oturduğum. Birden yer ayağımın altından kaydı. Toz ve o uğultu. Umut neredesin? Sağ mısın? Yoksa sen de o çok sevdiğin ofisinin enkazı altında mısın? Değilsen yanı başımda bir yerde çaresizce bekliyor olmalısın. Bekle beni! Ya ölsem ya çıksam. Ah bir çıksam, bir çıksam şu enkazdan. Çıkarsam öyle bir yaşayacağım ki! Nasıl çıkacağım? Seslenmek istiyorum sesim çıkmıyor nedense. Ağzımı açıyorum sanki büyük bir boşluk sesimi yutuyor. Ağlasam sesimi duyar mısınız mısralarımda. Ahaha esprinin sırası mı şimdi. Gülüyor muyum? Yok sanırım ağlıyorum. Ne bileyim sesim çıkmayınca gülüyor muyum ağlıyor muyum anlaşılmıyor. Zaten hep böyle olurdu. Çok gülünce çok ağlayınca katılır kalırdım, sesim de çıkmazdı. Neyse vazgeçtim. Gülmenin de ağlamanın da anlamı yok şimdi. Neydi o dua. Anneannem küçükken okuturdu sürekli. Rabbi yessir vela tuassir... gerisini hatırlayamadım. Ama bu kadarı bile yetiyor. En sonunda Ya Rabbim sen bizi kayır derdi anneannem. Yani koru kolla... Rabbi yessir, vela tuassir... Dur, o ne? Bir ses mi duydum. Yoksa yine zihnim bana oyun mu oynuyor? İçim geçmiş biraz, sese mi uyandım acaba? İnsanın böyle bir durumda bile uyuyabilmesi Allah'ın verdiği müthiş bir uyum yeteneği olmalı. Aman Allah'ım yine duydum! Beni bulmuş olmalılar! Avazım çıktığı kadar haykırmak istiyorum. Yok! Sesim beni terk etmiş. Elim kolum da sıkışmış olmalı. Oynatmayı başaramıyorum. Ama ses, o ses gittikçe yakınlaşıyor. Heyecandan bayılacağım şimdi. Temiz hava. Ciğerlerime doldu. Başımı döndürdü. Nasıl bir mutluluk! Molozların arasından sıyrılıp bana kadar ulaştı. Artık rahatça duyuyorum sesleri. Çok heyecanlılar. Galiba bulduk dediklerini duyabiliyorum. Gözümün önünden Umut geçiyor, Mualla'nın poğaçaları, rahmetli annem. Anne? Birden sessizleştiler. Halbuki beni bulduklarını biliyorum. Çabucak çıkarsalar artık. Dayanacak gücüm kalmadı. Ah, işte son moloz parçasını da aldılar. Görebiliyorum şimdi. 30'larında kumral bir delikanlı. Ağlıyor galiba. Kıyamam, ağlama sen. Bak işte çıktım çok şükür, demek istedim ama diyemedim, ağzım itaat etmiyor bana nedense. Umut nerede acaba. Şimdi sedye getirip alırlar beni. Kumral çocuk bana baktı, arkasına dönüp maalesef dedi. Nasıl yani? Hey, beni bırakmayın burada. Hah neyse sedyeyi getirdiler işte. Yavaşça kaldırdılar beni, incitmekten korkuyorlar sanki, hoop, sedyedeyim şimdi. Oh bu nasıl bir ferahlık! Aaa işte Umut da orada. Kolumu kaldırmak istiyorum, kalkmıyor. Umut da ağlıyor. Kurban olduğum. Kumral çocuk şimdi Umut'un yanında. Sarılıyor ona. Ben sarılacaktım! Ensesine kiriş düşmüş. Hemen vefat etmiş. Hiçbir şey hissetmemiştir. N A S I L? Nasıl? Kim ölmüş? Kim? O ne? Yanlış tarafa, ambulans bu tarafta. Nereye götürüyorsunuz beni! Ben ölmüş müyüm? İçimden gülmek geliyor. Öldüğünü bile anlamayan ölü mü olur? İlahi kızım sen var yaa. Yıldızlar gökyüzünde göz kırpıyor. Bense son bir kez Umut'u ve gökyüzünü gördüğüm için mutluyum. 1978 yılında Eskişehir'de doğdu. Üniversite eğitimimi Anadolu Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü'nde tamamladı. Yeni Şafak gazetesinin kültür servisi, kitap ve pazar eklerinde muhabirlik yaptı. Uzun süre Pazar Eki'nin editörlüğünü üstlendi. Yeni Şafak gündem sayfalarında editörlük yaptı. Yeni Şafak gazetesi için Biraz Muhabbet başlığı altında haftalık röportajlar kaleme aldı. Bu röportajları Zamanın Tanıkları ve Türkiye'de Din Algısı isimleriyle kitaplaştı. 2016-2019 yılları arasında Gerçek Hayat dergisinin yayın koordinatörlüğünü yürüttü. Şu an TRT Haber kanalında görev yapıyor."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/yok-ses-yok", "text": "Duyamamanın ıstırabına alışamadım. Kaybettiklerimin yanında hiçbir şey oysa. Bir aksesuar belki. Ama tahammül edemiyorum. Bir insanı elbiseleri olmadan görmenin utancı gibi bir şey gelip oturuyor kalbime. Titreyen dudakları, oynayan çenesi, şişip duran ademelması... Ama ses yok. Belki duyarım ümidiyle bağırdıklarını anlıyorum. Bağırma diyorum, bir faydası yok. Sesin bir sünger tarafından emilip yok oluyor gibi, anlasana. Anlıyor. Kahretsin, beni anlıyor. Beni duyuyor çünkü. Sesim var bunu biliyorum. Şüpheye düşüyorum, umuda kapılıyorum, sesim varsa diyorum, beni duydukları gibi ben de onları duyarım elbet. Delik deşik olmuş duvarlara bağıra bağıra kaç sabah oldu, hatırlamıyorum. Anlatıyorum, yılmadan anlatıyorum, usanmadan anlatıyorum. Hiç bitmeyen bir hikayem varmış meğer. Anlattıkça açılıyorum, hangisine başladığımı, niçin konuştuğumu, kime seslendiğimi unutuyorum. Sanki kulaklarım sağır olmamış gibi, sanki o el bombasını oğlumun avuçlarında hiç görmemişim gibi... Birazdan kapı tıklayacak, kapının o muhteşem sesine, işaret parmağının eklem yerinin kapının gövdesine değişinin o kutsal sesine dalıp gidecekmişim gibi, karımın o narin o ince o mağrur elinin kapı koluna asılmasının ardından mekanizmanın dilini içeri doğru çekişiyle çıkan o büyülü ses, bir masala başlayacak gibi, yorgun menteşeler, sesindeki pürüze aldırmaksızın, şöyle birkaç defa mahsustan öksürerek boğazını temizleyip Ümmü Gülsüm'ü yad edercesine uzun bir ya leyl'e düşecek gibi, hayat hiç yaşanmamış gibi, olanlar olmamış gibi... Anlatıyorum. Anlatıyorum. Anlatıyorum. Fakat sesim bana dönmüyor. Sokaklar dolaşıyor, evleri aşıyor ama bana ulaşmıyor. Sokakta yürürken ayağımı sürtüyorum, adımlarımı sertçe basıyorum, kapıları çarpıyorum girip çıkarken, olur da bir ses duyarım diye. Rüzgarda bir saman çöpü oynasa gözlerim peşinde, birbirine değen ne varsa iz sürüyorum. Sarmaşığın yapraklarına kapılıp akşamı ettiğim az değil. Bin yaprağından biri ses verse diye. Dünyanın bir köşesinde saklanmış bir ses kırıntısı arıyorum. Bu zamana kadar benden kaçmış, karşıma çıkmaya cesaret edememiş ya da tenezzül etmediğim, umursamadığım bir ses yok muydu, şimdi can kulağımı açmaya varım, ömrümün geri kalanı üzerine pazarlık edebilirim. Ulu camiye çıkan sokağın başında rastlıyorum köre. Sıvası dökülmüş duvarın boşluklarında yitiğini arıyor. Saatimiz şaşmıyor, öğleye doğru, aynı yerden komut almışız gibi düşüyoruz yola. Buralıdır, buradan başka yer bilmez. Parmak uçlarıyla görür, yönünü şaşırmaz. Damarları şişmiş, kapkara elleriyle dokunur duvarın girintilerine. Burnunu yaklaştırır, tırnaklarıyla kazır un ufak olmuş taş parçalarını, muzipçe güler bazen, bir sırra ermiş gibi sırıtır memnuniyetle. Duvardan kopardığı bir taş parçasını dudaklarına götürürken duruyor, yanından geçtiğimi fark ediyor. Kıllı, iri kulaklarını dikip kımıltısız bekliyor. İhtiyar bunak diyorum, kör olacağına ölseydin daha iyiydi. Doktorun teselli eden bakışları geliyor gözümün önüne. Masadan kağıt çekip hızlıca bir şeyler yazıyor. Ulu caminin bahçesinde bir iskemleye yerleşiyorum. Beni görünce gözlerini kaçırıyorlar. Bana borçları varmış da ödeyecek halleri yokmuş gibi utançla kaçırıyorlar gözlerini. Köre karşı öyle değiller. Rahatlar. Bacak bacak üstüne atıyorlar. Burunlarını karıştırıyorlar yanında. Yine üzgünler ama belli etmek için çaba harcamıyorlar. Yürürken yol açıyorlar, çarpmasın diye önüne çıkan masayı iskemleyi kenara çekiyorlar. Taşları duvar dibine itiyorlar ama benden kaçıyor namussuzlar. Savaşı ben çıkarmışım gibi. Silahları ben icat etmişim gibi. Kabil benmişim gibi. Ezan okunuyor, vücutların kıpırdanmasından anlıyorum. Camiye yönelen kalabalığa karışıyorum. Kubbeden düşen toz toprak alnıma çizgiler çekiyor. Ezanın bitmesine rağmen kimse kımıldamıyor. Herkesi benim çölüme düşüren bu müthiş sessizlik, kimseyi Allah'la buluşturmaya yetmiyor. Allah'tan mı jetlerden mi olduğunu itiraf edemediğimiz bir korku gizli bu sessizlikte. Cemaatin eğilip kalkmasıyla eğilip kalkıyorum. Kör nasıl oluyorsa yanımda bitiyor her vakit. O görmediği imama uyuyor, ben duymadığım... Gözümün ucuyla izliyorum onu, kendinden emin bekliyor. Allahuekber nidasını duyar duymaz büküyor belini. Bükemiyor da. Bir kolunu hızara kaptırmış bir marangoz kalfasının ekmeğe, hep olmayan koluyla uzanmak istemesi gibi, uyanır uyanmaz ortalığı dinliyorum ilkin. Gözlerim kapalı. Çocukluğumdan beri böyledir. Kulak fikir edinir, göz hizaya dizer, akıl karar verirdi. Şimdi kuyunun dibindeyim. Varılacak bir karar yok, hizaya dizilecek şey kalmadı, ses kesildi. Herkese yetiyor da bana gelince nazenin bedeni bitap düşüp yere çakılıyor. Pıt demeden, puf demeden, inlemeden. Lanetler yağdırıyorum. Sonra yeniden yatışıyorum. Yaklaşıyorum. İnsanlara, eşyalara, duvarlara, radyoya, karıncaların üç yüz bin beyitlik destanını gösteren televizyona... Yaklaşıyorum. Ses yorulmasın, üşenmesin, eksilmesin, yanlış yollara sapmasın, sırt üstü yüzer gibi gelip konsun diye kulaklarıma... yaklaşıyorum. Avluda, merdiven altında, zeytinlerin arasında ne bulursam birbirine çarpıyorum. Belki bu zaman kadar keşfedilmemiş bir ses bulurum, yönünü şaşırır da bana uğrar diye. Her an yaratmakta olan Allah o an yeni bir ses yaratır ve o ses, yabancı olduğu şu dünyada ona en çok özlem duyanın ben olduğumu anlar da bana teslim olur diye. Annesi tarafından terk edilmiş bir kurt yavrusunun ormanda yolunu kaybedip bir ceylanın memesine yapışıp onu anne bellemesi gibi kainatın uzak bir noktasından kopup gelen bir ses, olur ya, yuva yapmak için hasarlı kulaklarımı seçer diye bekliyorum, bekliyorum, bekliyorum."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/zaman-makinasi", "text": "Rüya yahut hayal. Fazlası olamazdı. Hatta rüyaların bile bir yaşanmışlık değeri olduğu varsayılırsa bu, gerçeklikten bir kırmızı şeritle ayrılmış sanrıların, yanılgıların eseri olmalıydı. Zaten böyle bir olay şu koskoca dünyada kimsenin başına gelmeyecek de kendisi gibi yalnızlığının gölgesine sığınıp kepazeliklerini bununla örtmeye çalışan bir aylağın başına gelecekti öyle mi? O halde hayalleri bile fazla ileri gitmişti. Şimdi eve dönüp kendisine izlettikleri bu ödüllük senaryoyu yüzlerine vurması şart olmuş gibiydi. Etrafında başka kimsenin olmadığını hatırlaması üzerine bir kez daha sustu, yüzündeki gülümsemeyi kaldırdı ve bir çözümsüz bilmeceyi evinin ortasına atıp giden uzaylı kardeşlerine için için kızmaya başladı. Zaten o hilkat garibelerine nasıl hitap edeceğini de bilmediğinden şaşkınlığının kilitlediği ağzını hiç açamamıştı. Şimdi de iç sesiyle kendi kendini kemiriyordu ancak esas meselenin yanında tüm bunların büyüklü küçüklü teferruatlar olduğunu da biliyordu. İstemsizce konuşan dilini ve ses tellerini hayretle izledi. Düşüncelerinin bir yan etkisi olan bu refleksini de şimdilik göz ardı etti. Önündeki kulaklık ve kumandasına küçümser bir bakış attı öncelikle, şu hurdalığın kendini asla bir uzay aracı veya bir Tardis'le karşılaştırmaması için şöyle etkileyici bir çift de söz söylemek istedi ancak sonra bundan da vazgeçtiğine karar verdi hatta bunu hiç düşünmemiş olmayı yeğledi. Hızla evden çıkarken bu utancı gerisinde bırakacağını umuyordu. Evden çıkınca gidebileceği bir yer varmış gibi bir de kapıyı çarparak etrafındaki hangi yaşam formuna tavır aldığını kendisi de bilmiyordu. Sanki eninde sonunda caddeye varıp trafik lambasının önce kırmızıya, sonra yeşile, sonra tekrar kırmızıya, sonra tekrar yeşile dönmesini beklemeyecekti. Boş bir zihinle boş yere dikilerek boş boş etrafına bakınma etkinliğini uzaylı kardeşlerinin de görmüş olmasını dilerdi şimdi; şu manzarayı izledikten sonra dünyayı kurtaracak zeki ve kaslı bir adam arayışı içine girmeleri işten bile olmazdı. Yolun karşısına baktı tekrar, trafik ışığını seyretmeye devam etmekte karar kıldı. Fakat gözleri, bundan evvel karşıda bekleyen iki kişiye kaydı; bir kadın bir de erkek, aralarındaki hararetli tartışmayla seslerini Orta Asya'dan Balkanlara kadar duyuruyorlardı. Başını çevirip görmezlikten geldi, zaten bin bir çeşit düşünceyle karışmış hafızasına bir yeni hikayeyi daha eklerse bunun, eski bilgilerinin üzerine yazılacağını düşüyor; eninde sonunda bir bunak olup çıkacağını zannediyordu bu genç yaşında. Fakat bir saniye geçmeden şiddetli bir çığlık kulaklarına çarpınca şaşkınlığı, aksini yapmasına müsaade vermeyerek gözlerini tekrar o ikisinin olduğu yere zorla sürükledi. Gördüğü manzara karşısında ikinci kez hayrete düşünce bu defa ayakları da kendisini dinlemeden karşıya doğru koşmaya başladı. Gözlerinin çevresi simsiyah bir perdeyle kapanmış, yalnızca önündeki manzaraya şahitlik ediyor, başka hiçbir varlığın önceliğine fırsat tanımıyordu. Tam yolun ortasında beyninin yine ani bir sarsıntı geçirdiğini hissetti, olduğu yere mıhlandı kaldı. Buradaki meydanda birazdan neler olacağını az çok tahmin ediyordu; polisler, kalabalıklar, kameralar, spikerler, trafikler... Karşıya varmasının, gördüklerini doğrulamak dışında hiçbir yararı da olmayacaktı. Şu halde bu koşuşu anlamsız, doldurma bir eylemden başka ne sayılırdı! Böylece gözlerinin etrafındaki siyah perdeyi yırttı. Hemen sağında bir arabanın durmakta olduğunu da yeni fark edebildi fakat bu idraki, şoförün kornaya basmasını engelleyemedi. Kulaklarını patlatacak kuvvetteki bu sesin şiddetini gerisinde bırakarak tam tersi yöne, evine doğru hızla koştu. Yapılacak şey basitti: sadece kulaklığı aşina olduğu gibi kulaklarının üzerine yerleştirmek ve kumandanın üzerinde kaç tane tuş varsa hepsine aynı anda basmak. Korkunun heyecana, heyecanın vicdana, vicdanın endişeye karıştığı adeta bir kimyasal tepkime yaşanan vücudunda yönetebildiği tek azası olan ellerini kullanarak yapılması gerekeni gerçekleştirdi. Bir uykudan uyanır gibi açtı gözlerini. Saniyenin onda biri kadar bir süre geçtikten sonra kulakları da etrafını işitmeye başladı. Çok geçmeden trafik ışıklarını beklediği kaldırımda olduğunu anladı. Biraz önce olanları, biraz önce olduğu netliğiyle hatırlıyordu. Buna sevindi çünkü hedeflediği şeyi yapabilirdi. Hemen karşı kaldırımdaki trafik lambasının çevresini taradı gözleri. Çok geçmeden aynı ikiliyi tartışırlarken buldu fakat istediği kadar erken gelememiş olmalıydı ki tartışma hızla alevleniyor, sesler, herkesin dikkatini çekecek kadar yükseliyordu. Yine de yetişebileceğini düşünürken zaten karşıya doğru istemsizce koşuyordu. Fakat bir kez daha tam yolun ortasındayken hiç beklemediği bir şey oldu; hızla önünden geçerken kornasını da bağırtabildiği kadar bağırtan bir kamyona çarpmaktan kıl payı kurtuldu ve o sesi de korna çığlıklarının arasında yine de duydu. Nitekim kamyon gittiğinde karşısındaki manzara bunu vahşice kanıtlıyordu. Yapılacak şey basitti: sadece kulaklığı aşina olduğu gibi kulaklarının üzerine yerleştirmek ve kumandanın üzerinde kaç tane tuş varsa hepsine aynı anda basmak. Zaten bunu bilmiyor olsaydı da zihninden bağımsızca hareket eden elleri bir şekilde bunu yapıyor olacaktı. Gözlerini açtıktan saniyenin onda biri kadar bir süre geçtikten sonra kulaklarının da duymasıyla karşıya doğru koşması bir oldu. Bu defa hiçbir aksilik olmamalıydı, koşabilir, yetişebilir, sonunu izlemekten veya dinlemekten kendini, herkesi kurtarabilirdi. Şansına birkaç saniye içinde yetişmişti de. İkilinin tartışması hala devam ediyor, biraz önce iki kez şahit olduğu sona hızla ilerliyordu. Tüm cesaretini toplayarak adama doğru okkalı bir yumruk savurdu. Ardından kadına dönüp bağırdı; Kaç!. Fakat kadın, bir açıklama bekler gibi olduğu yerde duruyor, gözleriyle neden bunu yapması gerektiğini soruyordu. Bir kez daha kaçmasını söylemek için ağzını açtı ancak elmacık kemiklerinden başlayarak tüm yüzünü sızlatan derin bir ağrıyla yüzünün sağ yarısının sol yarısına karışmasını engelleyemedi, gözleri hiçbir şey göremeden yere devrildi. Ardından o sesi işitmesi için hiç de uzun bir süre geçmedi. Yapılacak şey basitti: sadece kulaklığı aşina olduğu gibi kulaklarının üzerine yerleştirmek... Bunu kaçıncı kez gerçekleştiriyordu? Beş? On? Bir videoyu başa sarıp tekrar tekrar izler gibi zamanla oynama hakkını ona kimin verdiğini düşünüyordu? Ellerinin şiddetle titrediğini yeni fark edebildi. Kalbinin saniyede kaç kez çırpındığını tahmin bile edemiyordu. Stresin bir zehir gibi tüm vücudunu sarıp sarmalamasını sanki büyük bir istekle kabul ediyordu. Nihayet kumanda, şiddetle titreyen ellerinde sabit duramadı ve yere düştü, şekilsiz iki parçaya bölündü. Kumandayla birlikte aklı da yere düştü, sert zemine şiddetle çarptı. Bu depremle aklında bir fikre daha yer açıldı. Yere eğilerek kumandanın iki parçasını bir araya getirdi, aklını da ruhunun elleriyle birleştirdi. Bir yandan da kumandada basabildiği kadar tuşa basıyordu, yine bu sırada aklı, bu yeni fikrin elinden tutuyor, zamanın mizacının bu fikirde gizli olduğunu biliyordu. Bir uykudan uyanır gibi açtı gözlerini. Saniyenin onda biri kadar bir süre geçtikten sonra kulakları da etrafını işitmeye başladı. Çok geçmeden trafik ışıklarını beklediği kaldırımda olduğunu anladı. Karşıya doğru tereddütle çevirdi gözlerini. Fakat birbirine kenetlenmiş iki el görünce tüm tereddüdü suya yazılan bir yazı gibi silindi. Sözlerini olabildiğince etkileyici kılmaya çalışarak, bunu sağlamak için de boğazını ağrıtacak derecede kalın ve gür bir ses kullanarak konuştu; Biliyordum! Dünyayı kurtaracak yegane zeka ve ferasete sahip tek insan olduğumu kabul etmeyenlere bir uyarı... Gülümseyerek kelimeleri israf etmekten vazgeçti. Eve dönmek üzere ters istikamete doğru yola koyuldu. Ne var ki geri dönünce masada kulaklık ve kumandasını bir daha göremeyecekti. 20 Temmuz 2000, Pendik, İstanbul doğumlu. Çukurova Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesinde öğrenci. Öyküleri Aşkar dergisinde yayınlanıyor ve 2017 yılında Sivas'ta düzenlenen Türkiye geneli öykü yarışmasında birinci oldu."} {"url": "https://edebistan.com/oykuler/zulal-in-gozleri-siyah", "text": "Zeyneeeeeeep.... Zeyneeeeeeep... Zeynep gel yanıma. Uzat ellerini bırakma kendini böyle. Kendini bana bırak. Kardeşim benim ya ağlama böyle. Ağlama diyorum. Korkma. Rabbim biliyor biliyor Zeynebim Rabbim her şeyi biliyor. Tamam... Tamam, sen örtünü açmak istemiyorsun. Açma o zaman. Açma. Tamam. Sakin ol. Zeynep güzel arkadaşım. Gel gel hadi. Haa şimdi oldu. Tamam, tamam sakin sakin. Eve dönemezsin. Esmer yüzü daha bir kararır... Yüreğinin yangınlarını, ellerinin yalazını söndüren soğuk sesi babasının... Örtemezsin başını. Sol kaşı seğirmeye başlamıştır muhtemelen. Sinirlenince gözlerinin griliği koyulaşır. Kırlaşmış saç diplerine, şakaklarına doğru kırmızı damarlar yürür. Gözleri kanlanır, elleri istem dışı titrer. Sonuna kadar radyoyu açar birazdan. Annem çoktan gitmiştir yan komşuya. Ben kararlıyım baba. Ne olursa olsun. Açmayacağım örtümü. Tamam ruhsatımı da almayayım. Tamam... Tabiii anlıyorum... Tabiii. Yok baba. Öyle dediğin gibi olmuyor baba. Yok ben kararlayım baba. Rabbime dua ediyorum artık. Tamam baba. Evet son olarak bunu bilmenizi isterim. Nurten danışman olmuş diyordu Hayriye. Şu seçimler bir geçsin. Bu sefer olmadı bir dahaki sefere meclis üyesi olmam garanti. Bazı arkadaşlarının devlet kademelerine yerleştiğini haber alıyordu ara ara. Ruhsatını aldıktan sonra eşleriyle beraber büro açanlar da oldu. Nezahet çok hırslıydı gördün mü bak şimdi o hırsı onu nerelere getirdi. Ara ara zor olsa da toplanıyorlar... Arkadaşlarının çoğu çalıştığı için vakit darlığından şikayetçiler. Kimisi özel arabayla geliyor toplantıya... Zeynep suskun dinliyor konuşulanları. Herkes işlerin zorluğundan, yoğunluktan şikayetçi. Uzaklardan, gurbetlerden gelmiş bir yabancı gibi dinliyor konuşulanları. Nurten ona takılır gibi. Ay Zeynepciğim en rahatımız sensin. Evde keyfine bak. Bak saçlarımız ağardı dosyaların arkasında. 1971 Reşadiye Tokat doğumlu yazar Lise ve Üniversiteyi İstanbul'da bitirdi. Kısa süre muhabirlik ve öğretmenlik yaptı. Bağcılar ve Bahçelievler Kültür Mdlüklerinde görev aldı. Pamuk Şekeri Çocuk Dergisi'nin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Edebistan Sitesi'nin söyleşi editörlüğünü bir süre sürdüren yazar İstanbul Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/abdullah-harmanci-ile-soylesi", "text": "Türkiye'de kanonik edebiyat tümüyle dergilerde gerçekleşiyor diyebiliriz. Bizim de öykü dünyasındaki varlığımızı ispat etmemiz dergiler sayesinde oldu. Dergilere çok şey borçluyuz elbette. Ama aynı dergilerin zaman zaman edebi yetenekleri sınırladıklarını, çerçevelediklerini, yazılan öykü tarzından, yazılan denemenin konusuna kadar belirleyici olduklarını da görebilmek lazım. Dergi ile yazarın ilişkisi karşılıklı bir ilişkidir. Dergi sadece avantaj sağlayan bir alan değil. Edebi ürünlerin okurla buluşmasını sağlayan bir alan değil. Dergi aynı zamanda edebi ürünlerin nasıl bir şey olacağını da belirler. Kendi yazı hikayem için söylemiyorum bunu. Hiçbir zaman hiçbir dergi için kalemimi yontmadım. Ama diyelim ki yazdığım yazının konusundan yazının hacmine kadar pek çok şeyi dergi belirler. Bunu anlatmak istiyorum. Evet. Öykülerimin soyuttan somuta ilerleyen bir çizgisi var. Giderek daha sert, daha agresif bir şekilde yazıyorum. Öykülerim giderek uzuyor. Hep bir önceki adıma kıyasla daha derin bir şeyler yazmak istiyorsunuz. Bence sebep bu. Konya da giderek daha yoğun geçiyor öykülerimde. İnsan yaş aldığı her sene geçmişine daha çok bakıyor. Başı öne değil arkaya dönük bir hayat yaşamaya başlıyor. Belki sebep bu olabilir. Ama Konya hakkında hiçbir fikri olmayan kişilerin de öykülerden zevk alması söz konusu. Bu bence önemli. Yerelliği ulusala ve evrensele çevirmek gerekiyor. Bence öykünün net bir çerçevesi olmalı. Olay çerçevesi. Başı sonu. Okurun kafası karışmamalı. Ne yaptığınızı anlamalı. Bu çerçevenin içinde ise kahramanınızın bilinci dilediğince akabilir. Oradan oraya geçebilir. Dostoyevski de böyle yaptı. Sokakta giden adam bırakın da düşünsün. Kendi kendine fikirler üretsin. Ben bu bilinç akışını yazıyorum. Deneme denen şey muhtemelen bu iç akıntısının tutanakları. Bütün öykülerinde çerçeve çok sağlamdır. Olay nettir. Bu arada derin bir dip akıntısı vardır. Bu akıntıya bakıp düşünce akışına bakıp deneme demek bence aceleci davranmaktır. Öykü ve hikaye terimleri arasından öyküyü seçiyorum. Minimal öykü, kısa kısa öykü ve küçürek öykü terimleri arasından ise sonuncusunu seçiyorum. Türkçede kullanıma girmiş ve yaygınlaşmış ise Avrupa kökenli kelimelere baraj çekmenin anlamlı olmadığını düşünüyorum. Ama yaygınlaşmış bir Türkçe kelime varsa elbette onu öncelerim. Öykü terimi bir olayın formlaşmış haline denk gelir. Hikaye ise özü, özeti, olay kısmı, çekirdeği anlamına gelir. Hikayesini filanca kişiden aldığım bu çocuk öyküsünde diyorum mesela. 1930'lu senelerde gerçekleştirilen dil devriminin -garip bir şekilde- olumlu sonuçlarının da olduğunu düşünüyorum. Bugün yaşanabilecek kavram kargaşasını kısmen de olsa bu dil devriminde önerilen kelimeler gideriyor. Ulus ve millet ayrımı gibi. Öykü ve hikaye ayrımı gibi. Ben şiirle başladım. Sonra şiirle devam edemeyeceğime kanaat getirdim ve romana yöneldim. 1993 senesinde ise kesin bir biçimde öyküye yöneldim. Son yirmi sekiz yılda yedi öykü kitabı çıkardım ve bu kitaplarda 170 kadar öykü var. Roman denemeleri yaptım. Roman türünün bana göre bir tür olmadığını anladım. Şimdilerde çocuklar için yazdığım metinler bir hayli uzun olabiliyor. Ama gene roman değil. Uzun öykü. Roman benim mizacıma uygun bir tür değil. Ben duygusal, kısa, etkileyici, şiirimsi metinler yazmaya bayılıyorum. Çoğunlukla bir veya iki oturmada bitiriyorum bu metinleri. Hasan'ın metinleri bana oranla daha cür'etkar ve agresif. Ağabeyimin metinleri ise bana oranla daha uhrevi ve hikemi. Bense galiba zaman zaman bu iki nokta arasında salınan bir sarkacım. Zaman zaman metinlerimiz birbirine çok yakın. Zaman zaman ise çatışıyor. Zıtlaşıyor. Sanırım olay aktarımı, tahkiye unsurları bu kitapta çok fazla öne çıktı. Kendi çevremde olup bitenlere daha çok kulak kesildim. İnsan en son kendini görür derler. Öyle oldu. Daha yerli ve yerel örnekler ve daha baskın bir anlatımcılık belirdi. Kayısı Ağacı öyküsü belki bundan sonra yazacaklarımla ilgili fikir verebilir. Kalemimin uzunda torunlarına şehri gezdiren bir dede var. 2003 yılında yazdığım bir çocuk öyküsü var. Ama son senelerde yoğunlaştı. Yeni yönelmedimse de olaya bakışım son senelerde kavileşti diyelim. Evet, kitaplaşmaları 2021 yılını buldu. Bu yıl tahminim toplamda sekiz çocuk kitabım çıkmış olacak. Bence yetişkin öyküsü yazarken metinlerimin sahip olduğu birçok özellik, çocuk edebiyatı ürünleri verirken işime yaradı. Çocuklara hitap ediyor olduğunuzu unutmadan yazarsınız. Hızlı, akışkan, eğlenceli, merak ettirici olmak lazım. İdeal, kusursuz, toz pembe bir dünya çizmek sakıncalıdır. Şiddet veya hüzün dolu bir dünyayı çocuğun başından aşağı boca etmek de sakıncalıdır. İkisinin arasında bir yerde durmak lazım. Çocuğu pasif ve cahil bir dinleyici var sayıp ona parmak sallayarak otoriter bir tavır sergilemek de yanlıştır. Bu kırmızı çizgiler içinde kalmak lazım. Ama ben hiçbir zaman yazarken bunları düşünmem. Bitirdiğim zaman metne o gözle bakarım. Raci adlı kahramanımızı on yaşına indirdim. Ama şüpheci kişiliğini korudum. Yirmi dört bölüm içeren ana metnin sadece yedi bölümünü aldım. Bunları özetledim. Fantastik ve macera unsurlarını ön plana çıkardım. Derin tasavvufi konuları elbette ya hiç işlemedim ya da birkaç kelime ile geçiştirdim. Ana metin oldukça dağınık ve zorlayıcıdır. Defalarca okuduğum ve sınıflarda işlediğim bu ana metnin modern roman anlamında çok fazla kusuru olduğunu biliyordum. Bunları gidererek metni bütüncül bir şekle soktum. Bence ana metin de zaten bir hayli fantastik ve çocuksu idi. Zaten beni bu romanı çocuk edebiyatı bağlamında yeniden yazmaya iten de buydu. Aslında benim çocuklar için yazdığım metinler genelde sözlü kültürün edebiyata kazandırılmasıdır. Dinlediğim, duyduğum hikayeleri öyküleştiriyorum. İslam anlatı geleneğinin merkezinde Kuran kıssaları ve bilgelerin menkıbeleri vardır. Bu menkıbeleri çocuk edebiyatının çok ilginç bir enstrümanı haline dönüştürebiliriz. Ben 1974 doğumluyum. Merhum Mustafa Kurucu Hocamız 1960'ta vefat etti. Bizi yetiştiren insanlar veya onların hocaları, Mustafa Kurucu'nun öğrencileriydi. Ya da cemaatiydi. Dolayısıyla aklım erdiği andan itibaren bize Hacıveyiszade diye ünlenmiş olan Mustafa hocamızın hal ve hareketleri, sözleri aktarıldı. Mustafa Kurucu hocamız için İkinci Mevlana derler. Medrese hocası idi. Sonradan Konya'nın büyük camilerinde imamlık yaptı. İmam Hatip okulunda ders verdi. Yirmi dört saatini çevresindeki insanlara adamıştı. Kuran öğretmek, vaaz etmek, dua etmek, insanları güzelliklere çağırmak dışında bir derdi olmadı. Hakkında binlerce menkıbe anlatıldı. Ben bu menkıbeleri birazcık olsun yazıya geçirmeye çalıştım. Ama bunun bir de çerçevesi var: Dede ve torunu şehrin sokaklarında dolaşırlar. Torun nereye gittiğini bilmemektedir. Dedesinin bahsettiği Bilge'yi de tanımaz. Hep meraklanır. Her adımda merakını biraz doyurur. Ama hep bir adım sonrasında bir şeyler olacaktır. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/abdullah-harmanci-yla-soylesi", "text": "-Edebiyata girişin nasıl oldu? Nasıl başladı bu aşk? -Bir akraba kızının şiir yazdığını duymuştum. Karaman'da orta mektep öğrencisiydim. 1986 filan. Ondan sitayişle bahsediliyordu. Ona çok imrenmiştim. Okulda Türkçe derslerinde ben kompozisyon okurken, sınıf gülmekten bir hal oluyordu. Millet bana yazdıklarını okutup düşüncelerimi soruyordu. O günlerde durmadan dinlenmeden Çile okuyordum. Necip Fazıl vari şiirler yazmaya başladım. Hece ölçüsünü muntazaman uyguladığımı hatırlıyorum. Şiirlerimi okuyanların bana bir şaşkınlıkla baktıklarını hatırlıyorum. Bu iyiydi. Böyle böyle şiire uzun seneler asıldım. Konya'nın mahalli gazeteleri benim şiirlerimle doluydu. Özellikle 90-91 yılları. Hatta bazı antolojilerde o şiirler yer aldı. Ama ben şairliği/şiir yazma mücadelesini ömrümün sonuna kadar götüremeyeceğim zehabına kapıldım. Belki saçma sapan bir kuruntuydu. Belki bir sezgiydi. Ama ben şiiri bırakıp romanlar yazmaya başladım. 1992 gibi. Altınapa Barajı'nın kenarında Değirmen Köy vardır. Orada geçen bir çocuk romanı yazdım mesela. İki çocuğun birbirine duydukları aşk. Bir yaz boyunca süren. Sonunda kız ölecekti. Kızın mutlaka ölmesi gerekiyordu. Bunu daha romana başlamadan kesin olarak belirlemiştim. Neden? Romanın bitebilmesi için böyle bir acının şart olduğunu düşünüyordum. Çok ilginç. Öykülerimde de var bu kaygı. İllaki öyküyü nasıl bitireceğim sorusunun cevabını bulmadan kaleme sarılmam. Bu durum, sanırım, bazı öykülerimi yeterince işleyemememe neden oldu. Neyse. Epeyce roman denemesi yaptım o zamanlar. Üniversiteye girişimin ilk seneleri. 1993'te öykü yazmaya karar kıldım. O gün bugün, kendimi yazıya/öyküye adadım. Çok iddialı bir cümle oldu bu, ama bu iddiaya sahibim, iyi şeyler yazdım, demiyorum, yazıyı çok önemsedim, buna eminim. -Edebiyat dergileri ile olan alakan, yazı hayatın boyunca, nasıl ilerledi? -1994 yılının aralık ayında, Dergah'a bir öykü yolladım. Hemen birkaç hafta sonra, Ocak 1995'te yayınlandı öyküm. Geçenlerde arkadaşlar bana bir sürpriz parti düzenlediler, orada da sözü edildi, herkes benim yayınlanan ilk öykümün Kinetiks olduğunu sanıyor. Halbuki Kinetiks yayınlanmadan önce, bir buçuk sene kadar önce, Dergah'ta Ezilmiş Bakırdan Yapraklar yayınlanmıştı. Kısacık, iki katmanlı, ama duygusallık oranı abartılmış bir öyküydü. O gün bugün, başta Dergah olmak üzere, pek çok dergide öyküler yayınladım. Hece, Jurnal, Aşiyan, Çerağ, Yediiklim, Kırklar, Düşçınarı... gibi dergileri saymak lazım. Hece Öykü, ilk sayısından beri neredeyse her sayısında yer aldığım bir dergi. Edebiyat dergileri, yakın zamana kadar yazar olmanın, yaratıcı yazarlık anlamında yazar olmanın tek şartı gibiydi. Bugün artık bu profilde olmayan yazarların da edebiyat dünyasında var olduklarını görüyoruz. Ama bizim için büyük bir şanstı. Hala da öyle. -Seni yazmaya sevk eden şey nedir? 2007'nin son cuma günüydü galiba. Eski bir öğrencimin kendini astığını öğrendim. Sebep... Bir çeşit namus intiharı... Çevresinde çıkan söylentilere tahammül edememiş. Kim tahammül edebilir ki? Bu olay beni çok sarstı. Ben çok sayıda namus öyküsü yazdım. Hatta yukarıda bahsettiğim Ezilmiş Bakırdan Yapraklar öyküsü, ilk öyküm, kötü yola düşmüş bir kadını anlatıyordu. Yerlere Göklere'de böyle öyküler var. Simit satan bir öğrencim kalbimi burdu. Onu yazdım. Yanımızdaki apartmanın önüne koskocaman bir market diktiler, adamın evi zindana döndü. Kimdirler, necidirler, bilmiyorum, ama onlar için çok üzüldüm. Onların öyküsünü yazdım. Başlarını örttükleri için akademik hayatları sönen Müslüman entelektüellerin durumları içimi yaktı. Onları yazdım. Yazmak bir çaresizliktir. Cemal Süreya Küfür bir saldırmama eylemidir. demiş. Yazmak da öyle. Yazmak bir eylemsizliğin eylemi... Buraya kadar söylediklerim neden yazıyor olduğum sorusunu büyük oranda açıklıyor sanırım. Ama başka noktalar da var. Bazen sadece biçimsel bir yapıya ulaşma isteğinin beni öyküye götürdüğünü sanıyorum. Bir biçim içinizde canlanıyor. Her şey o biçimin hatırına oluşuyor. Ne anlattığınız bu noktada çok da önemli olmuyor açıkçası. Yani, biçim özü var ediyor. Genelde söylendiğinin aksine... -Bu söylediklerinden hareketle, seni biçimci bir öykücü olarak görebilir miyiz? -Her sanatkar biçimcidir. Yaratıcı yazarlık bağlamında düşünüyorsanız, eserin biçimi hakkında kaygılara sahip olmayan bir sanatkar olamaz. Öykü türü, biçimsel titizliği çok fazla gerektiren bir türdür. Belki de, öykü türünde biçimsel denemeler yapılması, öykü türünün yapısı bakımından sanki daha kolaydır, demek istiyorum. Asıl söylemek istediğim başka bir şey daha var: Ben bir gün, kendimle ilgili olarak bir şeyin farkına vardım: Yazdığım öykülere, okuduğum öykülere, izlediğim filmlere, daima, daima biçimi, üslubu açısından bakmışım. Ne anlatıyor? Bunun pek farkında olmamışım. İşlediği şey nedir? Yazdığım yazılara bakıyorum. Bazı öykü kitapları hakkında yazdığım eleştiri yazılarına. Bunlara izlenim yazıları demek daha doğrudur. Onlar da öyle. Bir anlatım problemi hep kafamda yaşadı durdu. Peki neyin anlatımı? Belki size garip gelecek ama bu soruya yeni yeni kafa yormaya başladım. Sadece yazdıklarım açısından demiyorum. Okuduğum, izlediğim pek çok eser için söylüyorum bunu. Neyin anlatımı? İçimi burkan şeyin anlatımı. Öze yönelik olarak kafa yormamış olmam, yazdıklarımın bir öze sahip olmadığı anlamına gelmiyor elbette. Hakkımda yazılan yazılar, bu konuda oldukça çok veri sunuyor bizlere. Ama her zaman hayatı ıskalamak gibi bir korkuya sahip olmuşum... -Yani? -Hayatı ıskalamak birkaç türlü olabiliyor. Biçim deneylerine boğulmuş öyküler görüyoruz. Bu anlamda biçimci bir yazar olduğumu elbette kabul edemem. İnsanın acısını, sevincini, derinliğini yakalamaktır amaç. Öz budur. İnsanoğlu var oldukça hangi edebiyat akımı gelirse gelsin, hangi edebiyat dönemine girilirse girilsin, insan ruhunun derinliklerine girmek, insanın o şaşırtmacalı, karmaşık dünyasını yansıtmak, edebiyatın odağı olacaktır. Enstrümanlar değişebilir. Yazı türlere göre, çağlara göre... Hayatı, insanı ıskalamanın bir başka türü daha vardır. Edebiyat vasıtasıyla insana doğru yolu göstermek gayreti... Tabii ben bu cümleyi kurar kurmaz, okuyucuların aklına, hidayet romanları gelmiş olabilir. Ya da bir dönem Türkiye'de sosyal gerçekçi olarak adlandırılabilecek olan romancılar bir çeşit ideolojik şematizme düştüler. Onlar da hatırlanmış olabilir. Ama bu kadar değil. Daha başka örnekler de var. Öykü türü, temelinde öykü anlatmayı barındırır. Bunu hepimiz biliyoruz. Fakat öykü türünün nihayetinde bir öykü anlatımı olduğunu unutan yazarların, öykünün bünyesine alamayacağı kadar çok şeyi sığdırmak istediklerini görüyorum. Elbette ki bir öykü insanın varoluşsal bağlarına vurgu yapar, elbette ki bir eserin derinliği onu edebileştiren vasıflarındandır. Ancak öykünün bünyesine alabileceği yükün ve bu yükü alış biçiminin bir sınırı, bir usulü olmalıdır. Ona çekemeyeceği kadar büyük oranda bir fikir, bir mesaj, bir hikmet yüklemek, onu kendisinden uzaklaştırmak anlamına gelir. Öykü, öyküdür. Öykünün temel araç ve gereçleri vardır. Onları yok sayamazsınız. Onları görmezden gelemezsiniz. Bu da insanı ıskalamaktır. Hayatı ıskalamaktır. -Hece Öykü 24'te yayınlanan Öykücünün Korkuları ilginç bir yazıydı. Ne çok korkuları varmış bir yazarın, diye düşündüm... -2006 yılında uzun bir öykü yazdım. Kitap sayfasıyla yetmiş seksen sayfayı geçti galiba. Orada genç bir öykücünün, edebiyata attığı ilk adımlar, ilk heyecanlar, zaman içinde, yazar olma adına başından geçen tecrübeler anlatılıyordu. Orada aşama aşama bir yazarın öykü yazma yolunda karşısına çıkan problemler, bu problemleri giderme anlamında kendi kendine aldığı kararlar filan vardı. Bir nevi seyr ü süluk idi bu. Bahsettiğiniz yazı, bu uzun öyküden aklımda kalan nirengi noktalarıdır, denebilir. Bir öykücü metin içi ve metin dışı anlamıyla nelerden korkar, nelere titizlenir? Yeni yeni öyküler yayınladığım günlerde, bana bir arkadaşımın, öykülerimdeki yoğunluk probleminden bahsettiğini hatırlıyorum. Yoğun metinler yazmadığımı söylenmişti bana. Örneğin bir Sadık Yalsızuçanlar'ın Hece'de de yayınlanan Neco öyküsü, yoğunluk denilen şeyin ne olduğunu ve benim o zamanlar neyi başaramadığımı çok nefis bir biçimde gösterebilir. Yani bir şey kafanıza dank! ediyor ve siz artık o hatayı yinelemiyorsunuz. Yanıla yanıla öğrenmek. Size yöneltilen her türlü eleştirinin doğru olduğunu düşünüp bunları ciddiye almak elbette ki mantıklı bir hareket olmaz. Ama ben Yerlere Göklere'yi yayınladıktan sonra, kitaptaki kısa kısa öyküler hakkında düşünmeye başladım. Daha doğrusu, kısa kısa öykü türü üzerine düşünmeye başladım. Aslında daha önceden de düşündüğüm bazı problemlerin kendi metinlerim için de söz konusu olabileceğini düşündüm. Nedir? Kısa kısa öykü türü çok kolay bir şekilde zekanın oyuncağı haline gelebiliyor. Yani bir zeka oyununu öykü zannedip hemen kaleme sarılmanız mümkün olabiliyor. Bir atasözü, bir vecize, bir fıkra, bir hikmetli söz, sözümona, kısa kısa öyküye dönüşebiliyor. Kendi kendime kısa kısa öykü yazma konusunda bu kadar hevesli davranmama kararı aldım. Öykücünün korkuları saymakla bitecek şeyler değil doğrusu... -Yukarıda bir yerde, kendi eleştiri yazıların için izlenim yazıları dedin. Bu cümleyi açar mısın? Ve buradan hareketle, günümüzde edebiyat eleştirisinin yönünü nasıl görüyorsun? -Ben öykü yazıyorum. Öykü yazdığım için, yayınlanan bir öykü kitabı benim ilgimi çekiyor. Okuyorum. Okuduğum zaman, çok olumlu veya çok olumsuz tarafları dikkatimi çekiyor. Bu noktalara değinen bir yazı yazıyorum. Bu eleştiri mi şimdi? Değil. Ben izlenimlerimi yazıyorum. Abdullah Harmancı'nın özellikle biçimsel noktada odaklanan huzursuzlukları... Bu eleştirmek değildir. İlk diyeceğim bu. İkincisi: Türkiye'de eleştirmenlerin büyük bir bölümü, William Faulkner'ın, başarısız şairlerin öykü, başarısız öykücülerin roman yazdığı gibi bir genellemesini abartırsak anlayabileceğimiz bir geçmişe sahiptirler! Yani üniversiteden değildirler. Bunun olumlu ve olumsuz sonuçları mevcuttur. Olumlu sonucu, eleştirmenin yaratıcı yazarlıkla iştigal etmiş olmasının kendisine sağlayacağı avantajlarla ilgilidir. Şiiri en azından denemiş birisi şairleri daha iyi anlayacaktır. Olumsuz tarafı ise... Elbette ki bu problemin çok farklı sebepleri olabilir. Ama ortada bir gerçek var. Belli bir eleştiri anlayışını, teorisini benimseyerek o eleştiri disiplini çerçevesinde eserler vermiş, adını o disiplin ya da disiplinlerle özdeşleştirmiş isimlerin azlığıdır. Bir başka husus da: Eleştirmenin düne kadar var olan kısmi gücü bugün yok denecek mertebeye inmiştir. Eleştiri, bir eserin değerini tayin ederek okurları yönlendirme gücünü yitirmiştir. Okurla yazar arasına medya girmiş, medya, okuru seçiminde özgür bırakmamış, iyiyi ve kötüyü belirleme ekabirliğini göstermiştir. Buna rağmen, örneğin Osman Özbahçe'nin dergilerde şiir başlıklı yazılarının sanatçılar arasında sebep olduğu heyecanı, tartışmaları, hareketlenmeyi düşünürsek, eleştirmene elbette ki ihtiyacımız var. Eleştiriye elbette ki muhtacız. -TYB 2007 Yılın Hikayecisi Ödülünü Yerlere Göklere ile aldın. Bu kitabın oluşum sürecinden bahsedebilir misin biraz da? -2003, 2004 ve 2005 yıllarında yazdığım öykülerden yapılmış bir seçme bu. Neredeyse tamamı kitap yayınlanmadan önce dergilerde yayınlandı. Fakat kitap geç yayınlanmış da olsa, 2006'da yazdığım öyküleri buraya dahil etmedim. -Neden? -Tabii bir kitap ne zaman kitap olur, demek istiyorsunuz. Yazarı yeni temalara yöneldiğinde. Başka bir şey anlatmaya başladığında. Kendi öykü/şiir serüveni içerisinde yeni bir durağa geldiğinde, yeni bir kitap da başlamıştır şüphesiz. Bir önceki kitabı buradan kesip atabilirsiniz. Bu ideal olandır. Yani tam da bunu uyguluyorum, demek istemiyorum. Ama böyle olması sizi kendinizi yinelemekten de alıkoyar. Ben son yıllarda daha sosyal içerikli metinler yazmaya başladım. Önceki senelerden gelen izlekler de bir taraftan sürmeye devam ediyor. Bu sosyal içerikli öyküler bir başlarına bir kitap olurlar mı, bilemiyorum. Ancak giderek sayıları artmaya başladı. Dolayısıyla ben dördüncü öykü kitabımı biraz da buradan başlatmış oldum. Ama kendime hiç güvenmiyorum. Yaşadıklarım, okuduklarım, izlediklerim, bana çok başka şeyler yazdırabilir, beni çok farklı temalara çekebilir. Bazen yazdıklarınız için ya da sizin için söylenmiş tek bir kelime bile buna sebep olabilir. Neyse. Sözümüzün başına dönersek 2003-2005 senelerinde yazıldığım öyküler Yerlere Göklere'yi oluşturdu. -Kitabın Manzara Resmi ile başlayıp Bir Cumartesi ile devam edip İlk Cinayete ulaşması ve Aralıkla sona ermesi bana anlamlı geldi. Kitabın adıyla da ilişkili bir düzenleme galiba bu. -Ali Şeriati'nin Sanat'ı, Paul Klee'nin Modern Sanat Üzerine'si, Nasr'ın sanatın derin yönü üzerine yazdıkları, pek çok film, pek çok resim, tabii ki Doğu Öyküleri'nin o unutulmaz cümleleri, Manzara Resmi gibi bir öyküyü yazmama neden oldu galiba. Başka bir dünya mümkün müdür? diye soruyor Klee. Benim aradığım da böyle bir şeydi. Başka bir dünyanın rengini, kokusunu hissettirebilir miyiz, yazdıklarımızı okuyanlara. Şeriati'ye göre sanat zaten bu. Yitirilmiş cennetin hatırlanması. Rüyalarımızda gördüklerimiz belki işte o sanatla oluşturmaya çalıştığımız atmosfere ait yerler. Ben öyle rüyalar gördüm ki, bir değin bin Tarkovski, bir değin bin Salvador Dali öylesi harikulade görüntüleri sanatında var edemez. Çocukluğumun bir kısmını zorunlu olarak geçirdiğim Sivas'ın bir kasabasını rüyamda yeniden gördüm... Ama sanırım izlediğim filmlerin de etkisiyle, hala beni rahatsız eden yoğun bir görsel cümbüştü içine düştüğüm... Kasabayı baştanbaşa kat eden muhteşem kameralar gibi çalışan gözlerim, daha önce hiçbir yerde görmediğim pastel renklere bürünmüş sokaklar, evler, duvarlar... Hala o rüyayı zaman zaman hatırlıyor ve yeniden bir şaşkınlık yaşıyorum. Demek ki bu rüya, sanat eserinin işlevini üstlenmiş oluyor. Bizi etkiliyor. Bizi şaşırtıyor. Buraya kadar anlattıklarımız, kitabın ilk birkaç öyküsü için geçerli. Sizin de belirttiğiniz gibi, kitap giderek gerçeğe ve hatta çirkine, çirkefe, bayağıya doğru evrilen öyküler anlatıyor. Bir karı kocanın kavgasını anlattığım Bir Cumartesi çoğu okurun dikkatini çekti. Ama hemen herkes Yokuş Aşağıdan bahsetti. -Fatma Karabıyık Barbarosoğlu da, bu öyküden hareketle iki yazı yazdı. Ve sana bazı sorular yöneltti. Sense suskun kalmayı tercih ettin. -Aslında Fatma Hanım'ın hareket noktası, bu öykü değil. Bu öyküyle ilgili olarak bana sorulmuş bir soruyu cevaplandırırken, ben, Türk erkeğinin gönlünde modern hanımlar vardır ama hepsi geleneksel hanımları tercih eder, çünkü geleneksel hanımlar daha az maliyetlidir, gibi bir cümle kurdum. Bu cümlenin üzerine kimi yorumlar yapıldı. Ben hikayeciyim ve benim bir amacım da toplumun tipik reflekslerini yakalamaktır sanırım. Kavramlarla terimlerle de konuşmak durumunda değilim. Yokuş Aşağıda, modern eğilimler taşıyan sevgilisi ile geleneksel denebilecek bir eşe sahip olan karısı arasında kalmış ve ne yapacağı konusunda iyiden iyiye şaşalamış bir entelektüeli yazmıştım. Fatma Hanım'ın da belirttiği gibi, yaşadığımız dünyada, kendisine her anlamıyla geleneksel yaftasını vurabileceğimiz insanlar ya yoklar ya da onları bulmak çok zor. Peki ben neden bir grup kadına modern, bir grup kadına da geleneksel diyebiliyorum. Nasıl diyebiliyorum? Hepimiz hayatın içerisinde birtakım mukayeseler yaparız. Her şey bir başka şeyle kıyaslanır. Bir şeye verdiğimiz değer bir başka şeye göredir. Böyle düşününce elbette Yokuş Aşağıdaki Kısmet, Nazan'a göre gelenekseldir. Televizyonun var olduğu bir çağda, tam anlamıyla geleneksel denebilecek kimsenin kalmadığını söylemek yanlış olmaz. Varsa bile çok ekstrem bir örnektir. Bu arada, geleneksel kadınla İslami kaygılara sahip, örtülü, ama entelektüel bir çizgisi de olan, en azından üniversite okumuş kadınları birbirinden ayırıyorum. Türkiye'de zorunlu eğitimini bitiren kızını liseye göndermeyen, okumasının çocuğuna zarar vereceğini düşünen, dini eğitim almasını yeterli bulan ve kendileri öğretmen, avukat filan olan muhafazakar erkekler var. Yani bu beni çok şaşırtıyor. Kızının geleneksel çizgiden uzaklaşmasını istemiyorlar. Müslüman feminist mi olacak Allah'ını seversen, diyor adam. Bunu diyen kişi üniversite okumuş. Ne demek istediğim, bilmiyorum ki anlaşılıyor mu? Üçüncü bir kadın tipi var. Benim geleneksel kadın derken kastettiğim çizgi başka, bu çizgi başka. Ve tabii bu bana ait bir keşif değil... -Necip Tosun'un son öykü kitabı için yazdığın yazıda: Necip Tosun, bir yazar olarak kendi iç dünyasının heyecanlarına kapılıp hep oradan beslenmek yoluna gitmiyor. Bence Türk öyküsünde ya da şiirinde var olduğu düşünülen sıkışmanın, hayatsızlaşmanın, özellikle öykü türü özelinde sokaksızlaşmanın bir sebebi de bu. Yazarların kendi iç dünyalarından aldıkları rüzgarın peşinden ayrılmamaları... diyorsun. Bu cümlelerden ne anlamalıyız? -Her yazarın, sebepleri uzun psikanaliz seanslarıyla bile tam olarak belirlenemeyecek konuları vardır. Zaafları demeliyiz belki de buna. Otomatik bir şekilde bu konulara yüklenir yazar. Bu bir çeşit kolaycılıktır. Yani zaten ruhunuz, zihniniz kendiliğinden sizi o konulara çeker, sizi oraya götürür. Yazarlar, bu içlerinden gelen rüzgarlara başlangıçta bol bol kapılma hakkına sahiptirler. Ama yıllar ilerledikçe, başkasına yönelmek gerekir. Gene kendinizi de anlatsanız, artık başka birinin, bedenine ruh vermeyi öğrenmelisiniz. Bu zaaf, çok farklı konulara yayılmış da olabilir. Kimseye sosyal gerçekçi öyküler yazmasını öğütleyecek halimiz yok. Ama hiç kimse de bize, iç boşaltmalarını öykü olarak sunamaz. Yukarıda eleştiriyi konuştuk ya. İşte eleştirmen burada devreye girip herkese haddini bildirmelidir. Bunu yapan eleştirmenler de var bugün. Hala var. Şükür ki var. -Bu günkü edebiyat ortamının içinde bulunduğu durumu nasıl görüyorsun? -Otorite yok oldu. Herkes kendi krallığını ilan etti. Herkesin yayınevi var. Herkes yazar. Herkes şair. Herkes editör. Daha hiç adını duymadığınız kişilerin, edebiyat anılarım filan diyerek kitaplar yayınlamaları yakındır. İç bulandırıcı. Çok güçlü enstrümanlarla, popüler kültürün seviyesizliklerine düşmeden, savaşmak gerek. Güçlü enstrümanlara ihtiyacımız var. Bu, pespayeleşme anlamına gelmiyor. Köşemizde mırıldanıp durmanın bir anlamı yok. Varsa da daha fazlası yapılmalı. Diyeceklerimin birincisi bu. İkincisi: Şairler birkaç Türk şairinin, öykücüler birkaç Türk öykücüsünün çevresinde/dünyasında dönüp duruyor. Genç şairlerimizin ağzında üç dört şair var. Öykü ile uğraşanların da dilinde birkaç isim. Nedir sorun? Hem yatay anlamıyla hem de dikey anlamıyla bir ufuksuzluk söz konusu. Bırakın yabancı dil bilmeyi, Türkçede bile son yıllarda önemli çeviriler yapıldı. Bu çevirilerin olsun dikkatlice izlenmesi gerek. Bunca dergi, bunca gazete, bunca televizyon, internet imkanları, hepsi, hepsi, cehaletimizi azaltacağı yerde adeta artırıyor. Örneğin Hakan Arslanbenzer ve arkadaşlarının çıkardıkları dergilerde, ufuksuzluğumuzun giderilmesi anlamında yabancı edebiyatçıların dünyasına açılan önemli adımlar atılmıştı. Böylesi örneklerin çoğalması gerek. Tabii birileri çıkıp, şu şu şu dünya edebiyatçılarını okudum, okuyorum, diyebilir. Bundan bahsetmiyorum. Mesele edinmek gerek. O dünyada boğulmak gerek. Sadece gençlere değil sözüm. Adam Öykü dergisinde 58 sayı boyunca yapılmış tüm söyleşileri okumak gibi işe girişmiştim bir ara. İlginç bir şey tespit etmiştim. Emektar öykücülere referansları soruluyor. 40. sayıda kendisiyle söyleşi yapılmış olan Mustafa Kutlu dışında, doğu anlatılarına göndermeler yapan, geleneğimizdeki anlatı örgüsüyle hesaplaşmış öykücü bulmak çok güçtü. İslam tasavvufunun bizi götüreceği metinleri/anlatıları bir düşünelim. Hepsinin yıldız isimleri, belliydi. Sait Faik. Memduh Şevket. Sabahattin Ali vs. Buradan çok temel meselelere doğru ilerleyebiliriz. Sevdiğiniz öykücüler kimlerdir? gibi bir sorudan yola çıkarak çok derin noktalara inebiliriz. -Son olarak, hazır ödül de almışken, edebiyat ve ödül bağlamında neler düşündüğünü sorabilir miyim? -Türkiye'de edebiyat dünyasının resmi çevreler ve bu tanımlamanın dışında kalan çevreler olmak üzere iki bölümde düşünülmesi gerektiğini söylersek, bilmem ki itiraz edenler çıkar mı? Resmi edebiyat çevrelerinin dışında yer alan edebiyatçıların, dergi çıkarma, yayınevi kurma, sanatçı yetiştirme vs gibi hususlarda çok olumlu adımlar atmış olmalarına rağmen, ödül düzenleme ve bu ödülün kurumsallaştırılması anlamında yeterince başarılı olamadıkları görülüyor. Mesela ben, yıllar önce Emine Işınsu ile yapılmış bir radyo programı dinlemiştim. Emine Işınsu, kendisine aldığı ödüllerle ilgili olarak sorulan bir soruya, onlar ideolojik/taraflı ödüllerdi. Türkiye'de politik anlamda çok yoğun günler yaşamıştık ve bana da o dönemde ideolojik yaklaşımlarla bazı ödüller verilmişti, mealinde şeyler söylemişti. Emine Işınsu ile hayatım boyunca hiç karşılaşmadım. Liseli yıllarımda romanlarını imrenerek okurdum. Diyeceğim şu ki, Türkiye'de kaç yazar böylesine açık sözlü ve açık yürekli olabilir? Işınsu'ya bir zamanlar verilmiş olan o ödüller nelerdi ve bugün devam ettirilen ödüller midir? Araştırmak gerek ama bir kurumsallaşmanın gerçekleştirilemediği görülüyor. İşte TYB ödüllerinin bu bağlamda önemli olduğunu düşünüyorum. Her şeyden önce resmi edebiyat çevrelerinin ödüllerine karşılık, bu taraftan olup da kurumsallaşmayı başarmış tek ödüldür denebilir. Ben listelere şöyle bir baktım. Mesela 1981'den beri yılın hikayecisi ödülü verilmiş. Kimlerin aldığına baktığınızda görüyorsunuz ki, ister istemez Türkiye'deki diğer ödüller gibi, TYB ödülleri de çevresini kollamış. Öykü ödülü, muhafazakar, sağcı, İslamcı bir çizgiye sahip yazarlara verilmiş genelde. Ama mesela Cemil Kavukçu da almış. Buna rağmen, TYB ödüllerinin tüm dallarına baktığımızda, Türkiye'de böylesine geneli kapsayan, taraf, çevre gözetmeyen başka bir edebiyat ödülünün olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz gene de. Edebiyat ve ödül konusunun ülkemiz bağlamında, etraflıca bir araştırılması gerektiğini düşünüyorum..."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/abdullah-kasay-ile-soylesi", "text": "-Öncelikle merhaba. '... mesela bana sadece kitaplardan bahis açılsın istemiyorum herhangi bir sohbetimizde. Edebiyat camiasının böyle bir durumu da söz konusu. Siz yazar olarak olduğunuz müddetçe varsınız o dünyanın içinde. Yoksanız, içten bir nasılsın sorusundan da mahrum kalıyorsunuz', diyorsunuz bir söyleşide. Size içten bir nasılsınız diye sorarak başlamak istiyorum. İmam-ı Gazali buyurur ya hani; merak etmediği, dert etmediği halde nasılsın diye sormak, münafıklıkta bir mertebedir diye... Bu şekilde içten bir nasılsın sorusuna yanıtım da içten bir iyiyim olacaktır elbette, çok teşekkür ederim. -Uzun zamandır öykü yazıyorsunuz. Halihazırda, yaşadığınız yer de olan, Konya merkezli Mahalle Mektebi dergisinin yazı işleri müdürüsünüz. Öyküden önce sinema üzerine editörlüğünü yürüttüğünüz kolektif bir kitabınız yayımlandı: Perdenin Ötesine Bakmak. Edebiyatla, sanatla içli dışlı bir evde mi doğdunuz? Her şey nasıl başladı? -İlk öykü kitabınız uzun bir zaman aralığında birçoğunu dergilerde yayımladığınız on üç öyküden oluşuyor. Kitap adını bir öyküden alıyor. Fakat öyküler Mutlak Bir Çıkmaz ve Yol olarak iki bölüme ayrılmış. Bu tasnifin bir sebebi var mı? Nedir çıkmaz ve neresidir yol? -Mutlak Bir Çıkmaz Yol 'da kimi öykülere yansıyan çocuk bakış açısı, Sinema'da Çocuk Çizgiler / Sinemada Çizgi Çocuklar gibi eserleriniz aynı zamanda ilkokul öğretmeni oluşunuz... Bütün bunlar bağlantılı kuşkusuz. Çocuklarla aranız çok iyi olmalı. Çocuklara olan ilginizin sebebi nedir? Biyografinizde de özellikle kız babası olduğunuzun vurgulandığını görüyorum. Evet bir kız babasıyım, Zeyneb Gülru... Ve öğretmenim, sayısız çocuğum var... Mesleğin getirdiği bir çocuk sevgi ve ilgisi elbette etkili ancak kız babası olunca işler biraz farklı yöne evriliyor. Öğrencilere temas ettikçe daha çok yapmak istediklerim, ortaya koymaya çalıştıklarımsa hız kazanıyor. Görselle yoğrulan bir nesil var önümüzde. Ne okuyacağız sorusundan ziyade çocukların ya da biz yetişkinlerin ne izleyeceğiz problemi var artık. Hangi yaş grubundan olursak olalım seçimlerimizde zorlanıyoruz. Bu durum çocuklar ya da gençler içinse daha güç... Dolayısıyla bu alanda yoğunlaşan bazı çalışmalar devam ediyor bir kısmı da yakında kitaplaştı... Öğretmenlik ikliminin dinamikleri bir edebiyatçı için elbette çok daha itici bir güç. Fakat bu tetikleyicilik; metnin kendisini beslediği, içinde insanın kalmadığı bir sanatın peşinden koşmak adına bizi diri tutan bir yere tekabül etmemeli. Yani öncelikle hayatıma kattıklarını önemsiyorum sonrasında olması gerekeni, olan kadarlarla sürdürürken, olmasını beklediğimizden çok daha fazlasını sunuyor bana tüm bu hayatıma katışlar. Dolayısıyla söyleşilerden ya da farklı kültür farklı duygulardan insanlarla, çocuklarla gençlerle bir araya gelmenin hayret duygumu pekiştirmesini önceliyorum daimen. -Anlatmaya değer olanı sizce nasıl belirleyeceğiz? Sinema kuramlarında iki ayrım vardır; biçimcilik ve gerçekçilik ayrımı. Biçimcilik nasıl anlatmalıyım, gerçekçilik ne anlatmalıyım diye sorar. Her yaşanmışlık anlatmaya değer bence. Ne anlatmamız gerektiği gerçektir ve bizi değerli olana götürür. Bir insan bir acıyı yaşarken o sizin için sıradan bir olay olabilir, ancak o kişi bu acıyı yaşarkenki hali, buhranları, ruhaniyeti, manevi yönleri vs. hepsi gerçektir ve bunu kendisi yaşamıştır. İşte bu noktada da nasıl anlatmalıyım devreye girer. Siz dışardan biri gibi yaşananları ya da bir olayı, olguyu anlatırsanız bir etkileyiciliği olmayabilir elbet ancak yerine kendinizi koyduğunuzda ıstırabını yaşadığınızda satırlardan sadırlara dolarsınız. -İletişim ve basın yayın olanaklarının artışıyla birlikte eskiden gizli saklı yazan insanlar bunları bir şekilde yayımlamaya ve görünür olmaya başladılar. Bu durum wattpad writer, blogger gibi dijital mecralar doğurduğu gibi dergilere eser gönderenlerin sayısında da nicel bir artış sağladı. Öte yandan ekonomik bunalım kağıt fiyatlarını dolayısıyla dergiciliği de oldukça etkilemiş görünüyor. Gidişatı nasıl görüyorsunuz? Bu durum görülmeye değer olanı daha ince bir eleğe mi sokar yoksa dergi okurları yazarlarla mı sınırlı kalır? Çağımızda yazın dünyasının handikabı, nasıl görünür olmamız gerektiği... Elbette görünür olacak olan yazar mı eser mi? Hangisi hangisini kimlik kazandırıyor. Esas mesele biraz da bu. Sosyal medya kullanımının yaygınlaşmasıyla elbette görünür olanlar çoğalmış durumda. Bu bağlamda biz dergicilere de elbette çok büyük iş düşüyor. Sizin de söylediğiniz gibi dergilere gönderilen eser sayısı da günden güne artıyor. Haliyle nitelikli olanı ortaya çıkarmak dergicileri biraz zorlasa da yeni yazarların yetişmesi için dergiler bir mektep olmaya devam etmeli, ediyor da. Dergiler bitiyor, bitecek gibi bazı söylemler elbette artık daha fazla dile getirilmiş durumda. Dergiler özelinde de değil artık sadece durum. Fakat bir dönüşüm olduğu mutlak. Tüm bu dönüşümler aslında bazen aslına, esasına, ilkine olumlu katkılarda bulunuyor. Dijital dünyanın karmaşasında elde tutulacakların hakimiyeti sizde değil. Hem eşya ile kurduğumuz münasebetten hem de insanın fıtratı gereği bu böyle... Dolayısıyla dergiler de kitaplar da elde tutulmaya devam edilecek. Fakat tek başına durması değil, bazı mecralarla da etkileşime girmesi gerekiyor misal dergilerin. Bu nasıl olur ne derece münkün olur, insanlara bir bıkkınlık gelir mi sonunda? Yaşayıp göreceğiz elbette. Edebistan gibi güzel örneklerin çokluğu, belki bu etkileşim dediğim kısmı daha anlaşılır kılacaktır. -Sinema ve yazarlık. Farklı disiplinler olsa da birbirine çok da uzak değil ve birbirini nasıl etkilediğini öykülerinizde görüyoruz. Sinema ilginiz sizi bir gün yönetmen koltuğuna oturtur mu? Yoksa sizden öykü okumaya devam mı edeceğiz? -Sorularıma cevap verdiğiniz için teşekkür ederim. 1996 yılında Adana'da doğdu. Ortaöğreniminin büyük kısmını Seyhan Çukurova Anadolu Lisesi'nde tamamladı. Haziran 2019'da Aksaray Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türkçe Eğitimi bölümünden mezun oldu. Öykü ve yazıları Muhayyel, Aşkar, Mahalle Mektebi dergilerinde ve Edebiyat Burada sitesinde yayınlandı. Şimdilik Kayseri'de ikamet ediyor."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/abdullah-yildirim-ile-soylesi", "text": "-Öncelikle merhaba. Sus Yeri adlı ilk öykü kitabınız 2020 'de yayımlandı ve o zamana kadar çeşitli dergilerde okuduğumuz öykülerinizi bir araya getirdiniz. Yazma serüveninizle, öyküyü sizin için çekici kılanın ne olduğunu sorarak başlamak isterim. -Okurun kitaba dair karşılaştığı ilk şey eserin adı ve kitabın kapağı oluyor. Eseriniz adını herhangi bir hikayeden almıyor. Sus Yeri ne anlam ifade ediyor? Bu imgesel bir başlık... Eserde başlık meselesi benim önemsediğim meselelerdendir. Genellikle tematik veya imgesel başlıklar hoşuma gider. Bu hikaye yazarken de böyledir. Başlık önce gelir bende sonra hikaye yazılır. Sus Yeri benim bu dünyayı algılama biçimim diyebilirim. Çünkü Müslümanlar olarak bu dünyaya söz almak üzere geldiğimizi düşünmüyorum. Hz. Adem'e esmayı öğrettiğini söylüyor Allah. Yani her şeyi... Biz eksiğiz, gediğiz, hatalıyız, yanlışlar yapıyoruz adımız bile insan düşünsenize. Böyle bir varlığın söz almaya gelmiş olması çok inandırıcı gelmiyor bana. Onun için buraya Sus Yeri demeyi tercih ediyorum. Bundan dolayı da kitabın ismi Sus Yeri oldu. -Sus Yeri üç ana bölüme ayrılmış. Bu tasnif yalnızca tema bağlamında mı yapıldı yoksa başka sebepleri de var mı? Bu hikayelerin türleriyle ilgili bir tercihti. Bu arada her bölüm için seçilmiş isimler de imgesel aslında. Örneğin Başka Yerden bölümündeki hikayeler gerçeküstü veya büyülü gerçeklik türünde hikayeler veya Günün Sonundan bölümündeki hikayeler daha gerçekçi hikayeler diyebilirim. Siyaha ve Beyaza Dairdir bölümündeki hikayeler ise tematik olarak öteki meselesini ele aldığı için tercih edilen serial hikayeler. -Gerçeküstü ya da büyülü gerçeklik, adına ne derseniz, hikayelerinizde rastladığımız bir durum. Fakat günün sonunda gerçeklik ağır basıyor gibi. Sizce bu tarz anlatım sert gerçekliği yumuşatmak için bir imkan mı? Yoksa gerçeküstü evren her şeyin mümkün olduğu, asıl dünyamızla bağlantılı bir baş aşağı dünya mı? Bu ikisi arasında kati bir tercih söz konusu olabilir mi? Ben aslında ister büyülü gerçeklik veya gerçeküstü olsun, isterse salt gerçekçi hikayeler olsun tür olarak hikayenin çok geniş imkanlara sahip olduğunu düşünmüşümdür hep. Bunu yazmaya başlayınca daha iyi anlıyorsunuz. Size değen bir insanlık durumunu veya bir duyguyu hikaye formuna dönüştürmeye başladığınızda önünüzde geniş bir konfor alanı olduğunu görebiliyorsunuz. Ha bunun sert gerçekliği yumuşatıp yumuşatmadığına gelecek olursak ben ona yumuşatma demeyelim de sert gerçekliği türün kendi dili içerisine alıp dönüştürmesi diyelim derim. Yani hikayenin bir kendi dili ve atmosferi vardır ve bu dil insana ait ne kadar sert bir durum olursa olsun onu olduğu gibi almaz- öyle olsa bu belgesel olurdu- aksine onu kendine alarak dönüştürür ve size öyle yansıtır. Genel olarak her bir sanat dalının kendi dili vardır zaten. Önemli olan bir insanlık durumunu o sanatın dalının diline dönüştürbiliyor muyuz? Mevzu bu bence. Gelelim gerçeküstü evrende her şeyin mümkün olup olmadığı meselesine. Bence ne kadar sürreel, ne kadar deneysel bir dünya hayal edersek edelim o dünyanın bizim yaşadığımız dünya ile bir ilişkisi, çağrışımı vardır. Bu en avangart veya en marjinal kurgularda da böyledir. Çünkü sonuçta o kurgu bizim zihnimizin tasavvur ettiği bir kurgudur. Ve doğal olarak bizden bağımsız olamaz. Bu iki evren arasında tercih yapmaya gerek yok bence. Kalemi rahat bırakalım o nereye gideceğini bilir. -Sus Yeri biçimsel anlamda tahkiyede farklı yollar deneyen öykülere sahip. Öte yandan yazarın sesini de tanıyoruz. Kurmaca süreci sizde nasıl ilerliyor? İlham, sıkı çalışma veyahut bir etkilenme sonrası dile geliş... Size İşte bu anlatmaya değer bir hikaye veya bu böyle anlatılır dedirten şey nedir? Bu soru için teşekkür ederim öncelikle. Ben bu hikayelere çalışırken biraz doğaçlama ilerledim diyebilirim. Su aktı ve yatağını buldu da diyebiliriz. Bende hikayeyi ortaya çıkaran onu tetikleyen bir şey olması gerekir. Oturayım da hikaye çalışayım gibi bir durum yok yani. Bu ilham geldikçe yazdığım anlamına gelmez öbür taraftan. Zaten sürekli okumaya gayret ettiğim için beni tetikleyecek bir şeyler karşıma çıkıyor. Örneğin Dostoyevski okumaları yapıyorum son birkaç aydır. Bir Dostoyevski hikayesi yazıyorum mesela şu günlerde. Böyle bir okuma gayreti içerisine girmeseydim böyle bir hikaye çıkmayacaktı kuşkusuz. Öbür yandan bazen bir film karakteri, bir replik, bir şiir mısraı veya sokakta rast geldiğimiz bir enstantane... Bunların hepsi tetikleyici bir unsur olabiliyor bende. İşin kalan kısmını ise tabi ki çalışma oluşturuyor. Çalışma- her alanda olduğu gibi- yazarlıkta da çok önemli bir yere sahip. Diyelim ki nefret konulu müthiş bir kurgu belirmeye başladı zihninizde. Bu işin anahtarı bana göre. İşin geri kalanını ise çalışmak oluşturur şüphesiz. -Bir de sosyal medya var. Günümüz dünyasında maalesef yazdım bitti demek yeterli olmuyor. Çoğu zaman niteliksiz eserler baskı üstüne baskı görürken nitelikli ama kıyıda köşede kalmış kitaplar okunmayabiliyor. Bu konuda tek suçlu sosyal medya mı? Tiraj- açık söyleyeyim- çok takıldığım bir konu değil. Bunu hakikaten böyle düşündüğüm için söylüyorum. Yayınevinin düşünmesi gereken bir konu bu. Bunu söylerken okunmak umrumda değil anlamında söylemiyorum elbette. Her yazar okunmak ister. Aksi halde neden yazsın ki? Burada mevzu çok okunmak bence. Bunu günümüzde etkileyen unsurların başında da sosyal medya geliyor hiç şüphesiz. Ama ben sosyal medyayı taşıma su olarak görüyorum. Yani sosyal medya üç beş gün, birkaç ay bilemedin bir yıl senin okunmana vesile olabilir. Peki ya sonra? Sonrası Allah kerim mi diyeceğiz? Bir de ister kabul edelim ister kabul etmeyelim yazarın yazma serüveninde içinde bulunduğu çevre bu durumu etkileyen bir unsur olabiliyor. Örneğin bir dergi çevresi veya bir belediyenin kültür departmanı içerisinde yer almak kitabınızın baskı sayısını arttırabiliyor veya daha fazla duyulmanızı sağlayabiliyor. Ben bunlara da aldırmıyorum. Emin olun. Ben zamanın en önemli eleştirmen olduğunu savunanlardanım. Ben yazdığım hikayeden eminsem gerisi artık laf-ı güzaf. -Birçok hikaye yazarı hikayenin ardından daha uzun türler deniyor. Roman yahut novella gibi. Sus Yeri'nde son bölüm olan Siyah ve Beyaza Dair'de yer alan beş öykü birbiriyle bağlantılıydı. Bu bir türler arası geçiş denemesi miydi? Var mı böyle bir düşünceniz? Bu bölümdeki hikayeler daha önce de söylediğim gibi ilk hikayelerimdi benim. Öteki konusu etrafında ve bir bütün olarak doğmuştu o hikayeler. Bu bir romanın ayak sesleri midir? Ben en azından bu düşünce ile yazmamıştım o hikayeleri. Ama gelecekte ne olacağını ancak Allah bilir tabi ki. Ben sadece hikayeciyim sadece hikaye yazarım gibi bir düşünce yok aklımda. Ayrıca zihnimde bir roman konusu var. Kötüyü anlatmak istiyorum. Biraz netameli bir konu biliyorum ama bunu yapmayı istiyorum. Bu en azından beni heyecanlandırıyor. Yazmak ne zaman nasip olur bilmiyorum ama istediğim gibi anlatabilirsem- biraz iddialı olacak biliyorum ama inşallah diyelim- ses getireceğini düşünüyorum. -Sorularımı yanıtladığınız için çok teşekkür ederim. İlginiz için asıl ben teşekkür ederim. 1996 yılında Adana'da doğdu. Ortaöğreniminin büyük kısmını Seyhan Çukurova Anadolu Lisesi'nde tamamladı. Haziran 2019'da Aksaray Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türkçe Eğitimi bölümünden mezun oldu. Öykü ve yazıları Muhayyel, Aşkar, Mahalle Mektebi dergilerinde ve Edebiyat Burada sitesinde yayınlandı. Şimdilik Kayseri'de ikamet ediyor."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/abdussamed-yesildag-ile-soylesi", "text": "Merhaba Hacer Hanım. Arap baharı öncesinde, Doğu toplumlarına bakış biraz siyasi idi. Sonrasında da göç hareketleri ve siyasi değişimlerle dünyada farklı dalgalanmalar oldu. Bunlardan birisi de edebiyat alanı. Türkiye'de Arap romanına bakış, artık olumlu yönde. Arapça'dan Türkçe'ye çevirilen kitaplar gitgide artıyor. Son yıllarda farklı yayınevlerinden çıkan Arapça'dan Türkçeye çevrilmiş pek çok eser var. Hatta Zafer Ceylan Hocanın Kaptan çevirisi çeviri ödülü aldı. Bunlar, güzel şeyler. Doğuda Uman körfezinden, batıda Büyük okyanusa dayanan, 23 ülkeden oluşan toplam 13.868.171 km2'lik alana dahip bir coğrafya. Haliyle de bu kadar geniş bir coğrafyayı birkaç yazarla sınırlandırmamak lazım. Fransızlara karşı şanlı mücadeleler veren Tunus ve Cezayir gibi Kuzey Afrika ülkelerine de bakmak ve bu mücadeleler eserlere nasıl yansımış, onları da görmek gerek. Bu soruya, Arapça'dan Türkçe'ye çevirileri neler etkiledi? sorusu ile başlamak istiyorum. Eskiden, yayınevleri Arapçadan yapılan bir tercümeye satış konusundaki tereddütlerinden dolayı mesafeli duruyordu. Arapça ile ilgilenenlerin zihninde, Arapça'nın sadece din ile ilgili olduğu, yani neredeyse konuşulmayan bir dil olduğu algısı var. Göç dalgası ile ülkemize gelen Araplar bize, Arapçanın konuşulan bir dil olduğunu hissettirdiler. Bu da çeviri hareketini tetikledi. Kırıkkale Üniversitesi Arapça Mütercim Tercümanlık Bölümü'ndeki öğrencilerimize, yaptıkları çevirilerin bir amacı olması, bir gayeye hizmet etmesi gerektiği yönünde telkinler veriyoruz ve çeviri derslerinin ağırlıklı olması, öğrencilerin içindeki cevherleri ortaya çıkarttı. Öğrencilerim Merve Yaylacı'nın Sürgün Topraklarda Bir Suriye Hikayesi, Tuğbanur Akyol'un Kalıcı Hüzünler Diyarında Anlık Bir Kahkaha ve Aleyna Kaya'nın Aljamiado adlı tercümeleri Farabi Kitap'tan yayınlandı ayrıca bitmek üzere olan çeviriler de var. Öncelikle, tercümenin yetenek gerektiren bir iş olduğunu belirtmek isterim. İyi bir çeviri salt bilgiden ve dil öğrenmekten ibaret bir iş gibi görünebilir ama tercüme için dil bilmek yetmez. Aynı zamanda dilin barındırdığı sosyal, kültürel, ekonomik, terminolojik kavramları da bilmek gerekmektedir. Bu nedenle tercüme oldukça derin bir konudur. Ciddiyet istediği kadar dikkat de istemektedir. Her edebi eserin, kendi dilinde daha farklı anlamlar, düşünceler, söz oyunları, mecazlar, yerel söylemler, şiveler ve kültürel kodlar taşıdığını her daim hatırlamak gerekir. Edebi eserlerin, yazarlarının hayal dünyasını ve düşünce dünyasını yansıttığı fikri bir yere kadar doğru; bu noktadan ilerisine baktığımızda yazarın ortaya çıkarttığı bu eserde kültürünün özelliklerini, dilinin yapısını ve toplumsal normlarını görmekteyiz. Bu durumda, edebi eserlerde kelimeleri birebir şekilde çevirmek, sığ bir tercüme olur. Cümlenin, duygunun, düşüncenin anlamı ve eserin dünyasının da çevrilmesi gerekir. Yani, dilin zihnini okumak lazım. Bu eserden başka Modern Arap Romanına Sosyolojik Bir Bakış Denemeleri ve Edebiyat Kültür Çalışmaları adlı iki çalışmamız daha var. İnternetten indirilebiliyor. İslamiyetin, yayıldığı yerlerde dillere kaçınılmaz bir etkisi olmuştur. Osmanlı ile beraber aynı coğrafyayı, ekmeğimizi paylaşmışız. Bu da ruhen bir bağ kurmuş aramızda. Filistin, derken bizim mahalleden bahsediyoruz, uzak bir yer değil orası bizim için. Türkçemize, Arapça kelimeler girmiş, hatta, edebiyatlardaki usluplara ve sosyo kültürel, ekonomik etmenler da etki etmiştir. Mesela bu eserde, ilk konumuz, en ortak noktalarımızdan olan Kıraat alanında mahreç mehfumu. Kıraat, gündelik görevlerimizden biri olan namazın olmazsa olmazı. Üçüncü soruda dilin ve edebiyatın sosyal, kültürel, ekonomik, terminolojik kavramlar barındırdığından bahsetmiştik. Bizler, mazlum coğrafyaları genel olarak medyada bize yansıtıldığı şekilde ve kadarıyla biliyoruz. Mazlumun kendisinden dinlemiyoruz. Bu coğrafyadaki yazarlar bize, durumlarını en yaşanmış hali ile anlatmaktadırlar. Biz örneğin, Filistindeki olayları görüyoruz ama işgal askerlerinin eline düştükten sonrasını görmüyoruz. Peki, bundan sonrasını bize kim anlatacak. Artık söz, yazara düşüyor. Sosyal medyada çoğumuzun izldiği bir video var. Suriyeli yazar Michel Kilo, hapisteyken başına gelen bir olayı anlatıyor. Gardiyan, kendiğinden, hücrenin birinde annesiyle kalan küçük çocuğa hikaye anlatmasını istemesiyle başlayan bir hikaye. Masum genç bir kızın başına gelen gelen korkunç şeylerden bahsediyor. Sevgili öğrencim Merve Yaylacı'nın tercümesini yaptığı Sürgün Topraklarda & Bir Suriye Hikayesi adlı eserde Müfid Necm, Suriye'den Almanya'ya uzanan yolculuğu ve Almanya'da yaşadıklarını dile gitirmiş. Yine Suriyeli İbtisam Şakuş'un Vak'ul-Huta adlı romanında 2011 sonrası yaşadıklarını okuyucularna anlatmıştır. Geniş bir açıyla baktığımızda edebiyat, sesi kısılmaya çalışılanların gür sesi oluyor. Yayınevlerine ve tercümanlara bu sesi, başka bir dilde de yükseltmek için önemli bir görev düşüyor. Bu sesi, daha gür bir sada ile yaymak. Yazar, romana Saudade adını vermiş ve romanın ilk sayfalarında da bu kelimenin anlamını açıklamış. Bu kelime bir şeyin ya da aşık olunan bir kimsenin yokluğunda hissedilen derin duygusal durumu, özlemi ifade etmektedir. Bir de romanda Yasemin ismi öne çıkıyor. Yasemin, Farsça Allah'ın hediyesi anlamına geliyor. Peki neden başka bir isim değil deözellikle Yasemin? Çünkü çağlar boyunca Filistin, Ürdün, Lübnan ve Suriyeyi içine alan Şam bölgesi'nin sembollerinden biridir Yasemin. Aşkı, romantizmi, güzelliği, temizliği temsil eder, Arap aşkının çiçeğidir düşlerin balkonlarında. Bu romanda özellikle Filistini temsil etmektedir Yasemin. Filistinli genç Yasin'in ilk aşkı. Ama kavuşamayan bir aşk. Sonrasında çıkarttığı çocuk dergisinin adı da Yasemin. Kızı olduğunda da adı yasemin olacaktı. Yasemin, burada büyük hayaller ve hedefler. Bu romanda Arap tarihine gönderme de var. İslami fetihler önce Doğu'ya, İran'a doğru; sonra da Batı'ya Endülüs'e doğru oluyor. Arap ve İspanyol kültürleri birleşip yeni bir kültür oluşturuyor. Sonrasında her iki taftaki devletler çöküyor ve birleşemiyorlar. Roman kahramanımız da önce Doğu'ya Kuveyt'e gidiyor. Sonra Batı'ya, Endülüs'e gidiyor. İspanyol bir kızla takılıyor adı Gizela ve ona hayallerini anlatıyor. Sonrasında ayrılıyorlar. Gizela, Yasinden bir kız dünyaya getiriyor, adını da Yasemin koyuyor. Kız büyüyünce, ona babasını bulmasını söylüyor. Yasemin, amcasına ulaşıyor, ama babasına ulaşmak nasip olmuyor. Yasin de hem gençlik aşkı Yasemin, hem de kızı Yasemin'in adını sayıklayarak tek başına yaşadığı evinde ölüyor. Burada da iki tarafın kavuşamadığını görüyoruz. Richard Feynman'ın bir sözü var: Paradoks dediğiniz şey, gerçeklik ile sizin gerçeğin neye benzemesi gerektiğine dair hissiniz arasındaki çelişkiden ibarettir. Faruk Vadi de bu sözünde gerçeğin neye benzemesi gerektiğine dikkat çekiyor. Kurgu, dediğimiz kavram aslında hayatta var olan olaylardır. Diğer bir tabirle kurgu, içinde bulunduğumuz dünyaya tutulan aynadır, gerçeğin yeniden yaratımıdır. Doğu'nun Balzac'ı olarak adlandırılan Necip Mahfuz, Cezayir'den Ahlam el-Musteğanemi, Filistin'den İbrahim Nasrallah ve Gassan Kenefani, genç yazarlardan Kuveytli Saud es-San'usi'yi tavsiye ederim. Ayrıca, her yıl düzenlenen Arap roman ve hikaye ödülleri var. https://arabicfiction. org/ adlı siteden oradaki kazananlar da takip edilebilir. Medeniyetimizin birikimini hem anlamak hem de çağın teçhizatıyla yeni nesillere aktarabilmek adına dile dair almamız gereken önlemler sizce nelerdir? Sürüp giden kültürel miras tartışmalarında dikkat etmemiz gereken unsurları bir de sizden duymak isteriz. Dil, insanın ana ihtiyaçlarından biri. Zamanla, nasıl insan değişiyorsa, teknoloji değişiyorsa bunlara bağlı olarak dil de değişiyor ve bu değişimi kontrol edemiyorsunuz. Miras, büyükten küçüğe kalan şeyler. Biz büyüklere bu anlamda büyük görevler düşüyor. Aile içinde, eğitim kurumlarında ve medyanın tüm kanalarında medeniyetimizi ve kültürel mirasımızı küçüklerimize aktaracağımız etkinlikler yapılmalı. Olaya, Arz-ı Mevud kavramı üzerinden baktığımızda, meselenin Filistin meselesi olmadığı açıkça görülecektir. Tüm müslümanlar olarak sahip çıkmamız gereken bir mesele. İslam kalelerinin düşmemesi için sahip çıkılmasıgereken bir msesele. İslam inancında üstünlük sadece takvadadır. Bu, aslında Toplumsal, evrensel ve kardeşlik hukukunu en iyi özetleyen bir ifade. Prof. Dr. Oliver Leaman'ın bir sözü var: Özgürlük, eşitlik ve kardeşlik Fransız Devriminin sloganıdır fakat gerçek olmaktan çok halkın zihnindedir. Yani bu kavramların resmi bir geçerliliği yok demek istiyor. Resmi olarak 1948'de başlayan hareketleri, bunu destekleyen milletleri, BM'nin bu konudaki söylemlerini ve eylemlerini irdelediğimizde Prof. Dr. Oliver Leaman'ın bir sözünün ne kadar doğru olduğu ortaya çıkmaktadır. 1983'te Konya'da doğdu. Ortaokul eğitimini Konya Maarif Koleji 'nin ortaokul bölümünde, lise eğitimini Konya-Meram Fen Lisesi'nde tamamladı. 2008'de İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi'nden mezun oldu. Kentsel Dönüşüm ve Çevre Kontrolü alanındaki iki yıllık yüksek lisans eğitiminden sonra kurumsal şirketlerde ve çeşitli tasarım ofislerinde çalışmaya devam etti. 2018- 2023 yılları arasında Dünyabizim Kültür ve Sanat Portalı'nın genel yayın yönetmenliğini yürüttü. Çeşitli edebiyat dergilerinde ve şehircilik/kültür yayın organlarında; deneme, makale, öykü türlerinde metinleri yayınlandı. Halen aktif mimarlık ve edebi yazın faaliyetine devam etmektedir."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/adalet-agaoglu-ile-soylesi", "text": " Yazarlık serüvenimi özetlemeniz beni edebiyat türleri alanında ucu sonu belirsiz arayışlarıma aldı götürdü. Aradıklarımı bulabildim mi, yapmak istediklerimi yapabildim mi? Bu sorunuz karşısında düşünüp kalmaktayım. Evet, buldum ya da hayır, hiç diye kestirip atmakta dara düşmekteyim. Çünkü, önünde sonunda her yeni adımımı bir öncekini yeterli bulmadığım için atmış bir yazarım. Tiyatro oyunlarından romana, romandan hikayeye geçişlerimde de denemeler, değiniler derken yıllar sonra bir sahne oyunu daha yazışımda aynı yetmezlik duygum baskın olmuştur. Hayatın somutlukla akışı çerçevesinde daha farklı kışkırtılar da var tabii. Örnekse ruhsal bunalım, daralma, kaygı ya da ani bir aydınlanmaya uğramışlık hali gibi... Özellikle, bir trafik saldısına uğramam nedeniyle tanışmak zorunda kaldığım çaresizlik, bunun yanısıra mahcubiyet halleriyle yatıp kalkmaya başlamam gibi. Zamanın akışıyla okur sayısı, kalitesi, tutumu değişmiş olsa da, nihayetinde ben onunla hep elele yürümüş, değişip dönüşmüşüm duygusu içindeyim. Kısacası galiba kendi okurumun yazarıyım. Bunun böyle altını çiziyorum, çünkü herhalde biliyorsunuz, ilkinden sonuna kadar bütün eserlerimin içlerinden parçalar eşliğinde ele alındığı Seçmeler kitabımın yeni basımı İş Kültür Yayınları tarafından Okurunun Yazarı diye yapılmıştır. Bir bakıma aynı okur edebiyat incelemelerini, eleştirmenlerini de kendine kattığına göre, ona olan borcumu çeşitli engellemelere rağmen sabrım ve enerjim oranında ödemiş bulunduğumu düşünüyorum. Bu anlamda içim oldukça rahat. 'Kırılma anı'nı 'Aydınlanma anı' ile eşdeğerde tutmuşumdur. Sorunuz da zaten bunu böyle içermekte. Hani bir şey için elimizi alnımıza vurarak: Hay Allah yahu!. dediğimiz bilince çıkma anı... 'Kırılma' ise yükselip gelen bir dalganın tepe noktasından kırılarak parça parça dağılması anı olduğu kadar, insanın ani bir düşkırıklığına uğrayarak yıkıma uğrama hali... R. May'ın insanın en hayırlı laneti daralmadır, dediği şeyi açıklaması işte böyle: Kaos'un içinden insanın insan gibi yaşama hakkını çıkarmak. Bir yerde de: Geçiş ve değişim dönemleri psikolojisinin bütün olumsuzlukları daha iyi, daha güzel bir geleceğin göstergeleridir demekte. Ben de buna karşı: Çok iyi, ama teşhise dikkat! uyarısı yapmadan geçemiyeceğim. Zaman aşımı ya da anakronizm bağlamındaki endişelerinizde bir haklılık payı var. Ancak, hayli gülesim gelmekte ama özellikle içinde bulunduğumuz bu zaman parçasında şuna da dikkat edelim: Haliyle tavrıyla günümüzde nerdeyse her şeyi işgal etmiş bulunan postmodern etiketli edebiyat, roman 'her zaman her şey olabilir, tarih de, toplumsal yapılar da değişebilir; değerler sistemi görecelidir, yapılan yapılmış, yazılan yazılmıştır, anlatılacak olan çoktan anlatılmıştır; yani artık zaman zamansızdır; yerkürenin dışındadır' vbg. kendine has 'ilkelerle' yazılmakta, hani sanki bunlar yepyeni bir yaratıymış gibi sunulmak istenmekteyse de onu buraya getirenin dünlerde, uzaklarda kalmış, 'unutulmaya mahkum' sayılan birikimin 'özgürce' kullanılmasından ibaret bulunduğudur. Değil mi? Aydınlanma döneminin başlarında, hemen hemen aynı 'tarihi' zamanlarda, Ortaçağ'dan Rönesans'a geçişin, öyleki bir günden ertesi güne olmayan bir geçişin sınırlarında ortaya çıkmış Rabelais ile Montaigne'in, yetmedi, Cervantes'le Shakespeare'in ağlarken gülen, gülerken ağlayan insanlarının ruhundan esinlenememiş birinden bugünün sahici anlamındaki postmoderni de çıkmaz. Çünkü ne olsa, hazırına konmak da burun deliklerinin şöyle şöyle oynamasını gerektirir. Olup bitmişin kokusunu almayı... 'Tarih olup bitmiş bir şeydir' diye bakmamak lazım. Bugün ben, hatta yeniden beslenmek için dönüp dönüp Tolstoy'un Savaş ve Barış'ını, Stendhal'in Kırmızı ve Siyah'ını, nasıl desem mesela Günter Grass'ın Teneke Trampet'ini Orleans Dükü'nün özel sekreteri subaydan yazar Choderlos de Laclos'un Tehlikeli Alakalar'ını okuyor, okumak istiyorsam bu herhalde yaşadıkları dönemi, günübirlik olup bitenleri estetik boyutlarla ruhuma ve beynime nakşettikleri için oluyor. Alegorileri bugünkü gözlüğümle ufku daha geniş biçimde anlamlandırabiliyorum. İçinde yaşadığım zamanın zihniyetini daha derinliğine kavrayabiliyorum. Hatta Aaa, Stendhal bizim çıkarcı-dönek Şefik beyi tanımış mıydı ki Julien Sorel'i böyle yazabildi! gibi bir şeyler dediğim de oluyor. Hatta durup dururken Tarık Buğra'nın romanlarından 'Firavun İman'ındaki ruhunu şeytana satmış Yusuf 'bey' aklıma düşüvermekte... Yok canım, zamanın ilerlemesi günceli anlatan eserlerin mutlaka eskimesine, yokolup gitmesine yolaçmaz. Taş değerliyse değerlidir. Zaman ilerledikçe değeri de artar. 'Tarihle oynamayı' göze almak gerekir; 'Ateşle oynama' tehlikesini içerse de geleceği hayal etmekte çok işe yarayabilir... Siyasal tutum ile yaşamsal/sanatsal gerçekler arasında bir çelişik durum yaşadığınız oldu mu? Döneminizin kadın yazarlarında görülen temel çelişki sizin öykünüze de yansıdı mı? Bu yazarlar siyasi anlayış/tutum adına yoksulların yanında yer almak isteseler de bireysel seçimleri burjuva duyarlığıdır... Hayatla sanat arasındaki asıl büyük çelişkiyi üniversiteyi bitirdikten sonra çalışmaya başladığım Ankara Radyosu'nda ve bunun süreği olarak TRT'de geçirdiğim yıllarda yaşadım. Hem kadının ikinci sınıflıktan kurtuluşunun her şeyden önce ekonomik bağımsızlığa kavuşmasıyla mümkün olacağı düşüncesi taşıyor hem de acaba ben toplumu aydınlatmaya radyo yayınları yoluyla mı katkıda bulunabilirim, yoksa yazdığım kitapların yayınlanması yoluyla mı diye düşünerek. Ne olsa bir kadının hem yazarak kitapların geliriyle geçinmesi olanaksız hem de genelde okur/yazarı çok az olan bir toplumda insanımıza parayla satın alacağı kitap yerine her evde bulunan radyonun sesiyle ulaşmak daha iyi, gibi bir ikilem içinde bir yandan evi çekip çevirirken geceleri sabahlara kadar radyo metinleri yazıyor, radyo, sahne oyunları yazmaya çalışarak günlükler doldurup duruyordum... Bendeki bu ikilemin ortadan kalkması sanırım 'demokratik sola' yatkın ve yakınlığım nedeniyle, yani siyasal bağlamda oldu. TRT'den istifa etmek zorunda bırakıldım. Asli yazarlığıma da böylece kavuşmuş bulundum. Açıkça söyleyeyim, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin ilk kuşak üyelerinden olmasaydım, yazmayı bu kadar istekle sürdüremezdim. Ne de olsa, Cumhuriyet'in Batılılaşma ideolojisi karşısında eskinin yükünü henüz içinden çıkarıp atamamışların kızlarından biriyim. Fakat gariptir, 'Küçük burjuva hümanizmasını' sadece duygusal bir güdü diye algıladığımdan olacak, devlet için halk değil, halk için devlet düşünceme, genelde bu yönden işleyen muhalefetime rağmen hiçbir zaman popülist bir duyarlıkla yazmadım. Kadınlık durumum bakımından ise ezen erkek-ezilen kadın formülünün kesinliği de benim temel çelişkilerimden biri olmadı. 'Erkeği bu erkek yapan' bütün koşullara gözümü dikmek, insanı kendi varlık koşullarının belirlediği insan makamında anlamaya çalışmaktan büyük heyecan duydum. Yaratıcı yazarlara, edebiyatçılara 'kadın', 'erkek' diye cins ayrımı kullanmak yerine 'yazar cinsi' denmesi bana tam anlamıyla bütünleştirici geliyor. Tabii benim bu yaklaşımıma eğilen radikal feminist 'kadın' incelemecilerden birinin yazısında yani siz cinsiyetsiz misiniz? sorusuna göğüs gererek... Kendisi de yaratıcı yazarlardan biri olsaydı: Biyolojik olarak kadınsınız, ama galiba çok cinsli bir kadınsınız da diyebilirdi pekala. Yine de 'yazar cinsi' gibi bir kavramın yanına şu kadarcık yaklaşamamış olurdu doğrusu... Nerdeyse aynı zamanda ilk romanınız ve ilk öykü kitabınız yayımlandı. En çok da ikisinin içeriğine yaslanarak öznel bir gözlemi aktarmama izin verirseniz; genelde öykülerde yoksul, mahpus bireyler veya onların yakınlarının dram ve çelişkileri, onlar üzerinde hayatın/kapitalizmin/sosyal düzenin eziciliği ve edilgenleştirici ağırlığı işlenirken, romanlarda daha gelişmiş bireylerin iç dünyası, yaşamı ve seçimleri irdeleniyor. Merak ettiğim şu: Edebi tür olarak romanın imkanları nispeten gelişmiş bireyi veya aydını işlemeye öyküye oranla daha uygun mu görünür size? Veya hayatın/sosyal nizamın kişi üzerindeki eziciliği yoksullar üzerinde daha keskin etkiler bıraktığı için öyküye daha uygun mudur sizce? Fikrimin İnce Gülü'nü dışarıda tutarak soruyorum. Gözleminiz, hikayelerimle romanlarım arasındaki farka bakışınız bütünüyle geçerli. Bunlara şunu da ekleyebilirim: Eminim biliyorsunuzdur; ben alışılmışın dışında kaldım. Romana hikayeden sonra geçmiş değilim. Oldukça tanınmış bir oyun yazarıyken birden romana kucak açtım; burdan da tek hikaye yayınlatmaksızın yedi hikayelik bir kitap olan Yüksek Gerilim'i yayınlattım. O sıralarda edebiyat alanında çok tartışılan konu 'toplumsal gerçekçilik' idi. Hikaye olarak somut örnekleri ortada pek görülmeyen bu tartışmalar bana sürekli Gramci'in hapishanede yazdığı satırlar arasında bulunan 'Gerçek her zaman devrimcidir' sözünü hatırlatıyordu. İçimde 'toplumsal gerçekçilik', 'edebiyat/ideoloji' tartışmalarına bir cevap hazırlama hevesi uyandı. Sorunuzda hikayeler bağlamında değindiğiniz sınıfsal durumların, burdaki olgu ve olayların herbirinin kendilerine özgü anlatımına, içeriğine uygun bir üslup bir biçim yaratma deneyine giriştim. Bu kitaptaki öykülerin her birinin anlatımı birbirinden hemen hemen farklıdır. Bu deneyleri yedi ayrı örnekle romanda yapamazdım. Hemen göze alınamayacak kadar uzun iş... Bunu daha sonraki yıllara bıraktım, derken kuşkusuz, gele gele Fikrimin İnce Gülü'ne toslamam da bir anlamda kaçınılmaz oldu. Bir kadın yazar tarafından yazılmış ve yazarla sınıfsal, düşünsel, kültürel hiçbir yakınlığı bulunmayan bir 'erkek' kahramanla karşılaşmak okur katında bir şaşkınlık yarattı yaratmasına. Kapitalist sistemin kendine yabancılaştırdığı insanı Bayram'la zamanın en gözde markalarından arabası arasındaki tutkulu aşk bağlamında GÖSTERMEK ya işime geldi, ya kolayıma gitti. Herhalde kolayıma gitti, çünkü sorunuzda parmak bastığınız gibi yetim, öksüz, parasız pulsuz köylüden işçi bir yurttaşa 'üst kültür' sahibi bir 'aydın kimlik' gömleği giydiremezdim. Bayram'a üstten bir gömlek giydirmek yerine kendisi gibi olması gerektiği gibi bıraktım. İtiraf edeyim, bu da yazarın düşünsel kurtlarını dökmekten fedakarlık ettiği anlamına gelmelidir. Aaa bakın, bu çok tuhaf... Benim romanlarımın ironi yüklü olduğu çok söylenmiş, yazılmıştır da, hikayelerimin neşe dolu olduğundan söz açan pek olmamıştır. Ancak romanlarımın 'ağır' olduğu, anlayıp anlamlandırmanın her okurun harcı olmayacağı bana epeyce hissettirilmiştir. Sizin dediğiniz 'öyküler'in romanlarıma göre, hadi diyelim ki içaçıcılığı, umut aşılayıcılığı şundan ileri gelmiş olabilir. Hikaye'yi başından beri hep küçük bir olguyu, bir olayı, bir bakışı, bir duruşu, bir anlık iççekişi, bir ut sesini, parodik bir hali ANLATMAK diye anlamışımdır. Hikaye kelimesinin yerini 'öykü'ye bırakmasına da bu nedenle bir türlü ısınamamışımdır. 'Öykü'nün fiili yok. Hareketsiz. Karşımızdaki birine; Dur sana bir hikaye anlatayım da gör. denilip durulması her şeyi açıklar sanıyorum. Biri birine 'öykü' değil bir 'hikaye anlatırken' dinleyeni de kendine katmak ister. Anlatacağını daha çekici kılmak için mimikler, jestler yapar, işin ağlanacak yönlerinden çok gülünecek yanlarını ortaya çıkarmaya çalışır. Kişiler arasındaki huy farklarını ortaya çıkarmak da, birini ötekiyle karşılaştırmak da bunun en işlek yanlarından biridir. Cimriyle cömertin bir dilenci karşısındaki farklı tutumlarını göstermek, meseleyi acıyı unutturacak kadar gülünç kılmaya yeter de artar bile. Tabii bu arada yazarın içindeki muziplik yanı da hesaba katılmalı. Ben üç erkek kardeş arasında tek kız çocuğuyum. Biz dört kardeş babamızı açık açık eleştirmediğimiz için onun oturup kalkmasına kadar her şeyini gülünçleştirirdik; bütün söyleyip ettiklerinin bir gülünç yanını bularak kıkırdaşırdık. Hikayelerimde görünen acılı neşe böyle bir alışkanlıktan da ileri gelebilir ve herhalde gayet iyi bilirsiniz, romanlar pek çok hikayenin adabınca yan yana dokunmasıyla bütünlenir; bu dokunuşlar romanların çok boyutluluğunu, düşünsel derinliğini sağlamak için 'işe yarar.' Kısaca şöyle de diyebilirdim: Hikayeler anlatılır, romanlar okunur. Romanlarımdaki 'intihar' izleğinin öne çıkması üstüne görüşünüzde haklısınız. Bu kitaplarımın hemen hepsinde zamanla, mekanla hesaplaşmanın yanısıra kimliklerin karakterleşmesi, birer kişi olunabilmesi/olunamaması ile hesaplaşılması da söz konusudur. Kütle ve birey arasındaki uçurum derinleştikçe yalnızlaşan 'kişi'ye kendi kendini ortadan kaldırmaktan başka çıkar yol kalmayabilir. Dikkat etmişsinizdir; romanlarımdaki 'intihar' izleği hep 'aydın hesaplaşmaları' üstünedir. Artık içinde yaşadığımız 'nükleer çağ'ın değerleriyle hesaplaşan Hayır... romanım da durum dönüp dolaşıp Aydın İntiharları ve Geleceğin Başkaldırısı hesaplaşmasına kadar dayanmıştır. Mecburen! İzninizle size bu romandaki şöyle bir çığlığı hatırlatayım da bu sorunuz burada bu kadarla kalsın: Her durumda özgür kimliğimizi koruyabilmek ancak edimle söylenebilecek şu tek ve son söze bağlı: Hayır... Hay Allah, böyle bir sorunuz olduğunu önceden bilseydim, bundan öncekilerde o kadar uzunboylu konuşmazdım. Anlatmaya çalıştığım gibi işte, bir türden ötekine geçişler elbette bilinçli bir seçimimdi. Oyun yazarlığından Ölmeye Yatmak'la romana geçişim gibi: Türkiye Cumhuriyeti'nin doğu-batı gibi iki kültür arasında sıkışıp kalmasını, Cumhuriyet toplumunun hemen bütün katmanlarında hissedilen rahatsızlığı teşhis edip ameliyat masasına yatırmayı sahne oyunu olarak yazamazdım. Tiyatro sanatı toplu yapılan bir iş ve yazarın metni daha ortaya çıkmadan sansüre uğrama ihtimali bile çok fazla. Roman ise yazarı tarafından tek başına yaratılır. Yeter ki virgülüne kadar tam olarak basılsın. Basıldıktan sonra artık o, o'dur. Yazarın dediği dedik, öttürdüğü düdüktür... Ben bir de Göç Temizliği ile 'anı-roman' türü icat etmişimdir. Bilinçle aranıp bulunmuştur. Çünkü burda sözkonusu olan çocukluk anılarını, hayat hikayesini falan yazmak değildir; içinde yirmi beş yıla yakın çalışılmış bir odanın 'hafızasından' dökülenlerin kurgulanıp Ruh Üşümesi'ne 'oda romanı' demeyi seçmem de böyle: Bu roman çok çalgılı orkestral bir roman değil, az çalgılı, olup olabileceği kadar intim bir oda müziği kıvamında olsun istenmiştir tarafımdan... Kurtuluş savaşının ilk haberleşme merkezi olup Cumhuriyet'in ilk fabrikası 'Şeker'in sahibi, demiryolunun ilk istasyonlarından biriyle ilk motor atölyesinin yeri olan Eskişehir'in taşra esnaflığından fabrikasyona geçme hevesi taşıyan Ferit Sakarya'sı... Memleketin kalkınma çaresinin ulusal ekonomiyle kendine yetmekte yattığı görüşüne bağlı. Bunun yarattığı heyecan kendisini ne kadar aceleciliğe itmişse, 1980 darbesinin yarattığı kaotik ortamda romanın bu kahramanını notlamak da sevgili Ahmet Oktay ile edebiyatımızın başı sağ olsun değerli Fethi Naci'nin de o kadar acelesine gelmiştir. Önünde sonunda kalkınma yolundaki atılımcılardan Ferit Sakarya hiç değilse şimdiki 'laik ve ulusal', AB dışında kalıp kendi içine kapalı ekonomi kalkınmacılarına' bir ibret ışığı yerine geçebilse bari. Roman yazarını böyle böyle şeyleri işlemeye iten umut, bu umut olabilir... ama dişi cinsten yazarların 'romanlarıyla falan' böyle ciddi ciddi meselelere burunlarını sokmalarını kim takar!!! Yine de şuna bile değineyim: Üç Beş Kişi'nin figürleri arasındaki kolej-üniversite mezunu, akademisyen, bilim adamlarımızın yanlarına öğrencilik yıllarından o güne kadar yakın dostları olan Ferit Sakarya'yı da katmak farz olmuştur! Cumhuriyet döneminin ilk esnaf kuşağı kendisine yeterli değil de kamu üretimi 'milletini' sağlıklı, insanca yaşama şartlarını yerine getirmekte yeterli mi? Sıtma ile mücadele başarılmış, 'demiryolları yurdu bir uçtan bir uca saracak'ken Batı motorlu araçlarla, traktör, otomobil, otobüslerle dünyayı bir uçtan bir uca sarmaya başlamıştır. Sarmıştır. Eh buyursun artık üç beş tarlanın sahibi ve Cumhuriyet milletvekillerinden birinin oğlu Ferit Sakarya! İnsanlar 'hadi gel, hadi gel!' deyip durmakta. Aranmakta. Beklemekte... Fethi Naci bir yazısında: Bu romanın Ankara'daki bir evin terasında toplanmış 'aydın takımı' sahnesinde bunların arasında neden Kenan Somer yok ki? diye sormuştu. Ona: Sevgili Fethi Naci, Kenan bey herhalde 'o takımın' ulusalcı Ferit Sakarya'ya yakın duran 'solculuklarını' beğenmiyordu ki toplantıya katılmadı, diyebilseydim, ense tokat güle güle barışırdık herhalde. İçimde kalmıştır. Hiç değilse katı feministlerimiz Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nin 'Herkes Okula' kampanyası desteğindeki kitap adlarıyla bütün çiçekçi ve manav adlarının ansızın nerden nasıl 'Kardelen'ler kesildiğine mim koymuş olabilselerdi romandaki Kardelen karakterinin estetik boyutuna saygıyla... Üç Beş Kişi'yi okumuş bulunduğunuza göre farkında olmuşsunuzdur: Ben burada olması çok istenen, özlenen bir şeyi o an oluyormuş gibi de yazdım, olmasından çok korkulan bir şeyi, sırtınızı ter basarmışçasına oracıkta oluyormuş gibi de... Havada asılı kalan boşluklar okur duyarlığına dokunuşlardır. Ruh Üşümesi sırf bunu konu edindiği halde orada fanteziye girmediğinizi, cinselliğin bile daima hoşa gitmeyen gerçeklerle gölgelendiğini, oysa Hayır'da olduğu gibi ölümün/intiharın fantezisini yaparken çok rahat olduğunuzu düşünüyorum. Kaçınılmaz olana karşı bir acelecilik var mı burada? Ne olacaksa bir an önce olsun veya nasılsa gelecek, bari hemen gelsin gibi. Başka türlü soracak olursak Adalet Ağaoğlu ölüm karşısında nasıl bir tavır takındığını düşünüyor? Mesela Bileyici öyküsünde öldürmeyi adeta haklı gösteren bir son var. Beşir Fuad gibi ölümün felsefesini önceden, nerdeyse temrinlerini yaparak ölümü seçenlerinkine intihar diyebilirim ben. Ölüme biyolojik bir gereklilik diye serinkanlı, 'akılcı' bir yaklaşımla bakmak da var, yakınlarınızdan birinin can çekişe çekişe öteyana doğru kayışı karşısındaki büyük çaresizliği yaşayarak ölümle duygusal anlamda tanışmak da... Ben cennete, cehenneme inanan biri değilim. Ölmek korkum yok, ama sürünerek gitmekten korkum her korkumun üstünde; o da başucunuzdaki yakınlar şu büyük çaresizlik çilesini çekecekleri için. Yeri ve zamanını doğru seçtiğimi sandığım intihara yakınlığım ya da yatkınlığım var. Çekindiğim de ya tutturamazsam diye... Bileyci adındaki hikayemde baskıcı, soysuz, faşist 'mülk sahibi'nin insanoğlunu kıyıma sevkettiğini, kendi mezarını kendisinin kazdığını söylemek istemişimdir. Yoksa bana olabilecek en büyük kötülüğü dokunmuş birini yok etmek üzere kiralık katil tutabileceklerden değilim. Tartışmaya çok açık olsa da kurban eti yiyemem; yemedim. Gözünü canlıyken ıpıl ıpıl gördüğüm balığın etini hakezaaa. Depremde yıkıntılar altında kalmış olanlarla birlikte yaşadığımı söylersem, lütfen inanın. Hayır...'daki yaşlı şair yazarın Aysel'in ölüm biçimlerini hayallemelerini yazarkense inanın pek keyiflenmiş, hatta gülüp durmuşumdur. Eh, önünde sonunda fantezi fantezidir. Bu romanın sonu da belirsizdir ya? Aysel'in başına ne geldiğini, nereye kalkıp gittiğini soran okurlar olmuştur. Üniversitelerdeki konferanslarım dahil. Valla ben de bilmiyorum. demişimdir. Kimbilir, beki de bir an'ın romanını yazmayı isteyip durmuş, bir türlü de yazamamış yaşlı şair yazar biliyordur. Aysel'in ölüm sahnelerini o hayal edip durduğuna göre?.. Yazarın yazdıklarını belirleyen hiç kuşkusuz düşünceleri, hatta inançları bağlamında hayatta duruş biçimidir. İnsan haklarına tecavüzde bulunan her tutuma karşı durmak, görüyorum, biliyorum çığlığı atmak, bunları insani bakımdan inandırıcı kılmak benim hiç üstümden atamadığım bir sorumluluk duygumdur. Ortalıkta boşu boşuna kalabalık ederek dolaşıp durmak yerine hayatta olmanın borcumu ödemek gibi bir şey. Dar Zamanlar'la uğraşmak, darlığın, daralmanın ana damarına inmeye çalışmak bana iktidar, parti, dernek, hücre, çete mete'ler tarafından verilmiş bir görev değil. Bu da Dosto'nun çelişkilerin kötü meyvesi olan şiddete karşı durması anlamına gelebilir. Orhan Kemal 'kaçış' mecburiyetine düşen, Jean Valjan gibi çalıp çırpan insanlar için derinlemesine anlayışlıdır. Ondaki bu empati hep yerli yerindedir, ama asla şiddet öğütlemez. Orhan Pamuk yazarak keyifleniyor, bundan haz almış oluyorsa; bu da onun tek ihtiyacının içini dökerek ferahlaması anlamına gelebilir. Canım işte önünde sonunda hepimiz 'varız' demeye, varlığmızdan sevinç duymaya getirmekteyiz Bu da kuşkusuz el ve kol kuvvetiyle beş çocuk beslemeye çalışanlara göre bir keyif değil. Ancak sayısı onlardan çok daha az fikir emekçilerine layık bir teselli neşesi... Benim için bir romana başlarken ağır basan neyse, yazarken de odur. İnsanları eğitmek gibi didaktik bir fikirle başlamam işe; çok satsın, çok okunayım; öyleyse şundan şu kadar, bundan bu kadar koyayım diye de sıvamam kolları. Aklımdan bile geçmez. Bütün mesele içime düşeni nasıl inşa edeceğim, bilinir kılacağım meselesi. Diyelim ki, hızla yavaşlığın bir köşebaşında çarptığı anın bilinci beni tam şuramdan yakaladı; işte artık bu bilinç anı girdisi çıktısıyla bir polisiye yazıyormuşum gibi kovalar durur beni. Bu da zaman denen şeyle hesaplaşmak demeye gelir. Başlarda dediğiniz 'tarihle oynama'nın yazara bahşettiği bir keyif de yok değildir. Bir anlamda şöyle: Nerede sanki durup dururken bir çarpışma, bir çatışma, işte orada ateş basarcasına muhalif bir silkinişin sesi... Bu sesin yankılanışlarına kulak vermeden duramam. İçine düştüğüm haller bunlara benzer şeyler işte... Yazarın kitaplarını okumuş, bunlar üstünde olumlu olumsuz fikirleri olanlarla, genel anlamda edebiyat, sanat, kültür üstüne görüşleri bulunan kişilerle konuşup tartışmak şimdi olduğu gibi zevkli, güzel bir şey aynı zamanda da sohbeti koyultucu. Bu şimdiki sorunuza bir yanıt olabilir belki. Romanlardaki zaman ve kelime ekonomisine bir kapı aralama açısından, demek istiyorum. Başka söyleşilerde de belirttim sanıyorum: Tiyatro oyunu yazmak demek, zamanla sınırlılık demek; bunu gözönünde tutmak. İzleyiciyi bir tiyatro salonunda üç saatten fazla oturtamazsınız. Müzikaller, şiirler, danslar, film/kukla gibi görsel avlayışlarla belki, ama metinle, diyaloglar, yani sözler, kelimelerle asla... Bazı roman yazarları kendi düşüncelerini kahramanlarından birinin ağzına verir, anlattırır dururlar. Sahne oyununda bu olamaz. Burda 'evet ve 'hayır'lar bile boşuna söylenmemeli. Öyle bir 'peki' dedirtmelisiniz ki, bunun altında sekiz on cümlelik bir anlam yatmalı. Çehov'un dediği gibi: Eğer oyunda bir tabancadan bahsedilmişse, o tabanca mutlaka patlamalıdır. Ben bazı romanlardaki; şu buna dedi ki:.... O da ona dedi ki:..... Bu sefer öteki de:..... diyorsunuz ama:...... diye cevap verdi vb. zamanın gerekli akışına ve anlamına tek katkısı bulunmayan diyaloğları okurken şöyle bir baş hareketiyle bunları kitaptan silip çıkardığımı farketmişimdir. Bu bana romandaki diyaloğları olabildiğince azaltma uyarısı yerine geçmiştir. Roman okurunu zora koşmak için değil bunun böyle oluşu. Onu bu noktaya gelene kadar leb denmeden leblebiyi anlamasına hazırlamak. Eskiden romanların son sayfasına 'Son' veya 'bitti' diye yazılırdı. Sanki romanın namazı kılınmış, mezarına gömülmüş gibi. Böylece yazar okura apaçık el koymuştur. Haberiniz olsun, bu iş burada böylece bitmiştir, demekte; onun tasavvur etme özgürlüğüne el koymaktadır. Ben 'final'in açık uçluluğuna ilk romanımla başlamışımdır. Fakat yayıncı okura bir yardımda bulunmak istemiş olacak ki, son sayfanın sonuna bir 'Bitti' kelimesi attırmıştır. Ayıptır söylemesi; kahrolmuştum. Doğrusu hayatım roman değil ama, romanım hayattır. Sanırım sorunuzun yanıtı işte bu 'nasıl?'da yatmakta. Kapitalist değerler baskını sonucu toplumumuzda pek çok şey 'değiştiği' gibi 'kadının yazgısı da 'değişmekte... Bütün dünyada böyle bu. Bizde daha yakından gözlemleyip görebildiğim kadarıyla şu otorite sahibi olma eğilimleri yanısıra 'özgürleşme' halleri de yüzeysel. Yani biçimsel. Günümüz değerler sistemine bakarak söylenebilir ki, nerdeyse genel anlamda kadınlar şöyle noktalar çevresinde dönenmekte, döne döne ölesiye yorulup düşmekteler: Eros, Aşk adına Göze girmek, dolayısıyla Tüketim, Tüketim dolayısıyla Lüks, Lüks dolayısıyla Kazanç, Kazanç dolayısıyla düşünce ürünlerinin üstünü örten biyolojik sermayenin, açıkcası Beden'in pazara sürülmesi: Haydan gelen huya gitmekde... Bu da bir türlü büyüyememiş, kendinden kurtulamamış erkek cinsin hala daha cinsel objeye bağımlılığının yarattığı bir piyasa. Ezilmişliğin en ezilmişi olan kadının 'özgürleşmekten', yani kurtuluştan anladığı yazık ki gecekondudaki komşusuna filanca firmada mankenlik 'kazandığı'nı, falanca yarışmada güzel göğüs yıldızı seçildiğini muştulayabilmek... Piyasanın malı. Aydınlanmış, feminist bilinç edinmiş erkeklerimiz de kadınlarla tüketim yerine daha yaratıcı ilişkilerinde sık sık yaya kalmakta; çünkü kadınlar da onlara sık sık ana kucağı ikram edip epeyce de onların çağdaş kahramanlıklarına aşık olmakta: Haydi buna da eşitlik peşindeki aydınlanmış bizlerin zaferi, diyelim! Eski destanların Giyom Tel aşkına, Ortaçağların Külkedisi masalına kavuşmanın zaferi. Tevekkeli Milan Kundera zamanımızın Ortaçağa dönüş zamanı olduğu düşüncesi üstünde öyle uzunboylu durmakta... Doğrudur. 'Nükleer çağın değerleri'ni 'tüfek icat oldu, mertlik bozuldu'yu bilmeden anlayamayız. Sanayi devrimi, teknolojik girişimler çevreyi de yaşanmaz, soluk alınamaz hale getirmekte. Yazsonu'ndaki betimlemeleri özellikle bunun için öyle inceden inceye uzun uzun yazmışımdır. Aslında bu romanı salt bu amaçla yazdım. Bakir, tertemiz kumsalların üstündeki TİT şifresini bile gözden kaçırmamaya çalışarak. Bilinsin ki dünya denen yerde bir zamanlar böyle cennet misali yerler de vardı yaaaaa, lakin işte... demiş olabilmek için; yerküremize bir çeşit şahsi tanıklık. Kuşkusuz, her şey biter, ama yazı bitmez, gibi saf safalak, çocuksu bir hayale belbağlayarak... Varlıkla yokluk arasındaki kaygan bir zamandayız. Değişimlerin hızının yarattığı belirsizlik. Düşünsenize ortalıkta daha postmodern edebiyatın P'si bile yokken yayınlanmış bu romanın Avrupa üniversitelerinden birinde incelenerek bir 'Pre Postmodern' roman olduğunun ortaya çıkarılmış bulunması aklımıza gelir miydi? Yazsonu'nun İngilizcesi bu yılın Nisan ayında New York'da yayınlanmış bulunuyor. Bakarsınız elin okuru bu betimlemelerin tuzağına düşmüş de tatillerini oralarda geçirmeye heveslenivermiş! Aman sakın yine ırza geçme olayının kurbanlarından biri olmasın da. Modern edebiyatımızın gelişimini, sizin başladığınız günlerden bugün ilk kitabını çıkaran yazarlara gelene kadar nasıl buluyorsunuz? Özellikle de romanda..."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/ahmet-buke-ile-soylesi", "text": "-Virginia Woolf, yayımlama konusunda, otuz yaş uyarısı yapar. Michel Foucault, yazma isteğinin otuz yaşında uyandığını söyler. Ahmet Büke de ilk öyküsünü, otuz iki yaşında yazar ve yayımlar. Yazma ve yayımlama konusunda, otuz yaş bir sınır olarak görülebilir mi veya bir tılsımı var mı bu yaşın? -Böyle bir kural yok tabii. Çok genç yaşta büyük eserler vermiş sanatçılar da var. Ama galiba yazmak için belli bir olgunluğa erişmek avantaj sağlıyor. Düşünsel olarak ve yaşam tecrübesi anlamında. Bir de okuma süreci o yaşlarda daha bir saflaşmaya başlıyor. Dediğim gibi bunlar sadece ihtimaller. Benim yazma uğraşım biraz tesadüflerle oldu. Otuzlu yaşlara kadar baştan sona kadar düzgün, okunabilir bir mektup bile yazamamıştım. İnternetin sunduğu blog, e-dergi gibi imkanlar biraz da şekillendirdi bu sürecin başlangıcını. -Yazı yazarken etrafla ilişkiniz nasıldır? Ses yapan birileri veya ilgi isteyen bir çocuk, sabrınızı taşırabilir, o an yazmış olduğunuz yazıyla aranıza mesafe koyabilir mi? Yoksa dinginleşince kolayca kaldığınız yerden devam edebilir misiniz? -Kendime ait bir odam yok. Önce bunu bir ön şart olarak görmekten vazgeçtim. Olsa güzel olur tabii ama olmaması bana engel değil, diye düşündüm. Kitaplarımın çoğunu iş yerinde öğle tatilinde, kahvelerde, yolda ya da kalabalık evlerde yazdım. Zamanım hep sınırlıydı, yapacak başka işlerim çoktu, geçim derdi herkes gibi yakamdaydı. Ama insanın en büyük özelliği verili duruma razı olmaması galiba. -Kısa öyküler yazıyorsunuz ama görebildiğim kadarıyla farklı teknik ve denemeler peşinde değilsiniz. Mümkün olduğu kadar sade, imgeye boğulmamış, klasik bir anlatımdan yana olduğunuzu düşünüyorum. -Aslında epey bir deneme yaptığım öyküm var ama temel olarak bir edebi metnin baştan sonra kendini okutacak sağlam bir hikayesi olması gerektiğini düşünüyorum. -Bir kitap hakkında yazılan değini/inceleme yazıları, o kitabın başarısından kaynaklı olmuyor yalnızca. Başka etkenler de var. Güncel bir kitap üzerine birçok değini ve inceleme yazılması, o kitabı, edebiyat mecrasında bir yere taşımaya yetiyor mu? -Bizim talihsizliğimiz edebiyat eleştirisinin geri çekildiği ya da daha az görünür olduğu bir çağa denk gelmemiz. Sosyal medyanın bu denli mızrak ucu haline geldiği şimdiki zamanda eleştirinin geri geleceğini düşünmek de mümkün görünmüyor. Belki de bu nedenle yazarlar giderek daha fazla yazdıkları üzerine konuşma ihtiyacı duyuyorlar. Bu da edebiyat için çok iyi değil aslında. -Çocuklara dair yazdığınız öykülerde yetişkinler de kendileri için bir şeyler bulabiliyor. Çocuk öyküleri yazma fikri nereden doğdu? -Yakın çevreme, aileme yeni katılan bireyler oldu. Onlarla birlikte büyümeyi yeniden deneyimlemeye başladım. Biraz da onlar için yazmak istedim. -Kadın yazarların, anne olduktan sonra yazma konusunda neler yaşadığı merak edilir. Ahmet Büke'nin, baba olduktan sonra yazı hayatında ne gibi değişiklikler oldu? -Mesela bugünler de okuma yazmayı nasıl öğrendiğimi hatırlamaya çalışıyorum sürekli. Fişlerle boğuşuyorduk ve cümleden heceye; heceden sözcüklere ve seslere doğru gidiyorduk. En büyük kabusum fişleri kaybetmekti. Sarsak bir çocuk olduğum için bir gün ceketimi, ertesi gün çantamı unutup geliyordum eve ama fişler her zaman cebimde olurdu. Annem her akşam onları ütüyle düzeltirdi. Şimdi, yakınımdaki çocuklar farklı tekniklerle öğreniyorlar. Fişsiz bir hayat çok güzelmiş aslında. -İnsan Kendine De İyi Gelirisminde bir öykü kitabınız var. Bu cümle, bazı öykülerinizde de karşımıza çıkıyor. Yara yaraya benzedikçe kabuk tutar. O zaman insan insana iyi gelir diyorsunuz mesela. Kendine iyi gelmek, üstün bir beceri ve herkesin vakıf olamayacağı bir hayat felsefesi değil mi sizce de? -Büyük laflar etmeyeceğim. İnsana ne iyi gelir, insanı ne mutlu eder bilmiyorum. Felsefe ve politika bu soruya yanıt için var. Ama o hikayedeki kahraman kendi yanıtını bulmuş, kendi gerçeğini açığa çıkarmış. -Şöyle sorabilir miyiz o halde, öykü de Ahmet Büke için kendine iyi gelmenin bir parçası sayılabilir mi? -Yazma sürecindeki o kısa zaman parçasında öyle, evet. -Kitaplarınız, Can, Günışığı, Ağaçkakan, ON8 Kitap, Kanat Kitap gibi yayınevlerinden çıktı. Bütün kitaplarını tek bir yayınevinden yayımlayan yazarların, bu konudaki ısrarı düşünülünce farklı yayınevlerinde görünmek ve yayımlamak, yazarı için bir risk taşıyor mu? -İlk kitabımı, İzmir Postası'nın Adamları'nı, hiçbir yayınevi basmadı. Bugün aklınıza gelebilecek hemen her yere yollamıştım. Kanat Kitap, biz kimsenin ilgilenmediği iyi dosyaları kitaplaştırmak için kurulduk, dediği için okudu ve yayımladı. 2010 yılında Can Yayınları'ndan teklif gelince oradan çıkmaya başladı kitaplarım. Günışığı, ON8 Kitap ve Ağaçkakan, işsiz kaldığım bir dönemde bana kapılarını açan, bana hüsnü kabul gösteren yayınevleri oldular. Hepsinden de bir şeyler öğrendim. -100 Tuhaf Kitapisimli eseriniz, sahaflarda bile bulunamayacak kitaplardan oluşan bir seçkiyi içeriyor. Pek de kitaplara dair yazılar kaleme alan biri olmadığınızı düşününce böyle bir kitabı neden çalıştığınızı ve hazırlamak istediğinizi merak ediyor insan. -Dediğim gibi telifle yapabileceğim her işin peşine düştüğüm bir dönemdi. Metin Solmaz, 100 Serisi çıkarıyordu. Koleksiyoner bir arkadaşım da bana kütüphanesini açmıştı. Metin'e bahsettim aklımdakinden. Pek satmaz bu kitap ama fikir çok güzel, dedi. Gerçekten de serinin en az satan kitabı oldu. -Zeytin ağaçları, zeytin çiçeği, Ekmek ve Zeytin gibi ifadeleriniz üzerinden soracak olursak zeytin, muhayyilenizde nasıl bir yerde duruyor? -Rahmetli dedem bahçemizdeki zeytinleri topladıktan sonra gidip bellerine sarılır, teşekkür ederdi ağaçlara. Çünkü zeytin hayat demektir. Yaprağından çay, çiçeğinden esans yapılır; dalıyla, çırpısıyla fırın yakarız; yağı zaten büyük nimettir ama en asitli halinde bile kalıba döküp sabun yapılır; gübre olur, hayvanlara yem olur hatta küspesini yakarız. Ölmez ağacıdır üstelik. Beş yüz yaşında verimlidir hala. Bizim sadık yarimiz zeytindir. -Bir paylaşımınızda, sosyal medyada birçok yeni ve güzel kitap keşfettiğinizi söylemiştiniz. İzmir'de, Yerdeniz isminde bir kitapçıya da sıklıkla gittiğinizi bilmekteyiz. Sosyal medyadan keşfetmekle kitapçıda keşfetmek arasında yine de bir fark olmalı değil mi? -İyi kitapçıların yerini hiçbir şey tutmaz. İyi kitapçılar iyi okurdur. Okuru iyi kitaplara yönlendirirler. Çok çok az kaldılar artık. -Varamayan Ahmet isimli öykünüz, bence, şimdiye kadar yazdığınız öyküler içinde en çağrışımlı öykü. İçimde kaldı deriz ya, bir şeye varamamanın ve bir şeye ulaşamamanın, insanın içinde nasıl bir ukdeye dönüştüğünü anlatıyorsunuz bu öykünüzde. Öyküyü okuyunca varamayanlar zümresinden olmayı, bir ayrıcalık olarak görmek işten bile değil. Varamama duygusunun, Ahmet Büke'deki karşılığını sorsak neler söyler? -Bence yazarlar metinleri üzerine ne kadar az konuşsa o kadar iyi olur. Çünkü orada kendini anlatacak ve gerekirse savunacak bir metin var ve okuyucuya ait artık. Her okur, iyi bir öyküyü yeniden yazar okurken hatta her okuyuşunda yeniden üretir. Ben Varamayan'da rahmetli babamın anlattığı çok eski bir anı parçasını alıp yeniden yazdım sadece. -Notos dergisinin bir sayısında, geleceğe kalan yazarlar arasında isminiz yer alıyordu. Nasıl bir duyguydu? Ayrıca bir yazar için geleceğe kalacak yorumunda bulunmanın birtakım sakıncalarından da söz edilebilir mi? -Bunları görmek, duymak bir yazarı mutlu eder elbette. Aynı zamanda onaylanmak için de yazıyoruz. Yazarın bunlara çok inanmadığı ya da kapılmadığı sürece pek zararı yok. İskenderun'da doğdu. Kahramanmaraşlı. Hece Öykü, İtibar, Yedi İklim, Türk Dili dergilerinde öykü ve deneme yazdı. Milli Gazete, Dünya Bizim ve Edebistan isimli kültür sanat sitelerinde, kitap incelemeleri ve söyleşiler yaptı. Nuri Pakdil'in Tiyatrolarında Vicdan isimli yüksek lisans tezini hazırladı."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/ahmet-melih-karauguz-ile-soylesi", "text": "Bu kavramlar artık insanların karşısına çıkınca muhtemelen büyük bir bıkkınlık duyuyorlar. Çünkü son zamanların popüler kavramları. Artık herkes bir şekilde bu kavramları kullanarak bir şeyler yazıyor ya da bu kavramları ilerlemek, kendini göstermek için bir basamak görebiliyor. Ancak bu kavramların birçoğu bugün popüler olsa da, yeni kavramlar değiller. Öncelikle meseleye bu noktadan bakmamız gerekiyor. Özellikle uzayın keşfi, bilgisayar teknoloji alanında yapılan çalışmalarla bu kavramlar bir şekilde insanlığın gündemine girdi. Bu da eşyanın tabiatına uygun olacak şekilde gerçekleşti. Her biri kendi zamanı ve gerçekliği içerisinde kendilerine var ettiler. Bugün 2020 dünyasında değil de 1900'ler dünyasında olsaydık, bu kavramları olmasa da hayatı tamamen dönüştüren, o dönemin yeni kavramları üzerine konuşacaktık. Örneğin Ford Model T, sanayi tesislerinin insanları işsiz bırakması, teknoloji karşıtlığını vb. Bugün bu kavram setleri karşımızda çünkü her biri, gelişen İnternet bant teknolojileri ve güçlenen işlemci kapasitelerimizle bağlantılı. Yapay zeka teknolojisi 1970'lere kadar geriye gidiyor. O dönem Amerikalı bir grup bilim adamı bir mektupla, insan gibi düşünen ve karar verebilen makinalar geliştirme arzusunda olduklarını ve bunun için bütçe istediklerini meclise sunuyorlar. Bu istekleri kabul edilince çalışmalara başlanıyor. Ancak çalışmalar kısa sürüyor çünkü makinaların öğrenmesi için gerekli olan verileri sağlamak o gün için mümkün değildi. Bunun için her bireyin yazılı izni gerekliydi. Ayrıca bu verileri toplamak da milyar dolarlara mal olacaktı. O günden sonra bu çalışmalar durmadı ama yavaşladı. Yapay zekanın kara kişi denen bir döneme girildi. Ta ki 2008 yılına kadar. 2008'le birlikte 3G bant genişliği teknolojisinin yaygınlaşması, akıllı telefonların piyasaya çıkışı ve buna bağlı olarak sosyal medya ağlarının geniş kitleler tarafından kullanılmasıyla birlikte 1970'lere ihtiyaç duyulan verilerin hepsi kullanıcılar tarafından paylaşılmaya başlandı. Artık yapay zekaları eğitmek için elde milyarlarca fotoğraf, metin, ses ve video vardı. Buna paralel olarak da yapay zeka çalışmalarında patlama yaşandı. Çünkü artık bu teknoloji çok ucuzlamıştı. Tam olarak burada karşımıza büyük veri çıkıyor. Büyük veri internete bağlı cihazların anlık olarak ürettiği her bir iz için kullanılan bir kavram. İnternette yaptığınız tık, çıktığınız girdiğiniz siteler, hangi videoyu ne kadar izlediğiniz ve benzeri. Şehirlerdeki MOBESE kameraları, internete bağlı araçların konum bilgileri, telefonları vb. Bugün büyük veri petrol kadar değerli çünkü bu veriler yorumlandığında her türlü bilgi elde edilebiliyor. Bu verilerin yorumlanmasıyla birlikte politikalar oluşturulabiliyor. Örneğin sadece İnternette veriler kullanılarak bir bölgedeki yakın zamandaki doğum durumu, satın alınacak ürünlerin mahiyeti, siyasi yönelimin yoğunluğu vb. Bu verilere sahip olmak ve verilerle bir çıkarımda bulunmak yetmiyor. Bu bölgedeki insanları piyasa, küresel sistem, yerel politika üzerinde yönlendirmek için hikayeler kurgulanmış gerekiyor. Burada da devreye elbette post-truth giriyor. Post-truth her ne kadar bire bir Türkçeye çevrilmesi zor bir kavram olsa da, gerçeğin yitimi olarak karşımıza çıkıyor. Aslında gerçek yitmiyor, var olan veriler etrafında kitleyi yönlendirmek için alternatif gerçeklikler yaratılıyor. Hikayeler kurgulanıyor. Örneğin o bölgedeki siyasi sonuç önemli ise bir grubun sandığa gitmesini engellemek ya da sandığa gitmeyenler sandığa götürmek için sürekli kişiye hikayeler kurgulanıyor. Bu hikayeler, sosyal ağlar, haber siteleri üzerinden kişilerin ekranlarına düşürülüyor. Bir süre sonra bu alternatif gerçekler kitleler tarafından inanılan hakikatler haline geliyor. Bir süre sonra kullanıcılar, kendi fikirleri etrafında değil, kendileri için kurgulanmış alternatif gerçeklikler etrafında düşünmeye başlıyor. Hangi ürünün en iyisi olduğu, neye ihtiyacı olduğu, yatırımını neye yapması gerektiği, oy verme zamanı nasıl bir davranış geliştireceği, toplum içindeki gruplara nasıl bakacağı vb. Bu üç kavram seti birbirine göbekten bağlı kavramlar olarak karşımıza çıkıyor ve insanın gündelik hayatını dönüştüren yegane araçlar olarak öne çıkıyor. Post-hümanizm kavramı da yine son yılların popüler bir kavramı. Hümanist düşünce karşısında yer alama tek bir tanım ve yaklaşımı olmayan bir kavram. Bugün kendi içinde ayrılmış birçok post-hümanist görüş var. Ama temelde her biri, insanın dünyanın egemeni olmadığını, insan merkezli bakış yerine evren, doğa, nesne, hayvan vb. gibi doğayı paylaştığımız her şeyin de önemli olduğunu iddia etmekte. Bunların içinde trans-hümanist görüşsek teknolojiyle insanlığı ileriye taşımayı, bedensel engellerinden arındırarak daha iyi bir dünya varolacağını iddia ediyor. Post- hümanistlerin bir kısmına göre Post-hümanizm hep vardı. Transhümanizse 1970'lerde yine hayatımıza giren bir kavram. Fazlaca spekülatif ve doğaya teknoloji ile hükmetme gayesinde olan bir düşünce. Bir anlamda Post-hümanizmin tam karşısında, hümanizmin bir devamı olarak kendisini inşa ediyor. Bütün bu kavramlar neden önemli? Çünkü doğayı, insanı, mekanı, eşyaya bakışı şekillendiriyor. Kitleleri yönlendirmek için kullanılıyor. Öncelikle sözlü kültür hala bitmedi. Özellikle Doğu toplumlarında hala hakim bir anlatı, anlayış, düşünce yönlendirici. Bugün büyük oranda Batı yazılı kültür üzerinden düşünüyor. Doğu toplumlarında okur-yazarlık oranları, okullaşma fazlasıyla az. Batı kelimelerle, kurallarla düşünüyor, çünkü yazılı kültür oturmuş durumda. Doğuda hala gelenek, görenek, töre, kültür önemli çünkü bilgi hala bir şekilde sözlü kültür etrafında aktarılıyor. Doğuda hala birçok şey sözlerle ve davranış kalıpları içerisinde varlığını sürdürüyor. Bu durumda tedricen, küreselleşmenin etkisiyle, bir dijital kültüre geçiş söz konusu. Dijital dönem de şüphesiz yazı kadar büyük değişimlere, ama belki yıkıcı, sebep olacak. Özellikle son zamanlarda tartışılan Metaverse evreni ile birlikte artık bedenen de sanal dünyada var olma deneyimi yaşayacağız. Dijitallik her şeyi veriler üzerinden kuran, veriler sayesinde sistemdeki kişiyi tanımlayıp, öngörebilen bir kültür olacak. Varlığını, ekonomisini tamamen öngörmek üzerine inşa ediyor. Sürprize yer yok. Kullanıcı ne isterse önüne ona paralel bir şeyler sunuyor çünkü dijital evrende ne kadar süre geçirirsek o evren de o kadar var olabilir. Burada sözlü ve yazılı kültür organikken dijital kültür karşımıza sanal, sahte bir gerçeklik çıkartıyor. Kokusu, şekli, tadı olmayan bir görüntüler yumağı. Yazılı kültürün en büyük dönüşüm yaptığı yer düşünce şekilleriydi. İnsanlar bir süre sonra paragraflar etrafında düşünmeye başladı. Bu konuşmayı da etkiledi. Yazılı olan bir kültür varsa eğer zamanla ritim, söz, müzik değer kaybeder. Sebebi de elbette artık hatırlamak için belli oyunlara gerek duyulmayışı. Ne de olsa artık söz uçsa da kayıt altına alan bir yazı var. Dijitallik sözlü kültürün bir devamı değil. Aksine yazılı kültürle ortaya çıkan kayıt sisteminin devasa şekilde yeniden var olması. Artık sadece kelimeleri değil, imajları, sesleri, sinyalleri, videoları her şeyi kayıt altına alıyor dijital kültür. Bu elbette büyük bir dönüşümü beraberinde getirecek. Ama sadece düşünceyi değil mekanı, zamanı da dönüştürüyor dijitallik. Yazı ritüelleri değiştirmişti. Öğrenme şekillerini. Devlet sistemlerini, yapılarını. Dijitallik de elbette bunlarda değişime sebep olacak ama en büyük dönüşümü mekanda gerçekleştirecek. Zamanı dönüştürerek gerçekleştirecek. Öngörülebilirlik, insanın en temel arzusu, dünyanınsa mümkün kılmadığı yegane arzu. Öngörülebilirlik, yasak meyveden yemeyi meşru kılan bir duygu. Stabilite, istikrar sağlama, sürprizi, yaralanmayı, zararı minimize eden bir kavram. Bu arzu yeni değil. Aslında hep istenen budur. Astroloji, fal okları, bilimsel çalışmalar, günümüz dijital teknolojileri, 1900'lerde öne çıkan işletme fikirleri ve daha nicesi, tek bir şeyi arzuluyorum esasında öngörmek. Neden öngörmek istiyoruz? Çünkü sürprizlere hazır değiliz. Hayatsa tam olarak bunun üzerine varolan bir yapı. Her birimiz fal bakıyoruz çünkü gelecekte başımıza gelecek sürprizlere hazır olmak istiyoruz. Belirsizlik, insanın en büyük korkusu. Piyasanın da. Bugün her yere hakim olan piyasa, belirsizliğin, öngörülemezliğin olduğu bir yerde işlemez. Mevcut iktisadi yapının sürekli büyümesi, gelişmesi için sürprizin az olması gerekir. İnsan için de bu böyle, şapkadan ne çıkacağını bilmemek insanı yorar. Sanatsa tam olarak öngörülemezliğin üzerinden kurgulanır çünkü istisna anını var eder. Sanatı sanat yapan şey, içerisinde barındırdığı patlama anıdır. Patlamadan sonra artık asla eski kişi değilizdir. Sanatla ilgisi de aslında sanatın öngörülebilirlik dışına çıkan bir üretim olması. Sanat yaralar. Yaralı bir insan öngörülemez. Aşık bir insanın ne yapacağını bilemeyeceğimiz gibi, bir sanat eseri karşısında yaralanan insanın da ne yapacağını bilemeyiz. Çünkü aşkın bir ruh halidir o etkilenme anı. Günümüzde dijital platformlarla birlikte, sanatsal üretimler, bu platformlarda yer almak için belli kalıplara giriyorlar. Platformlar ayakta kalmak için kullanıcıları sürekli sistemde tutacak, her yerde izlenebilecek, her yerde dinlenebilecek, anlamdan çok akışı mümkün kılacak üretimleri zorunlu kılıyor. Sanat, her yerde izleyicisini çarpmaz. Bunun için mekan, zaman çok önemlidir ve sanat metni alıcısını her zaman bekleyebilir ve anlamını yıllar sonraya aktarabilir. Dijitallikle birlikte, veri ekonomisi içerisinde her şeyin hemen şimdi izlenmesi seyredilmesi, beğenilmesi gerekir. Çünkü yeni olana da yer açılmalıdır. Çünkü sürekli yeniler olmazsa akış sağlanamaz ve akışın kesilmesi iktisadi anlamda zarar demektir. Öngörülebilirliğin sanatla alakası tam olarak burada devreye giriyor, artık sanat üretimi ya da paylaşımında eserden çok, kitleler tarafından ne kadar alınacağı önplana çıkmış durumda. Film kültürünü Netflix, müzik kültürünü Spotify, YouTube, TikTok, okuma kültürünü de Wattpad vb. Uygulama yönlendiriyor. İster istemez. Çünkü sürekli onlara maruz kalıyoruz. Belli standart kalıplar içinde üretilen eserlerle besleniyoruz. Her yerde, dilediğimiz zamanda tüketebilme kültürü geliştiriyoruz. Oysa sanat eserleri durmayı, durup seyretmeyi, üzerine düşünmeyi zorunlu tutar. Modern zamandaysa durmak haramdır. Duran kaybeder. O zaman akış içinde tüketilecek şeyler üretmek gerekir. Sanat öngörülemezdir, tıpkı insan gibi. Ama artık insan öngörülmesi kolay bir varlık haline geliyor. Doğal olarak sanat da buna evriliyor. İnsan, cennetten kovulmasına sebep olan kudret ağacından yiyerek hikayesini başlattı. Neydi kudret ağacı meyvesi. Onun içinde bulunduğu bedensel/fiziksel sınırları aşmasını sağlayacak olan özü içinde taşıyan şeyi. O öz şüphesiz ölümsüzlüktü. İslam anlatılarındaki Lokman Hekim, Sümerlerdeki Gılgamış destanı ve daha pek çok anlatı insanın ölümsüzlüğe duyduğu inanç ve bu inanç için giriştiği maceraları anlatıyor. İnsan neden ölümsüz olmak istiyor? Çünkü beden/zaman/mekan insanı kısıtlıyor. Birçok acı, yetişememe, arzu vb. durumları nedeniyle insan dünyadaki gerçekliği aşmaya çabalıyor. Bu çaba da doğal olarak onu teknik ya da felsefi birçok aracı kullanarak ölümsüzlüğü ya da sınırsızlığı araması yolculuğuna çıkartıyor. 1957'lerle birlikte bu çaba ve arayışın aracısı olarak transhümanizm kavramı ortaya çıkıyor. Kavramı ortaya atan kişi Julian Huxley. Huxley kavramı insan olarak kalan fakat kendisini aşarak insan doğasının yeni imkanlarını, yine kendi doğası için keşfeden insan olarak tanımlıyor. Tabii bu kavram tanımı 1957'lerde ortaya atılıyor ancak transhümanizmin köklerini aydınlanmaya kadar götüren tartışmalar da var. 1957 ve sonrasındaki yıllar önemli zira bu yıllar, soğuk savaşın zirve yaptığı her alanda çatışma ve ilerlemenin etkisiyle dünyanın, evrenin, insanın sınırlarının aşılmaya başlandığı zamanlara denk geliyor. Uzaya gönderilen mekikler, yavaş yavaş genişleyecek uydu teknoojileri vb. birçok konuda teknoloji insanın sınırlarını aşmasının bir imkanı olarak karşımıza çıkıyor. 2000'lerle birlikte de yapay zeka, büyük veri ve ücretsiz internetle birlikte dönüşün dijital dönüşüm süreciyle transhümanizm feslefesi çok fazla tartışmacı ve fanatik kazanıyor. Transhümanizmin amacı, insan merkezci, insanı teknoloji ile güçlendirerek doğa ve evren karşısında yenilgisiz olmasının hayalini büyütmek ve hatta bunu bir gerçeklik haline getirmek. Bugün başta ABD olmak üzere baktığımızda birçok çip teknolojisi ya da vücuda eklenen araçlarla süper insan yaratma çabasının sürdüğünü görüyoruz. Kahramanın sonsuz yolculuğu kendi içerisinde bir döngüyü içeriyor. Nedir o döngü? Sıradan dünyada yer alan karakter, bir şekilde maceraya çağrılır, bunu reddeder daha sonra yola düşmek zorunda hisseder kendisini, bu sırada bir akıl hocasından akıl alır, yola koyulur, aşması gereken eşikle karşılaşır. O eşiği aşmak isterken aslında sıradan dünyaya geri dönme ihtimali de artık kalmamıştır. Eşikten sonra düşmanlar, dostlar ve maceralarla karşılaşır. Başka bir insan olarak bulur kendisini. Daha sonra bölüm sonu canavarı öncesinde son bir hazırlık safhası vardır. Bu evrede derin bir kuyuya düşer burada hikayesinin de finaline doğru ilerlemektedir. Bu kuyudaki macerası sonrasında bir ödül kazanır. Ardından sıradan dünyasına geri döner ve son olarak da yeniden doğduğunu fark eder. Trenden indiğinde trene bindiği kişi değildir artık. Transhümanizm tam olarak bu çemberi yok eder. Çünkü transhümanizm dünya sıradan bir dünya değildir. Seçilmiş bir grup içerisinde birçok maddesel kısıtı aşmış bir kişidir o artık. Onun için bir maceraya girişmesine gerek yoktur. Kaldı ki ona yol gösterecek bir akıl hocası da olamaz çünkü transhuman birey teknoloji sayesinde ulaşılması en zor noktadadır. Burada zaten çok temel bir soru ortaya çıkıyor, sanala insan neden ilgilenir? Sanat insanı ne yönlerden tamamlar ya da insan sanata neden ihtiyaç duyar. Bu sorulara vereceğimiz cevaplar da zaten transhümanizmin kahramanın sonsuz yolculuğunu neden akamete uğratacağını da bize açıklar. Öncelikle tüm amacım, yaşadığım çağı anlamak. Bana sunulan yükü, üstelik bu çağda neden yüklendiğime bir cevap arıyorum. Cevap bulma çabamda yazının her şubesi bana bir yol/yöntem gösteriyor. Farklı türler arasında düşünmeye çalışıyor gibi gözüküyorum ama aslında tek bir şeyi düşünüyorum. Bu çağın anlamı/kavgası ne? Ben bu çağda, inandığını iddia eden biri olarak, Allah'ın dinine nasıl yardım edebilirim? Bunu yaparken de kolaya kaçmadan, ezbere cümleler kurmadan, sözün bir etkisi olduğunu unutmadan nasıl çalışabilirim sorusu etrafında ilerliyorum. Çocuk edebiyatı benim bir anda dahil olduğum bir alan aslında. Neden peki? Çünkü dijitalleşme karşısında en güçsüz ve savunmasız olan çocuklar. Tıpkı 2006 yılından beri internet dünyasında sürekli bir şeyler arayan, bir yerlere giren, birçok tehditle karşı karşıya kalmış ben gibi, bugün de çocuklar dijital dünyada tehlikelerle karşı karşıya. Onlara hem bu dünyayı anlatmak, anlatırken kendim öğrenmek hem de bir bilinç kültür oluşturma idealinin bir yansıması. Ayrıca da yazmanın belki de en eğlenceli olduğu alan çocuk edebiyatı. Yazarken, çocukken oyun oynarken aldığım keyfi alıyorum. Öykü benim çocukluk idealim. En büyük hayalim ödüllü bir öykücü ve kaymakam olmaktı. Buna da sebep olan Yaşar Kemal'in Teneke romanıydı. Lise birde okumuştum ve beni derinden etkilemişti. Sonra okudukça öykü okumanın romandan daha çok keyif verdiğini fark ettim. Öykü, geldiği form itibariyle, aslında dijital dünyada da karşılık bulabilen bir tür. Şüphesiz roman da karşılık buluyor ve bulacak ancak, öyküde bir şeyi kısa bir zaman diliminde hemen anlatma pratiği, öyküyü yazması zor ama anlamlı ve değerli kılıyor. Ne kadar az kelime ne kadar doğru yerde kullanırsa bir sanat eseri ortaya çıkıyor. Dijitalliğin veri bombardımanında yerini koruyabiliyor. Ben her iki alanda ve farklı alanlarda da yazmak gerektiğini düşünüyorum zira her soru aynı yöntemle cevaplanamıyor. Her sorunun kendine has gereklilikleri ve araçları karşımıza çıkıyor. Böyle olunca da dijitalliğin merkezinde her alanda, her mecrada, elbette niteliği kaybetmeden, sözün değerini düşürmeden, seri üretime kaçmadan bir şeyler yapmayı anlamlı buluyorum. Bu alanda üretmek için biraz erken olduğunu fark ettim kendimi. Zira önce bu işle ilgili kavramsal bir çerçeve çizmek gerekiyor. Mekanik üretimle sanatı birbirinden ayırabilmek için. Hele ki yaptığınız üretim görsel değil de metinselse, burada sınırları doğru çizmek, tanımları eksiksiz yapmak zorundasınız. Ama elbette bir yandan ilerleyen teknoloji de hayalleri mümkün kılacak bir noktaya geliyor. Geçtiğimiz aylarda açıklanan metaverse meselesi bir yanıyla üretim süreçlerinde bir şeylere cevap bulmayı ya da bir takım tartışmaları anlamlı kılacak ortam oluşmasını kolaylaştırıyor. Kendi dünyamda bu konuda henüz sorularım ve sorulara vermeye çalıştığım cevaplarım olsa da, bir gün inşallah bu konuda bir üretim yapmak hala en büyük hayalim. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/ahmet-murat-ile-soylesi", "text": "Bunu kesinkes söylemem zor. Çünkü şiirime belli bir mesafeden bakmamı gerektiriyor, zorluk da bundan kaynaklanıyor. Şiirimde, ses, ritim, imge, benzetme gibi yapıyla ilgili meseleler söz konusu olunca, belli bir tutarlılık ve bütünlük görüyorum. Şiirlerimi tek ciltte toplasam yadırgamam. Ama tema gibi, bence yapıyla doğrudan ilgisi olmayan bir meselede bazı değişimler var. Yıllar içinde şiirimin tematik bir çeşitliliğe uğradığını, hatta tematik bir çeşitlilik aradığını söyleyebilirim. Kitapta neredeyse yarı yarıya politik ve bireyci şiirler var. Burada okurun dikkatini politik olana çekmek istediğimi düşünüyorum. İçinde bulunduğum zamanla, bu zamanın insanıyla, bu insanın toplumuyla ilgileniyorum ama şiirin bu ilgiyi kaldırabilecek ya da göğüsleyebilecek bir tür olmadığını da daha çok fark ediyorum. Sebebi de şiirin artık toplum için bir anlam ifade etmiyor olması. Bu ilgisizliğe itiraz etmek de istedim. İkisi arasındaki farklılık benim her ikisine de yatkınlığımla ilgili. Şiir okumalarım beni lirik şiire yaklaştırırken, teorik okumalarım beni ironik ve epik olana yaklaştırıyor. Son yıllarda teorik okumalar poetik okumalara baskın olduğu için de ikinci tür şiirler haliyle artıyor. Aslında bu kitapta da yapılabilirdi o bölümleme. Ama bu kez karıştırmayı, iç içe geçirmeyi, okurun aklını karıştırmayı tercih etmiş olabilirim. Senin ifadenle lirik ve ironik iç içe olsun istedim. Bu şiirler benim mesleki yaşantım ve ilgilerimle doğrudan bağlantılı. Bunlardan keşke daha çok yazsam. Bunlarla kendimce bazı hesapları kapatmaya çalışıyorum. Burada ilginç olan şudur: Bu şiirler bariz toplumsal dertlerimle ilgili ama yine de okur, yani karşımdaki toplumsallık, lirik şiirlerimle daha ilgili. Bu da böyle bir anımdır. Bu markaların ve diğerlerinin üzerine yazmayı sürdürmek istiyorum. Bunlar 19. Yüzyıl Batılı seyyahının deneyimini tersinden kurcalamak gibi. Yeni, yabancı, egzotik doğuyu yazmışlardı. Ben de piyasanın yeni devlerini, cinlerini, haremlerini egzotikleştirmek için yazmak istiyorum. Biraz büyülenerek, daha çok da kendimden öteye bir yere iteleyerek. Bir şiir kitabı yazmak istiyorum, tek şiirden oluşan. Bir de mekanın poetikası tarzında bir kitap var yazmaya çalıştığım. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/akif-hasan-kaya-ile-soylesi-1", "text": "Akif Hasan Kaya, uzun zamandır dergilerde yayımladığı öykü birikimini kitaplaştırdı. Islak Kibritler, Okur Kitaplığı tarafından yayımlandı. Öykülerinde sade bir dil kullanan Kaya, şiirsel anlatımıyla dikkat çekiyor. Eserlerinde öykünün bütün imkanlarını kullanmaya çalışan yazar, fantastiğe dair de güzel örnekler vermiş. Akif Hasan Kaya'yla kitabını ve öyküyü konuştuk. -Konuşmamıza genel bir soruyla başlamak istiyorum. Öyküyü hayatınızda nasıl bir zemine oturtuyorsunuz, öykü sizin için ne anlam ifade ediyor? -Bir dil ve imkan olarak, söylemek istediklerime ortam sağlayan bir araç olarak görüyorum öyküyü. Ama araç falan dememe bakarak, öyküyü küçümsediğim sanılmasın. Ben öyküye inanıyorum ve güveniyorum. Bu sebepten öyküye çok zaman harcıyorum, kafa yoruyorum. Okumalarımı hep öyküyü merkeze alarak yapıyorum. Okuyucuya bir şeyler söylemeye anlatmaya çalışıyorum. Bunun bir sorumluluğu var. Bunu bilerek ve hissederek eser vermeye çalışıyorum. Okuyucu okuduğunun kurgu olduğunu biliyor ama bir taraftan da yazarın söylediklerini, öykünün anlattıklarını dikkate alıyor. Bu basit bir şey değil. Buradan bakınca, öykü bir araç evet, ama önemli bir araç. -Öyküleriniz genel itibariyle vicdani hassasiyetin en uç noktalarından örnekler içeriyor. Neden daha genel geçer konulardan bahsetmiyorsunuz? -Aslında cevap sorunuzun içinde saklı. Malum genel ve geçer olan, gelir ve geçer. Ondan geriye bir şey kalmaz. Sizin deyiminizle söyleyecek olursak Vicdani hassasiyet önemli bir nokta. Madem yazıyorum, bir yer işgal ediyorum, beni rahatsız eden şeyleri yazmalıyım diye düşünüyorum. Bazı olayları öyküleştirerek edebiyatın alanına çekmek ve edebiyatın da meselesi yapmaya çalışmak lazım. - Yok adlı öykünüzde: eskiden ölmekten korkardım, şimdi yaşamaktan ödüm kopuyor diyorsunuz. Kahramanınıza, yaşamın hangi yönleri korkutucu geliyor? -Öykünün göndermeleri hemen herkesin malumu. Yok adlı öyküde, otuzlu yaşlarını yaşamakta olan birinin, gençliğinin bir kesitini sorgulamasını anlatmaya çalıştım. Kahramanın, yaşadığı derin hayal kırıklıkları sonucunda söyledi bir söz bu. İnsan olarak acizliğimiz, zayıflığımız, güçsüzlüğümüz... Öykü bir bütün olarak okunduğunda söz konusu cümle daha iyi anlaşılacak sanıyorum. -Peki, neden Islak Kibritler? -Islak Kibritler'in bir imge olarak bende bir karşılığı var elbette. Ama bunu burada paylaşarak, okuyucunun muhayyilesindeki Islak Kibritler imgesine müdahale etmek istemem açıkçası. Her okuyucu kendine göre bir yere koyacaktır. Kısaca bir şey demem gerekirse; belki de kibritlerin ıslak olması, çıkması muhtemel yangınları engellemek için iyidir. Başka; kibritler ıslak bile olsa aslını yitirmemişse kuruduğunda işe yarayabilir. -Özellikle Siyah, Fısıltı, Eflatun gibi öyküleriniz okuyanın damağında şiirsel bir tat bırakıyor. İleride bu tip öykülere devam mı edeceksiniz; yoksa Bir Kış Masalı veya Dönüş öyküsü gibi gerçeküstücülüğe veya fantastiğe kayan öyküler mi okuyacağız kaleminizden? -Bir meseleyi öyküleştirirken, bunu şöyle yapayım, böyle yapayım diye düşünmüyorum açıkçası. Öyküyü kurgularken en iyi nasıl anlatacağıma inanıyorsam, o yöne doğru bir eğilim oluyor. Fantastik, olağanüstü veya sizin değiminizle şiirsellik öykünün imkanları içinde var zaten. Yazarken bütün bu imkanları sonuna kadar zorlamaya çalışıyorum. Burada asıl önemli olan, öykünün bileşenlerini en iyi şekilde kullanarak ortaya iyi bir eser çıkarabilmek. Yoksa sadece şu türde öyküler yazacağım demem yanlış olur. Kısmet diyelim. -Öykümüzün bu günü konusundaki düşünceleriniz? -Aşkar dergisinin öykü editörlüğünü yürütüyorum. Gelen öyküler beni sevindiriyor, umutlandırıyor. Dergilerde yazanlar çoğalıyor. Öykü kitapları ilgi görüyor. Nitelikli eserler verenler çoğaldıkça öykü daha iyi yerlere gelecek diye düşünüyorum. Kısaca, öyküde iyi şeyler oluyor."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/akif-hasan-kaya-ile-soylesi-2", "text": "Islak Kibritler ve Ölmüş Oyuncaklar Müzesi adlı öykü kitaplarından sonra, Akif Hasan Kaya'nın üçüncü öykü kitabı Uzun ve Lacivert Günler yakın bir zaman önce İz Yayıncılık'tan çıkarak okuyucularıyla buluştu. Yazarla son kitabını ve öyküyü konuştuk. -Önceki kitaplarınızda olduğu gibi bu kitabınızda da insanı sarsan acılar ve toplumsal konular ön planda. Bu konulara yönelik ısrarınızın sebebi nedir? -Aslında sosyal olayları işlediğim politik öyküler yazarlık serüvenimde zannedildiği kadar bir yer tutmuyor. Bu bağlamda kitaplara yeniden baktım. İlk kitabım Islak Kibritler'de yirmibir öykü var ve bunlardan sadece altı öykü bahsettiğiniz temaya sahip. Ölmüş Oyuncaklar Müzesi'nde yirmibeş öykü var ve sadece dokuz öykü bu temalar etrafında kurgulanmış. Yine, yeni kitabım Uzun ve Lacivert Günler'de de durum yarı yarıya gibi. Bunların öne çıkmasının, dikkat çekmesinin en önemli sebebinin, az yazılıyor olması olabilir. Bundan şikayetim yok aslında. Ama yalnızca böyle öyküler yazıyormuşum gibi bir algının da üzerime yapışıp kalmasını da istemem. Elbette özellikle insanın hiçe sayıldığı, dini, dili, ırkı ne olursa olsun insan onurunun aşağılandığı her mesele konusunda yazmaya devam edeceğim. Öyküyü yazma sebeplerim arasında bunlar var zaten. Yani öykü, bunlar karşısında yerimi belirleyen bir araç aslında. Bütün olup bitenlere karşı muhalif duruşumu anlatabileceğim yegane araç. Ama dediğim gibi hemen her konuda yazmaya gayret ediyorum. -301 adlı öyküde güncel bir meseleye değinirken Koleksiyoncu öyküsünde konuyu mizahi bir bakış açısıyla ele alıyorsunuz. Yine Siyah Mavi adlı kısa öyküden sonra Göl adlı uzunca bir öyküye yer veriyorsunuz. Bunları öykü alanında bir arayışın sonucu olarak değerlendirebilir miyiz? -Elbette. Yalnızca bir temaya bağlı kalmadan geniş bir yelpazede öykülerimi yazmaya gayret ediyorum. Uzun, kısa, olay, durum, mizahi, dram... Böyle olunca da dediğiniz gibi bir çeşitlilik ortaya çıkıyor. Ömrüm oldukça da bu arayışım sürecek. -Ben Yapmadım adlı öykünüzü okumaya başladığımızda ilkin mizahi bir öykü okuduğumu zannediyoruz. Ancak öykünün sonunda gerçeklerin yüzümüze tokat gibi çarptığını görüyoruz. Yani mizahi olmaya müsait öykülerinizde bile acı gerçeklerle bir şekilde bağ kuruyorsunuz. Bunu sorumluluk bilinciyle yaptığınızı söyleyebilir miyiz? -Aslına bakarsanız öyküleri kurgularken önce mizahi bir dille başlayayım, arkasından şöyle yapayım gibi bir düşünceyle başlamıyorum yazmaya. Her hikaye bir yerde kendi biçimini de dayatıyor sanırım. Bu durum öyküye bakış açımla da alakalı. Sanat anlayışı olarak durulan yer öykünün içyapısını da etkiliyor. Sorumluluk meselesine gelince, elbette o yurtta olanlarda benim de bir sorumluluğum var. Kendi zamanımın olaylarına elbette sessiz kalamam. Özellikle doğruluğu ya da gerçekleştirilen eylemin içeriği alacalı değilse. Bazen birçok meselede tereddütte kalıyoruz. Ne yapsak bilemiyoruz. Ama bu olay öyle değil. İyi ve kötü açıkça belli. Öyleyse elimdeki tek şeyle; öyküyle bunun karşısında durmak benim sorumluluğum diye düşünüyorum. Daha doğrusu öyle olsun istiyorum, öyle umuyorum. -301, Sınır, Gecenin İpi gibi öykülerde güncel konuları öyküleştirmişsiniz. Güncel olan gündemden düşünce öykülerinizde değerini yitirmez mi sizce? -Keşke bu olaylar bir daha olmasa, öyküler de unutulsa. Ama öyküleri kısa bir zaman önce yazmış olmama rağmen, geçen bu kısa zaman içinde bile aynı olaylar tekerrür etmeye devam ediyor. Zaten burada anlatılan, olaydan ziyade meselenin yalnızca bir anıdır. Olay daha çok bir araç olarak öykünün içinde yer alır. Böyle olunca da insanda meydana gelen tahribat her zaman, her devirde devam ediyor. Dediğim gibi keşke değerlerini yitirseler, yerin dibine batsalar da bir tek çocuğun, bir tek saç teline bile zarar gelmese. -Öykülerinizdeki şiirsel dilden hareketle öykü şiir ilişkisi konusunda ne dersiniz? -Öykünün şiirle roman arasında olduğunu düşünüyorum. Eksiltili anlatım, kelime tasarrufu derken şiire daha fazla yaklaşıyoruz sanırım. Öykülerimde şiirsel bir dil kullanmak gibi bir gayretim yok aslında. Ama dediğim gibi birçok şeyi denerken böyle bir dile yaklaşıyor olabilirim. -Aşkar Dergisi'nin öykü editörüsünüz. Bu bağlamda günümüz öykücülüğünü nasıl değerlendiriyorsunuz? -Son yıllarda öyküye ilginin arttığı bir gerçek. Hem okurlar açısından hem de yazarlar açısından bu ilgiden söz etmek mümkün. Ama bu ilginin niteliğinin hemen test edilmesi zor. Bunun için belki belli bir süre geçmesi gerekir. Sonra geriye bakıp değerlendirmek ve bunun bir yükseliş mi yoksa bir çöküş mü olduğuna karar verilebilir. Nicelik açısından dediğim gibi öykü yazmaya karşı ilgi artıyor. Okuyucu da öykü dergilerine ve kitaplarına ilgi gösteriyor. -Teşekkürler. -Ben teşekkür ederim."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/akif-hasan-kaya-ile-soylesi-3", "text": "Aslında geriye dönüp bakmak yerine her zaman an'a ve yarına bakmayı tercih ettim. Oysa dün olup bitenler, an'da olanlardan ve gelecekte olacaklardan daha fazla veri içerir. Distopik bir meseleyi ele alırken bile aslında dünün mirasının yarına yansıması üzerinden sözümüzü söylemeye çalışırız. Bu anlamda geçmiş gelecekten daha canlıdır. Bizi biz yapan, sahip olduğumuz değerleri kıymetlendiren de yaslandığımız müktesebattır diyebiliriz. Her yeni gün elbette yeni tecrübeleri de beraberinde getiriyor. Islak Kibritler bir ilk kitap olmaktan öte, yıllarca verdiğim emeklerin toplamı ve ortaya koyduğum bir eser olarak benim için ayrıca kıymetli. Ve fakat dünya dönmeye devam ediyor ve söylenecek sözlerle birlikte yeni öyküler birikiyor. Bu birikim bahsettiğin gibi dokuz yıllık zaman içinde beş kitap olarak önümüzde duruyor. İnsanlığın hikaye ırmağı da gürül gürül akmaya devam ediyor. Edindiğim bütün tecrübeler aslında beni o hikayeye daha fazla yaklaştırıyor. Bir insan olarak bundan beri olmam zaten mümkün değil. Öyleyse, insanlık hikayesinden payıma düşenlerin öykülerini yazmaya ömrüm yettiğince devam etmek istiyorum. Hz. Adem'le başlayan ve kıyamete kadar sürecek olan o soy hikayeye ben de bir katkı yapabilirsem kendimi bahtiyar addederim. Kurduğum cümlelerin bana şahitlik etmesini dilerim. Diğer taraftan insanlık hikayesinin büyük bir baskı ve saldırı altında olduğunu düşünüyorum. İnsanın, saf ve soy bir varlık olarak kalmasının gittikçe zorlaştığına inanıyorum. Alın teri ve emeği sömürülen milyarlarca insana vaat edilen, diğer insanlardan daha fazla konfora sahip olma seçkinciliği. Böylece kurulan bu acımasız sistem, Kamboçya'da günde bir dolara çalıştırdığı bir çocuğun ürettiği ve ömrü boyunca asla giyemeyeceği ayakkabıyı iki yüz dolara satarak büyüyor. Üstelik bu çocuklar maruz kaldıkları kimyasallar yüzünden daha otuzlu yaşlarında ölüyor. Adaletsiz gelir dağılımı ile beslenen bu doymak bilmez sistem, medya ve reklam aracılığı ile insanı bir çeşit bağımlı haline getiriyor. Böylece daha fazla edinme isteği ile eşitlik, hak, paylaşma, adalet gibi kimi insani değerler yavaş yavaş geriye çekiliyor. Elimizde ise arsız, doymak bilmez bir tüketim şiddeti kalıyor. İşte o zaman da birisi çıkıp Avrupa'nın geleceği Afrika'nın fakir kalmasına bağlıdır. Afrika'nın fakir kalması için elimizden geleni yapacağız. diyebiliyor. Bunu da üst perdeden ve fütursuzca söyleyebiliyor. Bu baskı ve kıstırılmışlık içinde, insanlığın hikayesinin üzerindeki baskı ve aldığı yara edebiyatın meselesi olmayacaksa kimin meselesi olacak diye düşünmeden edemiyorum. Evet, hikaye bu ve ben buradayım. İnsanlık hikayesine yapılan her müdahalede sorumluluğum olduğunu düşünüyorum. Çünkü biz yaşarken oluyor her şey. Ve güneşin altında bugün varsak, taşıdığımız vebal omuzlarımızda bir emanet olarak durmaktadır. Geriye dönüp zaman zaman kitabı çıkmamış halime kimi tavsiyelerde bulunuyorum. Bazen kendimi payladığım da oluyor. Geçmişte oyalanmak, bir çeşit nostaljik coşumlar olarak değil ama Şunu acaba şöyle yapmak daha mı güzel olurdu? dediğim zamanlar oldu. Ama sonra olabileceklerin en güzel şekilde olduğu konusunda bir mutmainlik içinde yeni öykülere yöneldim. Bundan başka ne söylesem fazla kişisel kalır. Öykü yazmayı, kurguyla oynamayı seviyorum. Bazen öykülerin birbirini çağırdığı oluyor. Mayalanıyor. Böyle olunca da kayıtsız kalamıyorum. Kimi devam öyküler çıkıyor. Ama bunlar da en fazla üçleme olarak kalıyor. Fakat belli bir yerden sonra fazladan bir cümle kursam bütün öykü bozulacak ve emeklerim heba olacak gibi hissediyorum. Daha doğrusu o noktaya geldikten sonra bir cümle daha kursam sırıtacak, böylece de öyküye hakaret etmiş gibi olacağımı düşünüyorum. O yüzden bazı küçük bağlantılarla üçleme olarak kalıyor. Bu da belki bir tarz olarak haneme yazılabilir. Bundan başka ne söylesem zorlama olur. Daha önce de roman yazmak istediğimi, hatta kimi notlar aldığımı söylemiştim birkaç yerde. Bundan vazgeçmiş de değilim. Ama paçamızdan çekip duran maişet derdi, hayat hengamesi şimdilik bunu ertelememe sebep oluyor. Bir gün inşallah diyeyim. Ya Hak. Savaş görüntülerini, insanların başında patlayan bombaları bir simülasyon gibi konforlu ve güvenli evlerimizden bize izletenlere, elindeki kumanda koluyla binlerce kilometre uzaktaki insanların yaşamları hakkında karar verip onları hayattan koparanlara, bizim gerçeklik algımızı sakatlayanlara karşı elimde olan tek şeyle, yani öyküyle itiraz etmeye çalışıyorum. Soruna en yalın cevap bu olabilir. Diğer taraftan şunu da mutlaka eklemem gerekiyor. Sanatçının olaylar olmadan önceki tutumuyla, olaylardan sonraki tutumu arasında bir fark yoktur. Olmamalıdır. Çünkü sanatçının sahip olduğu değerler, müktesebatı ve estetik bilinci ona zaten bir sabite sağlamıştır. Tam da bu sabite üzerinden sanatını icra eder. Elinde olan ve yaslandığı bu zemin onu olaylar ve durumlar karşısında daha korunaklı bir konuma getirir. Böylece icra ettiği sanat kıymetlenir. Bir olay gerçek olsun ya da olmasın, sanatçı ele aldığı meseleyi derinlikli bir dille anlatmaya mecburdur. Yalnızca inandırıcılığı artırmak, okuyucuyu gerçekliğe yaklaştırmak anlamında değil, sahip olduğu estetik bilinç sanatçıyı derinlikli olmaya zorlar. Özellikle, itiraz ettiğimmeseleleri edebiyatın, daha doğrusu öykünün alanına çekmeye çalışırken bazı klişelere de dokunmuş oluyorum sanırım. Bugün bize acayip ambalajlarda gerçek diye sunulanlara karşı uyanık kalmanın sanat üzerinden yolu bu gibi geliyor bana. İnsanlığın acılarıyla beslenenlere karşı isyanımı ancak böyle dile getirebiliyorum. Bir ideolog tavrıyla konuşmak istemem. Ancak pragmatik kimi günlük telaşlara kurban edilen insani değerlerin asli hüviyetini korumak ve kendi gerçekliğini iade etmek de sanatın bir meselesidir bana göre. Yoksa bu kadar politize olmuş bir dilden kendimizi sakınmak imkansız hale geliyor. Umut çok büyük bir şey. Bütün olup bitenlere karşı koşarak sığındığımız bir liman. Ne olursa olsun bizi diri tutan bir cevher. Bir umut güzellemesi yapmak değil maksadım ama bence insanın taşıdığı canın bağlı olduğu iptir umut. Bu bağlamda, bir yazar olarak öykü kahramanlarımın umutlu olması gayet doğal bana göre. Umut karanlığın, zulmün ve insani değerlere karşı işlenen her suçun panzehiridir diye düşünüyorum. Fıtri hikayesine dönmesini umduğum insandan ve de her şeye rağmen bizden ümidini kesmeden her gün güneşi doğuran Allah'tan ümidimi kesemem. Bahsettiğin öyküyü Acaibü'l Mahlukat atölyesi için yazmıştım. Bir gulyabani öyküsü olduğunu kitap zaten söylüyor. Bundan başka benim öykülerin ne söylediği ya da ne anlattığına dair kuracağım her cümle okuyucuya haksızlık olur diye düşünüyorum. Sen böyle anlamışsın. Bir başkası daha farklı bir anlam çıkarabilir. Bu zenginliğe halel getirmemek için başkaca bir şey söylemekten imtina ediyorum. İnşallah koruyabiliyorumdur. Gayret ediyorum diyeyim. Ağlak metinler okumayı hemen hiçbirimiz sevmiyoruz. Okumayı sevmediğim metinler yazmak istemedim hiçbir zaman. Bundan özenle kaçındım. Bazen yazmak istediğim bir meseleyi yıllarca ertelediğim oldu. Öykü kendi dilini bulsun diye beklettim. Bu sabrın karşılığını aldığımı düşünüyorum. Benim bilinçli yaptığım ilk okuma yazılı bir metin değildi; bir çizgiydi. Demiryollarında çalışan babam, ilkokulda okumaya yeni başladığım günlerde bir akşam elinde bir dergiyle geldi eve: İslam dergisinin Hac özel sayısı. Yakın zamana kadar duruyordu o dergi ama taşınırken kaybettim sanırım. Derginin küçücük yazılarını okuyamadım elbette ama içinde benim yaşımda bir çocuğun ilgisini çekecek bir şey vardı: Bir Hasan Aycın çizgisi. O çizgiyi merakla uzun süre incelemiştim. Onun üzerinden kendimce hikayeler kurmuştum. Şimdi böyle bugünden geriye bakınca farkında olmadan sağlam bir temel atmışım kendime göre. Uzun yıllar sonra aynı çizgilerle yeniden karşılaşınca aramızdaki ünsiyetten mülhem hiç yabancılık çekmemiştik. Ezelden bir tanışıklık vardı aramızda. Daha sonra Hasan Abi ile tanıştık. Ben de o çizgileri daha sağlıklı okumayı öğrendim zamanla. Kitabın takdim yazısında da dediğim gibi, bu çalışma aslında eskilerin komşu tabağını boş çevirmeyip elde olandan bir şeyler, hiç olmadı bir yemelik tuz koymaları gibi de anlaşılabilir. Öykücünün hediyesi öykü olur elbette. Bu çalışma uzun zamandır aklımda vardı. Öykü yazarı arkadaşlarıma bahsettim. Hemen hepsi olumlu cevap verdiler. Böylece ortaya Çizgi ile Yazgı çıkmış oldu. Çizgilerden hareketle öykü yazılması anlamında bildiğim kadarıyla ilk çalışma bu. Umarım yeni ve farklı kitapların önünü açar ve örnek teşkil eder. Kitapta çok kıymetli ve yetkin isimler yer aldı. Çağrıma cevap vermelerine çok sevindim. Hepsine buradan yeniden teker teker teşekkür ederim. Biz yazdığımız öyküleri iki kapak arasına alıp ortaya koyduk. Takdir okuyucunun ve eleştirmenlerindir. Sürpriz yok. Yine kısmet olursa öyküler yazacağım. Dergilerde yayımlayacağım. Kitaplık çapa eriştiğinde dosyamı yayınevine göndereceğim. Ama şunu söylemek isterim, tezgahta her zaman yazılacaklardan çok okunacaklar var. Şimdi bu son sorunu da cevapladıktan sonra hızlıca okumalara dönmek istiyorum. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/akif-hasan-kaya-ile-soylesi-4", "text": "Öykülerime bakıp -hacim olarak değil belki ama genişlemeye elverişli içyapısı itibarıyla- benim bir gün roman da yazacağım öngörüsünde bulunanlar olmuştu. Hatta kimi söyleşilerde bu yönde sorular da gelmişti. Elbette bunlar da beni teşvik etmiş olabilir ama Kehanetin İlk Günü birdenbire ortaya çıkmadı. Yaklaşık beş yıldır üzerine düşünüp notlar alıyordum. Böyle uzun soluklu bir demlenmeden sonra yazdığım Göl gibi öykülerim de var malum. Yazım süreci kısa olsa da romanın hazırlığı bir hayli uzun sürdü aslında. Kimi dost sohbetlerinde roman yazma fikrimi anlatmış ve hikayesinden de bahsetmiştim. Bu fikir aklıma ilk düştüğünde zaten bir romana dönüşeceği belliydi. Zihnimde tasarlarken de roman olarak vücut buldu. Yazım süreci, öykülerimden bağımsız olarak yeni tecrübeler edinmemi sağladı. Bu kadar geniş bir kurmacanın kendi ritmini koruyarak kopmadan ilerleyebilmesi için sarf ettiğim dikkatin beni olgunlaştırdığını düşünüyorum. Artık daha cesur hissediyorum kendimi. Roman yazmayı, bir metin üzerinde hemen her gün disiplinli bir şekilde çalışmayı sevdim. Bu bağlamda arkası gelir diye umuyorum. Geçtiğimiz aylarda Şükran Divanı adını taşıyan uzun bir öykü yazmıştım. Bu öyküde yüz binlerce insanın öldüğü 1864 Büyük Çerkez Sürgünü'nü ana tema olarak aldım. Baktığımız zaman o olayın üzerinden yüz elli yıldan fazla zaman geçmiş. Asıl soru şu bana göre: Geçmiş gerçekten geçiyor mu? Daha birkaç gün önce İtalya açıklarında batan bir göçmen teknesinde de 41 kişinin öldüğünü okudum. Dünyanın bütün denizleri bu kayıp insanlar için bir mezarlığa dönüşmüş durumda. Yurtlarından sürülürken yollarda can veren bu insanların net bir kaydı bile tutulamıyor yazık ki. Bana göre geçmiş; bugünden, şu andan daha canlıdır. Üzerinde derinlikli olarak düşünmeye, bazı noktaları yeniden yeniden tahlil etmeye, buradan bazı hisseler çıkarmaya, yani incelikli olarak çalışılmaya daha müsaittir. Zaten Kehanetin İlk Günü de salt bir mitolojik anlatı değil. Tam da az önce değindiğim gibi, geçmişin bugüne uzantılarını ve etkilerini konu alan bir metin. Aslında ben hikayemi bugünden anlatıyorum. Oradaki tarihi hikaye, sadece anda yaşadıklarımıza yaptığı katkı nispetinde var. Yani o geçmiş bir türlü geçmiyor. Ve biz insanlık olarak her nesilde bazı şeyleri yeniden tecrübe ediyoruz. Bu tecrübeler bazen büyük öfkelere neden oluyor bende. Çünkü bırakın yüzyıllar önce yaşanmış büyük acılardan ders almayı, daha dün meydana gelen elim bir hadiseden bile ders alamıyoruz. Bunun nedenlerine girmek bu söyleşinin hacmini aşar. Ama bir yazar olarak, ortaya koyabildiğim öykülerimde ve romanımda bu meseleleri işlemeye gayret ediyorum. Çok net söyleyeyim, katılmıyorum. Deneysel metinleri ayrı tutarak söylüyorum, bana göre öyküleyici bir metin tahkiyesiz olmaz. Burada belki de eleştiri konusu olan şey, tahkiyenin niteliği olabilir. Kimi metinler biçim itibarıyla tamamen tahkiyeye yaslanırken kimileri de bunu metnin içine gömerek yapıyor olabilir. Ortada bir hikaye olmalı ki yazar bunu anlatma iddiasında olabilsin. Hikayenin metne yedirilmiş olması o metinde tahkiye olmadığı anlamına gelmez. Kimi arayışlarla yazılan metinlerde tahkiye geri çekilmiş gibi görünse de toplamdaki hacimleri itibarıyla bunun zorlama bir yorum olduğunu düşünüyorum. Evvelemirde edebiyat, insandaki değişmeyeni anlatır. Güncele dair yazıyor olsak da, tarihi bir meseleyi ele alıyor olsak da insandaki değişmeyen temelinde baktığımızda esasında hep insanı anlattığımızı görürüz. Mesela kadim çağlara ait bir roman kahramanı olan Yuşa, yaşadığı şehri bir sebepten terk etmek zorunda kalıyor. Başka bir bölümde ise günümüzde yaşayan başka bir roman kahramanı da işsizlik, hayat pahalılığı ve artan kiralar sebebiyle büyük şehirden kaçarak küçük bir Anadolu kasabasına yerleşiyor. Bu iki kahramanın arasında binlerce yıl var. İkisinin refleksleri ve hareket sebepleri temelde çok farklı olsa da benzer nedenlere dayanıyor. Sorunda kaygı olarak tanımladığın şey belki bu olabilir. Bütün bunların gelecekte de böyle olacağını öngörerek küçük uyarılar yapmaya çalışıyorum diyebilirim. İkisini de gerektiği kadar, kurguya ve olay örgüsüne sağlayacağı katkı kadar kullanıyorum. Burada anlatma iştahı olarak gördüğün şey, roman kişilerinin karakterlerinden kaynaklanıyor olabilir. Yani geveze birini anlatıyorsam ya da çok hareketli bir sahneyse buna göre anlatmak gerekiyor. Diğer taraftan böylesi bir durumda bile fazlalıklardan arındırılmış bir sıkılığı ve sadeliği gözetmek gerekir. Bu durumda da senin hem sıkılık hem de anlatma iştahı dediğin şeyle karşı karşıya kalıyoruz diye düşünüyorum. Edebiyatın önceliği elbette ki ne anlattığımız değil, nasıl anlattığımızdır. Sanat bir formdur ve sağladığı biçimsel çeşitlilik onu daha da kıymetli hale getirir. Her metin kendi içyapısı itibarıyla yazarına bir dil imkanı sunar. Bence iyi metinler, yazarların bu imkanı ele aldıkları meseleyle ne kadar bütünleştirdikleri ile alakalı. Ben her metnin bir müziği ve matematiği olduğuna ve bunları iyi harmanlamanın da bir metni iyi bir metin yaptığına inanıyorum. Klişe olacak ama sürpriz yok. Ağırlık her zaman olduğu gibi okumaktan yana. Bir yandan öyküler yazmaya ve yayımlamaya devam ediyorum. Bu öyküler kitap olacak bir çapa ulaştığında ise yine iki kapak arasına girer diye umuyorum. Diğer taraftan da notlarını aldığım bir roman var. Dilerim onu yazmak da nasip olur. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/ali-emre-ile-soylesi", "text": "Şair Ali Emre ile Okur Kitaplığı'ndan Çıkan Yeni Şiir Kitabı Yeryüzüne Dağılan Hakkında Konuştuk. - Şiir kitabınız üç bölümden oluşuyor. Okumaya başladığımda şiirlerin bir süre sonra bireyselleşmeye doğru gideceğini düşünüyordum ama karşıma ciddi bir duyarlılıkla ele alınmış kanayan yaralarımız çıktı. Ali Emre hep meseleleri olan ve onlara kayıtsız kalamayan bir şair mi? Herkesin ontolojik sorunlarla boğuştuğu ve bunun popüler olduğu bir çağda neden meseleler? - Bir derdi, meselesi, çabası, kavgası olmayan insanı kim ne etsin? Böcek gibi yaşamak, asla yüceltilemeyecek bir tercihtir. Ben inançlarım, düşüncelerim, hayata bakışım itibariyle öteden beri insanlığın yaşadıklarına bigane kalmamaya çalışan biriyim. Gündelik hayatımda da zihnim, yüreğim hep bunlarla iç içedir sonuçta. Diğer edebi türler gibi şiir de son çözümlemede şairinin bakış, algılayış ve yaşayışından izler taşır. Sonuçta o da insani bir eylemdir. Bu kitapta, meselelerimizin, kanayan yaralarımızın biraz daha öne çıktığını, merkezi bir yer edindiği de doğru bir tespit. İyiliğe arka çıkmak; zulme, kıyıma, haksızlığa, zorbalığa karşı durmak kim olursak olalım bizim en temel insani ödevlerimizden olmalı zaten. Şiir de bu eksende bir anlama ve tanıklık eylemiyle birlikte bir şahitlik bilinci ve inşirah açılımı sağlıyor bana. - Kitaptaki ilk şiir Kazadan Beladan Sakınır Gibide klasik bir biçim dikkatimizi çekiyor. Diğer şiirlerde de benzer biçimleri ve halk şiiri sesini hissediyoruz. Serbest gibi görünen ama geleneğe de biraz bağlı şiirler diyebilir miyiz? Ayrıca bu biçimleri tercih sebebiniz nedir? - Evet. Koçaklamalardaki sesi andıran söyleyişlerin yanı sıra beyit birimiyle yazılmış şiirler var kitapta. Bunlar bir araç, bir imkan sonuçta. Anlatacaklarıma uygun düştükleri için kullanmışımdır onları. Form, biçim önemli olmakla birlikte temel öğe değildir. Bir gerekçesi, anlam evleği olan söz, kendine uygun bir biçim bulmakta zorlanmayacaktır. Bu bağlamda ben de edebiyat, sanat alanındaki insani birikime yabancı, mesafeli durmam. Sözün, anlamın üstünü kapatmamak, onları örtüp karartmamak kaydıyla geleneksel biçimleri de modern biçimleri de kullanırım. Önemli olan kabın içini neyle, nasıl, hangi yetkinlikte, nasıl bir vüs'atte doldurduğunuzdur zaten. - 80'lerde İstanbul'da şiiri hem panoramik hem de öyküsel anlamda bize dönemi özetliyor. Seksenler birçok insanda nostalji sizde daha çok acı bırakmış gibi. Aslında ilk gençlik çağlarınıza tekabül ediyor ve belli ki dönemin sorunları yine sizi teğet geçmemiş. Seksenlerde güzel şeyler de oldu mu hatırınızda kalan? - Yeryüzüne Dağılan; seksenlerin, doksanların, iki binlerin tümünden izler taşıyan şiirler içeriyor. 80'lerde İstanbul'da şiiri ise ağırlıklı olarak bunların ilkine yoğunlaşan, hem ilgili döneme hem de benim ilk gençlik yıllarıma retrospektif bir bakışla ışıklar düşüren bir şiir. Benim de severek yazdığım ve okuduğum bir şiir bu. Bugünümü biçimlendiren olayların, tercihlerin, kararların, yönelişlerin neredeyse hepsi orada, o yıllarda saklı. Aynı zamanda önemli toplumsal olayların, altüst oluşların yaşandığı bir dönem 80'ler. Şiir de birbiriyle kesişen bu iki düzlemde akıyor zaten. Bir tarafta darbe atmosferi var. Kenan Evren var, acılar var, işkenceler ve mahpusluklar var. Herkesin bir parça etkilendiği Ahmet Kaya var. Çernobil var. Turgut Özal var. Waldo kitabını yeni yayımlayan İsmet Özel var. Turgut Nereden Koşuyor adlı sıradan kitabıyla büyük bir gürültü koparan Emin Çölaşan var. Suların üç günde bir akması var. Öğrenci yurtları ve evleri var. Edip Cansever'in, Cahit Zarifoğlu'nun vefatı var. Korkuyu ve mahcupluğu üstünden atmaya çalışan ideolojik silkinmeler var. İnsanı boğan bir üniversite müfredatı var. Bunlar, genel atmosferden kesitler. Benim için de yeni, farklı bir hayat var elbette. Taşradan gelip büyük şehirde tutunmaya, okumaya çalışan bir gençsiniz. Yeni birçok olguya, görüntüye, ilişki biçimine çarpa çarpa, yeni birçok sıkıntıyla çarpışa çarpışa büyüyorsunuz. Gurbettesiniz, yoksulsunuz, okuyabilmek için aynı zamanda çalışmak zorundasınız. Çok heyecanlı, istekli ve meraklı fakat aynı zamanda utangaç ve yalnızsınız. Taşrada ağır ağır akan ve değişime henüz büyük ölçüde direnen hayatın İstanbul'da ne kadar hızlı ve acımasız aktığına tanık oluyorsunuz. Okuyor ve tartışıyorsunuz. Düşünceleriniz değişiyor. Eylemlere katılıyorsunuz. Coplanıyorsunuz. Takip edildiğinizi düşünüyorsunuz. Böyle ilginç bir zaman dilimi yani. Güzel şeyler de yaşadım elbette o yıllarda. Her şeye rağmen İstanbul'u sevdim. Farklı insanlarla tanıştım. Fakat acı ve hüzün daima galip geldi bende. Şiir eşliğinde geriye dönüp baktığımda bunlarla buluşmam doğal elbette. - Kanamalı Gazel Turgut Uyar'dan esinlenilmiş. Turgut Uyar Ali Emre'de nasıl ve nerede duruyor? - Turgut Uyar, Türkçe şiirde büyük bir yükselti kuşkusuz. Beğenmediğim, sevmediğim, yakıştıramadığım bir sürü yönü de vardır fakat şiiri her halükarda bereketli ve besleyicidir. Sezai Karakoç gibi, Cahid Zarifoğlu gibi, İsmet Özel gibi. Bu isimler günümüz şiirini etkilemeye devam ediyor zaten. Kanamalı Gazel, Uyar şiirinin bende nasıl ve hangi yönde karşılık bulduğunun da bir göstergesidir. - Şiirlerin geneline baktığımızda modernle geleneksel iç içe. Milenyum ile Aşkar aynı cümlenin içinde geçebiliyor örneğin. Bir sentez mi amaçladınız yoksa gelenekten kopmak istemiyor musunuz? - Bu; şiirin gerçekliğiyle, uzamıyla, coğrafyasıyla ilgili bir durum sanırım. Bir saat gibi içinde yaşanan zamanı, aynı zamanda bir pusula gibi gidilecek yeri, yönü, gelecek zamanı işaret eden şiirin gelenekten, tarihten, insanlık deneyimlerinden tümüyle kopması da mümkün değil. Üstelik ben tarihe büyük bir ilgi duyan biriyim küçüklüğümden beri. Kaçış da arayış da, bağlılık da hesaplaşma da tarihsel bir düzlem arar kendine zaten. Şair dağılmış, kendi yerini ve gücünü yitirmiş bilgi ve duyumsamalar arasında insani duyarlığı yeniden birleştirir, toparlamaya ve anlamlandırmaya çalışır. Şiir biraz da bu durumun, insanla ilgili bu çok yönlü, bu karmaşık ve değer aşılayıcı oluşun serencamıdır, didişmesidir, erincidir. Acımasızca geçip giden zaman ile çok güçlü bir istekle gelmesi beklenen, arzulanan arasında kalan insanın yaralı, yarılmış da olsa bir anlatım yolu, bir dil bulma ihtiyacıyla bir bağlantısı vardır şiirin. Kökü yerde, dalları gökte bir söz ağacı; yeryüzü konukluğumuzun bütün tortusunu yedeğine alarak zamanın dibinden gülümsüyor bize hala. - Bu şiirleri okuyanların en azından bazı kişi ve kavramları bilmediğini varsayarsak ciddi bir merak duyacaklarını düşünüyorum. Örneğin genç arkadaşlar bir ansiklopedi olmasa da Google'a bir Nurettin Zengi, İbn-i Hazm, Godiva yazarlar mı? Yoksa okuyup geçerler mi? Ümitli misiniz genç okuyuculardan? - Aklı başında her şair okuyucusunu kutsamaktan da küçümsemekten de uzak durur. Hepimiz bir gün yazdıklarımızın ucundan kıyısından birilerinin tutacağı umudunu da taşıyarak yazıyoruz. Üstelik ben, bütün eksiklerine, yetersizliklerine rağmen günümüz şiirinin oldukça canlı, gürültülü ve direngen olduğunu düşünüyorum. Edebiyatın, sanatın, kültürün, düşüncenin bütün dünyada maruz kaldığı gerilemeye bakarak umutsuzluğa düşmemek lazım. Edebiyatın geneli için de söylenebilir belki ama ben özellikle şiirin kendisini kuşatan koşulların, kendisine ayrılan imkanların, kendisine layık görülen çapın ötesinde bir işlevi olduğuna inanıyorum. Sayıları az olmakla birlikte duyarlığı da birikimi de yüksek gençler olduğunu biliyor ve görüyorum. Hiçbir tasmayı sevmeyen gençler, surda gedikler açmaya bundan sonra da devam edeceklerdir. Kimi zaman sevinç, kimi zaman acı eşlik etse de kendisine, insan tükenmez gerçekliğinin bilincinde olarak, uzanıp her sabah bu gürbüz insan ağacının yanaklarından öpmeyi asla ihmal etmemeli şair. - Bıraktığın Yerden şiirini temel alırsak insanlara Biz birçok şey kaybettik hala da kaybediyoruz; bak ne idik ne olduk! diye sesleniyorsunuz. Şiir kaybettiklerimiz hakkında ne yapabilir? - Şiir işaret eder, gösterir, dikkat çeker, eşlik eder. Onun ötesinde bir şey yapamaz. Hayat, edebiyattan daima daha üstün ve önemlidir. Şiir bize neyi kaybettiğimizi hatırlatabilir, yitiklerimizi gösterebilir. Arama ve bulma çabamızı güzelleştirebilir. Fakat hayatı kararlı ve inançlı insanlar kurup değiştirebilir. Benim şiirim de geçmişin, tarihin avlularında epeyce dolaşır fakat oraya saplanıp kalmaz. Oradan güç alırız, orada başarılabilenleri görürüz. Umutlanırız. Yekiniriz. Silkiniriz. Fakat yüzümüz hep hayata ve geleceğe dönüktür. Biz yaşadığımız zamana da tarihe de hayata da kendi gerçekliğimize de bütüncül bir anlayışla bakarız. Ders alırız, ye'se düşmeyiz, çözülmeyiz. Düştüğümüz yeri görür ve oradan sıçramaya çalışırız. Sınav bilinciyle hareket ederiz. Bu tutum sonuçta muhkem ve devrimci bir bilincin içimizde sımsıkı durmasıyla ilgilidir. En zor durumlarda bile özne merkezli düşünmeye çabalarız. Bu nedenle, kendini zehirleyen, ısırgan otları gibi dilimizi, dimağımızı dalayan her şey bizden uzak durmalıdır. - Oturma Grupları şiirinde ülkemizden dünyaya açılıyorsunuz. Samimiyet eksikliğine bir eleştiri sezdim şiirde. Dışarıdan her şeye duyarlı gibi görünen ama içi kof duyarlılıklar sizi neden rahatsız ediyor? Pekala, size ne diyebilirler? - Evindeki mobilyalara, oturma gruplarına taparcasına bağlanan insanlarla oturma eylemi yapan insanlar bir aradadır o şiirde. Yemekhane, yatakhane, abdesthane arasında bir hortum gibi yaşayan insanlar bilerek ya da bilmeden zulme, zorbalığa, ahlaksızlığa, kötülüğe güç katan yahut bunları bizzat gerçekleştiren kişilerdir. Ben bir insan ve şair olarak bir inancın, dünya görüşünün tarafıyım ve bu beni aynı zamanda eleştirel düşünmeye, tavır almaya hatta bir savaşım vermeye yönlendiriyor elbette. - Ganimete Giriş, İslam tarihinin yaralarına gidiyor. Hepsinin yükü şairin omuzlarında mı? Uhud mağlubiyetine hala üzgün mü Ali Emre? - Biz o tarihin de sonuçta bir parçası, bir tarafı, iyi kötü bir aktörüyüz. Bugünden bakınca da böyle bu. O evren içinde konumlanarak hala sevinmeye ve üzülmeye devam ediyoruz. Bize hala anlam ve değer katan, bize bir kimlik ve kişilik kazandıran organik, canlı süreç bu. Ganimetçilik yapan, fırsat düşkünü, mülkiyete tapan, iyiliği emredip kötülükten sakındırmayan, yetimi ve öksüzü itip kakan, hakkın ve adaletin tanıklığını önemsemeyen, yoksulu doyurmaya önayak olmayan, komşusu açken kendisi tok yatan, çocuklarımızın diri diri gömülmesine ses çıkarmayan anlayışlardan ve kişilerden de uzak durmalıyız. Söz gelimi inşaat ya resulallah anlayışla özetlenebilecek düşkün ve kirli yaklaşımlar da ganimetçiliğin günümüzdeki yansımaları olarak yorumlanabilir. Sorumluluk bilinciyle yola çıkan şiirin mahalledeki yaralara, yozlaşmalara gözlerini yumması beklenmemelidir. - Genç İşi şiirinde hem yazgıya hem iradeye inanan adam diyorsunuz? Bu ikilemler de şiir yazdırıyor mu size? - Söz konusu şiirdeki adam, ikilemi aşmış, yazgı ve iradeyi barıştırmış biridir. Fakat ferdi ve toplumsal ikilemler, düşüş kalkışlar, çırpınmalar şiirin de çıngılandığı alanlardır. Birçok şiirin enerji kaynakları arasında bu çok yönlü gerilimin, bu çatışma ve yarılmanın etkisi görülür. Şairin şarkısı hiç bitmez bu yüzden. Yara kapanmaz. Merhem bulunmaz. Üşüme geçmez. Çırpınırken de, yenilirken de, kazanırken de ne çok yol veriyoruz şiire. Mutluyum, çünkü beynim yok! diyemeyenlerin harcı biraz da şiir. - Kırk yaş vurgusu ve bir üzgünlük dikkatimi çeken bir diğer konu oldu. Yaşlanmak demeyelim de büyümek sizde ne ifade ediyor? Ali Emre büyüyor mu? Büyüdükçe dünya nasıl görünüyor? - Bu kitaptaki şiirlerin neredeyse tamamı, kırkı geçtikten sonra yazdığım şiirler. Bir insan hayatı için kuşkusuz önemli bir dönemeç bu. Bunu bazen ben de düşünüyorum. Belki bu soruları başkalarına, yanımızdaki, çevremizdeki kişilere sormak lazım. Büyüdükçe, yaşlandıkça dünyanın daha fazla değiştiğini, başkalaştığını, bizden çalmaya başladığını görüyoruz belki. Bu bir taraftan bir dinginlik, teslimiyet, güngörmüşlük hissi veriyor. Bir taraftan da öfkemizi, direncimizi, kavgamızı bilemeye yönlendiriyor bizi. Belki artık tutulamayanlardan olmak için biraz geç ama hiç değilse tutunamayanlardan olmamak için uğraşıyor insan. - Acıyla Sınanan şiirindeki yola düşen bismillah bir hicretin habercisi mi? Ali Emre nereye gitmek istiyor ve nasıl bir gidişle gitmek istiyor? ALİ EMRE: Murdar baltalı Kabillerle dolu hala dünya. Birçok bölgede insanlar onlara direnmeye başlıyor yeniden. Biz de direneceğiz. Kötülükten, zulümden, pislikten hicret edeceğiz. Durmak bunamaktır çünkü. Teslim olmaktır. Kanaralaşmaktır. En iğrenç yenilgi biçimi de gönüllü köleliktir. Ölüm bize değene kadar koşturacağız, konuşacağız, yazacağız, tanıklık edeceğiz, iyiliğe arka çıkacak ve kötülüğe direneceğiz. Bismillah boylu çocukların elinden tutmaya, kendi sesimizle kendi şarkımızı söylemeye devam edeceğiz. Yeryüzüne Dağılan umudun, bilincin, sevincin yoldaşı olacağız."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/ali-isik-ile-soylesi", "text": "Okuryazarlığın insana sunabileceği en önemli imkan sanırım arama gayretini sürekli hale getirmesidir. Ne bulduğundan ve neye ulaştığından bağımsız olarak bu gayretin insanı diri tutan bir tarafı var. İnsanın kendisini sıradanlaşmaktan ve sele kapılmaktan korumasının bir hayli zor olduğu bir çağda yaşıyoruz. Ben de ne zaman arama ve anlamlandırma gayretinden uzaklaştımsa öykü elimden tuttu diyebilirim. Düş kurmaya devam etme isteğimi yazdığım, üzerine düşündüğüm öyküler harladı. Düş kurmayı unutmaktan, dünyaya kendimi kaptırmaktan oldum olası korktum. Öykülerle metafizik irtibatımı kuvvetlendirdiğimi düşünüyorum. Elbette içinde yüzdüğünüz mekandan ve zamandan ayrılmanın farklı yolları ve yöntemleri de var. Benim için şimdiden ve buradan ayrılabilmenin, uzaklaşabilmenin yolu öykü düşünmek ve yazmak oldu. Takdir edersiniz ki zamanla ve eşyayla aranıza mesafe koyabilmeniz kolay olmuyor. Bu noktada öykü yazmanın faydasını gördüm. Ayrıca öykünün insanın yalnızlığını serinleten bir tarafı da var. Bu serinliğe ihtiyacımız var. Tema hususunda seçici olduğumu söyleyebilirim. Bu seçiciliğin işimi zorlaştırmakla birlikte beni tekrardan ve çalakalem yazılmış metinlerden kurtardığını düşünüyorum. Yazarların yazma motivasyonları, gerekçeleri zaman zaman değişiyor, yenileniyor. En temel motivasyonum beni daha düzenli bir okur haline getirmesi ve hayretimi zinde tutmasıdır diyebilirim. İnsan bir hiç olarak yaşamak ve ölmekten de korkuyor açıkçası. Başkalarının hissettiklerini anlamak, onların penceresinden dünyaya bakmak için de yazıyoruz. Çünkü insan, ötekini kavrayarak kendine bakabiliyor. Meselemiz de kendimizle zaten. Kendimizi ömür boyu keşfetmekle meşgulüz. Nitekim kendini keşfeden, insanı keşfediyor. Bunun da en sağlıklı yöntemi ötekini keşfetmek. Her öyküden sonra yenisini, daha iyisini yazamama endişesi insanı üretken kılıyor. Bu durum doğal olarak sizi motive ediyor. Öykü yazmayı, işin acemisi olarak sürdürmek gerekiyor. Böyle olunca yeni öyküler dışarda sizi bekliyor zaten. Yazmadan, onlardan kurtulamıyorsunuz. Bilakis genişletiyor. Sözcüğün uzandığı yer, metinde kapladığı alandan ibaret değildir. Genişliği ve derinliği göründüğünden ileriye gidemeyen sözcüklerin metne faydadan çok zararının olduğunu biliriz. Çünkü söz çoğaldıkça etkisi azalıyor. Okur, sözün gölgesinin mesafesinde kendisine geniş bir alan bulur. Edebiyat metninin başlıca görevi de okuru tanımadığı ya da geçip gittiği alana çekmek. Ona bir şeyler söylemek, buyurmak ya da öğretmek değil. Okur metinde ne görüyorsa bu alanda görüyor. Ne hissediyorsa sözcüğün gölgesinin uzandığı o uzaklıkta hissediyor. Her kitabın ayrı bir ad koyma hikayesi oldu. İlk kitabım dosya bütünlüğüne ulaştığında öykülerin ilkinin adı Bekleme Salonu'ydu. Kitabın adı olabileceğini yazarken hissetmiştim. Öyle oldu. Beni Hikayeden Çıkart, benim o günlerdeki halet-i ruhiyemin içinde yüzen bir başlıktı. Hem o öyküleri yazarken hem de başlığı belirlerken zorlanmadığımı hatırlıyorum. Uzaklık Yaralar, uzaklardan yazdığım öykülerin bütünüydü. Sanırım başka bir ad koyamazdım. Üç Günlük Dünyanın İkinci Günü de dünya üzerine, zaman ve hayat üzerine çokça kafa yorduğumuz günlerde doğdu. Pandemi günleriydi. Kitap adlarını belirlerken elbette dostlarımla da istişare ediyorum. Dosyanın öyküleri yazılırken yavaş yavaş zihnimizde beliren kitap adı, sonradan pek değişmiyor aslında. Dönüp dolaşıp yazarken kitap adı olabileceğini düşündüğüm isme geliyor. Eskiden dergiler yeni yazmaya başlayan yazarların yetişme yerleriydi. Genç yazarlar için adeta okuldu. Şimdi böyle bir okul neredeyse kalamadı. Hiç kalmadı demek iddialı olur. Elbette birkaç dergi bunu sürdürmeye gayret ediyor. Ama genel olarak edebi kamu bu meseleyi ıskalıyor. Metnin ya da dar anlamda öykünün derdini anlatmak kolay bir mesele değil. Burada elbette yazarın buyurgan bir aziz görevi üstlenmesi gerektiğini kastetmiyorum. Öykünün arka dünyasını şekillendiren sesten, duygudan bahsediyorum. Ayrıca edebiyat metni dil bakımından da tema bakımından da demlenmiş, damıtılmış metinlerdir. Demlenme ve damıtma işlemine pek zaman ayrılmıyor. Dolayısıyla dil demlenmiyor ki dert, mesele demlensin. Elbette var. Ama bunun edebiyata yararı mı olacak zararı mı olacak, onu zaman gösterecek. Temalar çeşitlendi, zenginleşti. Buradan bir hayır murat edilebilir. Mesele öykünün çok yazılması değil aslında. Nitelikli öykünün azalmasında. Öykünün okura ulaşmadan herhangi bir eleştiriye, düzeltiye tabi tutulmamasında. Günümüz genç yazarlarının bir kısmının, bir yolculuğa talip olmamasında. Yoksa neticede iyi edebiyat metni her zaman gayretli okur tarafından keşfedilir. Bir şekilde bugüne bir şey söyler ve yarına da kalır. Bahsettiğiniz öykü enflasyonun tehlikesi okuru vasatla oyalıyor. Onun işini bir nebze daha zorlaştırıyor. Artık bir çaresinin olduğunu düşünmüyorum. Hikayenin ve hikaye anlatıcılığının etraflıca incelendiği bu metinler için ilk olarak Neden anlatırız? sorusunun peşine düşerek bir çerçeve oluşturduk. Hikaye anlatıcılığıyla pratik ilişkisi olan yazarların katkılarıyla hikayeye teorik perspektiften yaklaşan hocalarımızın katkılarını harmanladık. Metinlerde mükerrer hususlardan kaçınmak için yazıların sınırlarını yazarlarıyla birlikte belirledik. Yazıların tamamı, İnsan Neden Hikaye Anlatır? sorusu merkeze alınarak seçilip sıralandı. Hikaye anlatmayı merkeze alarak hayata, hikayenin işlevlerine, anlatmanın zorunluluğuna, anlatmanın bin bir yoluna, hayatı kavrama biçiminde hikayenin rolüne, büyük hikayeyi oluşturan küçük hikayelere, kıssalarla masalların açtığı dünyaya, hikayenin manevi boyutuna, postmodern toplumda, dijital dünyada hikayenin durumuna, sese, düşünceye, resme, göçmenliğe, hikayenin fantastik yapısına odaklanıldı. Her yazar kendi zaviyesinin hakkını vererek tahkiye serüvenini boyutlandırdı ve ortaya bu eser çıktı. İnsanın neden hikaye anlattığı elbette bu metinlerden ibaret değil. Ancak anlatma düzeyimize kayda değer bir katkısı olacağını düşünüyorum. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/ali-isik-la-soylesi", "text": "Bir yazarın/şairin/öykücünün ilk kitabı, sonraki kitabının referansı gibidir. İlk kitap, sonraki kitabın kaderini belirler demek biraz fazla iddialı bir cümle gibi gözükse de öyledir. Okur, ilk kitaptan sonra sıkı bir takibe alır yazarı. İlk kitap beğenilmişse ikinci kitap da ilgiyle beklenir. Ali Işık'ın Beni Hikayeden Çıkart kitabını bu hislerle bekledim ve bu hislerle okudum. Baştan sona damıtılmış bir cümle olduğunu düşünüyorum Beni Hikayeden Çıkart'ın. Hikayelerin birbiri içinde gezinmesi, anlatıcının hayal dünyasının sınırlı olduğu izlenimi uyandırabilir. Ali Işık bu ezberi bozuyor. Karakterlerini bir hikayeden alıp başka bir hikayede karşımıza çıkarmakla ve onları aynı mekanlardan geçirmekle hayal dünyamızın sınırlarını zorluyor. İstesek de bir önceki hikayenin atmosferinden çıkamıyor, bir sonraki hikayede önceki hikayelere dönüşler yapıyoruz. Dolayısıyla kitap bitiyor ama hikaye bir türlü bitmiyor. Zehralan manevi kirlerden arınmak, şifa bulmak anlamında Beni Hikayeden Çıkart'ın efsanesi. Artık okurun da efsanesi olacak gibi duruyor. Ali Işık'la yaptığımız bu söyleşi, hikayeyi konuştuğumuz bir söyleşi oldu. -Bekleme Salonu'nun (2014) öykülerinde ve Beni Hikayeden Çıkart'ın (2017) öykülerinde düğümlü bir dil var. Olumlu anlamda kullanıyorum bu ifadeyi. Kullandığınız dile bakılırsa düğümün çözülmesini, öykülerdeki anlamın açılmasını hiç istememişsiniz gibi. Yanılıyor muyum, neler söylersiniz bu konuda? -Öykülerimde okur için, kendi yürüyebileceği bir alan bırakmayı önemsiyorum. Hatta bir yerden sonra okurla birlikte yürümek istiyorum. Tabii bu istemekle olmuyor. Öykü dilinin ve atmosferinin de müsaade etmesi gerekiyor. Öykünün sözcükleri bittikten sonra da okurun zihninde devam etmesini her yazar gibi ben de istiyorum. Sizin bahsettiğiniz düğümlerin çözülemez tarafları yok. Belki bunlara düğümde dememek gerekiyor. Öykülerimin yolları bitmemiş diyebiliriz. Bekleme Salonu'ndaki öykülerle Beni Hikayeden Çıkart'taki öykülerin aynı kalemden çıkmalarından başka benzerliklerinin olduğunu sanmıyorum. İkisinde de düğümden söz edeceksek, belki öykü dilimin düğümünden söz edebiliriz. Kullandığım her sözcüğün gölgesinin metinde kapladığı alandan daha genişine düşmesini dikkat ediyorum. Bundan dolayı bahse konu düğümler oluşuyor olabilir. -İçinizde oluşan bir duyguyu beklemeye almayı, onun izini sürmeyi, bir meseleyi/duyguyu/yaşanmışlığı sıcağı sıcağına değil de soğumaya bırakarak yazmayı tercih ettiğinizi öykülerinizdeki anlatım/kurgu/dil üçlüsüne bakarak anlayabiliyoruz. Bu küçük değerlendirme bağlamında öykü yazma ve yayınlatma konusunda aceleci davranan genç öykücülere neler söylersiniz? -Etrafımıza baktığımızda, kulağımızı biraz uzattığımızda yazılacak o kadar hikaye ile karşılaşıyoruz ki. Bizim toplumumuzun paçalarından hikaye akıyor. Ama biz hangi hikayenin peşinden gideceğiz. Hangisini takip edip, nasıl yazacağız. Mühim olan bu. Yazmaya değer olanı nasıl belirleyeceğiz. En fazla zorlandığım mesele bu. Her aklımıza düşeni yazamayacağımıza göre neyi yazacağız. Yazabileceğim öykünün beni uzun süre terk etmemesine dikkat ediyorum. Sizin de belirttiğiniz gibi öyküyü beklemeye almayı, onun izini sürmeyi, bir meseleyi/duyguyu/yaşanmışlığı sıcağı sıcağına değil de soğumaya bırakarak yazmayı tercih ediyorum. Bazen çok uzun sürebiliyor. Bazen öykünün gitmeyeceğini yazabileceğim bir öykü olduğunu kısa sürede anlıyorum. Çok yazabilen bir yazar değilim. Bundan şikayetçi de değilim. Elbette bu süreçte yazabileceğim birçok öyküyü de kaçırıyor olabilirim. Ne yapalım nasip değilmiş der geçeriz. Ayrıca bir meseleyi ben yazmazsam dünya ne kaybeder. Genç öykücülere herkes bir şeyler söylüyor zaten. Ben sadece ellerinden gelenin en iyisine ulaşıncaya kadar sabırla emek vermelerini tavsiye edebilirim. -Beni Hikayeden Çıkart'ın öykülerinde, aramızdan yavaş yavaş çekilen ve bugün el sanatları kategorisinde pek de rağbet görmeyen zanaatlar var: ciltçilik, oymacılık, saatçilik... Bu işlerle uğraşan ustaların karşısında da maddedeki manayı göremeyen karakterler var. Ya da manayı görmek için çabalayan karakterler de diyebiliriz. Örnek olarak şehrin yuttuğu insanlardan biri olan fotoğrafçı, oymacının yanına çırak olarak giren şehir kaçkını bir öykü sakini. Zıt yaşantıları/bakışları karşılaştırmaya çalıştığınızı söyleyebilir miyiz? -Zıt yaşantıları/bakışları karşılaştırmak gibi bir amacım yoktu başta. Yazmak istediklerimi nasıl yazacağımı düşünürken karşılaştım o zanaatlarla. Yoluma çıktılar yani. Tehlikeli olan şuydu: öykülerimin ana izleği o zanaatlar değildi. Ama zanaatların dolayısıyla ona bağlı yaşantıların belirgin bir yaşama biçimi var. O yaşantıları/bakışları öykünün bir formu olarak bırakabilmek zordu. Yaşantının bizatihi kendisi öyküye müdahale ediyordu. Ama benim derdim öyle bir yaşantıyı geçmişe nazire olsun diye tekrar gündeme taşımak, öykümün konusu yapmak değildi. Bu noktada zorlandığımı söyleyebilirim. Öyküden öyküye atlayan karakterlerin birinden diğerine bulaşan bir zehir vardı orta. Benim dertlerimden biri de o zehirdi. -Elinden neredeyse kusursuz güzellikte çıkan oyma desenleri göstererek bu dikkatinin nedenini sorardım. Kendimi hazır tutuyorum derdi. (Beni Hikayeden Çıkart, s.100) Ben de size sorsam, neredeyse kusursuz güzellikte cümleleriniz var. Öykülük bir cümle için kendinizi daima hazır tutar ve notlar alır mısınız? -Kaçırmamaya çalışırım. Not aldığım zamanlarda oluyor elbet. Ama hayatın tamamını kayıt altına alamayız. Duyduğumuz gördüğümüz her güzelliği not alacak olursak hayatı kaçırırız. Ben hayata bir yazar gözüyle ya da yazmak için bakmayı doğru bulmuyorum. Ama yazdıklarımız da hayatın içinden elbette. Dengeyi sağlamak gerekiyor. Aslında 'Kabuk' öyküsünde bunu da anlatmaya gayret ettim. Orada fotoğrafçının yaptığı böyle bir şeydi. Ben de kendimi hazır tutmaya çabalıyorum elbette. Ama sadece yazmak için değil nasibi kaçırmamak için. -Beni Hikayeden Çıkart'ın hangi sayfasına dokunsak Zehralan karşımıza çıkıyor. Ali Işık'ın öykü dünyasında bir efsane midir Zehralan yoksa gerçek bir dağ tepesi midir? -Dünyada 'Zehralan' isminde bir dağ var mı bilmiyorum. Ama benim dünyamda var. Hepimizin zihninde gidip temizlenebileceğimiz, kirlerimizden kurtulabileceğimizi düşündüğümüz dağlar ya benzer yerler vardır. Olmasa bu kirle nasıl yaşarız. Kitabın başından sonuna Zehir ve Zehiralan kavramlarına bazen uzaktan bazen yakından bakmaya çabaladım. Neyi ne kadar görebildim bilmiyorum. -Son zamanlarda okuduğum öykü kitapları arasında, teknik ve kurgu bakımından farklılığı yönüyle öne çıkıyor Beni Hikayeden Çıkart. Kitaba son hikayeyi okuyarak da başlanılabilir gibi geldi bana. Bu konuda neler söylersiniz? -Beni Hikayeden Çıkart kitabımın ilk öyküsü Şiraze'dir. Bir ciltevini, daha çok ciltçiyi anlatır. Diğer öykülerin kahramanları da mutlaka bu ciltevine uğrarlar. Şiraze bir bakıma kitabın ana öyküsü oldu. Diğer öyküler oradan fışkırdı. Kitaptaki öykülerin sıralandığı şekilde okunmasında fayda görüyorum. İçindekiler kısmında on öykü görünüyor olabilir. Kitap aslında on bir öyküden oluşuyor. On öykünün tamamı -ayrıca- on birinci uzun öyküyü oluşturuyor. -Hikayeden bir türlü çıkamayan, bir hikayede silikleşse bile bir sonraki hikayede tekrar karşımıza çıkan karakterler var. En çok da ciltçi... Bazen de anlatıcı, bir hikayenin karakterini bir başka hikayede hatırlatıyor. Dolayısıyla kitabınızın isminde bir ironi var gibi geldi bana, neler söylersiniz? -Sanırım var. Ben konuştukça öykülerin daralacağına dair bir his var içimde. Okura haksızlık yapmak istemem. -Bir önceki soruyla bağlantılı olarak karakterlerin birbirlerinin hikayelerinde gezinmeleri zaman zaman aynı cümlelerin tekrar edilmesini zorunlu kılmış gibi görünüyor. Tekrarlar ve geri dönüşler iyi bir taktik ve kurgu gözetilerek yapılırsa metni güzelleştirir. Ama yine de riskli bir durum olduğunu düşünüyorum. Şiirde tekrar ahenk unsuru olarak algılanırken nesirde kendini tekrar olarak algılanıyor. Dolayısıyla aynı cümleleri farklı hikayelerde kullanmak tekrar bahsi açısından biraz tedirginlik oluşturmadı mı? -Elbette tedirginlik oldu. Dediğinize katılıyorum riskli bir durumdu. Ama öyküler böyle bir tercihi zorunlu kıldı. Bir odada üç kişinin konuştuğunu düşünelim. Bu üç kişiden her biri ayrı öykülerin karakterleriyse orada konuşulanlar elbette üç öykünün de parçası haline geliyor. Konuşulanlar üç ayrı yoldan başka mecralara akıp gidiyor. O konuşulanların başka zamanlarda ve mekanlarda nerelere ve nasıl evrildiğini takip ettim ben. Burada sarf edilmiş cümlelerin bambaşka mekanlarda ne ifade ettiğine, bugün söylenmiş bir cümlenin uzun yıllar sonra neye tekabül ettiğine baktım. -Hikayeyi burada da bitirse olurmuş dediğim anlar oldu Beni Hikayeden Çıkart'ı okurken. Hikayelerinizi tekrar dönüp okuduğunuzda Burada da bitirebilirmişim yahut Şu da eklenebilirmiş dediğiniz oluyor mu? -Elbette olabilir. Ben özellikle öyküde fazlalıkları atmak için özel gayret sarf ediyorum. Daha da atmam gerekenler elbette olabilir. Tek kelime fazlalık dahi öykünün insicamını bozuyor. Beni Hikayeden Çıkart'ın tamamlaması gereken bir yolculuğu vardı. Estetik ya da sanatsal kaygılarla hikayeyi burada da bitirsem olurmuş dediğim çok yer olabilir elbette. Ama öyküler yarı yolda kalmış olacaklardı. Yolculuklarını tamamlamaları daha önemliydi. Varsa da bu sebepten orada kesilmemişlerdir. İskenderun'da doğdu. Kahramanmaraşlı. Hece Öykü, İtibar, Yedi İklim, Türk Dili dergilerinde öykü ve deneme yazdı. Milli Gazete, Dünya Bizim ve Edebistan isimli kültür sanat sitelerinde, kitap incelemeleri ve söyleşiler yaptı. Nuri Pakdil'in Tiyatrolarında Vicdan isimli yüksek lisans tezini hazırladı."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/ali-kozan-la-soylesi", "text": "-Şiirinde çocukluğa ait göndermeler önemli yer tutmakta. Ancak kitabındaki çocukluk göndermelerinin geçmişe duyulan özlemle bağlantılı olduğu kanısında değilim. Daha çok bir uyumsuzluk arketipi, daha doğrusu tecrübesi ve iklimi olarak çocukluğunu şiirinin idrak alanına taşıdığın söylenebilir. Soru şu: Sen nasıl bir çocuk idin? Bu çocuk şimdi ne halde, n'apar? -Şairi, hep yaramaz bir çocuk gibi algılarım. Şiiri de yaramaz çocuğun oyuncağı. Şairin dünyaya bakışı bir yap-boz oyunu gibidir. Dünyayı, verili bilgilerin dışına taşır;hayatı ve hayata dair ne varsa her şeyi yeniden yorumlar. Her şiirde yeni bir dünya inşa eder, bir sonraki şiirde yıkabileceğini düşünerek. Ben de dünyayı ve hayatı, çocuk gözüyle yorumlamayı seviyorum galiba. Böylece dünyayı yıkıp, yeniden yapmak kolaylaşıyor. Belki de bu yüzden, şiirimde sık sık çocuk imgesine, çocukluğa ya da çocuğun imgelediği bir dünyaya göndermeler yapıyorum. Ama hemen belirteyim, şiirimdeki çocuk, hani şu büyümüş de küçülmüş diye sevilen çocuklardan. Dediğin gibi, çocukluğuma bir özlem değil. Ama kendi çocukluğumdan hareketle yazdığım dizeler de elbette mevcut. Çocukluğum Elbistan'da geçti. Şimdi o günlere dönünce, sadece büyüdüğüm mahalleyi ve çocukluk arkadaşlıklarımı özlemle anıyorum. Çocukların karakterinin şekillenmesinde mahalle kültürünün önemine, kendi tecrübemden hareketle çok inanırım. Ne yazık ki artık, oralarda da bir mahalle kültüründen bahsetmek mümkün değil. Nasıl bir çocuk olduğuma gelince, hep efendi olmak zorunda kalan bir çocuktum diyebilirim. Efendi ve uslu olmak, bizim toplumumuzda 'iyi çocuk' payesinin verilmesinin koşulu galiba. En iyi çocuk, en az sorun çıkaran çocuktur. Ne gariptir ki ailede ve toplumda haylaz olan çocuğa, gizli bir sevgi ve ilgi beslenir. Belki de çocuklar, bu gizli ilgiyi keşfedince yaramaz oluyorlar. Belki şair de, bu gizli ilgi ve sevgiyi keşfettiği için yaramaz oluyordur. Elbistan'da büyüdüğü sanılan çocuk, şimdi efendi görünümlü haylaz şiirler yazmaya çalışan bir çocuk olarak Ankara'da. - haylaz bir çocuğum ben / bir tanrıya geçmedi nazım mısraların, Kapı Aralığından Bakarken'in duygu ve imgelem dünyasını neredeyse bütün olarak yansıtabilecek özsel bir derinlik içinde okunabilir. Bu duygu ve/ya imgelem kökünün, şairi varsın bir beden büyük olsun hayat varsın bir beden küçük olsun aşk mısralarıyla karşılaması elbette olağan. Ne ki hayatın şaire büyük geldiği yerde şiir de hayatın gerisine düşme tehlikesi yaşamaz mı? Genelde şiirin, özelde kendi şiirinin hayata naz yapma hakkı olduğunu düşünüyor musun? -Şiirin hayatın gerisine düşmesi, ancak muhafazakar bir şiir yazıyorsanız mümkündür bence. Sadece bu durumda, hayat şiire de şaire de büyük gelir. Bense şiirin, aynen dil gibi, evren gibi sürekli bir değişim içinde olduğuna inanırım. Bu nedenle de şiirde zaman ve mekanın kullanımına, özellikle dikkat ederim. Zamana ve mekana mahkum olmamak adına, insan hallerine dayalı bir şiir yazmaya çalışırım. Biliyorum ki insanlar bu ülkede de, dünyanın öbür ucunda da benzer varoluşsal sorunlarla yaşıyor. Ya da sadece yaşıyor olmanın hüznüyle, pratikleriyle bir dünya örgütleniyor diyebiliriz. Dünyanın her yerinde aşık oluyor insan, öfkeleniyor, bunalıyor, gülüyor, öldürüyor, sevişiyor, suç üretiyor, suç işliyor; yani benzer tepkiler gösteriyor hayata karşı. Ben de bu tepkileri, mümkün olduğunca en ilkel haliyle ele almaya çalışıyorum. Belki bu nedenle, hayatı ve şiir bulantı ve baş dönmesi olarak görüyorum. Belki bu nedenle güleç sözcüklerim, güler yüzlü şiirim yok; okuyucuya da bir vaadim yok. Okuyucuya çok imgeli, çoktan seçmeli bir dünya sunuyorum; seçeneklerimiz olduğu yanılgısı biraz olsun rahatlatır ve tebessüm ettirir belki diye. Okuyucunun benim gösterdiğim noktanın, anlamların, anlamsızlıkların ötesine geçerek şiirime bir tebessüm katmasını bekliyorum. Çok şey bekliyorum her halde. Ancak bazen şiiri nazlı bir kadın gibi algılamanın hoşuma gittiğini söyleyebilirim. Ki naz kadının hem hakkı hem de albenisidir. Belki de güler yüzlü kelimelerimi, bu şiirlere saklıyorumdur. - Kapı Aralığından Bakarken kitabında, bir yanıyla modernlikle gelenek arasında sıkışmış, bir yanıyla da bu iki var oluşsal referans arasında gelgitler yaşayan özne hallerinden bahsetmemiz mümkün. Bu aradalık hali biçeme de yansımış gözüküyor. Burada modern ile gelenekselin birbirine karıştığı zihinsel, yaşantısal ve poetik aura'yı kastederek sorarsak, gerek ontolojik gerekse poetik anlamda bir kararsızlık hali yaşadığını düşünüyor musun? -Şiirde ilhamı önemseyenlerdenim. Bir kararsızlık, aradalık hali var gibi görünüyorsa da, şiir kendini öyle kurguladığı içindir. Şiir poetikalarına da aslında şairin kendi şiirini yorumlaması olarak bakarım. Poetikadan önce şiir vardır. Yazdığımız şiir üzerine, bir kurgulamadır aslında poetika. Poetikama uygun bir şiir yazayım deyip, şiir yazılabilir belki. Böyle yazanlar da vardır herhalde. Ama benim şiirlerin omurgası, genelde tek seferde çıkar. Bu omurga üzerine çalışırım elbette. İşte poetika dediğimiz şey, bu çalışma döneminde kendini gösterir. Şiir üzerine çalışırken omurgayı bozmamaya çalışırım, çünkü benim için önemli olan o ilk haldir Bu çalışma ile varoluş sorunları etrafında kendini var eden, bir insan ya da dünya modeli sunmayan, ideolojik gözlük kullanmayan, okuyucuyu şiir karşısında aktif kılmaya çalışan bir şiir üretmeye çalışıyorum. Bunu yaparken de, tabii ki içinde yoğrulduğum toplum ve coğrafya beni etkiliyor. Eğer bir arada kalmışlık varsa, işte o, kendini bağlı hissettiğim coğrafyanın ve toplumun genel karakteridir. Benim için şiirin özünde değişim vardır, deney vardır. Bu düşünceyle şiirimde biçemle, özneyle oynarım; deneyler yapmayı da severim. Bu hal dışarıdan kararsızlık gibi de algılanabilir. Sonra üzerinde çalışmayı bitirdiğim şiiri dinlenmeye bırakırım, çünkü bu çalışma sırasında yorulur ve kendine gelmesi zaman alır. Kendini bulduğuna inandığım zaman da yayımlayarak, şiiri öldürürüm. Yeni bir şiir deneyebilmek için, varolanı öldürmek gerekir bence. Yoksa elimizdeki şiir, kendine benzer şiirler doğurur; eğer doğurgan bir şiir ise tabii ki. - İzleksel düzeyde olmasa bile 'intihar' imgesine şiirinde sıkça rastlıyoruz. Şiirine bakarak düşünürsek, intihar imgesinin bilişsel bir bunalımla ilgisi olmadığı, olsa olsa ontolojik yani eylemsel bir çıkmazı imleyebileceği anlaşılmaktadır. akamadım üzgünüm hak bellediğim yolda mısrasıyla intihar imgesi arasındaki ilişki konusunda nasıl bir ipucu verebilirsin? -Aslında bu mısra ile şiirimde betimlediğim intihar arasında sıkı bir ilişki olduğunu söyleyemem. İntihar, yani ölüm iradesi hep insanoğlunun gündeminde olmuştur. Semavi dinler tarafından yasaklanan bir ölüm şeklidir aynı zamanda. Çoğu zaman tanrıya küfür veya şirk olarak görülmüş. Yaratan ve ölümü belirleyenin Tanrı olduğu düşüncesinin bir sonucu tabii ki bu. Şiirimde, intiharı bir seçenek olarak gördüğüm de oldu. Tavsiye değil tabii ki. İçinde yaşadığımız toplumda bir seçenek haline dönüşmesinden dolayı, intihar şiirime de ilginç bir seçenek olarak girmiştir. Bizi kuşatan zaman için konuşursak, insanı hayata bağlayan seçeneklerin azaldığı düşüncesi ben de hep canlıdır. Varoluş sıkıntısı ve farkındalığın ağırlığı, bence her zamankinden daha ağır günümüzde. Farkındalık diyorum, ki bu olup bitenler karşısında susabilirsiniz, ama görmezden, duymazdan gelemezsiniz demek. Bu direnmek demek, bu tırnaklarınızı yemenizin bile bir direnme şekli olduğunun kabulü demek. Bu aynı zaman diliminde bir yandan Irak'ta, insanoğlunun yaptığı en gelişmiş silahlarla insanların öldürüldüğüne; Afrika'da en ilkel silahlarla yapılan katliamlara tanık olmanın ağırlığı demek. Bu hayatı bir çıkmaz sokak olarak algılamak, ana caddeleri sevmeyen bir şiiri betimlemek demek. İnsan hallerinden bahsederken yolunuz mutlaka intihardan da geçer. Ama benim ilgilendiğim iradi ölümden çok diğer intihar çeşitleri. Benim için, bir çocuğun annesini öldürmesi veya çocukluğunu yok sayması da o çocuğun intiharı demek. - Sevimsiz ama kurcalayıcı bir soru daha: Kitabına neden Firar Hazırlıkları adını vermedin ki? Kitap boyunca kendisini hissettiren varoluşsal bir devinim ve teyakkuz söz konusu. Oysa kitabının adından bu çağrışımı edinmek zor. Haksızsak, de ki haksızsınız. Kitabın ismi, dosya bitmeden çok önce hazırdı. Kapı aralığından Bakarken ismini, kitapta yer alan şiirlerin ortak ifadesi olarak görüyorum. Çünkü bu kitapla kapı aralığından dünyaya bakarak, bir yandan dünyayı varoluşsal sorunlarla ilişkili olarak yeniden kurguluyor, hayat üzerine yargılarda bulunuyorum, diğer yandan tam da bunların ortasında kendimi bir oyuna dahil ediyorum. Kapı aralığından bakıldığında hayat; kurgular, yargılar ve oyunlardan ibaret kısaca. Ama kitap, kapı aralığından görünenle yetinmeyen, ötelere gitmeye çalışan şiirlerden oluşuyor benim gözümde. Firar Hazırlıkları, kapı aralığından gördükleriyle bile firar hayalini hayatın merkezine koyan bir şiir. Aslında yazılan her şiirde, bir firar yaşandığımız yanılgısına olan inancımız, hala şiir yazmamızın, şiiri önemsememizin bir nedeni diyebilirim. Ama gerçekte firar edebilen çok az. Selam olsun firar edebilenlere!"} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/asil-cam-ile-soylesi", "text": "Aslında temel olarak gerçek ya da gerçekçilik geri planda diye böyle bir girişimim olmadı. Anlatmak ve araştırmak istediğim şeyler insanların yaşam mücadeleleriyle ilgili olduğu için böyle öyküler ortaya çıktı. Popüler kültürün pompaladığı varsayılan hayat biçiminin yanında, tüm bu modern hayatın yaşanmasını sağlamak için çalışmak zorunda olan insanların varlığı belki de bu poetik duruşun temelini atmış oldu. Gerçek zamanlı bir araştırmadan bahsedebiliriz, yaşarken araştırmak... Yaşadıklarımızı belli bir analize tabi tutmak, kokuları, sesleri, kıyafetlerin rengini ve insanların yüzündeki ifadeleri belli bir bütün içinde anlatabilmeyi başarmak için araştırmak... Zamandan ve plandan bağımsız, doğaçlama bir çalışma bahsettiğim. Yaşayarak. Yaşamaya çalışan insanların yanında bulunarak. Onlara hüzünlenerek değil, onları belirginleştirmek için fark edilmeyen özelliklerini ortaya çıkarmaya çalışarak. Koruma kısmı da biraz yazıya bakışımla alakalı sanırım. Yazıyor olmanın toplum içindeki konumuyla değil de anlatmak istediklerimi ifade edebilmekle ilgilendiğim için bir tür standart oluşmuş oluyor. Yazma uğraşının henüz başında biri için öncelik ekosisteme yönelik bir tepki geliştirmekten ziyade, arkasında durulacak kelimeler üretmek oluyor bana kalırsa. O yüzden kendi gündemime odaklandım ve elimden gelenin en iyisini yapmaya çalıştım. Kitaptaki öyküleri 2019-2020 yılları arasında yazmıştım ve 2020 Mart ayında bu öykü dosyasını hazırlamıştım. Bu dosyanın bir kitaba dönüşmesini beklemeden anlatmak istediklerimi anlatmaya devam etmek için bir roman üzerinde çalışmaya başladım ve 2022 Nisan'ında bitirdim. Bu sıralarda da ikinci roman dosyası üzerinde çalışıyorum. Yani ufuktan daha yakında, çekmecemde bir roman var ve en kısa zamanda okuruyla buluşacak diye düşünüyorum. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/atakan-yavuz-ile-soylesi", "text": "Şiirin vitamini var mı bilmiyorum. Ben edebiyatın şifasız birimi olarak şiirle ilgiliyim. Yoksa beyaz yakalıların teslis'i konumuna gelmiş sağlık, başarı ve para üçlemesi ilgi alanım değil. Bu bakımdan şiir şifasız, işe yaramaz bir bilme biçimidir. Size toplum önünde para, sağlık ya da başarı kazandırmaz. Hatta Gazzali'nin El Munkız'daki ifadesiyle mevki kaybettirici bir tarafı var modern şiirin. Benim bildiğim şiir mevki kazandırmaz. Kazandırıyorsa ya o şiir sahtedir ya da mevki. Şiir faydasız olduğu için, yani konvansiyonel dil ve zihin dünyasına itibar talebiyle yerleşmediği için, müdanasız olduğu için insanı özgürleştirme potansiyelini de elinde bulundurur. Şöyle kitap yorumları okursun: Dizisi ünlü olduğu için kitabını okuyayım dedim; çok güzel ve akıcı. Kılçıksız kitabın en güzel tarifi. Çok güzel ve akıcı ise neden okuyayım ki? Bana yeni bir boyut, bir değer katmayacaksa bu külfete değer mi? Beni rahatsız etmeyecekse, köşeye sıkıştırmayacaksa? Kitaba başladığımız ve bitirdiğimiz anda aynı kişi olacaksak neden vaktimizi israf edelim? Sektör olarak kitap piyasası yazarla okur arasında böyle bir kolaycılık sözleşmesine dayanıyor. Okur, 'insani' oldukları söylenen yazarların üzerine üşüşür; onlardan çekinecek bir şey olmadığını bilir: Kendisi gibi yarı yolda durmuşlardır, diyor filozof. Bu insani yazarlar merkeze alınırken bize birkaç hakikat kırıntısı iletebilecek kılçıklı metinler giderek kıyıya itiliyor. Oysa yeni kıyıdan, dışardan, ötelerden gelir. Şiir de ilkel fenomenolojidir, Bachelard'ın dediği üzere. Hazmı zordur, kılçıklıdır. Öyle olmalıdır. Bir kez hazmedilirse içinde yaşamakta olduğumuz dünya sahte ve sathi gelmeye başlar. Düz insanlardan oluşan bir düz dünyaya dönüşür; vitamini kaçar, iyi de olur. Şiir, evet, kaygılı bir çabanın ürünüdür. Daha doğarken zihnimizin hapsedildiği zindanlardan çıkış arayışı. Ama ters olan, normal olmayan şiir değil gündelik hayatın ta kendisi. Mesela bir kıymeti olmayan kağıt paranın haksız bir metafor düzeneği ile her şeyi her şeye eşitlemesi, dünyayı hareket ettirmesi normal mi? Bunca yoksulluk, yeryüzünün yakılıp yıkılması normal mi? Markete gidip \"güzel gözlerinin hatrı için dilediğini satın almak isteyen\" şairin talebi daha normal değil mi? Normal olmayan yani ters olan normalliğin kendisidir bana göre, sırf onlar kalabalık diye normalin sınırlarını belirleme hakları olduğunu zannediyorlar. Yaşadığımız bütün bu yıkımları yaratan normalin iktidarı değil mi? Ezra Pound akıl sağlığı yerinde olan hiçbir insan banka sistemini ve mevcut vergi sistemini kabul edemez, demişti. Yani gündelik hayatımıza yön veren, mekanları, anlamları ve ruhları disipline eden modern kurumların ve bilimlerin akıl sağlığı ölçüsü ile şiirinki farklı oluyor. Bana göre terslik öbür tarafta. Normal dediğimiz ruh hali kişiliğinden ve kendilik bilincinden vazgeçmekle mümkün olan bir heba olma biçimidir. Kötülüğün kaynağı da bu normallik daha doğrusu her şeyin normalmiş gibi davranılması. İçi yıkıntılarla dolu gezenler bunu da saldırganlıkla telafi etmeye çalışıyor. Özetle bu ters yüz etme meselesi benim şiirime has değil, modern şiirin doğasında var. Öyle özel bir çabam yok açıkçası. Bazen fotoğrafa girmeyip uzaktan oradaki telaşı, görünmek için verilen itiş kakışı izleyen birilerini görürsünüz. Bu faydasız telaşeyi gülümseyerek izleyen o kişi şairdir işte. Uzaktan bakınca, dışardan her şey gülünçtür. Yakına geldikçe trajediye dönüşür. İroni eleştirel, mesafeli bakışın bir ürünü olsa gerek. Bilemedim, böyle bir şeyler söylemek geldi içimden, doğrusunu biz bilemeyiz, öyle olsun diye yapmadım belki. Bu sadece acemilikten de kaynaklanmış olabilir; yaşam acemiliği. Dünyaya her şair gibi ben de acemice, alışamadan, olup bitenleri onaylamadan bakıyorum. Bu Prens Mişkin şaşkınlığı, kendini bir bakışa yerleştirememe, bu yaşama beceriksizliği ironi olarak yansımış olabilir. Kitabın değil ama bildiğimiz nesne kitabın, şiirin değil ama bildiğimiz şiirin sonuna geldiğimizi söyleyebilirim. Kitap sadece bir arşiv ya da prestij nesnesi olarak yaşar bundan sonra. Buna bağlı olarak düşünme ve ifade etme biçimlerinin değişeceği aşikardır. Marks matbaanın icadından sonra İlyada yazılamayacağını söylemişti. Matbaa İlyada'yı aldı elimizden ama Dante'yi, İlahi Komedya'yı, Yunus'u ve Karacaoğlan'ı, Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı Destanını verdi. Yani kahraman ortadan kalkmadı, cüsse değiştirdi, ulus/millet olarak geri döndü. Epik şiir ise romanda devam etti. Demek ki tarih Marks'ı tasdik ederken tashih de etti. Dijitalleşerek zihni saçaklı, dağınık, yüzeyde tutan hiperbağlantı üzerinden- devam edecek olan okuma ediminde nesne olan kitap yani mekan algısı olmayınca bir yersiz yurtsuzluk hissiyle okuyacağız sanırım. Hiperbağlantılarla yüzeyde kalarak okuma alışkanlığı, zihin işleyişini, ruh hallerini ve düşünme biçimlerini; buna bağlı olarak söylem ve elbette edebiyat yapma biçimlerini değiştirecek. Bunu eserin yerini giderek performansa bırakmaya başlamasından anlayabiliriz. Aslında serbest şiir dediğimiz Endüstri devriminin getirdiği bireyleşme, özgürlük, hız ve fragmanlaşmanın doğal bir neticesi idi. Yani mazmunları öncü şairler yıkmadı, onlar sadece durumu önceden sezip adını koydular. Mazmunları buhar makinesi buharlaştırdı, diyebiliriz. Biçim içeriği değiştirip dönüştürdü, yeni sınıflar ve hayat biçimleri kendisini anlatacak ifade kalıpları buldu. vb. Şimdi yazılan şiiri de güvencesiz, geleceksiz ve kaygılı prekarya sınıfından bağımsız düşünemeyiz. Şiir kazazedenin kaderidir demişliğim var. Artık böyle iri ve iddialı şeyler söylemek istemiyorum. Dünyaya kazara gelmiş ve aynı şekilde gidecek olan her insan bir kazazededir. Dünyada olmak kazazede olmaktır yani. Şiirin bununla ilgisi nedir, dersen şöyle anlatayım. Bir görüşe göre ilk insanın ilk çığlığı bir şiir idi. Son insanın son çığlığı da öyle olacak gibi. Bir yoğunlaşma, bir şaşkınlık, bir isyan, bir hayranlık anında tutunduğumuz şeye şiir diyoruz. Bu taşma anı bazen kelimeler ve çizgiler üzerinden sayfaya, hak arayışı üzerinden kavgaya, dua olarak fizik ötesine, ritim üzerinden dans eden bedene, bedenin henüz tamamlanmamış olduğunun acı sezgisiyle aşka diğer yarıya/ sılaya doğru yürüyüşe- dönüşür. Kaza anlarındaki şiir potansiyeline kendimizi açarsak yazgımız da bize kendisini açar. Olmamız gereken insana, kendi masalımızın kahramanına dönüşürüz. İnsan kendisiyle bu kaza anlarında karşılaşır. Şunu eklemek isterim: Sadece yüzeyde kalmak için değil hakkıyla dibe batmak için de şiire tutunmaya ihtiyacımız vardır. Kazazedenin şiiri dışında ciddiye alınacak bir şiir yoktur. Gerisi gevezeliktir. Elbette hiçbir çeviri bizi orijinal şiirin tadına, anlam dünyasına ve atmosferine taşıyamaz. Ama bütün dilleri bilme şansımız yok. Bu imkansızlığın yükünü alarak çeviri metinler okumak durumunda kalıyoruz. Bütün teorik tartışmaları yaparken ısrarla çeviri yapmak durumundayız. Çeviri vasıtasıyla sadece kaynak dili/ kültürü değil kendi kültürümüzü tanırız. Demek ki çeviri faaliyeti zayıf bir toplum kendisini tanıma ve özne olma fırsatını da kaçırmış bir toplumdur. Kültürel olgunluktan, buna bağlı olarak demokratik ve eleştiriye tahammülü olan bir toplumdan bahsedeceksek bunun çeviriden bağımsız olduğunu iddia edemeyiz. Ötekini tanımadan kendimizi bilemeyiz. Ulusal özne de kaliteli çevirilerden doğan kültürel çatışma içinde doğar. Bizde sağ ve solun vasatlığı yani sağın kendini güncelleyememesi solun ise Batı akademilerinde şıpınişi üretilen moda kavramların kolay müşterisine dönüşmesi ile çeviri çeşitliliği ve kalitesi arasında doğrudan bir bağ görüyorum ben. Biz çeviri yaparken Agamben'in Hölderlin'in yaptığı Sophokles çevirisi için kullandığı kavramdan cesaret alıyoruz: Yaratıcı yanlışlık. (Schiller, Goethe'ye yazdığı bir mektupta Sophokles çevirisindeki tercihlerini Hölderlin'in akıl sağlığını kaybettiğine delil sayarak latife yaparken Agamaben bunun aksine Hölderlin'in bilinçli olarak yaratıcı yanlışlar yaptığını söyler. Edebiyat dergilerinde eksikliğini hissettiğimiz şey güncel şiirdi. Hala Rilke, Eliot gibi isimleri çevirmenin güncel şiire doğrudan bir katkısı olmadığını düşündük. Buzdokuz'un en bariz farklarından birisi doğrudan yaşayan şairlerle temas halinde olması ve ortak projeler yapması. Esc dediğimiz ilk bölüm daha riskli bir şiire zemin hazırlamayı hedefledi. Bunu yaparken elimizden geldiği kadar kaynak metnin anlam ve estetik kaygılarını hedef metne taşımak istiyoruz. İşleyen mesaiye gelince oldukça titiz ve dikkatli çalışıyoruz. Şiirde ve teoride öne çıkan isimleri takip ediyoruz. Geçmiş dönemdeki önemli şairler ve eleştirmenlerle bu isimlerin arasındaki bağ bizim için önemli. Yani referans ve sınama yoluyla hareket ediyoruz. Böylece Türk şiirinin geldiği noktayı da test etmiş oluyoruz. Çevirmeye karar verdiğimiz iyi ve güncel metinlerin anlam bütünlüğünü, yerleşik/ genel kabul görmüş kavramların tutarlı bir şekilde Türkçeye aktarılmasını gözetiyoruz. Bu sürecin dergiye çok şey kattığını şahsen tecrübe ediyoruz. Dünyanın her yerinden pek çok şair dostumuz oldu. Yeni şiirleriyle, yazılarıyla, soruşturmalara cevap vererek aktif katkı sunuyorlar. Özellikle Batı şiirinde etkin olan ve eleştirmenlerin ciddiye aldığı pek çok çağdaş isme yer verdik. Christian Bök, Daniel Harris, Charles Bernstein, Anthony Etherin, Ken Hunt... Yaşayan önemli şiir eleştirmenlerinden Morjorie Perloff ile söyleşi yaptık mesela. Günümüz edebiyatına artık klasikleşmiş Yeni Eleştiri ve Bloom estetiğinden farklı bir gözle bakmak isteyenler için önemli bir kaynaktı bu. Benim şahsen çok önemsediği Sanat Eleştirmeni Boris Groys'la söyleşi yaptık. Bu söyleşi daha sonra Koç Üniversitesi Yayınlarının dijital ve matbu olarak yurt içi ve yurt dışında dağıtımını yaptığı katalogda yer aldı, ülkemizdeki on bin akademisyene posta sistemiyle ulaştırıldı, pek çok kurum ve kuruluşa dağıtıldı. Bunun yazara olan ilgiyi artırdığını da söyledi yayınevi. Sonra Buzdokuz'da yer alan Charles Bernstein'ın bir şiirinin Türkçe çevirisi ABD'nin önemli dijital platformlarından biri olan Jacket2 Magazine'de Fransızca, İspanyolca, Portekizce, Fince çevirileriyle yan yana duruyor. Bunlar ilk aklıma gelenler. Gülten Akın, şiiri düzde kuşatmak demişti şiir üzerine yazılarına yer verdiği kitabına. Şiir düzde kuşatılan bir şey, yoksa teslim alamazsınız. Tabii Fazıl Hüsnü gibi bunun aksini söyleyenler, şiir dilim bozulmasın diye mektup bile yazmaya yanaşmayanlar da var. Turgut Uyar da bu işe sıcak bakmayanlardan. Tam tersini düşünenler de var elbette. Nesir benim için şiir öncesi düz koşu gibi. Motivasyon kaynağıma gelince; yazmak bana göre bir şehri daha iyi tanıyabilmek için adım adım yürüyerek dolaşmak gibidir. Yürümeden tanıyamazsınız, o şehir size sırlarını açmaz, sizinle konuşmaz. Okumak başkasının aklında yapılan gezinti ise yazmak da kendi aklında yapılan bir gezinti sayılır. Aslında çok özel bir sebebi yok. Servet-i Fünun dönemini çalışmak istiyordum, o kadar. Cenap Bey'in biyografisine çalışırken bir yıl boyunca onunla yürüdüm, onunla dolaştım sokakları, onunla konuştum. İmparatorluğun, sadece şiirde değil her alanda temel kırılmaların yaşandığı bir dönemi, hala tartışmalı olan cumbalı odalardaki yaşlı teyzelerin verdiği unvanla- Sultan Hamid zamanı edebiyatını ancak bir şairin rehberliğinde öğrenebilirim, diye düşündüm. Dante'nin İlahi Komedya'da yolculuğuna Şair Vergilius'la başlayıp sonrasında aşkla devam etmesi gibi, ben de tarihin bu en ilginç dönemlerinden birine Cenap Bey'le indim. Bir süredir düzenli şiiri, yani bir düzeni, Aristo'nun terimiyle prepon'u olan şiiri yazmayı bıraktım. Külçe şiirler bitmek üzere. Deneme kitabı çıkarmayı da iki kitaptan sonra bırakmıştım zaten. Buzdokuz için alternatif şair portreleri bir kitaba dönüşene kadar yazıp bırakacağım. Şifasız Bilgiler Ansiklopedisi yarım kaldı, onu bitirmek istiyorum. Bunca bırakış arasında neye başlayacağıma ise henüz bilmiyorum. Bilmemek erdemdir, demişler. Nereye gideceğimi bilmiyorsam doğru yoldayım, diyorum ben de. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/aykut-ertugrul-ile-soylesi", "text": "Aşkar'ın yazarlarından Aykut Ertuğrul, uzun yıllardır dergilerde yayımladığı öykü birikimlerini kitaplaştırdı. 'Keyfekader Kahvesi' Okur Kitaplığı Yayınları arasında çıktı. Kendisiyle hem kitabı, hem de öyküyü konuştuk. Cevizci'nin felsefe sözlüğünde postmodern sanat anlayışının tanımına baktığımızda; postmodernizmin sanat için sanat, yüksek sanat kavramlarına karşı çıktığını, sanatla hayatın ayrı düşünülemeyeceğini, sanatla gündelik hayat arasındaki sınırların ortadan kaldırılması gerektiğini savunduğunu görürüz. Bir de şu: Kodların karışımını yeğleyen bir üslup karışıklığı, hiç kuşku yok ki parodi, pastiş, ironi, oyun ve kültürün yüzeydeki sığlığının kutsanması, postmodern sanat anlayışının karakteristik özellikleri olarak ortaya çıkar. Genel olarak postmodernizmin hakikatin parçalanmışlığına, öznelliğine hatta yokluğuna vurgu yaptığı da sıkça söylenir. Aslında bu konuda herkesin kafasının karışık olduğunu düşünüyorum. Mesela üst kurmaca ya da metinlerarasılık için kimi eleştirmenler modern tekniklerdir dese de postmodern diyenler de yok mu? Vasata razı arabulucularsa, bunları kullanan yazarları postmodernist saymasa da, postmodernizmin işaretçileri olarak görüyorlar. Belki kendi kafa karışıklığımdan dolayı etrafı toz duman görüyorumdur, geçelim. Bu öykü deneysel bir öykü mü? Yazılan her yeni öykü kadar... Yapılmamış şeyleri yaptığımı iddia edemem, ama her öykümde daha önce yapmadığım bir şeyi denemeye çalıştığım söylenebilir, bu da beni deneyselci yapmaz zaten. Fantastik ve büyülü gerçekçilik başlığı altında toplanabilecek metinleri, bu türlerde eser veren yazarları hevesle takip ettim, ediyorum. Masalları, destanları, çeşitli kültürlerin mitlerini ezelden beri keyif alarak okudum; beslendim. Bu yüzden de önemli bir yer tutuyor öykülerimde. Neden sevdiğim, kapıldığım sorusunaysa verecek net bir cevabım yine yok, tek sebebi çocukluğumdan bugüne yaptığım savruk okumalar olabilir; kutsal bir sebebi olmadığı kesin. Böyle devam edecek mi dersen, azalarak, değişerek, evrilerek evet. Sürekli yeni şeyler okuyup yeni şeyler öğreniyoruz, bu da yeni sorumluluklar, yeni temalar, yeni alanlar demek. 1. Sanat araç değil bir amaçtır. 3. Toplum için sanat yahut toplumsal gerçekçilik komiktir, alay edilesidir. Sanat bir ideolojiye ram edilemeyecek kadar kutsaldır. 4. Sanatın kendisi bilfiil bir ideolojidir. 5. Sanat kutsaldır, çok kutsaldır, en kutsaldır. 6. Sanatçı dahidir, sanat eseri özgün, eşsiz, değiştirilemez, müdahale edilemezdir. Bir kalemde aklıma gelenleri sıraladım. Liste genişletilebilir rahatlıkla. Hakikat yani asıl hikaye, evin kaba hatlarında değil ayrıntıda gizli oysa; onun ruhunda, henüz dokunamadığımız kısımlarında. Kanonun dayattıklarından sıyrılabilmeli, İsmet Özel'in Üç Mesele'de bize önce zemini yoklamayı, gerekirse yok saymayı öğrettiği gibi, ön kabullerimizden kurtulup yaralarımızı sarmalıyız. Ondan sonra cevap vermeye, enstrümanlarımızı kullanmaya devam edebiliriz. Bunu halihazırda yapanlar var ama şu an ben cevap verebilecek kadar ilerlemiş değilim. Sadece hala evin içinde kaybolmadan dolaşmaya ve kendim-iz-e ait odayı bulmaya çalışıyorum. Tereddütlerim oluyor evet, Dimyad'a pirince giderken eldeki bulgurdan olmak da var işin ucunda. Yani bildiğimiz kıssalara yeni bir boyut katmak, farklı bir açıdan okunmasına katkıda bulunmak isterken kelimeleriyle hakikatin üstünü örtenlerle bir safta gözümü açmak istemem. Ay öyküsünü yazılıp bittikten sonra bile yayımlamakta tereddüt ettim. Yanlış okumalarla acaba ayetleri tahrif ediyormuş gibi görünebilir miyim diye. Ama hayır vicdanımı yoklayınca öyle olmadığını gördüm. Bu öyküde Kur'an'ın mesajına aykırı bir durum söz konusu değil. Ölçü bu olmalı, bu olmasına çalışıyorum. Bu hassasiyet içinde kıssaları kendi bilgimiz oranında yeniden yorumlamakta bir beis görmüyorum. Ki yeniden yorumlama hep yeni şeyler söyleme mecburiyetini de doğurmuyor, mesajı çoğaltmak, yeniden söylemek de hikayeye dahil. Modern bir tür olan öykü hala genç sayılabilir -bunu da söylemesek ölürüz- Yüz yıllık bir tarihi ya var ya yok. Doğası gereği öykü de diğer türlerle daimi bir etkileşim halinde; biraz romanla çokça şiirle, kökü asırlara dayanan hikayeyle, sinemayla... Ayrıca gelenekle ve çağ ile çağın dayattıkları, öğrettikleri, imkanlarıyla. Her çağ kendi dilini oluşturduğu gibi kendi türünü de oluşturur aslına bakarsan. Öykü bu hengamede nasıl bir serüven izleyecek hangi mecralarda seyredecek, bunu söyleyebilmek kahinlik olur ama öykülerin gittikçe kısaldığını, bunalım öyküleri denen bize 50 kuşağından miras bencil öykülere her geçen gün daha az meyledildiğini, daha kıvrak, daha kısa, parlak metinlere bundan sonra daha sık rastlayacağımızı düşünüyorum. Işığını düpedüz hayattan alan öyküler olacak bunlar, sırf bu yüzden kaba bir bakışla toplumsalcı bile sayılabilecek metinler. Öykü kısaldıkça zeka gösterisi, absürde meyil, iğneli bir dil arayışı da giderek daha çok göze çarpacak. Denge, kıvam, sahicilik, ritim ve görüş gücü her zaman bir öyküyü öykü yapan unsurlar olmaya devam edecek ama. Kitaptaki başka bir öykü olan, Hata Benim, Borges'in bir öyküsünden aldığım şu epigrafla başlıyordu: Herhangi bir yaşam istediği kadar uzun ya da karmaşık olsun tek bir andan oluşur aslında; kişinin kim olduğunu öğrendiği andan. Bütün çabalamalar, komik hırslarımız, debelenmelerimiz tek bir an için aslında, ya da tek bir anda yok olsun için. Ve o tek an, zamanın sonunda ya da belli bir noktasında değil. Aramakla bulunacak gibi değil yani. Her an yeniden yaratılan kainat içinde her an yeri değişen, kavranamayan, kavranamadığı oranda yanıbaşımızda, parmakuçlarımızda olan hakikatten bahsediyorum. Kendilik bilgisi. Kendini bilmek. Sır öyküsünün kahramanı ihtiyar bilgenin ölümsüzlüğü ararken aslında aradığı şey bu bilgi belki de. Azrail'le yaptığı savaş, oynadığı oyun bunun için ve bizimkilerden farklı değil. Bir deveran evet. Çünkü aradığını bulduğunu sandığı an aslında başlangıç noktasına da geri dönmüş oluyor, hikaye başa sarıyor. Uğruna ömrünü adadığı, yıllarını harcadığı muhteşem an, aslında arayışıyla, emeği, ömrüyle büyüttüğü bir şey. O an, tüm o sözde enerjiyi kendi bünyesinde barındırıp bir pilin enerjiyi hapsetmesi gibi hapsediyor görünse de değil. O an, o anı oluşturan yıllardan oluşuyor. O an, bir ömür. Bir ömür, o an. Hakikatin yüzüne bakmaya hak kazandığı an. Oyunun başladığı, bilinmezlik sisinin çöktüğü, hiçlik anı/mertebesi. Dönüp duran o an, zaman, hakikat, biziz."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/aykut-ertugrul-ile-soylesi-1", "text": "-Yeni kitabınızın ismi Mümkün Öykülerin En İyisi oldukça iddialı bir isim gibi görünse de hemen arka kapakta aslında öyle olmadığını söylüyorsunuz. Mümkün öykülerin en iyisi yazılabilir mi peki bu durumda? Yazıldıysa da sizce kim yazdı? -Yaptığı işleri hayranlıkla izlediğim şair, sabık dergici Salim Nacar, geçenlerde Yolları Çatallanan Bahçe'den bir bölümü hatırlattı bana; Bir an düşündükten sonra cevap verdim: Satranç sözcüğü diyordu Borges. Mümkün öykülerin en iyisi yazılamayandır herhalde. En azından benim tarafımdan. Kitabın adı ulaşılmış bir hedefi değil, bir çeşit Simurg'u işaret ediyor belki de. Tabi tüm bunlar ben bu adı bir kere beğendikten sonra düşünülmüş şeyler. Önce söz vardı sonra anlam uydurdum o söze. -İlk öykünüzde ilk okuyuşta dikkati çekmese de peygamber isimlerinin kullanıldığını görüyoruz. Bu öykünün derinliklerinde modern bir peygamber menkıbesi aramalı mıyız? -Bu kıssaların anlatılmış olmasının bir sebebi var ise -ki öyle olduğuna inanıyoruz- onları her an yorumlamakta kendi hayatlarımıza, hikayelerimize uyarlamakta bir beis yoktur diye düşünüyorum. Modernlik, Bedri Gencer'in çarpıcı ifadesiyle zaten başlıbaşına hikmetin kaybı demektir, dolayısıyla modern menkıbeler yazıyorum demekten ar ederim; bu pek çok açıdan uygunsuz görünüyor. Pek çok kez bu hikayeleri yeniden düşünmeye çalıştım, hiçbir işe yaramadılarsa bile böyle bir hikaye yazmaya çalıştığım her seferinde kıssaların aslına Kur'an'a geri dönüp yeniden okumak ihtiyacı hissettim. Bu bile yeter. Çünkü bunlar fantastik hikayeler, çocuklara yatmadan önce uykuları gelsin diye anlatılacak hikayeler değil; biz onlardan ders alabilelim diye orada yazılılar hatta belki bu yüzden yaşandılar. -Öyküleri okuduğumuzda derin acılar ve üzüntüyle karşılaşıyoruz önce, ilerledikçe de birden gülümseyeceğimiz cümleler çıkıyor karşımıza. Buffon Üslup insanın ta kendisidir, der Aykut Ertuğrul da hem duyarlı hem de muzip biri mi? -Buradan öykülerimdeki üslubun duyarlı ve muzip olduğu sonucuna vardığınız sonucuna vardım. Sevindim. Eğer başka biri de -mesela karım- duyarlı ve muzip biri olduğumu söylerse ona da sevinirim. Ben dersem ne duyarlı sayılırım ne de muzip. İtici ve mizah duygusundan yoksun biri olurum. J -Kahramanın Sonsuz Yolculuğu, Urdn Medeniyeti Hakkında Birkaç Mühim Belge, Yok Kimse Yok ve Son Anahtar ve Başka İhtimaller öyküleri alışılagelmiş öyküden farklı biçimsel özellikler taşıyor. Öykücünün bu arayışının sebebi nedir? Bu biraz fıtratla alakalı sanırım. Okuduğum her iyi öyküden sonra bunun bir benzerini de ben yazabilir miyim diye düşünmeden edemiyorum. Acaba haset mi diye epey sorguladım kendimi; testler olumlu çıktı. İmrenme adını verdim. Dolayısıyla sürekli denemek durumunda kalıyorum. Bugün Sait Faik öyküsünden, Bilge Karasu'dan, Ramazan Dikmen'den, Oğuz Atay'dan, Rasim Özdenören'den, Mustafa Kutlu'dan bahsederken eksik de olsa birkaç cümleyle öyküsünü genelleyebiliyoruz; çünkü kendine has öykü anlayışlarına sahip öykücüler onlar. Bir gün biri de benim öyküm için denemelerle dolu, kararsız, karakterden yoksun bir öykü anlayışı var, derse diye ödüm kopuyor dersem yalan olmaz. Söylediğiniz gibi deniyorum, nereye kadar gidecek böyle bilmem. -Mahir Ressam ya da Babamı nasıl öldürdüm öyküsünde metinlerarasılığın sırası değil atayını da al git cümlesi bizi gülümsetiyor ama bu öyküde de diğer bazı öykülerde de metinlerarasılığı görüyoruz. Sizce metinlerarasılık kurguyu ve anlatımı zenginleştirmek için mi yoksa sizce daha özel anlamları var mı? -Biz ve özellikle bizden sonraki kuşaklar metne daha yakın yaşıyoruz da o yüzden. Bu şahsi bir yargı, yanılıyor olabilirim ama hayatla ilişkimiz minimuma indirgenmiş durumda; bir tarladan bahsettiğimizde gerçek bir tarladan değil okuduğumuz metinlerdeki tarla imgesinden bahsediyoruz aslında. Zihnimizde gerçek bir karşılığı yok bunun. Tarla topraktan değil harflerden oluşan bir şey bizim için. Bu işin genel yanı; özel olarak da bunu kibirlenmek için söylemiyorum bugüne kadar çok okuduğumu söyleyebilirim. Hala da kitabı elimden düşürmemeye çalışıyorum. Bu alışkanlığımın, fıtratımdaki herşeyi birbirine bağlama özelliğiyle bir araya gelmesiyle ölümcül bir denkleme dönüştüğünü varsayıyorum. Yani yazarken, kendimi azıcık bıraksam hemen daha önce okuduğum başka metinlerin tacizine uğruyorum. Bu labirentten kafamı uzatabilip, azıcık kendime ait bir üslupla bir iki öykü çıkarabilirsem şükredeceğim. -Kan, ölüm, acı, kız kardeş, Adem, Kenan, mürekkep, çocukluk, kirpik sözcüklerini ya da bazen metaforlarını sıklıkla kullandığınızı fark ettim, bunların bilinçaltınızdaki anlamı nedir? -Bu söyleşi bittikten sonra oturup bu tespitiniz üzerinde kara kara düşüneceğim. Gerçekten öyle mi, öyleyse bu bendeki hangi garip arızaya tekabül eder? Bunu ilk siz söylediniz ama kitabımı, bunu söyleyebilecek kadar dikkatle okumuş olmanız beni gururlandırdı. Ama ille istiyorsanız, çok da ciddiye almayacağınıza söz verirseniz bir terkip yapayım. Bir kuple: Kirpiklerimin güzel olduğunu düşünüyorum, kızkardeşimi bir ağabeyin bir kızkardeşi sevebileceğinden çok sevdiğimi düşünüyorum, babam erken yaşta öldüğü için Adem'e, ilk babaya yöneldim belki. Çocukluğum acılarla geçti, elime mürekkep bulaşması hala bana çok havalı geliyor, Yusuf kıssasını; kıssaların en güzeli olduğu ve okuyanların nice hikmetler görebileceği bir kıssa olduğu için çok okurum. Kan ve ölüme gelince, malum insanoğluyuz, onlardan yapılıyız. -Öykülerin bir kısmında ülkemizin ve dünyanın geçirdiği badirelere tanık oluyoruz. Bu durumlara sanatçı duyarlılığıyla yaklaşımınız dikkate değer. Dünya için yorum istemek belki çok uzak olur ama ülkemiz için bazı konularda yol ayrımına geldiğimiz zamanlardayız. Sizce daha umutlu öyküler yazılabilir mi artık? -Ben umutluyum, eğer bu konuda öyküler yazacak olursam daha umutlu öyküler yazacağım. diyecekken aslında artık bu konuda öykü yazmak istemediğimi düşündüm, çok sloganik gelebilir size ama şu an barışın öyküsü yazılmaz, barış yaşanır gibi geldi bana. Ama onları aşabilmek için yaşadığımız derin travmanın öyküleri yazılabilir. Rehabilite olabilelim diye. İnsan önce cinneti yaşar sonra yazar; cinnet içindeyken onu yazmak mümkün değildir; ol mahiler ki kuramına göre. Şimdi sudan çıkıyoruz, bunca zaman nerede yaşadığımıza şöyle bir bakmanın vakti. Biz yine acılara yoğunlaşacağız, çünkü Zarifoğlu'nun dediği gibi ne çok acı var! Dünya hala acı çeken insanlarla dolu, dört yanımız kan gölü. Dileyelim ki, bize malzeme kalmasın da, kalemleri kırıp atalım. -Askerlik mesleğinden ayrıldığınızı biliyoruz ve öykülerden de bunu çok net anlayabiliyoruz. Bu deneyiminiz size sadece öykü konusu anlamında mı katkı sağladı yoksa başka getirileri ya da götürüleri oldu mu? -Birşeylere hele de öyküye katkı olsun diye yaşamadım tabi yaşadıklarımı. Bazen arkadaşlarımla şakalaşırken elimde, 'bir yazarın yaşaması gereken acılar' diye bir check list var; onları yaşadıkça yanına artı koyuyorum; yetimlik, kaçaklık, hapis, sürgün, baskı gibi diyorum ama öyle değil tabi. Renkli bir biyografi oluşturmak için yaşamıyoruz sonuçta değil mi? Sonuç olarak beni iyisiyle kötüsüyle şu anki insan yapan yaşadıklarımdır; kişisel tarihimde neyi değiştirirsem sonucun ne olacağını anlayabilmek imkansız. Belki askeriyede yaşadıklarımdı beni bugünlere getiren, belki yıllar yıllar önce bir parkta ihtiyar bir adama sunduğum bir avuç çekirdek karşılığında aldığım dua. Bilemeyiz."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/aykut-ertugrul-ile-soylesi-2", "text": "Çünkü son zamanlarda sık sık beni ele geçiren hissiyatı neredeyse eksiksiz anlatan ifade bu. Daha önce de söylemiştim. Galiba Necip Fazıl Ödül töreninde: Olaylar nasıl bu noktaya geldi, anlamak mümkün değil. Hakikaten geriye doğru her baktığımda şaşırıyorum, şükrediyorum. Tevazu göstermeyeceğim Suavi abi, çok emek verdim. Emek vermedim, hayatım, işim gücüm edebiyat oldu. Edebiyatla nefes alıp verdim, savaştım, yenildim, yendim, barıştım, küstüm, okudum, yazdım, yayımladım, dergi çıkardım, sırtımda paket paket dergi taşıdım, kapattım, okudum, tekrar dergi çıkardım, edebiyat programlarına, ulusal ve uluslararası fuarlara atölyelere katıldım, okudum, atölyeler yaptım, kültür sanat sayfası editörlüğü, bir kültür merkezinde sanat yönetmenliği, edebiyat festivali direktörlüğü yaptım, ödüller aldım, okudum, musahhihlikten yönetici editörlüğe kitap yayınının -metinsel anlamda- çeşitli aşamalarında çalıştım. Ve hepsini çok uzun bir süre, yaşamak için başka bir mesleği yürütürken, ondan artakalan zamanda yaptım. Battalname'de Hamzaname'lerde, Hazreti Ali Cenkleri'nde yazının/öykünün imkanlarını sınayarak geleneği ihya etmeye çalışmak, ateşi iletmek yeterince yeni bir eylem değil mi? Google, Netflix ya da yaşadığımız zamana damgasını vuran başka şeyler bizi, istesek de istemesek de az ya da çok değiştiriyor ve biz ne / kim olduysak o kişi olarak geleneğe döndüğümüzde ondan bir şey çıkarmak istediğimizde ortaya yeni bir şey çıkıyor, çıkmalı. Elbette bu sınırsız bir etkileşim ya da sınırsız bir yenilik arayışı değil. Öncelikle, en temelde kim olduğumuz, etkilenen özne'nin kim olduğu önemli. Bir etken, bizi ne kadar değiştirebilir, nereye kadar değiştirmesine izin vermeliyiz. İkinci olarak kayaya dokunan su bizken yani geleneksel metinleri değiştirirken nerede durmalıyız? Değişmemesi gereken öz, iletilmesi gereken ateş nedir? Kaya suyun dokunuşlarıyla şekil değiştirebilir ama nereye kadar kaya olmaklığını muhafaza eder, özü nerededir? İşte böyle. Tüm bu çabayı, bir içtima; bazen suyun karşısında kaya, bazen kayanın karşısında su olduğumuz ama daima bizi biz, Hamzaname'yi Hamzaname yapan özü kolladığımız bir büyük içtima olarak görüyorum. İyi eser her zaman yolunu bulur. Buna kalpten inanıyorum. Ama evet elbette bir tehlike var. Yığılma, yolu tamamen tıkayamasa bile geçilmesi, ilerlenmesi zor bir hale getirebilir. O yazıyı yazdığımda yükselme değil yığılma demiştim, bugün yani aradan geçen beş yılda yığılmanın arttığını iyi eserin gittikçe azaldığını görüyoruz. O yazıda söylediğimi şimdi kendime tekrar edeyim, iyi de ne zaman parlak eserler çokluktaydı ki? Sonuçta edebiyat tarihine baktığımızda gördüğümüz resim, öyle ya da böyle molozların zaman tarafından, eleştirmenler, kanon vs tarafından ortadan kaldırıldığı, parıltılı ve iyi olanların ise yerine koyulduğu bir tarihin resmi. Kendi zamanımıza bakarken bu mümkün olmadığı için insan karamsarlığa kapılabiliyor. Ama enseyi karartmaya gerek yok. Yığılma tespitini menfi bir kanaatle değil de yükselmenin olmadığını vurgulamak için söylemiştim ben de. Elimizde kalem ve kağıt ve klavye ve dünyayı dolaşan ve hep dolaşacak olan hikayeler hep mevcut. Bellek ve Başka Tuzaklar, ilginç bir deneyimdi benim için. Tadı damağımda kaldı desem yeridir. Şöyle oldu: Bir dergi benden yazı / deneme istediğinde elim ayağım birbirine dolaşıyordu. Ne söyleyeceğim? Öyküyü zor yazıyorum zaten insanlara başka bir formda söyleyecek neyim var? Sonra içinde eser miktarda hikaye barındıran denemeler yazmaya karar verdim. Yazmaya başladığımda, öykü türünde yazarken saklamayı becerebildiğim kendi hikayemin açığa çıktığını fark ettim. Öykü yazarken nerede duracağını bilen hatıralarım, deneme yazarken kalemime sızdılar. Önce ürktüm, tedirgin oldum fakat sonra içlerine biraz yalan biraz mübalağa biraz edebiyat katarak onları hatıra olmaktan uzaklaştırmaya çalıştım. Bu da metinleri öyküye biraz daha yaklaştırdı sanırım. Bilmiyorum iyi mi oldu? Ortaya çıkan manzara doğrusunu isterseniz beni sevindirdi, tatmin etti. Hatta yenilerini yazmaya dair cesaretim arttı. Peki yazılan şey, Bellek ve Başka Tuzaklar özelinde tam olarak nerede öykü nerede deneme oluyor? İnanın emin değilim. Öykünün sınırlarını genişlettiği, anlatının sınırlarında dolaştığı günümüzde hele! Sanıyorum, anlamlı ve reddedilemez tek cevap: yazarın niyeti. Yazarı, türüne ne dediyse ona itibar etmeliyiz. Editör cephesinden bakınca da yazar merkezli bir değerlendirmenin bizi makul bir sonuca ulaştırabileceğini düşünüyorum. Soru şu olmalı: Yazarın yazdığı diğer metinler arasında bu metinler nerede duruyor? Mesela yazar, herhangi bir meseleyi, kavramı bir kurmaca metninde bu kadar uzun boylu tartışmayıp söz konusu metinlerde tartıştıysa demek ki bu metinler diğerlerinden farklı bir yerde duruyor. Yazarın önceki öykülerinde kullanmaktan sakındığı unsurları bu metinde kullanmayışı eğer öyküde yeni bir şeyler denediğini iddia etmiyorsa başka bir formda eser verdiğinin ispatı sayılabilir. Öte yandan Bellek ve Başka Tuzaklar'daki metinlerin benim öykülerime göre biçimsel olarak klasik öyküye daha yakın olduğunu da itiraf edeyim. Ukalalık saymazsan, Picasso'nun otoportrelerini örnek vermek istiyorum. Kübik resimle kendisine kadar olan resim anlayışını yerle bir eden Picasso'nun, otoportrelerinde klasik resme ister istemez bir adım daha yaklaştığını görüyoruz. Elbette kendi üslubunu koruyarak. Bilmem ki buradan nereye varmak istiyorum. Otoportre denemeleri mimari oyunlara tahammül edemiyor, sanatçıyı klasik çizgiye çekiyor gibi bir şeyler demek niyetindeydim. Kendimi Picasso'yla kıyaslayınca bi'gülme geldi devam edemedim. Galiba kökü bende diye düşündüm. Gittikçe daha az yazsam da anlatılacak hikayeyi bulmak konusunda bir sıkıntı hiç yaşamadım. Hayat, metinler, dünya hikayeyle dolu. Hem söz konusu sanat olunca bir tomurcuktan bin filiz bin çiçek bin ağaç çıkarmakta şahsen bir beis görmüyorum. Yani yarın bir gün birini alır yeniden yazarım. Öyle ya, nasılsa o tomurcuğa bilmem kaç zaman sonra su veren ben ilk zamanki ben olmayacağım. Ortaya istesem de ötekinin aynısı bir eser çıkmayacak. Öykü yazılır abi, o kolay. İnsan var oldukça hikaye de varolacak. Hikaye var oldukça anlatılmak için kendisine bir form bulacak. Bu öykü, roman ya da yarın başka bir form olur... Asıl soru, bizim halimiz ne olacak? Dünya, gitgide anlaşılması daha zor bir yer haline geliyor gibi. Bize kendini açmak konusunda her gün biraz daha gönülsüzleşen dünyayı yorumlama yeteneğimizi, onu izleme şevkimizi yitirirsek hikaye de bizden uzaklaşır. Ama bizden uzaklaştığı, olmadığı ve başkalarına yaklaşmadığı anlamına gelmez. Sadece bizden uzaklaştığı anlamına gelir. O yüzden ben bizim ahvalimiz konusunda daha çok endişeliyim. Bu röportaj daha önce Muhayyel Dergisi'nin Ağustos 2020 sayısında yayınlandı. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/aykut-ertugrul-ile-soylesi-3", "text": "Galiba kitabı anlayamadıkça, öyküyü yazmaya çalışırken kendi zihnimde uçuşan fikirlerle ortaklıklar aradım, bulduğumu sandım. Tam burada Adorno'nun yazmak üzerine söylediği şu müthiş sözleri hatırlatmak istiyorum. Gerektiği gibi yazılmış metin örümcek ağına benzer: Gergin, eşmerkezli, saydam, sıkı örgülü. Uçuşan her şeyi kendine çeker. Arasından geçmeye çalışırken ağa yapışıp kalan metaforlar, onu besleyen avlardır. Konu ve malzeme kendiliğinden ona doğru kanat çırpıyordur. Kendi öykümü, gergin, eş merkezli, gerektiği gibi yazılmış olmakla övmeye çalışmıyorum ama Süruş'un Evrenin Yatışmaz Yapısı öyle veya böyle iri eşsiz cüssesiyle bu ağa takıldı. Ben de hoşnutlukla bunu izledim. Bir türlü yatışmayan karakterlerin ve yatışmayacak bir Hikaye'nin olduğu bu öyküye isim olarak Evrenin Yatışmaz Yapısını kullanma hakkını kazanmış mıydım? Umarım. Sonuçta her şeyi, bu üç kelimenin bir araya gelişindeki şiirsel ahengin parlaklığı başlattı. İlk defa hacimce bu kadar uzun bir metin yazdım. Kısa denilecek bir öykü yazmak üzere oturmuştum masa başına. Oğuz Atay'ın Korkuyu Beklerken'indeki Ubor Metenga'yı ve Borges'in Kongre'siyle bilhassa Otuzlar Mezhebi'ni oldum olası çok sever ve kıskanırım. Kurmaca dünyaya bir örgüt de ben neden katmayacaktım ki? Adı bile belliydi: Bir hikayenin peşine düşmüş, adlarını da bu tutkularından alan Esatirilerin. Yani masum niyetim, kendine ait bir odaya sahip olmak isteyen yazarlardan birazcık fazlasıydı; kendime ait bir örgüt kurmaktı. Dört beş sayfada bu işin altından kalkabileceğimi düşündüm önce. Her ne olduysa, yazmaya başlar başlamaz kendimi metinlerarası bir cehennemin içinde buldum; her zamankinden daha mütecaviz ve hükmeden bir baskıydı zihnimdeki. Öykü ve örgüt ve mezarlıktakiler ve Korkut Molla ve elbette bugüne kadar okuyup sevdiğim bütün metinler, karakterler, yazarlar bir türlü ehlileşmeyen bir aygır gibi zihnimde ve kağıt üzerinde tepişip duruyorlardı. Kendimi savunmak üzere sahneye hemen şen anlatıcıyı çağırdım. Karakter Aykut Ertuğrul'un sesi, elimi bir nebze güçlendirmişti. Peki madem bir metinlerarası saldırı altındaydım, bunu neden bugüne kadar bana kendini dayatan metinlerle yazarlarla bir cenge, aynı anda hem neşe hem rekabet içeren bir gösteri maçına dönüştürmeyecektim ki? Meydan ortaya çıktığında modern edebiyatın ustaları yetmiyormuş gibi Korkut Molla kılığında bütün bir anlatıcılar geleneği de dahil oldu işe. Bunca ustayı, bunca sesi, bunca hesaplaşmayı, tek bir katman ve olaylar zinciriyle öyküleştiremezdim. Hikayenin uzama teklifini kabul ettim ve benim için aylar hatta yıllar süren bir maraton başladı. Ne zaman öykünün bittiğini düşünsem kurguda yeni bir açık ortaya çıktı, ne zaman az kaldı desem, kurgu bir açmaza saplandı; böylece uzadı gitti öykü. Evet öykü. Ne novella ne de romandı yazdığım. Çünkü tam da bu uzun metin yazma deneyimi sırasında anladım ki roman bir açılma formu. Karakterlerin geçmişine, ruh hallerine, mekanların ayrıntılarına kadar genişleyen dört başı mamur bir itiraflar silsilesi. Aralıklarla, ayrıntılarla, mesafe ayarlarıyla, tasvirlerle, boşluk ve doluluk alanlarıyla bir dünya tasarımı. Düşününce yazdığım öykü, bir romancının bakış ve iş yapış biçimiyle ortaya çıkmadı; böylelikle olup olabileceği şey ancak uzun öykü. Bu onu basit ya da alelade kılmaz; güçlü bir eser hangi formda olursa olsun gücünü muhafaza edebilir. Evrenin Yatışmaz Yapısı'nın iyi düşünülmemiş, savruk bir roman olarak görülmesindense sınırları genişleyen bir dünyanın öyküsü olarak görülmesini yeğlerim. Bu yüzden de kitabın kapağında öykü yazıyor. Ekrem Demirli Hoca'nın Klasik Düşünce Okulu'nda gerçekleştirdiği Füsus'ül Hikem Okumaları'nda dinlemiştim. Anlayabildiğim kadarıyla, Şeyh-ül Ekber, insanın yaratılışını ve yaratılışındaki gayeyi hatta mahlukatlar arasındaki yerini ifade ederken yeryüzü ve insanın birbirinden bağımsız yaratılmadığını, yeryüzünün bizzat insan için yaratıldığını vurguluyor. Bu, insanın eşref-i mahlukat oluşu bilgisini daha derinleştiren bir hikmet. Nesneler, şeyler yaratılmış da bunların arasında bir hiyerarşiden bahsediliyormuş gibi düşünmeye meyilliyiz; oysa dünyanın bizatihi insan için yaratılmış olması fikri bize bambaşka şeyler de söylüyor. Bildiğimiz bilim kurgu öykü roman ve filmlerinde insanın varlığı, pamuk ipliğiyle bağlıdır hayata. Bu kurgular, ondan üstün bir varlık dünyaya geldiğinde insanı yok olma tehlikesi içinde görmeyi severler. Saylonlar, yapay zekalar, uzaylılara karşı insan. Varlığını ve dünyayı korumak için savaşan insanlık fikrinin asil bir tarafı da var elbette. Adem'den Önce'de, insanı yeryüzünün gerek şartı olarak düşünmeyi yeğledim. Nasıl ruh olmadığında beden bir cesede dönüşüyorsa, insan olmadığında da yeryüzü çürümeye yok olmaya yazgılı bir cesettir fikri çıkış noktamdı. Evet evet, tam da söylediğin gibi abi. İnsanı eşref-i mahlukat yapan şeylerden biri de bu değil mi zaten, ad verme kabiliyeti. Ad vermek, var etmek haddimi aşmak istemiyorum ama yaratma eyleminin cüzlerinden biri olsa gerek. Allah'ın bizi yaratırken ve yeryüzündeki halifesi kılarken ruhumuza üflediği nefesin bir parçası... İnsanı, keşfeden, icat eden, isim veren eyleyen bu lütfun kendisini gösterdiği alanlardan birisi de haliyle edebiyat. Bin bir cevapsız çağrı aslında yazma eyleminin doğasını; yazar ve ilham yazar ve gelenek arasındaki bağı sorgulayan bir öykü desek herhalde abartmış olmayız. Bilmem ki, bu öyküdeki ustaya özel bir anlam yüklemedim aslında. Tam olarak bütün bir edebiyat geleneğimizde usta kimse o da o. Ama Kuyularda Dolaşan öyküsünü benim için ayrıcalıklı kılan ustanın kimliği değil, zamanın kuşatılamaz, ele geçirilemez göreceliliği. Bir anın genişleyip sonsuzluğa doğru açılabilmesindeki muhteşem sır. Dünyada olup biten değiştiremediğim bütün zulümlere, haksızlıklara karşı Allah'ın adaletine duyduğum sonsuz iman. Yetişkinler için yazarken ister istemez, rasyonel aklın gölgesinde, onun kesin inançlarıyla bir ateşkes anlaşması imzalamış gibi tedirgin yazmaya meylediyoruz. Hayatın alelade akışını bozan her bir şey için mantıklı açıklamalar üretmek zorunda hissediyoruz. Onu davet ettiğimiz oyunda tutabilmenin, itici olmadan hikayemizi ona aktarabilmenin yolu nedensellik ilkesine sadakatten geçiyormuş gibi davranmaya meyilliyiz. Oysa çocuklar için yazarken bahsettiğim gölgenin boyu hayli kısalıyor ve boşalan yeri hayal gücü, muhayyile, hikaye anlatma coşkusu dolduruyor. Okurla yazar, dinleyiciyle anlatıcı arasında sürüp giden bu hikaye oyununa çocuklar daima daha büyük bir istek ve şevkle katılıyorlar. Bu şevk yazara da bulaşıyor. Öğrenmek denir mi buna bilemem ama hikaye anlatmaya duyduğum coşkulu sevgi Son Oyuncak Mağarasını yazarken daha da arttı. Yazarken sık sık kendi kendime güldüm, eğlendim... Cevap şu olabilir evet, hikaye anlatmanın ne kadar keyifli bir şey olduğunu yeniden hatırladım. Öğrendiğim şey kesinlikle buydu. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/ayla-algan-ile-soylesi", "text": "Kelimeler mi muharrik, insan mı ölü sevici burası meçhul. Sanat kendi adını tanıyamaz oldu. Belkide mahlas isimlerle imgelerin arasına saklanıyordur kimbilir. Tiyatro, Sinema, Şiir, Felsefe, Edebiyat düşünmeyi adet edinenin uğraşılarındandır. Heleki eser vermeyi bir görev addeden nadir insanların sürekli evine aldığı beş özel misafiridir. SinemaTerspektif Dergisi olarak ve bizatihi kendi şahsımla estetiğe olan merakımızdan ne zamandır görmeyi ve konuşmayı arzuladığım okumayı ve bilgilenmeyi hiç bırakmayan Türkiye'nin nadide kadın oyuncu-öğretmen-müzisyen-düşünürlerinden birisi olan Ayla Algan'ın evine ru be ru misafir oldum. Kendisi aklımın işaretlediği bir şahsiyetti. Elbetteki onunla olan konuşmamıza geçmeden sizlere kendisinin biyografisinden aktarımda bulunacağım. 1937 doğumlu. 54 sene Beklan Algan'la evli kalmış. Yunus Emre çalışmalarında öğrendiği Seviismini 75 doğumlu kızına koymuş. Yunus Emre şiirlerini Almanca-İngilizce-Fransızca okumuş. Muhsin Ertuğrul Rumeli Hisarı'nda keçileri kaçırarak ki -gerçekten keçiler yaşıyormuş-orada bir tiyatro açmış. Muhsin hocanın arzusuyla o tiyatroda arkadaşları Müjdat Gezen ve Ali Poyrazoğlu şaşırsalar da Ayla Algan Hamletve Ophelia karakterini oynamış. Bundan sonra Erkek Hamlet diyerek anılmıştır. Şan dersi aldığı için şarkılar söylemiş, yarışmalara katılmış, piyano çalmış. Zeki Müren'in özel isteğiyle ondan sonra sahneye çıkmış ve bir müdet şarkılar söylemiş, Yunus'u seslendirmiş. 72 de devlet sanatçısı olmuş. Ressam olan annesi, tüccar olan babası ona bale eğitimi de aldırmışlar. Belki de sanatın diğer dallarıyla bu kadar ilgili olması estetik kodlarını bu denli sağlamlaştırmasına vesile olmuştur. Eşi ile başka üniversitelerde okuyacak iken ikisi de oyunculuk eğitimi almaya karar verirler ve Amerika da büyük oyuncularla M. Brando ile de tanışarak, vakıf gibi iş gören stüdyoda Elia Kazan gibi hocalardan ders alırlar. Türkiye'ye 61 yılında Tarla Kuşu adlı oyunla geri dönerler. Muhsin Ertuğrul ile çalışır. 61 yılında kurulan LCC 'de tiyatro öğretmenliği yapar. Rutkay Aziz, Macit Koper o sırada öğrencidir. 64 Yılında senaryosu Vedat Türk Ali'ye ait olan Karanlıkta Uyananlar oyununu oynar. 66 Yılında Atıf Yılmaz'ın yönettiği Ah Güzel İstanbul filminde oynar. 66 yılında hocası istifa edince, şehir tiyatrolarından ayrılır. 71 Yılında Paris'te Olimpia'da sahne alır.72 yılında Yunus Emre'nin 650. yılı için bir albüm hazırlar. 73 Yılında Bulgaristan'da savaş karşıtı şarkılar söyler. 77 Yılında Polonya'da Kızılderililer üzerine söylediği şarkı birinci olur. 72-79 arası müzik, hayatında revaçta olmuştur. 80 Yılında Berlin'de Tuncel Kurtiz, Macit Koper, Şener Şen'le işçi tiyatrosunu kurmuştur. 84 Yılında Cevat Çapan hocamızla, Macit Koperle, Beklan Algan'la Bilsak Atölyesini kurmuştur. 88 Yılında Tiyatro Araştırmaları Merkezini TAL'I açmışlardır. 96 Yılında İstanbul Şehir Tiyatrosunda genel sanat yönetmeni yardımcısı olmuştur. 99-2001 yılında Şeyh Galip'in Aşk Hastası oyununu Kenan Işıkla birlikte İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatrosunda oynamış ve sonra da emekli olmuştur. 2011 de İstanbul Drama Sanat Akademisi genel yönetmenliğini yapmıştır. İngilizce tiyatro sertifika programı da vermiştir. Yaratıcı Çağdaş Tiyatro Teknikleri dersleri vermeye hep devam etmiş ve özellikle Türkiye'nin kamera önü insanı yetiştiriciliğinde bir eksiklik farkettiğinden beri, 15 senedir de öğrenci yetiştirmeye devam etmektedir. Pek çok oynadığı filmlerden ve dizilerden seçkileri ayrı bir çerçevede size vereceğim. İlk önce Ayla Hanım evinize bizleri konuk ettiğiniz için teşekkür ederiz. Mail üzerinden yapılan röportajlar sıcak bir metin sağlamıyor, ben gözlerinizi görmek istedim. Tabi ben de istemezdim zaten, artık bu kadar da olmaz, olmamalı. Zamanın geçiçiliğine ve her şeyin yok olabileceğine inanmadığımdan, akademik geçmişiniz ve biyografiniz her yerde var. Bizimse fikirlerinize ihtiyacımız var. Onları istiyorum. Zaten şöhretli insansınız. Geçmişinize herkes ulaşabilir. Sizin de istediğiniz şeyin bu olduğunu düşünüyorum. Marifetli sorular sormamı istersiniz. Süleyman Hocam da böyle derdi, kendisi yaratma ediminin sözcüsüdür. Sanat ontolojisini İsmail Tunalı Hocam özellikle çalışmış ve Süleyman Hocam da Çapa'da resimle terapi yapıyordu. Ölümsüzlük ya da gündelik üstü diye kullanıyordu. Yani ölümün gölgesi yoktur. İnsan yaratıcıdır. Yeganedir. Asıl hayatta olmayınca, mutsuz olmamaları için sanatı tercih etmelidirler. Zaman istenilirse her şeye vakit ayrılır. İstidadlı olmak gerek. İstidadlı demek; zamanını istediği şey içinde geçirmek. Onun için az uyumak, az yemek, o dersi alabilmek için para kazanmak, istidad budur. Devlet tiyatrosundan zamanında bize yardım edilerek bir mekan tahsis edildi ve biz Hacettepe'den İnci Hocayla bir yer açtık. Manifestosunu Süleyman Hoca verdi, yaratma ediminin, ölüm korkusunu yenme oldugunu anlattı. İnsanın yaratma edimi onun çalışmasıydı. İnsan bu konuyu iyi öğrenirse öleceğini bilerek, arkamadan ne bıraktım-geriye ne bırakmalıyım? diyor ve gergefini bilinçli bir şekilde dokumuş oluyor. Gündelik üstü olmak çelişkilere dizayn sağlar. Ayakkabının içine kum girse onunla uğraşırsın diyor, yani başka bir şeyle uğraşacağına onunla uğraşırsın. Ömür de içine konduğumuz bir ayakkabı misali bizi ölüme taşıyor. Yaratma uğraşısı, ölüme karşı kompansasyondur. Kim ki yaratıcıdır, bunun adı insandır der Süleyman Hocam. Sanat ontolojisi de öğrenip öğreterek, Tiyatronun ontik olan durumuyla kolektif bir sanat oluşunu inceleriz. Ne sanatçı yazara, ne yazar oyuncuya benzemez, ne de oyuncu rejisöre benzer. Bu mevzuya antolojiye bakar gibi sırayla bakamazsın. Ontoloji demek aynı anda çok şeyin konuşulması demek. Yani bu kavram akümülasyona tabidir. Hakiki yaratıcı kendini bilmez. Her yaratıcı yalnızdır. Kritiğin yoktur, yeganeyi yaratırsın. Bunu ben değil Süleyman hoca söyler. İnsan nihilist değildir yalnızdır ve yeganeyi yaratmıştır der. Ben ne zaman mutsuz oluyorum; kadınları dövdükleri zaman, bir çok profesör arkadaşım var kocaları tarafından dövülüyor, kendi makamlarından dolayı durumlarını gizliyorlar. Suriyelilerin ülkemize getirdiği hastalıklara üzülüyorum. Amel yaygınlaştı ve sonucu tifo. Hemen aşıya başlanmalı. Başka 72 de okumuştum ne biliyorum ya da ne bilmiyorum adlı dandik bir kitap vardı. Ortadoğunun hudutları değişecek diyordu. Anadoluyu koruyamamak beni oldukça üzüyor ve mutsuz ediyor, çaresiz kalıyorum. Evet. Söke'de Priene Antik Tiyatro'da üç bin kişinin izlediği Anadolu Tanrıları oyununu oynadık. Dikkat edin, yunan tanrıları değil. Azra Erhat köken karmaşası olmasın diye iyonca öğrendi. Athenanın Zeusun hayatları iyonca yazılmış yunanca. değil. Kültürlerimiz o kadar çok benziyorki. Avrupa bizim kadar iyi oynayamaz. Deniz tanrısı ile başladım. 12 çocuklu, kibirli Niobe kıskanç bir kadın. Diğer kadınlara laf atınca Apollon ve Artemis oğullarını oklarıyla öldürünce çaresiz bir ananın çırpınışı içindeyken Niobe'ye, O sırada oyunun içinde Galatasaray'a git, Galatasarayaa. Kaybolan çocuklarını orada bulursun denir, izleyici oyunda kendinden bir şeyler bulmalı. Bu durumda kolektif sanat da kendini göstermiş olur. Beni anlamayan pek çıkmadı. Felsefi okumalarım hep oldu. Sartre, Rimbaud, Heidegger, Hegel okuyan ama Yunus Emre'yi bilmeyen birisiydim. Hakiki Yunusu bana Ankara'da yaşlı bir büyüğüm öğretti. Kim Yunus kim değil bu vesileyle öğrenmiş oldum. Yunus'un öğrencileri de Yunus gibi anılmış, Lakin yunus padişah demez. Yani hakkın üstüne bir şey koymaz. Yaratılış destanını iyi öğrenmek gerek. Bizde havva yerilmez. Günahkar değildir. Dağlardan taşlara seherden kuşlara sonra Tur dağında Musa ile diyerek geçmişi ve ol Muhammed Mahbub ile diyerek tüm evreni ve şimdiyi kucaklayan bir kültüre sahibiz. İnsana dair esas ontolojiyi Yunus'dan öğrendim. Yunus, Yalancı dünyaya konup göçenler, Ne söylerler ne bir haber verirler. Üzerinde türlü otlar bitenler, Ne söylerler ne bir haber verirler. Kiminin başında biter ağaçlar, Kiminin başında sararır otlar derken yaratma edimini anlatır. Sartre'ın egzistansiyalizminden, Freud'dan daha tesirli laflar söylemiş. Bana seni gerek seniifadesiyle de Muhammedin felsefesine girer. Gerçi Ona hazret demediğim için yargılanmıştım Oysa hazret; beyefendi demektir. Ben Aristoyla, Platonla Muhammed'i karşılaştırıyorum ve onlardan daha üstün bilgiler verdiğini söylüyorum. Ama kızmadım tabi ki. Öfke sonuçtur. Bense süreçten yanayım, niye o öfkeye gittim? . Ben niye müsade ettim diye kızarım kendime. Nereye götürdüm kendimi bunu düşünürüm. Sartre'da, Nietzsche'de hiçlik yoktur Hiçliği kendiniz yaratıyorsunuz. Kızmadan ve aptalca polyannacılık oynamadan ki- sevmem o kızın tavrını yalancıdır çünkü- bazen susarım, hiddetlenmem. Eskiden kader diyorlardı, buna biz şimdi tesadüfler diyoruz. Biri Amerika'dan gelmiş uçaktan inmiş, biri Berlin'e gidecek, ikisi çarpışıyorlar. Al sana kader. Tesadüfen bu duruma kızdınsa ki kızmaman lazımdı. İşte o zaman olur ne olacaksa. Bazen insanın elinde gibi oluyor her şey. Yazgı diye bir şey yok gibi Yunus'ta. Daha dinamik bir felsefesi var. Mehmet Bozdağ Yunus Emre'yi dizi yaptı biliyorsunuz. Kendisi benim arkadaşım. Ona söyledim eleştirilerimi. Pek Yunus'a benzememiş. Bilgilerde dikkatli olmak gerek. Danışman ekibi tekrar kursalar iyi olabilir. Peter Ustinov İnce Mehmed'i çekmiş. Senaryosunun bize uygun olmadığını mehmed'in By by mother diyebilecek bir insan olmadığını ani hippi yaşayışı bizim ülkenin evlatlarının bilmediğini, karakterin annesinden izin almadan bir yere gitmeyeceğini söyledim. Am ben sizin kuzeninize de danıştım dedi. Benim kuzenim ne bilsin o da kültürüne yabancı. Böylece eleştirimi dikkate almıştı. Bir karakteri kendi toprağıyla beraber oynamak lazım. Ayla Hanım deme bana Ayla abla de sinemacılar da, öyle der. Ayla Abla görünge düzleminde görüntümle imge dilini çözemiyor gibiyim. Şu an politik konuşuyorum sanırım. Sosyal kimliğinle konuşuyorsun. Politik kimliğinle sosyal kimliğini karıştırma. Ben seni bilginle dinliyorum, zaten böyle olmazsa at kendini aşağıya, sen bir felsefecisin. Kenan Işık'la şehir tiyatrosunu idare ediyorduk. Ümraniye'ye cami yapılacaktı. Oraya tiyatro yapsak kütüphane kursak, camiden sonra kahveye gideceklerine, gelir kitap karıştırırlar diye düşündük. Erdoğan, 500 kişilik tiyatro yaptı. İçinde kütüphanesi ve spor merkezi olan. Bedenimizi de düşündü sağolsun. Ben ona ölümsüzlük diyorum. Ne bıraktım? Büyük annem böreğini bıraktı. Özgürlüğü insan gerçek dünyada değil de irreel dünyada bulabilir, öyle diyordu Süleyman Bey. Onu da oluşturabilirse tabi. Gariban insan elli yaşına kadar yaratıcı olmazsa, onu adetler ve şeyler ele geçirir. Yartıcılık öyle bir şey ki, namaz bunu en güzel şekliyle ifade ediyor. Zihinle bedeni ayırmadığı için. Hiç bir dinde namaz yoktur. Katolik, ortodoks sadece diliyle bırbırlar. Beden ilgisiz kalır. Temsil yok ifade var. Göstermiyor, namazla yapıyor. Burada Eric Morris'in oyuncu tekniğine girdik. Yunus Andan içeri derken, bu namazla imge diliyle aynen bir şair gibi, bedeni ve zihni bir tutarak, cuma namazında gideceği kafeyi, ödeyeceği borçları düşünmeden sevgi ile yönelebilmektir esas istenen. Aa güzel kızım evet hiper gerçeklik kavramı çok önemli. Hep saklanan bir şey var. Ama insanlar yaşamamışsa, tatmamışsa örtülü olanı bilmiyor, anlamıyor. Gabilik var. Elbette. İmge yedinci sanatta çok konuşkan olduğu kadar, tutukdur da. Zannettim ki ben bizim toplum İsveç, Norveç ve Kuzeyliler gibi olmaz, ama olduk. Tiyatro oynarken göz oyunu alamıyorum, ilişki alamıyorum. Kolektif etkilenmeyi engellemiş oluyoruz. Gabi olana şiiri göstermek zor. İnsanlarımızda eksik olan bir şey var. Sonuçları biliyorlar, tavırlılar, kardeşçe el tutmayı bilmiyorlar. Mekanik olduğumuz için insandaki bu gücü daha çok makineler otadan kaldırabilir. Eskiden konak ilişkisi vardı, büyükanneler vardı. Psikolog gibiydi. Baba tokat atınca, gel bakim, al şu parayı git bakkaldan kendine bir şey al ve babanın sözünü dinle baban haklı derlerdi. Şimdi çocuklara bir sürü kuyruk takan büyükler, onların geleceğini karartıyor. Beyin katmanları oluşuncaya kada sıfat takılmamalı. 12 yaşına kadar onlara tembel demeyin, kansız olabilirler. Tembel dedin mi bir çocuğa bir daha kaldıramazsın yerinden. Muhabbet terapisi demokratik sistemde yok oldu ve gittikçe küçüldü. Ailenin yerini bilgisayar, televizyon ve telefon aldı. Böylece sahte kişilikler yerleştirildi. Özbenlikleri sağlam zannediyorsun, bir bakıyorsun ki çoğunda anksiyete bozukluğu, yalnızlık hissi, kendini beğenmemek, bir hiç zannetmek var. İstanbul'da hem de çalışkan bir lisede iki kişi kendini astı Ayla Abla. Bunlar aşık oluyorlar da söyleyemiyorlar mı? Yaratıcı drama dersleri ile beş yaşındaki çocuklarımıza kadar ulaşmaya çalışıyoruz. İnsana kaybettiklerini geri vermek gerekiyor. Jerzy Grotowski mesleğini şandan şöhretten paradan daha değerli tutan oyuncuya asil oyuncu derdi. Ben de öyle diyorum. İnsan biyo-psiko-sosyal bir varlık. Sinemada bir film seyrederken Tiyatro oyununu izlerken, gördüğüme üzülüyorum, ben başka anlıyorum, Lena başka anlıyor, Meral başka. Sorunlu olan daha da başka. İmgeyi seyirciye veriyoruz demiştiniz. Sinemada, tiyatroda tek salondayız okuyana-bilinçliye ayrı koltuklar diye farklı bir sistem yok. Acaba halk, korunaksız mı herkes aynı şeyi aynı yerde izleyebiliyor. Tiyatro koltuğu en çok sevdiğim şeydir. Lakin eski oyunlarımda ne bıraktım seyircime sorusu sorulmadan yüce hisler alabiliyordum. Bilinçli bir izleyen vardı. Şimdi ise ben bu bilete kaç lira verdim, bu oyundan kaç lira aldım diyen bir uykulu sürü var. Bu durumda kimseyi yaratıcı kılmıyor. Tiyatroyu bazı kesimlerin sevmesini hiç anlayamadım. Hepsi birarada olmalı. Hayvanı doğa korur, insanı ise kültür. Öğrenmeye mecbur bir şeye inanmaya mecbur hangi şey olursa olsun. Felsefe okuyan ve düşünür edebiyatçılar için bir film çekildi mi? Sadece akademililere bir film yapılsın. Bu dediğin tez konusu. Çeksene ne duruyorsun. İnsan yetiştirmeye çalışıyorum. Trt de radyo tiyatrosu yaparak çocukların zihinlerine ulaşmaya çalışıyorum. Trt yi biz kurduk sayılır. Önceleri Ankara'da maden fakültesinin salonunu stüdyo olarak kullanıyorduk. Nesil yetişirse bu istenilen ilerleme olabilecek. Grotowski sadece yönetmen ve bir oyuncusuna film yaptı ve başka bir kişiyi seyretmeye almadı. Sen de yap. Magazin üretmeyi mecburiyet olarak görüyorlar. Malum bilirsin. Gazetecilikte de adam köpeği ısırınca haber oluyor. Flash şeyler arıyorlar. Ayla Abla, halka çok ağır kaçar diyerek, varlık sahasında yapmak istediğimiz şeyleri engelleyenler oluyor. Kibirli mi yaklaştık, belki anlatmasını mı bilemedik. Belki bilmediği bir şeydir. İnsanlar bazen o kadar güzel anlıyor ki, basit dille anlatmak lazım. Büyükannenin böreği diyerek ölümsüzlükkavramını anlatmış oluyorsun işte. İlla Leonardo da Vinci olmana gerek yok. Tiyatro kişiye özel dersler vermiş oluyor. Ama sinemanın kalıcılığı daha çok. Evet okuldur. Yalnız J. Baudrillard sanat öldü demişti. Biz ölünce ne olacak. O yüzden ben öğrenci bırakıyorum seyirci de çocuğunu bırakıyor. O yüzden sinema filmi yapmak ve kamera önü eğitim vererek, bu sanat için insanları hazırlamak çok mühim. Hazzın kalmadığı çağımızda, imzalar fikirlerden daha önemli hale geldi. Sezgilerinize zaman verin diyen bir filozof vardı. En iyi iş adamı sezgiyle karar veriyor, doğrusu budur. Fikirlerini değiştirmeden kendi içinde olan güzelliklerini doğurtmaya çalışıyoruz. Actors Stüdyo'ya alınmamız için bizden elma ağacı olmamız istendi. Leyla Gencer öğrenci alırken arya söylettiriyordu. Sınav kitapçığı elimize tutuşturulmadı. Hissetmeyi öğrenmek ve göstermeye çalışmak sanat için çok önemli. Vasconcelos'un Kayığım Rosinhaadlı kitabını hatırladım. Ze Oroco kayığı Rosinha ile dolaşır ve sürekli onunla konuşurdu. Ağaç ağaç değildi böylece. Bu dediğin Foucault'unbu bir pipo değildirsözüyle aynı konu. Adablı mı diye bakıyorum. Turabi geldi en son bana alma o çocuğu dediler. Çağırdım sordum kazandığın paraları ne yaptın? Araba aldıysa almayacaktım. Anababam, ablama ev aldım dedi. Neden onu almayayım. Bu cevap önemliydi benim için. Sevgilisi yanında olmayınca boks maçında oynayamayan komik bir mafya oynattım ona. Bunu kim için derler biliyor musun? Donkişot için. Onun da zırhı var ama içi yumuşacık bir adam, şiir dolu. Nicolai Hartmann'ın fenomenoloji iyi okumalı. Kendi içindeki göstergeleri çıkar sonra öpüştür başka bir taneyle. Bu durum Matematikte ekonomiye benziyor. İstatistik çıkarmayla fabrikanın rölövesi aynı şey değil. Gerçi bizim rejisörler daha yunan epiği ile Brecht'in epiği arasındaki farkı bilmiyor. Sağ hemisferini kullanmayı bilmeyen insanlara ne sunacaklarına dair bir bilgileri yok. Oysa şairin gün düşlemesi gibi, karanlılar içine doğan güneştabiriyle taşlaşmış gözlere ışık getirebiliriz. Behavior davranışı ile gözlemci olarak, insanı korkutmadan çalışmalar yapabiliriz. En uzunu bizimkiydi. Biz birbimizi tamamlıyorduk. Aşk İmge dışı bir fantazm. Bilmiyor. Mesele çocuk olunca her şeyini ona vermek istiyorlar. Parası olmayan aileler daha iyi, parası varsa en ufak bir sorunda psikiyatra götürüyorlar. Halk deyince sosyal sınıfları psikolojik olarak kodlamak da gerekir. Yaratıcı drama dersleri almaları lazım. Yaratıcı drama ile matematik öğrenme bile var. Oyunculuk anlamında ilköğretim ve liselerde sanırım bazı çalışmalar başladı ama üniversitelere isteyenlere özel dersler veriyoruz. Özellikle Boğaziçi Üniveristesi ve Marmara Üniversitesi bizi çağırıyor. Ayla Abla, Teoloji okulu olsun mu camiler? o tarihi yapı geceleri yalnız kalmamış olsa. Duvarlar ağlamasa. Keşke. Olsun. Ama her yerde öyle. Beşten sonra da kilise yi kapatıyorlar. Önceden Büyük Ada'da anahtar kullanmazdık, kapılar açıktı. İmam Hatiplerde neden teoloji dersi yok. Neyden korkuluyor ki? Ben Fransa da edebiyat hocamdan öğrendim Taha suresini. Gestalt'ın teorisini ne güzel anlatır. Kelimelerin bedenini de bilmeye çalıştığın için sana bir sürü soru sormak istiyorum. Bir puanla bırakıp, öğrencilerine sene tekrarı yaptıran parasever sözüm ona hocalar çok yaygın. Ah Güzel istanbul Filmini 66 yılında çektiniz. Ayla abla filmin baş karakterleri Ayşe ile Haşim tam bugunün gençliğini anlatıyor. Filmden karelerle o karelere dair yapılan resimlerle farklı türde fenomenoloji sergilense, kültürümüze bahar gelse? Sinematografiye fırça konuşsa. Yeşilçamda filmlere kolaj yapılıyordu. Muhsin Hoca bu durumu düzeltti. Kimsenin zaman vermeye tahammülü yok. Ben video art yaptım. Ev kadınına, sinemacıya, hasta kadına tabloları gösterip, ne görüyorsun dedim ve çektim. Görünmeyen yerleri görünür kılma oyunu biraz da ortaoyununu çağrıştırır. Video art çalışmamı eleştirenler oldu böyle sanat mı olur diyerek, şimdi Marmara Üniversitesin'de ders olarak veriliyor. Martin Luther; Ben yörüngesiz bir yıldızım o yüzden kimseye rehberlik edemem diyordu. Düşünen ve okuyan insan bu. Hamlet'i ben koysam, Martin Luther'le aynı sınıfta olduğunu yazarım. Shakespeare yollama yapmış, ben de gönderme yapardım. Rönesans lazım bize. Pre-Rönesans tiplerimiz yok. Felsefe.. kaldırılan şey. Ben Aristoteles'i film yapmak istiyorum. Dört yıl Asos'ta akademi kurdu. Onun Platon'dan farkı sadece baş ve düşünce demiyordu, bedeni de işe katıyordu. Fizik dersleriyle diyalektiği getirdi. Ormanın buluta, bulutun ormana ihtiyacı var. Asos'ta seninle kuralım felsefe okulu. Kendi benim ve sosyal benim var. Göstergeleri daha naif bir biçimde sunalım. Büyük bir dram var her yerde. Fransızlar bir dönem hayvan toplar gibi işçileri kamyona koyuyorlardı. Gerçek olan saklansa da bizim bunları göstermemiz lazım. Metropollere göç etmek dünyanın her yerinde var. Ama onların duyguları sanatta pek de göz önüne getirilmiyor. Biz Türkan Saylan'la beraber çalışıp kırsaldan gelen çocuklarla ilgili 17 film çektik. Gecekondularda bir okulu tiyatro haline getirdik. Bu gibi şeyler yapalım. Gerçi burjuvanın bir kısmı -bize de olduğu gibi -engelmeye çalışacaktır. Hatta bilet ve araç temini sağlanmalı. Mekana para harcarken, yani yaldızlı asansör yaptırırken, oraya gelecek topal çocuğun ulaşımını ihmal ediyorlar. Milli burjuvayı da korumayı ihmal etmemek gerek. İşçisini de düşünen insanlar var. Modernizmin gelmesiyle bu insanlar neyi kaybettiklerini bilmeden bedenlerini de bozdular mı? Kentteki kadınlar dudağını ısırıyor yeni tikler oluştu ve çok sinirli gözüküyorlar. Bu stres herkes te var. Dünyadakiler doğadan koparsa olacağı o. Hegel Marx'a Kapital'i yazarken, insan sadece işçi değil demişti. Tasavvuf doğa içindeki insanın doğal haklarını kodluyor. Araştırma bütün dünyada yok. Görme biçimleri çeşidi az. Korkuyorum, denetleyecek olan kim? Biz de senato yok mecliste. O yüzden oligarşi oluyor. Şakir Eczacıbaşı yaptı işte. Eskiden Taksim'de bedava film izleyebiliyorduk. Böyle faaliyeti de vardı. Müze açan burjuvaları tutmak lazım. İnsanlık için lazım. Sinema senaryo demek, senaryo rejisör demek, senaryo olmayınca rejisör ne yapsın. Biz Karanlıkta Uyananlar ı oynadık. Senaryosunu Barışın babası Abdülkadir yazdı. Sendika gelip oynadı kendi kumanyalarını getirdiler. Lütfİ Akad'ı müdürümüz yaptık. Beklan bedava oynadı. Bazı şeyler için fedakarlık yapmamız şarttır. Kültüre para harcamak gerekiyor. Haz duymayanlar parayı eğlenceye yatırıyorlar. Bunu engellemek zor. Olmasa çok iyi olur. Pek değil sanırım, ama ben öğrencilerime meraklıyım. Sizden sonra onları onların annelerini dinleyeceğim. Görüyorsun çokdan geldiler yan odaya geçtiler. Fiilen oynayabileceğim sözcükler lazım. Bu karakterin geçmişi benim mütevazi bir burjuva olan kayınpederimin geçmişine çok benziyor. Bor madenleri var, Eti Bank'a veriyorlar. Sonra Amerika'ya satılıyor. Amerika ve İngiltere araya girince topraklarımızda marul bile ekemiyoruz. Tohumu kendisine sicillleyen gasbcılar var. Sonra dizide anlatılanlar beni de çok şaşırtıyor. Ben suriyelilerin kalplerini sattıklarını bilmiyordum. Yani ismi de güzel olan Adalet rolu bana çok oturdu. Öyleydi. Bir nilüfer çiçeği gibi olabilmek gerekti. Belki yedi gün ömrü vardı su üstünde, ama kökleri iki yüz yıl suyun altında yaşamaya devam ediyordu. Güneş batarken, başka yerde doğuyordu evet."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/aynur-dilber-ile-soylesi", "text": "-Öykü yazmaya nasıl başladınız? -Beni yazmaya iten saiklerin ne olduğu üzerine düşündüm daha önce. İlk cevabımın mizacım olduğuna karar verdim. Çocukluktan beri içimdeki özel dünyanın farkındaydım. Orada bana ait bir dünya vardı. Ya kendimle ya da onunla; anlamadığım, üzüldüğüm, çözemediğim ya da olmasını istediğim, olmayan şeyler üzerine konuşurdum. İçimdeki dünya bir zaman geldi ki dışımdaki dünyadan ayrıştı. O dış dünya, beni karnından dışarıya attı ya da ben dünyanın karnında artık nefes alamaz oldum. Bu cümlenin ne manaya geldiğini biliyorum sanırım ve onu söylemeyi hak ettiğimi düşünüyorum. Çünkü insana dair yaşadığım yıkım, bana bir karar aldırdı. Yazarak yaşamaya karar verdim. Bu mizacım ile ilgili kısım. Üçüncü cevabım kitaplar ve atölyedeki arkadaşlarım olacak. Okuduğum kitaplar da beni yazabileceğime inandırdı. Çünkü onlar gibi düşünüyor ve hissediyordum. Bazen benzer cümleler kurduğumuza şahit oluyordum. Bu, yazmayı epey ilerlettikten sonra da böyle devam etti, ediyor. Atölyeye hikaye denemeleri yazıp gidiyorduk iki haftada bir. Arkadaşlar beğeniyordu ve gururum okşanıyordu doğrusu. Yani iyiden iyiye yazabileceğime inandım ve durmadan durmadan yazdım. -Trabzon'dan İstanbul'a uzanan bir hikayeniz var. Ancak öykülerinizde Trabzon'u bulmak güç. Daha çok İstanbul'un, caddelerin, bulvarların mutsuz kadınları ve meşgul erkekleri var. -Doğrudan değil ama detaylarda saklı bir Trabzon var. Yeşillik, dağ, deniz vs. İlk hikayem Üç Tek mekan olarak denizde geçer. Denizin içinde doğdum desem yeridir. Babamın omuzlarında denize girdiğim günlerden daha onlu yaşlardayken insanlar kıyıda karıncalar gibi küçücük kalana dek açılırdım. Her yaz memlekete gitmem, yüzmem, denizaltı gözlüğüyle balıkları, yosunları seyretmem, hep denizle kurduğum bağla ilgili ve bunun bir şekilde hikayelerde yer aldığını düşünüyorum. Mutsuz kadınlar, meşgul erkekler ifadesi Abdullah Harmancı Bey'in bir tespitiydi. Bizler genelde ilk eleştirilerden yola çıkarak hemen hemen benzer şeyleri zihnimizde tekrarlıyoruz. Aslında tamamen böyle değil. Mesela ilk öyküm Üç Tek'te mutsuz kadın ve meşgul erkek yok. Bir babanın yaptığı tek bir hatadan dolayı büyük bir bedel ödeyişi var. Tek bir hatanın, doğruya doğru dememenin, ucu sana dokununca doğru bildiğini yapmaktan vazgeçişin nelere yol açabileceğini anlatmak istedim. Tam üç can bedelini ödedi bu hatanın. İki kilolu kızın hikayesini anlattım Bazen adlı hikayemde. Gök Yıldızları Kabristanı nda en nihayetinde hep aynı hikaye içinde olduğumuzu, birinin ölümüyle öbürümüzün doğduğunu, zincirler şeklinde birbirimizle tamamladığımızı, son olarak da hepimizin aynı yaşta dirileceğini anlatmaya çalıştım. Kelebek Takvimi nde bir mahpushanede kendi mevsimlerine göre yaşayan mahkumların biraz gerçeküstü gelebilecek bir hikayesi var. Dışarıda hava eksi beş derece ise koğuşta hava bir bahar gününü andırabiliyor. İsim Defterleri kendine isimler bulan bir karakterin, bir kimlik arayışının hikayesi. Aynısı bir oğulun benzemek istemediği babasıyla bir psikolog tarafından yüzleştirilmesinin hikayesi. Mutsuz Aile Çocukları adlı hikayede ise esas mesele görmek le ilgilidir mutsuzlukla değil. Görmeye başlayınca her şey düzelir. Velhasıl mutsuz kadınlar ve meşgul erkeklere indirgemek haksızlık olur. Mutsuz kadın hikayelerinde de günümüz erkek kadın iletişimsizliğini, ilişkisini, karşılıksız aşkı anlatmaya çalıştım. Neden Trabzon yok, şöyle de cevap verebilirim: Bugün Trabzon'u, Malatya'dan ayıran pek bir şey var mı diye düşünüyorum da pek yok gibi. Dünyanın bir köy olarak addedildiği bir zamanda yaşıyoruz. Duyumsadığım dünyanın hikayesini yazıyorum. Ayrıca Faulkner gibi düşünüyorum bu konuda biraz. İnsanın başına gelen şeyler, dünyanın öbür ucunda dahi hemen hemen aynı şeylerdir. Birini kaybettiğimizde canımız yanıyor. Malatya'daki için de böyle Trabzon'daki için de. -Kendi yolunu çizmek güzeldir. Fakat birisinden bir konuda 'el almak' da güzeldir. Yazma konusunda, Güray Süngü'nün öğrencisi olmak, üzerinizde nasıl bir etki bırakıyor? -Kendi yolunu çizmek ve el almak birbiriyle çelişen şeyler değil aslında. El almak derken neyi kastediyorsunuz mesela? 2000'li yıllarda, hakiki manada el almak diye bir şey var mı? Var olduğunu sanmıyorum. Usta çırak ilişkisi kurulacak kadar özel bir zaman ve mekan yok bir kere. Çırak, her daim ustasının yanındadır gelenekte. Bizse haftada bir kere ve topluca yirmi- otuz kişi bir araya geliyoruz. Böyle bir ortamda kavramın işaret ettiği anlamda el almak pek mümkün değil. Süngü'nün öğrencisi olmayı benim tercih ettiğimin öncelikle bilinmesini isterim. Neden? Çünkü başka birinin öğrencisi olamazdım, olamadım da. Bunun sebebine az sonra değineceğim. O benim hocamdır en başta ama ben onu esasen oturup sohbet ederek tanımadım. Ben Güray Süngü'yü kitaplarını okuyup, orada anlattıklarına çarpılarak, kalbim delinerek ve o sayede kendimdeki eğriliği büğrülüğü severek, o eğriliği büğrülüğü bana sevdireni kendi iç dünyamda daha da severek, yücelterek tanıdım. Ben kendi adıma onun metinleriyle kurduğum bu ilişkiyi her türlü bağın ötesinde, hoca talebe ilişkisinin kat be kat üstünde, çok daha erişilemez, çok daha güzide bir yerde görüyorum. Onun dersine bir öğrenci olarak gittiğimde bile hocam olarak değil de hep bu nazarla baktım ona. Düş Kesiği'nin yazarı, Deli Gömleği'nin yazarı, Mehmet'i Sakatlayan Serçe Parmağı'nın yazarı. Ondan çok çok kıymetli şeyler öğrendim. Bunların daha azı öyküyle ilgilidir. Bu eserleri yazmış bir yazarın soluduğu havayı solumak elbette ki benim için müthiş bir ayrıcalıktı. Agathe, uçtuğu var mı ruhunun bambaşka denizlere, bambaşka semalara, diyor ya Baudelaire, Trabzon'dan İstanbul'a kalkmış gelmiş bir Aynur için Güray Süngü'nün dersleri o bambaşka semalar, bambaşka denizlere uçmak gibiydi. Hayata dair, insana dair, lekeye, eğriliğe büğrülüğe dair, karanlığa dair çok çok çok şeyi ağzından büyülenerek dinledim, dinledik. Büyülerdi bizi konuşurken. Gerçekten. Öyküye dair değil, insana dair. Sadece ben değil. Çoğu öğrencisi eminim benim gibi hissederdi. Kalbimizi doğrayıp elimize verirdi. Ben hamdım, pişiyordum onun derslerinde. Tohum sevdiği toprağı bulunca en sonunda yeşerirdi, ben de buldum toprağımı ve yeşermeye durdum. Hoca olarak Güray Süngü ise yasaklar koymayan, şöyle yaz, böyle yaz demeyen, müdahale etmeyen, dolayısıyla size kendi yolunuzu çizdiren hakikaten çok şefkatli, nazik, en çok da anlayışlı bir hocadır. Duygularınıza, düşüncelerinize saygı duyar, dinler sizi, onun yanında çok rahat hissettiğiniz için rahatça da konuşursunuz. Ona itiraz edebilirsiniz, katılmayabilirsiniz. Yani sorunuzdaki hoca talebe figürüne pek uymaz Güray Süngü. O öğrencilerine kendiniz olun, diyen, kendi yolunu buldurandır zaten. -Güray Süngü'nün öğrencisi olsanız bile kendi başarınızı külliyen ona ithaf edebilir misiniz? Evetse, bu biraz hastalıklı bir durum değil mi? Yani daha açık söylemek gerekirse Hocam, siz olmasanız, bugünlere gelemezdim, bu eserleri yazamazdım gibi bir tutum içerisinde olmak, yazar tavrıyla bağdaşabilir mi? -Güray Süngü de Hüseyin Su'nun öğrencisidir ki onların ilişkisi daha baş başa bir ilişkiydi. Güray Süngü'nün başarısını Hüseyin Su'ya atfedebilir miyiz sizce? Hayır. Ama üzerinde emeği vardır. Benim için de daha doğrusu tüm hoca talebe ilişkisi içinde olanlar için de böyle düşünebiliriz. Yahya Kemal Beyatlı'nın öğrencisi olan Ahmet Hamdi Tanpınar için de böyledir. Ben teşekkür etmeyi ibadet bilen bir inanca mensubum ayrıca. Sabah doğan güneşten gece beliren aya, yıldızlara dek her şeye şükretmemiz gerekirken üzerimizde hakkı olan, emeği geçen insanlara teşekkür etmemek, şükran duymamak büyük bir nankörlük olur. Ben o nankörlerden olmak istemem. Bunu vicdanım kaldırmaz. Hele Güray Süngü gibi bir insan olunca. Ama şunu da rahatlıkla söyleyebilirim ki Huzur'u nasıl Tanpınar yazmışsa Az Hüzünlü Bir Yer'i de ben yazdım. -Sadece öykü ve şiir yazıyorsunuz. Öykü kuramı ve eleştirisi üzerine hiç yazmadığınızı gözlemliyoruz. Özel bir sebebi var mı? -Roman, deneme, tiyatro, biyografi de yazmıyorum. Henüz yazmıyorum. Öykü kuramı ve eleştirisi üzerine yazılanları ise okuyorum. Şiir ve öykü yazmak ve çeşitli okumalar yapmak zaten yeterince zaman ve emek istiyor. Şimdilik zamanımı bunlara ayırmaktan yanayım. Bir de eleştiri gerçekten çok ciddi bir bilgi birikimi istiyor. Eleştirmenin o eseri veren yazardan daha donanımlı olması gerekir. Bugün ise yazarından daha donanımlı olan eleştirmen yok neredeyse. Handan Acar Yıldız'ın Muhayyeldergide Deklanşörün Sesi köşesinde iyi inceleme yazıları var. Onları önemsiyorum. -Öykü yazarken konu neden ve nasıl şiire geldi? -Çünkü ben heyecanlı, duyguları coşkun ve onları aşırı uçlarda yaşayan, melankolinin yanında sorgulayan bir insanım. Dünyaya sorduğum cevapsız sorular, gözüme batan şeyler var. O baskın duygulardan, öfkeden, arayıştan, melankoliden, sorulardan, acıdan hem kurtulmak hem onlarla yüzleşmek hem onlara cevap bulmak için bir şeyler yazıyordum zaten kendi kendime. Boğazıma yapışan duygunun, düşüncenin, acının, karamsarlığın parmaklarını bir bir açmayı deniyordum. Saklamayacağım. Hoşuma gidiyorlardı günler sonra durulunca okuduğumda. Dergilerde okuduğum pek çok şiir gibi olduklarını hatta ortalamadan daha iyi olduklarını düşündüm. Ciddi biçimde öykü gibi şiir üzerine eğilmeye karar verdim. Aslında yazar çevremden kimse buna pek sıcak bakmadı. Birinin ötekinin önüne geçebileceğini söyleyen oldu. Ama nasıl her insanın rızkı varsa her türün de kendi rızkı var. Kendi kararımı kendim verdim. Yayımlattım şiirleri. İtibar'da altı şiir, Eylül'de Hece'de bir şiirim yayımlandı. Çok güzel dönütler aldım. Bir şiir kitabı olacak kadar şiir de birikti doğrusu. Şiir benim için geçici bir heves değil. Kendimi, dünyayı anlamamda, anlatmamda öykü gibi bir imkan. -Dergilerde eser yayımlama konusunda, özel bir tutumunuz var mı? Örneğin, neye göre 'o dergi'de yayımlar veya yayımlamazsınız? -Nitelikli bulduğum dergilere eserlerimi gönderiyorum. Burada Allah yazıyor, bunu sil sonra gönder diyen hiçbir dergiye metin göndermek istemem. Bu tavır edebiyatın inceliğine sığmayacak kadar sakil çünkü. Gönül isterdi ki yazan insanlar bu ideolojik, dini bölünmeleri aşsın. Tek bir fikir, inanç yok ki yobazları, sapkınları olmasın. Aşmalıyız bunları. Herkesin elbette bir rengi olacak. Ama unutmamalıyız ki iki ayağı üstünde duran varlıklarız, insan kardeşiyiz, saygı duymak zorundayız birbirimize. -Bir öykünüzde, dere gider kumu kalır diyorsunuz. Bilinen atasözleri ve deyimlerin, bu şekilde değiştirilerek kullanılmasını eleştirenler var. Nasıl bakıyorsunuz? -Aslında annemden çok sık duyduğum için olsa gerek bu atasözünün bendeki doğru ifadesi bu olmuş. Bizim oralarda bu şekilde söyleniyor demek ki. Atasözleri ve deyimlerin asırlardır nasıl kullanıyorsa elbette öyle kullanılmasından yanayım. Kendim de deyim kurmayı denedim ayrıca. Dalları kuşlanmak diye bir ifadeyi çok sevinmek manasında öykülerimde kullandım. Çok sevenin gözüne yaş düşermiş, gönlüne yaş, hakeza. Bunlar tabii ki deyim, atasözü değil ama öyle sanan okurlar oldu. Benim bayağı hoşuma gitti. -Az Hüzünlü Bir Yer, kitaptaki herhangi bir öykünün başlığı değil ama genel olarak öykülerin tamamını kapsayan bir isim. Öfkeli ve kırık bir anlatıcı var öykülerde. Hüzünlü olmasını buna yorabilir miyiz? -Dostoyevski'den Proust'a kadar insanın hikayesini anlatmayı başarmış yazarlar ıstırabı, kederi, hüznü yüceltiyor. Hüzün benim arkadaşımdır diyen fahrikainat Hazreti Muhammet var en başta. Gerçekten insan nasıl mahzun olmasın bu dünyada. Bir yaprak dalından yere düşüyor, kuruyor, dağılıp gidiyor. Yok oluyor. Aklımız ve kalbimizle bunun üzerine biraz eğilince ağrı başlıyor. Biraz aklı ve kalbi olanın elbette hüznü de olacak. Ben buna yoruyorum. -Bazen öykünün başlığı güzel oluyor, kurgusu kötü oluyor. Bazen kurgu güzel oluyor, konusu sıkıcı oluyor. Bazen konusu güzel oluyor, anlatıcı lafı çok dolandırıyor. Derken, Aynur Dilber'in, bir öyküde ilk olarak aradığı, görmek istediği şey nedir? -Tek bir şey söylersem aynı şeyi söylemiş olacağız. Dili çok önemsiyorum elbette. Kelimelerin yarattıkları ahenge bayılıyorum. Divan edebiyatında biçim çok çok önemlidir. Fakat o biçime anlamı da pek ala giydirmiştir şairler. Yazar da o yaratıcı dille ister fantastik ister oldukça realist bir şekilde olsun hiç fark etmez, gerçekten insana değecek bir duygu dünyası yaratmayı başarabilmeli, bir şeyleri değiştirebilmeli bence okurunda. Neyi anlattığını nasıl anlattığı kadar önemsiyorum doğrusu. Sabah kalkıp iki yumurta kıran bir insan anlatılıyorsa orada benim görmem istenen başka bir şey daha olmalı. Metnin bu anlamda yaratıcı yönünü, farklı bir bakış sunmasını önemsiyorum. Dil, mana, yaratıcılık gibi kavramlarla özetleyebilirim. Bunları benim ne kadar yapabildiğim de ayrı bir mesele tabii. -Az Hüzünlü Bir Yer'e yazıldığı ve yayımlandığı halde giremeyen öyküler var mı? Kitaba almak istediğiniz öyküleri, neye göre belirlediniz? -Çok var. İçime daha çok sinenleri, daha başarılı bulduklarımı, çeşitliliği de düşünerek kitaba aldım. -Edebistan'da yayımlanan bir öykünüzü okumuştum. Başlığı Yeni Vakaydı. Bu öykünüzü, ilk kitabınızda göremedim. Bu kadar kısa, keyifli ve tatlı bir öyküyü neden kitabınıza almadığınızı merak ediyorum doğrusu. -Daha zayıf geldiği için. İlk yıl durmadan yazdığım öykülerden biriydi. Bana daha zayıf gelen bazen okuru daha çok etkileyebiliyor. Bunu kitaba yapılan dönüşlerden anladım. -Bu güzel söyleşi için teşekkür ederim. -Ben çok teşekkür ediyorum. İskenderun'da doğdu. Kahramanmaraşlı. Hece Öykü, İtibar, Yedi İklim, Türk Dili dergilerinde öykü ve deneme yazdı. Milli Gazete, Dünya Bizim ve Edebistan isimli kültür sanat sitelerinde, kitap incelemeleri ve söyleşiler yaptı. Nuri Pakdil'in Tiyatrolarında Vicdan isimli yüksek lisans tezini hazırladı."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/aysegul-kocabicak-ile-soylesi", "text": "Ayşegül Kocabıçak, ilk öykü kitabı Dilsiz Annelerin Sessiz Çocukları ve Ben Söylemem Sen Anla ismindeki ikinci öykü kitabıyla öykünün dallarına tutunarak yol almaya çalışan bir öykücü. Dilsiz Annelerin Sessiz Çocukları, kendi içerisinde üç bölüme ayrılıyor. Her bölümün öyküleri kendi içinde anlamlı. Sessiz Çocuklar bölümünde, çocukların sessiz çığlıkları duyuluyor. Babası annesini döverken korkudan seslerini çıkaramayan çocuklar, yoksulluklarının farkına vardıklarında susmayı öğrenen, çığlıklarını göğüslerine bastıran çocukların öyküleri anlatılıyor bu bölümde. Sessiz Çocuklar bölümünde kurgusu, konusu ve anlatımıyla Köpük ve Erik isimli öyküler öne çıkıyor. Dilsiz Annelerde, dışlanan, sevgi ve merhamet görmeyen, ezilen kadınların öyküleri anlatılıyor. Bu bölümün en etkileyici öyküsü Balerin oluyor. Ve Biz... Her Birimiz... bölümünde, herhangi birinin öyküsü anlatılıyor. Anlatıcıya göre, o herhangi biri herkes olabilir. Annesinin peşine düşen bir kız, olmadık kişilere aşık olan karakterler öyküleniyor. Ben Söylemem Sen Anlanın öyküleri de konu, karakter ve anlatım bakımından ilk öykü kitabının izinden gidiyor. Kocalarından çok çeken çilekeş kadınlar, mutsuz ve ilgisiz, küçük yaşına rağmen hayata dair bilmemesi gereken bilgi ve duyguları bilen/tadan çocuklar, içleri kan ağlarken yüzleri gülen insanlar, hayatı eğlence bilenler, kendi yaşadığı hayatı istemeyen, başka hayatlara özenenler, katlanmak zorunda kalınan hayatlar... Kocabıçak'ın izleğinde, hayattan çok çekmiş, hüzne düşmüş insanların öyküleri var. Öykülerdeki en belirgin mesaj, toplum denilen kötü tanrının her dediğine kulak veren, her dediğini dinleyen insanların başlarının beladan kurtulmayacağıdır. Anlatıcıya göre bu insanlar, hayat boyu mutsuz olurlar. Doğanın güzellikleri dururken kendini AVM'lere hapseden insanlara da anlam veremez anlatıcı. Buralar ruhsuz olduğu gibi insanın hisseden yanlarını da köreltir ve duyarsızlaştırır. Ruhsuz alışveriş merkezlerinden birinde eşimle kızım, mağazadan mağazaya hipnotize edilmiş bir şekilde ve 'ağızlarından salyalar akan zombiler' kıvamında gezinirlerken en üst kattaki kitapçıya gidip yeni gelen dergilere bakayım, diyorum. Diyorum ama... Anlatıcı, hayatın her alanındaki zorlamaya karşı olduğu gibi dini anlamdaki zorlamaya da karşıdır. Allah yakar, cehenneme atar diyenleri, kaba saba konuşan din adamlarını eleştirir. Ayşegül Kocabıçak, her iki öykü kitabında da çaresizlere, umutsuzlara ses olmaya çalışıyor. -İlk öykü kitabınız Dilsiz Annelerin Sessiz Çocukları ismi ve kitap kapağıyla kendine çekiyor okuru. Bu kitabın bölümler halinde olması önceden düşünülmüş müydü, yoksa öyküler oluştuktan sonra mı böyle bir bölümleme düşünüldü? Dosya yayınevim tarafında düzenlenip son okuma için pdf olarak bana gönderildiğinde içindekiler kısmını okurken aklıma gelen bir fikirdi. Son akşam! Neredeyse hiç düşünmeden o an kendiliğinden gelişti. Zihnimde bir anda bölünüverdi öyküler. Yayınevi ve editörüm de onaylayınca son hali bu şekilde üç bölüm oldu. -Kitapta yer alan öyküleri yazarken daha dosya olacağı bile belirsizken- bu dört kelime dilime takılıyordu. Özellikle Öylesine ve Modern Zamanlarda Bir Leyla Mecnun Hikayesi'ni yazarken sürekli içimden tekrarladığımı net hatırlıyorum. Dosya bittiğinde ise aklıma ilk bu isim geldi, ilk okuma için yayınevine gönderirken bile bu isimle gönderdim, hiç tereddüt etmedim, değiştirmedim, onlar da ellemediler sağ olsunlar. Bir de Ben Söylemem Sen Anla kendi başına bir öykü tanımı sanki. Alt metni olan, anlatmak yerine gösteren ve anlaşılmayı karşı tarafa bırakan... -Hem de nasıl! Biri on altı diğeri on bir yaşında iki çocuk annesiyim. Tam zamanlı bir işim ve yılın yarısını işi nedeniyle şehir dışında geçirmek zorunda olan bir eşim var. Yemek, temizlik ve eş-dost görüşmelerini de eklersek çok da eğlenceli bir hayat değil. Hafta içi her sabah beş buçukta uyanıp gece bir civarı uyuyorum. Haftada bir gün belki daha erken uyuduğum-sızdığım oluyor. Zor bir hayat ama aynı zamanda da besleyici ve bu benim seçimim. Sürekli akan bir hayat ve hep devam eden ilişkiler. İki tane tohumun ağaç olmasını günü gününe izlemek, tanık olmak, tadını çıkarmak. Keşke bir gün otuz saat olsaydı ve birkaç gün uyumadan da günlük hayatımıza devam edebilseydik, o zaman hiç şikayet etmezdim herhalde. -Ben Söylemem Sen Anlada, yeni neslin, vakti gelmeden önce öğrendikleri bilgiler karşısında şaşkınlığını gizleyemiyor anlatıcı. Neler de biliyor bu yeni nesil. Ne kadar da seviyorlar kendilerini, tanıyorlar. Aşkı bilmez bunlar diye kendimizi teselli etmeye çalışıyoruz ama maşallahları var. (Sonda, s.77) Kimi öykülerinizde de cinsel anlamda, bilmemeleri gereken bilgileri öğreniyor çocuklar. Çocukların vaktinden önce birtakım şeylerle tanışmalarına bakışınız nasıldır bir öykücü-anne olarak? -Ben küçükken vaktinden önce öğrenmememiz gerekenleri öğrenebileceğimiz üç kaynak vardı. Televizyon, gazete, kitap ve üçü de büyüklerin denetiminde eve girer yine onların izin verdiği ölçüde takip edilirdi. Büyük ölçüde koruma altındaydık. Şimdi çocuklar korkunç bir bilgi kirliliği içinde büyüyorlar ve çoğu şeyi bizim zamanımıza göre çok daha erken öğreniyorlar. İnternet sayesinde sosyal medya, mail ve mesaj grupları, videolar, online oyunlardaki tanımadıkları insanlarla- karşılıklı sohbetler ve sayısız kitap ve televizyon. Hangi birine müdahale edebiliriz ki? Mümkün değil. Bu konuyu kızımın ergenliğinin başlarında çok düşündüm ve şöyle bir çözüm buldum. İlgi duyduğunu anladığım her konuyu büyük bir açıklıkla ve fazla karmaşıklaştırmadan anlatmak. Sorularını doğal olarak ve basitçe cevapladığımda konuların üzerinde durmadığını gördükçe doğru olanı yaptığımı anladım. tu, kaka, ayıp devri bitti artık. Ya sizden doğrusunu öğrenir ya da dışarıda kontrolünüz dışında kirli bilgilerle! Çünkü çocuklar çok akıllı ve meraklı. Yeter ki o soruyu yakalamasınlar cevabını mutlaka öğreniyorlar. Kızımla -şimdilik- iyi gidiyoruz ama oğlumda neler yaşayacağım bilmiyorum ve korkuyorum açıkçası, dilerim her şeyi öğrenmesi gereken yaşta ve doğru öğrensin. -Öykülerde üzülürken eğlenmeyi ihmal etmeyen karakterler var. Ama umutlu karakterlere yok denecek kadar az rastlıyoruz. Öykülerinizi, karanlık dünyaya bir umut olsun için yazmıyor musunuz? Bir öykücü/yazar, ne için yazarın cevabı olacak bu. -Umutsuzluğuma umut olsun diye yazıyorum aslında. Hüznüm ve karamsarlığım hep cebimdedir ama hayal kurmayı, umut etmeyi de çok severim. Yazıyorsam önce kendim için yazıyorum çünkü yazarak içimdekileri akıtabiliyorum, kanamak veya kusmak gibi. Fazlalıklarımdan kurtuluyorum sanki ve çok isterdim; dünyada karanlık olan ne varsa kelimelerimle umut ışığı olabileyim. -Anlayamadıkça daha çok okuyorum, ezbere bildiğim ve hala anlayamadığım öyküleriyle dolduruyorum beynimi. (Öylesine, s. 49) Bazı öykülerin dünyasına girmek zor. Anlaşılmaz, karmaşık öykülerle karşılaştığınızda nasıl davranıyorsunuz o öyküye? -Önce duygusuna bakarım. Öyküden bana geçen bir his varsa bulmaca çözer gibi çözmeye çalışırım. Defalarca okurum, yazarı tanıyorsam ulaşır sorarım, anlamak için çabalarım ama sırf deneysel olsun, teknik konuşturayım şeklinde yazılmışsa ya da ben yanılıp öyle de hissetmişsem- duygu geçişi yoksa uğraşmam açıkçası. Okumam. Çünkü çok az zamanım var ve okumamı bekleyen, merak ettiğim çok fazla metin. -Öykülerdeki erkek karakterler, kadına karşı hep hoyrat ve kaba. Odun öyküsündeki yaşlı amca da öyle. Yedisinde neyse yetmişinde de o, der gibisiniz. Anlatıcı, erkek karakterlere karşı hep olumsuz mu bakıyor? Erkek karakterlerime haksızlık ediyorum dediğiniz oluyor mu? -Hayatım boyunca mükemmele yakın çok kadın tanıdım. Annem, ilkokul öğretmenim ve daha başkaları! Erkekler için ise aynını söyleyemem, dünyadaki kötülüklerde kadınlardan daha çok erkeklerin payı olduğunu düşünüyorum, üzgünüm ama benim için öyle. Bu tabii ki tüm erkekler için yapılmış bir genelleme değil ama etrafımıza bakarsak cinsel istismar, kadına yönelik şiddet, trafik terörü, siyaset, savaşlar, terör vb. hep erk egemen güçlerin eseri. O yüzden haksızlık ediyorum değil de az bile yazıyorum dediğim anlar bile oluyor, maalesef. -İlk kitabınız Aşk Bu denemelerden oluşuyor. İkinci kitabınız öykü olarak çıkıyor okur karşısına. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? İlk kitabım öykü olmalıydı dediğiniz oluyor mu? -Olmuyor. Yazma türleri arasında gezinebilmeliyiz bence. Sadece roman, sadece öykü, sadece şiir olmak zorunda değil. Tek bir tür ya da türler arasında gezinmek tamamen kişisel bir tercihtir. O zaman öykü yazmıyordum. Aşk Bu çok acemice ve acele oluşturulmuş bir kitap ama bana açtığı yol anlamlı. Her yazdığım, yazıldığı dönemde ve yazılma amacına göre değerli benim için. -Öykülerinizde kelime oyunlarına girmeden, lafı dolandırmadan doğrudan anlatıyorsunuz, neler söylersiniz bu konuda? -Aslında çok oynuyorum kelimelerle ama en damıtılmışında karar kılıyorum. Süslemeden, ağdalamadan söyleyiveriyorum. Tabii ki alt metinde vermek istediğim farklı bir mesaj mutlaka oluyor ya da sondaki şaşırtmaları da seviyorum ama evet dolanmaktan, uzatmaktan hoşlanmıyorum. Hayat zaten çok dolambaçlı değil mi? -Her öykücünün bir öykü dünyası/anlayışı var. Öykü dünyanızın ustaları kimlerdir? -Ooo öyle çok ki! Kuramsal anlamda Necip Tosun ve Hülya Soyşekerci. İkisi de akademik dilin karmaşık ağına düşmeden yalın ve kapsamlı bir öğreti sunuyor, kolay okunuyor ve çok şey öğretiyorlar. Öykücü olarak Füruzan başta olmak üzere Sevgi Soysal, Barış Bıçakçı, Mahir Ünsal Eriş, Saroyan, Etgar Keret, Raymond Carver, Neslihan Önderoğlu, E. Galeano, Berna Durmaz, Türker Ayyıldız ve Suzan Bilgen Özgün. Bu saydığım isimler -ve unuttuklarımda vardır mutlaka- öykülerini kendime örnek alarak ve severek okuduğum isimler. İskenderun'da doğdu. Kahramanmaraşlı. Hece Öykü, İtibar, Yedi İklim, Türk Dili dergilerinde öykü ve deneme yazdı. Milli Gazete, Dünya Bizim ve Edebistan isimli kültür sanat sitelerinde, kitap incelemeleri ve söyleşiler yaptı. Nuri Pakdil'in Tiyatrolarında Vicdan isimli yüksek lisans tezini hazırladı."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/bahtiyar-aslan-ile-soylesi", "text": "Bahtiyar Aslan, 15.04.1971 tarihinde Kahramanmaraş'ın Elbistan İlçesine bağlı Ortaören köyünde doğdu. İlkokulu köyünde, ortaokulu Elbistan'da, Liseyi Kahramanmaraş'ta tamamladı. (1988). Fırat Üniversitesi Fen - Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirdi (1994). Aynı yıl Muğla Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde Araştırma Görevlisi olarak çalışmaya başladı. Aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsünce yürütülen Yüksek Lisans Programı çerçevesinde Yeni Türk Edebiyatı Ana Bilim Dalında, Sezai Karakoç'un Şiirlerinde Kadın ve Aşk Olgusu adlı teziyle mezun oldu (1998). Doktora Eğitimini yapmak üzere YÖK Kanununun 35. Maddesiyle, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsüne görevlendirildi (2002). Cumhuriyet Dönemi Roman Kahramanlarında Kültürel Bocalama başlıklı teziyle Doktorasını tamamladı (2009). Bir süre Muğla Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde görev yaptı (2009-2010). Daha sonra Ardahan Üniversitesi İnsani Bilimler ve Edebiyat Fakültesinde öğretim üyesi olarak çalıştı (2010-2012). Halen İstanbul Kültür Üniversitesi fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde öğretim üyesidir. Türk Edebiyatı, Yedi İklim, Türk Dili, Dil ve Edebiyat, Bizim Külliye, Dergah, Yom Sanat, Nilüfer, gibi dergilerde makale, şiir, öykü, röportaj ve denemeleri yayımlandı. Öncelikle Yazının da kaderi vardır diyenin hikaye kahramanım olduğunu söylemek isterim. Kahramanın yazarın sözcüsü olduğu durumlar var elbette. Doğrusu, sadece yazıyı değil hayatı kaderle izah etmeyi tercih ediyorum. Kadercilikle değil tabii. Bu tutumumun anlamı hikaye ya da şiirin kendisini yazdırıyor olmasıyla ilgili. Buradan bir mistifikasyon çıkarmak niyetinde de değilim ama böyle bir şey de var. İzahını çok açık bir şekilde yapmak mümkün değil. En hafif ifadeyle hikaye ya da şiirin yazılışında, yazılma sürecinde bir doğallık olmasını önemsiyorum. Mesela kurgunun zihinsel bir şey olmasına pek müsaade etmiyorum hikayede. Hikayenin ilk cümlesi sonrakini belirlesin istiyorum. Böylece devam ediyor metin ve aslında ilk cümleyle birlikte hikayenin kaderi de belirmiş oluyor. Ancak bu beliren kaderin hemen zihnime düşmesi söz konusu değil. Onu ben de hikaye bittiği zaman fark ediyorum. Çocukluğum sözün kutsandığı bir ortamda geçti. İyi şiirlerin, iyi ağıtların kadınlar, erkekler tarafından yüceltildiğini görerek büyüdüm. Bir de şairlere çok farklı yaklaşılıyordu. Onlardan söz edilirken hürmet ifade eden sözler kullanılıyordu. Bunun bir sonucu olsa gerek; sözün bende her zaman kutsal bir anlamı oldu. Bir de insanlık tarihine baktığımda ademoğlunun kemalinin söz üzerinden olacağını görüyorum. Kemal, kelamdadır diyorum. Çünkü Allah, dinini söz üzere tamamlamıştır. Mesele uzun ama şöyle özetleyebilirim; bir şey anlatmaktan, bir şey söylemekten çok söz söylemeye, sözün kemalle ilgili boyutuna dokunmaya çalışıyorum. Yazının kaderi dediğim şey de bu olsa gerek. Şiirin en milli sanat olduğu öteden beri söylenen bir şeydir. Hikaye de bu anlamda şiire yakındır. Bunu sözü bir yere getirmek için söylüyorum. Nitelikli edebiyat yapmaya çalışan bazı yazarların da bakışlarının ülke sınırlarının dışına, bizden olmayana çevirdiklerini görüyorum. Kendini mesela Virginia Woolf gibi düşünmeye, duymaya zorlayan birilerinin varlığı beni rahatsız ediyor. Kendilik bilincini milli kültürden bağımsız kurma çabasını anlayamıyorum. Bu tip eserler dil açısından belli bir niteliğe sahip olsa da yerli olamıyor. Gene de çok ümitsiz değilim. Hikayede çok ciddi arayışlara şahit oluyoruz. Ama metalaşan edebiyat ve özenti edebiyatın çıkardığı gürültüde nitelikli metinler kaybolup gidiyor. Artık bir şaheser yazsanız da kimsenin umurunda olacağını sanmıyorum. Edebiyatın metalaşması toplumun estetik algısını da epeyce aşağılara çekti. Ümitsiz değilim dedim ama gene de ümitsiz bir tablo çizdim. Nitelikli metinlerin az ama her çağda okuyucusu olacaktır. Gürültü ile ses ayrı şeylerdir. Önemli olan ses bırakmaktır. Her yeni hikaye, bir öncekini aşmak iddiasıyla yazılıyor. Bu kendiliğinden olan bir durum. Yazarken öncekini tekrarladığımı ya da ondan geride kaldığımı hissettiğimde bırakıyorum. Her seferinde bunu başarıyorum diye bir iddiam yok. Hissi bir şey bu. Öyle hissediyorum. Bilinçli bir arayışım olduğunu çok da söyleyemem. Hikayelerimde olduğunu söylediğiniz imgesel yoğunluk, bilinç akışı filan da bilinçli yapılmış şeyler değil. Daha doğrusu bunlar yazarda zamanla yetiye dönüşen, onun temellük ettiği şeyler oluyor. Yazarken de bilinçten bağımsız olarak açığa çıkmış oluyor. Böyle olması gerektiğini düşünüyorum aslında. Dolayısıyla arayışım bu anlamda devam ediyor. Temellük etme meselesini önemsiyorum. Hikayelerimdeki imgeler bir anlamda geleneğin içselleştirilmesinin, temellük edilmesinin ifadesidir. Şunu söylemeye çalışıyorum; geleneğin değerlerinin, ilkelerinin bireysel ifadeleridir. Bu bakımdan dikkatli okunduğunda birçoğunun geleneğin mazmunlarıyla buluştuğu görülebilir. Okuru zorlayan tarafı bu. Tabii tamamen bireysel olan imgeler de var. Fakat onları buluşumun arkasında gene geleneğin gücü var. En başta dil sizi buna zorluyor. Esasen bir dilin imkanları içinde yeni imkanlar araştırmaktır yazmak biraz da. Kolay okunan metinlerin çağında olduğumuzu iddia eden pek çok yazar, düşünür, eleştirmen var. Fast-food çağı... Tüketimin hızına vurgu yapan, metinlerin kısalması gerektiğini, iki durak arasında okunacak uzunluğun kafi olduğunu savunanlar çok. Kolay okunmak bir nitelik kaybına işaret ediyorsa, edebiyat açısından durumun çok tehlikeli olduğunu düşünmemiz gerekir. Okur kaybı, öncelikle böyle bir yaklaşımın ya da gerçekliğin sonucu. Nitelikli metin okumaya talip olan insan sayısı gittikçe azalıyor mu? Hep mi böyleydi? Bunu söylerken kendi metinlerimi beğendiğim anlamı çıkmasın. Ama nitelikli metin yazma gibi bir endişem olduğu bilinsin, yeter. Şiirde durum hikayeden daha kötü görünüyor. Gerçekten bir gürültüye dönüştü. Yaşayan şair sayısı geçen asrın tümünde yaşamış şair sayısından fazla. Bu kalabalığın arasından birilerinin temayüz etmesi çok zor. Temayüz etme endişesine düşenlerden bazıları da tuhaf hatta züppece şeyler yapıyor. Bütün bunlardan sonra şairlerin bile şairleri doğru dürüst okumadığı bir edebiyat ortamı kaçınılmaz oluyor. Zamana inanmak gerek. İyi metinleri yaşatıyor, kötüleri hiç acımadan yok ediyor. Bir de tröstleşme, kamplaşma var tabii. Kendi onayından geçmeyenin şairliğini ya da yazarlığını yok sayan, görmezden gelen yapılar var Türkiye'de. Bunu itiraf etmek lazım. Kendi cemaatini oluşturan edebiyat şeyhleri var. Müritlerinin bağımsız hareket etmesi mümkün değil. Bu yapılar, müritlerinin metninin niteliğine dikkat etmezler. Etmiyorlar da. Neresinden bakarsanız kirli bir dünya. Editörün ya da genel yayın yönetmeninin; Bana itaat eder mi?, yayıncının; Çok satar mı? sorusunun arkasından baktığı bu dünyanın temiz kalması pek de mümkün değil esasen. Fakat gene de köşede bucakta bu işi hakikaten dilin haysiyetini düşünerek, kelamın kemalle ilişkisini merkeze alarak yapanlar da yok değil. Daha açık nasıl söyleyebilirim! Zor sorular bunlar. Bu sorularla beni düşünmeye sevk ettiğiniz için ayrıca teşekkür ederim. Çocukluk, eşyayla ve olgularla saf ilişki kurduğumuz tek dönem. Ondan sonra bu ilişki kirlenmeye başlıyor. Olumlu cehalet diye bir şey olmalı bu anlamda. Eğitim, insanın eşyayla ve olgularla kurduğu ilişkiyi kendisi belirlemek istiyor. Uslu çocuklar oluyoruz böylece. Saf ve özgür ilişki biçimi kayboluyor. Bize verilen bir takım kıstasların penceresinden bakmaya başlıyoruz. Biraz da ideolojik bir şey bu. Eğitim bir ideolojik aygıt. İnsanı herkesleştiren bir araç. Herkes aslında hiç kimsedir bu anlamda. Çocuklukta önünüzde hiçbir engel yoktur. Hayaliniz alabildiğine özgürdür. Üstelik çocuğun sanatının önünde bir kıstas da yoktur. Daha doğrusu kıstas bilincinden, sınanma korkusundan uzaktır çocuk. Çağın gerçeklik anlayışıyla buluşmak zorunda değildir. Taşları yere bağlayan bir yasa da yoktur. Ben, çocukluğunu bir masal gibi yaşayanlardanım. Çocukluğunu böyle yaşayan son kuşaktanım. Benden sonrakiler elektrikli bir dünyaya, televizyonun hayal kurmaya imkan vermediği bir dünyaya doğdular. Gerçeği insanın yüzüne yüzüne çarpan, onu, ona inanmaya, tabi olmaya zorlayan bir dünya var artık. Gerçeğin alanı çok genişledi. Hayale yer bırakmayacak kadar genişledi. Şimdi yazarken bir bakıma bir katarsis/arınma yaşamaya çalışıyoruz. Çocukluktaki saflığa ulaşmak için üzerimizdeki tozları silkelememiz gerekiyor. Bunu da ancak çocukluğun çağrışımlarıyla yapabiliyoruz. Bu yüzden sanatın dönüp dönüp çocukluğun üstüne eğileceğini, düğümleneceğini düşünüyorum. Yaşadığım hayatın, şahit olduğum dünyanın yüzüne çocuk gözlerimle baktığım zaman sanat anlamlı bir hal alıyor. Sorularınızın girizgahında yazdıklarımla ilgili gönül okşayıcı sözler söylüyorsunuz. Öncelikle teşekkür ederim. Bunun iyi bir taktik olduğunu kabul ediyorum, karşıdakini konuşturmak için. Akademik yanımı önemsiyorum. Ekmeğimi oradan kazanıyorum sonuçta. Ayrıca özellikle akademik çalışma yapmak da çok keyifli bir şey. Hayatımın en güzel anları çalışmaktan bitap düştüğüm anlardır. İyi yazılmış bir akademik metni okumak da çok keyiflidir. Hikaye ya da şiir yazarken de son noktayı koyduğumda benzer bir mutluluk yaşıyorum. Ve hep mesai zorunluluğu olmadan sürekli okuyup yazacak bir hayatı özlüyorum. Hem akademik, hem sanatsal... Hikaye yazarken akademik birikimin belli bir katkısının olduğunu inkar edemem. Ama aynı zamanda bir o kadar da engelliyor. Çünkü yazdığınız her metnin ne anlama geleceğini, nasıl eleştirileceğini de biliyorsunuz. Bir de mesleğiniz gereği yazdığınız alanla ilgili belli bir birikiminiz oluyor. Hiç hikaye okumamış birinin yazdığı her şeyin hikaye olduğunu düşünmesi ne kadar mutluluk vericidir. Cahillik bu anlamda gerçekten mutluluktur. Türk şiirinin nerede olduğunu bilmeden şiir yazan ve yarım yamalak bir kafiye tutturduğunda başardığını sanan adamın içine düştüğü aldanmaya kim özenmez ki! Modern şiiri bilmediği için aruzla yazdığında hedefe ulaştığını sanan insanlar var mesela. Hedef hiçbir zaman yeni bir şey, ya da yeni bir tarz değil. Başka bir vesileyle de söylemiştim sanırım; şiirin bir hayat tarzı olduğunu söylemiştim gençlik yıllarımda. Şiiri yaşamak diye bir iddiam vardı. Şiir gibi yaşamak değil ama. Bunun cahil cesaretiyle söylenmiş bir şey olduğunu kabul ediyorum. Şiir ya da hikaye yazmalıyım duygusuyla yazmayı kabul edemedim bir türlü. Yani hala o söylediğime yakın duruyorum. Şiirin yeri her zaman başkadır. Söz sanatlarının hepsinin merkezinde şiir durur. Fakat şiir çok kıskançtır. Hikaye yazarken şiire yaklaşırsanız hikayeyi yükseltir. Ama şiir yazarken hikayeye yaklaşırsanız şiiri indirger. Hikayede söylediğim sözle bir yerleri hedeflediğim belli. Şiiri yaşamadan yazanların büyük bir kalabalık oluşturduğu da kesin. Şiire inanmak zorundayız ama yine de. Bunu da öncelikle şairlerin yapması lazım. Şiire inanmadan şiir yazanlara söylenecek çok daha ağır sözler vardır. Bana düşmez. Şiiri çok başardığımı söyleyemem. Hayat tarzı olarak kaldı benim için. Hikayeyi başardım mı, onu da bilmiyorum. Yazarken, hayatla, yaşadıklarımla hesaplaştığımı itiraf etmeliyim. Acımasızca eleştirdiğim, saldırdığım kahramanlarım varsa, onlar benim bir yanımdır. Bu bir arınma biçimi midir, bilmiyorum. Yazmak yaşamaya, yaşamak yazmaya dahildir. Yazmak yaşamaya, yaşamak yazmaya dairdir. Bizim de sloganik laflar etme hakkımız olmalı. İnsanın kendi kendinin Molla Kasım'ı olması lazım sanki. Yaşamadığım, daha doğrusu duymadığım şeyi yazmaktan korkarım. Hele de şiirde. Şiir, abdestle, abdestin arılığıyla yazılması gereken bir tür. Kim ne derse desin. Bunun için hissetmediğiniz, içinizde yaşamadığınız, hayatınıza katmadığınız şeyi yazamazsınız. Yazmamalısınız. Şiirde yalan söylemeye hakkınız yoktur. Yer yer konuştuk bunları. İnsanın kemalinin kelamla olacağını söyledim. Kelam, bence dilin öznel olanıdır. Yani sözdür. Söz, özneldir, kişiseldir. Söz, üsluptur. Üslup, ne söyleyeceğinizle değil, nasıl söyleyeceğinizle ilgilidir. Yaşamakla söylemek arasında bir paralellik olmalı. Bütün şairler, sevdiğine tek bir mesaj iletmek istiyordur aslında onca şiirde; seni seviyorum. Ne söylediğimiz önemli olsa bu kadar şiir söylenmez, yazılmazdı. Seni seviyorumu nasıl söyleyeceğimiz esastır. Bu da nasıl sevdiğimizi gösterir. Yaşamanın üslubuyla söylemenin, sözün üslubunun arasında büyük bir açıklık varsa, orada sanat olmaz. Olsa olsa riya olur. Önünüzdeki sonsuz imkanlardan size özgü bir bileşen oluşturmaktır söz söylemek. Dil, insana söz için verilmiş bir imkandır. Bu imkanı kullanmak gibi bir ödevimiz var. Şairin dille ilişkisi epeyce farklıdır. Onda mutlaka Allah vergisi bir taraf da vardır. Kelamın kemale doğru olması, şairin -Necip Fazıl'ın deyişiyle- farkında olarak ya da olmayarak Allah'ı aramasına denk geliyor kanımca. Şair, söz söylerken dilin imkanlarını genişletiyor. Şairin bunu yapması ya da hedeflemesi lazım. Yoksa neden şiir yazsın ki! Dilin imkanlarını genişleterek de dili konuşanlara öncülük ediyor aslında. Dilin zenginliği denen şey bu olmalı. Böylece basit bir iletişim aracı olmanın ötesine geçiyor dil. Gene uzun bir meseleyi kısa keselim. Var elbette. Yazılmayı bekleyen bir roman var. Ama öyle hesaplı kitaplı bir şey değil. Romanın gerektirdiği çapta bir çalışmaya girişmeye vaktim olacak mı, bilmiyorum. Her şiiri, her hikayeyi son kez yazıyormuş gibi yazdım. Bir daha hikaye yazıp yazmayacağımı hiçbir zaman bilemedim. Tezgahta hikaye var mı? derseniz hemen evet diyemem. Şiir için de aynısı gerekli. Roman biraz daha farklı. O tezgahta olması gereken bir tür. Şiir ve hikayeyi tezgahla buluşturamadım hiç. Sanırım kendimi ifade edebildim. Çok teşekkür ediyorum. Böyle bir söyleşiyi düşünmeniz büyük incelik. 1971 Reşadiye Tokat doğumlu yazar Lise ve Üniversiteyi İstanbul'da bitirdi. Kısa süre muhabirlik ve öğretmenlik yaptı. Bağcılar ve Bahçelievler Kültür Mdlüklerinde görev aldı. Pamuk Şekeri Çocuk Dergisi'nin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Edebistan Sitesi'nin söyleşi editörlüğünü bir süre sürdüren yazar İstanbul Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/bahtiyar-aslan-la-soylesi", "text": "Bahtiyar Aslan, insanı içsel bir yürüyüşe çıkarıyor öyküleriyle. Bu öykülerde, içsesin geldiği yöne doğru ilerliyoruz. Bir anlam arayışı söz konusu Kentin Haberi Yok ve Cennet'in Son Saatleri'nde. Kimi zaman sancılı, kimi zaman ürkek, kimi zaman kararlı bir ben dilinin kullanıldığı öyküler, çağrışımlarla açılıyor, imgelerle zenginleşiyor. Örtük bir anlatımın hakim olduğu öyküler, okurun muhayyilesini zorluyor. Şiirleriyle tanıdığımız Aslan, şiirin de imkanlarından istifade ederek öykülerini şiirsel bir anlatıma yaslandırıyor. Anlatılanın ifşa olmadığı, hemen açığa çıkmadığı bu öykülerde, uzun bir yolculuğa çıkmışçasına yürünüyor sayfalar. Aslan, öykülerinde cinsiyeti öne çıkarmayarak insanın değerine atıfta bulunuyor. Okuru kendi izleğine davet eden Bahtiyar Aslan ile öyküleri üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. Söyleşimiz, Aslan'ın kendi öyküsünü nasıl gördüğüne dair önemli açıklamalar içeriyor. -Yazın serüveninizden kısaca bahsetmenizi istesek neler söylersiniz? -Çocukluğum cenk hikayeleri dinleyerek geçti. Ahmediye, Muhammediye gibi kitaplar da okurdu annem, babam. Şiire, sözün güzeline önem verildiğini hissetmiş olmalıyım. Cenazelerin ardından, kadınların kimi zaman bizim evde toplanıp yakılan ağıtlar üzerine konuştuklarına, bir bakıma kritik ettiklerine, güzel ağıt yakan kadınlar hakkında övgü dolu sözler sarf ettiklerine şahit oldum çocukken. Yaşadığım coğrafya edebiyat anlamında canlı bir yerdi. Sanırım bunlar şiire başlamamda tetikleyici oldu. Lise yıllarından itibaren rehbersiz, sahipsiz, kendi kendime bir şeyler yazıyordum. Bunların şiir olmadığını çok sonra öğrendim. Türk Dili ve Edebiyatı okumam elbette çok belirleyici bir şeydi. Öğrencilik yıllarımda harçlıklarımızla Nilüfer dergisini çıkardık. Sekiz sayı çıktı. Geriye dönüp baktığımda hiç de fena bir dergi çıkarmadığımızı düşünüyorum. Sonra Türk Edebiyatı dergisinde şiirlerim yayımlandı uzun süre. Beşir Ayvazoğlu 2005 yılında derginin başına geçince kendisine yardım etmemi teklif etti. Onun rehberliğinde yazılar da yazmaya başladım. Yine onun rehberliğinde ve tam anlamıyla zorlamasıyla da hikayeye başladım. Allah izin verdikçe de bir şeyler yazmaya devam edeceğim. -Öykülerinizde imgeler üzerinden gelişip serpilen derinlikli bir anlatım var. Çünkü aslında yazmak imgeleşmektir ve yazılan her şey aracısız bir şekilde zaten imgedir. (Cennetin Son Saatleri/Lacivert Öyküsü, syf:28) Buradan yola çıkarak salt imgeleştirerek yazılabilir mi ya da yaşanabilir mi? -İnsan sürekli değişiyor; ruh olarak, beden olarak, bilinç olarak... Bu meseleyle ilgili bir şeyler söylediğimi hatırlıyorum. Ama belki, şimdi söyleyeceklerim farklı olacak. Bu hikayeleri yazarken anlaşılan böyle bir bilinçle yazmışım. Aslını sorarsanız hikayelerimin bilinci eğer varsa- hikayeler yazılırken oluşuyor. Tıpkı kurgusu gibi. Suavi Kemal Yazgıç, klasik mazmunlara dayanarak yazdığımı düşünüyor. Doğrudur da. Mazmunlardan hareket eden birkaç hikayem var. Ben, insanın yazarak kendi imgesini aradığını, sonra o imgeye dönüştüğünü düşünüyorum. Yazılan her şey artık yaşanan ya da düşünülen şey olmaktan çıkıyor, dönüşüyor. Yazının kendisinin hayatın imgesi olduğunu düşünüyorum. Bu çok uzun konuşulması gereken bir mesele benim için. Halli müşkül. Sorunun ikinci kısmına geçelim isterseniz. Salt imgeleştirerek yazılmalı diye bir iddiam yok. Aslını sorarsanız bu çok tehlikeli bir tercihtir de. Okurunuz olmaz en baştan. Bunu göze almak da kolay değil. Böyle bir hikayeyi kim, neden okusun ki? Yine de böyle bir tercih yaptığımı düşünüyorum. Tercih mi, ondan da emin değilim. Çünkü başka türlü yazabilmek benim için mümkün gözükmüyor. Yani önümde başka seçenekler zaten yoktu. Böyle yazabilen biriyim ben. Dille, düşünceyle, sanatla irtibatım böyle. Rahat, sade, kolay okunur şeyler yazmayı çok istedim. Sadelikte derinliği yakalamak istediğim kısımlar da var hikayelerimde. Başarılı oldum mu bilmiyorum. Tekrar soruya dönelim; salt imgeleştirerek yazılabilir mi? Hikayelerimden epeyce uzaklaştım galiba. Bu sorunun kesin cevabını başkalarının vermesi lazım bence. Ben gerçekten bunu mu yapıyorum? Ya da bunu yaptığım hikayeler mi var? Başkasının hikayesi olsa kolayca hükmümü verebilirim ama kendi hikayemle ilgili hükmü başkalarına bırakıyorum. Ama eğer yaptığım öyle bir şeyse bunu yapmaya devam edeceğimi söyleyebilirim. -Öykülerinizde görünürde sıradan olan cümlelerle şiirsel bir anlatımı yakalıyorsunuz. Şair olmanızdan mülhem midir? -Kendime hiçbir zaman şair gözüyle bakamadım. Şiirler yazan bir adamım ben. O sıfat bana ürkütücü geldi hep. Bu sıfatı çok rahat bir şekilde kullananlara da gıpta ediyorum. Çünkü kutsal bir şeymiş gibi şairlik. Evet, şiir yazdığımı bilen arkadaşlar bunun hikayede devam ettiğini, şiiri asla bırakmamam gerektiğini söylüyorlar. Belli ki şiir, bakışımızı eğitmiş. Hayata böyle bakıyorum zannederim. Dille kurduğum ilişki ile de ilgili tabii. Sonra hayata, evrene, Tanrıya, her şeye dilin penceresinden bakıyoruz. Şiir yazma tecrübelerim dille olan ilişkime yön vermiş olmalı. Bilimsel çalışmalar yaparken şüphesiz başka bir ilişki biçimine başvuruyorum dille. Yani başka ilişki biçimleri de mümkün. Ama sanırım şiir içimizde hep kendi kurallarını işletmeye devam ediyor. -Öyküleriniz dış aleme şöyle bir uğruyor, iç aleme doğru yolculuk ettiriyor. Gerçekliğin içinden geçip hayal, düş ve rüya alemine giriyoruz. Okur, öykü boyunca bir düşünce skalasının içerisinde gezinip duruyor. Bu durumun, öykülerinizi kapalı/anlaşılmaz/flu bir anlatıma dönüştüreceği kaygısını yaşadığınız oldu mu yazarken? -Bunu da çok planlayarak yaptığımı söyleyemem. Tembel bir hikayeciyim aslında. Yazdıklarım üzerinde çok düşünmem, çalışmam. Böyle olsun diye yazmıyorum, yazarken böyle oluyor. Okuyan arkadaşlar da benzer şeyler söylüyorlar. Benim zihnim öyle çalışıyor. Gerçekten kaçış mı denir, derinleşme mi denir yahut başka bir şey mi bilmiyorum. Fakat düşünceyle hayalin arasında sıkı bir ilişki olduğunu sanıyorum. Fluluğa gelince, bakın bu konuda kesin bir fikrim var; sanatın ifşa ederek değil, örterek yapılacağına inanan biriyim. Dolayısıyla yazarken böyle bir kaygı yaşamıyorum. Bir de kapalılık, anlaşılmazlık gibi kaygılar okur merkezli yazarlar içindir. Doğrusu ben yazarken okuru hiç hesaba katmıyorum. Kendim için yazıyorum hikayelerimi. Hikayelerimde kendimi arıyorum, sınırlarımı yokluyorum. Neler yapabileceğimi, hayallerimin, düşüncelerimin nereye ulaşabileceğini görüyorum. Yeni hikayeler yazarsam bu sınırları daha da zorlayacağımı hissediyorum. -Bir okur olarak Bahtiyar Aslan deyince benim aklıma ilkin şiirleriniz geliyor. Hem öykü hem de şiir türünde yazan biri olmanız hasebiyle, akıllarda kalmak istediğiniz tür hangisidir? Öyküyse neden öykü, şiirse neden şiir? -Buna cevap vermek o kadar zor ki... Hiç düşünmemiştim. Günümüz şartlarında şairlik de, hikayecilik de kolay dağıtılan unvanlar gibi geliyor bana. Sanatçının varlığı silikleşiyor gittikçe. Buna bağlı olarak gücü ve etkisi de azalıyor. O kadar çok şair ve hikayeci var ki Türkiye'de... Bu kalabalığın, gürültünün içinde o kalabalığa eklemlenmek, o gürültüye yeni bir ses katmak gibi bir niyetim yok aslında. Farklı bir yerde var olmak mümkün mü, bunu sorgulamalı günümüz sanatçısı. Tanpınar bile şair Tanpınar olarak anılmayı istiyordu. Şiirin böyle tercih sebebi olmak gibi bir özelliği var. Türkiye'deki şiir ortamının gürültüsünde iyi bir şair olmanın mümkün olmadığını düşünüyorum. Şah eser yazsanız bile bu gürültüde kaybolup gidecektir. Günümüz şiirinin yazılmamış bir takım kaidelerce yönlendirildiğini görüyorum. Gittikçe zekaya daha çok yaslanıyor. Garip şiirinin esprisini başka türlü yapıyor. Benim sanat anlayışım ya da ontolojimle bu yaklaşımın uyumlu olduğunu söyleyemem. Zaman zaman kendi şiirimi, kendi kozamın içinde yazmaya devam ediyorum. Bu yüzden de hikayeyi tercih ediyorum. Fakat hikayenin içinde de şiir peşimi bırakmıyor. Hikayede de şiire yaklaştıkça başarılı olduğumu düşünüyorum. Ben hikayeyi tercih ediyorum gibi görünse de şiir beni bırakmıyor. Bir de galiba hikayede daha başarılıyım. Öyle zannediyorum. -Edebiyat ortamlarının insanı besleyen, geliştiren tarafları olduğu gibi yıpratan, sömüren, aldatan tarafları da var. Bu durumda yazarın tavrı nasıl olmalıdır? -Neye talip olduğunuzla da ilgili bu. Kendinizi onaylatmak gibi bir derdiniz varsa bu ortamın şartlarına uymak zorundasınızdır. Okuyucunuz olmasını, hele hele çok olmasını istiyorsanız onun da kuralları belli. Maalesef biraz kirli görünüyor edebiyat ortamı. Şiirin asilliğine yakışmayan şairler dolaşıyor ortada. Bunlara girmek istemem zorunlu olmadıkça. Şiirin asiliği, dik duruşu, teslim olmayışı, serazatlığı şairlerin kahir ekseriyetinde somut olarak görülmüyor. Yazarın, şairin kendine has bir üslubu olmalı; hem yazma, hem yaşama üslubu... Eğer büyük sanatkar olmaya talipse daha başka bir sürü şey gibi edebiyat ortamlarının da onun yönünü tayin etmesi mümkün değildir. Daha doğrusu sanatkar buna izin vermeyendir. Kendi yörüngesinde ilerlemeyi, yalnız kalmayı göze almalıdır yazar. Bunu kaçımız yapabiliyoruz? Bu da ayrı bir mesele elbette. -Kentin Haberi Yok kitabının öykülerinde ayna imgesi ön plana çıkarken, Cennetin Son Saatleri'nde çocukluk dönemlerinin öykülere kaynaklık ettiğini görüyoruz. Tasavvufta ayna imgesi sıklıkla kullanılır. Bu durumda tasavvuftan istifade ettiğiniz yorumuna ulaşabilir miyiz? Çocukluk dönemleri, bir yazarın belki de en mümbit toprağıdır. Bu konuda neler söylersiniz? -Evet, çocukluk böyle bir şey. Sanatın sırları orada yatıyor. Dönüp dolaşıp oraya uğruyoruz. Aslında iki kitabımda da çocukluğun epeyce yer tuttuğunu söylemeliyim. Galiba çocukluğun saflığını arıyoruz. Bilginin bizi kuşatıp kimliğimize, kişiliğimize müdahale etmediği, yön vermediği zamanlar... Düşüncenin ve hayalin özgür olduğu dönemler... Yani sanata en yakın olduğumuz çağ... Sonra bilgi bizim yaratıcılığımızın önüne engeller koyuyor. Tanrı ile aramızı açıyor. Çocukken Tanrıya ne kadar yakınızdır oysa. Oraya dönmek, yitiğimizi aramaktan farksız aslında. Tasavvufa gelince... Bu bir hal bilgisidir malumunuz. Bizim bu ilmi işitmişliğimiz var. Yaşadığımızı söyleyemeyiz. Yaşayanlara, bu hal üzre olanlara gıpta ediyoruz. Onlara aşk duyuyoruz. Pozisyonumuzu böyle belirleyelim. Ben, içselleştirmediğim, temellük etmediğim şeyi yazmaktan yana değilim. Tasavvufu biliyor muyum? Böyle bir şey iddia edemem. Dedim ya, bunu hal edinenlere gıpta ediyorum. Bu gıptanın, bu aşkın bende başlattığı, oluşturduğu bir şey var. Onların izlerine basmıyorum, onları takip etmiyorum. Onların izlerinin ve yollarının olduğunu biliyorum. Bu da sanırım yazmak için yeterli oluyor. Tabii tasavvuftan istifade etmek deyince, faydacılık söz konusu oluyor. Bu, yadırgadığım bir şey. Ben, faydalanmıyorum. Bu çok kapitalist bir ilişki gibi geliyor bana. Bunu yapan bol miktarda yazarımız var. Burdan da nemalanıyorlar. Dediğim gibi, ben gıpta ediyorum ve bu bana yazmak için yetiyor. nasıl bakıyor? Ne düşünüyor dışardaki hakkında? Bu mümkün müdür? Bunları sorarak bir yere varmak istiyorum belki de. Ve bunların cevabını bilimde değil sanatta arıyorum. Çünkü bilimin zaten verebilecek bir cevabı yok. Bunun gelenekle de ilgisi var. Tasavvufun bir imgesiyle burada yolumuz kesişiyor. Modern edebiyatta da, özellikle Batıda ayna imgesi çok kullanılıyor. Ayna, kuyu, su, rüya... Bunlar sanatın tam merkezinde duruyor. Sonra ölüm... Sanatın ve varoluşun, insan oluşun temel gerçekleri bunlar. Sanatçının yolu mutlaka bunlara uğrar. -Öyküleriniz, bazen monolog bazen diyaloglarla zenginleşiyor. En göze çarpan ise, anlatımın sorularla monotonluktan kurtarılması, sorularla okurun muhayyilesinin renklendirilmesi. Aynadaki yolculuğum, kendi içimde bir yolculuğa mı dönüşmüştü? Aynanın dışına mı çıkmıştım? Yoksa aynanın içindeki ben'in içinde başlayan yeni bir yolculuk muydu bu? (Kentin Haberi Yok; syf:29) Bu sorular, bir bakıma, okuyucuyu öyküde kullanılan/anlatılan imgenin ardına düşürmek içindir diyebilir miyiz? -Sonuçta böyle bir işlevi oluyor mu bilmiyorum. Ama böyle bir temel amacım olmadığını söyleyebilirim. Hikayelerimin bir monolog hikayesi olduğu gerçek. Çok az diyalog var. Tek kişilik hikayeler bunlar. Belki bir zaaftır ama yazarken okuru hiç düşünmüyorum, kendi içimde bir meseleyi çözmeye çalışıyorum. Yahut hem yazar, hem okur rolü oynayarak yürütüyorum hikayemi. Bu soruların sorulması biraz bu yüzden. Galiba kendi içimdeki tutarlığı çok önemsiyorum. Bunu başarabilirsem bunun hikayeme de iyi yansıyacağını ve dolayısıyla okurla ilgili meselenin de çözülmüş olacağını düşünüyorum. Okurun imgenin peşine düşmesi de böylece sağlanmış oluyor kanaatimce. -Akademisyen oluşunuz, kaleminizi nasıl etkiledi? Sivriltti, besledi mi; köreltti mi? -Hikaye ya da şiir bir akademisyen için korkulu bir uğraş. Çünkü biz akademik çalışma yaparken eseri teşrih masasına yatırıyoruz. Daha doğrusu akademisyenlik bunu gerektiriyor. Bilim, sanata göre çok soğuk bir alan. Duyguya pek yer yok orada. Dolayısıyla akademik tecrübe yazdıklarımızın kimler tarafından nasıl irdeleneceği ihtimalini ve korkusunu da diri tutuyor. Yazmaktan geri durmayı bile düşündüğüm oldu bu yüzden. Ama bu korkuyu yendim. İkisi ayrı şeyler ve yazarken birinin diğerini etkilemesine izin vermiyorum. Bunun dışında akademik çalışma sırasında daha geniş ve dikkatli okumalar yaptım. Bunlar hikayenin ne olduğu, nasıl olması gerektiği konusunda teorik bilgiler edinmemi sağladı. Bir de çok farklı hikayecileri tanıdım. Fakat tabii hikaye teoriyle yazılmıyor. Ama en azından ne yapmam gerektiğini olmasa da, ne yapmamam gerektiğini öğrendim sanırım. -Ben dilinin hakim olduğu öyküleriniz, okura gönderilen bir mektup gibi. Ben dilinin hakim olması, okurun kitapla sıcaklık ve içtenlik kurmasını sağlayacağı gibi öyküyü birtakım tuzaklara düşürmüş olmuyor mu? Okur, çoğulcu bir bakış devşirebilir mi ben dilinin hakim olduğu öykülerden. Neticede ben dili, salt yazarın/öykücünün izleğinde gezindiriyor okuru. -Ben dili ya da birinci tekil şahıs anlatımı aslında çok avantajlı bir anlatımdır. Rivayet ya da aktarma hikayenin sahiciliğini azaltır. Ben, daha inandırıcıdır daima. Bir de okuyucunun empati kurmasını kolaylaştırır. Çünkü sonuçta okuyucu da bir ben olarak okumaktadır. Kendini kolayca anlatıcının yerine ikame edebilir. Tabi hikayeler boyunca benin halleri sürekli değişiyor. Bir tek ben söz konusu değil. Farklı durumları yaşayan, farklı kişiliklere tekabül eden benler var. Aynı hikayede bile ben dilini kullanan birden fazla kahraman var. Ancak bunların üstü çok örtük. Bazen bunun böyle olduğu anlaşılmıyor bile. Benim, okura başka bir şey vaat etmem söz konusu değil zaten. Yazarken okura kendi dünyamı, kendi bakış açımı, kendi zaviyemden olayları ve olguları göstermeye, sunmaya çalışıyorum. Dolayısıyla onları kendi izleğime davet ediyorum. -Bu güzel söyleşi için teşekkür ederim. -Ben de teşekkür ederim. İskenderun'da doğdu. Kahramanmaraşlı. Hece Öykü, İtibar, Yedi İklim, Türk Dili dergilerinde öykü ve deneme yazdı. Milli Gazete, Dünya Bizim ve Edebistan isimli kültür sanat sitelerinde, kitap incelemeleri ve söyleşiler yaptı. Nuri Pakdil'in Tiyatrolarında Vicdan isimli yüksek lisans tezini hazırladı."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/behcet-celik-le-soylesi", "text": "2008 Sait Faik Hikaye Armağanı'nı kazan BEHÇET ÇELİK'le, ödüllü kitabı GÜN ORTASINDA ARZU üstüne EŞİK CİNİ öykü dergisinin 9. sayısında (Mayıs/Haziran 2007) bir söyleşi yayınlanmıştı. NALAN BARBAROSOĞLU'nun gerçekleştirdiği bu söyleşiyi, Barbarasoğlu'nun izini ve katkılarıyla güncelleme dışı olarak yayınlıyoruz. -Sizin, öykü yerine hikaye demeyi tercih eden bir öykü yazarı olduğunuzu yazılarınızdan biliyorum. Benim sorularımı öykü terimi üzerinden kurmamı hoşgörmenizi rica ederek başlamak istiyorum söyleşimize. İşte ilk sorum: Öykülerinizi anlatmadığınız ya da açık açık dile getirmediğimiz bir öykünün üstüne kuruyorsunuz. Bu sizin özel bir biçeminiz. Bu tutumunuzun arkasını görmek için soruyorum: Öykü gerçekliği içinde yaşananın arkasındaki hikayeyi anlatsanız, öykünüz sizce ne kaybeder? -Tercihimin nedeni bu iki kelimenin aynı olguya işaret ettiğini düşünmem ve hikaye kelimesini daha çok seviyor olmam. Siz öykü diyorsanız, ben de öyle sürdüreyim. Sadece öykü değil, edebiyatın tamamı, hatta dil bile sadece kelimelerden ibaret değil. Kelimeler, girdikleri her cümlenin içerisinde yeni bir anlam kazanıyorlar belki de. Bir kelime her zaman aynı anlama gelmiyor. Gündelik hayatta kullandığımız dil iyi kötü bir iletişime imkan veriyor, ama orada bile arızalar çıkabiliyor. Edebiyatta a 'özellikle şiirde ve öyküdea ' kelimelerin bir araya gelişiyle, örgütlenişiyle o cümlenin akla ilk gelen anlamının dışında çoklu anlamlara açılma imkanı bulunur. Bir önceki cümle, iki sayfa önce yarım kalmış bir söz, yazarın nedense seçtiği bir ayrıntı, diyelim bir el hareketi, ya da bir sinek vızıltısının işitilişi... bunlar o cümledeki çoklu anlamların görünürlüğünü, algılanabilirliğini etkiler. Ama aynı zamanda okuyucunun ruh hali, geçmişi, birikimi, beklentisi vs de başka birinin, hatta yazarının bile çıkaramadığı bir anlam çıkarmasında etkili olabilir. Bu nedenle, böyle bir edebi metin karşısındaki okurun edilgin bir pozisyonda kalmadığını, kalmayacağını düşünüyorum. Kuşkusuz her şeyin apaçık anlatıldığı öykülerde de böyle bir yan var, ama bu gibi öykülerde okurun hareket alanı daha dardır. Okura daha geniş bir yaratıcılık alanı tanıyan öyküler okuduğumda daha çok heyecanlandığımı söyleyebilirim. Şunu da belirtmek isterim, duyduğum heyecan yazarın sakladığı bir şeyi bulmanın, onu sobelemenin, bir bulmacayı çözmenin heyecanı değildir. Daha ruhsal bir şey bu. Böylesi öykülerin bize sezdirebileceği bir şey daha var belki de. Hayat karşısındaki tavrımızla, duruşumuzla ilgili bir şey bu. Giderek daha da tekdüzeleşen bir hayat yaşıyoruz. Hiçbir şey olmuyormuş gibi geliyor bize sürekli olarak. Oysa yaşadığımız her şey, canlılığımız, canlı bir varlık oluşumuz, bütün bunlar sadece ve sadece bu hiçbir şey olmuyormuş gibi olan hayatımız süresince var. İşte, bu bir yandan içerisinde hiçbir şey olmuyor gibi olan öykülerde gizlenmiş, hemen kendini açık etmeyen büyük şeyler a 'aşklar, kavgalar, kırıklıklar, hınçlar vsa ' de olabiliyor. Hayatta da böyle değil mi? İnsanın algısının kapılarını açmanın türlü yolları var. Edebiyat da bu yollardan biri. Sadece okurken değil, yazarken de açılabilir algının kapıları. Sorunuza gelince. Dediğiniz gibi yaşananın arkasındaki öyküyü anlattığımda, bu fırsatların tamamı yitebilir. Okurun metne katkısı, metnin okundukça çoğalma ihtimali azalır, algımızın bir kapısı açılacağına kapanır belki de. -Öykülerinize, öyküsel gerçekliği, sahiciliği, inandırıcılığı sağlayan, yanıbaşımızda oluyormuşcasına bizi ikna eden gerçekliği, öykünün başlangıcıyla sonu arasındaki akışta nedensellik zincirinden hiç vazgeçmeyen bir yapıyla kurmanıza bağlıyorum ben. Diğer yandan da anlatıcılarınız o doğal akış içinde düşünce ve duyumsamalarda geçmişe ve olası geleceğe gidip geliyor. Hayata müdahale etmek yerine hayatı yorumlamayı seçen, -bir öykü kişinizin deyimiyle- hayatla mütareke yapmış, kenarda durmaktan adeta hoşlanan insanlardan seçiyorsunuz bu anlatıcıları... Neden acaba? -Hayata müdahale etmek çok büyük bir iddia. Hayatın içerdiği imkanları, ihtimalleri, sürprizleri önceden belirleyebilme yönündeki bir kibri de içermez mi bu söz? Hayatla mütareke yapmış öykü kahramanının kullandığı mütareke sözcüğünden anlıyoruz ki bir zamanlar o da savaşmış hayatla. Ama yine bu sözcükten anlıyoruz, bu bir yenilgi de değil. Durmuş sadece. Üzerine gitmeyi bırakmış. Öykü kişilerinin çoğunda böyle bir ruh hali var galiba. Daha doğrusu, böyle bir ruh hali bana anlatılmaya değer göründü diyebilirim. Yenilgiyi anlatmak revaçta günümüzde, ya da hayatla didişip bu mücadeleden zaferle çıkanların hayatlarını kaleme almak a ' biyografilere olan düşkünlük birazdan bundan, birilerinin zaferlerini okumak insanların hoşuna gidiyor. Bana cazip gelense bu ikisinin dışındaki bir tavır. Bu öykü kişilerinin hayatla beraber akmayı seçmiş, ermiş kişiler olduğu da söylenemez. Bunun da dışındaki bir hal anlatmaya çalıştığım. Bir eşikte duran insanlar bunlar. Bu eşiği geçip geçmeyecekleri belirsiz. Böylesi bir eşik günümüz dünyasını anlamak için önemli olabilir gibi görünüyor bana. Dünya böyle bir eşikte gibi görünüyor bana. Geçmişin ve olası geleceğin ağırlığından kurtulup şimdiyi kavramaya çalışmak için böyle bir mütarekeye dünyanın da ihtiyacı var gibi geliyor bana. Tabii, öykülerini anlatmaya çalıştığım öykü kişileri müdahalesizlikleriyle biraz da havlu atmış gibiler. Ama onların havlu atmaları biraz farklı gibi, ya da öyle olmasını istiyorum. Yenildik, beceremedik diyorlar, bunun farkındalar, ama bu yenilgi fikrini hayatlarını, geçmişlerini yorumlarken her an göz önünde tutan kişiler değiller. Yorumlarını bir parça a 'çok değila ' nötr bir gözle yapma hevesindeler. Yenildik, ama deyip dışarıdakilerde sorumlu aramıyorlar. İçe dönük bir yorumlama arayışındalar. Eşikte durdukları esnada, yatay bir şekilde yolun devamına değil, dikeylemesine, derinlemesine bakma ihtiyacındalar. Bunu becerebildikleri anlar da var, beceremedikleri anlar da. Seslerini a 'kendi içlerinde, ötekilerin gıyabındaa ' yükseltip diklendikleri de oluyor, büsbütün bir sessizliğe gömüldükleri de. Sorunuzu yanıtlarken öykü kişilerine dair aşırı yorumlar yapmak istemem. Öykücü de, öykünün dışına vakıf değil. Öykünün içerisinde kalarak yanıt bulmaya çalışıyorum sorunuza. Bu sorunun benimkinden farklı yanıtları da olabilir, bunun farkındayım. Siz ya da öyküleri okuyacak başka biri benim bu söylediklerimden farklı yorumlar yapabilirler öykü kişileri hakkında. Söylemeye çalıştıklarımın daha çok nasıl bir ruh halinin öyküsünün peşinden gitmeye çalıştığımın ifadesi olarak algılanmasını isterim. -Kitabınıza adını veren Gün Ortasında Arzu öykünüz, alttan alta toplumsal ve kişisel bellekle didişen bir öykü; ve öykünüzün anlatıcısı, hatırlamak bazen iyidir diyor. Size sormadan edemiyorum, hangi durumlarda hatırlamak iyidir? -Bir önceki sorunuzu yanıtlarken geçmişin yorumlanmasından söz etmiştim. Geçmişi yorumlarken elimizden tutabilecek tek şey gene geçmişimiz. Kitaplardan okuduğumuz, ya da sonradan yakıştırdığımız, kurguladığımız bir geçmiş değil ama, bizatihi yaşadığımız, yaşarken duygulandığımız, sevindiğimiz, kederlendiğimiz, didiştiğimiz, seviştiğimiz kendi geçmişimiz. Tek sahici referans bu elimizdeki: Yaşadığımız şeyler a ' tabii, sahici şeylerse yaşadığımız. Yeni karşısındaki tutukluğumuzu giderebilir böyle bir bakış. Yaşadıklarımızla öğrendiklerimiz duygusal belleğimizde duruyorlar. Kimi zaman yaşadığımız bozgun duygusu geçmiştekinin birebir aynısını arıyor olmamızdan; bu, geçmişin bir hayalet olarak önümüze dikilmesine neden oluyor. Bu nedenle, kimi zaman bir sıfır noktası olsun ister, yepyeni bir başlangıç olsun diye arzularız. Oysa belleğimizi büsbütün yitirmeden böyle bir şey olmaz. Olduğunu sansak da olmaz. Geçmişimizle, belleğimizle ilişkimiz ikircimlidir çoğu zaman. Onla da onsuz da olamayız. İnsan olmanın, yaşıyor olmanın önemli bir yanı bu. Geçmişten gelen bilgimizle kavramaya çalışırız yeniyi. Aklımızın bir kenarında geçmişin bilgisinin şimdinin bilgisi olmayabileceğini tuttuğumuzda, işimiz hem kolaylaşır hem zorlaşır. Sürekli olarak böyle bir farkındalıkla yaşamak a 'becerebilseka ' işlerimizi kolaylayacaktır, ama beceremeyiz çoğu zaman. Bazı anlarda bunu fark ederiz ancak. Küçük aydınlanma anlarıdır bunlar. Hatırlamak bu nedenle bazen iyidir, bazen değil. Hatırlarkenki farkındalığımıza bağlı. Kimi zaman düpedüz bir kaçıştır hatırlamak. Kimi zaman atacağımız adımın ateşleyicisidir. Hayatla mütareke halindeki öykü kişisinin dikeylemesine yaptığı içsel yolculuk da farkındalık arayışıdır, kendisinin bile farkında olmadığı. -Yine aynı anlatıcı, kaldırım taşını bir özgürlük alanı olarak yorumluyor. Sonra da o alanın altını kurcalamaya -ya da doldurmaya- başladığında, özgürlük falan kalmadığını, elimizin kolumuzun sımsıkı bağlandığını görüyoruz... Ve dramımız da başlıyor. Neden bu dramı örtük anlatmayı tercih ediyorsunuz?.. Öykü gerçekliğini hayat gerçekliğine yakınlaştırmak için mi? -Öyküdeki anlatıcının o sözünde aslında açık bir gönderme de var. '68'in anarşist gençlerinin meşhur sloganıdır, Özgürlük kaldırım taşlarının altındadır. Bu sözü anımsayıvermesi geçmişten kalan kırıntıların su yüzüne çıkmasından belki de. Anarşistler bu sözü söylerken kaldırım taşlarını söküp atmayı ima etmiş olmalılar, öykü kişisi de bunu biliyor, zamanında bunu yapmışlığı da olabilir a ' kim bilir? Bildiği başka şeyler de var gibi görünüyor bana. Köprünün a 've kaldırımına ' altından çok sular aktığını görmüş, yaşamış. Ama akan bu suların ortalığı temizlemediği, aksine kirlettiği çok açık. Başımızı kaldırıp baktığımızda her an bunu görüyoruz zaten. Hayatın içindeki trajediyi örtük anlatmama gelince: Bu öykü özelinde şunu söyleyebilirim. Önceki soruda dediğim gibi, kendi içine dönmüş bir öykü kahramanı bu. Ama dışarıyla büsbütün ilgisiz değil. Dışarıyla ilgisi de çok bilinçli bir şey değil. İnsan içine döndükçe, derinleştikçe, sözünü ettiğim küçük aydınlanma anlarını yaşadıkça, sadece kendisi ve geçmişi hakkında aydınlanmaz, büyülü bir şekilde dışarısı da daha net görünür o derinlikte. Bu netliği sağlayan biraz da korkusuzluğudur. Derinlik korkusunu aşmış olmanın sağladığı bir netlik bu. Öykü kişisinin kimselerin görmediği ya da çok azımızın gördüğü bir şeyleri sezmeye başladığı anın öyküsünü anlatmaya çalıştım. Bu nedenle öykünün içerisine onun sezdiği kadarı giriyor trajedinin. Daha ötesini öykünün bünyesi kaldırmazdı sanırım. Sorunuz genel olarak trajediyi, trajedileri neden örtük anlattığım sorusunu da içeriyorsa, şunu söyleyebilirim. Yazarken görmeye çalıştığım, odaklandığım, insanın iç dünyası. İçimizdeki trajedi, elimizi, kolumuzu içeriden bağlayan şeyler. Bilir gibi olduğumuz, sezer gibi olduğumuz, ama tam olarak bilemediğimiz engellerimiz. Yaşamak daha güzel bir şey olabilecekken, elimizden tutan ne? Sadece imkanlar mı, bu imkanlara ulaşamamamız mı, yoksa kendi kendimizi mi engelliyoruz? Geçmişimiz mi, korkularımız mı? Kuşkusuz dışarısının korkutuculuğu, geleceğin belirsizliği, güven arayışımız gibi dışsal olmakla birlikte yine de kendi içimizde anlamlandırırken içselleştirdiğimiz engeller de var. Özgür olamamak büyük bir trajedi, ama bunun nedeni sadece yasalar, iktisadi düzen, toplumsal değer yargıları mı? Bunlara bizim verdiğimiz önemin, bizim bunları kendi dilimize tercüme edip içselleştirmiş olmamızın hiç mi etkisi yok? Özgür olamama trajedisine içeriden bakmak edebiyatın işi. Ya da edebiyat bu bakışı mümkün kılan bir dikey yolculuk sağlayabilir bize. -Öykülerinizdeki anlatıcıların çoğu hem 12 Eylül öncesi kültür atmosferini hem de 12 Eylül sonrasının atmosferini yaşamışlar... Açık açık söz etmeseniz de, okura içten içe bu travmanın sızısını taşıdıklarını hissettiriyorsunuz; bazen içlerindeki sızının farkındalığıyla, bazen gerçekliği kabul etmenin bilgeliğiyle, bazen de kendilerine dönük bir ironiyle bakıyorlar hayata. Peki, siz nerede duruyorsunuz öykü kişilerinizi yazarken, hangi mesafeden bakıyorsunuz onlara? -Omuz başlarındayım sanırım. Öykülerin çoğunu ben anlatıcının ağzıyla yazıyorum. Bunu hakkıyla yapabilmek için öykü kişisinin çok yakınında olmak gerekiyor, onun nerede, ne hissettiğini bilebilecek kadar yakın. Belki de şah damarlarının orada bir yerdeyim. 12 Eylül'de 12 yaşındaydım. 12 Eylül öncesini bir çocuk olarak, hemen sonrasınıysa bir yeniyetme olarak yaşadım. Öykü kişileri benden azıcık yaşlı olmalılar, sizin dediğiniz gibi 12 Eylül öncesinin kültür atmosferini yaşamışlarsa. Tabii, kültür atmosferini solumak için bizzat yaşamak gerekmez. Bazen bir kültür atmosferi sonraki yıllara da sirayet eder üstelik. Üniversiteye girdiğim yıllar, gençlik hareketlerinin yeniden oluşmaya başladığı yıllardı. 12 Eylül sonrasının baskı ortamı içerisindeydik, ama bilgilerimizin tamamı bizden önceki kuşaktan tevarüs ettiğimiz şeylerdi. Yine de gençlik hareketleri içerisindeki yaşıtlarım bir nebze bir yenilenme çabasındaydı. Ama hakim kültürel atmosfer bizden öncekiler tarafından belirleniyordu. Büyük bir fark vardı ama. Yakın gelecekte büyük bir şeyler olacağı umudundan, beklentisinden çok uzaktık. Devletin gençlere tavrıysa pek değişmemişti, hatta daha zalimaneydi; kültürel atmosferi belirleyen bir etmen de dışarısının yaydığı havadır. Travmayı yaratan sanırım 12 Eylül sonrasına hakim olan bu havaydı. Kendi içlerine dönme cesaretini gösterenlerin çabucak yenilgi duygusuna kapılmasının nedeni de budur sanırım. Lukacs'ın romanı tanımlarken söylediklerini önemli bulurum. Her şeyin alınır satılır olduğu a 'şeyleşmişa ' bir toplumda sahicilik arayan sorunsal bireylerin anlatısı olarak tanımlar romanı. Kitaptaki öykü kişileri de biraz böyleler galiba. Ama yazdığım öykü olduğu için, toplumsal yapı, öykü kişilerinin geçmişte yaşadıkları vs ancak öykünün şimdiki zamanına etkili oldukları yer ve ölçüde yer buluyorlar. Tepkilerinde, tepkisizliklerinde, duygularında, duygulanamamalarında saklı bunlar. -Gün Ortasında Arzu'daki öyküleri üç bölümde sıralamışsınız. İlk bölümdekilere dönüş, baba ocağına dönüş öyküleri denebilir. Diğer yandan, dönmek, öykülerinizde hiç gitmemiş olmak gibi de bir içerik kazanıyor. Öykü gerçekliğinden hayat gerçekliğine geçerek bakarsanız, insan baba ocağından / anne kucağından hiç ayrılmıyor mu yoksa? -Bir önceki öykü kitabımın yayımlandığı günlerde hiç aklımda olmayan bir kitap hazırlama teklifi aldım Tanıl Bora'dan. İletişim Yayınlarının Memleket Dizisi için bir Adana kitabı hazırlamamı istedi. Sonraki iki yıl yoğun bir biçimde bu kitap için çalıştım. Yazılar istemek, gelen yazılar üzerine düşünmek, kitapta yer alacak kendi yazılarımın yazılması... Baba ocağım olan, hayatımın ilk on sekiz yılının geçtiği Adana, önceki yıllarda hiç olmadığı kadar gündemimde oldu. Sanırım, dönüş öyküleri fikri bu kitabı hazırlamasaydım aklıma gelmezdi. Baba ocağına dönüşü yeğlememin bir nedeni de, dikey yolculuklarında geçmişlerini didiklerken, mekan olarak da bir zamanlar yaşadıkları yerde bulunmalarının öykü kişilerinin bu yolculuklarını kolaylaştıracağı düşüncesiydi. Adana'ya Kar Yağmış'ı hazırlarken ister istemez Adana'yla ve kendi geçmişimle de yüzleştim galiba. Bu yüzleşmenin yazdırdığı öyküler olabilir söz ettiğiniz öyküler. Geçmişimizin bilgisinden söz ettim önceki sorularınızdan birinde. Bu bilgiyi içimizde saklıyoruz. Baba ocağımızı / anne kucağımızı da bu ölçüde saklıyor olmalıyız. Benim yaşadığım yüzleşmenin daha derinini öykü kişileri memleketlerine dönmek zorunda kaldıklarında yaşamış gibi duruyorlar. Bu yüzleşme ya da karşılaşma derinleştiğinde zamanda yolculuk benzeri bir şey yaşanıyor galiba. Hiç gitmemiş gibi olma hissi böyle bir şey. Bir yanılsama, tatlı bir yanılsama, insanı bir süre oyalayacak bir şey. Ama gitmiş de dönmüşseniz, bu bir yerde kendisini hissettirecektir. Şehrinizin, arkadaşlarınızın, hepsinden önemlisi sizin çok değişmiş olmanız bu yolculuğu kesintiye uğratacaktır. Bu yanılsamanın yaşandığı ve kesildiği anların öykülerini yazmaya çalıştım galiba. -Kitabınızın ilk bölümündeki öykülerin başında Oktay Rifat'in Dilmecelerinden Gün batmasa her kente dönebilir dizesi yer alıyor. Sizce, gece mi bizi o kendimizi daha güvende hissettiğimiz anarahmine dönmeye kışkırtan? Tam tersini düşünüyorum. Gece, dönemeyeceğimizi duyurur bize. Belki gün batmaktayken göğün yaşadığı değişim, renklerin birbirine geçmesi, ışığın azalması ama büsbütün çekilmemesi bizde her şeyin mümkün olduğu hissini uyandırabilir. En olmaz düşlerin kurulduğu andır bu. Ama ışık büsbütün çekilip gece indiğinde, kendimizle kalıp içimize döndüğümüzde elimizden tutan, hareketlerimizi sınırlayan her şey çöreklenir üzerimize. Gün batmasa yapabileceğimizi sandığımız şeyler gece çökünce imkansız gelmeye başlar. -Kitabınızın ilk bölümündeki öykülerde verili dünyanın değişeceğine dair umutlarından uzaklaşmış insanları da okuyoruz bir yandan. Yoksa umut, sadece bir gençlik duygusu mu sizce? Umut değilse de cesaret biraz öyle galiba. Bütünüyle umutsuz değiller bence öykü kişileri. En azından kendi hayatlarında harekete geçip dönmüşler. Bu yeni bir başlangıç umuduna işaret ediyor. Döndükten sonraki hayatlarında da kendilerine itiraf edemedikleri umutları yok değil. Becerip beceremeyecekleri başka bir şey ama umutsuz değiller. Dünyanın değişmesi umudunu yitirmiş gibiler, ama umudu yitirmek her zaman umutsuzluk değil. Hatta bunun bir imkan olabileceğini söylüyor bir öykü kişisi. Umudunu yitiren insanın hiçbir şeye hayıflanmayacak olmasından söz ediyor. Bu biraz da geçmişin ağırlığından kurtulmak değil midir? Beklentisizlik beklemekten daha açık kılar insanı. -İyi Olacak İyi adlı öykünüz, Sayfa boştu, hep boş olmuştu, boş kalacaktı diye bitiyor. Öykü kişiniz açısından baktığınızda bir kadercilik mi bu gözlem, yoksa bir bilinç mi? Bu, içsel bir farkındalık galiba. Ne kadar yakınında olsam da öykü kişisinin, her şeye vakıf değilim onun hakkında. Kendi içine ve geçmişine döndüğünde fark ettiği bir şey sayfadaki boşluk. Bu cümle öykünün son cümlesi olmakla birlikte, öykünün geçtiği ana ait değil. Bir hafta önce yaşadığı bir şeyin anımsanması. Belki de öykü boyunca bize anlattıkları geçmişiyle yüzleştiği, sayfanın boş olduğunu fark ettiğinde başlamıştır. -Kitabınızın bölüm epigraflarını ikinci yeni şairlerden seçmişsiniz. Ve gerçekten de bölüm öyküleriyle örtüşüyorlar. Örneğin ikinci bölüm öykülerinin başında Edip Cansever'in Benim sözlerim eksildi // Onunkisi de eksildi // Zaten kelimeler sonludur dizeleri yer alıyor. Ve gerçekten de öykü anlatıcılarında eksiklik duygusu hakim; içten içe çağıldayan derin bir kaygı ve tedirginlik de. Yazar olarak eksiklik duygusuyla öykü yazma arasında nasıl bir ilişki kuruyorsunuz? Eksiklik duygusu, genelde sanatın, özelde edebiyatın neresinde duruyor sizce? -Eksiklik duymayan, her şeyi tam olan birinin edebiyat gibi zahmetli ve semeresiz bir işle uğraşacağını sanmıyorum. Sorunuzu, edebiyatçıyı yazmaya iten neyin eksikliğidir diye algılıyorum. Ya da edebiyat neyi tamamlar? Sanırım edebiyatçı kelimelerin eksikliğinin farkındadır. Bir durumu, bir olayı anlamlandırabilmek için gerekli olan kelimelerin ve kelimelerin yaratacağı bütünün arayışı değil midir edebiyat? İlk bakışta bunun tam tersi gibi görünecek bir şeyi de amaçlar edebiyatçı. Kelimelerin ötesine geçmek ister. Kelimelerin boğduğu, gürültüye getirdiği, daha derindeki, daha sahici şeyleri araştırır. Bunu yalnızca kelimeler aracılığıyla yapabilecek olmak gibi paradoksal bir yan da var. Ama edebiyatın gücü de bunda. Edebiyatın a 'yazan için olduğu kadar, okuyan için dea ' eksiklik duygusuyla baş edebilme uğraşında önemli bir araç haline getiren, edebiyatçının bu paradokstan ürkmeyip buna meydan okumuş olmasıdır. Hiçbir zaman tamamlanmayacağını bildiği bir eksiklik duygusuyla baş etme sürecidir edebiyat. Edebiyat bazen başka şeylerin tamamlanmasına yarıyor olsa da a 'günümüz edebiyatını düşündüğümüzde edebiyatın başka hangi eksiklikleri giderdiği sorusuna kolaylıkla yanıt bulunabilira ', bana sahicilik duygusu veren edebiyat anlam dünyamı zenginleştiren edebiyattır. Öykü özelinde şunu da söyleyebilirim. Beğendiğimiz, bizi çarpan bir öykü, bizim eksik bir parçamızı bize sunmuştur. Üstelik öykü eksikli bir türdür. Anlattığı kişinin, olayın bütünlüklü bir profilini sunmaz. Ama onun içerdiği eksiklikler bizim o öyküye sızmamıza imkan tanır. -Herkes bir yerde birbirine çarpar bu alemde. Herkesin herkese anlatacağı birileri vardır. Bir yerlerde adı anılır herkesin. Sözün tükendiği yerde, bir isim kısa ömürlü bir kıvılcım olur diyor Islak Muşambanın anlatıcısı. Hayat içinde bazen bir süre de olsa sıkı arkadaşlık kuran, bazen birbirine değip geçen insanların birbirlerinde bıraktıkları izleri tartışıyor kafasının içinde. Başkalarında anlatılanlar üzerinden bir imgeye dönüşen varlığımızı; bunun yerindeliğini ya da yol açtığı yanılsamayı didikliyor sessiz sessiz. Ve bu sessizlik bir çığlığa dönüşüyor okurda. Sessizliğin çığlığa evrilmesi, a 'kuşkusuza ' çok çarpıcı... Ama yazma sürecinde sizi hırpalamıyor mu? -Bana iyi geliyor öykü yazmak. Bir tür iç görü sağlıyor kimi zaman. İnsan bazen içerde gördüklerinden hoşnut olmayabilir, dediğiniz gibi hırpalanabilir, ama hiç görmemekten iyidir hırpalanmak. Öte yandan, yazmak aynı zamanda insanın belirli bir mesafede durmasını da sağlıyor. Yaşarken karşısında soğukkanlı olamadığınız bir şey yazarken bu mesafe nedeniyle baş edilebilir bir şey haline gelebiliyor. -Öyküleriniz genelde gün ışığında geçiyor. Gün ışığının kendisi de, gölgeleri de öykülerinizde yarattığınız atmosferin ayrılmaz bir parçasına dönüşüyor, okurken etkisine giriyoruz. Bilinçli bir tercih mi bu nitelik?.. Yazarken ve okurken siz bu etkiyi ne kadar önemsiyorsunuz? -Kesinlikle bilinçli bir tercih değil. Siz söyleyince fark ettiğimi söyleyebilirim. Ama bu galiba başka bir tercihimle örtüşüyor. Hayatı bölünmüş olarak yaşıyoruz. İş saatleri var, bir de işten çıktıktan sonraki saatler. Hazlar olsun, duygular olsun işten sonraki saatlere erteleniyor. Bir anlamda iş saatleri insan olmanın asal yanlarını askıya aldığımız saatler. Bu bölünmüşlüğün içerisinde kaçamaklarımız olmuyor değil. Dalıp gittiğimiz, hayal kurduğumuz, işten çaldığımız saatlere sıkıştırdığımız daha sahicisinden şeyler... Bunları yaşayabilmek için kaçmak zorunda oluşumuz, modern dünyanın insana dayattığı büyük bir zulüm. Böyle kaçamak anlarını yazmanın bilinçli bir tercih olduğunu söyleyebilirim. -Kitabınızın ikinci bölüm öykülerinden 'Yaz Bitti' Diyorlar, hemen fark edilemeyen bir erotizm dokusuyla örülmüş, erotik duyumsamalar gündelik hayatın ayrıntıları arasına dağıtılmış... Pek örneğine rastlamadığımız bir incelik bu... Örtülü anlatım, bu öykünüze daha katmanlı bir duyumsama boyutu kazandırmış. Hayat gerçekliğiyle bir bağlantı kurmanız gerekirse, yazar olarak bizimle erotizme bakışınızı paylaşır mısınız? -Erotizmle ilişkimiz bizim en karanlık yanlarımızdan sanırım. İçine dönen bir kişinin en çok hırpalanabileceği alanların başında cinsellik gelir belki de. Ama bunun peşinden gitmek, kişinin kendindeki erotizmi, cinsellikle ilişkisini araştırması algının başka kapılarını da açabilir gibi gelir bana. Tensel ilişkide iki insan arasındaki iletişim çok doğrudandır. Bu doğrudanlık koruma duvarlarımızı ortadan kaldırır, kolay hırpalanabilirliğimiz de bundan kaynaklanır. Ama bu duvarların kalkması kişinin kendisiyle ilişkisindeki duvarları da zorlar. Aynı şekilde, kendisiyle ilişkisinde söyleşimizin başında söz ettiğim dikey yolda ilerlemiş birinin seviştiği insanla ilişkisi de daha doğrudan olur gibi geliyor bana. Dolayısıyla, bir öykü kişisinin kendisiyle ilişkisini anlatırken onun erotizmi algılayış ve yaşayış biçimi de yazının alanına giriyor. Edebiyatta cinselliği konu almak riskli gelir bana. Kolaylıkla çiğ bir metin çıkabilir ortaya. Örtülü anlatım bu riski azaltır, ama söz ettiğiniz öyküdeki erotizmin örtülülüğünün nedeni başka. Öykü kişisi öbür öykülerdekilerden biraz farklı, silkinmeyi başarmış gibi görünüyor. Bu silkinmeyi sağlayan da bir kadına duyduğu erotik duygu galiba. Kaynağını erotizmden almış bir silkinmeyi anlatırken erotizm o öykü kahramanının her yanına, gördüklerine, işittiklerin, anımsadıklarına siniyor diyebiliriz. Belki de örtülü bir erotizmden çok her yana sinmiş, yayılmış bir erotizm var bu öyküde. Ya da ben öyle olmasını istedim, ama ne ölçüde becerebildiğim başkalarının takdir edebileceği bir konu. Erotizm, dediğim gibi kişinin karanlık alanlarına açılan bir kapı, bu nedenle bu karanlık alanlara ışık tutmaya, ya da bu karanlık alanların karanlığına gömülmeye niyetlenen edebiyatçı için a 'edebiyatın ışık tutmak gibi aydınlatıcı bir rolü olduğunu düşündüğüm sanılmasın, karanlığı duyurmak çoğu zaman ışık tutmaktan yeğdira ' erotizm bereketli bir alandır. -Kitabınızın üçüncü bölümündeki öykülerinin önünde Turgut Uyar'ın Yenilgi Günlüğünden yarın pazar // yarınki pazarların sessizliği dizeleri yer alıyor. Ve bu öykülerin ortak noktası ise, hikaye anlatmanın, öykü yazmanın anlamını sorgulamaları. Sessizlikle, özellikle pazar günlerinin sessizliğiyle okumak ve yazmak arasında ne türden bir ilişki var sizce? -Aslında pazardan çok cumartesiyi işaret etmek için o dizeleri seçtim. Yarın pazarsa biz cumartesideyizdir. Kitabı oluşturan öyküleri bir araya getirdiğimde şunu fark ettim, öykülerin bir bölümü cumartesi gününde geçiyor. Hatta birinin adı bile Olağan Cumartesi. Hayatını yazarak değil de başka bir iş yaparak kazanan biri olduğum için benim yazma günüm cumartesi çoğunlukla. Hafta içinde akşamları, ya da bir yerlere giderken vapurda, otobüste okuma imkanı bulabiliyorum, hatta öykü dışında yazdığım yazıları hafta içi akşamları da yazabiliyorum, ama bir öyküye girişmek için daha geniş bir zaman gerekli gibi geliyor bana. Hafta sonu öykücüsüyüm diyebilirim. Bu durumun etkisi olabilir bunda. Başka bir soruyu yanıtlarken dediğim gibi, modern dünyada bölünmüş hayatlar yaşamak durumundayız. Sadece yazıp çizen insanlar için değil bu, herkes için böyle. Örneğin çocuklarıyla hafta içinde ilgilenemeyen ana babaların çocuklarıyla biraz daha zaman geçirdikleri zamandır hafta sonları. Ertesi hafta yeniden çalışabilmemiz için bize cumartesi ve/veya pazar günü lütfedilir aslında. Bizi düşündüklerinden değil, yeniden çalışabilmemiz için. Bu daracık zamanı kendimizi yenilemek için kullanmaya çalışırız. Bunun yolu kimimiz için okuyup yazmaktır, kimimiz için gezip tozmak, maça gitmek ya da alışveriş yapmak. Hepsini birden yapmaya çalışırız tabii ki. Sonra pazar akşamı olur. Ertesi günün kederi değildir içimize dolan, nasıl olup da çabucak geçtiğidir bu tatilciğin. Daha yapmak istediğimiz ne çok şey vardır, ertesi hafta sonuna kalan. -Üçüncü bölümdeki İntikam Peşindede bir ara kameranın önünden geçen adamın heyecanını, Hikayeden Bir İşte işi kameraların arkasından bakmak olan genç bir adamın duyumsamalarını okuyoruz. Bu bakmak-bakılmak, görmek-görünmek ikiliği, gündelik hayat gerçekliğimizin de patolojik bir parçası. Sanki, bizi sözlerden çok görüntüler yönlendiriyor. Konuyu edebiyatla gündelik hayat arasına giren mesafeye bağlarsak, siz neler söylersiniz? -Guy Debord, Gösteri Toplumu'nda pek çok yönüne değinir günümüz dünyasında görüntünün aldığı halin. Kitabın adı bile çok şey söylüyor. Gösteri toplumunda yaşıyoruz, bir önceki dönemde, klasik kapitalizm çağında her şey alınır satılır olmuştu; yeni dönemdeyse bu şeyleşmenin yerini görselleşerek şeyleşme aldı. Bazı düşünürler daha da ileri gidip görüntüdeki gerçekliğin asıl gerçekliğin yerini aldığı siber bir dünyada yaşamaya başladığımız haberini verdiler. Sonuçta, nasıl göründüğümüz nasıl biri olduğumuzun önüne geçti. Gündelik hayatı çözümlerken semiyolojinin daha çok rağbet görüyor olması, imgelerin çözümlenmesinin günümüz dünyasını anlamamız için eskisinden çok daha fazla ipucunu bize sunuyor olmasının bir sonucu. Üstelik bu imgeler ne olduğumuzun da işaretini taşıyor. Yine de insanın dışarıya sunduğu imgesinin ötesinde bir de iç dünyası var. Edebiyatın da kuşkusuz söz ettiğim imgelerle bir alışverişi var, ama insanın derinine bakmaya, görünenin ardını araştırmaya hala ihtiyaç duyuyorsak edebiyatın modern dünyada hala yapacağı şeyler var. -Üçüncü bölümdeki öykülerin anlatıcıları kuşkusuz a 'diğer öykülerde olduğu gibia ' savunduğunuz düşünceleri de, karşı olduğunuz düşünceleri de dile getiriyorlar. Siz öykülerinizden birinin doğrudan öykü kişisi olsaydınız, edebiyat, okumak ve yazmak üzerine neler söylerdiniz bize? Öykülerin bazısının cumartesi günlerinde geçtiğini fark ettiğim gibi, yazmak konusuna odaklanmış öykülerin de hiç az olmadığını öyküleri bir araya getirdiğimde fark ettim. Bir zamanlar yazıp çizmiş, ama sonra ne olduysa yazmayı, okumayı bırakmış öykü kişilerinin ciddi bir yekun tuttuğunu görünce ürktüm aslında. Son dönemlerde edebiyatımızda yazmanın kendisini, yaratma sancısını vs öykü konusu olarak seçme eğilimi malumunuzdur. Bu bana biraz tuhaf gelir aslında. Kimse kimseyi yazmaya zorlamıyorken, yazma eyleminin zorluklarından, sancılarından söz etmek çok manidar görünmez bana. Bir arkadaşım kitabı okuduğunda, yazmakla ilgili öykü kahramanlarının çokluğundan bu eğilimi hatırlatarak şikayet etti. Neyse ki kitaptaki öykü kişileri yazmaktan, dergi çıkartmaktan vs elini eteğini çekmiş kişiler. Edebiyatın vazgeçilmez bir şey olmadığını yaşayarak görmüş, belki bunun sızısını bir parça duyan, ama çokça da kabullenmiş haldeler. Dediğiniz gibi, onlardan biri olsaydım, onları yalnız bırakmazdım sanırım. Ayıp olur aksini yapıp onları yalnız bırakmak. Onlar gibi, Edebiyat vazgeçilmez değildir, edebiyattan daha mühim şeyler vardır hayatta, derdim, ama bunu edebiyat aracılığıyla söylerdim a ' yaptığım da bu galiba kitapta. Onlar da muhtemelen dalga geçerlerdi benimle. Sonra bu konuyu konuşmak için içmeye giderdik hep birlikte. Gider ve başka şeyler konuşurduk."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/betul-nurata-ile-soylesi", "text": "Sinema gibi. Kamerayla çekilen, ekranda izlenen bir film. Görüntü ve sesin aktığı canlı dinamik neşeli bir dil. Öyle diyorlar. Bazıları cıvıl cıvıl öykülerin yazarı diyor. Teşekkür ederim. Güçlü hızlı bir giriş. Seviyorum böylesini. Sonra müzik. Sonra renkler. Işık. Hissetmek. Hissetmek ve hissettirmeye yönelik bir niyet, arayış, çaba. Cevabım kısaca böyle olabilir. Kullanılan her enstrüman atmosferi besler. Betimlemeler, diyaloglar, sesler, kokular. Bütün enstrümanların elden geldiğince vaktinde ve güzel çalınmasını sağlamak yazarın işi. Bazen susarak bazen çok konuşarak bazen de seyrederek. İroni karşılaştığımız saçmalık ve tutarsızlıklardan doğuyor. Mizacın etkisi de kaçınılmaz. Yumruklarını sıkıyorsun işte. Bunun hissedilmesi sevindirici. İyi ki ironi var. Yaşasın ironi. Gereğince kullanıldığında zengin ve neşeli metinler çıkıyor. Daha katmanlı daha anlamlı öyküler okuyoruz. Yoksa dayanamazdık, katlanamazdık olan bitene. Sadece olan bitene değil, kendimize de. Allah bilir, ben bilemiyorum gerçekten. Ölçemiyorum. Ama muhakkak etkisi olmuştur. Hemen her şey gibi. Hava gibi su gibi. Yaşadıklarımızın hemen hepsi gibi. Her şeyin birbirine az ya da çok bir etkisi var. Karşılaştığımız her şey, her şeyle ilişkili. Bunu kabul ediyoruz. Ödül ikinci kitabı etkilemiş midir? Düşünüyorum... İstanbul'dan uzak kalmaktan daha çok değil. Ödül olmasaydı nasıl olurdu bunu bilmek de mümkün değil. Belki de yola devam etmenin işareti, başka süreçlerden kaçınmamın sebebi olmuştur. Ne olursa olsun Necip Fazıl'ın yanında adımın yazılması çok güzel. İrtifa kaybı diyebiliriz. Bulunduğun mevkiden gerilere düşmek. Tuğla üstüne tuğla koyamamak. Parça parça dağınık bir hayat. Amaçtan yoksunluk, hedefsizlik, büyük çok büyük bir boşluk. Hareketsizlik ve durgunluk. Sonra gerilere, gerilere daha gerilere düşmek. Derin, can yakıcı bir mesele bu. İçsel neşeni kaybetmek, derin bir kırgınlık, küskünlük. Düşmenin anlamı bu benim için. Karanlıkta kalmak. Hakikaten karanlıkta ve çıkışsız kalmak. Tam da Kitap'ta bahsedildiği gibi. Karanlıklar üstüne karanlık. Şimdi bu insan için üzülmemek, bu halden kurtulsun diye dua etmemek, ümit vermemek, senin yerin burası değil, ha gayret dememek ne mümkün. İnsan ancak etrafından ümidi kestiğinde, evet ancak böyle olduğunda göğe bakmayı aklediyor. Çoğu zaman böyle. Sormaya ve konuşmaya başlıyor. Yıldızların ayın gökyüzünün ötesini görmeye çalışıyor, oradan bir ses gelsin diye yana yakıla bekliyor. Aslında ses hep geliyor. O sesi duyacak kalp nerede? Ne zaman ki ben yenildim, ne zamanki ben yenildim diyor evet, ihtiyaç duyduğu kapılar da aralanmaya, eli kalbi çevresi aydınlanmaya başlıyor. Yavaş yavaş yeşermeye çiçeklenmeye neşelenmeye başlıyor. Bu anlar çok özel. Sadece yaratıcısının kuluna baktığı an. Ne güzel bir an. Başkalarının değil sadece yaratıcısının onu gördüğü an, paha biçilmez. İşte nihayetinde göğe bakmayı akleden, bu garip yalnız varlık, ne kadar bozulmuş olursa olsun umulur ki ithafa da layıktır, arınmaya da. Muradımız odur ki, sadece düştüğünde değil, her anında aşkın olanı hatırlasın. Evgeny Grinko; Valse, Nazende Sevgilim; hicaz. Biraz domates biraz patlıcan ve keskin bir bıçak. Bilinçsiz ebeveyn, dominant öğretmen. Hepsine selamet dilerim. Kırk Hadis ihya ediyor. Kanaviçe rahatlatıyor. Tavsiye ederim. Çayımla kahvemle kalemimle ümidimle her gün tezgahın başındayım. Allah Kerim. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/bilgin-gungor-ile-soylesi", "text": "Her şeyden evvel şu söylenmeli: 20. yüzyılın başlarında dilbilim alanında gerçekleşen Saussure Devrimi, yani yapısalcılık, bize herhangi bir olguya kendi yapısı üzerinden eşsüremli bir şekilde yaklaşmayı öğretti. Kısaca söylersek, Saussure ile biz, olgunun bizzat kendi bünyesini görmeye başladık. İşte yapısalcılığın edebiyat eleştirisi içerisindeki konumuna buradan geçebiliriz. Yapısalcılık, eleştiride, edebi eseri kendi yapısıyla, yani içsel bağlantıları ve unsurlarıyla değerlendirme yoludur. Eseri psikolojik, sosyolojik, biyografik vs. bir temele dayandırmaya, Paul Ricceour'un şüphenin hermenötiği dediği mantıktan hareketle eserin ardını görmeye meyyal eleştiri yollarından farklı olarak eserin bizzat kendisini temel almayı önceler. Bu açıdan değerli ve önemlidir. Gelgelelim yapısalcılığın içinde değerlendireceğimiz birtakım yaklaşımların, eseri matematikteki gibi belli formülasyonlar çerçevesinde ele alarak eleştirmene pek az yorum imkanı tanıması, içerikten çok biçime odaklanması birer olumsuzluk olarak değerlendirilebilir. İşte Todorov'un katkısına da buradan geçebiliriz. Todorov, kendi özgün yapısalcı yaklaşımıyla, birkaç nokta haricinde, formülasyonlara ağırlık vermez, okura önemli ölçüde yorum imkanı tanır, ayrıca içeriği de anlambilimsel görünüş kavramı etrafında vurgular. Kısaca, ılımlı bir yapısalcılıktır Todorov'unki. Eleştiri akımları, yapısalcı eleştiri de dahil, birer gözlüktür. Eleştirmen, eseri hangi açılardan değerlendirecekse ona uygun bir gözlük takar, o gözlükten eleştirir. Eğer eserin dışsal bağlantılarını görmek istiyorsa bu doğrultuda bir gözlüğü tercih eder. Mesela eseri sömürge siyaseti, madunluk bağlamında yorumlamayı amaçlamışsa tercihi postkolonyal eleştiri gözlüğü olacaktır. O gözlükten görünenleri yorumlayacak, okura gösterecektir. Şimdi, yapısalcı eleştiri gözlüğünü takmayı tercih eden bir eleştirmenin görebileceği, yukarıda da değindiğimiz üzere, eserin kendi bünyesidir, içsel durumudur, tek kelimeyle söylersek yapısıdır. Yapısalcı eleştiri gözlüğünü bir yana bıraktığında mahrum kalacağı, görme ve gösterme fırsatını kaçıracağı şey de budur. Yapısalcı eleştiri, öz itibariyle, biyografik olanlar da dahil dışsal verilerin varlığını reddetmez; sadece başka bir şeye öncelik tanır. Nedir bu? Artık biliyoruz: Yapı. Söylemek gerekir ki biyografik veriler elbette önemlidir; özellikle de yazarın/şairin hayat hikayesine doğrudan bağlı bir eseri yorumlamak noktasında bu önemin derecesi fazlasıyla yükselir. Gelgelelim söz konusu nitelikteki bir eserde dahi biyografiyle açıklanamayacak şeyler vardır. Nedir bunlar? Mesela ses, görüş açısı, anlatısal önerme kategorilerinin varlığı. Bunlar, biyografiden bağımsız olarak, edebi eserin tabiatında mevcut olan şeylerdir. İşte yapısalcı eleştiri gözlüğü, bunları görmek, eseri bunlar üzerinden açıklamak içindir. Biyografiyi veya başka bir dışsal/içsel veriyi reddetmek, yok saymak için değil. Modern dönemden kastınızın romantik-realist dönem olduğunu düşünerek belirteyim: Romantik- realist dönemde, özellikle de Cumhuriyet'ten önceki roman ve hikayelerde Doğu Batı çelişkisi, daha çok yanlış Batılılaşma makul Batılılaşma veya rasyonel mantık irrasyonal mantık karşıtlıkları üzerine kuruluydu. Postmodern dönemde ise gelenek modernite, köy şehir karşıtlıkları üzerinden şekilleniyor. Bu farklılık, değişen toplumun değişen sorunlarından kaynaklı elbette. Tanzimat döneminde yanlış Batılılaşma, hurafeci mantık öne çıkan toplumsal sorunlar arasındaydı; postmodern dönemde öne çıkanlar ise köyden şehre göç, gelenek ile modernite değerleri arasında sıkışmışlık. Hasılı yazarlar neyi görüyorsa onu kurgulaştırıyor; ama değişmeyen tek şey Doğu Batı çelişkisi. Özellikle de 1980'lerden sonra daha çok çeviriler sayesinde eleştiri teorilerine güçlü bir yönelim söz konusu oldu bizde. Bu yönelimin doğal sonuçlarından biri, Türk edebiyatına teorik bakışın kuvvetlenmesiydi. Son kırk yıldır feminist eleştiriden ekolojik eleştiriye, yapısalcı eleştiriden postyapısalcı eleştiriye kadar pek çok eleştiri teorisinden hareketle çeşitli çalışmalar ortaya konuldu, konuluyor. Elbette eksiklikler, boşluklar var; yapılması gereken çok şey var Ama bu eksikliklerin, boşlukların zamanla giderileceğine inancım tam. Yeter ki son kırk yılın dinamizmi kaybolmasın. Eleştirinin olmadığı yargısına gelirsek... Teori ağırlıklı olsun veya olmasın, bizde eleştiri hep vardı. Hatta yüzyıllar öncesinde dahi tezkirelerde, dibacelerde belli ölçülerde eleştirel bir tutum kendisini gösterirdi. Hasılı eleştirinin olmadığı yargısı doğru değil; doğru olan bir yargı varsa o da nesnel eleştirinin olmadığıdır. Evet, akademik eleştirmenleri bir yana bırakırsak, eleştirimizin dün olduğu gibi bugün de hemen hemen Nurullah Ataç çizgisinde ilerlediğini söyleyebiliriz. Edebiyat dergilerini açalım; ne görürüz? Çeşitli eserler üzerine bol övgülü, aşırı öznel yorumlar. Bunlar da eleştiridir elbette; neticede eser veya edebiyat üzerine yapılan bütün sözlü ve yazılı bildirimleri kapsar eleştiri dediğimiz şey. Nesnel eleştiri dediğimiz şeyse daha özel bir tanım ve çaba gerektirir. Eseri, onu ortaya koyanla ilişkimizi, kendi duygularımızı parantezleyerek; artısıyla eksisiyle ele almak, yorumlamak. İşte nesnel eleştiri budur. Bizde pek olmayan da budur. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/bulent-akyurek-le-soylesi", "text": "Lise döneminde kalem oynatmaya başlayan Akyürek, Yeraltı edebiyatı denilen türde yazıyordu romanlarını. Uzun süre kendini kabul ettiremedi bu nedenle. Tam edebi çevrelerde yer edinmiş, artık tarzı kabul edilmişti ki o roman yazmayı bıraktı. Çünkü hayatını temelinden değiştirecek bir şey olmuştu. 35 yıldır ateist olarak devam ettiği yaşantısı 3 gece üst üste gördüğü rüyalar ile değişiverdi. Her ne kadar o, 18 bin kitap okumuş, 20'ye yakın kitap yazmış bir adam olarak, hidayete erecekse de daha entelektüel bir biçimde olur diye düşünürken, mistik bir şekilde dönüş yaptı. \"Kurban olduğum Allah, bana sırlar dünyası gibi 3 gün süren bir rüyayla hidayeti nasip etti. Bu dönemde 'Bana da mı Allah'ım, bana da mı aksakallı dede' diyordum\" diye anlatıyor bu süreci. İlk gece rüyasında bir mübarek gören Akyürek sabah uyanınca Froyd'dan, bilinçaltından açıklama getirmiş. İkinci geceden sonra 'yok bu iş bu kadar ucuz olamaz' demiş. Üçüncü gece rüyasında Ankebut Suresi'nin ilk on ayeti okunduktan sonra, dürülüp sopa haline getirilmiş. Bu sopayla mübarek tarafından temiz bir dayak yiyince kabullenmiş. \"Kur'anı Kerim'in sopasıyla şifa buldum.\" diyen Akyürek, daha sonra rüyasındaki kişinin Şeyh Ali Semerkandi olduğunu öğrenmiş. Ben ateistken de münafık olmadım diyen Akyürek, 'şeytani bir sufle' ile yazdığını düşündüğü romanlarını elinin tersiyle itmiş. Romanları için gayrı meşru çocuklarım diyen Akyürek, arkadaşlarını da tek tek arayıp, bundan sonra durumum bu diyerek bildirmiş hidayetini. Bir kısmına da 'artık görüşemeyiz' demiş ve kendi ifadesiyle terbiyesizce bitirmiş ilişkilerini. Bu safhada romanı gereksiz bulan Akyürek, modern dünyanın bütün ucubik şeyleri ile kavga eden eleştiri kitapları yazmaya başladı. \"Hidayetten sonra aklımı başıma almaya, düzenli adam olmaya çalıştım ama gene bu anlamda verdiğim kavga da sertti.\" diyen Akyürek, \"Diyeceksiniz ki Müslüman kardeşlerimize yarandınız mı? Onu da bilmiyorum. Birileri çok rahat şekilde yan yana fotoğraf çektirmek istemez benimle.\" diyerek durumunu özetliyor. Peki neler diyor Akyürek. Neyle kavga ediyor. Öncelikle 'Ulusalcıların kutsal kitabı' dediği Çılgın Türkler'e karşı yazdığı \"Yılgın Türkler\"le ulusalcı görüşü eleştirdi Akyürek. Ümmetçiliği tartışmaya açtı. \"İçinizdeki Öküze Oha Deyin\" kitabıyla kişisel gelişim kitaplarına karşı çıktı. Kişisel gelişim kitaplarının insanı dinden imandan ettiğini ve Kuran'ı Kerim'in tersi olduğunu çünkü orada ego bencillik, narsizm pompalandığını, kazanmaya yönelik kar zarar hesaplarıyla insanların yönlendirildiğini ve hep kazanmaya yönelik insan tiplerinin yaratıldığını anlattı. Bu kitabıyla kişisel gelişim kitaplarını dünyada ilk kez eleştiren adam olmuş ve kişisel gelişim sektörünü karşısına almıştı. Fincan Yayınları'ndan çıkan son kitabı \"Öğle Namazına Nasıl Kalkılır\"ın adı da Sabah Namazına Nasıl Kalkılır kitabının adına bir atıf. Sorunumuzun sabah namazına kalkmak kadar basit olmadığını ve çok daha ciddi sorunlarımız olduğunu anlatıyor Akyürek son kitabında ve tabi ki modernizm eleştirisi yapıyor. Akyürek'e göre sabaha kadar televizyon ve internet başında oturduğumuz için öğle namazlarına bile uyanamıyoruz. Akyürek insanlara \"sen uyuduğunda dünya öyle hızlı dönüyor ki, neler kaçırdığının farkında değilsin.\" mesajı verildiğini ve kapitalizm sayesinde insanların gece ayakta tutulduğunu söylerken, Kur'an'da gece ayetlerinin varlığına dikkat çekiyor ve 'sağımıza dönüp uyusak' daha hayırlı değil mi diye soruyor. 5 vakit namaz kılsak bile namazın hakikatinden koptuğumuzu ifade eden Akyürek, \"İki dakika namaz kılıp uslu duracaksın. Sonra bildiğin yaşam tarzını sürdüreceksin. Namazı kıldıktan sonra gidip borsayla uğraşıp namaz kılacaksın. İstikamet kaybıdır bu. Daha sert bir duruşumuz olmalı...\" diyor. 1978 yılında Eskişehir'de doğdu. Üniversite eğitimimi Anadolu Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü'nde tamamladı. Yeni Şafak gazetesinin kültür servisi, kitap ve pazar eklerinde muhabirlik yaptı. Uzun süre Pazar Eki'nin editörlüğünü üstlendi. Yeni Şafak gündem sayfalarında editörlük yaptı. Yeni Şafak gazetesi için Biraz Muhabbet başlığı altında haftalık röportajlar kaleme aldı. Bu röportajları Zamanın Tanıkları ve Türkiye'de Din Algısı isimleriyle kitaplaştı. 2016-2019 yılları arasında Gerçek Hayat dergisinin yayın koordinatörlüğünü yürüttü. Şu an TRT Haber kanalında görev yapıyor."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/bunyamin-k-ile-soylesi", "text": "Toplu şiirler fikri kıymetli arkadaşım Ümit Güçlü'den çıktı. Onunla, şiirden uzaklaştığımı ve böyle sürdürmeyi düşündüğümü konuşmuştuk. Toplu, bir arada okurun görmesi fikri ondan çıktı ve editörlüğünü üstlenip iyi bir iş çıkaracağını biliyordum. Öyle de oldu. Yaklaşık iki üç yıldır şiir hususunda duyarlılığımın köreldiğini hissetmeye başladım. Herhangi bir eylem, olay veya benzeri durumlar hakkında iki türlü düşünürdüm her daim. Farz edelim yoldayım ve önümden keçi sürüsü geçiyor ve bekliyorum. Akşam kızıllığında toz duman kaldırarak yoldan geçen sürünün geçişini beklemem gerekiyor. Beklerken resimsel, şiirsel veya sinematografik bir bakışa illa ki girerdim birkaç farklı heyecan yaşardım ve bu görüntüyü oracıkta değerlendirmeye, biçimlendirmeye, seslendirmeye başlardım. Bunu çok keyifli bir iş olduğu için yapardım. Bu bir sürü yoldan bir iyileşme yoludur. Şiirsel boyutuyla izlerdim o görüntüyü. Resimsel boyutunu da ayrıca düşünürdüm. Böyle bir görüntüden bir resim bir de şiir çıkarmıştım. Şiir şöyle bitiyordu ne çok bekledim de nahırdan dönmedi keçim / ne içtim de yara içinde içim sabahları evinin ağılındaki bir iki keçisini bu keçi sürüsüne katanların yüzündeki dünya kaygılarını görmüşlüğüm var. Benim kaygılarımın çok benzeri kaygılardı bunlar. Ya da ben öyle sandım. Sonra sürünün kaldırdığı o sarı tozun keçiler için de sahipleri için de, çoban için de, toz için de dehşet verici acı tarafları vardı. Ne yana dönsen gördüğün acının verdiği keder o tabloda en büyük oyuncudur. En varlıklı insanların fillerden büyük arabalarıyla geçerken kaldırdıkları tozun arasında göreceğiniz şey de bu dehşetengiz acıdır. Aynı hisleri taşımayı sürdürüyorum. Dünya acı çekme anlamında berbat bir yerdir. Aslında sadece acı vardır ve burnumuzu azıcık nefes alacak şekilde kaldırdığımızda büyük nimetler tattığımızı sanıyoruz. Ve azıcık nefes alma fırsatları oluyor bazılarının. Bu benim dünyayı görme şeklim. Bu halde sanırdım herkesi, her şeyi. Hala da öyle sanıyorum. Böyle sandığım için bu toz bulutu içerisinde görebildiğim yaşayabildiğim kısacık pis mesafeleri yazdım. Daha yazar mıyım? Bir süredir yazmıyorum. Birkaç yıldır kalem, kağıt taşımıyorum. Bu önemli bir şey değil. Maliyetli bir iştir resim. Alet işler el övünür sözü sanatın birçok dalında da doğruluğunu göstermektedir. Kağıdınız Avrupa'nın en iyi kağıtçılarından gelmelidir. Yüzde yüz pamuk olmalıdır. Bir tabaka suluboya kağıdına ödeyeceğiniz parayla otuz civarında ekmek alırsınız. Bir fırçaya ödeyeceğiniz para ise bunun 5-6 katıdır. Bir boya takımını yarım asgari ücret maaşıyla alırsınız ve bu malzemeler çabuk biter. Ve kem aletle kemalat olmaz düsturu hep geçerlidir. Şiir için ise bir kurşun kalem bir cep defteri, yüz gram çay veya yürüyecek yollar yeterlidir. Resim çalışmak için birçok olumsuz sayılabilecek ortamlar da bana uygun olabiliyor. Şiir için kendinle olmazsan şiir peşinde sürünüp duruyor. Kalabalıklarda ve çeşitli meşgalede şiir yazma sürecini sürdürebiliyorum. Bulunduğum ortamda kesik kesik şiire döndürebiliyor beni şol peri. Şiir için haydi bir şiire başlayayım deyip kolları sıvamak mümkün değil. En azından benim yazma biçimim için böyle bir giriş olamaz. Tamamen kendisi kelime kelime gelip yanıma ilişiyor. Resimde ise çalışma isteğini beklemek zorundayım. Birinin istediği bir konuda resim yapmayı saymazsak, resim çalışmak da ilham beklemeyi gerektiriyor. İlham yahut heyecan. Bu yoksa günlerce haftalarca fırçayı elime alamam. Bazen, yapmak istediğim resim bellidir ama çalışma vaktim nereden çıkıp gelecekse bi gelse de başlasam dediğim oluyor. Bu diğer işlere benzemiyor. Yapmak istiyorsun ama o çalışma anını sana belki de göklerden bahşetmeleri gerekiyor. Beklemeden yaptığımda vakit ve malzeme boşa gidiyor. Şimdi başlayabilirim dedirten bir şey var. Belki saatlerce, günlerce çalıştıracak bir esinti. Bu esinti aynı vakitlerde belki 20 dakikada bitirilmiş bir resmi de ayrı bir parantez içinde bahşedebiliyor ve o yirmi dakika, günlerce çalışarak yaptığım resimden daha üstün bir resmi ortaya koymama sebep olabiliyor. O kısacık sürede ortaya çıkan eserde yıllar sonra baktığımda da bilmediğim enfes bir nefesle görüntüden fazlasının üflemiş olduğumu sanıyorum. Şiir denk geldi de hayatıma gidi. Şiir olsa da olmasa da ben mecburen yaşadığım yerlerde bu hayatı yaşayacaktım. Kötü mü oldu, hayır. Zulümden başka hiçbir şey olmayan bu yeryüzünde her canlı acı çekmek için vardır. Acının dışındaki iyi şeyler ise acının hafif olduğu vakitlerdir. Adına huzur deriz, mutluluk deriz. Ömrümüz sürekli arzulamakla geçer. Ot bile fena acılar çeker. Yani ben öyle sanıyorum, bildiğimden değil. Şiir kısa söz söylemek için harika bir yöntemdir. On sayfa dert anlatacakken on dize ile yapabiliyorsun. Bu anlamda şiirimde genel olarak görünen şey de budur zaten. Başka şeylerden bahsedecek kadar bilemedim bu işleri. Misal, ayağımdaki nasırın acısı geniş hayaller kurmamı engelledi bence. Geniş hayaller de fazlaca zulüm görmek demektir. Güzel günlerdi. Güzel heyecanlardı. Kuyudaki Koro'dan önce de İnsan Saati dergisi vardı. Maraşta 3-4 yıl çıkardık. Bir grup kafadarla edebiyat yapmak ve onu yaymaya çalışmak pek güzel bir iştir. Şimdi fırsat doğsa yapmam. Yapanlara da bulaşmam. Ama gençken aldığım keyfi almayacağım için yapmam. O arkadaşlıklar kaybolup gitti. Çoğunun adını unuttum. Herhangi bir edebiyat dergisi görmek bile iyi gelmiyor artık. Aslında her yaşa uygun şiir mümkündür. Nasıl ki her yaşın getirdiği hayat meşgaleleri o yaşı ikna ediyorsa şiirde de yaşa uygun haller vardır. Bir başka düşüncem de şöyle, akıl kemale erince deli saçmaları da azalabiliyor, bitebiliyor. Şiir deliliği de bir yerden sonra buhar oluyor. Geriye söyleyecek erdemli sözlerin varsa onları söylüyorsun. Sözün, sesin bittiği yer, görüntünün bittiği yer yok gibi. İnsanoğlu hayatı boyunca söyleyeceklerini söylemek için yaşar. Bitti dediğinde düşünme de bitmiştir hayatı da. Bu anlamdan baktığımızda eser ölünceye kadar bitmemiş oluyor. Öldüğünde ise bitmemiş sesler, anlatımlarla göçüp gitmiş oluyorsun. Bitirdiğine ikna olup çerçevelediğin ve sergilediğin resim için bu gördüğünüzün devamı var, olmalı dememek mümkün mü? Bundan fazlasını söyleyeceğim diye düşünürsün. İlerlemekte olan zamanın ana parçalarındandır yaptığın yapacağın ne varsa. Bu yolu tamamladım dediğinde ise aslında tamamlamış olmuyorsun. Aksine yolu değiştirmiş oluyorsun. Bir dosya oluştu ama iyi bir gözden geçirmek gerekir. Artık benim için hikaye daha akıllıca bir iş. Yazma isteği olsun yeter ki. Tembellik, boş vermişlik değil benimki. Yazsam ne işe yarar mevzusu. Yazacak ne çok şey var. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/can-acer-ile-soylesi", "text": "Kitaba karşı duygum değişmedi. Memnuniyet ve razılık duyuyorum hala. Poetik değil duygusal bir şeyden bahsediyorum. Brecht'in bir tespiti var. Ağıt, acı çeken kişinin yıkıcı acısından bir şey üretmeye başladığı anlamına gelir minvalinde bir söz. Yaşadıklarımın özel bir yanı yok ama o dönem şiirlerime bu açıdan bakıyorum. Onlarda bir ağıtta bulduğumuz tamlığı buluyorum. Ağıt yakan sesi çirkin bulmayız. Bu rıza ve memnuniyet bundan kaynaklanıyor galiba. Kendi yazdıklarına kendi hayatından bakmakla ilgili. Ölüm yaşamın bir parçası değil, sınırıdır diyor Wittgenstein tam da dediğiniz gibi. Yaşamın parçası olmayan bir eylemin deneyimlenemeyeceği aşikar. O şey olduğunda bizim orada olmadığımız bir sınır bu. Hatta ölümün bile orada olmadığı bir sınır. Tolstoy'un İvan İlyiç'in Ölümü'ndeki Ölüm geçti gitti... Artık o da yok. cümleleri gibi yani. Ölürüz ve ölüm bile elimizden alınır. Bu aradığımız yüce anlam hayatın şiirsel ilkesidir. Ölüm kendi ölümümüz söz konusu olduğunda deneyimden ziyade idealdir. Çünkü kişi kendi ölümünün öznesi değildir tam manasıyla, onu ancak tahayyül eder. Bu noktada idealizmin bütün imkanlarını şiire verir ölüm. Bir de şahidi olduğumuz başkalarının ölümü var. Bu işte bizim için somut deneyimdir. Ölümü ölen kişiden çok deneyimleriz adeta. Çünkü onun bir hatırası olamaz, biz ise onun deneyimini hatıra olarak taşırız. Burada da ölüm yatay düzlemin, bedenin, maddenin imkanını verir şiire. Bu iki şiir de küçük insanla trajik insanın birleştiği şiirler. Her Günkü Sofra'da açılır kapanır plastik masalarda yemeğini yiyen yaşantısı küçük biri var. Fakat büyük soruları da var onun: herkesten sonra öldü babasının köpeği/ işte büyük ciddiyetle düşünür bunu:/ bir köpek neden herkesten sonra ölür ki/ ve düşündükçe suçlar kendini/ herkesten sonra hayatta kalmış bir köpek gibi Sondaj ise erken şiirlerimden biri. O ara her yerde Yusuf kıssasına telmihlerle dolu kötü şiirler yazılıyordu. Kuyular, gömlekler vs. Onlara tepki olarak biraz da ironik bir şeyler yazmak istemiştim. Sondaj işçisi bir Yusuf, kuyunun başında bir kuyunun başında ne düşünülürse onu düşünüyor şiirde. Şimdi okuduğumda sinematografik ve hüzünlü geliyor bana. Gerçek, deneyimdir. Deneyimin dışında kalan hiçbir şeyin gerçekliğini tespit edemeyiz. İnsanlığın bilgi alanının dışındadır o. Bir şeyin gerçek olması için onu illa bizim tecrübe etmemize gerek yok elbette. Tek bir kişinin deneyimlemesi bile yeterlidir. Vahyi gerçek olarak kabul edebilirim, peygamberin tecrübesidir çünkü. Cennet gerçek olabilir, o da Adem'in tecrübesidir. Tecrübe sahasında kalan her şeye karşı şiirin varlık şartını sağlayan karşı duruşlar da itirazımız oluyor. Kitaptan sonra bir daha zor yazacakmışım gibi bir his oluyor ama kitabın etkisinden kurtulup kendi ritminize döndüğünüzde geçiyor hemen o his. O yüzden bu zorluğu çok hissetmedim diyebilirim. İkinci dosyamı tamamladım. Eleştiri ve denemelerimi bir kitap bütünlüğüne ulaştırmaya çalışıyorum. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/carsilar-vardi", "text": "Onlar ki; kendi zamanlarını da beğenmezler ve geçmişin yüreklerde bıraktığı tadı, şimdiyle mukayese ederek, zamanenin ne kadar değiştiğinden, artık ne o eski esnafların ve ne de o sözüne itimat edilir, borcunu zamanında ödeyen sadık müşterilerin kalmadığından dem vururlardı. Gönüller paslanmış, yürekler kararmış, diller yalanla hemhal olmuştur. Bir ahh! ünleyişiyle sohbet sürer giderdi saatlerce... Ta ki; ruhları uyanmaya çağıran bir ezan sesiyle irkilinceye kadar... Çarşılar ve pazarlar, şehre asıl hüviyetini kazandıran yerlerdi. Alıcıyla satıcının sürekli karşılaştığı, selamlaştığı, merhabalaştığı, dostluk oluşturduğu, ama dostluğunu alış verişine katmadığı önemli uzuvlarındandı şehrin... Çarşının berberi olur; çayhanesi, aşhanesi olur. Ve tabii camii... Çarşı camileri genelde küçük, çoğunlukla çarşı esnafına hitap eden, ayrıca gelenin geçenin ve çarşıdan alışveriş edenin ibadet ettiği, sadeliğinde büyük bir huşu gizli olan, şirin yapılardır. Vakti, saati geldiğinde, huzur-u Hak için davet edildiğinde, dükkan sahipleri, kilit vurmayı bile düşünmeden, sadece kapıyı çekerek ibadete koşarlardı. Tevekkül ehli, helalin haramın ne olduğunu bilen ve ona göre davranan, komşusunu da en az kendisi kadar düşünen, kendisi kazanıyorsa bile, komşusunun da kazanmasını yürekten dileyen ve bunları kendinden sonra tezgahı devralacak gençlere öğreten, sadece paranın değil, aynı zamanda insanlığında dilinden anlayan hal ehli, gönül ehli kişilerdi onlar... Şimdilerde bu değerleri bilen ve ona göre davranan esnaf sayısının iyice azaldığını söylersek mübalağa etmemiş oluruz herhalde. Geçenlerde, şöyle bir bakayım kenarda köşede ne kalmış, yine neresi yıkılmış diyerek, ara sıra yaptığım gibi, bir Erzurum turu attım. Gah fotoğraf çekerek, gah sağa sola bakarak yürürken, önce Kale'nin yakınındaki her geçen gün biraz daha viraneye dönen Eski Erzurum Evlerini şöyle bir yokladım. Birkaç çocuğun oynadığı ve at arabasına yüklediği sebzeleri satmaya çalışan satıcının bağırışlarının yankılandığı sokakta, kendi kendime her zaman sorduğum, ama tatmin edici cevabı bir türlü bulamadığım şu soruyu bir kere daha sormadan edemedim: Niçin bu tarihi dokuya sahip çıkılmaz ve geçmişimiz, tarihimiz olan bu evler böylesine yıkılışa terk edilir? Belki teselli olabilir mi bilmiyorum ama, o arada gözüme, bu evlerin hemen yanındaki, kısa bir zaman önce tamir edilen, mezbelelik diye tabir edebileceğimiz kötü görüntüsünden kurtarılan, bin yedi yüzlü yıllarda Erzurumlu şeyhülislam Feyzullah Efendi tarafından yaptırılan, zaman içerisinde bir çok alimin yetişmesine vesile olan Kurşunlu Camii ve medresesi ilişti. Bir vakitler talebelerin ilim okuduğu, irfan gördüğü o medreseler, şimdilerde eski usulde döşenmiş bir halde, ziyarete gelenlerin oturmasına tahsis edilmiş durumdadır. Buradan çıkınca, ayaklarım beni, müşteri yerine şimdilerde daha çok hüznün dolaştığı çarşılara götürdü. Çarşı dediysem; şimdiye kadar her nasılsa ayakta kalmayı başarabilmiş çarşılardan sözediyorum. Acı olan şu ki; artık ne bakırcıların, ne kavafların ve ne de Hacılar Hanı olarak ünlenen çarşıların o eski saltanatlı günlerinden, neşelerinden eser yok. Satıcılar kapı önüne oturmuş, ara sıra gelip geçenleri seyretmekle meşguller. Yüzlerindeki ifade yürek yaralayıcı... Ne konuştuklarını bilmesem de, çoğunlukla, geleceği görememelerini, teknolojiye ve zamana mağlup oluşlarını konu edindiklerini düşünüyorum. Hele de; bundan sonra gelecek günlerde, nerdeyse her şeyin satıldığı, bir girildiğinde bütün ihtiyaçların karşılanarak çıkıldığı büyük büyük süpermarketlerin elinden ekmek parası kapma meselesi, çözülemez güç bir iş olarak orada öylece durmaktadır. Yan yana sıralı, tek katlı bu dükkanlarda, genelde birbirinin aynı ve belli mevsimlerde satışının fazla olduğu birkaç değişik mal üretilmekte ve kapı önlerine sıralanarak, müşterinin beğenisine sunulmaktadır. Ancak bunların da, o eski kalitesinden uzak olduğunu, bunlardan az çok anlayan ve alıcı gözle bakan kişi hemen bilir. Yani onlar da artık el emeğini, göz nurunu kıt kanaat kullanarak, çokça makine yardımıyla yaptıkları bu işlerin, meraklılarınca uzun yıllar saklanmak üzere değil de, belli bir süre kullanılıp atılmak amacıyla satın alındığının farkındalar. Haklılar; zira geçimini zor sağlayan kişiden, madeni ince ince işleyerek sanata dönüştürmesini beklemek herhalde bencillik ve hayalcilik olur. Bu çarşıların kimi de artık asıl amacına uygun olarak değil de; para kazanmak için harcıalem malların satıldığı mekanlara dönüştürülmüştür. Hatta tarihi hüviyeti olan bazı çarşıları bu halde görmek, insanın üzüntüsünü bir kat daha artırıyor. Hele de buraları işletenlerde görülmeye başlayan bazı davranışların, geçmişin huzurlu, kanaatkar, hoş ve dürüst yüzünün gizli olduğu bu dükkanlara hiç yakışmadığını söylemeden geçmeyelim ve bununla ilgili olarak yaşadığımız bir olayı aktarmaya çalışalım. Yetmişli yıllarda oturduğumuz Mahallebaşı semtindeki Balyoz sokağın çıkışında bir maran ustası vardı ve biz; mahallenin çocukları olarak ara sıra yanına gider, çalışırken onu seyrederdik. Herhangi bir tepkisi olmazdı. Yardımcısıyla birlikte, kağnı tekerleğinin etrafına geçirilecek demiri ateşte kızdırışları, onu her iki yandan sıkı sıkı tuttukları kıskaçlarla getirip tekerleğe geçirişleri, sonra tekerleğe su döküşleri ve tekerlekten çıkan cız sesi... Ağzımız açık, yapılan işin hiçbir sahnesini kaçırmamak için büyük bir dikkatle seyrederdik. Yıllar sonra, artık yaşlanmış halinde bu maran ustasıyla bir yerde karşılaştık. O beni tanımasa da, ben onu tanıdım ve ayaküstü, geçmişin tatlı yüzünden sözettik. Yıllar sonra da olsa, bugün artık kaybolmaya yüz tutmuş mesleğini yaptığı zamanlarda onu seyreden ve tanıyan biriyle karşılaşmak çok hoşuna gitmişti. Hani bir de, her şehrin ilk izlerini taşıyan eski çarşıları vardır ya; bir türlü vazgeçemediğimiz, her yüzyılda karşılaştığı hoyrat ellere meydan okuyan, başlarından geçen onca felakete rağmen inatla direnen, koca bir geçmişin ve bir o kadar da hatıranın yüküyle yorgun çarşılar... Her şeyin eskitilmiş kokusuna, sattıklarının kokusu karışır bu çarşılarda... Ve tabii; arayan ve dilinden anlayanlar için, rahatlatan ve huzur veren bir atmosferi de, hala taşımaya çalışmaktadır beraberinde... Ve bu çarşılarda, yeni eşyalar bile eski izler taşır; bilmem kaçıncı hayatlarında, hayatın ve zamanın neresinde duracaklarının meraklı yüzleriyle bakarlar insana... Canınız karabiber çektiğinde dövülmemişinin orada mutlaka olduğunu bilir de arada bir uğrarsınız. Ya da; özlediğiniz geçmişinizden bir naftalindir ve bazen saatlerce çıkmazsınız buralardan. Aynı aralardan defalarca gelir geçer, fakat sonunda aradığınızı mutlaka bulursunuz. Bu çarşılarda; rezeneden banyo kesesine, gelin tellerinden ıhlamur kokulu misklere; kirmandan makreme boncuklarına, cezeryeden civanperçemine kadar her şeyi ama her şeyi bulursunuz ya... Ancak o insanları, o sesleri ve o hissedişleri bulamazsınız. Yüreğinizde bir eksiklik, bir eziklik hissederek çıkarsınız çarşının kapısından ve bazı şeyleri unutmak için bir an önce kalabalığa karışmaya çalışırsınız. Esnaf teşekkülleri; yetişme tarzları, toplumdaki yerleri bakımından da, Osmanlı sosyal yaşantısı içerisinde dikkatle incelenmesi gereken bir konudur. Şu kadarını söyleyelim ki; her önüne gelen iş yeri açamazdı ve her esnaf isteğine göre zam yapamazdı. Her şey kendi içlerinde bir nizama bağlanmıştı. Ahi teşkilatlarında, diğer esnaf kuruluşlarında her şey mükemmeldi. Her işkolunun kendi mesleklerini icra edecekleri çarşıları vardı ve sabah namazından sonra açılırdı. Esnaf çarşının kapısı önünde toplanır, dua edilir daha sonra nasip beklenirdi. Yaptırılan ya da alınan şey, öyle üç günde bozulmazdı. Ürettiklerinin ve tamir ettiklerinin sahibiydiler ve sorumluluğundan, vebalinden korkarlardı. Çıraklık, kalfalık ve ustalık eğitiminden geçmeyenler, bir meslek kolunda faaliyet gösteremezler ve onunla ilgili teşkilata alınmazlardı. Gençler bire-bir usta-çırak münasebeti içinde şekillenen bir ticari eğitimin yanı sıra; iyi komşu, iyi insan olmak için de ciddi bir ahlaki eğitim alarak yetiştirilirlerdi. Mesleki eğitimde çırak, kalfa ve ustaların terfileri törenlerle olurdu. Yani her işin bir yolu yordamı vardı ve kimsenin gücü bunu bozmaya, aşındırmaya yetmezdi. NOT: Bu yazı, Sivas'ta çıkan Hayat Ağacı adlı derginin 11. sayısında yayımlanmıştır."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/cem-sancar-la-indiragandi-romani-uzerine-soylesi", "text": "-Size indiragandiyi yazdıran düşünce ve ruh iklimi nasıl tanımlarsınız? Cem Sancar'ı toplumsal bir indiragandiyi düşünmeye, anlatmaya sevkeden siyasi, toplumsal ve felsefi arkaplanın satır başları neler olabilir? -Tabii birçok başka etken arasında, bana bu romanı yazdıran iklim, aslında, yaşadığım yılların tam bir yüzleşme çağı olduğunu sezişimdir. Beklenen büyük Marmara depremini, yaşaya durduğumuz manevi depremler silsilesi olarak anladım. Mecaz, mistik bir sürekli devrim hali! Allahın işleri bitmez deniyor ya! Mütemadiyen sallanmaktayız. Sistemin dipsiz riyakarlığı ve tarihin ezelinden beri ezilip duran baldırıçıplakları, gariban ahaliyi düşününce... Özellikle de son Gölcük Depremi sırasında toplanan yardım paralarının nasıl indiragandi yapıldığını filan. O seçkin kurbağaların, o beyaz efendilerin ihtiraslarının hangi kalpsiz ufuklara uzandığını... Sonra şu paraya, pula, gösterişe, mal mülk biriktirmeye duyulan tapınma... Parasız adam lüzumsuz adam teranesi! Allah zengini sever hırtlığı filan... Felsefi olarak da elbette; hakikat yoksulun, marjinalin, itelenmişin, küçümsenmiş ve aşağılanmışın kapısındadır, felsefesinin peşine düştüm diyebilirim. Başka da bir felsefe var mı bilmiyorum... -İlk planda okura optik-kayma gibi görünen potansiyel gerçekliğin düzeyini belirleyen şey sizin reel öngörüleriniz midir, yoksa açık bir zihinle gördüğünüz bir rüyanın tabiri midir? -Buna gündüz rüyası desek daha yerinde olur. Rüya görmeyi de, dinlemeyi de severim. Zihnime gelince bir süredir fazlasıyla açık desem ayıp olmaz inşallah. -İndiragandideki belirleyici renk kara... Romanınızdaki iyilerin, onlar arasında işleyen mizahın ve onların yönelttikleri eleştirinin de tonu bu aynı zamanda... Kara'nın yüklendiği metaforik değeri biraz açar mısınız? Asıl doğruyu göstermek için araladığınız bir perde midir, yoksa doğruyu içinde sakladığınız bir örtü mü? -Siyah benim sevdiğim bir renktir. Esmere yakışır. Ayrıca eşit bir dünya ütopyasına en çok yaklaşan bir 19. Yüzyıl isyanı olarak anarşistlerin rengidir. O rengin ve o toplumsal başkaldırının da önünde düğmelerimi iliklerim ben. Saygın bir renktir anlayacağınız. Metafor olarak bakarsak, gerçeği, olan biteni bilmenin; bilgeliğin zeki hüznünün, kıvandırıcı, diriltici rengidir. Şemsi Tebrizi'nin, Hz Şems taassup ehli tarafından kuyuya atıldıktan sonra da Hz Mevlana'nın rengi duhanidir, mor-siyahtır. Bakmasını bilene bir işaret vardır siyahta. -indiragandi tamı tamına bir ütopya olamayacak kadar gerçek bir romanütopya... Ancak dil ve olay örgüsündeki kıvraklık onu polisiye türüne çok yaklaştırıyor. Anlatılan temanın bunu zorunlu kılmasının ötesinde sizin polisiyeye özel bir yatkınlığınız mı var; onu zihninizden kovmayışınız ya da kovmak istemeyişiniz söz konusu olabilir mi? -Sinemaya aşığım ben. Sinema manyağı bir çocuk olarak büyüdüm desem yeridir. İlkokul ikinci sınıfta okuldan kaçıp sinemalara gittiğim için çok azar yedim. Hatta bir ara ruh hastası muamelesi bile yaptılar bana... Kurguya duyduğum yakınlık oradan. Tempo ve ritim duygusu hep üzerine düşündüğüm şeylerdi. Polisiye ise ayrı bir ilgi alanım. Merakı kışkırtma isteği, oyun, -ben buna cilveleşme diyorum- şaşırtıcı finaller, şok edici bağlantılar, tüy ürperten ruh çözümlemeleri filan çok zevk aldığım latif durumlar. -İndiragandideki esaslı konulardan biri: Mistisizm! Toplumsal dibe vuruşlarda kurtuluşun yegane can simidi neden mistisizmdir? Marks'a din afyondur dedirten mantığı ruhaniyetle buluşturmanız bir paradoksla değilse, neyle açıklanabilir? -Hayal kurmayı, hayal aleminde yaşamayı, idealist ve romantik olmayı severim. Metafizik olmadan hayat kuru bir kütüğe benziyor. Realizmi, mekanizmi, kaba determinizmi, ekonomizmi filan hiçbir zaman kendime yakın bulmadım. Hayatın kendisi bir macera... Her türlü dibe vuruş, manevi bir dünyanın varlığını keşfedebileceğimiz kriz ya da düğümün çözüldüğü anlar. Şer-hayır meselesi. Med-cezir durumları. Hepsi hayırlı elbette ama krizler de çeşitli; büyük bir tecrübe, bir aşk, haşin bir hastalık da vesile olabiliyor kalbi olana. İnsanın maskelerinin, kalkanlarının berhava olduğu fırtınalı zamanlarda açılıyor gönül gözleri. O gözün baktığı yerdeyse ilahi olandan, hadi daha insana yakın konuşalım; her şeyi kapsayan ebedi bir merhametten başka bir şey gözükmüyor. Marksa gelince o; Ali Şeriati adındaki güzel insanın zamanında isabetle çözümlediği gibi zenginlerin yalandan dinlerine, mesajın özünü boşaltarak bir şekle indirgedikleri dolandırıcı mabet dinine afyon demiştir, ki öyledir. Bir indiragandici dinidir o. Biz neyse ki kitabın ve mesajın özünün konuşulduğu bir zamanda yaşıyoruz. Lailaheillallah diye sokaklara dökülen gençler tarafından din tüccarı despotların yıkıldığı bir çağın tanıklarıyız... Ne mutlu bize! -İlahi esasların parçalandığı, maddeci yaşam biçiminin başatlaştığı bir dünyada, heterodoksiyi yitik İlahi hafızanın ayak izlerinin sürülebildiği bir yer olarak mı görüyorsunuz? -Güzel bir cümle oldu, evet ilahi hafızanın yitik ayak izleri oradadır, irfandadır, İslam'ın ruhundadır, batındadır. Bundan da korkmaya gerek yok. Ortodokslar sakin olsunlar! Herkes zahir olmadan batın, batın olmadan zahir olmayacağını bilmekte. Zahire, şekle bakıp durmuşuz ama! Kabukta kalmışız, kabuk bağlamışız. Yeşil sarıklı muhteremler de buna artık kızmasınlar yani! Yunus Emre de, Suhreverdi de, Gazali kadar mühimdir kavlimizce. Hallac ile Nesimi canımız ciğerimizdir bizim. Aziz Mahmut Hüdayi Hazretleri, altında huzur bulduğumuz bir çınar gölgesidir, Şeyh Bedreddin amcamızın oğludur. Baba İshak'ın ellerinden öperiz, Abdal Musa ile nice rüyada oturmuş kalkmışlığımız vardır. Böyledir bu işler artık bu çağda. Perdeler kalkmaktadır yani! Oralara bakacağız. Yeni bir kafayla, vaktin evlatları olaraktan yeni bir şarkı söyleyeceğiz. Bu şarkı diriltici, özgürleştirici ve eşitlikçi olacak. Bundan kaçış yok... -İki kadın Nuray ve Aslı, geleceğin dünyasında gerçekleştirilecek devrimin feminist bir karakter yükleneceğini mi gösteriyor? Ve aşkın yeni yüzü neden onanmamış bir tutku olarak yansıyor İndiragandi'nin aynasına? -Ben geçmişin en büyük ayıbının rahim olana, bilgelerin deyimiyle, mahluktan daha çok Halik olana, yaratıcı olana, hasılı kelam kadına büyük bir haksızlık yapıldığına inanan insanların neslindenim. Dinimiz, üslubumuz, usturubumuz hatta daha da ileriye gideyim, geleceğimiz kadınlıktaki hikmeti anlayacaktır. Batı'dan en büyük farkımız dualarımızdaki yanık, erkeksi olarak kabul edilemeyecek yumuşaklıktır. Kilise ilahilerine bakarsanız beni anlarsınız. Ama bakın Doğu Roma İmparatorluğu kutsal metinleriyle ilgili bir çalışma, bir müzik dinledim, Kalan Müzik yapmış, bizim mevlitlerimize benziyor. Yani, doğu, iddia edilenin aksine kadın sesidir bence. Kadın varoluşundan, o ontolojiden çok şey öğreneceğiz. -Sizin İndiragandi'deki Cavlaklar'ınızla, Kemal Tahir'in Devlet Ana'sındaki Cavlaklar'ın kan birliği yoksa da ilginç bir ruh, ahlak ve eylem birliği var. Bununla Cavlaklar'daki değişmeyen bir öz'e mi işaret ediyorsunuz yoksa Kemal Tahir'e bir sanatçı selamı göndermeyi mi hedefliyorsunuz? -Ya Kemal Tahir hürmet ettiğim bir şahsiyet. Ama hem Cavlaklar hem de Hassan Sabah konusunda Batı menşeli olduğunu düşünüyorum. Bu konuda yazan herkes Marco Polo'nun yalanları üstünden kaymakta. Amin Maalouf'tur odur budur. Herkes. Bir tek Umberto Eco pop-tarihin ezberini kırmakta. Ben gayri resmi tarihe bakıyorum. Evraklara, kayıtlara bakıyorum. Ahmet Yaşar Ocak'ın Kalenderiler'ini öneririm meraklısına. Arabi'nin, Mevlana'nın çok saygı duyduğu Kalenderi dervişlerine, o melamet ehline karşı biraz saygılı olmalıyız. Melamet bilindiği gibi kendini kınayan demektir. Cavlaklar da bir Kalenderi zümresidir. Biraz dikkat etmek lazım yani. Bir destur çekmek lazım. Oryantalist bakış tam da budur işte. Bir kere ne Hassan Sabah ne de Kalenderiler, ne Horasan Erenleri öyle afyon mafyon taşımıyorlardı. Hatta bazı tarihçiler o yıllarda o bölgelerde esrar yapımı için gerekli olan kenevirin bile olmadığını söylerler. Kızılbaşlara, Alevilere yapılan haksızlığın aynen Hassan Sabah'a, yani İsmailiyye'ye ve Kalenderilere yapıldığını düşünüyorum. Anadolu insanı onlara Işıklar demiştir. İnsanlar nedense bunu es geçmiş. Cahillik böyle bir şey. -İlk soruma dönerek son sorumu sormak istiyorum: İbn Arabi, değişmeyen dünyanın değişen yüzlerini sanatla keşfinizde ve romanla anlatmanızda size rehberlik etti mi? -İbn Arabi dediniz de, yani işte onun talebesiyim. Fakat anaokulunda talim terbiyedeyim halen... Büyük bir ışık bence söz konusu zat. O, muazzam Muhammedi hikmeti anlamak için aralanmış bir yıldız kapısı... Ben romandan son anda çıkardığım bir şiirini söyleyeyim size. Ne derler bilirsiniz: Hu manadır, mana tanrıdır. Biz o manaya müptelayız işte. Şiir şöyle: Benim kalbim ceylanlar için bir pınar, Keşişler için manastır, putlar için bir mabet, Hacılar için bir Kabe, Tevrat levhaları ve Kuran kitabıdır. Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/cemal-sakar-la-soylesi-1", "text": "-Cemal Şakar, öykülerini okura anlatır mı, yazar mı? Anlatıcı bir Cemal Şakar mı, yoksa hikayesini yazan mı? -Sorunuza hikaye-öykü farklılaştırılması bağlamında cevap vermek isterim. Bu ayrıma ilk kez Yaşar Kaplan'da rastlamıştım; herhalde yirmibeş yıl oluyordur. Daha sonra kimi yazar ve eleştirmenler tartışmaya katkı sağladılar. Yazı Bilinci'nde yer alan Anlatmak ve Kurgulamak adlı denemelerimde, ben de alttan alta hikaye-öykü ayrımına değinmeye çalışmıştım. Şimdi kuramsal bir çerçeve çizmeye kalkışmak, söyleşinin maksadını aşacağından sadece değinip geçelim. Hikaye genellikle ontolojik bir zorunluluk olarak değerlendirilir: İnsan 'anlatmak' zorundadır. Ancak anlatarak kendini başkalarına açar. Anlatmak başkalarıyla ilişki kurmanın tek yoludur. Bu ilişki olmaksızın insan kendini anlatamaz; zira anlatmak ancak başka bir bakış açısıyla mümkündür. Andığımız bakış açısıyla insan bir yandan kendini anlatırken, diğer yandan da başkalarının hikayelerini dinleyerek onlara katılır; onların hikayelerini alır, değiştirir, dönüştürür, içselleştirir yani kendileştirir. Böylelikle 'verili olan ana hikayeye' katılır. Bir anlamda varoluşa ait sorularını, kaygılarını, deneyimlerini, gözlemlerini anlatarak kendini gerçekleştirir; ya da gerçekleştirme yolunda adımlar atmış olur. Bilindiği gibi öykü 'modern' bir tür; hatta türlerin en moderni bile diyebiliriz. Bundan dolayı moderniteden bağımsız düşünmek bana pek mümkün görünmüyor. Yani modernite doğmasaydı, öykü de olmayacaktı. Bu bağlamda öykünün belirleyici niteliği, sizin 'yazmak'; benimse 'kurgulamak' olarak kavramsallaştırmaya çalıştığım şey olmalı. Belirleyici niteliği kurgulamak olarak öne çıkarmamın birçok nedeni var. 19. yüzyılda tanıştığımız bu modern 'şey'le, ilk dönemler ezbere bildiğimiz nağmeleri terennüm etmek istediysek de başarılı olamadık. Çünkü bu enstrümandan, istediğimiz sesler bir türlü çıkmıyordu. Ancak kısa zamanda aramızda bir ünsiyet peydah oldu. Zira hem toplum hem de bireyler olarak hızla modernleşiyorduk. Bu yolculuğumuza tam da denk düşecek şekilde hayatı, 'yazarak' yeniden kurmaktan; yazdıklarımızın kendi gerçekliğini kendilerinin ürettiğinden, dolayısıyla gerçeklikte bir yaratılmış olarak yerini aldığından; özgünlükten sözetmeye başladık. Sözlerimiz ya da öyküye yüklediğimiz anlam, aslında modernitenin temel savlarıyla mütekabiliyet içindeydi. Zira modernite hayatı yeniden, rasyonalitenin ışığında kurmak değil miydi? Öykü de hayatı yeniden yeniden kurma iddialarımızın, düşlerimizin, yenilgilerimizin, hüzünlerimizin güzelce ifadesi olarak bir kez daha yılmadan, yenilmeden kurmanın ötesinde miydi? Ötesinde midir? İzninizle Kurgulamak'tan bir alıntı yapmak istiyorum: Artık o; başkalarına kendimizi anlattığımız ya da onlardan dinlediğimiz hikayelerdeki gibi her zaman telafisi mümkün, uçup giden sözden farklı olarak geri alınamaz, değiştirilemez bir yapıdır. Evet, kurduğumuz, kurguladığımız bir yapı. Kuramsal çerçeveye kısa bir atıf yapmış olduk; şimdi öykülerimde ben şunu yapmak istedim, bunu öne çıkarmak istedim demenin, okuyucuyu şartlandırmak dışında bir anlamı yok. Çünkü ne yapabildiğimin, ne yapamadığımın en güzeli şahidi olarak onlar ortadalar. -Öykü yazmak acılıdır çünkü hayatla hesaplaşırsınız, eğlencelidir, bir hayatı yeniden kurarsınız bir bulmaca gibi... -Doğrusunu isterseniz insanın yeryüzünde bulunma halini en güzel anlatan duyarlılığın hüzün olduğunu düşünüyorum. Ancak daha çok tasavvufun ontolojik bir sorunsal olarak ortaya koyduğu gurbet ve hüzün çözümlemelerinin kolaycılığına düşmeden, bizi biz yapan; içimizi 'kanırtan' bir hüzün. Çünkü gurbet ve hüzün; tasavvufun 'hazır simgeler' dünyasından kolaylıkla devşirebildiğimiz simgeler. Kaynağı itibariyle binlerce yıllık 'yük'leriyle de peşinen 'deruni anlam' katmanlarını bize taşıması nedeniyle kolaylıkla metafizikleştirilebilen duygular. Bir yazar olarak bundan kaçınmak mümkün değil elbette; başımız her sıkıştığında başvurduğumuz ana kaynaklardan biri, belki de en vazgeçilmez olanı. Dahası kimi kavramlar ve simgeler siz isteseniz de istemeseniz de ilk-elde, hemencecik oraya atıf yapıyor. Ama biraz direnmek lazım; kendimize ait; deneyimlediğimiz, yüreğimizi yakan, beynimizi kanatan, hadi abartmayalım; üzüldüğümüz, sevindiğimiz, kazandığımız, kaybettiğimiz anları anlatabilmenin 'dil'ini bulmak öykücünün görevi olmalı değil mi? Ancak bu dili bulabilirsek sizin dediğiniz halleri yaşayabiliriz. Yoksa öykü bizatihi acılı ya da eğlenceli bir şey değildir. Bütün haller insana aittir, insanidir; öykü de. Vaadimizi yerine getirmek üzere vade verilmiş olarak dünyadayız; ya kazanacağız, ya kaybedeceğiz. Ardımızda cirmimiz kadar bir yer bırakmış; ahirette de cirmimiz kadar bir yer kazanmış olacağız. Bundan dolayı mücadele etmek, direnmek; ödevlerimizi, sorumluluklarımızı yılmadan yerine getirmek zorundayız. İmanımız salih ameli, ıslah edici ameli bize zorunlu kılıyor. Bence yaşadığımız ruh haletimizin, duygularımızın, duyarlılıklarımızın kaynağını buralarda aramalıyız. Eğer 'anlatacaksak' ya da 'kurgulayacaksak' da buraya ait bir dille başarmanın yollarını bulmalıyız. -Dindar bir öykücü farklılığı mıdır, öykü içerisindeki mevlit, cami gibi imgelerin daha çok bulunması ve tasavvufi bir dikkat... -Mümin biri olarak imanım, benim hayattaki sınırlarımı da belirliyor. Daha doğrusu Hududullah olarak Kur'an'da vazedilen sınırlara riayet etmem emrediliyor. Yoksa bunlar benim belirlediğim, isteğimce esnetip daraltabileceğim sınırlar değil. Bu anlamda mümin neleri yapabileceği kadar; neleri yapamayacağıyla da tanımlanan, tanınan biridir. Öykü de uymak zorunda olduğum sınırların dışında, alabildiğine özgür ya da tutsak değildir. Ben neredeysem o da orada olmalı. Gündelik hayatım içinde yapmadıklarımı, yapamadıklarımı öyküde yapacak değilim. Biliyorum ki amellerimden dolayı hesaba çekileceğim ve öykü de benim amellerimden biridir. Üstelik kendi ellerimle yazdığım, kendi ellerimle oluşturduğum bir sicil; mahrem de değil. Başkalarına açtığım, anlattığım, kurduğum minik dünyalar. Mahrem günahlarım karşısında, öykümün kaçacak, saklanacak bir yeri de yok. Dahası minik dünyalar olarak sevimlileştirmeye çalıştığım bu amellerimin vebali de büyük. Çünkü hangi zamanlarda, hangi mekanlarda kimlerin eline geçeceğini, hangi yüreklerde, hangi yaraları kanatacağını da bilemiyor, hesaplayamıyoruz. Biliyoruz ki, kim hayırlara sebebiyet verirse sevap; şerlere sebebiyet verirse de günah alır. Aslında mevlit, cami gibi imgelere sadece dindarlarda rastlamıyoruz. Tersine öykücülüğümüzde mebzul miktarda kullanılmış ve kullanılmaya devam ediyor. Bir farkla ki; dindar olan öykücülerde bu imgeler asli, sahici yerini buluyor. Sadece kültürel bir zenginlik olarak, mozaiğin renklerinden bir renk olarak değil; imana dair delaletler olarak yerlerini alıyor. Yoksa cami, gökte kanat, yerde ayak seslerinin duyulduğu, 'kendiliğinden' huzur ve huşu veren; şadırvan, güzelce su seslerinin geldiği, insanı 'hey gidi güzel günler' diyerek tarihin derinliklerine çeken; mevlit, Peygamber sevgisinin en ince, en güzel terennümü olarak hissedildiği; sonra da 'çok şükür bu duygularımız bari kalmış' deyip teselli bulunan imgeler olarak az işlenmedi edebiyatımızda. -Öyküleri kurgulamak sizin için bir anlamda, bir bütün fotoğrafın, dağılmış diğer parçalarını bir araya getirmek midir? Yani tamamlamaya çalıştığınız bir fotoğraf mı var, aynı zamanda okura da göstermek istediğiniz? -Yok, hayır! Bu oldukça iddialı olur. Sadece 'haller' yaşıyorum, kimi duygulanımlar; açmazlar, çelişkiler, hüzünler, sevinçler. Sonra 'nedense' bunları yazma ihtiyacı hissediyorum; hani derler ya, kendi kendilerini yazdırıyorlar diye, öyle bir şey olmalı. Bu nedenle öykülerim yan yana getirildiğinde bir fotoğrafı tamamlar diyemem. Sadece Pencere öykülerim ve Bağdat Kudüs Kabil ile Küp arasında tematik bir bütünlük vardır. Onun dışındaki öykülerim tematik olarak birbirine bağlı değildir. Ancak bazı dönemlerde kimi imgeleri ve temaları tekraren yazdığım oldu, olmaya da devam ediyor. Bu bakımdan bazı öykülerim imge ve tema olarak ortak payda da toplanabilir. Yalnız bu ortak payda bile, onların bir fotoğrafı bütünlediğini göstermez. Zaten insan olarak bizler natamamız, bu yüzden bir şeyi layıkıyla tamamladığımızı iddia etmek bana anlamsız geliyor. Aslına bakarsanız bizi yeniden yeniden yazmaya iten şey de bu tamamlanmamışlık duygusudur. -Öykülerinizi bir yolculuk olarak tanımlarsak, siz neyin peşindesiniz? Yol sizi nereye götürüyor? Doğrusunu isterseniz cennete talibim. Yolumun beni oraya çıkarmasını umuyorum. Daha önce de söylediğim gibi ömür dediğimiz şey bir anlamda sicilimizdir. Sabıkasız bir sicilim olsun diye dua ediyor, tövbe ediyorum. Öykülerimin de bu sicilimi bozmasına izin veremem. Öykülerimin bir yerden gelip bir yere gittiği yok; giden benim. Aslolan benim yolculuğum. Allah'la aramızda bir akit var. Bu bağlamda öykü; aktimizin yüklediği diğer emanetlerden daha farklı bir yerde durmuyor. Yanlış anlaşılmasın öyküye metafizik bir anlam filan yüklemek istemiyorum; tam tersine o da benim diğer yapıp etmelerimden farklı değil. Benden sadır olan, bundan dolayı da insana ait tüm zaafları üzerinde taşıyan bir faaliyet. Herhangi bir fısıltı, ilham ya da sadık bir haber filan alıyor değilim; yeteneği gözardı ederek söylersem; çalışıyorum, düşünüyorum, okuyorum; eğer söyleyebilecek bir sözüm olursa oturup onu en güzel bir biçimde söyleyemeye, yazmaya çalışıyorum. -\"bu taşların da bir dili olmalı, diye düşündü\" diyorsunuz. Taşların dili olsa, ne söyler sizce; öykü, şiir?.. -Öykü, şiir, roman yazmanın insana 'verilmiş' olan yetenekle ilgisi olduğunu düşünüyorum. Yoksa vakti zamanında şiir de, roman da denemiş ama başaramamıştım. Başka yerlerde de söylemiştim, elimden gelse şiir yazardım. Çünkü icaz en çok önemsediği edebi sanatlardan biri. Laf kalabalığı yapmadan; sözü, başka sözlerle örtmeden söylemekten yanayım. Yalınkatlığa düşmeden yakalanacak yalınlığın, edebiyatta varılabilecek nihai nokta olduğuna inanıyorum. Kısa kısa öykü bu anlamda bir imkan belki, ama yine de şiirin 'söyleme gücü'nden uzakta. Taşların, geniş anlamıyla mekanın da bir dili olduğunu düşünüyorum. Örneğin evlerin, camilerin girişindeki eşikler her zaman ilgimi çeker. Bilirsiniz insanların basıp içeri girdikleri yerler hafifçe çukurlaşır. O hafifçe oluşan çukur bize neleri taşımaz? Uzun yıllar boyunca onbinlerce insanın bastığı noktaya siz de temas edersiniz; bu temas sizi onlarla buluşturuverir. Camide onları düşünürsünüz; yaptıkları duaları, yaşadıkları pişmanlıkları düşlersiniz; aranızda ortaklıklar kurarsınız; Hz. Adem'in geniş ailesine mensup olduğunuzu bir daha hatırlarsınız. Mekan bizim ortak hafızamızdır. Orada değişir, dönüşür; orayı değiştirir, dönüştürürüz. -Yıllardır öykü yazıyordu. Her yazdığı öyküden sonra, Yunus'un: Yerden göğe küp dizseler birbirine berkitseler... dizelerini anımsıyordu; küplerin üzerine bir tane daha koyduğunu varsayıyordu; ama yükseltmeye çalıştığı bu binanın altından bir tuğla çekildiğinde geriye sadece bir gümbürtü mü kalacaktı; tedirgin oluyordu; kartondan evler yapmak ya da kumdan kaleler... Diyorsunuz; öykü yazmak tedirgin eder mi yazarı? -Alıntı yaptığınız öyküm, bir anlamda öykü türüne 'içeriden' yöneltilmiş eleştiridir. Yazıyoruz, bir söz söylemeye çalışıyoruz. Ama derdimizi ne kadar layıkıyla anlatabiliyoruz; öykü derdimizi anlatmaya ne kadar uyuyor; bizim ona yüklediğimiz anlamı, işlevi öykü ne kadar yerine getirebilir gibi kimi kaygıların sorgulandığı bir çalışma. Her yeni öyküyle bir tuğla daha koyduğumu düşünüyorum; bir işaret; bir iz. Düşünüyorum da, düşündüğümü ne kadar gerçekleştirebiliyorum? Doğrusu bu anlamda kaygılarım var. Bir öyküyü bitirdiğimde elbette onun iyi, güzel olduğunu düşünürsem yayınlıyorum ya da tamam, bitti diyorum. Ama düşünmekle, gerçekleştirmek arasında ciddi bir uçurum var. Tamam, iyi, güzel oldu demekle öykü iyi ve güzel olmuyor; uçurumun derinliğini anlamak için özeleştiri yazarın tek tutamağı bence. Öncelikle kendimize, sonra da okura numara çekmeden yaptığımız şeyin sıkletini iyice bilmek lazım. Bunu biz kendimize dönük olarak yapmazsak; bir gün bir Molla Kasım çıkar gelir, ellerimizle özene bezene kurduğumuzu yapıyı tarumar ediverir. İşte önemli olan bu tarumar oluştan sonra geriye ne kalacağıdır. -Son olarak; Hayalperdesi kaçıncı küp, daha çok var mı göğe kadar? -Hayalperdesi benim beşinci öykü kitabım. Bundan sonrakilerin sayısını ben bilemem. Gelecek gaybtır ve biz gaybı bilemeyiz. Sonraya ait her ne varsa hepsi nasiple ilgilidir; tıpkı öncekilerde olduğu gibi. Sadece Allah'a yöneliyor ve O'nun razı olacağı öyküler yazabilme gücünü istiyorum. Elbette gümrah bir kalem..."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/cemal-sakar-la-soylesi-2", "text": "-Sanat ve hayat arasındaki irtibat modern zamanlardan Postmodern zamanlara nasıl bir seyir izledi/izliyor? -Sanatla hayat arasında bir bağ var mı; yoksa biz mi varsayıyoruz emin değilim. Hayat aslında kendi mecraında akıp gidiyor; sanatın yapıp ettiklerine pek de kulak astığı filan yok. Bu bakımdan sanatın etkilerini daha çok üstyapıda aramak gerektiğine inanıyorum; zira sanatın kendisi bir üstyapı kurumu. Dolayısıyla diğer üstyapı kurumlarıyla birlikte hemen iktidarın yarattığı çekimin etkisine girme meylindedir. Sanatla hayat arasında bir bağ kurulacaksa burada bence dikkat edilmesi gereken husus; her zaman bir paradigmanın diğerlerini alt edip egemen olmasıdır. Egemen paradigmanın gündelik hayatımız üzerindeki belirleyici otoritesi bir yana; daha da vahim olanı gerçeklikilkemizi belirliyor olmasıdır. Biraz açalım: Gerçekliğin, bir biçimde temsili olan sanat, kendini gerçeklikle kurduğu ilişki üzerinden ifade eder. İster gerçeküstü, isterse bilinçakışı ya da kiç olsun her sanat tarzı, gerçekliğin layıkıyla ancak bu şekilde temsil edilebileceği iddiasındadır. Dolayısıyla egemen paradigma bizim gerçeklikle kurmaya çalıştığımız bağı belirlemek ister. Örneğin ortaçağlar boyunca tabiat, Tanrının bir kitabı olarak algılanırdı ve sanat bu anlamda 'en güzel'in temsili, 'en güzel'in arayışıydı; 'altın oran' o zamanların neredeyse tek estetik ölçütüydü. Sonraları Newton fiziğinin belirlediği gerçeklik anlayışı, realizm, natüralizm gibi akımlara yol açtı. İzafiyet teorisi, gerçekliğin tekil değil çoğul olduğunu öne çıkardı; gerçeklik ötesiyle birlikte algılanmaya başlandı ve gerçeküstücülük, dadaizm, kübizm gibi akımlar ortaya çıktı. Psikanalizle doğan bilinçakışı filan da sayılabilir. Şimdilerde postmodernizmle birlikte yüksekgerçekliğin temsil biçimleri aranıyor. Önce de söylediğim gibi hayat bunların hiçbirini umursamıyor; ama birileri hayatı fazlaca umursuyor ve durmadan onun doğal mecraına setler çekerek müdahil olmaya çalışıyor. Sanatla hayat arasındaki bağ tam da bu noktada can alıyor ve sanatçıyı tutum almaya zorluyor. Modern zamanlara kadar sarayların, şatoların, köşklerin himayesiyle varlığını idame ettirenler de; sonralarıysa 'gizli el'in düzenlediği piyasada tutunabilmek için türlü pazarlama hilelerine başvuranlar da sanatçıydı; ama asıl 'merkez'in sağladığı imkanları reddedip kıyıda köşede kalmayı seçip çok ağır bedeller ödemeyi göze alanları sanatçı saymak gerekli. -W. Benjamin, 19. yüzyılda röprodüksiyon tekniklerinin gelişmesiyle, sanatın doğasında bir başkalaşma ortaya çıktığını öne sürmüştü. Sanat, bir anlamda alışılmış \"aura\"sını kaybetmişti böylece. Burjiva, sanatı dinden bağımsızlaştırmış, bu da sanattaki özerklik kavramının güçlenmesine yol açmıştı. Günümüzde sık kullanılan bir terim olarak \"özerk sanat\" kavramına bu arak plandan hareketle nasıl yaklaşırsınız? -Üzerine fazla düşünmediğimiz ama kullanmaktan keyif aldığımız kavramlar var. Bu kavramlar müthiş büyülü, insan kendini onlardan alıkoyamıyor. Aslında bu büyülü kavramların anlam alanları net değil, tam tersine müphem ve muğlak, bu yüzden delaletleri de yok. İsteyen, onlara dilediğince anlam yükleyebilir; belki de büyüleri buradan doğuyordur. Daha önce sözünü ettiğim egemen paradigmanın belirleyiciliği tam da böyle bir şey işte: Burjuva, sanatı dinden bağımsızlaştırdığını iddia ederek; ona hak ettiği itibarı geri vermiş oluyor. Öyle ki, sanat bundan böyle özerk olacaktır, asla ve kata burjuvazinin taleplerinden dahi etkilenmeyecektir. İşte hakiki sanat tam da budur! Aslında burada daha da vahim bir hata yapıyoruz: sanattan söz ederken sanki ontolojik bir varlıktan söz eder gibi davranıyoruz. Oysa söz konusu olan her daim sanatçıdır; sanat bir yerden bir yere gitmez, o sadece bir araçtır. Bir yerlere giden gelen sanatçıdır ve bu gidiş gelişlerini de, en geniş anlamıyla onun inançları belirler. Eser müessirden bağımsız olamayacağı gibi; her zaman onun inançlarının bir gereği, bir ifadesi olarak tecessüm eder. Özerk sanat, saf sanat, deruni sanat sadece burjuvazinin hatta geniş anlamıyla iktidarın bir örtüsüdür. Bu örtüyle kimi eserler dönemin en iyilerini temsil ederken; diğerleri yok sayılarak, marjinalleştirilerek bir kuytuda okuyucusuyla/izleyicisiyle buluşması engellenmeye çalışılır. -Postmodernizm bazen büyük bir yılgınlığın habercisi gibi boy gösterir; geriye dönülecek hiçbir yer, çalabileceğimiz hiçbir kapı kalmadığını haykıran, umutsuzluğun kol gezdiği anti-hiyerarşik afrodizyak kahkahalarla bir sürü kavram yığar önümüze: Çoğulluk, tarihin sonu, heterojenlik, yerellik, parçalanmışlık, öznenin merkezsizleşmesi... Postmodern zamanların romanları nasıl bir dünya içinden nasıl bir dünyaya sesleniyor? -Ülkemizde postmodernizm tartışmalarını ilk başlatanlar Müslüman aydınlar oldu. İronik bir durum, hatta dramatik bile diyebiliriz; ancak bu dramda Müslüman halkların sıkışmışlığı başat rol oynadı. Öyle ki, tüm dünyada Müslümanlar nefes alamaz bir hale gelmişlerdi, modernizm denen tanınmadık, bilinmedik bir garabetle baş etmenin yolunu bulamamışken; birden postmodernizmden söz edilir olmuştu. Üstelik postmodernizm, bizim yaşadığımız sıkışmışlıklara karşı bazı vaatler de taşıyordu: Sizin de vurguladığınız gibi çokluk, cemaat, birlikte yaşamak gibi. Müslümanlar olarak başkaca çaremiz de yok gibiydi; kendi dinamiklerimizden hareket etmeyi zaten yüzyıllardır unutmuştuk. Birden Batının bizim yaşadığımız sıkışmışlığı anladığını, hak verdiğini düşündük galiba. Onlar evrensel değerlerin tek savunucularıydı; bizse bütün değerlerini kaybetmiş ya da yeniden üretememiştik. İnsani haklarımızı aramak üzere sorunlarımızı, davalarımızı oralara taşımaya başladık, onlardan hakem olmalarını istedik. Sonuçlar üzerinde durmanın bir anlamı yok. Bence postmodernizmin üzerimizdeki büyüsel etkisi buralarda yatıyor. Postmodern vaatlerle birlikte hemen Medine Vesikasını hatırladık; birlikte yaşamak konusunda ak-pak sicilimizi öne çıkarmaya başladık; bu sicili referans göstererek diyalog ve hoşgörüye ne kadar da yatkın milletler olduğumuzu savunmaya başladık; sanki Batı bunları bilmiyor gibi ya da onlara iyi anlatılmamış gibi kabahati kendimizde aramaya başladık. Batıya karşı kabahati kendimizde ararken, son birkaç yüzyıldır Müslüman halklar olarak yaşadığımız izmihlalin hatta azabın sorumluluğunu üzerimize almaya hiç yanaşmadık. Sultanlarımız bazı siyasi hatalar yapmasaydı, Batı hilekarlığıyla kurduğumuz düzenlere çomak sokmasaydı, her şey yolunda gidecekti, gibi tuhaf teselliler arar olduk. Aslında bugün Çin Seddi'nin ardında neler olduğunu kestiremezken; başka diyarlarda yüzlerce insan her gün bombalar altında şehit olurken, benzer tesellilerle avunmayı seçiyoruz. Nasıl olsa İlahi bir cebir altındayız, bunlar yaşanacakmış, bize düşen camilerimizde, evlerimizde, tekkelerimizde sabretmek ve zalimlerle hesaplaşmayı Allah'a havale etmek gibi bir meskenet içindeyiz. Bu tablo içinde yaşanan trajediler de işin çabası. Çünkü meskenet içinde başına gelenlere 'sabredemeyenler', Tanrıyla olan ilişkilerini gözden geçirmeye başlıyorlar: çocukların ne günahı vardı, yaşlıların, kadınların... Diğer yandan da, Afganistan'ından Afrika'sına kadar Müslümanların korkunç bir cehaletle kör edilip aşiretlerin, kabilelerin kan davaları uğruna ölmelerini istemek de kolaylaşıyor. Nedense bütün bu yaşananlar karşısında din algımızı, Tanrı tasavvurumuzu gözden geçirmeye, bu bağlamda kabahati başkalarında aramak yerine kendimizde aramaya hiç yanaşmıyoruz. Nasıl olsa her fırka necat vaat ediyor. Ama bunca necat vaatlerine rağmen izmihlalimiz nihayet bulmuyor. Postmodern durum, kısaca özetlemeye çalıştığımız ahvalin üzerini örtüyor. Ayrıca zalimlerin dünyayı yeniden inşa etme planlarını meşrulaştırıyor. Roman da, her türlü 'büyük anlatı'dan bağımsızlaşmış bir durumda, yaslandığı hiçbir hakikat olmaksızın, yazmanın hazzı, anlatmanın keyfi uğruna gittikçe insana dair hallerin parodisini yaparak bir yap-boza dönüşmektedir. Ülkemiz açısından postmodern roman bir eğlence olmanın yanında, geleneksel olarak sahip olduğumuz kimi simgeleri kendi bağlamlarından kopararak içini boşaltmakta, yeni kurduğu simge-simgelenen ilişkileriyle de düşünsel dünyamızı harmanlamaktadır. -Peki Postmodernizmden etkilen edebiyat modern edebiyatın cevabını vermekte aciz kaldığı baş döndürücü toplumsal, tarihsel, kültürel, ekonomik değişim ve dönüşümlere koşut olarak gelişen sancılı sorulara verilen yepyeni bir yanıt mı yoksa, modern edebiyatın kendini yenileme gücünü varsayarsak, modernliğin biçim değiştirmiş ileri bir aşaması, uzantısı mı? -Biliyorsunuz, başta sosyologlar olmak üzere akademisyenlerin tartıştığı bir konu bu. Kimileri yeni bir dönem, kimileri modernliğin radikalleşmesi, kimileri de ultra-modernlik diyor. Zaman gösterecek. Ancak ülkemiz açısından postmodernizmin bunca hararetli bir biçimde tartışılmasını yerinde bulmuyorum. Çünkü postmodernizm Amerika ve Batı Avrupa ülkelerinde yaşanan haliyle bizim için basbayağı lüks ve fantezi. Bizde özellikle sanatı bunca etkilemesi de bu lüksün ve fantezinin sanatçılar eliyle taşınmasıyla ilgili. Yoksa postmodern bir hayat yaşıyoruz da sanat bundan etkileniyor değil; tıpkı bunalım, yabancılaşma edebiyatının taşınması gibi. Postmodern edebiyat, bence modernin başa çıkamadığı sorulara/sorunlara bir cevap niteliği filan taşımıyor. Tam tersine modernliğin dünyayı bir cennete çevirme iddiaları vardı; yıkıp yeniden kuracaktı. Postmodernliğinse insanın yaşadığı sorunların karşısında bir afyon gibi onu alıp oyunun, hazzın, bulmacanın keyfi içinde başını döndürmekten başka derdi yok sanki. -Bir imge çılgınlığı yaşanıyor nicedir. Herkesin çılgınca imge üretmesi geçici körlükler yaratmış olabilir. İmge üreten, seçerek imge toplayan, görüntü üstünde kafa patlatan biri olarak nasıl bakıyorsunuz imge çılgınlığına? -Doğrusu bu imge işi oldukça problemli bir alan. Hele bizim gibi suret yasağının olduğu varsayımının bunca kuvvetli olduğu toplumlarda vay imgenin haline. Çocukken çizdiğimiz resimlerden dolayı yediğimiz fırçaları düşünün: Yarın ahirette, Allah, hadi bunlara can ver bakalım diyecek, o vakit ne yapacaksın! Ancak aradan yıllar geçti; gerçekliği yitirdiğimiz, her şeyin yüksekgerçeklik içinde bir simülasyona dönüştüğü iddiaları arasında bugün ninelerimiz, dedelerimiz haklı çıktı. İmge-ikon-put arasında kıldan ince kılıçtan keskince bir hat olduğunu biliyoruz. Sorun bence tam da bu hattın geçişkenliğinde yatmaktadır: İmge sadece kendini mi göstermekte, imaları kendi üzerine mi toplamakta yoksa bir başka hakikate gönderme mi yapmaktadır! Müslümanlar açısından sorun daha da problemlidir. Kur'an Allah'ın kevni ayetlerine bakmamızı ve akletmemizi, düşünmemizi emretmektedir. Sanatçı da bu ayetlerden yola çıkarak eser verirken, eserinde ayetlerin temsilinin yolunu ararken bu emre uymak mükellefiyetindedir. Sanatçı için sıratı geçmek gibi bir şey. Bir de sırtımızdaki bin yılı aşkın geleneğin yükü. Yanılmıyorsam ilk kez 2. Yezid'in hükmüyle suret yasaklanmıştı. Sonraları bu hüküm sanki içtihad olarak düşünüldü ve yasak katı bir biçimde uygulanmaya çalışıldı. Aslında ilk dönem Arapları açısından bunun anlaşılabilir bir yanı vardır. Çünkü onlar için binlerce yılın putperest geleneği bilinçdışlarında her daim hazır ve nazırdı; kışkırmaya meyyaldi. Tıpkı İsrailoğullarının selamete erer ermez, ellerinde ne var ne yoksa onlarla hemen altın buzağı yapıvermeleri gibi. Ancak sonraları diğer dinlerle geleneklerle temas etmenin sonucu bu yasak bir şekilde delindi. Minyatür, kaligrafi hatta şemail İslam sanatının içine giriverdi. Bir şeyler İslam dairesinin içine bir şekilde giriverdi mi, onları sorgulama alışkanlığımız pek yok; adıyla müseccel, İslam Sanatı. Cami duvarlarımızı dolduran Allah'la başlayıp ehl-i beyte kadar hatta kimilerinde aşere-i mübeşşereye kadar uzanan lafızlar hep İslam Sanatı içinde değerlendirildi. Oysa kaligrafiyle ikonografi arasındaki ilişki oldukça barizdir. Allah'tan gayrısının karşısında, bir şeyler bizde ihtiram ve tazim duygusu uyandırıyorsa, orada pis bir koku vardır. Hz. Peygamberin putlar karşısında duyduğu bu pis kokuyu eğer imge bizde de uyandırıyorsa uyanık olmak icap eder. -Kültür endüstrisi, kapitalizmin yeni iktidar biçiminin insanların içinde, zihnen de kurulmasına bir yıldız aktör olarak katılmıştır. Bu nedenle başlıbaşına yakıcı, can alıcı ve mutlaka iyi tanımlaması gereken çok önemli bir konudur kültür endüstrisi... Metalaşan roman, öykü, şiir ve öteki sanat dalları... reklamla ivme kazandırılan piyasa ekonomisi, satışlar... Arz ve talep ilişkisi... Kısacası endüstri ortamında sanatın hali sizce nasıl görülmekte? -Sanattaki bu gelişmeyi daha önce değindiğimiz özerkleşmeyle ilişkilendirmeliyiz. Ortaçağlar boyunca haminin gözetmesi altında ayakta durabilen sanatçı; sonraları Benjamin'in tespit ettiği üzre özerkleşince 'belirsiz bir kitleye', bir anlamda müşteriye hitap etmeye başladı. Kapitalizmin pazarı belirleyen o zalim gizli eli böylelikle sanata da uzanmış oldu. Pazarda müşteri kapmak, ilgiyi üzerine çekmek için sanatçılara kimi hak etmediği sıfatlar verilmeye başlandı: Yaratıcılık, intihal, özgünlük gibi bugün sıkça kullandığımız kavramlar tam da bu dönemde doğmaya başladı. Aslında yaptığınız değerlendirme, ülkemiz açısından daha çok sol için geçerli. Çünkü onların, beğenin beğenmeyin kurumları, yayınevleri, editörleri, piyasaları, arzları ve talepleri var. Müslümanların hali ortada, piyasa olmadığı için ne arz var ne de talep. Bugün yayınevlerinin bir kısmının edebiyat eserlerine yer vermeleri lütuf sayılıyor. Dürüst olmakta yarar vardır; Müslümanların ekserisi sanata/edebiyata filan inanmaz; inanmadığı gibi faydasız ilim olarak görürler ve faydasız ilimden de Rabblerine sığınırlar. Bundan dolayı sorduğunuz soru, bence batıldır. -Peki, postsanat ürünleri karşısındaki tavrımızın ve onlara bakış biçimimizin vaat ettiği bir ufuk var mı? -Sorun şimdilik Batının sorunu; inşallah buralara taşınmaz. Çünkü postsanat, Batıda dışkılarla yapılan resimlerden tutun da, dışkılarını kutulayıp imzalayıp satanlara; boş tuvalleri resim olarak sergileyenlere, pornografiyi bir şekilde postsanatla ilişkilendirenlere kadar gelip dayanmış durumdadır. Biz bugün ahlaki ilkelerimiz gereği, postsanatın geldiği noktayı konuşamayız, yazamayız bile. -Neden \"yaratıcı yazarlık\" kursları açılıyor? Yaratıcılık ve yazarlık mı öğretilebilir bir şeydir; yoksa bu yetilere sahip kimselerin yaratıcılığı/yazarlığı eğitilebilir midir? -Ben, sanatçılık için yeteneğin gerekli olduğuna ve yeteneğin verili olduğuna inanlardanım. Gerisi elbette öğrenilebilir bir şeydir. Bu bakımdan yeteneklerin keşfi ve gelişimi için kurslar yerinde olabilir. Yeteneğin verili olduğuna vurgu yaparak eğitime karşı çıkmakta doğrusu bir uyanıklık seziyorum. Sanki böyle olduğunu iddia edenler, kendilerini seçkinleştiriyorlarmış gibi geliyor bana. Hani, bazı dizelerin ve cümlelerin Allah'tan geldiğini filan sıkça duyarız; bence burada iki şey birden yapılıyor: İlkin sanatçı kendisini diğerlerinden ayırarak seçkin bir konuma yerleştiriyor, bana veriliyor kardeşim, sana verilmiyorsa bir düşün! Diğeriyse eserindeki beceriksizlikleri, zaafları hatta sanatçı olarak yüklenmek zorunda oldukları sorumlulukları Allah'a havale etmiş oluyorlar. Geleneğimiz bu bakımdan oldukça zengin eserlerle doludur; satır satır kendisine yazdırıldığını, nerdeyse levhalar halinde aldıklarını iddia edenler hiç de azımsanacak gibi değil. - Son yıllarda sizi takip edenler, birçok yazınızda \"sanat kuramı/düşüncesi\" üzerine özel bir vurgu yaptığınızı biliyorlar. Nedir, sanat ve kuram ilişkisi? Dikkat çekmek istediğiniz özel bir alan mı var? -Bu iş biraz tersinden işliyor; olması gereken, eserlerden yola çıkarak kuram geliştirmek iken, bizde belki de kuram çıkacak eser verilmediğinden oturulup kuram yazılıyor ve sonra da buna uygun eserler aranıyor; tabii ki kuramla eserler arasında her zaman kapanmaz uçurumlar ortaya çıkıyor. Dikkat çekmek istediğim alanlar var elbette; zaten bunun için oturup yazıyorum. Ama, şudur diyebileceğim kadar kısa ve net bir cevabım yok; olsaydı durmaksızın yazmazdım. Belki şu kadarını söylemeliyim: Biz Müslümanız, ilkin Allah'ın çağrısının ne olduğu, bizi neye çağırdığı, bizden nasıl insanlar olmamızı istediğini iyice belirlemeliyiz. Ancak böylesi belirlenimlerle yeryüzündeki duruşumuzu, tutumumuzu, dünyagörüşümüzü belirleyebiliriz. Ancak böylesi belirlenimlerle bir sanat anlayışımız olabilir, oluşabilir. Ben, sanatın kendi dili ve kavramları olduğuna ve eserlerin bu özerk dünyadan verilmesi gerektiğine inanmıyorum. Allah'ın dini bizim yapacaklarımızı, yapabileceklerimizi, yapmayacaklarımızı, yapamayacaklarımızı belirlerken, nasıl olur da biz, sanatı tüm bunlardan azade olarak düşünebiliriz. Sanatla kuram arasındaki ilişki bu anlamda önemli değildir; önemli olan kuram olarak takdim edilenin ne kadar 'rıza'ya uygun olup olmadığıdır. Az önce postsanattan söz ettik, postsanatın kendi içinde kuramı, dünyagörüşü öylesine tutarlıdır ki, eserle kuram arasında sıkı bir tenasüp vardır. İbnü'l Arabi'nin kurduğu ontoloji de dehşetengiz bir biçimde tutarlıdır. Burada önemli olan mantıki tutarlılık değildir; Allah'ın yasasıyla uyum içinde olup olmadığına bakılır, bakılmalıdır. -Müslümanların edebiyat ve sanatla ilişkilerinde hem düşünce hem de pratikte yani eser düzleminde tasavvufi imgelerin geniş bir yer tutmasını nasıl değerlendirirsiniz? Bunun olumsuzlukları olduğunu düşünüyor musunuz? -Tasavvufun simge dünyası alabildiğine zengin ve yüzyılların birikimini de taşıdıkları için müthiş bir derinliğe sahip. Edebiyatın bundan etkilenmemesi, kaçınması zaten düşünülemez. Bu düzeydeki etkilenme ya da hazır simgeleri kullanmakta herhangi bir olumsuzluk görmüyorum; sanatçıyı tembelliğe itmesi dışında. Ancak sorun, genel ve geniş anlamıyla mistisizmin kurduğu dini tasavvurda. Bizim Allah'la olan ilişki biçimimizi sakatlamasından tutun da, Peygamber tasavvurumuzu, veli, evliya, tevessül gibi birçok konuda algımızı da sakatlayıp bizi bir körlüğün içinde karanlıklarda bırakmaktadır. Her tarafa kutsallık atfeden, insanı bildiğimiz tanıdığımız biri olmaktan çıkarıp ona hiç de hak etmediği payeler veren, Allah'la ilişkimizi tuhaf bir biçimde bilme ilişkisine, aşk ilişkisine çeviren bu mistik tasavvur, Sünni ortodoksiyle birlikte öylesine etkinleşmiştir ki, edebiyat ne yapsın! Edebiyat ne yapsın derken, sakın ola edebiyatı kurtarmak derdine filan olduğum sanılmasın; tam tersine sanat/edebiyat bu mistik öğretinin değirmenine az su taşımadı. Hatta genişleyip etkinleşmesinde çok önemli roller de üstlendi. Bu sorun söyleşinin hacmini aşar, bu nedenle şunu söylemek mümkündür, bağlandığımız, yaslandığımız, beslendiğimiz dünyagörüşümüz, ideolojimiz bizim sanat anlayışımızı da belirleyeceğine göre; neye bağlandığımız önemlidir. -Bugün bize düşen sanatı; insana, insanlığa sırtını dönerek kendi üzerine kapanan edebiyat anlayışını; 'Gayb Hazineleri'nden arketipler devşirmek gibi kutsallıklardan arındırarak; insani bir eylem, hatta insanın yarın sorumlu tutulacağı amellerinden bir amel olarak yeniden tanımlamaktır diyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız? -Doğrusunu isterseniz, cümleyi alıntıladığınız yazı da, elimden geldiğince açmaya çalışmıştım. Söylediğim gayet basit: kimi Müslümanlar Kutsal Sanat, İslam Sanatı gibi başlıklar altında tuhaf kuramlar geliştiriyorlar. 'Gayb Hazineleri'nden arketipler devşirmek' gibi acayip garayip bir ifade, alabildiğine müphem, muğlak, sofistike... ne derseniz deyin! Kur'an'a bakıyorsunuz; orada peygamberlerin 'ben gaybı bilmem, melek de değilim, Allah'ın hazinelerinin anahtarları da elimdedir demiyor' mealinde ifadeleri var. Daha ne diyeyim, ne kadar açayım ki! -Muhacir romanlar kavramınız var bir de. . Bu kavramın oluşum hikayesi nedir? -Doğrusunu isterseniz, o zamanlar kimi tartışmalara, daha doğrusu birkaç yazıya canım sıkılmıştı. Biliyorsunuz, Hidayet Romanları Müslümanlara ait bir kavramsallaştırma; kimi din düşmanlarının değirmenine su taşımak; bir takım sanat konusunda otorite abilerin geniş kanatları altında yer bulabilmek pahasına uydurulmuş bir şey. Hani öyle masum bir kavramsallaştırma filan olsa söz edeceğim yoktu. Şimdi; köyü, işçiyi, darbelerle inkıtaya uğramış devrim teşebbüslerini, meyhanelerde bunalım takılan bireyi anlatan romanlara bir sözün olmayacak, dahası onları edebiyatın içinde göreceksin; ama Müslümanların yazdığı kimi popüler romanları da Hidayet Romanı olarak yaftalayıp edebiyat ortamından ihraç etmeye çalışacaksın. Öncelikle ahlaki bir tutum değil. Kapıkullarının ve köşk sofralarının müdavimlerinin emir telakki ederek yazdıklarını; köy enstitülülerinin kasket takmakla köylülük taslamalarını; rakı şişelerindeki balıkları; Hint'ten Yunan'a mistisizmin esrarıyla aşk romanları yazanları görmezden gelip kimileri Hakk'a yürümüş, kimileri hasta yataklarında, hadi işi melodrama dökmeyelim ama; gittikçe endüstrileşerek tekelleşen edebiyat piyasası karşısında şaşakalmış, susakalmış romancılarımızı rahatça eleştireceksin, insaf yahu! Bütün bunlara aymazlık dersek, inanın bir sözüm olmaz; ne yapalım aymamış der geçeriz. Ama bütün bunlar ayıkken yapılıyorsa...! -Peki, Theodor Adorno'nun deyimiyle \"hafif sanat\" ya da \"güruh sanatı\" olarak bu alana dönük eleştirel okumaları nasıl değerlendirirsiniz? -Bakın, sözünü ettiğiniz yazımda, bu romanlar edebiyatımızın şahikasıdır filan demedim. Sözüm, ikiyüzlülüğeydi sadece. Eğer hafif sanat, güruh sanat gibi bir tasnifi kabul ediyorsak; o zaman yapılması gereken mertçe bu ölçütü bütün romanlara uygulamaya çalışmaktır, kaçak dövüşmenin bir anlamı yok. Yalnız, ben elimizde her edebi esere uygulanabilecek nesnel estetik ölçütler olduğuna inananlardan değilim. Bence her eser, nasıl inançların ifadesiyse eğer, estetik beğeni de bu anlamda ideolojiktir. Bunun en güzel örneği de eleştirmenleri yazdıklarıdır; bakın onlara, birinin yere göğe sığdıramadığına diğer ne yapmış. Örneğin İkinci Yenicilerle ilgili olarak Adnan Benk'in yazdıklarına bir bakın ya da öyküdeki 50 Kuşağıyla ilgili olarak Fethi Naci'nin yazdıklarına. Nazım Hikmet ya da Necip Fazıl hakkında yazılanlar da elimizin altında. Azıcık insaf, merhamet, adalet ve ahlak; biliyorum bunlar estetik ölçütler değil ve bir eser bunlarla değerlendirilemez. Öyle mi! -Tahakküm ilişkileriyle derdi olan çoğumuz gibi sizin de tahakküm ilişkilerini sanat penceresinden okuma/anlama/sorgulama tavrınız var. İktidarın maskesini düşürmek, hem bariz olduğu yerlerde hem tahmin etmediğimiz yerlerde onu su yüzüne çıkararak, hegemonyasını kırmak bakımından zorunlu bir tutum da bu. . . Seçkinci sanatı bir tahakküm olarak algımla nedeniniz nedir? -Atıf yaptığınız yazıda da aktarmıştım: Hani, Anadolu'nun nerdeyse her şehri için anlatılıp durulur ya; Sivas Sivas olalı böyle zulüm görmedi diye; seçkinci sanat işte böyle bir tahakküm biçimine dönüşüyor. -Söyleşi için teşekkür ederim. . ."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/cemal-sakar-la-soylesi-5", "text": "-Sular Tutuştuğunda öykücülüğünüzde bir aşama. Evrensel bir soluk. Yoğunluğu olan kuşatıcı bir evren. Biraz bunun sizdeki yoğunlaşma/damıtılma sürecine, bunun kaynaklarına dönelim. Dokusunu irdeleyelim, ne dersiniz? -Öncelikle gönül okşayıcı sözleriniz için teşekkür ederim. Kur'an'da kırk yaş, kemal yaşı olarak beyan edilir. Bende eğer böyle bir yoğunlaşma/damıtılma varsa, bunun kırk yaşı aşmakla bir ilgisi var gibi. Çünkü düşünsel serüvenim oldukça sancılı, kanamalı geçti; düştüm, kalktım; yıkıldım, yapıldım... ateizmden bugünlere. Aslında söze dökmek kolay, işte kırk yıllık düşmelerimi, sürçmelerimi iki cümleye sığdırıverdim. Ama böyle değil, yaşadığım manevi süreçleri, ödediğim bedelleri bir Allah bilir, bir de ben. Yeri geldikçe söylemiştim; ben neredeysem öyküm de orada olsun isterim diye. Çünkü yazı hayatımda gözettiğimin önemli ilkelerden biri samimiyet oldu; nefsim için istemediğimi, başkalarına reva görmedim. Yazdıklarımı ailem, oğullarım okusa ne hissederim diye hep düşündüm, yarın beni utandıracak, aman bizimkiler okumasa bari diyecek cümlelerim olmasın istedim. Bu bağlamda başta öykülerim olmak üzere yazdığım her ne varsa bu sancılı, kanamalı sürecin arıtıla, damıtıla, 'ben'den soyutlayarak dışlaşması diyebiliriz. -Öykülerin toplamı bir dönem panoraması çiziyor. Ağırlıklı olarak doksanların sonu ve iki binli yıllar. Bunu özellikle mi istediniz? -Aslında ben öykülerimi genellikle tek tek düşünür ve yazarım. Kitaplık proje yapmam, bu bakımdan tematik bir bütünlük filan da gözetmem. Tespitiniz doğru, ama baştan böyle düşüncem yoktu. Şimdi geriye dönüp bakınca böylesi bir tablo görüyoruz, bir inşa yani yaptığımız. Ancak Müslümanlar açısından son yirmi yıl oldukça ağır geçti, geçiyor. Ben de bu şartlar altında yaşadım. Hani fiyakalı bir söz vardır: Yazar çağının tanığı olmalı diye, benimkisi böyle bir şey demek iddialı olur, ama en iyi bildiğim, en iyi gözlemlediğim bir vasattı son yirmi yıl, belki bu yüzdendir öykülerimin o yılları anlatması. -Burada biraz öykü dışına da çıkarak şunu sormak istiyorum: Yenilerde bir çalışma yayımlandı: Müslümanların dünya düzenine ilişkin muhalefetinin sönümlenmesi üzerine. Aynı şekilde Abdurrahman Arslan'ın, Atasoy Müftüoğlu'nun vb isimlerin bu konularda yazdıkları var. Son yirmi yılın ağırlığı genel olarak Müslümanlarım muhalefetini nasıl etkiledi? -Aslında Müslümanların dünya düzenine yönelik muhalefeti derken bir yanılsama yaşadığımızı düşünüyorum. Mezkur yıllarda yükselen muhalefet, Müslümanların özgül dinamiklerinden kalkarak tertip ettiği bir hareket değildi. Daha çok dünyada dalga dalga yayılan 68 hareketinden çokça etkilenmiş bir söylemdi. Bütün Müslüman dünyada bir heyecan dalgası göründü; daha çok Marksist kavramlarla düşünülmüş bu dalgalanma hiçbir zaman sahih bir içeriğe sahip olamadı, dolayısıyla derinleşip kök salamadı. Bir muhalefet hareketini ideolojiler, izm'ler tertipler, bu bağlamda İslamcılığın Akif'in sonrası macerasıyla ilgili daha önce yazdığım için tekrar etmek istemiyorum. 70'li yıllarda İsmet Özel'i önemli buluyorum; Üç Mesele yeni bir dalga yarattı, ama bu dalga da Frankfurt Okulundan mülhemdi. Sonrası malum İran Devrimi... 80'lerden sonrada yaşanan ideolojik değişim, dönüşüm filan... Dürüst olmak lazım, İslamcılık düşüncesi sistematik bir eleştiri ortaya koyamadı. Zaten tarihsel olarak da Müslümanlar hiçbir zaman devlete karşı radikal bir eleştiri, radikal bir mesafe koyamadılar. Özellikle Hicri I. yüzyılda başlayan muhalif hareketler, malum çok kanlı bir biçimde bastırıldı. Müslümanlar birbirlerine karşı ibaheler ilan ettiler, Kabe yakılıp yıkıldı. Sonra yaşananların dehşetinden olmalı, Emir münafık bile olsa itaat edilmeli diye bir siyaset felsefesi geliştirildi. İslamcılık düşüncesi bu geleneği tevarüs etti ve düşük yoğunlukta da olsa statükodan yana olmak, muhafazakarlık ve milliyetçilik bu damarda alttan alta sürdü. 70'li yıllardaki parlamanın belki bu etkilerin dozunu düşürmek ya da sıfırlamak gibi bir yararı oldu. -Başka öyküler de örnek verilebilir belki ama Muntazar üzerinden yol alarak şunu sormak istiyorum: Öyküde, yaşayan bir karakter üzerinden yola çıkmak daha mı zor? -Elbette daha zor. Çünkü yaşayan ve bilinen birini yazıyorsanız ister istemez öykünüz onunla kıyaslanacaktır. Ancak benim için şöyle bir durum var. Öykülerimde genellikle bir anı, bir durumu anlattığım için seçtiğim tipler daha çok bir simgeye ya da imgeye dönüşüyor. Örneğin Muntazar el Zeydi hakkında hiçbir bilgiye sahip değilim. Ne dünyagörüşünü bilirim ne de özel hayatını. Evli midir, bekar mıdır; çoluğu-çocuğu var mıdır; Sünni midir Şii midir?... filan. Muntazar benim için çağın Firavunun yüzüne tükürebilmiş, onu aşağılayabilmiş biridir. Adının Muntazar, soyadının Zeydi olması öykümü yazarken benim için başka tutamaklar oldu ve ben onlara da hep bir anlam yüklemeye çalıştım. Eğer Muntazar Müslüman biriyse yazdığım öyküden memnun olabilir; ama Marksist biriyse çok da hoşuna gitmeyebilir. Yani anlattığım, yazdığım benim Muntazar'ım. -Öyküler bağımsız anlatılar gibi görülseler de, birbirine bağlı izlekler, geçiş ve süreklilik sağlayan motiflerle bir bütünlük sağlandığı gözleniyor. Öykülerdeki bu bütünlüğü kurma düşüncesinde, insan/lar daha çok hangi boyutlarıyla ilgilendirdi sizi? -Eğer Sular Tutuştuğunda bağlamında konuşacaksak, öykülere bakıldığında da açıkça görüleceği üzre daha çok baskılara, zulümlere, kıyımlara maruz kalmış insanların yaşadığı maddi ve manevi tahribatlar herhalde öne çıkıyordur; bir de insanın daha çok varoluşsal açmazları, açarları. Özellikle Har adlı öykümü de dikkate alırsak; günümüzde yaşanan bu tür tahribatların aslında tarihsel olarak insan macerasının hep merkezinde olduğunu görebiliriz. Zulüm tuhaf bir şekilde insanın ve toplumların hep gündeminde olmuş ve insanları inim inim inletmiş. Belki de insanlık tarihi için, adaletin ve zulmün sürekli olarak çatışma halinde olduğu bir süreçtir desek çok da yanılmış olmayız herhalde. -Öykülerde ağırlıklı olarak yakınımızdaki yıkımları konu ediniyorsunuz. Bunlarla dünyada yaşananlardan belli bir kısmına ışık tutarken, içerdeki insanların trajik yaşamlarının boyutlarını yansıtarak, bir döneme de ışık tutuyorsunuz? Bu tanıklık nasıl oldu? -Kendiliğinden oldu diyelim; zira ben de aynı zaman diliminde yaşayan, aynı baskılara maruz kalan biriyim. İnsanların trajik yaşamlarının onlardaki yansımalarını yazdığımı söylüyorsunuz; haklısınız. Bu durum daha çok öyküye bakışımla ilgili. Bir öyküde, örneğin Irak'taki yıllara şayi zulmü, kıyımı efradını cami olarak anlatmak muhaldir. Hatta roman, film filan olsa da yine anlatılamaz; zorunlu olarak bir kesitleme yapmak zorundasınız. Doğrusu ben yaşananların insan üzerindeki psikolojik etkilerini; bir de psikolojik etkilerden yola çıkarak bir anlamda geri dönüşlü olarak yaşananları anlatmayı tercih ediyorum. Bu tercihim sizin tespit ettiğiniz anlamda bir tanıklığa tekabül ediyor mu, etmiyor mu ben karar veremem; elbette etsin isterim, zaten böyle istediğim için yazıyorum, ama takdir okurların ve eleştirmenlerindir. -Gerçeklik algımızı kelimeler aracılığıyla ifade edebiliriz diyordunuz bir söyleşinizde. Yazarların dünya gerçekliğinin bir parçası olarak, bu gerçekliği öyküsel planda dışlaştırmada gerekli perspektifi sağlayamama olumsuzluğuna yuvarlanmaları durumu var. Öykü yazarlarının dünya gerçekliğine bir yazar olarak bakabilmelerinin ve onu temelden kavrayabilmelerinin gereklilikleri nelerdir? -Bu çok zor bir soru, cevabı bu söyleşinin hacmini aşar. Gerçekliğin ne olduğu, sanat eserlerinde gerçekliğin temsili gibi sorular hep tartışılageldi ve devam edecektir. Ben bu tür sorulara dünyagörüşü merkezli bakan biriyim, hatta ideolojik bakarım. Zaten aksini iddia edenlere, nesnel cevaplar aradıklarını söyleyenlere de inanmam, itibar etmem. Mesele gerçekliğe, öykü yazarı olarak bakmak değildir; mesele öncelikle kendine dünyada bir yer arayan, konumunu belirlemeye çalışan insanın meselesidir. Varlığını anlamaya, anlamlandırmaya çalışmak insani bir zorunluluktur; bu zorunluluğun peşinden koşarsanız, var olanlar içinde kendi yerinizi tayin edersiniz. Bu size dünyayı gördüğünüz, görebileceğiniz bir bakış açısı sunar. Olan-bitenleri bu bakış açısı içinden değerlendirirsiniz. Öykü tüm bu değerlendirmelerden sonra insanın kullanabileceği bir enstrümandır, bir araçtır. Bu noktadan sonra önemli olan bu aracı iyi kullanıp kullanamadığınızdır. -Dünyagörüşü ile ideoloji arasında nasıl bir ayrım yapıyorsunuz? -İdeoloji ve Sanat diye bir yazı yazmıştım, sözü o yazıya bırakalım isterseniz: Abdülkerim Süruş da, dünyagörüşü ile ideoloji ayrımına gider ve şu saptamayı yapar: \"dünya-görüşünü nitelemelere, ideolojiyi ise görevlere bağlamamız; dünya-görüşünü, var olanlar bütünü olarak, ideolojiyi ise gerekirler ve gerekmezler bütünü olarak kabul etmemizdir İdeolojiyle, öğretinin kimi popüler yazılarda eşanlamlı kullanılması ona göre kafa karışıklığıdır. Bir öğreti, dünyagörüşü ve ideolojiden meydana gelir. İdeolojilerin, dünyagörüşlerinden doğduğu fikrine şiddetle karşı çıkar ve aralarındaki ilişkiyi şöyle belirler: Dünya-görüşü, davranış şeklini ve ideolojik alanı sınırlar. İdeolojiyi doğurmaz ama onu sınırlar. Başka bir söyleyişle, eğer belirli bir dünya-görüşünüz varsa artık canınızın istediği her ideolojiyi benimseyemezsiniz -Öykülerinizde beliren bir başka yan da şu: Dipten dibe eleştirellik söz konusu. Tüm bu yaşanılanlar karşısındaki yazarlık tavrınızdan söz edelim biraz da. -Aslında bu durum yazarlık tavrımla ilgili değil. Bir insan olarak, benim yaşadığım zamanda olup-bitenler var; onayladıklarım var, reddettiklerim var. Eleştirel tutum bu durumla ilgili. İsmet Özel'in bana rehberlik yapan bir dizesi var: Her şey ben yaşarken oldu, bunu bilsin insanlar. İnsana müthiş bir sorumluluk yüklüyor bu dize, bir de her daim bilinç halinde olunması gerektiğini. Yine aynı şiirde: oyundan çıkmıyorum diyor şair; bu bağlamda eleştirel tavrım biraz da oyundan çıkmamamla ilgili. Buradayım, şimdide ve ben yaşarken kötü şeyler oluyor. Olan biten kötü şeylere karşı nasıl tavır almamız gerektiği Hz. Peygamberin ortaya koyduğu ilkeler ışığında bakıldığında oldukça net. Her zaman şu soruyu sormaktan yanayımdır: Şimdi değilse ne zaman? Orhan Pamuk'un Benim Adım Kırmızı adlı romanında bir sahne vardır, Moğolların Bağdat'a girişini anlatır: Bütün şehrin yağmalanışını ve yıkılışını, yüz binlerce insanın kılıçtan geçirilişini, beş yüz yıldır Bağdat'a hükmeden İslam halifelerinin sonuncusunun öldürülüşünü, kadınların ırzına geçilişini, kütüphanelerin yakılışını, on binlerce kitabın Dicle'ye atılışını gördü. İki gün sonra, ceset kokuları ve ölüm çığlıkları içerisinde, atılan kitaplardan çıkan mürekkebin rengiyle kırmızıya kesen Dicle'nin akışını seyrederken, güzel yazıyla yazdığı ve şimdi yok olmuş onca cildin bu korkunç katliam ve tahribatın durdurulmasına hiç yaramadığını düşündü ve bir daha yazı yazmamaya yemin etti. Böylesi bir eşikte sürüyor benim yazı hayatım. Bazen umutsuzluğa kapılıp kör bir kuyuyu taşladığımı düşünüyorum. -Öykü ve yazarlık tavrınızda beliren en önemli yan, bu kitabınızda da ön plana çıkıyor: Tanıklık... Bununla birlikte anlattıklarınıza ağan diğer öğelerden de söz edebiliriz: İnsanın soyluluğu, soysuzluğu, aşağılanması, direnme ve alışma gücü; değişimi karşılama, yaşama durumu... Kendinizi, bu öykülerin yazarı ve yaşanılanların tanığı olarak, nasıl yükümlü kılıyorsunuz? -Allah'la insan arasında bir misak var, biliyoruz. Her misak yükümlülükleri de beraberinde getirir. Ben durduk yere kendimi yükümlü kılmak istemem, ama eğer Allah'la bir misakımız olduğuna inanıyorsak, o vakit gereğini yerine getirmek yükümlülüğündeyiz. İnsanın soyluluğu, soysuzluğu meselesi onun mayasıyla ilgili. Doğrusu ben, insanın doğuştan eşrefi mahlukat olduğunu düşünmüyorum. İnsan eşrefi mahlukat olabilecek bir potansiyelle yaratılmıştır; yani onda bu bilkuvve olarak vardır. Ömrü boyunca ortaya koyacağı amellerle ya eşrefi mahlukat olacaktır ya da belhümedal. İşte yükümlülük tam da bu noktada başlıyor; ya amellerinizle şeref, izzet sahibi olacaksınız ya da hayvanlardan da daha düşük bir derekeye yuvarlanacaksınız. Öykü yazarlığım da elbette bu seçimlerimden uzak, beri değil; ben neredeysem onlarda orada olmalı, demiştim. -Çok kollu bir yönelimle gerçekliği dışlaştırıyorsunuz. Öykülerinizde iyiden iyiye belirginleşen bir çizginin varlığını gözlemek mümkün. Sadece olanı, olay/durum gerçekliği bağlamında yansıtmanın ötesinde, insanın içsel gerçekliğiyle iç içe veriyorsunuz. Adeta iç coğrafyasını ötelerle olan ilişkisini, yaşamsal kavga düzleminde yansıtıyorsunuz. Bu anlatım üzerinde duralım biraz. -Az önce de söylediğim gibi, öykülerimde insanın yaşadığı halleri anlatmanın peşindeyim. Bu haller elbette çok yönlü bakmayı gerektiriyor. Öncelikle dikkatinizi dışarıya, hayata yöneltmeniz icap ediyor; yani orada neler oluyor da insan bazı halleri yaşıyor. Çünkü insan durduk yere halden hale girmez; onun yaşadığı dalgalanmalar genellikle çevreyle alakalıdır. Benim de mensubu bulunduğum 80 Kuşağı öykücüleri, öykümüze içe kapanma diyebileceğimiz bir hastalığı taşıdılar/taşıdık. Elbette bu içe kapanma kendiliğinden olmadı; ama sosyolojik ve psikolojik sebepleri üzerinde durmanın şimdi bir anlamı yok. Andığım hastalık sonraki yıllarda yoğunlaşarak devam etti ve gelecek kuşakları da derinden etkiledi. Tuhaf bir şekilde, mır mır, dır dır konuşan bir çenebaza dönüştü öykümüz. Örneğin öyküde, içini döküp duran şu meşhur I. tekille ilgili hiçbir bilgiye sahip olamıyorsunuz, hatta kimi zaman cinsiyetine ilişkin bir bilgi bile yer almıyor. O, durmadan içini döküyor; iç dökme çoğu zaman bir ifrazata ya da kusmuğa dönüşüyor. Bu iç dökme örneğin hatıra defterlerinde ya da mektuplar da yer alabilir, ama bunları öykü diye takdim etmek insafsızlıktır. Bunun başka bir boyutu daha var. Özellikle İslami kesimde yaygın bir anlayış; tasavvufun zengin simge dünyasına sırtını yaslayıp orasını talan etmek. Herhangi bir çileci pratiği deneyimlemeden, tasavvufun gereklerinin en küçüğüne bile talip olmadan, onun simgelerini devşirip durmak. Elbette bu tür bir öykü anlayışı yazarını rahatlatıyor; yüksek, ulvi işlerin peşinde koştuğunu sanmak ya da iddia etmekle hayata dair sorumluluklarından kurtulmuş oluyor. Evet, dünyada kötü şeyler oluyor, ama onun derdi çok daha ulvi! Bu iç dökme keyfiyeti tuhaf, acayip, garaip bir ara tür, melez, hünsa metinler doğurdu. Eğer bunlara öykü diyeceksek, öykü o zaman tam anlamıyla bir çuvala dönmüş oluyor. İçine ne atsanız oluyor ya da ne çıkarsanız yine oluyor; ne eksiklik duygusu yaşıyorsunuz ne de fazlalık. Hüzünlendikçe yaz; yazdıkça hüzünlen. Tamamlanmışlık ve final duygusu yaşamadığınız için metinler bir atmosfer de yaratamıyor; bütün gücünü söylemekten, iç dökmekten alıyor. Kelimelerin, cümlelerin herhangi bir delaleti de olmuyor; hep kendini gösteriyor, hep kendine dönüyor. Egoyu müthiş şişiren söyleyiş biçimleri bunlar; tam bir söyleme şehveti. Hayat yok, insan yok. Kimse durup insansız edebiyat olur mu diye düşünmüyor. Aslında bu tür metin söyleyicilerinin kendileri için ürettiği teselliler de var: böyle yapmakla insanın özüne indiğini; insanın özünü yakaladığında bütün insanları da yakalayacağını kendine sufle eden tuhaf bir evrenselci düşünce. Allah kolaylık versin diyelim! -Harın ve Bir Derginin Fenomenolojisi öykülerinin son kısımları birbirine benziyor. İlkinde Taberi topladığı rivayetleri tarihine almıyor. İkincisinde ise doçentliğe hazırlanan akademisyen topladıklarını çöpe atıyor. Biri oldukça eski diğeri oldukça yeni bir dönemi anlatan bu iki durum üzerinden bir zihniyet çözümlemesi yapılabilir mi? -Zihniyet çözümlemesi bir söyleşi için fazla iddialı olur. Biliyorsunuz ben yazının gizlediklerinin de peşinde olan biriyim. Çünkü yazar, yazdıkları kadar yazmadıklarıyla da yazardır. Bir yazar neleri yazabileceğini, neleri de yazamayacağını hesabına mutlaka dahil etmelidir. Zira bu durum imanla da ilgilidir. Çünkü imanımız bizim neleri yapabileceğimizi belirlerken, aynı zamanda neleri de yapamayacağımızı belirler ve müminlerin emin insan olmaları da imanlarıyla ilgilidir; yani yapabilecekleri kadar, yapamayacakları da belli olan insanlardır. Andığınız öykülerimdeki kahramanlar, muhtemelen elde ettikleri bulgulara bakarak, bunları yayınlamama, yaymama kararı vermiş olabilirler; yani yazmadıklarıyla da yazarlık tavırlarını ortaya koymuş olabilirler. -Düşünsel ama aynı zamanda yaşantısal bir altyapıdan da hareket ediyor öyküleriniz. İstikamet bulmaya yönelik Tekasür sizin anlatıcı kimliğinizi sergileyen bir öykü olmanın yanında okuma anlama çabalarınızı da ortaya koyuyor. Böylece Cemal Şakar öykücülüğünün temellenme noktalarını da gösteriyor bize. Bu konumunuz üzerinde duralım: Tekasür olarak anılabilecek olan dönemin, günün, eğilimlerinin yazarı olmaktan uzaksınız. Esaslı/temel bir kaynakla yola çıktınız, bir yere doğru ilerliyorsunuz. Günümüz yazarının bu yanı, edebiyat ortamındaki yeri üzerinde de duralım derim... -Kendi hakkımda konuşurken, kendi üzerimden konuşurken, kendimi hırpalarken rahatım ve genellikle de kendi üzerimden konuşmaktan yanayım. Dolayısıyla günümüz yazarına bir rol biçecek durumda değilim. Mal meydanda, yapılan işler ortada; bu bakımdan sözlerin çok bir anlamı yok; lafa bakılmaz işe bakılır. Önceliğimiz iyi bir insan olmak olmalı, diye düşünüyorum. Biliyorum bu çok ortalama bir laf, kimse hayır diyemez. Ben iyi bir insan olmak lazım derken; iyi insanın, erdemlilerin, ahlaklılar, yoksulu yetimi gözetenlerin, öncülerin hangi nitelikleri haiz olması gerektiği konusunda Kur'an'ın beyanlarına bakılması gerektiğini düşünüyorum. Öyle indi değerlerle ya da evrensel değerler düzmecesiyle yola çıkanlar yaya kalır. Biz bir gün hesap vereceğimize inanıyoruz, şakası yok, numara çekmenin de bir anlamı yok. Çünkü Hesap Günü şapka düşecek, kel görünecek. Günümüz yazarı, şapka henüz başındayken gereğini yapmalıdır. Sırat Köprüsünden şu an ve her an geçiyoruz. Bu bilinç her daim hazır ve nazır olmalıdır. İkinci bir şansımız olmayacak. -Ülkenin bazı gerçeklerini, çelişkilerini anlatırken ironik bir dil takındığınız da oluyor, eleştirel bir dil de. Öyküde ironi hakkında neler söylersiniz? -İroni, öykünün imkanlarından biri. Özellikle zıtlıkların, çatışmaların, değişmelerin, dönüşmelerin oldukça net bir biçimde ortaya konulması için bıçak gibi keskin bir imkan. -Son dönemlerdeki edebiyat-medya ilişkileri için ne diyorsunuz? -Bu çok yönlü bir ilişki; yıllar önce rahmetli Ramazan Dikmen gazetelerin edebiyata yaptığı kötülüğe dair güzel bir yazı yazmıştı. Daha çok gazetelerin edebiyatçıları kendi alanına çekerek, edebiyat ortamını zayıflattığını vurgulamıştı. Bugünlerde sosyal medya bağlamında internetin olumsuz etkilerini gözlemlemek mümkün. Öncelikle ürünlerini herhangi bir denetime tabi tutmadan, hatta denetimden kaçırarak ya da dergilerde yayınlatamayınca internette bir sitede ya da kendi bloğunda yayınlamanın kolaycılığı üzerinde düşünülmeli. İşin bir diğer boyutu da internet entelektüelliği, sanal entelektüeller diyebileceğimiz yeni bir güruhun ortaya çıkmasıdır. Hayatı boyunca hiçbir eser yayınlamamış, bir anlamda pehlivan meydanına çıkmamış bazı kişilerin, facebook ve twitter gibi sosyal ağlarda sabahlara kadar yorumculuk yapmaları bana ilginç geliyor. Bir de site genel yayın yönetmenliği diye bir şey var; üç-beş kuruş verip bir alan adı alıyorsun, etrafından dört-beş arkadaşla kafa kafaya verip bir site kuruyorsun, sonrası oldukça keyifli, oluyorsun genel yayın yönetmeni, müthiş cakalı bir etiket. Okumadan yazmadan yayın yönetmeni olanlar, sitesine gelen yazılara vaziyet edebiliyorlar; müthiş bir fiyaka! Bu durum bana Mevlana'nın anlattığı; eşeğin idrarında yüzen saman çöpüne konmuş sineğin, kendini kaptan-ı derya sanmasını hatırlatıyor. -Buradan bir önceki kitabınız Hikayat'a gelelim. Sadece bir kısa öykü yer alıyor Sular Tutuştuğunda kitabınızda. Hikayat ise baştan sona kısa öykü. Burada yer alan öyküler hem biçim olarak hem de konusu bakımından öykü türü açısından ne ifade ediyor? -Başka bir söyleşide de söylemiştim: öykünün kısası, uzunu olmaz diye, öykü öyküdür. Ancak yazarken, konuşurken kendimizi daha rahat ifade edebilmek, hatta olgu ve olayları anlamak konusunda daha rahat edebilmek için kategorize ediyoruz. Yoksa kısanın, uzunun bir ölçüsü yok. Özellikle Amerikalı öykücüler bir kıstas belirlemek için epey tartışmışlar; üç bin kelimeden otuz bine kadar çıkanlar olmuş. Bence ele aldığımız metne bakmalıyız, öykü mü değil mi diye; çünkü bir metni öyküye çeviren ya da öyküyü öykü yapan unsurlar bellidir. -Ahmed Zerruk, hikayelerin ve kıssaların Allah'ın ordularından bir ordu olduğunu belirtiyordu Tasavvufun Esasları'nda. Bu çerçevede Hikayat'ı nasıl yorumlamak gerekir? -Güzel bir belirleme; ama benim için fazla iddialı olur. Yazdıklarım ortada, başka ne diyebilirim ki. Yazı hayatım boyunca şöyle bir sağlamam hep oldu: Hz. Peygamber hayatta olsa, acaba yazdıklarımı ona okutabilir miyim, ya da okusa memnun olur muyum, yoksa aman görmese, okumasa bari diye utanır mıyım? Bir öykücü arkadaşıma yıllar önce şöyle demiştim: Bir öyküyü bitirince acaba Allah bundan razı olmuş mudur, diye sorar mısın? Aslında pek de edebiyatın içinden konuşmadığım, edebiyatın dilini kullanmadığım söylenebilir. Yıllar önce bir arkadaşım; bir sanatçı gibi değil, vaiz gibi konuşuyorsun demişti, yarı şaka-yarı ciddi. Haksız sayılmazdı. Çünkü alışılageldiği gibi konuşmuyordum. Ama az önce de söylediğim gibi, ben her şeye ideolojik bakan, bakmaya çalışan biriyim. Düşüncelerimin merkezinde hep inançlarım olsun istiyorum. Zaten öykünün de bir kıymeti varsa bu merkeze göre, inançlarıma göre belirlenmeli; onun kıymetini inançlarım ölçüp tartabilmelidir. -Öykülerin, keskin ifadelerle örülü olması bakımından Hikayat ile Sular Tutuştuğunda arasında süreklilik var diyebilir miyiz? -Takdir sizin. Söyleşi boyunca anlatmaya çalıştığım hassasiyetlerim her zaman öykülerimi de belirledi, ya da benim gönlümden öyle geçti. Eğer bir süreklilik görüyorsanız bu durum, andığım hassasiyetlerimle ilgili olmalı, diye düşünüyorum."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/cemal-sakar-la-soylesi-7", "text": "-Özeleştiri olarak şunları söylemek yaralayıcı olsa da bana önemli geliyor: İslami kesimin edebiyatla özellikle de görsel sanatlarla arası hiçbir zaman iyi olmadı. Görsel sanatlar put, suret tartışmaları arasına kısılıp kaldığı için zaten hiçbir zaman neşvünema bulamadı. Musikideki kadın sesi ve kalbe 'heves'ler üflemesi de onun mahkum edilişini meşrulaştırdı. Edebiyat bu bakımdan daha şanslıydı, hakkında peşinen ortaya konulmuş bir fetva yoktu. Ancak orada da 'neyin, nasıl anlatılacağı' problemi, bir dönem aşılamaz engel oluşturdu. Her problemi fıkhın alanına çekip helal-haram bağlamında değerlendirme alışkanlığımız nedeniyle de sanat ve edebiyat hep bu bağlamda tartışıldı. Tabii ki bu bağlamda yapılan bir tartışmada da 'dini yayınlar' açık ara önde oldu. Gençlere sürekli olarak, edebiyat 'boş iş' şeklinde gösterildi ve faydasız ilimden kaçınılması gerektiği tavsiye edildi. Dolayısıyla da sanat ve edebiyat bir grup insanın arasında tedavül eden bir devlete dönüştü. Sizin düşünce ve edebiyat olarak kategorize ettiğiniz bu iki kanalda edebiyatçıların hakkını teslim etmek gerektiğini düşünüyorum. Zira onlar her zaman 'düşünce'nin yükünü hiç de yüksünmeden taşıdılar. Mehmet Akif, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, İsmet Özel, Nuri Pakdil, Rasim Özdenören ve Atasoy Müftüoğlu hemen aklıma gelen örneklerdir. Sanat ve edebiyatın ortaya koyduğu ürünlerin, düşünce alanında hiçbir zaman referans değeri taşımadığını rahatlıkla görüyoruz. Buradaki belirleyici sebebin, onların kurmaca olmasıyla ilgili olduğunu düşünüyorum. Kurmaca hep yalanla eşitlendi, özdeşleştirildi. Hal böyle olunca da edebi eserlerin yüzüne bakılmadı. Burada edebiyat savunusu yapacak değilim. Ama son birkaç yıldır, muhafazakarların sanata ve edebiyata gerekli ilgiyi göstermedikleri, gerekli yatırımları yapmadığı şeklindeki tartışmalara bakarak ümitvar olmaya çalışıyorum. -Hem Tekasür adlı öykünüzde hem de bazı yazılarınızda Muhammed Esed'in Kur'an Mesajı'na göndermeler var. Muhammed Esed'in meal tefsiri sizin Kuran'ı anlama sürecinizde nasıl bir yer tutuyor? -Düşünsel hayatımda birkaç kez ciddi değişimler, dönüşümler yaşadım. Esed de bu kavşaklardan birisidir benim için. Uzun uzun etkilerini anlatmak zor; ancak yazılarımı hatta öykülerimi yakından takip edenler bu etkileri açıkça görür. Şu kadarını söyleyeyim: Mealde insanın aklına ve iradesine yapılan göndermeler beni epey sarstı. Yüzyıllardır yapılan tartışmalarda bazı görüşlerin üzerinin örtüldüğünü gördüm. Aslında benim için Meal kadar, o Mealin referansları da önemli oldu ve elimden geldiğince Esed'in referanslarının peşine düştüm. Kültürel olarak devraldığım inançlarımın içindeki Yunani, Farsi, Mısri ve Hindi etkileri, elimden geldiğince ayıklamaya çalıştım. -Kavramsal düşünce üretimi hayatı kavrama/anlama süreci bakımından önemli. Yazılarınızda edebiyat dünyasının kanıksadığı kimi kavramların eleştirildiğini görüyoruz: Kutsal, aşk, ilham, yüksek gerçeklik, sol ilahiyat vb. Özellikle edebiyatın olmazsa olmazı kabul edilen kavramları eleştiri konusu edinme düşüncesinin sizde oluşum sürecinden söz eder misiniz? -Bu süreç, az önce sözünü ettiğim sürecin doğal bir sonucu. Başka bir söyleşide de kutsallıkla ilgili bir soru sorulmuştu; orada şöyle demişim: Kimi Müslümanlar Kutsal Sanat, İslam Sanatı gibi başlıklar altında tuhaf kuramlar geliştiriyorlar. 'Gayb Hazineleri'nden arketipler devşirmek' gibi acayip garayip bir ifade, alabildiğine müphem, muğlak, sofistike... ne derseniz deyin! Kur'an'a bakıyorsunuz; orada peygamberlerin 'ben gaybı bilmem, melek de değilim, Allah'ın hazinelerinin anahtarları da elimdedir demiyor' mealinde ifadeleri var. Daha ne diyeyim, ne kadar açayım ki! -Aslında geldiğim nokta şöyle: Kuran'da insanın sıfatları açıkça zikrediliyor, oraya baktığınızda cirminizi görüyorsunuz. Malum herkes cirmi kadar yer yakar; sanat da dahil olmak üzere insandan sadır olacak her şey onun cirmi kadardır ve yine onun sıfatlarıyla maluldür. Ancak geleneğimizdeki bazı ekoller, hem alemin hem de insanın var edilme sebeplerini açıklarken, sıhhatleri oldukça tartışmalı kimi kutsi ve diğer hadislerle insanı alabildiğine yücelttiler. Kur'an'da, Dahası ben size, 'Allah'ın hazineleri benim gözetimimdedir' demiyorum; görünmezin bilgisine sahip de değilim. Üstelik asla 'Ben meleğim' de demiyorum.(Hud/ 31) diye Peygamberlerin dahi gaybı bilemeyeceği açıkça beyan edilip gaybın insan idrakine kapalı, onun idrakini aşan bir şey olduğu; De ki: 'Göklerde ve yerde Allah'tan başka hiç kimse, idraki aşan hakikatleri asla kavrayamaz (Neml/ 65) ayetinin ve buna benzer birçok ayetin açık bürhanıyla defaatle vurgulanmışsa da, insanlar sürekli olarak tecessüslerine yenik düşmüşler; hatta bu gibi apaçık ayetlerde de batıni bir yan bulup işari bir dille ayetin anlamını alabildiğine müphemleştirmişlerdir. Kur'an'daki Ne yani, onlara özel merdiveni var da orada olup-biteni mi dinliyorlar? Öyleyse, haydi açık ve inandırıcı delillerle birlikte dinlediklerini getirsinler de görelim! (Tur/38) şeklindeki açık retlere rağmen, tuhaf bir şekilde kimi seçilmiş, seçkin insanlar gaybı bildiler, biliyorlar. İşte sizin sözünü ettiğiniz süreç böylesi bir noktadan başladı ve devam ediyor. -Yazılarınızda ve kitaplarınızda modernlikle ilgili konuları irdelerken kimi zaman eleştirel olduğunuz kimi zaman da olumladığınız görülüyor. Modernitenin dini olanı dışladığını belirtiyorsunuz mesela. Öte yandan Mehmet Akif hakkındaki yazınızda modern olma/içinde bulunma durumunu yadsımıyorsunuz. Modern olana ilişkin bu ikili bakışı doğuran nedir? Yoksa bunu süreç içinde ortaya çıkan farklılaşma ile mi anlamlandırmalıyız? -Moderniteyi olumlamam mümkün değil. Benimkisi bir durum tespiti, hepimiz modern zamanlarda doğduk, modern insanlarız, ama modernist olmak zorunda değiliz filan demiştim. Biz Müslümanlar birkaç yüzyıldır derin bir bilinç yarılması yaşıyoruz. Geleneksel yaşamımızı, geleneksel yapılarımızı modernliğin gelip yıktığını düşünüyoruz. Oysa öyle değil. Zaten bir çürüme, bir izmihlal başlamıştı; var olan kalıplar içinde devlet ve toplum kendini bir türlü yeniden üretemiyordu; böylesi bir çözülme halini yaşarken Batıdan güçlü bir rüzgar esti; gözümüz kamaştı, aklımız tutuldu. Uzun zaman bu rüzgarı tanıyamadık, adlandıramadık. -Düşünce ve daha genel olarak usul konusundaki okumalarınız daha çok Muhammed Cabiri, Hasan Hanefi, Nasr Hamid Ebu Zeyd gibi isimler üzerinde yoğunlaşmakta. Bu isimler sizin için ne ifade ediyor? -Aslında cevap sorunun içinde gizli. Önceki cevaplarımda, bu isimlerin düşünce hayatımda ne ifade ettiğine, beni nereye taşıdığına dair kimi küçük imalarım olduğunu düşünüyorum. -Genel olarak bu isimlerin Türkiye'deki din algısına etkilerinin İslam'ın temel kaynağının bir tür yapısızlaştırılması şeklinde olduğu düşünülüyor. Özellikle tarihselcilik, nas- olgu ilişkisi vs konulardaki yaklaşımları üzerinden gidersek... -Gitmeye gerek yok, bu soruların sahibi olarak neler düşündüğümü biliyorsunuz. Ayrıca bu konulara burada değinmek söyleşinin hacmini aşar. Sadece referans zincirimde bu isimlerin anılması bile sözünü ettiğiniz konulara bakışımı gösterir. Burada benim açımdan önemli olan: Sahih, sağlıklı, tutarlı bir edebiyatın oluşması için; sahih, sağlıklı, tutarlı bir temele ihtiyaç olduğuna inanmamdır. Bir dünyagörüşüne yaslanmayan, oradan beslenmeyen bir edebiyat anlayışı zayıftır, cılızdır. Sizin az önce andığınız okumalarım öncelikle Müslüman olmaklığımla ilgilidir. Çünkü dini konular, emir ve nehiyler, 'ben duymadım, görmedim, bilmiyorum' şeklindeki bir cehaleti mazeret olarak kabul etmez. Bizler bilelim, akledelim, düşünelim ve uygulayalım diye Allah, Kitap ve Peygamberler yolladı, ayrıca etrafımızı kevni ayetleriyle donattı. Bu bakımdan bütün okuma ve tefekkür faaliyetlerimizin, öncelikle bu 'muhatabiyetle' ilgili olduğunu düşünüyorum. İnsanın Allah'la ilişkisi bir 'misak' ilişkisidir. İnsan bu misakının hükümlerine uymak mecburiyetindedir. İşte edebiyat da bu ilişki içinde anlamlı bir faaliyettir. -İslamcılığın teorisinin yahut genel olarak sistematik olmadığını sık sık ifade ediyorsunuz. İslamcılık daha çok ilkeler üzerinden kurulan bir siyaset tarzı olmasından kaynaklanıyor olamaz mı? Yahut içtihat alanını içinde bulunulan durumların değişken mahiyeti karşısında işlevsizleştirmemek için... -İçtihat mekanizması zaten kendi alanını kapattı; bırakın değişen durumları konuşmayı, kapılar kapanalı zaten her şey değişmeme ilkesine hapsedildi. İslamcılığın sistematik bir düşünce kuramamasının birçok nedeni sıralanabilir belki; ama bence her zaman, batmaya yüz tutmuş bir devleti kurtarma gayretinin belirleyici olduğunu ve modern durum karşısında hep savunmada kaldığını unutmamalıyız. Bir devlet görüşü olamazdı, çünkü kurtarmaya çalıştığı devleti meşru görüyordu. Hakeza iktisat görüşü yoktu, çünkü var olan meşruydu. Hukuk nosyonuna sahip değildi, çünkü devraldığı fıkıhla devam edebileceğini düşündü. Sonraki kuşaklar da bu anlamda devraldığı düşünsel damarı sürdürdü. Özellikle, 70'li yıllarda yaşanan 'aydınlanma' istisna edilerek şu söylenebilir; İslamcılık düşüncesi milliyetçi, muhafazakar bir söylemi hep barındırdı. İdeolojilerin gereksindiği temel konularda İslamcılığın bir fikri olmadığı için de güçlü rüzgarlardan her zaman etkilendi. Örneğin demokrasi bir dönem şirkti; sonra çoğulculuk, çok hukukluluk bağlamında kabul edilebilir oldu; son dönemde de şeri yönetimle özdeşleştirildi. Yine bir dönemin hilafetçi görüşleri şura dolayımıyla cumhuriyet düşüncesine eklemlendi. İktisatta gelinen nokta liberalizm oldu. Devlete karşı yönelmiş devrimci öfke; Kur'an'ın bizden devlet kurmamızı beklemediğinin keşfiyle birlikte sönümlendi. Başörtüsünün feri konularından olduğu keşfedildi. Yani durmadan keşifler yaşıyoruz. Keşfetmek özünde güzeldir. Ancak bizim bu keşiflerimizin hep bir duvara toslamanın sonucunda yaşadığımız iflaslarla bir ilişkisi oldu. Duvarı aşamayınca geriye dönüp durumumuzu meşrulaştıracak keşifler inşa ettik. Çünkü yaşanan tıkanmayı ya da iflası aşacak argümanlara, referanslara bir anlamda paradigmaya sahip değildik. -Düşünce dünyasındaki farklılaşmalar üzerinden yol almanın gerekli olduğunu düşünüyorum: Hece'de yayımlanan soruşturma cevaplarınızdan birinde liberal dünya tasavvurunu başka bir yazınızda ise solla eklektik bir birliktelik oluşturmanın sakıncalarına değindiniz. Bu noktada İslamcıların üçüncü ve farklı bir düşüncenin siyasallığını üretememe sebepleri hakkında ne düşünüyorsunuz? -Az önce saydığım sebepler bence epey açık. Aklımız karışık, her dönem yaşanan sosyal değişmelere, yeni tartışmalara hazırlıksız yakalandık. Hala kendimizi bağlayacağımız, yaslayacağımız ciddi referans noktalarımız yok. Örneğin Milli Görüş, Akıncılar, Süleymancılık, Nurculuk, MTTB, 12 Eylül ve 28 Şubat üzerine yapılmış çalışmalar var mı? Bugünün İslamcıları olarak bunları nereye koyuyoruz; bu yaşananlar karşısında biz neredeyiz? Bu afallama karşısında İslamcılar özellikle politika üzerinden modernliğin momenti haline gelmiştir. Son yirmi-yirmibeş yıldır bu toplumu değiştirip dönüştüren İslamcılardır. Sistemle bu kadar entegre olduktan sonra farklı bir siyasallık üretmek mümkün olamaz. Üretmek gerekir mi; artık bu soru da İslamcılığın sonu tezleri bağlamında sıkça sorulur oldu. -Yine bu bağlamda İslamcılık ve eleştiri meselesine değinelim istiyorum. İslamcı çevrelerde genel olarak eleştirinin gelişmiyor olması, eleştiri usulünün dikkate alınmamasıyla ilişkilendirilebilir mi? -Bırakın usulü, bir eleştiri diline bile sahip olamadık. Dolayısıyla bizden önceki kuşaklardan miras almamız gerekenleri bile layıkıyla tevarüs edemedik; ya reddettik ya da olduğu gibi kabullendik. -Farklı isimleri değerlendiren yazılarınız var. Nurettin Topçu'dan Atasoy Müftüoğlu'na uzanan yazılarınızda kimi zaman eleştirel yön tam beliremiyor gibi. Örneğin yerlilikle ilgili kaleme aldığınız yazıdaki netlik Nurettin Topçu yazısında biraz geriye çekilmiş gibi. Hakkında yazı yazdığınız isimlere en çok hangi açıdan yaklaşmayı denediniz, yaklaştınız? Değerlendirmelerinizdeki ölçütlerinizi ve perspektifinizi anlatır mısınız? -Haklısınız eğer isimler söz konusu olmazsa, o vakit yazacağım yazılarda daha eleştirel yazabiliyorum. Çünkü o tür yazılarda daha çok ilke ve tutumları eleştirdiğim için daha rahat olabiliyorum. Ama eğer yazdığım yazı bir kişi etrafındaysa işte o zaman çok da rahat olamıyorum. Çünkü gerçekten bir insanı incitmekten, onun hakkını ve hududunu ihlal etmekten korkuyorum ve eleştirilerim de epey geri çekiliyor; satır aralarına filan siniyor. - Hüsnükabullerimiz öylesine genişledi ki, artık her şeyi, her hal ve durumu anlayabiliyor, kabullenebiliyoruz. Ama şunu da anlayıp gelecek kuşakları şimdiden kabullenmeliyiz; nasıl bizler onlarca yıl geriye dönerek kimi sanatçı ve aydınları ortaya koydukları eserlerden ve tavırlardan dolayı Amerikancılık, Sovyetçilik, İttihadçılık ya da Hilafetçilikle suçlayabiliyorsak; yarın çocuklarımız ve torunlarımız da eserlerimizden, tavırlarımızdan yola çıkarak bizim hakkımızda birtakım hoş olmayan sonuçlara varabilirler diyorsunuz. İslamcıların iktidarla yaşama tecrübeleri yazı eylemlerini nasıl etkiliyor? -Edebiyatçılar açısından baktığınızda, doğrusu ediplerin bu anlamda sicillerinin temiz olduğunu düşünüyorum. Yani onların iktidarla direkt bir teması olmadı; edebiyat hep amatör bir deneyim olarak yaşandı, yaşanıyor. 'Biraz da biz ölelim' kabilinden bir imtihanları pek olmadı. Olsa ne olurdu? Bilmiyorum. Dahası ben genel olarak İslamcıların iktidarla imtihanlarının da temiz bir ilişki olduğunu düşünüyorum. Yeni doğan bir burjuva ve küçük burjuva sınıfının yaşadığı kirlenme üzerine konuşulurken fazlasıyla genelleme yapıldığını düşünüyorum. Kimsenin bu genellemelerle İslamcılara fatura kesmeye ve onları bir avuç lainin düştüğü çamura itmeye hakkı olmadığı fikrindeyim. Elbette ideolojik değişimler, kırılmalar, dağılmalar ve çözülmeler yaşıyoruz. Yaptığınız alıntı, bu anlamda bir uyarı mahiyetindeydi. Ben de geriye dönük eleştiriler yapıyorum, işte tam da bu nokta önemli; ben bu eleştiriler yaparken nerede, kimlerle yan yana duruyorum. Çünkü sözlerimiz bir bağlam içerisinde anlam kazanır, konuştuğumuz zemin sözlerimizin delaletini de belirler. Her zaman Müslümanları incitmeyecek, izzetlerine, iffetlerine halel getirmeyecek eleştirel bir dil bulmak mecburiyetindeyiz. -Öykülerinizden birinin adı Nostalji. Bu öykünün kahramanı ideolojik mücadele sonrasında yaşadığı içe kapanmayı anlatır. Bir nevi seksen sonrası Nuri Pakdil gibi içe kapanır. Doğrulardan kuşku duymak ama aynı zamanda eylemsizlikle yanlışlardan uzak kalma çabası İslamcı zihinde ne tür değişimlere sebep oldu? -Söyleşimiz boyunca andığımız referans çerçevesine sahip olamamamız, hadi postmodernlerin diliyle söyleyelim bir Büyük Anlatı kuramamamız nedeniyle 50'lilerden beri savruluyoruz, muhkem bir zemin üzerinden konuşamıyoruz. Sizin tersinden bir okumayla eylemlilik dediğiniz hal özellikle 70'lerde yaşandı ve sonu ölümlerle işkencelerle ve hapislerle bitti. Bu noktadan sonra söz belki de sosyologlara, psikologlara düşüyor; neden susuldu, neden eylemsizliliğe geçildi. Aslında susulmadı, hala da susulmuyor. Ama belki de artık eyleme inanmıyoruzdur; ya da eylemin biçimi değişti. Bugün kimi İslamcılar, Marksistlerin kendilerine yaşama alanı bulduğu mikro politikalara eklemlendi; sözlerini o alanda duyurmaya çalışıyorlar. Bu da büyük anlatılardan vazgeçildiğini gösteren postmodern bir durumdur. Çevreci politikalarının; kimi cinsel tercihlerin hoş görülmesi gerektiği şeklindeki meşruiyet arayışlarının; feminist ve etnik kimlik taleplerinin içinde İslamcıları görmek şaşırtıcı değil artık. -Kurama dönük yazılarınızda ve kitap değinilerinizde mistik anlatımları eleştiriyorsunuz. Tasavvuf edebiyatında bolca örneklerini gördüğümüz ilham sağanağı Türkçe edebiyat dünyasını hem muhafazakar/İslamcı hem de sol kültürel ortamı nasıl etkiliyor? -Gittikçe sekülerliğin sonuçlarıyla yüz yüze geliyoruz. Hayat, dini ve dindışı olarak bölümleniyor ya da kutsal ve profan ya da fizik ve metafizik gibi. Hal böyle olunca başımız sıkıldığında, bunaldığımızda kutsal ya da dini olan yardıma çağrılır oldu. Çünkü günümüz seküler, modernist insanı zaman zaman 'manevi boşluk'lar yaşamakta. Kimileri bu boşluğu terapilerle; kimileri Uzakdoğu mistik deneyimleriyle filan doldurmaya uğraşıyor. 'O boşluk' doldurulduğunda 'huzura eriyor', manevi bir tatmin yaşıyor. Tasavvuf da bu anlamda edebiyata lojistik destek sağlayan verimli sahalardan biri. Önceki kuşakların yazdıklarını masaya yığıp oradan apardıklarıyla eserlerine mistik ve manevi bir hava verebiliyorlar. Anlamaya gereksinim duymuyor, deneyimlemeye zaten ihtiyaç yok! Simgeler de hem tarihsel olarak hem de anlam alanı bakımından zengin; ayna, güneş, gölge, aşk, hiç filan dedin mi binlerce yıllık zenginliğe atıf yapmış oluyorsan, daha ne! -İlerlemeci anlayışa sahip olan bir tür olarak romanın geçmişte kurtuluş savaşları gibi ilerici hareketleri gündemleştirirken, bugün insanlığın kapitalist bir yağmaya maruz kalmasıyla ortaya çıkan sorunlara bigane kalmasını veya bir tür azınlıkçı bilinç inşasına yönelişini neye bağlıyorsunuz? Türsel bir tasnif yapacak olursak, günümüzde öykünün yaşanan kıyıcı durumlara ilişkin bir bilinç yaratmada romana göre daha elverişli bir tür olduğunu söyleyebilir miyiz? -Yazı Bilinci adlı kitabımda romanın geriye çekilişiyle ilgili birkaç yazı yazmıştım. O yazılarımda, öykünün de romanla bir suç ortaklığı içinde olduğunu söylemiştim. -Yazar-eleştirmenler konusunu da açmalı.. Yazar-eleştirmen olmak, birinin birinden ödün vermek midir? 'Yazar' iken nasıl hisseder eleştirmen? -Doğrusunu isterseniz ben kendimi hiç eleştirmen olarak hissetmedim. Benim için öykücülük hep önde oldu. Öykü dışındaki çalışmalarım, aslında daha sağlam bir edebiyat anlayışına sahip olabilmek için giriştiğim çabalardır. Özellikle Müslümanlığım hep merkezde ve belirleyici oldu. Çünkü büyük davası olmayanlardan, büyük edebiyatçı da olmaz diye düşünenlerdenim. Bir yandan İslam'ı anlamaya; diğer yandan bu birikimle edebiyatımı temellendirmeye çalışmanın bir sonucu olarak kuramsal ve eleştirel yazılarım ortaya çıktı. Ayrıca bu yazılarımla safımı da belirlediğimi düşünüyorum. Çünkü benim için yazmak, biraz da siperden konuşmaktır. -Bir yazınızda Ülkemizde 80'lerden sonra boy göstermeye başlayan, 90'lardan sonraysa güçlenen yeni dönem öyküsü, insana ve gerçekliğe yabancılaşmıştır diyorsunuz. Ahmet Sait Akçay, bir yazısında sizin öykü dünyanızın gerçekçi olmasını eleştiriyordu. İslamcı çevrelerde postmodern darbe sonrasında güçlenen yeni dönem öyküsün hakkında ne düşünüyorsunuz? -Gerçeğin ne olduğu, onun sanat eserinde nasıl temsil edileceği kadim bir problem olarak sürüyor. Sanatta ve edebiyatta yeni akımların, yeni anlayışların zeminini de hazırlayan bence bu problem. Yeri geldikçe söylemiştim; modernliğin ilerlemeci anlayışı bilinçdışımızda fail olarak bilincimizi belirlemeye devam ediyor. Bu anlayış sonucunda her yeni doğan edebiyat anlayışının bir öncekini geçersizleştirdiğini düşünüyoruz. Oysa öyle değil, her anlayış edebiyatın bir zenginliği. Bu zenginliklerden vazgeçip yoksullaşmanın bir anlamı yok. Burada 'gerçekçiliğin' bir önceki döneme ait dolayısıyla geçmiş bir zamanın anlayışı olarak değerlendirilip mahkum edilmesini ben anlamıyorum. Daha doğrusu bir kafa karışıklığı söz konusu. Zira her edebi anlayış/akım hep gerçeğin peşinde olmuştur. Örneğin bilinçakımıyla yazanlar, gerçeğin ancak bu yöntemle layıkıyla anlatılabileceğini iddia etmişlerdir. Gerçeküstücüler bile gerçeğin temsilinin derdindeydiler. Uyuşturucuyla muhayyilesini efsunlayanlar, her türlü özdenetimden uzaklaşarak kendi gerçekliğini yakalama derdindeydiler. Hatta iki dünya savaşı sonrasında Tanrıyla ilişkilerini sorgulayıp Tanrıyı reddederek her şeyi saçma ve bulantıya dönüştürenlerin düştüğü anlamsızlık bile onların yaşadığı gerçeklikle ilgiliydi. Şimdi buradan bakıldığında bir esere, gerçekçiliğe geri döndü diye eleştirmek bana naiflik gibi geliyor. Kaldı ki o yazı da Ahmet Sait benim öykümü gerçekçi olarak değerlendirmiyor; tam tersine bu 'tuzağa' düşmemek üzere; sözkonusu gerçekçilikle doğrudan temas etmek yerine durum hikayesine yaslanan ve belli bir hakikati arayan hikayeciler de mevcut. Cemal Şakar, Hüseyin Su, Kamil Yeşil bunlardan sadece üçü diyor. Gerek Yazı Bilinci'ndeki yazılarıma yaptığım atıf gerekse de ondan sonra yazdıklarım, aslında sizin de belirlediğiniz 'geri çekilme' ile ilgili. Edebiyata ve ediplere yüklenen, çağına tanıklık etmek, diğer insanlara göre daha hassas olmak, ilham almak gibi sıfatları da bir tarafa bırakarak, o yazılarımda sadece Müslüman olmanın sorumluluğunu yerine getirmek için sanatçıların yüzlerini 'yaşananlara' doğru çevirmeleri gerektiğini söylemeye çalıştım. -Aristotales'ten modern edebiyat kuramlarına gelinceye kadar yazar/şaire daima bir kutsallık atfedildiği malum. Sanat gayretinin failinin, yaratıcı eylemi sayesinde ölümsüzleşeceğine dair genel geçer bir kabul var. Bu algı, yazarın sadece yaşayan okur kitlelerini değil, sonraki kuşakları da muhatap olarak görmesine yol açıyor ve şüphesiz ortaya konan eserlerin biçim ve içeriği üzerinde de belirleyiciliği söz konusu. Sizce bugün yazan kimselerin muhatabı kimdir, kalıcılık meselesini nasıl anlamak gerekiyor? -Doğrusunu isterseniz, kalıcılık arayışıyla insanın yarı-tanrısallık arayışı arasında bir koşutluk olduğunu; ayrıntılarına girmeksizin Kur'an'daki ebedilikle Yunani sonsuzluk arasında bir fark olduğunu düşünüyorum. Bu sonsuzluk arayışının en önemli argümanlarından olan ruh-beden ayrımına da inanmadığım belirtmeliyim. Genellikle yaşadığı dönemde pek yankı bulamayan; az önce de söylediğim gibi bir avuç hevesli arasında tedavül eden edebiyat zaman zaman sanatçıları bunaltıyor; kalıcılık iddiası işte bu bunalım dönemlerinde sanatçıları biraz olsun teselli ediyor; ama bana züğürt tesellisi gibi geliyor. Bugün adını çokça andığımız birçok sanatçının edebi kanonla bir ilişkisi olduğu açık; yoksa geriye dönüp baktığımızda edebiyat tarihi tam bir unutulan sanatçılar mezarlığı. Adlarını hiç bilmediklerimizin sayısı, adını zorla hatırladıklarımızdan çok daha fazla. Bugünün yazarının muhatabı genellikle yazıya hevesli gençler; roman için beşbini, öykü için bini, şiir için beşyüzü geçmiyor. Yazar bunu seçmiş midir? Sanmıyorum. Herkes bütün insanlığa seslendiğini düşünüyordur. -Yazar ve okur yahut anlatıcı ve dinleyici arasındaki ilişki üzerine yoğunlaştığınız kuramsal yazılarınızda insanın dille girdiği tecrübeyi aynı zamanda bir hakikatle irtibat kurma çabası olarak açıklıyorsunuz. Yazınsal dilde kurgulanmış, belli bir türün özelliklerine göre örgütlenmiş bir eserin muhatabına var oluşun anlamı hakkında bir ileti ulaştırdığı ya da bir farkındalık uyandırdığı şeklinde anlayabilir miyiz bunu, biraz açar mısınız? -Elbette öyledir. Bir eser okurken, birden yakalanırsınız; tam da bu; tam da böyle dersiniz. İşte bu an, eserin sizde makes bulduğu, sizde olanı hatırlattığı andır. Ancak hakikat meselesinin bizde yanlış ortaya konulduğunu düşünüyorum. Geleneksel olarak hakikat, bir öz/töz olarak yukarıda, yüksekçe bir yerde asılı duran ve insanın ona ulaşması gerektiği, ulaşmak için de bir yol göstericiye muhtaç olduğu ontolojik bir vaka olarak değerlendiriliyor. Hadi daha açık söyleyelim 'gnos'la özdeşleştiriliyor. Eserleriyle hakikati arayanlar ya da eserlerini bu yolculuğun izdüşümleri olarak takdim edenler bence yüzlerini yanlış yere dönüyorlar. Hakikat Kur'an'dır; Kur'an'dadır. Orada her şey 'Hakk' olarak beyan edilmiştir ve bu beyanlar beyyinedir, mübindir. Hak ile batılı tefrike uğraşanların dayanak noktaları elbette 'Furkan' olandır."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/cemal-sakar-la-soylesi-9", "text": "\"İmge, Gerçeklik ve Kültür\" Cemal Şakar'ın bu yılın başlarında, Okur Kitaplığı'nın düşünce serisinden çıkan kitabı. Cemal Şakar kitabında yer verdiği denemelerde hep kullanageldiğimiz kavramları yeni bir bakışla ele almış. Yabancılaşmak, milliyetçilik, entelektüel, özgürlük kitapta irdelenen kavramlardan yalnızca birkaçı. Doğrusu her bir denemenin özenle okunup üzerine kafa yorulması gerekiyor. Sözün vebali olduğunun bilincinde olan nadide kalemlerden biri olan Cemal Şakar'la \"İmge, Gerçeklik ve Kültür\"deki kavramlardan birkaçını ele alan bir söyleşi-sohbet gerçekleştirdik. -Kutsal-profan ayırımı, dünyevileşme dediğiniz anda bir şeyler yer değiştirmeye başlıyor. Tanımlamak, bir şeyin adını koymak... Başlangıçta söz vardı; söz olmasaydı ayrılıklar da olmaz mıydı acaba, sorusunu düşürüyor akla? -Doğrusunu isterseniz ben bir ayrılık olduğu görüşünde değilim. İnsanın önce Tanrıdan, sonra Cennetten koparılıp yeryüzüne bir gurbete, sürgüne yollandığı fikrine katılmıyorum. Geleneksel anlatılarımızda \"Adem'in Düşüşü\" olarak adlandırılan bu hikayeyi, burada uzun uzun anlatmak mümkün değil. Şu kadarını söyleyebilirim; Allah, insanı lütuf ve inayetinin eseri olarak yaratmış ve onu dünyaya göndererek varlık bağışlamıştır. Eğer dünyaya gelmeseydik varlığımızı idrak edebilecek miydik? Üstelik dünyaya eza, cefa, çile çekmeye gelmedik; tam tersine Allah'ın insanlar rahat ve huzur içinde yaşayabilsinler diye sayısız nimetleriyle doldurduğu bir yer dünya. Dahası sınavımız için tek şansımız; yani bir anlamda da sırat. Dünya hayatının oyun ve eğlenceden ibaret olduğunu bildiren Hadid Suresinin 29. ayetine, Muhammed Esed'in düştüğü dipnot benim için ufuk açıcı olmuştur: \"Bu pasaj ile ilgili geniş yorumunda Razi bu tür bir hayatın hor görülüp küçümsenemeyeceğini, çünkü onun Allah tarafından yaratıldığını belirtir: karş. 38:27 'Biz göğü ve yeri ve ikisi arasındaki her şeyi bir anlam ve amaçtan yoksun yaratmış değiliz' ve 23:115 'Sizi boş ve anlamsız bir oyun olsun diye yarattığımızı mı sanırsınız?' Hayat, bizatihi Allah'ın bir armağanı ve Razi'nin de işaret ettiği gibi her türlü nimetin potansiyel kaynağı olduğu halde duyarsız ve kör bir şekilde ve manevi değerleri ve endişeleri gözardı ederek, yani öteki dünyayı hiçe sayarak yaşanması halinde bu olumlu niteliğini tamamen yitirir.\" Hal böyle olunca nasıl bir ayrılıktan ya da hangi ayrılıktan söz edeceğiz. -Hakikatle ilişkisi bakımından ikon, imge ve simge arasındaki fark nedir? -Simgenin temel özelliği uzlaşımsal olmasıdır. Yani simgeyle simgelenen arasındaki ilişki aşikardır, bilenebilirdir. Örneğin trafik levhaları ya da matematikte kullandığımız işaretler birer simgedir. İnsan bunlardan biriyle karşı karşıya geldiğinde, işaretin neye delalet ettiğini bilir. Bir duyguyu, düşünceyi ve kavramı kolaylıkla gösterebildiği için simgeler bütün alanlarda kullanılmıştır. Burada dikkat edilmesi gereken, simgelerin uzlaşımsal karakteridir. Çünkü bu uzlaşımlar, belli bir dönemin kültürel kodları tarafından üretilirler. Kültür, uzun yıllar boyunca değiştikçe, ürettiği kodlar değişir ve simgeler de buna bağlı olarak yeniden üretilir. İşte sorun tam da bu değişmeyle birlikte ortaya çıkmaya başlar. Özellikle dini ve kültürel simgeler, böylesi bir değişime karşı direnirler; daha doğrusu toplumlar yüzyıllar boyu ürettikleri simgeleri muhafaza edebilmek için ciddi bir direnişe geçerler. Çünkü ürettikleri simgelerin, kültürün ve dinin en güzel temsilcileri olduğunu varsayarlar. Oysa kültürel kodlar çoktan, o simgelerin altından çekilmeye başlamıştır bile. İsterseniz bir örnek üzerinden konuşalım; Bursa'daki Ulu Cami'de meşhur bir 'vav' harfi vardır. Hakkında birçok rivayet var; en çok tekrarlananı da, onu Hızır'ın çizdiğidir. Dolayısıyla 'vav'ın olduğu yer Hızır'ın makamıdır ve camiyi ziyarete gelenler namazlarını orada kılmak isterler. Caminin restorasyonundan sonra 'vav'ın şeffaf bir yüzeyle kaplandığını gördüm. Çünkü el-yüz sürmelerden dolayı hat zarar görüyordu. Şimdi dürüst olalım, ziyaretçilerin bir kısmı, o harfin 'vav' olduğunu bilmez bile. Hadi bildiler diyelim; güzel bir 'vav'ın ne şekilde çizilmesi gerektiği konusunda bir fikirleri yoktur; vav simgeciliğini ise hiç söylemiyorum. İşte böylesi bir durumda karşı karşıya olduğumuz şey, o 'vav'ı üreten kültürel kodların artık geri çekilmiş, çözülmüş olduğudur. Yani gösterenler sistemi çözülmüş, simge delaletini yitirmiş, bütün gösterenlerini kendi üzerinde toplamaya başlamıştır; yani 'vav', artık sadece kendisini göstermektedir. İmgenin, simgeden temel farkı uzlaşımsal olmamasıdır; biriciktir, spesifiktir. İmgeyle imgelenen arasındaki ilişki bağlamsaldır. İster fotoğrafik, ister çizimsel, isterse sözel olsun biz imgenin neyi gösterdiğini, neyi imgelediğini oturtulduğu bağlamdan çıkarırız. Ancak simgedeki gibi gösterdiğiyle arasındaki ilişki açık ve bilinebilir olmadığı için, zaman zaman öylesine spesifik kullanımlarına şahit oluruz ki, imgeyi o bağlama oturtan sanatçının açıklamaları bile bize yardımcı olmaz. Biricik olması hasebiyle de, aynı eserde, aynı imge kullanılsa bile eğer bağlam değişiyorsa imge-imgelenen ilişkisi de yeni bağlama göre değişir. Simgeyi bekleyen tehlikenin, onu üreten kültürel kodların değişmesi olduğunu söylemiştik; imge için böylesi bir tehlike, doğduğu bağlamdan koparılmasıdır. Çünkü imge-imgelenen ilişkisi bağlam içinde belirir; eğer imge bu bağlamdan koparılırsa o da delaletlerini kaybeder ve kullanıcının onu oturtacağı bağlama göre yeni bir gösterilen sistemine sokulur. Örneğin, döneminde Kremlin Sarayı'nın duvarlarına asılı bir Stalin imgesini düşünün; aynı imgenin bir Tatar köyündeki kahvede asılı olduğunu da. İmge nasıl da birbirine taban tabana zıt bir göstergeye dönüşmektedir. İkon içinse gösterenleri kendi üzerinde toplayan; bir anlamda gösterdiğiyle aynı olan, benzeşen şey diyelim; yani bir anlamda put. Çok tanrılı dinlerdeki temsilleri düşünün; o temsiller aslında yeryüzünde Tanrıyı temsilen yapılmıyorlar mı? Az önce sözünü ettiğimiz simgeye benzer bir değişim, dönüşüm sürecinde kimi işaretler, Tanrıyı göstermekten çıkıp Tanrının kendisi olmaktadırlar ya da kimi resimler, heykeller temsili olmaktan çıkıp bizzat temsil ettiğinin kendisi olmaktadırlar. Dolayısıyla insanlar onların karşısında tuhaf bir haşyete kapılıp onlara ihtiram ve hürmet göstermektedirler. Bir de modernliğin ürettiği ikonlar var; Tanrı düşüncesini öldüren ya da en azından zayıflatan modernler, buradan doğan boşluğu kendi elleriyle ürettiği ikonlarla doldurmaya çalışmaktadır. Özellikle müzik, sinema, futbol ve hatta kimi ürünlerin markaları üzerinden yaratılan bu ikonlar için dünyada kaç kişi ölümü göze almaktadır ve hatta ölmektedir. -İmge patlamasından söz ediyorsunuz, bu patlama nedeniyle \"modern insan\"ın hakikatle bağı kalmadığını yahut sahte hakikatler arasında bir modern insan tasviri görüyoruz. Hakikatle aramızdaki perdeyi biraz da olsa incelttiğini düşündüğümüz imgenin işlevi tersine dönmüş. Bu durumda insanın arayacağı \"bir şey\" kalmıyor mu, değilse imgenin yerine neyi koymalı? -Bırakın imgenin yerine bir şeyi koymayı, tam aksine bugün uzlaşımlarını kaybetmiş simgelerin, bağlamından koparılmış imgelerin ve bizzat kendisini gösteren ikonların tahrip edilmesinden, kırılmasından söz ediyorum. Böylesi göstergeler, hakikatle insanın arasına birer perde olarak girer. Her ne şekilde olursa olsun, her zaman temsil edilenle temsil eden kritik bir eşikte buluşur. Eğer bu kritik eşik bir şekilde aşılırsa o zaman temsil eden, bağlarından, bağlamından koparak kendisi olarak kalakalır. Mesela Haç'ı düşünün; Hz. İsa'dan geriye kalan Haç bugün neyi temsil etmektedir? Allah'ı bilmek, bulmak için imgelere ihtiyacımız yok ki. Tam tersine imgelerin imhasına ihtiyacımız var. Çünkü Allah, insanın yeryüzünde işini kolaylaştırmak için hem peygamberler vasıtasıyla ayetlerini yolladı hem de etrafımızı kevni ayetleriyle donattı. Modern insanın sorunu, yaşadığı imge bombardımana nedeniyle Allah'ın kevni ayetleriyle arasına giren imgelerdir. İnsan, kısa bir zaman için bile olsa kendisiyle ve tabiatla baş başa kalamamaktadır. Dahası, dilin de imgeselleşmeye başlamasıyla birlikte, insan kelimeleri dahi 'görsel' olarak bilmekte, kavramaktadır. Görselliğin yardımı olmaksızın kelimelere anlam yükleyememektedir. Tabii ki, böylesi bir gelişmede medyaların payı büyüktür. Kelimeleri genellikle medyalar imgeyle özdeşleştirmektedir. Örneğin 'sıcak'ı anlamak için belleğimizde ona ait görüntüyü arar olduk; tepsi gibi, sapsarı bir güneşi aklımıza getirmeden sıcağı anlayamaz olduk ya da zenginlik deyince otomobil, villa gibi imgeleri... Elbette simgeler, imgeler olmadan duygularımızı, düşüncelerimizi ifade edemiyoruz. Bu noktada önemli olan, onların doğdukları kritik eşiklerin aşılıp aşılmadığıdır. -Yabancılaşmanın Zevali başlıklı denemenizde \"yabancılaşma'' \"sahte kuram\" diyorsunuz. Yabancılaşma doğu toplumuna, neden yabancı olmalı? -Yanılıyorsunuz, 'sahte kuram' demiyorum ya da en azından böyle dediğimi hatırlamıyorum. Tam tersine yabancılaşma, bir dönem Batı için alabildiğine anlamlı. Kavrama Hegel'in ve Marks'ın yüklediği anlamlar bir yana; iki dünya savaşı yaşamış bir Avrupa'yı en iyi anlatacak kavramların başında geliyor. Belki bundandır, biz de kavramı ithal edip getirmişiz; birçok anlam yüklemişiz ve giderek kavram bir maymuncuğa dönüşmüş. Anlam alanı alabildiğine genişleyen kavramlar sonunda bir şey söylemez, bir anlama gelmez olur; yani delaletini kaybeder. Eğer gerek bireysel, gerekse de toplumsal olarak bir sırt dönüş yaşadığımızı düşünüyorsak, bu halin izalesi yine bu hale uygun kavramlarla düşünüş biçimleriyle mümkündür. Daha açıkça konuşalım; eğer kişi fıtratına sırt dönmüşse, toplum bir asla ya da öze sırt dönmüşse nihayetinde imani bir problemdir. İmani problemleri de yabancı kavramlarla anlayıp çözümleyemeyiz. -Yabancılaşmayla ilgili verdiğiniz örneklerdeki isimler henüz Osmanlı zihniyle bağını koparmamış ilk dönem Cumhuriyet aydınları. O dönemde küreselleşme de henüz ortalarda görünmüyor, düşünceleriniz bugünün ve geleceğin insanı için de geçerli mi? -Gelecek gayptır ve ben gaybı bilmem; o yüzden geleceğin insanı için nelerin geçerli, nelerin geçersiz olacağını kestiremem. Elbette bizim durumumuz Osmanlı döneminden farklı. Hepimiz modern dönemlerde doğduk, modern formasyondan geçtik, dolayısıyla eşyayla birer modern insan olarak ilişki kuruyoruz. Modernist olmak zorunda değiliz, ancak modern durum bizi bir zar gibi kaplıyor ve git gide Batılı insanlara daha çok yaklaşıyoruz; olaylar ve olgular karşısında benzer tepkiler vermeye başlıyoruz; en basitinden zevklerimiz, beğenilerimiz ortaklaşıyor. Ama bir yabancılaşma yaşıyorsak, bu halimiz mazeret teşkil etmez. Çünkü Müslümanız ve Allah hükmetmeye devam ediyor; yükümlülüklerimiz üzerimizden düşmüyor. İçinde bulunduğumuz zamana uygun çözümler bulmak, fikirler üretmek de aydınlarımıza düşüyor. İşte benim itirazım bu noktada başlıyor; Batının kendi özgül koşullarında doğmuş kavramlarla düşünüp fikir üretmeye çalışmaktansa İslam'ın kendi referanslarına, kendi kaynaklarına dönüp yeni zamanlar için, gerekiyorsa yeni kavramlar üretmek derdinde olmalıyız diyorum. İthal ya da ikame kavramlarla büyük düşünceler ortaya konamaz diye düşünüyorum. Halen İstanbul'da bir kamu kuruluşunda çalışıyor; e-edebiyat dergisi www. edebistan. com'un yayın yönetmenliğini yürütüyor. Cemal Şakar edebiyat hayatına, 1982'de Aylık Dergi'de yayınlanan \"Bir İnsan Ölür, Bir Yıldız Kayarmış\" adlı öyküsüyle başladı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Kayıtlar Dergisi'nin çıkışında yer aldı. Öykü ve denemeleri Aylık Dergi, Yönelişler, Mavera, Yedi İklim, Kayıtlar, Hece; Hece Öykü, Yumuşak G, Edebi Müdahele, Tasfiye, Söz Ve Adalet, Eski Yeni ve Kur'ani Hayat dergileriyle Yeni Şafak Kitap'ta yer aldı. \"Esenlik Zamanları\"yla Türkiye Yazarlar Birliği 1999 Hikaye Ödülü'nü kazandı. Tasfiye dergisinin Ağustos 2011 tarihli Cemal Şakar özel sayısı, bugüne kadar hakkında yapılmış en kapsamlı çalışma olma özelliği taşımaktadır."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/doc-dr-turgay-anar-ile-soylesi", "text": "Ahmet Hamdi Tanpınar, hem akademisyen hem şair hem romancı hem deneme yazarı olarak Türk edebiyatında çok da benzeri olmayan bir sanatkardır. Onun hayatına yakından baktığımızda, kendi hayatının gerçeklerinden çıkarttığı ve sanatına çeşitli boyut ve biçimlerde yansıyan ilginç bir kronolojik evren de vardır. Ayrıca sanat ve edebiyata sevdalı bir mizaç onun sanatkar özelliklerini aşağı yukarı aydınlatabilir. Yazdıklarına baktığımız zaman, Tanpınar'ın niçin Türk edebiyatı için değerli bir edebiyatçı olduğunu bariz bir şekilde anlarız. Tanpınar'ın deneme ve romanlarında kültürel ve sanatsal farklılığını ortaya seren bir estetik derinlik de bulunur. Bu yüzden yazdığı cümleler üzerinde okur olarak dikkatlice düşünmek gerekir. Huzur romanı, öyle her roman okurunun kolayca okuyabileceği ve anlayabileceği tarzda bir eser değildir. Onun kendine ait bir evreni, bir edebi coğrafyası vardır. Bu eseri anlayabilmek için elde bir kılavuzla yazarın bu coğrafyasında seyahat etmek, onun doruklarını, kuytu köşelerini ve hepsinden önemlisi güzellikleriyle birlikte onu oluşturan tek tek özellikleri bilmek gereklidir. Böyle bir okuma kılavuzu tasarlayıp metni irdeleyen/açıklayan bir çalışma yaparak okura eserin değerini göstermek istedim ve ayrıca metnin içinde boğulmamak için bir görsel atlasla da okurların doğru güzergahta ilerlemesine bir nevi kaptanlık yaptım sanırım. J. Joyce'un Ulysses'i üzerinde Weldon Thornton'un, Don Gifford ve Robert J. Seidman'ın, Türkçe'de ise Nevzat Erkmen'in çalışmalarını derinlemesine inceledim. Benim çalışmam bunlardan yapısal olarak farklıdır. Huzur Atlası, bir roman metnini çeşitli yöntemlerle ve alfabetik sistem içinde Türk edebiyatında ilk kez irdeleyen bir eserdir. Huzur Atlası'nı hazırlarken romanın çeşitli boyutlardaki anlamsal derinliğini ortaya çıkaran, klasik roman okurunun romanın anlamsal bağını çözmekte zorlandığını tahmin ettiğim, romanın kendi iç bağlarını, bu bağların aynı zamanda yazarın dünyasında hangi anlamlara geldiğini açıklayan ve romanın diğer roman ve eserlerle alış verişini gösteren başlıklar belirledim. Romandaki meseleler, tartışmalar, imgesel yönler, dikkat edilmesi gerekli leit-motifler veya dikkatler, çeşitli alanlara doğru yönelen atıf ve göndermelerin açıklanması ve bütün bu hususların romanda niçin yer aldığını açıklamaya çalışan maddelerin okurun anlayabilmesini sağlayacak ölçüde açık ve anlaşılır olmasına dikkat ettim. Huzur romanını değerli yapan yönlerden biri, romanda dile getirilen meselelerin, kahramanların son derece şiirsel ve görsel bir üslupla tasvir edilmesi, okunan cümlelerin bir Tanpınar üslubunun zirvesi kabul edilecek türde görselliği öne çıkaran çeşitli atıf, gönderme ve tekniklerle örülü olmasıdır. Bu örme işlemi, bir metnin nasıl dokunduğunu apaçık gösteren asıl niteliğidir. Huzur, Türkçenin zirvelerini dolanan tasvirlerle sıkı örülmüş bir metindir. Tanpınar'ın Huzur romanında şiir ve düşüncenin beraber yürümesini istemiş olması, romanın kendine mahsus ve bu yüzden de benzeri çok bulunmayan bir yazma yöntemiyle yaratıldığını gösterir. Bu yönüyle romana baktığımız takdirde Huzur; kültür, sanat, edebiyat, siyaset, ekonomi, görsel sanatlarla kol kola ilerleyen çok cepheli bir eserdir. Bu türden eserlerin malzemeleri ise sıradan roman okurunun çok da üzerinde duramayacağı ayrıntılar ve çeşitli göndermelerle doludur. Huzur, yetmiş yıl önce yayımlandı. Doğaldır ki sadece dil değişmedi, o dili yapan, o dili konuşan ve anlayan insan ve ona anlam veren medeniyet de değişti. Huzur, bu yönleriyle bir deneme-roman gibi düşünülebilir. Huxley'in çok sevdiği bir tarz olan essai-roman, düşüncenin romandaki olayları yürüttüğü veya yarattığı bir roman tarzdır. Tanpınar, bir röportajında Huzur için Garip bir zihni tembellik içinde yaşıyoruz. Eğer bu roman istediğim tesiri yapar ve bizi meselelerin münakaşasına alıştırırsa mesut olurum. diyor. Romanın birçok meselesi var. Bunlar aslında Tanpınar'ı tanımamızı sağlayan güzel ipuçlarıdır. Tanpınar'ın zihnini hep kurcalayan bir soru olarak meselesiz insan çeşitli özellikleriyle romanda karşımıza çıkar. Romanda Mümtaz-Suat çatışmasıyla bu konuya dair tartışmalara şahit oluruz. Meselesiz insanlar, rüzgarın önündeki bir kuru yaprağa benzer. Mesuliyet fikri, Tanpınar'ın ısrarla üzerinde durduğu bir kavram olması açısından insanı değerli yapan temel cevheri bize verir. Tanpınar, biraz da B. Pascal'ın bir öğüdü olan her şeye rağmen iyi düşün ve mesuliyetinin bilincinde ol düsturunu roman boyunca yaşadığı içsel ve dışsal sorunlara rağmen deneyimler. Romanda 1930'lar Türkiye'sinin aşmak zorunda olduğu iktisadi sorunlar, kalkınma meselesi, hocası Yahya Kemal'den alarak genişlettiği imtidad bahsi, yani devam ederek değişmek, değişerek devam etmek fikri, kültür ve sanatta geçmiş insan ve medeniyetle nasıl irtibat kurulacağı üzerinde de durulur. Öncelikle Huzur romanının Türk edebiyatı için niçin önemli olduğunu Huzur Atlası çalışmasını yazarak ispat ettim. Huzur, bir romanı değerli yapan bütün özelliklerinin sıkı sıkıya dokunduğu, birbirinin içine geçtiği inanılmaz güçlü bir sisteme sahiptir. Bu yüzden, romanı anlamak için roman haricindeki bilgilere/gözlemlere ve benim işaret fişeği diyebileceğim bir atlasa ihtiyaç vardı. Bu sistemi, Huzur Atlası'nda dört yüzden fazla madde ile okurların dikkatlerine sunarken, aslında bir romanın doğru okunduğu takdirde insanın hayat yolunda ne kadar vazgeçilmez olabileceğini, insanı kültürel-sanatsal açıdan nasıl besleyebileceğini anladım. Roman okumak, bir aylak okur faaliyeti gibi görünür. Bunda etkili olan faktör roman okurunun okuduğu eser için önceden bilgi sahibi olmak zorunda olmamasıdır. Ben buna ön bilgisiz okuma diyebilirim. Ama Huzur bu türden bir metin değildir ve böyle bir okuma faaliyeti birçok okuru bu yüzden hüsrana itmiştir. Huzur romanı, adından çok söz edilen ama içeriği ile çok da derinlemesine açıklamaların yapılmadığı bir romandır. Huzur Atlası, sadece Huzur romanını açıklayan bir eser değil. Atlas, Huzur romanını merkeze alır, buradan irtibatta olduğu Sahnenin Dışındakiler, Mahur Beste ve Suat'ın Mektubu romanlarına da açılır. Huzur Atlası'nı okuyanlar, Huzur'un derin sınırlarını, onu var eden temel özellikleri, metindeki hemen her türden göndermeyi, romanda atıf yapılan sanat eserlerinin kaynaklarını tespit edip bunların romanda kullanılma gayesini irdeleyebilecek bilgiye ve yorumlara başka hiçbir roman harici kaynağa gitmeden doğrudan sahip olabileceklerdir. Ayrıca Huzur Atlası, romanının derin bağlantılarını belirleyen, okurun romanı anlamasını kolaylaştıran açıklamalarla onlara gidilecek güzergahları gösterecektir ve bu sayede okurlar romanı çeşitli boyut veya ölçeklerde analiz edebileceklerdir. Uzun zamandır Tanpınar'ı ve eserini çeşitli boyutlarda irdeleyen, onun Türk edebiyatı için önemini ortaya koyan bir ansiklopedi hazırlamak için çalışıyordum. Yaklaşık dört yıl oldu. İlk iki yıl, Tanpınar'ın bütün eserlerini ve onunla ilgili yazılmış metinleri okuyup çeşitli madde başlarını belirlemek, açıklanması gereken kişi, eser, kavram vb. özellikleri yazmakla geçti. Bu tür ansiklopedik çalışmaların öyle kolayca ortaya çıkabileceğine inanmıyorum, bu yüzden, bir süre sonra Huzur romanına odaklandım. Bunda, değerli arkadaşım Şaban Özdemir'in uyarı ve teşviklerini mutlaka dile getirmeliyim. Onun sayesinde Huzur Atlası'na farklı bir hızla başladım. Bu çalışma, bu ansiklopedinin bence henüz ilk adımı. İlerde eğer planlarım doğru netice verirse okurlara başka sürprizlerim olacak. Bu soruya çok farklı cevaplar verilebilir. Durduğunuz yer, edebiyat metnine bakışınız, bir eseri niçin ve nasıl değerli gördüğünüz gibi cevaplanması gerekli hususlar yolunuzu aydınlatır ve cevabınızı belirler. Günümüzde eser veren yazarları dışarda tutarak birkaç roman yazarının ismini şöyle sıralayabilirim: Halit Ziya, Yakup Kadri, Refik Halit, Ahmet Midhat, Abdülhak Şinasi, Kemal Tahir, Tarık Buğra, Peyami Safa, Yusuf Atılgan, Tezer Özlü, Sevim Burak... İsimler böyle uzayıp gider. Ama bir atlas gibi olmasa da farklı bir bakış açısıyla hazırlandığını bildiğim ve benim de bir yazı ile katkı sağladığım bir çalışma kısa bir süre sonra yayımlanacak. Bunun müjdesini verebilirim sanırım. Editörlüğünü Mesut Koçak hocanın yaptığı ve Türk roman tarihi için son derece önemli bir eser olan Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar romanını farklı boyutlarda inceleyen/irdeleyen bir kitap yakında Ketebe Yayınları tarafından neşredilecek. Tutunamayanlar'dan yola çıkan böyle bir çaba, ilerde Oğuz Atay'ın bütün romanları için niçin bir ansiklopedi yazmasın? Bekleyip göreceğiz. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/duran-cetin-le-soylesi", "text": "Duran Çetin Konya'da yaşıyor. Hikayeler ve romanlar yazıyor. Beka Yayınlarından çıkmış Sana Bir Müjdem Var, Bir Kucak Sevgi, Yolun Sonu, Güller Solmasın, Portakal Kızım, Gözlerdeki Mutluluk, Kırmızı Kardelenler, Bir Adım Ötesi... gibi kitaplarına 2008'de bir yenisini ekledi: Toprak Gönüllüler... Yazarla son romanı üzerine konuştuk. Toprak Gönüllülere gelmeden, daha önce yayınladığınız kitaplara biraz değinelim istiyorum. -Elbette. Edebiyat yazın alanındaki ilk kitaplarla başlangıç 2000 yılında oldu. 5 öyküden oluşan \"Bir Kucak Sevgi\" ilk kitabımdı. Şimdi ikinci baskısı yapıldı. Bu kitaptaki hikayeler köy hayatındaki güzelliklerini, günümüz insanının özlemlerini anlatıyor. Mutlaka her insanın kendi hayatında da ben bunu yaşamıştım diyebileceği konuları içeriyor. İkinci kitabım yine öykü oldu: Güller Solmasın toplam yedi öykü var içinde. Hikaye tarzımın oluşmasında önemli bir yere sahip. İlk yazdığım kitap olan Bir Adım Ötesi isimli roman ancak bunlardan sonra yayınlandı. Burada eğitim ve eğitimcinin yaşadıkları geçeklerden hareketle sürükleyici kendini başkalarının yerine koyucu bir fikirle yazıldı. Aslında bu romanın yazımı belki de sekiz yıl sürdü. Sonra tekrar öykü kitabım Kırmızı Kardelenler yayımlandı. On yedi öyküden oluştu. Okurken heyecanlanacağınız, üzüleceğiniz, duygulanacağınız; içinde kendinizi bulacağınız, gerçeklerle yüzleşeceğiniz, yaptıklarınızı sorgulayacağınız, anne-baba ve komşuluk hakkının nasıl olması gerektiğini, en açık, acıklı ve gerçeklerden hareketle işlediğim Portakal Kızım isimli romanımın ikinci baskısı çıktı. Sana Bir Müjdem Var güzelliği, anlayışı, hoşgörüyü, iyiliği ve iyiyi öngören müjdeli bir kitap... Hikayelerle hayatı anlatan ve doğruyu işaret eden... - Toprak Gönüllüler ne anlatıyor? Daha doğrusu Toprak Gönüllüleri yazarken neler düşündünüz? Neler hissettiniz? Neyi amaçladınız? -Çok şey düşündüm. Farklı, yaşanmış bir öyküydü beni yola çıkaran. İnsanımızdı, garibanlıktı, yoksulluktu, cahillikti, ilgisizlikti... Yazarken hissettiklerimi anlatmak kolay değil. Bir süre geçince artık roman kahramanı gibi davranmaya, düşünmeye, duygulanmaya başladım. Bazı bölümlerde duygularımı gizlemedim. Olduğu şekliyle yansıttım. Gerektiğinde ağlamaktan çekinmedim. Çünkü onlar bu olayları yaşamışlardı. Bu olaylar onları olgunlaştırmış, gönülleri kocaman olmuş, kocaman yüreklerine bütün olumsuzlukları gömmüşler ve bu sıkıntılı anlarında bile toprak kadar geniş, toprak kadar kabul edici, toprak kadar mütevazı olmasını bilmişlerdi... Toprak Gönüllüler, Almanya'ya giden ve kendi kimliklerin kaybeden Zekileri, benlik ve kimliklerini koruyan ve dindar birer insan olarak dönen Anadolu insanımızı hikaye ediyor. Mevlana coğrafyasının insanlarını konuşturuyor. Saf Anadolu insanının yazgısını, billur bir ırmak gibi akan, duru, sade ve yalın bir dille mütevazı bir üslupla, acele etmeden hazin hazin sunuyor Toprak Gönüllüler. -Kitaplarınızda okurlara mesaj verme kaygısı çok belirgin. Edebiyatı anlayış biçiminiz, edebiyat anlayışınız demek istiyorum, bu noktadan mı neşet ediyor? -Düşüncenizde haklı olduğunuz taraf var. Aslında yazmaya başlarken illa ki şu mesajı vermeliyim gibi bir peşin kanaat söz konusu değil, ama genel itibarı ile yazdıklarımın bir yere dayanması gerektiği düşüncesinden de uzak kalamıyorum. Hayır söylemeyi, iyi insan olmak uğrunda yapılması gerekenleri yazmaktan hoşnut olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. İnsanın sorumluluklarının olduğunu, sorumluluklarını yerine getirirken hayatın gerçekliğinden uzaklaşmadan yaşamanın da bir hedef olduğunu hatırlatmak, güzellikleri unutturmamak, hatalı davranışlarının nelere mal olduğunu göstermenin gerekliliği ve bunun yapılmasının görev olduğunu düşünerek böyle bir tercihim söz konusu. Herkesin bu şekilde yazması gerekmiyor. Bunun da edebiyatımızın ayrı bir güzelliği, ayrı bir zenginliği olarak görüyorum. Mesaj derdi/kaygısı taşımadan da yazılar kaleme alınır. Yeri geldiğinde de mesaj da olabilir. Mesaj kaygısı taşımamak ne kadar tabii ise bu kaygıyı taşımak da o kadar tabiidir. Aslında bu düşüncenin yazılarımın tamamını kapsadığını söyleyebilmek de çok güç. Bazen kendiliğinden gelen, kendiliğinden oluşuveren düşünceler olabiliyor. Bu güzellikleri, edebiyatın güzelliğiyle birleştirmenin önemli olduğunu düşünüyorum. Çocuklar için yazdığım öykülerde bu tespitinizin doğruluğu çok daha muhakkak. -Yazarın mesaj verme kaygısının, eserin edebi seviyesini olumsuz yönde etkilediğine dair genel bir kanaat vardır. Siz böyle düşünmüyor musunuz? -Sırf mesaj vermek için yazılar kaleme alındığında bu düşüncenizin doğruluğu düşünülebilir. Ama yazarken kendiliğinden oluşmuş olanların bu edebi seviyeyi düşürmesi mümkün değil. Nitekim dünya edebiyatında, klasiklerde bunun çok sayıda örneği de mevcut. Yerinde kullanıldığında olumsuz bir etki söz konusu olamaz. Aksine bazen güzelliği güzellikle sırlamak gibi bir şey olur. Victor Hugo, Sefiller'inde kötü adam Jan Valjan'ın başpiskoposun etkisiyle iyi adam oluşunu anlatır. Dostoyevski, Suç ve Ceza'da günah işleyen Raskolnikov'un vicdan azabını ve sonunda vicdanının sesine kulak vererek itirafını anlatır. İnsan Ne ile Yaşar isimli eserinde Tolstoy, yine iyi insanları, iyiliği ve iyi olma vurgusunu yaparak hikayesini anlatır. -Kitaplarınızda anlattığınız kişilerin genellikle iyi kişiler olması, kötülüklerden uzak duruyor olmaları, sizin bilinçli bir tercihiniz mi? Kötüleri, kötülükleri anlatmaktan özellikle mi kaçınıyorsunuz? -Tamamen böyledir demek mümkün değil. Hayat iyi ve kötü sarmalında geçiyor. Bunun için iyilerle kötüleri birlikte anlatıyorum. Kötülüklerden bahsetmeden sadece iyi ve iyilikten bahsetmek ortada kalacaktır. Vurgumuz iyi insan üzerine olduğunu kabul ediyorum. Bilinçli olarak belki de bunu yapıyorum. Yazıdaki amacımı, hedefimi, yönümü ortaya koymak belki de. Mesela Portakal Kızım romanımda bir gelin var, eşi var kötülüğün en acıtıcı yönünü temsil ediyor. Kaynana güzelliği, iyiliği ortaya koyuyor. Toprak Gönüllüler romanımda aynı durum söz konusu: Zeki ve eşi Makbule var insani duyguları sınır tanımaksızın zorlayacak kadar kötülük içinde. Ama Hanife var, Celal var, iyi ve güzeli temsil eden. Yani kötü ve kötülükler de işleniyor kitaplarımda ama iyi ve güzel önceleniyor. Bir de kötülüğün örnek olmasını istemiyorum. -Tezgahta neler var? diyelim, son olarak. -Edebiyat tezgahı kapanmamalı, ara verilmemeli, aralar uzatılmamalı en azından, diye düşünen biri olarak, kalemle arkadaşlığımın soğumasını istemem. Bunun için sürekli yazmak gibi bir alışkanlığım var. Bir kitap yayınlanınca yerine biri gelmeli. Yoksa ben rahat edemem. Ben öykü ve romanlarımı münavebeli bir şekilde yayımlanmasını istiyorum. Şimdi sırada öykü var. Eğer bu sorunuzla yayına hazır olanları kastediyorsanız, üç roman, yaklaşık üç öykü kitabım elan hazır. Olgunlaşma süreci yaşaması gerektiğini düşünerek daha sonra okunmak üzere kenarda beklemeleri benim için vazgeçilmezlerden. Onlar şimdi o sürecin içindeler."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/duran-cetin-le-soylesi-1", "text": "Duran Çetin Konya'da yaşıyor. Hikayeler ve romanlar yayınlıyor. Tamamı Beka Yayınları'ndan çıkmış eserlerinin sayısı sekiz... Sana Bir Müjdem Var, Bir Kucak Sevgi, Yolun Sonu, Güller Solmasın, Portakal Kızım, Gözlerdeki Mutluluk, Kırmızı Kardelenler, Bir Adım Ötesi... Duran Çetin'le eserleri üzerine konuştuk... -Duran Çetin'in edebiyata girişi, daha doğrusu yazmaya ve okumaya girişi nasıl oldu? 2000 yılında ilk kitabınızı yayınladığınıza göre ve 1964 doğumlu olduğunuza göre, eserlerinizi yayınlamak için uzun süre beklemiş olmalısınız... -Okumaya girişi ile yazmaya girişimi ayırmak lazım. Zira okumaya okumayı öğrenince başladım. Ortaokul ve Lise yıllarında bazı öğretmenlerimizin teşviki ile kitap almaya, kitap okumaya başladım. Bu okuma, hızını artırarak üniversite yıllarında zirve yaptı. Öğretmenliğe başladığım yıllarda da hızını kesmedi. Okudukça yazma isteği uyandı bende. Yazmayı çok tasarladım ama başlamanın zorluğunu siz de takdir edersiniz. İlk yazılarıma gazete köşesi ile başladım. Yıl 1987 idi. Sonraki yıllarda mütemadiyen değişik illerde değişik gazetelerde köşe yazmaya devam ettim. Elan da devam ettiriyorum. Kitap yazmaya, öykü ve roman yazmaya başlamam da aslında aynı yıllara tekabül ediyor. Zira kendimi yazmaya zorlamadan daha ziyade bazı olaylar benim yazmam gerektiğini bana fısıldadı, hatta beni mecbur etti. Ben de yaşadıklarımın tesiri ile bismillah deyip elime kalemi aldım. Yaşadığım olayları, çektiğim sıkıntıları yazarak rahatladım, kalemime söylettim, diyebilirim. İlk yazdığım kitap bir romandı. Roman denemesi de denebilirdi. Yayınlanması için bir hayli bekledi, dinlendi, beklemekten yorulmaya başladığını düşündüğünde yayınlanma imkanı buldu. Tabi yıl 2003'tü. -Edebiyata, yazıya bakışınızın mesaja dayalı olduğunu düşünüyorum. Bu sizin yazmaya başlarken öngördüğünüz bir şey miydi? Edebiyat-mesaj ilişkisi üzerine neler söyleyeceksiniz? -Düşüncenizde haklı olduğunuz taraf var. Aslında yazmaya başlarken illa ki şu mesajı vermeliyim gibi bir peşin kanaat söz konusu değil ama genel itibarı ile yazdıklarımın bir yere dayanması gerektiği düşüncesinden de uzak kalamıyorum. Hayır söylemeyi, iyi insan olmak uğrunda yapılması gerekenleri yazmaktan hoşnut olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. İnsanın başıboş yaratılmadığını, sorumluluklarının olduğunu, sorumluluklarını yerine getirirken hayatın gerçekliğinden uzaklaşmadan, yaratılış gayesi doğrultusunda yaşamanın da bir hedef olduğunu hatırlatmak, güzellikleri unutturmamak, hatalı davranışlarının nelere mal olduğunu göstermenin gerekliliği ve bunun yapılmasının görev olduğunu düşünerek böyle bir tercihim söz konusu. Herkesin bu şekilde yazması gerekmiyor. Bunun da edebiyatımızın ayrı bir güzelliği, ayrı bir zenginliği olarak görüyorum. Mesaj derdi/kaygısı taşımadan da yazılar kaleme alınır. Yeri geldiğinde de mesaj da olabilir. Mesaj kaygısı taşımamak ne kadar tabii ise bu kaygıyı taşımak da o kadar tabiidir. -Buradan hareketle yazdıklarınızı çocuk edebiyatı bağlamında da düşünebilir miyiz? En azından onlara da yönelmiş olduğunuzu söyleyebilir miyiz? -Elbette. Benim bu konuda çalışmalarım söz konusu. Çocukların dilinden anlamak, onların düşüncelerini yakalayabilmek önemlidir. Çocuk edebiyatı ile ilgili çalışmalarım devam ediyor. Onların günümüzde zor durumda olduklarını biliyorum. Onların bizi biz yapan değerleri öğrenmesi, duyması ve yaşaması çok önemlidir. Kendi kültürümüzü, örf ve adetlerimizi öğrenmesi geleceğimiz açısından önemlidir. Bu önemi hiçbir zaman geri plana bırakamayız. Buna hakkımız da yok sanırım. Sana Bir Müjdem Var, Bir Kucak Sevgi, Güller Solmasın öykü kitaplarım çocuklar içindi. Yeni bir çocuk romanı üzerinde çalışıyorum. Çocuk öykülerine devam etmeyi düşünüyorum. Piyasaya çıkmamış masallarım da hazır. Resimlenmiş şekilde çocuklarımızın eline ulaşacağı zamanı bekliyor. -Edebiyat dergilerinde fazlaca görünmediğinizi sanıyorum. Bu bir tercih miydi? Edebiyat dergilerinin genelde yazarlığa giden yolda bir okul olduğu düşünülür. Elbette ki yazar, başka yollarla da kendini inşa edebilir. Bu noktada siz neler diyeceksiniz? -Edebiyat dergilerinin bir okul oluşu görüşünüze kesinlikle katılıyorum. Bu yolda edebiyat ve edebiyatçılara önemli katkıları olmuştur. Olmaya da devam edeceği düşüncesine de sahibim. Benim böyle bir yol izlememiş olmam doğrudur. Ben öykülerimin hepsini gazetelerde tefrika ettim. Onun üzerinden tekrar çalıştım. Ben öykülerimi edebistan. com ve daha farklı edebiyat sitelerinde yayınladım ve yayınlamaya devam ediyorum. Ayrıca Edebiyat Otağı ve Berceste dergilerinde de öykülerim yayımlanıyor. -Roman ve öykülerinizde kırsal kesimin insanlarının ağırlıklı olarak işlendiğini görüyoruz. Bunun sebebi nedir? Yaşadığımız çağın ruhunun şehirlerde yaşadığı düşünülürse, sizinki bir kaçış olarak düşünülebilir mi? -Belki yazı da bir kaçış. Yazının arkasına gizlenmek, söyleyemediklerinizi söyletmek, düşüncelerinizi onunla ifşa etmek, gerçek hayatı yazılarla yüzleştirmek de kaçıştır. Kırsal kesim insanları var öykülerde, roman kahramanlarımın bir kısmı da kırsal kökenli. Belki de kendimin de kırsal kökenli olmamdan kaynaklanıyordur. Ama şimdi şehirde yaşıyorum. Şehri soluyorum. Şehri kokluyor, şehri adımlıyorum. Çağın ruhunun şehirlerde yaşadığını söylüyorsunuz. Öykülerimin ve romanlarımın mekanlarının çoğunluğu şehirlerdir, zamanlar şehirde solunarak geçiyor. Kahramanlar da şehirli ve şehirde geçiyor. Portakal Kızım şehrin çıkmazlarını, büyük şehrin sıkıntılarını ve yozlaşmalarını göz önüne seriyor. -Duran Çetin'in odaklandığı konular/noktalar nelerdir? -Benim için önemli olan öğretici olması. Yani okuyucuya bir şeyler verebilmek. Sadece yazmak için yazmak benim için geçerli değil. Yazıyorsam faydalı olmayı amaçlamam gerekir. Gerekirse açık bir şekilde çıkarılması gereken dersi yazmaktan da kaçınmam. Dedim ya maksadım faydalı olmak. O zaman bu işi faydalı olma esasına oturtmalıyım. Bunu da yaptığımı zannediyorum. Toplumun içinde bulunduğu ahlaki yozlaşma beni çok rahatsız ediyor. Bunun önlenmesinde katkım olursa kendimi bahtiyar addedeceğim. Ana baba hakkından tutunda komşu ilişkilerine kadar... Toplumun özlediği güzellikleri öykülerle genç ve çocuklarımıza aktarabilmek, onlara yön vermek... Bizi biz yapan değerleri öğretmek, anne ve babalara yardımcı olmak düşüncesiyle yazmaya çalışıyorum. -Sizi yazmaya götüren şeyler nelerdir? İnsanı yazdıran şey nedir? -Anadolu'nun kavurucu yazından ve dondurucu kışından, dahası sımsıcak ve yanık bağırlı insanlarından kareler bulacağınız, anlamlı, gerçekçi ve çocuksu duyguları yaşayacağınız, gençlik yıllarınıza döneceğiniz hikayeler... Gerçek yaşam öyküleri tercihimdir. Hatasıyla sevabıyla yalın bir şekilde ve herkesin okuyacağı, anlayacağı ve kendinden bir şey bulacağı... hatta çocuklarımız için yazdığım öykülerde ders verici ve hataların tekrarını önleyici duygularım ön planda oluyor. Anadolu'nun sıcacık sesi olabilmektir gayretimiz. Her kesimden insanımızın dertlerini, kültür ve yaşam biçimlerini işleyerek, okuyucuyla bütünleştirme düşüncesiyle öykü ve romanlarımı yazmaya ve yayımlamaya devam ediyorum. Aslında insanlara faydalı olmak için yazıyorum. -Türk ve dünya edebiyatında, sizi besleyen, sizi etkileyen, sizin kendinize örnek aldığınız yazarlar kimler? -Yazar olarak, pek çok isimden yararlandım, beslendim. Kendi yerli yazarlarımızdan Batı Edebiyatından herkesin üzerinde ittifak ettiği bazı isimler... Yazmadaki tekniği açısından özellikle üzerinde durarak okuduklarım var. Roman; hikaye, şiir, başarı, eğitim, bilgi ve araştırma kitapları... Kur'an, Hadis, Mesnevi... Mehmet Akif, Necip Fazıl, Yahya Kemal, Bediüzzaman, Ömer Seyfettin, Kemalettin Tuğcu, Goethe, Balzac, Tolstoy, Dostoyevski, Çehov, Refik Halit, Sabahattin Ali... Ayrıca roman noktasında Ali Erkan Kavaklı'yı da zikretmem gerekiyor. -Konya'da yaşamak sizin için ne anlama geliyor? Neler kazandırıyor size? Ya da belki neler kaybettiriyor? Mevlana ile aynı şehirde olmak veya... Sizde ne gibi duygulara sebep oluyor? -Konya'da olmak bana bir şey kaybettirmiyor. Aksine çok şey kazandırıyor. Eğer kitap dünyasının kalbi açısından Konya'yı taşra olarak kastediyorsanız; günümüzün teknolojisi ile bunun aşılması çok kolay. Yok kültürel etkinlikler açısından değerlendirirseniz; Büyükşehirlerin hepsinden belki de daha çoğu Konya'da yapılıyor. Konya tarihten getirdiği kültür başkentliği özelliğini üzerinde taşıyor. Soluduğumuz hava bile bize etki ediyor. Yanı başımızdaki Mevlana, Şems, Sadrettin Konevi ve umulduğundan fazla yazarının olduğu bir şehirde zorluk çekilmesi düşünülemez. Ben Konya'nın benim için iyi bir seçim olduğunu düşünüyorum. Mevlana tüm insanlığa mesaj verdiği gibi bizi de bu yönde etkiliyor. Onun sözleri, Mesnevisi, manevi havası..."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/duran-cetin-le-soylesi-2", "text": "-Tarihe not düşmek bakımından, yazı serüveninizi konuşabilir miyiz? -İlk yazım İki Eylül Gazetesi'nde (Eskişehir,1990) çıktı. Bu bir köşe yazısıydı. Uzun zaman devam etti. Halen de Konya'da bir bölge gazetesinde devam ediyor. Gazetelerin dışında yazılarım ve öykülerim Yedi İklim, Berceste, Ay Vakti, Edebiyat Otağı, Irmak, Son Çağrı, Ribat, Müsvedde, Dergah, Hece gibi basılı, Edebistan. com, 40ikindi. com, gibi edebiyat portallarında ve yerel gazetelerde yayımlandı. Öykülerim sürekli olarak Edebistan'da yayımlanıyor. -Hikayeleriniz romanlarınız yayınlandı. Elan yayımlanma aşamasında kitaplarınız var. Kitaplarınızı konuşalım biraz? -Evet, ilk kitabım daha çok çocukların kalbine yol bulmayı amaçlayan Bir Kucak Sevgi'ydi. 2000 yılında yayımlandı. Bu ilk kitabım olmasından mıdır, nedir benim için çok önemli. 2. olarak Güller Solmasın isimli hikaye kitabım yine aynı yıl yayımlandı. Bunların 2. baskıları da yapıldı. Üçüncü kitabım 5 ya da 6 yıl kadar yazımı süren romanım oldu yıl 2002 idi ve ilk romanım yayımlandı: Bir Adım Ötesi. Bir öğretmen öyküsüydü romanın işlediği belki de bendim. Sonra devam etti kitap yayımlanma serüveni. 2003'te Kırmızı Kardelenler, Yolun Sonu 2004, Portakal Kızım, 2005, Sana Bir Müjdem Var, 2006, Gözlerdeki Mutluluk, 2007 Toprak Gönüllüler, 2008. Evet her yıl bir kitap yayınlamaya çalışıyorum. Münavebeli olarak düşünüyordum bir öykü bir roman. Bazen buna uyamıyorum. Bu Eylülde iki kitap planlıyoruz. Bu da bir ilk bizim için. İkisi de öykü. Biri dergilerde yayımladığım son zamanlardaki öykülerden oluşuyor. Diğeri yine benim tarzım dediğim ve bile isteye yazdığım öykülerden oluşuyor. Bakalım zaman ne gösterir. Tabi yayımlanmaya hazır öykü, roman, makale ve gezi yazılarım da var. Sayısını söylemek zor ama epeyce fazla diyebilirim. -Hikaye ve romanlarınızda çocuk edebiyatına yaklaşık duruyorsunuz. Hatta bazı kitaplarınız çocuk merkezli bile sayılabilir. Bunu nasıl görüyorsunuz? Bu bir karmaşa mı; yoksa bile isteye oluşturduğunuz bir dil mi acaba? -Beni çocuk edebiyatçısı olarak ananlar var. Bundan gurur duyarım. Çocuklara yazmak özen ister, emek ister. Diğerlerinde de aynı ama bunun üzerine birazcık çocuk hassasiyeti göstermeniz gerek. Bu da işin ayrıcalıklı olduğunu ortaya koyuyor. Onu ifade etmek için söyledim. Bunda bir karmaşa yok. Ben öykülerimi üçe ayırıyorum. Çocuklara yönelik yazdıklarım, sanat ağırlıklı olanlar ve doğrudan doğruya fayda amaçlı yazdığım öyküler... Hatta bir çocuk romanım da yayına hazır ama ne zaman çıkar, çocuklarımıza ne zaman ulaşır onu bilemiyorum. Yaptıklarımın hepsini bilerek yapıyorum. Bana ne güzel yazmış desinler diye bir şeyin peşinde değilim. Faydalı olmak öncelediğim bir şeydir. Yazıyorsam iyiyi güzeli öncelemeliyim, düşüncesi hakim bende. -Yalın, anlaşılabilir bir diliniz var; anlatıların sonunda sıklıkla sürprizlere açık durmuyorsunuz. Bunu okura ulaşmak açısından nasıl görüyorsunuz. Dezavantajları da oluyor mu zaman zaman? Tepkiler nasıl yani. Okurunuzun nabzını tutabiliyor musunuz? -Ben dezavantajı olduğunu düşünmüyorum, aksine sadeliği ile okumayan Türkiye'de birilerini okuma bilinci kazandırabilirsem kendimi bahtiyar addederim.. Neyi niçin yazdığım, önemli olan. Bazen eleştiriler de oluyor muhakkak. Edebiyat ve sanatı öncelikli kabullenen dostlarımız bu konuda daha sanat içerikli yazmamın iyi olacağını söylüyorlar. Ben zaten bunu da yapıyorum ama onları kitap olarak hiç yayımlamadım. İlerde belki diyorum. Daha önce de söyledim. Mesaj benim için önemlidir. Aslında yazmaya başlarken illa ki şu mesajı vermeliyim gibi bir peşin kanaat söz konusu değil, ama genel itibarı ile yazdıklarımın bir yere dayanması gerektiği düşüncesinden de uzak kalamıyorum. Hayır söylemeyi, iyi insan olmak uğrunda yapılması gerekenleri yazmaktan hoşnut olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim. İnsanın sorumluluklarının olduğunu, sorumluluklarını yerine getirirken hayatın gerçekliğinden uzaklaşmadan yaşamanın da bir hedef olduğunu hatırlatmak, güzellikleri unutturmamak, hatalı davranışlarının nelere mal olduğunu göstermenin gerekliliği ve bunun yapılmasının görev olduğunu düşünerek böyle bir tercihim söz konusu. Herkesin bu şekilde yazması gerekmiyor. Bunun da edebiyatımızın ayrı bir güzelliği, ayrı bir zenginliği olarak görüyorum. Mesaj derdi/kaygısı taşımadan da yazılar kaleme alınır. Aslında bu düşüncenin yazılarımın tamamını kapsadığını söyleyebilmek de çok güç. Bazen kendiliğinden gelen, kendiliğinden oluşuveren düşünceler olabiliyor. Bu güzellikleri, edebiyatın güzelliğiyle birleştirmenin önemli olduğunu düşünüyorum. -Bir de yazdıklarınızda, eleştiri aşırılaşmıyor, eleştiride çok olumsuzu sergileyip geri çekilme var olay ya da durum anlatımlarınızda. Bu sarsmaz mı sizce hikaye ya da roman yazarını? -Anlatmak sarsıntıyı yok edecek mi peki? Etmeyecek. Yazdıklarımda eleştiri de var, teşvik de var, yönlendirme de var. Ama zaten benim hayatımda aşırılık yok, aşırılığa yer de yok. Bende olmayan bir şeyi dikkat çekme adına yapmam da çok doğru olmaz. Mutedil olmayı öğütlerken bunu ben aşarsam, yaptığım işin anlamı kalmaz, diye düşünüyorum. Kendime yapılmasını istemediğimi başkasına yapmamalıyım ve örneklik teşkil etmesine de sebep olmamalıyım. -Yazmada zaman sorunu yaşıyor musunuz Duran Bey? Ah yetmiyor vakit, dediğiniz oluyor mu? -Hayır. Hiç böyle bir sıkıntım olmaz benim. Benim için zaman ve mekan da özellikli değil. Her zaman ve her yer olabilir. Yazmak gerekirse her yerde yazarım. Benim için özel bir zaman söz konusu değil. Genellikle evimin balkonunda yazmayı tercih ediyorum. İnsan azmettikten sonra her şeye vakit bulur. Yetmez bahanesi boş olanlar içindir, diye düşünüyorum. Belki yoğunluğum oluyor ama zamansızlık asla. Eğer istiyorsan gece kalkar okursun ve yazarsın, ya da insanlar piknikteyken oturup yazabilirsin bu irade meselesi. Bir de inanmış olma diyorum. Yazmanın gerekliliğine inanmış olmalısın, hepsi bu kadar. -Oğlunuzun şiire ilgisinden rahatsız oluyor musunuz? Ya da onun şiirden çok hikayeye yönelmesini ister miydiniz? Böyle bir ukde taşıyor musunuz sahi? -Muhammed Enes, şiir yazar, yazmaya devam ediyor, hikaye de yazıyor. Aliye Büşra da öyle. Benim şiirden koparma diye bir derdim yok. Ama benim gibi öykü yazmaları hoşuma gider. İkisi de istediği alanda yazabilirler. Şu an önemli olan okumaları. Zaman onların önünde yollar açacaktır muhakkak. Bekleyeceğiz ve göreceğiz. -Çocuklar için tiyatro düşündünüz mü hiç? Tarzınızın oyun yazarlığına yakın olduğunu düşünüyorum, ne dersiniz? -Düşünmekse evet. Ama düşünmek yetmiyor. İcraat lazım. Düşünceleriniz doğru. Ben de hissediyorum bunu. Henüz bir girişimim olmadı. Bir senaryo var elimde onu bile tamamlayamadım. İlerde belki kim bilir. Bu alanın da bir hayli boş olduğunu, ihtiyaç hissedildiğinin farkındayım. Size ve dünyabizim portalına teşekkür ediyorum. Çok güzel bir site. Aktif canlı, cıvıl cıvıl, düzeyli... Başarılar diliyorum. 1964 yılında Konya/Çumra/Apasaraycık Köyünde doğdu. İlkokulu köyümde imkansızlıklar içinde okudu. Orta öğrenimimi yatılı olarak Çumra'da tamamladı. 1986 yılında Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezun oldu. Aynı yıl evlendi ve öğretmenliğe başladı. Eskişehir, Turhal, Kulu, Çumra'da öğretmenlik yaptı. Elan Selçuklu Adnan Hadiye Sürmegöz İlköğretim Okulunda öğretmenlik ve idarecilik yapıyor."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/duran-cetin-le-soylesi-3", "text": "-Kitabınıza adını veren Balkondaki Adam öyküsünde balkon; -Bu kitabımda balkon imgesi farklı anlamlar yüklenerek fazlaca yer aldı. Belki de bunun yanında düşünmenin gerekliliği ve düşünen insan modellemesi yapılıyor. Balkon, çoğu zaman insanın düşünmek için kullandığı bir araç mekan. O zaman balkon bakış açısı da olabiliyor. Hayatın devam ettiğini de, hayatta yapılan birçok konuşmanın, davranışın anlamsızlaştığını da, kent yaşamının cenderesini ve sıktığı, bunalttığı insanların çıkış yeri olarak da görülmesi pekala mümkün. Bir de beton yığınları içinde kalmış olmanın, bunalmanın, kalabalıkta yalnızlık içinde kalmanın bir yansımasıdır balkon imgesi. -Ben Seni Ararım isimli öyküde Yalnızlaşan bir adam, yalnızlaştıkça korkan, korkuyla korkunç düşüncelere sapan, sapaklardan geri dönüşünde zor adımlar atan, attığı adımları gittikçe belirsizleşen, kaybolmaya yüz tutan, kalabalıklar ortasında yalnızlık hissiyle kıvranan bir adam diyorsunuz. Öykülerinizde ağırlıklı olarak hep bir arayışın, bekleyişin kaygılarını mı vermeye çalışıyorsunuz? -Ama insanın hayatı hep bir arayış, bekleyiş içinde değil mi? Yaratılıştan beri insanlar arayış peşindeler. Günümüz insanının arayışı daha farklıbir boyutta devam ediyor. Ve öze dönüş beklentisiyle ömürlerini tamamlıyorlar. Biz de insanın öyküsünü yazıyorsak bunların olması çok tabii. Bu bekleyişi ve arayışı değişik duygularla beslenmesi bütünleşmesi de bir başka gerçeklik. Kaygısız olmamak da mümkün olmayacağı varsayımı ile Balkondaki Adam kitabımdaki öykülerimde tespitlerinizin doğruluğu muhakkak. -Büyük Ödül kitabında gözlemlere daha çok yer verdiğiniz tespiti doğru olur mu? -Evet, ben öykü yazmada gözlemi çok önemsiyorum. Birçok öykümde bunu görmek, söylemek mümkün. Öykü konusunun gerçekleşebilir olması, gerçek hayatta yer bulması benim için kıymetli bir seçim. Gezdiğim, gördüğüm, yaşadığım olaylarda gözlem yaparım. Bu kitaptaki öykülerimin çoğu da dediğiniz gibi gözlem neticesidir denebilir. -Bu arada öykülerinizde eğitimci karakterlere çokça rastlıyoruz... Öğretmen, öğrenci, okul... -Eğitimci olmam olaylara bakışımı, düşüncemi çok etkiliyor. Yıllar boyu yaşadıklarım, tecrübelerim bir anlamda beni zorluyor; eğitici olmayı, kısa yoldan faydalı olmayı gerektiriyor. Hikayelerimde roman çalışmalarımda bu hep hissediliyor. Ben de bunu bile isteye yapmaktan mutlu oluyorum. Yazarlığımda eğitimci olmamın büyük etkisi var elbette, olmalıdır da. Öğretmen olmam, hayat bakış açımı da etkileyip değiştiriyor. Yıllarca gençlerle birlikte olmak onları anlamak, onlar gibi düşünmek, onların sıkıntılarını görmek ve onlara gerçek çözümler bulmak yazdığınız yazının türü ne olursa olsun ana etken oluyor. -Öykülerinizde bir mesaj kaygısı seziliyor. -Yazdıklarımda hayatı yakalamak, gündelik yaşamın kenarında, kıyısında, kimi zaman arkasında kalmış kahramanların dilinden sözler, tavırla -Öykülerinizin geneli hatta belki de hepsi kısa. Bunu bilerek mi yapıyorsunuz? Ya da bunu benimsemenizin sebebi nedir? -Aslında bu söylediğiniz son zamanlardaki öykülerim için geçerli. İlk dönemdeki öykülerim gerçekten uzun sayılabilir. Öykülerin kısa olması benim için özel bir tercihtir. Kısa yazmayı kısaltmayı, vurucu bir şekilde uzatmadan yazmayı tercih ediyorum. Ama bazı öyküler kendiliğinden uzar, uzun olma öykünün tercihidir. -Bundan sonraki çalışmalarında yine öykü kitapları olacak mı? Başka türlere yönelmeyi düşünüyor musunuz? -Elbette. Ben öyküden vazgeçemem. Belki de kendimi, düşündüklerimi, çevremde olup bitenleri, insanları öyküyle daha kolay ya da daha güzel ifade ettiğimi sanıyorum. Öyküye devam. Ama ben roman da yazıyorum. Yayımlanmış dört romanım var. Yayımlanmayı bekleyen romanlarım da mevcut. Son zamanlarda biraz daha çocuk yazınına kaydığımı biliyorum. Çocuk öyküleri, masalları, romanları ve çocuklar için serüven kitaplarım 2010 yılı içinde yayımlanacak inşallah. Her şeye rağmen öyküye devam... -Kendinizi hikayeci mi yoksa roman yazarı olarak mı görüyorsunuz? -Evet, aslında kendimi hikayeci hissediyorum. Hikaye yazmak beni rahatlatıyor, hikayelerde kendimi buluyorum ya da arıyorum. İnsan olma hikayesinin peşindeyim. Ya da kısacık bir ömrün hikayesini anlamaya çalışıyorum. Ama sadece benim için hikaye değil roman da var. Romanı da önemsiyorum."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/emin-gurdamur-ile-soylesi", "text": "Yolun başında işin buralara varacağını gerçekten düşünmüyordum. Kaldı ki yolun başı dediğimiz yer genelde sisli olur. Orayı sonradan dayar döşer, ihtiyaca göre kurgularız. Ama o sisin içinde, belli belirsiz şunu ayırt edebiliyorum: Beni hikaye yazmaya iten sebepler önceleri içe dönükken zamanla daha dışa dönük bir hal almaya başladı ki bundan fazlasıyla huzursuzum. Bir çeşit masumiyetin yitimi diyebiliriz buna. Acı bir kaderdir bu, suretin terakkisi özü tüketerek amacına ulaşır. Yazmak da bu acı kaderden kaçamaz. Neticede yazdıklarınızın okunsun, anlaşılsın istiyorsunuz. Bu durumda samimiyet gidecek, yetkinlik gelecektir. İkisini aynı anda elde etmek için fazladan bir çaba sarf etmelisiniz. Öte yandan ilk öyküler her zaman çığlığa benzer. Buradayım, size bir şey söyleyeceğim, bana bakar mısınız? türünden bir çığlığa. Öykünün teknik gereklilikleri, yazarın varoluş kaygısının bencil devinimi altında zedelenir. Hatalı üretim, sakat yapı, detone olmak öykücü için de muhtemel risklerdir. O çığlıkta bir saflık, bir hesapsızlık bir ümmilik var. Yazmaya öyküyle başlamadım ancak ümmiliğimi öykü yazarken kaybettim. Çünkü insanı maskelerin, perdelerin, dekorların önüne çekmeye; olanca çıplaklığıyla görmeye öykü yazarken cüret ettim. Ne yalan söyleyeyim bu, başlangıçtaki muradın elimden kaçıp gitmesine sebep oldu. Örneğin şimdilerde gerçek amacımın ne olduğunu ifade edemeyecek bir şaşkınlık içindeyim. Halbuki ne güzel hazır cevaplar vardı bu meseleler için. O cevapların konforlu alanını bir kere terk ettiğinizde başınız belaya girmiş demektir. Bir daha geri dönmeniz zor. Bu güne kadar sorulara verdiğim bütün hazır cevaplar, kendi ikiyüzlülüğümle yüzleşmemin dışında bir işime yaramadı. Daha o akşam başımı yastığa koyduğumda, verdiğim hazır cevapların ne kadar da su götürür şeyler olduğunu düşündüm. Peki, bütün bu meselelerin ötesinde, yazar için daimi, saklı, değişmez bir tutum var mı? Olabilir. Bir ses var, o ses değişmiyor. Bunu başka yazarlarda daha iyi müşahede ediyorum. O sesin, bizim yüzeydeki niyetlerimize tabi olmayan bir murat, kolayca ehlileştirilmeyen bir yabanilik barındırdığını da sezmiyor değilim. Kurgu, karakter, biçim, tür değişiyor ama yazının kaderine yapışıp kalan, yazarı dışta bırakan o yabanıl ısrar, örtük murat değişmiyor. Edebiyat ve kötülük meselesinin, modern edebiyatı anlamanın giriş kapısı olduğu kanaatindeyim. Modern dönemde yazar, tuğlaları ihlal ve ifşadan müteşekkil yeni bir varoluş biçimi keşfetti. Keşfin boyutları göz kamaştırıcıdır. Yaşam adeta mor ötesi ışına maruz bırakılmış, herkes gördüğünü bütün çıplaklığıyla sahne ışıklarının altına getirmiştir. Modern edebiyat başarısını cüretkarlığına borçludur, dersek abartmış olmayız. Ama iş burada kalmadı. Kurdun dişine kan değdi bir kere. Yazmak, şeytani bir tutku tarafından sürekli tahrik edilmektedir. İfşa, insandaki bitimsiz merak duygusunu uykusundan uyandırınca sanatçı da onun tekrar uyumasına mani olmak için arenada etten ve kandan bir şöleni, hayatı pahasına sürdüren lejyonere dönüşecektir. Kan, şehvet ve yıkım görmek isteyen kalabalıkların tezahüratı modern edebiyatı ayakta tutar. Böylece modern dönemin etiği, kurmacanın da ahlakını biçimlendirmiştir. Edebiyat ve kötülüğün flörtünde sadece cinayet, güzel sanatların bir dalı olarak kalmaz. Bütün taşkınlıklar, kötülükler yazılmak için sırada bekler. Söz gelimi Baudelaire, karanlığı deşifre etmek için onunla yatağa girer, şeytana dua şiirleri yazar. Zaten buna şeytani yaratım da diyebiliriz. Sanatçı, kaybederek kazanmayı keşfetmiştir. Buna ille bir milat bulmamız gerekiyorsa Shakespeare'in Macbeth'ine kadar gidebiliriz. Orada cadıların hep bir ağızdan, İyi kötüdür, kötü iyidir demesiyle başlayan süreç, sonraki yüzyıllarda fahişeyi azizeyle, çirkinliği kutsallıkla, yalanı dürüstlükle hizalayacaktır. Bu sürecin menfi ya da müspet yanlarını konuşmuyorum. Ama içinde yüzdüğüm nehrin hangi dağlardan kopup geldiğini bilmem gerekiyor. Ben elbette kendi kulaçlarımdan mesulüm fakat suyun debisi, derinliği, sığlığı benim yüzüşümü etkiliyor. Kötülük meselesinin benim yazı maceramda nasıl bir anlam alanına karşılık geldiği meselesine gelirsek kısaca şunu söyleyebilirim. Hepimiz doğar doğmaz bazı değerlerle, görgülerle kundaklanıp sınırlandırılırız. Dünyada yaşamanın başka bir yolu yok gibidir. Yine de biliriz ki sınırlar, çizgiler bizi koruduğu kadar esir de eder. İnsana çıplak ellerle dokunmaya yeltenen her yazarın eninde sonunda kötülüğün edebi poetikasıyla zihnini meşgul etmesi gerektiği kanaatindeyim. İnsanı anlatıp kötülüğü sanatın dışında tutamayız. Çünkü kötülüğün kaynağı biziz. Çizgiyi aşmamız ama incitmememiz gerekiyor. Tabii bunu söylemek kolay. Yazarken soğuk terler döktüğüm yerler hep buralar oluyor. Başlarda bunun için fazladan bir çaba harcadığımı itiraf etmeliyim. Nihayetinde öykü türünde yazıyoruz ve bu türün kendine mahsus kuralları, sınırları, yol işaretleri var. O sınırları aşmamak gerekiyor, aşarsak metnin içeriğinden önce kendisi tartışmaya açılır. Dili ve üslubu, kurgunun bir parçası hatta omurgası olarak inşa etmek, yolda edindiğim bir alışkanlık. Dergilerde yayımlandığı halde kitaplarıma almamayı tercih ettiğim kimi ilk öykülerim bu alışkanlığın kurbanı oldu sanırım. Buna alışkanlık mı demeli onu da bilmiyorum. Okumaktan keyif aldığım metinler zamanla yazmaktan keyif aldığım metinlere dönüştü. Hayli zamandır bu denge için fazladan bir çaba sarf etmiyorum. Çünkü öykü, zihnimde aşağı yukarı o şekilde beliriyor. Şunu söylemek isterim. Dil, kullanarak aşındırdığımız, körleştiğimiz mucizelerden biri. Yaşamın özünü dille kavrarız. Dille görür, dille duyar ve dille anlarız. Dille meşguliyetimiz, mesaimiz arttıkça onun sayesinde erişemeyeceğimiz anlam katmanı kalmıyor önümüzde. Bilinç düzeyine çıkan her düşünce her kurgu, sadece doğarken dilden beslenmiyor, yaşamı boyunca dille ilişkisini, alışverişini sürdürüyor. Dil ve üslup konusunda özenli bir yol tutturmuş olmamın bir sebebi de bu olsa gerek. Hem şu da var. Gözlerimizi fanilik bahçesinde açtık ama dallarımız sonsuzluğa sarkıyor. Bir eserdeki şiirsellik, o eserdeki sonsuzluğa sarkışın göstergesi aynı zamanda. Bu soruya Haldun Taner'in Ayışığında Çalışkur adlı enfes öyküsünden hareketle cevap verirsem, hem niyetimi daha sarih anlatmış hem de bir kendi öykümü deşifre ederek zayıflatmaktan kaçınmış olurum. Yazarlar her zaman eleştirilir ki bu çok doğaldır. Çünkü eleştiri, sanatın mütemmim cüzüdür. Bazen bu eleştiriler insaf ve izan sınırını zorlar, kişiselleşir. Mesela Attila İlhan, Haldun Taner'in öykülerini imgesiz, dil orijinalliğinden ve estetik özden yoksun bularak hafife alırdı. Nurullah Ataç ise öykülerinde eski kelimeler kullandığı için onu Arapça sözlere düşkünlükle suçlardı. Ama Haldun Taner ne herhangi biriyle kayıkçı kavgasına tutuştu ne de açıklama yaparak polemiklere yeltendi. Sükunetle işini sürdürmeye devam etti. Kendisine yöneltilen eleştirilere serinkanlılıkla öykülerinin içinden cevaplar verdi. Ayışığında Çalışkur bu anlamda hem Türk öykücülüğünün en çarpıcı deneysel numunelerinden birini hem de Taner'in pek çok eleştiriye cevabını barındırır. Öykünün sonunda, kurgunun parçası olarak öyküye gelen eleştiri mektupları yer alır. İnsanların bazıları öykünün üslubunu bazılarıysa içeriğini beğenmez. Kimileri gerçekliği ve mantıksal örgüyü tartışmaya açar. Yazar insan sevmemekle, teşhircilikle suçlanır. İyiyi değil de kötüyü yazdığı için kınanır. Maddi hataları bulunur. Hatta tehdit edilir. Sonuç olarak öykü, gelen mektuplar doğrultusunda yeniden yazılır ve ortaya tam da yazarın istediği gibi berbat bir metin çıkar. Herkesin farklı gerekçeleri olabilir ama benim gözümde Haldun Taner'i sanatçı mevkiine oturtan tavır budur. Makas Payı öyküm Taner'in tavrından farklı olarak bir yazarın kendi imgeleri tarafından köşeye sıkıştırılmasını konu alıyor. Birtakım dışsal eleştirilere de cevap veriliyor fakat yazarı alt üst eden eleştiriler kendi zihninden sökün ediyor. Bu kurgudan benim payıma düşen, cümleleri birbiri ardına ekleyerek bir eser inşa etmeye çalışan herkesin payına düşenle aynı olsa gerek. Gerçekten güzel olanın güzellemeye ihtiyacı yok bence. Köy güzellemesini modern Türk edebiyatına kentli aydınlar soktu. Bunu gerçekten çok düşündüm. Sanırım karşılaştığı Batılı metinlerde toprağın, halkın ve yerliliğin el üstünde tutulduğunu gören kentli yazar, dönüp kendi taşrasıyla barışmak istediğinde önce yeni bir taşra miti icat etmek ihtiyacı duydu. Toz toprak içinde, ter içinde, çamur içinde bir köylüye sarılmak kolay değil. Ben köyde doğdum, uzun yıllar köyde yaşadım. Tabiatın el değmemişliğini yücelten, her fırsatta soba edebiyatı yapan insanların bir kışlık sefalete bile tahammül edemeyeceğini düşünürüm hep. Yine de köy güzel, soba güzel, toprak yol güzel filan! Mesele kentli aydının bir yandan küçümsediği bir yandan sevmek istediği taşrayla nevrotik barışma çabası olmaktan çıktı, bütün memleket sathında el birliğiyle güzellemesi yapılan hayali bir sevgiliye dönüştü. Canım köy, güzel köy. Köyün güzel yanları yok mu? Elbette var. Ama bunun bir bilinçaltı avcılığına dönüştürülmesi hoş değil. Son olarak, neden mi alkışa talip olmadım? Dürüst olalım, insan yazıyor ve yayımlıyorsa eninde sonunda alkışa taliptir. Belki ben alkışa talip olmamakla elde edilecek öbür takdire talip oldum, kim bilir. Sanmıyorum. Ama bir novella için şimdiden içimde gizli bir balçığın pişmeye başladığını söyleyebilirim. Sonuç olarak dediğin gibi bu biraz zuhurat meselesi biraz da kendi dilini, tarzını, imkan ve kabiliyetini bilmek, tanımak meselesi. Bu yüzden şimdilik öykünün dünyasından çıkmamayı düşünüyorum. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/emine-batar-la-soylesi", "text": "Emine Batar 1977 Malatya doğumlu. İnönü Üniversitesini bitirdi ve halen öğretmenlik yapıyor. Öyküleri, Hece Öykü, Yediiklim, Dergah dergilerinde yayımlandı. Hece Öykü dergisinde öykü ve denemeler yazmaya devam eden yazarın Uzayan Gölgeler ilk öykü kitabı. Emin Batar'la ilk öykü kitabı ve yazma serüveni ile ilgili bereketli bir söyleşi gerçekleştirdik. İlkokul 5. Sınıfta haksız yere suçlandığımı arkadaşıma anlatmak için şiir yazıp defterinin arasına bırakmıştım. Neden konuşmayı değil de yazmayı tercih ettim, bilmiyorum. Arkadaşım şiirimden etkilendi. Kim bilir belki konuşsak etkili olamayacaktım. Şiirle anlaşılmak beni yüreklendirmiş olacak ki ağacın, çiçeğin, gökyüzünün, toprağın şiirini yazmaya başladım. Sanki içimde bir nehir vardı da önü açılmıştı. Bu yıllarca sürdü. O şiirleri sadece kendimi ifade etmek, belki de kendimi tanımak için yazdım. Her yeni cümle, içimde gizli bir katmanı açıyor ve orada saklı olanı görmemi sağlıyordu. Yazdıklarımı birkaç samimi arkadaş dışında kimseye okutmuyordum. Utanıyordum galiba. O zamanlar yazıyı mahremiyet olarak görüyordum. Sonraları deneme ve mektup türlerinde yazmaya başladım. Dergilerle tanıştım. Bir yazar dostumun yazdıklarımın öyküye yakın olduğunu söylemesiyle öyküye yöneldim. Şiir, mektup ve denemeyi öykü diliyle yazdığımı o zaman fark ettim. Öykü kısa zaman dilimlerini anlattığı için, diğer yazım türlerine göre hayatı daha fazla açık eder. Kabaca yaşanıp geçtiğimiz an'larda saklı incelikleri ortaya çıkarır. Gerçeklik algımız ve söyleme biçimimiz öykünün inşasında kendini gösterir. Böylece yeni bir bakış açısı ortaya koymuş oluruz. Bunu geniş anlatımlı bir eserde yapmak zordur. Romanda genelde detaylar üzerinde durulmaz, bütüne bakılır. Ama bu, romanın gereksizliği anlamına gelmez. Bazı anlatımlar roman için uygundur. Bazen sözü şiirle ifade etmeniz gerekir. Kaldı ki bir öyküyü şu veya bu yolla anlatırken ona en uygununu seçersiniz. Öykü, söyleme biçimimi karşılayan bir tür, bu yüzden vazgeçmeyi düşünmüyorum. Ama bu, diğer türlerden uzak kalmalıyım demek değildir. Nasıl söylendiği işin sanatsal tarafıdır. Ama yazı, sanattan ibaret değildir. Özünde bir derdi vardır, bu yüzden yazılmıştır. Öz nasıl olsa görünmüyor, biz kabuğa bakalım diyemeyiz. Yazar bir şey söylemeli. Elbette kendine özgü bir dil ve anlatımla, düzen içinde, sanatsal tarafını önemseyerek yapmalı bunu. Size düşünmek ve yazıyla ifade etmek gibi iki önemli olanak veriliyor. Bunu kullanmak ve anlatacağınız şeyi bir üst dile taşımak zorundasınız. Ortaya çıkan şey hem hayata dokunmalı hem de bir sanat eseri olmalı. Öykülerimi yazarken başkarakterin ruh haline bürünürüm: Anlayamadığınız birini yazmak samimiyetsizliktir. Sonra onun öyküsü için uygun kurguyu ararım. Bir gerçek var elimde. Bu gerçeğe giydirilecek elbiseyi bulmaya çalışırım. Bulduğumda önce zihnimde yazarım. Sonra bir bütün olarak kağıda dökerim. Bütün bunlar belki de doğal ve akıcı anlatımı yakalamam konusunda yardımcı oluyorlardır. Yerli, yabancı birçok yazarı okurum. Hepsinden öğreneceklerim vardır muhakkak. Benim tarzım değil gibi bir takıntım yok. Belki tercih, belki de kendiliğinden gelişiyor; bunun ayırımını yapmak zor. Hepimiz sıradan bir yaşamın içinde değil miyiz? Diğer taraftan yaşamak sıra dışıdır aslında. O halde bir insanın yürüyüşünü bile sıradan göremeyiz. O insan, içinde bir dünya taşımaktadır. Düşünce ve duyguları vardır. Elini hareketlendiren, bakışlarını yönlendiren, sesine ton katan, adımlarına ritim kazandıran sebepleri vardır. Ama yaşanırken üstü örtülüdür, fazlalıklar yüzünden görünürlüğü yok olmuştur. Siz onu en uygun anlatımla ortaya çıkarırsınız. Tıpkı topraktan çıkarılan altın madeni gibi işler ve ona bir şekil verirsiniz. Bunu yapmasaydınız toprağa karışmış altını fark edemeyecektik. Öykülerde evrensel olanı söylemekten yanayım. Genellikle küçük insanların öykülerini anlattım. Küçük yaşantıların içinde büyük acılar, yalnızlıklar, kırgınlıklar vardır. Nereye gitseniz benzeriyle karşılaşırsınız. Parasını almaya çalışan işçiyi, ezber yapamayan çocuğu, ailesini özleyen genci, önemsenmeyen bir kızı, hiç aşık olamamış bir kadını... Aşina olduğumu anlatmak bana daha sahici geliyor. Yaşamak siyasettir zaten. Siyaseti beli bir düşünceye, belli bir zümreye ait bir kelimeymiş gibi görmeyi kabul etmiyorum. Büyük şehirlerde hayatın geçişi hızlıdır. Güneşin doğuşu, batışı, ağacın mevsimlik halleri, gecenin karanlığı, gündüzün aydınlığı gelip geçer. Bunu görmek için insanların vakti de olmaz, uygun ortamları da. Taşrada zamanın geçişi belirgindir: Bir insanın ayak sesleriymiş gibi duyarsınız, hissedersiniz, eşlik edersiniz. Taşrayı seviyorum, ama bu hep taşrada yaşayacağım anlamına gelmiyor. Bazı şehirlerin insanı saran ruhları vardır. Bazı şehirler öfkelidir, bazıları kırılgan, bazıları gururlu... Onları şekillendiren insan mıdır, yoksa insanını şekillendiren şehir mi olmuştur? Doğrusu bir süre kalmak ve oraları yazmak isterdim. İstanbul bütün şehirlerden ayrı bir öneme sahip benim için. İstanbul'dan uzak olmak istemezdim. Kim bilir, belki orada olmamı gerektirecek vakit henüz gelmemiştir. O çocuk ben değilim ama öyküyü ben yazdım. Yani tam da çocuk gibi düşünüyorum. Geberik benim için de özel bir öykü. Çok zor doğdu. Yazdıktan sonra iki yıl beklettim. Bir şey eksikti, kurgu öyküyü tam sarmamıştı. G. Garcia Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık kitabını okuyordum. Kitap, Geberik öyküme ilginç bir son ekleme yolunu açtı. Ama Seyit'in hikayesi burada bitmedi cümlesinden sonraki kısmı bu kitabı okuduktan sonra ekledim ve bu son haliyle dergiye gönderdim. Aslında bir kitap dosyası oluşturacak hacimde - bazıları yayımlanmış bazıları bekleyen- öyküler var elimde. Bunun dışında henüz tamamlanmamış dosyalarım da var. Şu sıralar W. Faulkner'in Tapınak romanını ve Hemingway'ın Kazanana Ödül Yok öykü kitabını okuyorum. 1971 Reşadiye Tokat doğumlu yazar Lise ve Üniversiteyi İstanbul'da bitirdi. Kısa süre muhabirlik ve öğretmenlik yaptı. Bağcılar ve Bahçelievler Kültür Mdlüklerinde görev aldı. Pamuk Şekeri Çocuk Dergisi'nin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Edebistan Sitesi'nin söyleşi editörlüğünü bir süre sürdüren yazar İstanbul Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/erhan-altan-la-somut-siirde-deformasyonun-islevi-uzerine-bir-konusma", "text": "Somut şiir, dilin somut, yani maddesel yanını öne çıkarttığı, yani sözcükleri seslere veya harflere dağıttığı için böyle olmayan bir şiire göre daha deformatif bir görünüm arz ediyor ama bu böyle olmak zorunda değil. Heimrad BA¤cker örneğine baktığımızda somut şiirin tam tersine klişeleri çözücü yanıyla daha önce gerçekleştirilmiş ve klişe halini almış deformasyonu ortadan kaldırıcı bir işlev içinde de olabildiği görülüyor. Ama daha ileri gidilerek deformatif nitelikler içermeyen modern bir şiirin zaten oluşturulamayacağı da söylenebilir. Ancak somut şiir, belli dilsel ve edebi kullanımlara karşı çıkışı ile en az tüm diğer akımlar kadar deformatif tabii ki. Somut şiirin kazanımlarının tüm edebiyata yayılmasından önce dilin kendisine yayıldığını görülüyor. Somut kullanım içermeyen bir reklama rastlamak zor hale geldi, büyük insan kitlelerinin bulunduğu havaalanı, gar gibi yerlerde kullanılan işaret dili hep somut şiirin türevleri. Gündelik yaşamda, zaman kısıtının olduğu yerlerde bu tür kullanımlar yaygınlaşıyor. Dolayısıyla denilebilir ki, Eugen Gomringer'in, somut şiirin gittikçe rasyonelleşen bir dünyaya uygun bir kullanım olduğu öngörüsü tutmuş görünüyor. Türkiye'de ise kendi edebiyat geleneğine dair öyle koruyucu ve kendini dışarıdan gelecek etkilere karşı sürekli uyararak kendi kalmaya çabalayan bir tutum vardı ki, şiir bu gelişimleri genelde sadece seyretmekle yetinmek zorunda kaldı. Gerçeklik denen ele avuca sığmaz kurgu sürekli bir optimizasyonu gerekli kılıyor ve biz bu konudaki dilsel esnekliğimizi arttıracak her bilinçli deformasyona müteşekkir kalabiliriz. Bilemiyorum. Koruyucu ile kast ettiğim dönem 2000 öncesi son otuz yıldı. 2000'lerle birlikte birden buzların eridiği fark ediliyor ama bu bir kucaklaşma değil tabii ki. Otuz küsur yılık bir muhafazakarlığın etkisini bir çırpıda atmak olanaksız. Eski koşullandırmalar hepimizin içinde bir yerlerde duruyor. Diğer taraftan, yapılması gecikmiş bir sürü şey de diğer yanda duruyor. Buna son dönemde birden gelişen deneysel şiirin sevindirici çeşitliliğinin yol açabileceği şaşkınlığı da eklerseniz bahsettiğiniz yön yitimi kendiliğinden anlaşılır, hatta beklenilir bir durum olur. Bunun sonucunun da bazı şairlerde kararsızlık olarak ortaya çıkması son derece muhtemel bir durum. Buna karşın Ahmet Güntan'ın otuz yıllık birikimini bir kenara atıp yepyeni bir şiire yönelmesi umutlu olmamız gerektiğini gösteriyor. Deformasyon sanıldığının aksine sanatta/edebiyatta her dönem vardı. Denilebilir ki, eşik altı bir kıpırdanma her zaman mevcuttu. Modern dönemleri geleneksel dönemlerden ayıran deformasyonun varlığı değil miktarının artmasıydı. Bu sanata bakışta yapısal bir değişikliğe yol açmak zorundaydı, öyle de oldu. Uzlaşımın yüksek dozu demek olan düzeni yansıtan ve üreten geleneksel sanatın aksine modern sanat, meşruiyetini düzeni çoğu kez can alıcı yerinden deforme ederek/ettiği için elde etti. Bunu yol açan karmaşıklaşan ve akışkanlaşan yaşamın, artan bir biçimde esnek, sürekli oluş halindeki yapıları öne çıkarmaya başlamasıydı. Denilebilir ki, İkinci Yeni'ye kadar şiir anlaşılabilir, takip edilebilir bir çizgi üzerinde ilerledi. Şiirde bütün'ü İkinci Yeni imha etmişti ama buna rağmen şairler arasında en azından bu eylem temelinde bir birlik vardı. Oysa şimdiki durumda artık çok soyut bir ortak paydaya sahip bir şiirle karşı karşıya geliyoruz. Bu yeni durum: daha otonom, bireysel bir ahlaka sahip kendi içinde tutarlı bir şiir. Eh bu ise gerçekten cesaret gerektiriyor. Yeri gelmişken söyleyeyim: Somut şiir başka, görsel ve işitsel şiirler başka şeyler. Her somut şiir görsel şiir olmak zorunda değil ve her görsel şiir de somut şiir olmak zorunda değil. Somut şiirin malzeme olarak bazen metnin kağıt üzerindeki görüntüsünü kullanıyor olması yanlışlıkla görsel şiir olarak anlaşılmasına yol açıyor. Temsil sözcüğü görsel/işitsel şiir ile somut şiiri birbirlerinden ayıran çizgiyi çiziyor. Buna veya somut olan ve olmayan görsel şiirleri birbirinden ayırıyor da diyebiliriz. Görsel, işitsel veya kalıpsal olabilen somut şiir, dilsel malzemeyi kullanır ancak bunu dilin içinde kalarak, dikkati dilin kendisine veya düşünme süreçlerine yönlendirerek yapar. Somut şiir temsil etmez, referanstan uzaklaşır. Dolayısıyla gönderge, görsel ve somut şiiri birbirinden ayıran ölçütü oluşturur. Örnek vermek gerekirse, Gerhard Rühm'ün yasakmeyve'deki söylesisinde belirttiği gibi, Reinhard Döhl'ün elma sözcüklerini elma görüntüsü verecek şekilde dizdiği şiiri, görsel şiirdir ama somut şiir değildir, çünkü eser elmanın temsil edilmesine yöneliktir, bundan bağımsız metinsel bir varlık içermemektedir. Anlam deyince ne anlıyoruz? Anlamayı mı, gerçekliğe göndermeyi mi, mesajı mı, kolay anlaşılırlığı mı? Bana herkes başka bir şeyi kastediyor ama sanki aynı şeyi anladığımızı zannederek konuşuyormuşuz gibi geliyor. Somut şiir her şeyden önce şiiri üretmeye ve alımlamaya yönelik elimizdeki teknik araçların artışı, yeni projeksiyon alanlarının doğuşu, dilsel ve şiirsel tazelenme olanağı ve anlamın ortaya çıkış koşularının da incelenmesi demek. Böyle bakınca somut şiir anlam üretiminin ta kendisi gibi geliyor bana. Bu sınır ötelemesi, Heinz Gappmayr ve S. J. Schmidt'e göre poetik bir aydınlanma işlevi görür ancak böylesi bir aydınlanmanın sonuçlarının diğer şairlere nasıl etkidiği kolayca gösterilip kanıtlanacak bir olgu değil. Ama gittikçe hızlanan, akışkanlaşan, sivilleşen bir dünyanın yeni yapılara, yeni anlamlara gereksinim duyduğu aşikar ve somut şiir de bu gereksinime verilmiş kocaman bir yanıt. Rühm, sözünü ettiğiniz söyleşisinde kendi yöntemlerinden söz ederken \"ilk yapılması gereken duyarlı bir biçimde malzemeye yönelmektir\" der. Ayrıca \"kişilik öne çıkarılmamalıdır\" der. Ardından da \"somut şiir politiktir\" diyor. Bunları açmanızı, özellikle \"politik oluş\"un çerçevesini kısaca belirlemenizi rica etsek. Somut şair sayısı kadar farklı yönelim nedeni var belki. Franz Mon ve Helmut HeiAYenbüttel için somut hedef, kalıplaşmış dilsel kullanımı kırmaktı. HeiAYenbüttel, II. Dünya Savaşı sonrasının Nazilerce kirletilmiş dilinden kurtulmak istiyordu ve bu olanağı eğretileme içermeyen somut şiirde buldu. Onun için bir arınma olanağıydı bu ve malzemeye yönelim kuşkusuz temiz bir başlangıç sözü veriyordu. Ernst Jandl, somutlarca eleştirilmesine karşın somut şiiri, dış gerçekliği anlatmada kullanmış, bu anlamda tamamen saf olmayan bir somut kullanım da geliştirmiştir. Bu girişimin başarısı somut şiirin sunduğu deformasyonun, dönemin II. Dünya Savaşı'yla yüzleşemeyen ve Holokaust konusunda ifadesini bulamayan bakışındaki yabancılaşmayla örtüşmesindedir. BA¤cker ise bambaşka bir yerden gelir. Bilgi taşısa da artık duyarlık, kavrayış taşımayan klişeleri, dilsel kalıpları kendine bir somutluk alanı olarak seçer. Bu klişeler ki, Holokaust vahşetini uygulayıcılarına hissedilmez kılmış, onların, mekanizmanın uslu birer dişlisi olarak işlemelerini olanaklı kılmıştır. Vahşet de, iktidar da dille kurulur, BA¤cker'in somut şiiri bu mekanizmanın nasıl işlediğini, klişeleri deşifre ederken sadece somut şiirin politik olabileceğini değil, politik şiirin nasıl yazılacağını da ulaşılması zor bir emsalle gösterir. Birçok büyük klişe de dahil olmak üzere, klişelerin ve uzlaşımların neler olduklarını bulmak, tanımlamak dilde ve sanatta hiç de kolay değil. Birçok pratik iletişim bunlar üzerinden işliyor, binlercesinin, milyonlarcasının içinde yaşıyoruz. Ancak uzlaşım, çoğu kez deformasyonla fark edilebilen bir olgudur, deformasyona uğrayana kadar doğallık zannedilir. Diğer yandan deformasyon ise sadece uzlaşımla tanımlanabilir, ancak onu bozarken görülebilir. Yaşamı sürekli bir hareket hali olarak tanımlarsak uzlaşmak ve bozmak birbirlerinin ikiz kardeşleri olmak zorundalar. Bu bakışın şiire ilk izdüşümü, şiirin ne olduğu konusundaki uzlaşım ve bunun deformasyonu olur ki, somut şiirin ilk işlevi burada, beraberinde getirdiği konstelasyon, tipogram, ideogram, liste vs. gibi metin türleri ile kafamızda kemikleşmiş mısra düzeni dışındaki metinlerin de şiir olabileceğini göstermesi olarak ortaya çıkar. Bu anlamda hem şiire alan açtığı hem de şiirle gündelik hayatta karşımıza çıkan metinler arasındaki keskin ayrımı yumuşattığı söylenebilir. İkinci izdüşümü şiirin kendine konu edindiği dilsel kullanımlar ve bunların gerçekliğe yaptıkları göndergeler hakkında olabilir. Somut şiir, dili bir bütün olarak değil de neredeyse yapı taşları halinde ele aldığı için klişe gibi kompleks yapıların şiire girişini zorlaştırır, ya klişe dışı kurgulara yönelir ya da klişenin kendisini saldırı alanı seçer. Diğer yandan, dil-gerçeklik bağını kopardığı, dil-içi bir konumda seyrettiği için dikkati hem dilin kullanılışına hem de im-gönderge ilişkisi üzerine yöneltir. Edebiyat türleri içinde dilin kendisiyle en haşir neşir olanı olan şiir, dil-gerçeklik ilişkisi üzerine ister istemez en çok kafa patlatmak zorunda olanı. Somut şiir ise, kendisine dilin maddesel yanını ve dilin kendisini konu edinmesi nedeniyle dil üzerine, dil-gerçeklik ilişkisi üzerine düşünmemizin, gerçekliğe dair zihinsel klişelerimizden ve yanılsamalarımızdan kaçınma mücadelemizin hiç bitmeyecek sisyphus çalışmasına uygun olanaklar sağlıyor."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/erhan-genc-ile-soylesi", "text": "Bundan beş sene önce kendi içimde öyküye büyük bir sadakat duyuyordum. Her ay birkaç dergide öyküler yayımlamaya devam edeceğimi sanıyor, bu hızla gidersem her sene bir öykü kitabı çıkaracağımın hayallerini kuruyordum. Tabi kazın ayağı öyle olmadı. Kimsenin Atlamadığı Balkonlar'da yer alan öyküleri yazarken ve peyderpey dergilerde yayımlarken bunun böyle olmayacağını az çok hissetmiştim diyebilirim. Çünkü öykü yazma periyodum gittikçe uzuyor, daha çok okuyor ve gittikçe daha az yazıyordum. Yazarlık yolculuğumda daha önce yapabildiğimi tekrar yapmayı değil de her seferinde yeni bir şeyler yapmayı tercih ediyorum. Yapabildiklerim benim için geride kalmış bir basamak olarak yerinde duruyor ve ben her zaman yeniye, başkaya ve kendi içimde bir meydan okumaya doğru yol alıyorum. Bu, ille de böyle yapmalıyım diye çıktığım bir yol değil, sadece içimden böyle geliyor ve kendimi durduramıyorum. Sadece tür için söylemiyorum bunu, içerik, teknik ve biçim için de geçerli. Aynı türde öyküler yazmış bir yazarın yeni kitabını okumuyorum misal. Çekmiyor beni. Biz De Boş Adam Değiliz'i en başından beri bu hacimde bir novella olarak tasarladım. Hatta yirmi-yirmi beş bin civarı bir kelime sayısına sahip olabileceğini bile düşünmüştüm. Yazmaya başlamadan önce hangi bölümde ne anlatacağım en ince ayrıntısına kadar belliydi. Bu anlamda gayet analitik bir çalışma düzenine sahip olduğumu söyleyebilirim. Sağa doğru gittikçe dallanıp budaklanan bir excell dosyam vardı, bütün notlarımı oraya almıştım. Hangi karakterin nerede ne söyleyeceğine kadar santim santim planlamıştım. Bir tek son sahne tam belli değildi. Ana hatlarıyla iki hikayeyi sahnede birleştireceğimi biliyordum ama bunun ne şekilde olacağına akışta karar verdim. Novella benim için romana giden yolda bir ara durak mı olacak bunu ben de bilmiyorum. Bu anlamda bir yazar olarak novellayı sevdiğimi söyleyebilirim. İçinde bulunduğumuz zaman birçok şeyi değiştirdiği gibi okurluğu da değiştiriyor. Malum milyonlarca insan, belli karakter sayısında metinleri okumaya, sadece bir parmak hareketi ile değişen kısa gülünç videoları izlemeye alıştırıldık. Kimi okurlara göre öyle eskisi gibi tuğla kalınlığındaki romanları okumak artık mümkün değil. Bundan sonra yolun beni romana götürüp götürmeyeceğinden emin değilim ama öyküye götürmeyeceği kesin gibi. Modernizm her şeyi temsil etme iddiasıyla ortaya çıkarken herkesi peşine takmış fakat bir zaman sonra bir temsil krizi ile karşı karşıya kalmıştı. Her şeyi temsil ettiğini iddia eden kısa sürede her şeye tahakküm etmeye çalışan bir heyulaya dönüşebiliyordu çünkü. Bir şeye adını koyanın onun hakkında her türlü tasarruf yetkisini elinde bulundurması düşüncesi hala günümüzde de geçerliliğini koruyan bir vehim olmaktan öte ad koyanın elinde bir maşa olarak her zaman kullanılıyor. Dediğiniz gibi Biz De Boş Adam Değiliz'de herkes bir temsiliyetin ardına saklanmış karakter portresi çiziyor. Temsil iddiası modernizmde krize sebep olduğu gibi bireyler arasında da bir maşaya dönüşüyor. Kimse gerçekten birileri için, birilerinin adına bir yerlerde bulunmuyor da toplum içindeki katmanlar arasında o kimselerin kalabalığından kendine güç devşiriyor. Daha yazacağım hiçbir şey belli değilken bile birden fazla katmanı olan bir metin yazmak istediğimi biliyordum. Katmanlı metinleri okumayı, bu tür filmleri izlemeyi ve okurken/izlerken o katmanların arasında dolaşmayı seviyorum. Beşir Ayvazoğlu'nun Ateş Denizi ile Murat Gülsoy'ın Gölgeler ve Hayaller Şehri'ni okurken büyük bir keyif aldığımı hatırlıyorum. Biz De Boş Adam Değiliz'de de istedim ki okur birkaç katman arasında gidip gelsin, her birinden bir başka anlam bulsun. Don Kişot meselesine gelince.. Malum Don Kişot modern anlamda ilk bireysel roman olarak kabul edilirken bünyesinde birçok postmodernist özellikler de taşıyan bir roman. İnsanlığın zihin dünyasına izmlerle hatlar çizmeye çalışanları bir anlamda çelişkiye düşüren birtakım özelliklere sahip bir kitabın, Biz De Boş Adam Değiliz'in dünyasında kendisini sanatın temsilcisi olarak gören bir karakter tarafından ele alınıp ona, kendince bir takım yeni parodik dokunuşlar yapılmasının metnin ruhuna çok uygun düşeceğini kurgulayarak kimi noktalarda ana hikayedeki iki karakterle paralellik oluşturup novellaya ayrı bir katman teşkil etmesini planladığımı söyleyebilirim. Lagos Egri Piyes Yazma Sanatı'nda Ciddi bir yazarın nişanelerinden biri hem okuru ikna eden hem de ilginç bir şekilde kendisine özgü bir dünya yaratabilme yeteneğidir. diyor. Biz De Boş Adam Değiliz'de böyle bir dünya kurmak istedim. Okurun bu dünyada/oyunda bana eşlik etmesini bekliyorum. Günümüz dünyası içinde bir birey olarak var olma savaşı verirken birçok bireysel ve toplumsal sorunla karşılaşıyoruz. Birey olarak bundan kurtulmak mümkün olmadığı gibi hayatta kalabilmek için bunlarla yaşamanın bir türlü yolunu bulabilmek gerektiğini, yine hayat bizlere zamanla öğretiyor. Bireyin bir yazar olarak bundan nasibini almamasının mümkün olmadığını düşünüyorum. Taşra ve merkez ayrımının gittikçe kaybolduğunun konuşulduğu zamanımızda bireylerin içlerindeki taşra ve merkez ayrımının dış dünyadaki ayrımlardan daha keskin olduğunu yaşayarak görüyoruz. Dışımızdaki hayat her ne kadar hızlanıyor ve keskinliklerimizi bir bir yuvarlatıyorsa da içimizdeki saat aynı hızla akmıyor ve keskinliklerimizi muhafaza etmeye devam ediyoruz. Kişi, varlığını merkezde bile kursa içinde büyük bir taşra taşıması söz konusu olabiliyor. Hal böyle olunca Biz de boş adam değiliz! ünlemesini sadece taşrada değil kendini tam olarak var edememiş her ağızdan duyabiliyorsunuz. Modern ve sonrasında ne taşranın ne merkezin ne kendini yetiştirmenin ne de bir şeye talip olmanın bir önemi vardır; hayatı şekillendiren, sadece ilişki, ilişkinin her türlüsü ve yalnızca networktür. Gün içinde hayatın akışındayken yazar alıcılarımın her zaman açık olduğunu söyleyebilirim. Özellikle zihnimde çerçevesini kurduğum bir metin varsa yaşadığım, duyduğum, şahit olduğum her şeyi bu metnin eleğinden geçiririm. Metnin dilini üslup ve teknik oluşturuyorsa da metni okunur kılanın hayatın kendisine yakınlık olduğunu düşünüyorum. Bunu yakalamanın yolu alıcıların her an açık olmasıyla beraber yakaladıklarını-bilerek belli etmeyi tercih etmiyorsam- dikiş izlerinin belli olmayacak şekilde metne eklemleyebilmekten geçiyor. Dolayısıyla novelladaki egolar karnavalı sizin de dediğiniz gibi hayatın içinde bizzat zaten var. Bana da onu yakalamak ve inşanın bir parçası yapmak düşüyor. Refik Halid'i, en az Oğuz Atay kadar sever ve hem bir okur hem de bir yazar olarak çok önemserim. Ne yazık ki günümüzde belli başlı instayazar ve yazarfluencerların dışında kalan isimler biraz unutulmaya yüz tutuyor. Halbuki her zaman söylerim, bir yazar adayını pekala terbiye edebilecek her şey mevcuttur Refik Halid'te. Şeftali Bahçeleri, okuduğum günlerde beni epey etkileyen bir hikaye olmuştu. Dili ve atmosferinin dışında taşrayı ve kurumların içinde bulunduğu durumu başarıyla yansıtan ve okuru içine alabilen bir yanı olduğunu hatırlıyorum. Bu anlamda Biz De Boş Adam Değiliz'in sadece bu metinlerle değil başkaca metinlerle uzak/yakın akrabalıklara açık bir kitap olduğunu düşünüyorum. Kitabın girişine birer paragraflarını epigraf aldığım üç kitabı da bu akrabalığa dahil edebilirim. Biz De Boş Adam Değiliz'den önce kendi evini inşa eden bir karakterin hikayesini anlatma niyetim vardı. Bunun için gerek mimari gerekse felsefi alt yapı oluşturması açısından birçok okuma da yapmıştım, hala da devam ediyorum fakat öncelik nasibi, Biz De Boş Adam Değiliz'inmiş. Bundan sonra niyetim yine bu kendi evini inşa eden karakterin hikayesini yazmak ama nasip olacak nedir, onu bilmiyorum tabii ki. Araya girip ön alan başka bir şey olmazsa böyle bir şey yazmak istiyorum. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/ertan-orgen-ile-soylesi", "text": "Niçin İsmet Özel, niçin Mazot? diyerek, söyleşimize başlamak isterim. kapitalist sistemin yakıtıdır. Şiir insanı doğal halinden uzaklaştırıp köleleştiren bu sistemle hesaplaşmaya gelen şairin şehre ve ağlarına itirazıdır. Ayrıca şairin kendisine yönelttiği sorular dolayısıyla Türkiye'deki sosyalist oluşumun bağımsızlık ve vatan fikrinden başka yönlere kayışının sorgulanmasını içerir. Bir dönem kritiği olduğu kadar şairin sürekli karşılığını aradığı özgürlüğe yani Müslümanlığa ve onun emniyetli var oluş fikrine yaklaşmasıdır. Evet, İsmet Özel hakkında akademik çalışmalardan sivil denemelere uzanan epeyce bir mesai söz konusudur. Bunların iki kampa dönüşmüş bakış açıları vardır. Birisi hayranlık, diğeri abartıyorsunuz mealindedir. Ancak Mazot hakkında çok sayıda analiz metni yoktur. Birkaç çalışma buna hasredilmiş ve önemli çıkarımlar paylaşılmıştır. Bu değerli çalışmalar elbette bana destek olmuşlardır. Yazılarda, şairin politik tavrı baskın biçimde öne çıkarıldığı için örneğin Evet, İsyan, Amentü gibi metinler daha yaygın dikkate sunulmuştur. Şaire de oradan bakılmıştır hep. Bu aslında bakanlara göre bir yer tayini demektir. Yeri gelmişken buna dair birkaç söz söylemek uygun düşer. Her şeyden önce bu dönemleştirme bakışı bir haksızlıktır. Türk şiirinde kendi inanç ve tarihine derin bir kök olarak bakan ve bunu asıl gaye gören ve yazdıklarına bu çerçeveyi yükleyen şairi, sığ ve oportünist alanlardan yargılamak tekrar edeyim bir haksızlıktır. Burayı şununla bağlayayım. Mazot tartışıldı ve tartışılacak ama Türkiye sosyolojisi kendi değiştirdiği yerden ona bakmaya devam edecek gibi gözükmektedir. Yer değiştirdikçe de onun durduğu alan kaybedilmiş bir mevki halinde daima toplumun kendine sormak zorunda kalacağı zor sorulardan olacaktır. Mazot tam burada durur. Güncelliğin, şehir ve dönüşüm tartışmalarının içerisinde topluma sürekli kaybettiği bir yeri olduğunu ihtar eder. Şairin hayatı bir mücadele alanı değilse kendi şiiri de olmaz. Sadece başka metinlerle oyunlara girer. İsmet Özel, durduğu yer itibarıyla bedel ödemek isteğindedir. Bunun Sosyalizm, Müslümanlık, Türklükle bağı da buradadır. Hani bileyim hangi suyun sakasıyım ya rabbelalemin deyişini hatırlayalım. Mehmet Akif'ten sonra hayatı ile şiiri arasında kuvvetli bağlar bulunan nadir şairlerden birisidir o. Türk şiiri, Nazım Hikmet tecrübesiyle şairin kendi hayatını şiirden uzak tutma ve ideolojinin içerisinde bir kimlikle var olma çizgisine -en azından sosyalist şairler için böyle konuşabiliriz- kaymıştır. Oysa o da son şiirlerinde kendi hayat ve hatıralarını çok da sevmediği imgeye teslim etmiştir. 80 sonrası şiir çok fazla kültürel tarihe odaklanarak hayattan uzaklaşmış, 2000'ler kendi içine kapanan bir ironiye teslim olmuştur. Bütün büyük şairler hayat ve bedel ödeme üzerinden konumlanır. Hayatın dışında bir metin ancak oyunbazlıktır. Bence hayat ve şiir imkanının tam zirvesi, inanmışlıktır. Buna sahicilik de diyebiliriz. Her şeyden önce akademik yaklaşım verilerden yola çıkmalıdır. Metnin söyledikleri üzerinden konuşmak hatta söylemediklerini de neden diye sorgulamanız bir etiktir. Ancak süslü, iri, büyük laflar akademik üslup içinde olmaz. Şairliğe gelince ben, dünyanın yapay hale getirilmiş, sahihliğini yitirmiş tarafından onun sahiciliğine kendimi açıyorum. Bu pencereden haksızlığa isyan ve öç almaya niyetli İsmet Özel şiirini anlamam ve analiz etmemde sadece kelime titizliğini ölçme imkanım olmuştur. Ha bir de imgeler, o üzerinde çok iyi düşünülmüş ve şiire mahsus bütünlüğe yedirilmiş imgeler belki bir parça sırrını vermiş olabilir. Ama şairliğimin çok esaslı bir katkısı yoktur. İsmet Özel'de okuru hayran bırakan bir imge sağanağı vardır. Üstelik bunun şiirin bütününü kapsayan bir gelişme ile sürdüğü görülür. Atmosferi kuran bu yapı, bir haberi paylaşmak heyecanı ile ilerler. Dediğiniz bu olmalı. Erbain sonrası kolay ezberlenebilen Kısa Pantolon... gibi şiirler de var. Belki kastettiğiniz ironiye yaslanan ve Metin Eloğlu tarzında kelime icadına yönelen son şiirleridir. Günümüz şiirinin ezberlenemeyen tarafına dair ise şunu düşünüyorum. Bilginin mahiyet problemi yani aşırı seküler hale gelişi, 2000 sonrası şairleri ironinin dışına çıkartmıyor. Bu mesele, değil ezberi, şairin kendisiyle, şiirin lirizmle karşılaşmasını bile engelliyor. birkaç metnini de yayınladığım politik görme ve edebiyatımız üzerine bir çalışmam var. Zannediyorum o daha kısa vadede okurla buluşur. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/ertugrul-rast-ile-soylesi", "text": "İlk şiirimi 2011 yılında yayımlamıştım, kitabım 10 yıl sonra çıktı, geç kalmışlık var gibi dursa da kitabıma daha çok çalışma fırsatım oldu bu sayede, şiirlerimi olgunlaştırdığım kanaatindeyim bu süreçte, tabii yeni birkaç şiir de eklemiş oldum kitabıma. Geçmişe dönüp bakınca ilk şiirinden hemen birkaç yıl sonra ilk kitaplarını çıkaran şairler de mevcut, çok gecikenler de. İroniyi seviyorum fakat abartmıyorum, bir denge unsuru olarak ironi. İronik bir şiir diyemem şiirime. Toplumun gerçekleriyle insanın gerçeklerinin iç içe geçtiği bir şiirin peşindeyim. Birçok şair bunun peşinde. Bazı filmler, şarkılar, isimler çok özel yerler edindi hayatımda. Kaçınılmaz bir şey olarak şiirime dahil oldular. Şiirde keşfe inanıyorum. Keşf, bir şeyin örtüsünün ve gizleyicisinin kaldırılması, bir işin açıklanması, ortaya çıkarılmasıdır. İnsanın kendi çabasıyla, aktif rol oynayarak, perdeleri bizzat kaldırarak ulaştığı bütün bilgileri içerir keşf. Filmler, şarkılar, dizeler hatta masada duran bir takvim ve daha birçok şey duyuları ve aklı uyararak keşfin kapısını aralıyor gibi geliyor bana. Dünya Ceket Günü ismi ile ben güce karşı bir eleştiri getiriyorum, dünyayı bilmem şu kadar aile yönetir derler, hayır dünyayı ceket yönetir, ve maalesef ki ceketin yönettiği bu dünyanın hali ortadadır, zulüm devam ediyor, buna karşı bir eleştiridir, duruştur Dünya Ceket Günü, eğer ki bu gün kutlanacak olsaydı, ceketlerimizi çıkarıp kutlayabiliriz derdim, böyle kutlanmasını tercih ederdim. Teknoloji ile insan doğaya hükmetmeye, doğayı yenmeye çalışıyor, bir yandan doğa insanın geliştirdiği bu teknolojilere cevap veriyor, ben buradayım tüm gücümle diyor, diğer yandan insanın kendi eliyle ürettiği teknolojiler insan hayatını kolaylaştırırken insanı köle konumuna ittiği noktaları da içinde barındırıyor. İnsan tüm bunlara karşı tekrar yeni bir teknoloji ile yeni bir atak düzenliyor bu süreç böyle devam ederken insan ruhu ve maddesi ile hem etkilenen hem etkileyen konumunda. Aldous Huxley'in Cesur Yeni Dünya'sı F. S. 632 yılında geçer yani Ford'tan Sonra 632 yılında, bu takvim seri üretim bandından çıkan ilk otomobil olan Ford Model T'nin üretiminin milat kabul edildiği bir takvimdir. Yani teknolojinin gelişiminin tarihte bir kırılmaya yol açtığını söyler Huxley bize. Dolayısıyla şiir de bu kırılmadan etkilenecektir, hayatın tam içindedir çünkü. Bu durum şiirlerime yansıdı, kitabımın ilk bölümü tamamen teknoloji temalı şiirlerden oluşuyor. Öte yandan mühendis olmamın şiirime katkısı, geometri ve matematik öğrenimi dolayısıyla olmuş olabilir. Şiir ciddi miktarda geometri ve matematik içeriyor iç ve dış unsurlarıyla. Yazılımcılara ve fütüristlere göre yapay zekanın ilerlemesiyle birlikte kaybolmaya yüz tutacak mesleklerden birisi de şairlik. Şairlik bir meslek mi, sorusuna herhangi bir cevap vermeden devam ediyorum. Eğer ki şiir bir sonuçsa, yani süreçten uzak ele alacağımız bir sonuçsa, yapay zekanın yazdığı metin tabii ki şiirdir. Fakat süreç önemsiz midir? Yerde bir limon kabuğunu görüp ya da sabah uyanınca karalanan bir dizede yaşanılan süreçler, tecrübeler de dikkate değerdir şiiri yazan kişi açısından. Şimdilik yapay zeka bir süreç yaşamıyor bu anlamda. Süreçsiz şiirler yazıyor, iyi ya da kötü. Özetle sonuç odaklı bakarsak yapay zeka da bir şairdir. Daha farklı açılardan bakalım meseleye, yapay zeka ile üretilmiş robotlar şu an tiyatrolarda oyuncu olarak görev yapıyor. Hatta beyaz yaka, mavi yaka tamlamalarına benzer şekilde türetilen bir tamlamamız da var: metal yaka. Yapay zekanın öğrendiği her şey insanlığa ve insana dair. Burası çok ıskalanan bir nokta, gözümüzün önünde olmasına rağmen. Bir savaş makinesi insanın savaş yeteneklerini taklit ediyor ya da o yeteneklerin üstüne ekleyerek savaşıyor yine insan adına. Yapay zekanın yazdığı şiir aslında bir insan şiiri, oynadığı tiyatro oyunu da insana ait bir dünyadan. İnsanın kelimeleri, insan zihninin taklidi. Yapay zeka bir gün kendi gerçekliğini kavrayıp bir yapay zeka şiiri yazabilir mi, gelecekte bu olur mu? Bence soru bu artık. Üçüncü Mevki fanzini 5 sayı çıkardık. 2012-2013 yıllarında. Çok öğretici bir süreçti, tasarımından matbaasına, matbaasından dağıtımına kadar birçok şeyi görmüş olduk. O yıllarda şiir görgümün arttığını hissettim. Tabii bu sadece fanzin çıkarmakla olacak iş değildi, günde 10-12 saat şiir çalıştığım dönemlerdi o dönemler. Şimdi Buzdokuz dergisi yayın kurulundayım, şiire, eleştiriye, teoriye ve çeviriye ciddi emekler veren bir ekiple beraber olduğum için mutluyum. Dergi çıkarmakla hem edebiyat tecrübesi, hem de ciddi bir hayat tecrübesi ediniyorsunuz. Sorunuzun ikinci kısmına gelecek olursam, hayır, matbu formdaki dergilerin son nefesini vermek üzere olduğunu düşünmüyorum, elbette ki teknolojinin gelişimiyle elektronik kaynaklara ulaşmak ciddi bir konfor sağlıyor insana, severek ve sıkça da kullanıyoruz. Fakat bir şekilde matbu kaynaklar dip dalga gibi de olsa yaşamaya devam edecektir. Çünkü permakriz yani sürekli krizlerin olduğu bir dünyada yaşıyoruz. İnternet bir gün kesilebilir, bir yerde ve bir zamanda, o zaman matbaaya, kağıda yine dört elle sarılma zamanı gelecektir. Gizlilik Dereceli Belgelerde Uygulanacak Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelikte olağanüstü durum tanımı vardır. Bu tanım gerçekleşmesi halinde devleti veya idareleri olumsuz etkileyerek güvenlik zafiyeti oluşturabilecek veya uzun süreli elektrik kesintileri, donanım ve yazılım sorunları gibi teknik gerekçelerle Elektronik Belge Yönetim Sistemi'nin uzun süreli olarak çalışmamasından dolayı belgenin fiziksel ortamda hazırlanması gereken durumları içerir. Yani olağanüstü bir durumda kağıt, matbu form bizim kurtarıcımızdır. Matbaa sevdalısı da değilim, bir durum tespiti yapmak adına söylüyorum tüm bunları. Gutenberg Galaksisi'nde McLuhan, matbaanın kökeninde yatan fonetik alfabenin bir ikilik yaratarak şizofreniye yol açtığı iddiasını savunur. Bu çok önemli bir iddiadır. İnsanın sözünün ve eyleminin birbirinden ayrılmasını imler çünkü. İkinci dosyam üzerinde çalışıyorum halen. Daha uzun şiirler olacak sanırım bu dosyada Dünya Ceket Günü ile kıyasladığımda. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/gokhan-tunc-ile-soylesi", "text": "Bildiğiniz gibi etkilenme endişesi, Batılı bir eleştirmen olan Harold Bloom'un özellikle William Shakespeare üzerinden geliştirdiği bir kavram. Ancak söz konusu kavramın şairlerin kolektif bilinçdışını yansıttığı varsayımı dolayısıyla farklı şairlerde uygulanmasının mümkün olduğu kanaatindeyim. Hatta Rüzgara Karşı Duran Şair: Etkilenme Endişesi Kavramı ve Yahya Kemal'in Türk Şiirine Etkisi adlı kitabımda, Yahya Kemal Beyatlı'nın etkilenme endişesiyle yorumlanmaya William Shakespeare'den çok daha fazla olanak tanıdığını kitapta iddia ediyorum. Nitekim Fransa'dan dönüşüyle birlikte kısa sürede gerek konuşmalarıyla gerek şiir konusundaki yeni fikirleriyle gerekse ince işlenmiş şiirleri ile bilhassa genç şairler üzerinde büyük bir tesir alanına sahip olan Yahya Kemal'in etki rüzgarı, edebiyat çevrelerinde göz ardı edilemeyecek bir büyüklüğe ulaşır. Henüz tek bir şiiri bile yayımlanmadan büyük bir şair olduğu birçok edebiyatçı tarafından genel kabul gören Yahya Kemal'in Türk şiiri üzerindeki etkisi uzun yıllar varlığını devam ettirecektir. Üstelik bu etki, Ahmet Hamdi Tanpınar, Nurullah Ataç, Faruk Nafiz Çamlıbel, Orhan Veli Kanık, Ece Ayhan, Cemal Süreya ve Sezai Karakoç gibi poetikaları ve hayat görüşleri birbirleriyle uyuşmayan ve birbirleriyle bir arada düşünülmesi pek mümkün olmayan şairler için ortak bir payda olmuştur. Böylesi büyük bir etki şüphesiz ki şairler için etkilenme endişesini doğurmaktadır. Rüzgara Karşı Duran Şair: Etkilenme Endişesi Kavramı ve Yahya Kemal'in Türk Şiirine Etkisi kitabımda andığım üzere birçok şairin vurguladığı gibi belli bir döneme kadar şiir yazan şairlerin mutlaka hesaplaşması gereken şiirsel baba figürüdür Yahya Kemal. Etki rüzgarının karşısında duran ya da durmak zorunda kalan genç şairler ya Yahya Kemal'i idealize edip onun rüzgarına kapılmışlar ya da bu rüzgara önce karşı koyup sonra söz konusu rüzgarı özgün şiir geliştirme çabalarında kendi lehlerine çevirerek güç kazanmışlardır. İlk boyutta Yahya Kemal'i tanrı şair olarak konumlandırıp idealize eden şairleri anabiliriz. Bu şairler, Yahya Kemal'in şiirlerinin ve poetikasının aşılamayacağı düşüncesiyle onun takipçisi ve taklitçisi olmakla yetinirler. İkinci boyuttaki şairler, şiire başladıkları zamanlarda hayranlık besledikleri Yahya Kemal'in etkisinde kalma ve onun taklitçisi olma endişesi duyarak farklı, özgün bir şiir geliştirme gayreti içine girerler. Ancak son kertede bu şairler hasedin yanı sıra duydukları şükranla Yahya Kemal'in kendilerine açtığı olanağı söylemekte bir beis görmezler. Örneğin Tanpınar, Yahya Kemal'e Hürmet adlı yazısında bir nesil olarak hızlarını ondan aldıklarını ve yaptıkları iyi şeyler varsa çoğunu Yahya Kemal'e borçlu olduklarını dile getirir. Son olarak Yahya Kemal Beyatlı'yı çalışmamın merkezine koymamın, etkileme arzusu gibi bir kavramı geliştirme konusunda bana olanak tanıdığını vurgulamak isterim. Güzel olduğu kadar cevaplaması zor bir soru bu. Şiirsel bir baba figürü olan Yahya Kemal'in etkisinin, onun etkileme arzusunun da tesiriyle, özellikle yaşadığı dönemde daha yoğun olduğu gözlemlenir. Onun, konuşması, tavırları, malumatfuruşluğu, baskın karakteri vb. sonucunda şiirinin estetik gücünün yanı sıra önemli bir etki alanı oluşturduğu söylenebilir. Tabii ki bunları söylerken onun şiirinin gücünü ve poetikasının özgünlüğünü göz ardı etmediğimi bilhassa belirtmek isterim. Söz konusu şiirsel baba rolü ve etki oranı, İkinci Yeni şiirinde her ne kadar azalmış gözükse de onların Yahya Kemal'in önemini inkar etmeden Yahya Kemal'e yaklaştıklarını da dile getirmeliyim. Hatta Ece Ayhan gibi aykırı kabul edilen bir şairin bile Yahya Kemal'i hesaplaşılması gereken tek şiirsel figür olarak görmesi dikkat çekicidir. Ece Ayhan'a göre ya reddederek ya da kabul ederek Yahya Kemal'le mutlaka hesaplaşılması gerekir. Ece Ayhan'ın, şiirsel baba figürü olarak konumlandırdığı Yahya Kemal'le hesaplaşması daha çok onu reddederek gerçekleşir. Ancak bu reddediş şiirsel babaya saygıyı ve onun değerini bilmeyi de içerir. Ayrıca İkinci Yenicilerin önemli isimlerinden biri olan Cemal Süreya'nın da Yahya Kemal'i başköşede konumlandırdığını belirtmem gerekir. Diğer şairlerin de Yahya Kemal'e değer atfetme noktasında cömert olduğu söylenebilir. Tabii ki İkinci Yeni şairlerinden önce Necip Fazıl ve Nazım Hikmet'in etki ve beraberinde etkilenme endişesi oluşturacak ölçüde bir tesir gücüne sahip olduklarını rahatlıkla dile getirebilirim. Ancak İkinci Yeni şairlerinden sonra şiirsel babaların sayısında artış olduğunu ve poetik hakimiyet durumunun çeşitlendiğini söylemek gerekiyor. Bir tarafta İkinci Yeni şairlerinin her birinin ayrı bir şiirsel baba vasfıyla etki alanı oluşturduğunu gözlemleriz. Dikkat çekici olan şey ise İkinci Yeni'nin bahsettiğim etki alanını günümüzde bile hem okur hem de şair düzeyinde devam ettirmesidir. Yalçın Armağan'ın İkinci Yeni'nin kanonlaştığına dair savı bu kertede anlamlıdır. Bununla birlikte İkinci Yeni'den sonra çok farklı şiirsel baba figürlerinin doğduğu ve şairlerde etkilenme endişesi yarattığı gözlemlenebilir. Özellikle günümüz şiirindeki çoğulcu ve zengin atmosferin varlığının da altını çizmem gerekiyor. Bu bağlamda metafizik şiir, toplumcu şiir, imgeci şiir, neo-epik şiir, görsel şiir, gelenekli şiir, yeraltı şiiri, postmodern şiir vb. sayılabilir. Günümüzde söz konusu poetik bilinçleri inşa eden şairler, genç şairleri etkileri altına almakta ve onlarda etkilenme endişesi yaratmaktadırlar. Sizin de isabetli bir şekilde vurguladığınız gibi Kavramlar ve Kuramlarla Modern Türk Şiiri Okumaları kitabımın iki ana düzlemde ilerlediğini ifade edebilirim. Kitapta ilk düzlemde sınır çizgisi çizmesi ve tanımlanması zor, çetrefilli kavram ve kuramları somutlama girişiminde bulundum. Bunu yaparken bilhassa güncel kaynaklara gitmeye, kavramların belirgin özelliklerini açığa çıkarmaya ve onların birbirlerinden farklarına odaklanmaya çalıştım. Bence kavramlar konusunda genelgeçer bir kabulün olması, özellikle akademide ortak bir dil konuşmak gibidir. Bu yüzden kaygan bir anlam zeminine sahip kavramlar ve kuramlar konusunda böyle bir çaba olmasını önemsiyorum. İkinci olarak kitapta, inceleme konusu şiir örneklerini seçerken onların kuramın ya da kavramın doğruluğunu kanıtlayan bir araca dönüşmemeleri için uğraş verdim. Bunun yerine şiir ve kuram/kavram ilişkisinde her ikisinin birbirini zenginleştirmesini esas aldım. Bir başka ifadeyle kuram ve şiirlerin seçiminde hem kuram ve kavramların somutlanmasına hem de şiirlerin anlamsal zenginliğinin ortaya çıkmasına çalıştım. Bahsedilen durumu sağlayacak da kuram/kavram ile şiirin uyumlu bir izdivacıdır. Yani kavram ya da kuram şiirin zengin dünyasının içine girmemizi, burada keşiflerde bulunmamızı sağlarken şiir de kavram ya da kuramın soyut niteliğini somutlaştırmamıza yol açar. Bir daha altını çizmem gerekirse her iki unsurun bir araya gelmesi birbirlerine zenginlik katmalıdır ki ben de temelde bunu gaye edindim. Önemli bir soru bu. Bana göre kuramlar, şiirin direncini kırma konusunda bizim büyük yardımcımızdır. Yani Ahmet Haşim gibi söylersek büyük şiirin kapıları sımsıkı kapalıysa bunları açmada kuram en büyük dayanaklarımızdandır. Ancak bunu söylerken kuramı fetişleştiren bir yaklaşımdan uzak durmaya çalıştığımı da belirtmeliyim. Daha ayrıntılı olarak şöyle ifade edebilirim: Bizim için metin esas olmalıdır. Merkez odur. Kuram ise metnin anlam derinliklerini keşfetmemizde bize eşlik eden bir kılavuzdur. Onunla birlikte şiirin daha önce fark edilmemiş dehlizlerinde yolculuk edebilir, bambaşka, kuramın ve yazarın bile öngörmediği özgün anlamları bulabiliriz. Kavramlar ve Kuramlarla Modern Türk Şiiri Okumaları kitabımda bu durumu, şiirin anlam haritasında yolculuk etmek olarak nitelendirmiştim. Bir edebiyat araştırmacısı için önemli olan husus, metnin, şiirin zenginliğini açığa çıkarabilmek. Ancak ne yazık ki metnin yerine kuramı merkeze alan ve kuramın yanında metne araçsal bir konum atfeden yaklaşımlara da rast gelmek mümkün. Özellikle belirtmeliyim ki bir kuramla şiiri yorumlamak, onun sonsuz potansiyel anlamlarından sadece birine ışık tutar. Bu anlamda kuramların işlevini çiçek dürbünü metaforu ile anlamlandırabiliriz. Çiçek dürbününü her çevirişimizde nasıl ki yepyeni bir manzara ile karşılaşıyorsak farklı kuramlar da bir çiçek dürbünü olan şiirin farklı güzelliklerini, imkanlarını okurlara gösterir. Bu bağlamda bir kuramla şiiri değerlendirerek onun bütün zengin çağrışımlarını açığa çıkarmış olamayacağımızı belirtmek isterim. Her ne kadar olguya sizin yorumunuzla bakmak mümkün olsa da Şiir ve Bellek: Modern Türk Şiirinde Bellek Metaforları adlı kitabımda, bellek ve metafor arasında bir bütünlük ve uzlaşımın olduğu varsayımında bulundum. Sözünü ettiğim uzlaşım ve bütünlüğün temelini, belleğin çok çeşitli metaforlar aracılığıyla şiirlerde görünürlük kazanması oluşturmaktadır. Metaforda var olan anlam ikamesi bu bağlamda önem kazanır. Belleğin ele geçirilemeyen, gizemli niteliği, onun anlamlandırılma sürecinde farklı metaforlarla dile getirilmesini doğurur. Bilhassa kavramsal metaforlar bizim nasıl düşündüğümüzü somutlar. Böylelikle kavramsal metaforlar aracılığıyla şairlerin belleği nasıl alımladığı belirginlik kazanır. Dolayısıyla böylesi bir uğraş, herhangi bir metafor incelemesinin ötesinde şairlerin geçmişi, hatıraları, benliği, şimdiyi ve modernizmle ilişkilerini açığa çıkarır. Sizin de vurguladığınız gibi son dönemdeki bellek araştırmalarında iddia edildiği üzere her hatırlamanın yeniden inşa olması, bellek metaforlarının incelenmesini daha önemli bir hale getirir. Şairler, söz konusu yeniden inşayı, sabit bir metafor yerine dönüşen metaforlar aracılığıyla ifade ederler. Şiir ve Bellek: Modern Türk Şiirinde Bellek Metaforları kitabımda tam da bahsettiğim durumu somutlamaya gayret ederek şairlerin bellek yerine hangi metaforları ikame ettiklerini tartıştım. Bu şekilde dönüşen bellek algısının izini sürmeye çalıştım. Her yıl belirli sayıda yaptığım şiir üzerine çalışmalarla Kavramlar ve Kuramlarla Modern Türk Şiiri Okumaları kitabımı daha da genişletmeye gayret ediyorum. Ayrıca çok yakında, çalışma konularımdan biri modern Türk şiirinden örneklem olarak seçtiğim şairlerin şiir dili kullanımları üzerine olacak kısmetse. Hakikaten büyük bir şiir geleneğine sahip olmamızı önemsiyorum. Ayrıca bu zengin şiirsel birikim üzerine yazmanın, düşünmenin biz akademisyenler için büyük bir imkan olduğuna da inanıyorum. Akademisyenliğin yanı sıra bir okur olarak da güncel edebiyatımızı takip etmek beni heyecanlandırıyor doğrusu. Son olarak Türk romanı üzerine sürpriz tematik okumalar yapmayı hedeflediğimi de ayrıca belirtmek isterim. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/gulhan-tuba-celik-ile-soylesi", "text": "İlk kitap genel olarak daha fazla otobiyografik öğe barındırır. Benim için de öyleydi. Kırgınlıklarım, öfkem, hayal kırıklarım, arzularım gidecek bir yer bulamayıp içimde birikmişti. Evsizler Şarkı Söyler içimde birikenleri attığım, beni özgürleştiren ve rahatlatan bir kitap oldu. Bunlardan kurtulunca daha profesyonel anlamda düşündüm kurmacayı. Tematik bir çalışma yapıp kitap boyu hissedilen ortak bir ruh yaratmaya özen gösterdim. İlk kitaptaki illa Freudyen olma, travmatik geçmişe saplanma takıntısını bıraktım. Nedeni olmak zorunda değildi her şeyin. Bunlar olurken aynı zamanda bu şehirdeki on yılımı da tamamlamıştım. Bu şehirde on yıldır kira ödüyor, fatura ödüyor, aldanıyor, aldatıyor, kırılıyor, kapıları çarpıyor, hayal kırıkları yaşıyor, korkuyla merdivenlerden iniyor yahut kibirle caddelerden geçiyordum. Bu esnada Suriçi her köşeden çıkan bir harabesi yahut güzelliğiyle beni duygulanıyordu. Yabancı ülkelerin seyyahlarının gözünden Tanpınar ve Pamuk'a uzanan o pitoresk. Onlar ve Köpekleri'nin temelinde bu duygulanım ve pitoresk yatıyor. Aniden karşına çıkan o yaralı güzellik. O harabelerin çiçeği. Ve bu hisler ister istemez değiştiriyordu düşüncelerimi. Bin yıldır orada duran bir taş bana güç veriyor, bir anda gökyüzüyle buluşan sur kapısı bana umut vaat ediyor, önüme çıkan aydınlık bir meydan beni güzelleştiriyordu. Karakterim itibariyle çabuk etkilenen ama çabuk da sıkılan bir insan olduğum için gerçekten bundan çok fazla etkileniyordum. Gözlerimi yaşartıyordu bu semtin bu güzelliği. Aynı zamanda korkuyordum da. Çünkü dolaştığım yerlerin bazılarını başka dolaşmalarımda göremiyordum. Yıkılmış oluyordu, çökmüş oluyordu, kentsel dönüşüme girmiş oluyordu. Bir de bu kadar güçlü hisleri ihmal etmemem gerektiğine inanıyordum. Mekanın insana kattığı bu ferahlama, bu sığınma veya daralma bu kadar belirginken kayıtlara geçmeliydi. Çünkü her an her şey kaybolabilirdi. Semt değil sadece, duygularım da. Kahramanlarımı yerleşik, kalan, gitme defterini kapatmış olan semt müdavimlerinden oluşturmam lazımdı. Çevremdeki öyle insanların kimi özelliklerinden, duygularından, sıkışmışlıklarından da yararlanarak yaptım kurmacaları. Haritaları özellikle koydum çünkü bir zamanlar Kuyulu Bakkal Sokağından geçerken hüzünlü bir kadın görmüştüm. O kadını, o duyguyu ve o sokağı kaynaştırarak mühürlemek istedim. Gelin bu sokaklarda beraber dolaşalım demek istedim. Suriçi elbette Bizans'tan bağımsız düşünülemez. Yaşadığım yeri anlamaya çalışırken yaptığım okumalar Bizans'ın güzelliklerini açtı önüme. Onlar ve Köpekleri öyküsünde Ersin sevgilisine hesap sormak için Taksim dolmuşlarına ilerlerken sadece Sümbül Efendi Camisinden değil aynı zamanda Aziz Andreas Kilisesinden de geçer. Bu her şeyi daha kırmızı yapar, daha koyu. Aşkı da inancı da. Ya da Kapılarda öyküsündeki kadın, birlikte yaşadığı erkek arkadaşının gittikçe kendinden uzaklaşmasına bozulurken sadece İmrahor Camisinin yıkıntılarında dolaşmaz, aynı zamanda Uykusuz Keşişler'in seslerini de duyar. Bu onu daha güçlü yapar, daha inatçı. Katmanlar üstüste gelmiş, tarih tekerrür etmiş, olacak olanın önüne geçilememiştir. Ya da Onlar Kuşlara öyküsünde Kenan aşık olduğu kıza yaptırdığı anahtarları denize atarken tam onoktadan haç atılarak denizin kutsandığını bilir. Sadece kendileri yoktur, sadece yakın geçmişleri yoktur, iki bin yıl öncesi de vardır. Bu onları büyütür. Böylece kahramanlarküçük hissetmez, zavallı hissetmez. Yenilseler de daha büyük bir şeyin parçasıdırlar. Kalabalıktırlar. Suriçi gibi tarihi ve kültürel zenginliği olan bir yerde de olsak modern yaşam hepimizi ele geçirdi. En fazla, bir duraksama gösteriyoruz güzellikler karşısında. Zamanımız az, hayatlarımız hızlı. Sahile inmek şöyle dursun odamın balkonundan görünen denizi görmeden uyuyorum bazı akşamlar. Hepimiz hem çok meşgul hem de çok yalnızız. Hem hayatlarımıza birileri girsin istiyor hem de bunu çok rahat sabote ediyoruz. En azından kendi adıma bunları yaşayan biri olarak bu ruh halinin ortasında yürümenin ve pitoreski görmenin yaşama sevincimi artırdığını söyleyebilirim. Bu arada; bu iletişimsizliği, bu bireyselliği mahalle ortamının gözleyen ve suçlayan bakışlarına yüz defa tercih ederim. Herkesin birbirini rahat bıraktığı bu yer gayet yaşanılabilir, benim kahramanlarım da bunca sekülerliğin ortasında bir sıcaklık için semtlerinin son güzelliklerine tutunuyor. Dikkatli bir okursun. Öyküleri kitaba, yazdığım sıralama ile koydum. Özellikle ilk hikayelerde kahramanları birbiriyle karşılaştırmıştım evet. Sonra bunu yapmanın elimi kolumu biraz bağlayacağını düşündüm. Üç dört hikaye haricinde karşılaştırmadım onları ama illa ki Salı, Perşembe ya da Cumartesi pazarında görmüşlerdir birbirlerini. Roman yazabileceğimi sanmıyorum şimdilik. Bunu istediğim kadar iyi derecede yapabilecek tarihsel ve toplumsal birikimim ya da bu birikimi oluşturacak ortamım yok. En az bir sene hiçbir şey yazmayı düşünmüyorum. Ellerim çok kaşınırsa deneme yazarım. Biraz kafamı toplayıp neler yapabileceğime bakacağım. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/gulsen-funda-ile-soylesi", "text": "Ursula K. Le Guin yorumuyla Lao Tzu'ya ait dizelerden geliyor kitabın adı: gerçek adını bilmediğimiz için / yol deriz ona yalnızca. Yaşamı, yolu, Allah'ın bizimle ne kastettiğini arıyor olduğumuz inancıyla doluyum ben de. Bilmiyorum, ama olsa olsa yoldur adı diyorum. Sözgelimi Bilge Karasu, Bir Başka Tepe öyküsünde yolu anlamaya çalışır. Dönmeli, der, ama çıkrık olarak değil, tekerlek olarak. Duruk bir eksene bağlı kalmamalı. Yoksa yüreğin büyük savaşı neye yarar? Yol biraz böyle: düz bir çizgi değil, kapaktaki unalome sembolü gibi. Döngülerden, zorluklardan, çatışmalardan mürekkep. En çok da insanın kendi kalbinde verdiği mücadeleden. Dosyayı hazırlayıp öykülere baktığımda, dirlik mücadelesi veren her bir insanla göz göze geldiğimde onların kendilik yolculuklarına çıktıklarını fark ettim, öyle ki kimileri yola çıkarken kuru bir değnek bile almıyordu yanına. Kitaptaki öyküleri farklı farklı zamanlarda yazarken yol imgesini görebilmiş değildim doğrusu. Belki de hala kendi sesimi ve yolumu aradığım için, onları yoldaş kıldım kendime, fark etmeden yani. Yoldayken evinizde olacaksınız, der Lao Tzu, ama öylesi zordur ki bu. Aradığımızı düşünürken kaybolma ihtimalimiz de vardır, düşeriz, parçalanırız, savruluruz, çabalarız, korkarız, zorlanırız, yıkılırız. Ahengi bulabilecek miyiz, bilmiyorum. Elif Kadın, Abray, Karasaç Ana, Matthias, Azad, Avaz, Ava, Raya, Shenouda, Bozhidar, Talay, Akkara ahengi bulabilecek mi, buldu mu, okurun karar vereceği mesele. Kimileri yitip gitti de, hem de yollarca ve yıllarca uzağa, kelimelerini değil seslerini bile yitirdiler yürürken. Nihayetinde hiçbir nihai varış vaat edilmemiştir de bize. Beni bir ses sahibi kıl dizesinin gölgesinde ahengi bulacağımız o ana yürüyoruz yalnızca. Felgu'dan sonra öyküler yazdığım süreçte Ses öyküsüyle daha da gerilimi artmıştı bu sorunun, Bir sesim var mı? diye düşünüyordum o sıralar. En çok korktuğum şey, yalnızca benim bildiğim ve anlayabildiğim bir dil ile eski zaman masalları anlatmaktı. Felgu -edebiyat çevrelerince, okurlarca, eleştirmenlerce- ulu kadınlar gibi zamansız kıyafetleriyle, kimsenin bilmediği diliyle, bir öteki olarak çıkıp gelmişti sanki okurun karşısına ve bu tepkiler beni tırnak içinde korkuttu. İlginçtir ki, öykülerim zamanımızda / mekanımızda geçmiyor diye günümüz insanına bir şey söyleyemezmişim gibi düşünüldü, Felgu gerçeklikten-kaçış olarak okundu, yazıldı, çizildi. Gerçeğimizden kaçmıyor, dahası gerçeğimize işaret etmeye çalışıyordum. Yaşama, ölüme, doğuma, göçe, aşka, ihanete, kıskançlığa... Sesi yazınca öyküyü eklediğim maile zihnimden geçenleri de yazmıştım: Sesimiz başka vadilerde dolaşıp bize daha güçlü ulaşmadıkça, kendi dünyamızda ve mağaramızda kaldıkça iyi hikayeler yazmış sayamayız sanki kendimizi. Çünkü birbirimize anlattığımız hikayeler bizde de bir karşılık buldukça anlamlı. Hayatta da bir karşılık buldukça. Hikaye bittiğinde kalbimizde bir şeyler değişmiyor, zihnimiz afallamıyor ve hikaye bizim dünyamızdaki bir kavrama işaret etmiyorsa, korkmalıyız belki de. Kelimeleri sıralamaktan ama bir yere varamamaktan. Geçen gün de dediğin gibi, evet, daima dile çarpıyorum, bunu kendi içimde de sorguluyorum. Ama birden, hikayeyi yeniden düşünürken, bu hikayede kendi korkumla yüzleştiğimi fark ettim. Koca bir dil içinde yapayalnız kalma korkusu. Bir dilin son konuşuru olmak ile yazılan onca kelimeye, cümleye, hikayeye rağmen insanlarda bir karşılık bulamamak aynı şey sanki. Ve o ses, yeniden ve yeniden duyulmadığında yani bir karşılık bulamadığında yitip gitmeye yazgılı ya. Bunun bir neticesi olarak insan, çok büyük yüzleşme yaşıyor, hikayesiyle göz göze geliyor, dahası sesinin sahihliğini sorguluyor. Belki de bu yüzden beni bu kadar etkiledi. Sesime dair sorgulamalarım devam ettiği için. Zannediyorum bir süre sonra hikayenin de, kendi sesimizin de peşimizi bırakmadığını, bir ses sahibi olduğumu fark etmiş olmalıyım. Yapacaksam da kendimce yapacağımın ve bunun kıymetli olduğunun. Karasaç Anaların dünya döndükçe yaşayacağının, şarkılar söyleyeceğinin... Elbette, daha ötesini ya da daha farklısını arzularız ikinci adımımızda. Yolu yeniden düşünmeye çalıştığım bu bir-iki yılda, kendi yazgısını dayattı Yol Deriz Ona. Halihazırda, hala kendi sesimi, yazgımı, hikayemi, yolumu aradığımdan öykülerimdeki karakterler de başka başka yol hikayeleriyle çıkıp geldiler. Felgu, beklemediğim kadar karşılık buldu evet ama yalnızca on iki yaşındaki öğrencim gelip sordu o Süryanice yazının anlamını. Anlamıyorsak, bilmiyorsak, bunu ifade edebiliriz: Gülşen Funda, bu sembol senin için, öykün için, dünya için ne anlam ifade ediyor? Belki sitem ettiğimi düşünebilirsiniz ancak ama okur kitaptaki bir sembolü Google Lens ile arattığında neye işaret ettiğini kolaylıkla kavrayabilir. Öyle de kolay bir dünyada yaşıyoruz. Hiçbir sırrımız yok, saklayabildiğimiz. Metinlerarasılıklar, göndermeler de Google yazılarak bulunabilir. Dahası yazarın sosyal medya hesapları var, -aklıma Merve Yaylacık'ın Şiir Versus'taki yazısı geldi- mesaj gönderebilir! Okur, okuyacağım diyorsa çabalasın. Ben de yazarken, silerken, üzerini kapatırken, düğümleri çözerken -hatta büyücüler gibi düğümlere üflerken de- epey zorlanıyor, çaba harcıyorum. Bir anlığına Thomas Bernhard'ın o muhteşem cümlesini hatırlayalım: Bir hikaye anlattığımızda aslında o hikayeyi anlatmış olmayız. Çünkü hikaye anlatmadığımız şeydir. Şaman meselesine gelince sevgili editörüm Kadir Daniş, çok yaşasın, Felgu'nun arka kapağına... tıpkı dans eden bir şaman gibi. yazdığından beri Gülşen Funda şamanları yazıyor cümlesi dolaşıyor etrafta... Bir dengbeji yazmaya çalıştığım Kabuk, şaman kavramıyla okunduğunda neler düşündüm bir bilseniz... İlk ve son şaman öyküm, Ses. Bu öykü de Yol Deriz Ona'da. Tuvaca dersinde ismini duyduğum Matthias Alexander Castren'den ilhamla yazmıştım bu öyküyü. Ait olduğu kavmin son konuşuru Karasaç Ana, şaman dansı yaparak ulaşıyor Matthias'a ve çağırıyor onu; son kez şarkımı söyleyeceğim, diyor. Annelerimin dilini muhafaza et, diyor. Cemal Şakar'ın uzun bir süre yol hikayecisi olarak anıldığını gülerek hatırlıyorum burada. Bir kez söylenen, söyleme dönüşüyor. Bir hikayenin sonuna kadar gidecek bir cesarete sahip olmak. Hem erkeklerde hem kadınlarda bunu arıyorum, bilinçli seçim dediğiniz bu olabilir. Herkes mücadele ettiği şeyin büyüklüğü kadar büyük, diyor ya Kierkegaard. Mücadele ettikleri şeylerle yüzleştiklerinde, göz göze gelebildiklerinde diğerlerinden farklılaşıyorlar zannediyorum. Ki, hikaye değişmiyor, suretler değişse de. Ava büyülü bir adada sesini ararken Elif Kadın da köy yollarında, hem yavrusuna verecek bir damla sütü hem de sesini arıyordu, kimsesiz. Esas mesele ses, yeryüzündeki hangi toprağı şenlendirdiğin, hangi bedende dans ettiğin, hangi cinsiyette var olduğun değil. En azından bana öyle geliyor, şimdilik. Bu hikayeyi insanları incitmeden nasıl anlatabilirim? Acımadan, öteki ile ben arasında sıhhatli bir mesafe yaratarak, ötekiyi anlatacağım diye kendi psikopatalojilerine yuvarlanmadan, önyargı nehrinde canhıraş dalgalanmadan, ezmeden ötekinin acısını, acısıyla ezilmesine izin vermeden. Pek çok öykümü doğuran soru, adımlarımı ilerleten kuvvet bu. Hikaye değişmiyor zaten. Metronun kuytusunda ya da bir çeşmenin başında dünyaya güvenini yitirirsin. Küflü duvarlar arasında ya da Han'ın çadırında babanla kavga edersin. Anadolu'nun bir köyünde ya da Mava Adası'nda kendini tutsak hissedersin. Kadim savaş kalplerimizde, mekanlardan münezzeh. Ancak Felgu'ya göre kendini daha çok açan bir kitap Yol Deriz Ona. Sayfalar ve sayfalarca yurtsuzluğunu, kimsesizliğini, yetimliğini anlatan bu insanlar Michelangelo'nun Pieta'sındaki İsa gibi, yolun sonunda Meryem annemizin kollarında yaralarıyla perişan uzanırlar. Şair gibi, Ben hiç bu kadar güçsüz kalmadım ulumam bitince derler. Hiç bitmeyen dirlik mücadelesini, gerçek kendiliğin ıstırabını, kalbin savaş meydanını belki de daha berrak gösterirler. Hem de yalnızca hikayelerini yaşayarak. Sorduğum tek soru şu, Felgu'dan bugüne: Bu hikayeyi insanları incitmeden nasıl anlatabilirim? Her yanımız insanlık suçlarıyla dolu, yıkımlarla, savaşlarla, ihanetlerle, ihmal ve işgalle dolu. İnsan olarak da yazar olarak da dilsiz kalmayı doğru bulmuyorum. Yetim kardeşler birbirini gözlerinden tanısın, Azad ile Avaz evine dönsün, ölü bir dilin son konuşuru Karasaç Ana şarkılarını son kez söylesin, Shenouda iman ile isyan arasındaki o zarif duayı edebilsin, Akkara oğluyla bir adım dahi olsa yürüsün, Tepegözler affedilsin, Kardeş, bana kıyma! nidası duyulur olsun, kadınlar birbirine Senin bir sesin var. desin. Derdim bu. Post Öykü'de her ay yazdığım bir köşem var: Hikayenin Kalbi. Çapraz Okumalar'da da çağdaş ya da ustalardan kitapları değerlendiriyoruz Mustafa Aplay ile. Bunlar dışında bir sorumluluğum, uğraşım, tezgahta ürünüm yok doğrusu. Allah ömür verirse yazmak değil, biraz yaşamak istiyorum. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/guray-sungu-ile-soylesi", "text": "Deli Gömleği, Güray Süngü'nün ilk öykü kitabı. Hece Yayınları arasından çıkan bu kitap, üç romanın ardından geldi. Yazarın 2006 yılında Pencereden, 2007 yılında Dördüncü Tekil Şahıs isimli romanları okurla buluşmuştu. Yazar, yıl içinde yayınlanan Düş Kesiği isimli romanıyla da Oğuz Atay Roman Ödülü'ne layık görüldü. Güray Süngü ile çiçeği burnunda hikaye kitabını ve ödüllü romanını konuştuk. -Deli Gömleği üç romanın ardından geldi. Hikayelerinizde de romana daha yakın durduğunuz anlaşılıyor. Epizotlarınız çok zengin. Her öykü sanki roman yazmak için tasarlanmış bir kurgu izlenimi veriyor. -Bir yaraya ecza niyetine kalem tutuyorsam eğer, nasıl anlatacağım konusununtercihlerimle alakalı olduğunu söyleyebilirim. Bir durumu ifade edeceksem bir kurgu dahilinde süreçleriyle beraber o durumu ifade etmeyi tercih ediyorum. Kurgulamak, bir hayatı ayrıntılarıyla kurmak için kafa yormak, özellikle öykü gibi nispeten kısa sayılabilecek bir metinde ritmi tutturabilmek meselesini ciddiye alıyorum. İşin anlam tarafı kadar teknik yönünün de önemsenmesi gerektiğini düşünüyorum. -Anlatınızda iki ana damar dikkat çekiyor; ironi ve felsefe. En temelde neyi anlatmayı hedefliyorsunuz bugünün insanına ve bu iki damar size nasıl bir yardım sağlıyor ana çatıyı oluşturmada? -Anlatmak istediğim tek bir şey var ve ironiyle felsefe bana anlatımda hizmet edecek iki unsurdu o yüzden kullanıyorum diyemem. Yazı serüveni içinde ve sizin belirlemediğiniz bir süreçte yavaş yavaş, hatta sizin aldığınız şekle göre biraz da kendiliğinden belirleniyor her şey. Baktığınız yerde ne gördüğünüzle ilgili, ne anlattığınız. Ben Dünyaya baktığımda, hayata ve insanlara baktığımda, bir de tabi kendi içime baktığımda ne görüyorsam onu anlatmaya çabalıyorum. Yazmakla alakalı olarak en temelde neyi amaçlayarak hikaye ya da roman kurgulayabildiğimi ifade edebilecek olsam sanırım hikaye ya da roman kurgulamakla uğraşmaz, doğrudan meseleyi ifade ederdim. Ama öyle değil. Bir yeriniz ağrır, o ağrıyı dindirebilmek gayesiyle neyi içerdiğini bilmediğiniz bir ilaç kullanırsınız. Sadece size iyi geleceğini bilirsiniz, neden iyi geleceğini, hangi kimyasalın vücudunuzda ne gibi bir etkiye sebep olup da sizi iyileştireceğini bilmezsiniz. Ben yazarken tek emin olduğum şey bu; yazdığım roman ya da öykü bende şimdilik ve geçici olarak bir ağrıyı dindirecek, aynı şekilde hayata benim gibi bakan benim dışımdaki birkaç adamın da ağrısına iyi gelecek. -Okuruna hürmet eden yazar tavrı seziliyor öykülerinizde. Yalınlık, zengin bir alt metinle bütünleşmiş adeta. Okurunuzu çokça gözettiğinizi ve önemsediğinizi söyleyebilir miyiz? -Aslında benim dünyamda okur diye bir tip yok. Muhatabı olmak istediğim insanlar var sadece. Benimle benzeştiklerini düşündüğüm insanlar. O insanları önemsiyor muyum diye sorarsam kendime, tabi ki önemsiyorum, her ne kadar yazarken muhatap gözetmiyorsak da, öykümü, romanımı şu adam bu adam okursa ne düşünür acaba diye düşünmüyorsak da, kendimize kalsın diye de yazmıyoruz. Birileriyle bir şeyleri paylaşmaya çalışıyoruz. Bir de bilirsiniz yapılan işin bir muhatabı vardır muhakkak, siz işinizi, meselenizi ne kadar ciddiye alırsanız, muhatabınızı da o ölçüde ciddiye almış olursunuz. Bu sadece yazıyla alakalı değil, hayatın her safhasında öyledir zaten. Okuru gözetmek... bazı öykülerin kurgusunda kendi aklımı zorluyorum. Aslında ben yazdığım için öykü bana açık ama kapatıyorum bazı kapıları, hemen görülmesin diye. Muhatabıma da o kapalı halin anahtarlarını vermeye çalışıyorum. Deli Gömleği'nde bu şekilde yazılmış bir, belki de iki öykü var sadece ama romanlarımda çokça başvurduğum bir yöntem bu. -Yabancılaşma, tekdüzeliğin getirdiği bıkkınlık, uyumsuzluk ve modern bireyin yalnızlığı sıklıkla karşımıza çıkıyor kitap boyunca. Kitaptaki ilk öykü de modern hayattan kaçmayı hayal eden okuru kalbinden yakalıyor. Hepimiz Bekiriz! Katil ya da müntehir olmak dışında kaçışımız yok mu? -İşte mesele biraz bu. Kaçacak yer yok öyküsü ilk bakışta modern dünyanın açmazları diye izahata girmeye elverişli bir öykü. Ama bu aslında modern dünyayla alakalı bir vaziyet değil. Bundan beş yüz yıl önce de, doğal çevresinden yavaş yavaş kopan bir adam vardı, sonunda çareyi kendisini dışarıya iten herkesi dışarıya itmekte buluyordu. Sonucu cinayet oluyordu, intihar oluyordu. Yabancılaşmayı tetikleyen unsurlardan bir tanesi günümüzde modern dünyanın şartlarıdır denebilir. Ama asıl sebep insanın kendi doğasından uzaklaşması, kendini reddetmesi, kendi doğasında bulunmayan bir yaşamı elbise gibi üzerine giymesi. Bunu Bekir için değil, öyküdeki diğerleri için söylüyorum. Bunun sonucunda şekillenen hayata ve dünyaya modern dünya diyoruz zaten. Ama durumu tespit etmek bazen yanılgının kapısına getiriyor bizi. Modern dünya diyerek sorunu dışarıya itiyoruz. Oysa akşam yemeği yerken televizyonda üçüncü sayfa haberlerinden öteye geçmeyen ana haber bültenlerini seyretmemek gibi bir seçeneğimiz var. Beşyüz yıl önceki gibi bu gün de insan kendisinden uzaklaşıyor, kendisinden uzaklaşan insanların kurduğu evrende, kendisigibi olmaktan gayrı derdi olmayan insanlar yalnız kalıyor. İki cep telefonuyla dolaşan insanların, canlı yayında bir anneye oğlunuz ölmüş diyen bir kadını, 'işte modern dünyanın insanı getirdiği yer' diye yorumlaması garip. Kabahat modern dünyada değil, dünyayı kendi tükenmez arzuları ve sonsuz hırsları nedeniyle yeniden yeniden şekillendiren insanda. Katil ya da müntehir olmaktan başka çaremiz tabi ki var ama sanat sadece ideal olanı sunma aracı değildir. Sanat estetik üstünlüğü nedeniyle yalnızca derdi gösterse bile bu bize yeter. Yetiyor da zaten. Dostoyevski bin sayfalık bir roman yazacağına 'öldürmeyeceksin, çünkü vicdan sahibisin' gibi bir şey söyleseydi, daha iyi olmazdı herhalde. Meselenin bize açılan kapısından bakınca da şunu söyleyebilirim ki; katil ya da müntehir olmak dışında bir seçenek var; nereden gelip nereye gittiğini bilen insanın dünya denen küçücük gezegende kaybolması mevzubahis değildir. -Yine bu yıl içinde yayınlanan Düş Kesiği ile Oğuz Atay Roman Ödülü'nü aldınız. Atay'ın sizin için önemli bir edebiyatçı olduğunu biliyoruz. Bu ödülün sizdeki karşılığını ve edebi rotanızı nasıl etkilediğini sormak istiyorum. -Ödül konusu epeyce çetrefilli bir konu. Benim inandığım bir gerçek var, daha önce de dilim döndüğünce ifade etmeye çalıştım aslında. Her şey bizde başlayıp bizde bitmiyor. Yaptığımız güzel şeyleri yalnızca kendimize mal edemeyiz. Bir yazarın eserinden dolayı aldığı en büyük ödül, o eserin kendisidir. Benim aldığım ödüle gelince, insana gurur veriyor tabi, özellikle cümlenin içinde Oğuz Atay varsa başka bir anlamı olması kaçınılmaz. Oğuz Atay roman için bize bambaşka kapılar açmış bir büyük yazar. Tekniğine hayran olduğum halde, derdini tekniğinden daha fazla önemsediğim bir isim üstelik. Onun adına verilen ödülü almak güzel. Ama insanın kendisini önemli hissetmesi de pek iyi değil. -Düş Kesiği, kurgusuyla çokça dikkat çeken bir romandı. Şimdi okurun beklentisi yüksek. Şu sıralar üzerine çalıştığınız kitabınızdan bahsederek bitirelim... -Tamamlanmış bir romanım var, yine postmodern roman diye tanımlanacaktır muhtemelen. Küçük ayrıntıları üzerinde çalışıyorum şu sıralar. Kafasındaki hikayeleri yazamayan bir gencin bilinen bir yazarın roman karakteri olmaya çalışmasıyla alakalı. Aslında ölümsüz olmaya duyulan özlemle alakalı. Aslında iz bırakmaya duyulan özlemle. Ama mevzubahis roman olunca, bir cümlede ifade etmek çok kolay değil. Birbiriyle başlangıçta alakasız gibi görünen bir çok olay ve karakter kurgu gereği romanın bir yerlerinde birbirlerinin hikayesini ve aslında romanın kurgusunu tamamlayabiliyor. Bunun yanında karakterlerin hikayeleri yazılırken, ilk bakışta romanın kurgusu gereği orada bulunduğu düşünülen bir olay hatta bir konuşma, hayatta her zaman karşılaştığımız bir duruma karşılık niyetine oraya konulmuş olabiliyor. Okuru gözetmek dediğiniz mevzuya denk düştü sanki bunlar. Daha sonra postmodern kurmacadan uzaklaşacağım, başka şeyler var kafamda ama bir romanın kararının alınmasından yazılıp bitinceye kadar en az iki yıl geçiyor, o sürede değişeceğiz muhakkak. Aklımıza başka şeyler takılacak. Beklentinin yüksek olması meselesini; benim düşünmemem gereken, benim yazı serüvenime zararı dokunacak bir mesele olarak addediyorum. Zira amacım başarılı, daha başarılı, sonra da daha daha başarılı olmak değil, kafamdaki hikayeyi anlatmak."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/guray-sungu-ile-soylesi-1", "text": "-Kitabın adı Hiçbir Şey Anlatmayan Hikayelerin İkincisi olsa da kitapta kendine yer bulmuş on bir öykünün her biri aslında çok şey anlatıyor. Edebiyatın işlevine bir gönderme diyebilir miyiz başlık için? Aslında öykülerimde bir mesaj kaygısı var da yeterince anlaşılmıyor mu demek istediniz? -Edebiyatın işlevine bir gönderme yok. Mesaj kaygım var ama yeterince anlaşılmıyor da demiyorum. Anlaşılmak anlaşılmamak bu meseleler çok gündelik meseleler değil. Mesaj kaygısı... mesaj kaygısı başka, mesaj başkadır aslında. Benim mesaj kaygım zaten yok. Mesajım ise yine yok ki olsaydı, doğrudan mesajı verirdim. Deneme ya da makale yazardım. Söylemek istediklerim var ama onlar birileri öğüt alsın diye söylenecek sözler değil. -Çember ve Hayat Yeniler Kendini adlı öykülerde hayatın rutin ve anlamsız hale geldiği yaşamlarda öldürülen iki kadın söz konusu. Neredeyse her gün bir kadının öldürüldüğü ülkemizde bu öykülerin de bir şey anlatmadığını söyleyebilir misiniz? -O öyküler kadın cinayetlerine odaklanmış öyküler değil. Çember adı üzerinde bir döngü üzerine kurgulanmış bir öykü. Hayatın sizi nereden vuracağını bilemezsiniz. En büyük beceriniz en büyük felaketiniz olabilir. Hayat Yeniler Kendini ise toplumsal cinnet hali ve bir nevi yabancılaşmayı konu ediniyor. Kurbanların kadın olması, erkek olması, hayvan ya da bitki olması mevzubahis değil. Zaten ben haberlerde kadın cinayetlerini görüp de kadın cinayetleri hakkında bir öykü yazayım diyenlerden değilim. Bugün gördüğümüz, yaşadığımız, çektiğimiz her şey bir sonuç çünkü. Çok çok daha önceleri kaybedilen bir şeyin sonucu. Ve olay bitmiş değil, çoğunlukla felaket denen şey anlıktır tabi ama toplumların hatta daha da ileri gidelim insanlığın tamamına kast eden çöküş, bir süreçtir. -Öykü karakterlerine baktığımızda içimizden biri olduklarını görüyoruz. Her gün sabah işe giden, akşam evine dönen insanların iç dünyaları, yalnızlıkları ve çatışmaları öykülerde geniş yer bulmuş. Gülmeyen ve gülümsemeyen bu karakterlerden ikisinin adı Hande bu ismi iki farklı öyküde kullanmanızın sebebi bu insanların gülmeye olan özlemi mi? -Bu konu karışık biraz. İki öykü kitabım var iki kitabım için de iki tür yorum aldım şimdiye değin. Bu yorumlardan bir tanesi, sıradan insanları sıra dışı kurgular içinde, sıra dışı durumlar içinde anlatıyor olduğum. Diğeri ise sıra dışı karakterleri günlük rutinler içinde anlatıyor olduğum. Yani siz karakterlerin içimizden birileri olduğunu söylüyorsunuz ama neredeyse her öykümde bir katil var benim. Yani okur eseri yorumlar ama eser de okuru yorumlayabilir. Baktığımız yere göre normallerimiz belirlenir. Hande meselesine gelince, yara kabuğunda güzelliğini taç yapmış bir karaktere ihtiyacım vardı. Ben öyle Handeler tanıdım. O yüzden isim aramadım, Hande koydum. O karakter gülmeye özlem duymuyor. Gülmeye özlem duymak naif bir şeydir, o Hande'nin tanrıçalık arzusu var. -Güray Süngü ciddi ve içe kapanık biri midir? İnsan çoğu zaman en iyi kendini tasvir eder. İçe kapanık karakterlerin tasvirlerindeki başarının bundan kaynaklandığını söyleyebilir misiniz? -Kendimi anlatamam. Bunun ayıp olması bir tarafa, bu konuda söyleyecek pek bir şeyim de yok. Romanlarımda işlemeye çalıştığım şey biraz bu zaten. İnsanın kendisiyle olan meselesi. Hatta siz insan çoğu zaman en iyi kendini tasvir eder diyorsunuz ama ben Düş Kesiği romanımda insanın en büyük yanılgıları kendisi hakkındadır savına odaklanmıştım. Ayrıca ben çok cesurum, ben çok korkarım, ben çok çalışkanım, ben çok ciddi bir adamım, bu gibi şeyler söyleyen insanlara hayret ederim. Dünyadaki serüvenini tamamlamış bir insan ancak kendisini tanımlayabilir bana göre. Bu, insanın bilinmezliğine bir övgü değil. Kemal Tahir'in Esir Şehrin Mahpusu romanındaki Kamil Bey'in sigara izmariti ile ilişkisini düşünün mesela. -Öykülerinizde gözlem gücünüz ortada. Lakin gerek mekan gerekse kişi ve psikolojik betimlemeler sıkıcı boyuta ulaşmadan eylem ortaya çıkıyor. Bu sizin öykü anlayışınız olarak tanımlanabilir mi? Ya da öykü anlayışları tanımlanmalı mıdır? -\"Hikaye anlatılır, öykü kurulur bana göre. Biz modern çağın çocuklarıyız. Bizim hikayemiz yok. Bu sebeple hikaye anlatamayız. Biz derken bir grubu kast etmiyorum, anlatabilen varsa anlatsın, bir itirazım yok, kendimden bahsediyorum. Bu sebeple öykü kuruyorum ben. Bir çatısı var, bir teması var, duygunun yükseldiği an, final öncesi oyalanma, final. Ama bu bir formül değil sezgi işi. -An kavramı sizde tam olarak neyi ifade ediyor? Çünkü bazı anları algılayışınız ve hissedişiniz öyle çarpıcı ki sanki bir anda hayatın ve öykünün seyri değişiveriyor. -Hayatı bir bütün olarak görür insan. Oysa anları yaşar. Bir başkasına bakarken yine bütünü görür. Adam sevgilisiyle kafeden çıkar, caddede yürür. Birisi omzuna çarpar, tartışma olur, birisi birisini bıçaklar. Diğeri kaçar. Kameradan tespit edilir, yakalanır. İtiraf eder. Hapse girer. Bunların her biri bir sahne olsa, her sahnenin binlerce an-ı vardır. Omzuna çarpılan adam, cenazeden sonra yağan ilk yağmurda mezar toprağının çökeceğini düşünüyor olsa, dönüp kavga çıkarır mıydı acaba. Bilmiyorum. Bu türden sorulara cevap arıyorum ama bunu artistik bir tonda söylemiyorum. Bütün samimiyetimle söylüyorum, insanların bir şeye karar verdikleri anları, dönüm noktalarını çok merak ediyorum. Düşünsenize, genç bir adam annesiyle dolaşıyor, sonra annesini eve bırakıp işe gidiyor, sokağın başına kadar yürüyüp bir şey unuttuğunu fark ediyor ve evine dönüyor, annesinin salondaki ölüsüyle karşılaşıyor. Bu olayı parçalara bölüp her anını sebep sonuç ilişkilerine göre kurarsak neye ulaşırız? -Yabancılaşma, yalnızlık, öteki gibi kavramlar çağdaş öykü ve romanda sıkça yer bulan temalar. Sizde de dikkati çekiyor. Duvara Bakan Adama Bakan Adamlar adlı öykünün adı bile başlı başına bu kavramların özet gibi. Neden yalnızız ve yabancılaştık? -Bu bir mülakat sorusu değil, bir kitap konusu. -Bu kitapta öyküler şehirde geçse de belli bir şehir adı yok neden? -Modernizm insanı mutsuz mu ediyor? Çünkü mutsuz bankacı, mutsuz üniversite öğrencisi, mutsuz çalışanlar var hep öykülerinizde bu yüzden mi bir şey anlatmıyor bu öyküler? -Son yılların modası. Twitterden modernizm eleştirisi yapmak vesaire. İnsan mutsuzdur zaten, bunun modernizmle ilgisi yok. İnsanın arzuları ihtiraslarıyla ilgisi var. Bu arzuların ve ihtirasların sonucunda dünyanın aldığı şeklin adı modernizm. Bir cinayet haberini izlerken hiçbir şey hissetmemenin sorumlusu televizyon değil, televizyonların başında yönetici olanlar uzaylı değil. Düş kesiği romanımdaki karakter romanın bir yerlerinde daha iyinin tasavvur edilemediği yerdir cennet, diyordu. Yiyerek doyacağını düşünen insanın açlık acısıyla debelenmesi doğal. Modern çağ bu, modern insan bu. Aslında insan bu. Binlerce yıl önce göğe uzanacak bir kule inşaatı için insanlar köleleştiriliyordu, şimdi çok mu farklı? Daha iyi, daha daha iyi, daha daha daha iyi bir ev, bir araba, bir hayat modern insanın göğe uzanacak kulesi değil mi? Yeni değil, bize bin küsür yıl önce söylenmişti. Doymak bilmeyeceğimiz, nankör olduğumuz, şükretmeyeceğimiz, ziyanda olduğumuz. -Öykü kahramanlarından devam edersek kahramanların tamamına yakınının annesi ya da babası ölmüş ya da her ikisi de ölmüş. Bu eksiklik duygusu üzerinde neden yoğunlukla durdunuz? -Bir eksiklik duygusundan hareketle yazdığım için olabilir. -Kahramanlarınızı hatalarından dolayı hiç yargılamıyorsunuz. Anlamaya çalışıyorsunuz onları. Onlar adına hep bir ikilem yaşıyorsunuz mesela 120. Sayfayı okuyanlar bunu göreceklerdir. İnsanlara bakışınız gerçek hayatta da böyle midir? -Yargıyı vermek benim işim değil gibi geliyor bana. Bazen kötü bakıyorum ve kötü görüyorum. Bazen iyi bakıyorum ve iyi görüyorum. Olaylar ve insanlar mevzubahis ise farklı açılardan bakma çabası zaten anlamaya çalıştığımız şeyin tezahürü. Her şeyi bilseydim oturup yazmazdım zaten, mutlu mesut yaşardım. Bilmediğim için düşünüyorum, bakıyorum ve yazıyorum. -Kitaptaki en son ve en uzun öykü K. Bu öyküde belli bir karamsarlık göze çarpıyor. Sonra arada gündemimizin en can alıcı konularının birinin ortasında olduğumuzu seziyoruz. Bir de bakmışız ki tahmin ettiğimiz son. Bu sonların olmaması için öykücü ne yapmalı? -Bu sonların olmaması için öykücü ne yapmalı sorusuna verilecek cevap tehlikeli. İlaç bende düşüncesinin kendisinde bir zehir olabilir. Ben baktığım yerde yeşil bir ağaç görüyorum. İnsanların o ağacı görmediğini de görüyorum. Onlara bakın burada bir ağaç var diyemem. Ağacın ağaç olduğundan ben bile emin değilim, sadece yeşil bir ağaç gördüğümü biliyorum. Benim baktığım yere bakmalarını sağlamaya çalışabilirim yalnızca. Onlar orada ne göreceklerini kendileri bilirler. Üç farklı soruda değindiğiniz konuya geldik burada; bu sebeple kitabın adı bu olabilir."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/guray-sungu-ile-soylesi-2", "text": "Bilmem ki, yani elbette biliyorum da, nasıl diyeyim şimdi. Çok teknik bir şeyler istemiyorsundur muhtemelen. Sorunun kastını anlayıp da cevap vermem gerekiyor demek ki. Bütün türlere ait unsurları ve biçimleri barındırabilecek bir esnekliğe sahip olması diyeyim ilkin. Haricen masal, destan gibi anlatımların yanına modern bir tür olarak romanı iliştirir ve bunun farkı nedir dersek, karakter inşası, olay örgüsünün işlenişi, kurgu gibi şeyler söyleyebiliriz. Gerçeğin, gerçekliğin temel bir yapı olarak kurulması ve hikayenin o gerçeklik üzerine anlatılması da diyebiliriz. Zira romandan öncesi hikayeye odaklanır, anlatılan şeydir esas, roman biçimi de asli unsur sayar. Bunları mı kastediyorsun. Galiba. Masalın bendeki anlamı ve rolü nedir dersem muhtemelen, yok bende anlamı ve rolü derim. Düşünüyorum da, hiç masal dinlemedim büyüklerimden, pek masal okuduğumu da hatırlamıyorum. Galiba bir masal kitabı okudum çocukluğumda. O da pek kitap gibi değildi, bir gazete hediyesi filan olabilir. Bu romanda masalın rolü nedir dersem ise, bende pek bir karşılığı yok ki, romanda nasıl olsun diyebilirim. Ama romanda masal gibi perde bölümler var. bunları ben masala değil, kıssaya yani aslında hikayeye yaklaştırırım. Haricen geçmiş anlatı akışında mişli geçmiş zaman kipi, masalı çağrıştırıyor ama o sadece bir dolaylı anlatı tercihi. Anlatımı masala yaklaştırmak için değil. Ama masala yaklaşıyor mu sonuçta, evet olabilir. Zaten bir şeyi roman kılan nedir demiştin ya az önce, bütün türlere ait unsurları ve biçimleri barındırabilecek bir esnekliğe sahip olması demiştik, o hesap. hadisesini tamamen kendine, şahsiyetine indirgiyor. Kadim olan kendini tanımak, zaten. Benim anlattığım da bu türden bir hikaye. arasındaki gerilimi yaşamak, denemek, kırmak, bozmak, sonunda da yapmak. kollayan bir insandım zaten ezelden beridir. da benlik değil, onu da sevmiyorum. Masada ne var dersen, masa seviyorum. şeylerden ne kadar çalabilirsem o kadar çabuk yazılacaklar. Bakalım, nasip. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/guzide-erturk-ile-soylesi", "text": "Tekerlekli sandalyesinde gece gündüz demeden oturan yaşlı kadının bir gün ne olduysa ayağa kalkmasıyla başlayan, yaşlı kadınla birlikte okuyucusunu da bir daha yerine oturtmayan bir kitap Kaplumbağa Gölgesi. Bir evsizin gölgesi neye benzer, hiç düşünmeyenlere aslında istediklerinin sadece aidiyet duygusu olduğunu göstermeye çalışan ince ince işlenmiş uzun soluklu bir öykü. -Peki, yaşlı kadını sandalyesinden kaldıran neydi Güzide Ertürk için? -Evsizlerle ilgili öyküler yazmaya başladığımda, Melina birden zihnimde belirdi. Karşı kaldırımda bekliyordu. Tekerlekli sandalyede oturmasına rağmen güçlü bir karakterdi. Tel tel olmuş gri saçları, asık yüzü ve aksi sözleriyle ona yoğunlaşmamı istiyordu. Ama bir yandan da hikaye anlatıcısına çok ters davranıyordu. Bir gün ne oldu da ayağa kalktı bilmiyorum. Ona sorduğumda, Sana ne! diye tersledi. Ben yine de Melina'yı takip ettim. İyi ki de peşini bırakmamışım, yoksa nereye gittiğini hiç öğrenemeyecektim. -İndirgenemez biçimde kendi zamanıma aidim, diyor Frantz Fanon. Zaman zaman gerçeküstüleşen bir kurguda, gerçek karakterler kullanmanızın sebebi onlara ve yaşadığınız zamana karşı böyle bir sorumluluk hissetmeniz olabilir mi? -Kaplumbağa Gölgesi'ndeki karakterlerin ortak özelliği, ister gerçek olsunlar ister kurgusal, onlardan vazgeçemeyecek oluşum. Hikayede iki gerçek kahraman var. Biri Portland'daki evsiz sığınağının kurucusu İbrahim Mübarek. Başına doladığı poşusu, uzun entarisi ve siyahi oluşuyla dünyaya meydan okuyor. Diğeri yaralı bir çocuk, Ümran. Savaşın bütün çocuklarını temsil ediyor. İbrahim Mübarek ve Ümran, varoluşlarıyla beni sarsan karakterler. Onlar hikayede olmasaydı, her şey yarım ve eksik kalırdı. Bu aslında kendime karşı sorumluluğum. İbrahim Mübarek, Portland sokaklarında evsiz haklarını savunurken, Ümran kanlı yüzünü silmeye çalışırken bana düşen sorumluluk nedir diye soruyorum. -Ümranı'ı neredeyse hepimiz tanıyoruz. İbrahim Mübarek'in hikayesi nedir? Onun için İslamofobinin bir sis bulutu gibi kapladığı dünyaya bireysel bir tepki diyebilir miyiz? -İnsanların olduğu gibi şehirlerin de birer hikayesi var. Portland'ın beyaz tarihiyle, İbrahim Mübarek'in siyah öyküsü taban tabana zıt. Portland'ın beyaz tarihi Kızılderililerin yok olmasıyla başlıyor. 1990'lı yıllara gelindiğindeyse şehir merkezine göz koyan beyazların, siyahileri nasıl yerlerinden ettiğini görüyoruz. Mübarek'in siyah öyküsüyle karşılaştığımda, televizyon ekranlarını teröristler dolduruyor, dünyanın çeşitli bölgelerinde bombalar patlıyordu. Ama sokak böyle değildi. Şehrin göbeğinde, kimsenin dönüp bakmak istemediği evsizlerin hakkını savunan siyahi bir Müslüman vardı. Evet, bu bir tepki. İnsanları tercih yapmak zorunda bırakan bir tepki, medyanın yalanlarına mı inanacağız, sokağın gerçekliğine mi? -O sınırları Öbür Dünya Öyküleri'nde çizmiştim. Kaplumbağa Gölgesi'ndeyse sınırların hepsini kaldırdım. Sadece gerçeğe mesafeli yaklaştım. Çünkü ona yakınlaştığım zaman kurgu elimden kayıp gidiyordu. Senin de dediğin gibi didaktik metinler çıkıyordu ortaya. O yüzden hayal gücüme öncelik verdim ve daha çok onun penceresinden baktım. -Bütün okuyucuların merak edeceği bir soru olacaktır bu, evsizlerle birebir irtibat kurdunuz mu? -Evsizlerle birebir irtibat kurmasaydım böyle bir hikayeye başlayamazdım. Amerika'ya geldiğim günden beri elinde tuttukları kartonlarla trafik lambasının altında bekleyen evsizlere rastlıyordum. Ama ilk temasım Teksas'tan Portland'a taşınmamla oldu. Portland'da sadece trafik lambasının altında bekleyen evsizler yoktu. Çok sık gittiğim bir kitapçıda onları kitap okurken gördüm. Sokaklarda yatan insan kalabalığına denk geldim. Parklardaki çadırlarla karşılaştım. Bu yoğunluktan etkilenmiştim. Ama polis onları sürekli kovaladığı için yerleri sürekli değişiyordu. Bir gün gördüğüm çadırı, ertesi gün yerinde bulamıyordum. Onlar hakkında o kadar çok olumsuz hikaye duymuştum ki ister istemez mesafeli yaklaşıyordum. Ama bu mesafeyi aştım zaman içinde. Şehrin en büyük problemlerinden biri olduğu için çözüm odaklı konferanslar veriliyordu, R2D2 sığınağının toplantıları oluyordu. Bunları yakından takip ettim. -Size karşı onların ve çevrenizdeki diğer insanların tavırları ne oldu? -Karşılaştığım her evsizle farklı bir iletişim kurdum. Genelleyecek olursam bunların hiçbiri olumsuz değildi. Hepsinin kendine özgü bir hikayesi vardı. Çevremdeki insanların evsizlerle ilgili düşünceleri ön yargılı ve dışlayıcıydı. Bu tepkilere önceleri şaşırmıştım. Tabii konuya duyarlı, gizlice onlara yardım eden güzel insanlar da tanıdım. -Birkaç senedir mülteci sorunuyla yüzleşmemiz dışında evsizlik, Türkiye'de çok aşina olmadığımız bir konu. Benzerlikleri bir yana, farklılıkları var mı bu iki sorunun? -Gözlemlediğim kadarıyla evsizlerin Türkiye'deki sorunu Amerika'dakiyle hemen hemen aynı. Sadece Portland'daki evsizler biraz daha organize olmuş ve grupça hareket edebiliyorlar. Bazı kurumların evsizleri yeniden sosyal hayata kazandırma projeleri var. Yeniden hayata tutunmak için birlikte çabalıyorlar. Ama asıl farklılık toplumun bu soruna nasıl yaklaştığında yatıyor. Türk halkı genellikle mülteci ve evsiz sorununa daha duyarlı. Bu konuda birçok farklı bakış açısı olsa da Suriyeli aileler için düzenlenmiş o kadar çok yardım kampanyası duydum ki. Bu kampanyaları bazen birkaç aile bir araya gelip kendi küçük çevrelerinde düzenliyor. Amerika'daki kampanyalarda, Evsizlere gülümseyin, onlara selam verin, deniyor mesela. Maddi değil, manevi bir ilgisizlik de söz konusu. Tamamen yok sayılıyorlar. -Kendimizi yerine koyduğumuz kişi baştan sona ana karakter oluyor okurken. Buna karşılık ana karakter hakkında çok az bilgi sahibiyiz. Kadın oluşuna dair tek bir ipucu var öykü boyunca mesela. Bunu evsizliği, belki de kimliksizliği yansıtabilmek için bilinçli olarak yaptığınızı söylemek doğru olur mu? -Ana karakterin yüzü biraz gölgeli. Evsizlerin yüzündeki bu gölge dikkatimi çekmişti. Kimi zaman bir şapkayla kapatıyorlardı yüzlerini, kimi zaman şemsiyeyle. Ana karakter de onlardan biri. Kaldırım kenarında, kirli bir battaniyenin altında yatan insanlar var. Battaniyenin altına gizlenen kişinin cinsiyeti değil, insan olması önemli bir mevzu. -Aidiyet ve özlem penceresinden bakarsak, bir gurbet öyküsü de diyebilir miyiz Kaplumbağa Gölgesi'ne? -Evet, bir gurbet öyküsü de diyebiliriz. Kitapta birçok pencere var, bunlardan biri de gurbete açılıyor. -Edward Said bir yazısında, mültecilerle ilgili filmlerdeki hayal kırıklığını Filmlerin ne denli acemice çekilmiş olduklarından değil, yaşamlarımızın belirsizliğini ve güçlüğünü tam anlamıyla görmezden geliyor olmaları, bu yüzden fazlasıyla yapmacık ve kaskatı görünmeleri, dışarıda bıraktıkları onca öyküden kaynaklı noksanlıklarıydı, şeklinde tanımlıyor. Kitabınız özellikle yeraltı halkına işaret ettiği bölümlerde belirsizliği ve güçlüğü yansıtmakta hiç zorlanmıyor ve adeta bizi de o insanlardan biri yapıyor. Bunu başarabilmek için nelerden beslendiniz? -Uzak sandığımız şeyler bize o kadar yakın ki. Ülkesinden ayrılan çocuklardan biri de benim babaannem. Dört yaşındayken Bolşevik Devrimi'nde Dağıstan'dan Türkiye'ye gelmiş. Trabzon'a oradan Ankara'ya yerleşmişler. Birer veteriner olan babaannem ve dedemin yolu Oregon'a bile düşmüş. Oregon, şu an benim yaşadığım eyalet. Ama sonunda hep Ankara'ya geri dönmüşler. Tarihe ve çevremize bakarsak yakınlıkları keşfederiz. Dışarıdan değil, içerden bir bakış yakalamak gerekiyor bunun için. Kaplumbağa Gölgesi'ni yazarken yargılamak veya incelemek değildi amacım. Bir hikayenin içinde sürüp giden ortaklıklar aradım. Onlar veya Öteki diye ayırarak değil, bir bütünün parçası olarak baktım insanlara. -Son olarak bize kitabın fark edilmesini arzuladığınız bir özelliğini söylemenizi istesek? -Hikayenin içinde kendi yollarını bulmalarını isterim."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/handan-acar-yildiz-ile-soylesi", "text": "-Öykülerinizde, soyut ve somut olan arasında sürekli gelgitler olduğu gözlemleniyor. Öykülerinize verdiğiniz isimlerde bile fark edilebiliyor bu. Mesela Merhametin Elbisesi öykünüz de olduğu gibi. Hayali olanla gerçek olanı kaynaştırmak gibi... Soyut ve somut imgeleri, birbirlerine ulamak, öykülerinizin çıkış noktası mıdır? -Çıkış noktası, merkez yerine aracı, taşıyıcı ifadelerini kullanmayı tercih ederim. Bu durum, nasıl anlatabilirim sorusu veya çabasıyla ilgili. Hareket noktası değil, vasıta aslında. Sizin de belirttiğiniz gibi soyut-somut veya hayali-gerçek arasındaki o gidiş gelişin öyküde gerginlik oluşturduğunu ve bu gerginlik sayesinde anlatımın aktif kalabileceğini düşünüyorum. Bana öyle geliyor ki, bazen zıt bazen de farklı yapılar arasında gidiş gelişli gergin bir metin, ölü bir metin olmaktan uzaklaşıyor. Anlam da genişlemiş oluyor. Dediğiniz husus, bir anlatım imkanı olarak yardımıma koşuyor. Örnek verdiğiniz öyküden yola çıkarsak, duvar yerine kumaş tercih edilmiş. Kumaş metaforu; çarpmanın şiddetini azaltan bir nesnenin, savrulmanın şiddetini azaltamayacağına atıfta bulunuyor, kumaşın duvar kadar sert olabileceğine değiniyor. İşte bunu, görünenin ardındakini eşeleme, arama duygusunu ifade ederken somut ve soyutu, hayal ile gerçeği ulaştırmaya ihtiyaç duyuyorum. Buna hem tercih hem ihtiyaç diyebiliriz. -Konuşma Çizgisi isimli öykünüz, yer yer denemeye kayıyor. Bu durum çok belirgin olmamakla birlikte başka öykülerinizde de hissediliyor. Türlerin kaynaşması hakkında ne söylersiniz? Bu bağlamda öykü türüne en yakın tür hangisidir? -Öykü ve denemeyi birbirinden ayırırken uyguladığım ve çok işimi kolaylaştıran bir kıstas var. O kıstas da şu: Kahraman kendi kendine konuşuyorsa bu öyküdür. Yazar kendi kendine konuşuyorsa bu denemedir. Burada yazar ve kahramanı külliyen ayırmıyorum, elbette. Yazar, dış ses olarak konuşuyorsa ve kahramanı zayıflatıyorsa bu, öykü görünümlü bir denemedir. Bazen kahraman, dünyayı büyük ve boş bir oda gibi farz edip o boş ve büyük odada, insansız odada kendi kendine yüksek sesle konuşuyor olabilir. Bu da okuyucuya deneme türünü anımsatabilir. Benim açımdan ise konuşan kişi kahraman olduktan sonra, ne kadar kendi kendine konuşursa konuşsun o deneme değildir. Öykü ille de bir şeye yaklaşacaksa keşke şiire yaklaşsa... Bana göre öyküye en yakın tür şiirdir. Bana göre diyorum, çünkü bu yargımın çok öznel olduğunun farkındayım. Öykünün şiire yakınlığı, romana yakınlığından veya denemeye yakınlığından daha fazla zihnimde. Bu nedenle biri bana, şiir gibi yazıyorsun, derse mutlu olurum. Deneme gibi yazıyorsun, derse mutlu olmam, üzülürüm. -Öykülerinizde felsefi cümleler yoğunlukta. Bir öykücünün öyküde kendini geliştirmesi, nitelikli öyküler yazabilmesi için sürekli öyküler okuyarak öyküsünü beslemesi gerekir. Bu durumda öykü kitapları dışında en çok felsefe kitapları okuduğunuz yargısına varabilir miyiz? -Tarihsel/süreçsel okuma ile tekil, eser okuma arasında bir denge oluşturulduğunda; zaman, okuma anlamında daha bereketli kullanılıyor, zannımca. Örneğin hem öykü tarihi hem de öyküleri tekil olarak okumak gibi. Belli bir vakti bana verip üç kitap seç deseler, aynı yazarın üç kitabını okumaktansa aynı vakitte üç farklı yazarın kitabını okumayı tercih ederim. İçlerinden birini çok sevmiş olsam da ikinci ve üçüncü kitabı farklı yazarlardan seçerdim. Siyasi tarihe veya felsefe tarihine dair üç kitap okumaktansa kitaplardan birini siyasi tarih, birini bilim tarihi, birini ise felsefe tarihinden tercih ederim. Fakat felsefe, dünyamıza MÖ 5. yüzyılda girip 14. yüzyılda hayatımızdan çıkmış bir kavram değil. Bilim tarihindeki gelişmeler, determinist/pozitivist bakış açısına geçilmiş olması, felsefenin hayatımızdan çıktığı anlamına gelmiyor. Çıktığı kabul edilse bile çıkmış değil. Mesela Newton'dan Einstein'a sadece teorik bir değişiklikten söz edemeyiz, felsefi değişimden de söz etmek durumundayız. Evrenselden küresele, küreselden küyerele geçişte sadece teknik bir değişimin etkisinde olduğumuzu kabul edemeyiz, felsefi bir değişimden de bahsetmek zorundayız. Ontolojik sorgulama sürdüğü sürece felsefe, hayatın dışına düşecek bir alan değildir. Herman Merville'in Moby Dick'te ironisini yaptığı gibi felsefe, ayakları yerden kesilmiş beyaz giysili insanların, içinde uçtuğu bir alan değil; fakat kişi de kendini böyle bir dünyaya daldırıp, kaptırıp dışarı bakamayacak hale gelmemeli. Melville, aynı eserde, bir balina gördüğünde en doğru davranışın ne olacağını uzun uzun düşünen bir Platoncu bizimle gemiye binmesin, balinayı gördüğü anda hamlesine karar verecek biri gemiye binsin, bizi zarara uğratmasın der. Haklıdır da. İlk başta felsefe tarihi olmak üzere, dünya tarihi, siyasi tarih, bilim tarihi, ekonomi tarihi, edebiyat tarihi okumaya devam ederken, genel bir malumat edinirken, birlikte şahısların tek tek eserlerini okumanın, eseri anlama açısından bereketli olacağı görüşündeyim. -Öykü karakterleriniz nasıl oluşur? Önce karakter mi belirir, yoksa öykü kabaca zihinde şekillenir, karakter sonra mı gelir? -Öykülerimde kurgunun karakterin önünde olduğunu düşünüyorum. Özellikle kısa öyküde çok net karakter çizgisi oluşturma şansınız yüksek değil. Hatta yok da denilebilir. Ama öyküde kurgu olmazsa, anlatılan, anlatılmak istenen geniş bir aforizmaya dönüşebilir. Cinsiyetsiz, apolitik, hep birbirine benzeyen karakterleri öyküde gezdirdiğinizde ise denemeye yaklaşabilirsiniz. Karakteri çok benimsediğiniz ve onunla örtüştüğünüzde ise anıya veya günlüğe yaklaşma ihtimaliniz doğar. Galiba dikkatli, hassas ve titiz olmak gerekiyor. Türler arası kesin çizgiler oluşturmamak gerektiğini savunanlar var. Saygı duymakla birlikte, ben öykü yazdığımı düşünürken bunun denemeye evrilmesini ya da başka birinin yazdığı öyküyü okuyorken günlük okuyormuşum hissine kapılmayı arzu etmem. Genç yazar arkadaşlardan biri, bir soruşturmada, ukalalık etmek istemem ama başkalarının anıları bizi niye ilgilendirsin minvalinde sözler etmişti. Ben de ona katılıyorum. Okuyucuya yaranma, şirin ve sevimli gözükme kaygısı taşımamakla birlikte okuyucuyu hiç mi hiç ilgilendirmeyen metinler yazmaktan, kendine tapınan veya acıyı putlaştıran metinler yazmaktan imtina etmek, bana, doğru görünüyor. Yazdıklarımızı birileri okuyacak. Zaten aksini düşünsek çekmecede dururlardı. Bu dönemde herkes yazdıkları hemen karşılık bulsun, okunsun istiyor. Okuyucu da fedakarlık yapıp çağın vakit darlığı içinde yazara zaman ayırıyor. En değerli hazineyi, vaktini yazara veriyor. Bir gerekçesi olması lazım. Yazar hasta, okuyucu da onun terapisti değil. Yazar psikolog olmadığı gibi okuyucu da yazarın psikoloğu değil. Yazmak ise terapi hiç değil. Sürekli beni gör, beni gör, beni dinle, beni anla, hatta beni doğru anla diye çırpınmak yerine yazarın, okuyucunun onu okuması ve ayırdığı vakitten pişman olmaması için gerekçe sunması gerekiyor. Bu gerekçe çok yüce, çok kutsal bir gerekçe olmak zorunda değil. Birisi, şunu okudum, beni çok güldürdü de diyebilir. Ama hem yazarın hem okuyanın gerekçesi olmalı. Sadece yazdığım öyküler açısından bu yorumu yapmıyorum, okuduğum öyküler açısından da görüşüm bu. Öykü okurken de gerekçe arıyorum. -Kadın öykücülerin feminist tutumlarına karşılık, sizin öykülerinizde böyle bir durum söz konusu değil. Erkek karakterleri de bir kadın karakteri kadar iyi anlatabiliyorsunuz. Bu konuda ne söylersiniz? -Ben kadına varlık olarak erkek olmayan şeklinde bakmadığım gibi erkeğe de kadın olmayan şeklinde bakmıyorum. İnsan olarak bakıyorum. Kadın güçlü olduğunda erkeği ezmez, hep erkekler kadına eziyet eder, kadınlar erkeğe hiç eziyet etmez diye bir kural yok. İnsan söz konusu olduğunda kadın erkeğe, erkek de kadına zulmedebilir. Erkek kadına psikolojik şiddet uygulayabileceği gibi kadın da erkeğe uygulayabilir. Ancak karşılıklı bireysel ilişkiler değil de toplum söz konusu olduğunda, hiç şüphe yok ki toplum dediğimiz yapı kadına karşı çok daha zalimdir. Ama burada Allah'ın adaleti devreye girer. Toplum daha çok kadını yargılarken, tarih erkekleri yargılamıştır. -Kadın öykücülerde giderek bir artış olmasını neye bağlıyorsunuz? -Sanatın, fikirsel ve duyumsal başka çabaların cinsiyetle örtüştürülmesi taraftarı değilim. Bazen bu bakış, bir edebi türün bir cinsiyetle örtüştürülmesine kadar gidebiliyor. Sadece edebiyat alanında değil başka alanlarda da... Mesela bir yerde kadın girişimci ifadesini gördüğümde yadırgıyorum. Çünkü orada gizliden gizliye hem kadın hem de girişimci denilmiş oluyor. Ekonomide erkeğin yeri konulu bir seminer, mikrofonun icat edilmediği dönemler de dahil olmak üzere dünya tarihinde düzenlenmemişken, Kadının ekonomideki yeri başlığıyla bir seminer düzenlediğinizde niyetiniz ne kadar iyi olursa olsun gizli bir ikincilleştirmenin, gizli bir aşağılamanın içine çekilmiş oluyorsunuz. Kadın ekonomist derken aslında Hem kadın hem de ekonomist demiş oluyorsunuz. Bir de yanına parantez açıp Hişt, inanabiliyor musun kadın ekonomist yazmalarından korkuyorum. Tekrar öyküye dönecek olursak... Kadın ve öykü türünün örtüştürülmemesini savunmakla birlikte, içinde yaşadığımız dönemde kadınların okuma atağına geçtiğini gözlemliyorum. Çevremde yirmi beş yaşından sonra liseyi dışardan bitirenler, otuz yaşından sonra üniversiteye devam edenler, kırk yaşından sonra ikinci üniversiteyi okuyanlar var. Bundan birkaç yıl önce başlatılan sınavsız ikinci üniversite uygulamasında kadınların oranı hayli yüksek. Okumadaki bu atak yazmaya da yansıyor. Öykü, dönütü çabuk olan bir tür. Dergiye gönderilen bir öykünün yayımlanıp yayımlanmayacağı kısa sürede öğrenilebilir. Birkaç sayfalık öykünüz yayımlanmadığında yenisini deneyebilirsiniz oysa yayımlanıp yayımlanmayacağından emin olmadan kimse roman üzerinde uğraşmak istemez. Okuma atağına geçen kadınların, dönütü daha kolay bir türe, öyküye yönelmesi zaman ve mekanın şartlarıyla ilgili olabilir. Ancak bu sonucu, tek bir nedene bağlamak doğru olmaz. Bahsettiğim husus, nedenlerden sadece biri olabilir. -İnsanlığım, düştüğü nehirde akıntıyla boğuşurken aşırı su yutmuş, çeke çeke kıyıya çıkardığım cılız bir çocuk gibiydi. (İnatçı Leke, syf:92) Ne dersiniz, insanlık, öykülerle seslenir, canlanır, ayağa kalkar mı? -İnsan kalmak hiç kolay değil. Bu sözü başkalarını yargılayarak söylemiyorum. Kendimi yargılayarak söylüyorum. Çünkü savunma mekanizmalarımız hiç paslanmıyor. Tıkır tıkır işliyor. Her şey paslanıyor, savunma mekanizmalarımız paslanmıyor. Kendimizi haklı çıkarmamız hiç zor olmuyor. Melek olmayı bir kenara koyuyorum. İnsan kalabilmek çok zor... -İnatçı Leke, Çiy adlı öykücükle sona eriyor. Minimal öykü, usta öykücülerin harcıdır, diyebilir miyiz? Öyküye yeni başlayanlar, minimal öykü yazabilirler mi? -Minimal öykünün kolay olmaması, hiçbir şekilde yapaylığı kaldırmamasıyla ilgili. Kişinin has bir duyguyla yazdıktan sonra, ilk öyküsü de minimal olabilir. Plastik ve artistik olmadığı sürece. Edebiyatta bir de şu yanılgı var: Zaten önceden yapılmış bir şeyi yazarın kendi keşfettiğini sanması. Bana öykünün özelliği nedir diye sorsalar, sıra dışı veya farklı tanımlamasını kullanmazdım. Öykünün özelliği, plastik olmaması. derdim. Öyküye yeni başlayanlar, minimal öykü yazabilir mi? Bence yazabilirler. -Üçüncü öykü kitabınız, İnatçı Leke, TYB 2015 ödülüne layık görüldü. Bu ödülün öykü dünyanızdaki aksi nedir? -Öncelikle çok mutlu olduğumu ve bu ödülün benim için çok değerli olduğunu ifade etmek isterim. Mutluluk bir yana, sanki şu anda bileğimi bir el tutmuş gibi hissediyorum. Sımsıkı kavramış gibi. İfade edemeyeceğim kadar tedirginim. Şimdi yazacağım herhangi bir öykünün, bir önceki öyküden daha kötü ya da zayıf olmasından şiddetle korkuyorum. Mutlu fakat tedirginim. İskenderun'da doğdu. Kahramanmaraşlı. Hece Öykü, İtibar, Yedi İklim, Türk Dili dergilerinde öykü ve deneme yazdı. Milli Gazete, Dünya Bizim ve Edebistan isimli kültür sanat sitelerinde, kitap incelemeleri ve söyleşiler yaptı. Nuri Pakdil'in Tiyatrolarında Vicdan isimli yüksek lisans tezini hazırladı."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/hasan-aycin-la-s-hipkir-n-etrafinda-bir-soylesi", "text": "Zamanla ilgili yanıldığımızı düşünüyorum; onu düz bir çizgi gibi algılıyoruz mesela. Geçmişin karanlığından ayaklarımızın altına uzanan dümdüz bir çizgi gibi... Bölüyoruz, diliyoruz; dakika, saat, gün, ay, yıl, yüzyıl diyoruz... Milattan sonraya, milattan önceye ayırıyoruz... Tumturaklı bilimsel cümleler kuruyoruz varoluşa ilişkin; milyonlarca yıldan söz ediyoruz. Ve o çizginin geleceğin sonsuzluğuna uzanırken; bizi de taşıdığına/taşıyacağına inanıyoruz. Ne de olsa Bu şarda hayallerin haddi vü şümarı yok. Alabildiğine sınırlı olmamıza rağmen; ayağımızı koyduğumuz yer, gözümüze ilişen herşey sınırlıyken nasıl oluyor da böyle sonsuzluğa varacağımıza inanıyoruz? Aslında benden/bizden önceki akıllara durgunluk veren serüven, o serüvenin muhteşem tarihi, katredeki umman, tohumdaki orman misali hepsi bir an içinde. 'An'ın bu çağıltısı başımızı döndürüyor da biz 'an'ı göremiyoruz. Anda neler oldu neler demiş Yunus Emre. Henüz bir demdir ol vakt ü bu saat. Kur'an-ı Kerim'in son kelimeleri cinler ve insanlardır; cin ve nas... Bizim peygamberimiz Resulü's-sekaleyn'dir, yani cinlerin ve insanların peygamberi... İslam dini cinlere ve insanlara gelmiştir. Hakeza Kur'an da öyle. Peygamber Efendimiz Kur'an'ı insanlara okuduğu gibi cinlere de okumuştur. Hatta Medine'de, O'nun cinlerden bir gruba Kur'an okuduğu yerde mescit inşa edilmiştir ki adına Cin Mescidi denir ve halen milyonlarca insan tarafından ziyaret edilerek namaz kılınır. Kur'an'da Cin Suresi adını taşıyan bir sure de vardır. Cinlerin müslüman olanları bizim din kardeşlerimizdir. Biz onları göremeyiz, ama onların bizimle olduğunu/olabileceğini biliriz. Bu yüzden yeryüzündeki bütün mescitlerde imamlar, cemaatlerinin arasında cinlerin olabileceğine inanarak namaza niyetlenirler ve onlara da imam olurlar. Evet, cinler vardır, gerçektir; müslümanları kafirleri vardır. Geleneksel hikayelerimizde geçen periler, ifritler, devler bu taifeden kabul edilirler. Ve yine işbu hikayelerimizde geçen Kaf Dağı'nın onların alemi olduğuna inanılır. Kaf Dağı ayrıca bugün sanal dünya dediğimiz aleme de karşılık düşer ki müslüman muhayyilesinin günümüzden yüzyıllarca önce o aleme ilişkin olayları kurgulayıp hikayeleştirmesi açısından son derece calib-i dikkattir. Bu bağlamda gerçekliğe bakışımı soruyorsunuz. Ben, insanların ve cinlerin olağanüstü güçlerinin ancak Allah'ın dilemesi ve yaratmasıyla olduğuna inanırım. Cinler görünmez varlıklardır; bizse görünür alemin varlıklarıyız. Kendimizden ve görünür alemden çıkarak, görünürün ardındaki anlamı kavramaya, daha doğrusu gaybı idrak etmeye çalışırız. Bir vasfımız da gayba inanmak değil mi? Görünür alem dediğimiz, Allah'ın ayetlerini izhar ettiği alem, müşahede alemi değil mi? Ama yine de vurgulamakta fayda var: Molla Cami'nin dediği gibi, Musa'nın mucizesiyle Samiri'nin sihrini birbirine karıştırmamalı. Modern roman unsurlarını taşımıyorlarsa bu benim onları tür kaygısı taşımaksızın yazdığım anlamına da gelir ki öyledir. Tabii bu durum, edebiyatın dışına itilebilecekleri anlamına gelmemeli. Esrarname henüz dosya konumundayken masal mıdır yoksa roman mı, tartışmaları olmuştu. Sonuçta roman olarak takdim edildi. Masal denilseydi de itirazım olmazdı. Sahipkıran da öyle, henüz dosya aşamasındayken masal, roman, uzun hikaye, mesel.. tartışmaları oldu dostlar arasında. Sonra roman olarak sunuldu. Bizim bir anlatı geleneğimiz var malum, hikayat geleneğimiz var ve ben onlardan yeterince beslenmişim. Çalışmalarıma yer ararken bu hususun gözden uzak tutulmaması gerekir. O çalışmayı en önemli klasik hikayelerimizden sayılan Hamzaname'den kalkarak yaptım. Hamzaname'nin bildiğim kadarıyla matbu nüshası yok, hiç basılmamış; yüzyıllar boyu sohbet ortamlarında, yeniçeri ocaklarında anlatılagelmiş ve birbirinden pek de farklı olmadığını zannettiğim birkaç defterde kayıt altına alınmış. Bendeki de onlardan biri. Konusu İslamdan önce geçmesine rağmen müslüman kültürünün, müslüman muhayyilesinin ürünü. Müslümanca duygularla, müslümanca öfkelerle, müslümanca umutlarla kurgulanmış. Bu yüzden İslami kavramlarla, imgelerle, simgelerle anlatılmış olması gayet doğal. Doğrusu Hamzaname'nin bu özelliği işimi oldukça kolaylaştırdı, hatta teşvik etti diyebilirim. İslam'dan önceki insanlık tarihine bigane kalmadıklarını göstermek ve onu da sahiplenmek için öyle yapmış olabilirler. Çünkü Müslümanların bakışında İslam'dan önceki tarihin adı da İslam tarihidir. Tarihi peygamberler izleğinde düşünürler. Bu izleğin adı da İslam'dır. İlk insan ilk peygamberdir. İlk peygamberin adı Adem'dir. Ademin anlamı insan demektir. İnsanlık beniadem, yani Adem'in çocuklarıdır. Genel tarih denilen, insanlık tarihi denilen tarih; Adem'in çocuklarının tarihidir, yani bizim tarihimizdir. Hamza üstünden anlatmalarına gelince, bu gayet normal. Çünkü, Müslümanlar adına meydana ilk çıkan, çöllerin şanlı aslan avcısı Hamza'dır. Yandaşlarıyla birlikte Kabe önünde, Müslümanlara meydan okuyan müşrik otoritenin en güçlü ismi Ebucehil'i, bir muştayla yere serer ve alayına meydan okur. Öyle ilan eder Müslümanlığını. Müslümanların ilk kahramanıdır o. Ayrıca ben, tahkiye geleneğimizde müşterek bir bilinç olduğunu düşünüyorum; örneğin Hamzaname ile konu bakımından, ondan üçyüzyılı aşkın bir zaman sonrasına tekabül eden Battalname'yi doğuran aynı bilinçtir. Biliyoruz ki İslam geldiğinde yeryüzü iki kutupludur ve bir kutbunu Rumlar, diğerini Acemler oluşturur. Acemler ateşperest, Rumlar ise ehl-i kitap. Aralarında sık sık savaşıyorlar ve bu durum Hicaz'lıları ilgilendiriyor. Hicaz'lı müşrikler ateşperestleri tutarlarken, sayıları az da olsa Hanif olanlar ehl-i kitaba taraf oluyorlar. Öyle ki aralarında iddialaştıkları bile oluyor. Rum suresinde ehl-i kitap yanlılarına bu konuda müjdeler vardır. Hamzaname Hanif bir yaklaşımla kurgulanmıştır; mü'minler Allah'ın birliğine inananlar, kafirlerse ateşperestlerdir. Sözünü ettiğim müşterek bilinç, Acem diyarını ve ateşperestliği merkeze alarak zulmün karşısına Hazreti Hamza'dan mülhem bir kahraman çıkartırken, üçyüz küsur yıl sonra Rum diyarını ve gayri İslami inanışı merkeze alarak, zulmün karşısına evlad-ı Resulden mülhem bir kahraman çıkartmıştır. Yazılış aşamasında yakın dostlarımdan bu konuda uyarılar aldığım olmadı değil. Uyarılarını önemsememe rağmen sözkonusu terkip ve kelimelerden bir türlü vazgeçemedim. Bu durum tercih meselesinden öte, benim günlük hayatta da yakın bir dil kullanmamla ilgili olabilir, yani bu dile yatkın olduğumu söyleyebilirim. Ayrıca nerden baksanız yüzyıllar öncesinden kalma bir hikaye var ortada, o zaten baştan ayağa Osmanlıca. Özel isimler, yer isimleri.. çoğunu zaten olduğu gibi almak zorundaydım. Ayrıca Osmanlıca'nın ahengi, şiiriyeti, anlam zenginliği su götürmez bir gerçek. Konu da müsait olunca... Öncelikle belirteyim ki ben Hamzaname'yi şifahi olarak hiç dinlemedim. Çok masal, kıssa, menkıbe dinledim. Fakat onun ve diğer hikayelerimizin anlatılageldiği sohbet demlerine ermedim. Haftalarca, aylarca süren bir hikayeyi anlatıcısının ağzından, hem de ortamında, hiç dinlemedim. Sahipkıran daha dün yazıldı, Hamzaname'nin ise kaç yüzyıl önce ve ilk ne zaman anlatıldığını kim bilebilir? Ve kaç türlü anlatıldığını?.. Ayrıca kişisel hassasiyetlerim de yeniden yazmak üzere beni harekete geçirdi; ki bu konuda özellikle birkaç saik sıralayabilirim. Birincisi, hikayeyi tekrarlardan arındırmak istedim. İkincisi, anlatıcının işret ve kadınlarla muaşeret konusundaki hassasiyetini yeterli bulmadığımı söyleyebilirim. Üçüncüsü ki bu bence çok önemli, hikaye muhayyel de olsa kahramanların bir kısmı tarihte yerini almış gerçek isimlerden seçilmiş. Bu yüzden o isimlerin çoğunu gizledim. Hızır aleyhisselam'a Tenhasüvar Yiğit, Hazreti Hamza'ya Sahipkıran dedim mesela. Şöyle düşündüm bir an: Zaman dürülüp mahşerde toplandığımızda onlardan biri, yapmadığım ve söylemediğim şeyleri bana nasıl isnat ettin, derse cevabım ne olur? Bu sebepten mümkün olduğunca özel isimleri gizleme, değiştirme ve hatta olayları onlardan arındırarak anlatma ihtiyacı hissettim. Çünkü o benim hikayem, yani bizim hikayemiz ordan başlıyor; yaratılış öncesinden... Ordan başlamayı uygun buldum. Gelenek diyelim. Bizim 'pendname' geleneğimiz var, 'eyyühelveled' geleneğimiz var malum. Eyyühelveled, yani 'ey oğul'... İslam'ın büyük alimi İmam-ı Gazali'nin Eyyühelveledi meşhurdur örneğin. Bir babanın oğluna nasihatlerini sıralarken her sözünün başında 'ey oğlum' demesi gibi; bir alim de ilmi nasihatlerini bir baba şefkatiyle mü'minlere sıralar ve ey oğul, bil ve agah ol! der, her sözünün başında. Ne kadar müşfik ve içten bir üslup değil mi? Doğrusu romanı bu mükaleme üzerinden kurmam biraz da kendiliğinden oldu. Çünkü ortada böyle bir geleneğimiz var ve ben ondan beslenmişim. Ne kadar beslenmişim, ayrı konu; ama, durum bu. Leyla ile Mecnun bir aşk hikayesidir. Kur'an-ı Kerim'de kıssaların en güzeli olarak takdim edilen Yusuf ile Züleyha hikayesini bir yana koyarsak, türünün baş hikayesi sayılır. Sahipkıran'sa haza kahramanlık hikayesi... Orjinali Hamzaname'dir ve o da kendi türünün baş hikayesi sayılır. Kültürümüzde öylesine köklü bir yere sahiptir ki, hala güreş meydanlarımız Pirimiz Hazreti Hamza!.. nidalarıyla açılır, bu bir. İkincisi, Leyla ile Kays aynı kültürün çocuğu, hatta aynı hocanın talebeleri. Mihri Nigar ile Shahipkıran ise apayrı diyarların ve dünyaların insanlarıdır. Kabilesi Leyla'yı uzaklaştırmak için başka bir yere göçünce, Kays da ordan ayrılır; ama Leyla'nın ardına düşmez. Yitirdiğinin değil, aradığının peşindedir çünkü... Hem önce şunu kabul edelim ki, sözünü ettiğimiz yaşanmış bir olayın hikayesi değil, muhayyeldir; bir görüşün, bir inanışın kurgulanmış hikayesidir. Kays'ın aradığı güzelliktir; ama, sıradan bir güzellik değil; mutlak güzellik, yani Allah'ın güzelliğidir. Cümle yaratılmışların güzellikleri, Allah'ın güzelliğine nispetle nispidirler. Fakat nispi olmalarına rağmen de özeldirler. Sanıldığının aksine, yaratılmışların güzelliklerinin özellikleri, taşıyanlar için değil, arayanlar içindir. Nitekim Leyla, karaca kuruca, öylesine bir kızdır, taşıdığı güzelliğin farkında bile değildir. İşin garibi başkaları da farkında değildir. Farkında olan sadece Kays'dır. Öyle ki kendisine Leyla'nın pek de güzel olmadığı, hatta karaca kuruca bir şey olduğu söylendiğinde siz bir de benim gözlerimle baksanıza der. O ona özeldir çünkü, onun için bulunmaz bir iz, bir işarettir. Leyla onun mecnunluk sahrasına açılan biricik kapısıdır. Ondan geçer, Mecnun olur ve aradığını bulur. Son olarak, evet, Leyla ile Mecnun'da sırr-ı ilahiye eren Kays'tır. Sahipkıran'da ise Mihri Nigar'dır o sırda nihan olan. Mecnun'un kalbinde, en içli ünleyişlerle çağrıla çağrıla ince bir çağrıya dönüşen Leyla, bir gün bir gölge gibi sessiz çıkageldiğinde, iltifata mazhar olamaz. Çünkü o değildir aranan ve ünlenen. - Geldin mi? - Ancak gelebildim. - Tam da giderken. - Nereye Mihri'm? - Gideceğimiz yere, deyip kapıyı açık bırakarak dışarı süzülür. Bu Sahipkıran'ın Mihri Nigar'ı son görüşü ve Mihri Nigar'ın dünyada son görülüşüdür. Seçmekten ziyade hazır bulduğumu söyleyeyim. Hikayenin aslı bu iki zıtlık üzerine kurulmuş zaten. Dünya hayatı da bu iki zıtlık üzerinde akıp gitmiyor mu? Bu zıtlık Kabil'in Habil'i öldürmesiyle başlamış ve insanlığın serüveniyle sürmüş; sevap-günah, iyi-kötü, mazlum-zalim, güzel-çirkin.. bize kadar gelmiş. Düsturumuz şu olmalı: Güzellerin haberleri de güzeldir, çirkinlerinse haberleri de çirkindir... Anlayış olarak hangilerinin yanında isek onları önceleriz ve onların haberlerinin muhabirleri oluruz. Yasin suresinde şehrin kenarından koşup gelen ve habercileri doğrulayan adam ne güzeldir; onun heyecanı, telaşı, kaygısı ne güzel... Ve sonu ne güzel... Cennette gördüğü izzet ve ikrama karşılık ah halkım bunu bileydi deyişi... Dünyadaki heyecanı, telaşı, kaygısı bunun içindi işte... Özetle, ben insanlık tarihini iki zıtlık üzerinden anlatmayı seçmedim, o zaten vardı; ben sadece kendi yerimi seçerek anlattım onu. Tabii ki öyle. Herkesin bildiğini ayan-beyan ben de biliyorum ki; şair değilim. Şair olsaydım Sahipkıran'ı, hatta Esrarname'yi şiir olarak yazmaz mıydım. Hepsini rahmetle andığım Mevlana, Yunus, Fuzuli, Şeyh Galip.. daha doğrusu hepsini anamadığım şuaranın açtığı yol önümde hazır dururken... Ama o yol şairlerin yolu, şair olanların yolu. Belirttiğiniz gibi meramımı düz cümlelerle ifade etmekten acze düştüğümde başvurdum onlara daha çok. Esrarname'de de öyle yapmıştım. Kısmet olursa bundan sonraki çalışmalarımda da farklı olacağını sanmıyorum. Mevlana, kelimeler kaptan ibarettir der; kap, yani sınır. Kelimeler ve anlamlar sınırlıdır. Dahası insan sınırlıdır ve sınırlı olduğunun da bilincindedir. Üstüne üstlük yaşadığı ruh hallerini, coşkunluklarını aktarırken çoğu zaman doğru kelimeleri bile bulamayabilir. Ya da bulduğu kelimelerin kifayetsiz kaldığını görebilir. Benim, sizin tabirinizle söyleyeyim, şiirimsi ifadelere başvurmam daha çok, işbu yetersizlikleri aşmak, sınırlardan kurtulmak için kalkıştığım, bir anlamda çaresiz denemelerdir; ki hikayat geleneğimizde bunun da yeri vardır. Ben hitabın muhataba özel olduğuna inanırım ve herkes kendi hitabının muhatabıdır. Yani insan kendinin muhatabıdır. Aslolan, yükümlü olan, emaneti yüklenmiş olan insandır çünkü. Dağların taşların yüklenmekten kaçındığı emaneti yüklenmiştir ve türünün en bildik numunesi kendisidir. İnsan, kendi numunesine bakarak kendini kavrar ve böylece kendisinin de içinde yer aldığı alemi kavrar ki; bu onun, alemdeki konumunu ve yükümlülüğünü kavrayabileceği yegane yoldur. Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen demiyor mu Şeyh Galip. Ve tabii insan olmaklık değeri yükümlülüğünü müdrik olmasıyla doğru orantılı. İdrak gücü kendisindedir, onu yitirirse yükümlülüğünü de yitirmiş olur. Ama vurgulamaya çalıştığım gibi, bu hikaye herkesin kendisindeki karşılığı kadar makes bulur ancak. İlkokul üçten sonraki yazı Balıkesir'de geçirmiştim. Yıl bindokuzyüzaltmışdört, yaşım dokuz; dedemden Kur'an okumayı öğreniyorum. Benimle beraber iki amcaoğlum da var, bir de esnaftan birkaç kişi... Boşluklarda soluğu sokakta alıyoruz tabii; çocukluk işte... O zamanlar çocukların en yaygın eğlencesi misket ve Amerikan işi resimli romanlar... Misket, köyde bilez derdik. Her neyse, ben sevmezdim; ama diğer çocuklar misketten artan bütün boş zamanlarında resimli roman okurlardı. Tom Miks, Texas, Zagor, Red Kid, Ten Ten vs... Umurbey Camii'ne yakın münhal bir arsada yere özenle serilir ve orda alınıp satılırdı söz konusu kitaplar. Bir gün farklı bir kitap görüp almıştım ben de; bu benim ordan aldığım tek kitaptır: Tahir ile Zühre. Saklı saklı okumuştum onu. Sonra Orhanlar çeşmesinin sırasında küçük bir dükkanın tezgahındaki elif cüzleri arasından Ferhat ile Şirin'i almıştım. Mahallede akranlarım resimli roman okurlarken ben, özellikle Ferhat ile Şirin'i okumuştum defalarca. Tabii saklı saklı. Bindokuzyüzseksenaltı yılının ramazan bayramında rahmetli büyük amcamı ziyarete gittiğimde dedemden yadigar kitapların önemli bir kısmını bana vermişti. Hamzaname de aralarındaydı; samani yapraklarında elyazısının su gibi aktığı kahverengi ciltli, görkemli bir defter... Tıpkı çocukluktan ilk gençliğe evrilirken, Tahir ile Zühre'yi, Ferhat ile Şirin'i okurkenki halet-i ruhiye ile okumuştum onu. Dahası dinlemiştim. Kendi hissiyatımı da anlattıklarına katarak dinlemiştim. Üstad odur. Çocuksa kendimim ya da okuyucudur. Bu arada 'Kırk Hadis Kırk Çizgi' isimli bir albüm daha oldu. Birdirbir dergisi yayınları arasında çıktı, fakat daha çok dergi okuyucuları ve aboneler arasında tüketildi. İnşallah önümüzdeki günlerde yeni baskısı yapılacak. Dosyası yayınevine teslim edilmiş yeni bir albüm var, adı Ahzan, kısmetse önümüzdeki günlerde Gece Yürüyüşünün ikinci baskısıyla beraber yayımlanacak. Ön çalışması yapılmış, Battalname'den mülhem uzun soluklu bir roman çalışması da var, şu anda elimde; ne kadar zaman alır bilemiyorum. Karesi İlkokulu'nu (1973), Atatürk Ortaokulu'nu (1976), Muharrem Hasbi Lisesi'ni (1979), Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'ni bitirdi (1983). Balıkesir'de aile şirketinde çalıştı. Halen İstanbul'da bir kamu kuruluşunda çalışıyor; e-edebiyat dergisi www. edebistan. com'un yayın yönetmenliğini ve Muhayyel Dergisinin yayın danışmanlığını yürütüyor. Edebiyat hayatına, 1982'de Güldeste Dergisinde yayımlanan \"Beyaz Gömlek\" adlı öyküsüyle başladı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Kayıtlar, Hece ve Hece Öykü'nün çıkışında yer aldı. Portakal Bahçeleri ve Pencere adlı öykü kitapları Arnavutça'ya; bazı öyküleri de Farsça, Korece ve Azerice'ye çevrildi. İlk öykü kitabı Gidenler Gidenler adıyla Yedi İklim Yayınları tarafından basıldı. \"Esenlik Zamanları\"yla Türkiye Yazarlar Birliği 1999 Hikaye Ödülü'nü kazandı. 2012'de çıkan kitaplar içinden yapılan değerlendirmede \"Mürekkep\" adlı öykü kitabı; Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği ve Ömer Seyfettin Hikaye ödülünü aldı. 2016 yılında Dede Korkut Edebiyat Ödülüne layık görüldü. Şu sıralar Şakar'ın bütün eserleri İz Yayıncılık tarafından basılmaktadır."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/hasan-aycin-la-soylesi-2", "text": "Hasan Aycın, İz Yayınlarından çıkan yeni romanı; Bin Hüseyin, Nam-ı Diğer Battalname ile okurlarıyla yeniden buluştu. Hasan Aycın'la Sahipkıran, Nam-ı Diğer Hamzaname'nin devamı niteliğindeki romanı Bin Hüseyin özelinde konuştuk. İnşallah. Bilenlerin malumu olduğu üzere güzel bir geleneğimiz vardır bizim; Kur'anı hatmedince, yani son sure olan Nas'ı okuyunca peşinden ilk sure olan Fatiha okunur; böylece hatim tamamlanır tamamlanmaz yenisi başlamış olur. Yeni çalışmaya başladım, ama uzun bir zaman alacağa benziyor. Ama şimdiden üzerine konuşmak erken. Her medeniyet kendi kavramlarıyla kaimdir. Bizim medeniyetimiz özellikle öyledir. Öyle olduğu hususunda da ısrar etmeliyiz. Merhum Ramazan, Allah onu rahmetiyle yargılasın, eserlerini ve hatırasını bereketlendirsin, Öyle ediplerimiz var ki koca koca kitaplar yazıyorlar, ama imkanla mümkünün aynı kökten geldiğini bilmiyorlar derdi. Allahtan, biri çıksa, şöyle kallavi bir kavram kılavuzu hazırlasa da dilin edebinden sorumlu olması gereken edip üdeba özellikle okusa. Bülbülceyi bilmezsen bülbülün güle ne söylediğini nasıl bileceksin? der Mevlana, aşağı yukarı böyle söyler. Kavramlarımıza yabancı olursak özümüzü nasıl kavrayabiliriz? Çeyrek yüzyıl kadar oldu mu bilmiyorum, TRT'de Himen diye bir çizgi film yayınlanıyordu. Gölgelerin gücü adına! diyerek başlıyordu işe her defasında kahraman. Sanıyorum bir neslin kulaklarında o nida hala çınlıyordur. Oysa biz Rahman ve rahim olan Allah'ın adına! diyerek başlarız her işe. İlkokul yıllarından bir okuma parçası hatırlıyorum: Çöplükte eşinen bir horoz bir gün bir inci bulup sevinçle sarrafa koşar, Şu boncuğu al da bana bir darı ver der. Sarraflığı öğrenmeyen. Bu cevheri boncuk sanır. Varır verir yok nesneye. Bilmez neye sattığını. demiş Yunus Emre. Hakikat incisini bulmak için sözünü ettiğim ahir zaman çöplüğünü aktarmak zorundayız ister istemez. Şimdi yeryüzünde yaşayanlar olarak bizim gerçeğimiz bu. Kavramlarımızdan bihaber olursak çöplük horozundan ne farkımız kalır. Kendimi bilmeğe başladığım zamanlardan hatırladıklarımdan biri de rahmetli babamın verdiği derslerdir. Ders dediğim, akşama cevaplarını isteyeceği sorulardı: Rabbin kim? Dinin ne? Kimin zürriyetisin? Kimin milletisin? Kimin ümmetisin?.. Rahmetli annem günlük işlerini yaparken cevapları belletirdi bize. Akşam olduğunda önce dersimizi verir, sonra sofraya otururduk. Her gün yenileri eklenirdi bu sorulara. Gün geldi, babamın yerini okullar, kitaplar, derken hayatın hercümerci içindeki her şey aldı; yani benim için değişen bir şey olmadı, sorulara sorular eklenmeye devam etti. La tentehi bir hikaye bu anlayacağınız, bitmeyecek gibi. Onlar benim kendimi içinde bulduğum daha önceden anlatılmış hikayeler. Şifahi kültürümüzün olmazsa olmazları! Olduğu gibi aktarmadım, yeniden anlattım. Bir yanıyla hikaye anlatmak olarak görünen şey, sorulara doğru cevaplar bulma ve o cevaplarla teskin olma çabasından başka bir şey değil aslında. Anlamanın, hatta anladığını anlamanın yolunun anlatmak olduğunu düşünüyorum. Hayatın içindeyim. Tevarüs ettiklerimle, bildiklerimle, yaptıklarımla, yapamadıklarımla ta zamanın bidayetinden nihayetine varan bir hayatın içindeyim. Elbette kendi zamanımdayım ama geçmişin haberleri ve geleceğin beklentilerinin içindeyim. Neden mi buradayım? Bu cevabını yeniden yeniden bulduğum, buldukça yine aradığım bir soru. Galiba hikaye söyleyelim derken hikaye olup gidiyoruz. Öncelediğim bir şey olmadığını belirterek başlayayım. Sahipkıran, Hamzaname'den kalkarak yapılmış bir çalışmadır ki İslami destan geleneğinin ilk örneği kabul edilmiş. Bin Hüseyin, Battalname temel alınarak yapılmış bir çalışma. O da İslami destan geleneğinin ikinci örneği kabul edilmiş. İkisi de evvelen bu yanlarıyla önemli. İlkinde yeryüzünde İslamdan öncesi söz konusu, diğerindeyse İslam geldikten sonrası. Battalname aynı zamanda bizim bugün yaşadığımız yerlerin İslamlaşmasının destanı kabul edilebilir. İkisi de yüzyıllar içinde oluşmuş destanlar. Oluştukları dönemlerin dilini, ifade kalıplarını taşıyorlar haliyle. Bir tek anlatıcı olmadığı için her anlatanla yeniden üretilmişler bir bakıma, söylene söylene söylenceye dönüşmüşler. Bu ve benzeri durumlarından dolayı günümüze aynen aktarmayı uygun bulmadım. Ama onlardan önce Esrarname oldu, ondan da önce Alpembecik Gülpembecik'teki masallar. Masallar içinde de özellikle ilk masal Billur Sürahi. Billur Sürahi, bir sınav olarak dünya hayatının masalıdır. Esrarname, bir anlamda hayatın bir sınav oluş sırrının irdelenmesidir. Sahipkıran, yaratılış öncesinden kendi yaşadığım çağa kadar geçen zamanın İslam öncesine tekabül eden dönemi anlama denemesidir. O aslında Nuşirevan'ın babası Keykubad'ın saltanatının sonlarına doğru başlar ve İslam'ın zuhurunun kimi alametleri belirirken son bulur. Bin Hüseyin'de anlatılanlar ise İslamın zuhurundan üç asır kadar sonra geçer. Sahipkıran'da muhtasar bir giriş olsun istedim; yaratılıştan alıp sözü Keykubad'a kadar getirdim. Bin Hüseyin'de ise günümüz İstanbul'undan kalkıp, bir bakıma Sahipkıran'ın bittiği zamana varıp Bedir Gazvesinin sonuçlarının ortaya çıkışına kadar geçen dönemi yine muhtasar bir biçimde ele alıp sözü Bin Hüseyin'in zuhur ettiği günlere getirdim. Bu tarzı yadırgayanların yanında olumlu, hatta çok olumlu karşılayanlar da oldu. Her aklı başında Müslümanın en çok isteyebileceği şeylerden biri de Peygamber Efendimizin ve ilk Müslümanların yaşayış ve davranışlarını anlayabilmek, anladığını yaşayabilmek ve yaşadıklarını dilinin döndüğünce anlatabilmek olmalı diye düşünüyorum. Kendi adıma, şu cerbezeli hikaye derbentlerinde taban tepip iz sürüşüm inşallah insanlığın en arı duru, en billur hikayesi olan, Hazreti Peygamber'in ve onun güzide ashabının bendeki karşılıklarını terennüm babında bir çalışma yapmak nasip olur. Ama nasipsiz olmaz. Şunu da söyleyeyim; Bin Hüseyin'i okuyanlar içinde böyle istekte bulunan başkaları da oldu. Detaya kaçmadan meramımı ifade edebilecek miyim bilmiyorum. Fantastik netameli konu. Gerçek gerçektir; üstü altı, yanı yanıbaşı olur mu diye bir düşünelim istiyorum. Uzman değilim, incelemiş, araştırmış da değilim. Ama harikulade kavramını daha yerinde buluyorum. Bizim gerçek olmayanla, absürtle ne işimiz olsun ki? Masallarımız bile bir varmış bir -başkası- yokmuş diye başlar. Allah'tan maada kendisinden başkası olmayan kim var? Gördüklerimiz olağan, göremediklerimiz olağandışı, olağanüstü mü? Gördüğümüzü kabul, görmediğimizi ret mi edeceğiz? Gerçeğin bir görünen yanı, bir de görünmeyen yanı; yani gayb var. Olmayan, inanılmayan, uydurulmuş, işe geldiği gibi kabul edilen bir şey değil ki gayb! Bizim şiarımız gaybe inanmaktır. Ama nasıl inanmak? Çok açıklayıcı olduğunu düşündüğüm bir örnek var. Müşrikler Arkadaşın Muhammed arşa çıkmış öyle mi! diyorlar alay ederek Hazreti Ebubekir'e. Hazreti Ebubekir Neler de uyduruyorsunuz! diye çıkışıyor ilkin. Bakın bu önemli; mırın kırın etmiyor, ya da onlarla birlik olup alay etmiyor. Kendisi öyle söylüyor dediklerinde cevabı O söylüyorsa doğrudur! oluyor. Ne, bir de inanıyorsun öyle mi? dediklerindeyse Ben O'nun gece gündüz gaybten verdiği bütün haberlere inanıyorum! diye karşılık veriyor. Böylece sıddık -onaylayan- ünvanını alıyor. Gerçek görünen görünmeyen, bilinen bilinmeyen yanıyla gerçektir. Görünmeyen yanı bize bildiren kim? Şüphesiz Allah! Başka kim olabilir ki. İletense Peygamberdir. Ebubekir, önce kabul etmediği haberi Peygamberin verdiğini öğrenince hık mık etmeksizin onaylayarak bize örnek oluyor. Görünen varlıklar olduğu gibi, görünmeyen varlıklar da vardır. Başta her şeyi yoktan var eden Mutlak Varlık Allah olmak üzere melek, cin, şeytan, hatta her birimizi canlı tutan ruhlarımız ilaahir... Ve tabii cennet, cehennem, göremediğimiz nice alemler... Hazreti Peygamberin insanlığa ışık olacak bir duası vardır: Allah'ım eşyanın -şeylerin ve varlıkların- hakikatini bana apaçık göster! Bu duanın serin sayebanında ve kudretimiz nispetinde kapı aralamalıyız gerçeğin görünmeyen yanına. Tabii ki Hazreti Ebubekir'in sünnetine uyarak. Bir kere Mevlana merhum, o sözü Mesnevi'de söylüyor. Ve adeta şöyle söylüyor: Ey kulak tutup sözümü dinleyen insan, hepsi saman mesabesinde olan masallar anlatıyorum sana! Ne yapayım söz manaya dar geliyor! Ama harman samansız olmaz. Sen sen ol harmanı savur; daneyi al, samanı yele ver! Üstad'ın kim olduğu sorunuza gelince... O, asıl hikayenin metnidir, Sahipkıran'da da asıl hikayenin metniydi; dinleyen de bendim. Bu gün artık destan anlatıcıları olmadığı için birilerinden dinleme şansım olmadı. Klasik metleri bir anlatıcı gibi düşündüm. İstediğimce düşündüm. Metinlere bağlı kalmadan kendi kendime anlatıp dinledim. Çizgi olsun, roman olsun bizim medeniyetimizin ürünleri değillerdir. Kabul edelim ki bu gün biz de kendi medeniyetimizin ürünleri değiliz. Medeniyetimizin egemen olmadığı zamanlarda dünyaya geldik. Yapacağımız doğru şey bulunduğumuz yerden kalkarak medeniyetimizin izini sürmek olmalı -bulunmadığımız yerden iz sümeğe kalkmak abesle iştigaldir-. Bu iz sürüş ancak bu günün kaim değerleriyle yüzleşerek ve onları geçerek olabilir. Bunu yapabiliriz ve yapmalıyız, çünkü kalbimizde ezeli ve kıyamete kadar payidar olacak ebedi bir neşe, bezm-i elestin neşesi vardır. Ama aslolan yanlış yapmamaktır. Sanat yoluyla şirkin ve inkarın değirmenine su taşımamalıyız. Peygamber paygamber taşınan ve Muhammed aleyhisselamca kıyamete dek ebedileştirilen vahiy medeniyetinin bilincine erersek inşallah iş kolaylaşacaktır. Medeniyetimizin yeniden tasavvurunda Müslüman sanatçılara sanatın her alanında iş düşmektedir vesselam."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/hasan-aycin-la-soylesi-3", "text": "Şengül Gülbahçe ile küçük kızlarımız, Ayşe ve Hümeyra'yı da yanımıza alarak Hasan Aycın Ağabey'e bir bahar çıkarması yaptık. Bereketli güzel bir sohbet gerçekleştirdik. Önemli Şark Klasiklerinden biri olan Lemeat'ında Fahruddin-i Iraki, anlatır anlatır ve sonra : Bir çiğ taneciği cesametine bile sahip değilken, yedi derya ile boğuşmaktasın. Sahibi selamet ne yanda, ne zaman ona yüzünü tutsan binbir dalgadan biri seni kapıp yine deryalara gark ediyor der. Varlığın ana hikayesi sayılması gereken varoluş hikayesinin içinde insanlığın hikayesi, insanlığın hikayesinde kendi hikayemiz neye tekabül eder... Sonuçta damlanın hikayesi de deryanın hikayesidir. Damla dediğimiz bir deryadır. Siz bu bağlamda mı sordunuz bilmiyorum, ama ilk aklıma gelenler bunlar. Sohbetin devamında yine bu konuda konuşabiliriz. Asa albümlerimden birinin de adı aynı zamanda. Şibli'den bir epigrafla başlıyor o albüm: Asamı çeken niyazımdır. Niyaz, malum dua yakarış. Asa ne peki? En azından Şibli'nin asam dediği ne? Şunu anlıyoruz. Şibli bir yolda, yolda yolcu, bir tek dayanağı var asası; onu da niyazı çekiyor... Şimdi, ben de dünya hayatını bir yolculuğa benzetiyorum. Benim benzetmemle kaim bir şey de değil; hep öyle benzetilegelmiş. Müslüman bu dünyada yolcuya benzetilmiş. Yolcuyuz yani... Yolda önümüze çıkan edindiklerimiz var, farkına vardıklarımız var, kendimizde hazır bulduklarımız var. Ama yol onların yolu değil. Onlar bizden ayrı değil ama yol bizim yolumuz. Çizgi benim için böyle bir şey işte, bir nevi asa... Kah ona yaslanıyorum, kah onunla korunuyorum. Ama yol benim yolum, asanın değil. Ayrıca şu da bir gerçek, karikatür Batı medeniyetinin, Batı kültürünün ürünü. Bense Batılı değilim. Numara yapmadan ifade etmem gerekir ki Müslümanım ve de karikatür çiziyorum. Karikatür Batı'da neşvünema bulmuştur. Ben onu bir Fransız gibi, bir ecnebi gibi çizemem. Bu ilişkide, karikatürle ilişkimde bir dönüşümün gerçekleşmesi gerekir. Bu kaçınılamaz bir durumdur. Ya o beni dönüştürüp değiştirir, ya da ben onu dönüştürürüm. Onu kendimden, kendi değerlerimden kılmaya, kendi yolumda bana yardımcı olması konusunda bir asa gibi dayanağım olmasına, hatta yeri geldiğinde onunla korunabileceğim bir asam olmasına bakarım. Bunu isterim. Bunu beklerim. Yolculuğumuz sınavımızdır. Sınav, yaşarken ne varsa onlarla yüzleşmektir bir bakıma. Şimdi aklıma başka bir şey geldi. Sahipkıran 'da bir sahne var. Yeryüzünün en kudretlisi Alem Sultanı Keykubat'tır. Bezginlik, usanç ve yorgunluk günlerini yaşıyor. Yeryüzünde iştahını kabartan hiçbir yer kalmamış, her yeri fethetmiş. Çok cansıkıcı bir durum bu onun için. İşte o günlerinde bir hayalin, bir düşün peşine düşüyor. Bir şehir kurmak istiyor. Önce kendi düşünde inşa ediyor onu. Şehirler şehri olsun istiyor. Kıyamete kadar kimse onun gibisini yapmasın, yapamasın, dillere destan olsun... Bu arzusunu emri altındaki sultanlara açıyor. Her şey onun kafasının içinde. Başkaları bilmiyor nasıl bir şey olduğunu. O şehri inşa edeceği köşeyi arıyor maiyetiyle köşe-bucak yeryüzünde. Ve Dicle kenarında bir yer buluyorlar. Hakim bir noktaya çıkıyorlar. Oradan hayalindeki şehre bakıyor. Şehrin ortaya çıktığındaki haline bakıyor. Ama şehir ortada yok. Burda soralım, mimarla mimar olmayan insan arasındaki fark nedir? Mimar bir yapıyı hayal ediyor. Düşünüyor. En ince ayrıntısına kadar hesap ediyor. Sonra onu ortaya koyuyor. Görünür hale geldikten sonra, yani yapı ortaya çıktığında başkaları da görüyor. Şimdi sanatçı bence, damlayı görür. Damlayı herkes görür, bunda ne var ki. Ama sanatçı herkesin görmediğini de görür. Damladaki okyanusu görür. Okyanusta da damlayı görür. Herkesin baktığı yerde görülmesi gerekeni görür. Efendimiz Rabbim bana eşyanın hakikatini göster diye dua etmiştir. Sanatçı bakar ve görülmesi gerekeni görür. Görülmesi gereken ise farklı bir şey görmek değil, hakikati görmektir. Sanatçıların fırçayla, kalemle doğmasından söz edebilir miyiz? Peygamberler bile peygamber olarak doğduklarını bilemezler. Onlar bile ancak kendilerine peygamberlik görevi verildiğinde idrak edebilirlerken kimse peşinen böyle bir iddiada bulunamaz. Ben yaptım diye caka da satamaz. Ebubekir Şibli bir defasında da şöyle der: O beni bir kez anar mı ki diye, ben onu bir ömür anıyorum. Şimdi bizim bütün çabamız Allah'ın bize kulum demesi içindir. Mutlak olan Allah'tır. Onun yarattığı ne varsa yaratılmış olması itibariyle eksiktir. Kendi kendine var olması, kendini var etmesi muhaldir. Bu anlamıyla tam bir hiçtir. Allah'ın var etmesiyle var olabilmiştir. Öyleyse varolmuşlar zümresinden bir varlık olarak biz önce mevcudata bakıp canlı cansız varlık kardeşlerimizin idrakine varmalıyız, kendimizi bu idrakin sahibi kılmalıyız. O zaman şu çıkıyor; ben onlara yani canlı cansız varlıklara muhtacım. Ben taşa, toprağa, kuşa, buluta, suya, sıcağa, soğuğa, börtü böceğe.. muhtacım. Bunu idrak eden biri olarak da onların bana muhtaç olduğunu bilmek zorundayım. Bu bilmekliğim beni onlara karşı sorumlu tutuyor. Fakat konumum bu kadar. Ben bir varedici değilim. Varolmuşum. Elimden gelen nedir diye baktığım zaman şunu görmem lazım, elimden gelen bana yakışan olmak durumunda. Ben eksikli isem, elimden gelenin tamlığı eksiliğinde olmalı. Benim elimden hep eksik eser çıkmalı. Mükemmel olmayandan mükemmel eser çıkmaz. Sınırlı olandan sınırlı bir eser sudur eder. Başka bir şey olmaz. Yazacak, çizecek raddeye geldiğimiz zaman, vakti saati gelip de yazmaya çizmeye başladığımızda hakikaten yazıyormuşum 'hayretini' yaşamak durumundayız. Çünkü önceden yazmıyorduk. Yazageldiysek böyle bir noktadan, böyle aşamadan işte o hayretle söz edebiliriz. Başka türlü ne yaptığımızın farkında olmayabiliriz. Yapageldiklerimiz hep vardı. Kalbimizin farkında olmasak da o atmaya başladığı andan itibaren atıyor. Bir kez atmasa sonumuz olur. Nefes almaya başladığımız andan itibaren nefes alıyoruz. Bir kez almasak telef oluruz. Adına sanat dediğimiz, düşünce dediğimiz, ne dersek diyelim onları yeteneğiniz var ise, ancak ortaya koymaya başladıktan sonra farkedersiniz. O yetenek size Allah tarafından verilmiştir. Verilmemişse edebiyatçı da olamazsınız, sanatçı da olamazsınız. Ama bunu bir takım tecrübelerle, kendi kendimizi eğitmek ya da birilerinin bizi eğitmesiyle, bir takım eğitimlerle aşama aşama geliştiririz. Elimizde kalem vardı zaten. Elinizdeki kalem işe yaramaya başladıktan sonra onun bize Allah vergisi olduğundan bahsedebiliriz. Önceden farkında bile değildik. Bir adam otuz yaşında sanatçı oluyor, ressam, müzisyen.. oluyorsa 29 yaşında iken sanatla ilgili bir şey söyleyemez. Kim mani olabilir. Kimse mani olamaz ama karşılığı yoktur. Otuz yaşından sonra söylemeye başladığı zaman biz kıyaslarız. Astarını yüzüne denk getirmeye bakarız. Boyundan büyük laflar ediyor mu bakarız. Yani hak etmek gerekiyor. Ben işe bu tarafından bakıyorum. Ben hayatı Hasan Aycın olarak yaşıyorum, bu kesin. Kendimden ayrı bir karikatürist, bir sanatçı vs gibi değil. Sanatımı hayatımdan, hayatımdan da sanatımı ayırdığım yok. Ben böyle yapıyorum. Sanatımız bizim amellerimizdir. Elimizden ne geliyor ise, yazmak, çizmek, dilimizden ne çıkıyor ise aşağılık sözlerden dualara kadar bunların hepsi zayi olmaması gereken şeylerdir. Daha doğrusu biz bunların zayi olmadığını bilmek zorundayız. Allah kullarına iki melek tahsis etmiş. Bunlar her durumumuzu kaydediyor. Ne bir eksik ne bir fazla... Amel defteri dediğimiz defter böyle böyle oluşuyor. Ahirette elimize alıp okuyacağımız defterimiz... O zaman şunu demek gerekiyor. Ey insan eğer insan isen aklını başına topla hayatına ve yaptıklarına dikkat et. Sıralama şöyle oluştu. Sondan başlarsak; Bin Hüseyin, Sahipkıran, Esrarname, ondan önce Keloğlan masalları, ondan önce de Müşehedat... Müşehedat'la başladı bir anlamda yazma çabam. Yaşadıklarım, gördüklerim, dinlediklerim, bana anlatılmış olanlar, benim düşünebildiklerim vs... Bunları kayda geçeyim istedim. Keloğlan masallarının ilkinin önemi ayrıdır. Peşinden gelenleri sürükleyen odur. Billur Sürahi masalı... Billur Sürahi benim gözümde Müslüman olmam hasebiyle Müslüman bir gözle dünya hayatını konu eden, dünya hayatının ne anlama geldiğini anlatmaya çalıştığım bir masaldır. Ondan sonra yeni masallar yazmam için talepler oldu. Diğer dört masal birinci masalın açılımı oldu hasılı. Beşinci masalla faslı kapattım. Esrarname ise birinci masalın yani dünya hayatının bir masal roman biçiminde bir anlamda açılımı oldu. Bunlar kurgusal. Esrarname'den sonra Sahipkıran. Sahipkıran'nın bir ana hikayesi vardı. Bu ana hikaye, İslami destan geleneğinin ilk örneği sayılan Hamzaname Destanı'dır. Hiç basılmamış. Şifahi olarak anlatılagelmiş. El yazmaları var. Bendeki nüsha dedemden kalma. Ona nasıl geldi bilmiyorum. Allah'ın bir lütfu olarak bana ulaşıyor işte. Yüzlerce yıllık bir defter. Kim yazmış, kim toparlamış... Belki, destandaki kahramanların isimlerine, eşyalara, objelere.. bakarak uzmanlarca ait olduğu zaman bulunabilir, bilinebilir... Osmanlıca metinlerde şunu gördüm ilk zamanlarda, el yazması ise elinize aldığınızda zorlanıyorsunuz önce. İlk sayfaları geçtikten sonra kolay okunur oluyor. Benim hayatımda hep böyle oldu. Sonlara doğru birkaç sayfa eksilmiş ama sonradan o sayfalar tamamlanmış. Ana nüshadan bakınca ayrılıyor zaten, hemen fark ediliyor. Çok pratik hareketli bir el yazısı. Ben onu bu günkü akide dilimizi merkeze alarak inandığımız gibi, ayıklanması gereken yerlerini ayıklayarak, tekrarlarından arındırarak, ıslah edilmesi gereken yerleri ıslah ederek, eklenmesi gereken yerleri ekleyerek yeniden yazdım... Bir anlamda yeniden kurguladım. Çalışma esnasında ana hikaye bana daha çok geçmişin eşyaları, objeleri, giysiler konusunda, isimler, yeryüzünün o günkü konumuyla ilgili çok büyük katkı sağladı. Romanlarımda olsun, diğer çalışmalarımda olsun bir planım olmaz. Ön çalışmam olmaz. Bismillah deyip başlarım, nereye varırsa oraya gider. Sahipkıran öyle oldu. Bin Hüseyin de öyle oldu. Sahipkıran'a benzer onun da bir hikayesi var. Battalgazi Destanı'ndan yola çıkılarak yapılmış bir çalışma. Sonuçta mantık olarak Hamzaname amca Hamza'nın üstünden kahramanlık destanı ise, Hz. Ali Cenkleri de yeğen olan, Ehli Beytin İmamı olan, Hz. Ali'den esinlenilerek anlatılan bir destandır. Onların siyerleri değil. Onlar üstünden anlatılan kahramanlık hikayeleri... Üzerinde çalıştığım son eserim Aşkname var şimdi. Adı Münteha namı diğer Aşkname. Sahipkıran, Hamzaname ve Münteha bir üçleme gibi olacak. Sahipkıran bidayetten başlayan, varlık ötesinden varoluşun öncesinden başlayan İslam'ın zuhur alametlerinin ortaya çıktığı vakte kadar yeryüzü serüvenini özetleyen bir roman. Bin Hüseyin, Sahipkıran'ın son bulduğu dönemden başlayıp Anadolu coğrafyasının İslamlaşmasını konu edinen bir roman. Münteha ise kendi günümüze gelen ve bir bakıma kendimizi anlatan bir çalışma olsun istiyorum. 1971 Reşadiye Tokat doğumlu yazar Lise ve Üniversiteyi İstanbul'da bitirdi. Kısa süre muhabirlik ve öğretmenlik yaptı. Bağcılar ve Bahçelievler Kültür Mdlüklerinde görev aldı. Pamuk Şekeri Çocuk Dergisi'nin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Edebistan Sitesi'nin söyleşi editörlüğünü bir süre sürdüren yazar İstanbul Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/hasan-aycin-sanatta-30-yil", "text": "Hasan Aycın'ın Çizgizar adlı sergisi Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda törenle açıldı. Hasan Aycın'ın da yer aldığı törende sanatçının dostları, arkadaşları, tanıdıkları büyük bir kalabalıkla katıldı. Törende Mustafa Aycın, Ömer Lekesiz ve İhsan Kabil sanatçının hayatı, çizgi anlayışı konusunda birer konuşma yaptılar. 164 Çizgiden oluşan sergi 31 Ocak 2009 tarihine kadar açık olacak. Bu hafta Cemal Reşit Rey de bir sergi açıldı: 30. Sanat yılında Hasan Aycın ve Karikatür Sergisi Çizgizar. Bu, Hasan Aycın ın 30. sanat yılı doğrultusunda gerçekleştirilen bir etkinlikti. Umarım tek etkinlik olarak yetim kalmaz. Aycın belgeseliyle, tanıtıcı konuşmalarıyla, açılan sergisiyle-eksiklerine rağmen- anlamlı bir etkinlik. Serginin açılışına düşünce ve edebiyat dünyası başta olmak üzere pek çok kişi katıldı. Aycın ın çizgi sanatı dalındaki çalışmalarını amatörce izleyenler bu vesile ile bir kez daha bir araya gelme olanağı buldular. Sergi açılışına katılan konuşmacılardan biri de eleştirmen Ömer Lekesiz di. Lekesiz sergide yaptığı kısa ve özlü bir konuşmayla Aycın ın sanat ve hayat dünyasını çerçeveledi. Lekesiz in yapıtları arasında Hasan Aycın ın çizgi dünyasını inceleyen bir çalışmasının olduğunu da hatırl amak gerekiyor: Hasan Aycın Çizgilerinden Örneklerle Çizgi Sanatında Dil ve Mesaj ( 2. Baskı Hece Yayınları, 2003) Bu çalışma Lekesiz in diğer kitapları gibi, üzerinde durulması gereken çalışmalardan birisi. Ömer Lekesiz, Hasan Aycın çizgilerini merkeze alarak yaptığı bu çalışmada, bir yandan çizgi sanatına ilişkin kuramsal bir çerçeve oluşturmayı deniyor, öte yandan kimi imge ve simgelerin de İslami karşılıklarını veriyor. O nun çizginin anlamlandırılması, çözümlenmesine ilişkin çabaları, kılı kırk yararcasına, sabırla oluşturulmuş birikimin, olabildiğince samimi bir tavırla ifadesidir hakçası. Özellikle bizim koşullarımızda, görsel okuma eksikliğinden dolayı yeterli sayıda okuyucuya ulaşmayacak olması, onun söyleşiyle de olsa üzerinde durulmasını daha da önemli kılıyor. Bu çerçevede Ömer Lekesiz le Hasan Aycın ı ve çizgilerini konuştuk. -Karikatürle çizgi arasındaki fark nicel olmaktan çok nitel bir farktır. Ki bu fark plastik sanatları Antik Yunan la, Sümer le ya da Mısır la başlatmamıza göre de değişmez. Çünkü hangisine yönelirsek yönelelim bir mağara duvarına, kil ya da taş üstüne yapılan ilk modellemenin, figüratif çizimin veya konturlarla belirlenmiş bir gölgenin hayati / insani bir nedeni vardır. Örneğin Sikyonlu Butades in yaptığı ilk modelleme, kızının aşk acısını azaltma amacını taşır; uzaklara gitmiş olan sevgilinin mağara duvarına yansıyan yüz gölgesi hatırası ebedileştirilmek, varlığı somutlaştırılmak ve sanki hep \"burada\"ymış gibi kılınmak için konturlarla belirlenmiştir. Hasan Aycın ın öncelikle \"lisanına hürmeten\" çizgi kelimesini kullanması benim de taşıdığım aynı hürmetin bir sonucudur. \"Hatt\" yani \"çizgi\" İslam sanatlarının kullandığı ortak bir terimdir. Ayetlerin teker teker inişini hatırlatırcasına, onlarla \"hüsn-ü hatt\" olarak mekanlarımızı donatır, her bir yönde sanki yeni inmiş gibi okuruz ayetleri. Hal böyle olunca, karikatür gibi yabancı bir sözcüğü kullanmak yerine kendi kültürümüzün, dilimizin kelimesini kullanmak öncelikli bir tercih olmalıdır. Hasan Aycın bu tercihi yapmıştır; bize de onu izlemek düşmüştür. Konunun teknik boyutuna gelince: Çok fazla eğip bükmeye gerek yok; bizim konumuzun öznesi olan \"çizgi\" karikatürün kullandığı imkanları kullanmaktadır. Ancak, sadece İslam sanatı açısından değil, Akdeniz in doğusundaki figüratif sanatlar açısından baktığımızda konu farklı bir boyut kazanmakta ve tam burada \"çizgi\" tanımlaması özel bir nitelik ve nicelik yüklenmektedir. Karikatürün imkanları, hatt, bezeme, desen, nakış, minyatür gibi doğulu sanatlarla birleştirilerek kullanıldığında yepyeni bir söyleme ve eyleme tarzı ortaya çıkmaktadır. Karikatürün imkanından söz ediyorum, karikatürün kendisinden değil. Karikatürün kendisi kültürel olarak doğu sanatlarıyla bütünleşemez ancak onun imkanlarını kullanan çizgi sanatı bu şansa sahiptir. Hasan Aycın'ın çizgilerini bu anlamda bir yenilik saymak, onu bulunduğu noktadan alıp ideal noktaya taşımak gerekir. -Karikatür yığınların ortak dilini, bakışını, muhalefetini temsil eder. \"Yığın\"sa ya kahkaha ya da nara atanlar topluluğuna verilen bir isimdir. Ezelden bize intikal eden, son olarak da Şeyh Galip tarafından sınırları netleştirilen anlayış odur ki, sanat yığınlar için yapılmaz. Hasan Aycın ın çizgileri tam da bu nedenle gülmece dergilerindeki benzerlerinden ayrılır. Öncelikle onun derdi güldürmek değil, tebessüm ettirerek düşündürmek, deyim yerindeyse düşünmeye onu sevimli kılarak yöneltmektir. Düşünmek ve düşündürmek insanın görevidir; tebessüm etmek ise Nebevi bir tutumdur. Hasan Aycın a insana en yakışanı, Nebevi olana denk düşene izlemek düşmüştür. -Görmenin, İslami anlam ve terbiyesi, batılı anlayıştan çok farklıdır. Batılı anlayış görmekten \"zahir\" olanı kasteder. Ama İslami anlayışta gözle görmek sadece görüş biçimlerinden biridir. Hemen her duyu İslami anlamda bir görüşü ifade eder ve bunların hepsi \"zahiri\" olanı kadar muteberdir. Aynı fark düşünme konusu içinde geçerlidir. Biz düşünürüz yani fikrederiz ama aynı zamanda tecessüste, tefekkürde, tefehhümde de bulunuruz. Hasan Aycın in çizgilerini görürken, harama bakma konusunda menedilen ancak Allah ın işaretlerini anlamak için gerekli sayılan \"iki gözüyle birlikte bakmak\" esasını izlememiz gerekir. Bu esas sözünü ettiğim tüm bakışları zaten kendiliğinden peşinde sürüklemektedir. Benim Hasan Aycın ın çizgilerini anlamaya çalışma niyet ve eylemimin bir kitaba dönüşmüş olması, tümüyle batılı eğitimden geçmiş biri olarak İslami bakış ve düşme konusundaki çelişkilerimi öncelikle kendim için ortadan kaldırma çabasının bir sonucudur. Kitaptaki metinler yazılarak Hasan Aycın a sunulmuştur. Onun, söz konusu aynı çelişkileri taşıyanlara da ışık tutabileceği kanaatinden hareketle kitap olarak yayınlanmasına karar verilmiştir ki, kitap olarak yayınlanmasaydı da ne Hasan Aycın için ne de benim için değişen bir şey olmazdı sanırım. -Hangi kültürün şartlanmasıyla bakıyorsunuz; bakışınıza ve imgelere hangi kültürün penceresinden ışık düşürüyorsunuz bu öncelikle çok önemli. Evet görünen dünyanın dili hiçbir zaman yazılı dile çevrilemez. Biz bu çevrilememeyi iki şekilde anlarız: Öncelikle böyle bir eylem, işlem gerekli değildir çünkü görünenlerin dünyası bir tecelliler dünyasıdır; tecelliler ise sizi onun asıl sahibine, halk edicisine götürmekle yükümlü birer araçtır; bu anlamda her şey bir araç olduğuna göre onların araçlığını Sahibinin varlığından dolayı idrak etmek varken çevirisi ile uğraşmak gereksiz bir tutum olacaktır. Konunun diğer boyutu ise, imgelerin pornografiyi hatta giderek asıl yasak olan put ve putçuluğu beslemesidir. Bunun için Akdeniz in doğusundaki kültürlerde, özellikle de İslami kültürlerde imgeler somutlaştırılmaz bilakis imha edilir. Çok gerilere gitmeye gerek yok, Sezai Karakoç un şiirlerine bakınız örneğin. İslami düşüncesinin seyyaliyet mantığını ve başlangıç için gerekli olan imgelerin bitiş noktasında, bitiş noktasında gerekli olan imgelerin başlangıçta imha edilişini onun tüm şiirlerinde görebilirsiniz. Hal böyle olunca imhası gerekli olan şeyin çevirisiyle uğraşmak da kendiliğinden gereksizleşmez mi? -\"Hayat / sanat; sanat / hayat\" ikilemesini ilk kez Attar için kullanmıştım. Çünkü Attar ın, ağırlığınca altın teklif edenlere değil, bir çuval samanı verene satılmayı istemesi kölesi olduğu Moğol çerisine saçlarını yoldurmakla kalmamış, yine onun tarafından salt bu nedenle şehit edilmesi sonucunu getirmişti. Aslında Attar ın söylemek istediği, Nevruzi nin şu beyitinde söylemek istediği şeydi: \"Ehl-i irfan olanın bil hatırı viran gerek.\" Ben Hasan Aycın ı Attar ın torunu olarak tanıdım, sevdim ve onun sanat çabasıyla Nevruzi nin sözüne tabi olduğunu gördüm. Divan edebiyatımızın en çok şiir yazan şairi \"La edri\"dir ve bizim tarihimizin en meşhur olanlarının mezar taşı yoktur. Müslüman için sanat da hayat da suya yazılandır; fenadan devşirilip, fenaya savrulandır. Ben de vurgulamadığımı sanırım bunun için vurgulamışımdır. -Ezanın okunduğu mekanlar, o ezana yürüyen insanlar, sadece ve sadece o ezanın sesini pekiştirmek için söylemiş ve yazmış olanlardır. -Birkaç gün önce, beni tüm sanatların alanında tutmak için özel gayret gösteren bir sevgili arkadaşımın ısrarıyla Nacer Khemir in Baba Aziz filmini izledim. Orada, bir ceylanın peşine düşüp çölde kaybolan prensin hikayesi de anlatılır. Ceylanı avlayayım derken kaderine avlanan prens aklını yitirmiş ve çöl ortasında bir su öbeğindeki suretine dalıp gitmiştir. Aslında anlatılan İslami bir hikayedir ancak Narkisoss un metaforu kullanılır. Bu nedenle, tasavvufun \"İslam\" kavramıyla sınırlı bir düşünme ve yaşama biçimi olduğunu sanıyorum. Sanki bizim İslam tasavvufu olarak adlandırmaya çalıştığımız düşüncenin sınırları İskenderiye den başlayıp, Japonya da bitiyor. Hasan Aycın ın bendeki genişlikte olmasa da yine geniş bir tasavvuf algısının olduğunu sanıyorum. Kurtuluşu için kuyudaki Hintli ye sarkıtılan ipin, onun tarafından yılan gibi oynatılışını içeren bir çizgisi aklıma geliverdiği için şimdi bunu söylüyorum. Daha net bir söyleyişle, Hasan Aycın ın da her doğulu sanatçı gibi bir ayağı İslam dairesine çakılı olarak, tüm dünyayı dolaştığını sanıyorum. Çizgilerinde çoğunlukla kullandığın su, kuş, balık, kayık, merdiven gibi simgelerinde buradan beslendiğini sanıyorum. -Mümkündür sanırım. Çünkü yedi yaşına kadar tarlada, dağda, bayırda tekrar alınmak üzere bırakıldığı dünyayı otuyla, çöpüyle, börtü böceğiyle şenlendirmek düşmüş kendisine. Zaman zaman bırakıldığı yerde unutulup, karanlıklara kalmış yine aynı şekilde siyahı, beyazı, ayı, yıldızı, samanyolunu inceden inceye ancak bu vesileyle keşfetmiş olmalı. -Her sanatçı kendi zamanının çocuğudur. Hasan Aycın ın yaşadığı coğrafyayı ve hadisatı doğal olarak kendi inancının penceresinden, perspektifinden görmüştür. Filistin başta olmak üzere bu coğrafyada kanayan her yerin önce onun mü min gönlünde kanaması ve sanatına yansıması kaçınılmaz bir sonuçtur. Yabancılaşma sorunumu var yoksa kendi kimliği ve anlayışıyla kendisi olma çabası mı var yeniden bakmak gerekir. Ben daha çok ikincisini doğru olacağını sanıyorum. Değişim Sünnetullahın bir gereğidir. Ancak yabancılaşma terketme, maddileşme, nefsini kurtarma niyet ve eyleminin bir sonucudur. Deyim yerindeyse bile isteye yabancılaşma kafirleşme, fasıklaşma niyetinin bir uzantısıdır. Hasan Aycın, hem Sünnetullah üzere bir değişmenin, hem de yabancılaşma olgusunun bu anlamda bir tanığıdır, sanatına yansıttıkları da tanıklıklarıdır. -İşin tekniğiyle ve evrenselliğiyle açıklanacak bir durumdur sanıyorum. -Naci el-Ali, meşhur müstearıyla Hanzala, Filistin özneli bir eylem ve çabanın içinde olmuş ve bu hal üzre şehadet şerbetini içmiştir. Hasan Aycın son tahlilde bir Osmanlı dır; onun Filistin i sadece işgal edilmiş kutsal beldemiz değildir, dünya coğrafyasında kanayan her yerdir. Bu nedenle Hasan Aycın ın çizgileri teknik açıdan Hanzala nın çizgileriyle benzeşir ama yüklendiği içerik ve mesaj düzeyinde onunkinden farklılaşır. -Ben dahil artık kimsenin söyleyecek bir sözünün olmamasına bağlıyorum bunu. Hasan Aycın albümlerini söylenecek doğru sözlere kapalı tutmaz bilakis o sözlerin muhataplarıyla buluşması için özel bir çaba gösterir sanıyorum. -Hasan Aycın ın sanat çabasının tümü içinde evet, özel olarak hayır. -Elzemdir derim elbette ama bir üzüntümü de bu vesileyle dile getirmeliyim: Bilim Sanat Vakfı geçen yıl vefakarlık gösterip Hasan Aycın üstüne bir oturum düzenledi. Orada benim dışımda İhsan Kabil ve nesir çalışmaları üstüne Sibel Eraslan konuştular. Çizgizar ın açlışında da sizinle birlikteydik, konuşmacıları siz gördünüz. Biz bir iki kişi konuşuyoruz başka kimse konuşamıyor kibriyle söylemiyorum bunu. Bir yazıyla, şiirle şöhret olmanın özendirildiği günlerdeyiz; ekranlarda lafla peynir gemisi yürütmenin maharet olduğunu sananlarımızın sayısı gün geçtikçe artıyor. Bu nedenle adlarına özel sayılar çıkarılabilecek bir sürü değer sessiz sedasız kenarda bekliyor. Süheyl Ünver, Peyami Gürel, Hasan Aycın... Siz bunlar üstüne yazabilecek babayiğitleri bulun ben hem tüm yazdıklarını yakmaya hem de yeni bir dergi çıkarmaya hazırım. -Geçmedi çünkü yukarıda da söylediğim gibi o çalışmayı ben kendim için yaptım. Ama düşünce dediğimiz şey su gibi, akması da sürer, mecra da değiştirir. O yazıları şimdi yazıyor olsaydım elbette daha farklı yazardım. Buna rağmen benim sözlüğümde \"keşke\" sözcüğü yer almadığı için, o kitabı layık olduğu rafta bırakıp, yenisini yazmayı tercih ederim. Yeni bir yol acana, sanat erbabına bir şey öğretene adam denir. Sanatçının sözünde istese de tam bir açıklık olamaz, çünkü o, Allah'tan aldığını, hayata yaymakla tekrar Allah'a sunandır. Sanat ilahi olana öykünen, ilahi olanı seçkinleştiren ve onun erişilmezliğini, benzersizliğini zikredendir. Allah'ın sözlerinde yüzde yüz bir açıklık olmadı ki, sanatla nasiplendirilenlerin sanatlarında açıklık olsun. Çünkü sanatçı, acıyan yüreklerden devşirir sanatını. Çünkü sanatçı, mazlumların ahını kaleminde toplayandır. Çünkü sanatçı, kelimelerini zalimlere taş olarak atandır. Çünkü sanatçı, hayat depremini yazandır; çünkü hayat hatırası viran olandır. Çünkü sanatçı, dünyanın neresinde olursa olsun akan her kanın sıcaklığını bağrında duyandır. Çünkü sanatçı, ezelden ebede şeytani olanla Rahman'ın askeri olarak savaşandır. Çünkü sanatıçı, Firavunların yaktığı ateşlere atılan bir damla su, Romalı gladyatörlerin kılıçlarına başkaldıran bir köle, Paris'te bir dilim ekmek dilenen afrikalı bir kız çocuğu, Manhattan'ın ayazına karşı kartonlara sarınan bir zenci, kocasını yemene gönderen bir gelin, fizan sürgününden dönemeyen bir erkektir. Çünkü sanatçı, yazgılanmış olandır, seçilmiş, sorumlu kılınmış olandır. İşte bizler bugün burada, kelimenin tam anlamıyla bir sanatçıyı, bir çizer Hasan Aycın'ı değil, adı Hasan Ayıcın olan bir çizeri konuşmak ve eserlerini görmek üzere bunun için toplandık. Hasan Aycın, sanatçı vurgusuyla iletmeye çalıştığım tanımlamaların kavşak noktasında durandır. Hasan Aycın, hayata da sanata da inancının, dünya görüşünün penceresinden bakan bir sanatçıdır. Yolda yürürken kaç hamalı sırtında taşır, yüreğinden kaç güvercin uçurur, kaç hastanın sızlayan yarası olur, kaç insanın geçmişteki seslerini bugüne taşır ya da kaç sahabenin ayak izlerine basarak yürür bunları bilmek gerçekten zordur. Ayasofya'ya bakarken Fatih'in oraya ihtişamla girişini gördüğünü, Sultanahmet'e bakarken onun üstüne kurulduğu hipodromdan aç aslanların kükreyişlerini duyduğunu, zavallı kurbanlarının feryatlarını dinlediğini düşünenlerdenim. Müşterek gezmelerimizden de biliyorum, örneğin ben Balat sokaklarındaki rengarenk çamaşırların savruluşuyla dalga geçerken, o Eba Eyyüb'ül Ensari'nin de şehid düştüğü İstanbul kuşatmasında, Müslüman komutanın Bizans kralıyla yaptığı sulh antaşmasının şartlarını mırıldanır, o beldeye gömülme izni alınan şehitlerin hangi alanlarda defnedimiş olabileceğin dair ihtimaller yürüterek, hangi alanların hangi şehitlerin bedenleriyle mübarek kılındığını belirlemeye çalışır. Hasan Aycın'ın her çizgisinin onun bu bakışından, algısından, anlayışından doğduğunu da hemen burada söylemem gerekir. Bunun için çizgilerinin imlediği şeyleri tutarlı olarak anlamlandırmak ve çözümleyebilmek için hayatı sanat, sanatı hayat olan çizerin tam imgesini çizgisinden önce bilmemiz elzemdir. Hasan Aycın'ın sanatçı olarak imgesi, düşüncesinin divanesi olmak yüzünden başında binlerce çıban-göz çıkmış, zihnindeki uğultudan beslenen o çıban-gözleri kapatmak için elleriyle başını kapatmış ama bu kez çıban-gözlerin ellerinin üstünden çıkmasını engelleyememiş bir insanın portresidir. Sanatçı anlattığımız gibi olunca, çizgileri nasıl olur? Elbette kendisince, kendisiyle, kendisi için ve kendisinden olur. Çünkü onun portresi ve sanat çabası, İbn Arabi, Mevlana, Şebüsteri, Attar... hemen her İslam felsefecisinin ve edebiyatçısının imgesinden birer örnek taşır. Bu yanıyla Hasan Aycın, kendisinden önceki ve bizzat beslendiği sanatçılar için de bir yeni zaman aynasıdır. Bunun için çizgiyi sanat eylemeyi seçmiştir Hasan Aycın; çizgi, hem evrensel bir dil olmakla tüm kültürleri içerir, hem başka dile çevrilemeyen bir dil olarak biriciktir. Hasan Aycın, Tanzimat'la birlikte kültür hayatımıza giren karikatür tanımını kullanmayı bunun için tercih etmemiştir. Karikatür, çizginin deformasyonuyla mizah üretmek içindir. Karikatürün teknik imkanlarını doğrudan kullanan Hasan Aycın içinse çizgi, çizgilerce düşünmek, düşündürmek, bir dünya görüşünü temsil etmek, bir kültürü taşımak, bir medeniyetin dünyasına kapı açmaktır. Çizgi ile onun muhatapları, başkasının gülünçlüğünden keyif üretenler değildir; onun muhatapları, bir çizgi üstünden geçmişi kucaklayan, kollarını geleceğe açan, düşünen, düşündüren, sorumluluk taşıyan, dünden bugüne yaşananları sorgulayan ve sorgulatanlardır. Tam da bu nedenle, Hasan Aycın için zaman bölünemez, mekan ayrıştırılamaz. Dünya hala Adem'in indiği ve Peygamber Efendimizin ilahi anlamını nihai olarak belirlediği dünyadır; hayat da halal Habil ile Kabil arasında süren bir savaştır. Bunun için çizgileri münferit halleri değil, insanlık hallerinin toplamını yansıtır. Bebek İsmail'in topuk darbeleriyle fışkıran Zemzem, ikiye bölünmüş Kızıldeniz'e bağlanır; bebegine su bulmak için eteklerini safa ile merve arasında savuran Hacer, Bosna'daki, Gazze'deki, Eritre'deki yavurları arasında dolaşır. Siyon yıldızları, amerikan bayrağından yapılmış heybelere doluşur. Çehar yar-i güzin'le çerçevelenmiş Hilal, tüm evreni ve insanlık hallerini kuşatır. Çılğın kalabalıkların önünde tek engel olan Minare, Sinan'ın çabasına bağlanır. Mektup taşıyan güvercinleri, muştu taşıyan yüreklere, üniversite önlerinde okuma hakkı isteyen meleklere katılır. Amentü gemisine Nuh kaptanlık ederken, yunusları dua denizlerinde salınır. Filistin'li şehid çizer Naci el-Ali'nin, namı-ı diğer Hanzala'nın ellerini arkasına bağlamış zayıf ama vakur çocuğu, Hasan Aycın'ın içinde hiç ölmeyen çocuğa bağlanır. Birazdan birlikte gezeceğimiz sergide de görüleceği üzere, Hasan Aycın, en zahmetsiz çizgilmiş gibi görünen çizgilerinde bile yüksek düşüncenin burçlarında dolaşır. Çünkü onun çizgileriyle anlattığı hayat, nebevi olanda özetlenir, açıklanır, yorumlanır. En kaba hatlarıyla Hasan Aycın'in çizgilerindeki hikaye budur. Geçmiş yıllarda İstanbul'da birkaç tane, Bursa'da ve Köln'de sergi yapıldı. Fakat onlara ben katılmamıştım. Orijinaller yoktu, reprodüksiyonlardan oluşuyordu. Cemal Reşit Rey'deki sergi için ilk diyebiliriz. Birdirbir dergisinin yönetmeni Alparslan Durmuş, 30. yıla dikkatimizi çekti. Ben farkında değildim. Alparslan söyleyince bir de baktım ki doğru, 30 yıl olmuş. 30. yılda bir sergi açma fikri Erol Olçak'tan geldi. Erol'un projesi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Müdürlüğü'nün katkılarıyla sergi gerçekleşti. Serginin adı da bana ait değil. Kardeşim Mustafa Aycın koydu adını. Afişteki yazıyı ben yazmadım. 'Karikatür' adlandırmasını reddetmiyorum, fakat sımsıkı sahiplenmiyorum da. Çizgi kelimesi ise 'çizik' anlamına gelebileceği gibi, yol, üslup, tarz anlamına da gelen, güzel bir kelime. Tercih etmiyorum. Karikatür; gülünçleştirmenin ve dolayısıyla küçük düşürmenin bir aracı olabiliyor. Bu nedenle 'karikatür' adlandırmasını benimsemiyorum. Doğu Avrupalı Çek, Bulgar, Rus, Polonyalı karikatüristler arasında, bizdekinden farklı bir karikatür yaklaşımı da ağırlık kazanıyor. Fakat yine de ben insanın eşref-i mahlukat olduğuna inanıyorum. Dolayısıyla bu inanışa gölge düşürecek bir sakıncayı üstlenmiyorum. Tamam, kahkaha attırmıyor. Hatta bazen gözyaşı döktürüyor. Fakat en çok zihinsel ve duygusal bir hareketlilik doğuruyor sanırım. Güzel Sanatlar'a gitmedim. Çizerlerden oluşturduğu ortamlarda bulunmadım. Mizah dergilerine katılmadım. Dolayısıyla belli kabuller çerçevesinde hareket etmedim. Bununla birlikte, elbette bir ifadeye varma, bir tarz oluşturma gayreti gösterdim. Yazısız çizgi, görülmeye, keşfedilmeye değer bir nitelik taşımalı. Bu bana cazip geldi. Yazının ayrı bir yeri var. Ben, çizer olan Hasan Aycın değil, Hasan Aycın olan çizer olarak anılmak isterim. Yaptığımız iş, bizim insanlık serüvenimizin, insan olma yolunda ilerleyişimizin bir yansımasıdır. Kendimiz olmayı başardığımız nispette, eserimiz, ürünümüz, emeğimiz bir anlama kavuşur. Albümlerimden birinin adı Asa'dır. Yanımdan ayırmadığım, yolculuğumu kolaylaştıran bir şey çizgi. Fakat yol benim yolum. Yolcu da benim. Kem alat ile kemalat olmaz derler. Yani kötü araçlar kullanarak olgunlaşamazsınız. Bu anlamda ben, çizdiklerimin hem yapısal, hem de işlevsel olarak kötülükten uzak olmasına özen gösteriyorum. Bir kimse, 'İnsan nedir?' diye sorduğunda, kendisiyle muhatap olur. İnsanın macerası cennette başladı. Sonra cennetten dünyaya geldik. Şimdi yeniden cennete gitmeye çalışıyoruz. Doğrusu, cennetten hiç çıkmamayı isterdim. Eserlerimiz, bu yolda bir taşıt ya da bir azık gibidir. Cumhuriyet dönemini göz önünde tutarsak, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Cahit Zarifoğlu, Rasim Özdenören ve İsmet Özel'in benim yorumuma göre birleşen, birbirine eklenen, kesişen yolları var. Ben de bu hat üzerindeyim. Fakat bu saydıklarınız arasında hiç çizer yok?! Bu isimlere Gönenli Mehmet Efendi ve Mehmet Zahit Kotku'yu da ekleyebilirim üstelik. Ben evet, çizerlerle değil mutasavvıf, düşünür, şair ve yazarlarla akrabalık kurdum. Bu tür yakınlıklar insana vergidir, her istediğiniz kişiyle yakın olamazsınız. Bir gün iki şair, Hasan Selami Binay ve Şükrü Caner bir gün geldiler. Şükrü'yle ilk karşılaşmamızdı. Bocurgat yeni çıkmıştı. Şükrü kitabı aldı, kurcaladı ve 'Bunları sen çizmiş olamazsın' dedi. 'Eğer sen çizdiysen neden televizyona çıkmıyorsun, niçin hiç ortalarda görünmüyorsun?' dedi. 'Yahu ben çizdim' dedim. Bu defa 'Senin gizli bir ustan var besbelli. Onu bir gün bulacağım ve senin foyanı meydana çıkaracağım' dedi. Bir şeyler söyledim. Yo, Şükrü ustayı bulamadı. Artık aramıyor da zaten. 20 25 tane çiziyorum. 4-5 yıldır Milli Gazete'ye ayda 15 tane çiziyorum. Hece, Hece Öykü, Birdirbir, Yedi İklim, Mostar gibi dergilere de çiziyorum. Esrarname, hayatın anlamını arayan insanın masalıdır. Sahipkıran'a kaynaklık eden Hamzaname, sözlü edebiyatımıza ait bir eser. Dedemden büyük amcama, amcamdan bana intikal etmiş bir defterde yazılı bir nüshası vardı. Osmanlıca, haliyle. Üzerindeki tarih, 250 küsur sene öncesine aitti. Orada anlatılan olaylar ise İslamiyet öncesinde geçer. Ben bu sözlü hikayeyi yeniden kurguladım. Batıdaki modern fantastik anlatılarla bir alakam yoktur. Ben menkıbeler, kıssalar üzerinden yazıyorum. Tolkien'den konuş deseniz, konuşamam. Fakat Feridüddin- i Attar'ı saatlerce konuşabiliriz. Şimdi, Nam-ı Diğer Battalname adlı, iki kutuplu dünyanın anlatıldığı, Sahipkıran'ın devamı niteliğinde bir kitap üzerinde çalışıyorum. Ben, çizgilerimi çizerken neysem, Sahipkıran'ı yazarken de oyum. Yazdıklarım da, çizdiklerim de benim nazarımda değer taşıyor. Fakat bir listeye girmek, bir sıralamada yer almak türünden kaygılarla hareket etmiyorum. Bütün bunlar birer sesleniştir, davettir, hitaptır. Ve hitap, muhataba özeldir. Yani herkes, kendi payını, hissesini alır. Çünkü kendimi oralarda daha rahat hissediyorum. Ben her fırsatta köye kaçarım. Çiftçi değilim, ziraatla alakam yok, ama tabiatla alakam yoğun. Genel olarak doğal unsurları çiziyorum. Çocukluğum da köyde geçti. Ayrıca ben 8 yaşında yürüdüm. Hastaydım. Dolayısıyla, yürümeyi öğrenme sürecimi biliyorum, hatırlıyorum. İlkokul 2. sınıfa kadar hep avludan, kışın pencereden tabiatı seyrettim. Yıllarca her gün günbatımlarını izledim. Sanırım, çizdiklerime bunlar yansıdı. Henüz okula gitmiyordum. Bir insan figürü çizdim. Rahmetli annem, Aman oğlum, yarın ahirette 'Bu çizdiğin insana can ver bakalım' derlerse n'aparsın?! demişti. Bu ikaz, benim için bir tür disiplinin başlangıcı oldu. Öyleydim evet. İmam Hatip Lisesi'nde okurken, okulun resim atölyesinin anahtarı bende dururdu. Dekorları ben hazırlardım. Duvar gazetesinde Murteza diye bir tip çiziyordum; bant karikatürü şeklinde. Sesimiz diye bir de matbu okul gazetemiz vardı. Orada da kısa yazılar yazıyordum, çünkü çizginin basıma hazırlanması biraz zor işti. Evet, üç tane çizgimi kullandılar. Benden izin istendi. Ben de 'Olur' dedim tabii. Gazze'deki yıkım, hepimizi derinden etkiliyor. Leman ekibini de bu konudaki hassasiyetlerinden ötürü tebrik ediyorum. Bence dünya gündeminin ilk maddesi Kudüs'tür. Çünkü, Kudüs peygamberlerin anayurdudur, insanlığın beşiğidir, barışın yuvasıdır. Orada barış sağlanamazsa, dünyanın geri kalanında huzur bulamayız. Zayıflar, güçsüzler hiçbir zaman kaybetmez. Çünkü acz, güçsüzlerin ürperti veren gücüdür. İnsan, tutunabileceği hiçbir şey kalmadığı haldeyken Allah'a yöneliyorsa, acz odur. Acz, iflas değildir."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/hasan-bozdas-ile-soylesi", "text": "Bence uzun sürdü ve bu kadar uzun sürmesini planlamamıştım. İlk kitap sevildi ama o konfor alanı biraz tehlikeliymiş. Ben de ilk kitaptan itibaren yaklaşık 2 yıl boyunca şiir yazmadım ve hiç şiir düşünmemeye çalıştım. Ama okumalarım, dergi takiplerim sürdü. 2020 ortalarında Buzdokuz'u çıkarmaya başladık, Hayriye hanım böyle bir teklifle gelince ister istemez tekrar şiir düşünmeye başladım. Kitapta yer alan şiirlerin tamamı Buzdokuz sürecinden sonraki şiirler, derginin verdiği motivasyon gerçekten farklıydı çünkü ilk kez bir derginin mutfağında yer alıyordum. Sonrasında avukatlıktan ayrılıp akademiye geçişin de beni şiir anlamında dinginleştirdiğini söyleyebilirim. Öğrencilerimden şiir konuşacaklarım da olsun isterdim ama daha çok hukuk konuşuyoruz, bunun da getirdiği bir sendrom da var, sonrasında Ayhan Çitil, Burhanettin Tatar ve Hadi Adanalı'dan aldığım dersler de yeni kavramsal dünyamı tamamladı, bilmiyorlar ama bu kitapta çok emekleri var. Daha hızlı bir şiirden daha suskun bir şiire dönüş oldu. 2022 sonlarında da artık hızlı bir şekilde dosyayı tamamlama gayretine giriştim. Hatta esprisini yapıyor eşim, kitabın yarısını 3 yılda diğer yarısını 3 günde yazdın diye, öyle oldu sanki. İlk kitabım bir hisler kitabıydı, yeni kitabım bir nevi fragmanlar gibi. İki kitap arasındaki süreç insanı ve kendimi izlemem için olağanüstü bir atmosfer oluşturdu ve çok korkutuyor geldiğim nokta. İlk kitapta adalet hakkında konuşuyordum, şimdi anlıyorum ki kendisiyle buluşamamış insanın adaleti anlama şansı yok. Dışarısı korkunç, dışarısı politik. Söylenmemesi gereken her şey çekinmeden söyleniyor, insanlar çoğunlukla nefret taşıyor, kendilerinde temellük hakkı görüyorlar, diğer herkesin fikrini kendi mülklerinde sanıyorlar ve bunu yadırgamıyorlar. İnsan iyi olan her şeyle kavgalı. Bununla birlikte kendisini fazlasıyla yerli kılmış, bu çelişki beni sıkıyor. Konforu yerinde, hiç yabancılık çekmiyor. Oysa şu anda bir yeşil perdenin önünde şakalaşıyoruz, birazdan cin falan çıkacak. Yönetmenin renk ayarlarıyla oynamasına bakıyor her şey. İnsanın farkındalığı ise sadece imaja ait. Diğerleri bilgi, etik, söz... Ne söylerseniz söyleyin insanın üzerine oturmuyor. Varlıkla ilişki içerisinde olan ve varlığı bilmeyen insan arasında hep bir çatışma oluyor, ben bu çatışmayı izleyip bunun şiirini yazıyorum. Başka yapabileceğim bir şey yokmuş gibi, sadece yaşamak ve düşünmek, işte düşününce şiir oluyor. Ben varım, bu da tavrım! demiş oluyorum. Şiirimin öznesi eskiden çok konuşuyordu şimdi düşünüyor. Bu, kabuğuma çekilmemle aynı. Geçenlerde arabamın aynasında bir salyangoz gördüm, tam yaklaşıp nerelisin diye soracakken bir akrabasını ezmişim, sonra bir tanesini daha. Bastığım yeri göremedim ama öldüklerini işittim, oradalardı, maddeleri artık yok ama oradalar. Yakın zamanda rüyamda Rasim Özdenören'i ve Annemarie Schimell'i gördüm, madde değillerdi. Şiir bana metnin ayrıca düşünebildiğini öğretti, aynı anda farklı hakikatleri olabileceğini. Şiire onun yetkisini veriyorum, kendini inşa ediyor. Çünkü o da madde ve ruhtan oluşuyor. Kendim ve varlık hakkında çok soru sormamı sağladı ve bunun yoluna dönüştü, hakikati dilin imkanlarına indirgemenin, onu saklamanın ve onunla temas kurulmasına izin vermenin yoluna. Bunu yaparken sözde büyü açığa çıkıyor. Bu yüzden çok çalışılmış bir sözle, varlığın dayattığı söz arasında birkaç boy hikmet farkı var. Sözün iyi dizayn edilmiş olması, bilgece kurgulanmış olması ve haz vermesi onu tek başına şiir kılmıyor nitekim. Bağlantı gerekiyor. Maddeyle yaşıyoruz, varlıkla düşünüyoruz. Karanlık da, boşluk da, portakal da, uçak da somut dünyaya ilişkin veriler. Ama hakikatten bağımsız değiller. Madde içinde yaşamak için madde olmayan kısma ihtiyacım var. Şiir madde olmayan kısmımızla ilgili hatta belki madde olmayan kısmımızın kendisi. Geçenlerde ChatGPT'ye bir şiirimi yükledim, o şiir hakkında yorum yapmasını istedim. Neyse ki insanın eksikliğini, yoksunluğunu, bencilliğini ve çaresizliğini hiç yaşamayacaklar, o yüzden bir sanatçı özne olamamaları muhtemel, bizden iyi lügat bilecek ama onlara öğrettiğimiz ölçüde özgür olacaklar. Bu yüzden yapay zeka ile bir insanın şiirini her zaman ayırt edebileceğiz. Yazıya ilişkin kritiğini beğendim ama yazdığı şiiri beğenmedim. Çağdaş insanın, Taha Abdurrahman'ın deyimiyle ölü insanın bazı hastalıkları var, her şeyi mülk edinme, sınırları aşma, her şeyin delillendirilmesini isteme gibi. Yapay zekaya bunların kodunu veremiyoruz. Bu yüzden onların hep maddesi olacak. Şiirimin pek çok çıkış noktası var ama hikayeler etrafında çok dolaşıyorum. Bir doktor arkadaşımdan dinlediğim kadavranın doğum günü seremonisi, geceleri mezarlıklarda ölülere vaaz veren müvekkilim, kendisine vahiy geleceğine inandığı için peygamber mağarasına gidip yerleşen Endülüslü bir filozof, benim yüzümden bir ağacı yaktılar diye yıllarca acı çeken babaannem... Bunlar gerçek ve benim için büyük hikayeler, bir başkası içselleştiremeyebilir, bir filin idam edilmesi, bir idam mahkumunun kalp krizi geçirmesi, sınavda öğrencilerimin hukukun amacını sevgi olarak işaretlemesi... Bunlar da hukukla bağlantısını kurduğum şeyler. Gerçi Farabi beni yalancı çıkardı, adalet, sevgiye tabidir demiş Fusulün Müntezea'da. Ama hikayeler çok fazla, ben de anı biriktiriciliği yapıyorum. Şiirimi bunlarla inşa ediyorum. Cuma namazında arkamda söyleyeceklerinin provasını işittiğim dilenciyi yazıyorum. Esenboğa'da iç hatlar terminalinde yaşayan birkaç güvercin var, Starbucks'tan aldığı simitle onları besleyen kadını yazıyorum. Hakiki mi, muzip mi, trajedi mi. Ben Buzdokuz'un ileri şiir iddiasının en arka safındayım, tam burada gülmemiz gerekiyor. İşin şakası ekibin konvansiyonel yönü ağır basan tarafındayım, şiirin imkanlarının geliştirilmesi, yeni ifade biçimlerinin ortaya çıkması konusuna açığım ama kendi çalışmalarım konusunda görerek uçmaya çalışıyorum, . Dergide asemik, gliç, montaj gibi pek çok avangard iş konuştuk, görsel şiire ilk kez belki bu kadar geniş bir alan açtık hatta pek çok şairi görsel işler yapmaya da teşvik ettik. Kendi işlerime gelince tipografiden yanayım. Poetik Chart tam olarak görsel şiiri karşılamıyor, sınıflandırılacak olursa belki kavramsal şiir olarak ifade edilebilir. Bu niyetle değil, tam olarak bir manifesto olarak düşündüm ve ona poetik harita diyorum, öyle anlaşılmasını isterim. İki tutkumu aynı ifade biçimine yansıttım. Sivil havacılıkla çok uzun zamandır ilgileniyorum. Düşünce dünyamı, algılarımı ve imgelerimi çok fazla etkiledi, etkilemeyi sürdürüyor. Şiir ve sefer kavramları benim dünyamda çok fazla iç içe, böyle olunca bir havacılık haritasından bir şairin kavramsal haritasına ulaşmaya çalıştım, VOR istasyonları bir uçak için ne kadar önemli ise, şiirin de atardamarları olarak görev yapan pek çok kavram var ve bunların arasında sonsuz bir kombinasyon, sonsuz bir döngü ile uçaklara ve şairlere rota oluşuyor. Kendi rotamı da metnin içine gizledim. Bu çalışma yayımlanınca, rastlantıyla gören bir iki pilottan çok güzel yorumlar işittim. Şiirleri ve uçakları seven birilerine bu harita daha ne kadar temas eder, sabırsızım. Müzik gözden daha fazla temas ediyor varlığa, şiire yüklediğim anlam bu yüzden çok değişti. Hiç anlamamıştım dil sayesinde var olduğumu, dil sayesinde kendimi konumlandırdığımı, sözü büyüsel kıldığımı... Bir gerçeklik var ve ben onu dilde temsil ediyorum. Şiirle, olduğumu ispat etmeye çalışıyorum. Çünkü bu, kendimi bulma tarzım, düşünce tarzım. Şiir metinleştiğinde imajlaşıyor. Ama dilin bir sonucu olarak şiir, ben görmesem bile varlık aleminde değişiklikler yapıyor, müzik oluyor aslında, kozmik bir armoni. Şiir zihnimde bir müzik olarak yürüyor, bazen aksıyor, düşüyor, kırılıyor, tekrar ediyor. Önceki kitapta bazı şiirlerim bazı şarkılarla aynı basamaklarda duruyordu, o şiir ve o şarkıyı birbirinden ayrı düşünemiyordum. Bu kitapta ise şiirleri tamamlayan müzikler var, mesela Ümmü Gülsüm. Bir Ümmü Gülsüm rutinim var, gece 04:00 otobüsüyle Ankara'dan Düzce'ye giderim, Akçakoca minibüsü de tam olarak 07:30'da hareket eder Düzce otogarından. Minibüse bindiğimde Ümmü Gülsüm dinlemeye başlarım ve Akçakoca'ya vardığımda bir şarkısı, Alf Leila veya Enta Omry ancak bitmiştir ve kırk-elli dakika geçmiştir. Her hafta tekrar eder bu rutin. O bilmez ama ben her yolculukta Ümmü Gülsüm şarkılarına söz yazarım. Ya da listedeki, Jadaka al Ghayth, Kastilyon gemileriyle Amerika'ya giden şarkılardan biri. Her şarkının bir şekilde bir şiirime dokunan bir tarafı var, kim rüzgarsız yelken açabilir ki. Kitaptan sonra henüz şiir yazmaya başlamadım, umarım çok beklemem çünkü taslaklar dağ oldu. Bir teorik kitaptan ziyade şiir üzerine denemeler yazmak istiyorum, zaman zaman teoriye ve eleştiriye dokunan boyutları da olacaktır belki, akademi iyice kendine mahkum ediyor, şiir ve bilginin köleliği birlikte ilerlemiyor maalesef. Şiiri bir kalıba sığdırmaya çalışan her şeyden mümkün mertebe uzak duruyorum. Şiir üzerine daha açık daha somut ve daha hayattan denemeler yazmak istiyorum. Mesela yapay zeka bir sanatçı özne olabilecek mi, bunun cevabını uzunca tartışmak istiyorum. Ben yazana değin her şey değişir belki. Bir çocuğu şair yapmayan şeyi bulmak istiyorum. Şiir neden felsefeden bir adım öndedir bunun da cevabını bulurum belki. Ama öncesinde bir şiir kitabının daha kemale ermesi lazım, bu konuda çok aceleci değilim. Sonuçta hem şair hem teorisyen hem eleştirmen olmak istemiyorum, sadece iyi şiir yazmak istiyorum. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/hasibe-cerko-ile-soylesi", "text": "-Sevgili Hasibe kimi yazara ve düşünüre göre yazmak dünyadan tecrit eden bir varoluş biçimi. Mallarme bir şiirinde 'beyaz kağıdın baş döndürücü boşluğu'ndan söz eder. Yazar eserinde, doğadan, olağanüstü olaylardan, aşklardan, savaşlardan bahsetse de sözcüklerle oluşturduğu itibari dünyasında yalnızdır. Sende öykünün durakları nasıl oluşur ve bu zorlu duraklara nasıl gelirsin diye sorsam neler söylersin? - Susup derinliklerine dalacağım, daldıkça ayrıştıracak, ayrıştırdıkça özgürleştirecek kelimeler için tek çıkar yol yalnızlıksa buna bir itirazım yok. Ortak aklın dilinden usul usul bir planlanamaz, önceden belirlenemez, usa vurulamaz olanı özleyerek yazıya girerim. Anlık duygu patlamasından çok, duygular dışlaştırma sürecinin doğası gereği kendi eylemini bulur. Her şeye rağmen kafamda çizmeye uğraştığım resimlerde bir belirsizlik vardır. Ele avuca gelmez figürlerin ve seslerin bıraktığı boşluk sözgelimi. Bir öykü yahut yazı, istediğimi verene dek uğraşmayı seviyorum ama metne dair bir şeyler beni allak bullak ederse. Yoksa yarı yoldan dönmek işten bile değil. İster kendiliğindenlik, ister idrak diyelim, ister anlık; bu yolda en şaşırtıcı olanıdır. Bir öyküden ötekine sevk eden de idrakin bu yoğunluktaki zevk sahasını genişletmek içindir. Gerilim dolu eğlenceden sonra yeni bir öyküye başlayıncaya dek okuyarak boşluk duygusundan sıyrılırım. Yoksa iş hiç de iyiye gitmez. Öykü yazarken alışkanlıklardan soyunmanın bir yolu hareketi yakalamaktır. Yazıya başlarken öykünün neresinde durduğuma ve temaya dair yeni ne yapmak istediğime karar vermek durumundayımdır. Bu gerçekleşmeden yazamam. Bir tür inatlaşma diyebiliriz buna. Barthes'in, Yazı, soyut bir gerçeklikler çemberi gibidir. Yapayalnız bir sözün yoğunluğu ancak dilin dışında çökelmeye başlar dediği sınırla ilgilidir belki bu inatlaşma. Aslında önceden kararlaştırılmış olan, kişileri ve mekanı belli öyküleri yazmak hem kolay hem de vakitten çalmadığı için oldukça keyiflidir. Fakat çoğunlukla bir olasılıklar uzamının içinden sökün eden darmadağın şeyler toplaşıp beni uyarır. Huzurumu kaçırır. Huzursuzluk doğmadan rahatlama da gelmeyecektir. Sözgelimi bir öykü rengiyle, kokusuyla başımın üstünde dönerken bütün bir yarayı koklamam, deşmem için beni kışkırtır. Geçmiş yahut gelecekten gelsin, fark etmez. Halbuki elde karıştırıp bir öykü doğuracak yeter malzeme varken, daha fazla bu gerilim dolu süreci yaşarım. Ortam kızışıp yazı yazıldıkça, idrak dışı bilinç çevreninde döner dururum. Hep yürüyormuşum hissine kapılırım yazarken. Doğal süre durumunu yenme bu hissin tazeliğini yitirmemesine bağlıdır. -Öykü ve roman yazarı, Graham Greene Yazmak bir çeşit terapidir ifadesiyle yazmanın kendindeki karşılığını anlatmaya çalışır. Yazmanın senin dünyandaki karşılığı nedir diye sorsam neler söylersin? - Yazmak bir terapi midir, sanmam. Bazen tabiatüstü bir haşyetle karşı karşıya kaldığımda saflığı olduğu kadar deliliği çağıran düzenleme tutkusunun nihai sonucu en azından acıdır. Genel anlamda hayat tatlı bir şeyken yazmak acılaştırır. Bu anlamda dünyayı yeniden kurmanın kelimelerle oynamaktan fazlası olduğunu düşünüyorum. Yazmak bir tarafıyla engin bir deneyimdir, bu yolla şeylerin farkına varma ve çatışmanın içine dalma Katherine Mansfield'in Kanarya adlı öyküsünde en keskin ifadesini bulan hüzün bu öykü yazılmadan açığa çıkabilecek midir örneğin: Ne olursa olsun, hastalıklı saplantılara kapılmadan, anılara falan kendimi bırakmadan açıkça söylemeliyim ki hayatın içinde hüzünlü bir şeyler var gibi geliyor bana. Ne olduğunu söylemek çok zor. Hastalık, yoksulluk, ölüm gibi hepimizin tanıdığı üzüntülerden söz etmiyorum. Hayır, bu başka bir şey. Orada o, içimizin derinliklerinde, derinlerde, insanın bir parçası, tıpkı insanın soluğu gibi... Olağanüstü değil mi, onun o tatlı, neşeli, hafif şakımalarının altında yalnızca bunun bulunması-bu hüznün bulunması. - Bilgeliğe, hikmete, tecrübeye karşı olan zaafım beni filozofların hikayelerini yazmaya itti. Aklın koyduğu yasaları vicdanın oluşturduğu değerlerle alaşağı ediyorlar diyorsun bir söyleşide. Elealı Zenon, Thomas More, İbnü'l Arabi, Sühreverdi, el Kindi, Platon, Sokrates ve Nietzche gibi filozofların dünyasını anlatırken; zaman tünelinden geçerek modern öykünün imkanlarıyla birlikte masal unsurlarını da içeren, ironiye yaslı anlatımınla düşünsel ve kavramsal sancılarla adeta okuru filozofların dünyalarına taşıyorsun. Bir ilk kitap olmasına rağmen çıtası yüksek anlatım ve kurgusal ustalık dikkat çekiyor. Mistik bir temel yapıtaşına bağlayabilir miyiz öykülerini? İlk kitabının yazın sürecinde öykülerinle aranda neler yaşandı diye sorsam neler söylersin? - Neler mi? İşin aslı her şeyi yazmaya kalksam abartısız bir kitap olur. Elimden geldiğince bir şeyler söyleyeceğim yine de. Bir defa şunu anlamıştım: Ben bu öyküleri yazmasam yaşamımın bir kısmı boşa geçmiş olacak. Yazmayı başarırsam da tümleneceğim. Listemde on yedi filozof, sıra sıra dizilmiş vücuda gelmeyi bekliyordu. Masanın başında ilk zamanlar kendimce değişikliklerle ismini yazıyordum seçtiğim filozofun bütün yaptığım buydu. Örneğin, pir Muhyiddin Arabi, Arap el Kindi, mistik müzisyen el Farabi, Şeyh Şihabeddin Yahya gibi. Nedense Sühreverdi kelimesinin yankısı soğuktu. Kestane ağacı, öykünün içinde geçen Tarık Bin Ziyad isminin göstereniydi. Farklılıklarına rağmen hepsinin hazmı zor yaşamları vardı. İşimin zor olduğunu isimleriyle öylesine kazımışlardı ki umutsuzluğa düşmem kaçınılmaz oluyordu. Ne müşkülmüş bu adamları yazmak yahu diye düşündüğümü hatırlıyorum. Batılı filozoflar Sokrates'i saymazsak oldukça sertti mesela. Dünya edebiyatında bildiğim kadarıyla yalnızca Borges İbn Rüşd'ü Averroes'in Arayışı adlı öyküsüyle Alef'e taşımıştı. Hakkı verilmişti öykünün. Bu yüzden örneğin İbn Rüşd'ü yazmak istemedim. Kahramanlarım neden hep erkek olmak zorunda diye de içerliyordum. Borges tek çıkış kapısı gibi geliyordu. Calvino'nun Julius Caesar'ın katledilişini kaleme aldığı öyküsü vardı. Poe'nin hayal gücünü bütün olanaksız denilen hadiseleri, yanı sıra ölüleri canlandırmada esirgememesinin bana büyük cesaret verdiğini söylemem gerek. Onun gotik öykü ekini muazzam bir anlatım gücüne dayanıyordu. Orijinaldi. Ama benim öykülerim için başka bir şeyler olmalıydı. Beni içeriden kavrayıp büyüleyecek bir şeyler. Bunlar, her şeyden evvel benim kelimelerim ve zihinsel tutumumun sonucu olmak durumundaydı. Nitekim üç yılın sonunda artık bizden birilerini yazacaktım. En azından coğrafya olmasa bile ortak bir din zemininde beraberdik. Ama nihayetinde yalnızdım. Hepsi ölüydü. Ve bu işin doğru dürüst çıkmama olasılığı hep varolacaktı. Altı ay tek kelime yazmadım. Okumanın hazzıyla okudum, kötü niyetli okumalarımdan vazgeçtim. Hz. Mevlana'dan Mesnevi'yi dört kez, Şeyh Galip'ten Hüsn ü Aşk'ı kim bilir kaç kez... Felsefe ve edebiyat bir elmanın iki yarısı değildi elbette; ne ki birini okumadan öbürü yarım kalıyordu. Bu sebepten iki kitap dışında okuduklarımı saymayacağım. Hayli zaman, nadiren gördüğüm kısa rüyalarımda öteki renklerin ardında duran ve kendini bir şekilde hissettiren kocaman bir çift gözün etkisinde yazdım. Uykusuzluk, uyanıkken görülen tuhaf düşler, araya İbn Sina'nın itirazları girdi sonra, anladım ki öykü hala olmamış. İbn Sina'nın ruhu rahat değil gibiydi, bunu açıkça öyküye taşıdım. Ve sürece dair bütün güçlükleri de. Hem zaten ilkini üç sene önce yazmıştım. Silinmesine hiç üzülmedim diyebilirim. Şimdi yepyeni bir birikimle yazacaktım. Artık cüret etmiştim yazmaya. İşte iki bin on yazında altı öykü böyle yazıldı. Beni en çok huzursuz eden şey İbn Seb'in'in zaten parçalanmış uykumu iyice kaçırmasıydı. Bileğimi kuru bir ağaç dalından elin sımsıkı kavrayıp uyandırdığı geceler oldu, daha bir sürü şey. -Ömer Lekesiz bir yazısında: Doğu ile Batı sanatları arasında en derin uçurum: Yalnızlık düşüncesi! Yalnızlık, Doğulunun uzletinden çıkan ışık, Batılının içe-kapanışından yankılanan hezeyan. En önemli ayrım kutsala olan mesafe: Doğulu yalnız, kutsalın ateşinde yanmak için çırpınan pervane, batılı yalnız kutsalın gücüne başkaldıran Don Kişot diyor. - Açık söylemek gerekirse ben orijinal karakterler olmalarını, insanı tanımaya yönelik tutkularını, ışığa işaret etmelerini çok önemsedim. İrfani ve inisiyasyon boyutu olan kişilerdi çoğu. Sözgelimi Pitagoras'ın onulmaz bir gnostik oluşu ilgimi çekiyordu. Mısır'ın sırrı bugün hala çözülemeyen tapınaklarında, gizli dinsel ayinleriyle inisiye olduğu söylenir. İslam filozoflarının itidalli, nazik bir duruşu var. Düşünsel keskinlik yanında davranış inceliğinden vazgeçmemişler. Canlı bir örneği Kurtubalı İbn Rüşd'ün Gazali'nin Filozofların Tutarsızlığı adlı yapıtını hedef aldığı Tutarsızlığın Tutarsızlığı adlı eseridir. ... ermiş ruhların ışıktan meclisinde mestiz/bilirim beklersiniz devletini şairin/tahtlarla, saltanatlarla, faziletlerleyiz/ebedilik bayramına onu da davet edin. ... halbuki, yalnızca nur aydınlığı gerekli/temeldeki özge parıltı meskun yurdunda/sadece aynadır sızlanışlı ve gölgeli/iskelet gözlerin görünen ihtişamında. Müslüman sanatçılar ise zaten bu cezbe ortamının içine doğmuşlar. Bir arayıştan çok zevk var, aşkın olanın insanın varlığında içkin oluşunu idrak var. Kalplerini, zihinlerini ha bire tasfiye edip keskinleştiriyorlar. Ömer Lekesiz 'in sanat felsefesi üzerine bir sohbetinde dediği gibi; sanat, hakikatin kesrette açığa çıkması, mazharların sonsuz çeşitliliğinden kaynaklanmaktadır. Bakın, bu tavır ne denli zengin bir hakikat tasavvurunun dışa vurumudur. -İkinci kitabın, 'Diana'nın Kanlı Kavakları' okuyucuyla buluştu. Öncelikle hayırlı olsun diyorum. Rüya ile gerçeklik, masal ile şiirin bir koldan aktığı üslubunla kurgulanmış bu öyküleri okurken doğaya; ağaçlara, kuşlara, güneşin doğuşuna, batışına dair ustalıklı imgesel bir anlatım dikkat çekiyor öncelikle. Şehirde yaşayan bir yazar olarak tabiata karşı bu yakınlık nasıl oluştu? - Teşekkür ederim öncelikle. Bana bir fırsat sunduğun için. Yalnız, ustalar bir imgenin yerli yerinde dışlaşması için onlarca cümle kurar, siler, kurar, siler mi bilmem? Beni sorarsan bir cümleyi, imgenin figürleri neredeyse canlı bir şeye dönüşünceye, onlarla esrik bir ilişkiye girene dek yazıp bozarım. Sanırım cesaretimi bu tereddütlü acemilikten alıyorum. Çocukluğum tabiatın bağrında bir kasabada geçti. Yağmuru, karı, soğuğu, rüzgarı temeline kadar yaşadım. Bülbüllerin şakıyışını günün her saatinde dinlememiz mümkündü. Seher vakti serçeler çağıldayıp bizi uyandırırdı. İki katlı evimizin bir yanında devasa selviler olan bir bahçe, bir yanında şırıl şırıl akan bir çay, öteki yanında çiçek kokan tepeler uzanırdı. Aşısız gül ağaçlarımız vardı her yerde. Her 23 Nisan sabahı bahçelerden kucak dolusu leylak koparırdık çelenkleri süslemek adına. Leylaklarımızda güllerimiz gibi hakikiydi. Gece yarısından sonra bile dışarı çıkıp karın yağışını izleme, dağa tırmanma, ata binme, yeni doğmuş bir kuzuyu kucağıma bastırma, yağmurda sırılsıklam ıslanma, meyve bahçelerinden aklınıza gelebilecek her türlü meyveyi koparma ve tatma olanağım oldu. Dağlarımızdan ırmaklar akardı. Ben suyun kenarında saatlerce oturup sesini dinlemeyi arzu ederdim. İlkbaharda elimde çiçekli bir dalın olmadığı, bir meyve çiçeğini okşamadığım olmamıştır belki de. Toprağın, tabiatın kokusu ruhumu dört koldan kuşatırdı anlayacağın. -Kışkırtıcı bir ışık seli dolduruyordu boğazı. Gece yarısında ay yokluğunun işaretini verir. Bir sonbahar yolculuğundayım. gibi etkili ve okuru hemen kuşatan ifadelerle öykülerin başlıyor. Bu minval üzere soracak olsam öykünün ilk cümlesi senin için ne denli önemlidir? - Nasıl başladıysanız öyle bitireceksiniz der Hölderlin bir şiirinde. Uzak diyarların kokusunu getirip bana katan cümleler olsun isterim. İmgelemimi olabildiğince özgür kılacak eylemdir ilk cümle. İçinde olduğumun ifşasıdır. Onu yaşadığımı ve tabii öyküyü yaşadığımı. Sade olmasını önemsiyorum ama her zaman istediğim sadeliği bulamıyorum sanki. En azından bir dinamiği olmalıdır. Yüreğimi ilk cümleye koymuşumdur, öykünün sonuna kadar taşıyacak olandır. Tabii ilk cümle bazen son cümle olabilir. -Güz Ağacı, Gülperi'nin Dönüşü, Nalan adlı öykülerin okuru hüzne ve gizemli yolculuklara çıkartıyor. Geçmişe ve kaybedilen değerlere de vurgu yaptığın bu öykülerdeki köy kültürü oldukça dikkat çekici. Kahramanlar ve eşyaya yönelik sahici anlatımının köklerinde çocukluğa dair gözlemler mi gizli? - Demek öyle! Güz Ağacı baştan sona ağıttır zaten. Bir tepkinin ve uyum eksikliğinin yoğunlaştığı öyküler üçü de. Ah çocukluk... Öykülerde büyümeyen, ibadet eder gibi doğayı, eşyayı gözleyen ilkel varlık. Güz Ağacı'nda zamana ve doğaya bütün değişmeler adına sitem eden bir çocuk var yine. Nalan kasabamıza gelen çerçinin öyküsüdür. Adı öyküdeki gibi Miktad'dı. Zalim bir hindi vardı mahallede. Bir defasında beni yalnız kıstırmış ödümü patlatmıştı. Eskiden hangi çocuğun evinde biraz huysuz ama mübarek bir ihtiyarın nefesi olmazdı ki! Bütün öykülerim az ya da çok insanı anlatıyorsa elbette özü benim hayatımdır. Birinde dağların arasında olduğu söylenen bir gölü aramaya çıkmıştım. Görenler vardı. Gölün masmavi olduğunu ve çok büyük olduğunu söylemişlerdi. Yükseklerde maden kamyonları işliyordu. Keçi yolu gibi ipince görünen dağ yolundan inip çıkışları şenlikliydi. Ne kadar uzakmış meğer gölün olduğu düzlük. Masmavi değildi. Hayal kırıklığına uğramıştım. İçindeki büyük kayaya çıkıp etrafı seyrettim, ıssızlık başımı döndürmüştü. Dönüş yolunda dik, buz tutmuş bir bayırı geçmem gerekiyordu Bir türlü yukarı tırmanamıyordum. Ve başımın üstünde bir kartal dönüyor, çığlıklar atıyordu. Bir defasında üç dört kız çiçek toplamak için sarp bir dağa tırmanmıştık. Hayatımda duyduğum en bayıltıcı koku o çiçekte vardı. Gök mavisi minik yaprakları bizi çekmiş olmalıydı. Artık, kale denilen en üstteki çiçeklere uzanacaktık. Bir an aşağı bakma gafletinde bulundum. Yükseklik başımı döndürmüştü ve ayağım sürçtü. Uzanmaya cesaret edemediğim o çiçeğin büyüsünü unutamam. Beni ölümle burun buruna getiren o mavi büyü bana ilk kez gerçek boşluk duygusunu da yaşatmıştır. Şimdi bile düşününce ürperiyor, nasıl cesaret edebildiğime şaşıyorum. - Buz gibi bir soğuk sokakları arıtıyordu. Nefeslerinden dumanlar yükseliyordu. Göğsümden aşağı bir sızı iniyor gibi imgesel derinliği olan rüya, masal, şiir ve efsanelerden beslenmiş akıcı, zengin, derinlikli bir dilin var. Roman dilini içinde barındıran bu anlatımla hiç roman yazmayı düşündün mü? - Bütün bu tanımlamalarınla kitabı ne denli dikkatli okuduğunu görüyorum. Çok teşekkür ederim. Bir tabiat romanı yazmak istiyorum. Nicedir aklımda. Allah'ın ihsanı ile olacak gibime geliyor. -Genel olarak öykülerinde sınırları zorlayan, modern ve postmodern anlatımların imkanlarını kullanarak öykü evreninde özgür bir dil ve anlatım kuruyorsun. Arayışların ve tüm bu açılımlara dair muradın nedir? - Özgürleştirecek olanın her zaman sonuçlar olduğunu düşünüyorum. Çünkü yazının başına otururken içeriklere dair bir amaç gütmüyorum. Bir hayatı olanın tarihi olması gerekmez. Yaşam her yerde yücedir. Arayışıma karşılık gelecek kadar yeni bir şey yapmış olmak dışında muradım yok. - Son olarak tezgahta neler var? -Öykü benim için güçlü bir tatmin kaynağı. Dilerim yazmak istediğim bütün metinler aynı duyguyu ve fazlasını versin. 1971 Reşadiye Tokat doğumlu yazar Lise ve Üniversiteyi İstanbul'da bitirdi. Kısa süre muhabirlik ve öğretmenlik yaptı. Bağcılar ve Bahçelievler Kültür Mdlüklerinde görev aldı. Pamuk Şekeri Çocuk Dergisi'nin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Edebistan Sitesi'nin söyleşi editörlüğünü bir süre sürdüren yazar İstanbul Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/hasibe-cerko-ile-soylesi-1", "text": "HASİBE ÇERKO, Niğde/Çamardı'da doğdu(1971), Niğde'de büyüdü. Lisans eğitimini İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nde aldı. Halen İstanbul'da bir lisede felsefe öğretmenidir. Felsefe okuma yazmalarında kültür, metin kuramı, melankoli, resim, sinema gibi alanlar ağırlıklı bir şekilde yer alıyor. Edebiyat eserlerini incelediği yazılarında yorumbilim yaklaşımını sergiliyor. Kurmacanın sınırındaki felsefi yazılarını Karabatak dergisinde yayınladı. Edebiyat eserlerini inceleme, deneme ve öykülerini Hece, Hece Öykü ve İtibar dergilerinde yayınlıyor. Eserleri: Us Lekesi (Şule Yay.,2010, 2012), Diana'nın Kanlı Kavakları (Şule Yay., 2013) ve Leyla (Büyüyen Ay Yay., 2015). -Sevgili Hasibe, üçüncü öykü kitabın Leyla'nın yolu açık olsun. Us Lekesi ve Diana'nın Kanlı Kavakları'ndan sonra Leyla da okuruyla buluştu. Seni dinlediğimde öykülerinden ve öykücülüğünden bahsederken hep öne çıkardığın bir ifade var. Yazarken silme eylemi... Bir yazar olarak kendini silmek'ten ya da bir öyküye ait tüm geçmişten kurtulmaktan mı bahsediyorsun? -Teşekkür ederim Zeynep. Evvela şöyle söyleyeyim: Silmekten kastım dilsizleşme. Kelimelere, anlatıma, bütün bir edebiyata dair ve ilk bilgilerden bilincimin bütünüyle kurtulması. Bu silme, yeni bir metne girerken eski metnin havasından kurtulan tarafsız bir dilin evrenini açığa çıkarır. Önceki metnin devamı olarak düşündüğümde bile eskiyi, evvel yazdığım bütün öykülerdeki deneyimleri unutmak için silmem gerekir. Şöyle diyelim, yazarın kendi kendisinin yokluğuna varması ile uyuşuk bir uyanıklığın boşluğunu deneyimleme. Unutulan şeylerin hafızayla hesabını kapatmadığını göz önüne alalım, gene de önce yazdığım bir öykünün, niyet edilende henüz görünmeyen bir mutluluğun, bilinmeyen bir bağlanmanın cümlelerinde kökenini bulur dil. Nesneler, şeyler sözcüklerde varlığa bürünsün diye, görünmeyen anlamıyla imgede var kılınsın diye bilinen maddi mevcudiyetlerinden soyarak bu mevcudiyete hapsolmuş biçimi bulma eylemi belki. İnsanı manevi olarak yaralayan şeyi, benin mutsuz yazgısının kökenini bulmak için edebiyata sarılmak, kendinden uzaklaşarak sessizliğin dibine inmek ve o sessizlikte sözün sessiz de olsa, muğlak da olsa hiç kapanmadığı yazın yüzeyine geçmek, silmeyle mümkün görünüyor. -Peki aynı zamanda bir zihinsel tasarım şeklinde inşa ve silme mi? Kurtulma diyoruz mesela yazmaya? -Kurtulma diyebiliriz tabii. Gerçi, yazının belirlenime çıkması sonsuz bir tedirginliktir. Yazmak bir tasarım değil de dışarıda gerçekleştirmedir. Burada ve şimdi. Az öncesi değil. Düzenleme ile hareketin birliği, bu birliğin dışarıdaki hakikati yazmak. -Evet, yoksa yeni bir hareket alanı açılmıyor. -Kapanmayan, sonsuz açıklıkta yeniden başlıyorsunuz. Yazının yüzeyi daima yeni anlamlar açığa çıkaran bir açıklık, bir yayılma. Hem hedefe yaklaştıran şey, hem hedefi erişilmez kılan. Diyelim, yeni bir öyküye başladığımda hiçbir engelle karşılaşmıyorum. Burada büyük sorun vardır. Yaklaşırken o erişilmezliği yaşamalıyım. Yoksa her şeyin yolunda gittiği yanılgısına kapılır, başlangıç noktamdan uzağa gidemem. Hareket başlar ama mertebe aldırmaz böyle. -İlk kitabın Us Lekesi'ne gelmek istiyorum. Kitabın içeriği kadar, bu öykülerle ilgili enteresan hikayeler de okudum. Senin yazarken yaşadığın tecrübeleri nakledişin ilginçti. Mesela İbni Sina üzerinden giderek kahramanın kendini yazdırması veya yazdırmaması diye bir şey mi var, onu konuşalım istiyorum... Sadece yazarın kahramanıyla kurduğu ilişkinin yazma tecrübesine etkisini. -Bu, yazının bütünlüğü içinde bir tecrübe. İbni Sina 'yı öykü karakteri olarak belirlediğim Filozof, At, A'rafadlı metinde süreci açıklamak lüzumu hissettim. İbni Seb'in'i yerleştirdiğim Kestane Ağacı-Vizyoner Mektubunun Sonu. Öte dünyaya geçmiş adamlarla düşsel yakınlık kurmanın riskleri düşün sınırlarını aşmıştı çoktan. Ama bu yola koyulmuştum. Bu benim mutlulukla ve tedirginlikle göğüslediğim büyük sorumluluğumdu. -Peki bir yazar kahramanıyla nasıl bütünleşir? Yazarın seçtiği kahraman tarihsel bir figür de olabilir, hayali de. Bu seçilen karakterle kurulan ilişkinin kestirilemezliğini konuşalım. Hatta özellikle kitabına giren bu 17 şahsiyetin sendeki etkisini de paylaşabilir misin? -Bir söyleşide şöyle demiştim; öykülerimi yazma sürecinde o filozoflarla ilgili yaşadıklarımı yazsam bir kitap olurdu. O kitap çok başka bir tecrübeydi. Kahramanların hepsi erkekti ve bir erkeğin dünyasından yazmaya çalışmak ilginçti. Ancak, öznenin yokluğunda yazabildiğimi gördüm bu öyküleri. Ne biçimsiz Sokrates, ne cimri el Kindi ne de bileğini keserek intihar eden İbni Seb'in, ne gençliğinin baharında idam edilen Sühreverdi vardı. Ne... Onların parıldayan yoklukları mevcuttu en fazla. O halde bu karakterlerimin her birinin anlatıcısı da bütünden kopmuş çokluktu. Bir örnek vereyim bak: Sokrates'i yazdığım Bir Sokrates Oyunu adlı öyküde tam üç buçuk yıl beklediğim tezahür durumları var. Giriş cümlesi ve devamındaki cümleler, içerikteki pek çok cümleler değişti, dönüştü. Demek ki bazı cümlelerin açığa çıkmasında özne etkisinden kurtulamamışım. Bu üç buçuk yılda bazı geceler okur, yeterince doğru bir yanma olmadığını görürdüm. Bir gece bu yanmanın gelmesi kaçınılmaz gibi geliyordu bana. Bunları kitaptaki biçimiyle yazabilmek için öznenin tam bir kayboluşu, bu kayboluşun boşluğunu deneyimlemesi gerekti. Bilirsin sen de! Kelimelerin göstergelerle tezahürü yakıcıdır. Ki edebiyat bu tezahürle kendini belirtir. Bunlar bir öznenin bağlayıcılığında olacak iş değil. -Kadın bir kahraman seçmeyi düşünmüş müydün? -Önce düşündüm fakat artık ben sertliklerin evrenine girmiştim. Epeyi kötü bir evren. Cinsiyetsiz bakmaya çalıştım. O dönemde onların dünyasına çok iyi sızdığımı hissediyordum. Aslında niye kadın filozof yazamıyorum diye çok hayıflandım. O acımasız dönemde kadın filozofların dünyası bana kapalı gibi gelmişti. Hem birçok erkeğin içinde birkaç kadın filozof olacaktı. Diğerler karakterler arasında bir kontenjan açmış gibi olacaktı. -Hasibe, bazı yazarlar dünyanın sıradanlığını çok cazip sunuyorlar, bir tür taklitle yola çıkarak. Senin öykülerinde de sıradanlıktan ziyade, özellikle tabiat söz konusu olduğunda güzele dikkat çekerek, güzel olanı göstermeye yönelik bir tercih var sanki. Seni okuyunca dünyanın güzel olduğuna ikna olabiliriz. Elbette ki dünya bütünüyle güzel yönden tasvir edilmiyor sende fakat güzel ifade edişin gücü de diyebiliriz buna. -Kelime ve cümlelerin güzel kullanımı sanatın hiçbir zaman kolay bir güzellik olmadığına atıf belki. Leyla'da, kelimelerim için acı veren sevinç diyen kıymetli okurlarım oldu. Kelimelerin sevinci ve hüznü, güzellikle dokunulmuş çürüme diyen okurlarım oldu. Öykünme konusunda, bilhassa Leyla, mimetik tatları sezdiren öykülerce zengin diyebilirsiniz de. Çünkü, doğa tasvirleri salt retorik değil bende, olduğu biçimiyle ve esas tabiatında doğaya bağlılığım var. Ancak burada görüngüleri aşan bir şey, kurgulanan mekan ve zaman var. Görünürün, aslında ne kadar görünmez olduğunu gösteren bir dizi kurmaca söz konusu. Nesneler, şeyler sözcüklerle varlığa bürünsün diye, görünmeyen anlamıyla imgede var kılınsın diye bilinen maddi mevcudiyetlerinden soyarak bu mevcudiyete hapsolmuş biçimi bulma eylemidir demiştim ilk sorunu yanıtlarken. Diğer yandan taklitçi sanatın karakteristik bir sanat olamayacağını düşünüyorum. Yeni yazının düşüyle ve boşluk duygusuyla yazan birisi taklit etme hakkına sahiptir fakat rüyalarını! Mesela Her Şey Bir Derekuşu öyküsü... zihinde hiçbir nesneye, özdeğe, hiçbir plana, ve uzama yaslanmayan soyut bir metin... keşif ve bulgulama, düşsel karşılaşmanın hayreti ve şoku var. -Peki, sıradan olmayan kahramanlar üzerine yazmayı konuşarak devam edebiliriz. Eagleton bu konuda şöyle bir şey söylüyor: Shakespeare'in Cordelia'sı, Milton'ın Şeytan'ı ve Dickens'ın Fagin'i tam da bizim bu tiplerle süpermarkette karşılaşma ihtimalimiz çok düşük olduğu için büyüleyicidir... -Novalis idi sanırım, ne kadar imge, o kadar gerçek diyor. Aslında gerçeklik dediğimiz şey nedir? Bana göre gerçeklik, saklanandır. Saklananı açığa çıkartarak aslında büyük suçluluk duygusuna kapıldığım vaki olmuştur. Öbür türlü kelimeler açığa çıkmadığından edebiyat eyleminde bulunmamışımdır. Yazının açığa çıktığı an, asıl gerçekle karşılaşmış hissediyorum. Zaten bu açığa çıkanda gerçeklikle karşılaşmasam yatıştırılabilirdim. Kendi kendimi teskin edebilir, hiçbir şey değişmemiş gibi yaşantıma devam edebilirdim. Bu dünya vehimdir de demek istemiyorum. Hayır, bu değil. Benim hakikat veya gerçek diye düşündüğüm şey, mevcut haliyle beni rahatsız etmeye devam eden yazının varlığındaki tuhaf ıssızlık. Teskin edilmemin olanaksızlığında hakikat salınıyor. -Tanpınar'ın karakterleri için ara-varlık, sınırda demiştin. Senin öykülerindeki kahramanları nasıl tanımlarsın? -Öyle sanıyorum ki, imgelerin dönüşümü belirliyor benim dilimi. Eşikler, yürünen yollar, mekana bulaşan, yayılan bedenler, yalnızlığın dibini bulan buğulu kadınlar, çizgiyi çizen ve kendini çizenler, silinmek isteyenler... Bir günde büyüyen çocuklar, tam tamına görünmez olmak için yaşayanlar, renkler, hayvansal varoluşlar, doğa, ve bir okurumun tespiti ile hüzün, taş, kuş, ağaç, çiçek, yıldız, kar tanesi, otlar, evler, pencereler, pınarlar, bütün rüzgarların dört bir yanda estiği uzamlar, ırmak, deniz, su, beni çeken hayali mekanlar, mekanlar... hiçbir detay gereksiz değildir. Çünkü hepsi benim yazın karakterlerimi oluştururlar. Hepsinden derin anlamı içinde etkilenirim. -Öykülerini yazma süresince kimleri okudun, üzerinde bu yazarlardan bir etki hissediyor musun? -İlk kitap için: Peyami Safa, Tanpınar, Ahmet Haşim, Cahit Zarifoğlu, Poe, Borges, Hermann Hesse, Kafka, Calvino galiba en çok bunlar vardı elimde. Poe ve Borges ve Calvino en çoktan daha çok etkisini hissettiğim üç sanatçı. İkinci kitap için: Nabokov'un derin tasvir gücü ile insan oluşu harika çözümlemelere tabi tutan ayrıntıcılığı, duygusal karşıtlıkları işlemedeki samimiyeti. Kelimelerin en acı diplerini görmüş bana kalırsa Nabokov. Müthiş demek istiyorum. Katherine Mansfield, dili dua gibi işleyen çok tatlı bir hüzün anlatısını bırakmış geride. Zweig, görkemli tasvir gücü ve Amok Koşucusu gibi hayranlık uyandırıcı öyküleriyle girmiş oldu yazın evrenime. Ama yanımda en çok Nabokov vardı ikinci kitabımı yazarken. Bu arada Borges'in Babil Kitaplığı serisi içindeki kitapları hatırlamakta yarar var. Leyla'nın dışlaşma sürecinde hep iç içe olmayı seçtiğim birkaç isim: Bilge Karasu'nun imge odaklı dil evrenini hep canlı ve kışkırtıcı buldum. Rasim Özdenören ayrıntının, hıncın, çok hoş imgesel doku içinde açımlanan savruluşların, incelikli tasvir atmosferinin yazarı. Öykülerinde öznenin parçalanışı ve nesnenin kişisel bir değer alışı etkileyici idi. Kafka'nın rahatsız edici tarzı, fantastik insanı, Hermann Hesse'nin günümüz insanını doğa içinde ele alarak onu daima aşan büyük söylemi ve doğaya bakışındaki görkem, yazınsallığı resim sanatıyla birleştirmedeki ustalığı, ayrıntılardan etkilenme biçimindeki tam insan tonu sarsıcıydı. Cortazar ile karşılaşmam Leyla'nın uğuru olmuştur. Serinkanlı merhamet, sakin kışkırtının adı Cortazar. Marcel Proust'un Kayıp Zamanın İzinde'deki gerçeği ustalıkla örttüğü sanki hiç başlamamış gibi bitirdiğim ara varlığı, tasvirin, imgelerin tarafsız aracısı olarak duyarlığın, incelikli ayrıntının zirve anlatımı, . Ayrıca kelimelerin özel anlamında büyük mesafe almış derin karanlık R. Maria Rilke, İngeborg Bachmann fantastik derinlik, acı, sarsan anlık karşılaşmalar, Virginia Woolf'ün kendi tarzındaki mitik izleği, Sadık Hidayet'in kışkırtıcı modern dili... Bir de belli zamanlarda okumayı hep özlediğim Faulkner'in izleğini mitik bulurum. -Senin öykülerinde tamamen açığa çıkarılmayan, kendini bütünüyle ele vermeyen, okurla sanki bir tür saygı mesafesi kuran bir yapı var. Buna katılıyor musun? -Elbette. Ne kadar çok açıklarsam metnin katışıksız özünün o kadar eksildiğini düşünürüm. Metni dış dünyaya bütünüyle açmak güncel sözcüklerle veya şöyle diyelim; herkesin kullandığı sözcük dizimi yani uzlaşımın mantığı ile eyleme geçmek olur ki bu, okuru önceleyen bir yaklaşım yani avcı yaklaşımıdır. Kitabı okur yazmaz hayır. Yazarın kendini ortadan kaldırması bu şekilde olmamalı. Yazar, yazarken metnin içinden kendini silerek kaldırmalı kendini. Nesnenin bilinci ve yaşayan özü okur değil yazardır. Okuru tavlamaya yönelik eserler okura büyük saygısızlıktır bu yüzden. Zekasını ve keşif yetisini hafife almaktır. Aslında sen busun. Henüz olmadığın şeyin sende zuhurunu bekleme demektir. Bu anlamda dürüst, çıkar gütmeyen vicdandır özgür bir yazar. Düşünün ki koşulları yadsıdığım için yazıyorum; fakat o yadsıdığım koşullara haklılık payı çıkaran bir yazar gibi görünmeye uğraşıyorum. O zaman özgürlüğümü değersiz ve anlamsız kılmam mı? -Tam da Tanpınar'ın İster rüya olsun, ister kurgu olsun yazarken o havayı kurabilmek önemli... dediği atmosferi sen öykülerinde kuruyorsun. Bu atmosferde okur merakı giderildiği ölçüde nüfuz edebiliyor yazdıklarına. Bir yandan da oluşturduğun atmosferin ne kadarı metne sızıyor, gerçeği tahrif edip hatta yıkıp ne kadarını okura veriyorsun? Hani her defasında inşadan bahsettik... -Öncelikle sessizliğin benim öykülerimde bir temel olduğunu düşünüyorum. Daha doğrusu bu bir sezgi. Yazılamayan başlangıca yani söze götüren bir yanı var sessizliğin. İmge yoluyla dünyanın mevcut haliyle yüz yüze geldiğimde sessiz boşlukta yürümeye başlıyorum sanki. Bugünün dünyasını boş ve ardışık anlamından sessizlikte kurtarıyorum. Heidegger, Sessizlik yalnızca anlamlı olan değildir, anlamı açığa çıkarandır diyor. Belki kurtarma bu anlamı görmedir. Belki de görülüp yazılamayandır. Bilmiyorum. Sonuç olarak kelime gerçekliği örtendir. Yazı daima yadsıma üzerine kuruludur yani. Bir yönüyle temsil ettiği bir bütün var yazının ki bu itibarla salt düşünce olmasa gerektir. Çünkü soyut bir tasarı değildir artık gerçekleştirilmiştir. Ama öznellik içinde. Diğer yandan dünya bütünüyle ancak bir düşün içinde kendini gösterir. Gündelik gerçekliği içinde değil. Demem o ki şeyler düş ve imgenin ürününe dönüştüğü zaman tam bir bütün olarak görünür. Yazın uzamında özne parçalandıkça dünya daha bütün görünüyor. Açıklanamaz olana yaklaşılıyor o zaman. İmgelerin akışkanlığı, konumunu sürekli değiştiren öznenin konumlandığı zaman aralığı ve göstergelerin birbiriyle mesafesi bu bütüne götüren şeylerdir. -Yazma tekniklerini sorsam, nasıl yazıyorsun? Zaman konusu nasıldır? Sabahları yazar mısın veya gece gibi tercihlerin var mı? -Açıkçası ben çok dağınık bir yazarım. Gece yazdığım öykülerimin hakiki öyküler olduğunu düşünüyorum. Daha doğrusu gece yazılan kelimelerin gerçek kelimeler olduğunu. Sabaha kadar oturmam belki ama 4'e kadar oturup yazıyorum başladığımda. Zaten başlanmış bir metin artık belli bir vakit ve rahatlık gözetmeksizin yazılır bende. İki arada bir derede kaldığım zamanlarda örneğin, alıştım buna. Geçenlerde yeni bir şey keşfettim, metroda yazabilmeyi. Bir buçuk sayfalık bir metin. Ve tek kelime atılası değildi nerdeyse. Uyarıldığım zaman uykusuzluk çekiyorum. Uyku düzenim altüst oluyor tabii. İyice uyarıldığımda vaktin pek kıymeti yok. Öğlen güneşi geceyi taşıyor. Her şey geceyi taşıyor. Yazarken her vakit gece oluyor. Açığa çıkma ve belirlenme olan kelimelerin belirlediği şeylerin ölümünü taşıması gibi."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/hasibe-cerko-ile-soylesi-2", "text": "Hasibe Çerko: Merhaba öncelikle. Tanpınar'ın, edebiyat dilinin derin varlığını kavramış bir sanatçı olarak imrenilesi bir seviyeyi yakaladığına kuşku duymuyorum. İmgelemin özgür oyununu içtenlikle kullanma biçimini, geniş kültürel evrenini takdir etmemem mümkün değil. Sözcüğün-konuşmanın ne anlama geldiğini bilen bir sanatçıydı Tanpınar. Fakat o dönemin edebiyat ruhuna baktığımızda Ahmet Haşim ile Peyami Safa'nın anlatımındaki giriftliği ve coşkuyu kendime yakın buluyorum. Haşim şiirinin biçimsel zenginliği, derinliği, bilgiyi özümseme hedefi ve müthiş renk imgesi bana farklı gelmiştir. Günümüz edebiyatına gelirsek; pek çok söyleşide Özdenören'in öykü dilinin sınır tanımazlığına, ele avuca gelmezliğine hayran oluşumu dillendirmişimdir. Modern toplumun dayandığı sınırı, açmazlarını kavraması ve bu açmazları öykülerine taşıyış biçimiyle öykücülüğümüzde Özdenören, ileri bir yerde duruyor. Ayrıntının, hıncın, çok hoş imgesel doku içinde açımlanan savruluşların, incelikli tasvir atmosferinin ustası olarak; öykülerinde bağımsızlığın ve hakikatin, dindışı savruluşların ve bağlanışların, yüksek insani duyarlıkların ve tuhafın en güzel biçimlerini okudum onda. İdeal ve olgunluk kaygısı taşıyan bir tabiilik ve kendiliğindenlikle bir kültür, tecrübe birikiminin atmosferini sezdirmesi, geleneği yorumlayış gücü, içine hapseden yoğun kıvrımlı, anlamlı, zarif tasvirlerle yarattığı hareket benzersizdi. Onda, tutku gibi, duyumların derinliğini de sezinlemiş bir anlatım çeşitliliğini fark etmesem yazık olurdu. Bunlar, başta da belirttiğim gibi çeşitli söyleşilerde dile getirdiklerim. İlave olarak; Özdenören'in, dilin ve toplumsalın sınırlarına hapsolmayan gizemli, absürd, derin bir varoluşsal hissedişle gerçekleştirdiği uç örnekleri, ustanın ifade biçimlerindeki örtük varoluşsal çizgiyi, cesaretini, kişisel deneyiminin doruğundaki canlı öykülerini hayranlıkla izliyorum. Okurken, Wagnervari coşkusuna, derinliğine bütünüyle katılırım mesela. Ayrıca, öykülerinde öznenin parçalanışı ve nesnenin kişisel bir değer alışını, tekrarcı yapaylığa karşı geliştirdiği tarzları-tarzcılığı özgün buluyorum. Hastalar ve Işıklar'ı, Toz'u, Kuyu'yu, Hışırtı'yı okuyup da çarpılmayan var mıdır ki? Uyumsuzlar'daki genç anlatımı -kitabın yayımlanma zamanına bakarak söylüyorum- benzersizdir. Rasim Özdenören'in Türk öykücülüğünde öncü kalem olduğunu söyleyerek hiçbir şey anlatmış olmam belki. Sıkı dil işçiliğinden, anlatım biçimlerinden, özgün karakterlerinin çatışkılarından, eğretilemelerinden, alegorilerinden, dolambaçlardan, tüm insan anlayışı üzerinde izini bırakmış olan örtük dilinden, kelimelerindeki acı veren sevinçten kısaca sanatının giz dolu doğasından yola çıkarak bütün öykülerini tek tek değerlendirirsem ancak bir şeyler anlatmış olurum. Vurgu yaptığın yazarlara gelince; metinlerinden beslenmek bir yana hayran olmak için okuduklarımdır. Kelimelerinin derin anlamında farklı bir yabansılık içeren ezgiler sezinlerim. Bazen şiir okuyormuşum gibi sözcüklerinin gizine kapılıp gittiğim yazın düşünürleridirler. Mesela Blanchot'un, ölümü ve zamanı kendine özgü talepler içeren kavrayış derinliği, zorunluluklar dünyasına bağlılığı aşan ahlaki duyuşu, ıssızlığı özgün; anlamdan yola çıkarak insan varoluşunu değerlendirmesi pratik bir aklın vecdi gibi geliyor bana. Ve gerçek bir yalnızlık içinde yazması saygı uyandırıyor. Her metni birbirini aşma çabasındaki bir mistik deneyim gibi geliyor bana. Barthes'ın da etkileyici zihinsel bütünlükler yaratmayı başardığını düşünüyorum. Boşluğu kavrama biçimi ve kendine özgü boşluk anlatımı müthiş. Göstergeleri yorumlama biçimi farklı bir sanat deneyimini açıklıyor. İnsanın destansı varlığını kuru, soğuk bir felsefe diline hapsolmayarak sözcüğün büyülü anlamı içersinde yorumlamaları, edebiyat hakkında heyecanla düşünmüş olmaları, yaratı ve değere kıymet vermiş olmaları güzel. Foucault'da yazmak, geri dönmekti. Kökene geri dönmek, ilk anı yeniden yakalamaktı; yeniden sabahta olmaktı örneğin. Metinleri, temelinde dil ve edebiyat gibi insanbiçimseldir bu düşünürlerin. Klasik felsefenin soğuk nesnelliği yerine sanat/edebiyatın dönüştürücü öznelliğini hedeflediği açıktır. Düşüncelerinin özgül doğası insana yöneliktir. Küçücük bir ilave yaparsak; Poe, Kafka, Faulkner, Virginia Woolf, Bachmann, Baudelaire, Borges, Zarifoğlu, Bilge Karasu, Alaeddin Özdenören. Bir de yepyeni, büyük bir şiirle karşılaşmak için çok yorulduğum zamanlarda dönüp dolaşıp okuduğum ve bazen de yeni karşılaştığım metinler mevcut. - Özellikle son yazdıklarınızda üslubunuzun oturmuşluğu aşikar. Bir izlek olarak Tanpınar ve Haşim'den gelen bir damar da var sizde. Ayrıca sanat anlayışı olarak da Cenap Şahabettin, Abdülhak Hamit, Halit Ziya gibi isimlere bir yakınlığınız olduğunu düşünüyorum. Bu konuda neler söylersiniz? Onlar Doğu ve Batı arasında çatışan, Araf'ta kalan yapılarıyla sanatı bir dekor gibi işlediler. Oysa Hasibe Çerko, kalbi bir coşkunun gerçekliğinde, bunu maneviyat ve ruhla işleyerek bir üst dil kurdu. Yanılıyor muyum? - Doğru söylemem gerekirse onların dünyasına şu anda yeterince yakın değilim. Kendimi oradan bakarak değerlendirmem ne derece tabii olur, bilmiyorum. Fakat yazdıklarımı kolay beğenmediğimi, otantikliği yakalayıncaya dek kendimi iyi hissetmediğimi biliyorum. Leyla daki coşkulu sesi kolaylıkla bulmadığımı da. Sanat için sanat veya halk için sanat diye bir tavır gözetmeksizin yazıyorum. Gayem, sayıklamalarımla yüreğimin içini dökeceğim canlı biçimlerin doğasına atılmaktır. Edebiyata matematiksel soğukluğun ve kuruluğun hakim olması acımasızca ve haksızca. Zekanın verilerine indirgenemez inceliklerin mahkum edilmesi yani, çok hüzünlü. Bana öyle geliyor ki; nesne ve durumların, olayların gerisinde bütün bir doğanın kendine özgü bir yorumunu ortaya koymazsam tortulaşmış bir uzlaşımın ötesine uzanamayacak, yazının altüst ediciliğinin gücünden yararlanamayacaktım. O zaman öykünmeci realizmin suyuna bırakırdım sözcüklerimi. Ve kendiliğinde olmayan ödünç kavramlarla ne doğanın ne de insanın ayırıcı karakterini hiçbir zaman belirleyemezdim. Öykücü, kendi kelimelerini ve imgesini yaratmadığı sürece nesnel matematiksel düzlüklerin verdiğinden fazla bir şey var edebilir mi? Bu sualin yanıtını vermeksizin yazın uğraşına koyulmaktan kendimi daima geri çekmişimdir. Sevgili Leyla, kalbi coşkunun gerçekliğine değinmen burada hakikat arayışından, bilgi arayışından bahsedebilme cesareti verdi bana. İlkin şu: Akıl ve zekanın dokunuşlarına gönül indirmeyerek, öykünün şafağında kalbimin hakikatlerinin mevsimini duyumsamak isterim. İç çatışmalarımın ortasında o parıltılı atmosferin belirmesi renginin ve tonunun akışında mesken tutmam için cezbeder beni. Tutku ile hüznün kaotik uyumundan doğan çiğler damlar durur atmosferden. Damarlarıma sızanla sakatlandığımı duyumsarım. Ve kelimelerin yarattığı boşluğa iç yaşantımla saplanıp kalırım. Nesnel-fiziksel alanla bireysel alan karışır, dolaysız bir bilgiye, dolaysız gerçeğe hamle yapmak üzere uğraş başlar. Her bir imgenin kavranılışına garip bir vecd duygusu hakim olur. Diyelim, anlamın belirlenmesiyle biçimlerin yerinde oluşan boşluk yaralayıcıdır. Kavrayışa gelmeyenin verdiği huzursuzluk matem değildir. Yanlış anlaşılmasın. Hüzün, anlamın belirmesiyle yoğunlaşır. Bilinmezin, doğacak olanın ön bahçesiyle kuşatıldığımda beni etkileyen sağır çağrıların yumuşayıp ezgili bir hale bürünmeye başlamasıyla nesnel çevre saçmalaşır, yaşanan her şey boşuna yaşanıyormuş gibi gelmeye başlar. Varoluşumun sakıncalıymış gibi görünmeye başladığı sınırdır burası. Damla damla öykünün ezgili mekanına, renk atmosferine girmek, yayılmak işte bu yürek uzayının talebidir. - Us lekesi, Diana'nın Kanlı Kavakları, Leyla ve son dönem metinlerinizi sırasıyla okuduğumuzda, üslubunuzda ve dilinizde giderek kapalılaşan, soyutlaşan bir farklılık, bir işçilik gözlemleniyor. Bununla birlikte ilk kitabınız Us Lekesi, tamamıyla felsefenin ve filozofların anlatıldığı kurmaca öykülerden oluşuyor. Bir emek ve araştırma gerektiren bu öykülerin, nasıl bir süreçten geçerek oluştuğunu merak ediyorum. Öykü yöneliminizi de dikkate alarak neler söylersiniz? - Güvercin, nereyeydi böyle? dememi anlamıştın sen. Kelimelerin giderek şeyleri nasıl çıplak hale getirdiğini her kavrayışın bir kopmaya ve yanıt yokluğuna götürdüğünü, kim bilir, bu yanıt yokluğunun ucundaki berraklığın o cismanilikle bağdaşmaz gözyaşı varlıklarının parçalanış uzayı olduğunu anlamıştın. Öyle zannediyorum ki can nesnelerinin koşuşturmaları ontik mevcudiyetimin ötesinde ama bu mevcudiyeti de kayda alarak devam ettiği sürece arayışım bitmeyecek. Kusursuzluğa gelirsek, aslında en yetkin kusursuzluk, eserin kendine özgü kusurlarındadır. Varsın kusurlu olsun. Bana ait, benim saplantılarımı içerleyen kusurlar bulunsun. Hem bugün fikirlerimin ulaştığı noktada yazının büyük hedefi kusursuzluksa bile bunun bir tatmin membaı olacağından kuşkuluyum. Olgun kelimesini kullansak daha doğru. Us Lekesi'nin yazılması uzun bir zaman kesitini kapsayan sebat ve yoğunlaşmanın ürünüdür. - İkinci kitabınız Diana'nın Kanlı Kavakları, ilk kitabınıza kıyasla modern ve postmodern öykü tekniklerinin daha çok uygulandığı öykülerden oluşuyor. Hemen tamamında gerçeküstü, iç içe anlatılar, üst kurmaca, ucu açık sonlar, anlatıcının değişkenliği, kapalılık, çok seslilik, paradokslar, bölünmüşlük, gerçek-hayal karşıtlığı, bilinç akışı ve düşsel çağrışımlar hakim. Hedefiniz neydi? - Evvela şu: Kendi zihinsel temayüllerimin, algımın kişiselliğinde ayak direyişimin haklılığını anlamaya uğraşmak, Us Lekesi'ne bütünüyle yabancılaşmak ve yeni bir söyleme biçimi bulmak. Yani ilk elde bunlar. Diana'nın Kanlı Kavakları'nda keza, karakterlerimin gündelik yaşamda kendini gizleyen tipler olduğunu anımsıyorum. Bütünüyle insanın hassasiyetlerini yansıtan ama bu yansıtmayı kendine döndüren karakterler. Uyku ve yorulmak bilmeyen faaliyetlerinde ifşa olurlar, aşırı heveslilik ardından hemen bir umursamazlık sergilerler. Diğerleriyle konuşmamanın dehşeti içindedirler. Mahrumiyet ve boşluk içinde kimseye yük olmak istemeden dünyayı bulgularlar. Parlayan gözler, buğulu tipler... Eşikler, yürünen yollar, mekana bulaşan bedenler, yalnızlığın dibini bulan buğulu kadınlar, çizgiyi çizen ve kendini çizenler... Tamı tamına görünmez olmak için yaşayanlar, renkler, hayvansal varoluşlar, doğa... Bütün bu çeşitliliğin hakkından gelebilmem biçimsel deneyimlerden yararlanmamı gerektirdi; evet, kitapta tek bir eşya yoktu ki makul ya da absürd hassasiyetlere bürünmüş olmasın. Senin tespitinle çoksesli çağrışımların mümkün olan en uzak, en yabansı biçimlerine açılmaktı hedefim. Fakat unutmamalı ki aslolan evvela öykünün iç dinamiğidir. Teknik ve biçem içerinin yoğunluğuna ayak uydurmak durumunda. O, yani içerisi belirleyicidir. - Bu kitabınızın hemen bütün öykülerinde ölüm teması işleniyor. Bir de sıklıkla kullandığınız kelimeler var. Bunlar Leyla'da da gözleniyor; kavak, ak ak, beyaz, nur, kelebek, nar bunlardan bazıları. Ayrıca rüzgar, bulut, geçmişe dönüş hemen her öykünüzde geçiyor. Ak ve berrak oluşa, saflığa bu kadar meftun bir kalem, neden ısrarla ölüm temasını işliyor? Bunu nasıl açıklarsınız? - Ah, bütün bu yaşamın renkleri değil midir ölümü skandallaştıran! Doğa bir yandan devinip duran biçimlerinin parıltısıyla varoluşumu yaralarken öte yandan mutlak soyut, dolayımsız basitliğinin karanlığına çağırıyorsa bu absürde kayıtsız kalmam nasıl mümkün olabilir? Bir renkler ve ezgiler sağanağının yarattığı varlık doluluğu, tohumların fışkırması gibi önümü kestiğinde kendi boşluklarının üzüncünü açıklarken sağırlaşabilir miyim, bilmiyorum. Bizden olanın geçip gitmesi gibi, bütün o berraklıklar da kaybolur gider. Hoş biçimler tespit edildikçe -mesela öyküdeki bir kelebeğin bir yeri vardı- imgesel mekanını ve zamanını kaybetti. Artık dışarıda bir kelebek, dışarıda bir nar, beyazlık, şeyler, renkler... Biçimler uzayındaki oluşumun devamlılığından dışlandılar. Bu kopartılıştan bir tek öykücü huzursuzluk duymaz, serbest kalan biçimler, renkler de garip bir tedirginlik duyar. Öykücü ne yapsın, işi gücü bir tuhaf büyüyle uğraşmak. Ve uyandırdığı şeylerin oralarda mesken tutmak. Hafızayla mesken tutmak. En korkunç yaradır hafıza. Bir hedefe yoğunlaştıkça açılır, genişler ve derinleşir, kanar durur. Kelimeyle belirlenime gelmiş, yerinden edilmiş biçimlerin hiç acıması yoktur. Mekanın ve zamanın değdiği çokluğun bedenine erişmek edebiyat yazınının dişilliğine ulaşması ile mümkündür. O halde çatışkıdan kaçınmamam lazım. Meftun olduğum bütün bu berrak biçimlerin doğadaki derin anlamlarıyla kuşatıldığım zaman duyduğum coşku nasıl eziyet vericidir, aynı şekilde onları kavramamın boşluğu nasıl can yakıcıdır. Gerçekdışılığın sarhoşluğu ile kendi içimde yaşadığım çatışmaların arasında dolaşmaya başlamamla transandantal mı artık nasılsa, o geçiş hareketini yaşıyorumdur. Yakalanırım desem belki daha yerindedir. -Bir Sonbaharda Koleksiyoncuda İstanbul'da Darülaceze'de Mısırlı bir prensesin öyküsünü anlatıyorsunuz. Milli Mücadele sonrasında konaklarda kalan mülk sahibi, dadı ve kalfaların bir zaman ortalarda kaldığı, sıkıntı çektiği, sığındıkları ailelerin yanında şehrin sosyal hayatı ve kültürüne son dönemde de etki ettikleri biliniyor. Bu öyküyü okuyunca bu bilgilerle bir bağlılık olduğunu fark ettim. Bu öykünün oluşum süreci hakkında neler söylersiniz? - Darülacezede önceleri yöneticilik yapmış bir büyüğümle sohbetimiz sırasında doğdu bu öykü. Uzun bir konuşmanın içerisinde Mısırlı prensesin de bulunduğu birkaç orijinal karakter vardı. Evet, belirttiğin gibi o dönemlerin atmosferinden esinlendim. Her şeye rağmen etrafta kendini dışlanmış hisseden yalnız bir yabancının buhran nöbetlerinden sen de etkilenirdin. Öyküde de yansıtmaya çalıştığım gibi. Yalnızlığının hüznüyle kendine kapanan ve yitirdiklerini öteki kendiyle buluşarak telafi etmeye uğraşan gizemli bir kadın. - Diana'nın Kanlı Kavakları'ndan başlayarak sıklıkla insanbiçimciliğe başvuruyorsunuz. Leyla ile lirik bir senfoni pastoral duyuşa evriliyorsunuz. Tabiatı, adeta bir orkestra eşliğinde, müziğin tüm nota ve vuruşlarını okura hissettirerek, evrenin ruhu ile vals yapıyorsunuz. Bu dil ve üslubu nasıl bir duyuşla kurduğunuzu öğrenmek isterdim? - Burada bir şeye vurgu yapmak istiyorum. Pastoral eğer katı gerçekçilik yani doğayı görünür nesnel gerçekliği ile yansıtmaksa Leyla ve sonrasındaki metinler pastoral değil. En tedirgin edici, aynı anda en coşkulu kelimelerin nesnesi zamandışılıkta algılanmaya başlanıyor zira. Orada her şey canlıdır, kırılgan varoluşlardır. Bir çiğ damlası nasıl kederlidir, çakıl kum toz zerreleri, tahtalar, renkler, nehirler, ezgiler, ağaçlar... Her şey kederli. Dışarıda olan şeylerle ilişki sıradanlıktan çıkmıştır. Dünya alt üst olmuştur. Bu kaotik yapıda birlikli bir işleyişin mevcudiyetini aramak için evrenin kurucu güçleriyle birleşmeyi göze almam gerekir. Bütün biçimler, ezgiler, renkler muazzam bir birlikliliğe gönderme yapar. Bu zamandışılıkta güneş, ayın ve yıldızların parıltısını asla örtmez bir kırmızılıktadır. Denizin beyaz parıltısı içersinde incilerin aklığı seçilir. Ve deniz minik bir çiçek yaprağının ortasından geçer, yaprağın ipek yeşili denizleşir. Olağanüstüleşir. Sevgili Leyla, zamana ilişkin bilincimiz etkin güçlerimizi sakatlayacak denli sarsıcı olabiliyor. Hafızanın bu devingen yapının temelini oluşturması var tabii. Üsluba, inşaya dair her şey o gerilim aralığında kendi kıvamına kavuşur. Nasıl desem, meyve iyice olgunlaşınca kaçacak yerin yoktur. Yoğunlaşmak ister, artık ürün düşsün istersin. Hiç sakinleşmeyecek, ayrışmayacak zannettiğim karmaşa, katılaşma nasıl duyulur, yumuşar bilmem ama yumuşar. Şeyler ele gelmeye, dizginlenmeye başlar. Neler olup biteceğine dair merak heyecanı içersinde, gerilim içersindeyimdir. Yüreğimin kızgınlığını duyarım. Ama en çok arayışsız geçen, hakikatsiz geçen zamana kızarım. Kelimelerimin asıl itici gücü varlığa, insan varoluşuna, doğaya, evrene dair araştırmalarla yeni anlamlar bulma, yeni biçimlere kavuşma tutkumdur. Bir kaşif merakı aranmamalı burada. İnsanın özüyle ilgili yönelmedir. Kökenseldir. Yeri gelmişken, seyahat ettiğim kentlerle kurduğum ilişki de böyle bir ilişkidir. Belli belirsiz bir mutlulukla dünyadaki en güzel renk özüne dalıp gitmek.. kayboluş sezgisi, coşku, gürül gürül akıp gitme arzusu, acı.. beni kavrayan bütün o tuhaflıklar için ne desem eksik. -Derin doğa algısı ve duyuşunuzdan şüphe yok. Yalnız etkileşimli bir hissi derinlikten söz etmiyorum; sizde biriken doğayı bütün berraklığı ve saydamlığıyla söze dökebilmenizin tabiiliğine vurgu yapmak istiyorum. Sizin kullanımınızla kendine has oluşturucu bir özellik bu. -Sizi anladığımı düşünmeye başladım. - O halde bu uzlaşının sevinciyle devam edebilirim. Kuşlar var öykülerinizde; Leyla'da ise öyküden öyküye geçen, birine konarken diğerinden havalanan bir süreğenlikle. Bunu öylece geçemeyiz. Öyküden öyküye geçen bu kuşlar sonraki metinlerinizde de süreğen çünkü. Fakat Hece'de yayımlanan Güvercin Yangınları'nda bambaşka bir boyutla karşımıza çıkıyor. İki şey öne çıkıyor Güvercin Yangınları'nda: Hüzün ve imgesel ifade biçimi. Öyle ki bir güvercin bedeninde can bulan ruhlar gibi hüznün kıvrımlarını ta iliklerimizde hissediyoruz. Şimdi bu meteor yağmurları gibi hüzün ve güvercinler ne anlama geliyor? İlk alçalmadaki güvercin kokusu, emeğin, o baştan çıkartıcı doğumun gölgelerini kamaştıran bir kesinlikte belirmişti. Bulutsuzluğun altında tohumlardan oluk oluk saçılan laleler belirmişti. - Bunu niçin aldım şimdi buraya. Hafızaya dikkat çekmiştim. Kalp demiştim. İkisini birbirine bağlayan iplikler alev tabiatlı. Yani esas tabiatında bir alev olsa gerek. Yalnız, özdeşlik imgesiyle iç içe geçmiş farklı yüzleri göz ardı edilmemeli. Persona demiştin bir yerde. Yaratma ve yaratılışın acısı, yaratılış öncesinin tozları, tuzları.. tözler.. gene iç içe. Yaratmanın ve yaratılışın uğrakları iç içe. Mertebeler iç içe. İnsanın var olma tarzları, varlık serüveni, varlığın fiil halinde varolmasında kendini tüketmesi ile insanda ruh ve benlik gözü olarak gösterilebilecek şey, isim halini almış/tözselleşmiş anlamı iç içe. Güvercin.. gramer anlamında da isimleşen, töz kazanmış olan; burada, yazının gösterisinin meselesi; tek başınalık, kendilik için değil, bütün bir insanlık destanının gösterileşmiş tutkusu. Bir karışıklık veya bir antropoloji meselesi yok bu gösteride. İç içe yapılar var. Birbirine karışma değil yani. Aynı anda güvercin, saf varlığında güvercindir. Gösterinin dışındaki otantik büyüsüyle harika varoluşlar. Havada uçup duran mübarek beyaz kanatlar yani. Annem ölmüştü. Hatırladığım, çok başka bir kederdi. İçimden kim bilir kaç yüzüncü kez annemin yüzünü sayıklarken işte, Güvercin Yangınları. Bu gecelerden birinde dışlaştı, taşlaştı, damgalandı. Kitabın kapağına dair izleniminde haklısın. Kimileri inci, kimileri göktaşları gibi yorumladı. İmgesel yoğunluğu zedelemeyecek bir tasarım yapmaya uğraştık. Öteki öykülerde atmosfere içkin bir yönelimsellik söz konusuydu zannederim. Örneğin Leyla adlı öykümde atmosferin sertliğini, soğukluğunu, hastalık durumunu tamamlayıcıdır kuşlar. Gerçeküstü ve gerçek ölüme hazırlayıcıdır. Acının vurgusudur. Oysa Güvercin Yangınları bir yönelimsellikten çok izleyen, duygulanan ve yazıda gösteren olarak özümün rehin alınmasıdır. Yani her bir aşamasında rehin alınma hissiyle kuşatıldım. - Leyla'ya özel bir yer ayırmak istiyordum doğrusu. Burada ve buradan sonrasında üsluba şiir sökün ediyor. Bilinç akışı sağanak halinde şiirleşiyor ve imgelere umulmadık bir coşkuyla yapışıveriyor. Trans hali geçişkenliği iki yakayı birbirine bağlıyor. Bir nevi kaos kozmosu hali bu. Bunu neye bağlayabiliriz? Senfoni pastoral duyuşa mı acaba? Yoksa karanlık hüzünlerin hakim olduğu varoluşsal gizeme mi ? - Doğa, tek başına kalın bir gece kabuğuyla kuşatılmıştır. İnsanın öznelliğine karşıtlık içeren bir yapıdadır doğa, bu yapıyı bana bakan yönüyle bu şekilde görüyorum yani. Düğüm belki doğada değildir de eserin henüz doğmamışlığında iç aynama düşen bilincin karanlığındadır. Bu yüzden, ne kadar kendimden uzaklaşırsam o kadar özgürleşeceğimi hissederim. Tekilliğimden sıyrılıp kişiliksizleştikçe bu karanlık iki ucundan -doğa ve bilinç iki uç- ağır ağır yarılır; tatlı, aydınlık bir hava hissedilir. Işık da bu kabuğun içinden taşar, ele avuca gelmez, yakalanamaz bir keder gibi. Yani aklık, renk idealleri, belki bilincime karşılık gelen o karanlığın dibinde de olsa hep vardır, her an açığa çıkarlar. Bir umut olarak dünya gerçekliğine ait zamanın çok ilerisine atılırlar. Parıltılar, bir atlas gibi biçimleri kuşandırırlar kendi yüzeylerine. Tamama ermişlik, insanlaşma, dünyanın zamanını tamamladığı, gerçekleştiği hissi ile dolarım. Öte yandan hüzün o ezgisel renk özlerinin içersinde bir imkan halinde vardır. Yazın atmosferi içersinde her bir duyuşu şaşkınlık anına çeviren zira bu imkandır. Taşkınlık, umut doluluğu, coşku.. bu hüznün nüfuz ettiği, kendi sazını bir mesken olarak onlara sunması ile onları ekinleştirmesi, aidiyet heveslerini kabul etmesi ile serpilirler, olgunlaşırlar. Daima ekinlerini içerliyen bir söz denizi orada, doğada -insan yüzünü ayırmıyorum- beni karşılar. İnsanın dünyadaki masalsı varlığını doğadan ayırmam mümkün değil. Doğal biçimler, öyle fıtri, öyle insansı bir sevinçle ve acıyla deviniyor ki onları göz ardı etmem olanaksız. Hem ıssız yanıma çok iyi geliyor. Sükunetimi büyütüyor. Konuşmak hevesinden, çevremi saran manevi gürültülerden yalıtıyor. Hassas durumlar yani. Edebiyat kuramlarının gerçeküstü dediği durumlar ki; gerçeklik dediğimiz şey nedir? Bana göre gerçeklik, saklanandır. Açığa çıkarmadığım sürece edebiyat eyleminde bulunmuş sayılmam. Yazının belirlemesiyle şeylerin açığa çıktığı an, asıl gerçekle karşılaşmış hissediyorum. Zaten bu açığa çıkanda gerçeklikle karşılaşmasam yatıştırılabilirdim. Kendi kendimi teskin edebilir, hiçbir şey değişmemiş gibi yaşantıma devam edebilirdim. Çıkışsızlık. Bu his en başından hep vardı. Çocukluğumdan beridir ölümle ilişki kurduğum duygulanmanın temelinde, doğayla ilişki kurduğum duygulanmanın temelinde hep vardı. Devasa umutlanmalarımın ucunda asılı kalan bir hüzün hep vardı. Bunu söyleyebilirim şimdilik. - Leyla isminin şairane bir tarafı var. Kitabın ismini de Leyla koydunuz. Belli bir nedeni var mı? - Leyla adlı öyküde zekanın kavrayışını aşan saydam bir karanlıkla kuşatılmıştım. Bir süredir öykümü resimleyecek renkleri, kokuları, biçimleri doğanın derin sessizlikteki müziği içerisinde bir kaotik atmosfer içerisinde, diyebilirim ki biçimsiz bir kamaşma halinde duyumsardım. Gülümseyen ama davetine icabet etmeye korktuğum biçimler orada durmaksızın yanan parıltılarını sürdürürdüler. Öyle bir an gelmişti ki öykünün üstüne gitmem ve mahkumiyetten kurtulmam kaçınılmaz bir hal almıştı. Anladım. Bu öykünün içimde dönüp duran bariz bir ritimle kafamda biçimlenmeye başladığını ve kök saldığını söylemek isterim. İşte birdenbire bu tümce o gece atmosferini bir büyüyle aydınlatmaya başladı. Küçücük mavi yaprakları olan ve sarp kayalarda yetişen bir çiçektir bu. Diyebilirim ki bu öyküyü yazdığım ve bitirdiğim zaman öykümde gerçekleştirmek istediklerimin çok büyük bir kısmını bitirmiş olacaktım. Bunu derinden hissediyordum. Çünkü ilk kez bir öykünün ilk birkaç cümlesi için üç gecedir sabahlıyordum. Dördüncü geceye girmiştim. İlk kez bir öyküde böylesine gecelerim parçalanıyordu. Uykusuzluk saf bir sarhoşluk hali vermiştir hep. Bu öyküde dozun üç katı arttığını düşünürüm. Zihnin yoğun renk ve biçimler sağanağı altında ışımaya başlamasıyla müthiş bir rahatlama duyduğumda artık öykünün içine doğacağımı anlamıştım. Ve beni çağırdığı şeylere uzanmamda bir mahzur olmadığını iyice anlayıp rahatlamıştım. Hafif bir tedirginlikle ve heyecanla birlikte devam edebilirdim. Garip biçimde yaralanmış hissediyordum. Fakat bütün bunların rağmına belki de değiştiririm ileride bu adı. -Batıya özgü modern öykü teknikleri, mitoloji ve alegorinin yanında, Doğu'nun masalsı atmosferi ve fantastiği, doğaüstü anlatımları da var öykülerinizde. Hatta Diana'nın Kanlı Kavakları'nda çoğul kişiliğin işlendiği birkaç öykü de var. Basitçe kurgulanmış, işlenmemiş, ruh karışmamış tek öykü yok kitaplarınızda. Öykü teknikleri ve kurgu açısından yelpazeniz bir hayli geniş. Ve mutlaka hüzün hepsine hakim. Sizce de aşırı mükemmeliyetçilik midir bu, yoksa felsefi kimliğinizin de payı var mı? - İnancım odur ki; bir edebiyat eseri uyum ve karşıtlıkları kendine has bir tarzda kaynaştırmalı. Sevinci ve trajediyi kelimeler düzleminde aynı anda yansıtabilmeli. Tabii, bir mühendislik hesabıyla ölçüp biçmekle değil. Ritim duyuşu, kelimelerin birbiriyle çarpışma seslerinin sezgisi, renklerin hareketinin özümsenmiş olması bir edebiyat metninin yetkinliği açısından çok kıymetlidir. İç yaşantıya vurulmadan herhangi bir nesne, renk, ad, ritim kullanılmadığı, özümsemenin tam olduğu metinler hemen fark edilir. Bunlar, öykülerimde gerçekleştirmeye uğraştığım, titizlendiğim şeylerdendir. Mükemmeliyetçilik değil bence. Kişisel tecrübeyi genişletme, karşıtlıkları zihinde birebir yaşayarak, tecrübe ederek öğrenme tutkusu belki. Lirik bir şiirden, derin insani duyuşlarla yazılan bir öyküden bambaşka bir heyecana kapılırım. Felsefe okurken de aynı vecdi yaşamak isterim. Şiir okuyormuşçasına etkilenirim de. Fakat şunu diyebilirim ki; sanatın coşkun biçimleri yürek mabedinin en karanlık, en vecdli iç odasını, merkezini oluşturuyor. Felsefe, edebiyatın derinliğine az da olsa ulaşır fakat kuru ve soğuktur. Sonsuzca biçimlere dokunabilme sadece sanatın imkan dairesindedir. Her türlü felsefi söylemi ciddiye almam gerekmiyor elbette. Hatta felsefeyi ciddiye almalı mıyım diye sorduğum olmuştur. Bütün bunlarla birlikte örneğin Hölderlin şiirlerinin gücünü büyük oranda derin felsefi algısına borçludur. Bana gelince, zannediyorum derinleşmemi ve düşünce renklerimin kelimelerde çeşitlenmesini etkileyen bir felsefe zevkini benimsedim. - Önceki kitaplarda da yer yer bilinç akışını kullanıyorsunuz. Oysa Leyla'nın tamamına bilinç akışı, kalbi ve sıcak bir soyutlukla hakim. Burada öncelediğiniz nedir? -Tek cümle söylesem. Dua hali içerisinde sabrettim, ayıkladım... yüreğimi hareke geçirmeyen, yazının etkin sürecine katmayan şeyleri yazmamak için çok beklediğim oldu. - Leyla'yı okuduğumda etkilenmiştim ama ondan sonra yazdığınız metinlerden daha fazla etkilendim. Kendinizle yarışıyor gibisiniz? En iyiyi bulma çabası mı? Ne dersiniz? - Evvela samimi cümlelerinizi, etkilenmelerinizi, fikirlerinizi birer tespit olarak kabul etmek istiyorum. Teşekkür ederim. İlerlemenin anlamı eserin inşasıyla başlamaz. Bu, bizi ilerlemeyi, ilerlemenin anlamının bir anı olarak düşünmeye iter. İlerlemeden taşan bir anlam bu. İndirgemecilik yok, hayır. Yani her ilerlemeyi aşmak değil. İlerlemeden daha güçlü bir şey var. Kaygı dedin. Bunu açıklamak zorundayız. Neden kaygı duyuyorum. Korkunç melankoliyi benliğimden hiç mi söküp atamam. Bunu istediğim zamanlar oldu. Eşyanın sessizliğinin dibini bulduğum, hayatın, dünyanın beyhudeliğinin dibini bulduğum yani. Ölümün keza. Ölüm de hiçbir şey anlatmadı o zamanlar. Diyeceğim odur ki; yalnızca sezgimi güçlendirmek istiyorum. Olgunlaşmış dünyanın, tamamına ermişliğini tecrübeme katmak istiyorum. Bu duruma, kendi karanlık yanımdaki umut taşkınlığını yaşamak diyelim istersen. Varlığımdaki biçimsel zamanın sonsuzluğunu yeniden yaşama. Bu anlamda biçimlerin çoğaltımında sebat etme. Bir sona ulaşmış olan eser belirlenmiştir. Olumsuzlamadır. Anlaşılır kılınmaları adına kaotik zeminden koparılanların birliği yani. O halde olumsuzlamanın melankolisinden kurtuluş yepyeni bir praksise yönelme ile mümkündür. Emeğin arındırıcı yönü çeker insanı. Gizil gücü açığa çıkaracak pratikler yazının düğümü ve entrikası içersinde açığa çıkar sanki. Henüz ele avuca gelmemişin tedirginliğini yaşarken düğümü çözmek için yerleştiğim mekanlar değişiyor. Evren de daima oluşum geçiriyor. Demirleyeceğim bir liman bulur muyum bilmiyorum. Belki o liman beni bulur, yakalar bir gün. Bildiğim, her öykünün kendi yoğunluğu, tamama erdirme melankolisiyle at başı gelişir. İster iyiyi bulma kaygısı ve ideali, ister mükemmeliyetçilik diyelim, bunlar özel ve belirli türden bir bilgiye -sanatsal bilgi- tek başına götürmez. - Marie Louise Prott, Dr. Stefan Colibaba, Todorov, Ferguson, Brander Matheus, T. S. Eliot vb. gibi birçok kuramcının öykü tariflerine mukabil, Hasibe Çerko'nun kendine özgü bir öykü dili olduğunu düşünüyorum. Aslında sizin hissedişiniz yanında kuram kelimesinin soğukluğuna müracaat etmek istemiyorum. Duyuştan, hissedişten, ruhtan, müzikten ve hüzünden müteşekkil bu dil; felsefi bir senfoni pastoral lirik olarak tanımlanabilir mi? Tekrar sorma gereği duyuyorum bunu? - Biçimsel farklılığın rağmına Horace'in resim gibi şiir tanımından etkilenmemiş bir poetika tarihinden söz etmek güçtür. Öykünmeci sanat-edebiyat açısından baktığımda bu sözün doğruluğundan kuşku duymuyorum. Ancak gerçeküstü veya ikircikli biçimler açısından baktığımda tatmin etmiyor açıkçası. Pastoral biraz da yansıtmanın katı gerçekçiliğini açıklıyor diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Rousseau'da, Wordsworth'daki gibi tabiat sevgisini dile getirme, tabiatta ebedi güzellikle iyiliğin görünmez mevcudiyetini sezmek gibi bir gidişatı düşünüyorum örneğin. Dile ait eğilimlerimin karakteristiği sanırım fazlasıyla öznellik içeriyor. Açıklamalarımın nedenlerinin makul olduğuna inanıyorum. Benim yazınsal deneyimimde hiçbir şeye kendi kalbimin içersindeki yaşam akışını doldurmaksızın dokunmadığımı vurgulama ihtiyacı duyuyorum. Yazınsallık salt öykünme veya eşlem ile çeşitlendirilemez. Örneğin metinlerimin detayını oluşturan her doğal biçime, aya ve yıldızlara, kuşlara, meyvelere, giderek hafızamda daha bir yer edinmeye başlayan bir taşa bile içimdeki yaşam sıcaklığının hüznü ve coşkusuyla yaklaşıyorum. Belirli bir yoğunlaşmanın içersinde onların kendiliklerinin doğallığı, çıplaklığı beni davet ediyor. Senin de vurgu yaptığın güvercinler gerçek beyaz güvercinlerin biçimleriydi mesela. Derin anlamında onlardan etkilendim. Fakat o metindeki pek çok hakikatin simgesiydi de. Kaldı ki kendine has yazının simgeleri, yazının genel dilbilimsel terimlerinden ayrı düşünülmelidir. Gerçekliğin salt öykünülmesinden düşüncenin, kalbin ve imgenin özel bir yönüne ulaşamayız. Bunun üzerinde ısrarla duruyorum; keza imgesel olan, katı gerçekçilikle bir arada düşünülmemeli. Katı gerçekçilikte imgelerin yeni bir oluşumunu ve orientasyonunu göremeyiz. Sonsuzu, umudu algılayamayız. Senin bu şekilde tanımlaman kulağa oldukça hoş geliyor; fakat tam olarak ifadelerimin anlaşılmasını diliyorum. Bütün bu bağlamlar içersinde muradımız ve pastorallik çelişmiyor ise peki, bu şekilde tanımlayabilirsiniz."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/hayriye-039-nin-sesi-ve-ilkler", "text": "Öyküler önce yüreğinizde yazılır. Her öykünün sesi, rengi farklıdır. Her yazı sevinç uyandırır. Fakat kimileri özeldir; talihlidir. Hayat, hikaye içinde hikayeyse; hikayenin de hikayesi olması gerektir. Tesiri, belki ilk öykülerime karışmasındandır bilemem. Ruhumda çağlayışı, köpürüp, akışıyla; bambaşka hisler meydana getirmiş ve doğuşuyla müthiş bir güç hissettirmişti. Metin adeta benliğimi istila etmişti. Bunlar yıllar sonra, öyküye yaptığım ekleme ve yakıştırmalar mıydı, zannetmem. Niçin böyleydi, sebebini de izah edemem. Bir gençlik öyküsüydü Hayriye'nin Düğünü... Yaşı yaklaşık 30. Dairelerin, iki milyona satıldığı zamanlardan kalma. Son Düş adıyla Konya Postası gazetesinde yayınlanmış, Hüzeyme Bolay imzasıyla. Yazarı, çatık kaşla, ciddi yazı denemeleri yapıyor o sıra. 1997 senesinde; uzun yıllar kalemi elime almamış bir yazar olarak, kendimi sınamak isteyip Türk Edebiyatı Vakfı'nın düzenlediği Ömer Seyfettin Hikaye Yarışması'na gönderdiğimde; öyküdeki daire fiyatını, dört milyar yapmışım. 2003'deyse 40 milyar.. Emlak fiyatları almış yürümüş. Türk Edebiyatı Dergisi'nde, Temmuz 1997'de öykü yayınlanmış. Pakistanlı yazar, Masudh Akhtar Shaikh, öyküyü beğenmiş ve Türkiye'nin En Güzel Hikayeleri isimli Urduca öykü seçkisinde yer vermiş... Yalnız, adeta dilsiz Hayriye, hiç tahmin edilmedik, bilinmedik yerlerden ses getiriyordu. İnanması zor bir ilk. Genel Başkan Nazif Öztürk'den, Rasim Özdenören, Ömer Lekesiz, Hüseyin Su'ya, Necati Mert'e ve Cemal Şakar'a kadar pek çok değerli edebiyat adamı Konya'ya gelmişti. Kadın yazarlardan Gönül Utku ve Selvigül Kandoğmuş Şahin'i hatırlıyorum. Öykülü bir akşamda, Akça Konak'ta toplanılmıştı. İlk kitabım Saklı Değerler yeni yayınlanmıştı ve ben önümü görmeye çalışan, sonsuza dek sürmesini istediğim bir rüyaya uyanan, yaşça değilse de edebi tecrübe olarak genç bir yazardım. Misafirlerimizin huzurunda, yazarlık hayatımda önemli katkılarda bulunan edebiyatçılarımızdan Mustafa Miyasoğlu, kitaptan bu öyküyü okumamda ısrar etti. Son derece sıkılmıştım ama titrek, ürkek bir sesle olsa da, okumayı başardım. Hayriye seslenmişti. Taşrada edebiyat yapmak zordur. Dolayısıyla ödüller, edebi haberler, iletişimin ve sahiplenmelerin sizin için anlamı, yansımaları ve etkisi büyüktür. İpuçları, işaretler, güzergahlar görürsünüz; bağlarınız sıkılaşır, yürür gidersiniz. Uzaklık aleyhinize gözükse de, bazen uyarıcı, çarpıcı ve tazeleyici bir etki yaratabilir. Öyküdekinin aksine, yazısı, hayat hikayesi güzel olan bir karakterdi Hayriye. Öykünün izlediği yol, çıkışı beni şaşırtmıştı. Saklı Değerler sonuçta, taşrada tanınmamış bir yazar ve yayınevinden çıkmış kitaptı. Kitabın dağıtımı bile mesele olmuştu. İçindeki bazı öykülerin, nereye uzanacağını kim keşfedebilirdi. Hayriye, kitapta gizlenip kalmadı; anlaşılan yazarından bağımsız bir kimlik, şahsiyet kazanmıştı. Şimdi de yolculuğunu Deniz'de sürdürecek, hatta -temennim odur ki- deniz aşırı ülkelere gidecekti. DenizKültür ve Sesli Yapım'ın ortaklaşa hazırladığı Öyküler 'Ses'leniyor; edebiyat, müzik ve tiyatronun iç içe geçtiği, Türkiye'de türünde ilk olan bir çalışmaydı; bir çeşit Sesli Öykü Antolojisi'ydi. İki setten oluşmuş çalışmada, her birinde 100 olmak üzere, toplam 200 öykücümüz ve 42 CD'deki öyküleri yer alıyordu. Hayriye'nin Düğünü, 1952'den sonra doğmuş olan yazarların dahil olduğu, 22 CD'den teşekkül eden ikinci setteydi. Eserler için özgün müzikler bestelenmiş, seçkin tiyatro sanatçıları tarafından seslendirilmişti. Burada hemen sayısızca; DenizKültür yetkililerine, Proje Genel Koordinatörü Orhun Şemin'e; Yapım ve Yönetimi üstlenen Göksenin Göksel'e, Sesli Yapım ekibine; projede emeği geçen sanatçılara, arka plandaki mütevazı sessiz kahramanlara ve öncelikle yol gösterici öncü ustalarımıza teşekkür etmek istiyorum. Yolun başında.. çok başındaydım. Fakat heyecanımı, mutluluğumu da saklayamazdım. Düşündüm ki: Hazin sonuna rağmen Hayriye yaşıyordu. Artık o, yaşsız bir kadındı. Temel sorusu, kim sonsuzca sever ve sevilebilirdi, aşkın hakikatiydi. Pekiyi hala aşkı arıyor muydu? Bana kalırsa herhalde bulmuştu. Arkası Yarın, Radyo Tiyatrolarıyla büyümüş bir nesildik biz... İçimde radyo hatıraları hep sıcacık, konuşur durur, çalar söylerdi. Seti aldım. Bedia Ener'in buğulu sesinden, nefis bir müzik eşliğinde Hayriye'nin Düğünü'nü dinledim. Olağanüstü bir deneyimdi. Bittiğinde biraz ıslaktım. Bu sefer minnetle ve hararetle, öykünün romantik, genç yazarına, teşekkürle dua ettim. Sıkı çalışmasını, gayretini arttırmasını diledim. Süsü pek sevmem ama nedense o gün gururla, Hayriye'yi bir kisve gibi üzerime geçirip, dışarı gittim."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/hayriye-unal-ile-soylesi", "text": "Hem terazi burcundan hem de ODTÜ'lü olan ve ayni zamanda önemli bir şair olacak kadar şanslı olan Hayriye Ünal, yeni şiir kitabi Gerekli Açıklama ile Hece Yayınları etiketiyle edebiyat dünyasına yeni bir soluk getirdi. Herkesin 'şair' olduğu, şiirsel terörizmin hüküm sürdüğü hiper-şiir adlıçağımızda, Ünal'ın Gerekli Açıklama'sı bize soyut, metafizik, lirik, simgelerin değiş-tokuşu ve tinselliğin dönüşünün haberini veriyor. Sibernetik sosyolojilerin ve sanal teolojilerin hayatımıza yön verdiği şu günlerde Gerekli Açıklama, bize politik şiirin yeni metaforizmasının ifşasını yapıyor. 1973'te doğumlu, ODTÜ Matematik mezunu olan Ünal'ın yayımlanmış Sacları Vardır Aşkın, Ademin Kızlarından Biri ve Sert Geçecek Bu Kış adli şiir kitapları bulunmaktadır. Terazi burcu üç arkadaş arasındaki basit bir espri idi o okulda iken. Biri trafik kazasında öldü, pat diye öldü, ondan ummuyorduk ölümü, diğeri ölmekten beter bir deneyim yaşadı ve ben aralarında hayatta kalan oldum ve bunun utancını hissettim hep. Deney kafesindeki işaretli kişi ben sanıyordum. Genç ölenler tarafından terk edilmek dokunur bana. ODTÜ'de ilk sene, edebiyatla kafa bulmaya başladığım yıl. ODTÜ yaşamım boyunca kampüsün, insanların, hocaların geneline yayılan abartılı ciddiyet, işte tam bu bendeki karanlıkla çakışıverdi ve işin içinden çıkmamın tek yolu edebiyatı ikinci doğa yapmaktı. Burada ikinci doğa, fermente olup çatlamamam için gereken deli bayramı gibi bir şey. Özellikle matematik bölümü çok özel disiplinlerle çalışır. Kuralın, kesinliğin, formülasyonun içinde üstün insanilik nasıl belirir orada görebilirsiniz. Terazi hukukun değil matematiğin simgesi olsa yeri. bugün şair başkalarıyla hem bağlantı kurmaya zorlanan, hem bunu canhıraş şekilde isteyen, bir taraftan da hem kendi tikel eylemleriyle hem de mutlak ve tümelle bağının geçersizliğini canı acıya acıya görendir. Şiirini, ironik bir tutumla hep bir boşunalık duygusu içinde yazmaya zorlanmaktan mutlak geçerli her şeyi geçersizleştirmeyle doğru yol alabilir ve bu onun boşunalığına boşunalık katar. Kendimi bunun dışında sayamam, çünkü H benim. Adım iyilikten ve hayırdan geliyor. Ama hiçliğin hainliğin hoyratlığın da h'si bu. Her şeyin ve hiçbir şeyin h'si. Gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki, boşunalık, sözümona şairlerin kendilerinde sağlık belirtisi saydıkları kinci zafer tutkusu karşısında en az patolojik olan şeydir bugün. Öyle olmasa da olur, severdik. Hiçbir zaman tenezzül edilmeyecek dışsal eklentilerdir markalar. Tüketimi aşan anlamlara sahiptir. Araba veya başka sahip olunan nesneler, hepsinin kimliği bütünlediğini filan görüyorum. Düşünsene, filanca kişi Audi = ? Gerçi bu açıdan eleştirmeye değdiği için değil, orda markalarla başka bir şey yapmak istedim. Göstergeleri çözümlemek istedim. Hayatımda bir şekilde etkisi olan ve sahiplerini ele veren arabaların bir haritası olacaktı. Her araba bir kişi yerine kolayca geçebiliyordu. Arabaları sol koltuğu boş düşledim. Orayı dolduran gövdelerin taşıdığı bütün ek kimlikler onları çıplak filan düşündüğünde komikleşiyor. Ama araba yine de o şiirde başlı başına bir karakter olarak düşünüldü. Bu başka bir şey. Arabanın insandan rol kapması beni hep eğlendirmiştir de. Kendimi de bunun dışında tutuyor değilim. Ayakta sözgelimi bir konuşma yaparken hissettiğim korumasızlığın bir arabanın direksiyonunda olduğumda bütün saldırgan dürtülerimle yer değiştirmesi bana ilginç gelir. Dışımı onunla korumaya aldığım anda ruhuma sirayet ediyor gibidir araba. Kadınların sürdüğü arabaların arkasına arabalarıyla dokunmaktan zevk alan sapıklardan bahsediliyordu bir ara gazetelerde. Libidonun bedeni aşarak metalle özdeşleşmesi, bu metalin birini çarparak öldürme gücüne sahip olması ile birleşince her arabanın bir yaşamöyküsü olması kaçınılmaz ve bu öykünün masum olması imkansız. Bir aracın hiçbir zaman araç olmakla yetinmeyeceğini, sanırım en iyi edebiyatçıların bilmesi gerekir. Hiçbir araç yaptığı işin içeriğine karışmamazlık etmez. Bu şiirleri dergilerde 2005'te yayımladım. Çok sonra okuduğum, otomobilin phallic potansiyelini anlatan bir yazı (Enis Akın, Otomobil Hapishanesi, Birikim, Aralık 2009) şimdi şiirimi yorumlamamda bana yardımcı oldu. Bunun için bu yanıtta o yazıyla birlikte düşünmekte sakınca görmüyorum. Otomobilin içinde tanrı olduğumuz, başka kimseye ihtiyacımız olmadığı gibi yalanlara kendimizi inandırmak daha kolay. Otomobil, insani kendini tanımayı engelleyen bir kapsül, bir koruma kandırmacası, bir sahtelik imkanı olur; kulağımıza istediğimiz her yalanı fısıldar; her kılığa girer. Her birinin isimlere sahip oluşu, model ve yaşı olması, bir millete ait oluşları ve bu bilgilerin sahiplerinin özellikleriyle uyum içinde oluşu şiirimde de sözünü ettiğim gibi hiçlik korkusunun nerdeyse tek ilacı gibi görünür bize. Bak, yanlış yorum var orada. Fakirin ekmeği aşk yerine geçmiyor. Tam tersine aşkın her şeyin yerine geçtiğini veya öyle bir his uyandırdığını söylüyorum. Atay etkisini bilmiyorum bu şiirde. Ama ben yaştakilerin doğru okuduğu bir yazardır Atay. Bir sene Tutunamayanlar'la yatıp kalkmıştım öğrenciyken. Saygı uyandırmıştır bende. Çağdaşım olsaydı, herkes onu kötülerken onun edebiyatına inanan ilk kişilerden biri olurdum. Bana yakın bir edebiyat algısı var onun. İnsan sevildiğini bilir, sevilen kişi karşıdaki için sürekli gösterge üreten bir cihazdır. Bunları okumak bir aşığın en önemli işidir. Günlük ibadetidir neredeyse. Her aşk, bir insanı aşkın çırağı haline getirir. O yolda çözümleme yapmak, bir sözcükten bitip tükenmeyen anlamlar üretmek, belki de önemsiz birini muammalarla dolu algılamak angaryasıdır belki, ama bu çıraklık olmadan bir aşk hiçbir zaman olgunluğa erişmez, bitmez veya amacına ulaşmaz, ne derseniz deyin ona. Sevilen kişi sözcüğün tam anlamıyla hapseder bizi. Her birimiz sevdiği kişinin çoğu zaman cimrice sunduğu hiyeroglifleri çözmek zorunda olan birer kazıbilimci filanız. Tuhaf olan şudur ki, bu boşa geçen zaman, bu sonuçsuz çaba en çok zevk veren şeydir. Bu zevki bildiğimiz haz veya coşkuyla karıştırmamalı, bu daha çok derinleşerek insana kendi kendini yontturan ve kendi asli şeklini veren şeydir. Hiçbir şey, insanın aşk nedeniyle başka birinin içinde beyhude yere aradığı bir hakikatle ortaya çıkan acı kadar yıkıcı değildir. En iyi şiirler böyle kaynaklardan doğmuştur. Yazmak bu acının çok özel ve öznel bir telafisi olmakla sınırlıdır. Etten kemikten birinin bedeninde bütün mümkünleri görebilmek kişisel bir metafizik!-, kendini her şeyden sıyırıp bununla yani biriyle ölçmek, kıskançlığın her derecesini aşama aşama tatmak, yani subjektifliğin doruğu ancak aşkla çıkılan bir yerdir. Tüm bunları bedensellikten ayırıyor değilim. Bu şekilde sevilen biri kendini bilmez mi hiç. Bunun ancak taşraya yakışacak bir tarafı var gibi görünebilir, kafaya takıklık yüzünden. Orada bir gördüğünü yeniden görme ihtimalin fazladır, orada az olabilirsin filan. Birilerinin kafayı birine takmamış olmaları, sözgelimi New York'ta birilerinin kafa takık yaşamadıklarını göstermez ve bu nerdeyse taşrayla metropolün eşitlediği tek noktadır. Ama düşününce dünya tümden bir taşra değil mi, kafaca kendi sonuna gelmişsen? O sonla aranda tek bir insan var gibi hissettiğin anda, işte o anda, hiçbirimiz ilkel olmaktan çıkamayız. Bundan gocunmayız da. Tam olarak, zaten yazmış olduklarımı anlatmak istiyorum. Her ne kadar belirsizlik, tamamlanmamışlık, ucu açıklık poetikaları geliştiriyor olsam da kanımın bir kısmı halen modernist olarak akıyor. Bir başka deyişle, yapıtım kendini açıklıyor. Amcamın karısına babasından çok toprak kalmıştı. Ege sahil şeridinde toprak çok değerlidir. Metre metre İngilizlere satıyor insanlar şimdi. Bir de ağabeyi var. Zorba. Bu kadın, yani yengem, hep kendi payını ister ağabeyinden. Adam sonunda patlayıp haber gönderiyor kızkardeşine: Ona söyleyin, yormasın boşuna kendini, teyemmüm edecek kadar bile toprak vermeyeceğim. Şu da var ki bu adam, onca mala mülke rağmen, sineklerin uçuştuğu, yemeklere konduğu bir evde, topal bacağını sürükleyerek yaşadı ve şimdi de toprağın altında. Ben bu lafı duyduğumda bütün o sahiplenme türü tutkulara nefretimi bir kez daha anladım. Hele bunu aşk ilişkilerinde kadın bedenine karşı işleten mantık için bu söz çok uygun düşüyordu. İlişkinin gidişatında tarafların alış verişi, bu alış verişin nesneleri bana hep tuhaf gelmiştir. Yani kadının birlikteliğe kattığı anlam, karşılık almasını gerektirir mesela, ama erkeğin varlığı sanki beleş olmalıdır filan gibi. Sahiplenme ile zulüm arasında çok sıkı bağ var. Zulmedenler, mesela o adam, tüketebileceğinden çok fazlasını kendi sulbünden gelenlere ayırmayı uygun buluyordu. Bu durumda öz kız kardeş bile bir yabancı olmuştu. Bu da insanoğlunun türünü sürdürmekteki ısrarından kaynaklanıyor. Her iki duyguyu da sahiplenme ve türünü sürdürme gayreti- çok ilkel çok yabancılaştırıcı buluyorum. Facebook'taki edebiyatçı arkadaşlara buradan hayırlı işler diliyorum. Katılması zor olsaydı bir ara bu hazzı tatmak isterdim, ama fazla kolay, zaman alıcı ve de nasıl desem... ben babamı özlüyorum sadece. Okey oynayarak vakit öldüren bazı şairler şimdi facebook sayesinde okurlarından kaçının kendisi için like this iteme bastığını biliyor. Item olmakta beis görmüyor. Sayısal hırsın daha kötüsünü Twitter'da görmek mümkün. Şairler hiçbir zaman, halktan çocuklarla bile yarışamayacaklarını da bu sayede anlayacaklar, çok iyi o açıdan. Bu konuda bir yazı yazacağım yazabilirsem, edebiyatçıların foyasını ve teşhirciliklerini bu tip siteler kadar açık eden bir buluş daha yoktur. Hem nasıl bir enerji gerekir ki günün her saati yüzlerce kişiyle yazış, cevapla, alıntıla, oku et. Twitter'da ve Facebook'ta gerçek anlamda terlemeden matah bir şey olmuşsun gibi hissetmek çok mümkün. İnsanımızın TV, araba veya cep telefonu kullanma şekli nasıl tuhafsa olan şey aynı (bkz. 2. sorunun yanıtı). Düz mantıkla yanlış anlaşılmak istemem; ben böyle şeylere karşı filan değilim, hiç mümkün mü? Bireysel olarak gereksinim duymuyorum ve zaten asosyalim. Şimdilik böyle. Biraz daha yaşlanınca gereksinim duyabilirim de. Bilemem. Facebook veya Twitter sadece birer site. İnteraktif bir yaratma türü geliştirdiğini bile söyleyebilirim, küçük zeka kullanarak yaratılabilecek her türden lafı, aykırısı, düzü, esprilisi vb. yazıyla bilinen anlamda tanışık olmayan insanların hayatlarına değer katma yolu oldu, -edebiyatçıları kastetmiyorum elbette, onlar çoğu pek sakil duruyor be-. Belirtmek ihtiyacı. Tiyatro sahnesinde olan bir şey vardır, sahneyi gerçekle ölçer, hayat da sahneyi taklit eder. Edebiyatçıların herkes gibi, herkesin de edebiyatçı gibi konuşmaya başlaması aslında ilgimi çekiyor. Buradan bir sınıfsızlaşmanın ipucunu yakalamak mümkün müdür bilmiyorum; ama halihazırda bu tip yerlerde ortaya çıkan şey, yani edebiyatçılar açısından bakarsak, insanların yaptıkları işler, yazdıkları eserler konusunda geri bildirim almayı çok istemeleri. Buna tümüyle masum gözüyle bakamayız. Masumiyetin zıddı itham içermiyor ama. Bu tip şeyler yeterince kuvvetli olmamakla yani acizlikle ve daha önemlisi eserine güvenmemekle ilgilidir. Eserine güvenmiyor ve zaaflı bir adam; ama eser iyidir, adam da sıkı, bu da olur, olmaz demem. Arınmak... ısrar ediyorsanız, konumuz edebiyatsa, isminizi koymayacaksınız. Egonun olduğu yerde arınmak diye bir şey yok. Kendine deli diyenlere inanmam. Ama her deli akıbetini hisseder. Kendine marjinal hava vermeye çalışan bunu başaramıyorsa komedi üretmiştir, güleriz ona. Şairin kimlerle takılacağını ona söylemek hiç kimseye düşmez bence. İster tımarhaneye gider, gidenleri biliyorum, ister mezarlarda tefekkür eder, ben gidiyorum, isterse gider akıllı insanlarla gayet sağlıklı işler yapar. Mizaç meselesi bu, şiir meselesi değil. Bir delilik türü var ki, onu şiirde tanıyorum. Nevroz ve psikoz diye ayrılıyor bu hastalıklar. Ben nevroza bayağı bir çalışmıştım. Nevroz tinsel bir hastalık olarak bilinir. Şair arkadaşlarım arasında bundan ciddi anlamda muzdarip olan biri vardı. Şairler arasında sık görülen narsistik davranışların hepsini delilik olarak nitelendirmek olmaz. O kişi bazen beni bile ciddi ciddi tanıyamazdı. Ama doğrusu şiirine yansıyan bir şey olmadı bu. Keşke yansısaydı. İşin uzmanları, nevrozu yapıcı enerjilerin boşa harcanması olarak tanımlıyor. Ve onlara göre, deli insanın doğası gereği daha yaratıcı olduğuna dair kanıtlar yok. Benim kişisel tecrübemse şu: neye kendini tutkuyla verirsen o verilme esnasında boşa harcanma çıkıyor ortaya. Ama kim söyleyebilir ki boşa olmayan bir harcanma nasıl bir şeydir? Bir şeye tutku duyduğun anda hayat dediğimiz komple bir şeyi ıskalıyorsun. Başkaları gözünde gülünç, saçma ve değersiz bile olabilir o şey. Ama elde ettiğin şey, ya da sadece yaklaştığın şey, değmeye ramak kaldığın şey sadece bu harcanmayla ufukta beliriyor. Dolayısıyla ağırlık merkezi kaymadan, gebermeye yaklaşmadan, kayıp vermeden bir şey ortaya koymak zor. Kimin neleri göz göre göre yaktığını ancak Allah bilir. Sanatsal olguları sağlıklı olma metaforu veya ideali çerçevesinde değerlendirmek zaten imkansız. Ama sağlıksızlık, delilik bir başına bir yetenek kanıtı falan da değil. Neredeyse her türde devasa eser vermiş adamlara bakıyorum, kendine yabancılaşma, ona kimlik duygusu verecek bir şey olarak yaptığı o şeye sığınma var. Bu nevrotik bir şeydir. Delilik bu. Kendini değersiz hissetmiş. Aidiyet duygularını erken yitirmiş. Deneyimlerini, fantezilerini ve ihtiyaçlarını bir birlik duygusu içinde örgütleyemez. İşte onun ağırlık merkezi kaymıştır. Tatminsizdir vs vs. Şiirde arayışların biçemleşmesi her zaman çirkin ördek-kuğu döngüsüyle açıklanabilir. Edebilik, dilin kendi üzerinde, biçimlenişi üzerinde dikkatini hep uyanık tuttuğu sürece, o farkındalıkta saklıdır. Olur, olmaz, bunun kararını peşin veremeyiz. Elbette her satırı bilinçle yazıyorum, çünkü bu konuda yapılabilen her şeyi inceledim, ama bu bazen serbest bırakmadığım anlamına gelmiyor. Bazen de öyle akar gider. Ben sadece fazla enerji akışını engellerim, bir set olarak şair. Cesurca nitelemesi için teşekkür ederim, hissettiğim de bu. Yani korkum, kaygım, tereddüdüm yok bu konularda. Eleştiri adı altında yazılanlara baktığımda ya temkinlilik, kimseyi kırıp dökmeden yazma gayreti ya da ciddiye alınmayacak denli kişisel cepheden saldırılar var. Dolayısıyla birilerinin de çıkıp şiiri odağa koyan, ama adaleti bir kenara bırakmayan ve emeği de yeteneği de takdir eden, emeksiz ve yeteneksiz olanı afişe eden yazılar yazması gerekiyor. Tümden yok demiyorum, ama yazılanlarda ya perspektif sıkıntısı ya bilgi eksikliği ya da cesaretsizlik görüyorum. En fazla şu oluyor: Korkuyor bazı insanlar şimdi gizlice överken açıktan mesela sahiplenemiyor. Eh başkalarının yüreksizliğini de ben düşünecek değilim. Ben takır takır beğendiğimi niye beğendim, sevmediğimi niye sevmedim yazıyorum. Sırf yazı yazmıyor, fikirlerini açığa vurmuyor diye bunun avantajını yaşayan şairler var, ama bu da cücesin diye küçük bir koltuğa sığmak gibi bir avantaj alt tarafı. Şuna benziyor bu, iki cerrah var sözgelimi. Bay X ve Bay Y diyelim onlara. Adam Bay X'i yere göğe koyamıyor, onunla meğerse tanışırlarmış. Yiyip içtikleri vaki birlikte. Her soranı ona yönlendiriyor. Bu adam bir gün açık kalp ameliyatı olacak, kalp kendi kalbi bu defa. Tanımadığı, anmadığı Bay Y'de alıyor soluğu. Benim pozisyonum Y'nin pozisyonuna benzer. Çünkü insanlara kendi şiirleri hakkındaki gerçekleri, işimin ve şiirin gereği olarak söylüyorum. Onları kandırmıyorum, avutmuyorum ve bu işte bir çıkarım yok. Henüz yaşıyorum ve eleştirmeyi sürdüreceğim. Yazmadığım bir sürü isim var. Yermek diyemeyiz yaptığım işe, şiirlerine eleştiri getirdiklerim oldu. Konu edindiğim hiçbir şairin dünya görüşüne, kıyafetine, cinsel yaşamına, bana olan tavrına veya hakkındaki söylentilere prim vermem. Hepsi de olumlu veya olumsuz ele alayım, şiirleri ile beni ilgilendirir. İsim andığınız için açıklamam gerekir tek tek. Doğrusu ya Ali Ural şair olarak hiç dikkatimi çekmedi, şiir çevirecek kadar Arapça bilişini takdir etmişimdir, organizasyonları konusunda duyumlarım da yok değil. Kutlu ve Bekiroğlu şair değil zaten. İbrahim ise adı güzel bir arkadaşımdır, kadirşinastır ve gayretlidir. Kusursuz da yazar sık sık. Peki, kusursuzluğun eleştirilmemesi mi gerekir? Soru bu. Salt, şiir yazan biri olarak; hedefim hafiflemek olurdu. Ama sıfırı tüketmeden, bomboş kalana kadar ısrar etmemeyi başarmak. İşaretlerle doldurmak isterdim yolu. Diğer elimle silerek, bozarak. Gayri insani gelir belki, bilemem, beni mahvolmuşluğum içinde bulsunlar isterdim. Bana ağlasınlar filan.. affedilmek isterdim. Yazınsal amaçlarım da olmaz değildi, bu son dakika gözyaşları arasına sıkıştıracağım, mesela gerçek anlamda bir palimpsest gibi, güçlü bir şeyin etkisinde kalabilip silinip gitmek isterim. Şiirimiz için yapılması gereken çok şey var; kişisel imkanları aşan şeyler de var, sürekli bir mücadeleyi gerektiren. Kişisel olarak altından kalkılabilecek her zorluğu seviyorum zaten. Eleştiriyi biliyorum ve uyguluyorum. Şiirsel hüküm verme konusunda doğal bir yetim var, verdiğim hüküm şairi tarafından bile ilk anda tepki duysa bile zamanla benimseniyor. Yine de sebatla çalışıyorum, öğrenilecek çok şey var. Şiirimiz kaos halde. Şairler iyi. Eleştirmen sıkıntısı yaşıyoruz. Temel ayrımlar bile yapılamıyor. Dolayısıyla eleştiri, üstlenmek zorunda olduğum bir edim. Sürecek. Şiirin kuramsal boyutu konusunda her ne kadar piyasada kuram düşmanlığı yaygınlaştırılmaya çalışılsa da- araştırıyorum ve çok zengin kaynaklarla besleniyorum. Bu konuda da zemin tesisi çok önemli. Kuramı küçümsemek 'dünya düzdür' demeyle eşdeğer. Çoksesli şiir, 21. yüzyılın şiir yordamı olarak pek çok açılımı sağlıyor. Henüz o konuda yazılacak çok şey var. Tek bedende üç-dört kişi filanım gibi çok dolu ve akışkan hissediyorum kendimi. Aynı kaynaktan beslenen, Oyun Kurucu ve İkibinon aşk şiirleri adlı şiir kitaplarımı yayıma hazırlıyorum. Acele etmiyorum o konuda. İkisi de çok çok heyecan verici benim için. Çağdaşlarımı anlamak çok önem verdiğim şey. Bazı ortak çalışma planlarım var; fakat sadece bana bağlı olmadığı için konuşmak erken. Şiirin dünyeviliğini iliklerimde duyuyorum; bunu dünya görüşü veya başka türden şeylerle gölgelemeden, mistifiye etmeden, dokunduğum her nesneyi şiirimle ilgili kılarak, her türden deneyime açılarak aktarma telaşındayım. Ancak en önemli güdülenme saydığım yeni nesil güçlü bir şekilde gelmiyor, gelemiyor. Dolayısıyla ancak onlarla tesis edilebilecek olan zemin gecikiyor. Müşterek çalışmalar istediğim tatmini sağlamayabiliyor. İnsanlardan zaman zaman kestiğim umutla şiirin durumu karıştırılmamalı. Bugün ha desem hazır olan kitaplarımı bekletmemde yoğun enerjimin doğru kanallarda akmayacağı hissi etkili. Yirmidört saat içinde olduğum ve her tartışmayı, her çıkan kitabı titizlikle okuduğum bir alanda gerçek anlamda muhataplarımın olmaması acı bir şey. Yazık ki zeka, yetenek ve cesaret aynı bünyede nadiren buluşuyor. Böyle birkaç kişinin varlığından olağanüstü güç alıyorum. Kaybolmadığıma, ölmediğime dair birer işaret taşı gibi onlar. Sıklıkla farklı saflarda bile olsak."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/hayriye-unal-ile-soylesi-1", "text": "-Temeli 2000 yılından başlayıp 2011'e kadar oluşan, olgunlaşan yazıların harmanı bir kitap Eşikteki Özgürlük. Bu 11 yıllık süreçte, yazılarınıza da bakarak değişen ne oldu edebiyat ortamımızda? -Kitabımın konusu bu değil. Ancak verdiğiniz aralık etkin şekilde yazdığım, izlediğim bir döneme denk geliyor. Bu nedenle müsterih şekilde diyebilirim ki edebiyat ortamları konusunda hiçbir parametre tahminleri doğrulamaz. Bugün içinde olduğumuz zaman konusunda böyle bir ipucuna sahibim artık. Sonradan düşündüğümde, başlangıçta hiçbir hareketi, insanlar arasındaki diyalogları, bir şiirin hangi sebeple bir dergide yer aldığını, bir adamın hangi sebeple bir şiiri sevdiğini hiç anlamamış olduğumu fark ettim. Şiir ülkesinin görünmeyen bir anayasası varmış gibi. Ortam kendi esrarını faş ettiğinde, ne özel bir akışkanı ne de özel bir denklemi olduğu ortaya çıktı. Anlamadığım şeyler, aslında anlaşılmaya yönelik bir formül taşımıyormuş. İnsanların kendilerinin bile anlamadığı saiklarla hareket ettikleri, içten gelen güçlü bir dürtüyle hareket etmedikleri bir ortamda değişen nedir? İnsanların görünen/görünmeyen güçlerin tebaası olması 2000 öncesi ve sonrasında değişmedi. Bu dönemde belli başlı değişiklikler şöyle: Şairlik unvanı soyut manada sıkça sorgulandı, kolayı bu olduğu için, bireyler üzerinde ise hiç sorgulanmadı. Mesela kimse X bir şairin üzerinde durup 'bu adam şair değildir' demedi. İnternet, genç insanlar için yuvanın, gecikmiş bireyler için sokağın yerini aldı. Olumsuz yargılayıcı eleştiriler çabuk yaygınlaştırılabildiği için şair bireyler kendi imajlarını başkalarının gözünde kurmaya başladı, hoşa gitme dürtüsü ile büyük oranda anonimleşti. Bu da şiirimizde bir eko-şiir türü yarattı. Bende zamanın etkisi şu oldu: Etrafımızdaki binlerce olgudan çok azına yakından bakabileceğimi ve ancak onları çok iyi anlayabileceğimi anladım. Şiir oku sırtından çıkarılmış gibi davranan, yarası iyileşen çağdaşlarımla araya giren şey bu oldu zaten. Ben ayrıntılara dikkat kesildikçe, bana ayrıntının şeytan işi olduğu söylendi. Bu nedenle herkesi birden kurtarmaya yeltenen, iki cihanı birden iştahla dileyen şair değil, bir sokaktaki binlerce tarafsız detayı fırçasıyla vermeye üşenmeyen ressamdır benim akrabam. Van Gogh'tur mesela. -Eleştiri... Belki de en sevdiğimiz iştir bu. Sanatın eleştiri sahasında birçok ses vardır. Peki, yapıcı ve doğru eleştirinin tanımı ve mahiyeti nasıl olmalıdır? -Ben şiir yazmanın aynı zamanda entelektüel bir faaliyet olduğunu anladığımda ilk iş bir dünya şiir kitabıyla birlikte Şiirin İlkeleri gibi başlıklar taşıyan kitapları aldım. Beni buna sevk eden şey, o güne dek içimden taşıp duran şeyin bazı ilkeleri olduğuna inanmam değildi, doğal bir içgüdüyle kaostan sıyrılmak istiyordum. Okudukça kaos arttı. Şiir yazmak, kuramsal yazılar yazmak yetmedi ve başka şiirleri açıp içine bakmak istedim. Şiirdeki o coşkuyu bana geçiren şeye dokunmak istemek bu. Bu, oldukça gerçek bir motivasyon. Eleştirmenlerde her zaman bulunur mu, sanmam. 'Yapıcı ve doğru' ifadesine 'dönüştürücü ve yön verici' eklemek isterim. Eleştirmenin bir bilim adamı gibi feragatte bulunmayı bilmesi gerekir. Bilim adamı yaşamından geçmişçesine nasıl da 'kendini unutarak' yoğunlaşır. Eleştirmen, bilim adamı gibi müdekkik ve kuşkulu olabildiğinde, onun eleştirisi katılaşmış eminlikleri, toplumda yer etmiş şiirsel hurafeleri yerinden edebilir. Bir tür enkaz kaldırma işlemi. Ancak şu yanılgıyı düzelterek ilerleyelim: istikrarlı bir edebiyat modeli yoktur. Tersine, modeller çoğaldıkça edebiyatta istikrar artar, ancak edebiyat yaratım, keşif- azalır. Bugünden bir örnek: Deneyden sıkça bahsedilmesine rağmen, modeller üzerinden yürüdüğü için şiirimiz, keşif değil yineleme var. -İkinci Yeni üzerine çok düşünüyorsunuz. Türk şiirinde İkinci Yeni'nin yeri çok önemli. Birçok şair ve şiir eleştirmeni hep bu akım üzerinden birçok konuya bakar. Bunun sebebi nedir? -Bir matematikçi var, ben severim, Mandelbrot. Matematikçiler onu kendi aralarına kabullenmekte zorlanırlar. O, kendisini mecburiyetten dolayı öncü ve tercih gereği göçebe olarak tanımlar. Onun tanımladığı iki etki türü var, iktisatta da geçerli olan. Nuh Etkisi, süreksizliği yani bir büyüklükteki değişikliğin gelişigüzel olduğunu ifade eder. İktisatçıların bir değişiklikte varsaydığı sürekliliği yalanlar; yani iki uzun aralıktaki bütün güzergahlardan geçtiği varsayılan hayali gezginin yolu oralara aslında hiç uğramamıştır. Yusuf Etkisi ise 7 yıl kıtlık 7 yıl bereket periyoduna anıştırmayla kalıcılığı vurgular. Bu iki etkiyi bir arada düşündüğünde şu sonuca ulaşır Mandelbrot: Trendler doğaları gereği gerçektir, fakat nasıl hızlı geldilerse o kadar da hızlı kaybolabilirler. Şiir eleştirmenlerinin çoğunun bir akıma saplanıp kalmalarının tek nedeni var: şiirin doğasını tek bir şeye, kalıcılığa endekslemeleri. Bunun sonucu olarak trendlere fazla sadık kalmaları. Daha iyisi gelmiyorsa ki yaşayan hiç kimse ölülerden daha iyi değildir klişesi zaten cepte- eski ile idare ederiz mantığı. Şu da var bir Türk alışkanlığı: İnsanımız grupları, gruplamayı, tasnif edilebileni, tarif edilebileni seviyor. Bireysel davranıştan, istisnadan, tanımlanamayan, açıklamasız çıkıştan hoşlanmıyor. Üzerinde uzlaşma sağlanmış olanı güvenli buluyor. Müfredatı açıp bakın. Bu da güce, kalabalığa saygı duymayla ilgili. Hoşlanmayabilirsiniz ama hala kabileyiz. Benimse İkinci Yeni üzerine kitaptaki tek yazımda bir hesap görme var. Ama bu hesap görme işi bir kişi ile kaldığında haber-i vahid olmaktan ileri geçemez. Yaşayan şairlerin İkinci Yeni tarafından evlat edinilme arzusu dindirilmediği sürece, eleştirmenlerin ufkunu da şairler çizdiğine göre bu trend bir süre daha gider. Yanlış anlaşılmayı istemem: İkinci Yeni şiirinin kendi dönemi için devrimci olduğunu kabul ederim, ama kendilerinin bile istemeyecekleri bir role baba rolüne- sokulmasına karşıyım. -Yazılarınızın başlıkları çok dikkatimi çekti. Yazılarınıza mı başlık atıyorsunuz yoksa başlığa mı yazı yazıyorsunuz? -Dikkatinize teşekkür ederim. Evet, strateji, taşkınlık, raund, tuzak, tekinsiz vb. meydan okuyucu bir havası var başlıkların. Başlıklar, genelde yazıdan sonra gelir; ama yazı yazma esnasında müsvedde başlıklar orada tepede durur. Heteroglot ve Kaçak Poetika ve Herhangi Biri'nin Poetikası yazılarını yazarken başlık içeriği yönlendirdi. Ben sürekli kavram yaratmaktan yanayım. Farklı disiplinlerden de yararlanırım. Bunun için ilk kez benim kullandığım birçok terim var, şiir terminolojisine dahil ettiğim. Başlıkların, alt alta okunduğu zaman bütüne dair fikir vermesine dikkat ederim. -Herkes 'yeni' şiiri konuşuyor. Halbuki şiir eskidiği zaman konuşulmalı. Eskidiğinde konuşulmayan şiir zaten yok olmuştur. Bu anlamda 'yeni' ve 'eski' şiirin sınırlarını ve manalarını sorsam size... -Bizim orada, Ege'de parlak, yeni alınmış, mağazadan henüz gelmiş olan eşyaya cedit yeni derler. Cedit zaten yeni demek, ama işte o göz alıcılığı vurgulamak istiyor halk dili. Yeni herkes için ortak güzeldir. Eski ve yeni bir nesne kolayca birbirinden ayrılabilir. Eski için giyside pılı pırtı, evde köhne, araçta hurda, matbuatta yırtık pırtık, yiyecek mamulde son kullanma tarihi geçmiş olan gibi anlamları çok açık. Hep kullanma temelli bir anlam içerir. Eski olup dayanıklılığını, yapılma amacına uygun olarak işlevini koruyan kullanılır halde olmasa bile- nesneler ise antika oluyor. Yapıldığı günkü değerinden fazla değerle el değiştiriyor. Kalite dediğimiz şey ise ileriye dönük bir dayanıklılık, ileriki bir zamanda mübadele edilebilirlikle o şeye atfediliyor. (Eski-yeni tıpkı eşyalar için olduğu gibi şiir için aynı mantıkla -kalite, antika - konuşulabilir.) Tüm bunlarda kullanma dolayısıyla ekonomik bir değer biçme var. Marx'ın gördüğü kapitalizmin ilk günahı kullanım değeri ile değişim değeri arasındaki fark değil miydi? Ancak bir şeyin mutlak ve değişmez bir değeri var mıydı? Şiire geçelim. Ekonomik anlamda mutlak ve değişmez bir değeri olmaması bir kenara, ona yüklediğimiz 'manevi' değer nedir? Nerden kaynaklanır? Tanpınar'a göre Tanzimat'ın en büyük fatalitesi olan eski-yeni ikilisi, bana göre toplumumuzda edebiyatın ancak siyasetin gölgesinde barındırılabilir olduğu sürece meşru görülmesiyle alakalı olarak hep kaderimiz oldu. Toplumsal dönüşümün kilit noktasında bir ivmelendirici olarak görülen şiirin besmelesi elbette bu ikili olacak. Bugün de şiire bakışta, değer/kullanma ölçüsüyle değil, kalıcılık/klasiklik vb. süresellikle alakalı da değil, körü körüne bir yeni yüceltimi var, fakat yeni'nin içeriği konusunda bir anlaşma var mı? Anlaşma olmadığı gibi mesela 'yeni' diye vasıflandırılan genç birini dedesi Turgut'un tıpkısı gözleri ele vermiyor mu? Ve hepsini geçelim: Yeni şiir demek zaten göz alıcı manasında şiir demek değil mi? Bizzat şiir. Tanım gereği şiir. Tutkulu bir yoğunluğu dünyaya boşaltan şey olarak. -Üzerinde durduğunuz bir başka konu da 'çokseslilik'. Günümüz dünyasında her şey çok sesli ve bu şiire yansıyor. Sizin kaygınız veya beklentiniz nedir bu çok seslilikten? -Haklısınız, günümüz dünyasını iyi ifade ediyor çoksesli durum. Her edebiyat ortamının kendine özgü sınırlılıkları var. Bilimde bile topluluklar, komiteler değil, araştırmacılar bireysel çalışmaları ile çığır açmıştır. Edebiyatta her çıkış yeni maceraların hikayesi olmakla kalmaz, eski maceraların gecikmiş bir yorumu, gecikmiş anlaşılması olarak da değerlidir. Çoksesli şiir nonlineer bir akışa sahiptir. Kenarda kıyıda köşede kalanın serüvenini izler. Klasik edebiyat tarihçisinin çekmediği yerlerde boy verebilir. Şairin yalnızca kendisinin açığa vurabileceği, dış dünya tarafından tanımlanmış olmayan, polemik nesnesi olmayan o gıyabi şeyi seslendirmesi önemlidir. Ancak Gilmore'un dediği gibi nonlineer sistemlerde, doğru bakabildiğiniz takdirde hep aynı olduğunu gördüğünüz yapıları bulmak da mümkündür. Ben hep şiir dışı sistemlerde de şiir aradım. Önerim de bu. Yazılagelen şiirde bulamadığım aydınlığı böyle bulduğum çok oldu. Çoksesli şiir bende bir tasarım iken dünyada hazır buldum onu. Aynı durumun ifadesine bir fizik kuramcısında rastladım. Şok edici. Leo Kadanoff insan kendi zihninde inşa ettiği bir tasarımın şu dünyada hakikaten gerçekleşebildiğini görünce hayrete düşer diyor. Deneysel fizikte şekillerin evrenselliğinin, akışların yinelenme gücünün standart diferansiyel hesaplama yaklaşımıyla ifadesi olmadığı halde şiirde bir karşılığını bularak böyle ilham alarak- araştırmalarını sürdüren kişiler var. Onlar başarılarını donmuş hareketsizlik sayılabilecek her türlü hakikati tanımayı reddetmelerine borçlu. Büyük tesadüf. Benim poetik görüşlerim ilgili herkesi şiir hakkında dürüstlüğe davet ediyor. Şiirci kesilmekle, şiirden şiir öğrenmekle olmuyor öyle. Adı hazırda şiir olmayan bir şeyi şiir kılabiliyor musun? -Son olarak sanatta özellikle şiirde mekaniklik söz konusu mudur? Şiiri bir deney gereci olarak görebilir ve şiir üzerinden bir laboratuar çalışması yapabilir miyiz? -Yaşam bir laboratuar. Allah'ın planı bile insanı denemek. Kent bir labirent. Bir gününüzü planladığınız gibi yaşayabiliyor musunuz? Ev, bir deney alanı, otel müthiş bir laboratuar. Bir şehri, işini, çevresini mutlulukla benimseyenler dediğime yabancı kalacak. Çünkü ben her şeye temas edip hiçbirisinde kalmamayı esas alıyorum. Şiirle sarsılmaz bağlar inşa edenler için şiir kutsal, dokunulmaz filandır, o kimse bunun için en baştan tasarladığı 'bütün ve mükemmel' bunun ardında da muhtemelen eski bütün ve mükemmel şiirlerin hayaleti yatacak- şiiri kağıda dökmeye yatkındır. Bana göre mükemmel bütünün baskısı altındaki insan ulaşılması olanaksız kesine ulaşmaya çalışırken bu süreçte, ideali günceller, gerçekte ise sahip olduğu potansiyeli boşa harcar. Aslında kendini yok eder. Şiir düşüncesi, böylesi baskılar oluşturmaya, mistisizme, bulanıklığa çok yatkın bir geçmişe sahip. Bunun karşıtı mekanizm değil. Çok şahsi ve özgürce denemeler yapıp gayri şahsi sonuçlara da ulaşılabilir. Böyle bir şairi fibrilasyonlu bir kalbe benzetiyorum ben. Bu kalp tekrarlı olarak kasılıp gevşemek yerine koordinasyonsuz olarak ve çaresizlik içinde büzüşüp kırışarak kan pompalar. Bu kalp ne tamamen kasılabilir ne tamamen gevşeyebilir. Böyle bir kalbin bazı bölümleri çalışıyor izlenimi verebilir, ama bütünü iflas derecesinde bozulmuş olabilir."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/hayriye-unal-ile-soylesiler", "text": "-Farklı dergilerde yayımlanan eleştirel incelemeleriniz Eşikteki Özgürlük Çoksesli Şiir adıyla yayımlandı. Kitapta üzerinde durulan çoksesli şiir anlayışı sizde ne zaman belirdi? Kitabınızın adında geçen eşikte olma hali çoksesli şiir açısından ne ifade ediyor? Eşik, sınır taşıdır. Bazen Araf'tır, kaçıkların ağırlandığı yer. Don Juan bir eşiğe gömdürmüştü cesedini. Dışarıyla içerinin arasında gözün yerini tutar eşik. Ama kimin gözü? Eğer teslim olmuşsanız bakış dışarıya aittir. Bu, çocuğu bir ürün yapar. Eğer bakış'a sahip çıkılırsa göz içerinin gözü olur. Çocuk o zaman insan olur. Benim dünyayı nasıl yorumladığım, işte edebiyata katılacak değerli şey budur. Ama onu o kadar verili hakikat, güçlü kollar, üzerime çevrili silah, dili lehine çevirmiş şekerden duvarlara sahip cadılar, edebi retorik kedisini üstüme salan gargameller arasında nasıl açığa çıkarabilirim? Bunları çok düşündüm yazarken. İkinci kitabım Ademin Kızlarından Biri hakkında her biri şiirin ayrı bir tarafını ele alan yazılar yazıldı. Bu eleştirilerde insanların bir şiire takılma şekilleri, normal-anormal ölçülerini sorgulamamı sağladı. O sıralarda okuduğum kitaplarda sevdiğim her şeye işaret koydum. Bir kitapta neyi seviyorduk, bu soruyla meşgul oldum hep. Şiirimde neyi sevmiyorlardı. Dünya edebiyatında çoğumuz neyi seviyorsak aynı şeyi şiirimde sevmediklerini fark ettim. O zaman fark ettim ki Türk şiiri bazı normallerle, bazı kabullerle çalışıyordu. Solun ve sağın konservatif bazı piyasa ölçüleri her yerde işletiliyordu. Şiiri, şairi yetenekli de olsa onun kusursuz teknikleri de olsa tabirler de benim değil- sözgelişi hazcı olmak gibi hiçbir zaman bir şiirde dozu ölçülemeyecek şeylerle sınamaya kalkışanlar bile vardı. Ha, diyorsun o zaman, korunması gereken kişisel şeyler vardır ve bu bir eseri var kılan, eser kılan şeydir. Elbette şiir insanları etkilerken kendisi de onlardan etkilenir. İlham diye bir şey varsa, başka insanlar ve onların tepkileri de ilham kaynağıdır. - Bir zorunluluk olarak ortaya çıktığını belirttiğiniz bu poetik tavrı biraz ayrıntılı açıklayabilir misiniz? Sizi bu poetik tavra yönelten, besleyen birtakım nedensellik veya özel birikimlerden söz edilebilir mi? Birkaç gün evvel bir şairle ilgili bir yazı yazıyordum. Onunla aynı tuzakta olduğumuzu düşündüm yazarken. Bu tuzağı tanımlamaya çalışırken aklıma gelen ilk şey evdi. Tabii o şairde ev güvenli bir yer. Bende öyle olmamış. Belki de mizacım, başkalarının kolayca geçtiği aşamaları benim için zorlaştırdı. İşte eşiği de kurtuluşun ilk adımı olarak düşünmüşüm. Yanlış anlaşılmasın, bir mekanı değil 'sağlanmış güvenliği' bir tuzak olarak düşünüyorum. Bir şeyi tuzak olarak düşünüyorsanız, kendinize dair de av olma düşüncesi gelişebilir. Av, daima insiyaki olarak daha büyük, daha güçlü bir şeyin bir uzvuna dönüşmemek, sindirilmemek, özünü kaptırmamak, posa olmamak için direnecektir. Av, seçildiği andan itibaren ettir. Evin de pürüzsüz ve güçlü dişleri var. Son anda kurtulmuş bir avın üzerindeki diş izleri, işte şiirdir bu. - Çoksesli şiirin Türkçe şiir geleneğinde öncüleri var mı? Varsa kimler ve hangi yazdıklarıyla? Öncüleri diyemem, ancak birtakım yetenekleri ile kanalları açanlar var. Fuzuli'ye kadar gidiyor o patika. Fuzuli'deki acı tasavvuru, İkinci Yeni'de dış dünyaya aykırı konumlanma, Edip Cansever'de dramatizasyon, Sezai Karakoç'ta nesneler demokrasisi, Turgut Uyar'da toplulukla ters düşerek kişisel etiğini dayatma, yani iç sesi dış ses halinde kullanma gibi. Cahit Zarifoğlu da mizacını, kişisel sesini korumakla iyi bir iş başarmıştır bu yolda. Zarifoğlu'nda da nesnelerin diş izleri var. Edip Cansever çokseslilikten bahsediyor, bilirsiniz. Ancak onun konuya dair yazısında çokseslilik mısra yerine devinim, mısrayı ölçü yapmak yerine usu ölçü yapma şeklinde özetlenebilir. Yine de onun özel tasarım kişileri var, benim görüşlerime uyan. Mesela Ruhi Bey. Tam bir kişisel ses'tir o. Bilinmeyen ama çok ince ayrıntılar yakalamış şairler var, Haşim Çatış mesela. Gotik bir dikkati var Çatış'ın ilk anda fark edilecek. Böyle şairler var, aralarda, adı geçen öteki 'fetiş şairlerden çok daha etkilidir bende. Çünkü racon koca bir hiçtir. Ancak tüm bunlar bana ipuçları vermek nevindendir. Benim tezlerim türlerin geçişkenliğini başlangıç noktası saydığı için romandan da esinleniyor. Türler arası konumlanmalar önemli ve daima her devrin koşullarıyla yeniden biçimlenen bir konudur. Kimse bu konuda nihai sözü söylediğini söylemesin. Bu, kişilerin keyfinin üzerindedir. Bilineceği üzere, destan da aslında modern çağda, birikimini şiire değil romana devrederek aktarılıyor. Dolayısıyla bugün destanın işlevlerini romanın üstlendiğini görüyoruz. Böylece şuna varıyoruz: Şiirin haklarını geri alması da söz konusu bu poetikada. Zamanla kısıtlanmış olan bir şiir tanımını, darala darala şairler arası bir iletişim diline modern şiir! öyle mi sahi?- dönüşmüş şiiri diğer türlerin teknikleriyle açmayı da öneriyorum. Ayrıca sorunuzda gizlice bulunduğu, şairlere sıkça sorulduğu ve sıkça yazı konusu haline geldiği için eklemek isterim: Şiirin sürekli şairler şiirler arası ilişkilerden ibaret bir ağda konumlandırılması, Eliot'ın gelenek ve devamında postmodernizmin yaygınlaştırdığı metinlerarasılık kavramlarını yanlış algılamamızla da ilgili. Tamam insan etki-tepki ile biçimlenir, ancak şiir yaratmakta mizaç konusu fazla ihmal ediliyor bu bakışla. Benim poetikam mizacın ve yeteneğin de etkili olduğunu ileri sürüyor ve bunu özellikle tam da bugün herkesin 'herhangi biri' olmaya yatkınlaştığı bir noktada ileri sürüyor. Herhangi biri olmak, bir aşama olarak varmamız gerekli bir nokta idi, çünkü şairin kendine tuhaf konumlar icat etmesi ve şiirden uzaklaşıp şaire odaklanan bir genel bakış şiirimizde gelişmenin yolunu tıkıyordu. Ancak şimdi internetin de etkisiyle herhangi biri olmak şairin özendiği bir konuma dönüştü. Sanat, her zaman ve halen benzerliklerde değil benzemezlikte gizlidir. Şairlerin birbirleriyle etkileşimleri ve benzerliklerinden çok daha önemli olan şey, o şairi herkesten ayıran niteliğidir. Konuyu dağıttım, dağılsın ama. Kişisel detaylar, anonim bir havuzda yitirilmemelidir. İnsanlar bunu günün hengamesinde şimdi fark etmiyor olabilir; ancak bunun sonuçları şiirde bir soysuzlaşmaya devamında da o şiir mirasını devralan insanlarda bir soysuzlaşmaya yol açar. Bu nedenle herhangi birinin poetikasını kabul ediyorum, severek de yazdım; ama bunun kişisel olana, mizaca, yeteneğe karşı dayatılmasına, şairin rolünün dadacılarda kayıt cihazına dönüştüğü gibi, bugün metinler-şairler arası ağda bir iletkene dönüştürülmesine razı değilim. Bu en hafif deyimle Garip deneyiminin dekadanlığıdır, ötesi değil. Burdan ötesine yol yoktur. Bir sonraki aşamada sadece koklaşabiliriz. No exit. Tüm bu nedenlerle sorunuzu dinamitliyorum işte aslında. - Postmodernizmin sunduğu sanatsal zenginliği ve sağladığı zihinsel açılımı inkarın anlamsız olduğunu belirtiyorsunuz. Şöyle bir soru da aklıma geldi doğrusu: Postmodern anlatı literatürünün genel özelliklerine ilişkin olarak örneğin Terry Eagleton veya Ahmet Oktay'ın ortaya koymuş olduğu mesafenin çoksesli şiir poetikası açısından bir değeri yok gibi. Ne dersiniz? - Şiirde teksesliliği avuntu ve tıkanma olarak görüyorsunuz. Tekseslilikten muradınız nedir? Tekseslilik, şairin dile getirilmeye değer olan olası dünyaları karartıp kendi inançları doğrultusunda hükmetmeye başlamasıdır. O, başkalarının dünyalarını kendi inancı, dünya görüşü ve siyasi eğiliminin sisi arkasından duyabilir, aktarabilir. Merkezi bir otorite varsayar ve anlatmak istediği herkesi, aktarmak istediği durumu orijin saydığı o merkeze uzaklığına göre bir sıraya sokar. Böylece edebiyatın artık hükmetmediğini görürüz. Bu merkez her zaman siyasi bir ağırlık teşkil etmez. Kişi, ikinci bir kişinin parodisine dönüşecek kadar onun söylemi tarafından kapsanabilir. Bugün internetin de kendisine göre bir sıralama yapılacak şekilde metnin bulunuşuna tesir ettiği söylenmeli. Edebiyatın gülme ile alakası karikatür ile karıştırıldı. İnternetin anonim ideologları gücü orijine alan takımın karşı kutbunda duruyor. Ancak tek bir ses oluşturan büyük bir koro o da. Merkezcil değil fakat kişileri etkisizleştiren sanal bir merkezi var. Birinciler etiği öne sürerek 'yüksek' şiirde, ikinciler herkes gibi olmayı öne sürerek 'düşük' şiirde birleşir. Teksesliliğin geçerli olduğu durumda çıkarım olarak bir fikir, aydınlatmaya çalıştığı dünyayı bu çıkarımın sessiz nesnesine dönüştürür. Edebiyat, edebiyat olmasına özellikle kastedilmiş bir alanda hükmetmez. Orada olan şey artık başka bir şeydir. -Bir yönüyle ilklerin ve en iyilerin dünyasını olumsuzlamayı esas alan çoksesli şiir anlayışı ile postmodern teknikler arasında nasıl bir ilişki var? Şiirin ve romanın postmodernlik karşısında zamandaş olmayışı şiir algısı/anlamlandırması bakımından nelere sebep oluyor? İlklerin ve en iyilerin dünyası model dünyadır. Modellerin olumlanması üzerine kurulu birörnek dünyalar kabile düzenlerinde mümkündür ancak. İnsanın düşünsel anlamda rahat ettiği, sevgi-nefret göstergelerinin karmaşık olmadığı böylesi dünyalar ile aramızda kapanamayacak bir mesafe var. Yani istesek bile kapatamayacağımız. Bu anlamda Çoksesli şiirin önerdiği şeyler, zaten içinde bulunduğumuz zamanın gerekleri demek oluyor. Ancak postmodern teknikler geçmişi, bugünde teatral şekilde de olsa kurmayı sağlıyor. Roman ve şiirin arasındaki zamansal ayrı düşmüşlük türlerin hız farkları ile ilgili. Türler, birbirlerini etkileyebilecekleri gibi, aynı şeylerden de etkileniyor, ancak aynı sürede aynı yolu kat etmiyor. Bazen de birinin etkilendiği tarihsel koşul, diğerine nüfuz etmiyor. Aralarındaki bu fark, işte tam benim yaptığım gibi birini anlamlandırırken, konumlarken diğerinden yararlanmamızı sağlayabilir. - Çoksesli şiirde ironinin yeri nedir? İroni bugün herkesi bıktıracak dozlarda her yerde. Bunun sonuç itibariyle, Scheling tarifiyle, büyük ve hepsini yutacak bir ironiyi doğuracağını öngörüyoruz. Çoksesli şiir, bir gece olan biten her şeyin ironisi olmak için de doğmuştu. Oluşumuzdaki ciddiyeti, yaralayarak arttıran ironi, algılayıcısı ile anlam kazanır. Çoksesli şiir; anlaşılmayan'ın iç sesine, taşın iç dünyasına, bir hayvanın yok sayılan acısına şefkat edelim diye demiyorum, acının paylaşılarak tecrübe edilmeyen oluşu dolayısıyla- bir ses atanabileceğini öngörür. Heine'ın diş ağrısı mı kötü, vicdan azabı mı ironik sorusuna verdiği yanıt 'diş ağrısı'dır. Trajedinin büyük yazarı Shakespeare acaba ne yanıt verirdi buna? Çoksesli şiir tanrısal yazarı ve onun görkemli acılarını tahtından alaşağı etmekle kendisi bir ironi olur. Şair polemik açıdan geliştiği oranda doğadaki ironinin o denli çok farkında olarak çoksesli şair olmaya yaklaşır. Bir ironist her zaman çoksesli olmayabilir, ancak çoksesli şair daima ironisttir, mutlak olumsuzluğun hep farkındadır. Şimdi kuşkuyu Kierkegaardcı anlamda kullanarak diyebilirim ki, çoksesli şair ve ironist arasındaki ince fark, kuşkularındadır. Çoksesli şair hep kuşkuludur, ironistten fazla olarak bunun için her fenomenin yok edildiği bir savaşın tanığı olur. Oysa ironist için dünya hala güzel bir yerdir. İronist özne savaş alanından çekilir ve her fenomeni gerçekliğinden çıkararak kendisini kurtarmaya çalışır. İronist olumsuz bağımsızlığını korumaya çabalarken, çoksesli şair 'enselenmiş' olabilir. Çoksesli şair içerikle dolu hiçliklerle oyalanmaktan sıkılmış birisidir. - Çoksesli şiire yöneltilen itirazları ele alırken üç sorunun yanıtı verildiğinde kavramsal karışıklığın aşılacağını düşünüyorsunuz. Sanırım bu sorulardan epiğin imkansızlığı dışındakilere kitap boyunca özellikle trajik veya dramatik karşısında çoksesli şiirin konumuna hiç değinmiyorsunuz. Bu yönüyle çoksesli şiire ilişkin olan çalışmanızda kurama/poetikaya dair kimi tartışmaları ertelemiş olduğunuz düşünülebilir mi? Elbette. Yazmayı sürdürdüğüm konular bunlar. Kavram üretme çabam da sürüyor. Bakın geçtiğimiz ay bir sunum için hazırlanırken 'edebiyat eskatalojisi'ni buldum. Bu, birçok sorunu açıklayan bir ara kavram olarak geniş geniş yazılacak. Trajik meselesinin Türk şiirinde karşılığı yok denecek kadar az. Ama bahsettik az evvel, örfler yok olunca, trajedi yaratacak bir toplum olur bu toplum. Bunu ister miyiz, bu ayrı bir konu. -Geçerli edebiyat diline yabancılaşmak neyi ifade ediyor? Kitap boyunca satır aralarında bu var. Saygınlığına inandığımız kavramlar sandığımız gibi değil diyorum. Diğer dediğim şeyler kısaca: Türlerin dayattığı şeylere kulak asmaya gerek yok. Çoğunluğun kafasındaki şiir tanımına göre şekillenmiş beklentilere muhalefet edebiliriz. Şiir dışı her şeye el koyabiliriz. Krizler iyidir. Bütünü asla göremeyeceksiniz. Bizi kuşatan gerçekliğe teslim olmamızı beklemeyin. Başarılamaz olanın hiç değilse bilgisi üretilebilir. Neyle? Yüreklilikle. Bir örnek vereyim: George Mines adlı bir araştırmacı 28 yaşında iken kalbe düzenli elektrik impulsları veren cihaz yapar. Çalışmasını insanlar üstünde yapma zamanı gelince denek olarak kendisini seçer. Akşamüstü laboratuardan ses gelmeyişinden şüphelenen kapıcı içeri girdiğinde Mines'ı laboratuar masasının altında yerde kalbinin üstünde kırık bir mekanizma ile bulur. Yanındaki başka bir cihaz da gittikçe yavaşlayan kalp atışlarını kaydetmektedir. Mines o akşam ölür. - Peki, kendi yazdığınız şiirlere dair ve poetik görüşlerinizle mutabakat halinde olduğunuzu düşündüğünüz Turgut Uyar'a dair bir düşünsel değerlendirme yapmanızı istersek neler söyleyebilirsiniz? Uyar'ın bazı amaçlarıma uyduğunu düşündüm kitabın ikinci yazısında. Yoksa tam bir mutabakat söz konusu olamaz. Amacım onun şiirinin niçin teksesli ve epik olmadığını göstermekti. Uyar, hakkında bir yazı yazdığım 2000 tarihinde bugünkü kadar popüler değildi. O zaman onun içinde baş edilmesi gereken bir güç taşımanın verdiği huzursuzlukla yaşadığını söylemişim. Anahtar ifade budur. Buna sahip her şair bana yakındır. Bu güce Zweig, daimon diyor, yani ifrit. Bununla yaşayan insanların yaşamı savaş, sonları trajedidir. Trajedi, Uyar için geçerli değil elbette. Nihayetinde Uyar'ın, inandıkları konusunda yaşayabileceği çatışma içte değil dışta olabilirdi. Trajedi için iç çatışma gereklidir. Örneğin; Uyar, öteden beri orda duran, Tanrı'nın ona kattığı tatları bulabilir. Otorite, gerilerde bir yerde ve silik olarak da olsa ve örfi şekilde bile olsa kabullenilmiştir. Onu diğerlerinden ayıran şey, yanılgan insanlığına sahip çıkmış olmasıdır. Benim poetik görüşlerimden bu birini test etmemi sağlamıştır, hepsi bu. Edip Cansever'e daha yakınım. -Çoksesli şiirin geleceği hakkındaki beklentileriniz/öngörüleriniz nelerdir? Onu yazmam kendimden beklentimdi, sancımı dindirmesiydi. Başkalarının alımlama şekli konusunda beklentim yok. Çünkü çok daha azıyla avunan, yetinen hatta onu esas sayan insanlar görüyorum etrafıma baktıkça. Şiirin bir geleceği varsa, şiirle ilgili olmayı sürdüren zeki kimseler olursa gelecekte, çoksesli şiir poetikası da okunur, bazı noktalarda aydınlık sağlar, daha iyileri için bir zemin teşkil eder. Eskilerin 'bedii heyecan' dedikleri şeyin önemini korumaya almalı mıyız? Benim için öncelikli çelişkilerden birisi budur. Çoksesli şiirini kaderi şiirin kaderiyle atbaşı gidecek. Etrafımı, genç insanları, şairleri izliyorum. Benim için açıklamasız bir şey var: Entelektüel bir şairden de, ümmi bir şairden de aynı gün içinde 'susma arzusu' içeren iletiler alıyorum. Bugün bir ölüm sessizliği bile şairin talepleri arasında. Ben bunun varoluş tutarsızlığını vurgulama yolu olduğunu düşünüyorum. Hayvani bir sezgi aslında. Her biri ayrı ayrı bir toplumsal krizin işaretidir. Buna yanıt sanata son düşünceleri tasarlayıp durmak değildir, sanat adına vekaleten intihar da edebilirsiniz bu ayrı, ancak gayrişahsi bir tepki ne olmalı dersek, tam da bunun yani krizin şiirsel ifadesinin bulunması gerekiyor. Bu ortak deliliğin internette şurda burada anonim ifadeleri yok mu? Elbette var, ama şiirsel dönüşüm bu değildir. Bir başka deyişle, feci şekilde aldanıyoruz. Bu krizi sağ atlatırız; ancak bunun kıl payı yırtanları olmakla kahramanları olmak arasında çok fark var. Gelecek rezervasyonla gidilen bir yer değil, iyi ki değil. Zaten çoksesli şair de 'gri bölge'de var olduğunun ve üstelik -sadece kendi içsel zorunlulukları gereği- düşük frekanstaki sesleri duyması gerektiğinin bilincindedir. Başıma gelenleri anlamak istiyordum. Böyle başlamıştım. Doğru bir çıkış noktasıymış, şimdi bunu tasdik edebiliyorum. Çıkacak olan şiir kitabım tamamen aşk şiirlerinden oluşuyor. Bu süreçte hem aşık olan, hem aşık olunan varlığın sıkça kayarak yer değiştirdiklerine tanıklık ettim. Birkaç ayrı kişinin ruhuna sahipmiş gibi yaşayabiliyor insan. Şiirin gelişi, gelmek tabiri ne kadar doğru emin değilim, aşk söylemine çok yakınmış bunu idrak ettim. Aşık özne de anlamak ister. Beni bölen, beni kesen şeye 'karşıdan' bakmak istiyorum der. Şiir, yazılma esnasında kavrayıştır bende. Yalnız, anlatmak gereksinimi değil bu, birbirine karıştırılmamalı. Şiirde anlamak gereksinimi esastır. Bu, kendi kendini baştan ve yeniden sonra hep yine başka başka şekillerde icat etme güdüsündendir. Kendini, sana yapılanları anlayarak idrak edebilirsin. Ölümlü oluşumu unutamayışım şiirlerime işliyor. Bunu geçtiğimiz günlerde yeni yayımlanan kitabımı diğerlerinin yanına koyarak baktığımda anladım. Bilinçli şekilde iskelet olsun filan demediğim halde, 3 kitapta birden nerdeyse benzer bir ölüm-hayat temas'ını kullanmışım. Ademin Kızlarından Biri'nin kapağında Kahlo'nun kadın figürü dinamitler bağlı iskeletle beraber uyuyor. Sert Geçecek Bu Kış'ta adam koluna iskeleti takmış yürüyor. Eşikteki Özgürlük'se bir iskeletin beynindeki cenin-adam. Fark ettim ki daha evvel mezarlıklara gidişimde de salt bir tefekkür ihtiyacı değil, yaşamı hissetmek ihtiyacı varmış. 2003 öncesi şiirlerde ölüm her gün ibadet gibi hatırlanandır. Fakat işte şimdi henüz kitaplaşmayan şiirleri düşünüyorum da ölüme karşı bir savunma mahiyetinde aşk, bir kaçış çizgisi çekmek mahiyetinde oyun kuruculuk iki ayrı izlek oluşturuyor. Ancak daraltılmış temalar değil bunlar bende. İnsanın tekil ve durmuş olarak değil, ilişkilerle ve yönelmiş olarak katıldığı yaşantının gerçek olabileceğini ima edecek genişlikte. Sadece kıpırdayan bir şey olarak hayat, kendisine karşı sapkın olmamızın önüne geçebilir. Onu donmuş bir şekilde tasarlayan şiirler de çok, bu nedenle söylüyorum, donmuş bir hayat algısı, donmuş bir takım ifade bloklarında temsil edilmeye çalışılabiliyor. Oysa bu yaşama karşı fetişistik ve bu nedenle de sevgisiz bir yoldur. Ben yaşamı sevmemeye kurgulanmış, dünyevi-uhrevi, fani ve ehl-i dünya gibi terimler eşliğinde büyütülmüş bir çocuktum. O ruhu içimden kovalayabilmek için katlandığım eziyete şimdi ölüm yakınlığı katılıyor. Tümden gelerek bana dayatılmış, kabullenmediğim o gerçeğin kırıntılarına tüme varırken yine rastlıyorum, kabus gibi. Kendimi parçalara ayırıp birleştirmeyi deniyorum bu yaşımda bile, böylece o terimlerden kurtulmayı umuyorum, anlıyor musunuz bunu? Doğuruluşumdaki anlamsal geciktirilmişliği telafi etme arzusu, insan türünün bir mucize olabildiği seyrek şiirsel anlarda olacak diyor. Bu kez olacak! Şiirin benle başlayıp benle biten bir şey olmadığına kendimi inandırmayı hiç düşünmüyorum. Bu inanç zaten orda hazırdır. Ancak bu inanç şiirle gerçek bir rabıtası olan her şairin içinde inanç olarak öylece durur. Siz asıl bu inanç yoksa şaşırmalısınız. Bu sorunuz birkaç ayrı boyut taşıyor. Şiirlere bakarken tartım kendim miyim? Bu, başka şairlerin tartılarının ne olduğunu sormamı gerektiriyor size. Sosyal bir uç dediğinize göre, tahminde bulunmak zor değil. Ben bir yandan kuruyorum bir yandan yıkıyorum. Bastığı yerde ot bitmeyen ne demek, bunu icat ediyorsunuz, bir insan tipine mesela uygulamak için, dili takip edin, o halkın bilinçaltına ulaşırsınız, yok diyorum ben öyle biri. Dile rağmen, bu insanların kurban seçen, zayıfı daha zayıf eden mantığıyla şekillenmiş dilin içinde aksi yönde ilerliyorum ben. Bu nedenle kıymık gibi batıyorum. Kitap boyunca bir yandan edebiyat hurafeleri ile de uğraşıyorum. Ama hurafeler çok çekicidir pek çok insan için. Hurafe yahu, harften geliyor. Dilimiz bunu öğütlüyor yani. Yalancılığı koyuyor edebiyatın temeline. Oysa batıda dil, edebiyatın temeline koyar harfi. İşte sakatlık her yerde. Şimdi size sorunuzun kaynağındaki hurafeyi göstersem kabalık mı olur? Bilmiyorum. Ama sosyal bir uç hikayesi... sonuçtur, başlangıç niyetinde olamaz edebiyatçının. Olduğunda kiçleşir edebiyat. Kiçleşmek bugün şiirimizin yüklendiği, gündeme getirdiği tartışmalar arasında bir sorun mudur? Bu başka bir öykü. Kitapta bunu da çözdüğümü sanıyorum. Şiirlerimde tüm insanlığı ilgilendiren pek çok sahneyi, epifanileri görmemiş olmanıza şaşırdım. Ama doğrusu da bunların göze sokulmamış olmaları değil mi zaten? Bana sosyal uç diye, tanımadıkları, hiç karşılaşmadıkları insanları, bir milletin tümünü sevme edebiyatından sakın bahsedilmesin. Böylesi aldatmacalara karnım tok. Böylesi tümel sevgilerden bahsedenlere, bir benzerini, yakınındakini, ona ihtiyacı olan bir arkadaşını hain olmadan, egosunu yenerek sevmeyi başarıp başarmadığını sormak isterim. Kardeşini, kayınvalideni sevme, ama bir ülkedeki herkesi sev. Neden? Çünkü ülkenin şahsı manevisi senden borç para istemez, yaşlanıp sana basbayağı böyle somut koca bir yük olmaz vs. Şairler üzerine yazılarım sürüyor. Bunlar iki ayrı kitap olacak sanıyorum. Acele etmiyorum bu konuda. Acele ile ve en bilinen anlamıyla çıkan bu tarz yazıları toplamak mantıklı kitaplara inanmıyorum. Şairlere dair tek şiirden hareketle analiz yazılarım, bir şairin eserlerinin bütününe yönelik yazılarım bir de mesela bir şairin tek kitabına yönelik yazılarım var. Eşikteki Özgürlük Çoksesli Şiir'le tesis ettiğim hareket sahası oldukça geniş oldu. Bu nedenle o sahada yazılarım da sürme eğiliminde. Şairlere dair incelemelerimde bu şiirleri muğlak gösterme eğilimindeki her türden fazlalığı atarak ilerliyorum. Şairin üzerine sonraki şairler eliyle çöktürülen sis dalgasını dağıtıyorum. Gayrişahsi bir eleştirelliğin yerleşmesi için çabalıyorum. Bunun için özellikle kültleşme eğilimindeki şairlere dair yazılarımı, bir tür gizemden arındırma hareketi sergileyerek birleştirebilirim. Şiirin bir gerilimle birlikte başlayışı, bir yazının bir karar üzerine başlayışından farklı. Ancak şiirsel düşüncenin ortaya çıkışına dair yazılar şiirlerime gelen eleştirilerden sonra canlılık kazandı. Şiirlerime duygudaşlık veya anlayışla iştirak edilmediğini görüyordum. Bunu salt cinsiyet farkıyla açıklayamıyordum; çünkü kadınlar da tepkiliydi. Okuma ediminin özgürleştirici olmasından yanaydım hep. Şiirlerimdeki özgürleşme talebi bile batıyordu. Şiirlerim insan öbeklerini ikiye bölüyordu. Kesinlikle sevmeyenler ve kesinlikle sevenler. Ortası yok. Osman, Kayıp Kişi dedi şiirimdeki özneye. Kaybolan insanı, bulmadan başına gelenleri bilebilir misiniz? Bulunamıyor olduğumu anladım o zaman. Bulunamıyor olamıyor dinginleşemiyordum. Huzursuz edici unsuru, kendime de açıklamak isterken, araştırırken, dünya edebiyatında bana akraba yazarları keşfettim. Deli Bakhtin, kıpırdak Joyce, ezeli suçlu Kafka, hassas Marcel, esirikli Dostoyevski vb. çocukluk lakaplarım bunlar benim. Kitaplığa baktım ve yalnızlık hissim birden geçti. Diyalog başladı. Bu diyalogu üçüncü kişilere açma gereğidir poetik yazıların başlıca gerekçesi. Yoksa maksat benim açımdan hasıl olmuştur. Ha dönülebilen bir yer midir kayıp kişinin mahalli? Sanmıyorum. Kayıplık=düşüş. Poetik yazılar o sürekli Verstiegenheit durumunu değiştirmiyor. Oraya arama-kurtarmaya giden bir yol inşa edebilir mi başkalarına? Şiirin verdiği bilgi düşüşün bilgisi ise, poetik yazıların verdiği bilgi bunun nasıl da bir irtifa kazanma hissi olduğudur. Ben sana onu anlatırken, o sözlerle, muhayyel okurumu ikna etmeyi amaçladığımı ve bunu da yazıyı yazarken kendimi ikna etmekle sağladığımı ima etmiştim. Yazıların ortaya çıkabilmesi idi önemli olan. Yazı yazmak benim için çeşitli iletiler salgılamaktan biraz daha fazla bir anlam ifade ediyor. Bir önceki soruya yanıtta bahsettiğim irtifa kazanma hissi, şiir aracılığıyla gerçekleşen, benliğin sınırlarından taşmasını gerçek bir mede dönüştürür. Biz her birimiz bu taşkınlığı yorumlamakla mükellef değiliz. Ancak ben şiirsel yaratımı; yoluna taş konan insanların, engellenmiş insanların, özgürlüğü isteyerek taşması, taşarak aşması şeklinde izledim. Bu sevdiğim şairlerde ve kendimde böyle olmuş, tabii ki bunu sonradan algılıyorum. Bunu anlaması gereken öncelikle benimdir, ikinci olarak da o muhayyel dediğimiz tam kişi. Muhayyel okuyucu diyerek gerçek okuyucunun bilinemezliğini de vurguluyorum. Muhayyel olanla aynı anda çığlık atabiliyoruz. Kitap bunun sonunda doğandır. Ümitlerin kendisinde cisimleştiği yer, ortak benzerimiz. Hayat akar gider, kuramsa henüz keşfolunmadığında bile her yerdedir. Kuram, tanımı gereği uygulamalardan bağımsız soyut bilgidir. Bu anlamda edebiyatta her gün mevcut şiirlerden yola çıkıp bağımsız soyut bilgi elde ediyor değiliz. Ayrıca eserlerin doğuşuna yol açan iç zorunluluk hem istisnadır hem de özgürce şekil verir. Edebi üretim, fen bilimlerindeki gibi kesinlemelerle çalışmıyor, öyle olmadığı için işte bugün bu parçacığın pozitron olduğunu biliyoruz, varlığı filanca yıl kanıtlandı gibi insana tuhaf bir iç rahatlığı veren ve bir yerlerde birilerinin ilerlettiği ve hep gelişen bir aygıtın kanıtları olduğunu düşündüren hükümlere de sahip olamıyoruz. Edebiyat kuramı ile edebiyat eserleri arasındaki ilişki, bu nedenle, bilimlerden oldukça farklı olarak, her yeni eserle bir kere daha geçersiz kılınan kavramsal bir ilişkidir. Kuramsal yazılar, aklın yolunu izler. Akılla bir eserin yaratılış prensipleri ne kadar algılanabilirse o kadar mümkündür kuram. Ancak bu imkansız kuram durumu yazı faaliyetini durdurmalı mı? Şairlerin çoğuna bakılırsa, evet. Düzyazı düşmanlığı diye bir tespitim var benim. Ayrıca yazacağım. Düzyazı düşmanlığı aşılmadan kuramsal zemin bir hayal. Ama salt keşfetmenin zevki için bile yazmaya değer. Ben dün bir şey saptadım. Size anlatayım onu. Şiirin bugünkü yaman çelişkili durumunu anlatır belki biraz. TV'de bir rapçi zenci ve sevgilisinin diyalogu vardı. Film bu. Adam albüm yapabilmek için çabalıyor, parası yok. Bir alışverişte, alması gereken ekipmanla kadını takas etti, kadının ağırına gidiyor bu elbette. Adam kadına bu uğurda ne gerekiyorsa yapacağım, dedi. Faulkner'in lafını anımsattı bana bu: Sanatından başka hiçbir şeyden sorumlu değildir yazar. Gerçek bir değeri varsa, yasak masak tanımaz. Bir rüya peşindedir. Yüreğini daraltan, ne pahasına olursa olsun kurtulması gereken bir rüya. Her şeyi göze alabilir bu uğurda, yazacağını yazabilmek için onur, gurur, dürüstlük, güven, mutluluk; tümünden vazgeçebilir. Hatta öz anasını bile dolandırır gerekirse: Ode on a Grecian Urn yeryüzündeki bütün yaşlı kadınlardan değerlidir. Rapçi ile Faulkner, sanatlarını her şeyin üstünde tutan Beethoven, Bach, Mozart gibi düşünmüş oluyor. Filmlerde, sanatlarına yumulmuş insanlara saygıyla bakıyoruz; ama iş yaşamda şairlerin şiir üstüne titremelerine gelince saygı duymayı bırakalım, birçoğunun sözü şu: rastgele buldum google'dan: Salt şiirin amaç olarak hiçbir anlamı yoktur. Şiir fetiş nesnesine dönüştürülemez. Şiir özgürlük yoludur. İnsanı acılara dayanıklı kılabilmek, acıları bile güzelin gücüyle katlanılır yönde dönüştürebilmek, büyük zorluklara anlam verebilmek içindir. Kulağa ilk anda afili geliyor filan, ama şiiri sağmaktan bahsediyor anlam uğruna. İşin tuhafı, ben Faulkner'ın da o rapçinin de büyük zorluklara ancak sanatlarıyla anlam verdiklerine inanıyorum. Ancak bunu öngördükleri için değil. Bu öngörüldüğü zaman, şiire bu denli sınırları belli hedefler konduğunda, işte sosyal uç filan da böyle bir şey, bu defa başka yerden patlıyor. Şiir ters istikamette, konuşma dili ve gündelik olana kayarak herkes gibi olmayı diliyor. Herkes gibi olmak için şiir yazmaya gerek var mı cidden? Şüphelerim var. Postmodernizmin yanlış okunduğunu ve şairlerin çoğunun şiir sevmediğini düşünüyorum. Ucuz ve kolay görünen, önemli görünmenin, kendini kandırmanın kolay bir yolu olduğu için, bu uğurda hiçbir şeyi vermeleri gerekmediği için bu işlerle ilgili şairler var. Üstte bahsettiğim cinsten feragatleri hiç gerektirmiyor şiir. Aslında gerektiriyor ama feragatte bulunmaksızın da şiirle ilgili bir kimse olarak ömür sürebiliyorsunuz. Bunun için işte, bu kadar değer bunalımı arasında, nasıl ahalinin gözünde para vermeye değmiyorsa şiir kitabına, şairlerin birçoğu için de yancağızlarındaki şair bir kıymet ifade etmiyor. Şiiri sevse akranı şaire dört elle yapışırdı mesela, nasıl tapınç içindeyse Rimbaud dendiğinde? Sanki Rimbaud yanında olsa tanıyacak! Köle satmış diye hükümler mecellesine bakıp şiirden sürgün etmeye kalkmayacak mıydı? Postmodernizm yanlış okununca son düşünceleri ben edebiyat eskatalojisi diyorum buna- alıp yürüyor, sonra gidilecek yer hurda-şiir olacak, dilsizlik arzusu olacak, söz sanatı olarak şiirin sonu olacak, şiirin sonu olacak, sanatın sonu vs vs. Antoloji. com'a da laf edilmeyecek o halde. Hem herkes gibi orda yazanlar, hem hata veriyorlar, hem şiir-değer-şiir tarihi düsturu çerçevesinde değiller. Yani dürüst olalım, bak biz tek bunu yapalım, yetecek."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/huseyin-ahmet-celik-ile-soylesi", "text": "İlk kitabım Sevinebilirsin Suada İşte Yalnızız yayımlandığında yazarak geçirdiğim on beş yılı geride bırakmıştım. Yazarken çok şey öğrendim, çok şey yaşadım; çocukluktan delikanlılığa, acemilikten başka bir acemiliğe, taşradan İstanbul'a, öğrencilikten memuriyete, haneberduş bir yaşamdan mukimliğe geçişim, ben yazarken oldu. Şimdi buradan bakınca, böyle düşününce, ilk kitabımın ortaya çıkış hikayesi beni ziyadesiyle ikna ediyor. Sonrası mı?Doğrusu şikayet edebileceğim, geride ukde kalacak bir süreç olmadı. İkinci kitaba niyetlendiğinizde dönüp bakacağınız bir örnek, eşik, sınır hatta rakip olması sizi daha kıyıcı olmaya sevk ediyor. Hiç değilse kendimin aşağısına düşmemeliyim diyorsunuz. Yine de yeni öykülere, eski öykülerin telafisi gözüyle bakmamalı. Ben öyle bakmadım. Öyküye gitmenin, ilhamı biçimlendirmenin, imzamı daha da ben kılmanın yollarını aradım bu üç yılda. Öğrendiğim şeyse şu: Ne üç ne otuz yıl yeter bu saydıklarıma, ne var ki yola çıktık bir sefer, dönmek de olmaz. Bozdünya, başlı başına hikayesi olan bir isim gibi geldi bana, hala da öyle gelir. Malum, böyle bir kullanım yok, ben iki sözcüğü birleştirerek yeni bir sözcük elde etmiş oldum. Evet, Bozdünya bir öykü ismi değil; Feretza adlı öyküde bahsi geçen hayali bir kitabın adı. Alaka uyandırmayan, yazarı kaybolmuş, yayımlanma serüveni tuhaf bir piyestir Bozdünya, öyküye göre. Dünya, en başından beri huzurun egemen olduğu bir yer olmadı. İlk sakinleri bile önce pişmanlık ve ayrılık sonra cinayetle sarsıldılar. Bence yaşamak, bir başdönmesinden ibaret. Geldik, gidiyoruz, o kadar. İnsanın başı dönmesin de ne yapsın? Kitabın orta kısmını oluşturan öyküleri yazarken, aklım, dünyanın dönerken çıkardığı uğultuyla meşgulmüş demek ki. Dünyadaki halimiz gibi: eğreti, eksik ve yarım. Öykülerin işaret ettiği hayatlar ve kahramanlar da bu noksanlıktan azade değil. Bununla birlikte öykü de aslında eğreti, eksik ve yarım bir tür. Her şeyi tastamam yazmaya kalktığınızda türün sınırlarını ihlal etmiş oluyorsunuz. Poe'nun tek etki kuramı yanlış mı anlaşıldı diye soruyorum kendime. Savaş meydanındasın ve tek kurşunun var. Öyle bir tereddüt var öyküde. Deliler gibi anlatmak istiyorsun ama tek jetonun var, hikaye daha başlamadan bitiyor, dıt dıt dıt sesleri dolduruyor telefon kulübesini. Yaşanan, anlatılandan daha fazlası; anlatılan ise biçimden daha fazlası. Ben öykünün uzun bir form olması gerektiğine ikna olmak üzereyim. Temenniyle karışık bir kehanette bulunmam gerekirse ben öykünün kısalacağını değil uzayacağını öngörüyorum. Uzun derken kastımızın ne olduğu açık olmayabilir, olmasın da zaten. Fakat öyküyü anlık bir kesite indirgemenin, parlak bir finale kurban etmenin, kahramanın yüzünü görmeden öykünün sonunu görmenin sağlıklı bir tercih olup olmadığını tartışalım istiyorum. Çocuk karakterlerin çokça yer tuttuğunu, arkakapak yazısını okuyunca fark ettim. Herhangi bir niyet ya da tasarı çerçevesinde gerçekleşmiş bir durum değil. Bilinçaltımın bana ne oyun oynadığını en az sizin kadar merak ediyorum. Şu da var ki savaş, göç, iltica, yoksulluk gibi haller en çok çocukları etkiliyor. Televizyon ekranında, kırmızı ışıkta, kaldırım kenarında hep acınası yüzleriyle karşımıza çıkan çocuklar bir dünya hali olarak belleğimizde duruyor. Bozdünya, -bunu söylemek bana düşmez ama- öyle sanıyorum ki bir dünya hali derlemesi, mesela adı bu olabilirmiş. Yalnızca trajik görüntüler yok elbette. Hatta çoğunlukla yok. Dünya hali dedik madem, hayata yalınkat bir bakışla bakmak istediğimizde yine çocuklara başvuruyoruz farkında olarak ya da olmadan. Ben öykülerimi sözcük sözcük yazıyorum. Burada durup gülümseyecek ve biz de öyle yazıyoruz diyecekseniz, lütfen demeyin, çünkü herkesin öyle yazmadığını tahmin ediyorum. Tuşlara basmaktan, her sözcükten sonra boşluk bırakmaktan bahsetmediğim çok açık. Sözcüklerin cümleyle, hikayeyle ve kitapla ilişkisine dikkat ederim. Gel, git, ol, insan, el gibi sözcükleri ve bağlaçları filan bir kenara koyarsak bana bir sözcük söyleyin, kitabımda o sözcüğün aşağı yukarı kaç kere kullanıldığını size söyleyebilirim. Çünkü dosyayı yayınevine teslim etmeden önce, yaptığım son işlemlerden biri budur: sözcük seçimlerime, sözcüklerin tekrar edilişlerine, örneğin şey'i kaç kere kullanmış olduğuma bakarım. Öyküyü yazarken de aklımın köşesinde bu hesaplar daima durur. Hızlı ve sık yazan biri değilim bu sebeple. Stephen King, Yazma Sanatı'nda şöyle der: \"Şu ana kadar bildiğim kadarıyla hiçbir romanımda 'şevkli' kelimesini kullanmadım. Tanrı izin verirse asla da kullanmayacağım.\" Bu, hep düşündüğüm bir şeydi, King söylemiş de beni kurtarmış. Bir öyküde asla yer vermeyeceğim sözcük ve cümleleri toplasak belki bir öykü eder. Bazı şeyleri dışarıda bırakmak gerekir. Dolayısıyla cümlenin akıbeti sözcükle ilişkili çoğu zaman. İçime sinmeyen bir sözcük ya da cümle hatta paragrafı silmekte tereddüt etmem. Silmek, iyi bir yazma yöntemidir; yok etmek iyi bir yaratma biçimidir. Buna inanırım ben. Bu öyküyü yazma amacım, yalnızca ve yalnızca bir hayatı kayıt altına almaktı. Hatta denilebilir ki bu bir öykü değil. Mülteci bir çocuğun internette dolaşan ses kaydının yazıya aktarılmış hali bir bakıma. Evden Uzakta adıyla kitaplaşan bir proje için öykü yazmam gerekiyordu ama doğrudan bir mülteci öyküsü yazmak istemedim, kurguya başvurmayı istemedim, son güne kadar bekledim, işte son gün karşıma bu video çıktı, tesadüfen. İstedim ki böyle bir hayat var ve insanlar bunu bilsin, unutulmasın. Öyküde toplumsal meselelerin yer alması gerektiğini hatta sanatın toplumsal bir işlevinin olduğunu düşünüyorum. Bir ürünün, sanat eseri kabul edilebilmesi için gerekli şartlar, biçime dair hususlar bellidir. Bunun dışında, öykü diyelim hadi, öyküde işlenmeyecek konu yoktur bana kalırsa. Ahlaki kaygılar dışında herhangi bir sınır yoktur. Bir meselenin politik, ideolojik, toplumsal, aktüel, güdümlü olup olması değil ele alınış biçimi önemlidir. Bana göre pasaport dildir. Dil unsuru görevini layıkıyla yapmışsa bir öykünün ele alamayacağı mevzu olamaz. Dünya edebiyatının başyapıtları toplumsal meselelerle ve siyasi mesajlarla yüklüdür. Aktüele de sırtımızı dönüyoruz. Yüz yıl sonraya kalmak istiyoruz çünkü. Yüz yıl sonra hala okunur olmak gibi bir derdim -gerçekten- yok. Olursa, ne ala. Fakat evrensel olmak ve yüz yıl sonraya kalmak gibi beklentileri gerçekçi bulmadığımı itiraf edeyim. Evrenseli yakalamak ve uzun yıllar boyunca okunmak için yerele ve güncele dudak bükmek doğru bir strateji olmayabilir. Kendimle çelişmemek adına şunu da ifade etmek isterim: Ahlaki sınırlar dışında sanatçı hürdür ve dayatmalara kulak asmaz. Yazmak istediği ya da istemediği neyse, ona yalnız o karar verir. Elbette kalbinde duyacak o sızıyı. Sorumluluk hissiyle boğulma noktasına gelecek ki samimiyetle yazabilsin. Bir okur olarak fikrimi söyleyeyim ki kimseyi incitmeyeyim: Bir öyküde ya da romanda toplumu ilgilendiren bir soruna değinilmişse, varoluşsal bir sancının izleri görülebiliyorsa, Tanrı'yla, toplumla ve aynadakiyle yüzleşme göze alınabilmişse, hakiki bir sanat eseriyle karşılaştığımı düşünürüm. Bu görüşüm, ötekilerin hakiki sanat eser olamayacağını zorunlu kılmaz. Kimesne öyküsünün kahramanı, okur'un özne olarak hakimiyetine başkaldırır. Murat'a katıldığım yerler yok değil. Okurun, metnin bütün şifrelerini elinde bulundurmasına bir yazar olarak sıcak bakamam. Yine de kolektif bir akıl olarak okurun, yazarın açıklarını keşfetme ve eksiğini tamamlama potansiyelini de inkar edemem. Kuralları sabit olmayan, dinamik bir oyun. Galibi olmayan fakat seyirciyi memnun eden bir oyun olmasını dilerim. Galibiyetten söz etmek istemeyişim şundan: Bir metne okur ve yazar başka yönlerden bakarlar. Yazar ne ile ilgilenir, okur nasıl ile. Demin, sanatın toplumsal yönünü konuştuk, işte bu bağlamı dikkate aldığım için öykünün konusu yazarı ilgilendirir demek istemiştim. Okur, konunun nasıl işlendiği problemiyle baş başadır. Konu, yazarın mahremidir. Gerisi tercih meselesidir; okuruz ya da okumayız. Yazar, eserinde tartışacağı sorunları laf olsun diye seçmez ki. Demek ki onda yer etmiş, sarsmış, yakasını bırakmıyor. Kurtulması gerek. Yazacak, başka çaresi yok. Yazar olarak, bizi seçen sorunu yüzüstü bırakamayız. Yazar, ne anlattığının farkında olmalıdır okur ise nasıl anlatıldığının. Eleştiri makamı ise kürsüsünü okur ile yazarın ortasına kurar. Çünkü pratikte eleştirmen ya yazar ya da okur zümresine mensuptur. Okurdan ve yazardan daha fazla yetkiye sahip değildir, sadece bu süreci yönetir, adalet beklenir bu yüce makamdan, tarafları sınırlarına riayet etmeye davet eder. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/huseyin-akin-ile-soylesi", "text": "İnsan kendisindeki değişimi öyle kolay kolay fark edemiyor. Yürürken karşılaştığınız inişlere yokuşlara, yorgunluğunuz ve dinginliğinize göre sesiniz ve nefesinizle birlikte duygu dünyanız da yeni yeni biçim ve içerik kazanıyor. İlk şiir yazdığımda nereye ne ile gideceğimi pek kestirebilmiş değildim. Zamanla bu belli bir yörüngeye giriyor. Benim kendimde görebildiğim, şiirimin değişim ve gelişim üzere dönüşmeden yoluna devam ettiğidir. Okuyucu en büyük tanığımdır. Kendi rüzgarıyla devinim yaşayan bir şiir yazmaya çalıştım. Gelenekle şimdiki zamanı birleştirip buluşturan, geleneği gelecek öngörüsü ile yeniden yorumlayan bir şiirin peşindeyim. Bazıları buna Yeni Hece diyorlar. Ben Serbest Hece demeyi daha uygun buluyorum. Belli bir mesafeden yazdığım şiire bakınca şiirimin en başta hafızası ve meselesinin ilk iki kitaptan sonra değiştiğini söyleyebilirim. Üçüncü kitapla birlikte hafızası, bilinci ve bilinçaltı değişen şiirimi geliştirmenin imkanlarını aramaya çalıştım. Son iki kitabımla şiirde kastımı gerçekleştirmeye en yakın yerde durduğumu zannediyorum. Deneme benim için yazarak dinlenme ya da yazıyla dinlenme için en uygun tür. Düzyazıyla şiir arası bir perdeden konuşuyorum deneme yazarken. Şiirin artık malzemelerini orada değerlendiriyorum. Deneme yazmanın şiirime bir katkısı olduğunu sanmıyorum. Aksine şiir yazmanın denemeye katkısı vardır. En iyi denemeciler arasında şairlerin var olduğunu düşünürsek ne demek istediğim daha iyi anlaşılacaktır. Salt deneme yazan kalemlerin sayısı günden güne azalıyor. Sanki diğer türlerde ürün veren yazarların yedekte tuttukları bir alan gibidir deneme. Deneme ile yazmaya başlamış olsaydım büyük ihtimal oradan hikayeye geçiş yapardım. Hikaye ile yazmaya başlasaydım aklım şiirde kalırdı. Yazmaya şiir ve hikaye ile başladım, hikayeye bir müddet beni burada bekle dedim ve belli bir süre sadece şiir ve onun süreği olarak deneme yazdım. Bir süre sonra hikayeyi beni beklediği yerde buldum ve hikayeye kaldığım yerden devam ettim. Şimdi de aklım romanda kaldı. Bu çok kolay. Hayat konularını nasıl seçiyorsa ben de öyle seçiyorum. Hafızamda kalan, sabahlayan ya da sürünüp geçen her şey denemenin konusudur. Duyduğum, duyumsadığım, gördüğüm, işittiğim, dokunduğum, tattığım, kokladığım her şey buna dahildir. Aslında ben değil onlar gelip beni buluyorlar konu olarak. Sustuğum zaman şiirin konuştuğum zaman denemenin ayak pıtırtısını işitiyorum. Nereden geliyorlarsa onları oradan karşılıyorum. Günlük yaşamın yoğunluğundan varlıklarını umursamayıp üzerlerinden atlayarak geçtiğimiz sıradan şeyleri denemeye tahvil ediyorum. Bu bazen doldurulamayan bir salon olabileceği gibi bazen de yarısını kullanıp da yere attığımız sözcükler ya da kavramlar olabiliyor. Denemede sözcüklerle şakalaşmayı seviyorum. Şiir ve hikayeye aynı zamanda başladım. Büyük sözü dinleyerek, hiç olmazsa belli bir süre sadece birine yoğunlaşmanın daha iyi olacağında karar kıldım. Bu süreçte seyrek de olsa hikayeler yazdım. Hatta bir hikaye kitabım da yayımlandı. Şimdi bunun ne kadar isabetli olduğunu anlıyorum. Çünkü hikayenin enerjisi ile şiirin enerjisi bambaşka şeylerdir. Şiirsel dikkat ve rikkatle hikayeye başlamanın ne kadar zor olabileceğini, iki ayrı yoğunluğun türlerde karmaşa oluşturabileceği gibi şairde de kimlik sıkıntısına yol açabileceğini göz ardı etmemek gerekiyor. Şiir daha bir ontolojik aidiyet kesp edici özelliğe sahip olduğundan terkedilmesi de en zor olandır. Hikaye ise nispeten yazıcısını bekleme sabrına sahiptir. Öğretmenlik bana şunu öğretti ki şayet bir eğitimci anlatı ve öğreti üzerinde otomatikleşirse ona da bir eğitici gerekli hale gelir. Çok konuşmaya ve sürekli anlatmaya ayarlı bir öğretmen kendisine yazmak için gerekli olan sessizliği biriktirmekten mahrum olur. Konuşarak kendini tüketen öğretmen sürekli ders anlatışıyla yapay bir doygunluğa ulaşır. Kendini ifade ettiğini ve ağırlıklarından kurtulduğunu sanır. Halbuki gerçekte kendini avutmaktan öteye gitmemiştir. Öğretmenlik mesleği şiirin demlenmesine fırsat vermez. İçiniz sükut iklimini yaşamak isterken göreviniz gereği konuşmak zorunda oluşunuz bu susma özgürlüğünüzü elinizden alır. Siz kendinize dönük bir yüzünüz olmasını istersiniz, fakat öğretmenliğin kuralları yüzünüzün öğrenciye dönük olmasını ister. Bütün bu zorlu mücadelelerin üstesinden gelebilirseniz edebiyatınızı besleyecek bir damar bulabilirsiniz elbette. Ben bunu başardığımı sanıyorum. Öğretmenliğimin her aşamasında kendimi hep kendimin dışından izleyip notlar aldım. Bu notlarımı Bana Öğretmenini Söyle ve Kırk Dakika Koridoru isimleriyle bir süre önce kitaplaştırdım. Eğitimin mizahi unsurlarına karikatür çizerek cevap vermeye çalıştım. Proje bana çok teknik ve kurgusal bir kelime gibi geliyor. Yaşadıklarım gibi yazdıklarım da kurgu değil. Doğal seyrinde bütünden kopmuş parçaları yine doğal bir akışla bir araya getirmeye çalışıyorum. Düşünmek kurgu değil; çünkü hayata dair parçalarımın hiçbiri protez değil. Ne kadar süreceği belli olmayan gayr-i muayyen bir ömür sürecinde varlığımın dökülen parçalarını en hızlı nasıl toplayabilirim, bunun gayretini güdüyorum. Yaptığım işe proje dersem sanki birden niyetim değişecekmiş ya da niyetimi bozacakmışım gibi bir his oluşuyor içimde. Her zaman söylediğim gibi, kitaplar yuvarlanır isimlerini bulurlar. Kitap isimleri de kitaba dahildir. Bu yüzden önemlidir. Kitap isimlerim zihnimde oluşan niyetle hedefin bir sonucudur. Bu kitabı niye yazdım, ne yapmak istiyorum ile bu kitapla maksat hasıl oldu mu? sorularının en kestirme cevabı kitabın isminde yer alır. Kitap isimleri sadece kitabı okumakla konulabilecek bir şey de değil. Aynı zamanda okuyucu zihnini de çok iyi okumak gerekir. Ne de olsa okuyucu bu kapıdan içeri girecektir. Okuyucu zihninin yön levhaları da diyebiliriz buna. Hülasa-i kelam bu isimleri ben seçmiyorum, hudayı nabit olarak kendileri doğuyorlar. Ben de ilginç olduklarını herkes gibi sonradan fark ediyorum. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/huseyin-alemdar-la-soylesi", "text": "Hüseyin Alemdar'ı edebiyatla ilgilenen hemen herkes bilir ya da tanır. Uzun yıllar gerek bu alan için gerekse sinema ve özellikle de kurucusu olduğu Orhan Murat Anburnu ödüllerinin nasıl bir emektarı olduğunu bilinir ve takdir edilir. Varlık, Adam Sanat, Hürriyet Gösteri ve Milliyet Sanat dergilerinin şairi Alemdar geçtiğimiz aylarda, ilki verilen Attila İlhan Şiir Ödülü'nü \"Vakitler İncelikler\" yapıtıyla kazandı. 1037 başvuru arasından, \"biçim, içerik, üslup bakımından ve şiirlerinin çoğunun özgün ve ilginç olmalarının yanında, geleneksel şiirle modern şiiri yeniliklerle bağdaştırmadaki ustalığı\" sebebiyle jüri, büyük ödülün Alemdar'a verilmesini kararlaştırdı. Bu nedenle söyleştiğimiz Hüseyin Alemdar'a şiirinin doğumunu, temel taşlarını, öncüllerini sorduk, 'iki dayak arasında eğreti duran bir hayat'ını, şiirlerinde de geçen, bütün kelimelerinde gezinen Hüseyin'in ta kendisini anlattı. -Harf ve ironi tutkunu şairliğine, şiirde var olduğun yere, çıkış noktana gidersek; şimdiye dek yayımlanmış 6 kitap vardı ve şimdi de, 7'nci kitabın olan 'Vakitler İncelikler'in 'dosya' olarak Attila İlhan Şiir Ödülü'ne değer görüldü. Duygunun ve vefanın şairi olarak kendini nasıl tanımlarsın? -Açıkçası şiire politik yıllarda başladım. Politik dönemlerde harfler birer taş gibi geçilir. Ben, içine beyazperdenin siyahı düştü düşeli meczup ve mecnun U harfi bir adamım! Kapağımı biri açsa, ya kendime ya aşka düşerim. Şiirde iki doğumum var: İlki 'Toplanmış Sevgi Ölüleri'yle 8o'lerde olmuştu, ikincisi 'Vakitler İnceliklerle şimdiki zaman olacak. Şiire 8o'lerde başlamış olmama ve üstelik önemli iki kitabımı bu yıllarda yayımlamama rağmen, 80 şiiri içinde adımın fazla anılmaması karşısında, aslında beni kurtaran bir ödül oldu Attila İlhan Şiir Ödülü. Kurucusu olduğum ve yalnızca şiir kitabı yayımlayan Hera ile yine kurucusu olduğum Orhon Murat Anburnu Ödülleri'ndeki emeğim de cabası. Jürinin bu yanımı da düşünerek 'pekiştirme' anlamında da olsa, ödülün bana verilmesine karar vermesi, ödülün gerekçesi yanında bu karara da saygı duyarım. Ama her şeye rağmen çok sıkı ve sağlam, 'gizli başyapıt'ım diyebileceğim bir dosyayla jürinin karşısına çıktığımı söylersem, umarım ukalalık yapmış olmam. Şairler için böyle yapıtlar on yılda yirmi yılda bir gelir. Ayrıca yaklaşık yirmi yıldır bende yaşayan bir dosyaydı 'Vakitler İncelikler'; saygın bir yayınevi için hazırladığım sırada ödülün duyurusuna denk gelmesi de bir şans açıkçası. Vefanın ve inceliklerin şiirini söyleyen bir şair olarak, bu kanaldan biraz daha akacağımı göstermesi açısından 'Vakitler İncelikler'i önemli yapıtlarımdan biri olarak görüyorum. Kitap olarak da hakettiği yeri bulacak diye düşünüyorum. -Şairliğin kutsadığı harf, kelime oyunu senin şiirlerinde de bir hayli karşılaşılabilir bir durum olarak karşımıza çıkıyor. Böyle bir paralellik kurarak kendini yakın hissettiğin ya da şairliğinde tuzu olan isimler olarak kimleri yad edersin? -Varlık, Adam Sanat, H. Gösteri ve Milliyet Sanat dergileri şairi olduğum yıllar; tam anlamıyla 8o'ler. Bastırılmış devrimci kişiliğimle ellerimin parmaklarını iki uzak ses ceplerimde kırdığım yıllar. Toplumculuğu saf ve coşku kırığı yaşama isteği. Nazım Hikmet'ten Pablo Neruda'ya, Hasan Hüseyin'den Nikola Vaptsarov'a, Rıfat İlgaz'dan Attila Jözsef'e, A. Kadir'den Yannis Rjtsos'a toplumculuk ateşiyle kendimi kavgama mıhladığım ilk gençliğim. Aşkı Beyoğlu'nun arka yakalarında ya da Yüksekkaldırım'ın çıkmazlarında bölük pörçük yaşama sekanslarım. Geriye dönüp bakıyorum da, hepsi hepsi ovalharf gri soğuk hayat kırıkları... İlk iki kitabım 'Toplanmış Sevgi Ölüleri' ve 'Gecede Gülümseme'deki şiirler o kırıklıkların izdüşümleri. Üstelik o yıllarda 'Duvar', 'Sisler Bulvarı', 'Yağmur Kaçağı' ve 'Bela Çiçeği' ile Attila İlhan şiirinin dublörüyüm bir bakıma geceleri. Öğrencisi olduğum dergi ortamları ve o dönemki ahilerimiz sanki İkinci Yeni şairlerini yasaklamış bize. Edip Cansever, Turgut Uyar, Oktay Rifat, Ece Ayhan, Cemal Süreya, Tevfik Akdağ, Ercüment Uçarı şiirleri henüz girmemiş hayatıma. İlk iki kitabım, güna-hıyla sevabıyla Yeşilçam melodramı bir buruklukla Türkiye şiirinin sayfalarına saçmış beni; kendi adıma iyi ki de o yılları yaşamışım. İlk doğumum orda! Adımın başharfı şiirimin ve hüznümün başlangıcı aslında. İki dayak arasında eğreti duran bir hayat, Hüseyin'in ta kendisi aslında!? -Şiir yazma serüvenin yalnızca kağıt ve kalemle ilişkili değil, toplumdan ve kalabalıkta yer alan kendinden beslenerek var edilmiş bir poetika aslında. Geçmişe dönük git geller arasında bir bakıma bugünün yüzeyselliğinde konumlandıramadığın şiirlerini nereye dahil edersin? -Toplumculuğun dayattığı politik duruş poetikamı oluşturmamı geciktirmiş biraz. U harfinin şaşı bakan haliyim biraz da. 'Aşk ve Prelüdler' poetika dersine hazırlık kitabımdır bu yüzden. Hayatın ve evliliğin acı çekiciliği bu yıllarda inmiştir içime. Kırk yaşıma kadar içimde kalacak, yirmi beş yaşımın gri kurşunuyla. O yıllarda iki şair iki dizesiyle allak bullak etmiş hayaümi: Rene Char \"güneşi gördüm alçaktan uçuyordu\"/ Oktay Rifat \"en akıllı yanımdır balıkla deniz tutmak\". Şiiri somut değil soyut imgelerle kurma çabası, felsefik derinlik kaygısı, retorik, dize kurgusuy-la biçimde yetkinlik, geleneksel olanı evrenselin içinde eritmek işlevselliği. Yasımı ve yalanımı yanıma alarak İkinci Yeni'ye ve modern şiire kaçışım bu yıllara denk gelir. Tuhaftır, şiirimi burada da yine bir Rene Char dizesi kanatır: \"ah, karlar acımı bilmiyor!\" İddia ediyorum ki, bu yıllarda Edip Cansever'in 'Mendilimde Kan Sesleri' şiirini benim kadar yaşayan olmamıştır. -Sinema ile de ilişkiler kurabildin. Söz ve görsellik arasında seni yakınlaştıran bağ neydi? ?-Kurucu olduğum ödül, Antalya Altın Portakal Film Festivali heyecanı, kısa ve uzun bir sürü film bilinçaltımda öyle bir yer etmiş ki o gün bugündür tedavim bir türlü mümkün olmamıştır. Başlarda mükemmel bir film arayan ben, şimdi dokümanter bir filme bile razı hale gelmişim. Ne var ki, elim de kalbim de hiçbir şeye gitmiyor. Uzak ustam Jean Cocteau \"sinema nedense bir türlü şairlerin eline geçmemiştir, eğer birgün geçerse orda takılır kalır\" demiş. Ne acıdır ki o bile istediği sinemayı yapma fırsatını bulamamıştır. Sinema ile şiirin gizli ilişkisi Nazım Hikmet'ten küçük İskender'e, Ercüment Behzat Lav'dan Murathan Mungan'a, Orhon M. Arıburnu'dan bendenize, Attila İlhan'dan Hüseyin Peker'e, Kamran Yüce'den Ömer Erdem'e kadar bir sinemacı-şair dehası yaratamamıştır maalesef. Benim bu hasta ve karanlık sularda tek kazancım yine de şiirim olmuştur. Sinemaya adanmış bunca şiir yazan başka bir şair var mıdır? 'Sinema Kitabı'm eksiktir, hala da eksikliğini koruyor. Bir kitabın eksik olması yaşamasıdır, ilk kitap hariç benim tüm kitaplarım o anlamda eksiktir."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/huseyin-su-ile-soylesi", "text": "-Hece dergisinin Ocak 1997 yılındaki ilk sayısı büyük ilgi gördü ve ardından ikinci defa basıldı. Bu ilgiyi neye bağlıyorsunuz? -Takdir edersiniz ki üzerinden on beş yıl geçen bir edebiyat olayı bugün sözünü ettiğimiz. Hece dergisinin ilk sayısıyla birlikte doğan bir çocuk bugün on beş yaşında ve lisede okuyor; belki de bir Hece okuru; kim bilir belki de Hece'ye yazdığı öykülerini, yazılarını, şiirlerini yolluyor artık... Hece'nin on gün içinde iki baskı yapan ilk sayısı, bugün yayımlanan dergilerden on tanesinin toplam baskı sayısına denkti. Aslında sorunuzun doğru cevabı, her geçen gün yazarından yayıncısına edebiyatçılar eliyle biraz daha itibar kaybına uğruyan/uğratılan edebiyatmızın serüveniyle açıklanabilir bir durum. Zamanın ruhu dedikleri esintinin, en zor, en son etki edebileceği yer, belki de kalemle kağıdın arasındaki ilişkiydi ama yeterince nüfuz etti oraya da. Sözünü ettiğiniz ilgiyi oluşturan iki taraflı bir etmen sözkonusu burada. Birisi okur, diğeri de yazar tarafından oluşturulan ve her ikisinin de edebiyat ortamında, kalemin yüklendiği ve aynı zamanda okura ve yazara yüklediği sorumluluk bilinciyle buluşup yoğurulan bir ilişkidir bu. -Hece'nin çıkış öyküsü nasıldı? Hangi gerekçelerle edebiyat dünyasına dahil oldu, kimler, nasıl bir araya geldi? -'Bir dergi çıkarma'nın öyküsü anahatlarıyla aşağı yukarı aynı sayılabilir. Bu söylediğimiz, genel olarak 'dergi'den söz ettiğimizde elbette böyledir. Ne ki 'bir dergi'den söz ettiğimizde, işte o zaman her bir derginin öyküsü farklılaşır doğal olarak. Hayat'tan söz etmekle 'bir insanın hayatı'ndan söz etmenin arasındaki fark gibi... Diriliş, Edebiyat ve Mavera dergilerinin düşünce, edebiyat, sanat, duyarlık, algı atmosferinde yazıyı, yazmayı ve düşünmeyi öğrenmiş, buralarda yazmış arkadaşlarımızın önemli bir kısmıyla zaman zaman bir araya geldiğimizde, dergilerin, edebiyat ve sanat ortamlarının konuşulduğunda, hep bir dergi çıkarmaktan ve çıkartılması gerektiğini düşündüğümüz bu derginin nasıl bir dergi olacağından uzun uzun söz ederdik. Bu arkadaşlarımız arasında aynı düşünce ve duyarlıkları, aynı gelecek kurgusunu ve endişesini, aynı sanat ve edebiyat görüngesini paylaştığımız halde yazmayan arkadaşlarımız da vardı. Ömer Faruk Ergezen ve Faruk Koca bu arkadaşlarımızdan ikisiydi; Hece'nin bütün sorumluluklarını birebir paylaştılar bizimle; omuzları her zaman bu edebiyat ve düşünce yükünün altında oldu. Derginin fiilen çıkışıdan önce yaptığımız bütün görüşmeler, toplantılar, bir dünya görüşü ve duyarlığını, yazarlık ve yazı bağlamını da kapsayacak, hatta kuşatacak bir sorumluluk bilinci ve anlayışıyla yapıldı. Bu bilinci ve anlayışı bizimle paylaşacak her arkadaşımızı bu yazınsal ve düşünsel eyleme katılmaya çağırdık; yani derginin düşünsel ve yazınsal görüngesi olabildiği kadar kuşatıcı olmalıydı; bunun için de ağyarını mani, efradını cami bir anlayışı esas aldık. Bu bağlamda Diriliş, Edebiyat, Mavera, Yedi İklim, Kayıtlar... gibi dergilerde yazan arkadaşlarımızın çoğunluğu Hece dergisinde buluştu: Turan Koç, Ömer Lekesiz, Arif Ay, Hasan Aycın, Ali Göçer, İbrahim Demirci, Ali Ulvi Temel, Cemal Şakar, Necip Tosun, Cahit Yeşilyurt, Ali Karaçalı, Mevlüt Ceylan, Erdal Çakır, Atıf Bedir, Ömer Erinç, Gökhan Özcan, Ömer Aksay, İsmail Karakurt, Mustafa Muharrem, Osman Özbahçe, Kamil Aydoğan, Esfer Ölüç, Süleyman Sahra, Mehmet Solak, Abdurrahim Karadeniz, Kamil Yeşil, Mehmet Erdoğan, İsmail Kılıçarslan... ilk sayımızdaki isimlerden bazılarıydı. -Hece, istikrarlı bir şekilde her ay okuruna ulaştı. Günümüz koşulları düşünüldüğünde bu oldukça zor bir mesele. Hece bu sürekliliği nasıl sağladı? Hece'nin okurla kurduğu ilişki üzerine de konuşabilir miyiz? -'İstikrar' sözcüğünün, sorunuzla daha da belirginleşmesini istediğiniz bir dikkati gereği kadar ifade etmediğini, edemediğini düşünüyorum; bu dikkatin hem okur hem de yazarla paylaşılması sırasındaki ilişkinin salt bir yayıncılıktan, yayıncılık istikrarından daha başka anlam bağlarının olması, hatta bu bağların özellikle kurulması gerekir. Eğer bu bağlar kurulamamışsa çok kötü; eğer kurulmuşsa bu anlam bağına da istikrar diyemeyiz; dememeliyiz. Düşünce, sanat, edebiyat ve inanç bağıyla zamana karşı sağlanan bilinçli ısrar, hem mahiyeti hem de tezahürü itibariyle istikrardan çok farklı bir eylemlilik halidir; böyle olması gerekir. Bir derginin 'şu gün çıkar' ifadesiyle yayına başlaması, bu eylemlilik halinin bir akte/sözleşmeye dökülmesinden ibarettir; bu sözleşme için karşınızda kaç insanın olup olmadığının ve bu insanlarla yüz yüze gelip gelmediğinizin hiçbir önemi yoktur. Bu bilinçli sözleşme dikkati, sizi her zaman teyakkuz halinde tutar; aksi durumlar ise eylemlilik halinde düşülen bir gafletten ibarettir. Bir dergi eğer 'her ayın birinde' çıkıyorsa, bir kez de ayın üçünde, beşinde çıksa ne olur, diyemezsiniz. Ayrıca, en azından düşünce ve yazı ahlakıyla bağdaşır bir durum değildir bu. Kaldı ki en sıradan görülen herhangi bir iş ahlakı bile bu biganeliği kaldıramaz. Edebiyat dergisi çıkarken, her ayın birinde, yeni sayının Ankara'daki ve Kadıköyü'ndeki bir kitapçıya aynı saatte bırakılması çok önemliydi başta Nuri Pakdil olmak üzere Edebiyat dergisiyle ilişkili bütün arkadaşlarımız için. -Aynı zamanda önemli boşlukları dolduran özel sayılar hazırladınız. Ne tür gerekçeler Hece'yi bu özel sayılar hazırlamaya itti? -İtmekle olacak ve yapılabilecek işler değil bunlar... Eninde sonunda bir temel kavrayış ve temel bir görüngeye sahip olma işidir. Daha doğrusu, bir sorumluluk alanında durup durmadığınız ve her zaman buradan hareket edip etmediğinizle birebir alakalıdır. Her durumda, her alanda bir işin başına geçtiğinizde, o işe inanmaktan sonra iki hususun çok önemli ve süreç açısından da çok belirleyici olduğunu düşünüyorum. Birincisi, ne yapacağınızı iyi bilmek; ikincisi de nasıl yapacağınızı iyi bilmek; elbette yapacağınız işin ne derece gerekip gerekmediği ve sizden önceki süreçle başladığınız sürecin maddi manevi bütün koşullarıyla birlikte... Özel sayılarımız iki izlekte oluştu: Birinci izlekte düşünce, sanat, edebiyat öncülerimizin, özellikle de son yüzyılda Türkiye'nin düşünce, edebiyat ve kültür hayatında belirleyici isimlerin birikimlerini, katkılarını topluca hatırlamaya, hatırlatmaya ve değerlendirmeye ve günümüz edebiyatının önüne koymaya çalıştık. Bu bağlamda Türk düşünce ve edebiyatına son yüzyılda yön veren, her biri yine düşünce ve edebiyatımızın Hece Taşı konumunda olduğunu düşündüğümüz Mehmet Akif Ersoy, Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Rasim Özdenören, Nurettin Topçu, Cahit Zarifoğlu, Cemil Meriç, Nazım Hikmet, Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Hamdi Tanpınar... özel sayıları oluştu. İkinci izlekteyse düşünce ve edebiyatımızın tematik sorunlarını irdeleyen ve adeta bir tür sayımını, dökümünü yapmayı amaçlayan Türk Öykücülüğü, Türk Şiiri, Türk Romanı, Eleştiri, Hayat Edebiyat Siyaset, Çocuk Edebiyatı, Mektup, Modernizmden Postmodernizme, Şehirlerin Dili, Yerlilik, Gezi... özel sayıları oluştu. -Ocak 2004'ten itibaren de bir ikinci dergi olarak Heceöykü'yü çıkarmaya başladınız. Neden salt bir öykü dergisine yöneldiniz? Bu derginin çıkış süreci hakkında da bilgiler veririr misniz? -Heceöykü dergisi de bugün kırk beşinci sayısıyla birlikte sekizinci yılına girdi. Biliyorsunuz Heceöykü iki ayda bir yayımlanıyor. Durup dururken doğmadı Heceöykü dergisi de; haydi, bir de öykü dergisi çıkaralım, diye başlamadık işe. Aslında Heceöykü'nün çıkış serüveni de Hece'ninkiyle birlikte başlar; yani dergi düşüncesi olarak her iki dergi birlikte doğdu fakat Heceöykü'nün yayına başlaması Hece'den yedi yıl sonra gerçekleşti. Hece'yi yalnızca bir dergi değil, bir kurum olarak düşündük 1997'de: Üç dergi, bir yayınevi, bir de kültürevinden oluşan bir kurum olarak... Edebiyatın bütün türlerini ve sorunlarını kapsayan, genel anlamda bir edebiyat dergisi; bir öykü dergisi; bir de düşünce dergisi! 'Hece' adında karar kıldıktan sonra, dergileri de Hece, Heceöykü ve Hecedüşünce olarak adlandırmayı tasarlamıştık. Üçü aynı anda başlamasa bile ardı ardına yayımlamayı düşünüyorduk. Daha sonra da Hece Yayınevi ve Hece Kültürevinin faaliyetleri başlayacaktı... Artık yalnızca Türk öykücülüğüyle sınırlı değil Heceöykü'nün açısı; tarih, kültür, inanç ve düşünce coğrafyamızın öykücülüğü de Heceöykü'nün açısına giriyor. -Hece, günümüz şiir, edebiyat ve dergicilik ortamını nasıl değerlendiriyor? Kendisini bu ortam içerisinde nasıl konumluyor? -Günümüzün edebiyat, dergi ve yayın ortamıyla hem zenginleşmeye hem bu ortamı katkılarımızla zenginleştirmeye hem de bu ortamın afetlerinden korunmaya çalışıyoruz. Bildiğiniz gibi başkalarının yaptığı iş üzerine ve başka hayatlar üzerine her zaman daha kolay konuşur insanoğlu; kendi yaptığı iş ve kendi hayatı söz konusu olunca da o kadar kolay konuşup ahkam kesemez. Kendimize tanıdığımız hoşgörüyü, esneme payını, yanlış yapabilme hakkını karşımızdaki insanlardan çok kolay esirger, karşımızdaki insanlara karşı çok daha katı bir sıkıdüzen uygularız. Elbette bu insani zaafımız, edebiyat ve sanat ortamında da böyle tezahür ediyor. Her insanın kendisine, kendi yeteneğine, yaptığı işe inanmasında bir sorun yok elbette; ne ki kendi yeteneğimizin ve yaptığımız işin sınırlarını bilmemiz, önümüzdeki ve ardımızdaki insanların da sınırlarını iyi görebilmemiz gerekir. Tersi durumlarda kendimizi, körlüğümüzle ördüğümüz hücremize hapsetmekten başka bir şey yapmış olmayız. Kendi sesimizle tek başımıza gökkubbeyi doldurduğumuz sanısına kapıldığımızda ancak kendi kulaklarımıza yazık etmiş oluruz. -Derginiz şair ve yazarlarının, eleştirmenlerinin ürünlerini kitap olarak da basıyorsunuz. Hece Yayınları'nın sunduğu kitaplar üzerine konuşabilir miyiz? Yayıneviniz bastığı kitaplarla nasıl bir boşluğu dolduruyor sizce? -Yalnızca dergimizde yazanların kitaplarını yayınlamıyoruz Hece Yayınlarında; doğudan batıya evrensel bir sanat, edebiyat ve düşünce görüngesinden hareket etmeye ve bu birikimi değerlendirmeye çalışıyoruz. İmkanlarımızın elverdiğince dergilerimizde birlikte olduğumuz arkadaşlarımızın yayınevi aramamalarını sağlamaya ve bu nedenle de onların kitaplarını öncelikle yayımlamaya çalışıyoruz. Hem yayımlanacak kitapların çokluğu hem de imkanlarımızın kısıtlı oluşu nedeniyle elbette bu her zaman mümkün olmayabiliyor. Bugüne kadar edebiyat türlerinin hemen hepsinde kitap yayımladık; şiir, öykü, roman, deneme, eleştiri, söyleşi... Ayrıca din, felsefe, sanat, tarih, sosyoloji, estetik, biyografi, prestij kitaplar ve anma niteliğinde edebiyatımızdan, düşünce hayatımızdan işaret edilmesi, birikimlerine dikkat çekilmesi gereken kişiler üzerine kitaplar da yayımlıyoruz; bu tür kitaplarımız, Hece dergisinin kişi özel sayılarının bağlamında ve izleğinde, onları tamamlayıcı nitelikte hazırlanan kitaplardır. -Ankara'dan yayınlanan önemli dergilerin başında geliyorsunuz. Ankara'nın dergicilik tarihi, sürecini de dikkate alarak, Hece bu kronoloji içerisinde nerede duruyor? -Edebiyat, düşünce ve kültür hayatımızda belirleyici dergilerden çok azı Ankara'da yayınlanmıştır bugüne kadar. Bu, esefle karşılanacak bir durum değil elbette. Hatta, belki size şaşırtıcı gelebilir, Ankara'da yayımlanan iki derginin ve bir yayınevinin yöneticisi olarak böyle olması gerektiğini düşünüyorum. Dünü, bugünü ve yarını itibariyle bir bütün olarak baktığımızda Türkiye'de yalnızca edebiyatı, düşünceyi ve kültürü İstanbul belirlemiyor; Türkiye'nin yönetilmesi anlamında siyaseti, yine Türkiye'nin hem kendi sınırları içinde hem de dünya ölçeğinde ekonomik ve ticari döngüsünü de İstanbul belirliyor; yani her zaman İstanbul, Türkiye olmuştur; zaten dünyada da İstanbul böyle algılanmıyor mu? Türkiye nüfusunun düşünce, kültür, sanat ve edebiyat ilgisi açısından bir oranlama yapılacak olursa yine İstanbul'un Türkiye geneline göre çok büyük farkla önde ve belirleyici olacağı kanaatimce kesindir. Dolayısıyla edebiyatın, düşüncenin, kültürün, sanatın İstanbul merkezli olması kaçınılmaz bir durumdur. İstanbul'da yayımlanan her dergi mutlaka böyle olmasa da belirleyici dergilerin, istisnalar olmakla birlikte, İstanbul'da yayımlanması doğaldır. Yayıncılığın kolaylaşması ve internet iletişiminin sağladığı imkanlar nedeniyle İstanbul dışında, Anadolu'da dergilerin ve yayınevlerinin çoğalması bu gerçeği değiştirmiş değil kanaatimce. Bugün de hala Anadolu'da yayımlanan bir dergi ya da kitap, önce İstanbul'a gider ve oradan dağıtıma girer; büyük oranda da İstanbul'da okuyucu bulur. Özellikle bizim edebiyat ve düşünce izleğimizden baktığımızda Ankara'da yayımlanan ve iz bırakan dergi çok fazla değil. Edebiyat dergisi, 1969'dan 1985'e kadar on altı yıl Ankara'da yayımlanmıştır. Ardından 1976'dan itibaren Mavera dergisi beş altı yıl Ankara'da yayımlanmış ve sonra da İstanbul'a taşınmış ve kapanıncaya kadar da İstanbul'da yayımlanmıştır. Hemen hemen aynı yıllarda Aylık Dergi, doksanlı yıllarda da Kayıtlar dergisi Ankara'da yayımlanan dergilerdendir. Bir devlet dergisi olan Türk Dili'ni saymazsak 1960'lı ve 1970'li yıllarda da Ankara'da önemli sivil dergilerin yayımlandığını biliyoruz. Seçilmiş Hikayeler dergisi bunlardan birisidir... Bugün Ankara'da yayımlanan dergilerinse yarının edebiyatını, sanatını ve kültürünü ne derece belirleyici olacağını, yarına etkilerini gördükçe konuşacağız elbette."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/huseyin-su-ile-soylesi-1", "text": "-Hece dergisinin ilk sayısının yayınlandığı Ocak 1997 yılından bu yana isminiz Hece dergisiyle birlikte anılıyor. Hece dergisiyle birlikte anılmaktan memnun musunuz? Hece'nin sizin için anlamından söz eder misiniz? Yazmayı ertelemek zorunda bırakıyor mu dergicilik. Bir özveriyi göğüslediğiniz aşikar. Omuzlarında Hece dergisini taşıyan Hüseyin Su, sadece yazmakla uğraşsa daha çok eser verebilir miydi? - Elbette menunum. Sadece ben değil, on sekiz yıldan beri Hece dergisiyle birlikte var olan ve anılan bütün arkadaşlarımın da memnun olduğunu düşünüyorum. Kolay değil, on sekiz yıl yaza yaza, düşüne düşüne birlikte yol alıyorsunuz; bir merdiveni basamak basamak gökyüzüne uzatmak ve her basamakla birlikte sizin de tırmandığınızı görmeniz gibi bir durum bu... Bir ömrün yarısı neredeyse ve bir eylem içinde gece gündüz süren kalem ve kağıt yoğunluğu içinde geçiyor. Bizimle birlikte on sekiz yıl önce Hece dergisinde yazmaya başlayan yirmili yaşlardaki genç arkadaşlarımıza bakıyorum, kırklı yaşlarda olgun birer yazar ve şair oldu hepsi de. Hece dergisiyle birlikte doğan çocuklar üniversite öğrensi bugün ve bunlardan bazıları Hece ve Heceöykü dergilerinde şiirler, öyküler, yazılar yazıyorlar. Bu süre zarfında birçok sıkıntılar, zorluklar da yaşandı elbette ama her şeye karşın mutluluk veren bir süreç yaşadık Hece dergisiyle birlikte. Bugün, Hece, Heceöykü dergileri ve Hece Yayınları toplam olarak kurumsal anlamda çok önemli bir birikim oluşturmuş durumda. Bu birikimi var eden, bu birikime emeği geçen bütün arakadaşlarımızla birlikte elbette mutluluk duyor ve Türkiye için de bu birikimi önemli ve anlamlı buluyoruz. Her iki derginin ve yayın evinin benim açımdan yazmayı ertelediği, zaman bırakmadığı doğru elbette. Her ne kadar dışardan bakıldığında işimizin ortaya çıkan sonuçları çok profesyonel gibi görünse de bizler, amatör olarak çalışıyoruz. Hemen her işi iki üç kişiyle yapıyoruz. Bu nedenle okumak ve yazmak için gereği kadar zamanımızın olmadığı açık. Ama bunu benim açımdan bir özveri olarak değil de bir sorumluluğun yerine getirilişi olarak görmek gerekir, diye düşünüyorum. İnsanın her eylemi, üstlenilen sorumluluğun gereğince yerine getirilişiyle amacına ulaşır. El ucuyla öylesine tutulan hiçbir eylem, olması gerektiği gibi ortaya çıkmaz. Sadece yazmakla uğraşsaydım daha verimli olabilir miydim; doğrusu, emin değilim. Çünkü kader hükmünü her zaman yürütür. Ancak insanoğlu beşeri açıdan, her şey istediği gibi yürüse sanki daha farklı sonuçlar alacakmış gibi görür geleceğe bakınca. Bizim de böyle bakmamız insani ama bu sonucu değiştirir miydi bilemiyorum. -Hece dergisinin özel sayıları ile önemli boşlukları doldurdunuz. Yayınladığınız özel sayıları ve gelecekte düşündüğünüz özel sayı konularını anlatabilir misiniz? -Hece dergisinin özel sayılarının, Hece'nin kurumsal düşünce görüngesiyle ve geleceğimize yönelik bir köprü kurmak amacına matuf olarak yapıldığının altını özellikle çizmek gerekir. Sadece bazı sayılarımızı ciltler halinde yayınlayalım... gibi bir düşünceden hareketle değil, düşünce ve edebiyat geleneğimizin birikiminin sayımını dökümünü yaparak bir toplam halinde düşünen, yazan insanların önüne koyalım ve geleceğe yönelik sağlam bir köprü kuralım amacıyla yapıldı özel sayılarımız. Bugün itibariyle (Haziran 2014) yirmi sekiz özel sayımız oldu; bu da yirmi sekiz cilt demektir. Bunların on dördü konu merkezli, on dördü de kişi merkezlidir. Konulu özel sayılarımızda, edebiyatımızın ve edebiyattan bakarak düşünce dünyamızın sorunlarını, ana izleklerini geleceğe dönük bir yöntemle derli toplu görmeye ve göstermeye çalıştık. Kişi merkezli özel sayılarımızdaysa yine edebiyatımızın ve düşünce dünyamızın önemli yazar ve düşünürlerinin birikimlerinin genel özellikleri ve sorunlarıyla birlikte görülüp değerlendirilmesi amacıyla ortaya koymaya çalıştık. Eksiklerimiz de olmakla birlikte, şimdiye dek Türkiye'de bu anlamda yapılan çalışmalardan çok dana ileride sonuçlara ulaştığımızı söyleyebiliriz. Hece dergisinin özel sayıları üzerinden rahatlıkla geleceğe ve geçmişe dönük bir edebiyat ve düşünce tarihi okuması, değerlendirilmesi yapılabilir. Örneğin, üç yıldan beri medeniyet bağlamında özel sayılar yapıyoruz ve çok önemli üç cilt çıktı ortaya: Medeniyet Özel Sayısı (Haziran 2012), İslam Medeniyeti Özel Sayısı (Haziran 2013), Batı Medeniyeti Özel Sayısı (Haziran 2014). Biliyorsunuz her yıl iki özel sayı yapıyoruz. Bundan sonraki özel sayılarımız da aynı dikkatle, titizlikle, yine aynı düşünce izleğinden ve gelecek görüngesinden yapılacaktır. Geleceğe tuttuğumuz açımız ne denli geniş ve sağlamsa, biz de o denli sağlam basarız toprağa; özel sayılarımızın anlamı ve amacı budur. -Teknolojinin, özellikle bilgisayar ve internet teknolojisinin olumlu yanlarının yanında, edebiyatçılar için birçok olumsuzluklar da barındırdığı bir gerçek. Teknoloji, edebiyatçıları nasıl etkiliyor? Özellikle yeni başlayanlar için teknolojiye yaklaşım konusunda tavsiyeleriniz nelerdir? -Teknoloji, bugün çok geniş bir anlam alanına ve aynı zamanda da hayatımıza egemen olan bir kavram. Siz tabii ki öncelikle yazarların kullandığı bilgisayar ve internet teknolojisinden söz ediyorsunuz. Ayrıca bunun dışında yazarların hayatını da diğer insanların hayatını olduğu gibi kuşatan ve etkileyen bir teknolojik egemenlik var. Bu, insan olarak bir yazarın ve sanatçının dünyasını da belirliyor elbette. Bununla da sınırlı değil, bakış açısını, algısın, düşünüşünü ve eserlerini de bilirliyor. Bunları iyi ya da kötü anlamında değil, bir tespit olarak söylüyorum. Yazarların ve sanatçıların, düşünme ve yazma aşamasında birinci dereceden kullandıkları ve etkilendikleri teknolojinin yarar ve zararlarının konuşulmasından daha çok, teknolojik kuşatmanın, ontolojik bağlamda düşünme ve yazma eyleminin tabiatı açısından bakılıp değerlerdirilmesinin daha doğru olacağını düşünüyorum. Faydacı yaklaşım, her tür işte olduğu gibi yazma eylemi bağlamında, yazı ve düşüncede de doğru sonuçlar vermeyebilir. Her zaman eylemin tabiatının ve ahlakının esas alınması gerekir. Örneğin yazmak eyleminin, artık öğrenilmesinin gerekmediği gibi bir algı oluşturdu hayatımıza egemen olan teknolojik kolaylık. Bilgi de öyle; her şey, her yerde, hatta ayaklar altında döküm saçım olmuş durumda; mezbelelikten istediğiniz kadar toplayabiliyorsunuz ve hiçbir zaman emek vermenize, bedel ödemenize de gerek kalmıyor. Düşünmek de yazmak da yayımlamak da artık bir süzgeçten geçmiyor; her an, her yerde mümkün ve darası düşülmeyen, bir sıradanlık içinde sürdürülen eylem oldu. Kimsenin düşünmek ve yazmak için kendisine ait bir dile ve kendi üslubuna ihtiyacı kalmadı; okuyan da yazan da gerekli görmüyor bunu. Düşünce ve yazı bağlamında, cümle kurmak eylemi, artık bir bilgi, ciddiyet ve emek gerektirmiyor. Bilgisayarı olan yazabiliyor, internete girebilen herkes de yazdığını yayımlayabiliyor; böylece eldeki metin de yayımlanmış oluyor; yayımlanmış kabul ediliyor herkes tarafından. Edebiyat ve düşünce hayatımıza egemen olan bütün bu ve benzer yaklaşımların temelde düşünceye ve yazıya zarar verdiğini düşünüyorum. Bizim bu genel değerlendirmemizin dışında kalan siteler, bloglar vb. sanal ortamların bazıları bir dergi ve kitap ciddiyetiyle yayımlanabilir; kuşkusuz böyle olanları da vardır. -Günümüzde aktüalite, siyaset, tarih gibi konularda birçok örnekleri bulunan elektronik dergicilik hakkında düşünceleriniz nelerdir? Edebiyat dergileri için de gelecekte bu şekilde bir eğilim söz konusu olabilir mi? Olursa faydaları ve zararları nelerdir? -Genel eğilim bu yönde ilerliyor. Böyle olmasın, demenin bir yararı yok. Bugünkü algı ve ahlakla bir yanılsama içinde ve sanal da olsa bir tür sözü edilebilirlik peşinde gidildiğini düşünüyorum. Örneğin sözünü ettiğiniz bir dergi sitesinin okuyucusu ne kadardır, okuyucu profili nedir, gibi sorulara sağlıklı cevaplar bulmak mümkün değil sanırım. Günde kaç kişinin o siteyi 'tıkladığı' açısından bakılıyor ve bu sayı bir övünme ya da yerinme konusu olabiliyor. Benim bu konudaki düşüncem şudur: Tıklayıcı, okuyucu değildir! Dolayısıyla tıklayıcı sayısı da okuyucu sayısı değildir. Sanal ortamda dolaşan insanların, düşünce ve yazı açısından, ne kadarının ciddi bir ilgilerinin olduğu hepimizin bildiği bir husustur. Buna rağmen, hem okumak hem de yazmak açısından sanal bir aldanışı tercih ediyor edebiyat ve sanat kamuoyu. Bir yazar, takipçi ve arkadaş sayısını okuru sanmak gibi gafleti, bile isteye tercih ediyor. Halbuki biliyor bunun doğru olmadığını. Benim bu konuda en çok rahatsız olduğum da yazarın ve sanatçının kendi kendisini bu duruma düşürmesidir. Bugün asıl özelliklerini ve işlevlerini büyük oranda kaybetseler de edebiyat ve düşünce dergileri, sadece yazılanların yayımlandığı yerler değildir. Aynı zamanda, bir tür düşünme ve yazma açısından kalemlerin ve dillerin terbiye edildiği ocaklardır. Düşünmeyi ve yazmayı buralarda öğrenir insanlar. Bir duruş, tavır, dil, üslup, tarz ve okur yazar ilişkisini hal olarak bu ocaklarda kazanırız. İnsan, eninde sonunda gidebildiği yere kadar gidecek ve yolculuğunun bedelini de ödeyecektir. Çünkü insan olarak hepimiz için ancak kazancımız vardır. -Neyi anlattığınıza önem verdiğiniz kadar nasıl anlattığınıza da önem veriyorsunuz. Neyi ve nasıl kavramlarının birbirine karşı üstünlüğü var mıdır? Hangi kaygının ön planda olması gerekir? - Yazıya ve düşünceye dair öğrendiklerimin hemen hepsini Edebiyat dergisinin yazı, düşünce, sanat ve edebiyat anlayışı ve atmosferi içinde öğrendim. Daha sonra çok farklı edebiyat anlayışlarını ve atmosferlerini gördüğümde, Edebiyat dergisinin ne denli farklı bir dil ve düşünce ocağı olduğunun bir kez daha farkına vardım. Bir yazar ve düşünce insanı için her şeyin, evrensel bağlamda algılanması ve çok incelikli bir dil ve duyarlıkla da kalem ve kağıt ilişkisine yüklenmesi gerektiği öğretiliyordu burada. Bu açıdan bakıldığında, yalnızca 'neyin' analtıldığı, 'nasıl' anlatıldığı ve yazıldığı değil, bizce 'nerede' anlatıldığı ve yazıldığı da çok önemliydi. O kadar önemliydi ki 'nerede' yazdığımızı, 'ne' yazdığımızdan üstün tutardık. Bu doğruydu. Çünkü, yazdığımızın değeri ne denli önemli olursa olsun, yazdığımız yer, onu ya olduğundan daha çok yüceltir ya da olduğundan daha aşağı çekebilirdi. İlke şuydu: Bir yazarın ne yazdığından daha çok, nerede yazdığı önemlidir. Buna, bir tür zemin yoklaması ve mekan bilinci de diyebilirsiniz. Yazı hayatım boyunca, tecrübelerim bana her zaman bu ilkenin çok doğru olduğunu gösterdi. Çünkü bir yazara, özgün bir 'duruş' kazandıran yalnızca düşünceleri ve eserleri değil, aynı zamanda durduğu yerdir; yani bir yazarın ait olduğu, görüldüğü, birlikte anıldığı bir yeri'nin olması ve her yerde olmaması gerekir. Her yerde olmak ve görünmek, aynı zamanda hiçbir yerde olmamak ve görünmemek anlamına da gelir. Elbette sanatta ve edebiyatta, içerik kadar biçim ve dil de önemlidir. Hatta, Sanat, biçimdir. diyen sanatçıların sözünü yabana atmamak da gerekir. Bununla birlikte ben, 'neyi, nasıl, nerede' yazmak ve söylemek konusunda bütüncül bir açıdan bakılıp düşünülmesi gerektiği kanaatindeyim. Yazara göre bir öncelik sıralamasının yapılması belki anlaşılır olmakla birlikte, hiçbir sanat ve edebiyat eserinde bu bütünlüğün gözardı edilebileceğini düşünmüyorum. -Öykülerinizde en çok ilgimi çeken, etkileyici bulduğum özellik isimleri oldu. Öykülerinizin isimlerinde bir şiirsellik olduğunu düşünüyorum. Öykülerinizin isimlerinden ve isimlerin öykülerinden bahseder misiniz? -'Şiirsellik' sözüyle anlatılmak istenen, bir öykü, roman, deneme, hatta şiir türü için iyi bir özellik ya da övgü müdür, doğrusunu isterseniz bundan pek emin değilim. Şiir gibi veya şiire ait özellikleri taşıyor, anlamında kullanılıyor bu ifade. Bununla birlikte her tür, bir başka türün imkanlarını değerlendirebilir, bu imkanlarla zenginleşebilir. Bu yararlı da olabilir doğru yapıldığında. Ama 'şiirsel' bir öykü, roman, deneme... zayıf bir eserdir ve bu nedenle de bir başka türe yaslanarak ayakta kalıyor demektir. Örneğin, sorunuza çok yakın gelebilecek bir öykümün adı olan, Alnımı Uzatıyordum Rüzgarın Dudaklarına, cümlesi, hiç şiirsel değildir kanaatimce. Bir betimleme cümlesidir. Öykülere ve kitaplara ad koymam konusunda, genel ve ortak bir beğeni aldığımı söyleyebiliriz. Dize adlar koymayı severim öykülere, hatta yazılara da, çoğu öykülerde ve yazılarda da öyle olmuştur. Önce kitapların ve öykülerin adlarını koyar, sonra da yazmaya başlarım. Elbette bunların değişikliğe uğradığı olur. Öykü ve kitap adlarının çok azının 'öyküsü' vardır bende. Genel olarak imge, simge ve bir düşüncenin açılımı olan, çağrışımlı cümleler ya da sözcüklerden oluşan adlar koymaya çalışır ve dikkat ederim. Örneğin, Gülşefdeli Yemeni, bir kasabada geleneksel usullerle ayakkabı imal eden dükkanların bulunduğu eski bir çarşıda ilk kez gördüğüm ve adını da ilk kez orada duyduğum salkım salkım asılmış gülşefdeli yemenilerle karşılaştığımda; bir öykü yazmalıyım ve adı Gülşefdeli Yemeni olmalı, dediğim öykümdür. Eğer bu bir öykü adının 'öyküsü' sayılabilirse böyle doğdu. -Özellikle kısa öykü, bazı yazarlarca 'şiirin saçları uzun kız kardeşi' olarak tanımlanıyor. Siz de öykülerinizde şiirsel olarak nitelendirilebilecek unsurları ustalıkla kullanıyorsunuz. Öyküde şiirselliğin dengesini nasıl sağlıyorsunuz? -Öykü adlarının şiirselliği üzerine konuşurken bu konudaki düşüncelerimi belirttim ve şiirsellik kavramıyla vurgulanmaya çalışılan meramın, her ne kadar iyi niyetli olursa olsun edebiyat açısından bir doğruluk payı olmadığnı ifade etmeye çalıştım. Belki bunların hepsini sanat düzleminde değerlendirip anlamak ve sanatla ifade edilmeye çalışılan insani inceliğin, dil inceliğinin türlerdeki tezahürü olarak görmek daha doğru olur. Bu açıdan bakıldığında öyküde sağlanması gereken dengenin, edebiyat ve sanat gerçekliği ile hayatın gerçekliği arasındaki ana bağın kuruluşu sırasındaki dikkat ve ustalığın başarısında aranması gerekir. Dilin gücünde aranması gerekir. Bizim sanata ve edebiyata inancımızı, güvenimizi artıran da bu ana bağın sahihliği olsa gerektir, diye düşünüyorum. Bize, 'İşte bu öykü olmuş, şiir, roman ve deneme olmuş; bu edebiyattır...' dedirten temel etken de sanatçının bu damarla kurmayı başardığı insani varoluş bağıdır. Dilin gücüdür. İnsan kendi hayatını bile atlayabiliyor ama bu bağı hiçbir zaman atlayamıyor. Kurnazlık oyunlarından söz etmiyorum. Kanaatimce sanatın ve edebiyatın 'dengesi' dediğiniz ibrenin gösterdiği doğru da budur. Yoksa biraz şiirden, biraz romandan, biraz da denemeden alarak bir öykü oluşturmak mümkün olmadığı gibi yapılanlar da öykü değildir. Edebiyattan anladığım kadarıyla bu hiçbir zaman mümkün de değildir. Böyle olduğunu ve böyle yapılacağını sananların ortaya koydukları da ancak kanaatimizin doğrulandığını göstermeye yetiyor. Öykü adıyla yayımlanan 'metinlere' kolay kolay 'öykü' demiyoruz. Şiirin saçlarının uzunluğu ve kısalığına gelince... Ne kadar uzun olursa olsun hiçbir edebi türün saçlarından kesilen kırpıntılarla bir başka türde, yeni bir eser oluşturulması mümkün değildir. -İmge kullanımı açısından, şiir ve öykü arasında farklar var mıdır? Olmalı mıdır? -Elbette vadır. Olmalıdır da. Öncelikle bir 'şiir dili' bir de 'öykü dili' olduğunun ayrımının farkında olmalıyız. Sonra da imgenin şiirde ve öyküde kullanımını, şiir dili ve öykü dilinin kullanımı ve imkanları açısından bakıp değerlendirmek gerekir. Yani imge, şiir dilinde nasıl kullanılır, öykü dilinde nasıl kullanılır; gösterdikleri ve taşıdıkları anlamlar açısından anlaşılmaya çalışılmalıdır. İmgenin sözlükteki karşılığı şöyle: 'Zihinde tasarlanan ve gerçekleşmesi özlenen şey, düş, hayal, hülya; duyu organlarının dıştan algılandığı bir nesnenin bilince yansıyan benzeri; duyularla alınan bir uyaran söz konusu olmaksızın bilinçte beliren nesne ve olaylar, hayal, imaj.' Edebiyat eserleri değerlendirilirken, imgeci anlatım ya da imgeci şiir, imgeye yaslanan şiir, imgelerle yüklü şiir ya da anlatım... gibi tanımlamalarla sık sık karşılaşırız. İmgenin sözlük tanımına bakınca da görüyoruz ki sanatçı muhayyilesiyle, algısıyla, duyusuyla içiçe geçmiş bir kavramsal alandan söz ediliyor. Bu açıdan bakınca, doğal olarak sanatçının imgelerle düşündüğünü söylemek gerekir; bu doğrudur da. Elbette her sanatçı, kendi sanat dilinin elverdiği kadar imgeyle ilişki kuracak ve imkanlarını değerlendirecektir. Bir imge, şiir dilinde farklı, öykü dilinde daha farklı bir anlama bürünür; bürünmelidir. Böyle bir durum, şiirin öykünün imkanlarından, öykünün de şiirin imkanlarından yararlanmasından çok farklı ve başka bir şeydir. Örneğin mavi bir denizin görünümünü anlatan imgenin şiirdeki kullanımıyla öyküdeki kullanımını düşündüğümüzde bunu daha iyi kavrayabiliriz. -Efendim, sizin sosyal medyada paylaştığınız bir soruyu, müsaadenizle tekrar size yöneltmek istiyorum: Bir entelektüel hayatı nasıl tecrübe eder, düşünür ve yaşar?... Entelektüel kim?... Okumakla, bilmekle ve 'olmakla' ne kadar ilgili acaba?.. -Entelektüel, aydın, sanatçı, yazar... gibi kavramlarla gözümüzde ve gönlümüzde tecessüm eden insanla, bu sıfatları taşıyan ve aramızda yaşayan insanların yüklendikleri sorumluluklar ve birer 'insan' olarak hayatta tekabül ettikleri yer arasında her zaman çok önemli farklar olduğunu görüyor ve böyle düşünüyorum. Belki hemen her ülkede bu kavramlarla anılan ve tanımlanan insanlar büyülü, farklı ve özel bir anlam ifade eder ama bizim ülkemizde, biraz da bu kavramların geldikleri uygarlık yönü itibariyle çok daha ayrıcalıklı bir yerlerinin olduğu düşünülür her zaman. Entelektüelin hem sorumluluğu hem de toplumsal tekabüliyeti açısından bizim düşünce, kültür, sanat ve debiyat dünyamızdaki, genel anlamda da hayat algımızdaki yerinin farklı olduğu, hatta olması gerektiği gibi bir ayrımın üzerinde durulmaz pek nedense. Durulmadığı için de genellikle entelektüelle neyi anlatmak istediğimiz ve entelektüelin sahip olduğu ya da olması gerektiği donanımlar, toplumsal, siyasal muhalefet, sanat ve edebiyat işlevi açısından yüklediğimiz özellikler ve beklentilerimizle yüz yüze geldiğimizde, şaşırır ve tam anlamıyla kendimiz, aidiyetlerimiz ve koruduğumuz değerlerimizle çelişkiye düşeriz. Örneğin, entelektüelin tartışmasız en belirleyici vasfı kabul edilen her şartta muhalif olmak tavrı karşısında, çoğu okumuş yazmış ve kendisini rahatlıkla ilk anda entelektüel olarak tanımlayabilecek insan, çelişkiye düşer. Bunu sadece 'inanan insan' açısından söylemiyorum, dünya görüşü ne olursa olsun ortalama bir 'Türk okur yazarı'nın da bu çelişkiye düştüğünü görürüz. Entelektüel kavramı her kültür ve inanç ikliminde aynı kavramsal bağlamla ifade edilmez ve işlevsel olamaz. Buradan, çoğu konuda olduğu gibi 'bize göre bir entelektüel' gibi anlamsız bir talebe ulaşmak değil amacım elbette. Sorum şuydu; örneğin bir Fransız entelektüeliyle bir Türk, İran, Mısır... entelektüeli, inanç ve kültür kodları itibariyle hayatı nasıl tecrübe eder, nasıl düşünür, nasıl tavır alır ve her durumda nasıl muhalif olabilir? Entelektüel kim, sorusunu kültür ve düşünce kodları, kavramsal aidiyetleri ve bağlamı içinde ele alıp anlamaya çalıştığımızda çoğu insan, kendisine de entelektüel dediği insana da sanırım artık 'entelektüel' diyemeyecektir. Ayrıca demek de gerekmiyor kanaatimce. Entelektüellik, okumakla, yazmakla, bilmekle ilgilidir elbette ama asıl bağlamı ve belirleyici vasıfları bir düşünce ve kültür iklimine ait hayat ve algılama biçimiyle alakalıdır. Bizdeyse genellikle hayat algısına bakarak değil, çok okuyup yazana, hatta okur yazara entelektüel denir. Cheap Uggs For Sale -Farklılıkların öne çıkarıldığı, ötekileştirmenin hat safhada olduğu günler yaşıyoruz. Bu günlerde 'bütünleşme' yönünde entelektüele düşen sorumluluklar konusunda değerlendirme yapabilir misiniz? -Türkiye özelinde bakıp da konuşursak ötekileştirme diye tanımlanan sosyolojik ve siyasal baskılamanın, sindirmenin, adeta bir silah olarak kullanılarak bu denli öne çıkartılmasını, zaman zaman da tırmandırılmasını ne yazık ki önce entelektüellerin yaptığını görürüz. Tahammülsüz olan bizde halk değil, entelektüeller, aydınlar ve siyasa insanlarıdır. Hem entelektüel, sanat, edebiyat ve kültürel planında, hem de toplumsal ve siyasal planda farklılıklara hayat hakkı tanımaz Türkiye entelektüeli, tahammül de edemez. En yakınında duranla bile konuşamaz, anlaşamaz. Türkiye'de ne yazık ki entelektüel; huysuz, geçimsiz, tahammülsüz, omuz omuza durmasını beceremeyen, ısırgan, her kesimle kavgalı, kasıntı, hatta mız mız, sorumluluk üstlenmeyen, hiçbir konuyu bilmeyen ama her konuda düşüncesinin olduğunu sanan, hiçbir konuda önerisi ve sözü olmayan yapmacık bir tavır içindedir. Bunalımı yapaydır. Ancak kitaplardan okuduğu kadar entelektüeldir; arkasına hayatını koyduğu, bedelini hayatıyla ödediği bir iddiası ve bu iddiayı taşıyabilecek güçlü omurgası yoktur. Dolayısıyla böyle bir profile sahip olan entelektüelden bütünleştirici bir sorumluluk beklemek mümkün görünmüyor bana; bu bir umutsuzluk değil, tespittir. Ayrıca entelektüellerimiz, kimi zaman, siyasal iktidarların sunduğu dünyevi imkanlara dayanamayacak kadar zayıf kalırken, kimi zaman da siyasal iktidarları ve kamuoyunu etkileyemeyecek kadar enteletüel bir kibirle körleşiyor, etkisizleşiyor ve her iki durumda da entelektüel olmanın sorumluluğunu yerine getiremiyor. Hatta entelektüel kibirle siyasal kibir, halkın karşısında, toplumsal yararlılık ve işlevsellik konusunda bir körleşme noktasında birleşiyorlar. -Vakit ayırdığınız için çok teşekkür ederiz. -Ben teşekkür ederim."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/huseyin-su-ile-soylesi-2", "text": "-Söyleşimize müsaadenizle bilgi eksiğimi giderecek bir soru ile başlamak istiyorum. Gülşefdeli ne demek? Ulaştığım sözlüklerde kelimenin anlamını bulamadım, öyküleriniz üzerine söz söyleyenler de kelimenin anlamı malummuş gibi söz ediyorlar. Bir tek Hilmi Uçan, Anadolu'da kullanılan bir sıfat olsa gerek.\" diyor. Bir deYağmur Türküsünün özel bir anlamı var mı? _Hilmi Uçan'ın söylediği doğru, ama doğrunun açılımını istiyorsunuz siz de doğal olarak. Gülşefdeli, birleşik bir sıfat; gül ve şeftali sözcüklerinden oluşuyor. Şefdeli, şeftali'nin halk dilindeki söyleniş biçimi. Tabii bu iki ad, gül ve şeftali, kırmızı renkleri nedeniyle birleşik sıfat olarak kullanılıyor: Yani, gül ve şeftali kırmızısı anlamında kullanılıyor. Bu da bordonun bir tonunu oluşturur. Bu renkte ayağa giyilen yemeni, Gülşefdeli Yemeni... Yemeninin daha çok siyah renkli olanı yaygındır ve sokakta da giyilir. Oysa gülşefdeli yemeni daha çok evde giyilir. Yalnızca süs eşyası ve çeyiz olarak da kullanılır. Kahramanmaraş yöresi ile ilgili ağız ve giysi adları çalışmalarına ve sözlüklerine bakılırsa belki bulunulabilir. Yağmur Türküsü'nün böylesine, bu biçimiyle bir kullanımı olduğunu sanmıyorum, daha doğrusu bilmiyorum. Bu söyleyiş biçimini ben kendim bir metafor olarak kullandım. O kitaba adını veren Bir Yağmur Türküsü adlı yazıyı okudunuzsa hatırlayacaksınızdır; Mevlana'nın Mesnevi'sindeki bir hikayeden yola çıkılarak hakikatlerin ve yanlışların günümüzde nasıl çarpıtılıp tersyüz edildiğini, yanlışların insanlar tarafından benimsenmesi doğrulardan çok daha doğal karşılanırken, doğrulara inanan ve bu doğrulara göre yaşamak isteyenlerin toplum tarafından yadırgandığını, hatta gülünecek insanlar konumunda görüldüğünü anlatmak ister. O hikayede bir padişahın döneminde yağacak bir yağmurun sularının toprağa karıştıktan sonra çeşmelerden akacak sudan içecek insanların akıllarının değişeceğini ve çözüm olarak da padişahın ve saray çevresinin akıllarını korumak için yağmurdan önce sarnıçları doldurarak kendilerinin bu durumdan korunmaları önerilir bilginlerce. Yağmurdan sonraki suları içen halk, topyekun padişaha ve saray erkanına gülmeye başlar; bu deliler kendilerini nasıl idare ediyor, diye. Şaşkın olan padişah ve çevresi, sonunda çözümü halkın içtiği suyu içerek onların akıllarına ve aralarına karışmakta bulurlar. Bir Yağmur Türküsünde de; insanlık tarihi boyunca, elbette günümüzde de, bu yağmur suyundan içerek genele karışıp sorunlardan kurtulma anlayışı bir türkü gibi sürüp gidiyor!... denmek istenir. İnsanlık, elindeki doğruya çağırmaya değil de, baskın olan yanlışın çağrısına uymayı her zaman daha kolay bir çıkar yol olarak görmüştür. -Malumunuz bu tür çalışmalara giriş, genellikle önceki çalışmalara değinmekle başlar. Kim ne demiş özetlenir ve eklenir; Aslında.... Ben ise şimdilik bu şekilde yazmamayı düşünüyorum. Bu sebeple öncelikle Kırklar Cemi'ni, Keklik Vurmak'ı, Sesli Sayfalar'ı ve Irmağın İçli Sesi - Atasoy Müftüoğlu Kitabı'nı bir an önce yayımlamanızı diliyorum. Bu kitapların akıbeti hakkına bilgi verebilir misiniz? -Dileğinize katılıyorum ve kabul olmasını diliyorum ben de. Sizin çalışmanızı nasıl ve hangi yöntemle tasarlayıp yazacağınız konusunda bir kanaat belirtmek istemem, ayrıca nasıl bir çalışma yöntemi izlenebilir diye istesem de düşünemem doğrusu. Umarım en doğrusunu, en iyisini ve en güzelini yapacaksınızdır. Yayımlanacak kitaplar konusuna gelince: Elbette ben de çok istiyorum kitaplarımın yayımlanmasını. Bu isteğim kitap yayımlamak konusunda genelgeçer niyet, istek ve arzuyu aynı derecede taşıdığım anlamına gelmez. Bununla birlikte bir yazar için yazmak asıl olmasına karşın, yazdıkları da yayımlanmalı elbette; bu kadar işte. Ben yalnızca bunu gerçekleştiremiyorum işte. İki derginin yayın periyodu, hazırlanmaları, aksamadan her ay çıkabilmesi, yayın evimizden ayda üç ya da dört kitabın düzenli olarak yayımlanması... Bütün bunlar için ayrıca gözetilmesi gereken birçok nedenler... Zihin ve zaman imkanı, ekonomik zorlukların aşılması, insanların beklentilerine, hatta kaprislerine cevap verilmesi... En iyisi dua edelim de inşirah bulalım. Hiç olmazsa Irmağın İçli Sesi'ni mart içinde yayımlayacağız inşaallah! Diğer kitaplardaki metinler için yayımlandıkları yerleri esas alarak inceleyebilirsiniz belki. Kırklar Cemi, büyük oranda tamamlanmış bir kitap. İçindeki bazı öyküler gözden geçecek ve böylece yayıma hazır hale gelecek. Bu kadarlık bir zamanı bile ayıramıyorum kendi yazdıklarıma, yazacaklarıma, kitaplarıma. Zaten bu kitapta fazla öykü olmayacak. Dört ya da beş öykü yer alacak. İkisi uzun sayılabilecek öyküler, ikisi de Tüneller'den kalıp da Ana Üşümesi'ne girmeyen öyküler olacak. Belki bir öykü daha girebilir. Tematik, yani çerçeve öykü dedikleri türden bir bütünlükte oluşacak, inşaallah. -Yazı hayatında, Hece'de ve başka yerlerde, Hüseyin Su veya İbrahim Çelik adını kullanırken, yazılarınızda, daha doğrusu kaleminizde bir değişik duruş, farklılaşma görüyor musunuz? Bir söyleşide, faklı adlar kullanmaktan bazen ilginç durumlar da çıkabiliyor, diyorsunuz, bunu örnekleyebilir misiniz? -Hayır görmüyorum. Birkaç nedeni var farklılaşma görmeyişimin ya da yazdıklarımda böyle bir farklılaşma olmayışının. Öncelikle, İbrahim Çelik adıyla hemen hemen hiç yazmadım desem yeridir. Yalnızca, Edebiyat dergisinde yazmaya başlamadan önce, sanırım 1979 yılının yaz aylarındaydı, Yeni Devir gazetesinin kültür sanat sayfasında birkaç değini/deneme türünde küçük şeyler yazmıştım İbrahim Çelik imzasıyla. Bunun dışında Hece'nin ilk yıllarında yayın yönetmeni, daha sonra da yalnızca sorumlu yazı işleri müdürü olarak göründü İbrahim Çelik. Hepsi bu. Hiçbir öyküm ya da yazım bu imza ile yayımlanmadı. İkincisi ise; Hüseyin Su adını kendim bir başka türde ya da üslupta yazabilmek için almadım, kullanmadım. Gerçek kimliğimi saklamam için siyasal ya da herhangi bir başka neden de yoktu ki bu takma adla yazayım. Böyle bir kaygıyla da Hüseyin Su imzasıyla yazmadım. Hüseyin Su adı, bana Nuri Pakdil tarafından verildi. Bu adı bana verirken onun gözettiği tarihsel, kültürel, düşünsel arkaplanı ve hassasiyetleri ise zaten ben de içselleştirmiş bir insandım o zaman da. Bugüne dek yazdıklarımda eğer bir duruş beliriyorsa, bütün bunların sonucudur. İbrahim Çelik adıyla yazsam da, daha değişik bir yazının ve yazar kimliğinin ortaya çıkacağını sanmıyorum doğrusunu isterseniz. Sanırım farklı adlar kullanmak derken, bir yazarın değişik adlarla yazmasından söz ediyorsunuz. Hangi söyleşide ve hangi bağlamda söylediğimi doğrusunu isterseniz şimdi hatırlayamadım. Daha önce de belittim: Yazının özünde bir değişikliğe yol açabileceğini sanmıyorum. Belki bir yazar, bazı gerekçelerle bu tür bir yola başvurabilir. Kimi zaman siyasal korku ve kaygılarla, kimi zaman resmi konumu nedeniyle, kimi zaman yazınsal kimliğiyle örtüşmeyecek yazıları ve kitapları müstear adlarla yazan yazarlar olur. Bu müstear adlar yazarların asıl adlarını unutturur çoğu zaman. Bizim edebiyatımızda da, dünya edebiyatında da bunun örnekleri çoktur bildiğiniz gibi. İlginç durumlar, daha çok yazarın bir de gerçek adının olduğunu bilmeyen okurlarla ve yazar olduğunu bilmeyen yakınları, eş dost çevresinden insanlarla karşılaşmalar sırasında ortaya çıkıyor. Benimki de bu türden şeyler. Müstearımla çağrıldığımda yazar kimliğimi bilmeyenler, gerçek adımla çağrıldığımda da yalnızca müstearımla beni tanıyanlar önce şaşırıp gülüyorlardı ama yıllar sonra herkes alışıyor duruma. Bazen bir cümle içinde iki adımı da kullanan yakınlarım oluyor. Tavşanlı'ya öğretmen olarak gittiğimde, 1980 yılıydı, bir posta kutusu kiralamıştım. Aynı zamanda ilçede kiralanan tek posta kutusuydu: P. K. 2 Bir numaralı kutunun anahtarını bulamadıkları için onu kiralayamamışlardı görevliler. Postahane görevlileri duruma alışıp da benim her iki kimliğimi de tanıyıncaya kadar Hüseyin Su adına gelen mektup ve kitap paketlerini almakta bir hayli problem yaşadık. Hüseyin Su adına gelen bir paketi alabilmek için İbrahim Çelik'in kimliğini gösteriyordum, bu da görevliler için doğru bir şey değildi elbette; şaşırıyorlardı önce. İlk zamanlarda Hüseyin Su adına gelen mektup ve paketleri bana ait posta kutusuna bırakmıyorlardı bile. -Aşkın Halleri'nin ad seçiminin hareket noktanız hakkında bilgi verebilir misiniz? Ahmet Gazzali'nin eseri veya Nurettin Topçu'nun yazısının ad seçimine etkisi olmuş mudur? Hüseyin Su Kitabı'ndaki 1997 ve 1999'da çekilmiş iki resimde de klavyenin üstünde duran kalın kitap veMamak Çıkışı alt yazılı resim hakkında bizi aydınlatır mısınız? -Aşkın Halleri'nin ad seçiminde ne Ahmet Gazzali'nin kitabı, ne de Nurettin Topçu'nun yazısı hareket noktası oldu. Ahmet Gazzali'nin kitabını okumamıştım, zaten Aşkın Halleri yayımlandığında o kitap henüz Türkçeye çevrilmemiş ve yayımlanmamıştı; dahası var, halen de okumadım sözkonusu kitabı. Yakında Hece Yayınları arasında ikinci baskısı yayımlanacak, umarım o zaman okurum. Nurettin Topçu'nun yazısını ise yetmişli yıllarda yayımlandığı sıralarda okumuştum ama Aşkın Halleri yayımlanırken aklıma bile gelmedi. Çünkü o yılların etkisiyle çok farklı bir bağlamda okumuş olmalıyız ki öykülerin tematik çerçevesiyle bir düşünsel ya da duygusal ilişkisini kuramamış olmalıyız; ayrıca çok yakın bir ilişkisi olduğunu da düşünmüyorum. Bana asıl ilham kaynağı olan ise Şeyh Galip'in şu beytiydi: Ah mine'l ışkı ve halatihi/Ahraka kalbi bi hararatihi Bir de şunu bilmek istersiniz belki: Benim öykü yazma ve yayımlama serüvenim şöyle gerçekleşir; önce öykü kitabının adını koyarım, sonra o kitapta yer alacak öykülerin adlarını belirler ve yazarım, daha sonra da bu başlıkların altlarına öyküleri yazarım. Bu aşağı yukarı bütün kitaplarımda büyük oranda böyle gerçekleşir. Hüseyin Su Kitabı yanımda olmadığı için sözünü ettiğiniz resimdeki kitabı hatırlayamadım şu an. Mamak Çıkışı'na gelince, evet, öyle bir giriş ve çıkış serüvenimiz oldu Mamak'a, 1980'de. -Yazma ve okuma ortamınız, yönteminiz; seçicilik veya titizliğiniz, kitaplığınız, kütüphaneniz veya kitap koleksiyonunuz hakkında bilgi verebilir misiniz? -Yazma ortamının ilk gerektirdiği şey doğal olarak sessizlik ve sakinliktir. Benimkisi, bazılarının aradığı, olmazsa olmaz bir koşul olarak ileri sürdüğü gibi yüzde yüz bir sessizlik değildir. Yazıya, düşünceye yönelebilmem için gerekli olduğu kadarı bana yeter. Örneğin, aynı odada gürültü patırtı yapmayan, kitap okuyan bir insanın varlığı beni ürkütmez. Hatta bazen bir canlının, birinin nefes alıp vermesini gerekli de gördüğüm olur. Mutlak sessizlik beni rahatsız eder, yazmaya, düşünmeye yoğunlaşmamı engeller. Kalabalık içinde de yazamam, yazının mahremiyetinin ihlal edildiği duygusuna kapılırım. İnsanların gözlerinin önümdeki sayfalarda dolaştığı gibi bir duyguya kapılırım, cümlelerim birbirine dolaşır, takip edemem ardını, bir türlü toparlayamam. Yazma ve okumaysa çalışmaktan kastınız, genel olarak evde çalışırım; okur ve yazarım. İşyerlerinde, çok sıkışmadıkça yazamam, yalnız kalmadıkça da okuyamam. Yolculuklarda okuyabilmem için en ön sıralarda oturmam ve gündüz yolculuk yapmam gerekir. İşyerlerinde en çok soruşturma cevaplarını, küçük söyleşileri, sunuşları... yazabiliyorum; bir de notlar alırım ancak okuduklarım ve yazdıklarımla ilgili olarak. Bunun asıl nedeni de sanırım, yazabilmek için yerleşiklik duygusuna çok önem verişim olmalı; bu duygu genel olarak hayatımda da belirleyicidir. Tezgahın bir yazar için anlamı maddi araç ve gereçten çok fazla bir şey olmalı; en azından bana öyle geliyor. Sözlükler, İmla Kılavuzları, konuyla ilgili yararlandığım kitaplar ve ihtiyaç hissettiğimde de bana yazarken nefes aldırabilecek farklı kitaplar elimin altında olmalı. Yazma mekanında kalkıp dolaşabilmeliyim arada sırada, bir şeyler atıştırabilmeliyim. Belim ve omuzlarım ağrıdığında biraz uzanabilmeliyim. Çizelgeye tabi yaşamam ama çok ayrıntılı ve titiz bir müfredatı olan genel bir hayat ve yazarlık/okurluk düzeneğim vardır; dışardan bakana çok sıkıcı, hatta çekilmez gibi gelen bu müfredat benim günlük yaşantımı, yapacağım işlerin aksamadan yürümesini kolaylaştırır. Örneğin, okuduğum kitapların sırtı kesinlikle kırılmaz. Biten kalemlerimi bile atamam. Müsvettelerim, son nüshalar kadar düzenli ve temiz durur. Masam hiç karışmaz, o kadar ki, kitaplar masamda ters biçimde duramaz; dosyalar, klasörler, cetvel, kalemlik... de öyle. Hangi kitabın kitaplığımın hangi rafında olduğunu aşağı yukarı bilirim ve dışarıdayken telefonla tarif ederek de bir kitabı buldurabilirim. Giysilerim, ayakkabılarım ve bütün eşyalarım konusunda da böyleyimdir: Psikolojide bu duruma obsesif mi diyorlar? Yani normal bir durum değil anlayacağınız. Genelde çizerek okurum, sayfalara notlar düşerim; bunlar da düzenlidir elbette, kitabı eskitmeden okurum. Yazdığım türde yayınlanan kitap ve dergileri hemen hemen bütünüyle izlemeye çalışırım. Okuyacağım kitapları, yazdıklarımı ve düşünsel açıdan beni besleyecek kitaplar olmaları gerektiğini gözönünde bulundurarak seçerim. Bir dil, düşünce ve edebiyat düzeyine sahip olmalarını isterim. Kitaplığım, öncelikle iyi kitap, sonra da edebiyat, düşünce ve din merkezli bir açıyla oluşuyor edindiğim ilk kitaptan beri. Bunların dışında anı, günlük, mektup, özyaşamöyküsü, gezi türlerinde yayımlanmış kitapları daha öğretici bulurum; çünkü bu tür kitaplarda bizzat insanın ve hayatın kendisi vardır; bana öyle gelir. Kitap alırken, okuyacağım kitap olması asıl etken olmakla birlikte, iyi kitapla karşılaşınca da dayanamam ve alırım. Böyle olmakla birlikte, kitap koleksiyonu yapmam, yapabilmek için imkanım da olmadı. -Yazı araç gereçleriniz hakkında bilgi verebilir misiniz? -Hemen hemen sabittir. Kolay kolay defter tutmam yazmak ve not almak için. Ama defter biriktiririm, çoğuna da yazı yazmaya kıyamam. Notlarımı ölçüleri sabit; bir dosya kağıdını dörde bölerek edindiğim ve biriktirdiğim kağıtlara alırım. Ama bunlar, akademik yöntemle yapılmış fişleme sayılmazlar, zaten fişlemeyi sevmem ve yapmasını da bilmem. Mümkün olduğu kadar eski ve sarı renkte teksir kağıdına tükenmez kalemle yazar ım. Kalemin teksir kağıdına gömülüşünü ve çıkardığı sesi çok severim. Sonra da daktiloda temize çeker im. Bütün bunların çok zaman alışı beni usandırır ve bu nedenle uzun aralıklarla otururum yazmaya. Yazmaya oturmak benim için bir anlamda, yazının tamamlanması gibi bir şeydir neredeyse. Daktilonun yanında mutlaka arkası fırçalı bir silgi, elbette daha sonra da daksil bulunur. Bilgisayara geçinceye kadar iki daktilo kullandım, ikisi de hala kullanılır durumdadır. Bilgisayara geçmem kolay olmadı. Bütünüyle geçebildiğimi de söyleyemem doğrusu. Bilgisayarı da bir daktilo gibi kullanıyorum zaten; yazımı yazıp kaydediyorum yalnızca. Bana sağladığı yarar; yazdıklarım üzerinde rahat çalışma, zahmetsiz düzeltme ve dizgi yanlışlarından kurtarma gibi kolaylıklar oldu yalnızca. Bunlar da az değil doğrusu. İnternet ortamıyla hiçbir ilgim olmadı bugüne kadar. Bilgisayarımla internete girersem, yazılarımın ve bilgisayarımın kirleneceği gibi bir duyguya kapılıyorum hep; tam anlamıyla huylanıyorum. Henüz bir e-mail adresim olmadı bugüne kadar, derginin adresi üzerinden haberleşiyorum bilgisayar görevlisi arkadaşımızın yardımları ile. Ama artık en azından bir e-mail adresim olsun da, hiç olmazsa yazı gönderebilmeyi, gelen yazıları da almayı becerebileyim istiyorum doğrusunu isterseniz. -Yazdıklarınızı, yazıya aktarılanları, tekrar dönerek değiştirir misiniz, yoksa ilk halinde mi bırakırsınız? Yazarlık atmosferinizi, yazma halinizi bizimle paylaşır mısınız? -Her zaman, her yazı için aynı süreç ve yöntem işlemiyor. Kimi zaman bir akıntıya kapılırcasına, kimi zaman bir sağanağa tutulmuşçasına, kimi zaman sıkıntılarla, kimi zaman da tam bir iç huzuru ve mutmain bir kalple yazıyor insan... Bu zamanlardan birinde ortaya çıkan yazıların her birerleri de doğal olarak farklı bakım ve onarıma ihtiyaç duyuyor ya da duymuyor. Benim özelimde öncelikle, yazının zihinsel süreci genel olarak çok uzun zaman alıyor. Adları konmuş kitaplar, öyküler ve yazılar aylarca, hatta yıllarca kafamda dolaşır; notların kimi atılır, kimi yenilenir; bazen notların yazılı olduğu kağıtlar sararır. Adları değişir. Birkaç oturumda da yazar bitiririm. Önce kalem ve kağıtla yazmışsam, daktiloda ya da bilgisayarda temize çekerken bir hayli değişiklik olur. Daktilo edilmiş ya da bilgisayardan çıktısı alınmış metin üzerinde çok fazla değişiklik yapmaya kıyamam; yalnızca atlayamayacağım yanlışları düzeltir, atmazsam veya eklemezsem rahat edemeyeceğim değişiklikleri yaparım. Yazarkenki ruh halimi, sıkıntılı bile olsa severim, yazı yazıyor olmak ayrı bir duygudur benim için ve farklı bir doygunluk verir. Yazarken öte duygusu taşırım; oruçluymuşum gibi gelir bana yazıyla uğraştığım anlar. Yazı bittikten sonra yokuştan kurtulmuş da düze çıkmışım, terim kurumuş gibi hafiflerim. Yazının yayınlanmasının bende fazla bir duygusal karşılığı olmaz. Dergiler ve Hece Yayınlarından çıkan her kitap için böyle olmaz ama dergiler ve kitaplar matbaadan gelinceye kadar gerilirim, hatta zaman zaman kırıcı olduğumu bile düşünürüm; dergileri ve kitapları elime alınca hepsi biter. Bir de hepsi postaya verilmiş, yerlerine ulaşmışsa ve arkadaşlar, okuyucular arıyorlarsa değişik yerlerden, değmeyin keyfimize... -Öykülerinizde kahramanlara ad seçme nasıl gerçekleşiyor? -Zaten çok fazla ad koymam öykü kişilerine. Bir öykü kişisinin adıyla anılması gerekiyorsa, adıyla çağırılması gerekiyorsa ya da Bu öykü kişisinin adı nedir acaba? diye okuyucuda bir merak bir boşluk duygusu uyandırıyorsa, işte o zaman ad koymak gerektiğini düşünürüm. Öykü kişisinin yazınsal kimliğine bir katkısı olmayacaksa, neden bir adla anılsın o kişi... Böyle durumlarda ad koymamanın daha anlamlı olduğunu düşünüyorum. Örneğin, Aşkın Halleri'ndeki Yiğidim Ya Ona Gücüm Yetmiyor adlı öykünün kahramanına neden ve hangi düşünceyle ad verdiğimi bilmiyorum, vermemeliydim diye düşünüyorum bugün. Öykü kişisine ad vermek, çizilen karakteri adıyla da yaşatmak amacına matuf olmalı. Türk ve dünya romanında ve öyküsünde öyle kahramanların adlarını biliyoruz ki, o roman ve öykülerin yazarlarının adlarından daha yaygın bir üne kavuşmuşlardır. -Akademik kariyer yapmayı hiç düşündünüz mü? -Biz farklı bir kuşağız; donanımlarımız, ideallerimiz, geleceğe dair kurgularımız, gelecekten beklentilerimiz ve toplumsal düzlemde almak istediğimiz yerler... konusunda, bugünden bakınca çok apolitik, çok asosyal olarak görülüp anlaşılabilecek bir düşünce ve inanç açısından bakıyorduk dünyaya. Bunları yüceltmek ya da küçümsemek yaklaşımıyla söylemiyorum; yalnızca bir tespit olarak anıyorum. Bir an önce Anadolu'ya dağılmaktı amacımız. -Öykülerinizde özelikle kişilerin içdünyalarına yönelişinizin nedeni nedir? Öykülerinizden yazarın gayesinin sadece psikolojik tahlil yapmak olmadığı anlaşılıyor. Yüreği hedef alan oklar misali Gülşefdeli Yemeni'deki sekiz öykü de, Aşkın tüm halleri de bu bağlamda değerlendirilebilir. -İnsan yazdıklarını ne denli gerekçelendirirse gerekçelendirsin, yazınsal yönelişinin nedenini tam olarak açıklayamaz. İnsanı kavradığı yerden ve kavradığı kadarıyla yazabilir ancak. Öyle sanıyorum ki, yazının kalkış notasını da, amacını ne denli başarıp başaramadığını da, yazarın bu kavrayış gücü, derinliği ve ufku belirler. Bu söylediklerimden kendime bir pay çıkarmak istemiyorum, amacım bu değil. Söylemek istediğim; her yazarda olduğu gibi benim yazdıklarıma da bu noktadan bakılması gerektiğidir. Elbette yazarın amacı yalnızca psikolojik tahlil yapmak değil, ama bir kahramanın psikolojik boyutuyla da ele alınması, yazarın kavrayışı sırasındaki bakışının derinliği ile doğrudan ilgilidir. Gülşefdeli Yemeni'deki öykülerle ilgili söyledikleriniz için teşekkür ederim. Umarım bu söylediklerinizi başarabilmişimdir. Şöyle bir söyleyiş vardır Türkçede: İnsanı yüreğinden yakalamak. -Sanatta ve edebiyatın evrensellik/yerellik/işlev; edebiyatta, özelde öyküde gerçeklik/kurgusallık kavramları ve anlatının biyografik oluşu hakkındaki görüşlerinizi bizimle paylaşabilir misiniz? -Edebiyata dışarıdan, bir düşünce, inanç, felsefe, siyasal görüş ya da anlayış tarafından yüklenen hiçbir işlevsellik, görev, ondan yerine getirmesi istenilen sorumluluk, onun gerçekte, bir edebiyat olarak yapabileceği şeyler değildir. Amaç ya da araç olma ikilemi tam da bu noktada ortaya çıkıyor. Bir şiirin, öykünün, romanın; edebiyatın; yazının; sanatın... bizzat kendisi olarak ve kendisi kalarak yaptığı ile yetinmeyenler, aşırı yorumlarla edebiyatı, sanatı, yazıyı, dili... kendi tabiatından saptırıyorlar. Kendisi olamayan ve kendisi kalamayan hiçbir varlığın eylemi, gerçek eylem değildir. Edebiyat bir siyasal anlayışın ya da inancın tetikçisi değildir; yapılmamalıdır da. Örneğin; Su Kasidesi, Mevlit... son derece başarılı birer edebiyat metnidir, şiirdir; bu yönleri itibariyle de Sakarya Türküsü'nden, İstiklal Marşı'ndan daha işlevsel ve daha güçlüdürler, hem de daha etkili olacaklardır zaman içerisinde. Hangi alanda olursa olsun seçtiğimiz eylemin bizzat tabiatından doğacak sonuca razı olmak gerekir; böylece meşru olmayan yollara başvurmuş olmayız. Edebiyatın araçsallaştırılması, işte bu meşru olmayan yola başvurmaktır. Örnekleri pek çoktur ve bunların hiç birisi de gerçek edebiyat değeri taşımaz; çeşitli nedenlerle baştacı edilseler de... Bir sanat ve edebiyat eserinin yerelliği ile üzerinde varolduğu toprağını, bu toprağın bütün değerlerini; insanını, dağını, taşını, havasını, suyunu, kurdunu, kuşunu, tarihini... dil, üslup ve atmosfer itibariyle bütüncül bir görüngeden başarıyla kuşatması; evrenselliği ile de aynı görüngeden insanlığın birikimini yine aynı başarıyla kuşatması olarak anlıyorum. Bu iki kavramın ifade ettiği anlam bir sanat ve edebiyat eseri sözkonusu olunca, birbirinden ayrı olarak değil, ayrılmaz bir biçimde birbirine içerilmiş olması gerekir. Yerelliği başarısızlık olarak değil de sanatsal bir değer ve başarı olarak anlıyorsak, böyle bir sanat eseri, evrensel değerleri, evrensel kuşatıcılığı ve görüngeyi zaten mündemiçtir. Sanat, yerel değerleri sanatsal anlamda başarıyla ifade ediyorsa, evrensel anlamda da ayağa kalkıyor ve söz alıyor demektir. Evrensel anlamda başarılı bir sanat eseri, yerel değerleri taşımaktan, bu değerlere yaslanmaktan ve ifade etmekten utanmaz, bunları bünyesinde bir kusur olarak kabul etmez, küçümsemez. Evrensel ölçekte tanınmış bütün sanat eserlerine baktığımızda bu durumu görürüz. Kendi toprağının değerlerini yoksayan, görmezden gelen, inkar eden hiçbir sanat eseri, evrensel anlamda takdir toplayamaz; olsa olsa sanat ve edebiyat dışı desteklerle varolmaya çalışır. Örneğin, bir Ortadoğulu sanatçı ya da edebiyatçı, yalnızca Kafkaesk değerlerle, Paris Sıkıntısı'yla, nihilizmle, Sartre ve Camus'nün kahramanlarının inkarları, bunalımları ve bulantılarıyla evrenselleşemez. Latin Amerikalı sanatçı ve edebiyatçıların eserlerindeki evrensel başarının temellerinde yatan değerler üzerinde düşünmek gerekir bu anlamda. Yüz Yıllık Yalnızlık, Başkan Babanın Sonbaharı... gibi romanların evrensel başarılarının temelinde yatan Latin Amerika değerlerinin evrensel değerlerle başarıyla meczedilmesi yatar. Kendisine yabancılaşmış hiçbir sanat ve edebiyat eseri, sağlıklı, gerçek bir sanat ve edebiyat ortamında evrensel ölçütlerle ele alındığında bir anlam ifade etmez. Mevlana'nın Konya'dan Farsça ile bütün dünyaya, bütün zamana seslenişi bu bağlamda çok şey ifade etmiyor mu bize? Örneğin, kendi dilinde bir sanatçının başarılı olması da evrensellik açısından bir engel değil, tam tersine bir başarı göstergesidir. Bir edebiyat eserine yaklaşırken, ilk algımız onun kurgusal bir eser olduğu yönündeki kanaatimizdir; kurulmuş bir eserle muhatap olduğumuzu biliriz. Bu noktadan sonra bir eserde arayacağımız bütün özellikler, onun kurgusallığı çerçevesinde görülüp yerleştirilecek olan edebiyat değerleridir. Gerçeklik kavramını elbette sosyal, siyasal anlamlarının dışında ve edebiyat ölçütleri bağlamında, kurgusal gerçeklik olarak anlamak gerekir. Sosyal hayattaki somut, hatta kimi zaman çok soğuk, kimi zaman da çok sıcak gerçekliğin/gerçeklerin, ne denli gerçeğe benzerse benzesin, bir edebiyat eserindeki gerçekliği farklıdır; artık o, hayattaki gerçek değil, kurgulanmış bir gerçektir. Hayatta zaten varolan kurgulanmamış gerçeklere ikinci bir kez neden ihtiyacımız olsun ki?... Edebiyat metinlerindeki kurgulanmış gerçekler, yalnızca sanatsal bir güzelleme değildir, daha çok hayatın gerçeklerinin yönünü değiştirmeyi amaçlayan sanatsal bir müdahaledir. Bizi etkileyen yanı da işte bu müdahale etme cüreti ve müdahale edildiğini görme kıvancıdır. Gerekli olan edebiyatta, genel olarak da sanatta gerçeklik istemek değil, kurgusal gerçekliğin anlamını kavramak ve onun işlevine razı olmaktır. Gerek yazılı, gerekse sözlü olarak hayatın gerçeklerini dile getirmek ve kaleme almak da zaten başlı başına gerçeği yeniden kurgulamak girişimi değil midir? Her anlatı, hatta her metin, yazar ne denli mesafeli durursa dursun, biyografik etkiden kurtulamaz; eninde sonunda insan olarak yazar durduğu yerden, yaşadığı hayatın örgüsü içinden bakar ve konuşur. Bütün bunlar yazınsal bir kimliği yeterince giyinmiş ve bir edebiyat metnine hakkıyla dönüşmüşse, burada; Eser otobiyografik mi, değil mi? diye sormayız elbette. Gerçek bir edebiyat metni, kendi doğal gücü ve etkisiyle edebiyat dışı bir ölçütle bakma ihtimalini ortadan kaldırır. Bir de şu var elbette: Yazarın öyküsünde ve romanında yararlandığı, malzeme olarak kullandığı bir biyografi ne denli büyük, ne denli trajik olursa olsun, eğer gerçek bir edebiyat metnine dönüştürülememişse, işte burada bir öykü ya da romandan sözedemeyiz; o büyük ve trajik biyografinin büyüleyici, çapıcı atmosferinin içinde kalırız; tanık olduğumuz bir edebiyat eseri değil, yalnızca büyük bir hayattır. -Hece, Hece Yayınları ve Heceöykü, edebiyat dünyasının sadece nabzını mı tutar? Hece, yazın dünyasına yön verme kaygısı da taşır mı? -Edebiyat dünyasının nabzını tutmak, genel olarak ve ilke anlamında ele alındığında ya da söylenilip düşünüldüğünde sanırım, hal-i hazırda süren, oluşum aşamasındaki edebiyat düşüncesinin, anlayışlarının, tartışmalarının, dünün ve yarının edebiyatını birbirine en sağlıklı biçimde bağlayacak duyarlığın dokusal örgüsüne müdahil olmak anlamına gelir. İster dergi, ister kitap yayını olsun bir edebiyat hareketinin edebiyata yön vermesi de ancak sözünü ettiğimiz müdahil olma çabasıyla gerçekleşebilir. Bunun, ciddi bir edebiyat çabasından ve sağlıklı bir edebiyat anlayışından başka da sermayesi ve yolu yoktur. Hece, Heceöykü ve Hece Yayınları'na gelince; bir heves eseri olarak doğmadı Hece Projesi. Henüz bir kısmını gerçekleştirebildiğimiz bir kültür, sanat, edebiyat, düşünce projesinin yalnızca bir bölümüdür iki dergiyle bir yayınevi. Her iki derginin yayın anlayışlarının, bugüne dek bu yayın anlayışlarını gerçekleştirebilmek için ortaya koyduklarının ve bütün bunları yapış tarzının, dilinin, üslubunun; düne, bugüne, yarına bakış ve değerlendiriş tarzının neler olduğuna bütünsel olarak bakıldığında, Türk edebiyatının dünden yarına nabzını nasıl tutmaya çalıştığımız, sağlıklı bir biçimde yönünü bulabilmesi için neler yapılması gerektiği konusundaki temel kaygılarımızın neler olduğu da görülecektir. Edebiyatın gündemi, hiçbir zaman medyanın gündemi gibi birinci sayfadan belirlenemez; büyük bir dip akıntıyı gerektirir edebiyat: Hece bunun bilincinde, bu bilinçle başlayan bir sanat, edebiyat, kültür ve düşünce yürüyüşü. Edebiyat yapmıyoruz, edebiyat yapıyoruz! Geleceğin yönü de bu doğrultuda, çok iyi biliyoruz ve inanıyoruz... -Öykülerinizde kadın kahramanların sayısında ve işlevinde Ömer Lekesiz'in tabiriyle ince bir bakışla sayısal ve niteliksel bir ağırlık görülür. Kadın kahramanların içdünyalarına inmede yakalanması güç bir başarınız var. Bu eğiliminizde kimi akademisyenlerin, romanın bizde geride kalmasının temel nedeni saydığı geleneksel anlayışın, çeşitli nedenlerle kadına yeterince yer vermeyişinin etkisi var mıdır? -Doğrusu bu konuda neler söyleyeceğimi tam olarak kestiremiyorum. Nicelik ve nitelik olarak gerçekten bir ağırlık var mı? diye düşünüyorum; bana göze batacak kadar bir oran farkı görünmemesine karşın, evet var... Bu kahramanların iç dünyalarına nasıl indim, burada bir başarıdan sözedilebilinir mi? Bunu da bilmiyorum. Sözedilebilirse, nedenlerinin sözkonusu kaygılardan mı, yoksa geleneksel anlayıştaki mesafeli duruştan mı kaynaklandığını tam olarak söyleyemem. Bununla birlikte, sözünü ettiğiniz nedenlerle birlikte bütünüyle bir hayat birikiminin etkilerini de hesaba katmak gerekir, diye düşünüyorum. Şu anlayışımın ve kavrayışımın daha etken olduğunu söyleyebilirim bu bağlamda: İnsanın iç dünyası, gerçek dünyasıdır; daha derin, daha net ve daha çok da kendisidir. Dış dünyası insanı bütünüyle yansıtmaz, onun için de insanın yaşadıklarında, konuştuklarında birer ipucu ararız, onun içindeki gerçek dünyasına girebilmek için. -Eleştirmenler ve öyküleriniz üzerine söz söyleyenler, sizi atmosfer öyküsü yazarı, karakter öyküsü yazarı, durum öyküsü yazarı olarak nitelemekte, bazen de aynı eleştirmen farklı yazılarda sizi farklı öykücülerle aynı çizgide görmekte. Siz kendinizi nasıl tanımlar ve konumlandırırsınız? -Bir yazarın yazdıklarını, edebiyat dünyasındaki yerini konumlandırmak, kendisinin değil, elbette eleştirmenlerin ve incelemecilerin yapacağı bir değerlendirmedir. Hem doğru hem de sağlıklı olan budur. Bu değerlendirme ve incelemeler, yazarın hoşuna gitse de, gitmese de olması gerekendir. Yazar ya da herhangi bir sanatçı, yaptıklarını önceden tanımlayarak sunamaz okuyucuya, eleştirmenlere. Böylesi, hem yanlış bir tuttum hem de sanat eseri üzerinde yapılması muhtemel yorum, eleştiri ve incelemeler açısından daraltıcı ve sınırlayıcı olur. Sonuçta sanat eserinin aleyhine bir tutumdur sanatçının tanımlaması. Hatta sanatçı, verdiği eserin hangi tanıma girdiğini bilmemelidir. Bu bilmeyiş de çok doğal bir durumdur, yoksa bilmekten kaçma değildir. Örneğin bir öykü yazarı, klasik öykü mü, modern öykü mü, yoksa postmodern öykü mü yazdığını söyleyemez; o yalnızca öykü yazar; eleştirmenler, incelemecilerse enine boyuna irdeleyip tanımlar onun yazdıklarını. Oysa şimdilerde, yazacaklarını önce tanımlıyor yazarlar, sonra da yazıyorlar. Böylece yazdıklarını önlem alarak kurtarmış oluyorlar yanlış tanımlamalardan!... Bu tür yaklaşımları doğru bulmuyorum. -Öykülerinizde Doğu-Batı sorunsalı, kuşak çatışmaları yer almakla birlikte temel izlek olarak ön plana çıkmamaktadır. Ön plana birey olarak insanın çıkarıldığı söylenebilir mi? Bu tavırla kısa öykü kuramı arsında bir bağ kurulabilir mi? Hikaye, öykü ve kısa öykü kavramları hakkındaki görüşlerinizi bizimle paylaşır mısınız? -Edebiyatta da, sanatta da temel izlek insanın serüvenidir; insani serüvendir. Bütün sorunlar bu temel izlek içinde yerli yerinde ve yeterince, insanın çevresinde, insanın doğal eylemleri olarak yer alır. Böyle olmadığında, insani düzlemde verilemeyen, ele alınamayan her sorun, her tema yapay olarak kalır, sanat eserinin dokusuna gerçek bir insani eylem olarak sinmez. İnandırıcı bulmadığımız budur işte, gerçekten hayatımızda olup olmadığı değil. Ben bunu yalnızca öykü ya da kısa öykü kuramı açısından değil, bütünüyle sanat kuramı açısından değerlendirilebilir bir durum olarak görüyorum. Öyküden romana, şiirden tiyatroya, resimden müziğe, fotoğraftan sinemaya... bu bağın doğru kurulup kurulamadığına bakılmalı. Roman; hikaye, öykü, kısa öykü, kısa kısa öykü; klasik öykü, modern öykü, postmodern öykü... gibi tanımlamalar arasındaki ayrımlar neler olursa olsun, hepsi de temel dokusu, anlatı ögesi tahkiye olan edebiyat metinleridir. Roman bir tarafa, öykü çerçevesinde konuşulduğunda, hikayeden kısa kısa öyküye birçok önemli yazınsal gelişmelerin ve değişimlerin yaşandığı gözardı edilemez. Kavramsal çerçevede bakıldığında hikayenin öyküyü içerdiğini düşünüyorum. Hikaye kavramı, tür açısından daha kapsayıcı. Sanıyorum kırklı yıllardan itibaren öykü sözcüğü kullanılmaya başlandı öztürkçe hareketiyle birlikte. Öykü, doğru bir sözcük ve tür açısından da birçok önemli ayrımları ve özellikleri ifade ediyor bugün. Artık öykü ile hikaye arasında farklar olduğunu da biliyoruz. Kimi yazarların hikayelerinden, kimi yazarların öykülerinden, kimi yazarların da hem öykü hem de hikayelerinden sözedebiliyoruz. Öykü türünün kendi içindeki olumlu ve önemli gelişmeleri, kazanımları ve nüansları işaret ettiği sürece bu tür alt tanımların yararlı olacağını düşünüyorum. Heceöykü dergisinde bu tür ayrıntıları enine boyuna inceleyen önemli dosyalar hazırlayıp yayınladık. Sanırım Türk öykücülüğü için yararlı oldu. -Nuri Pakdil'in ısrarlarını göz önünde bulundurarak soruyorum, yabancı dille ilginiz nasıl? -Bu sorunuza çok iyi diye cevap vermek isterdim, ama ne yazık ki değil. Nuri Pakdil'in ısrarları, ısrarları bir yana defalarca oturup birlikte benim yabancı dil öğrenebilmem için program yapmamıza, nasıl çalışmam gerektiğine dair yöntem belirlememize, kendisinin dil çalışırken tuttuğu notları bana vermesine, onlar üzerinden çalışmamı istemesine karşın olmadı. Her zaman bir bahanemiz oldu ve hep yarım kaldı çalışmalarım. Bana verdiği süreler kaç kez doldu, yeniden süre verdi ama yine onun umduğu düzeyde olmadı. -Edebiyat dergisinde yayımlanmış yirmi beş yazınızdan söz ediliyor... -Sanırım sözünü ettiğiniz rakam, Edebiyat dergisinde yayımlanan öykü, deneme, değini... gibi yazdıklarımın tamamıdır. O yıllarda ben Ankara dışında öğretmenlik yaptığım için hemen her sayıya yetişemiyordum. Bir sanat ve edebiyat ortamından yoksun koşullarda doğal olarak insan gereği kadar üretken olamıyor. Edebiyat dergisiyle ilişkim yazı/yazarlık bağlamında bir ilişki değildi. Zaten dört yıl yazdım Edebiyat dergisinde: 1981 1984 yılları arasında. Bu dönem Edebiyat dergisinin son dönemiydi. 1984'ün Aralık ayındaki son sayısıyla da dergi kapandı. -Öykü kitaplarınızın ikinci basılışında kapak resimlerinin değiştirilmesinin nedenini öğrenebilir miyiz? -Öykü kitaplarının da, diğer kitapların da kapakları konusunda düşündüğümün, umduğumun gerçekleştiğini söyleyemem. Bir grafikerin kapağı tasarlamasıyla yazarın kitabı için bir kapak düşünmesi sonuç itibariyle her zaman örtüşmüyor. Kimi zaman yazarın düşündüğünden çok daha güzel bir kapak ortaya çıkabiliyor. Ayrıca beğenilerdeki görecelilik durumunu da gözardı etmemek gerekiyor sanırım. Gülşefdeli Yemeni'nin ilk baskısının kapağını ikinci baskısının kapağından daha hoş bulmuştum. Aşkın Halleri için de aynı şeyi söyleyebilirim; her ne kadar verdiğim malzeme umduğum gibi bir kapak olmadıysa da. -Nuri Pakdil Özel Sayısı'ndaki Takvim Yırtıkları ile Sen Gelmezsen Güvercinler Küser öyküsü arasında biyografik bir bağ var mı? Benim gibi güvercin sevenler ve besleyenler Hz. Ali'nin, Mevlana'nın güvercin beslediğini ravi zincirleriyle beyan ederler. Güvercine yumurtasını sevdirdiğim gibi Ey Kabe, kullarıma da seni sevdireceğim. kudsi hadisini bir vesileyle anarlar... Siz hiç güvercin beslediniz mi? -Sanırım, Takvim Yırtıkları'ndaki hastalandığım günlere dair günlüklerle sözkonusu öyküdeki hastane anlatısı arasında arıyorsunuz biyografik bağı. Hayır, yok. Kimi gözlemlerden ve çağrışımlardan sözedilebilir elbette; hem hastane yaşantısına hem de bütünüyle hayata dair gözlemlerden ve çağrışımlardan... Kaldı ki öyküdeki temel vurgu, hastane günlerine değil, öykü kişilerinin hayatlarını birbirine bağlayan insani dokuya ve elbette aşklarınadır. Çok naif bir insani hayat ve yine çok naif bir aşk vardır o öyküde; trajik değil, liriktir öykünün düşünsel ve duygusal yatağı. Hz. Ali'nin ve Mevlana'nın güvercin beslediğini sizin sorunuzdan öğrenmiş oldum doğrusu. İlginç geldi bana. Çünkü Anadolu'da, güvercin beslemenin doğru olmadığına, hatta etini yemenin uğur getirmeyeceğine dair bir inanış vardır. Evlerde, çocuklara kolay kolay güvercin besletmez büyükler. Bu inanışta, mağarada Hz. Peygamber'in saklanışına yardım ettiği için güvercine bir tür kutsallık atfedilişinin de etkisi olabilir. Ben hiç güvercin beslemedim, ama ağabeyimin birkaç güvercininin olduğunu, onları uçurduğunu, takla attıklarında çok mutlu olduğunu hayal meyal hatırlıyorum. Öyküdeki güvercinlerle ilgili bölümlerde, en az sizin kadar güvercinleri çok seven ve güvercinlerin dilinden anlayan arkadaşım Abdurrahim Karadeniz'in önerileri ve müdahaleleri oldu."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/huseyin-su-ile-soylesi-3", "text": "Hangi türde yazarsa yazsın, yazarın çehresinin eserinde göründüğünü düşünüyorum. Hüseyin Su'nun aydınlık çehresi de öykülerine ve öykü dışındaki yazılarına sinmiştir. Söyleşileri aracılığıyla bir şikayet hali olarak belirttiği, yazma konusundaki müşkülpesent tavrı, onun eserlerini güzelleştiren bir durum olmuştur. İnsanın iç yaşantısında olup bitenleri, bir yaradan kurşun çıkarır gibi hikaye eder. Sözün en güzelini söylemek için Türkçenin bütün imkanlarını kullanır. Bazı insanlar, ağızlarından çıkan sözcüklerin kendilerini dinleyenlerin gözünde canlanmasını sağlamakta mahirdir. Mesela kediden bahsetse, kedinin gelip dizlerimize yumulduğunu zannederiz. Su dese, suyun düştüğü yerde bıraktığı o kırılgan sesi duyarız; yağmur dese, alnımıza değen damlaların serinliğini hissederiz. Hüseyin Su'nun cümlelerinde, gözümüzde canlanan, sonra da kalbimize ve zihnimize ağan bir şeyler var. Bu etki, öykülerdeki tiyatral yönün ortaya çıkmasını sağlamaktadır. Özellikle Aşkın Halleri kitabının öykülerinde bu yön çok belirgindir. Hüseyin Su, öykülerinde öne çıkarmak istediği şeyi, öykünün düşünsel ve duygusal yatağına çok iyi yerleştirir. Aşk/sevgi ve hüzün/sevinç, en temel insani duygu olarak bu anlamda öne çıkan temalardır. Öykülerinin giriş ve sonları, bir şiirin başlangıç ve bitiş mısraı kadar iyidir ve dokunaklıdır. Yiğidim Ya Ona Gücüm Yetmiyor öyküsünün girişi ve sonu buna en güzel örnektir. Öykünün Züleyha mısın zalim. diye başlamasıyla telmihte bulunması; öykü sonunda Kalbimde tamir edilmez bir yırtık var. demesiyle Yusuf'un arkadan yırtılan gömleğine atıf yapması öykülerindeki dil ve kurgu işçiliğini gösterir. Mahfuz Zariç'in -Hüseyin Su öyküleri hakkında söylediği- Hatırdan Çıkmayan Tipler nitelemesini ödünç alarak Hüseyin Su, Hatırdan çıkmayan öykülerin/hikayelerin anlatıcısı desek abartmış olmayız. Çünkü Hüseyin Su, Ömer Lekesiz'in deyimiyle... kendileriyle rahatça içselleştirebileceğimiz kahramanlar ve rahatça içselleştirebileceğimiz mekanlar sunmuştur bize. Bu bağlamda, Hüseyin Su ile öyküyü ve öyküsünü konuştuk. Evet, araya uzun bir zaman girdi. Böyle olması gerekiyormuş demek ki. Hayatta her şey kendi mecrasında akıp gidiyor. Bizler, her ne kadar hepsini kendimizin yapıp ettiğini sansak da... Böyle olmasını istemezdim şüphesiz. Böyle olmasında hayır varmış, demekten başka yapacak bir şey yok. Dergilerin, yayınevinin trafiği kendi yazdıklarımıza zaman ayırmamıza fırsat vermiyordu. O dönemde on dokuz yılda beş kitap yayımlamışım. Çok az elbette. Halbuki son iki yılda yayımladığım kitapların büyük bölümü o yıllarda yazılmıştı. Kendi elime, ayağıma bağ olan bazı prensiplerim vardır. Bunları savunacak değilim; ama bunlardan dolayı yerinecek de değilim. Hala doğru yaptığıma inanıyorum; yazarlığımın aleyhine de işlemiş olsa bu süreç. Biz nasıl bakarsak bakalım, her iş mutlaka kendi zamanında gerçekleşiyor. İnşallah sağlıkla, hayırlısıyla yayımlamaya devam edeceğiz. Üç öykü kitabımız var elimizde, önümüzdeki zaman içinde bir yandan bunları yayımlarken bir yandan da yazmaya devam ederiz umarım. Diğer kitaplar için de öyle. Sadece meşguliyet değil mazeretimiz, biraz da müşkülpesendim galiba. Üzerinde çalıştığım bir iş, elimden çok zor çıkar. Bir cümleyi değiştirsem, birkaç gün defalarca döner bakarım yeniden. Bu huyumdan çok şikayetçiyim. Çalışmayı, bitirmeyi zorlaştıran bir huysuzluk çünkü. Hatta kitaplar yayımlandıktan sonra bile defalarca okurum ve keşke şunu şöyle, bunu böyle yapsaydım, diye hayıflanırım. Halbuki, insan elinden çıkan her şey eksiktir. Her ne kadar dergilerin ve yayınların trafiğine dışardan bakanlar öyle düşünmeseler de en azından kendi yazma zamanımı kullanırken, itiraf edeyim, biraz da tembel olduğumu söylemeliyim. Sonuçta, ancak elimizin emeği var. Değilim, ne yazık ki verimli değilim. Bugünlerde Takvim Yırtıkları çıkacak. Ardından İçkanama, onun ardından da inşallah Entelektüel Öfke. Öykümüzün Hikayesi'nin yenilenmiş yeni baskısı olacak. Bir de deneme kitabımız var ve diğerleri... Belki yıl sonuna kadar sizin hüsnüniyetinizi boşa çıkartmayacak bir durum olabilir. Biraz tembel ve müşkülpesent olduğumu söyledim. Bu bir şike değil, gerçekten öyleyim. Ayrıca ben, sular seller gibi yazan bir yazar da değilim. Bu durum da ister istemez verimliliğimi önlüyor galiba. Tabii ki bütün bu değerlendirmelerimiz görecedir. Az yada çok, kolay veya zor, eninde sonunda her yazar, kendi yazacağını yazıyor. Elimizden gelini yaptıktan sonra bununla yetinmeye de razı olmamız gerekir. Yine de elimizden geldiği kadar ve sorumluluğumuz bağlamında yazımızı yazmaya gayret edeceğiz. Denemeler, incelemeler de yazmanın, öyküye ayırmamız gereken zamandan çaldığını söyleyebiliriz belki. Fakat bu türlerde yazdıklarımızın da yazımıza dahil olduğunu biliyoruz. Yazı, inancı, düşünceyi, siyasayı da içerir. Ayrıca her sanatçının, poetikasını düşünmesi, yazması da gerekir. Ben bu tür poetik yazıların, şairin şiirini, öykücünün öyküsünü, romancının romanını beslediği kanaatindeyim. Yalnızca şiir, öykü, roman, deneme, eleştiri... yazan sanatçılar da var ve duruşları, çabaları takdire değer. Önemli olan sadece 'yazı hali/vecd hali' üzere olmaktır. Niyetimizi de yazımızı da koruyacak olan budur. Ancak bu halin dışındaki, yani yazı dışı ilgiler elimizin terazisini bozabilir; tecrübeyle sabittir! Buna dikkat etmek gerekir. Ürpertiyle akıp geçti zaman, demek istiyor galiba. Doğrudur. Nuri Pakdil'in bu cümlesi, aynı zamanda bir yazarın, zamanı yazar olarak yaşamasının nasıl bir duygu hali ve nasıl bir dikkat olduğunu da gösteriyor bize. Varlığınızı yazarak ifade etmek istiyorsunuz, böyle inanıyorsunuz. Yazarak müdahale ediyorsunuz olup biten ve tanık olduğunuz her şeye. Kaleminizin ucuyla, tuşlara dokunarak, sesleri bir araya getirerek, sözcükler, cümleler oluşturarak... Yazamadığınız zaman, kendinizi atıl, boşlukta, eylemsiz, hatta yaşamamış hissetmeniz çok doğal değil mi? Ne ki, insanlık hali, hepsi oluyor. Bu açıdan, yazmayı, her zaman bir trafik akışının içinde olmak gibi düşünürüm. Ya sürekli hareket halinde olacaksınız ya da kenara çekilip bekleyeceksiniz; yazmadan geçen zamanın yılan gibi ürpertiyle yanınızdan akışını izleyeceksiniz. Dokunaklı, hırpalayıcı, acıtıcı, hatta yaralayıcı bir durum şüphesiz. Yazarların anılarında, günlüklerinde, yazamadıkları zaman nasıl çırpındıklarını, kendileriyle nasıl savaştıklarını, o acıyı nasıl hissettiklerini görürüz. Sadece yazamadıklarında değil, okuyamadıklarında da aynı hali yaşarlar. Nuri Pakdil'in buhali nasıl yaşadığına çok tanık oldum. Dostoyevski'nin kendi anılarında ve eşi AnnaGrigorievna Dostoyevski'nin anılarında, günlüklerinde, Tolstoy'un ve eşi Sofiya Tolstoy'un anılarında, günlüklerinde ve daha başka yazarların hayatlarında bunun sayısız örneklerini görürüz. Bu anlamda bir yazma sancısı'nın, bir de yazamama sancısı'nın olduğunu söyleyebiliriz. Her iki sancı da bir yazar için doğum tecrübesine eştir. Bu hal, hepimiz için bir ağırlık halidir. Yazdıklarımız da yazma halimiz de yazamadıklarımız da çok ağırdır; şüphesiz bunu hissedecek kadar yazıya yakınsak... Ana Üşümesi, GülşefdeliYemeni, ve Aşkın Halleri'ne baktığımızda, aile dramlarını, kuşak ve cinsiyet çatışmalarını, içsel huzursuzlukları, ruhsal boşlukları, kimlik sorunlarını (Ömer Lekesiz; Öykü İzleri, s.81) işlediğinizi görüyoruz. Kitaplarınızın ağırlıklı olarak bu temalarda şekillenmesinin arka planında ne var? Bu soruya vereceğiniz cevaba bağlı olarak öykülerinizin izleği konusunda, okurlarınız daha geniş bir bilgiye sahip olacaktır, diye düşünüyorum. Aslında cevap çok klasik ve bilinen bir şeydir: Yazar, sanatçı, yorumcuların, eleştirmenlerin, okurların sanat ve edebiyat eserinden çıkardıklarının çoğunu önceden düşünmez. Her ne kadar plan, program yaparak çalışmış olsa bile. Pek mümkün de değildir bu. Bilimsel verilerle yola çıkmaz sanatçı. Varacağı yer de o kadar net olarak belli değildir. Buradan, sanatçı ne yazacağını bilmez, sonucunu da çıkarmamalıyız şüphesiz. Eninde sonunda insanın içine bakmaya çalışarak yazıyorsunuz. Olayı da yazsanız, doğayı da yazsanız, insandan bakarak, insanla birlikte bakarak yazıyorsunuz. Kötülüğü de iyiliği de; güzeli de çirkini de görüyorsunuz, görebilme yetiniz kadar. Bir metnin, sanat eserinin ikinci, üçüncü bir kişi tarafından okunması, incelenmesi, eleştirilmesi, eserin katlarının açılması, dokusunun çözülmesi ve yeniden bir anlam bütünlüğüne ulaşılması demektir. İkinci kişilerin çabaları da bunu en iyi bir biçimde başardıklarında değerlidir. Bu yönüyle eseri hak ettiği, bulunması gereken yere taşımak işlevi de görürler. Bir sanat eserinin üzerine yazılan eleştiriler ve incelemeler, eserin hacmini çok aşar. Bu da sanat eserinin çoğalmaya ne denli müsait olduğunu gösterdiği gibi 'okuma' eyleminin ne denli büyük bir emek olduğunu da gösterir. Öykülerimiz için yaptığınız tasnifler, ana çizgileriyle doğru bir okuma olduğu kadar, sanırım bir o kadar dışarıda bıraktıkları da vardır. Çünkü sanat eserlerinin geçişkenlikleri kategorize edilerek bütünüyle ortadan kaldırılamaz. İnsani planda bakılınca, bütün hallerimiz birbirine bağlıdır. Tam olarak bilemiyorum doğrusu. Böylesine bir değer yargısından hareket ederek hiçbir öykü yazmadım. Öykülerin karakterlerini kurgularken de bu düşünceden hareket etmedim. Şüphesiz bu değer yargısını tartışmıyorum. Cinsiyetçi bir ayrım yapmadan bakınca da büyük oranda doğrudur. Belki şu daha doğru olabilir. Toplum ve aile kültümüzde bu yargının etkisini, izlerini çok gördüğümüz için hayatımıza yansıdığı kadar, insanı, toplumu yazarken zihnimize, dilimize de yansıyor. Geleneksel kültürle birlikte içselleştirmiş olduğumuz bir insani algıdan söz edebiliriz. Bir sorunu, değeri, yanlışı, doğruyu yazmak istediğimizde bu algı kendiliğinden bakış açımızı belirliyor olabilir. Gördüğünüz gibi sizin yargınızı kabullenmiş durumdayım sanki; yazarlığımı, düşünce ve duygu dünyamı belirleyen algıyı temellendirmeye çalışıyorum. Daha önce de buna benzer tespitler yapıldı. Öykü kişileri içinde kadınların daha çok olduğu, kadınların dünyasını yazarken daha derinden bakabildiğim... gibi bazı görüşler aldım. Bunların içinde doğru bulduklarım da abartılı bulduklarım da oldu. Bütünüyle sizin düşündüğünüz gibi olmadığını söyledim. Bir başka etkenin de kadınların çok ve egemen olduğu bir aile içinde büyüdüğümün sanılmasıdır ki gerçek böyle değildir. Ailemizde iki kadın vardı; annemle ablam. Ablam ben doğmadan evlenip gitmişti. Kadınların dünyasına dair en iyi tanıdığım kadın annemdir. Halalarım vardı ama öykülerime yansıyacak kadar yakın değildik, onları da yeterince tanıyamadım. Açıklayıcı iki nedeni olabilir belki bu durumun: Birisi, insan psikolojisiyle çok ilgili oluşumdur. Hem kendi özelimde kendi içime, hem de tanıdığım insanların içine bakmayı severim. İnsanları daha çok iç hatlarıyla tanımak isterim her zaman. Bende kalıcı olan yanları hep böyle ruh çizgileriyle olmuştur. İkincisinin de okumalarım olduğunu düşünüyorum. Edebiyat metinlerini bile bu gözle okurum. Bazen olayı unutur, karakterlerin iç dünyalarına dalar giderim, yazarın yazmadıklarını düşünürüm. İnsanın içindeki uçuruma bakmak çekici gelir bana. Edebiyat dilinin şiveye dayalı olmasını çok doğru bulmuyorum. Bunu yapan ve kahramanlarını yörelerinin şiveleriyle, ağızlarıyla konuşturan sayısız yazar var. Belki de gereklidir, bilemiyorum. Bana böyle bir anlatım, sanki taklitmiş gibi geliyor. Köy romanları, öyküleri ve tiyatro eserleri, hatta şiirleri bile böyle bir dille yazıldı, bu da uzun süre siyasal, sosyal, toplumsal bir gerçekçilik adına yapıldı, çok da ilgi gördü. Ne ki gelip geçti; sel gitti, kum kaldı; o eserler de dilleri de unutuldu ve asıl Türkçe ile yazılan eserler hala yaşıyor. O insanlar böyle konuşuyor, deyip geçemeyiz; biz o insanları edebiyat metinleriyle anlatıyorsak eğer, yüzyıllar içinde oluşmuş, halkın duyarlığını sindirmiş bir Türkçe ile yazmamız gerekir. Dili zenginleştiren, güzelleştiren, sağlamlaştıran ve işleyen edebiyattır, sanattır. Düşünce ve siyasa da bu dille yapılır. Bizim buradan bakmamız gerekir. Bu ilkeye dikkat etmeye çalışıyorum yazarken. Türkçenin maruz kaldığı siyasal baskılar nedeniyle tarihsel, kültürel imkanlarından gereği kadar faydalanamadık. Bu baskılar yeni yeni kırılıyor. Dil bilinci ve dil zevki, ancak işlenmiş bir Türkçeyle yazılan metinleri okuyarak kazanılabilir. Bazen söylediğiniz gibi oluyor. Bir sözcük, insana farklı bir dünyayı yazma kapısını aralayabiliyor. Gülşefdeli Yemeni öyküsü böyle doğmuştu. 'Gülşefdeli' sözcüğünü ilk duyduğumda, adı olduğu eşyadan daha çok sözcüğün kendisiyle ilgilenmiştim. Ama sizin bu sözcüğü ilk kez bu öyküden öğrenmeniz çok şaşırtıcı geldi bana. Sizin yaşadığınız şehirde karşılaştım ben yıllar önce 'Gülşefdeli' ile. Siz doğduğunuzda görmüş olmalısınız halbuki. 'İbrişim' sözcüğü hem halk dilinde hem de edebiyat dilinde çok yaygındır. Türkülerde de çok geçer. Seyrani'nin şu dörtlüğünde gördüğümüz gibi: 'Sevdiğim değildin böylece ezel/Ömrümün bağına düşürdün gazel/İbrişimden nazik sandığım güzel/Meğer pulat gibi bükülmez imiş.' Türkçenin çok güzel ama kullanılmayan sözcükleri var, bunları yazarak yaygınlaştırmak gerekir. Hep söyler ve yazarım; Türkçenin en güzel sözcüklerinden birisi de 'gelin' sözcüğüdür. Öykü yazma halimde şikayetçi olduklarım da var, hoşuma gidenler de var. En başından bir edebiyat hayatı, yazı hayatı kurmamız mümkün olmadı. Yalnız bu durumu bir şikayet olarak almamak gerekir. Edebiyat ve yazı hayatı'ndan kastım entelektüel özentiler, afralar, tafralar değil, şudur: Okumanın ve yazmanın, düşünce ve eser üretimi açısından hakkını verebilecek bir hayat yaşamak. Bazen tercihlerimiz, bazen de zorunluluklar gereği her zaman bu mümkün olmadı. Yazı dışı işler ve ilgiler, daha çok zamanımızı aldı. Beşeri olarak hayıflansak da şüphesiz hangisinin daha hayırlı olacağı, olduğu konusunu bilmeyiz; böylesi hayırlıdır, demek gerekir. Öyledir de. Bir olaydan hareket ederek öykü yazamam; daha önce de söylemiştim, imgelerden, simgelerden, bir düşünceden, sorundan, güzellikten, sözcükten hareket ederek yazarım. Hemen oturup yazamam. Günlerce kafamda gezdiririm yazacağım öyküyü. Çok az ve küçük notlar alırım. Sonra çoğunu da kullanmam. Kafamda oluşan ana çizgiler üzerinden yazarım. Ana çizgiler çok değişmez ama öykünün iç akışında hiç beklenmedik gelişmeler olabilir. Genellikle bir iki oturumda yazmaya çalışırım. Günlerce gelip gidip yazamam. Eklem yerlerinin soğumamasına dikkat ederim. Araya zaman girdiğinde öyküye geri dönmek, terkedilmiş bir eve dönmek gibi gelir bana. Zor yazdığımdan size de ve bir kez daha şikayet edeyim bu vesileyle. Mutlak olmasa da sükunet isterim yazdığım her mekanda. Yazdığım sayfada başka gözlerin dolaşmasına katlanamam. Huzursuz olurum. Yazmanın mahrem bir yanının ve duygusunun olduğunu düşünürüm. Yayımlanma aşamasına gelmeden, yani bitmeden kimseye gösteremem. Öykü bitinceye kadar sıkıntı devam eder ama bittiğinde de tarifsiz bir mutluluk kaplar zihnimi. Yazma ritüellerinin söze gelmeyen yanları da var şüphesiz. Bir yazarın okumasının iki yönü vardır galiba. Birisi genel, diğeri de özel, yani kişiye özgüdür. Belki benim için böyledir. Genel olanı, her okur ve yazar için, Türk ve dünya edebiyatı denilince hemen akla gelebilecek, bilinmesi gereken, işaret taşları anlamı taşıyan yazarlar ve eserleridir. Bunlar bazen klasikler, bazen türün önemli, vazgeçilmez isimleri ve eserleri, bazen de bilgi için başvurulması gereken eserlerdir. Bunlar hepimizin ortak okumaları sayılabilir. Öykü ve roman yazarları için masallar, destanlar böyledir. İlyada, Odesa, Binbir Gece Masalları, Dede Korkut Hikayeleri... gibi. Kronolojik bir edebiyat tarihi de böyledir bence. 'Türk Öykücülüğü' denilince de akla gelebilen, böyle 'temel eser' sayılabilecek eserler mutlaka okunmalıdır. Bir sanatçı olarak bir yazara yük olabilecek okumalar değil önerdiklerim. Bir edebiyat akademisyeniyle veya bir edebiyat okuruyla sanatçı yazarın okumaları birbirinden farklı olabilir, olması da gerekir. Kişiye özel okuma dediğim bunlardan çok daha farklıdır. Edebiyat anlayışı, yazı anlayışı, tarz, üslup... gibi kimi hususiyetler nedeniyle kendi yazısının, sanat anlayışının yatağını derinleştirmek için yapılan okumalardır. Bir başka yazar ve okur için sizin bu okumanız pek bir şey ifade etmeyebilir ama sizin için çok önemlidir. Bunlara, aramızda kan bağı olan eserler ve yazarlar, diyorum ben. Böyle eserler için yazar arkadaşlarımız, tam benim tarzım, derler; böyle bir şey işte. Yazar, böyle eserlerden daha çok beslenebilir. Benim için Ses ve Öfke, Deniz Feneri, Ecinniler, Döşeğimde Ölürken, Dalgalar, Doğu Öyküleri... böyledir. Samet Ağaoğlu'nun bütün öyküleri yazma arzusu uyandırır bende. Maskeli Balo, Korkuyu Beklerken, Yüksek Gerilim, İshak, Havva, İdris'in İdris, Dostlukların Son Günü... ve bir söyleşiye sığmayacak kadar çok ve güzel nice öyküler. Öncelikle hayatımıza, düşüncelerimize ve duygu dünyamıza egemen. Kaçınılmaz şekilde öykümüze hem tema hem de bu temayı yansıtacak biçem olarak girmiş durumda. Kanaatimce burada bir sorun yok. Yaygın ifadeyle söyleyecek olursak eğer; sanatta ve edebiyatta her öz, kendi biçimini, tekniğini vedilini de beraberinde getirir. Ayrıca, sanat ve edebiyat, sürekli yeni arayışları da gerektirir. Bütün bunlar edebiyata, sanata dahildir. Öykü özelinde ele alacak olursak sorunu; modern, postmodern veya klasik tarzda öyküler yazmanın eleştirilecek veya övünülecek bir yanı yoktur. Önemli olan, bu tür metinlerin birer 'öykü' olup olmamasıdır. Yazdığınız bir metin eğer 'öykü' olmuşsa, ister klasik, ister modern, isterse postmodern olsun, öyküdür. Eğer olmamışsa, o zaman da hangi tarzda yazıldığının bir anlamı ve önemi yoktur, çünkü zaten 'öykü' değildir. Şunu demek istiyorum: Yazar için iyi öykünün bir dönem veya düşünce sıfatıyla tanımlanmaya ihtiyacı yoktur. Kötü bir öyküyü de böyle bir sıfatla tanımlamak kurtaramaz. Aslında bunu en iyi bilen o öyküyü yazan yazardır. İyi öyküyü, hangi teknik ve tarzla yazılmış olursa olsun beğenerek ve zevkle okuyorum. İyi öykü değilse, en yeni teknikle bile yazılsa okunmuyor zaten. Edebiyat beğenisi gelişmiş bir okuru veya yazarı, hiçbir teknik ve dil tanımıyla, oyunuyla kandırmak mümkün değildir. Kısaca, bir edebiyat eseri modern, postmodern, klasik olduğu için iyi veya kötü değildir. Bir de şu var: Sanat ve edebiyat eseri, hiçbir zaman bir 'oyun' değildir. Son dönem, derken iki binli yıllardan sonra yazılan öyküyü kastediyorsunuz tabii ki. Güzel şeyler oluyor. Genel olarak sanatın ve edebiyatın irtifa kaybettiği, değerlerin gözden düştüğü bir dönemde öykünün görece de olsa kendi çizgisinde bir ivme kazandığı gözle görülebilecek kadar belirgin. İyi bir şey bu da. Görülen ilgi, hem yazarlar açısından hem de okurlar ve yayınevleri açısından önemlidir. Çok değil on, on beş yıl kadar önce bir öykü kitabı yayımlatabilmek hiç kolay değildi. Hatta şiirden bile zordu. Şimdi yayınevleri öykü kitabı arıyor yayımlamak için. Genç yazarlar, öykü yazıyor hevesle ve bilinçle. İyi bir öykü yazarı, eskiden olduğu gibi rastlantı sonucu çıkmıyor ortaya. Çalışıyorlar, emek veriyorlar ve dergiler, yayınevleri, öykü eleştirmenleri tarafından görülüyor, varlıklarına dikkat çekiliyor. Giderek ciddiyetlerini yitirseler de öykü ödüllerinin de böylesine canlı bir öykü ortamının oluşmasında önemli katkısı var. Öykü günleri ve etkinlikleri de öyle. En önemlisi de çok iyi öykü dergilerinin yayımlanmasıdır. İki binli yıllara dek hepitopu dört beş öykü dergimiz vardı. Şimdilerde sürekli yayımlanan öykü dergisi çok daha fazla. Genç öykücüler, yazdıklarını yayımlamak için çok rahatalan bulabiliyorlar. Dünyanın öykü birikimini de fazla gecikmeden izleme ve tanıma fırsatı bulabiliyoruz. Bütün bunlarla birlikte bugün yazılan öykünün kaçınılmaz olarak önemli sorunları da var kuşkusuz: Bir elekten geçmeyen, kayıt dışı metinler ve Türkçe bilinci ve zevkinden yoksun yabancı dil mantığıyla yazılan öyküler. 'Bir saat sonra orada bulunuyor olacağım.'; işte bu bir öykü cümlesidir!.. Arayışlarla bunların aşılacağını düşünüyor ve umuyorum. Öykü birikimimiz, öykü yazarlarımıza bu imkanı sağlayabilecek düzeydedir. Elbette, önemli eleştiriler, incelemeler ve kitaplar var öykü kuramıyla ilgili. Büyük oranda Alman ve İngiliz filolojilerinin hocalarının yabancı dillerdeki kuram ve eleştiri örneklerini Türk edebiyatına tatbik etmeleri sonucu bu alanda bir hayli yol alındı. Berna Moran'ın kitapları bu çabanın ilk önemli örneklerindendir. Daha sonraları da yine yabancı kuram ve eleştiri örnekleri üzerinden Türk öykücülüğünün okumaları yapıldı. Bugün küçümsenmeyecek bir birikim oluştu. Tahir Alangu'nun Cumhuriyetten Sonra Hikaye ve Roman'ı ve sadece öykü alanında, daha sistematik, daha kapsayıcı ve daha eleştirel bağlamda beş ciltlik bir çalışma halinde öykümüzün yüz elli yılını değerlendiren ve Yeni Türk Edebiyatında Öykü adıyla yayımlanan Ömer Lekesiz'in büyük emeği, öyküyle ilgili herkesin yararlandığı önemli bir kaynak oldu. Başka önemli kitaplar da var şüphesiz. Yalnız öykü yazmakla öykü kuramı, genel olarak da sanat eserinin yaratımıyla sanat kuramı arasındaki ilişkininne olduğu, neye tekabül ettiği hususu karıştırılıyor sanırım. Özellikle yazmaya yeni başlayanlar için kurama göre yazmak sakıncalı olabilir. Bir önemi yok, okunmamalı, demek istemediği ayrıca belirtmeye gerek görmüyorum. Sanat kuramlarının, daha çok sanat eserini anlamak ve yorumlamak için olduğunu düşünüyorum. Bu konuda ne demek istediğimi, Karabatak dergisinin 20. sayısında Hasan Akay'la yapılan bir söyleşide, Akay'ın verdiği şu örneğin çok daha iyi anlattığını düşünüyorum:Kırkayak'a sormuşlar: Kırk tane ayağın var. Ayakların birbirine dolaşmadan nasıl yürüyorsun? Bilmem, demiş, Kırkayak, farkında değilim. Ama bir yandan da soru kafasına takılmış: Nasıl yürüyorum?.. Ondan sonra da ayakları birbirine dolaşmadan yürüyememiş. Kanaatimce bu örnekle anlatılmak istenen incelik, çok önemlidir. Kuram okuyup ona göre yazmaya çalışan sanatçının hali biraz böyle galiba. Hasan Akay, bu duruma,'kuram köleliği' diyor... Bilgiyi yerinde kullanmayı bilmek gerekiyor. Bir de her kültürün kendi dokusu, farklı okuma hassasiyetlerini de gerektiriyor. Şöyle bir örnek vereyim: Binbir Gece Masalları, biliyorsunuz Türkçeye tam metin olarak Fransızcadan çevrildi. 'Öğle ile akşam arasında bir namaz kıldı.' diyor anlatıcı. Vakit olarak 'ikindi' kavramı Fransızcada olmadığı için vaktin adını değil, tarifini yapıyor Fransız. Türkçeye çeviren Türk de elindeki sanat eserinin kültürel dokusunu bilmediği için Fransız gibi tarifi aynen çeviriyor. İyi bir Türk öykücünün, aynı zamanda çok daha iyi bir çevirmenin, kendi yazdığı öyküde kahramanın secdeye varışı anlatılırken, 'ellerini yumruk yapıp yere koydu' deniyordu. Vesselam... Yalnızca öyküyle ilgili değildi Keklik Vurmak'ta topladığımız söyleşiler. On sekiz yıl içinde yapılan söyleşilerden bir seçmeyi içeriyordu. Edebiyat, öykü, dergi, yayın ve siyasa gibi birçok alanda konuşulanlar vardı. Hem kendi öyküm hem de Türk öyküsü üzerine düşüncelerimi söylemeye çalıştım. Bir öykü yazarının, 'öykü yazmak' bağlamında söylediği düşüncelerini her zaman önemserim. Bu söyleşiler, yazarlarınpoetikalarına ilişkindir genel olarak. Farkında olmasalar bile böyledir. Yani sanatlarının kaynağına ışık tutarlar. Bu tecrübeyi okumak veya dinlemek, bana kuramlardan daha öğretici gelir. Burada önemli olan yazarın 'nasıl yazdığı' değil, yazmakfiili bağlamında ve yazısının, öyküsünün kaynağına dair düşünceleridir. Bu, doğumu tecrübe etmek gibi bir haldir. Ancak sanatçının kendisi derinden hissedebilir bu hali. Bu hissi de bir sanatçıya hiç kimse, en iyi kuram yazarı bile anlatamaz. Anlatması mümkün de değildir. Yazmaya yeni başlayanları bu noktada düşünmeye ve bu hissi tanımaya çağırmak gerekir. Bu tür metinler, her sanatçıyı ve yazarı da aynı şekilde düşünmeye sevk eder. Ne yazık ki böyle metinler çok az yazılıyor. İri sözler söylemekten, başkalarınınişini değerlendirmekten, kendi eylemimiz ve 'ne yapıp ettiğimiz' üzerine düşünmeye zaman bulamıyoruz. Öykücülerle yapılan nehir söyleşilerin de bu hususta yeterince öğretici olduğunu düşünürüm. Ne yazık ki bunların da sayıları çok az. Selim İleri, Hulki Aktunç, Ayfer Tunç, Cemil Kavukçu gibi öykücülerle yapılan nehir söyleşileri bu bağlamda anabiliriz. İskenderun'da doğdu. Kahramanmaraşlı. Hece Öykü, İtibar, Yedi İklim, Türk Dili dergilerinde öykü ve deneme yazdı. Milli Gazete, Dünya Bizim ve Edebistan isimli kültür sanat sitelerinde, kitap incelemeleri ve söyleşiler yaptı. Nuri Pakdil'in Tiyatrolarında Vicdan isimli yüksek lisans tezini hazırladı."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/huzeyme-yesim-kocak-la-soylesi-1", "text": "Hüzeyme Yeşim Koçak Konya'da yaşıyor. 9. kitabı deneme türündeki Ötede. Deneme dili olarak etkileyici. Kullandığı dil ile belirgin bir yerde duruyor. Deneme kitaplarının yanı sıra öykü ve romanları da var. Kendisiyle son kitabı Ötede üzerine konuştuk. -Ötedeye gelmeden, daha önce yayınladığınız kitaplara biraz değinelim istiyorum. -Saklı Değerler, ilk öykü kitabım. Ve diğerleri Muhabbet Buyursun Gelsin, Bekleyen. En son Havva Hanım'ın Gamzesi... Denemeler: Bırakın Güzel Konuşsun, Bana Gönülden Çalıp Söyle, Ey Ruh Geldinse Masaya Vur, Ötede... Arada ilk romanım Çoban Aşkın Çocuğuydu. -Ötede neyi anlatıyor, neden Ötede adını verdiniz, ne düşündünüz? Neler hissettiniz? Neyi amaçladınız? -Önce bir durum tespiti eleştiriyle başlıyor, sonra öte seslerine kulak verip, yürüyüşe geçiyorum. Şöyle serinlikte, yağmur altında, kelebek kovalarken, cırcır böceği ve bülbül dinlerken, zıtları birleştirirken güvercin kanatları taktığımda, azıcık da uçtuğumda, samanyolunda dolaştığımda yazdığım yazılar onlar. Bir hedef, yaşadığı çağa biraz mesafe koymak, öte yaka dünya; bir adım ötesi, birkaç basamak yukarısı; ben ötesi, gizli yüz, semavi çağrı, daüssıla, nefeslenme, Hakk'a iltica, göçmen seçkin ruhlar; kutsala karşı saygı terennümü, yürekli bir muhabbet selamı gülümseyişi... İçten bir muhasebe, siga denemesi... Bir mekanın davetinin, vaadinin dökülüşü; kulluk bükülüşü, pembe şafak söküşü... -Gerek hikayelerinizde gerekse denemelerinizde zengin bir dil kullanımı söz konusu. Edebiyat anlayışınız, bu noktadan mı neşet ediyor? -Bu zengin olduğu varsayılan dilin, işlevsel tezyin edici bir gönül dili olmasını da önceliyorum. Bir ülkü muhtevasının, şahsi bir gelenek yorumunun parçası. Mesaj kelimesi belki sevimsiz gelebilir ama insanın dünyadaki olgunluk sınavında bir kazancı hasılayı da sağlaması ve bu yolda çalışıp, birikimini paylaşması gerekiyor. -Kullandığınız bu dilin, eserin edebi seviyesine olumsuz ya da olumlu etkileri? Siz ne düşünüyorsunuz? -Müspet olduğunu düşünüyorum. Kelimeleri eserin ziyneti olarak değerlendiriyorum. Eserin canlılığını diriliğini sağladığını, ufuk açtığını, özellikle kasdi terk edilmiş bazı kelimelerle el ele verilip yeniden hayata kazandırıldığında, kıymetli bir yekunda parladığını ve dili sıkılaştırdığını sanıyorum. Yani kelimeleri zevkle, iştahla; edebi emellerime alet ediyorum. Olumsuz tarafı ise, anlaşılamama, daha kötüsü zaman dışı düşerek, iğretileşme, sizde suni gözüküp sırıtması. Bir inşayı ehliyetsizce yapmanız. Fakat doğru bildiğini yapmak arzusu ve ortalık manzarası bu endişeyi bertaraf ediyor. -Kitaplarınızda anlattığınız konulardaki örgü, nelerle bütünleşiyor? Hayat içindeki bağlantıları nelerdir? -Genel olarak; bir mana dokusuna, bir gönül hattına hitap ettiğim gibi bir iyi niyet besliyorum. Dereceli de olsa bazen uyarıp acıttığını, sarstığını; bazen de yumuşatıp rahatlattığını, ruhi bir alışverişte kanal açtığını düşünüyorum. Dahili-harici hayat yekpare olduğuna, esasen iç kuvvetlerimizle zorluklara açmazlara mukavemet edip çözüm aradığımıza göre; kalp bağlantıları önemsenmeli. -Yazarın Ahlaki sorumluluk konusundaki düşünceleri kitaba yansıyor mu? Ya da görevleri arasında var mı, öğrenmek istiyorum. -Yansıdığını zannediyorum. Belli bir ölçüyü gözetiyorum. Ahlaki kaygıyı ve bir kısım üst değerleri hesaba katmadan, sere serpe, ulu orta yazmak bana ters gelen bir durum. Bizim hayata ve edebiyata bakışımız farklı olmalı. Mükellefiyetlerimiz, inancımız doğrultusunda bir bakış ve yer alış, bir yön tayini gerekiyor diye biliyorum. İnsan olarak bir bütünüz; sanat, bize verili kabiliyet de bir cephe, cüz. Burada esas; işlenmesi geliştirilmesi gereken insani cevher öz. Maneviyatı yazarlığı tamamlayan hayati merkezi bir unsur olarak telakki ediyorum. Kitaplarımda esneklik ve renklilik olsa da, derunumdan uzak düşmez diye bir kanaat taşımaktayım. Yalnız edebiyatın sınırlarına ve kurallarına riayet ederek, güzeli hedeflemek ve yazıda göstermek lazım. Borazanlık, lafazanlık yahut kalpaz anlıkla değil. Yeteneğimize de ihanet etmemeli. Konu diğer yazarlara gelince... Kendilerini alakadar eden bir husus... -Denemelerinizde neyin peşindesiniz, ulaşmak istediğiniz hedefleriniz? -Deneme benim için keşif, açı. Öyküde romanda söyleyemediklerim; dil uzunluğu... Birbirine geçişlerde, dinlendiğim eğlendiğim hareketlendiğim... Sadece yazılarımda değil bütün eylemlerimde, nihai gayem daha iyisini yapmak ve mükemmelliğe doğru yürümek. Yaptığınız işin inceliklerine vakıf olmak, ruhen fikren zenginleşmek, sanatlı edebli bir hayatta ilerlemek yücelmek... tezyin edilmek. -Hikaye, roman ve denemeler yazdınız ve yazmaya devam ediyorsunuz. Size göre hangisi daha önde? -Öyküyle daha fazla uğraşıyorum ama çok kesin, öne çıkarıcı ayrım yapamıyorum. Çünkü birinin üzerindeyken, biriyle hemhalken, diğerini özleyip heyecanını ağırlığını taşıyor ve meşgul olmak istiyorum. Hepsi ayrı imkan, atmosfer rengi, değişik kurgu, zihin tadı. Sizde tekabül ettikleri noktalar farklı. Ama ruhunuzda tek bir vurgu... İşte çolak kollarımla ve çolpalıkla yazarlığı kucaklamaya gayret ediyorum. -Tezgahta neler var? diyelim, son olarak."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/ibrahim-eyibilir-le-soylesi", "text": "Teyzemin Radyosu İbrahim Eyibilir'in Nisan 2014' te Roza yayınlarından çıkan ilk hikaye kitabı. Otuz öykü ile okurunu selamladı İbrahim Eyibilir. Edebistan. com için kendisiyle bir söyleşi gerçekleştirdik. Bize zaman ayırdığı için teşekkür ediyoruz. Anın içine dünyayı boca etmeye çalışan zamanlarda yaşadığımızı düşünüyorum. Yazdığım türün gereği olarak da bazen bir cümleye dünyayı sığdırmaya kalkıyorsunuz bu da bazen anlaşılmayı zorlaştırıyor. Kendini okuyucuya kolay teslim etmeyen hikayeler olmasından çok estetik bir değerden ötürü böyle olmasını yeğlerim. Durum hikayesi yazmak kaçınılmaz oluyor. Kurguda derinlik sağlamak, merakı ayakta tutmak için durum hikayeleri her zaman uygun kanımca. Sırf böyle diye durum hikayesi olmuyor; siz de usta bir hikayeci olarak bilirisiniz yazacağınız şey çoğu kez sizi buna mecbur edebiliyor. Kitapta durum hikayeleri olmakla beraber Kartal Yuvası, Sağırkaya gibi olay hikayeleri de var. Tabii isim önemli. Bu ismi ve hikayeyi tercih etmemde birkaç sebep var. Öncelikle benim hayalini kurduğum kitap ismi bu değildi. Kitap, bir dosya halinde yayınlanma aşamasına girince dışardan bir bakışa ihtiyaç oluyor. Duyguyla yoğurarak ortaya koyduğunuz metinlere bir bağlanma oluyor. Ben de bu süreçte dostlarımın fikrini aldım. Hikayelerimin ilk yayınlandığı yer olan Yedi iklim Dergisi'nin editörü Ali Haydar Haksal hocamın yönlendirmesi yayıncımın da bu yönde fikir belirtmesi Teyzemin Radyosu isminde karar kılmamda etkili oldu. Yayınlandıktan sonra fark ettim, bu isim çok isabetli seçim olmuş. İsmin aşinalığı ve içerik Trt de Gecenin İçinden programına konuk olacak kadar ilgi çekti. Bazı okurların geri dönüşlerinden bu hikayede kullanılan anlatıcı kişinin özgünlüğü dikkat çekmiştir. Baba-çocuk diyaloğunda konuşan babadır ve bu konuşmanın içinde iki dünya geçer. İddialı olmasam da iyi bir sinema izleyicisi olduğumu söyleyebilirim. Birçok sanat dalını birden kullanan sinema beni izleyici olarak ciddi etkiliyor. Yazar olarak sinemayı tanımayı önemsiyorum. Sinema gibi hikayeler yazmak için değil hatta sinema gibi hikaye yazmanın hikayeyi bitireceği kaygısıyla sinemada ne yapılamazsa onunla yazmak için sinemayı izliyorum. Şiir ve sinema yazıda iki önemli rehber benim için. Şiir; dilimi güçlendirmek, ifademi etkili kılmak için rehber, sinema; kurguda aşmam gereken eşiği gösteren kapı. Edebiyat dergileri hep dertli diye bir klişe ile geçebilirdim. Her dönemde farklı zorlukları yaşayan bir yayıncılık, edebiyatın nabzının sürekli atması için varlıkları önemli. Yeni yazarların ortaya çıkmasında edebiyat dergilerinin okul olmasına her zaman ihtiyaç var. Sosyal medyanın son on yılda bambaşka bir dünya ortaya koyması basılı kaynakları olumsuz etkilediği gibi edebiyat dergilerini de zorladı. Ancak iyi ve güzelin peşinde olan has okur kendine uygun dergileri buluyor. İki bin sonrası hikayenin yükseldiği bir dönem oldu. Bu çok satanlar listesi olarak değil de nitelik ve çeşitlilik olarak bir yükseliş bence. Bu dönemin bir diğer özelliği ise kadın öykü/hikaye yazarlarının -her kesimde- sayılarının artmış olması. Bu yükseliş geride hangi isimleri bırakır, edebiyata ne katar şimdiden bunu söylemek zor. Bana 'Teyzemin Radyosu'nu anlatma fırsatı verdiğiniz için size, sizin şahsınızda edebistan. com ailesine teşekkür ederim."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/ibrahim-yildirim-la-soylesi", "text": "İlk başlarda Vatan Dersleri'ni iki roman olarak düşünmüş; ancak, bir söyleşi sırasında Bir üçüncüsünü de yazabilirim diye vurgulamıştım. Karar vereli epey oldu, üçüncüsünü de bitireceğim. Öte yandan, zaman içinde, üç romanı bir arada, tek bir kitap halinde yayınlamayı da istiyorum. Bunun içindir ki, her şeyi yeniden düzenledim, yapıyı üç romanı düşünerek baştan ele aldım. Dolayısıyla ikinci kitap olan Ölü Bir Zamana Ağıt ister istemez bir köprü roman haline geldi... Evet, söylediğiniz gibi bu romanda sadece bir döneme yoğunlaştım. Ama ilk romanın çok geniş olan açılımını unutmadan. Bu kitapta 30 yıllık bir süreç var. Hal ve Zaman Mektupları, 1900'lerin başından 20. yüzyılın sonuna kadar geçen bir süreci içeriyordu. Ölü Bir Zamana Ağıt, bu geniş zamanın; hassas, belirleyici önemli bir noktasında duruyor, orada yoğunlaşıyor... Ama Türkiye'nin yüzyıllık serüvenini unutmadan. Az önce sözünü ettiğim ve önemli nokta diye vurguladığım hassas zaman aralığı ise 1970 ve 1971 yılları... Bu yoğunlaşmaya karşın, farklı zamanlara da açılıyor roman. Bugüne de geliyor, geriye de gidiyor... Açılmazsa zaten derinleşemez, 20. yüzyılı anlamaya, kavramaya çalışan bir roman olamazdı. Kısacası Ölü Bir Zamana Ağıt, Türkiye'nin belirli bir dönemini, sıkıntılarını, bireylerini anlatan; geçen y yüzyılı anlayabildiği kadar anlamaya çalışan ve artık 20. yüzyıla veda etmek isteyen bir yazarın kaleme aldığı, bir köprü roman. Ölü Bir Zamana Ağıt çok katmanlı olmasından dolayı en başta anlaşılması güç gibi görünüyor. Ama okuma bittiğinde çok ciddi bir netleşme yaşanıyor. Çünkü çok ince işçilikli bir eser. Romanı, mektubu, anıyı, şiiri, öyküyü hep bir arada yoğuruyorsunuz. Mozart müzikte çok sesliliği Tanrı bütün insanları aynı anda dinler. diyerek açıklamış. Sizin de bu romanınız bir edebiyat korosu gibi. Romanının tam da söylediğiniz gibi olması gerektiğini düşünüyorum: Evet roman bence- çok sesli bir koro gibi olmalı. Yoksa romancı kendi düşüncesinden uzaklaşamaz, olaylara, kişilere mesafeli davranamaz. Böyle düşünüyorum. Dahası romancının içine doğduğu çağı, ülkeyi, dünyayı anlaması, kavraması tartışması için iyi ve serinkanlı bir yöntem bu... Aynı zamanda, çokseslilik Vatan Dersleri için kaçınılmaz bir durumdu, teknik gereklilikti. Çünkü 1950'ye kadar olan dönemi, 2000'in,1980'in ve 1970'in yaşam, düşünce koşullarına göre anlatmaya karar vermiştim. Daha açık söyleyeyim: 20. yüzyılın başlarındaki Türkiye'yi değişen zamanın, çeşitli dönemlerin ruhunu hissederek bir kavrama çabasıydı benimki... Bunu yapmaya çalıştım. Ne kadar başardım bilemiyorum. Ama denedim. Bu riskli bir durum değil mi? Türk okuru böylesi bir yazına çok da hazırlıklı değil. Okuyamadım, zorlandımdiyen, dolayısıyla yazış ve biçim kolaylığı arayan ortalama okura tabii ki saygı duyuyorum. Ama onlar için bir şey yapamam. Anlayışımdan ödün vermem/veremem çünkü... Öte yandan ülkemizde çeşitli okur kümeleri için her boydan, her türden o kadar çok roman yayınlanıyor ki, bu verimliliğin zaman içinde, hazırlıklı, okurlar yetiştireceğini sanıyorum. Dahası bunu umuyor, özlemle, iyi niyetle bekliyorum. Ama şu an benim için, hazırlıklı olanların eleştirmesi, hatta beğenmemesi. Çok daha önemli. Bunu birilerinin anlamadım, zorlandım ama yine de okudum demesine yeğ tutarım... Ben romanın, roman kurgulamanın, onu biçimlendirmenin, Seslendirmenin eylem halindeki akıl olduğunu düşünüyorum. Romanlarımı, kıyasıya eleştirecek hazırlıklı okurlarla bu eylemi paylaşmak beni mutlu eder. Ama çeşitli riskleri düşünerek üretilen romanlara da saygı duyuyorum. Galip Işık'ın adım adım ilerleyen bir öyküsü var kitapta. Neşet İlhan aslında çok sabrediyor Galip Işık'a. Neşet İlhan için sabır sözcüğü yerine belki meraklı yı kullanmalıyız... Daha doğrusu onun meraklı olduğu için sabrettiği de söylenebilir. Neşet İlhan, aynı zamanda mükemmeliyetçi biri. Bundan dolayı hiçbir şeyi tamamlayamıyor, eksik bırakıyor, ama sonuna kadar direniyor... İşte mesele buradan kaynaklanıyor. Galip Işık'ın öyküsü onun vehimleriyle ilerliyor. Neşet İlhan bu arada sadece Galip Işık'ı değil kendisinin dışındaki insanları, daha doğrusu bambaşka bir Türkiye'yi tanıyor... Çünkü o bir kentte doğmuş, bir burjuva... Galip Işık ise köy enstitüsü mezunu bir öğretmen. İstanbul'un çok anlatılmamış Kocamustafapaşa- Şehremini çizgisinde bulunan bir semtinde yaşıyor ve Neşet İlhan İstanbul'un çok anlatılmış semtlerinden, Nişantaşı, Feriköy, Kurtuluş hattından gelip onu anlamaya çalışıyor. Bu durum romanda pek su yüzüne çıkmıyor; okurun algısına bıraktım bunu. Kitabın okurunun Neşet İlhan'a benzemesi gerektiğini düşündüm. Sanki yazar Neşet İlhan'ın Galip Işık'a gösterdiği sabrı, anlayışı bizden de bekliyor. Bir köy enstitüsü mezunu öğretmen namaz kılıyor örneğin. Bu bilindik şablona zıt gibi görünüyor. Neşet İlhan'dan vazgeçmeyeyim. Ben de enginara benzetirdim. Bu romanın renginin Sümbüli olacağını söylemiştiniz. Evet, yağmur öncesi sıkıntısını taşıyan roman, dönemin sancılarına işaret ediyor. Ama bu kitaba hakim bir koku da var. Felsefenin önemli bahislerinden biridir kokunun düşünmeye etkisi. Galip Işık hafızasıyla mücadele ederken sürekli bir koku duyuyor. Yanmış nemli kağıt, kasaba eczanesi kokusu ve kireçle inceltilmiş hayvan leşi karışımı bir koku. Siz de roman boyunca o kokuyu izlemişsiniz. Diğer duyulardan çok daha öne çıktığı fark ediliyor. Bir sonraki romanda yağmur artık uzun uzun yağacak gibi görünüyor. Üçüncü kitapta o da olacak mutlaka. Bu arada şunu da belirtmeliyim: Ben Vatan Dersleri'ni kum saati gibi düşündüm. Ölü Bir Zamana Ağıt, kum saatinin ince bölümü, Üçüncü roman o altta kalan bölüme benzeyen, büyük bir ihtimalle de o daha yoğun, kalabalık ve uzun bir roman olacak. O zaten yazılmakta olan bir roman. Ama şu sıralar üzerinde çalıştığım iki kitap daha var: Her Cumartesi bir Rüya ismini vereceğim bir roman ve üç uzun hikayeden oluşan Üç Uzun Karabasan. Onlar bittikten sonra Vatan Dersleri'nin üçüncü kitabını toparlayacağım. Kısacası önce biraz teneffüse çıkmak, başka şeyler yazmak, yayınlamak istiyorum."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/ihsan-deniz-le-soylesi", "text": "Daima Unutma'nın 'eksik' kalmış, 'yarım' bırakılmış bir kitap olduğundan söz etmiştim. Şimdi daha net konuşabilirim: Tam tersine, Baht-ı Siyah, Daima Unutma'nın 'önünü kesen' bir kitap oldu. Daha doğrusu, Daima Unutma'daki şiir kulvarını, atmosferi, tarzı, biçimi vs. şairin karşılaştığı/yaşadığı 'hal' dolayısıyla geri planda bırakan ve dahası, yazılması için kendini şaire dayatan bir kitap... İsmi yazılma esnasında ortaya çıkan Baht-ı Siyah'ın, bu dünyadaki ilk ve son çığlığım olduğunu söylemeliyim. -Niçin uzun şiire niyet etmiştiniz? Karşılaştığım/yaşadığım \"sürpriz\" 'hal', ancak 'uzun bir şiir'le soğutulabilecek/dönüştürülebilecek türdendi. Diğer taraftan, metne soluk katacak bir 'hikaye'si de vardı bunun. Bu anlamda, kısa şiir 'imkansız'dı. Yaşadığım 'tecrübe'nin vahameti ve ruh dünyamdaki derin etkisi karşısında, kelimelere bir çılgın gibi hücum edeceğim belliydi. Baht-ı Siyah, hiç durmadan yazdığım ve yazdıkça damıttığım/süzdüğüm bir metin olarak doğdu. -İlk dizenin ve bitişin belli olması, şiirin kelimelere dökülüşünü etkiledi mi? Herhangi bir etkisi olmadı. \"Ne ise o olan şey\" vaki oldu! O dönem, yani yazılış süreci, benim için, ilk defa yaşadığım olağandışı bir motivasyonu da beraberinde getirdi: İçten içe hissettiğim \"Dünyada yapacağım son iş\" kışkırtması hiç peşimi bırakmadı. Yalnız şunu belirteyim: Fark edileceği üzere, kitabın final mısraı 'yarım'dır, eksik aktarılmıştır oraya. Bu da bana, kitabın yeni baskısında -eğer olursa tabii- okura bir sürpriz yapma şansı verebilir, belki. -Kitap \"dünyanın sesinden fırlayan bir kötülük buldum ben\" diye başlıyor. Sonrasında kötülükten beslenen bir iyilikle karşılaşıyoruz... Doğrusu, 'sebeb-i telif'i \"kötülük\" olan böyle bir kitap yazmak istemezdim, mecbur kaldım! Şiirin kaderi, şairin kaderiyle birliktedir! Niteliği ve niceliği ne olursa olsun; adı üstünde \"kötülük\"! Burada \"iyilik\" değil, bir 'iyileşme' söz konusu. Yoksa, Baht-ı Siyah'ta kimse kimseye 'iyilik' yapmıyor; bilakis, 'kötülük' üretenlerin -ironik gibi görünse de- 'iyileşmesi' dile getiriliyor! Öte yandan, şairin, maruz kaldığı \"kötülük\"ten beslenen 'iyileşme'siyse, \"Simsiyah bir iyileşme\" ki, hiç tavsiye etmem! -Kitap beni Baudelaire'in Kötülük Çiçekleri'ne götürdü. Baudelaire \"Güzelliği 'kötü'den damıtmak eğlenceli ve güç olduğu kadar, hoş bir çaba gibi göründü bana.\" diyordu. Sizin yaptığınız da böyle birşey mi? -Ancak, estetik/poetik olarak \"evet\" diyebilirim buna. Yoksa kim -mazoşistler dışında- \"kötülük\"e maruz kalmak ister? Baht-ı Siyah'ı, hayatın beni \"kötülük\"le imtihan edişinin trajik bir 'verim'i sayıyorum... -Şiirde dünyanın saldırısına maruz kalan modern zaman insanının acziyeti, aldanışı, nidası var. \"Kaybettim,/ ihsanı/ ve denizi/ ve içinde İhsan Deniz'i.\" mısralarını da hatırlatırsak neler söylersiniz? Şair, şiirin merkezinde mi duruyor? Elbette... Poetik anlamda şair, şiirin ve dolayısıyla 'dünya'nın merkezinde! Oysa o bölümde \"şair\" İhsan Deniz, bu dünyadaki İhsan Deniz'i kaybediyor. Artık biri 'eski' diğeri 'yeni' iki İhsan Deniz var: Eskisi sizlere ömür, yenisiyse iç dünyası itibarıyla güvensiz, kuşkucu, uzak, sıkıcı, tatsız-tuzsuz bir adam... Gerçekten... -Şiirler, 22 parçadan oluşuyor. 19'uncu parçada okuru boş bir sayfa bekliyor. Son bölümde ilk iki dizeden sonra boş bırakılmış bir alan var. Son dize: \"beni bu ateş kafesinden\". Bu parçalar ve numaralandırmalar nasıl oluştu? Baht-ı Siyah, daha önce hiç yayınlanmamış 22 bölümüyle yaklaşık bir yılda tamamlandı. Bölümler arasında herhangi bir zaman takibi söz konusu değildir. İç içe geçmiş akış, dış dünyadaki periyodik yaşanmışlığı bozar, parçalar, dönüştürür. Kimi zaman ilintili, kimi zaman birbirinden ilintisiz bu 22 bölüm, elbette bir bütünün parçaları olmakla birlikte, kendi başına bağımsız adacıklar biçiminde de algılanabilir. Hatta kitabın sayfa düzeni bile, bağımsız bir göndermeyi, özerk bir duruşu imler. 19. bölüm boştur; zira, 'hikaye'nin orasında sözün, ifadenin, dilin gücü yetersizleşir. Şairin dünyayla olan mesafesinin iyice açıldığı bir 'hal'in dile getirilmesi mümkün müdür? 18. bölümde, şairin, İhsan Deniz'i kaybettiğini okuruz. Ve fakat 20. bölüme geldiğimizde, 19. bölümde dile getirilemeyen karanlığın içinden, bir ışık huzmesinin doğmuş olduğunu da sezeriz: Şair 'dip'tedir ve fakat yeni bir ruhla seslenir, ölüm için 'Simsiyah iyileşmiştir'... -İhsan Deniz şiirinin bu kitapta giderek düzyazıya yaklaştığını görüyoruz. Bu, şiir için handikap değil mi? Bundan sonra nasıl bir İhsan Deniz şiiriyle karşılaşacağız? Poetik olarak, 'mensur şiir'in şaire çeşitli alanlar, kulvarlar, damarlar açabileceğini düşünüyorum. Bunu daha önce de tecrübe ettim. Baht-ı Siyah'ın kimi yerlerinde düzyazı 'anlatım' handikabının şiire sıklet verdiği söz konusu edilebilirse de kitabın tümüyle söz konusu bağlam içinde değerlendirilmesi, olsa olsa bir algı yanılmasıdır. Fiilen öyle değil zira. Esasen, çeşitli formların/tarzların denendiği bir kitap oldu Baht-ı Siyah. İçeriği dışında beni memnun etti. Halen üzerinde çalıştığım iki şiir dosyası var: Biri uzun, yekpare bir şiir, ismi \"Sırtlan Kayboldu\"; diğeri kısa şiirlerden oluşacak, ismi \"Kaptan-ı Derya\"... Artık yavaş yavaş T. S. Eliot'ın \"orta yaşa gelmiş şairler\" için saptadığı üç ihtimale yaklaştığımı düşünüyorum."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/ilhami-guler-ile-varidat-uzerine-soylesi", "text": "14. yüzyılın ikinci yarısıyla 15. yy başlarında yaşayan, Aydın civarındaki yoksul köylülerle Osmanlı yönetimine isyan ettiği için 1420'de Serez'de idam edilen Şeyh Bedrettin, İslam inancına getirdiği farklı yorumlarla dikkat çeken, tartışmalı bir isim. En önemli tasavvuf eserlerinden biri olarak kabul edilen ve sözcük anlamı kalbe doğan gerçekler olarak açıklanabilecek Varidat'ta, maddi dünyanın gerçekliğinden yola çıkan ve mutlak varlık, varlık birliği, tasavvuf, kelam, fıkıh konularını içeren vaazlarından derlenen metinler yer alıyor. Türk Edebiyatı Klasikleri dizisinin ilk kitabı olan bu önemli eser Mehmet Kanar'ın kaleminden Türkçe'ye çevrildi. Kanar'ın kitaba dair genel görüşlerini de alarak, Varidat'a dair sorularımızı AÜ İlahiyat Fakültesi Temel İslam Bilimleri Bölümü Kelam Ana Bilim Dalı Hocası Prof. İlhami Güler'e yönelttik. İlhami Güler: Varidat, benim İlhamiyyat gibi, şeyhin kendi öz düşünümleridir. Yani sezgi diye akıldan ayrı bir kapasitenin olmadığı; tek bir sürecin olduğunun ifadesidir. Çeşitli dini konularda şeyhin birikiminin ifadesidir. Şeyh, Tasavvufun özü olan Zahir-Batın kavramsal tuzağına bağlı. Kur'andaki dilin edebi kurallar çerçevesinde normal kullanımını beğenmiyor; Allah'ın murad ettiği normal anlamı kıt akıllılara layık görüyor; kendince hayal dünyasına göre- orijinal yorumlar yapıyor. Vahdet-i vücud, Feurbach'ın deyimi ile materyalizmin din dili ile ters çevrilmiş halidir. Nazım Hikmet'in şeyhe müzaheret yapması tesadüf değildir. İlhami Güler: Şeyhin düşüncelerindeki metanet, onun felsefe ve fıkıh müktesebatı ile ilgilidir. Yani şeyh, hayattan ve dünyadan kopmadığı için, düşünceleri daha dil ve mantığın kurallarına, hayata uygundur. Şeyh hazretleri, Gazzali'ye benziyor. Fıkıh, kelam, felsefe ve tasavvuf disiplinlerini öğrenmiş ve tasavvufta karar kılmış. Gazzali'den farkı, Gazzali'de vahdet-i vücud yoktur, Şeyhin ise temel felsefesi o. İlhami Güler: Manevi derinlik evren ile Allah ve Melekut alemlerinin ayrı olduğu görüşüne/metafiziğine bağlıdır. Şeyh hazretleri vahdet-i vücutçu olduğu için, dış dünyayı ve onda olup bitenleri de önemsiyor, onlar ile ilgileniyor. Şeytanı ve Melekleri, insani duygu, düşünce ve davranışlara indirgemesi, bundan kaynaklanıyor. Allah/Hakk ile dış dünyadaki varlıklar aynı ise, dış dünya ile ilgilenmek, onlar ile ilgilenmekle aynıdır. İlhami Güler: Varidatta öyle bir iz ve emare yoktur. Hıristiyanlığın mistikliği oranında her mistik Hz. İsa ve Hıristiyanlık ile, Ruhbanlıkla ilgilidir. Hıristiyanlık, sadece Hz. İsa'nın Tanrı olarak bedenlenmesine dayanır; oysa vahdet-i vücud, bütün evrenin Tanrı'nın bedenlenmesi/mazharı olduğunu iddia eder. incarnation ortak payda. İlhami Güler: Şeyhin düşünceleri İbn Arabi, Mevlana, Yunus Emre, Şeyh Galip'in bağlı oldukları Vahdet-i Vücud geleneğine bağlıdır. Türk Müslümanlığı'nın mistik kanadı Nakşiliğin dışında, büyük ölçüde bu geleneğe bağlıdır. Türk devriminin kansız oluşunda bu etkinin önemli payı olduğu söylenebilir. Bugün de bu eğilimi diriltmek isteyen çeşitli mahfiller mevcuttur. Türk solunun şeyhe olan muhabbeti, onun bir nevi komün hayatı öneren düşüncesinden geldiği gibi; ters çevrilmiş materyalizm olan panteizminden de gelir. İlhami Güler: Ben şeyhin, et-Teshil ve Camiu'l-fusuleyn eserlerinin daha önemli olduğu kanaatindeyim. Her halükarda, şeyhin eserleri Osmanlı'da felsefi-teolojik düşüncenin az da olsa canlı bir şekilde devam ettiğinin kanıtıdır. Önemli olan, şeyh gibi düşünmek, şeyhin görüşlerine katılmak değil; şeyhin düşündüğü gibi düşünebilmektir. Ben onun vahdet-i vücud görüşüne katılmıyorum; benim için İbn Sina'nın metafiziği daha doğrudur. Yani, alem/evren mazhar değil; mahluk olarak Allah'tan ayrıdır. Bilgi olarak da ben Allah'ın kitabının ancak Arap dilinin belağatının kaldırabileceği kadar te'vil edilebileceğine; ondan öte sezgisel yorumların binbir çeşidinin dini/intersubjektif/ilim anlamda bir kıymet-i harbiyesinin olmadığı kanaatindeyim. İlhami Güler: Varidat, içerik itibari ile değil; düşünme pratiği olması itibari ile örnek teşkil etmelidir. Çağımızın karşı karşıya bulunduğu en büyük tehlike Heidegger'in işaret ettiği gibi- \"düşünme\"yi unutmuş olmasıdır. Bilim-Teknoloji ve Ekonomi içinde hapsedilmiş durumdayız. Küreselleşme/postmodern durum denen nihilist/agnostik hapishanenin içindeyiz. Arzular şelale. İçimiz dışımıza çıktı. Turist/seyyah olduk, şu dünyayı/alemi geziyoruz. Bir dost/düşünür bulamadan gün akşam oluyor. Oturup gidişata vakıf olmak lazım. S. Kavak: Söyleşi için çok teşekkür ediyorum. İlhami Güler: Ben de size teşekkür ederim. Şeyh Bedreddin'in eğitim dönemine ve aldığı derslere dikkat edelim. İslam hukuku, hadis, mantık, felsefe, astronomi. Büyük bir ihtimalle Ahlatlı Şeyh Hüseyin'in kimya ve tıp bilgisinden de yararlanmış olmalı. Bu dersleri alan birinin akılcılığı ön planda tutacağından kuşku duyulamaz. Sistematik düşünen, sınırlarını bilen, hurafe ile gerçek bilgiyi ayırt edebilen biri. Bu yüzden Kahire'deki dergah şeyhleri ile arası açılmış olmalı. On beşinci yüzyılın başında esen siyaset fırtınalarına Bedreddin de ister istemez kapıldı. Kazaskerlik gibi çok yüksek bir rütbeye yükseldiği gibi bunun sert inişleri de oldu, sürgünü, göz hapsinde yaşamayı tattı. Karakteri ve aldığı eğitim onun aynı zamanda teşkilatçı yönünü de ortaya çıkardı. Engin bilgisi, akılcılığı, yöneticilik ruhu çevresinde sevenlerinin toplanmasına yol açtı. Böyle bir topluluğun varlığı hangi devlet yöneticisinin olsa, hoşuna gitmezdi. Börklüce Mustafa ile Torlak Kemal onun emrinde çalışan, geniş bir coğrafyada sözü geçen komutanlardı. Osmanlı'daki on bir yıllık duraklama devrinin Batı Anadolu'da göze batan bu iki siması, Bedreddin'in kafasında şekillendirmeye çalıştığı yeni yapılanmada önemli rol alan iki figürandı sadece. Toprağın gerçek sahibinin sultan veya bey olmadığına, toprağı işleyen köylü olduğuna ilişkin bir söz Bedreddin'in Varidat'ında geçmez. Öldükten sonra tekrar diriliş söz konusu olamaz. Kur'an'da ölülerin diriltilmesi meselesi olsa da, bundan maksat, bedendeki zerrelerin yok olduktan sonra tekrar bir araya gelip eski bedeni oluşturması değildir. İnsanlar ibadette ikiyüzlülük etmekte, maddiyata, makama önem vermekte ve Allah'a ibadet ettiğini sanmaktadır. Melek, cin, şeytan, cennet, cehennem, Allah'ın zuhur etme meyli, bazı hadislerin yorumlanması gibi konularda Şeyh Bedreddin akılcılığı ön plana çıkarır. Kimi şeyhlere, imamlara, vaizlere çatar. Bunlardan uzak durulmasını tavsiye eder. Bedreddin'in önemle vurguladığı bir kelime de istidat veya yabancı bir kelime ile kapasite kelimesidir. Hakikatı aramak için bilgi, idrak ve istidat olmalıdır. Bedreddin aklı tek başına yeterli bulmaz. Çünkü aklın fikir ve görüş yoluyla idrak yönü ve iç temizliğiyle bir şeyi keşfedip açığa çıkarma yönü vardır. Keşif ancak arınmakla mümkündür. Şeyh Bedreddin'in İslam toplumunda öğrenilmesi gereken temel konuları örneklerle, ayet ve hadislerle, basit cümlelerle ele alışı onun iyi bir öğretici olduğunu göstermektedir. Öte yandan bugün bile Varidat varlık birliği, tasavvuf, dinin temel ilkeleri konusunda bilgi sahibi olmak isteyenlere çok şey öğretecek niteliktedir. İstanbul doğumlu. Edebiyat alanında, kitap eleştiri, analiz, deneme yazıları yazıyor. Ayna İnsan Kültür ve Edebiyat Dergisi'nin İmtiyaz Sahibi ve Genel Yayın Yönetmenliğini yaptı. Halen serbest düzeltmenlik ve editoryal çalışmalar yapıyor. Star Gazetesi, Yeni Şafak Gazetesi, Karar Gazetesi, Hece Edebiyat Dergisi, İtibar, Şiar, MOCCA Dergisi, Edebistan'da aktif olarak çalışmalarını sürdürmektedir. Yazarın spesifik portre çalışmaları da bulunmaktadır."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/ilk-ses-siirin-ilk-yatagidir", "text": "Kağıttan Evler ve Saati Geri Aldım'ın ardından son şiir kitabı Gün Bitti ile okur karşısına çıkan Ümit Zeynep Kayabaş'a şiirinin yol haritasını sorduk. İnsan hallerini irdeleyen bir ruh hali seziyoruz kitabınızda. Şiirle olan içsel bağınızı sorsak önce... İnsanın dünyayla, dostlarıyla, kendiyle, sevgiyle ve nefretle ilişkisini topladığımızda insan halleri çıkar ortaya. Bu bir duraktır ve herkes ait olduğu yere sürükler kendini. Kimisi de bu noktayı irdelerken kayıp ve kazançları uğurlar yaşamanın en dokunulmaz köşelerine. Acının derinliğinde savaşmak, özlemleri çoğaltmak, kalplere, kalbi sarmak, iç dünya yalnızlığını ayıklamak işte bu çırpınış sanata doğru bir kanat açışın adıdır. Ve bir şair kendi iç sesini resmedemiyorsa, hiç bir zaman şiirde olmamıştır. İç ses şiirin ilk yatağıdır ve bu özne daima gizlidir. Şiir dalgalanmayla dokunuştur, kabul noktası yoktur ve duyarlılığın zirvede muhafaza edilişidir. Kendini hakikatin diline adamış bir şair, yükümlülüklerinin farkında olacaktır. Eğer devrinde bir iç kanama varsa kalem bu yaraya odaklanmalıdır ve okuyucu da bu dokunuşunu hissetmelidir. Şiirinizde sorgulayan ve sorgulatan bir tabloda olmak özel bir seçim sanırım.. Hayatın kendisi şaşırtıcı değil mi? İnsanın kendine yakınlığını, uzaklığını hatta mesafeler arasındaki dalgalanmayı ele alışımız ve yön vermekten ziyade yön arayışına davet edişimizle muhatabımızı düşündürmeliyiz. Öyle çok ihtiyacımız var ki düşünmeye, kendimizi sorgulamaya. Neyi sorgulayacağız? Bir ömre kaç yanlış sığdıysa onu. Bu hesaplanmış bir şey değil. Yazma düzenini kontrol altına alan biri değilim. Hayatın içini yazınsal hayata sürüklersek bu edebiyat olur. Gerçekçilik budur! Yapmacıklıktan uzak duygu ve zihin köprüsünde yürümek; evet, sanırım ben bunu yapıyorum. Yazmak bir andır o havayı hissettiğinizde, kendinizi kalemle baş başa bulursunuz."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/irem-ertugrul-ile-soylesi", "text": "Mekan elbette önemli. İnsanı büyüten, küçülten, şekillendiren, yorumlayan, tanımlayan bir mefhum. Enerjisiyle çevreliyor, kokusuyla belleğinize işliyor. Enerji ve kokuya vurgu yapmak isterim özellikle. Çünkü dijital çağda bir mekanı evinizden çıkmadan, sanal platformlarda gezip görmeniz mümkün. Mekanı, tıpkı oradaymışcasına görebilir, duyabilir, bilgi düzeyinde tüm ayrıntılarına vakıf olabilirsiniz. Ancak bu gezip görmede iki şey eksik kalır: Birincisi, enerjisine dahil olamazsınız; ikincisi ise kokusunu alamazsınız. Bu sebeple, bana göre sanal mekanla gerçek mekanı ayıran bu iki şey, mekan mefhumunda insanı büyüten, küçülten, şekillendiren, yorumlayan ve tanımlayan şey demek. Dolayısıyla da insanın genel olarak hikayesini, özel olarak da yazımını, öyküsünü belirlememesi imkansız. Arda Caddesi'ne gelirsek, orası benim doğup büyüdüğüm mekan. Tüm hayat hikayemi etkilediği gibi, öykülerime de gerek insanlarıyla gerek enerjisiyle, kokusuyla iz bıraktı. Tümüyle orada geçen bir iki öykü dışında mekan olarak kitabımın tamamında olmasa da beni büyüttüğü, şekillendirdiği için kitabı Arda Caddesi'ne ithaf ettim. Uzun bir zaman sonra çıktı Mahalledeki Hayalet. Bu sürede, hala bir kitabım yok diye kendi kendinize eziyet ettiğiniz oldu mu? Malumdur çünkü, -her ne kadar buna karar verecek olan tek kişi yazarın kendisi olsa da- uzun süre kitapsız bir yazar olmak bir miktar huzursuzluk verir. Yazmak, bana sonradan gelen bir dürtü. Uzun yıllar kendime, sadece okur olarak hayatımı devam ettireceğimi söyleyip durdum. Sonrasında ilk öykümü yazdığımda bu benim için bir sürprizdi. İlk öykümün çok değer verdiğim yazarlar tarafından beğenilmesi, asırlık bir dergide yayımlanması da sürprizdi. İkinci ve üçüncü öyküleri yazışım da ve benim için mihenk taşı olan tüm dergilerde öykülerimin yayımlanması da öyle... Bu sebeple kitabım çıksın beklentisinde olmadım, çıkınca sevindim yalnızca. Zaten kitap olacak niceliğe ulaşmam da -az yazdığım için- on yıl sürmüştü. Uzun süre öykü yazmadığım zamanlar, içimde birikenler yüzünden huzursuzluk yaşadığım oldu ama bu huzursuzluğun kitabımın olmamasıyla ilgili olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Teorik okumalar elbette öyküyü besler. Diğer tüm okumalar gibi. Sizi besler çünkü. Teoride iyi, pratikte kötü olduğumu söylediğim mevzu, spesifik bir konuydu. Bir dönem yaptığım yoğun mit, arketip, fenomenoloji okumalarıyla vardığım, anlatının nasıl olmasıyla ilgili düşünsel sonuç, pratikte kalem oynatamayacağım kadar imkansız bir hedefe sürüklemişti beni. Bu da öykü yazma konusunda yıldırıcı bir etki yaratmıştı. Ancak sonradan, tek bir yöntem, tek bir anlatı biçimi doğru olamaz, 29 harfin imkan verdiği sayısız kombinasyon uçsuz bucaksız imkanlara sahip deyip yeniden kalemi elime alma cesaretini gösterebildim. Eşimin öykücü olmasının, benim de yazmaya başladığım anda kullandığım türün öykü olmasına ne kadar etki ettiğini bilemiyorum. Muhakkak etkisi vardır ama neden roman değil de öykü yazıyorum sorusunu kendime sorduğumda, bir romancı gibi değil bir öykücü gibi düşündüğümü rahatlıkla görebiliyorum. Öykü tarzımız da birbirine hiç benzemiyor. Aykut, üslupçu denebilecek bir öykücü, uzun uzun anlatmayı da seviyor. Benimse dilim çok sade ve lafı dolandırmadan en kestirme yoldan anlatmayı tercih ediyorum. İkimizin de yazıyor olmasının sonuçlarına gelince; şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki yazma konusunda birbirimizi desteklememiz, birbirimizin okurluğuna güvenmemiz ve yazdıklarımızı eleştirebilmemiz ikimize de iyi geliyor. Olumsuz tarafı ise, frenleyen bir taraf olmadığı için kütüphanemizin giderek bizi evden atmaya doğru genişlemesi. Şimdi evde büyük denebilecek bir kütüphanemiz var, işlerimiz dolayısıyla da bolca kültür sanat konuşulan bir ev. Çocuklarımız gelecekte nasıl olacaklar bilemiyorum. Ancak kendimden yola çıkarak okuma iptilası sizi bulacaksa buluyor diyebilirim. Ben öykünün yaşanmışlıktan beslendiğine inanıyorum. Yaşanmışlık ise zaman isteyen bir süreçtir. Güncel bir meseleye dair yazabilmek için, en azından, bir insanı dönüştürecek kadar uzun bir sürenin geçmesi gerek bence. Nasıl yazacağımı bilmemekten kastım az önce dediğim meseleyle ilgiliydi, bir dönem yaptığım yoğun okumalarla ulaştığım, beni yıldıran sonuçla alakalı... Kendi formumu ve sesimi bulamadığımı düşünmüyorum. Aksine kendi sesime çok fazla sadık olmam, daha başka şekillerde de yazma konusunda beni frenliyor sanıyorum. Amacım hiçbir zaman kadınların iç dünyalarına eğilmek değildi ancak kalemim daha çok buna çalıştı ister istemez. Yazacağım mevzulara da öykünün gidişatına da önceden karar vermiyorum. Dolayısıyla ikinci öykü kitabım da muhtemelen belli bir çerçeve içinde olmayacaktır. Bu güzel söyleşi için teşekkür ederim. Söyleşiye değer bulduğunuz için ben teşekkür ederim. İskenderun'da doğdu. Kahramanmaraşlı. Hece Öykü, İtibar, Yedi İklim, Türk Dili dergilerinde öykü ve deneme yazdı. Milli Gazete, Dünya Bizim ve Edebistan isimli kültür sanat sitelerinde, kitap incelemeleri ve söyleşiler yaptı. Nuri Pakdil'in Tiyatrolarında Vicdan isimli yüksek lisans tezini hazırladı."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/isik-yanar-la-soylesi", "text": "-İslam'da, Hıristiyanlık'ta olduğu gibi itiraf etme geleneği olmadığı ve İslam'ın bireyselleşmeyi engellediği iddia edilerek; ülkemizde romanın gelişemeyeceği, gelişse bile futbolumuzun geldiği düzeyden daha ileriye geçemeyeceği tartışıldı bir dönem. Bu tartışmalar ışığında romana nasıl bakıyorsunuz? Niçin roman? -Bu soruyla daha önce de karşılaşmıştım. İslam geleneği olan toplumda romanın söz konusu olamayacağı söylenmişti bana. Olsa da bu çabanın bir kıymet ifade etmeyeceği. Bu soruyu, düşünülen ve yapılan arasındaki ayrımdan kaynaklanan gevezeliklerle geçiştirmemek lazım. Öncelikle şunu söylemek istiyorum, Türkiye'deki insanlar farklı hayat kültürlerinin geleneklerini harmanlama kapasitesine doğuştan sahip. Her vatandaş zihnini hem İslam hem de batı kültürüne tahsis edebiliyor. Yani laik insanların İslam hakkında söylemek istedikleri olduğu kadar İslamcılarında laiklik hakkında söylemek istedikleri vardır. Ama dediğim gibi bu iç içe geçmiş bir konumdan kaynaklanmakta. Dolayısıyla bu ülkede modernliği ve batıyı eleştiren birisi size Farabi'den bahsetmeyip Heiddeger'den bahsederse daha gerçekçi kabul edilir. Romanın bu ülkenin geleneklerinde olmadığını söyleyen bir düşünür başka yerde, Robinson Crusoe'yu Daniel Defoe değil de bir Müslüman Arap'ın yazdığını söyler. İbn Rüşd'ün, İbn Sina'nın batı felsefesi üzerindeki etkisinin önemli olduğunu söyleyen bir yazar, bir başka yerde Aristo ve Platon'un İslam üzerindeki etkilerinden doğan düşünme biçimlerini eleştirir. Böyle sürüp giden oldukça kabarık bir liste mevcut. Buradaki ayrım, farklılık adına ne derseniz deyin kapanmak üzere. Üstelik bunu, muhafazakar, İslamcı gelenekten gelen insanlar başarmak üzereler. İtiraf geleneği ise elbette batıdaki anlamda söz konusu değildir. Ama burada referans noktasından başlayan bir ikircim söz konusu. Yani romanın kaynağının bir itiraflar silsilesiyle ilişkilendirilmesi hususunda bir problem var. İkinci olarak niçin roman sorusunun cevabını verebilmek zor. Toplumun yapısında hayatları birbirine bağlayan mekanik bir kurgu söz konusu. Bu kurgu, her bir öznenin sosyal konumunu güçlendirerek kendi otoritesini kuruyor. Doğal olarak da hayatlar romanlaşmaya başlıyor. Bu da bir yorumdur. Ama bu yorumu romanın tarihiyle ilişkilendirme noktasında da sıkıntılar vardır. Bu anlamda romanın kaynağı milletlerin yönelimindeki ikircimde, tedirginliktedir. Benim roman yazmam ise böyle bir amacı barındıran hizmete endeksli değildir. Niye yazmam gerektiği bana değil de sorulabilirse eğer hayatın kendisine sorulmalı. Bireysellik olmadan sanatın doğması mümkün müdür? Burada sadece romanın değil diğer bütün türlerin özellikle modern doğası sorgulanmalı. Çünkü yalnızca roman açısından değil, diğer bütün sanat dalları bireysellikle varoluyorlar. Kişisel tarihin ayrıntılarıyla da ilgili denilebilir. Zaten uzun süreden beri gelen yaşam biçimleri ve aralarındaki ilişkiler bir çok ailede farklılıkları kapatmış durumdadır. Ben de böyle bir aileden gelen birisi olarak roman yazmam kadar doğal bir şeyin olamayacağını düşünüyorum. -Dört Adem son dönem roman eğilimlerinin tamamen dışında. Edebiyat ortamı postmodern roman anlayışını öne çıkarıp dururken, siz niye bu genel eğilim dışında kalmayı tercih ettiniz? -Edebiyatın büyük bir geleneği mevcut. Her yazar bunu besler ve yazarlar kişisel ilişkilerle de bunu pekiştirirler. Faulkner, yazmayı diğer yazarlardan öğrendim derken ya da Orhan Pamuk, Türk yazarlardan, yazarlığa ilişkin tavrı öğrendim derken aynı noktayı vurgular. Her yazar geçmişi bildiği kadar bu zamanda yazar. Ses ve Öfke ismi Shakespare'nin bir şiirinden alınmıştır. Oğuz Atay hayranı bir yazar ilk roman olarak Cevdet Bey ve Oğulları gibi tam anlamıyla klasik bir romanla yazarlığa giriş yapmıştır. Buna şaşırmamak lazım. Bu büyük gelenek içerisinde yazarlar için bir çok seçenek vardır. Dolayısıyla bir yazar için yaşayan yazarlar kadar diğer yazarlar da önemlidir. Ben süregelen böyle bir geleneği takip ettiğim ölçüde onlardan hem güç aldığımı hem de bir katkı yaptığımı hissederim. Kimi yazarlar için modern dönem postmodern dönemden daha etkili ve önemlidir. Kimisi için klasik dönem, modern döneme geçiş hala aşılamamış eserlerin verildiği bir çağdır. Ne olursa olsun yazarlar bu gelenekle ilişkilerini farklı düzeylerde belki dönüp dönüp okudukları kitaplar vasıtasıyla, isimlerini herkesten gizledikleri şair ve yazarlarla sürdürürler. Bu etkilenmede tarihsel bir zincirin bulunduğuna da katılmıyorum. Daha çok edebiyatçıların bulunduğu bir atlastır bu. Dönemler bu atlasta önemlidir ama en önemlisi okurun beğenisi, hayranlığıdır. Bu hayranlıkla yazarlar arasında kurduğu köprülerdir. Ama yazarlar, bu köprüleri kurmak yerine belli bir yazın anlayışının sınırlarından çıkmamaya yeminli hale getiren süreçlerden geçmeyi de seçebiliyorlar. Oysa her yazarın kendi yazarları, şairleri ve düşünürleri vardır. Mehmet Akif için Değirmenimden Mektuplar çok önemli bir yapıttır ya da belirli bir eğilim için Mayakovski çok önemli bir şairdir; fakat her iki yazar da benim için çok şey ifade etmez. Conrad, Dostoyevski'den nefret eder, Faulkner Hemingway'ı Afrika saçmalıklarını yazmakla suçlar. Bu liste uzayıp gidebilir ya da listelerimizde bir çok isim üzerinde ittifakımız vardır. Ama bu Türkiye'de belirli eğilimlerin üzerine kuruluyor ve Avrupa'daki bir çok sıradan yazar oldukça önemli hale getiriliyor. Bu da bir genç yazarın yolunu bulmasındaki güçlükleri artırıyor. Şunu da belirteyim bu dönemin yazarlarından hiçbir şey öğrenmediğimi ve etkilenmediğimi de söyleyemem. Tabi bir de ne yazarsanız yazın yaşadığınız dönemle mutlaka ilişkilendirileceksinizdir. -Romanınızda farklı anlatı biçimlerine yer veriyorsunuz ve yer yer denemeye yakın bir dil kullanıyorsunuz. Bu deneme parçacıklarının romanın genel akışını zedeleyebileceğini düşündünüz mü; çünkü bakış açısının kayması söz konusu olabiliyor. Açıkça yazarın metne müdahalesi olarak görünen bu parçalar neyin çabası? -Yaşar Kemal, İnce Memet'in girişindeki Çukurova tasvirinden dolayı çok eleştiri aldığını söylemişti. Hatta o bölümü atmak istemediği için romanın basılması tehlikeye girmiş. Ama umursamamış, Yeni Cami'nin önünde arzuhalcilik yapacağını söylemiş. Yapıtlar için her zaman söz konusu olan bir eleştiridir bu. Yapıt okurun okuma soluğunu tabi ki kesmelidir. Ama onu kendi zamanına çağırmalıdır. Demek istediğim kendisini çok çabuk bir şekilde ele vermemesi değil bunaltmak hiç değil. Her yazar metne müdahale edebilir. Bundan doğal bir şey yoktur. Akışı en yüksek romanlarda dahi bu görülebilir. Aynı zamanda bu sanat eserinin ayırt edici unsurudur. Gogol'un Rusya'nın sefaletini Ölü Canlar'ı bitirmeme pahasına anlatması, Proust'un Tolstoy-Dostoyevski karşılaştırması, Kemal Tahir'in siyasi notları, Peyami Safa'nın insan ruhuna dair savları ilk aklıma gelenlerdir. Kimi okur elinde kalemle altını çizeceği cümleler arar kimisi ayraç bile kullanmaz. Böyle bir zenginlik kitabın içerisinde barınmalı diye düşünenlerdenim. -Çalışmanızda ayrıntılara çok önem vermişsiniz. Bunca ayrıntı niye? Üstelik dilsel akışkanlığı akamete uğratma pahasına? -Ben insanların, dört insanın hayatını anlatırken onların hepsi için ayrı bir dünya kurmaya çalıştım. Bu dünyaların zaman ve mekanları oldukça farklı. Bu farklılıktan dolayı değişik anlatı biçimlerinin kullanılması gerektiğini düşündüm. Tek bir dil tutumuyla bütün bir roman anlatılsaydı sanırım bir şeyler eksik kalacaktı. Yani kahramanlardan birisi bütün detayların farkında ama diğeri için bu detaylar önemsiz. Buna ek olarak şu da söylenmeli: Ben de romanda anlattığım insanlar da seksenli yıllarda çocukluklarını ve doksanlarda da gençliklerini yaşadılar. Birçok farklılığı kültürel değişimin zirvesinde tattılar. Görsel kültürü bütün hücrelerine dek sindiren bir kuşağın mensubuyum ben. O dünyadan kopunca etrafımda her şeyi sanki yeniden keşfettiğim duygusuna kapılmıştım. On iki yıl boyunca evimde televizyon yoktu. Odamda benden önceki sakinlerin çaktığı çivileri saydığımı hatırlıyorum. Bu radikal bir değişime verilen radikal bir cevaptı. Bu radikallik içinde her şeyin benim tarafımdan keşfedilmesi ve tanımlanması lazımdı. Görünen dünyanın gerisinde, şehirlerin ruhlarındaki gizem, en temel noktada yani sıfır noktasında bir insan ve dünya algısı. Hayatı yeniden kurma heyecanı. Büyük bir bölümümüz öyle ya da böyle o dönülemeyecek yollardan geri döndü. Sonunda bu özellik bize miras kaldı. -Romanın final bölümünde: En büyük keşif, ortak bir temanın etrafında, hayallerle esneyebilen bir hayat yanılsamasının oluşturulmasıydı diyorsunuz. Bir ilkokulun bahçesinde, Adem'in macerasıyla başlayan romanın ilerleyen bölümlerinde aslında biz Adem'in başka yanlarıyla tanışmış oluyoruz. Her yeni tip Adem'e gönderme yaparak, bize aynı hayatın yanılsamalarını taşıyor. Yanılıyor muyum? -Evet, roman boyunca kahramanlar geriye dönerek yaşlanıyorlar. Bir nevi anılarla. Bu anlamda hayatı erteleriz çünkü anılar yanı başımızdadır. Diğer taraftan farkında olmadan yaşlanmışızdır. Tanpınar'ın takvim zamanı dediği şey ilerlemiştir. Ben zamanı, insanın nasıl yaşlandığı temelinde ele almaya çalıştım. Yani aslında temel meselem zaman değildi. Bizim onu nasıl değerlendirdiğimiz, yaşadığımızdı. Sonuçta ortaya zamanın hayatımızın belirli dönemleri arasında nasıl sıçradığı çıktı. İlk sıçrayış çocukluktan başlıyor. Sizin de dediğiniz gibi her yaş ona dönmek zorunda kalıyor. Ama burada bir döngüsellikte var. Yaşlandığınız zaman çocukluğa daha yakınsınızdır. Çok kullanılan bir deyim vardır, bir ileri iki geri gitmek. Düşünün bir adım öne attığınızda iki adım geri gidiyorsunuz. Ama geçmişi de tekrar etmiyorsunuz. İleri doğru atılan her adım hep ileride kalıyor. Şimdiki zamanın içinde kendisini her günle yeniliyor. İşte tam olarak böyle yaşlanıyoruz. -Yine finalden bir alıntı: En önemli arayış, insanın aldığı mesafenin boyutlarını görmeye çalışmaktır diyorsunuz. Romanınızın alışık olduğumuz bir finalle bitmemesi; uçlarının açık kalması, Adem'in kıyamete kadar sürecek macerasına bir gönderme mi acaba? -Aslında roman bir olay etrafında sona eriyor ama söylediğiniz gibi okurun zihninde bıraktığı anlamın ucu açık. Ucu açık kalmalıydı çünkü önümüzde bilmediğimiz bir süre, birçok hayat var. İnsan olarak biriktirerek yaşadığımızdan geçmişi birçok açıdan ele alma şansımız var. Tarihte metodolojik çalışmalar, gizli tarihler, resmi tarih dışında araştırmalar yapan tarihçiler var. Ama asıl karanlık geleceğin içerisinde. Ona yaklaştıkça uzak düşüyoruz. Bu ise, o gelecekten çok daha bağımsız bir başka yerde oluşumuzdan ve ömrümüzün başka başka yüzleriyle onun bize yaklaşmasından kaynaklanıyor. Bizse her seferinde onu kurmaya, belirli sayılarla ifade etmeye meyilliyiz. Herkesin kendisine sakladığı fikirleri, sırları, hayata dair ip uçları vardır. Bunlarla onu belirlemeye, kurmaya çalışır. Ama bir de bakar ki o tasarladığı dünya hayatının üzerine balyoz gibi inmiş. İşte kırılan o parçaları toplamak bizim trajedimizdir. Bu trajedi, bazı kısa anlar dışında birikerek bizi ölüme taşır. O yüzden yaşlılar her şeyi hatırladıklarını sanırlar ve her şeyi anlatmak isterler, torunlarının hayatlarını düzenlemek isterler, onları eksik bulup azarlar, huy olarak kime çektiğini araştırırlar. Bu bitmeyecek bir maceradır. -Çok klasik olacak ama röportajı bitirirken yeni bir çalışmanız var mı? -Yaklaşık iki yıldır bir roman üzerinde çalışıyorum. Bir de yarım bıraktığım var onu daha sonra tamamlamayı düşünüyorum. Karesi İlkokulu'nu (1973), Atatürk Ortaokulu'nu (1976), Muharrem Hasbi Lisesi'ni (1979), Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'ni bitirdi (1983). Balıkesir'de aile şirketinde çalıştı. Halen İstanbul'da bir kamu kuruluşunda çalışıyor; e-edebiyat dergisi www. edebistan. com'un yayın yönetmenliğini ve Muhayyel Dergisinin yayın danışmanlığını yürütüyor. Edebiyat hayatına, 1982'de Güldeste Dergisinde yayımlanan \"Beyaz Gömlek\" adlı öyküsüyle başladı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Kayıtlar, Hece ve Hece Öykü'nün çıkışında yer aldı. Portakal Bahçeleri ve Pencere adlı öykü kitapları Arnavutça'ya; bazı öyküleri de Farsça, Korece ve Azerice'ye çevrildi. İlk öykü kitabı Gidenler Gidenler adıyla Yedi İklim Yayınları tarafından basıldı. \"Esenlik Zamanları\"yla Türkiye Yazarlar Birliği 1999 Hikaye Ödülü'nü kazandı. 2012'de çıkan kitaplar içinden yapılan değerlendirmede \"Mürekkep\" adlı öykü kitabı; Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği ve Ömer Seyfettin Hikaye ödülünü aldı. 2016 yılında Dede Korkut Edebiyat Ödülüne layık görüldü. Şu sıralar Şakar'ın bütün eserleri İz Yayıncılık tarafından basılmaktadır."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/isik-yanar-la-soylesi-1", "text": "-Şemsiye Tamircisi'ni okuduğumda kahraman yaratma, diyaloglar, sessizliği ezmeyen dinamik anlatım gibi bir romanda önemli unsurları başarıyla gerçekleştirmiş olduğunu gördüm. Taşra Şairi'nde karakterlerin arızalı tipler olmasından mıdır bir sessizlik, durgunluk hakim, ne dersin? -Belki de kahramanların orta yaş ve üzeri olmasındandır. Diğer taraftan, kenar mahallelerdeki esnaf sessizliği, İstanbul'a döneli çok fazla olmayan bir şairin üstadı hakkında hazırladığı armağan kitabın tamamlanmasını bekleyişi bu atmosferi güçlendirmektedir. Ölümü bekleyen bir denemeci, hayatını değiştirmeye çalışan bir vakıf çalışanı da yan karakterler olarak desteklemekteler. Ama durgun olduğunu ben pek hissetmedim. -İnsanlardaki amaçlılığı saçma mı buluyorsun? Yoksa boşluğun ve ihmallerin amaçlılığı bitirdiğini mi düşünüyorsun? Romana hangi açıdan bakmalı? -Trajik olan gaye-irade ikilisiyle akıl-yetenek ikilisinin her zaman yan yana gelmemesidir. Yakup'un gayesi var, irade de koyuyor ama yeteneği yok; Yücel ise gayesiz ve iradesiz ama inanılmaz yetenekli... -Romanda ele aldığın karakterlerden birkaçı dışında hepsi şair yahut şair olma yolunda hevesleri olan kişiler ama o kadar da bomboş, her biri şiir aleminden ayrı dünyalar kurmuş. gerçek hayatta şairlerin romanındaki karakterler gibi tatsız tuzsuz, karanlık tipler olduğunu düşünüyor musun? -Edebiyatın doğası, uyumsuzluğu işaret eder. Bu uyumsuzluk, bazı şairleri sempatik gösterir bazılarını ise itici. Tanıdığım şairler içinde ruhsuz, karanlık tipler yok. Ya da ne bileyim ben onları yanlış değerlendiriyorumdur. Sorunda bir şey dikkatimi çekti. Şiir aleminden ayrı dünyalar kurmak, dedin. Belki bu yüzdendir, tatsız tuzsuz karanlık tipler olmaları. -Taşra Şairi, Ali Gani karakteri biraz kırgın biraz gururlu küstah ve oldukça tedirgin edici bir adam böyle bir karakteri romanında kullanırken nelere dikkat ettin? -Ali Gani gibi tipler Türk Edebiyatı'nın insanlığa armağanıdır. Sadece Türkiye'de olduğunu söyleyemeyiz ama Türkiye'dekinin orijinalliği, dünyadakileri geride bırakabilir. Büyük düşünce sistemleri kurmaktan uzaktırlar ama bir düşünceye sahiptirler. Bu düşünce, dış politikadan ekonomiye, azınlık haklarından doğal kaynaklara kadar her şey hakkında bir fikir verir. Bu fikirlere doğru ya da yanlış diyemeyiz çünkü mevcut olmayanın olma ihtimali, onun doğru ya da yanlış olarak sınanmasına imkan vermez. Kusursuzluğa inanırlar ama kusursuzluk mükemmel bir şey değildir. Hayatla aralarında, kimin kimi belirleyeceğine dair bir savaş yürütürler ve hep kaybederler. Kaybederken kazandıklarını düşünürler. Kazanırken kaybettiklerini. Tetikte olma hali. Oysa normalliğin içindeki bir başka düşünceyi beslediklerinden ve onu iktidara taşıdıklarından haberdar değildirler. En azından etraflarındaki insanlara böyle olmalarını tembihlerler. Oysa birçoğunun geçmişinde büyük bir başarısızlık vardır. Bu başarısızlık, sınavın niteliklerini sorgulamalarına neden olur. -Şimdi kendi gençliğinin son modasına, eski bir yakışıklılığın kriterlerine uygun olarak gidip alışverişini yapmış, neler söyleyeceğine dair kurguyu defalarca baştan almıştı. Bu ruh halinin esiri Şefik'in içine düştüğü belirsizlik durumu... Şefik bu durumdan kurtulmak için mi evliliği, aşkı düşünüyor? -Senin de çok güzel alıntıladığın gibi, Şefik gecikmiş bir adam. Bu gecikmişliğinden kurtulmak istiyor ama bu kurtulmanın yaratacağı boşluğu neyle dolduracağını bilemiyor. Kurtulma aracı, Serap. Serap'la evlenmeyi düşünüyor ama sadece bir kez, iki dakika kadar konuşmuşlar. Diğer taraftan giyim kuşam birçok şeyi değiştirmeyi planlıyor. Bertan'ı yanına bu yeni hayata dair ipuçlarını edinmek için alıyor. Fakat Serap, akıl hastası. Birçok erkek tahmin edebileceğimiz gibi iki dakika görüştükleri bayanlarla bir ömür boyu geçirmeyi planlarlar. Nadiren de olsa onlardan bazıları akıl hastasıdır. -Yazmak istediğini mi yazıyorsun, yani böyle değil de şöyle yazayım, yok olmuyor böyle dediğin var mıdır? -Şimdiye kadar yazmak isteyip de yazmadığım bir şey olmadı. Bundan sonra da olacağını düşünmüyorum. Bunu sen de çok iyi bilirsin, nasıl bir atmosfer içindeysen, öyle yazarsın. Ben de açıkçası bu atmosferi değiştirmeyi düşünmüyorum ama genişletmeyi düşünüyorum. -Sınırlarımızı belirleyebilecek kadar özgür değil miyiz? Bu belirsizlik çok can yakıcı olabilir de... -Saul Bellow, yaşadığımız dünyayı şöyle değerlendirir; İnsanlar günümüzde özgür olabilirler ama bu özgürlüğün hiçbir içeriği yok. Hepimiz özgürüz ama bu özgürlüğün içeriği nedir? Bu içerik bizi nasıl sınırlandırıyor? Bu bir süreç aslında. Her şeyi yerli yerine koymak da insana yetmiyor çünkü. Dediğin gibi bu can yakıcı olabiliyor. -Bu kitabı yazarken cinsiyetini düşündün mü? -Eril bir kitap. -Eril oluş daima ön planda mıydı? -Bilerek yaptığım bir şey değildi ama yalnızca Yakup'un değil diğer karakterlerin de hikayeleri sert hikayeler. -Seni en fazla yoran karakter kimdi? Beni Yakup çok kızdırdı da. -Beni en çok yoran karakter Bertan oldu. -Bertan karakteri bu romanın neresinde duruyor tam kestiremedim. Niçin gerekliydi bu karakter? Üstelik Zehra'yla düşünmezsek tek genç yan-karakter. -Bertan'ın roman için kilit karakterlerden birisi olduğunu düşünüyorum. Milli Kalkınma Vakfı'nın durumunu onun gözünden değerlendirmek önemliydi. Vakfın belki de son çalışanının durumunu da yine onun değerlendirmesi roman açısından hayatiydi. -Yücel niye acımasızdır ve Levent niye bunu dert eder? Mutluluk, Yakup'a atfedilen bir kendini kandırma meselesi midir gerçekten? -Yücel acımasız bir karakter gibi görünüyor. Hayatı normal insanlar gibi değerlendirmediği için böyle akılda kalıyor. Aslında istediğini yapma cesaretine sahip. Yapıyor da zaten. Levent ile zıt karakterler ve birbirlerinden ayrılamamışlar. Yücel ile Yakup'un gerilimi bizim için önemli. Yücel, Yakup'u en doğru değerlendiren insan aslında. Yakup'un şiir için bunca şeye niçin katlandığına anlam veremiyor. -Şairlerle bir alıp veremediğin yok öyle değil mi? Ha bir de şairlik yeteneğine sahip olmak onu kullanmaktan daha cazip olabilir mi ki? -Şairlere karşı bir hayranlığım var. Ama şair olamadım. Bundan memnunum o ayrı. Şair olmak değil de kalmak daha zor gibi. -Bana Tolstoy'u nispeten fazla okuyorsun gibi geldi yanılıyor muyum? Işık Yanar ne okur, kimleri, hangi yazarları özler, arar ve sever? -Tolstoy, edebiyatı bir arayış olarak çok başarılı kullanan yazarlardan birisidir. Diriliş'te evrim üzerine düşünceleri, toprak reformu üzerine yorumları... Hikayeleri de kesinlikle başyapıttır. -Yazma sürecinde okuma darlığı çektin mi? Çekmedinse hangi kitap elinden düşmüyordu? -Çekmedim. Çok fazla şiir okudum. -Her eser bir armağandır fikrine katılıyorum ve armağanın için teşekkür ediyorum. -Ben teşekkür ederim."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/isik-yanar-la-soylesi-2", "text": "-Işık, yazıya büyük emek verdiğini biliyorum. Dört Adem'i okurken bu emeğin sonuçlarını, binlerce ayrıntıyı, binlerce gözlemi içeren betimleme cümlelerini fark etmemek mümkün değil. Her şeyden önce roman türünde karar kılışın nasıl oldu? Anlatacaklarını neden bir romanla anlatmak istedin? -Modern hayat üzerinde yoğunlaşmaya ihtiyacımız var. Çünkü ideal, kendisini çok niteliksiz şeyler üzerinde sınayabiliyor. Bunu fark etmek hem dünyamı hem de o dünya dışındaki şeyleri bir araya getirmeme yetti. Bu yalnızca romanın yapabileceği, yalnızca romanla yapılabilecek bir şeydi. Elbette romana daha yakın kültürün sonuçlarından birisiyim ve yazdığım yedi sekiz şiirin dışında hep romanla ilgiliydim. -Dünya romanından ve Türk romanından çok sıkı okumalar yaptığını biliyorum. Mesela Hasan Ali Toptaş'ın sımsıkı cümlelerinin senin üslubun üzerinde az buçuk etki bıraktığını hissetmedim değil. Dünya romanından ve bizim romanımızdan senin sevgini, hatta hayranlığını kazanmış kişiler kimler? -Zaman zaman benim için bir isim diğerlerinin üzerine çıkar sonra onun yerini bir başka yazar alır. Ben dönem okumaları yaptım. Yeni çıkanları hemen okumalıyım diye çıkardığım okuma listelerini askıya almadım. O listelerden başka yazarlara açıldım. Genellikle bir romancının bütün eserlerini bazen kronolojik olarak bazen de rasgele okudum. O hangi yazarın dönemiyse ona hayrandım. O dünyanın en iyi yazarıydı benim için. Bu isimler hepimizin bildiği isimlerdir. Herkesin bütün edebiyat dostlarının birbirlerine tavsiye ettiği isimlerdir. Tabi ben onlara dair kanaatlerimi kendim edindim. Bu kanaatlerim, evet daha önce yapılmış bir yoruma beni tekrar ulaştırabiliyordu diğer taraftan hataları, eksiklikleri kendimce bulup ortaya çıkarmamı sağlıyordu. Yazarların farklı yönlerden birbirleriyle önemli bağlar kurduğunu gördüm. Birbirlerinin devamı gibi görülen bir çok yazarın karanlıkta kalan hislerini satırların arasında aradım. Bu yüzden benim için Yaşar Kemal'in İnce Memet'i değil, Dağın Öte Yüzü üçlüsü daha önemlidir. Kemal Tahir'in Esir Kent Üçlemesi değil de Yedi Çınar Yaylası, Köyün Kamburu ve Büyük Mal'dan oluşan bütün daha önemlidir. Peyami Safa'nın Fatih Harbiye'si değil de Matmazel Noraliya'nın koltuğu daha önemlidir. Bu tür kişisel beğeni haritam ortaya çıkınca Türk Edebiyatı'nı değerlendirmem daha da kolaylaştı. Elbette herkesle ortak bir beğenide buluştuğum birçok yapıt söz konusudur. Benim için de Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Aylak Adam, Tehlikeli İlişkiler önemlidir. Ama burada şöyle bir ayrım ortaya çıkar. Calvino'nun Klasikler hiçbir zaman okunmayan eserlerdir genellemesine katılıyorum. Edebiyatçılar için Türk Edebiyatı gizli, saklı çok yazar barındırmamaktadır. Buradaki sorun okuma sorunudur. -Biraz açar mısın? -Bizde okumak, bir kadının size bakmayarak bakması gibidir. Bir kadın arkanızdaki duvarda asılı postere bakarak size bakabilir. Okunmuş havası verilen birçok başyapıt biliyorum ben. Ama yalandan bahsetmiyorum, ilgisizlikten de değil. Aksine yoğun ilgiden ama bir türlü yapılması gereken okuma eyleminin gerçekleşmemesinden bahsediyorum. O yüzden başyapıtlar her zaman gidilen ama çok az kişinin mezun olduğu okullardır. Hep konuşulurlar, isimleri dergilerde geçer ama çok az kişi okumuştur. Bu durum hep böyleydi. Böyle devam edeceği de muhakkak. Bunun dışında dünya edebiyatının birçok ismi çevrildi. Ama bu çevrilen isimler Türkiye'de gerektiği gibi karşılandılar mı? Gerekli itibarı elde ettiler mi? Mesela Kayıp Zaman, Niteliksiz Adam, Yusuf ve Kardeşleri, Ağustos Işığı, Bir Yazarın Günlüğü. Elbette yeterli değil, Nabakov'un Pale Fair'ı; Saul Bellow'un Augie March'ı; Herman Broch; Phynchon çevrilmelidir. Ama başa dönersek bu birikimi kullanabilmek için okumak gerekir ki zaman burada önemlidir. Yalnız kalmanız lazım. Kendi adıma elime kalemi hiç almasaydım o kadar romanı okumanın keyfi bana yeterdi. -Edebiyata, yazıya, okumaya böylesine bağlanmış birinin edebiyat çevrelerinden uzak durması, belli grupların, belli oluşumların içinde yer almaması nedendir? En azından ben böyle düşünüyorum. Sanki belli çevrelere uzak kalmakta ısrar ettin? İnat ettin? -Yapıt, yalnızlığın biçimlendirdiği bir çalışmanın ürünü. Kesintisiz yalnızlığın. Bunu başaramazsam yazamayacağımı düşünüyordum. Ayrıca kendimi yeterli de bulmuyordum. Bir insanın iyi bir birikimi olmadan o çevrelerde işinin olamayacağını düşünüyordum. Yetersiz bir birikimle yazı yazarsam, romana başlarsam kendimi kandırmış gibi hissedeceğimden emindim. Şundan da emindim yazıları, şiirleri, öyküleri yayımlanan insanlar, romanları basılan yazarlar dünya edebiyatının önemli bir kısmını okumuş, ortalamanın üstünde birikime sahipler. Dolayısıyla önce bir yazar olma çabası içinde değildim. Yazılanlarla ilgiliydim. O yüzden zamanı değil diye düşünüyordum. Kendimi kandırmayı reddettim. Bu saflık bana birçok kapıyı açtı. Okur karşısında artık çok fazla şansınız yok. Onu kandıramazsınız. İlgi, takdir değildir. İlgisizliği arzulamak ise makul bir şey değildir. O yüzden kendinizi kandırdığınızın mutlaka birileri farkındadır. -Romanın adında, dört roman kişisi üzerinde yoğunlaşılacağına dair bir ima var sanki. Ama romanda Oruç ve Cihan daha çok ön plana çıkmış. Tabii ben bir okur olarak söylüyorum bunları. Bayram ve Adem ise daha gerilerde kalmış. Bu romanın mimarisi ile ilgili bilinçli bir tercih mi? -Bu problem aslında şimdiki zamanla ilgilidir. Sonra ve önce arasında bir zaman mıdır şimdiki zaman? Çoğumuz şimdi içerisinde olanla ilgilenirken onun hep geçmişten bize miras kaldığını düşünür. Elbette öyledir ama ya kurgulanmış bir gelecek ise o? Ya da geleceğin geçmişe yönelik kurgusuysa? Öyle bir imge olmalı ki şimdiyi anlatırken her ikisini de içerisinde barındırsın. Romanın zamanı, Cihan'dan Oruç'a geçiş anına ilerleyen olaylar zinciri. Oruç Bayram'a, Cihan'da Adem'e daha yakın. Ama roman zamanı Cihan ve Oruç üzerinde. Bu yüzden diğer ikisi gölgede ama varlıklarıyla kendilerini hissettirecekleri yerde durmaları gereğinden hareket ettim. -Yanlış bir soru olduğunu biliyorum ama gene de bu şekilde soracağım: bu romanı yazarken hareket ettiğin nokta nedir? His nedir? Fikir nedir? Bazen sırf bir biçimi denemek için bile insan kaleme sarılır. Sırf bir biçimsel yeniliğin heyecanına kapılır. Bu roman neyi dert ediniyor? -İnsanların nasıl yaşlandıklarını, elbette zaman ve gelecek bağlamında göstermeye çalıştım. Bir insan tekinin kronolojik dizimden bağımsız nasıl büyüdüğü önemliydi. Yaptığınız şeyleri alt alta sıraya koyarak topladığınızda her insan için farklı bir yaş çıkar. Buradaki ana problem, her insanın bir başka yaş aralığına geçerken aslında geçeceği yaş aralığını daha önceden bir şekilde yaşamış olmasıdır. Buna ister zihnin kendisini hazırlaması deyin, isterse de rüya-yaşam deyin. Yani artık hiçbirimiz ucu açık bir hayata sahip değiliz. Fakat gerek en beklenilmeyen gerekse de olağan gelecek olsun hepsi bir şekilde çocukluğunuzda ya da ilk gençliğinizde kendisini size tanıtmıştır. Bunu şu şekilde de yorumlayabilirsiniz, bir tercih. Evet kahramanlar ona da inanıyor görülebilirler. Ama hepsi birbirlerinin devamı olan kahramanlar, birbirlerini kurguluyorlar. Hayatınızın en erken dönemi yaşlılığa en yakın döneminiz olabilir. Atilla İlhan, İnsan doğduktan sonra ölmeye başlar. der. O doğum anında ya da öncesinde aslında yaşacaklarınıza dair bir çok şey vardır. O yüzden insanlar, bir yaştan sonra her şeyi yaşanması gerekiyordu, yaşandı gözüyle değerlendirir. Bu hem o anki konumunu doğrulamaya dönük, yanlış yapmadığını kendisine göstermeye dönük bir düşüncedir hem de içerisinde bütün olanları yerli yerine oturtan bir güç barındırır. Yani Cihan olup başınızdan türlü felaketler geçse de Oruç olup odanızdan çıkmasanız da hepimizde kendi hayatlarımızı normalleştiren bir güç vardır. Bu güç öyle bir çizgidir ki size birkaç hayatı birden yaşatabilir. -Romanın normal akışını durdurup felsefi birtakım genellemeler yaparak, hayata, dünyaya, insanlığa dair gözlemlerde bulunarak adeta anlatı türünün imkanlarını zorlamak istemiş gibisin. -Hayatın doğası birikmek. Bu tortuyu onun tabanına kadar yorumlayabilmek için uzun cümlelere ve zaman zaman da felsefeye ihtiyaç vardı. Bazı cümleleri kurabilmek için çok uğraştım. Benden önce kuranlarla ilgili okumalar yaptım ve elbette taklitten öte bir şey yapmak istiyorsanız zaten neye çalışacağınızı iyi biliyorsunuzdur. Bu da bir yapıtın ayırt edici niteliğidir. O nitelik olmazsa yapıt, kuru bir anlatıdan öteye gitmez. Postmodern dönemde sorgulama, yaşananlardan sonra dersler çıkarma girişimleri yerini kişilik üzerinde bir takım araştırmalara ya da toplumsal gerçekliğin kökenlerine inme telaşına bıraktı. Ama tahliller sürmekte. -Dört Adem'e deneysel bir roman diyebilir miyiz? -Kurgunun alışık türden olmadığını söyleyebiliriz. -Romanı okurken, yer yer otobiyografik özellikler taşıdığını düşündüm. Ne dersin? -Doğrudur. Kemal Tahir Çorum-Yozgat ağzıyla, Yaşar Kemal Adana ağzıyla, Faulkner güney aksanıyla yazmıştır. Ben de kendi hayatımın aksanıyla yazdım ama her şeyi değil tabi. Anlatırken yaşanmayan şeylerin nasıl yaşanmış gibi anlatılacağını gösterme hususunda Rus romancılar müthiştir. Bunu nasıl yaptıklarını çok düşündüm. Kendimce bir çok sır keşfettim. Bunlardan birisi anlattığınız olaydaki bir nesnenin üzerine gitmekti. Eğer okurun zihnini araştırırsanız o sizden her şeyi yazmanızı değil, anlattığınız tabloda saklı bir nesneyi ya da ruh halini betimlemenizi beklemektedir. Onun düş gücünün önündeki engelleri kaldırmanız gerekir. O zaman anlattığınız her şeyi yaşadığınızı zanneden okurlar bulursunuz karşınızda. Bir de şu var, birçok romancı da anı biriktirmeye çalışır. Küçük ön çalışmalar yapar, tahminlerde ve denemelerde bulunur. Bir konu etrafında işçiliği yüksek anlatılara girişir. Bol bilgi de yazarın ikna kabiliyetini arttıran bir husustur. -Bizim mahallede özellikle roman türünün büyük oranda ihmal edildiğini görüyorum. Mesela roman yazanlar arasında ilk eseri roman olan ya da sadece roman yazmış kişilerin sayısı çok az. Şiirde, öyküde önemli başarılar kazanılmış. Ama romanın güdük kalmış olduğunu söylemekte beis görmüyorum. Bu konuda neler düşünüyorsun? -Uzun bir dönem hidayet romanlarıyla anıldık. Bu romanlar küçümsendi, eleştirildi. Edebi kriter açısından tartışmaya niyetim yok ama dünyanın her yerinde bu tür romancılar vardır. Wilbur Smith, Barbara Cartland, Irwing Stone... Bizim onların yazma biçimini eleştirmeye hakkımızın olduğunu düşünmüyorum, onların sırtına basarak daha yüksek bir yere gelebileceğimizi sanmıyorum. Kemal Tahir'de Peyami Safa'da aynı çizgide bir çok popüler roman yazdılar, Faulkner'da hikayelerinin basit senaryolara dönüştürülmesine razı oldu, Orhan Kemal'in, Hemingway'in bazı romanları bu çizgiye oldukça yakındır. Bu durum her zaman her ülkenin edebiyatı için geçerlidir. Onlar kendi çizgilerine inanıyorlar ve biz onları nasıl yavan buluyorsak onlarda bizi kafası karışık, gizemli adamlar olarak görüyorlar. Bırakalım herkes kendi bildiği yolda ilerlemeye devam etsin. -Roman kullanılmaya daha müsait bir edebi tür gibi, ne dersin? -Roman evet Türkiye'deki bütün alternatif siyasi oluşumlar için hayatın dönüşünü sağlayıcı bir araç olarak kullanıldı. Bunları birçok kişi gibi ben de okudum. Ama işte insan temelli, onun şimdi bu çağda ve bu tedirgin medeniyet üzerinde ne işler yaptığıyla ilgili çok fazla bir çalışma yapılmadı. Bu roman türüne nasıl baktığınızla ilgili. Roman insanları karalamaya çalışmak ya da yüceltmek için değil de anlamak için yazılır. O yüzden edebiyattan dolayı dünya edebiyatına bakış açımızda biraz eğikti. Dostoyevski'yi önemli bir Rus sosyalisti sanan insanlar ya da Yeraltından Notları gerici bir kitap olarak nitelendiren aydınlar vardı. Timaş'ın çevirdiği dünya klasikleri bir dönem oldukça eleştiri aldı. Zehir zemberek yazılar okuduğumu hatırlıyorum. Fakat İletişim Yayınlarının çevirilerinde de buna benzer ifadeler aynı yoğunlukta olmasa da ve kasıtlı yapılmadığı açık bir şekilde vardır. Burada çevirmenin ustalığına şahit olduğumuzu düşünmek gerekir. Eleştirilen hususlar, çeviri bilimi ilgilendiriyor ama Tanrı seni kutsasın oğlum gibi ifadeleri Türkçeleştireceğiniz zaman Tanrı yardımcın olsun gibi ifadeler kullanmanız gerekir. Diğer taraftan İngilizce'ye çevrilen Arap yazarların metinlerine bakın, Allah'ın adıyla deyimini By God olarak çevirirler. Başka yayın evlerinin çevirilerinde de Türkçeleştirme önemlidir. Aksi halde okur o kitabı benimsemez. Go Down Moses Kurtar Halkımı Musa olarak çevrilmiştir. Bence bir çevirmen için kusursuz bir tercihtir. Aynı adlı bölümü okuduğunuz zaman bu tercihin yerinde olduğunu görürsünüz. Ne yapalım, yazar muhafazakarsa bunu görmezden mi gelelim? -Bu sıkıntı sürüyor mu? -Türk edebiyatında duvarların yıkılıp yıkılmadığını bilmiyorum. Yıkılmalı yoksa öyle mi kalmalı? Yayınevlerinin tercihleri bağlamında bir şey söylemek de zor. Tabi diğer taraftan roman bir tür olarak icra edilişinde yalnızca Türkiye'de değil bütün dünyada sıkıntı vardır. Bu anlatı biçimi kendi içerisinde bölümlere ve alt bölümlere ayrılabiliyor ve sanat olarak ifade edilemeyecek metinleri içerisine alıyor. Ama edebiyatın bir arteri mevcut ve bu arterin iyi kullanılmasına ve ilk örneklerden dolayı yanlış bir tür olarak romanın okurun zihninde nasıl yer ettiğine dikkat etmeliyiz. Her sanat dalında olduğu gibi romanda kendi yolunu bularak ilerlemeye devam ediyor."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/ismail-isparta-ile-soylesi", "text": "Genç öykücü İsmail Isparta'nın ilk kitabı Gergin Bir Yay, İz Yayınlarından çıktı. öykülerini İtibar, Hece Öykü, Aşkar ve edebistan. com'dan okuduğumuz yazarla kitabı ve öykücülüğü hakkında söyleştik. Aslında ilk başta kitaba içindeki öykülerden birinin ismini vermeyi düşündüm. Ama öykülerinin isimlerinin hiçbiri benim öykü söylemimi tam olarak yansıtmıyordu. Benim bir sıkıntım var. Yanlış olan bir şeye insanların çoğunun doğru demesi neticesinde, bu yanlışın zamanla doğrunun yerine geçmesinin sıkıntısı bu. İşte bu sıkıntı bende ciddi bir iç gerilimin oluşmasına neden oluyor ve bu noktada imdadıma öykü yetişiyor. Yani öykü içimdeki gerilimin gevşeme noktasını oluşturuyor. İşte öykülerim çıkış noktasını bu gerilim oluşturduğu için, yakın çevremin de fikirlerini aldıktan sonra bu isimde karar kıldık. Bu biraz fıtratla ilgili bir durum galiba. Yoksa öykü yazmaya başlarken ironik bir öykü yazayım diye başlamıyorum. Öyküyü bitirip okurken fark ediyorum ironik bir öykü olduğunu. Meselenin başka bir yönü de sanata bakış açısı. Sosyal meselelerin, öykünün meselesi haline getirilmesi gerektiğini düşünüyorum ben. Başka bir yerde söylediğim gibi suya sabuna dokunmayan edebiyat anlayışı benim hiçbir şekilde tasvip etmediğim edebiyat anlayışıdır. Söyleyeceğiniz söz kamunun düşüncesinin tersi istikametteyse zaten kendiliğinden sözünüz ironikleşiyor. Tabi burada ironinin dozunu iyi ayarlamak lazım. Klasik öykü anlayışının miadını doldurduğu düşüncesindeyim. Bunu köklü öykü birikimimizi küçümser manada söylemiyorum. O birikime yaslanarak bunu daha da ileriye götürmenin, öykünün temel bileşenlerinden kopmadan sözümü en güzel şekilde söylemek benim amacım. Elli sene önceki yaşantımızla şimdiki yaşantımız arasında dağlar kadar fark var. Dolayısıyla o zamanların öykü anlayışını devam ettirmeye çalışmak günümüzün meselelerinin öykü vasıtasıyla dillendirilmesini güçleştirecektir. Ancak her yeniliğin bazı riskleri de beraberinde getirdiğini göz önünde bulundurmak gerekir. Biraz önce söylediğim gibi öykünün temel bileşenleri göz önünde bulundurulduğu sürece bu alanda alınan her risk bizim için fırsata dönüşecektir. Tabi ki borç. Suya sabuna dokunmayan edebiyat anlayışı, benim tasvip etmediğim bir edebiyat anlayışıdır. Ortada affedersiniz- bir pislik varsa onu temizlemek için suya da dokunmak lazım, sabuna da. Bunları söylerken yazdıklarımla tüm yanlışları düzeltmeye çalıştığım gibi bir sonuç çıkarılmamalı. Bir de olayın inanç boyutu var. Çünkü ben önce Müslüman, sonra öykücüyüm. Yaptığım her işten sorguya çekileceğime inanıyorum. Elimde sermaye olarak sadece kelimeler var. Bunlarla bir şeyler yapabilirim. Ancak bu noktada edebiyata aşırı bir anlam da yüklememek lazım bence. Edebiyat haliyle her şeyi halletmez. Ancak elinizdeki tek kurşun da buysa yapacak başka bir şeyiniz yok demektir. İki binli yıllardan itibaren öykü kendi alanında bir yetkinliğe erişti diyebiliriz. Artık öykünün gördüğü üvey evlat muamelesinin sona erdiğini, öyküye hak ettiği değerin verildiğini görüyoruz. Artık dünya iletişim sayesinde küçük bir köy haline geldi. Facebook, twitter hayatımızın bir parçası. Hayat bir koşuşturmadan ibaret hale geldi. İşte bu koşuşturmaca içinde insanın çabuk tüketebileceği öykü gibi kısa türler revaç görmeye başladı. Birçok öykü dergisinin olması, öykü alanında yıllıkların hazırlanması bunun göstergesi. Ayrıca iki binli yıllarla beraber öykünün bireyselci söyleminin değiştirip onun yerine sosyal meseleleri öykünün meselesi haline getiren, klasik öykünün kalıplarından sıyrılıp öyküye yeni bir ses getirmeye çalışan öykücülerin olduğunu görüyoruz. Mihriban İnan Karatepe, Akif Hasan Kaya, Aykut Ertuğrul, İsmail Özen, Yunus Emre Özsaray ve daha birçok ismi sayabiliriz. Öykü yazmaya yeni başlayanların böyle bir birikime yaslanmaları bunların üzerine yeni şeyler koyma noktasında dezavantajlarına gibi görünse de, aslında böyle bir birikimden faydalanma imkanları olacağı için avantajlarına diyebiliriz. Fantastiğin edebiyatımızda yeterince keşfedilmemiş bir alan olduğunu düşünüyorum. Fantastik, öyküde farklı bir ses yakalamak isteyenler için yazara geniş bir hareket alanı sağlıyor. Özellikle kadim kültürümüzde Dede Korkut Hikayeleri ve birçok halk hikayesi başta olmak üzere cinler, periler, Kaf Dağı, devler, ejderhalar gibi fantastik edebiyata temel teşkil edebilecek birçok malzemenin olduğunu görüyoruz. Bunlara modern öykü teknikleriyle yeni bir çehre kazandırılarak bu alanda yetkin örnekler verilebilir. Böyle bir öykü anlayışının klasik öykü anlayışına karşı genç nesil tarafından daha fazla ilgi göreceğini düşünüyorum. Ancak dediğim gibi şu ana dek öykücülerce bu alana yeterince ilgi gösterilmedi. Yakın dönem edebiyatımızda rahmetli Yücel Balku'nun, günümüz öykücüleri içinde ise Aykut Ertuğrul'un dediğim anlamda güzel örnekler verdiğini görüyoruz."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/ismail-isparta-ile-soylesi-1", "text": "İlk öykü kitabı 'Gergin Bir Yay' ile öykü dünyasına iyi bir giriş yapan İsmail Isparta, ikinci kitabı 'Sonrası'nda kendinden emin yürüyüşünü sürdürüyor. İsmail Isparta ile 2015 yılının Aralık ayında İz Yayıncılık'tan çıkan kitabı, Sonrası üzerine konuştuk. -Önsözde, \"birer prototip olması nedeniyle, İslam tarihinin ilk dönemlerinde yaşanan önemli olayları öykü gündemine taşımayı düşündüm,\" diyorsunuz. Neden özellikle İslam tarihinin ilk dönemlerini seçtiniz? -Buna İslam tarihinin ilk dönemleri değil de önsözde belirttiğim gibi Peygamberimizin dar-ı bekaya göçmesinden sonraki önemli olaylar desek daha doğru olur. Çünkü Peygamber efendimiz dünyadayken büyük karışıklıklar çıkmıyordu. Çıkan ufak tefek meseleleri, Peygamber Efendimiz, peygamber ferasetiyle veya İfk Hadisesinde olduğu gibi, olaylara Kuran-ı Kerim kılavuz oluyor, meseleler anında çözüme kavuşturuluyordu. Ancak Peygamberimizden sonra sahabe, peygamberimizin maddi manevi rehberliğinden mahrum kaldığı gibi vahiy de kesildi. Bundan sonra ne olacaktı, karşılaşılan problemler nasıl çözülecekti? Problem daha Peygamberimizin naaşı defnedilmeden başladı: Onun yerine kim geçecekti? Hz Ömer ve Ebubekir'in ferasetiyle bu problem büyümeden geçici olarak çözüme kavuşturuldu. Geçici olarak. Çünkü Peygamber efendimiz hayattayken yerine kimin geçeceğini veya nasıl belirleneceğini açık olarak beyan etmediği gibi Kuran'da da bu konuda açık bir hüküm yoktu. Her ne kadar onların iş ve yönetimleri aralarında şura iledir (Şura 38) ayeti bulunsa da şuranın nasıl olacağı ve nasıl uygulanacağı belirtilmemişti. İşte en önemli kırılma bu noktada yaşandı bence. Ortada bağlayıcı bir hüküm olmadığı için iktidar sahibi olmak isteyen her kesim, kendini haklı, rakibiniyse haksız görüyordu. Bu durum ilk üç halife döneminde hakkın hatırı ali tutularak bir mesele haline getirilmedi. Ancak sonraki dönemlerde, özellikle Ümeyyeoğullarınca, meselenin de ötesinde, iktidar hırsına dönüştürülünce insanlar sustu ve kan konuşmaya başladı. Öyle ki Sıffin Savaşında yetmiş bin; Cemel Vakasında otuz bin insan yaşamını yitirdi. Ölen de öldüren de Müslüman. Daha sonra Muaviye'nin hilafeti saltanata dönüştürmesiyle işler tamamen karmaşık bir hal aldı. Günümüze baktığımız zaman değişen bir şeyin olmadığını görüyoruz. Yine iktidar hırsıyla birileri birilerine oyun oynuyor, kendini haklı rakibini haksız, hatta kafir ilan ediyor; yine Müslüman, Müslüman kanı akıtıyor. Bu yüzden Peygamberimizden sonra yaşanan karışıklıkların birer prototip olduğunu düşünüyorum. -Öyküleri kitaba belli bir sıraya göre mi aldınız? Varsa bir sıralama, sebebini öğrenebilir miyiz? -Olayların zihinde daha rahat canlanması için kronolojik sıraya göre aldım. -Olağanüstü anlatıma birçok öyküde yer veriyorsunuz. Peygamberlere verilen mucizelere vurgu yaptığınızı düşünebiliriz. Bunun yanında mitler ve masallarda da gerçeküstüye rastlıyoruz. Efsaneleşmiş bir olay yeniden ele alınıp öyküleştirildiğinde, onu ana hatlarından çıkarmanın mümkün olmadığını söyleyebilir miyiz? -Gerek dinimizin, gerekse kadim kültürümüzün olağanüstülüklerle mezcolduğunu görüyoruz. Dinimiz yaşadığımız aleme, şahadet alemi der ve bu alemi varlık aleminin en aşağısı olarak ifade eder. Zaten sahabe yaşantısına baktığımızda çoğunluğu itibariyle dünya hayatına önem vermeyerek gayet zahidane bir hayat yaşadıklarını, amaçlarının ahiret alemini kazanmak olduğunu, bir anlamda yaşantılarında olağanla olağanüstünün iç içe olduğunu görüyoruz. Kuran da şehitlerin diri olduğunu ifade eder. Peygamberlere verilen mucizeleri de bu bağlamda olağanla olağanüstünün iç içe geçmesi olarak değerlendirebiliriz. Dolayısıyla bu olağanüstülükler, yazdığım öykülere ister istemez dahil oldu diyebiliriz. Burada kritik nokta ele aldığımız olayı zedelememek ve gerçeklikle bağını tamamen koparmamak. Bu noktada hassas davranmayıp, olayları oryantalist bir bakış açısıyla yapıbozumuna uğratıp öyküleştirmiş olsaydım, belki estetik olarak daha güzel öyküler ortaya çıkabilirdi. Ancak bu durum, dosyanın hazırlanış amacına ters düşerdi. Bu yüzden, olaylara elimden geldiğince ana hatlarına sadık kalmaya çalışarak, Müslüman hassasiyetiyle yaklaşmaya çalıştım. -Hikayenin içinde hikaye var. Anlatıcı bazen, bugün ile geçmiş arasında duruyor. Geçmişte anlatacağını anlatıp bugüne geri dönüyor. Amacınızın bugün ile anlattığınız zaman arasında karşılaştırma imkanı sağlamak olduğunu düşünebilir miyiz? -Tarih maalesef tekerrürden ibaret... İnandığımız din, Müslüman aynı delikten iki defa sokulmaz diyor ama biz sayısız defa sokulmuşuz. İşin içine iktidar ve mülk hırsı girince kimsede zaten geçmişten ders çıkarma gibi bir amaç olmamış. Yani Müslüman olarak hep aynı yerden vurulmuşuz. Günümüzde de o vurulduğumuz yerler kanamaya devam ediyor. Bu günle geçmişin karşılaştırılması, dediğiniz noktalar bu vurulduğumuz noktalar olsa gerek. O noktaları öyküleştirince ister istemez günümüze de vurgu olmuş oldu. Yoksa öyküyü yazarken bu günle geçmişi karşılaştırayım diye bir amacım olmadı. -Kült mitleri ve menkıbeler bazı öykülerde iç içe ilerliyor. Bunda bir amacınız var mıydı? -Zengin bir kültürün mirasçılarıyız. Bunu laf olsun diye söylemiyorum. Gerçekten öyle. Halk hikayeleri, masallar, destanlar, efsaneler kendi kabuğuna sıkışıp kalan günümüz yazarı için geniş bir hareket alanı bence. Borges bile bazı hikayelerini Binbir Gece Masallarından esinle yazmıştır. Yanı başımızda böyle bereketli bir tarla var. Ancak biz o tarlayı nasıl olsa bizim düşüncesiyle sürekli nadasa bırakıyoruz. Bahsettiğim bu öğelerin günümüz öykü anlayışının sınırları dahilinde yeniden yorumlanabileceğini düşünüyorum. Ancak bunu modernist bir kaygıyla sırf yapmış olmak için değil, halk hikayelerinin masalların vs. özündeki insani duyarlılığa temas ederek yeni bir çehre vermek için yapılmalı bence. -Öykülerin çoğunda parçalı anlatımı tercih ediyorsunuz. Parçalarla çok yönlü bir anlatım da elde ediliyor. Bunu yaparken hangi açıdan öyküye katkısı olacağını düşündünüz? Yoksa kendiliğinden mi gelişti? -Kolay olan seçeneği tercih edeyim. Kendiliğinden gelişti. J İslam tarihine dair okuma yaparken bir yandan da öyküleştireceğim olayları tespit ettim. Bu belirlememde Cemel, Sıffin, Kerbela gibi insanları derinden etkileyen olaylar ve bu olayların öyküleştirmeye uygun olup olmamaları etkili oldu. Bir de böyle bir dosyada mutlaka olması gerektiğini düşündüğüm bazı sahabeleri de buna ekleyebiliriz. Sonra bu konuları nasıl öyküleştirebileceğimi düşündüm. Sonuçta kimisi bütün, kimisi parçalı öyküler ortaya çıktı. Yani bilinçli bir tercih değil. Bu tercihlerimizin daha çok düşünce yapımızla ilgili olduğunu düşünüyorum. Yaşam tarzımızdan okuduklarımıza, hatta izlediğimiz filmlere kadar düşüncelerimize yön veren birçok unsurun da etkisinin olduğunu söyleyebiliriz. -Tarihi bir olayı veya efsaneyi -ki sonuçta daha önce anlatılmış- öyküleştirmek zor oldu mu? -Bu durum ele aldığınız tarihi olayın mahiyetine göre değişir. Örneğin ilk kitabım olan Gergin Bir Yay'da Ali Baba ve kırk haramilerle ilgili bir öykü vardı. Bu tip konuları öyküleştirirken ele aldığınız konuyu istediğiniz gibi eğip bükebiliyor, istediğiniz şekli verebiliyorsunuz. Ancak dini bir konuyu öyküleştirirken bu kadar rahat davranamıyorsunuz. Ele aldığınız konunun gerçeklikle bağını koparmamanız gerekiyor. Bu durumda hareket alanınız ister istemez kısıtlanıyor. Öyküyü bu dar alanda kurgulamanız gerekiyor. Diğer taraftan, olanı oldu gibi tekrar etme ve metnin belgesel metne dönüşmesi gibi bir tehlike çıkıyor karşınıza. Yani dengeyi iyi ayarlamak gerekiyor. İnşallah ben iyi ayarlamışımdır. Özellikle Cemel Vakası Sıffin Savaşı gibi Müslümanların kendi aralarındaki savaşları öyküleştirmek; ortada belirgin bir iyi ve kötü olmadığı için öyküdeki bakış açısını belirleme noktasında bir hayli zor oldu. Tabi bütün bu zorluklara rağmen önemli olan yazdıklarınızın okuyucuda karşılık bulması. Önsözde de belirttiğim gibi bu dosyayı hazırlamaktaki amacım bu konuların da öyküleştirilebileceğini göstermekti. Umarım bu çalışmam, ileride bu alanda yapılacak başka çalışmalara güzel bir örnek teşkil eder."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/ismail-ozen-ile-soylesi", "text": "İyi bildiğim sorulardan başlamak istedim herhalde. Ama öte yandan anlattıklarım benim anlattığım şekliyle Türk romanında yer almamıştı, diye düşünüyorum. Bunu söylerken aşkı, 28 Şubat'ı, alzheimerı değil; romanda yer alan başka şeyleri kastediyorum. Bir de şöyle bir şey var: Kafamda geçmişe dair bazı duygu ve düşünceler belirli zamanın ve mekanın zarfı içinde oluyor genelde ve onları söz konusu zarfın içinde eşelendikçe çıkarabiliyorum. Şimdilik eşelendikçe çıkarabildiklerim bunlar oldu. Yani şimdi düşününce, evet; belki de insana dair dünya ağrılarının önemli bir kısmının nedeni bu iki kelimeyle ilgili. Dünya hayatının hem geliş hem de gidiş anlamında ayrılıkla bir bağı var aslında. Bu yüzden hayatın hüzün verici yanı ayrılıkla ilgiymiş gibi geliyor bana. Bunu oldukça geniş bir çerçevede düşünüyorum ama. Her an bir şeyler bizi terk ediyor ve yaşananlar asla geri döndürülemiyor, hüznümüz en çok bununla ilgili değil mi? Klasik metinlerde de erginleşme yolculuğu ayrılık ve vuslat çizgileri arasında seyreder zaten. Öte yandan zaman hazinesi tükendiyse pişmanlığın anlamsızlığı. Çok olmasa da ara ara hep dinledim. 90'lı yılların marşlarını çok severim ve çok kıymetli bulurum, bu yüzden son derece bilinçli bir seçimle onları romanıma aldım ve bir anlamda onlara olan borcumu da ödemiş oldum. Birçok neden sıralanabilir aslında. Roman türünün ne kadar geniş imkanlara sahip ve akışkan bir yapı olduğunu göstermek istedim diyelim mesela. Bizzat kendim sahne aldım ve dramatik yapıya uygun biçimde söylemek istediklerimi söyledim diyelim. Bunların ötesinde Karlı Bir Gece Vakti bir dönem romanı. Dolayısıyla en çok göstermek istediğim şey, 28 Şubat'a maruz kalan Müslümanların nasıl insanlar olduğu, o dönemde neler okuyup neleri tartıştıkları, neler konuştukları; tek tip bir fikri yapıya sahip olup olmadıkları gibi şeylerdi. Gerçek isimlerin olduğu sahneler de böyle bir sosyolojik zemin oluşturma fikrinin neticesiydi. Dolayısıyla bunları uzaklarda aramaktansa içime eğilip kendi geçmişimden çekip çıkarmak ve hiç değiştirmeden aktarmak daha kolay geldi bana. Bir romanın sayfaları arasından dostlara selam göndermek de sıra dışı bir deneyimdi bu arada. Seçtiğim her sahneye dair uzun uzun düşündüm diyebilirim. Mesela kahraman minibüse biniyor diyelim, kendi minibüse binme deneyimlerim üzerine düşündüm ve yazılmaya değer olan bir şeyler bulmaya çalıştım. Flaubert'den beri nitelikli romancılar, okurda bir gerçeklik yanılsaması oluşturabilmek için gündelik hayata dair bu tür ayrıntıları metne özenle yerleştirme konusunda oldukça titiz davranmıştır. Roman ne anlatırsa anlatsın okuru bu psişeden koparmadığında onunla duygusal bağ kurabiliyor. Hafızam oldukça iyidir bu arada, yoğunlaştığımda geçmişteki belirli anın içindeki engrama varabiliyorum çoğunlukla. Bellek araştırmalarında bir şeyi deneyimlerken zihnimizde yaşadığımız çoklu etkiye engram adı veriliyormuş. Mesela ilk kez denizi gördüğümüzde kendilik bilgimiz ne durumdaydı, o günlerde zihin dünyamızda neler vardı, bedenimiz ne yapıyor, duygularımız ne hissediyordu, neleri algılıyorduk? vb. Bu anlamda romandaki sahnelerle ilgili herkesin hayatında benzer pek çok deneyim vardır diye düşünüyorum, söz gelimi evde aileyle yenen bir yemek ya da bir bayram günü büyük ailenin toplanmasıyla ilgili tecrübeler. Mesele biraz bunları derinliğine düşünmekle ilgili galiba. Bölümleri yazarken kafamda gezinip duran pek çok mısradan bazılarını seçtim aslında. Hatta bazen birden fazla mısra vardı zihnimde, bu yüzden seçim yapmakta zorlandım. Romanı üç yılda yazdım, dolayısıyla bu üç yıl boyunca okuduğum şiirlere bir de böyle bir gözle baktım öte yandan. İlk epigraf hariç diğerleri, ilgili bölümlerle mutlaka bir yönüyle ilişkili hatta o bölümü tamamlayıcı bir nitelik taşıyor. Şimdiden dört beş bin kelime yazdığım bir roman var elimde ama şu sıralar başka işlerin yoğunluğundan pek vakit ayıramıyorum yazmaya. Öykünün bana göre bir tür olmadığını belki biraz geç de olsa keşfettim sanırım. Ama bunlar şu anki düşüncelerim elbette. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/istanbulensis-cevresinde-adem-turan-la-soylesi", "text": "İstanbulensis Uluslar arası Şiir Festivali 5-6-7 Mart tarihlerinde gerçekleştiriliyor. Bu yıl üçüncüsü düzenlenen festivalin konsepti mazlum coğrafyalar üzerine kurulmuş. Bu yılki festivalin dünya mazlumlarına seslenen, onlara umut olan, onların sesini, çığlığını duyurmaya çalışan bir yanı olması dileğiyle bu konsept tasarlanmış. Aralarında Filistin, Irak, Kırım, Suriye, Doğu Türkistan ve Bosna'dan gelecek şairlerin de bulunduğu 10 ülkeden 10 şair de misafir olarak katılıyor. Türkiye'den de yaklaşık 30 şairin katılacağı festivalin onur konuğu ise 'İnsan seni savunuyorum sana karşı' sözünün sahibi İstad Nuri Pakdil. Mazlum coğrafyalardan umut şiirlerinin okunacağı festivalle ilgili olarak düzenleme komitesi üyesi şair Adem Turan'la bu çerçevede yaptığımız söyleşiyi sunuyoruz. -Şiir Festivali bir yıl aradan sonra yeniden şiir severlerle buluşuyor. Sevgili Turan festivalin kısaca tarihi sürecinden bahsedebilir misiniz? -Uluslararası İstanbulensis Şiir Festivali Sultanbeyli Belediyesi'nin düzenlediği bir festival ve bu yıl üçüncü kez şiir severlerle buluşuyor. Mart ayının ilk haftasına tekabül ettiği için, festivalimiz geçen yıl yerel seçimlerden dolayı yapılamamıştı. Aslında, altı yıl kadar önce Sultanbeyli Şiir Şöleni olarak başlayan ve daha sonra Uluslararası bir boyut kazandırılan bu şiir şölenine daha sonra İstanbulensis ismi verildi. 'İstanbul Çiçeği' anlamına gelen ve yalnızca Sultanbeyli sınırları içerisindeki Aydos Ormanlarında yetişen bu çiçek bir çiğdem çeşidi aslında. Çok kısa bir ömrü var; Şubat ve Mart aylarında yaşayabiliyor sadece. İşte buradan yola çıkarak, Mart ayının ilk haftası uygundur dedik ve her yıl bu günlerde düzenleniyor İstanbulensis Şiir Festivali. -Bu yıl düzenlenen festivale kaç şair katılıyor, hangi ülkelerden konuk şair çağrıldı? -Bu sene üçüncüsünün düzenlendiği festivalin geçen yıllardaki seyri nasılsa, bu sene de aşağı yukarı aynı olacak tabii; muhtelif mekanlarda şairler şiirlerini okuyacak, okullarda öğrencilerle buluşup onlarla sohbet edecekler, geldikleri ülkelerden söz edecekler. Fakat bu sene bir tema belirledik diğerlerinden farklı olarak; mazlum coğrafyaların şairlerini davet edelim istedik festival komitesindeki arkadaşlarla birlikte. İstedik ki, bu ülkelerin şairleriyle/şiirleriyle buluşsun halkımız; onların yaşadığı acıları hissetsin okunacak şiirlerle birlikte! On kadar ülke belirledik bunun için. Hangi ülkeler bunlar: Afganistan, Bosna- Hersek, Doğu Türkistan, Filistin, Kırım, Kosova, Libya, Mısır, Suriye. Bu ülkelerden gelecek şairlerin yanı sıra ülkemizden de 24 şair davet edildi festivale. Festivalimizin bu yılki Onur Konuğu ise, Üstad Nuri Pakdil'dir. -Ülke genelinde çeşitli zamanlarda benzeri festivaller düzenleniyor. İstanbulensis Şiir Festivali' diğerlerinden ayrı tutuluyor. Sultanbeyli Belediyesi'nce düzenlenen bu festivali diğer festivallerden ayıran özellikler nelerdir sizce? -Tabii ülkemizde başka şiir festivalleri de yapılıyor söylediğiniz gibi. Fakat Sultanbeyli Belediyesi tarafından düzenlenen Uluslararası İstanbulensis Şiir Festivali'ni diğerlerinden ayıran en önemli özellik, sanırım, çok uzun bir hazırlık aşamasından geçerek gerçekleşiyor olmasıdır. Beş- altı ay öncesinden başlayan bir hazırlıktan bahsediyorum burada. Ve tabii ki çok ciddi ve hummalı bir çalışmadan! Sağ olsun, Belediye Başkanımız Sayın Hüseyin Keskin'in sağladığı desteği burada zikretmeden geçemeyeceğim. Yine, Kültür Müdürümüz Yavuz Bey ile Basın ve Halkla İlişkiler Müdürümüz Birol Bey de sürekli bizimleydiler hazırlık aşamasının her safhasında. İşte biz, festival komitesi olarak, onlardan aldığımız bu destek ve dinamizm ile çıktık yola. Takdir artık, İstanbullu şiir severlerin olacaktır. Festivale, dünyanın her tarafından şairler davet ediyoruz. Önceki festivallerde de böyleydi bu, bundan sonrakilerde de böyle olacak inşallah. Ve tabii ki, ufak tefek aksaklıklar olmuştur/ oluyordur belki, ama çok olumlu tepkiler alıyoruz daha sonra, katılımcı şairlerden. Bu da, tarifsiz bir mutluluk ve sevinç veriyor bize. -Bu festivaller şiir okuruna ne söylüyor? Şiire nasıl bir katkı sunuyor? -Şunu rahatlıkla söyleyebilirim burada: Şiirin dili evrenseldir. Festivaller işte bu evrenselliği yaşatıyor bize; dünyanın başka yerlerine şiir diliyle uzanmamızı sağlıyor. Yeni dostlar kazanıyoruz, insan olduğumuzu bir kez daha anlıyoruz bu dil ile. Son olarak Octavio Paz ile bitirelim isterseniz; ne diyordu üstad: Şiir bilgidir, güç ve terkediştir. Dünyayı değiştirebilecek güçte bir eylemdi..."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/kemal-s-sayar-ile-soylesi", "text": "Ben de yazmaya birçok kişi gibi taklit ederek başladım. Yazdığım ilk şiir ise bariz bir Necip Fazıl imitasyonuydu. Hece şiirindeki o ahenk ve sarih mana beni pençesine alıvermişti. Bundandır o dönemde Çile benim yastık altı kitabımdı desem abartmış olmam herhalde. Boyuna şiirler ezberlediğimi hatırlıyorum bu kitaptan. Tabi bu hadise ortaokul yıllarında gerçekleşiyor. Şiire dair istencimin ve kabiliyetlerimin ters orantılı olduğu yıllarda. İlk şiirim ise 2019 yılında Mahalle Mektebi dergisinde göründü. O ilk şiirden sonra, bir dosya hazırlama fikri zihnimi meşgul etmeye başlamıştı bile. Bu yüzden şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki ilk şiirden ilk kitaba doğru evrilen sürecin neredeyse tamamı kontrolümün altındaydı. Kitabın kaç bölümden oluşacağını, kitaptaki şiir sayısını, şiirlerin temalarını ve saire belirlemiştim kolaylıkla. Akabinde benim yapmam gereken bu minvalde şiirler yazmaktı. Bu noktada sürecin dinamosu olan zaman mefhumu ile iyi geçindiğimi söylemem biraz güç çünkü hangi şiire ne kadar mesai harcayacağımı kestirmek kadar meşakkatli bir iş var mı, bilmiyorum. Ama çok şükür en yıpratıcı anlarda dahi ne ben mesuliyetlerime yüz çevirdim ne şiir beni yarı yolda bıraktı. Bence, Gelin Cadı Yakalım geçici parıltılardan ve genelgeçer söylemlerden sıyrılmış, pörsümüş geçişlerden uzak, sürecin yoğurduğu, sürecin pekiştirdiği bir eser. Dolasıyla inanıyorum ki ortaya koyduğu iddia var oldukça, içerisindeki şiirler de zinde kalmaya devam edeceklerdir. Ben kavram haritası çıkarmaktan, kavramları irdelemekten inanılmaz keyif alan birisiyim. Şiirde muhtelif ufuklar aradığımda yahut bulunduğum nahiyeyi aşmam gerektiğinde bu kavramlardan yeni imgeler hatta yeri geldiğinde şayet güç yetirebiliyorsam yeni kelimeler üretme gayreti içerisinde oluyorum. Bu şekilde şiirin arklarında seyredebiliyor, şiirimi tabii yollarla besleyebiliyorum. Şiddet, ölüm, suç gibi kavramlar da tam bu bahsettiğim, kurcalamayı sevdiğim türden kavramlar. İlk bakışta fark ettiğimiz anlamlarının etrafından dolanarak diğer anlamlarına doğru bir rota çiziyorum genelde. Mesela mevzu şiddet ise kelimenin etimolojisine göz atarak başlıyorum çalışmaya. Sonra Baudrillard'a, Zizek'e uğruyor, onlardan dersler alıyorum. Ardından şiddet kültürüne bakıp yapısal şiddet, viral şiddet, simgesel şiddet gibi alt kavramlara yoğunlaşıyorum. Böylece küçük çaplı bir haritalama işlemini tamamlanmış oluyorum. Bu çalışmanın bana sağladığı konfor ve bana açtığı alan sayesinde şiirde bir gerilim hattı tesis edebiliyorum. Böyle kavramlar kullanarak bir şiir kuruluyor ise yüksek gerilim şart. Bence o şiirin boğazı düğümlemesi gerekiyor. Tüm bunların yanında bu kavramların her birinin hakikatin birer cüzü olduğunu es geçmememiz lazım. Bunlar öyle modern ve öyle kadim kavramlar ki temsil edilmedikleri tek bir dönem yoktur ve bilafasıla da temsil edilmeye devam edilecekledir. Şiir de bu kavramları temsil etmeye fazlasıyla müsait, kapsamı alanı itibari ile emsalsiz bir platformdur. Gelin Cadı Yakalım çağrışımları itibariyle, şiirini yazdığım ilk andan beri kitabın adı olması hususunda kesin gözüyle baktığım bir isimdi. Gelin kelimesinin davete meylettiren ama bir o kadar da cüretkarlık isteyen tarafını, Cadı kelimesinin tarihi arka planını ve esrarlı boyutunu ve Yakalım kelimesinin o dehşetengiz gerçekliğini topladığımızda ortaya çıkan sonuç beni fazlasıyla tatmin etmişti. Gelin Cadı Yakalım adı ayrıca başlı başına bir geçmişi ve bugünü olan ve bu niteliği ile kitabın içerisindeki şiirlerle eşleşen bir ad. Kitapta birçok sisteme, mite ve işleyişe değinmeye çalıştım. Gelin Cadı Yakalım adı bu açıdan müthiş derecede kapsayıcı bir kozdu benim için. Benim yine ilk şiirden itibaren üzerinde itinayla durduğum bir husus var: Şiirde kendi sesimi bulmak. Öyle ki bunu bir takıntı haline getirmiştim başta. Bazı kelimeleri şiirlerde kullanmak istediğim zaman onların sahipleri olduğunu hatırlıyor, bazen koca bir benti tek celsede imha ediyordum. Ha yine bu huyumdan vazgeçmiş değilim sadece bu sefer, eğer o kelimeyi kullanacak isem kelimenin sahibi olan şairden daha iyi veya daha ilginç dizeler yazmayı kendime şart koşuyorum. Ancak bu şekilde kendi sesimi bulduğumu hissediyor, havaya girebileceğim bir zemin oluşuyor. Şiirlerimde farklı bir atmosferin bulunması da yine havaya girmem ile ilgili. Ben şiir yazarken kendi hafızamla sınırlı kalmamaya dikkat ediyorum, sürekli farklı hafızlarda geziniyorum. Bundan ötürü farklı temalara oldukça açığım. Mesela kitapta restoran konseptiyle yazdığım yoğun bir sistem eleştirişi var. Bunun yanında neoepik dediğimiz türden bir metin mevcut. Kitabı son şiiri ise düz yazı formunda. Bu şiirlerin hepsi de benim öz olarak kullandığım malzeme ile ilintili. Özü tespit ettiğimde havaya girebiliyorum ve biçimi, sesi tabi mukabilinde atmosferi kuruyorum. Galiba metinlerimdeki farklılığın temel sebebi bu. Söz konusu öz olduğunda ise genelde hayatın kendisine ve kitaplara başvuruyorum. Özellikle kurgu ve kurgu olmayan metinlerden çok fazla besleniyorum. Örneğin bir şiir üzerinde çalışırken aynı periyotta bir de roman okuyorsam işler benim için daha rahat ilerliyor. Bunu kurgu dışı bir metin için de söyleyebilirim. Kelime dağarcığının da kaynağı burası. Tabiri caizse çalışıyorum, çalışıyorum ve çalışıyorum. Evet, ilk dize Allah'tan ancak ben uzun şiirler yazıyorum. Ben yazmaya şiirlerinin isimlerini seçerek başlıyorum. Şiirlerinin ismini belirliyorum ki kendimi sınırlayabileyim, hatları belirgin hale getirebileyim. Çünkü bazen nerede duraklayacağımı kestiremiyorum. Zihnimde coşkuyla akan bir ırmak var ve bazen akışa teslim oluyorum. Bu akış beni sürüklediği zaman ise istediğim metinleri üretemiyorum. Başlıklar bu noktada benim barajlarım, kafamın içindeki setler. Onlar sayesinde belirli bir suyu yine belirli bir havzada topluyorum ve onu en verimli şekilde kullanıyorum. İsimlerin referansları ise özün kendisi. Ben isimleri bir filtreden, bir süzgeçten geçirerek seçiyorum. İnsanı bir şekilde yakalayan, merak uyandırıcı ve tabi ki özü tam manasıyla yansıtan isimler seçmeye özen gösteriyorum. Ben özen gösterdikçe bence okur da bunun farkına varıyor ve şiire yaklaşımını değiştiriyor. Bundan ötürü şiire harcadığım mesai kadar isme de mesai harcıyorum. Evet, hem de nasıl. İkinci kitabın daha çetin olacağı fikri bir tümör gibi beynimin bir ucunda usul usul büyüyor. Ne zaman güçlü bir isim bulsam kafamın içerisinde yük azalıyor, hafifliyorum. Ama o ismin altını doldurmadığım müddetçe tümör büyümeye devam ediyor. Kitap çıktığından beri sadece bir şiir yazabildim. Ama pes etmeye hiç niyetim yok. Şiir yazmadığım, yazamadığım anlamına gelmiyor. Bir şeyler var. Belki bir gazel gelir. Belki onları modern işler izler, bilmiyorum. Ama okuyanlara şu konuda teminat verebilirim, ikinci kitap ilkinden kesinlikle daha iyi olacak. Olmak zorunda. Benim güvenli bir patikada seyretmek gibi bir niyetim yok. Bu yüzden yokuş sarp mı değil mi fark etmeksizin inciye ve mercana ve altından nehirler akan bahçelere ulaşana kadar elimden geleni ardıma koymayacağım. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/kenan-gocer-ile-soylesi", "text": "Kojin Karatani'nin İzonomi ve Felsefenin Kökenleri adlı eserini okuduğumuzda 'izonomi'nin Antik Anadolu'da bir zamanlar kısa bir zaman da olsa yürürlükte olduğunu ve fakat günümüzde tüm toprak/kara parçalarının temellük edildiği için izonominin pek olası görülmemesinin verdiği karamsarlık ile kaplanmıştı dünya. Fakat günlerden bir gün Tomas Sedlacek'in İyi, Kötü & Ekonomi adlı kitabının daha ilk bölümünü okuyunca, tarihte kalmış olduğunu düşündüğüm arkaik izonominin günümüzde de bir düzen olarak, -en azından şimdilik- yaşamasa da, bir duygu-durum olarak varlığının tarih boyunca yaşamakta olduğu fikrine kapıldım. Yani, dostluğu mümkün kılan izonomi idi. Bir başka ifade ile izonomi, dostluğa içkindi. O içkinliğin ise açılması, gösterilmesi veya anlatılması gerekiyordu. Demokrasinin ya da parlamenter domokrasinin içinde bulunduğu krizin aşılması yönünde küçük de olsa bir adım olacaktı bu girişim. Dostluk Felsefesi ile bu adımı attığımı düşünüyorum. Evet, doğrusu ben de yadırgamazdım. Yunus Emre çalışmamın bir devamı hükmünde Dostluk Felsefesi. Çünkü dostluk veya sevgi kavramı, miskinlik gibi, Yunus Emre'de merkezi bir kavram... Yunus Emre Aslında Ne Dedi?'nin önsözünde sanırım buna dikkat çekmiştim. Eğer Yunus Emre, çalışılmaya/araştırılmaya devam edilecekse veya çalışmak isteyenler olursa adı geçen kavram ve olgular üzerinde özellikle durulması gerektiğini ima etmiştim o önsözde. Fakat bunun nasıl olacağının da açık edilmesi veya örneklendirilmesi gerekiyordu ki, Dostluk Felsefesi ile onu yapmaya çalıştım biraz. Antik Yunan'da Platon ve Aristoteles, Roma'da Cicero, kilise egemenliğinin sarsıldığı Avrupa Ortaçağ'ında Montaigne dostluğu iki kişi arasındaki mesele olarak ele alırken, Dostluk Felsefesi'nde dostluğu hem bir felsefi kavram hem de toplumsalın neredeyse her alanıyla ilişkilendirmeye çalışarak bütüncül açıdan anlama çalıştım. Gerçi 20. Yüzyılda Jacques Derrida ve Hannah Arandt de dostluğu inceleme konusu olarak ele almışlardı. Fakat onlar politik bağlamla sınırlı kaldılar. Herkesin özgür ve fakat çoğunluğun yoksulluk ile malul olduğu bir dünyada demokrasi yerine izonomiyi düşünmemek veya onu merkeze almadan cümle kurmak, edebiyat veya felsefe yapmak veya sosyal bilimler çalışmak, 'Waldo Sen Neden Burada Değilsin' tarzı bir durummuş gibi görünüyor biraz. Galiba haklısınız. Ancak bazı düşünceler, kavramlar veya olgular, varılabilecek bir durumdan ziyade, varılmaya değer ufku göstermeleri açısından önem taşırlar diye düşünüyorum. Dostluk da biraz böyle. Ufka varılamaz ama varmaya çalıştıkça da hiyerarşinin farkında olmadan egemen olduğu gündelik ilişki ağlarımızdan, yani önceki konumumuzdan uzaklaşmamızı sağlarlar. Anlayış veya fark ediş bizi bulunduğumuz konumun çelişkisinden biraz olsun kurtarmaya neden olur. Çelişkiyi fark eden zihin, onu taşıyana rahatlık vermez. Ama galiba insanların çoğu rahatını bozmamak üzere okuyor. Kendini başkalığa açan, açabilme ihtimali olan eserlerden uzak duruyor. Uzak durmayı gerçekten başarıyorlar da. Bu anlamda başarılı olmak çok ürkütücü geliyor bana. Gündelik yaşamda adı geçen kavramları kullanmadan gün sona ermiyor neredeyse. Onlarla ne kadar ilişkilendirebilirsem dostluk o ölçüde gündeme yeniden gelebilir diye düşünmüş olmalıyım. Aslında dostlukla anlatmaya çalıştığım mesele, varlığın birbiriyle bağ kurması gerektiği veya kopartılmış bağların yeniden kurulmasını hatırlatıyor. O bağı kopartma uğrakları olan hız, birikim, iş, borç veya para gibi kavram veya olguları yeniden ne kadar düşünebilirsek belki bağlanma yerlerini de o ölçüde yeniden keşfedebiliriz. Gelen tepkilerden bu çalışmanın ne kadar olumlu bulunursa bulunsun biraz şaşkınlık yarattığını görüyorum. Oysa türkü veya şarkılarımıza baktığımızda, -dünyada üretilen şarkılar da aynı şekilde- onların ezici çoğunluğunun dostluk, aşk veya sevgi üzerine olduğu kolayca fark edilir. Aslında dilimizde dönen bütün mırıltılar aynı duygu etrafında dönüyor, aynı yoksunluğu veya hasreti, ızdırabı, acıyı, kavuşmanın verdiği mutluluğu anlatıyor. İnsan en çok, yoksunu olduğu şeyin türküsünü söylüyor. Bunda yadırganacak bir durum da yok. Dostluk türküsünü söylerken, aşk veya sevgi derken, asıl demek istediğimizin çoğu zaman farkında olmadığımızı fark ediyorum. Kendimizi iyi hissettiğimiz dostluk-aşk-sevgi ilişkilerinde bizi iyi hissettireni kavram olarak ifade edersek daha iyi anlayabiliriz. Bu kavram ise bir yandan özgürlük ve eşitlik, diğer yandan ise yöneten-yönetilenliğin olmaması hali. İyi hissettiren ilişkideki bu özü göremezsek ilişkinin neliğini de anlayamayız. Anladığımızda da o kavramların dışında olan her şey, yeniden anlam kazanır ve o şeylere karşı daha berrak bir duruş sergilemiş oluruz. O nedenle dostluğu izonomik bağlamda okumaya kalktığımda hız, birikim, iş, borç veya para gibi kavram veya olgular bana daha berrak görünüyor. Bir konuyu çalışırken mümkün olduğunca onun etimolojisinden başlıyorum. Bu elbette her şey değil. Her şey etimoloji değil. Hatta bazen kolayca yanılgıya düşmemize de neden olabiliyor. Ama benim meseleyi anlamamı kolaylaştırıyor. Fakat bu kolaylığı orada bırakmamaya da çalışıyorum. Başka alanlardan da konuya yaklaştığımda paralellikler görüyorsam anlatımım daha da açılıyor. Bir çeşni olarak etimoloji benim için vazgeçilmez bir konumda. Hem okurla bir dostluk kurma hem de doğaya karşı da bir dostluk kurulmasının hayatiyetine vurgu yapmak istedim. Doğanın her anlamda katledildiği günümüzde edebiyatın, felsefenin ve akademinin sesinin neredeyse çıkmadığını görünce toplumun neden 'edebiyat yapmak' veya 'felsefe parçalamak' deyimlerini yarattığını ve bu yaratışın ahalinin okur-yazar kesime olan eleştirisi olduğunu, onu neden tiye aldığını ve neden ciddiye alamadığının nedenlerini de anlamış oluyoruz. İzonomi yine gündemde olacak sanırım. Sevgi ve dostluğu gündemde tutan ve parayı karşısına alan bir kişi olabilir. Modern bir romancı olarak Oğuz Atay'ı bu anlamda yeniden düşünmeye çalışıyorum. Bu ne kadar mümkün olur, Atay buna ne kadar izin verir, bilmiyorum. Ama denemeye değer diye düşünüyorum. Çünkü Atay'ın, ne dediğinden ziyade belki haklı olarak- hep nasıl dediği üzerinde duruldu. Sanki demek istediği bir şey yokmuş gibi muamele gördü. Sanki onun derdi hep oyun ve ironiydi! Salt böyle görülmekten çok yoruldu gibime geliyor. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/m-fatih-kutlubay-ile-soylesi", "text": "Öncelikle ikinci öykü kitabınız hayırlı olsun, okurunu bulsun inşallah. İlk kitabınızla birlikte artan okur kitleniz ikinci kitabınızı da heyecanla karşıladı. Ben Denizlerden Hangisiyim?in hikayesini, kitaba bu ismi seçme nedeninizi merak ediyoruz doğrusu. Teşekkür ederim temennileriniz için. İsmin okuru karşılamanın önemli bir yolu olduğunu düşünüyorum. Okur, her şeyden önce kitabınızın ismi ve kapağı ile karılaşıyor. Bu sebeple uzun bir düşünce sürecinin ardından ismi Ben Denizlerden Hangisiyim? olarak belirledim. Öykülerin çoğunda karakterlerin bir şeylerin ardında olduğu bir kitap bu. Soru cümlesinin gizemi de durumu destekliyordu. İsim böylece ortaya çıktı. Aslında bu öyküde de gerçeküstülük bir nebze yer alıyor ama dediğiniz gibi diğerleri kadar yoğun ve hissedilir değil. Bu yüzden anlatılanları gerçeğe daha bağlı bulabiliriz. Kadın anlatıcı konusuna gelince; sevdiğim bir anlatıcı seçimi bu. Kadınların duygusal yoğunluğu da çıkış noktam oluyor böyle öykülerde. Biraz derinlemesine ve detaylı bir düşünsel süreç gerektiriyor ama çok da bir zorluk yaşamıyorum. O yazıları yazarken dahi kurmaca aklımın bir kenarında duruyordu. Özellikle gezi yazılarının içerisine kurmacayı çağrıştıran ögeler yerleştiriyordum. Sinemanın hikaye temelli anlatısı ise zaten bunu daha çok besliyordu. Sonrasında okumalarımın ağırlığı da öyküye kayınca böyle bir geçiş gerçekleşti. İkinci öykü kitabım çıktı ama hala o hikayenin peşindeyim. Doğru hikayeyi bulur muyum bilmem ama şu an gittiğim yol çok keyifli. Dağlar ve kuşlar öykülerimin vazgeçilmez imgeleri haline geldiler. Devam etmesini de umuyorum zira gitmeye çalıştığım öykü tarzı, mitoloji ve fantastik temelli. Onun da yolu bir şekilde doğaya çıkıyor. Doğada da bu iki imgeye hayranım. Onlarla devam etmeyi istiyorum. Bal ve tuza gelince de bunlar kadim anlatılarımızda sürekli vurgulanan unsurlar bildiğiniz üzere. Mesele de aslında bu iki zıt tadın birliğinden çıkıyor. Tuzdan nehir içerisindeki bal kuyusunda bekleyen ruh kovanları, her varlığın zıddıyla kaim olduğunu ve hatta insan olmanın özünün bu zıtlığın tam ortasında yer almak olduğunu hatırlatıyor bize. Seyahati oldukça seven bir ailede büyüdüm. Babam ve annem sağ olsunlar memleketin her yerini gezdirdiler kardeşlerime ve bana. Büyüyünce de devam etti bu alışkanlığımız. Yurtiçinde ya da yurt dışında fırsatımız oldukça gezdik. Hikaye biriktirmenin en iyi yollarından birisi elbette seyahat. Özellikle mekan unsurunun çıkış noktası olduğu öykülerde bulunmaz bir nimet haline geliyor yer değiştirmek. Yolda olmak benim için hikaye toplamak diyebilirim. Bir Bulut Asılı İhtiyar Dağında isimli öykü Kafkasya'da geçiyor. Kafkasya'nın Kafkasyalılara ait olduğu bir zamanda Elbruz'un dibinde bir dağ köyünde yaşamak güzel olabilir. Muzaffer olunmadan münevver olunmuyor maalesef. Savaş çok başka ve zor bir gerçeklik. Bizim yaptığımız sadece bir arka plan oluşturup onu anlama çabası. At güzel zamanları, koç Kurban Bayramı'nı, ejderha hayal gücünü, ağaç yurt sahibi olmayı, Doğu turkuaz kubbeleri çağrıştırıyor. 1996 yılında Osmancık'ta doğdu. Öyküleri Olağan Hikaye, Şiar ve Alandayız dergilerinde yayımlandı."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/mahmut-coskun-ile-soylesi", "text": "Planladığım bir şey değildi, pek de planlı yürüyecek işler değil galiba bunlar. Ama kendimi bir romancı olarak gördüğüm için, öykülerin daha seyrek olması sanırım makuldür. Ben roman üzerine düşünmeyi seviyorum, dolayısıyla romanın beni bir yere götürmesi pek mümkün olmuyor. Çoğunlukla kendime dert edindiğim şeyler bir yerden sonra beni huzursuz etmeye başlıyor, o konu üzerine düşündükçe yazılacaklar da şekilleniyor. Ve o meseleyi, fikri muhakkak felsefi bir zemine oturtmak istiyorum; bir sorunla yüzleşmek, yüzleştirmek niyetindeyim, elbette bunu yaparken mesaj kaygısı yahut fikir aşılama niyetiyle değil de biraz sağalmak için yapıyorum. Diğer türlüsü yazmayı alışkanlık haline getirmiş insanlar için günde beş farklı fikir doğurur zihinde, yani olaylar kurgulamak, karakterler yaratmak, bunlara yaşamlar inşa etmek yazar için bisiklet sürmek gibi Elimden geldiğince ayıklamaya çalışıyorum. İnsan sürekli değişiyor, belki bugün sanat adına edebiyat adına söylediğim her şeyi beş sene sonra değiştirebilirim; yanılmışım, öyle değilmiş diyebilirim ama şu an için sanatın insanı rahatsız etmesi gerektiği kanaatindeyim, bu yüzden önce kendim rahatsız oluyorum, rahatlıktan her zaman kaçınmaya çalışıyorum, bu benim için sorun haline geldiğinde yazarak kurtulmaya çalışıyorum ama yazdıklarımın beni hayat adına utandırmasını istemem, o yüzden şu anki benin dert etmediği bir şeyi yazmamaya çalışıyorum. Evet sanırım böyle oluyor. Nerede olursam olayım orayı hep yadırgıyorum, Sanat yeryüzünde gurbette olmaktır. Kendimi her yerde gurbette hissediyorum. Bu bilindik memleketçilikten çok uzak bir his, yoksa memleketin bozuk asfaltına düşünce bile içim kıpır kıpır olur o ayrı. Biz en iyi, en iyi değil belki ama en fazla kendimizi tanıyabiliriz, içine bakıp da emin olan kimse var mıdır bilmiyorum. Emin olduklarımız bizden bağımsız şeylerdir, onlardan da emin olmaya tercihen tarafızdır. İyi nedir, iyi insan kimdir? Sorularını bir kere düşünmeye başladıktan sonra ideal iyiye ulaşana kadar kendiyle nasıl barışır insan? Sanat dünyaya, insana ne yapar bilmiyorum ama beni iyi insan yapsın yeter, kendim için istediğim tek şey bu sanattan. Kendinle barış güzel tabii, hatta hayattan hesabını sormak istediğimiz çok şey var ama önce aynadaki adamdan mutmain olmak gerek. Bu elbette benim çok uzun süre zihnimde tartıştığım bir şeydi. Aileyi put haline getirdiğimizi düşünüyorum. Ve putlaştırılmış hiçbir şeyden fayda gelmez. Üzücü fakat daha insan olamadan aile olmaya kalkıp hastalıklı çocuklar yetiştiriyoruz. Ben biraz da anlattığımız değil de olduğumuz aileyi göstermek istedim bu romanda, üzerine düşünmeden yaptığımız her eylem gibi aile olmak, çocuk yetiştirmek de aslından uzaklaşıyor. Çünkü anlattıklarımız hoş da olduklarımız pek kötü. Elbette aile düşüncesine yoğunlaşırken toplumsal birçok konuya da yoğunlaştım. Çünkü birey, aile, toplum olarak şekilleniyoruz. Bir halk; kitlesel büyüme, kalkınma, özgürleşme, iyi insan olmayı toplumca yapabilir mi? Hayır, ancak iradeli ve kendini eğitmiş bireylerin öncülüğünde bu gerçekleşir, birey aileyi korur, aile toplumu yüceltir. Aksi halde, dilediğiniz kadar uğraşın, diziler filmler yapın, ciltlerce kitaplar yayımlayın, en etkili hatiplere nutuklar attırın, hiçbir şeye yaramaz. Bilinçsiz birey gördüğü manzaradan etkilenir ama kafasını çevirdiğinde manzaranın tesirini hayatına aktaramaz. Bu elbette doğru olabilir. Çünkü bir roman aylarca süren yazım aşamasında belli bir temanın etrafında, aynı ruh haliyle devam etmek durumunda. Oysa öyküler çok farklı zamanların, çok farklı duyguların, hislerin, kederlerin, hüzünlerin, sevinçlerin tezahürü. Sinema ilk gençlik yıllarında tohumunu ekti zihnime. Sonra birtakım eğitimler, İstanbul Üniversitesi Sinema-Televizyon lisansı derken acaba akademik olarak atılmış bir temelle daha iyi bir üretim olabilir mi diye düşünüyordum. Fakat hiçbir alakası olmadığını görünce daha fazla boğulmadan film yapmaya karar verdim. Kısa filmler çektik arkadaşlarımızla, dizi senaryoları, uzun metraj film senaryolarıma çalıştım uzun bir süre. Şu an için sinemada gerçekleştirmek istediğim projeler, gelecekteki on- on beş yılımı kapsıyor. Yakın tarihli bir uzun metraj film yapmak için epey mesai harcıyorum. Nasip. Vesanat dergi bir ekip dergisi. Arkadaşlarımızla bir yıl önce planladık, dördüncü sayıyı da yeni tamamladık. Biz her sayıdan sonra büyük bir gönül rahatlığı yaşıyoruz, içimize sindiği sürece vesanat'ı çıkarmaya devam edeceğiz. Sanat hakkında konuşmaktan keyif alıyoruz, sanırım bundan da kolay kolay geri durmayacağız ama tabii kendi imkanlarımızla çıkan bir dergi, büyük bir dağıtım ağımız yok, tamamen kişisel, bilirsiniz işte belirli yerlere dergiyi bırakıyoruz, sonrası internet satışıyla okura ulaşıyor. Derginin içeriği genel okurun biraz mesafeli duracağı ağırlıkta ama bunu dert etmiyoruz açıkçası, popüler bir şey değil vesanat, ilgilisinin talep edeceği bir dergi, açıkçası bundan da çok memnunuz. Önümüzdeki birçok sayının konusunu şimdiden belirledik, çalışmalarına başladık bile, sanatla ilişkilendirdiğimiz hemen her konuyu okura eriştirme niyetindeyiz. Bakalım, nasip. Denemelerimin kitaplaşmasını istiyorum, hatta son zamanlarda kitaplaşacak, kitaba alacağım tarzda denemeler yazmaya başladım. Fakat 60'lardan sonra Türk muharririnin bir yaş problemi ortaya çıktı, belirli bir yaşa gelmeden bazı konularda fikir üretse de sanki daha erken bunları söylemek için gibi bir anlayışa hapsolduk. Bu hepimizi etkiliyor, o yüzden sanki zamanı var diyorum ben de kendi kendime, çünkü bu anlayış zihinlerimizin köklerine tesir etmiş durumda. Ama yine de ancak böyle böyle adımlarla bir şeyleri kırabileceğiz. Tanpınar, Türk romanını tartıştığı yazısında hemen hemen benim şu anki yaşımdaydı. Neyse bu konu çok tartışmaya açık. Yeni bir romana çalışıyorum uzun süredir, ama bölünüyorum sürekli, başıma açtığım diğer işlerle de ilgilenmem gerekiyor, şikayetçi değilim elbette. Bu yıl sonuna doğru yeni romanımı bitirmiş olmayı hedefliyorum ancak hayat bu, ne olacak bilemeyiz, bekleyelim, nasip. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/mahmut-dervis-le-soylesi", "text": "Mahmud Derviş daha yedi yaşındayken, İsrail'in saldırısına uğrayan köyünü terk etmek ve uzun yıllar sürgünde yaşamak zorunda kaldı. Direnmeye, ulusal mücadeleye katkı sağlamaya devam etti. Yıllar sonra sürgünden döndüğünde ise, parçalanmış ve küçültülmüş bir yurt manzarası vardı önünde. Yılmadı; yazmaya, konferanslar vermeye, halkının haklılığını anlatmaya devam etti. Kitapları kırktan fazla dile çevrildi. Şiirleri bestelendi, direnişin marşlarından oldu çoğu. Hem Arap Edebiyatı'nda hem de Filistin'in mücadelesinde önemli bir yere sahip oldu. Mahmut Derviş Filistin'in ulusal direnişinin sembol şairlerindendir denilebilir. Bazen bir kahramandır halkının gözünde; ama savaşın diline mahkum olmadan yazdığı şiirlerle de insandır her zaman. Savaşın dilini kullanarak yazmak, İsrail işgalinin gerçekleştiğinin de bir kanıtı onun için. Bu nedenle, işgale direnmek adına aşk, umut şiirleri yazdı. Şiir yazmanın başlı başına bir direniş olduğunu kanıtladı belki de böylece. -Siz henüz yedi yaşındayken köyünüz İsrail'in saldırısına uğradı, Lübnan'a sığınıp orada uzun süre sürgün olarak yaşadınız. Şiirlerinizde Beyrut'tan söz ediyorsunuz, ancak İsrail'in Beyrut'a son saldırısı(Çn: Hizbulah'ın iki askeri esir alması sonucu, 2006 yılındaki İsrail saldırısı kastediliyor) hakkında açıklama yapmak istemediniz. Neden? -Medya soru yağmuruna tuttu beni, politikacıların cevaplandırması gereken soruların cevabını bir şairden beklediler. Bugün sormak istiyorum, İsrail'in Lübnan'a yaptığı bu saldırı karşısında şaşırdık diyen Avrupa, Filistin ve Lübnan direnişini ortaya koydukları şartlı çözümlerle engelleyen İsrailli entelektüeller nerede? Lübnanlılar bir şey istemiyor, İsrail çekilirse Hizbullah'ın da silaha ihtiyacı kalmayacaktır. İsrail eğer Filistin direnişini istemiyorsa, 67 sınırlarının içine çekilmelidir. Eğer Araplarla barış istiyorsa, Golan'dan çekilmelidir. Oysa İsrail ne yapıyor; hala Gazze ve Ramaalah'ta? Filistinliler ulusal tarihi yurtlarının sadece %22'sini istiyorlar. Bu küçücük istek yerine getirilse, Orta Doğu'nun bütün problemleri sona erebilir. İsrailliler, Güney Afrika'nın beyazları, biz de siyahları gibiyiz. Biz siyah olmayı kabulleniyoruz, ancak bu yeterli değil: İsraillere göre biz ne siyah olabiliriz ne de beyaz, ne istiyorlar peki? Benim bulabildiğim tek açıklama şudur: İsrailliler barışın önünde bir duvar değiller, onlar barıştan korkuyorlar. -Lübnan'a yapılan bu yeni saldırı birçok yorumcu tarafından, Bush'un hayalindeki Büyük Orta Doğu projesi çerçevesinde Şiilere ilk uyarı olarak yorumlandı. -Kendime, Amerikalıların belirlediği sabit bir Büyük Orta Doğu tanımlarının olup olmadığını soruyorum. İki yıldır Yeni Büyük Orta Doğu projesinden bahsediliyor, ki bu tanımlama Shimon Perez tarafından da paylaşılıyor. Biz hepimiz de yeni bir Orta Doğu istiyoruz; yeni bir Arap dünyası, işgal altında olmayan bir Orta Doğu, açlığın, diktatörlüğün olmadığı, okuryazar bir Orta Doğu. Biz bu coğrafyada, ne gerginlik ne de savaş istiyoruz. İşte bizim istediğimiz budur, ancak Bush'un ne istediğini anlamıyoruz. Bush'un sözleriyle neyi kastettiğini anlamıyorum, ama yaptıklarını görebiliyor, anlayabiliyorum. Tüm yaptığı Irak'ı harabeye çevirmek ve eski diktatörün gölgesini yıkmak. Ki diktatör zamanında ıraklıların şimdikine göre daha iyi durumda oldukları söylenebilir: Tek bir devlet vardı, ıraklılar güvenlik içindeydi, Sünnilerle Şiiler arasında, Kürtlerle Araplar arasında bir anlaşmazlık yoktu; şimdi her sokakta bir devlet projesi mevcut. Eğer Yeni Orta Doğu'dan kasıt Irak modeliyse -ki tamamen yıkılmış, bölünmüş bir devlet- bu yeni değildir, ama çok eskidir: Mağara döneminin, vatandaşlık ve insan hakları kavramlarının henüz oluşmadığı bir zamanın barbar Orta Doğusu. -Asimetrik savaş ve suç kavramından bahsediyorsunuz... -Irak'ta bir sivil öldürülürse gerçekten iğreniyorum ve bıkıyorum kendimden. Fakat neden aynı tiksinti ve bıkkınlığı, bir pilot binlerce insanı yok ettiği zaman yaşamaz? Pilot bir düğmeye basar ve on dakika sonra evindedir, belki de çocuklarıyla oynamaktadır ve görmez başkalarının çocuklarını öldürdüğünü. Bir suç hileli, yanıltıcı araçlar, sözcükler kullanarak işlenmişse suç oluşmuş mudur? Bir Amerikalı gazeteciyi kaçırmak suç, fakat bir yurdu bütününden koparmak değil mi? Bir anlaşılmazlık olmasın, gazetecinin kaçırılmasını savunmuyorum, fakat suç kavramının da tanımı yapılmalı: Hangi suç büyük, hangisi asıl? Filistinlilerin ölümleriyle ilgili haberler, hava durumu haberlerine benzedi, her gün ortalama 5 şehit var; karakollarda, Duvar dibinde ölümler. Fakat ölümler alışılan bir durum olunca, kimse öfkelenmiyor, iğrenmiyor; acı ve dayanışma dahi can sıkıcı bir hal alıyor. Dünya Berlin Duvarı'nın yıkılışını kutlamasına rağmen -ki küçük bir duvardı- aynı dünya İsrail'in Filistin etrafına 600 km duvar örmesini nasıl kabul eder? Yine dünya güney Afrika'daki ırkçı rejimin düşmesini kutladı, şimdi İsrail aynı rejimi Filistin'e uygulamıyor mu? Sadece işgal altında yaşamıyoruz, işgal altında, hapishanelerde, hücrelerde yaşıyoruz. Biliyor musunuz kaç kişi hastaneye gidemediği için kontrol noktalarında ölüyor; kaç kadın çocuğunu karakolda doğuruyor? Tüm bunlar üzüntüyü, kırgınlığı, acıyı, kini büyütüyor ve insanları canavarlaştırıyor. Tüm bunlara rağmen, biz İsrailliler ile beraber yaşamaya hazırız, tüm bunlara küçük bir bedel olarak İsrail'den istediğimiz, Kudüs ve Gazze'yi içeren Filistin Devleti'nin tanınmasıdır. -Şiirin imgeli söz olarak tanımlanması hakkında ne düşünüyorsunuz? -İlk sözlü şiirsel metinlerden bu yana, şiirin her yerde geçerli ve herkesçe kabul edilen bir tanımı yok. Şiir hep karşıtıyla tanımlanmıştır denilebilir. Fakat şiirin karşıtı nedir? Bu soruya cevap hep nesir olarak verilir; şiirle nesir arasındaki farkın, şiirin imge üzerine kurulu olduğu görüşü eklenerek. Öyleyse fark imge veya ritimden mi kaynaklanmaktadır? Nesir de bunlardan uzak değildir. Sonuçta şiirin ve şiirselliğin ortaya çıkışı tanımlanamıyor. Bugün için gerçek sorun, poetikanın şiir de nasıl uygulandığını bilmektir. Poetika sadece şiirin yapısı, mimarisi ve onun ritmi - ki her şairin ki kendine özgüdür- ile uygulanır. Bir şiir kitabını okuduğumda, önce bunların arasının iyi olup olamadığı karşılaştırarak tartarım. Arap Dünyası'nda orta dönem şairleri ve öncüleri, şiirleri içi boş, hiç estetik yönü olmayan, sağlam yapıları olmayan imgelerle doldurmayı yeğlediler. Bu tip imgeler şiiri zayıflatır, okuyucuyu tiksindirir, bıktırır. -Bugün için hangi konular şiirinizi etkiliyor? -Her şey şiir dünyamı etkiler, ancak şiir her konuyu taşıyamaz, desteklemez. Sürekli olarak şairin savaş zamanı ne yapabileceği sorulur. Bence şairler savaşı reddetmek için, savaşın dilini kullanmamalıdırlar. Bir şiir, ne kadar güçlü olursa olsun, asla bir savaş uçağını düşüremez, ama pilotun düşüncelerini etkileyebilir, değiştirebilir. Öyleyse şair insani görünümleri, bakış açısını; olaylar içinden de evrensel öğeleri gözetmelidir. Savaş mağdurlarının asıl dünyasına girmek gerekir. Şiir hayatın ihtişamının ilahisi, ezgisi olmak, çirkin şeylere karşı güzellikle mücadele etmek, savaşa karşı barışı barındırmak zorundadır. Filistin Edebiyatı, savaşın konularına hapsolarak İsrail işgalinin gerçekleştiğinin bir kanıtı olabilir, bu durumda da Filistinlilerin iç dünyası bütünüyle örtülü, üstü kapalı olarak kalabilir; insanlar kopyalara, maskelere dönüşebilirdi. Bugün için böyle olmaması, bizim için büyük bir hediyedir. İşgale, küçük düşürmelere, adaletsizliğe, haksızlığa karşı çok yazdık, ancak şimdi Filistinli'nin bir aşk şiiri yazması, aynı zamanda hem hakkı hem de sorumluluğudur. -Arap Edebiyatı'nda şiir, özellikle de sizin şiiriniz nasıl bir yere sahip? -Avrupa ülkeleri ve Amerika arapça şiirin, 300 yıldır Arap Kültürü'nde önemli bir yer tuttuğuna inanır. Batı Dünyası'nda, Batı Şiiri'nde yaşanan kriz ve bu şiirin okuyucusunu kaybetmesi konuşulur. Ancak bu sorunlar bizde de mevcut. Şiirle okuyucusu arasındaki ilişki, bugün için problemlidir. Belki de Arap Şiiri deneysel formlara girdiğinden, halktan uzaklaşmıştır. Şiir metinle gerçeklik arasına mesafe koymuştur; ölçülü ahenkli arap biçemlerinin zenginliğinden kendini mahrum bırakarak. Güncel kültür de bir neden tabii ki. Arap Dünyasında şiir, birinci sırada gelen bir edebi tür değildir; roman onun yerine geçmiştir. Bu olumlu bir nokta olarak da görülebilir. Eklemek gerekir ki, biz siyasal ve kültürel kimlik krizi yaşıyoruz. Araplar, birçok alanda gerilemişlerdir. Yapılan tarihin dışında hissediyoruz kendimizi. Mesela Büyük Orta Doğu konuşuluyor. Bu projenin sahibi Amerika, Araplara danışmaya gerek bile görmüyor. Süreç içerisinde Arap Ülkeleri'nin sınırları yabancılar tarafından belirlenmekte, istedikleri zamanda yine onlar tarafından değiştirilmekte. Araplar, kaderlerinin belirlenmesine katılamıyorlar. Bu şartlarda, ne yapmasını bekliyorsunuz şiirin? Altın çağdan mı bahsetmeli? Geçmişi mi yüceltip tapınmalı? Asıl Arap Şiiri, arap gerçekliğinin eleştirel bir şiiridir. - Özür dilerim bu soru yersiz, kaba görülebilir. En uç anlamıyla, sizin kullandığınız şekliyle bugün şiir, dine bir alternatif olabilir mi? -William Blake, imgelemin yeni bir din olduğunu söyler. Bütün romantik akımlar, şiirsel ilhamı dini ilhamın ve peygamber ilhamının yerine koymayı istemişlerdir. Şiirle dinin aynı kaynaktan doğduğunu düşünüyorum, ama şiir tek tanrıcı değildir. Heidegger'in dediği gibi, şiir tanrılar atar. Şiir kendisine karşı da sürekli bir başkaldırı içerisindedir, sürekli bir değişim içerisindedir. Din ise durağandır, değişmez ve süreklidir. Bilinmezin ardından koşma, onu bulmaya çalışma şiir ve dinin ortak özellikleridir denebilir. Şiir görünmeyenin, bilinmeyenin içine çözüm üretmeden yayılır. Din ise bir, bazen birden fazla çözüm bulur tüm verilere. Marxizm'in en büyük problemi, bazı zamanlar, dine dönüşmüş olması değil midir? -Şiir, bugün için, talepleri olan, sert bir din biçimiyle uyum sağlayabilir mi? -Entegrizm elbette şiirin gelişmesini engeller. Onun maniciliği, hiç şüphesiz şiiri içermez. Entegrizmin her şeye hazır cevapları vardır. Şiirin şüpheleri ve başka cevapları vardır. Şiir bana, barışa bağlıymış gibi görünüyor. Şiir, varlıkların güzellikleri önünde tapınmadır; elbette kadınsı güzelliğin de önünde. Entegrizm kadını soyutlar ve örter, gizler. Şiir şarabı sever; entegrizm şarabı yasaklar. Şiir dünyadaki zevkleri kutsar, entegrizm baskı altında tutar. Şiir duyguları özgür bırakır, entegrizm kısıtlar. Şiir peygamberleri insanlaştırır. Bu yüzden dini entegrizm tarafından döllenmiş kültürler, şiirsellikten yoksundur özellikle. Entegrizm, kendine karşı tüm kavramları yok etmeye kadar gidebilir. Bu en uç biçimiyle entegrizm, şiir ve şairler için ölümcül bir tehlike arz etmektedir. Arap Edebiyatın altın çağları boyunca Devlet bütün kültürlere oldukça hoşgörülü ve açıktı. Bu dönemde özellikle, çok güzel erotik ve bakhik şiirler yazılmıştır. müslüman fundamentalizmi, amerikan ve israil fundamentalizmine, entegrizmine bir tepkidir. Evrensel amerikan despotluğu, bugün yer aldığı şekliyle, islami entegrizmi meşrulaştırmaktadır. Amerika, İslam'a bağlı terörizmden bahsettiği zaman, müslümanları aşırı uçlara doğru zorlamış, itmiş oluyor. Güncel çatışma, medeniyetler arası çatışma olarak sunulsa da, entegrizmler arasındaki bir çatışmadır. Bu medeniyetler arasındaki bir savaş değil, farklı barbarlıklar arasındaki bir savaştır. - Yaşamı sürdürmenin zorlukları içinde, şiir bir halkın kendini var etmesine yardım edebilir mi? -Şiirin, ulusal mücadelede apaçık bir rol oynadığını sanmıyorum. Onun etkisi doğrudan doğruya değildir. Şiir aralıksız bir seyahat kurar, kültürler, zamanlar ve mekanlar arasında. Bu anlamıyla bir ulusal şiire inanmıyorum. Bir tarihin verilmiş bir dilin çocuğu olarak şair, bir halkın ulusal kimliğin biçimlendirilmesine şüphesiz yardım eder, kültürel bir buyruk, sınıf rolü oynayarak. Ellili yıllarda hiç şüphesiz Arap Dünyası'nda ve dünyada- bütün bağlantılı, güdümlü şiiri düşününce, özellikle, sizde Aragon- şair doğrudan siyasal bir role sahipti. Tabii dünya bugüne göre daha az karmaşıktı. Bizim durumumuzda, İsrail işgali uzun ve de Almanya'nın Fransa'yı işgalinden farklı bir işgal. Hangi sanatçı, sürekli olarak koşulların şairi rolünü oynayabilir, gönüllü asker anlamıyla şair rolü. Bu rol oynanabilirse, işgal şiiri de öldürmeyi başaracaktır. -Yannis Ritsos'un şiirinizi epik lirizm diye sınıflandırması şaşırtıcıydı. Bu sınıflanmaya katılıyor musunuz, bu şiir mümkün müdür, bugün hala, batıda destanın yüzyıllar önce kaybolmuş bir tür olduğunu, lirizmin pek çok eleştiriye uğradığını da gözeterek yorumlar mısınız? -Epik şiir, geleneksel anlamıyla algılarsak, uzun süre önce yok olmuştur. Hegel'in de öngördüğü üzere, epik şiir eski uygarlıklara bağlıdır. Lirizm ise her zaman var olmuştur; çünkü her zaman bir benin çoğulluğunu bünyesinde taşımaktadır. Bu tip şiir ayrıntıları, bir halkın ruhunun parçalarını dile getirir. Halktan daha çok, halkı oluşturan bireylerle ilgilenir. Bu kavramlar elbette Arap şiirinde güçlü bir şekilde yoklar; batı dillerinden çevrilmişlerdir. Batı dünyası'nda, lirizmin ne epik ne de dramatik olduğu; tiyatroya yaraşır bir duygu olduğu söylenir. Tam tersine bizim Arap Edebiyatı ise başlangıcında, kökende liriktir; ama sonra diğer akımları takip eder. Arap edebiyatında da çeşitli türler vardır. Ritsos benim şiirimi epik lirizm olarak tanımlarken, şiirin mimarisini yapısını ve bu yapı içindeki sesin çeşitliliğinden bahsetmek istemiştir. Sadece benim sesim değil, başkalarının da sesi de var ki bu bir grubu ima eder. Şiirim sınırlı ve kişisel bir mekanda, alanda yer almıyor; ama tarihi ve coğrafik bir plan üzerinde geniş bir alanda bulunuyor. Bu noktada bazı metinlerim, epik şiiri çağrıştırabilir. Bu şiirlerdeki lirizm ne kişisel ne de bireysel; kolektif lirizmdir. Bu da ne tamamen lirik ne de tamamen epik bir şiiri işaret eder. Arap dünyasında da lirizm ağır saldırılara, eleştirilere uğradı. Genç şairler kavramlara hakimiyetlerini biraz kaybettiler; sürekli olarak romantizm ile lirizmi birbirine karıştırıyorlar. - Muriel Steinmets tarafından yapılan 2004 tarihli, www. humanite. fr - Geraldino Colotti tarafından yapılan 2006 tarihli, www. ilmanifesto. it, - Abbas Beydun tarafından yapılan söyleşi, Festival d'Automne A¡ Paris 2007 edition 36 Entegrizm ve fundamentalizm, çeşitli sözlüklerde, temellere bağlanma, köktencilik, köktendincilik, aşırı tutuculuk, sosyal eylemlerin modern topluma uygulanması görüşü olarak tanımlansa da, bu terimleri karşılayan tek bir kelime olmadığı gibi, bu sayılanlardan daha geniş anlamlara sahip terimler olduğundan, metindeki orijinal halleri korunmuştur."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/mehmet-kahraman-la-soylesi-1", "text": "Okumak, güzeldir. Okunan metin akıcı bir dil ile örülmüşse daha güzeldir. Mehmet Kahraman, öykülerini akıcı bir dil ile örüyor. Bireyin hayat içerisindeki konumu irdelendiği gibi özel ilişkileri de irdelenmiş. Bireyin nasıl bir eş, arkadaş, ebeveyn olduğu gözlenmiş. İş hayatı, evlilik hayatı ve aile hayatının inişleri, çıkışları, huzursuzlukları, mutlulukları bireyin hayatına nasıl yansımış ve bu yansılar karşısında birey ne tepkiler vermiş, bunlar üzerinde durulmuş. Mehmet Kahraman, ilk kitabı Minareden Düşen Ezan'da olduğu gibi Işıklar Açık Kalsın'da da psikoloji ve sosyolojinin imkanlarından yararlanıyor. Gülümseyin öyküsü, kitabın ilk öyküsü. Daha ilk sayfasından okuru etkisi altına alıyor. Oğlunu askerde ebediyete emanet eden bir ailenin öyküsü, komutanın dilinden anlatılıyor. Bir fotoğraf karesinde dondurulan zamanlar, oğullarını kaybeden aile teselli oluyor. Bu öykü, evlatlarını vatana hibe eden ailelerin öyküsünü anlatıyor. Sabaha Çok Var öyküsü, hayatın ne tür oyalanmalarla geçtiğini anlatıyor. Vehimlerle hayatını yaşamaya çalışan, ki buna yaşamak denirse, bir tip var. Yakalandığı hastalığın tek çaresi morali yüksek tutmak ve pozitif düşünmek iken, o sürekli yaralayıcı, ömürden çalıcı sorularla ve kuruntularla boğuşuyor. Ne ki hiçbir kuruntu derdine derman olmuyor. Bu tip, yaşanan insanlık dramlarına, vahşetlerine tepkili olduğu gibi kendi ailesini sakınmaya çalışan, onların başına gelecek kötülükleri düşünüp evhamlar üreten bir tip olarak da oldukça güncel bir tiptir. Işıklar Açık Kalsın öyküsü, çocuğun dünyasının cennet olduğunu anlatan bir öyküdür. Sorumsuz bir babanın, hasta bir annenin evladı olmak onun seçimi değildir. Küçük kalbi, büyüklerin derdini yüklenir ve sorumsuz babasını annesini kurtarmaya davet eder. Bu yönüyle çocuk bir cesaret örneği olarak anlatılır. Kahraman, öykülerinde hayatın acımasızlığını işler. Işıklar Açık Kalsın, bu bahsin en sivrildiği öyküdür. Çocuğun kalbi, annesizlikle yüzleşir ve annesizlikten titrer. Mehmet Kahraman'ın öykülerine genel bir bakışla baktığımızda, hayatın imbiğinden süzülen öyküler olduğunu görürüz. Kahraman'ın öyküleri, bu bakımdan bencil değil, oldukça paylaşımcıdır. İnsanların ortak hislerini öykülerinde çoğaltır. Kahraman'ın öyküleri, duyarlılığı ve yaşamak sanatını duyuruyor okura. Öykülerde keskin bir şekilde hissedilen de ölümün ensemizde olduğudur. Ölüm, hayata kıymet bahşeden bir vakıa olarak insanı daima müteyakkız kılar. Bir gün öleceğine inanmak duygusu yoksa insanda, hayat boşuna yaşanan bir ömrün toplamıdır. Kahraman, ölüm gerçeğini vurguluyor öykülerinde. Mehmet Kahraman ile Işıklar Açık Kalsın'ı konuştuk. Söyleşimiz, Kahraman'ın saptayıcı niteliğindeki cevaplarıyla zengin bir içeriğe kavuştu. Öykülerinin içeriğine dair bilgiler barındıran söyleşimiz, öykü yazmaya dair de öneri mahiyetinde bilgiler içeriyor. -Hasbi okurlarını bulmasını temenni ederek ikinci öykü kitabınızı tebrik ederim. İlk öykü kitabınızdaki çizgiyi koruduğunuzu düşünüyorum Işıklar Açık Kalsın'da. Minareden Düşen Ezan'da anne-baba-çocuk figürleri üzerinden anlattığınız öyküler, Işıklar Açık Kalsın'da daha yoğun bir şekilde anlatılıyor. Aile ilişkilerine bu denli değinerek öyküler yazmanızın ardında yatanı sorsak neler söylersiniz? -Güzel temennileriniz için teşekkür ederim. Aslında aile temelli öyküler yazdığımın farkında değildim ilk başlarda. Özellikle okurdan ve kitap üzerine yazanlardan bu cümleyi duydukça ben de kabul etmeye başladım. Yazdığım karakterler aile içindeki bireylerdi; ama bir şekilde savrulmuş veya birbirlerinden ayrı düşmüşlerdi. Neticede bireydi, fakat aileyi oluşturan da bireylerdir. Öyle bakınca aile içinde yaşanan bütünsel hikayelermiş gibi algılanıyor. Aileyi tanımlarken hepimizin aşina olduğu bir cümle var, toplumun en küçük yapı taşı, diye. Bu yapı taşı çok önemli. Çünkü her şey burada doğuyor ve burada bitiyor. Hayata buradan başlıyoruz ve ilk deneyimlerimizi burada yaşıyoruz. Özellikle yaşadığımız çağa baktığımızda, ailenin ne kadar önemli olduğu anlaşıyor. Bütün bunlar bir tarafa, bir yazar şu konuda öykü yazacağım diye masaya oturmaz. Bunun sanatsal anlamda ciddi sıkıntıları olabilir. Daha önce de buna benzer sorular sorulduğunda bu konu üzerinde düşünmüştüm. Sonrasında şuna vardım. Aile odaklı çok hikayeler duydum. Hikaye diyorum; ama gerçek hepsi de. Bazen öyle iç acıtıcı şeyler oluyor ki, tepkisiz kalmanız mümkün değil, ben de etkileniyorum. İçimde bunları anlatma isteği oluşuyor, anlatınca üzerimden yük kalkmış gibi oluyor. -Her yazarın/öykücünün bir yazma ritüeli vardır. Mehmet Kahraman, kendi yazma ritüeli için neler söyler? Öyküleri ve öykü dışındaki kritik/eleştiri/deneme türünde yazıları yazarken arada bir fark oluyor mu? -Öykü ve öykü dışı yazılarda elbette fark oluyor. Öykü sanatsal bir tür ve yazılı olmasa da belli kuralları var. Bir hikayesi ve kurgusu olması diğer bahsettiğiniz metinlerden ayırıyor. İnceleme ve deneme yazarken elinizde bir materyal oluyor ve onun üzerinden yazıyorsunuz. Bu kısmen de olsa kolaylık sağlıyor. İstediğiniz şekilde yazabiliyorsunuz. İçerik olarak sıkıntı olmadığı sürece kabul edilir. Ama öykü öyle değil. Ne zaman yazacağınız ve ne yazacağınız çoğunlukla size bağlı olmadan gerçekleşiyor. Yazdığınız cümleler, sizin istediğiniz gibi gitmeyebiliyor. Oysa aklınızda çok güzel hikaye vardır ama bu, bir türlü kağıda aktarılmaz. Özellikle genç arkadaşlardan çok duyuyorum, ilk zamanlar ben de öyle yakınıyordum, çok güzel hikayeler var aklımda; ama yazmaya başlayınca her şey uçuyor. O yüzden benim yazı çalışmam biraz dağınık. Hiçbir öykümü bir oturuşta yazmışlığım yoktur. Başlarım, ama baktım gitmiyor, bırakırım. Zihnimde genelde hep hikayeler olur. Günlerce o hikaye ile dolaşırım. Ne zaman formunu buldu, o zaman yazmaya başlarım. Yalnız olduğum sürece sorun yoktur, yazabilirim. -Hikayenin Sonu öyküsünde, şiirleri teşrih masasına yatırılan bir karakter var. Bu karakter için şunları söylüyorsunuz: Sınav sonucu açıklanacak öğrencinin maruz kaldığı rüzgar esmeye başlamıştı o an. İşaretlenmiş yerler. Kırmızı kalemin çok kullanılması dikkatimden kaçmıyor. Nasıl? Beklemek öldürecek. Dergiye göndereyim mi? Olmak lazım. İyi yoldasın. Yalnız şu var, kelimeleri üst üste yığmakla şiir olmaz. Bu cümleleri size yöneltecek olursak, öykü yazma serüveniniz boyunca böyle bir durumu yaşadığınız oldu mu? Bu durumu tecrübe edindiyseniz eğer neler hissettiniz? -Çok yaşadım ve hala yaşıyorum. Artık kırmızı kalem yok ama bilgisayarın kırmızı rengi kalemin yerini alıyor. İnsan yaptığı hatayı görmüyor. Kendince süper öyküler yazdığını sanıyor. Ama başka bir göz okuduğunda o hatayı yakalıyor. Tabii hatayı kabul etmek kolay değil. Çünkü orada hem açığınız ortaya çıkıyor hem de düzeltecek gücünüz olmayabiliyor. Güçten kastım aklınıza yapacak bir şey gelmemesi. Zaten elinizden geleni yapmışsınız daha ne yapacaksınız. Ben ilk öykülerimi Abdullah Harmancı'ya göndermiştim. Öykü geri geldiğinde cümleler çizilmiş, yanlarına notlar yazılmıştı. İnsan üzülüyor. Dedim ya, aslında o notlar benim için yol göstericiydi. Nerelerde hata yapmışım, yazarken neye dikkat etmeliyim, bunu o zaman öğrendim. Dil hataları bir tarafa, yoğunluk, atmosfer oluşturma, metnin ikna edici olması hep bu çalışmalarla gelişti. Neredeyse on yıldır öykü yazıyorum. Hala yayımlanmadan önce en az dört kişiye okutuyorum öykümü. Hatası var mı, sizi ikna ediyor mu, yapaylık var mı diye de özellikle soruyorum. Onların dönüşlerine göre son şeklini verip dergiye gönderiyorum. -Cümleleri kurgulamaya çalışıyordum. Sözlerimin karşıda bir anlamı olmayınca konuşmak da anlamsızlaşıyordu. Kendi kendine konuşmak gibi. Yazarken böyle bir his gelip oturuyor mu içinize hiç? Yazdıklarım okurda karşılık bulacak mı, bulmayacaksa neden yazıyorum gibi bir kaygı taşıyor musunuz? -Yazarken böyle bir endişenin içinde olursam yazamam. Fakat bu da bir gerçek. Sözlerimiz karşıda bir anlam bulmuyorsa boşluğa konuşmak gibi olur. Konuştuğunuzu bir tek siz bilirsiniz. Patolojik bir yanınız yoksa böyle bir konuşmanın olmayacağı aşikardır. Her şeyden önce inancınızı ve kendinize güveninizi kaybedersiniz. Yazarken değil de yazdıktan sonra böyle bir korkuyu taşıyorum açıkçası. İyi olmamışsa, kabul görmüyorsa üzülüyorsunuz sonuçta. Başaramamak her zaman üzer. Ben hikaye anlatmak istiyorum. Öykü okurken de yazarken de büyük bir keyif alıyorum. Sonuçta ortaya bir metin çıkıyor. Bu da güzel bir şey. Tabii okurda karşılık bulursa çok daha güzel olur. Yazar, okur için yazmıyorum dese bile sesine karşı ses bulması yazma şevkini de arttırır. Kitap yazıları ve okur geri dönüşlerinin de böyle bir etkisi var. Dediğim gibi ben anlatmayı seviyorum. Aklımdaki hikayeleri nasıl anlatabilirim diye düşünüyorum. Bunları düşünmekten ve hikayelerime elbise biçmekten keyif alıyorum. -Hayat istediğin gibi giderken güzel sözler söylemek kolay. Fakat küçük bir çelme yiyince allak bullak oluyorsun. Resmen dağılıyorsun. Hayat yolculuğu, sizin de ifade ettiğiniz gibi, bazen güzel gidiyor, bazen de çelmeler/itişmeler/kakışmalar insanın peşini bırakmıyor. Her insan maruz kalmıştır bu duruma. Mehmet Kahraman böyle anlarda yazıya/öyküye karşı nasıl bir tavır içinde olur? Öyküden/yazmaktan kaçar mısınız mesela böyle anlarda. -Öyle anlar var ki bırakın yazmayı, öyküyü düşünecek haliniz bile olmuyor. En azından benim için öyle. O anlarda kafa, gönül olarak rahat olmuyor insan. Fiziksel acılar bir tarafa, ruhen sıkıntılı olduğunuz zaman bile sizi baskılayan bir şey oluyor. Aklım o şeyin etkisiyle şekilleniyorken öyküyü düşünmem mümkün değil. En basitinden bir olayı anlatayım size. Çocuğumu hastaneye götürüyordum. Haliyle hızlıyım. Kaderin tecellisi, yolda radar var imiş. Hız sınırını iki kat geçmişim. Yediğim ceza neredeyse bir kira bedeli kadar. O anki kızgınlıkla bırakın öykü yazmayı sabrın ne demek olduğunu bile unutuyorsunuz. İşte imtihan orada devreye giriyor. Hayatımızın her anının güzel geçmesi mümkün değil. Ayette diyor ya, sizi mallardan ve canlardan azaltmayla imtihan ederiz, diye. Sonuçta bir şeyler yaşayacağız, bu ayeti mümkün mertebe bilinç düzeyinde tutmalıyız. O zaman daha çabuk atlatabiliyoruz. Yoksa kafayı sıyırmak içten bile değil. Yazmanın bana en büyük katkısının farkındalık olduğunu düşünüyorum. Kendimin farkına varıyorum. İyilik kapasitesinin ortaya çıkabilmesi için kötülüklerin de olması gerektiğini kendi kendime söylüyorum. Sanki öyküler bunun bir tekrarıymış gibi geliyor bana. -Işıklar Açık Kalsın öyküsünde, bir çocuğun küçücük kalbinde beliren kocaman bir merhamet ve cesaret duygusunu, annesizliğin o tarifsiz/ıssız acısını işlemişsiniz. Öykünün içeriği, bu öykünün kitaba neden isim olarak seçildiği konusunda bir merak uyandırıyor. Ne söylersiniz? -Kitap isimlerine karar vermenin ne kadar zor olduğunu bilirsiniz. Bir isim koymalısınız; ama bu kolay olmuyor. Işıklar Açık Kalsın'ı iki nedenden ötürü tercih ettim. Birincisi konu ve anlatım itibariyle okuttuğum herkes çok beğenmişti. Küçük bir karakterin inandırıldığı zaman neler yapabileceğini ortaya koyuyordu. Çocuklar aile için çok şey yapıyorlar; ama bunun pek farkında olmuyoruz. Anne baba tartıştığı zaman çocukların onları barıştırmak, yatıştırmak için nasıl çırpındıklarına şahit olursunuz. Tepkiyi ya kendi üzerlerine çekmeye çalışırlar ya da şaklabanlıkla ortamı yumuşatmaya. Böylesine cesur bir karakterin hayatının da başlığa taşınacak olması bana güzel ve anlamlı geldi. İkincisi, çoğul anlamı olan bir cümle idi. Okurun dünyasında kendi anlamını bulacak olması başka bir güzel taraf. -Öykü bazen öykücüyü kovalar. Bazen de tam tersi olur. Öykücü öyküyü kovalar. Öykücü kovaladıkça öykü kaçar. Ele avuca gelmez olur. Eğer öykücü dişliyse, kararlıysa öyküyü yakalar ve o öyküyü yazar. Işıklar Açık Kalsın'da böyle bir durumu yaşattıran öykü ya da öyküler var mı? -Daha önce de söylediğim gibi ben hiçbir öykümü tek oturuşta yazmadım. Bu yüzden kovalamak mı demek lazım yoksa öyküyü düşünmek mi bilmiyorum; ama o öykü hep aklımda olur. Bir öyküyü yazarken cümleler istediğim şekilde gitmeyebiliyor. Bir yerde tıkanıyor. O zaman zorlamanın bir anlamı yok. Bırakıyorum. Başka şeylerle ilgileniyorum. Hatta başka öykülere başlıyorum. Fakat zihinde o hikaye hep duruyor. Yeni bir yol bulduğumda yazmaya yeniden başlıyorum. Öykülerin çoğu böyle yazılmıştır ama özellikle isim belirtmek istenirse, Gülümseyin öyküsü karakter çokluğu ve ortak hikaye oluşturması bakımından diğerlerine göre daha çok uğraştırmıştır. Ama o hikayeye de değer doğrusu. -Modern zamanların insanı, kadere inanmayı, tevekkül etmeyi, insandan değil Allah'tan istemeyi neredeyse unuttu. Bu sebeple psikolojik sorunlar yaşayan, depresyon ilaçları kullanan birçok insan var ne yazık ki. Öykülerinizde belirgin bir şekilde, modern insana yardımcı oluyorsunuz. İnsanın insani melekelerini geliştirici, harekete geçirici, ona iyi ve kötü ayrımını yaptırıcı öyküler yazıyorsunuz. Bahsini açtığımız bu yaraya derman olsun diye midir yoksa içinde yaşadığımız toplum, farkında olmadan sizi böyle öyküler yazmaya mı sevk ediyor? -Bahsettiğiniz hususu çoğu insan gibi ben de düşünüyorum. Günümüz insanı pek çok açmaz içinde. Çelişkileri var ve sürekli kafası karışık. Bunda hemfikiriz galiba. Ben bunu şuna bağlıyorum. Uğraş alanlarımız çoğaldı, başka ilgi alanlarımız oluştu, kendimize vakit ayıramıyoruz. Halbuki teknolojik aletler insan hayatını kolaylaştırmak için değil miydi? Neden yakınıyoruz? Veya yakındığımız şeyi niçin kullanmaya devam ediyoruz? Aslında çelişkide olduğumuzun bilincindeyiz ve bu yüzden huzursuzuz. Bir taraftan da karşı koyamıyoruz. Öylesine bir zamanda yaşıyoruz ki kendimiz bile olamıyoruz. İnsani yanımız örseleniyor, ahlaki değerlerimizi kaybediyoruz, ilişkilerimiz zayıflıyor... daha birçok sorunlu hal sayabiliriz. Geçenlerde bir bilgisayarcıya girdim. Adam elinde telefonla oynuyor. Toner dolduruyor musunuz diye sordum. Kafasını kaldırmadan cevap verdi. Bana hiç bakmadı. Müşteri olmanın ötesinde oraya biri gelmiş, asgari bir iletişimde olması gereken unsurlar gerçekleşmiyor. Bunlara bağlı olarak da içimizde yaralar oluşmaya başlıyor ve gün geçtikçe bu yaralar derinleşiyor. Bilinçsiz bir yaşam sürüyoruz. Kendimi düşündüğüm zaman her şeyin ayırdına varıyorum. Bir Müslüman sürekli bilinç düzeyinde olmalı, yoksa çağın düzenine kapılıverir. Coetzee'nin Yavaş Adam romanının kahramanı bisikletten düştüğünde şöyle diyor: Demek dikkatin bir an bile dağılsa böyle oluyor. Bizim de dikkatimiz bir an dağıldığında savuruluyoruz. Bu düşüncelerim öykülerime de yansıyor haliyle. Ben olsam ne yapardım veya ben ne yapmalıyım gibi düşüncelerim öyküde de kendi şeklini buluyor. Aslında hepimizin içinde iyileşmek isteyen yaralar var. Bu şekilde mutlu değiliz. Kendi özümüze dönmeli, ilişkilerimizi canlandırmalı, Allah'tan istemeli, Allah'a yönelmeliyiz. Bunun için de bilincimizin farkında olmalı ve kendimizi zamanın rüzgarına kaptırmamalıyız. Başka ne söylenebilir ki... -İlk kitap müellifinde tarifsiz bir heyecan bırakır. İkinci kitap da muhakkak öyledir; ama merak ettiğim ikinci kitaptan sonraki aşamadır. Yazdıklarımın çıtasını düşürmemeliyim, bir sonraki kitaba daha sıkı hazırlanmalıyım gibi bir durum yaşanıyor mu bu süreçte? -Kitabınızın çıkması güzel bir duygu. İlk kitap bahsettiğiniz gibi bambaşka bir heyecan veriyor. Elinize aldığınız kitap sizin ve size ait olan bir şey var. Ben ikinci kitapta aynı duyguları yaşamam sanıyordum ama onda da en az birincisi kadar heyecan yaşadım. Demek ki bu heyecan hiç bitmeyecek dedim kendi kendime. Güzel olduğunu düşündüğünüz bir şey çıkarıyorsunuz ortaya, bu da heyecanla birlikte sevinç veriyor. İşin bu tarafı güzel. Diğer taraftan korkuyorsunuz. Muhatabını bulacak mı, kabul görecek mi diye. Minareden Düşen Ezan'dan güzel geri dönüşler aldım. Hatta beklediğimden de öte güzel şeyler söylendi. Sonra sanki ben yazmamış gibi tekrar okudum. Acaba ne yaptım, nasıl yazmışım diye baktım. Yazar yazma esnasında bilinçsizdir çoğunlukla. Ne yaptığının farkında değildir. Beni burası korkutuyor: Yazdığım şeyi fark edersem ve bir daha aynı keyifle yazamazsam. Çıtayı düşürmemek için çok okuyorum, daha çok çalışıyorum. Yazdıklarıma daha çok dikkat ediyorum. -Edebiyat dergilerinde yeni öykücülere daha sık rastlar olduk. Ne dersiniz, yeni öykücüler ışıkları açmaya teşne gibi görünüyor mu? Son olarak öyküye dair, genç öykücülere dair neler söylersiniz? -Geçenlerde bir soruşturmada sorulmuştu: öykü yükseliyor mu? Öykü ile birlikte diğer sanat dallarına da belirgin bir yöneliş olduğunu görüyorum. Her türe yönelen bir ilgi var. Böyle olunca dergilerdeki genç sayısı artıyor. Gayet de nitelikli öyküler geliyor. En azından yazdıkları türün farkında olduklarını düşünüyorum. Yine de eksikler yok mu, var tabii ki. İlk kez yazanlarda anlatım acemilikleri, dilde tedirginlik, öyküde savrukluk görülebiliyor. Bunlar da zamanla, yazdıkça üstesinden gelinecek meseleler. Bunlara rağmen gençler adına umutluyum. Tanıdığım genç öykücüler var ve çok iyi öyküler yazıyorlar. Onların öykülerini okumaktan büyük keyif alıyorum. Genç arkadaşlara bir şey söyleyecek durumda değilim. Yalnız şu gözlemimi paylaşmak isterim. Öğrenci olan öykücülerde öyküye zaman ayırma ve öykü üzerinde yoğunlaşma sorunu olduğunu görüyorum. Genelleme yapmadan söylüyorum; kafaları derste, gönülleri öyküde, bu şekilde yazmaya çalışıyorlar ama olmuyor maalesef. Olmayınca da kırılıyor ve yazmayı bırakıyorlar. Yazmak, zaman istiyor, emek istiyor. Saatlerce uğraşmak zorunda kalıyorsunuz. Bu, usta yazarlar da bile böyle. Cortazar'da ve John Fowles'de okumuştum. Yazmayı tamamladıktan sonra cehennemi bir çalışmanın içine girdiğini yazıyordu. Çalışıp emek verdiğiniz şeydir kıymetli olan. Sizin verdiğiniz kıymeti okur da fark eder. -Bu güzel söyleşi için teşekkür ederim. Dilerim ışıklar hep açık kalır. Dilerim bizler, karanlıkta kalmışların ışıklarını açan eller oluruz. -Ben de teşekkür ederim. İskenderun'da doğdu. Kahramanmaraşlı. Hece Öykü, İtibar, Yedi İklim, Türk Dili dergilerinde öykü ve deneme yazdı. Milli Gazete, Dünya Bizim ve Edebistan isimli kültür sanat sitelerinde, kitap incelemeleri ve söyleşiler yaptı. Nuri Pakdil'in Tiyatrolarında Vicdan isimli yüksek lisans tezini hazırladı."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/mehmet-kahramanla-soylesi", "text": "Mehmet Kahraman, 1978 Afyonkarahisar doğumlu. İlk Öyküsü 2009'da Heceöykü dergisinde yayımlandı. Öyküleri Heceöykü ve Mahalle Mektebi dergilerinde yayımlanıyor. Minareden Düşen Ezan ilk öykü kitabıdır. Mehmet Kahraman ile kitabı ve öyküye dair düşünceleri üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik. Lise yıllarımda başlayan bir yazma heyecanı ve hevesi vardı bende. O zamanlar şiir yazmaya çalışıyor ve aralıklarla günlük tutuyordum. Bu isteğin nasıl başladığını tam bilmiyorum. Bugünden bakınca özenmek veya iyi bir şey yaparsam kendimi gösteririm düşüncesi olabilir. Lise birinci sınıfta, yazdığım bir şiiri edebiyat öğretmenime göstermiştim, -pek beğenmedi galiba- üzerinde biraz daha çalış, dedi. Nasıl çalışacağımı bilmiyordum. Teknik olarak şiiri bile bilmiyordum. Bildiğim tek şey, duygularımı şiirlere aktarmaktı. Hep kendi kendime yazdım, ama artık şiir değildi yazdıklarım. İş yaşamıyla birlikte düzenli bir hayata geçince roman yazma düşüncesi hasıl oldu bende. Üç sene romanla yattım kalktım ve sonunda bir roman yazdım. Fakat bana göre iyi bir roman olmadı. Yazma yeteneğimin olmadığını düşünerek yazmaktan vazgeçtiğim bir zamanda öykü ile tanıştım. Hece'de yayımlanan ilk öyküme kadar kimseye bir şey göstermedim. 2007-2008 yıllarında Rasim Özdenören ile gazete yazıları üzerinden mailleşirken, onun öykü ile ilgili söyledikleri benim öyküye olan muhabbetimi arttırdı. öykü yazmaya başladım. Öyküyü sevdim. Öykü sayesinde güzel insanlarla tanıştım. Bu şekilde ilk kitaba geldik. Kitaplara isim koymak kolay değildir. Aklınıza alternatif bir sürü başlık gelir fakat hiçbiri gönlünüze yatmaz. Ya içeriği tam ifade etmediğini düşünürsünüz ya da yeterince etkili olmadığını. Ben de böyle bir süreçten geçtim. Sonuçta uzun emekler neticesinde ortaya bir kitap çıkıyor ve bir ad koyma hakkınız var. O nedenle güzel bir isim olsun istiyorsunuz. Öyküleri dosyalaştırdığımda isim arayışının ne denli güç olduğunu da gördüm. Aklıma gelen isimler içime sinmedi. Yaptığım istişareler neticesinde Minareden Düşen Ezan'ın kitap ismi olmasına karar verdim. Güzel bir isimdi. Bende çağrışımları olan bir başlıktı. Kitap yayınlandıktan sonra gördüm ki, isabetli bir seçim olmuş. Okuyan, gören herkes ismi beğendiğini söyledi. Hikaye içinde hikaye anlatmak diyebiliriz buna. Evet, bilinçli olarak yaptığım bir şey. Bu sayede katmanlı bir öyküye dönüşerek çoğul okumaya yol açtığını düşünüyorum. Takdir tabii ki okurun. Ama söylemek istediğim şeyi bir başka anlatıyla desteleyerek anlatmak daha güzel geliyor bana. İç içe geçmiş öykülerin, anlatımı da canlı tuttuğu kanaatindeyim. Kur'an'da bir kıssa anlatılırken yarıda bırakılıp bir başka olaya geçiliyor, birkaç ayet sonra aynı kıssaya devam ediliyor. Mesnevide de benzer bir anlatım söz konusu. Ben, onları örnek aldım, onlar gibi yapmaya çalışıyorum demiyorum. İlk başta öykü yazarken böyle bir düşüncem yoktu. Farkında değildim ve bilmiyordum da. Özellikle Yusuf suresini okurken anladım. Tabii ki bu otuzuma geldiğimde anladığım bir şey. Allah bize bir hayat üzerinden yeni bir hayat teklif ediyor. Peygamberlerde sizler için örnekler vardır, diyor ve o örnekleri anlatmaya başlıyor. Demek ki okurken buna da dikkat etmişim. Öykü yazmaya başladıktan sonra okuduğum bütün kitapların ne anlattıkları haricinde nasıl anlattıklarına da bakıyordum. Keyif aldığım öykülerin aslında iç içe geçmiş hikayelerden oluştuğunu gördüm. Geçmişle kıyaslanamayacak derecede farklı hayatlar yaşıyoruz. Modern dünyanın teknik imkanları hayatımızı fazlasıyla işgal ediyor. Mesela bugün televizyon, sosyal medya gibi bir takım iletişim ve etkileşim araçları bizi meşgul eder oldu. Günümüz insanının kendine bile ayıracak zamanı yok artık. Bu nedenle toplumsal hayattan ziyade bireysel hayatlar söz konusu. Birey de kendi içine hapsolmuş görünüyor. Düşünüyorum da, toplumcu olarak neyi anlatabilirsiniz? Şu an revaçta olan savaş ve mültecilik sorunu var; ondan başka. Yazan insanlar olarak bizler dahi günümüzün büyük bölümünü facebook ve twitter gibi sosyal medyada geçiriyoruz. Hangi toplumsal aktivitenin içindeyiz ki, topluma dair meseleleri anlatacağız. Bugün bahsettiğimiz anlamda toplum da yok zaten; birlikte hareket eden, bir güç unsuru olan, yaptırım gücünü kullanabilen; siyasi olayları saymazsanız toplumsal bir hareket dahi yok. Bugün birlikte hareket edebildiğimiz iki yer var: düğün ve cenaze. Buna rağmen iyi yönlerimiz de var. Meselelerimiz var en azından. Hissiyatımız var. Sorumluluk duygumuz var. Vicdanen rahat değiliz. Rahat olmadığımız için anlatmak zorunda olduğumuz konular var. Soruya dönecek olursak, böyle bir hayat yaşıyoruz. Bu hayattan da bu öyküler çıkıyor. An dediğimiz bu zaman dilimi kendini nasıl anlatabilir? Bu biraz da tercih meselesi gibi geliyor. Kendi içinde kendini anlatma üzerinde hiç düşünmedim. Belki olabilir dediğiniz husus. Ama bunun için de dışsal bir anlatım gerekli. Sadece olan üzerinde, kamera örneğiyle söylersek, zamanı durdurup olan biten her şeyi kamera çıplaklığıyla anlatmak olur diye düşünüyorum. Fakat geçmiş dediğimiz şey yaşanmış acı tatlı olayların hatırlanması değildir. Geçmişte bir birikim, hatta bir oluşum vardır. Kişinin kimliğinin oluşması, farkındalığının artması, bilincinin keskinleşmesi, düşüncelerinin yeniden şekillenmesi gibi pek çok etken söz konusu. Mesela şu an, içinde bulunduğumuz bu zaman dilimini önemli hale getiren nedir diye sorsak? Aslında şu yaşadığımız an yarınki bir günün alt yapası değil midir? Başımıza gelen her şey bizim olgunlaşmamız için bir imkan. Bunu ne kadar başarıyorum orası belirsiz. Bugün bir olaya verdiğimiz tepki geçmişin birikiminin neticesi. Bu yüzden an dediğimiz zaman dilimi geçmiş yaşantımızın hepsini kapsıyor, o birikimle bugünü yaşıyoruz. İlişkilerde kendimizi konumlandırırken karşı tarafın algısını da göz önünde tutuyoruz. Bu algı bizi şekillendirdiği gibi, haliyle hayatımıza da yön veriyor. Çoğunlukla farkında olmuyoruz bunun. Ama içten içe bir hesaplaşma olarak karşımıza çıkıyor. İnsan ilişkilerinde hiç kimse karşısındakinin isteklerine göre hareket etmiyor. Nedir bu istekler? Kabul edilme, takdir görme, olumlanma, varlığının onaylanması. Karşı taraf bazen bilinçli yapar, bazen bilinçsiz; ama sonuçta sizin ruhsal durumunuza doğru etki edecek gönderimlerde bulunmaz. Ben de bu izlek üzerinde hem kendimi sorgulamak hem de ilişkiler etrafında yeniden düşünmek istedim. Mesela, Görünmeyen öyküsünde geçmişiyle ve dolayısıyla kendisiyle barışık olmayan bir karakter var; yenilmiş, yıkılmış, tutunamayan biri değil. Gelebileceği en üst seviyede. Ama mutsuz. İyi yaşayamadığını düşünüyor. Bu nedenle, kendini yeniden var etmek için geçmişin izini sürüyor. Diğer yandan, bahsettiğiniz öyküler de öyle; ilişkiler üzerinden hayatımızı şekillendiriyoruz. Burada şunu söyleyebilirim, benim öykü anlayışımla da ilgili olarak. Ben, doğrudan karakterlerin yaşantılarını değil de, onların başkalarında bıraktığı algıları öyküleştirmek istiyorum. Atmosfer ise öykünün geneli kapsayan ve öykü bileşenlerinin toplamıyla oluşan yazınsal boyuttur. Kurmaca içinde bir atmosfer yaratabilmek için konu, kurgu, kişi, dil, ritim, yoğunluk gibi unsurlar önem kazanır. Oluşturulan atmosferin, okuru; öykünün içine çekmesi gerekir. Tomris Uyar bu konuda çok başarılıdır. Vermek istediği etkiyi atmosfer sayesinde oluşturur. Atmosfer için de bir unsurun değil, bütün unsurların birlikte var olması gerekir. Etki ancak bu sayede oluşturulabilir. Rasim Özdenören o kadar güzel özetlemiş ki, bu sözün üstüne daha ne söylenebilir! Bunun tersini düşünecek olursak Ömer Lekesiz'in de Bir de Yapmamayı Düşünsek diye güzel bir yazısı vardı. İlginçtir o yazı. Yapılan resimler yazarına, yapanına teselli olmaktan öte bir değer taşımadığına; üç atımlık barut olmaktan öteye gitmediğine göre bir de buradan bakabilmeli, 'bir de yapmamayı denesek!' diyebilmeliyiz. diyor Lekesiz ve ekliyor, Entellik tatmininden, sanatla sosyal rol çalma yarışından başka bir karşılığı olmayabilir bu işlerin. Böyle de bir ilişki var. Yazıya büyük önem atfedenler yazıyı kutsallaştırıp putlaştırıyor. Olmasa da olur muydu diye soracak olursak, evet olurdu ama... ile başlayan uzun bir cümle kurabiliriz. Hayatımız düz bir zemin üzerinde ilerlemiyor. Hepimiz asıl mesleğimizin yanında farklı uğraşlarla yaşamımızı zenginleştirmeye çalışıyoruz. Emek veriyoruz, zaman harcıyoruz; rahatımızdan feragat ediyoruz. Benim bu anlamda yapabildiğim de okuyup yazmak. Yaşarken kelimelere ihtiyacımız yok ve yazmak da yaşamak demek değil bunu biliyorum. Fakat yazının bana kattıklarını da yadsıyamam. Öykü ile birlikte sorguluyor, arıyor, cevaplıyorum. Empati kurduğum oluyor kimi karakterlerle, farklı duygular yaşıyorum. Yazmak, hayatı yeniden yorumlamak gibi geliyor bana. Güzel bir duygu ve Allah'ın bir lütfu. Bunu iyi değerlendirmek istiyorum. Yazıya kendimi kaptırıp yaşamı ıskalamak da istemiyorum. Şimdilik dengeli bir hayat sürdüğümü söyleyebilirim."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/mehmet-narli-ile-soylesi", "text": "İçine doğduğumuz ve içinde yaşadığımız şehirler, evler odalar, üzerinde yürüdüğümüz toprak, yücelerine ya da enginliklerine baka baka içlendiğimiz dağlar, denizler, kültürel hafızayı hem yapan hem de onu muhafaza eden, tasavvur ve tahayyüllerimizi biçimlendiren yerlerdirler. İçine mekanların ruhu sinmemiş bir müziğin, romanın, öykünün ve şiirin, dilini, kültürünü, ruhunu taşıyabileceğini düşünemiyorum. Tanpınar'ın Beş Şehir'ini okuduğum günden beri okuduğum her eserde mekanların ruhunu aradığımı fark etmişimdir. Mehmet Narlı, Şiir ve Mekan adlı kitabında, Cumhuriyet dönemi Türk şiirinde, şiir ve mekan ilişkisinin nitelikleri belirlemeye; şiirdeki eğretilemeleri, simgeleri, imgeleri, kısaca bütün mekansal mecazları çözümlemeye çalışıyor. Şiir-şair-mekan ilişkisinin kültürel, poetik ve kişisel kökenlerine dair ulaştığı sonuçlar önemli. Bu çözümleme gösteriyor ki, şiirin mekanları, şairin ve şiirin bütün yaşantı ve düşlerini, şehirlerin, evlerin, dağların ve denizlerin hafızalarında toplayan; aynalarında yansıtan nesnel, simgesel ve imgesel kaynaklardırlar. Narlı, kitabın giriş bölümünde önce bir mekan çerçevesi çiziyor; mekan edebiyat ilişkisinin varlığı üzerinde durduktan sonra Cumhuriyet dönemine kadarki şiirin mekanla ilişkilerinin temel niteliklerini gösteriyor. Birinci bölümde, mekana yönelen ve mekanda yaşanılan sevgi, bağlılık, yüceltme, sığınma ve kaçış gibi duygular bağlamında, şiirle evler ve odalar ilişkisi üzerinde duruyor. İkinci bölümde, şehre duyulan sevgi ve bağlılık; şehirden kaçma isteği; şehir yoluyla ulaşılan düşünce, duyarlık ve inanç; şehrin farklı mekanlarının gönderdiği tarihsel ve kültürel hafıza; günlük yaşamalar içinde şehrin mekanlarına yüklenen anlam ve işlevleri irdeliyor. Üçüncü bölümde, ortak ve özel mekanlara göre meşruluğu ve yaşanırlığı biraz daha sınırlı görülen meyhaneleri, hapishaneleri, otelleri ve mezarlıkları, öteki mekanlar adı altında topluyor. Dördüncü bölümde, şiirin köyler, kasabalar, yaylalar gibi kırsal mekanlarla olan ilişkisini yorumluyor. Beşinci bölümde, deniz, göl, nehir gibi mekanların; altıncı bölümde ise dağların, özellikle, simgesel ve imgesel içeriklerini çözümlüyor. Kitapta Yahya Kemal'den Necatigil'e kadar yaklaşık 85 şairin 250 kitabı taranmış. Narlı'nın çözümlemesine göre, Örneğin Yahya Kemal, medeniyeti oluşturan kolektif ruhun peşinde olduğu için, İstanbul'u şiirinin merkezi haline getirmiştir. Onun plastik sanatlara yaklaşan şiiri, biraz da şehri, şiirde yeniden inşa etmek istemesine bağlıdır. Denizler ve göller, Haşim'in saklanıp gizlenmesi için, muhayyel manzaralara dönüşmüşlerdir. Tanpınar, içindeki estetik ve kültürel düzeni ararken mekanların diline bakmış ve onların hafızasıyla, kendi hafızasını buluşturmaya çalışmıştır. Ağrı Dağı, Ahmet Muhip'te, sınırlılık ve sonsuzluk, özgürlük ve yücelik, dünyevi ve metafizik ile ilgili bir çok mecazlara ve hayallere kaynaklık etmiştir. Kaldırımlar, Necip Fazıl'da, modern hayatın ayartıcılığının, yalnızlığının, kaotik yapısının simgesi olmuşlardır. Cumhuriyet döneminin önemli bir figürü olan devrimci ve mazlum şair kimliği, Nazım Hikmet'in yattığı hapishanelerden çıkmıştır. (Mehmet Narlı, Şiir ve Mekan, Hece Yayınları, Ankara, 2007). Mehmet Narlı: Evet doğru, geniş ve biraz da soyut bir arka plan. Her hangi bir mekan, şiire girdiği andan itibaren, yaşanılan bir yer olmanın ötesine geçiyor ve genişliyor. Şiirsel mekanlar, şairin ve şiirin bütün yaşantı ve düşlerini hafızalarında toplayan; aynalarında yansıtan nesnel, simgesel ve imgesel kaynaklara dönüşüyorlar. Bu açıdan bakıldığında şiirin tek tek her mekanla ilişkisini çözümlemeye çalışmak gerekir. Fakat benim amacım, bir dönem şiirinin mekanla ilişkisinin temel niteliklerini belirlemek; şiirdeki eğretilemeleri, simgeleri, imgeleri, kısaca bütün mekansal mecazları çözümlemeye çalışarak; şiir- şair- mekan ilişkisinin kültürel, poetik ve kişisel kökenlerine dair bazı sonuçlara ulaşmak, bir fotoğraf çekebilmektir. Bu yüzden en yakın mekandan dışarıya doğru bir çerçeve çizmeye çalıştım. 30 yıllık bir dönem içinde şairlerin mekansal algılarının, muhayyilelerinin benzer ve kendine özgü yanlarını göstermek istedim. Mehmet Narlı: Çok çeşitli sebeplerle ilişki kurulan bütün mekanlarla insan arasında, korunma, barınma, üretme, dinlenme, eğlenme gibi pratik ilişkiler olarak adlandırılabilecek yoğun anlamlar vardır. İnsanlar, bu anlamları devralarak / devrederek yaşaya geliyorlar. Bu insani gelenek, mekanlara, dinsel, sosyal, kültürel, sanatsal hatta siyasal bir içerik katmakta; bu içerik ya da simgesel kimlik de onlarla ilişkide olan insanların kimliklerinin oluşmasında önemli etkilere sahip olmaktadırlar. Bu açıdan bakıldığında, insanların yaşamış ve düşlemiş oldukları bütün yaşantılar ve bu yaşantıların yansımaları, mekanların hafızalarında durmakta ya da bu zaman ve mekanlar, bilinçli- bilinçsiz hafızanın arketipleri olarak yaşamaktadırlar. Örneğin dağların ve denizlerin inanış sistemleri içindeki yerinin, dinsel, kültürel ve tarihsel muhayyilenin temel kaynakları olarak görülüp incelenmesi bununla ilgilidir. Yapılan mekanlar da, onları yapanların ruh ve akıl dünyalarını içlerine sindirdikleri için, aynı zamanda bu ruh ve akıl dünyasını yansıtıcı bir nitelik kazanırlar. Türkçe'de ev ve ev dolayında söylenmiş deyim ve atasözlerinin simgesel ve imgesel içeriği, bütün bir inanç sisteminin ve yaşama biçiminin nasıl mikro kozmik ifadeler haline geldiğini gösterirler. Edebiyat ve mekan ilişkisi, bir bakıma, mekandaki bu hafızayı ve hafızalaşmış mekanı, hatıra ve düşler yoluyla çözümlemeye dayanır. Bachelard, şairin mekanla ilişkisinin duygusal boyutu aştığını söylerken; şairin, şiirsel mekanı keşfederek, daha derinlere indiğini vurgularken, bunu ifade eder. Mehmet Narlı: Şu bir gerçektir ki, poetik eğilimlerin, tematik dağılma ve yoğunlaşmaların, ideolojik ve bireysel şiirin, olgucu ve soyut şiirin, birlikte göründüğü ve her eksenin önemli şairler yetiştirdiği tek dönem Cumhuriyet dönemidir. Bu dönemin estetik, kültürel, politik ve kişisel arka planı, şairin ve şiirin mekanla ilişkilerini etkilemiştir. Yahya Kemal'lerin, Haşim'lerin, Necip Fazıl'ların, Nazım Hikmetler'in Asaf Halet'lerin yaşadığı bu yıllar bu yıllardır. Şiir muhatapları, bir taraftan Yahya Kemal'in kolektif ruhu plastikleştiren şiirini; bir taraftan Haşim'in muhayyel ve muğber şiirini; bir taraftan da Necip Fazıl'ın modern/sembolik ve bunaltılı bireyini hazmetmeye çalışır. Aynı yıllar içinde, Garip Hareketi'nin geleneği yakıp yıkmak isteyen şiiri; Nazım Hikmet'in serbest ritimli, akışkan ve sosyal nitelikli şiiri; tasavvuf disiplinini ve mistik Budist anlayışı şiirlerine yediren Asaf Halet şiiri de görülür. Daha önce Mehmet Emin ve Ziya Gökalp'le uç veren milli şiir, ulusal bir içerik, iddia ile ideoloji ve edebiyatı başka bir şekilde birleştirmeye çalışır. Şairlerin mekan algısında, bu poetik, ideolojik ve tematik etkilerin izleri olduğu açıktır. Mehmet Narlı: Az önce değindiğim gibi dönemin estetik, kültürel, ideolojik ve kişisel arka planı, şairin ve şiirin mekanla ilişkilerini etkilemiştir. Açık bir gerçektir ki Yahya Kemal'in mekanı şehir daha doğrusu İstanbul'dur. O, medeniyeti oluşturan kolektif ruhun peşinde olduğu için, İstanbul'u şiirinin merkezi haline getirmiştir. Muhayyel mekanların şairi kuşkusuz Haşim'dir. Haşim'in kaçan, gizlenen kişiliği, bütün mekanları ve varlığı, bir siluet halinde görmüş ve şiirini de loş mekanlara benzetmiştir. Anadolu'yu, kurtuluş, arınma ve dirilme mekanı haline getiren, Orhon Seyfi, Faruk Nafiz, Ahmet Kutsi, Behçet Kemal gibi birinci ve ikinci hece kuşağı şairlerinin milli ve romantik ülkücü tavırlarıdır. Şehrin, kırsalın, hapishanenin, yoksul ve ezilmiş kimselerin ve onurlu ve asi duruşu, Nazım Hikmet'in ve onu izleyenlerin diyalektik materyalizminden doğar. Bu temel üzerinde boy veren romantik devrimci tavır, lirizmi ve epiği sentezleyerek ortaya yeni bir şiir koyar. Necip Fazıl'daki modern bunalım, şehri, bir labirente; mistik duruş ise şehri, muşamba bir dekora çevirir. Tanpınar, değişen içindeki değişmeyeni, sonlu olanın içindeki sonsuz olanı aradığı için, su ve müzik sesiyle rüyaya dalar; denizlerde yolculuğa çıkar. Orhan Veli, yaşayan ve zevk alan; duyusal gerçekliği yeterli ve geçerli bulan küçük adamı yazmak istediği için, meyhanelerde, deniz kıyılarında, sinemalarda, şehrin en canlı yerlerinde gezer. Cahit Sıtkı'yı meyhanelere götüren de, derin bir kuşatılmışlık ve kapatılmışlık duygusudur. Dağlarca, varlığı, zamanı ve mekanı, kendi bedeninde, ruhunda ve düşlerinde yeniden var kılmak için bir evren yolculuğuna çıktığı için şehri, denizi, dağı ve evi, işleyen ve duyan nesneler olarak kavramaya çalışır. Aynı dağlarca, emperyalizme karşı, Anadolu destanını yazar. Ziya Osman'ı geçmişe; Behçet Necatigil'i eve bağlayan, estetik ve siyasal bir arka plandan çok, kişilikleridir. Ziya Osman, anneli, babalı, eşli ve çocuklu bir ev kurmak ister. Necatigil, ev ve çevresinden çıkarak hayatın her yerine girmeye çalışır. Sanat anlayışında güzel ve faydalı baş yeri almasaydı; Bedri Rahmi, Anadolu'ya ve onun işlevsel estetik ürünlerine aşık olmazdı. Cahit Külebi'nin Anadolu doğasını ve insanı, ustaları olarak kıymetlendirmesi, içtenlik ve sadelik arayışından dolayıdır. Mehmet Narlı: Evet, hem kültürü taşıyan hem de yapan en önemli ögelerden biridir mekan. dünyada mekan diyen kültürün, mekansızlığı, ruhsal bir yurtsuzluk olarak algıladığına inanıyorum. Mekanı silinmiş ya da Tanpınar'ın dediği gibi mukavemetini yitirmiş şairin, romancı ve öykücünün de aslında hem eserinde hem hayatında hem de kendi dilinde yurt tutamayacağını düşünüyorum. J. Joyce, Dublin'in görüntüsü bir gün yeryüzünden silindiğinde, bir rehber kitap gibi Ulysses'e bakarak yeniden eksiksiz bir biçimde kurulsun istiyorum derken; Tanpınar, Biz mukavemet fikrini kaybettik; ne yeniye, ne eskiye, hiçbir şeye mukavemet edemiyoruz. Şehrin sahibi değiliz, sadece içinde oturuyoruz; devletin ve belediyenin misafiri gibi derken, hayatiyetlerimizdeki kopukluğun ve kimliksizliğin mekanla bağlantısını işaret ederler. Tam da dediğiniz gibi, son yıllarda mekanın, zamanlaşarak ruhumuza üflediği devamlılık yok gibi. Galiba bazı şair ve öykücülerin kendi eseri içinde dilin ve imgenin pek kıymetsiz bir misafiri gibi durması bu yüzdendir. Hatta bazen şöyle düşündüğüm olmuştur: Acaba şairler, bu gün şehre, sadece eski mimari ve manzaralar şeklinde bir kimlik kazandırma uğraşında olan küresel sömürünün turistik kültürel manipülasyonuna karşı bir kaygı duyuyorlar mı? Post modern sürüklenme ya da gibi olmak çağı, mekan algısını simgesel binalara kilitliyor ama dergilerdeki şairler, Kocamustafapaşanın dışındalar; Bursa'da zamanı duyumsamıyorlar; Evlerimize girmiyorlar gibi geliyor bana. İnkırazın aşiyannına kilitlenen Fikret de değiller. Mehmet Narlı: Doğrusu sorunuz biraz, mekan- kültür-modernizm-post modernizm bağlamında cevaplandırılması gereken bir soru. Yani bu çalışmanın da benim de sınırlarımı aşıyor. Ama şiir mekan bağlamında söylemek isterim ki, odamız, evimiz, şehrimiz, medeniyetimizin ve kimliğimizin somutlaşmış ruhudur. Bu somutlaşmış ruhun yokluğu merkezin yokluğu demektir. Küresel simülasyon ya da post modernizm, bütün merkezleri yok ettiği gibi merkezi imleyecek bir dilden, imge ve simgelerden de mahrum bırakmaktadır. Bütün mekanları eşitleyen, aynı derece sahip olunabilir ya da silinebilir yapan merkezsizlik, okuru da öyle bir görüntü ve işaret pazarına atmaktadırlar ki, neye ihtiyacı olduğunu unutan okurun, bu pazardan salimen çıktığına bile şükretmesi gerekir. Karesi İlkokulu'nu (1973), Atatürk Ortaokulu'nu (1976), Muharrem Hasbi Lisesi'ni (1979), Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'ni bitirdi (1983). Balıkesir'de aile şirketinde çalıştı. Halen İstanbul'da bir kamu kuruluşunda çalışıyor; e-edebiyat dergisi www. edebistan. com'un yayın yönetmenliğini ve Muhayyel Dergisinin yayın danışmanlığını yürütüyor. Edebiyat hayatına, 1982'de Güldeste Dergisinde yayımlanan \"Beyaz Gömlek\" adlı öyküsüyle başladı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Kayıtlar, Hece ve Hece Öykü'nün çıkışında yer aldı. Portakal Bahçeleri ve Pencere adlı öykü kitapları Arnavutça'ya; bazı öyküleri de Farsça, Korece ve Azerice'ye çevrildi. İlk öykü kitabı Gidenler Gidenler adıyla Yedi İklim Yayınları tarafından basıldı. \"Esenlik Zamanları\"yla Türkiye Yazarlar Birliği 1999 Hikaye Ödülü'nü kazandı. 2012'de çıkan kitaplar içinden yapılan değerlendirmede \"Mürekkep\" adlı öykü kitabı; Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği ve Ömer Seyfettin Hikaye ödülünü aldı. 2016 yılında Dede Korkut Edebiyat Ödülüne layık görüldü. Şu sıralar Şakar'ın bütün eserleri İz Yayıncılık tarafından basılmaktadır."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/mehmet-narli-ile-soylesi-1", "text": "Evet, özellikle edebi eleştirinin yeterli olmadığı kanaati oldukça yaygın. Ben de Türkiye'de eleştiri yok diyebilirim birçok kişi itiraz etmez belki. Ama gerçek tam böyle değil. Bir kere eleştiri ne ve nasıl bir şey ki var veya yok diye kestirme ve biraz da sorumsuz yargılar veriliyor? Eğer edebiyat eleştirisini, edebi metnin kendisi olmayan ve bir edebi metin üzerine söylenen yazılan her şey olarak kabul edersek, en alt düzeydeki beğendim, beğenmedimden tutun, akademik bağlamda yapılan binlerce lisans üstü tezinin tamamı eleştiri sayılır. Gazete köşelerindeki, gazetelerin kitap eklerindeki, dergilerdeki, edebiyat kongrelerindeki, sempozyumlardaki binlerce tanıtım, değerlendirme, inceleme, karşılaştırma edebiyat eleştirisi sayılır. Bütün bunların toplamı hesaba kitaba gelmeyecek kadar çoktur. Öyleyse atıf yaptığımız kanaatin başka dayanakları olması lazım. Bu dayanaklardan biri mesela edebi metin üzerine söylenen yazılan her şeyin eleştiri olarak kabul edilmemesi var. Kabul etmemenin arka planında kişilerin kendi indi ölçüleri var; yazıların bir eleştiri yönteminden mahrum olduğu yargısı var; eleştirisi üzerine yapılan tanımlamaların bağlayıcılığı var; bunlara bir de her metin üretenin kendi ürettikleri üzerine çok yazı yazılmasını istemesini eklersek dayanak üstüne dayanak buluruz. Halbuki eleştiri başka eleştiri yöntemi başka şeydir. Eleştiri, esas itibari ile metinle temasa geçenin metne ve yazara doğal olarak veya görev kabul ederek verdiği tepkidir. Eleştiri yönteminin kuramsal dayanağı olan bir sistematiği zorunlu kıldığı kabul edilir. sistematiği zorunlu kılar. Yani bizim eleştiri yöntemi dediğimiz şey metinlere uygulanan çözümleme teknikleridir aslında. Birçok çözümleme yöntemi var bildiğiniz gibi, bunlar uygulana da geliyor. Yöntemlerin çoğu önce Fransa sonra Amerika, Rusya ve Almanya kaynaklı bildiğiniz gibi. Yapısalcılık, gösterge bilimsel eleştiri, post-yapısal eleştiri vesaire. Hatta birçok eleştirmen yöntemine göre öne çıkıyor. Mesela işte İzlenimci Eleştiri-Nurullah Ataç, Yeni Eleştiri-Hüseyin Cöntürk, Yapısal Eleştiri-Tahsin Yücel falan. Şöyle 150 yılı tarayarak geriye gitseniz sürekli eleştiri olmadığını veya ortalıkta yığınla bulunan şeyin eleştiri olmadığını, eleştiride objektif olmak gerektiği, yapıcı olmak gerektiği, yıkıcı olmamak gerektiği gibi eleştirilerin tekrar edilip durduğunu; herkesin bir diğeri eleştirmeyi bilmemekle, şahsileştirmekle suçladığını rahatlıkla görürsünüz. Şöyle de diyebiliriz: Mesela yüzyıllık edebi hayatımızda hangi yazar hangi özelliği ile bilinmedi, konuşulmadı hakkında yazılmadı. Namık Kemal, eleştirilmedi mi; Tevfik Fikret, Yahya Kemal, Necip Fazıl, Orhan Veli, Tanpınar edebiyatta ne yaptı da görülmedi? Bana kalırsa eleştiri var yok diye boş laf etmek yerine; eleştirinin niteliğini, güvenirliğini, tutarlığını konuşmamız lazım; örgün ve yaygın edebiyat eğitiminde, okur-yazar ortamında edebi metinlerle temas kurma yeteneklerimizi artırmayı konuşmamız lazım. Asıl mesele bu. Edebiyat tarihi olarak niteleyeceğimiz esaslı çalışmalarının, edebiyat metinleri ve eleştiri metinleri okunmadan yazıldığını söylememiz haksız ve aşırı bir yargı olur. Ama belirli ölçüler ekseninde seçtiğim yeni Türk edebiyatının eleştiri metinlerini yeniden okuma, dolayısıyla yeniden anlama çerçevesinde bir kitap hazırladığıma göre bazı tereddütlerimin olduğu da ortada. Kronolojik bir sırayı da dikkate alarak seçtiğim eleştiri metinlerini yeniden okumaya, bir bakıma eleştirinin eleştirisini yapmaya çalıştım. Çünkü Tanzimat döneminden Cumhuriyet yıllarına kadar yazılmış birçok eleştiri metninin bilinirliği, okunurluğu, niteliği, kendisinden sonraki eleştiriye etkisinin ne olduğu, bugün söylenilenlerin o eleştiri metinlerinde bulunup bulunmadığı konularında tereddütlerim var. Dahası adı verilen birçok metnin, aslında hiç görülmediğine, bir şairin veya romancının söylediği varsayılan sözün nerede söylenildiğinin ve gerçekte tam da öyle söylenilip söylenilmediğinin bilinmediğine hatta söylenilenden çıkarılan sonucun aslında metinde bulunmadığına hem okur olarak hem de akademisyen olarak defalarca tanık olduğumu; bugünkü eleştiri kavramları/terimleri kullanılmamış diye o metinlerde roman, hikaye, şiir, tiyatro eleştirisi bağlamında birçok şeyin söylenilmemiş olduğu yanılgısının da hayli yaygın olduğunu belirtmek isterim. Özellikle ilk metinlerin okunmasında eskilik-yenilik ekseninde oldukça erken yerleşen koşullu bir bakıştan söz etmem gerekir. Meşrutiyet ve Cumhuriyet yıllarında yeni Türk edebiyatı tarihini yazanlar, on dokuzuncu yüzyılı, Osmanlı edebiyatının değişme, yenilenme ve batılılaşma süreci olarak kaydettiler ve Osmanlı ediplerinin/şairlerinin önemli bir çoğunluğunun dil, biçim ve anlam bakımından bu yenilenme ve değişmeyi istediğini özellikle vurguladılar hatta böyle olmasını çok tabii bir seyir olarak gösterdiler. Böyle olunca Osmanlı edebiyatının biçiminden ve tematik yapısından en fazla uzaklaşan edebiyatçı en yenilikçi ve kurucu figür olarak belirlendi. Bu bakış açısının uzantısı olan belirleyici kabuller, Cumhuriyetten sonraki akademik edebiyat eğitiminde de etkin oldu. Osmanlı edebiyat dilinin anlaşılmaz olduğu hatta bu şiirin hayattan kopuk olduğu söylendi önce. Sonra Şinasi'nin eski şiirin tematik sistemine ilk müdahale edenlerden olduğu, Abdülhak Hamid'in Osmanlı şiirini asıl yıkan şair olduğu, Tevfik Fikret merkezli Servet'-i Fünun şiirinin asıl Batılı şiir olduğu gibi yığınla değerlendirme, kesin hükümler olarak edebiyat öğrencilerine söylenegeldi. Söylenilenlerin doğruluğu, yanlışlığı ve eksikliği hakkında birçok örnek verilebilir. Ama bu yazılarda yapmaya çalıştığım şey, özellikle ve öncelikle bu hükümlerin doğruluğu, sağlamlığı, yanlışlığı değil; bütün bu hükümlerin dayandırıldığı bazı metinlerin gerçekte okunup okunmadığını; okunduysa nasıl okunduğunu tartışmaktır. Elbette kendimce yaptığım bu belirlemeler, bir taraftan edebiyat eleştirilerinin yeniden okunmasını, bazı yargıların tashih edilmesi önerisini içerdiği gibi edebiyat tarihi çizgisindeki çalışmaların da bu çerçevede bakış açıları, ilkeler, yöntemler geliştirmesi zorunluluğunu da içeriyor. Mesela bu bağlamda özellikle Cumhuriyet yıllarına kadarki eleştiri metinlerinin, kültürün ve siyasetin değişme tarihi eşliğinde, yenilenme paradigmasının kapattığı anlam aralıklarını açmaya çalışarak ve metinlerin kendilerinde bulunan çelişkilere dikkat ederek yeniden okunmasını öneriyorum. Bazı ölçüler uyguladığım söylenebilir. Eleştirideki değişmeleri çeşitlenmeleri izleyebilmek için öncelikle kronolojik bir düzenleme yapmaya çalıştım. Tanzimat sürecinde başladığı kabul edilen yeni edebiyatın zihin dünyasını gösterebilecek kült metinleri, ideoloji ve edebiyat ilişkisinin etkin olduğu metinleri yeni tartışmalar başlatan metinleri, Yeni romanın ve edebiyatın arka planını ciddi bir şekilde ele alan ama edebiyat eleştirisi içinde pek de sözü edilmeyen bir metni Eleştirmen olarak esaslı bir şekilde tescil edilmiş kişilerin metinlerini seçtim. Kitap çok hacimli olmasın istiyordum, bu yüzden yirmi metnin eleştirisi ile yetindim. Ama şu anda bunlara en az yirmi metin daha eklenmesi gerektiğini düşünüyorum. Asında amacım tek tek metinler değil; yapmaya çalıştığım şeyin, özellikle akademik edebiyat eleştirisinde bir yol olarak açılmasını umuyorum. Roman eleştirisi denilince ilk akla gelen isimlerden biridir Fethi Naci. Çünkü seçtiği romanlar üzerine yaptığı incelemelerle, Yüz Soruda Türkiye'de Roman ve Toplumsal Değişme ile akademik edebiyat eğitiminde ve genel edebiyat eleştirisinde başvurulan bir eleştirmen oldu. Eleştirisini sosyalist gerçekçi kurama yasladı. Yıldız Ecevit'in özde Marksist edebiyat eleştirisinin ana ilkeleriyle oluşan ama yıllar ilerledikçe içlerinde sanat kaygısının daha çok duyumsandığı ölçütlere yaklaştığını söylemesi gibi onun Marksist eleştiri kuramlarının farklı aşamalarından geçtiğini söyleyenler de oldu. İlk eleştirileri ile son eleştirileri arasında bu bağlamda bazı küçük farklılıklar görülse de Fethi Naci, romanın işlevi, içeriğin belirlenmesi ve analizi hatta dil ve üslubun değerlendirilmesi konularında daima sosyalist gerçekçi bir bakış açısına sahip oldu. Bu da doğal olarak onun daha çok sosyalist gerçekçi yazarların romanlarını seçmesini sağladı. Ama bu durum, Naci'nin Ahmet Hamdi Tanpınar, Peyami Safa, Tarık Buğra gibi romancıları ele almadığı anlamına gelmediği gibi onların romanlarının Fethi Naci'nin genel eleştiri ilkelerinin dışında incelendiği anlamına da gelmez. Örneğin Tarık Buğra'nın romancılığına değinirken onun sağcılığına atıf yapar ve sağcı bir yazarın bile toplumsal gerçekliğe bağlı kaldığı noktalarda başarılı olabileceğini söyler. Edebiyatın işlevini Marksist bağlamda kilitleyen Naci'nin edebiyat eleştirilerinin en azından bir kısmında savrulması, katılaşarak yanılması, anlamaması hiş de şaşırtıcı değildir. Bana kalırsa bunun temel sebebi, Naci'nin sosyal ve siyasal tanım ve analizlerinde kendisini Marksist terminolojiyi tercih etmeye zorlamasıdır. Öyle olmasaydı milli kurtuluş hareketi askeri bir harekettir; gerilla savaşı olarak başlamış; düzenli ordu sayesinde başarıya ulaşmıştır dedikten birkaç paragraf sonra Milli Mücadele'yi küçük burjuvazi ve yarı feodal ağalar öncülüğünde bir savaş olarak tanımlamazdı. İkisini bir arada düşündüğünüzde ordunun, küçük burjuvazinin ve feodal ağaların hedeflerini gerçekleştirdiği gibi ilginç bir sonuç çıkar ortaya. Yine öyle olmasaydı, Naci, Anadolu Hareketi'ni sadece Marksist terminoloji içinde kalarak bir sınıf hareketi ile ilişkilendirmez; ittihatçı subayların, irşat heyetlerinin, burjuva olarak tanımlanması imkansız olan Anadolu eşrafının, dininin ve vatanının istiklali için yüzlerce yıldır gazilik ve şehitlik idraki ile yaşayan Müslüman ahalinin Kuva-yı Milliye bileşenindeki yerini de arayabilir, tespit edebilirdi. Fethi Naci'nin bu tutumu bir yanlış ise ondan sonraki bir çok eleştiri yazarının bunu sürdürmesi beş yanlış oldu. İnşallah sonuna doğru geldiğimi düşündüğüm Mustafa Kutlu dosyası üzerinde çalışıyorum. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/mehmet-nuri-yardim-la-soylesi", "text": "-Hikaye yazan bir gencimiz Mustafa Kutlu'yu tanımak, okumak zorundadır. Şiir yazan bir gencimiz de Sezai Karakoç'tan habersizse kolay kolay başarılı olamaz. Romanda Mehmet Niyazi ne yazmış diye merak etmeyen genç bir romancı bence hayal dünyasında yaşıyor demektir! -Mehmet Nuri Yardım Hoca bu cümle ile özetliyor belki de günümüz gençliğinin edebiyat yol haritasının ince noktalarını. -Mehmet Nuri Yardım hocam biraz kendinizden bahseder misiniz, Mehmet bey nerede doğmuştur, hangi görevlerde bulunmuştur? 23 Nisan 1960 tarihinde Siirt'te doğdum. Şanslıydım, çünkü iyi bir ailem, mükemmel bir öğretmenim vardı. Tevfik Öğretmen, ilkokulda bana sönmez ışık oldu, kararmayan çerağ oldu ve güzel, anlamlı, kutlu bir yol gösterdi. Adeta okulumuzun deniz feneriydi. Kendisini rahmetle anıyorum. Ondan aldığım ilham, hız ve teşviklerle kitaba yöneldim, okudum, yazdım ve edebiyat aleminin içine girmiş oldum. İlkokuldan sonraki okullarda da bu heves devam etti. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ne gelince, iş daha bir ciddiyete bindi. Çünkü Türkiye'nin, hatta dünyanın en iyi Türkologları bizim hocalarımız oldu. Onlara layık talebe olmaya çalıştık. İsimlerini anmak bile bugün beni heyecanlandırıyor. Mehmet Kaplan, Muharrem Ergin, Faruk Kadri Timurtaş, Abdülkadir Karahan, Ali Alparslan, Sadettin Buluç, Mehmed Çavuşoğlu ve diğer hocalar... Hepsini rahmetle anıyorum. Tabii aralarında yaşayanlar da var şükürler olsun. Ömer Faruk Akün, Kemal Eraslan, İnci Enginün, Zeynep Kerman, Abdullah Uçman, Necat Birinci... Bir de yakından tanıma bahtiyarlığına eriştiğim Orhan Okay, Birol Emil gibi aziz hocalarımız var. Allah onlardan razı olsun. 23 yıl basında çalıştım, muhtelif gazetelerde, dergilerde, yayınevlerinde bulundum. Babıali'yi çok sevdim. Hakkında bir kitap yazdım biliyorsunuz Babıali'de Hayat. Bugün neredeyse bir turizm bölgesine dönüşmek üzere! İnşallah Babıali son nefeslerini verirken bir şekilde güçlü bir el bu semti ölmekten, yok olmaktan kurtarır. Büyüklerimizin himmetiyle iyi faaliyetlerde bulunduğumu söyleyebilirim. -Sayın hocam, yazmaya olan istidadınızı nasıl anladınız? Başka bir deyişle kaç yaşlarınızda fark ettiniz? -Dilek Hanım az önce Tevfik Hocadan bahsettim. Onun yüreğime düşürdüğü edebiyat kıvılcımı sanırım beni tutuşturdu. Hep okumaya ve düzenli yazmaya başladım. Bir öğretmenin insan hayatında ne kadar etkili olduğunu bu örnek anlatır sanırım. Yaklaşık on yaşlarımdan itibaren bol bol okumaya başladım. Şehir kütüphanesini neredeyse her gün ziyaret ediyor, çokça okuyordum. Ömer Seyfeddin ve Kemalettin Tuğcu kitaplarının neredeyse tamamını okumuştum. Refik Halit Karay, Yakup Kadri, Halide Edib'i okumaya devam ettim. Daha sonra Peyami Safa, Tarık Buğra, Yavuz Bahadıroğlu, Cavit Ersen, Mustafa Necati Sepetçioğlu ilgimi çekti. Obur bir okuyucu olmuştum. İştahım çoktu ve okumaya doyamıyordum. Hoş bu durum halen devam ediyor ya! İyi ki o zaman ziyadesiyle okumuşum. Batı klasikleri, Şark Klasikleri, Türk Klasikleri... Bu kitapların çoğu, o zaman okundu bitti. Bu arada dergilerle de ilgileniyordum. Mavi Kırlangıç gelirdi mesela ilimize Yeşilay'ın çıkardığı, Doğan Kardeş, sonra Can Kardeş. Edebiyat dergileri. Pınar, Hisar, Türk Edebiyatı, Sebil, Büyük Gazete ve diğerleri... -Sizin için Mehmet Nuri Yardım diyor ve yardımseverliğinizi taçlandırıyormuş Dursun Gürlek hoca, nasıl yetişiyorsunuz bu koşuşturmacaya? -Dilek Hanım, bu sözü ilk söyleyen rahmetli Ergun Göze ağabeyimizdi. O Dursun Hocaya söylemiş, Dursun Hoca da her yerde tekrarlayınca yaygınlaştı. Artık bazı dostlar bana seslenirken İlkyardım diye sesleniyor. Keşke dediğiniz gibi herkese her zaman yardım edebilseydim. Ama bana uzatılan eli hiçbir zaman bırakmadım, elimden bir şey gelmişse yardım etmişimdir. Özellikle edebiyata meraklı olanları yönlendirdiğim, kitaplarını çıkarmak isteyenlere katkıda bulunduğum, onları teşvik ettiğim doğrudur. Anadolu'dan dosyalarıyla gelenler var, tabii İstanbul'da kimseyi tanımıyorlar, elbette onlara yardımcı olmak bizim görevimiz. -Mehmet hocam sizin ailenin çocuklar dışında bir üyesi daha var ki ondan bahsetmemek olmaz, biricik kediniz Lokum' dan bahsediyorum, zaman zaman derslerde maceralarını dinlediğimiz, Halim Selim Efendi isimli kitabınızın da kapağında resmi olan, Lokum ve hemcinsleri kediler ve edebiyatın edebiyatçının hayatındaki yerlerinden bahseder misiniz? -Hakikaten Lokum bizim aile ile özdeşti. Beş yaşına girdi. Evin biricik sevgilisi diyebilirim. Eşim de, ben de, oğullarım Fatih Kerem ve Ömer Faruk da onu çok seviyorlar, el bebek, gül bebek oldu. Keşke sokaktaki bütün kedilerin de böyle sıcak yuvaları, evleri ve aileleri olsa. Biz ona Lokum Yardım diyoruz artık. Dilek Hanım, yaptığım mini bir araştırmada şunu gördüm, sanatçılar bilhassa edebiyatçılar hayvanları seviyor, özellikle kedileri. Bu müşterek bir zevk... Tanpınar'dan Münevver Ayaşlı 'ya kadar hemen hemen bütün edebiyatçılarda kedi severlik var. Aslında bu da ayrı bir araştırma konusu ve faydalı bir durum. Çünkü yazarlar örnek olursa, toplum da bu hayvanları benimser, evine alır ve onları telef olmaktan kurtarır. Şükürler olsun ki toplumda bir duyarlılık başladı, artık insanlarımız bu tatlı canlılara can-u gönülden sahip çıkıyor. -Edebiyata dair bir sualle devam edelim efendim; mektepli yahut alaylı olmak! Size göre hangi kategoride ilerlemeli? -Edebiyat Fakültesi mezunu kitap okumayanları gördüm. İlkokul mezunu olduğu halde elinden kitap düşmeyenleri de... Hangisi makbul? Bence ikincisi! Tahsili olmasa da ilmi, irfanı var, aşkı, heyecanı var. Öbürünün ise sadece kuru bir diploması... Hep söylerim, Peyami Safa ortaokul terk, ama Cumhuriyet devri Türk edebiyatının en büyük romancısı. Elbette bu bütün edebiyat mezunlarının kaliteli olmadığı anlamına gelmez, haşa. Bunu söylemek hadsizlik olur. Sadece mektepli alaylı tartışmasına açıklık getirmek için ifade ettim. Ki okumayanlar veya okuyamayanlar ümitsizliğe düşmesin, okumaya, yazmaya devam etsinler. Yoksa ilgili bölümde okuyup da mükemmel eser ortaya koyanların haddi hesabı yok. Roman ve şiir yazanlar, hikaye kaleme alanlar, araştırma/inceleme yapanlar vs. Yani bunun kesin bir ölçüsü, bir kıstası yok. İki örnek vereyim. Nihad Sami Banarlı ve Orhan Şaik Gökyay, Türk edebiyatının iki büyük üstadı, hocası, alimidir. Ama üniversite mensubu değillerdi, yani doktor, doçent, profesör olmadılar. Peki, bu durum, onların kalitesini düşürür mü, asla ve kat'a! Aksine onlar, medar-ı iftiharımızdır. Eserlerinden, fikirlerinden, hayat hikayelerinden her zaman istifade ediyoruz. Yani böyle şablonlara kapılmamak gerek. Çalışan, üreten, samimiyetle çalışan kazanır, ilerler, zirveye bile çıkar. Bu sadece edebiyatta değil, musikide de öyledir, resimde de, mimaride de, hat sanatında da, tezhipte de... Allah bizi ciddi olarak çalışanlardan eylesin, amin. -Yukarıda ki soruya bağlantılı olarak açarsak; yazmanın ne kadarı ruhani yani ilham ile olur, ne kadarı teknik ile olur, ya da ruhani yazanlar şu meselelerde yazar, tahsilli olanlar bu meselelerde daha etkin olur diye bir ayrıma gidebilir miyiz? -İnanın bütün bu bakışlar, izafi bakışlardır. İlham elbette önemli, ama her şey değil. Nitekim bunu Yahya Kemal üstadımıza sormuşlar. Edebi eserin onda biri ilham onda dokuzu çalışmaktır. demiş. Bu tabii kişiye göre de değişebilir, kimine göre onda yedisi çalışmak yetebilir, kimisine de onda beşi. Bence bunlara iltifat etmemek lazım. Öncelikle Bismillah deyip masaya oturuyorsak ve yazmaya başlıyorsak kadere rıza göstereceğiz demektir. Ne kadar yazarız, üç sayfa mı, beş mi, 400 sayfalık roman mı? Bilemeyiz. Cenab-ı Allah ne kadar yazdırır, önemli olan o. Öyle hikaye taslaklarım var ki, yıllardır düşünüyorum, ama yazamıyorum. Hiç hesapta olmayan konular gelir beni bulur, bir akşam içinde yazıya dökerim. Biz sebeplere başvuracağız, kalemimizin ucunu yontacağız veya bilgisayarımızın başına geçeceğiz, gerisi takdire kalmış. İki kere iki her zaman dört etmiyor. Edebiyat biraz metafizik konularla da ilgili olduğu için her şeyi önceden hesap edemiyorsunuz, kervan çoğu zaman da yolda düzeliyor. Belki bu da ayrı bir güzellik, farklı bir tezahürdür. Zira biz geleceği bilemeyiz. -Günümüzde edebiyat alanında usta çırak ilişkisini yeterli görüyor musunuz? Geçmişte bu konu bu güne göre nasıldı? Günümüzle kıyaslarsak edebiyat atölye ve kursları bu boşluğu dolduruyor mu? Elbette her dönemde usta-çırak münasebeti olmuştur, olmalıdır. Olmazsa ne olur? Sanat olmaz. Bütün güzel sanatlarda bu kesin bir hakikat. Genç şairler usta şairleri takip etmişlerdir, genç romancılar üstat olan romancıların yolundan yürümüşlerdir, genç hikayeciler kıdemli hikayecilerin yol ve yordamlarını merak etmişlerdir. Hikaye yazan bir gencimiz Mustafa Kutlu'yu tanımak, okumak zorundadır. Şiir yazan bir gencimiz de Sezai Karakoç'tan habersizse kolay kolay başarılı olamaz. Romanda da öyle. Bugün Mehmed Niyazi ne yazmış diye merak etmeyen genç bir romancı bence hayal dünyasında yaşıyor demektir, hiçbir zaman başarılı olmayacaktır. Tabii bunlar benim kanaatim. Ama kimisi çıkar der ki, Hayır efendim, bunlara hiç gerek yok. Herkes kendi yolunu bulabilir, eser verebilir diyebilir. Bu da onun görüşü. Ama ben de aynı kişiye şunu sormak isterim: Tıp Fakültesi'nde okumamış ve doktorluk taslayan birisine ameliyat olmak ister misin? Hayatında hiç berber çıraklığı yapmamış nevzuhur bir berberin koltuğuna oturup saç yerine kulaklarını kestirmek ister misin? İğne ipliği bilmeyen ve terzi olduğunu sanan kişiye ısmarlama takım elbise yaptırır mısın? İşte edebiyat da böyledir. Ustalar yol gösterir, çıraklar yol yordam öğrenir, o heveskarlar önce çırak, sonra kalfa en nihayet usta olurlar. Yani edebiyat yolu kimseye kapalı değil, yeter ki hakkı verilebilsin. Atölyelere ve kurslara gelince... Ben faydalı olduklarına inanıyorum. Elbette bu atölye ve kurslar sayesinde bir insan yazar olamaz. Bunu zaten derslere başlarken söylüyorum. Biz burada yazar yetiştirmiyoruz, buraya üç ay devam edenler de hemencecik yazar olmaz. Ancak nasıl yazı yazılır, yazarken nelere dikkat edilir, en azından bunu öğrenirler. Türlerden haberdar olurlar, yazdıklarını paylaşır, eleştirileri dinlerler. Sabırları, sebatları varsa elbette ileride onlar da yazar olabilir. Ama yazarlık üç ayda öğrenilecek bir meslek değildir. Aksine uzun yılların sabrını isteyen mukaddes bir görevdir bence. Çünkü yazar, toplumu yönlendirebilecek bir kabiliyete sahiptir ve onun çok iyi yetişmiş olması gerekiyor. -Sayın hocam, eserlerinizden bize biraz bahseder misiniz? Şimdiye kadar kaleme aldıklarınızdan Kalem Efendileri, Edebiyatımızın Güleryüzü, Edebiyatımızda Hüzün, Babıali'de Hayat, Tarihimizin Güleryüzü, Romancılar Konuşuyor, Mizahın İzahı, Sefertası, Halim Selim Efendi isimli eserler çalışmalarınızdan bazıları... Geçmiş ile gelecek edebiyatçılar arasında bir köprü vazifesi kurmaya adanmış bir ömrün edebiyat neferi Mehmet Nuri Yardım bu eserlerin içlerinden bir kaçını bize kısaca anlatabilir mi? -Evet aynen öyle, ben kendimi bir nefer, bir edebiyat eri gibi düşünüyorum. Edebiyata hizmet, hizmetlerin büyüğüdür. Nisyana gömülenleri acaba su üstüne çıkarabilir miyim derdine düştüm. Evet, haklarında yazılar yazdığım, kitaplar hazırladığım, toplantılar düzenlediğim bazı unutulmuş eski yazarlar şükürler olsun ki büyük ölçüde Türkiye'nin gündemine geldi. Bunlar arasında Ziya Osman Saba, Safiye Erol, Abdülhak Şinasi Hisar, Abbas Sayar, Cengiz Dağcı, Osman Cemal Kaygılı, Nahit Sırrı Örik, Nihad Sami Banarlı, Özkan Yalçın, Bahaettin Özkişi, Kemal Batanay, Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu, Burhan Felek, Elif Naci gibi şahsiyetler var. Ama bu ve bunların dışındaki diğer edebiyatçılar ve sanatçılar hakkında elbette sadece ben çalışmadım. Mesela rahmetli Mustafa Miyasoğlu da hem Ziya Osman hakkında, hem de Asaf Halet Çelebi hakkında çalıştı, Haldun Taner kitabı yazdı vs. Rıza Tevfik büyük ölçüde Abdullah Uçman hocamız sayesinde yaşıyor. Bu vadide herkes üzerine düşeni yaparsa elbette çok daha güzel çalışmalar olacak. Kubbealtı'ndan eserleri neşredilen Safiye Erol, şükürler olsun Türkiye'nin edebiyat gündemine yerleşti, artık okunan ve sevilen bir romancı. Hakkında yüksek lisans ve doktora tezleri yapıldı, kitaplar yazıldı. Ziya Osman da öyle. Bütün eserlerini Can Yayınları neşrediyor. Abdülhak Şinasi Hisar'ın kitapları Yapı Kredi'den çıkıyor. Demem o ki, ilgilendiğinizde bir şeyler oluyor. Hareketlilik ve canlılık sağlanıyor. Yeter ki azminizi yitirmeyin, umudunuzu kaybetmeyin ve çalışmaya devam edin. Cenab-ı Allah o kutlu emeklerinizi boşa çıkarmayacaktır. -Sn. Hocam, son olarak edebiyata gönül vermiş gençlere tavsiyeleriniz var mıdır? Efendim kendime yaptığım tavsiyeleri gençlere de söylemek isterim: Çalış, çalış, çalış... Elbette sistemli bir çalışmayı kastediyorum, amaçlı bir gayreti. Bir hedefimiz olmalı. Bir amacınız, gayeniz, hedefiniz olmalı. Ne yapmak istiyorsunuz, bu dünyada eser olarak neler bırakmak istiyorsunuz? Önce bu sorunun yanıtını bulmalı ve çalışmalı. Tabii çalışmanın yanı sıra hiçbir zaman 'talebeliği' elden bırakmamak lazım. Yani 'oldum' demeyeceğiz. Her zaman arayacağız, soracağız, öğreneceğiz. Zaten 'oldum' diyen, 'ham' kalmaya mahkumdur."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/mehmet-solak-la-soylesi", "text": "Mehmet Solak için aşk, en önemli temalardan biri. Aşk 'hak eden'e 'verilen'dir çünkü; tanrısal bir vergi diyen şair, insanı kısırlaştıran yavan algıdan kurtulmak gerektiğini söylüyor. İlk şiir kitabını 1999'da yayınlayan Mehmet Solak, 'Aşka Yüzüm Var' isimli bu kitaptan sonra geçtiğimiz yıl 'Hüzünara' ve 'Arada Bir Yerde' isimleriyle iki kitap birden yayınladı. Hüzünara şiir ve düz yazı arasında farklı bir kitap. Arada Bir Yerde ise şairin aynı şiir damarını eşelediği, aynı sesi gürlediği şiirlerinden oluşuyor. Şairle, ilk şiirden son kitabı uzanan şiir yolculuğunu konuştuk. -İlk yayınladığınız şiirle ilk kitabınız arasında uzun seneler var sanırım. Ve kitaptaki şiirlerin yazılış yılları arasında da uzun yıllar... -Evet, ilk şiirimle ilk kitabım arasında epey zaman var. ilk kitaptaki şiirler arasında da. Şiirle hemhal olmam üniversite yıllarına rastlar. Ancak uzunca bir zaman, yazdığım halde yayımlamadım. Çünkü şiiri, insanın kendini keşfine kapı açan bir eylem olarak gördüm her şeyden önce. Öncelikli derdim, bu kapının yüzüme kapanmamasıydı. Gerisi sonraki işti. Ayrıca çok yazan birisi olmadım hiç. Bu konuda zorlamadım kendimi. Haliyle şiirler arası da, ilk şiirle kitap arası da soluklanmaya müsait oldu. -\"Aşk\"ı öncelemek sizin için gittikçe aşksızlaşan bir dünyaya meydan okumak anlamına mı geliyor? Bir de asıl önemlisi, hangi aşk? Aşka hangi bağlamında, hangi açıdan bakacağız? Tanrısal, duygusal, tensel... Yoksa bu ayrımları \"yavan\" bulup hepsini \"bir\"leyecek miyiz? -Tastamam öyle. Gittikçe aşksızlaşan dünyaya, bu iğdiş edilmeye razı olan zihniyete bir başkaldırıdır Aşka Yüzüm Var. 'Aşk' ve 'yüzü olmak' ifadeleri arabesk çağrışım yapsın diye seçilmedi. Ama aşkı ontolojik bağlamından kopararak gündelik/tensel ilişkiye indirgeyenler ya da bu indirgemeye itiraz etmeyenler aşkın asıl anlamından ve bağlamından uzak kişilerdir. Bu kişilerin kendileriyle cesurca muhasebeye yüzleri yoktur. Kendine yüzü olmayanın aşka da yüzü yoktur. Bir şeye yüzü olmak o şeye talip olmak demektir. Hatta o şey üzerinde hak telakki etmektir. Bu da 'alma'ya açık olmak demektir. Aşk ' hak eden'e 'verilen'dir çünkü; tanrısal bir vergi. Bir'leme ve bir'le me iştiyakıdır aşk; yaratılış'ın özü yani. Bu iştiyak indirgenemez ve ayrıştırılamaz. İnsanı kısırlaştıran bu yavanlıktan kurtulmak gerek. -Hüzünara, biraz farklı bir kitap. Şiirle düzyazı arasında. Hüzünara için düzyazı-şiir diyebilir miyiz? -Neden olmasın. Diyenler de oldu nitekim. Sorulduğunda ben de kestirmeden öyle diyorum doğrusu. Tarzıyla farklı bir çalışma gerçekten. Bir şairin bir şiirinin tamamından veya bir parçasından hareketle; o metinle bağımlı olduğu kadar, benim iç dünyamın da yansıması olan metinler yazdım. Ünsiyeti görünür kılma çabası yani. Farklı zamanlarda farklı kişilerce yaşanılanları ortaklaştırma, bağıntılama girişimi. Bağlamları tek bir bağlamda örtüştürme bir bakıma. Şiirim kadar önemsiyorum o metinleri. Şiir fantezisi değildi yani niyetim. Hele şiir ile düzyazı arasında gelgit psikozu hiç değil. -İlk kitabınız Aşka Yüzüm Var'dan Arada Bir Yerde'ye, şiirinizde kimi değişiklikler olduğunu söyleyebilir miyiz? Duygusallık oranının kendisini daha sakin bir söyleyişe terk ettiğini... -Çok büyük değişiklikler olduğu kanısında değilim. İlk şiirden son şiire doğru, gelişime bağlı bir değişimden söz etmek mümkündür. Ancak aynı damarı eşelediğimi ve aynı sesi gürlediğimi söyleyebilirim. Aynı şiiri çoğaltmamak kaydıyla tabii. Baştan beri, birbirini dengeleyen iki tarzın akıntısına bıraktım kendimi. Biri oldukça delişmen ve çağıltılı; öteki daha bilgece ve munis. Bazen biri ötekine galebe çaldı, bazen de ikisi birden kucakladı beni. Yani, ya bir ırmak gibi çağıldadım ya da bir nehir gibi derinden aktım. Kimileyin içimde kimileyin de dışımda bir'lendim diyebilirim. Fark bundan ibarettir. İlk şiirimden son şiirime, tümüne sahip çıkıyorum. Herhangi bir reddiyem, unut mak istediğim şiirim yoktur. -Bu soruyu Necip Tosun'a ve İbrahim Demirci'ye de sormuştuk: Edebiyatla iç içe olmak, okumak, yazmak güzel ama dünyanın dört bir yanında, her gün yüzlerce insan öldürülüyor. Bu sizde bir anlamsızlık duygusuna sebep oluyor mu? Yani edebiyatın bu tür sorunlar karşısında çok fazla çaresiz oluşu, yeterince somut sonuçlara ulaşamayışımız, havanda su dövmek duygusu yaratıyor mu sizde de? -Edebiyat, havanda su dövmektir zaten. Havanda su dövmek ne kadar mümkünse, gündelik gerçekliğe edebiyat yoluyla çareler sunmak da o kadar mümkündür. Edebiyat, somut dünyanın katı gerçekliğini soyutlamayla kurmaca gerçekliğe dönüştürür. Kurmaca gerçeklik algısıyla asıl gerçekliğe çareler üretemezsiniz. Sadece algıyı yönlendirebilirsiniz. Tersi bir kandırmacadır. Bu bir anlamsızlık mıdır? Hayır. Edebiyat aynı zamanda bir 'anlamlandırma çabası'dır. Kendinizi, yaşanılanları anlamlandırmanıza imkan sunar. Ancak herkes bu anlamlandırma işlevinin farkında olmayabilir. 'Farkında olma' durumu yeterli sonuçtur kanımca. Yüzlerce insanın öldürülmesi, yoksulluk, sefalet, adaletsizlik... Okur-yazar-şair olmamız dolayısıyla değil insan olmamız sebebiyle rahatsızlık duymamız gereken olumsuzluklar. Sanatçı olmak; ince ruhlu olmak demektir, herkesin gör mediğini görmek, duyamadığını duymak ve gördüğüne/duyduğuna katışmak yani onu yaşamak demektir. Bu, gündelik gerçeklikte de olabilir kurmaca gerçeklik içinde de. -Son olarak, şiir-imge ilişkisi üzerine bir soru sormak istiyorum. Şiirde imgenin yer alış biçimi, yer alış oranı tartışma konusu oluyor. Siz kendi şiiriniz bağlamında bu duruma nasıl bakıyorsunuz? -Şiir diğer edebi türlerden farklıdır. Ayrıştırılamaz bir bütüncüllük vardır şiirde. İmge, bu bütüncüllüğün mayasıdır; anlam-söyleyiş birlikteliğinin harcı. Şiirin vazgeçilmezi bence. Vazgeçilmezden uzaklaşmanız oranında şiirden de uzaklaşırsınız. Elbette salt imgeden de ibaret değildir şiir. Şimdilerde imge düşmanlığı yapılıyor dense yeridir. Evet, imge konusunda da aşırıya kaçıldı. Şiir, imgeye boğuldu, abes bağdaştırmalarla anlamsızlık çukuruna sürüklendi. Fakat şiiri imge boğuntusundan kurtaralım derken; onu, gündelik dilin sıradanlığına, sayıp dökmesine, hatta pespayeliğine teslim etmek, kimi fantezilerin deneği haline dönüştürmek, türler arasında çoksesli gezinme hevesiyle heder etmek gerekmiyor. Şiir, ne anlamdır sadece ne ses/söyleyiş; ne sıradanlık ne kaos ne monoloji ne diyaloji ne deneysellik ne metafizik ürperti ne hakikat habercisi ne sayıklama ne bilinç akışı ne somutluk ne görsellik ne epik ne dramatik ne lirik. Bunlardan birisine indirgenemez kesinlikle. Bir şiirin imgeden beslenmesi illaki monolojik olacağı anlamına gelmez. Epiklik de küfürbazlık demek değildir. Nasıl ki lirizm marazi duygusallık değilse."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/mehmet-solak-la-soylesi-1", "text": "-Onu kendim kıldığım bir koku/sun derince bir kase: NUN Bir MİM koyalım sonra olduğumuz yere iki mana bir suret. Hayal İçre, Mim ve Nun adını taşıyan iki bölümden oluşuyor. Kitaptaki şiirlerinizin bu harfler üzerine kurulmasının özel bir nedeni var mı? - Kitaptaki şiirlerin tamamı bu harfler üzerine mi kuruluyor? İki-üç şiirden bahsedebiliriz yoğunluk açısından. Ama şunu da söyleyebiliriz; evet, pek çok şiirin arka planında Nun ve Mim'insimgesel anlamı vardır. Bu iki harfe elif'i de eklemek gerek aslında; zira asıl esrar elif'te. Elif, nun ve mim tek başlarına olduğu kadar, birlikte oluşturdukları yapılarla da oldukça s/imgeseldir. Bir düşünün, değişik hallerde yan yana gelişlerini. 'Muhteşem üçlü'den bahsediyoruz yani, fakat uzun uzadıya bu harflerin anlamını açıklamam mümkün değil. Ancak kimi ip uçları vermekle yetinmek istiyorum. Her şeyden önce, İbn Arabi'nin deşifre ettiği Harflerin İlmi'nden haberdar olmak gerek. Şeyhül Ekber; Elif'in makamı cem makamıdır, onun ismi Allah'tır. der. Ayrıca mertebelerden bahseder; Nun, Hak teala'nın mertebesidir. ona göre. İkinci mertebe ise, mükelleflerin en mükemmeli, en evrenseli, yaratılış açısından en tam ve en dengeli olan insana aittir; o da mim'dir. İnsan, Allah'ı ancak kendinden yola çıkarak bilebilir. Seyrin güzergahı budur. Bu aleme, yani olduğumuz yere, bir mim koymak lazım. Mim koymak, diye bir deyimimiz vardır, biliyorsunuz. Nereye mi mim konur, önemli bulduğumuz, unutulmasını istemediğimiz yere. Bir işaretlemedir yani mim koymak. Nun'da bir nokta bile değiliz ama yine de o nun'un bir yerlerine ufacık da olsa bir mim bir koku, bir suret - koyma cehdimiz olmalı. Üstelik yükümlüyüz bununla. Kısacası, varoluş derdimle hemhal olmak çabasındayım; yoksa kuru bir hurufilik ya da letrizm peşinde değilim. -Diğer şiir kitaplarınızda olduğu gibi bu kitabınızda da aşk var. Ancak aşkın boyutunu, kime veya neye yönelik olduğunu keskin sınırlarla çizmiyorsunuz. Aşkı bu kuşatıcılığıyla görmeye çalışırken zorlandığınız oluyor mu? -Kesinlikle hayır, hiç zorlanmıyorum. Olması gereken bu aslında. Aşkı en kuşatkan haliyle görmek ve yaşamak gerek. Aşkın indirgenmesinden ve ayrıştırılmasından müthiş rahatsızlık duyuyorum. Daha önce sorulmuş bir soruya verdiğim cevaba gönderme yapmak zorundayım: Bir'leme ve bir'leşme iştiyakıdır aşk. demiştim. Yaratılış'ın özünden bahsediyoruz burada. Özü ayrıştıramazsınız, çünkü özdür. Herhangi bir şey'e de indirgeyemezsiniz. İndirgenebilecek bir şey yoktur gerçekte. Ayrıştırma ve tasnif etme kolaycılığı çoğu zaman yanıltıyor insanı. Peki yapılan ayrıştırma ve indirgeme neyin nesidir o halde? Tamamen sanal. Zihinsel bir yanılsama. Sadece aşk için mi yaşanıyor bu zihinsel yanılsama? Hayır ? O kadar çok yanılsama var ki gerçekmiş gibi algılanan. Biz, konuyu fazla dallandırıp budaklandırmadan aşka dönelim: Aşk boyutsuzdur. Boyutsuz olan bir şeyin sınırlarından bahsetmek abestir. Aşk, tecellidir. Birleme ve birleşme iştiyakı oluşu bundandır. Gerisi laf kalabalığı sadece. -Kuran-ı Kerim'de, Allah'ın Hz. Adem'e isimleri öğrettiği tebliğ edilir. Hayal İçre'deki şiirlerin çoğunda adlandırmalara ve kelimelere atıf var. Şairler için Hz. Adem ile başlayan ve her şeye mana veren adlandırmanın en güzelinin peşinde diyebilir miyiz? -Her şey adlandırmakla başlamıştır. Adlandırma, anlamlandırmanın eşiğidir. Adlandırarak o eşikten öteye geçmiş oluruz. Anlama vakıf olma hali yani. Her halükarda vardır anlam. Anlama vakıf olmak, hayata dahil olmaktır. Aksi halde, zaman doldurmuş oluruz bir ömür. İnsan olarak, önce kendi adımızı ve anlamımızı idrak etmemiz gerek. Böylelikle 'kendimiz' olabiliriz. Kendi olmak, nasibine sahip çıkmayı zorunlu kılar. Nasibine sahip çıkan da hayata dahil olur, sıradan bir dolgu malzemesi olamaz o. Şairlik, her bakımdan daha duyarlı olmayı gerektirir. Sıradanlığı kaldırmaz. O halde, en farklının peşinde olmalıdır şair. Lütfen dikkat: Sıradanlık karşıtı bir farklılıktan bahsediyorum, marjinallik hevesinden değil. Evet, en güzel adlandırmanın peşinde olmalı şair. Her türlü çirkinlikten kaçınmalı. Adlandırma güzel olursa gerisi de güzel gelir; çirkin başlarsa çirkin sürer. Bir de yaşanılan halin kanıksanması meselesi var. O vakit, yanlışlar da doğruymuş gibi algılanmaya başlar. Tehlike büyüdükçe büyür. Denilebilir ki; bu iş, kısmet meselesi. Kimileri Adem'in peşindedir, kimileri başkalarının... Herkesin bir 'önden giden'i vardır vesselam. -Zahir ve batın, ne tekil ne çoğul, ne ezel ne ebed, hem aşikar hem gizli... Şiiriniz zıtlıkların çekim alanına giriyor. Şiiriniz zıtlıklardan besleniyor diyebilir miyiz? -Her şey zıtlıklar alanında değil mi? Öyle ki, her şey zıddıyla kaim. Ama bir 'bütün' olarak aynı zamanda. Zahir-batın, tekil-çoğul, erkek-dişi, ezel-ebed, güzel-çirkin... Çirkin yoksa güzel de yoktur. Neye göre güzel? Bir çirkin tasavvuru ve tanımlaması olmalı ki, güzel tasavvuru ve tanımlaması da olabilsin. Aynı durum bütün karşıtlıklar için geçerlidir; ancak, görüntünün ötesine geçemeyen yalınkat bir karşıtlık aldatmacasına sap madan. O halde; hayat, karşıtlıklar bütünü ise, biz de arada kalmışsak, karşıtlıklar arasında, oradan beslenmemek mümkün mü? Yine de, beslenmek ifadesine bir şerh koymak isterim. Bu kelimeler, yaşanılan hal'in ifşasıdır bir bakıma. Özümsenmiş bütüncüllüğün söze bürünmesi yani. Ara yerde kalmanın yangısıdır şairin kaderi. Bu kader, anlam katmanları hediye eder şaire. Daha ne istenir ki... -Bir şiirinizde, 'yandı kelimeler prensim maçinde / içim yandı eksik kaldı sözüm' diyorsunuz. Burada kastettiğiniz ilham ise, onun çıktığı yolculuklardan dönmesini beklediğiniz oluyor mu, ya da siz mi gidip buluyorsunuz ilham prensini? -Sözün başkalığına ve eksikliğine bir gönderme var orada. Söz, emsalsiz bir başkalaştırma gücüdür. Bir o kadar da eksik ama. Hem de her zaman ve her daim eksik. Öte yandan, standardı ve sonu yoktur sözün. Herkese, her zamana, her mekana göre bir söz, mutlaka vardır. Alıntıladığınız dizeler öncesinde; Kaç kelime kurtardım / kaç şiir bu mücella hayattan / diline düştümse yıllarca yine dilimden / sözledikçe sürer ya mesel içinde mesel / ödünç heveslerle bir ömür. derim. Söyledikçe sürüp giden bir meseldir söz. Yanmışsa kelimeler prensim, üstelik maçinde, kimi bekleyebilirim ki! Ne prens, ne peri... Değil mi ki; gece başka ben / ben başka gece söyleyince şairin halleriyle ilgilidir bütün olup biten. Ve sözün gücüyle. O başkalaştıran güç, kimileyin kaf dağından, kimileyin gündelik hayatın içinden seslenir. Ne beklenen vardır ne gelen yani. En azından benim için böyle. - Şiir eleştirisi, şiir teorisi üzerine yazan ve şiirin felsefesine kafa yoran bir şair olarak şiirinizi nereye koyarsınız, hangi akıma yakın bulursunuz? -Bir kategorize zorunluluğu daha mı? Bir şeyleri illaki bir yerlere yerleştirmek güdüsünden mümkün olduğunca kaçınırım. Şiiri, hem içeriden hem dışarıdan yakinen takip eden biri olarak; kendi şiirimi herhangi bir akıma bağlı görmüyorum. Ayrıca akım modasının geçtiğine inanıyorum. Gerçi şimdilerde manifesto modası var; ama o da, hoş bir macera olarak kalacak hafızalarda. Çoğu şair macerayı sever. Ben macera sevenlerden değilim. Akımcılardan ise hiç olmadım. Şiirimin yapısı açısından bakarsak, imge yoğunluklu bir şiirdir benimkisi, tabiri caizse, imgeyle var olur; fakat sesi de hiç mi hiç göz ardı etmem. Anlam ve ses bütünleşmesidir aradığım. Sesle bezenmiş anlam katmanları sunarım okuyucuya. Bu ses-anlam bütünleşmenin tacı, imgedir. Depreşen bir imge vardır benim şiirimde. Hayata ilişkin hallerden neşet etmesinden, yani yapıştırma olmamasındandır depreşmesi. Bu yüzden iğreti değildir, şiirde var olan hiçbir şey. Bazen munis bazen isyankar hatta çokça isyankar da olsa, sahici ve sahihdir. Yeri gelmişken bir not düşelim: İmge denince hemen II. Yeni gelir akla. Oysa ne II. Yeniyle sınırlıdır imge ne de onunla girmiştir şiire. Böyle bir sınırlama, şiiri bilmemek demektir. -Aşka Yüzün Var 1999, Hüzünara ve Arada Bir Yerde 2006 yılında yayımlandı. Üçüncü kitabınızı da epey bekledi okuyucular. Ufukta yeni bir kitap çalışması var mı? -Bir şiir kitabı daha var aklımda. Şiir kitaplarımın sonunda yer verdiğim ve kitaplarıma oradan ad aldığım dizelerim vardır, hayat felsefemi de ele veren. Şöyle derim: Aşka yüzüm var / arada bir yerde, bu yerde / yabancı olsam da / mosmor sürgün / hayal içre / adına hazırım. Sıradaki şiir kitabımın adı, 'adına hazırım' olacak. Niyetim bu. Lakin ne zaman vücut bulur, okuyucuyla buluşur bilemiyorum. En azından yakında değil. Yayımlanmış şiir inceleme-eleştiri yazılarım var. Denemelerim var hayat ve edebiyat bağlamında. Poetik kıyılarda soluklanan şiir yazılarım bir de... Önce bunlar kitaplaşır sanırım. Kısmet, diyorum. Acelem yok, hiç olmadı. Allahtan, beni sık boğaz edecek yayıncı dostlarım yahut ağabeylerim yok. Gerisi can sağlığı."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/meral-afacan-bayrak-ile-soylesi", "text": "-Meral Hanım öncelikle yeni kitabınız 'Gitme Saati' hayırlı olsun. İkinci öykü kitabınızın yayınlanmasından sonra yazın dünyasında ve okur kitlesinden ne gibi tepkiler aldınız diye sorsam bize neler söylersiniz? -Elhamdülillah yeni bir kitap, yeni bir soluk elbette. Heyecanımı paylaşanlara teşekkür ediyorum gerçekten. Edebistan. com için kıymetli insan Ömer Lekesiz'e ayrıca teşekkürler. Bana ulaşan mesajlar, mailler, telefonlar, fotoğraflar, yazılar hepsi birbirinden güzel. Büyüklerim, arkadaşlarım, dostlarım ve okurlarım beni yalnız bırakmadılar. Tabii bundan sonra daha çok yazmalıyım dedirten yüreklendirici bir tablodan sözediyorum. İnşallah, devamı gelir, yazmayı sürdürürüm. Anlatılacak pek çok öykü, yazılacak yazılar var. Daha yolun başındayım çünkü. -Balıkesir'in mümbit bir edebiyat damarı var. Kıymetli çizer ve yazar Hasan Aycın, Mete Çamdereli, Osman Bayraktar, Cemal Şakar, gibi bizim de yakından tanıdığımız hocalarımızla aynı memleketten olmak nasıl bir duygu? Onlarla iletişiminiz nasıldır, yazıyla hemhal olurken kimlerden destek aldınız? -Söylediklerinize katılıyorum Selvigül Hanım. Çok kıymetli büyüklerimiz var Balıkesir'de. Altı yıldır burada yaşıyoruz. Artık fahri Balıkesirliyiz diyebilirim. Yöre olarak zaten Çanakkale ve Balıkesir birbirine yakın. Eşimin iyi ki tayini çıkmış diyorum bazen. Burası benim için çok önemli. Yazar olarak bereketli, verimli yıllarımın geçtiği bir şehir. Balıkesir'in havasından mı suyundan mıdır bilmiyorum, ama Zağanos Paşa'nın sürgünden sonra niçin buradan ayrılmadığını çok iyi anlıyorum. Önce her daim yanımda olan, kitaplarımın çıkış sürecinde desteğini esirgemeyen eşime teşekkür ediyorum. İki kitabım burada yayımlandı. Yeni çalışmalarım var. Yayın hayatına merhaba diyen, yeni kitaplara dair küçük değiniler, kritikler, röportajlar hazırlıyorum site, dergi ve gazetelere. Zikrettiğiniz isimlere gelince; Balıkesir gelmeden önce de tanışıyorduk. Fakat sık sık görüştüğümüz, danıştığımız üstad; Hasan Aycın, irtibatta olduğumuz usta öykücü değerli insan; Cemal Şakar, genç öykücülerden Hasan Akif Kaya, Mustafa Oral bunlardan bazıları. Sevgili okurlar, daha yeni yeni yazmaya başlayan pek çok öykücü, yazar arkadaşımızın desteği, cesaretlendirici unsurlardır. Balıkesir'de olup daha ismini anmadığım pek çok isim var. Allah hepsinden razı olsun. Tek başıma şu aşamaya geldim demek doğru olmaz. - Öykünün yanında farklı yazı türleriyle de uğraşıyorsunuz. Yazmak sizin dünyanızda neye tekabül eder? Yazının duraklarında nasıl ve hangi hal ile soluklanırsınız diye sorsam neler söylersiniz? -Öncelikle kendim için yazıyorum. Paylaşmak istediğim yazılarımı, öykülerimi okurlarımdan sakınma gereği duymuyorum. Beni mutlu etmeyen hiç bir eylemi yapmak istemem. Yazı olmazsa olmazım demiyorum. Yaşadığımız dünyaya, ülkeye, şehre dair bende kalanları süzerken, evet kalanlar... Adına öykü deyin, yazı deyin tam anlamıyla kendini ifade etme biçimi bence. Yazmasaydım belki seramik yapıyor olurdum mesela. Bu durum tabi değişebilir; zamana, şartlara ve mekana bağlı olarak. -'Gitme Saati'ndeki öykülerde genelde hüzün hakim. Hüznü kuşanmışlık, yüreğe dokunan satırlarla, bölünmüş, yarım kalmış, an' ların öyküsünü okuyoruz. Hitama ermemiş yaşanmışlıklarla anlattığınız öykülerdeki anlatımı bile isteye mi kurguluyorsunuz diye sorsam okuyucularımıza neler söylersiniz? -İnsan ilişkileri ön planda benim için. Her şey insanla başlıyor. Etrafımızda nasıl insanlar var? İyi gözlemlemek gerek. Yaparken yıkan, bölen, parçalayan, yok eden... Sonra bunun tam tersi olanlar... Toplumun temeli çekirdeği aile. Anne-baba, çocuk-baba, çocuk -anne, büyükler, küçükler... Ayrılıklar, savaşlar, sürgünler, hüzünler yaşayan insanların coğrafyasında hüzünden sözetmek abes değil bence. Kurgusal dünyanın tabii ki okura nasıl sirayet ettiği önemli. Kitapta başka duygular da yakalayabilirsiniz. Zamana bırakmak gerek. Okurun neler hissettiğini takip etmeli belki de. Çok yeni çünkü, konuşmak için erken. Gitme Saati, belki de 'Gelme Saatini' de işaret ediyor kimbilir... -Kitabınız hayırlı olsun tekrardan, yolunuz açık olsun. Söyleşi için teşekkürlerimi sunuyorum. -Ben teşekkür ediyorum, zaman ayırdığınız için. 1971 Reşadiye Tokat doğumlu yazar Lise ve Üniversiteyi İstanbul'da bitirdi. Kısa süre muhabirlik ve öğretmenlik yaptı. Bağcılar ve Bahçelievler Kültür Mdlüklerinde görev aldı. Pamuk Şekeri Çocuk Dergisi'nin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Edebistan Sitesi'nin söyleşi editörlüğünü bir süre sürdüren yazar İstanbul Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/merve-cakir-ile-soylesi", "text": "Merhaba, geriye dönüp baktığımda zaman mefhumuna bir kere daha şaşırıyorum. Bir buçuk yıl, dile kolay. Bir de onun evveli var, dosyayı hazırlama süreci, yayınevinden yanıt bekleme vs. Hepsi iki buçuk yıl ediyor. Dolayısıyla benim için kitap çıkalı daha çok zaman olmuş gibiydi. Ama siz söyleyince fark ettim, sadece bir buçuk sene. Çocukça bir cesaretle çıktığım bu yola aynı cesaretle devam ediyor muyum bilmem ama çocukça bir şaşkınlıkla devam ettiğimi söyleyebilirim. Öykü yazmakla iştigal eden hemen herkes için dergiler çok mühimdir zannediyorum. Dolayısıyla benim için de öyle. Dergilerde edebiyatın edebini öğreniyoruz. Yani dergiler muhakkak çalınması gereken kapılar bizim için. Bu kapılar bazen hiç açılmıyor, bazen yüzümüze kapanıyor, bazen arada bir kabul ediliyoruz içeri, nasipse de büsbütün buyur ediliyoruz. Kabul edilmek elbette mühim ancak her halükarda esas önemli olanın rehavete kapılmadan, şımarıklık etmeden devam etmek, vazgeçmemek olduğunu düşünüyorum. Yazılan hikaye fantastik bile olsa gerçeklik arıyorum. Buradaki gerçeklikten kastım insanın, insanlığın her halini görebileceğimiz öyküler. Uçtuğumuz, kaçtığımız bir dünyanın içinde miyiz? Kabul. Bu dünyanın içinde nasılız öyleyse? Nasıl biriyiz o dünyada bilmek istiyorum. İnsana dokunmayan bir öykü isterse en gerçek alemde yazılmış olsun, pek etkilenmiyorum sanırım. Sorunuzun ikinci kısmına gelecek olursak, kitaptaki hikayeleri yazarken esas aldığım tek ölçüt benim onların hepsine inanıyor olmam. Hayır, ikisinin bir bütün olduğunu düşünüyorum. Anlatabileceğimiz her şey bugüne kadar defalarca anlatıldı. Bu nedenle de her ne söyleyeceksek kendimize has bir üslupla söylememiz gerekiyor. Fakat bu anlatacaklarımıza dikkat etmememiz anlamına gelmiyor tabii. Peki öykülerinizi besleyen kanal nedir? Yazmak için beklediğiniz bir an var mı yoksa sıkı çalışma mı? İlham, şahitlik, günlük tutma vs. Çalışmak her şeyin başında geliyor diye düşünüyorum. Özellikle bolca okumak. İyi hikaye iyi hikayeyi getiriyor. Elbette zaman zaman tıkanıklık yaşadığım oluyor ancak o tıkanıklıktan kurtulmanın yolu da usanmadan devam etmek. Günlük tutmak, gün içinde şahit olduklarımı ya da aklıma gelen fikirlerin not almak da kesinlikle çok faydalı oluyor. Öykülerimde söylediğiniz unsurları kullanıyorum, evet. Fakat bu okurun, yazarın nefesini ensede hissetmesine neden olur mu, bu durum hikayelerin gerçekliğine etki eder mi emin değilim. Aslında öykülerimin gerçekliğinin sağlam olduğunu düşünüyorum. Bunu iyi yansıtamamış olabilirim, o başka bir şey. Durum böyleyse de bu ben yapamadığım içindir. Yoksa post modern unsurların eğer hikayenin sağlam bir gerçekliği varsa, bunu olumsuz manada etkileyeceğini düşünmüyorum. Güzel sorularınız için ben teşekkür ederim. 1996 yılında Adana'da doğdu. Ortaöğreniminin büyük kısmını Seyhan Çukurova Anadolu Lisesi'nde tamamladı. Haziran 2019'da Aksaray Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türkçe Eğitimi bölümünden mezun oldu. Öykü ve yazıları Muhayyel, Aşkar, Mahalle Mektebi dergilerinde ve Edebiyat Burada sitesinde yayınlandı. Şimdilik Kayseri'de ikamet ediyor."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/merve-sevde-selvi-ile-soylesi-1", "text": "Evet, iki yıl oldu ve ne kadar çok zaman geçerse aslında o kadar berrak görmeye başladığımı düşünüyorum. İlk kitap iyi bir okul iyi bir öğretmenmiş. Yani sadece okur için başka dünyaların kapılarını aralamıyormuş; yazar için de bambaşka dünyaların kapısını aralıyormuş. Misal okurun dünyasını, yayın dünyasını, edebiyat çevrelerinin dünyasını, piyasayı Düğümlere Bitişik ile yavaş yavaş tanıdım. İlk söyleşilerimde çoğunlukla romantik bir idealistlikle edebiyattan bahsettiğimi düşünüyorum. İşin içine girdikçe edebiyatın sadece edebiyat için olmadığını gördüm. Hayatın her alanındaki iktidar mücadeleleri, bazen aleni bazen sinsi olmak suretiyle sanat ve edebiyatta da yerini almış, maalesef... Maalesef diyorum çünkü sanat ontolojisinde ne yoksa iktidar mücadelelerinde o vardır. Edebiyatın tabiatında; insanı, iktidar mekanizmalarını işletilebilir kılan bir nesneye dönüştüren her şeye karşı insani bir direniş vardır. İktidarlar, gücü etki yapabilme üzerinden tanımlarlar ve kendisi olmayan her ötekiyi araçsallaştırarak köleleştirirler. Halbuki edebiyat özgürleştirendir: bizi ilahi olana, hakikate yaklaştırarak özgürleştirir. Bu yüzden edebiyata bir güç atfedeceksek bunun tanımı insanı hakikatten uzaklaştıran etkiye direnebilme üzerinden oluşturulmalıdır. Bu anlamda bir körlük ve rehavet içerisinde olduğumuzu düşünüyorum. Uyanış ve silkiniş için evet, bir şeyleri göze almak; evet, bazı menfaatlerden vazgeçmek; evet, belki de isimsizleşmek gerekir. Mark Rothko; sanat tarihinde, boyun eğmektense aç kalmayı tercih eden sanatkarların çok olduğunu ama iktidarların buna dahi izin vermediğini söyleyerek aç kalma özgürlüğünden mahrum edildiğimizden bahseder. Bence bugün de geçerliliği olan bir cümle: İnsan artık kendi sefaletini bile tasarlayamamaktadır. Ne kadar dik durmak isterse sanatçı, sözleri ve sebepleri o kadar çarpıtılarak dışlanacak. Yine de ancak bu nefis köreltmesiyle, dünyadan ve kendimizden uzaklaşıp hakiki olana yaklaşırız. Sanatkarın her kelimesinde kendisine sorması gereken bir soru belki de Ne için yazıyorum? Ne için yazıyorsak metinde açık ya da örtük o inşa ediliyor; ne için yazıyorsak kitapla bağ kuran herkes o şeye temas ediyor. Hakikate yaklaşan samimi niyetler karşılığını buluyor. Ben Düğümlere Bitişik'e ilk harfi koyduğum ilk andan bu zamana hakikate giden samimi bir yol bulmaya/olmaya gayret ettim. İnsan dilinin altında gizlidir derler... İnsanın özünü ve dünyaya nereden baktığını dil açık eder. Rumeli ağzının içine doğdum ben. Bizim farklı olduğumuzu evvela dille fark ettim. Anneannemin kelimelerini arkadaşlarımda, okulda, sokakta duymuyordum. Bizim dilimizin membaı, hikayemizin de membaıydı. Peşine düştüm. Her gerçeklik kendine özgü bir dili ve anlatım biçimini istiyor. Muhacirlik hikayelerinin istediği dil de o Rumeli ağzıydı. Bununla birlikte hikayeyi inşa etme noktasında dil çok önemli; çünkü edebiyatın malzemesi dil. Dili işlemeden iyi bir metin inşa etmek bence imkansız. Dil, karakter ve hikaye üçü birbirine çok hassas dengelerle bağlı ve nitelikli anlatıyı inşa etmede bu hassas denge etkin role sahip. Dilin ritmi karakterin ritmi hikayenin ritmi hepsi aynı frekansı yakaladıkça anlatıda bir bütünlük kuruluyor. Bunun için de emektar bir sanatkar olmak ve kelimeyi sadece manasıyla değil, sese dair boyutlarıyla da ele alarak üzerinde çalışmak gerekir. Kitaptan alıntılarla cevap vereyim o zaman bu sorunuza. Ben Buralı Değilimde, Derdim, yeni dualar belletti dilime. Hasan Kapitan'la konuşamaz olunca Allah'la konuşmayı öğrendim. diyor, hikayenin kadın karakteri. Dua, insanın belki de en çıplak ve samimi olduğu tek konuşma biçimidir. İnsan kendisine ve Allah'a en çok duasında yakındır. İnsana özüne dönmesinin ve kendi olmasının gerekliliğini hatırlatmak isteyen hikaye kişileri, elbette hakikate en yakın olan dilin yani duanın gücünden istifade edecekti. Bu yüzden sizin de söylediğiniz gibi duaya sığınıyorlar. Küseğendeki hikaye kişisiyle birlikte duanın küskünlüklerde ve kaybolmuşluklarda bizi eve vardırmasa da emin bir yere eriştireceğinden şüphe duymadığımız bir yol haritası olduğuna inanıyoruz. Hani ilk sorunuzda sanatla, edebiyatla köleleşmeye direnmekten bahsetmiştim ya yazdıklarım da bunun duası; çünkü dua da bir direniş biçimi. Belki edebiyat bir yeryüzü duası, bizi göksele iliştiren bir yakarış hali. Temasta bulunduğum her şey benim yazımın kaynağı olabiliyor. Buradan yazıda beslendiğim kaynağı sadece kendi hayatımla sınırlandırmak yanlış olur elbette. Bu yüzden temasta bulunduğum her şey dedim. Bu anlamıyla hayatın yazıya sızmaması imkansız. Bu noktada edebi metni sadece yazarın özgeçmişine indirgeyen yaklaşımların doğru olmadığını da söylemek isterim. Bu konuda magazinsel bilgiyi seven bir okur kitlesi de var. Evet, sanatkar; sanatını icra ederken tecrübe ettiklerini kendi potasında harmanlayarak eserini inşa eder ama bir de zihni tecrübeler var. Don DeLillo'nun, Mao II'sinin yazarının söylediklerine kendimi yakın buluyorum: Ben cümlelerde her zaman kendimi gördüm. Bir cümleyi işlerken sözcük sözcük, kendimi tanımaya başlarım. Kitaplarımın dili beni bir insan olarak biçimlendirdi. Doğru dürüst biçimlenen bir cümlede ahlaksal bir güç vardır, yazarın yaşama arzusunu anlatır. Bir cümleyi hece ve ritimleriyle doğru dürüst kurma işlemine ne kadar derin dalarsam kendim hakkında o kadar çok şey öğreniyorum. Ben yazarken hayatın yazıya sadece gelişigüzel sızmasına engel olmaya çalışıyorum. Hayatın içinde bu gelişigüzellik var ama edebi metin niyetli/kasıtlı bir edimdir ki bir de öyküden bahsediyoruz dar bir alanda çokluktaki birliği inşa etmek, yoğun etkiler yaratmak istiyoruz. Sanatsal ama doğal gerçekliği metinde inşa edebilmek için neler dahil edilecek neler dahil edilmeyecek bunu seçmek titizlik istiyor. Çünkü metindeki anlam bu seçimle yani söyledikleriyle beraber söylemedikleriyle de kuruluyor. Yine Mark Rothko der ki: ... seçim bilinçli bir sorumluluğa işaret eder ve sanatçının bilincinde Sanatın Hakikati en önce gelir. Sanatın hakikatini ve bizatihi metnin kendisini zedelemedikçe hayata dair her ayrıntının yazıya dahil olmasında bir beis görmüyorum. Tüm bu saydıklarınız kurmacayı oluşturan temel yapı taşlarıdır aslında. Önceki soruda da söylediğim gibi malzemesi dil olması sebebiyle, iyi işlenmemiş bir dille nitelikli bir edebi metin ortaya konmaz. Ama elbette sadece dil de yeterli değildir. Edebi metni oluşturan tüm unsurların bütünlüğü nitelikli bir metni inşa eder. Öyküde; soluğu uzun, tonu güçlü ve çok boyutlu bir anlatı inşa edebilmek için çağrışımlı izlenimler, simgesel ve alegorik anlatımlar, fantastik, ironik dil ve/veya anlatının unsurlarını doğru inşa ederek anlam katmanları çoğaltmak gerekir. Bunu yapabilmek için anlatının unsurlarından, anlatım tekniklerinden, dilin imkanlarından haberdar olmak gerekir. Günümüz öyküsü hakkında neler söylersiniz? Bir editör olarak dergiler ve edebiyat ortamına dair düşüncelerinizi merak ediyoruz. 1990'larda başlayan öykü patlamasının hala devam ettiğini düşünüyorum. Bunun çeşitli nedenleri var elbette. Evvela yazarlığın bir cazibesi var; imza günleri, söyleşiler, fuarlar, türlü etkinlikler... İnsanlar görünür olmak ve sevilmek istiyor. Etkilemenin gücü dedik ya ona sahip olmak istiyor. Bir de hikayenin kolay yazılır bir tür olarak düşünülmesi yanılgısı var. Biz tahkiyeyi seven, ayaküstü hikayeler uyduran/anlatan bir milletiz; ama hikaye yazmak bundan bütünüyle ayrı bir iş. Bugün bazı hikaye kitaplarıyla ilgili şunu söyleyebilirim: evde anneanne ve dedelerimizin anlattıkları hikayelerin edebi değeri daha yüksek. Maalesef! Bununla birlikte çok güzel hikayeler kaleme alınıyor, kitaplar basılıyor. Hem içerik bağlamında hem de anlatım ve dil bağlamında bir çeşitlilik ve zenginlik var. Bunu önemsiyorum çünkü Türk edebiyatını inşa eden bu silsiledir. Özellikle 2000 sonrası hikayede değişen dili gözlemlemek mümkün, günümüz gerçekliğinin kendini ifade için istediği yeni anlatım biçimleri deneniyor. Şu an her ne kadar akademik çalışmalarım için müsaade istemiş olsam da dergiciliğin mutfağını Söğüt ile tecrübe ettim. Dergicilik, her aşamasında büyük bir emek isteyen gerçekten bir ekip işi. Bu süreçte genel yayın yönetmenimiz Sinan Terzi'den ve dergicilikte üstat isimlerden Cengizhan Orakçı'dan çok şey öğrendim. Bunun yanı sıra, Valery'nin deyimiyle: Dergiler edebiyatın laboratuvarıdır. Edebiyatın gündemini dergiler belirler, dergiler tutar. Bunu gerçekleştiren yani edebiyatın gündemine yön veren nitelikli edebiyat dergileri olduğunu düşünüyorum. Yalnız edebiyata dair meseleleri daha uzun süre gündemde tutmanın gerekliliğini hissediyorum. -Son olarak, tezgahta bizi neler bekliyor? 1996 yılında Adana'da doğdu. Ortaöğreniminin büyük kısmını Seyhan Çukurova Anadolu Lisesi'nde tamamladı. Haziran 2019'da Aksaray Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türkçe Eğitimi bölümünden mezun oldu. Öykü ve yazıları Muhayyel, Aşkar, Mahalle Mektebi dergilerinde ve Edebiyat Burada sitesinde yayınlandı. Şimdilik Kayseri'de ikamet ediyor."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/mesut-dogan-la-endulus-kitabi-uzerine-soylesi", "text": "Endülüs medeniyeti ile ilgili daha önceden okuduğum kitaplar ve özellikle Elhamra Sarayı'nı belki de Bin bir Gece Masalları'nın da etkisiyle aşırı meraktan kaynaklanan bir duygu bu medeniyete karşı içimde buruk ama sönmeyen bir ilgi uyandırdı. Özellikle Washington Irwing'in Elhamra Endülüs'ün Yaşayan Efsanesi kitabı bu heyecanı doruğa çıkaran son hamle oldu. Yaklaşık bir yıl süreyle Elhamra sarayında kalan ve bu eseri yazan Irwing'in o büyülü cümleleri karşısında dayanmak mümkün değildi. Aslında çok daha önceleri İspanyol şair Lorca'nın şiirlerinin etkisini de buna eklemek gerekir. Irwing'in kitabını okurken dürüst olmak gerekirse onu çok kıskanmıştım. Adeta Bin bir Gece Masalları'nın sırrını çözen bir kişi gibi önem kazanmıştı gözümde. İçimden çok sönük bir biçimde Endülüs'ü ve özellikle Elhamra Sarayı'nı görmek ve bununla ilgili bir kitap yazmak hayali geçtiğinde kendi kendime gülüp geçmiştim. Olaylar öylesine hızlı ve ilginç bir biçimde gelişti ki, sonunda bu bölgeyi görmek ve onunla ilgili bazı yazılar yazma hayalim gerçekleşti. Endülüs Bölgesinden döndükten sonra aylarca içimi yakan bir hüzünden kurtulamadım. Bir şeyler yapabilmeyi çok istiyordum. Sonunda bu baskı beni ister istemez bir kitaba doğru yönlendirdi. Ama işin ilginç yanı Washington Irwing'in kitabı ile benim kitabımın aynı yayınevinden çıkmış olmasıydı. Bu beni daha çok mutlu etti. Kitabın önsözünde tarih okumanın ve bilmenin önemine yapılan bir atıf var. Bunun nedenlerini biraz açabilir miyiz. İnsanımız ne yazık ki, günübirlik bir yaşam temposu tutturmuş durumda. Geleceğe ait bir vizyonu olmadığı gibi geçmişle olan tüm bağlarını da koparmış. Her insan ve özellikle yöneticiler, karar vericiler mutlaka tarih okumalı ve geçmişi iyi bilmelidir. Bunu yaptıklarında geçici olan dünyadaki on yılların, yüz yılların ve menfaatlerin aslında bir insan, bir millet için ne kadar komik ve bitiveren şeyler olduklarını göreceklerdir. Önemli olanın kaldırmak değil, taşımak olduğunu anlayacaklardır. Sürdürülebilirliğin ne kadar önemli ve dünyayı etkileyen bir fenomen olduğu, kalıcı olanın geçici olanlardan uzak durmakla mümkün olduğu gerçeğine ulaşacaklardır. Kalıcı olan her eserde mutlaka samimiyet, aşk, vefa, yoğun ve beklentisiz bir çaba ve kıvamını bulmuş bir tefekkür ve tecessüs görmek mümkündür. Rutin faaliyetlerle bir yere varılamayacağı bilinmekte iken en küçük bir hedef için bile kılını kıpırdatmayan insanımızın geleceğe sağlam bir miras bırakabilmesi zordur. Helikopter bir bakışla Endülüs'ün günümüzdeki genel manzarası ve İslami kimliğini koruma ve geliştirme açısından durumu nedir. Günümüzde Endülüs eskiye oranla Müslüman nüfusu hızla artan ve bu nüfustan aldığı güçle eskiye dönme özlemini de paralel olarak geliştiren bir konumda denilebilir. Son yirmi beş yılda sadece Grenada'da yirmi beş bin kişinin Müslüman olduğu tespitleri var. Birçok inançlı insan özellikle bu bölgeden ev alıyor ve asırlardır sessizce bekleşen, uçsuz bucaksız bir azınlığa destek için bu bölgeye yerleşiyor. Tarihi geçmişi olan yerlerde o hüznü ve tarihi sürdürülebilir hale getiren, geleceğe taşıyan eserler olmalı. Endülüs bölgesinde az sayıda da olsa halen yaşayan bu tarihi eserler oradaki Müslüman nüfusun en önemli dayanağı konumunda. Öyle ki bu eserleri her gün binlerce insan ziyaret ediyor ve bu misafirler orada yaşayanlara güven ve huzur veriyor. Örneğin, Elhamra Sarayı'nı her gün altı bin kişi ziyaret ediyor. Birçok insan ise göremeden geri dönüyor. Düşlerin son sığınağı Endülüs, İspanyol yazar Francisco Villaespesa'nın Elhamra'nın Pomegranates Kapısı'na yazdığı Her ne kadar bu duvarların gölgesi uzun süre önce kaybolmuş olsa da, onların hatırası düşlerin ve sanatın son sığınağı olarak yaşayacak. Sonra dünyada nefes alan son bülbül, yuvasını buraya kuracak ve Elhamra'nın muhteşem kalıntıları arasında elveda şarkısını söyleyecek sözünden esinlenerek bulduğum bir isim. Endülüs tarihine bakıldığında en son kalenin Grenada ve Elhamra Sarayı olduğu görülmektedir. En son teslim edilen bu mekanın ve özellikle Elhamra Sarayı'nın asırlarca süren bir medeniyetin elden çıktığı nokta olarak önemi çok büyük. Endülüs medeniyetindeki en güçlü eser olan Elhamra Sarayı'nın bir medeniyetin tekrar dirilmesi hayalini ve düşünü yaşatması, onun masalsı güzelliğine ve konumuna son derece yakışıyor. Çünkü geçmişle bağı en güçlü olan eser belki de bu saray. Zaten burayı dolaşırken eski sakinlerinin ruhlarının, perilerle karışmış vaziyette günün belirli saatlerinde halen buralarda uçuştuğunu hissediyorsunuz. İnsanın ruhu olduğu gibi mekanların da bir ruhu olduğu gerçektir. Bu eser, o muhteşem medeniyeti son gören eserdi ve eminim ki hala bağlantısını sürdürüyor. Bunu tek kelime ile anlatmak isteseydim; uyum derdim. Parçaların sonsuz uyumu ve ahengi. Dünyada birçok saray var ama Elhamra çok farklı. Daha ilk görüşte, bütün parçaların birbiriyle aklı zorda bırakan uyumu karşısında onun bu dünyaya ait olmadığını, göklerden adeta yere zorla indirildiğini düşünmeden edemiyorsunuz. Asla birinin ötekini rahatsız etmediği, her parçanın, sütunun, ayetin, mermerlerin, alçının, ahşabın, gökyüzüyle birleşen tonozların ve diğer sayısız unsurların ilahi bir bütünde bir araya gelerek tekrar şekillendiğini, yeni bir form kazandığını ve sonsuza dek uzadığını gördüğünüzde olduğunuz yerde kalakalıyorsunuz. Bu muhteşem uyumu bir insan elinin aksine perilerin ortaya çıkardığına inanarak rahatlıyorsunuz. Belki de bu yüzdendir ki bu sonsuz uyum sayesinde bu harika eser, hücumlara, ilgisizliklere, yıkımlara, koyun ağılı olarak kullanılmasına ve daha sayısız gadre uğramasına rağmen ayakta kalmayı başarmıştır. Bir yazar, malzemesini kendi kafasından kendi müşahedelerinden çıkarmadıkça okunmaya değer değildir der Schopenhauer. Bu nedenle bu kitaptaki yazıların dergilerde yayınlanan ilk halinde alıntılar yoktu. Alıntılar kitaplaşma aşamasında ortaya çıktı. Bu tür dünyaya mal olmuş tarihi yerlerle ilgili yazarın düşüncesi önemli olmakla birlikte daha önce bu yerleri gören meşhur insanların ve yazarların da neler hissettikleri neler gördükleri perspektif zenginliği açısından önemli. Bir nakışa, sütuna, saraya, birçok insanın gözüyle bakmak, okur açısından değerlendirildiğinde bir yerde bilgiyi kaldıraçlamak gibi bir şey aslında. Onca insanın tecrübelerini bir kitapta elde etmek az şey mi? Eserin akademik alana kayması konusu bu eserde yok. Çünkü önsözde de belirtildiği gibi bu çalışma daha çok gezi ve deneme karışımı bir görüntüye sahip. Ama konu Endülüs ve de Elhamra Sarayı olunca bunun edebi bir dille desteklenmesi kaçınılmazdı. Ben de aynı yöntemi denemeye çalıştım. İnşallah bir şeyler yapabilmişimdir. Endülüs medeniyeti için çok küçükte olsa bir katkı yapabilmeyi çok istiyordum. Bu kitapla inşallah bu gerçekleşir. Osmanlı'yı, tarihi ve geleceği anlamada ve anlamlandırmada Endülüs gerçekten çok yol gösterici. Samimiyetin ve beklentisizliğin neler başarabildiğinin en güzel örneklerinden birisi de diyebiliriz. Özünden ve tözünden uzaklaşmış insanımızın yeniden sağlam bir çıkış rampası yakalaması için Endülüs Medeniyeti, görülmesi ve bilinmesi gereken en önemli yerlerden birisidir. Endülüs medeniyeti, Müslüman coğrafyanın kanayan bir yarasıdır. İnsanlık tarihinin en görkemli medeniyetlerinden biri, bugünkü İspanya topraklarında kurulmuş ve asırlar boyunca medeniyetin gelişmesine çok önemli katkılar sağlamıştır. Ancak 15. yüzyılla birlikte bu medeniyet Avrupa topraklarına veda etmek zorunda kalmıştır. Dönemin yıkıcı zihniyeti sebebiyle, günümüze ulaşan izleri pek azdır. Halihazırda kalanların önemi yeni yeni anlaşılmakta ve yaşatılmaya çalışılmaktadır."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/mihriban-inan-karatepe-ile-soylesi-2", "text": "-Yazarlığımın sıkı sıkıya bağlı olduğu -olmasını dilediğim- iki şey var: İçtenlik ve hakkını vermek... Bu aynı zamanda yaşantımın da bağlı olduğu iki ilke. Birçok defalar öyküye başlama şeklimin deneme yanılma yoluyla, bir ders atmosferi içinde olduğunu söylemişimdir. Esasen öykü türünün öğretilebilir bir şey olduğuna inanıyorum. Ancak öykü yazarlığı 'sürdürülebilirlik' de istiyor ve bunu hiçbir üniversite, hiçbir yazarlık atölyesi öğretemiyor. Bu sadece kişinin kendi savaşımından ibaret. Bir sonuç değil bir süreç. Bir süreç olunca da yukarda saydığınız amaçlar da -ki hepsine ben bir araç gözüyle bakarım, çünkü hepsi sadece öykü için değil herhangi bir kompozisyon için de söylenebilecek anlatım biçimleridir: Açıklayıcı, betimleyici, tartışmacı, soru-cevaplı vb.- yaşımıza ve başımıza bağlı olarak değişiyor. Hani halk arasında; insan Rabbine her nefeste iki can borçludur, derler. Yani bizler nefes alıp verirken bile aynı kişi değiliz; vücudumuzun kimyası, hücrelerimizdeki oksijen miktarı farklı. Bir yazarın, örneğin, yirmi yılını mercek altına alıyorsanız, bir durağanlıktan asla söz edemezsiniz. Sıkı sıkıya bağlı olduğu ya da olduğunu zannettiği ilkelerini bile terketmiş yenilerini bulmuş olabilir ve bu aynıyla eserine yansır. Ancak hepimizin bir yaradılış hamurumuz var ve bu hamurun bir potansiyeli, bir esneme kabiliyeti var. Bu verili. Kimi kendini bu anlamda zamanında keşfediyor ve enerjisini doğru kanalize ediyor. Hz. Ömer örneğini düşünün, Müslüman olunca o sert tabiatı yumuşamadı aslında sadece kime ve neye karşı sert olması gerektiğini bildi. Yazarlık serüvenimiz de aynı... Dış etkilere açık, olmalı da... S. Karakoç'a atfedilen; 'Büyük şiir okuyan asla aynı kişi değildir', sözünü hatırlatarak bunca okumalarımız dilimizi değiştirip dönüştürmüyor olamaz, olmamalı diyorum... Şunu bilir ve söylerim, ahirimiz evvelimizden hayırlı olsun. Biz son'a bakalım da sona kalmayalım. O yüzden çalışmaya devam etmeli... Evet, beni tanımasanız da öyküm beni tanıtıyor olmalı. Çünkü bölünmüş kişiliklerimiz yok. Yazarken kimliğimizi ve kişiliğimizi askıya almıyoruz. Aksine yazdıklarımızdan da sorumlu tutulacağımızı bile bile yazıyoruz... hatta yazmadıklarımızdan da... Ama ben'imiz durağan değil, benlik zaman içinde oluşuyor, dediğim gibi... Kurmaca türlerden söz ediyorsak özellikle yazar ve anlatıcı ayrımını gözardı etmemeli... Metnin sesi olan anlatıcıyı yazarın beni gibi görmek ve metinden yola çıkarak yazarın hayatına gitmek birçok yanlışı da beraberinde getirebilir. Elbette yapısalcı bir yaklaşımla; 'yazar ölmüştür, sadece metin vardır' da demiyoruz. İnsan elinden, dilinden sadır olan her şeyden sorumlu olduğuna göre -bunu sadece dini argümanlarla söylemiyorum- edebiyat da bundan soyutlanmış değildir. Sadece metne dönük bir eleştiri getirirken aslında insana dair umudumuzun altını çizmiş oluyoruz. Çünkü edebi eser donmuş bir yapıdır, edilgendir, çağının dil ve kültürüne eklidir ve okurunun algı düzeyine emanet edilmiş hatta insafına kalmıştır ama insan öyle mi, son nefesine kadar ondan ümit kesilmez. Yazdıkları yaşantısının bir izdüşümüdür kuşkusuz ancak bıraktığı izlerden bir izdir... Tümü değil. Dil ve hakikat ilişkisine gelince, 'hakikat' vurgunuzdan dolayı çok teşekkür ediyorum öncelikle. 'Gerçeklik'le arasında dağlar kadar fark var malum olduğu üzere; gerçek çokluğu, hakikat tekliği imliyor. Hatta ayrı ayrı gerçeklikleri birbirine bağlayan, onları bir bütün halinde anlamaya yarayan yasalar dizisine hakikat dememiz tam yerinde. Çünkü gerçeklik daha çok nesnellikle beraber anılırken, hakikat; görünmeyenin ardındaki özü, görünenleri birbirine bağlayan asıl bağı temsil anlamında kullanılıyor. Duyular düzeyinde gerçeklikten, akıl düzeyinde ise hakikatten söz edebiliyoruz. Tabii bir de 'akleden kalp' (Hac:46) meselesi var ki aklın lazım olduğunu ancak akılla değil kalple bir sonuca varıldığını söylüyor bize ve bu cihetle kalple yazılan öyküler de kalple okunuyor. Bu bağlamda öykümüzün bileşenleri tek tek duyular düzeyinde bir gerçekliği temsil ederken, öykümüzün bütünü bir hakikat arayışı olarak tezahür ediyor. Ama sadece arayış... Arayışlar da çeşit çeşit... Öykü de bunlardan biri sadece ve Hasan Aycın'ın kulaklarını çınlatarak elimizdeki 'bir asa' dersem öykü için nereye konumlandırdığımı da söylemiş olur muyum... Modern anlatı bu değişimden zerrelerine kadar etkilenecek. Onun zerreleri kimine göre harflerdir, kimine göre sesler, heceler, kelimeler, cümleler... Yeni düzenlemeyle artık x, q, w harfleri kullanıma girmiştir madem, öyküye de girmesin mi? Bunca görsel malzemeyle her gün burun buruna yaşarken, sürekli anı fotoğraflayıp paylaşırken, birtakım simgelerle 'gülüp, ağlarken' kurmaca anlatıların doğası gereği bu yanılsamadan nasibini almaması düşünülemez. Bir de bilhassa 'her insan kendi çağının çocuğudur' ve çağının argümanlarını kullanır. Mesele çağının argümanlarını hangi kıstasa vurduğudur. Yani birileri yemek yemeden önce tabağın resmini çekip 'paylaşıyor'sa bu paylaşımdan yoksulların karnı doymak şöyle dursun, tokların bile iştahı kabarıyorsa bu tuhaf paylaşım biçimi değildir öyküye yansıması gereken, bunun bir 'paylaşım' olmadığıdır. Bekleyip göreceğiz. Öykümü savunmak istemem. Bir ize rastlamamışsanız sadece saygı duyarım. İnsan 'anlatmaya' olduğu kadar hatta daha da önce 'anlamaya' kendi gözünün gördüklerinden başlıyor kanımca. Malum kurmaca türler bir çeşit şifreli yapılardır ve her okur verili kodları çözebildiği oranda edebi eserden estetik haz alır. Okur yelpazesi de oldukça geniş, 'Herkes kendi kabınca dolduruyor', ne de olsa... Bize düşen yerinde saymamak ve gün gün çıtayı yükseltmek... kendi çıtamızı. Tıpkı dünyaya getirdiğimiz çocukların gelişimini izlerken heyecan duyduğumuz ama sadece bir seyirci olmadığımız gibi öykümüzün de evrelerini takip etmeli. Birçok yazar kendini okumuyor zaten. Ama ben okuyorum. Daha ne kadar değişip dönüşecek hayta, merakla bekliyorum. Güray Süngü, 1976 yılında İstanbul Kadırga'da doğmuştur. İlk eserlerini Hece Edebiyat Dergisinde yayımlamıştır. Daha sonraki yıllarında Hece Öykü, Vio Edebiyat, Kaçak Yayın Özgür Edebiyat gibi dergilerde kısa öyküler yazmıştır. Güray Süngü, öykülerinde en fazla ölüm, yalnızlık ve yabancılaşma temalarını işlemektedir. Çoğunlukla zihin bölümleri ile gelişen kurgu ağırlıklı öyküleri tercih etmektedir. Güray Süngü, Düş Kesiği adlı romanını 2010 yılında yayımlamıştır. Roman Oğuz Atay roman ödülünü kazanmıştır. Yazarın son romanı olan Kış Bahçesi 2011 Türkiye Yazarlar Birliği roman ödülüne layık görülmüştür."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/mukadder-gemici-ile-soylesi", "text": "-Sevgili Mukadder, yeni kitabın; 'Nuh'un Kızı' hayırlı olsun, bahtı açık olsun. Geleneği bozmadan sana da ilk olarak; yazma serüvenin nasıl başladı ve hangi saikler seni yazının kıyılarına getirdi diye sorsam bu konuda bize neler söylersin? -Evvela amin diyeyim dualarına. Bir kaza neticesinde -evet tamamen bir kaza- Radyo TV Yayımcılığı okudum. Okula başladığımda derslere şöyle bir baktığımı hatırlıyorum. Yönetmenlik, Montaj, Halkla İlişkiler, Metin Yazarlığı-Senaryo.... Ben dedim kendi kendime, bu işlerden yapsam yapsam sonuncusunu yaparım. Hemen arkasından okulla beraber televizyonculuk başladı. Programların yapım-yönetiminde çalışırken kendi kendime senaryo yazma işi ile epey bir uğraştım. Ama Allah'ın takdiri, hepsi, istisnasız hepsi kağıt üstünde kaldı. Oradan bir yol açılmadı bana. Nasip. Hikayenin devamında kahramanımız kamu kurumunda çalışmaya başlıyor. Ve burada çalışırken bir taraftan da gayet tuhaf, gayet nedensiz bir şekilde tuhaf ve nedensiz iş yoktur kainatta, sevk-i ilahi ile diyelim buna- hikaye yazıp çekmeceye atıyor. Okuyan birkaç kişi var, biri Gülçin Durman, o da hikayeci, çok çok eski arkadaşı kahramanımızın, diyor ki bak bunlar güzel hikayeler Mukadder, sen bunları -zaten tanıyorsun televizyondan- Dergah'a, Mustafa Kutlu'ya gönder. Kendisiyle ilk telefon konuşmamızı anlatmak isterim. İki hikaye gönderdim Dergah'a, ertesi gün iş yerinde masa telefonum çaldı. Alo, Mukadder Gemici ile mi görüşüyorum? Evet, buyrun benim. Ben Mustafa Kutlu. İlk hikayende şu şu düzeltmeleri yap bakalım sen. İkinci hikaye tamam. Peki Mustafa Bey, yapmaya çalışırım. Bu arada ben bekliyorum ki ne var ne yok Mukadder, ne yapıyorsun, nasılsın filan desin Mustafa Bey. Yani ne bileyim, hem Mukadder hem Gemici, pek de öyle benzerlikle yan yana gelecek isim ve soy isim değil. En son, telefonu kapatırken soruyor Mustafa Bey, sen bizim Mukadder misin? Evet ben oyum. Tamam görüşürüz. Telefon konuşmamız bu kadar. Önce hikayelerle ilgili yorumunu söylemesini, tanış olma halini sonraya bırakmasını, konuyu uzatmamasını okuyucunun takdirine sevk edelim. Hikayemizin devamında kahramanımız, şu anda burada sorularını cevaplıyor. -Genelde bütün hanım yazarlara seslenir yıllar öncesinden sanki 'Kendine Ait Bir Oda' kitabında Virginia Woolf : Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın! diye. Sen kendine ait müşahhas bir oda edindin mi evinde bilmiyorum. Ama benim gözlemlediğim, edebi kamu içerisinde kendine ait bir duruşun, bir konumun var ve bu kendine ait özel alandan yazıyorsun sanki eserlerini. Bunu bile isteye mi yapıyorsun, kendine ait bir dünyada varolma çabanı biraz bize anlatsan. -Kendime ait bir duruşum olsun, konumum olsun, özel alanım olsun hiç düşünmediğim işler. Bile isteye yaptığım tek şey iyi yazmaya çalışmak. Ama şunu çok iyi biliyorum, dünyanın neresinde hangi dille yazıyor olursa olsun, bir yazar kendine ait duruş ve konumla, kendine ait özel bir alandan yazıyorsa, dışarıdan bakan göz böyle görüyorsa, yazar doğru bir yolda demektir, daha ne ister? Kendime ait dünyamda var olma çabam evet tam adıyla bir çaba bu, sürekli bir gayret içinde olma hali. Var olma çabamda hayatın kendisi çok daha mühim benim için. Yani evim, eşim, çocuklarım, annem babam, kardeşlerim.... Hayat dediğim bu taraf, her şeyden önce gelir. Edebiyat ve iş ise sonra. Edebiyattaki var olma çabasında çok okumak var. Çok beklemek var. Çok düşünmek var. Her sorulduğunda söylediğim gibi, yazdıktan sonra maden işçisinin fiziki yorgunluğunu hissederim bazen ben. Çalışmakta olduğum mesaili bir işim var. Hele şu son yıllarda meşgalesi çokça artan bir iş bu. Yani hepsinin aynı anda işlemesi gereken çarklarım var. Yazı çarkını da, işler tutmak kolay olmuyor her vakit. Bazen hızlı, bazen yavaş ama sürekli bir tur atmak zorunda o da. Okumak çok güzel, ne tatlı. Yazmak ise hiç kolay değil, sen de çok iyi bilirsin zaten. -Hikayeler yazıyorsun ve bunlar kitaplaşarak okurla buluşuyor. Hikaye dalında ısrarlı olduğunu düşünüyorum. Bu ısrar devam eder mi, acaba edebiyatın diğer türlerinde örneğin roman veya deneme alanında da kalemin gezinir ürünler verir misin, bu konuda nelerdüşünüyorsun? -Ben asabi ve tez canlı bir karaktere sahibim. İşler çabuk bitmeli. Roman yazmak hiç istemedim bugüne kadar. Arzu etmedim bunu. Beni sevenlerse sürekli roman yazman lazım diyorlar, piyasa böyle, canları sağ olsun. Ama iki hikaye var ki, tabiatları gereği beni romana doğru sevk ettiler, itiraf edeyim. Biri üçüncü kitaptaki Nuh'un Kızı. Ustalar zaten seziyor; Mustafa Kutlu da yayımlanınca okumuştu hikayeyi; Fırsatı kaçırmışsın, bu roman olabilirmiş pekala demişti. Diğeri Türk Edebiyatı Dergisi'nin Nisan sayısında yayımlanan Esir Şehrin Annesi adlı hikaye. Okuyanlar hikayeler böyle kalmamalı diye sıkıştırıyorlar, senaryosunu yaz, film olsun, uzat roman olsun, talepler envai çeşit. Bilmem ne olacak? Düşüncesi bile beni sıkıyor itiraf etmem gerekirse. Kendimi bir hücreye kapatılmış gibi hissediyorum, roman da senaryo da ne geniş imkanlara sahiptir halbuki. Bir de dönem işi, 12. yy'da geçiyor, okumak ve araştırmak en hafifinden altı yedi ay demek. Allah yardımcım olsun! Deneme yazıyorum, kitaplar, olaylar, insanlar hakkında... Zaman zaman yayımlanıyor dergilerde. Önceleri zor gelirdi, giderek daha çok seviyorum böyle yazılar yazmayı. -Mustafa Kutlu'nun senin yazın dünyanda önemli bir yeri olduğunu biliyoruz. Yazdığın hikayelerde de bu yakınlık kendini ele veriyor. Biçim ve biçem olarak olsun, anlatımda canlılık ve hayatın damarlarından büyük bir heyecanla akıp gelen kahramanların hikayelerini anlatırken de bu benzerlik göze çarpıyor. Mustafa Kutlu'nun senin yazın dünyana katkısı nasıl olmuştur, bize bu konuda neler söylersin? -Bir yazar Mustafa Kutlu'ya benzetiliyorsa daha ne ister diyeyim bu soruya da. İltifat kabul ederim, bir ustaya hele Mustafa Kutlu'ya benzetilmek kalemime bir madalya takmak demektir, iftihar ederim ancak. Her şey bir yana, onun yaptığını kaç kişi yaptı, yani şark hikayeciliğinin anlatım tarzına bugünden, bu zaman diliminden dümen kırmayı kim akıl etti daha önce? Ama asıl soru bu da değil, kim bunu yapmaya cesaret etti? Ahmet Hamdi Tanpınar Beş Şehir 'de Erzurum'da bir kahve anlatır, o eşsiz ifadesiyle hayal ve harikuladeden nasibini almaya gelen dinleyicilerden bahseder. O ne şahane bir anlatımdır, o ne efsunlu bir dinleme halidir, mest olur insan okuduğunda. İşte o tat var Mustafa Bey'in hikayelerinde. Mustafa Kutlu'nun benim hikayelerime çok katkısı olmuştur, bu uzun uzun anlatılacak bir katkı. Çünküçoğu yazar onun söylediklerini kalemlerine bir müdahale olarak görüyormuş meğer, sonradan anladım ben bunu. Mesela bir hikaye yazmıştım, ilk yazdığım hikayelerden birinde övgü cümleleri beklerken -çünkü genellikle böyle olurdu- baştan yaz, sadece şu paragraf kalsın, geri kalanın tamamını at, baştan yaz dedi. 3-4 sayfa atılacak yani, Oturup tekrar yazdım. Sonra çok inandığım ve çok sevdiğim başka bir hikaye için de; Her şey tamam, her şey çok güzel ama final böyle olmaz dedi, finali değiştir dedi. Ben hikayeyi o hali ile hangi dergiye göndersem yayınlanırdı, bundan çok çok emindim. Göndermedim, yeni bir final eklemek için yazın ortasından kışın ortasına kadar uğraştım. Mustafa Bey'in direksiyona dokunuşları her hikayede oldu mu, tabii ki hayır. Yol buyunca, her virajda, her tümsekte, her hikayede oluyorsa ortada bir problem var demektir zaten. -Söyleşiye başladığımdan bu yana hep 'hikaye' diyerek sorularımı yöneltiyorum. Tartışılan bir konu; 'hikaye' ve 'öykü' ayrımı noktasında bize neler söylersin, senin yazdıkların hikaye mi? -Hikaye efendim, baştan sona hikaye, sadece hikaye, hep hikaye çünkü hepsi hikaye! Ben hikaye yazıyorum. Kafam çok net. Hikaye ve öykü ayrımı nedir, anlayamıyorum ben. Fransızcada var mı böyle bir ayrım? İngilizcede? Çok modern yazıyoruz o yüzden öykü diyoruz, acayip fantastik yazıyoruz öykü diyoruz, bana mesnetsiz geliyor. Elin adamları niye yeni ad vermiyor yahu modernliği icad etmişken? Ama bu ben bağnazın tekiyim demek de değil. Vay sen nasıl öykü dersin kavgası çok gereksiz, çok anlamsız. Artık yerleşmiş bir isim öykü. İsteyen istediğini desin. Ama ben demem. Çünkü öykü kelimesinin ortaya çıkışında bir kasıt var, beni ait olduğum kökten koparma kastı. -'Nuh'un Kızı', kitaptaki ilk öykü aynı zaman da kitaba da adını vermiş. Dingin, duru bir anlatımla devam eden hikayenin sonunda derin bir ironi yakalıyor okuru. Bu bağlamda soracak olsam, 'Nuh'un Gemisi' yaşadığımız çağda, ahir zamanda da var mı sence, bu gemiye binmeye çalışanlar hakkında bize neler söylersin? -Hepimiz o gemiye binmeye çalışıyoruz. Her devrin bir tufanı var. O kıssalar bunun için anlatılıyor Kur'an'da. Çağ, zor bir çağ. Çoluk çocukla uğraşmak, onları insan etmek çok zor. Çeldiriciler insanlık tarihi boyunca hiç olmadığı kadar sayıca çok ve kuvvetli. Allah yardımcımız olsun. Tufan çeşit çeşit. Evde ayrı, işte ayrı, sokakta ayrı. Hepsi birer sembol; Nuh, tufan, gemi. Denk düştü kalemime, hamdolsun. -'Hak Edilmiş Bir Ölüm' hikayesi yakın zamanda yaşadığımız travmatik acılara bizi sürükleyen, toplumsal anlamda bizi ihanetlerle yüzleştiren darbeyi anlatıyor. Sen bu konuyu, Anadolu'dan kopup gelen iki kardeş üzerinden, ana-baba duyarlılığı ve safiyetini, düş kırıklığını, yaşanan travmayla o ana babanın eşsiz acısını ve teslimiyetini hikayende duyarlı bir hüzünle harmanlayarak anlatmaya çalışıyorsun. Bu hikayeyi kaleme almak zor oldu mu senin için? -Çok zordu o hikayeyi yazmak. Çünkü millete ihanet edenin cezasını vermek gerekir, kardeşin bile olsa. 15 Temmuz'dan kısa bir süre sonra yazmaya başladım, altı ay sonra bitti. 15 Temmuzun üzerimde derin bir etkisi oldu. Yaralandım. Bu ihanet, beni daha fazla asabileştirdi, tahammülümü azalttı. Yakınlarıma, arkadaşlarıma değil, devlete, millete kast eden davranışlara. İç güdülerimi aklımın önüne koyuyorum artık. Yayınlanmadan önce hikayeyi okuyanlardan biri, sonu ağır olmamış mı dedi. Yok dedim, ihanetin cezası tarih boyunca hiç değişmedi. -'Ameliyattan Önce' hikayen aile içi iletişim, anne baba evlat duyarlılığı etrafında kurgulanmış. Ölüm öylesine yakın kahramana. Acaba modern ve post modern dağılmalar yaşayan insanlığa her an ona kadar geriye saydığını yaşıyor olduğunu hissettirmek için mi kaleme alındı bu hikaye diye sorsam bize neler söylersin? -Babacığım çok sağlam bir adamdır. Ruhen ve fiziken inanılmaz kuvvetli, devrilmez, yıkılmaz, engellenemez. Artık yaşlandı. Hastanede yattı bir keresinde. Onu öylece görünce, aman Allahım dedim babam nasıl hasta olur? Kuvvetli, sağlam bir babanın hastalığını anlatma fikri oradan çıktı. Anlattığım başka bir adamdır elbette. Hiç öyle modern, postmodern dağılmalar peşinde değildim. Hikaye daha doğrusu edebiyat böyle kuvvetli bir şey işte, her okurun kavrayışıyla bambaşka anlamlara bürünen bir zenginlik. Tatlı, güzel, bir parça hüzünlü bir aile hikayesi yazmaktı derdim. Baba olma hali. Aile, o bütünlük, çok mühimdir çünkü benim için. -'Hür Bir İnsan', 'Yıldızlar Kadar Uzak' ve 'Dönüş' hikayelerinde kahramanların yüzeysel yaşantılarından ziyade yüreğindeki eşsiz seferlere doğru sanki kalemini yolculuğa çıkarmış ve o seferlerden de nice zengin yaşanmışlığı veya yaşanmamışlığı, pişmanlığı, kini, öfkeyi, tövbeyi, duayı dışa vurmaya çalışıyor gibisin? Bu yazınsal arayışa kabuktan öze doğru biryürüyüş, özde olanı gösterme çabası da diyebilir miyiz? -İlk kitaptan sonra korkmuştum ben biraz. O vakitlerde biraz bocalamalar, boğulmalar yaşıyordum yazmakla ilgili. Yazmazsın olur biter noktasına sık ziyaretlerim vardı. Elimde fersiz bir fener, satırların arasında kendi dilimi arıyordum. Birinci kitapla ikinci kitap arası uzundur bu yüzden. Bir taraftan da sürekli okuyorum. Yazar dediğin daha baştan, en baştan bir niyetle başlıyor. Kimi diyor ki sen bu aptal dünyaya fırlatılıp atılmış bir varlıksın, kimsenin umurunda değilsin. Zaten Tanrı yok. Varsa da çok zalim. Yaşamak boş bir iş, var olma anlamsız. Cümlesine haşa! Ben karşı taraftayım. İnancım var. Kendi dilimi bulma arayışına bu haller eklendi, yazmak, dert oldu bana. Hasılı, özde olanı gösterme çabası veya yazınsal arayış dediğin, iyi yazarak davamı gütmeden ibaret yani benim için. Her cümle en yukardaki bu niyete bağlı. -'Dayan ve Çok Yaşa' hikayenle, hemen yanıbaşımızda yaşanan insanlık dramına, Ortadoğu halklarının yaşadığı tarifi imkansız acılara da yer veriyorsun. Sinema dilinin de imkanlarını kullanarak adeta yaşanmışlık okurun gözünde öylesine canlı ve dinamik. Sence yaşanan bu acılar yeterince edebi kamuda yer aldı mı? Bu konuda bize neler söylersin.? -Canlı ve dinamik diyorsun inşallah öyledir. Dünyanın bu sıkışmış hali yeni bir çağın eşiğinde olduğumuz hissini veriyor bana. O yüzden bu savaş bir gün bitecek, o vakte kadar dayan ve çok yaşa diyorum. Suriye'deki savaşın edebi kamuda yeterince yer alıp almadığını ise bilmiyorum. Elimden geldiğince takip ediyorum ama yetişemiyorum. İnşallah hakkıyla, çokça yazmışızdır, çokça okunmuştur, temennim bu. Ama çok büyük bir nitelik meselemiz var. Sabahtan akşama kadar hikaye yazalım, film çekelim, çizelim, boyayalım, nitelik olmadan ne işe yarar? Hamaset olmasın, didaktik olmasın, hakiki olsun, dert bu, bütün derdim bu. -Söyleşi için teşekkürlerimizi sunuyoruz. Kaleminize yüreğinize bereket diyoruz sevgili Mukadder... -Ben de teşekkür etmek istiyorum. Zaman zaman röportajlar veriyorum. Bazen maksadın, değil okurda daha soruyu soranda hasıl olmadığını görüp üzülüyordum. Bu sefer mutlu oldum doğrusu. İşin mutfağından gelmenin tesiri belli, bu sorular için asıl ben teşekkürlerimi sunuyorum. 1974'de Çankırılı bir ailenin çocuğu olarak, İstanbul'da dünyaya geldi. İstanbul Üniversitesi Teknik Bilimler Meslek Yüksek Okulu Radyo-TV Bölümü'nü, daha sonra da işletme fakültesini bitirdi. Üniversite ile birlikte 1994'te Kanal 7 televizyonunda çalışmaya başladı. 2001 yılına kadar ağırlık olarak belgesel, kültür-sanat programları olmak üzere yapım, yönetmen, metin yazarı olarak farklı programlarda görev aldı. 2003 yılından itibaren İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi/İSKİ Basın Yayın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğünde çalışmaya başladı. Hikayeleri ilk olarak Dergah Dergisi'nde yayımlanmaya başladı. \"Asla Pes Etme\" adlı ilk kitabı 2011'de yayımlandı. Asla Pes Etme ile Türkiye Yazarlar Birliği Hikaye Ödülü'nü ve ESKADER tarafından verilen yılın hikayecisi Ödülü'nü aldı. Kadınların Şehirleri, Yazmak ve Yaşamak, Sessiz Harfler, Korkut Ata Ne Söyledi, 28 Şubat'a 28 Öykü kolektif kitaplarında yer aldı. Dergah Dergisi'nin dışında, Hece, İtibar, Dil ve Edebiyat dergilerinde de hikayeleri yayımlandı. Lise öğrencilerine yönelik yazarlık okulunda atölye dersleri verdi.. İkinci kitabı \"Kar Makamı\" 2016'da, üçüncü kitabı \"Nuh'un Kızı\" 2017'de Dergah Yayınları tarafından yayımlandı. Evli ve üç çocuk annesidir. 1971 Reşadiye Tokat doğumlu yazar Lise ve Üniversiteyi İstanbul'da bitirdi. Kısa süre muhabirlik ve öğretmenlik yaptı. Bağcılar ve Bahçelievler Kültür Mdlüklerinde görev aldı. Pamuk Şekeri Çocuk Dergisi'nin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Edebistan Sitesi'nin söyleşi editörlüğünü bir süre sürdüren yazar İstanbul Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/mukadder-gemici-ile-soylesi-1", "text": "Eyvah ki eyvah! Bir cevap yok çünkü cevaplar var; iyilik, vicdan, tevekkül, umut, gerçeklik... Çaresiz hatta panikle bakıyorum aynaya. Cevap ararken iyice giriftleşti her şey çünkü. Söyleyeceğini söyleyip aynada görüntüsü kayboluyor okurun. Ama dur kaçma, gitme, birinde karar kıl. Hangisi? Peşine düşüyorum. Kayıveriyor elimden. Kahkaha atıyor giderken. Oynuyor benimle. Ha ha ha!.... Hiçbiri, anlamadın mı hiçbiri! Bir sırrın içinde alay ediyor aynalar artık. Birinin önünden diğerine atıyorlar beni. Kah şişman gösteriyor, kah uzun, kah zayıf, eciş bücüş, ışıklı, loş, karanlık, çok güzel ve çok çirkin... Hangisiyim ben? Gerçeğim hangisi benim? Biri, bir tanesi hakikat ama hangisi? Birinden ötekine koşuyorum, hikayelerimi o aynalara tutuyorum. Yarım yamalak yansıyor. Renkler renk, şekiller şekil değil.... Yoruldum, bulamadım, ne anlatacağım, ne yazacağım ben şimdi? Susuzum, açım, güneş de battı. Nereye gideceğim? Hiç kimsenin yazmayacağı bir masal kahramanıyım artık, aynaların sırrı içine hapsoldum, hani evim, hani kalemim kağıdım? Nihayet yüzümdeki ve ellerimdeki kırışıklarıma bakıp, bir ayna acıyor bana. Parlıyor, fısıldıyor, içinden bir el uzatıp davet ediyor karşısına. Bilimkurgu severim oldum olası. Bize altın tabaklarla, şatafatlarla sunulan bilimkurgu hikayelerine öyle yağma yok demek için yazıyorum saydıklarına benzer hikayeleri. O robotlar senin dediğin gibi olmayacak, olmamalı, olmasın davası benimki. Ruhsuzluk içinde ruh arayışı diyerek anlaşalım. Farkında olmadan toplaman lazım, başka türlü olmaz ki. On yıl önce gördüğün, duyduğun bir söz, bir manzara, bir hal bir bakarsın bugün bir cümle ile girivermiş metne. Kendi halinde bir akışla olması lazım ama bunun, öbür türlüsü işe yaramaz. Roman yazmayı beceremiyorum. Çok açık ve net olarak yazarak duyurmuş olayım. Ha denedim mi, ondan da emin değilim açıkçası. Bazı hikayelerimi roman sandım uzatırsam. Uzattım mı? Uğraştım mı? Hayır. Bahanelerim çoktu daha önce ama artık, benim hayatımın fiziki şartları mı müsait değil, benim düşünme biçim mi, yazma tekniğim mi bilmiyorum. Roman isteyenler dua etsinler, ol denilince olur çünkü. Aynı söyleşide şu cümleler de var; Vay sen nasıl öykü dersin kavgası çok gereksiz, çok anlamsız. Artık yerleşmiş bir isim öykü. İsteyen istediğini desin. Ama ben demem. Çünkü öykü kelimesinin ortaya çıkışında bir kasıt var, beni ait olduğum kökten koparma kastı. Ben böyle düşünüyorum. Dilim döndüğünce hikaye demeye devam ediyorum, daha fazla kullanılmasından dolayı benim dilim de bazen öyküye kaçıyor. Öykü ve hikaye farklıdır deniyor, ben aradaki farkı bilemiyorum, anlayamıyorum. Gerçekten anlamıyorum. Yüz yıl öncesinden örnekle Ömer Seyfettin'in yazdığı hikayedir, Mukadder Gemici'nin yazdığı öyküdür deniyorsa, bu bana anlamsız geliyor. İç monolog moderndir deniyor, hikaye anlatılır, öykü ise anlatılamaz deniyor. Samimiyetle söylüyorum, benim buna da aklım ermiyor. Hikaye mi öykü mü ikileminin bir gündemi olduğunu sanmıyorum, ona da cevap vereyim. Bir gündem yok ama benim daha önce bu soruya verdiğim cevabın netliği nedeniyle, bana sık sık soruluyor. Tekrar edeyim bu vesile ile; Türk modernleşmesinde bir entelektüel çevre vakti zamanında, kısa anlatıma hikaye yerine öykü demeye başlamış, bu kullanılmaya başlanmış, kamusal gibi, kanıt gibi, olasılık gibi yaygınlaşmış, hemen herkes tarafından kabul görmüş. Ancak ben hikaye demeyi tercih ediyorum. Konu kapanmıştır. Öyle mi yapıyor muşum? Bir keresinde de günahkara müsamahakar davrandığımı söylemişlerdi. Şefkat hepimize lazım. En çok da yaşayanlara geçsin diye yazdığımız, yaşamayan kurgu kahramanlara. Hem şefkat ne güzel bir kelime! Aferin bana becerebiliyorsam. Uyandırıyor, koruyabiliyor ve sağlıyor muymuşum? Gülmeyin şimdi bana böyle yazdım diye. İlk okur tepkilerini -Kaf Dağı'nın ardında, altın kafeslerde sakladığım ilk okurlarım var benim, onlara okutuyorum önce- nasıl korkuyla beklediğimi bir bilseniz, bunu böyle sormazdınız. Altın kafes üstündeki efsunlu perde kalkar, bir kağıt uzatılır birkaç çift göze. Beklersin neticeyi, işte güçte, evde uğraşırken. Telefona bakarsın, ne yazdılar ne söylediler diye. Abuk subuk bir sürü mesaj vardır da Kaf Dağı'nın ardından mesaj yoktur. Süklüm püklüm beklersin. Eşim mesela biri, onu markette canından bezdirecek listeyi söylerim de, boğazım tıkanır, dilim tutulur okudun mu baktın mı diye soramam. Öyle ayağımda pranga şakırtılarıyla bekler dururum. Men çi guyem tamburem çi guyet diye Farça bir deyim var, ben dedim tamburum ne söyledi, siz ne söylediniz ben ne dedim? Okura geçen şeyler, sıcaklık, yaşanmışlık, vallahi bilmiyorum. Bir sır saklamıyorum. Formülünü bulan varsa bana da yazıversin ölmüşlerine rahmet. Olumlu etkisi şöyle, hayatın daha içinde yer alıyorsunuz diyeceğim ama edebiyat tarihindeki bazı yazarlara bakınca bu tezim çürüyor. Jane Austen mesela, küçük bir kasabada, öyle kendi halinde yaşayan bir kadın ama romanlarındaki zeka, espri, kadın-erkek, aşk-evlilik tahlilleri hala parmak ısırtır. Olumsuz etkisi, e iş çok diyeceğim, bu sefer de Tarık Buğra, Kemal Tahir gibi hayatları boyunca öyle çok rahat imkana kavuşamamış ama iz bırakmış büyük yazarlar tezimi yerle yeksan ediyor. Ama ev işleri, beni işten daha fazla yoruyor itiraf etmem gerekirse. Nasıl bir kara değirmendir hala anlamadım. Başta anacığım olmak üzere, bütün ev hanımlarının önünde saygıyla eğiliyorum. Hayatımın, evimin tam ortasından enteresan bir tespit paylaşayım bu konuda. Kızım, küçücük çocuk bence, geçenlerde şu mealde bir şey söyledi; bence dedi sen o yoğunluk içinde yazabiliyorsun. Cevap vermedim, hatta tabi canım falan diyerek işimin gücümün çokluğundan dem vurdum gene üstten üstten. Ama sonra şöyle bir düşündüm, dedim galiba çocuk haklı. Mesaiydi, vakit vardı, yoktu derken, yormayayım okuru. Bazen kendimi Atla Gel Şaban filmindeki karaktere benzetiyorum diyorum arkadaşlara da gülüyorlar bana. İşe yetişmem için koştur koştur durağa gitmem, tıkış tıkış bir minibüsün içinde olmam lazım, arkamda insanların vır vır konuşması gerek, tepemde istavrit, işkembe mumbar karışımının kokusu.... İşte orada acayip bir müzik eşliğinde hep tutan at yarışı tahmini yapıyor ya Niyazi, benim de o anda tutan bir hikaye yazmam lazım, hayat o yolda akıp giderken.... 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/munir-ustun-un-ulusal-yayincilik-kongresi-ndeki-konusmasi", "text": "Yayıncılık sektörü kültürleri birleştiren rengarenk bir gökkuşağı niteğindedir. Diğer bir deyişle yayıncılık sektörü entellektüel merkezin temelini oluşturmaktadır. Yayıncılık gelişmiş ülkelerin en önemli unsurlarındandır. Yayıncılık iğneyle kuyu kazmaktır. İyi yayıncılar tutkuyla iyi edebiyat ve iyi kitap yayımlayan inatçı ve sabırlı insanlardır. Cumhuriyetin ilk yıllarında hemen her alanda olduğu gibi yayıncılık sektörü de ağırlıklı olarak devlet eliyle yapılmış ve gelişmiştir. 1960'ların özgürlük havası hiç kuşkusuz edebiyat ağırlıklı kültür yayıncılığımızıngelişmesine neden olmuştur. 1990 sonrasında yaşanan gelişmelerle yayıncılığımız ivme kazanmaya başlamış. Bu dönemde masaüstü yayıncılık ve baskı teknolojilerinin gelişmesi bu ivmenin en önemli etkenlerinden biri olmuştur. Doksanlı yıllar, büyük sermayenin kısmen yayıncılık alnına girmesinin yanı sıra batıdaki gibi modern kitap mağazalarının açılmasıyla beraber yayınlanan kitap başlık sayısı ilk defa 10.000 leri yakalamıştır. 2000 li yıllarda Türk yayıncılarının dünya yayıncılarıyla entegrasyonu gerçekleşmeye başlamış. Yayıncılık sektörüne çağdaş bir bakış açısı hakim olmuş ve yeni yayınevleri kurulmuştur. Teknolojik gelişmeler yaygın bir şekilde kullanılmaya başlanmış. Kısaca yayıncılık hızlı bir gelişim göstermiştir. Kültürlerarası diyaloğun sağlanmasında kitabın önemli bir işlevi vardır. Bu özellik manevi açıdan da ulusları birbirine yaklaştırır. Biz hem doğu kültürünü hem de batı kültürünü birlikte yaşamış bir ülke olarak, uluslararası diyaloğu sağlayabilecek Kültürel-Coğrafi ve Siyasal birikime sahibiz. Bu birikim 21. Yüzyılda Türkiye coğrafyasında kendini göstermektedir. Son yıllarda Kültür Bakanlığı ve Sivil toplum kuruluşları arasındaki yönetişim ilkesi bizlere ulusal ve uluslar arası alanda başarılar getirmiştir. Bu işbirliğinin oluşmasında ve gelişmesinde büyük katkıları olan başta kültür bakanımız Sayın Ertuğrul Günay'a, Kültür Bakanı Müsteşarı Sayın, İsmet Yılmaz'a Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürü Sayın Aytekin Yılmaz'a ve Genel Müdür yardımcımız Sayın Ümit Yaşar Gözüm'e yürekten teşekkür ediyoruz. Yayıncılık alanında yeni kurulan sivil toplum kuruluşları bizlere güç vermektedir. Çevirmenler Meslek Birliği, Yayıncılar Meslek Birliği, Basım Yayın Meslek Birliği ve diğer sivil toplum kuruluşlarının faaliyetleri takdire şayandır. Son yıllarda telif ajanslarının sayısındaki artış da sevinç verici bir gelişmedir. Özellikle genç yazarlarımızın yazdığı kitapların hem içerik hem de satış olarak karşılık bulması; Elif Şafak, Murathan Mungan, Murat Gülsoy, Nazan Bekiroğlu, Sema Kaygusuz, Şebnem İşigüzel, İskender Pala ve Aslı Erdoğan'ın başarıları ülkemizde edebiyata olan ilgiyi artırmaktadır. Ayrıca edebiyatımızın yapı taşları Ahmet Hamdi Tanpınar, Nazım Hikmet, Necip Fazıl, Mehmet Niyazi, Mustafa Kutlu, Yakup Kadri, Reşat Nuri Güntekin ve Adalet Ağaoğlu'nun yarattığı etki bizlere güç vermektedir. 2008 yılında 35.000 yeni başlıkta kitap yayımlayan yayıncılarımız bir çok Avrupa ülkesi ile yarışır haldedir. Türkiye'de kitap çeviri oranının %35 civarında olduğunu ve ülkemiz okuyucularının global seslere açık olduğunu bilmemiz yayıncılarımız için önemli bir veridir. Evet küçük bir girişten sonra, biraz da hayallerimizden söz etmek istiyorum. Yayın sayısı yıllık 250.000 yeni başlık olan büyük bir sektör, Cirosu 10 milyar avro'yu geçen bir yayıncılık endüstrisi, Ülkenin her yerinde kitabevleri açılmasını özendirici teşvikler getirilmesi, Okuma alışkanlığı üzerine kurulmuş bir eğitim sistemi, Kreşlerden başlayarak, İlköğretim, Lise, Üniversite ve Halk kütüphaneleri tarafından sarılmış bir Türkiye, Reel sektör içerisinde tanımlanmış bir Yayıncılık Mesleği, Yayıncılık sektörünün istatistik verilerinin kayıt altına alındığı bir sistem, Yatırım gücü artmış bir yayıncılık sektörü, Yayıncılık mesleğine nitelikli personel sağlamak için yüksek eğitim düzeyinde mesleki ve teknik eğitim olanakları sağlanmış üniversiteler, Reklam verirken kara kara düşünmeyen büyük bir sektör, Yazar ve sanatçının hakları korunma altına alınırken yayıncılık mesleğine yatırım yapmış ve yapacak olanların önünü açan, yayıncıların da haklarını koruyan yeni bir Fikir ve Sanat Eserleri kanunu, Yazar ve Yayıncıların yazdıkları ve yayınladıkları kitaplardan dolayı yargılanmadıkları özgür bir ülke, Korsan yayıncılığı önlemek amacıyla bandrol ve sertifika zorunluluğu olmayan bir yeniden yapılanma, Korsan yayıncılığın neden yapıldığını sorgulayan yayıncılar, Korsan yayıncılığa karşı irade koyabilen emniyet, maliye ve belediye güçlerimizin etkinliği, Korsan yayıncılığa karşı etkin ve caydırıcı karar alabilen bir yargı sistemi, İyi Düşünce ve Güzel İfade Özgürlüğü ödüllerinin verildiği bir sektör, Üniversite yayınevleri dışında Özel yayınevleri tarafından kitapları yayımlanan ve ödül alan Akademisyenlerin eser verdiği bir özgürlük ortamı, Fotokopi yoluyla çoğaltmaların yapılmadığı Üniversitelerimiz ve okullarımız, Öğretmenlerin Öğrencilerine rahatça kitap tavsiye edebildiği özgür bir eğitim sistemi, Öğrencilerimize kitap sağlarken yayıncıyı, dağıtımcıyı ve kitapçıyı mağdur etmeyen, ders kitabı yayıncılığını özel sektöre bırakmış bir Milli Eğitim Bakanlığı, Erkeklerin okuyucu, kadınların yayıncı olduğu bir Türkiye, Yayıncılarla birlikte ortak üretim yapan Belediyeler, Odalar, kurum ve kuruluşlar, Kitabın promosyon malzemesi olarak dağıtımının yapılamayacağının yazılı medya tarafından kabul edilmesi, Yayıncının fatura keserken %8 fatura alırken %18 gibi dengesiz oranlardan arındırıldığı bir mali yapı, Üreten insanlara Yazar ve Çevirmenlere getirilmiş vergi muafiyetlerinin olduğu bir maliye sistemi, Kültür Bakanlığı, İTO ve İBBB nin katkılarıyla açılışının yapıldığı KİTAP KENT projesinin hayata geçmesi, Dijital yayıncılığı anlamış ve onunla senkronize olabilmiş bir yayıncılık sektörü, Frankfurt'a, Londra'ya ve dünyanın diğer kitap fuarlarına öz sermayeleriyle katılan yayınevleri, Uluslar arası Tüyap kitap fuarına katılan 70 ülke, Türk Edebiyatını Dışa Açan ve yaptığı kitap telif satışlarıyla holdingleşmiş ajanslar... Frankfurt da, Paris te, New York ta, Tokyo da, Şam da ve dünyanın önemli şehirlerinde faaliyet gösteren Yunus Emre Kültür Enstitüleri, İnanın çok şey istemiyoruz... Bu potansiyel bizlerde var..."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/murat-k-murat-ile-soylesi", "text": "Aslında ilk dergicilik deneyimimin mazisi ortaokul yıllarına kadar uzansa da Yumuşak Ge'nin belli bir ciddiyetle mutfağında yer aldığım ilk dergi olduğunu söyleyebilirim. Elbette o yıllarda yazdığım öyküler hatta ufak ufak hazırladığım bir dosya da vardı. Klişe olacağını bilmesem o dosyayı yaktım diyeceğim. Yakmadım tabi ki. Hatta silmedim bile. Muhtemelen eski bilgisayarların birinde öylece bekliyorlar. Ancak bugün olduğum yerden bakınca hemen hepsini pek çok açıdan yetersiz buluyorum. Dürüst olmak gerekirse ilk öykü kitabım için biraz fazla beklediğimi düşünüyorum bazen. Yumuşak Ge'den sonra kurmacadan uzaklaştığım, daha doğrusu yazmaktan çok okumaya yöneldiğim bir dönem oldu. Belki ilk kitabın gelmesini geciktirdi bu süreç ama bir yandan da her şeye uzaktan, sakin bir kafayla bakmamı sağladı. Hasılı bekleyen var mıydı bilemem ama söylediğin gibi ancak demlendiğine inanmayı tercih ediyorum. Kıps kıps Bir milattan ya da kolayca tanımlayabileceğim bir eşikten bahsetmek çok güç. Kendimi bildim bileli spekülatif kurgu sınırlarında kabul edilebilecek metinlere yakınlık duyuyorum. Sadece edebiyat da değil. Bir diziye başlarken ya da bir film seçerken önce buralara bir bakmadan geçemiyorum. Ancak mesele sadece okumayı sevdiğim türden metinler yazmak değil. Bilimkurgu, fantazya ve büyülü gerçekçiliğin hikayenin muhatabında güçlü etkiler bırakması adına son derece etkili enstrümanlar olduğuna inanıyorum. Bu biraz da hikayenin işlevinin gerçekleşmesi ile alakalı sanırım. Bir özne olarak dünyanın geri kalanından ayrıştığımız andan itibaren kendimizi ve dünyanın geri kalanını hikaye ederek tanıyor, anlıyor ve bir bakıma yeniden inşa ediyoruz. Hasılı aslında hikayelerle düşünüyoruz. Burada hikaye derken edebi bir form olarak öyküden değil tahkiyeden bahsediyorum. Dolayısıyla hikayelerin hem bireysel hem de kolektif bilincimiz/bilinçdışımızın şekillenmesinde doğrudan etkisi var. Ancak sözlü kültürden yazılı kültüre geçiş ve beraberinde getirdikleri hikayelerle kurduğumuz ilişkinin doğasını da çarpıttı. Arkaik insan için bu ilişki daha dolaysız ve saftı. Çünkü dinlediği hikayeleri içinde yaşadığı gerçekliğe dahil etmesi çok daha kolaydı. İster ruh diyelim, ister özbenlik isterse psike içimizde, çok derinlerde bir yerlere işlenmiş ve hikayelerin harekete geçirebileceği bir takım kodların olduğuna inanıyorum. Yani insanın bir fıtratı, yaradılışı var. Ne ki bugün zihinleri pozitivizm ve rasyonalizmle zehirlenmiş insanlar olarak onlarla eskiden olduğu gibi güçlü ve saf bir ilişki kuramıyoruz. Çünkü tırnaklarını sözüm ona katı gerçekliğe geçirmiş, duyduklarına akla yatkın bir açıklama aramaktan asla vazgeçmeyen o canavarı teskin etmek zorundayız. Ya bildiğimiz gerçeklik ile bağları tamamen koparıp farklı bir gerçeklik kurgulayarak yani fantazya ile ya da onu bir takım bilimsel açıklamalarla kandırarak yapabiliriz bunu. İşte tam da burada spekülatif kurgu adeta okurun zihnine yapılan bir yarma harekatı olarak son derece etkili. Aslında tüm bu tanımların anakronik bir yanı var. Sözün özü içimizdeki bir dürtünün; bugün spekülatif kurgu ile daha doğrudan ortaya çıkan kadim anlatı unsurlarını, mitleri, masalları ve efsaneleri aradığına inanıyorum. Çünkü zaman, içinde yaşadığımız dünyanın en akıl almaz fenomenlerinden biri. Zamanın doğası benim için hem kafa karıştırıcı hem de büyüleyici olmuştur. Bizler için zaman tek boyutta hatta tek doğrultuda deneyimlediğimiz bir unsur. Belki de yaratılışımız ancak bu tür bir deneyime elverişlidir. Yine de mekan gibi zamanın da birden fazla boyutu olabileceğini ya da zamanı doğrusal değil döngüsel hatta bambaşka bir örüntü ile deneyimlemenin nasıl olacağını hayal etmeden yapamıyorum. Zamanı tarihselliğe indirgemek, onu parçalara ayırıp tanımlayabileceğimizi düşünmek aydınlanmanın bir diğer yanılgısı. Fakat aydınlanmanın bağrından çıkıp yetişmiş görelilik teorileri gösterdi ki zamanın doğası sandığımızdan daha büyüleyici. Belki de bu ironi ve çelişki bana çekici geliyor. Bilemiyorum. Ancak zamanın -daha doğrusu onu başka türlü anlamaya ve deneyimlemeye dair arayışların- öykülerimin önemli bir aktörü olduğunu söyleyebilirim. Öykünün bilhassa günümüz koşulları için ideal formlardan biri olduğunu düşünüyorum. Bunu böylece söylerken belli güdülerle yazdığımın düşünülmesini istemem. Gel gelelim öykünün kıvraklığı hoşuma gidiyor. Benzetme biraz garip olacak ama öyküyü fazla kalabalık olmayan, etkili ve dinamik bir atlı birliğe benzetiyorum. Roman daha yavaş -belki azıcık da hantal- ancak kararlı adımlarla ilerleyen, ağır zırhlara bürünmüş, kuşatma makineleri ile donanmış bir ordu gibi. Kesinlikle daha güçlü, ciddiye alınması gerekiyor ama bir yerden bir yere sürmek için de aynı derecede güçlü nedenlerinizin olması lazım. Diğer yandan azıcık romantikleşmeyi göze alarak öykünün günümüzde, kadim hikaye anlatıcılarının yaptığı şeye en yakın form olduğuna da inanıyorum. Buna rağmen bir gün bir roman yazmak ister miyim? Kesinlikle evet. Ancak tıpkı ilk öykü kitabımda olduğu gibi, acele etmeye niyetim yok. Her ne kadar zihnimi kurcalayan meselelere öykülerimde yer vermeyi sevsem de kullandığım bazı enstrümanlara mahkum olmayı istemiyorum. Kitaptan sonra kimi öykülerin muhatabında hiç tahmin etmediğim kapıları araladığını gördüm. Bu hem sevindirici hem de cesaret vericiydi. Öte yandan zaman zamanda öykülerin içerdikleri bazı unsurlara indirgendiği de oldu. İnsanları suçlamıyorum. Nihayetinde edebiyat kamumuzun sık karşılaşmadığı türlere yaklaştığımı kabul etmeliyim. Fakat sözünü ettiğim unsurlar hikayenin önüne geçiyorsa bu anlatıcı olarak benim kabahatimdir. Elbette ne yazacağıma tepkilere göre karar vermeyeceğim ancak eleştirilere kulak tıkamak da doğru değil. Hasılı aramaya devam edeceğim sanırım. Öyle umuyorum en azından... Çünkü oldum demek aslında gerilemeye başlamak, daha vahimi bunun farkında olmamaktır. Sanırım bir astronomi kitabı yazmanın bana nasip olması biraz da söylediğin gibi pek fazla yerli yazarın olmamasından. Şimdi o insanları biraz daha iyi anlıyorum. :) Esasen mesele üniversite eğitimini bu alanlarda almış olmaksa- fizikçi değilim. Fakat neredeyse 5-6 yıl boyunca ciddi bir disiplinle fizik kitapları okudum. Mikro ölçeklerden makro boyutlara fizik hakikaten büyüleyici bir bilim. İnsanın kainata bakışını ciddi anlamda değiştiriyor. Nasip olursa bilhassa biraz daha genç okurlar için bu tür çalışmalar hazırlamaya devam etmek istiyorum elbette. Yazdıklarım birkaç kişinin bile bu alanda daha doyurucu kitaplara geçmesine vesile olursa ne ala. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/murat-pay-ile-soylesi", "text": "Güzel bir soru. Farklı tabi. Hareketin film şeridine sığabilmesi konusunda ortak bir noktada buluşabilirler. Ama tahmin ediyorum ki Lumiere kardeşler hareketi, film şeridi içinde hapsetmeye odaklı bir tavırla yola çıktılar. Ahmet abi ise hareketin film şeridi sınırlarındaki özgürlüğüne atıf yapmıştı. Lumiere'ler, hareketin film şeritleri arasındaki sıkışmışlığının bir tahakküm kapısını aralayarak güç gösterisine dönüşmesinin büyüsüne kapılmışlardı. Ahmet abi ise hareketi muhayyileye yansıyan bir gölge olarak yorumlamış, hareketin hayatı anlamaya dönük neşesine sığınmış ve seyirciyi baskı altına almak yerine ona biricikliğini keşfedebileceği bir paye biçmişti. Bu sorunun cevabı neden tez çalışmasına niyet ettiğimde gizli biraz. Kısa film ve belgeselle uğraşırken bir şeylerin yolunda gitmediğini hissetmiştim. Sinema sanatına dair tatmin olmadığım ama adını koyamadığım bir haleti ruhiyeden bahsediyorum. Bunun üzerine İslam kültürüne dair sanatları yakından tanımam gerektiğini düşündüm ve ilahiyat fakültesinde İslam sanatları tarihi bölümünde yüksek lisans yapmaya karar verdim. Böylece hat, mimari, musiki, edebiyat vb. alanlarda bir birikim elde edebilecektim. Karagöz'le de bu dönem tanıştım. Günün sonunda bütün klasik sanatlarımızın bir hayli fazla ortak noktaya sahip olduğunu gözlemledim. Sinemayla malzeme itibariyle yakınlık gösterdiği için de Karagöz üzerinden bir tez çalışması yapmaya niyet ettim. Yazım sürecinde bazı teorik konulara değinme fırsatı buldum. Tabi önemli bir soru gündemime geldi: Teorik bir meselenin pratik karşılığı nasıl olacaktı? Öğrendikçe film yapmak ve yazmak benim açımdan zorlaşmaya başladı. Bir müddet sonra hata yapmayı da göze alarak film yapım alanında kalmam gerektiğini düşündüm ve kendimi araziye adadım. Çünkü teoride tutarlı gelen bazı fikirlerin pratikteki karşılığını bulmak kolay değildi. Film yaptıkça tezdeki bazı konuları tekrar gözden geçirmem gerekti. Bazı iddialı ifadelerimi törpülemem, eksiltmeler yapmam icap etti. Ayrıca tecrübelerimin bana birkaç yeni keşif yaptırdığına da şahit oldum. Hülasa filmler tez çalışmamdaki teorik çerçevelerin bir nevi sınaması gibidir. Kitap ise bu sınamaların akabinde ortaya çıkan nispeten gönül rahatlığıyla arkasında durabileceğim somut bir çıktı. Bir nevi muhasebe... Bu sebeple kitabın iddiası ortaya teorik bir metin çıkarmak değil, tam tersine bir yönetmen olarak genç zamanlarımda ortaya koyduğum teorik iddiaların filmlerden sonra nasıl bir değişim ve dönüşüme uğradığını paylaşmak maksadını güdüyor. Zor bir soru. Olmayan bir şey hakkında konuşamayacağımıza göre ve gelenek bizzat bugünde, şimdide varlığıyla bize göz kırptığından, gelenek vardır diyerek söze başlamalıyım. İsmet Özel bir şiirinde eskilerin iz sürmesiyle bizlerin sürekli arama halinde olmamız arasında bir ayrıma işaret ediyor. Eskiler, gündelik hayatın içinde geleneğe rahatlıkla yer bulabiliyorlardı ve ihtiyaç halinde izleri takip ediyorlardı. Ama bugün izlerin silikleştiğini, geleneğin gündelik hayatımızdan tamamen olmasa da çekildiğini tecrübe ediyoruz. Bundan olsa gerek sürekli arama halindeyiz. Neden? Çünkü gelenek hala aramızda ve canlı. Yavaş yavaş da olsa nefes alıp veriyor, ummadık zamanlarda karşımıza çıkıyor, hoş sürprizler yaparak bize yol gösteriyor. Bizi arama halinde tutan, bazen ürküten, çoklukla haşyet duygusu ile hayretimizi tetikleyen bir gölge gibi. Gelenek biraz da Mesnevi Şerif'de geçen fil hikayesindeki gibi herkesin kendi yorumuna göre tarif alan bir konu. Hikaye malum. Karanlık bir ahıra fili getirip halka göstermek isterler. Herkes eliyle tek tek dokunmaya başlar. Bir tanesi kulağına dokunur, fili bir oluğa benzetir, birisi ayağına dokunur, fil bir direktir der, bir diğeri sırtına dokunur fil muhakkak bir taht gibidir yorumunu yapar. Kim neresine dokunduysa fili o şekilde tarif eder. Bugün gelenek de biraz böyle. Karanlıkta zaman zaman dokunduğumuz ama tam olarak tarif edemediğimiz bir fil gibi. Muhakkak ki fili anlamak için başka bir göze ihtiyaç olsa gerek ya da başka bir yönteme. Sinema, buluşabileceklerine dair anlamlı bir çıkış yoluna işaret ediyor. Çünkü yapıtaşlarına eğilirsek soruda da ifade ettiğiniz gibi ikisinin ilk başlangıç yeri ve ortak zemini 'hareket'. Eğer hareketi doğru bir zeminde yorumlayabilirsek gölge ve gerçek de kendiliğinden anlamlı bir zeminde buluşacaktır diye düşünüyorum. O halde gölge ve gerçek kelimeleri için 'hareket'in tam olarak ne ifade ettiğini tespit ederek işe başlamak gerekebilir. Bu da bizi insanın dünya hayatı içinde varlığına dair gündeme getirdiği temel sorulara kadar götürecektir. Soruda bahsettiğiniz anlam bence bu yolculukta kendini aşikar edecektir. Kader, filmlerimin konusunu seçerken de filmlerimi çekerken de belirgin bir yönelime işaret ediyor. Zuhurat bunun tezahürleri gibi. Karagöz'den mülhem doğaçlamadan bahsetmek lazım belki de burada. Zuhurat ile doğaçlama arasında son derece kuvvetli bir bağ olduğunu düşünüyorum. İkisi için de teslimiyet merkezi bir yerde duruyor. Öyle bir teslimiyet ki eylemi icbar ediyor ya da kaderi gayrete aşık ediyor. Fırından yeni çıkmış bir iş. Hikayesi olan bir konuyu hikaye etmeye çalıştık. Bu filmde de yine gelenekten istifade ettik diyebilirim. Selman Kılıçaslan ile ortaoyunundan ilhamla meydan fikri üzerinden zaman ve mekanın soyutlandığı bir zemin inşa etmeye çalıştık. Ne kadar başarılı olduğumuz artık seyircinin takdiri. Filmde emeği geçen herkese bu vesileyle teşekkür etmek istiyorum. Çok uzun süredir üzerine çalıştığımız senaryosunu Ayşe Pay ile birlikte kaleme aldığımız 'Hayal Kuşu' isimli bir projemiz var. Aşk üzerine. Melodramın kalıplarını zorladığımız, aşkın soyut taraflarına temas etmek istediğimiz, aşkın zorlu yolculuğuna film diliyle yaklaşmaya niyet ettiğimiz bir film. Yapım şartlarının olgunlaşmasını bekliyoruz. Umarım gerçekleştirme şansı bulabiliriz. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/mursel-sonmez-ile-soylesi", "text": "Bütün bir varlık ve oluşlar sahnesinde her bir şeyin bir anlama matuf olarak var olduğu inancının devamı olarak o söz söylendi. Anlam ve işlev. Bu, biraz da tüm değer ve anlamları sıfırlamaya çalışan kötülük dizgesine karşı red ifadesiydi ve halen de öyledir. Edebiyatın ne işe yaradığının asal zemini budur: Hiçbir şey saçmaya kurban edilemez. Devamında ise, işin sanatçıya ve muhataplarına bakan tarafları var. Sanatçı için bir yaşama yordam veya üslubu, muhatap için ise; benliğe dar gelen dil ve dünyayı genişletici bir duyarlık alanı açılması. İnsan, önünde sonsuz imkan alanları olan ve dar benlikten öte var olma alanları olan bir varlıktır. Edebiyat, görünür ve görünmezi dille harmanlayarak öteye yolculukta güç katar yolcu olana. Ve buna en çok da bu çağda gereksinimimiz var. Çünkü, Pakdil'in dediği gibi sıkıştık kaldık ortasında çimentonun ve yine bunalıp kaldık egemen kötülüğün gelecek ufkumuzu karartmasından. Her şeyden önce şairlik yoktu, varlık da yoktu. Ne olduysa la taayyün den taayyüne, oradan da zuhura doğru bir gidiş ile feyz ile oldu. Yok ve vardan ötede başlayan yolculuk; çeşitli evreler, süreçler içinde gerçekleşti. O her şey den sonrasını, bir anne ve babadan zuhur ile dünya denilen yere geliş ve burada kimi sıfatlarla görünüş macerası sorulduysa eğer; -mutlaka öyledir, çünkü önce, bize bildirildiği kadardır ve dahi burada o her şey öncesine atıfta bulunmak kasdi tasarrufumdu, yani durumdan vazife çıkardım- evet, istidad-ı ezelideki sıfatlarımdan kimileri öne çıktı, meydan buldu. Bu meydan bulanlar arasından söz ile görünürden görünmeze; görünmezden görünüre anlam aktarmak, hatta anlamlandırmak, aklın ve müfekkirenin kıyı köşesini süpürüp camını çerçevesini kırıp kalp ve/ya kalıp olanın dışında başka bir varlık alanı açmak yoluna düştüm. Herkesin düz baktığı dünyaya amuda kalkarak ya da gözlerini kısarak bakmaktı şiir, bende de öyle oldu galiba. Hakikate çıplak gözle bakmak göz kamaştırıcı, hatta kör edici bir durumdur. Şairce gözlerini kısarak bakış bakış ise ikindi güneşine baka/bilmek gibidir. Hakikat-i ilahiyye hakikat-i Muhammediyye ye tenezzül edince kavranabilen bir şey. Peygamber efendimiz Ben ikindi güneşiyim diyor. Öğlen vakti güneş tam tepedeyken gözlerinizi orada odaklayamazsınız ama ikindide mümkün. Şiir hakikatin ikindi şubelerinden birisi ve ben oralarda görünmüşsem mecburen görünmüşümdür. Başkası elimden gelmediği için. Bütün bunlardan sonra ben şiire değil, şiirin bana başlamış olduğunu söylemek herhalde doğrusu olur. Bimurad idim şiire başlarken, hala da öyle. Bi tık sonrası olan şiire başlamak ya da yazmak mertebesine dair söz söylemek gerekirse, sevgilinin pencere veya balkonunun altında serenat yapmak, sözle öz arasındaki varoluşsal ilgi doğrultusunda yeryüzünde maddeegemen zorbalığa direniş, hakikatin birey ve toplum hayatı için bağışladığı ilkeler doğrultusunda bir dünyanın oluşmasına sözel katkı vb. başlıklardan söz edilebilir. Şiire bakış, hatta hayata ve birçok şeye bakış, aslında başlangıç dairesinden öteye gidemiyor gibi geliyor şimdilerde bana. Başlangıçta söylediklerinizin içi doluyor, anlam buluyor. Bir şiir toplamıyla veya toplam bir imgeyle geliyorsunuz -elbette kelam sıfatının taht-ı tesirindeyseniz- ve bir ömür onu açma çabalarınız şiir oluyor. Şair göğsünde bir tohum taşıyarak geliyor ve o tohum açabildiği, filizlenebildiği kadar açıp filizleniyor ve hasadı şair yapmıyor. Şiirin hasadını tarih ve insanlık yapıyor. Şair denilen kişinin göğsünde taşıdığı tohum, şiiri hamil kişinin içindeki dert, sürekli genişleyen ve yok olup var olan tecelli cümbüşüne renkler kokular sunuyor. Hep bir şeyi söylüyor, çağırıyor, duasını yapıyoruz, kimimiz bilerek, kimimiz de bilmeyerek. Bu şiir söylemekler ve yazmaklar, kimi zaman hakikat avcılığı, kimi zaman insan hallerinden yola çıkarak cennet düşü kurmak, kimi zaman siyasal toplumsal boyutta bir itiraz olarak kendisini gösteriyor. Burada mutlakın şiire mahkum ve mecbur ettiği şair ve şiirden söz ettiğimiz unutulmamalı. Şiiri şairde olduran gerilim ya da trajedi, yere göğe sığmamak, verili doğru ve kabullerle tatmin olmayıp hakikat sıkıntısı çekmek ve dahası bilgiyi hale dönüştürüp hakikatin kendisi olmak için çırpınmaktır. Bu yüzden şairler kekemedirler, dilleri dolaşır. İlgi ve sevgiye mazharmış gibi görünseler de gerçekte persona non grata dırlar. Gerçek şairler açık ya da gizli, farkında olarak ya da olmayarak mümindirler, gerisi sakız çiğneyerek şairi oynayanlardır. Şiirin, yani mutlak ahengin şair kıldığı kişi peygamberler ve veliler çilesinin mirasçısı ve bela paratoneridirler. Ne yapsınlar ve ne yapabilirlerdi ki zaten. Güzel ve ahenkli söz söyleme oltasına takılıp, sonrasında söylediklerinin adamı olmak diye özetleyebileceğimiz bir değişim, oldu ve kaldı. Sevdiklerinize sevdiğinizi izhar ediniz diye bir hadis-i şerif var. Yunus da diyor ki; Sevdiğimi söylemezsem sevmek derdi beni boğar. Şair, önce de söz ettiğim gibi serenat yapar adını bildiği veya bilmediği, inandığını söylediği veya söylemediği sevgiliye. Bu serenatın içinde dua da, sitem de, özlem de, kavga da vardır, yani insanda ne varsa vardır. İzhar etmek göstermek şeklen ve lafzen olan bir şey. Aslında kendinize izhar ediyorsunuz, sevgili her halinize agah. Yine de Yunus'un dediği gibi Ya ben öleyim mi söylemeyince demek gerekiyor. Şiir kafirdir, örter, neyi mi, Hakk'dan gayrı her şeyi. Gayrının olmadığı gerçeği ayrı bir konu. Zaten şair ayrı gayrıdan öteye geçerse şiir biter. Cuylar kim erdiler deryaya hamuş oldular. Şairlerin yaptığı imadır, söylemek ve izhar etmek değildir dersek doğrunun özüne daha da yaklaşılmış olur. İmane yaman şiirdir. Tüm varoluş sahnesi zıtlıklar üzerinde kaim bir kaotik ahenk alanıdır. Fethi Gemuhluoğlu'nun dediği gibi Allah ezdad-ı camidir, insan da emaneti yüklenen olmak hasebiyle ezdad-ı camidir. Bir yandan hakikat açısından her şey merkezinde demek, diğer yandan zahirin, yaşanılan hayatın akışına müdahil olmak. Teklik düzleminde ve büyük varediş ve varoluş bakımından olan bitene bakarsanız sorun yok, ama ikiliğin olduğu yerde çelişme ve çatışma kaçınılmaz. İçinizdeki sükunu yaşarken dışınızdaki karmaşaya tepki vermeniz gölge varlıkınızın kemali için şart. O yüzden, yaşanılan dünyada ve hele insanlığın küresel zorbalık tarafından esir edildiği bir zamanda, itirazınızı dillendirmeniz öz hakikatinize sadakatinizin göstergesidir. Tümel bir bilgelik, bizde sorumluluğu arttırır. Hakikatin coşkusuyla kabına sığmayan kişi, yalanın engel ve duvarlarına çarpa çarpa ilerler hayat yolunda. Söylediğiniz kelimeler beni buldu ve hayat yolunda da iyice tanışmış olduk. İnsan Hakk'da Hakk insanda / Arıyorsan bak insanda diyor bir arif. İnsana ait olan hakkın savunusu insan olan için kaçınılmazdır. Sevgi yaptırır ona bu işi. Çünkü, insana dünyayı dar edenlerin dünyasını daraltır insan sevgisi. İnsan, kadim ve tam anlamıyla insan var olduğu sürece şiirin yok olması, ölmesi gibi bir şeyin sözkonusu olacağını düşünmüyorum. Hele Türk şiirinin asla. Şiir yoksa mizac-ı millisi akılüstü yada ötesine çalışan bu coğrafyanın insanları varlık sahnesinden çekilmişler demektir. O zaman da zaten kıyamet kopmuştur. Şiir bir nevi tekil kıyamettir, hayatın grizusunun kontrollü tahliyesidir. Şiirin ölmesi küçük kıyamet demektir ve o da büyük kıyametin alametidir. Şairler gerçekten şair olanlar- farkında olsunlar ya da olmasınlar gaybın kovanlarından bal devşirirler. Arıya vahy edilmesi olgusunu anımsayalım burada ve devam edelim. Fizik ve ötesi vahiyle hayy olan bir düzlemde egemen kötülük her iki alanı da karartarak bu ilişkiyi yok etmek istiyor. Şairin asgari velayet düzeyinde yeryüzünde var olması onların hesaplarını altüst edecektir. Şair, dünyanın büyüklenenlerine değil, bizatihi ekber olana yöneldikçe bıçakların ağızları kapanacaktır. Kıyametle ilgili Allah diyen var oldukça kıyamet kopmayacaktır diye bir hadis rivayet edilir. Burada o sözcüğü tüm benliğiyle söyleyebilenlerin varlığı kastediliyor olsa gerek. Şairler ve dervişler Allah sözcüğünü gereği üzre söyleme şansına sahip kimselerdir, dolayısıyla bizim de şansımızdırlar. Var olsunlar. Mahrumiyete gelince, şiirden mahrum olmanın sonuçlarını ise zaten koyu bir yalnızlık, acımasız bir dünya, maddeye mahkum bir hayat olarak görüyoruz. 28 Şubat sürecinde bırakın yazarlarını okuyucuları bile tutuklanan, her sayısı toplatılan Selam Gazetesi'nde yazı yazmam zorda olan o insanlara destek verme amaçlıydı. Yazabileceğimi düşünemiyordum ama oldu. Şiirlerim -eğer varsalar- gücenmesinler ama iyi yazılar çıktı. Düzyazı ile o zaman sıkı fıkı olduk ve sanırım birbirimiz sevdik. Her zaman olduğu gibi burada da mecburiyet hissederek yazdım. Zulme, sömürüye, yalan düzenine, yerelması putlara karşı durup, şeytan taşladım. Köşe yazılarında hiçbir siyasinin adı geçmedi ve sanırım üç yıl kadar sürdü. Bu yazılar deneme türü içinde düşünülebilir yazılardı ve sonrası geldi. O karşılıklı sevgi ürünlerini vermeye devam etti Birnokta'da yazdığım akılarla. Öyle ki yazı beni alıp şiirin, hikayenin hatta romanın sularına çekti ve ben de onları akaryazı diye adlandırdım. Sonrasında bu akaryazıları sürgünce adıyla devam ettirdim ama şimdilik akış durdu. Yüzakı ya da Yüz Akı adlı kitaptaki metinler zor metinlerdi okuyucu için. Dilin, duyarlığın, düşüncenin harman olduğu bu kitapta Niyazi Mısri divanı şerhinden esmaülhüsna şerhine, bir sözcüğün izinden nice mekan ve zamanlara doğru bir serüven yaşadım. Hala tadı damağımda olan o akı süreci geri gelir mi bilmem. Kağıda düşse de düşmese de şiir başımın belası olarak hep var oldu. Gazete yazıları esnasında da öyleydi. Şiirden malzeme çalmadım, şiirin hamilik yaptığı yazılardı onlar. Şiirimin küçük kardeşleriydiler. Ve şimdilerde de abi kardeş araları iyidir. Ticarete dair yazılar da sevgili Doktorumuz Şefik Bey'in emir addettiğim ricasıyla oldu. Güncele doğrudan girmeyen ve benim zihniyet inşası yazıları olarak tanımladığım yazılar yazdım. Hayatın her alanına bakış kuşları gönderip, gördüklerini ülkemin ve insanımın nazarlarına arz etmekti niyetim, sanıyorum olabildiğince oldu da. Seksenlerin sonlarına doğru edebiyat dergileri vurgun yemiş gibi kapanıyordu ve biz arkadaşlarla Kardelen adlı dergiyi çıkardık. Üç yıl kadar sürdü bu sıcak ve samimi çaba ve sonrasında kapanmak zorunda kaldı. Ardından Düşçınarı ve onun kapanmasıyla da Birnokta ortaya çıktı. Derginin adı, Hz. Ali'nin noktaya dair o meşhur sözünden ilhamla konuldu. Noktanın varlığın zuhurunda ilk taayyün olması çağrışımıydı bu. Halen birlikte olduğumuz arkadaşlarımızla edebiyat cephesinde bir ribat ve küresel kötülüğe karşı bir barikat niteliğinde ve aynı zamanda birlikte türkü söylemek gibi bir niyetle karar verdik, çıkardık ve devam etmekte. Varlık ve oluşa tümdengelim gibi bir açıdan bakmanın geniş ufkuna nasip edildiğince sahip olmanın ferahlığı içinde olduk ancak bunun gereğini hakkıyla yerine getirebildiğimiz pek söylenemez. Nitelikli eser yayımlamak, yetenekli insanlar kazandırmak vb iyi şeyler yaptık ancak teorik çerçevemizi -maliyeti yüksek ve çilesi yoğun olarak bir hayli olgunlaştırmış olsak da- dillendirmedik. Yine de, yeni bir aydın ahlakı bağlamında eşidini gördüğünde gözleri sevinçten parlayan insanlar olmaya çalıştık. Bunu mavi boncuk dağıtmadan ve yapabildiğimiz kadarıyla vakarımızla gerçekleştirmeye çalıştık. Şunu da unutmadık, unutmamalıydık: Bu dünyada her şey sonludur, insanlar, kurumlar ve dergiler de öyle. bu kubbede hoş bir sada anısı bırakabilirsek hakikatin defterine ve insanlığın hafızasına, ne mutlu bize. Şimdi varılan ve ifade ettiğim bu nokta doğrultusunda okul/ekol oldu mu, olur mu sorusu ne cevap bulduysa öyledir. İnsan biraz da alışkanlıklarının mahkumudur. Bizim gibi ilerleyen yaşta olanlar için yaşadığımız sürece çözüm gibi sunulan uzaktan iletişim veya araçlar pek sevimli nesneler ve yöntemler değil. Ruberu ya da yüzyüze elbette en sahici yol. Bunun eskisi gibi gerçekleşmesini temenni ediyorum. Birbirine bakışarak iman tazelemekin yerini ekranların tutmayacağını düşünüyorum. Su yoksa teyemmüm olabilir, buna bir şey diyemem ama biz suyu özleyip bekleyeceğiz. Bu durumun devamı kabus gibi geliyor bana. Bizde kitap pek öyle tasarlayarak planlayarak olmuyor. Bir vakit geliyor ve yayımlanmış oluyor. Kasdım budur şehre varam / Feryad ü figan koparam diyen Hacı Bayram Veli'den mülhem bir feryad olarak tecelli ediyor. Bilmem ne olur, nelere zuhur eder. Fethi Gemuhluoğlu okundukça okunacak; sanattan edebiyata, hayattan ölüme, geçmişten geleceğe dair bir sahifeler toplamı, velud bir imge ve semboldür. Dostluk Üzerine konuşması ve diğer yazdıkları ile hakkındaki tanıklıklardan yola çıkılarak yerel ve evrensel bir bakış açısı ile karşılaşırız. Yolsuz, yönsüz ve merhametten mahrum insanlığımıza rahmet esintileri getirebilecek olan Muhammedi bir revh, bir tatlı rüzgardır. Biz kendisi ve düşünceleri ile ilgili bir şeyler yapmaya çabalıyoruz ama daha işin girizgahındayız. Umar ve dileriz ki o velud imgeyi daha da açımlayıp yorumlayalım, insanımız ve insanlık önüne mutlak hakikatin Muhammedi imkanlarına dair sözler söyleyelim. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/mustafa-akar-ile-soylesi", "text": "Bunu tabii benim cevaplamam çok zor. Çünkü daha ilk kitabımdan itibaren hem aynı sesi sürdürmeye çalışıp hem de her kitaptan sonra tek tek şiirler biriktirerek değil de kitap boyutunda yeni yazacağım şiirleri düşünen birisiyim. Öte yandan, şiir yazmaya başladığım günden bu güne, geride beş kitaplık bir toplam bırakmak insanda bir olmuşluk hissine yol açıyor. Kendimi bu histen uzaklaştırıp şiire sanki yeniden başlamışım gibi masaya oturmam gerek. Altıncı kitabımın uzun bir şiirden müteşekkil olmasını düşünüyorum. Değişen bir şey varsa sanırım biraz da bu kendine güvenle ilgilidir. Şiir yazmak, yazdığınız şiirlerin belirli bir toplama ulaşması, insanda müthiş bir güven uyandırıyor. Tabii bu güvenin zararları da var. Ben hem işçiliği hem de ilhamı önemsiyorum, hatta ikisinden biri olmadan diğeri eksik kalır diyorum. İlham, her insanın hayatında karşılaştığı bir bilgi türü. Fakat şair bir şekilde zihnindeki açıklık sayesinde gelen ilhama hazır olan kişi. Saf ilham ise bilgi olmadan bir işe yaramıyor. Sonrası ise şiir bilgisi ve hatta görgüsünden ibaret. Kitapların kendisini yazdırması bana özgü bir durum da olabilir. Her kitabımın kendine has, kendine özgü bir sesi olmasına çok dikkat ediyorum. İlk kitabımdan bu güne kitaplarıma almadığım bazı şiirler birikti mesela. Onları yazacağım kitabın sesine uymadıkları için kitap dışı bırakmıştım. Şiirler biriksin, şair de onları belli bir toplama gelince yayınlasın işi biraz da çaput biriktirmeye benziyor. Şair yazdıklarını neden kitap yapıyor, o yazdıklarını yazmasa, biz de okumasak neler kaybederdik, bu sorulara geçerli cevapları var mı şairin. Varsa yayınlasın o kitabı, yoksa her ay yüzlerce şiir kitabı yayınlanıyor zaten. Ritim, hayatımın vazgeçilmezlerinden. Şiirle uğraşmasaydım sanırım iyi bir müzisyen olmak için çaba gösterirdim ama yarım kaldı, e ben de iyi bir müzik dinleyicisi olarak kaldım. Müziğe karşı duyduğum ilgi çok doğal bir şekilde şiirime de sirayet etti sanırım. Kendi içinde bir müziği olan, ritme dikkat eden şiirler yazdım. Hatta bir dönem, 2000 kuşağındaki şairleri diğerlerinden ayırt eden bir koma ses olduğunu düşünmüş, bununla ilgili yazılar da yazmıştım: Koma Şiir... Tüm Nefesliler'deki İstanbul'da Aksak Doğaçlama şiirim de bu iddiayı sürdürür. Her kitabın bir sesi var demiştim. Oradaki makam tercihleri falan tamamen bilinçli işler. Kötü Arkadaşlardan Öğrendiğim İyi Şarkılar, yirminci yüzyılla birlikte geride kalan şeylerle bir hesaplaşmayı da içeriyor. Kitabın sonundaki Yaşadım 20. Yüzyılı şiiri de o hesaplaşmanın derdi ile yazıldı. Düzyazıyla mesaim çok eski. Kırklar dergisinde şiirlerim daha yeni yeni yayımlanırken bile denemeler, eleştiriler kaleme alıyordum zaten. Bir de asıl mesleğim gazetecilik ve editörlük. Hikayelerim, ben de bir öykü yazayım iddiasından çıkmış değil. Cins dergisinin kurulduğu günlerde, arkadaşlarla konuşurken, bizim siyasi geçmişimizi, o dönem gençliğimizi yazan çıkmayacak mı şikayetinden yola çıkarak benim üstlendiğim bir görevi yazıya dökme macerasıydı o. Ama baktım ki böyle küçük anlatılar yazabiliyorum, e bunu kitap boyutunda da düşüneyim dedim ve ortaya Gezegenin Tamahkar Çocukları çıktı. Sonra başka öyküler de yazdım. Bir gün rahmetli Ahmet Kekeç ağabeyle konuşurken, öykülerimde bir roman dili olduğunu söylemesi üzerine roman da yazabilirim herhalde diye düşündüm ve bazı denemeler de yaptım. Fakat tüm bu anlatıya, öyküye dair denemeler şiirden vazgeçip kendime başka yazı alanları arama macerası değil. Hepsini şiirle ilgilendiğim için, yani şiirin bana kazandırdıkları sayesinde yazdım, yazıyorum zaten. Ne demiştik, ey şair, düzyazıda bile şair ol. Şiir bir şey söyler, nesir ise anlatmaya, açıklamaya dönüktür. Ben hala şiirin söze yakın olduğunu düşünenlerdenim. Şiirde sese, ritme dikkat etmem de sanırım bunun göstergesi. Düzyazıya yakın duran şiirlerde yaptıklarım da, o şiirlerin içinde bulunduğu kitapların bütünlüğüyle alakalı. Misal, Tenezzül'de soyut şiirler yazmak istemiştim. Dönemine göre kendince farklı bir çıkıştı. Giderek, şiirler görsel malzemeyi öne çıkaran, kendi içinde çizdikleri küçük resimlerle bir büyük resme hizmet edeceklerdi. Dolayısıyla Tenezzül'ün bazı şiirlerinde metinler düzyazıya da yaklaştı. Benim için Tenezzül bu tarafıyla çok özel, çok başka bir kitaptır. Bir de şiiri yaşamdan ayırmamak endişesi var. Yazdıklarımın yaşadıklarımdan ayrı bir yere oturmaması gerek. Şiiri sanat olsun, şu tarzı da deneyeyim diye yazan biri değilim. Şairsek, içimizde bir şiir görgüsü oluşmuşsa yaptığımız her işte ondan bir iz, bir emare olmalı. Olmuyorsa, çekiver kuyruğunu gitsin. Ben aksine, dergilerin sonunun geldiğini hiç düşünmedim ve internetin, dijitalin yazıyı öldürmediğini çok daha fazla bir şekilde güçlendirdiğini düşünenlerdenim. Eskiden mektup bile yazmayanlar şimdi düzgün mail yazmak için imla öğrenmeye ihtiyaç duyuyorlar. Elbette görsel tarafıyla birlikte bile olsa tüm internet ortamı yazıya dayalı bir ortam. Sadece form değiştiriyor yazı. Buna alışmamız lazım. Yoksa e kitap da, sesli kitap da benim sevdiğim şeyler. İkame olarak düşünmüyorum elbette. E-kitabı, matbu kitabın yerine koymuyorum ama alternatif olarak kullanılabilir olduğunu düşünüyorum. Bir de biz tabii, yazdığımız şeyin ciddiyeti için onu basılı görmek isteyen insanlarız. Resmi belgelerde bile ıslak imza aranır biliyorsunuz. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/mustafa-ciftci-ile-soylesi", "text": "Sentez yaparken hiç farkında olmadığım için nasıl olduklarına ilişkin bir yorumlamam olamayacak ama. Hikaye yazmaktan daha kolay bir iş olduğunu söylemeliyim. Yazıyı hantallaştırmadığınız müddetçe istediğiniz şekilde yazıyorsunuz bu güzel bir şey. Yani bilmenin peşinde değilim. Bazıları sanatçı kısmından bilmesini bekliyor. Sanatçı ancak sezebilir. Bilmek peşinde olanlar var. Hocalar, akademisyenler, eleştirmenler, uzmanlar onların emeğine de hürmet etmek ve sanatçıdan bilmesini beklememek lazım. Ben de bilmiyorum ama hissediyorum diyorum. Herhalde öyledir. Annem rahmetli de öyleydi. Kederlenmeyi pek doğru bulmazdı. Tercihi hüzünden yanaydı ama mesela kederlenecek kadar bir hüzün değil. Bu bana da sirayet etmiş olabilir. Merakımın peşindeyim. Bu merak duygusu itibar edilir bir duygu mudur onu kestiremiyorum. Ama okumamı, yazmamı bu merak besliyor onu biliyorum. Belki uzmanlık da merak neticesinde oluyor ama o zaman merakınıza bir de sabır eşlik etmeli. Ama bizimkisi çocuksu bir merak. Yani disiplin altına alınmış bir merak değil. Eskiyi anmayı, eski adamları hatırlamayı, eski mekanları görmeyi seviyorum. Ama ben geçmişte yaşayan bir insan olmak istemiyorum. Bana göre eski bayramlar güzeldi tamam ama şimdiki bayramlar da güzel. Eskiden yollar bozuk, sular bozuk, paralar bozuk ama adamlar sağlamdı. diye bir uyduruk söz var. Böylesi sözler çok satar, nostalji size ekmek yedirir ama sürekli nostalji de herhalde delikanlıyı bozar... Dikkat etmezsen taşranın yerini saptırırsın. Ya kötülüğe adres olarak tanımlarsın ya da güzelleme yaparsın. İkisi de yanlış. Taşra da Türkiye ortalaması neyse odur. Her şeyiyle bir Türkiye vasatıdır yani. Sinema ve edebiyatın dili kendine has. Karşılaştırmak pek doğru netice vermiyor. Ama hikayelerin ekrana yansımız ve daha çok görünür olması sanatçı kısmını mutlu eden bir şey. Güzel tecrübelerdi. Yazı istemek, gelenleri değerlendirmek, hangi yazardan nasıl bir metin gelir tahmin etmeye çalışmak farklı tecrübelerdi benim için. Hazırda yen bir proje yok ama bakalım nasip... Sinan'la güzel bir vesile ile tanıştık. Birbirimiz pek sevdik. Bir de film projemiz var hastalığa takılan. Ama vatandaş aşılarını olsun, ortalık biraz rahatlasın o zaman gösterime girer, seyirciyle buluşur umarım... Ben de bilmiyorum ama çok beklemeden yazıp çıkmak istiyorum, bakalım kısmet... 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/mustafa-ozcelik-ile-soylesi", "text": "Edebiyata şiirle başladım. İlk şiirim 1975 yılında Gelişme dergisinin son sayısında çıktı. Sonra Mavera Dergisi yayınlanmaya başladı. Şiire asıl olarak orada devam ettik. İlk şiir kitabım da o dergi bünyesinde kurulan Akabe Yayınları arasında yayımlandı. Sonradan deneme ve inceleme yazılarına yönelsem de şiir elbette devam etti. Şiir, elbette edebiyat türleri içerisinde çok önde ve özel bir yerdedir. Her şeyden önce ilhama ve duyguya dayalıdır. Kalbimizin sesidir. İnsan yanımız en iyi şiirde ortaya çıkar. Diğer yandan en kadim türdür. Önce söz vardı ifadesini önce şiir vardı şeklinde okumak gerekir. Yüce kitabımızda şairlerle ve şiirle ilgili bir surenin bulunuşu önemlidir. Bu yüzden şiir çok özel bir türdür amma bir o kadar da sorumluluk gerektiren bir türdür. Şüphesiz her şair kendi türküsünü söyler. Bu bakımdan her şair, benim gözümde değerlidir. Yunus Emre'nin ifadesiyle Cümle şair dost bahçesinin bülbülüdür. Ama dikkat edelim söylenilenin dost bahçesinde söylenen terennümle olması gerekir. Eğer şiir adına nefsin fısıltılarını yazıyorsak bu, tehlikeli bir durumdur. Yani şiir, hakikatin sesi, şairler de hakikatin şahitleri ve sözcüleri olmak durumundadırlar. Şiir yazabilmek özel bir yetenek, ciddi bir birikim işidir. Bunun neticesinde ortaya hayranlık uyandıran metinler çıkar. Bu durum şairi kibir tuzağına düşürebilir. Herkesten farklı bir söz söylemenin bir bakıma tabii neticesidir bu. Şaire düşen bu durumda tevazu elbisesini giyinip şükür makamında secdeye kapanmak olmalıdır. Çünkü zahirde biz söylesek/yazsak bile söyleten/yazdıran biz değilizdir. Bunu bize lütfeden Kudret'tir. Çok teşekkür ediyorum. Şairlik sadece şiir yazmaktan ibaret değildir. Şair haliyle de hallenmek lazımdır. Bu da en başta incelik, derinlik, estetik demektir. Şiir, bizi müspet manada değiştirip dönüştürmüyorsa kime nasıl etki yapabilir ki? Tabi ki öncelik ve örneklik gibi bir iddiam yok ama niyetim ve niyazım vardır. Çünkü bizim geleneğimizde Yunus Emre gibi bir isim vardır. O, bütün bu söylediklerimizi örnekleyen bir isimdir. O, tarih boyunca Şairlerin Piri olarak kabul edilmiştir. Öyleyse, şiir ve şairliği o iklimde düşünmek, görmek gerekir. Keza yakın dönemdeki Necip Fazıl, özellikle de Sezai Karakoç örnekleri de bizi böyle düşündürmelidir. Bu izi takip edenler, redd-i miras tavrı içine girmeden bu yolda yürümeli ve onların söz yankısı olmalıdırlar. Yunus Emre, bizim milletimiz için olduğu gibi bütün insanlık için de bir nimet-i ilahidir. Zor bir çağda yaşadı. Böylesi bir zamanda şiirleriyle ve menkıbelerinden görebildiğimiz İnsan-ı Kamil olma yolculuğuyla o çağın karanlığını dağıtan ışıklardan biri oldu. Zahmet rahmete, gece gündüze, savaş barışa, kin sevgiye inkılap etti. Hakikat çeşmesinden su içtiği için de sözleri hakikatin ta kendisi idi. Yunus'un sözü şiirden amma aslı Kitap'tan/Hadis ile dinene key bil sadık olmak gerek beyti bunu gösterir. Dolayısıyla o, M. Erol Kılıç'ın da dediği gibi şiiri bir form, bir beden olarak görmekte ve bunun ruhunun, aslının ise manada bulunduğunu ifade etmektedir.\" Mananın kaynağı ise bu beyte göre Kur'an ve hadislerdir. O güzel olanı güzel söylemeyi gerçekleştirdiği için etkili ve kalıcı oldu. Onun ele aldığı meseleler, bütün insanlığı ilgilendiren evrensel sorunlar olduğu için söyledikleri bu çağın insanı için de hüküm ve değeri olan sözlerdir. Onun söylediklerini Kendini bilmek, Allah'ı bilmek, Elest meclisinde verdiğimiz söze sadık kalarak bir hayat sürmek, bütün yaratılanları Yaradan'dan ötürü severek insanlar arasında bir sevgi, barış ve kardeşlik iklimi kurmak, müsamaha, sabır, gayret, mücadele olarak özetlemek mümkündür. Evet, böyle düşünüyorum. Kalemlerin konuşması gerekir. Anlama da anlatma da dolayısıyla anlaşma da kelimelerle olabilir ancak. Barış da kelimelerle kurulur savaş ta kelimelerle yapılır. Yine Yunus'a müracaat edelim. O söz redifli şiirinde şöyle der: Söz ola kese savaşı söz ola kestire başı / Söz ola ağulu aşı yağ ile bal ider bir söz Ama burada önemli bir ikaz var. Sözün doğru, güzel olması ve öyle söylenmesi. Şimdilerde dediğiniz durumlarla karşı karşıyayız elbette. Kederler içindeyiz ama umutsuz değiliz. Eğer biz 70-80 yıldır içimize kapanmayıp emperyalistlerin çizdiği siyasi sınırları zihnimize de yansıtmamış olsaydık o sınırlar çoktan aşılır, o coğrafya ile daha güçlü bir birliktelik ortaya koyarak zalimlerin bu işgale cesaret edemezlerdi. Bizim Türkiye dışındaki coğrafyalarda yaşayan kardeşlerimizle münasebetlerimiz ne yazık ki olması gereken seviyede ve mahiyette değil. Hamaset daha ağır basıyor. Bu tabi biraz da Türkiye'deki şartlarımızla ilgilidir. Yani imkansızlıklarımız var. Bu meselelerin halli için daha uzun soluklu, tarihsel perspektifli, kültürel ağırlıklı çalışmalara ihtiyacımız var. Bir Sezai Karakoç'u Ortadoğu'da okunur kılabilseydik emin olun durum daha farklı olabilirdi. Bunu bir şair fantezisi olarak düşünmeyelim. Tarih bu sözün doğruluğuna tanıklık ediyor. Biz 1. Dünya savaşında Akif'le mesela Pakistan İkbal'le yani şairlerin sözü ve eylemiyle ayağa kalkmışızdır. Yazar, şair olarak tabi sanatın kendi diliyle ufkumuzu açacak eserler vermeye devam etmeliyiz. Sesimiz kuvvetli ve manalı ise mutlaka yankısını bulur. O zaman şimdi olduğu gibi Müslüman ülkeler arasındaki münasebeti sadece, ekonomik, askeri, siyasi olarak ele almaz, ilim, kültür, sanat anlamında da düşünür ve gereğini yaparız. Ortak duygu ve düşünceleri edebiyat ve sanat eserleri kadar hiçbir şey sağlayamaz. Evet, bu mevzuda ciddi problemlerimiz var. Bu durumu romantik, ideolojik İslamcılık olarak vasıflandırabiliriz. Şunu söylemeye çalışıyorum. İslam, bir dindir. İnanmayı, teslimiyeti, anlama ve yaşamayı gerekli kılar. Tartışmayı değil. Oysa din kavramına romantik bakarsanız okunduğunda insanları psikolojik olarak rahatlatan, teselli eden şiirler yazabilirsiniz/söyleyebilirsiniz. Oysa bizim rahatlamaya değil şuurlanmaya ihtiyacımız var. Diğer yandan ideolojik baktığınızda din beşeri bir sistemmiş gibi algılanıp sonuç getirmeyen tartışmaların konusu olur. Yine mesela tasavvufu şeriattan ayrı düşündüğünüzde ve onu nerdeyse bir din haline getirdiğinizde bu defa başka problemlerle karşılaşırsınız. Bu tür tavır alışlar, yazarı, şairi, fikir insanını halktan koparır. Camiden uzaklaştırır. Cami, önemli bir semboldür. Orada anlatılan din söylemi elbette problemlidir. Ama bu durum, bizi camiden/milletten uzaklaştırmamalıdır. Artık dinimizi de onunla ilgili konuları da kafelerde, eş dost meclislerinde değil camide de konuşur hale gelmeliyiz. Ama camideki şair olmak, batılı sanat telakkilerinin anlatan kitaplarla beslenip sonra üzerine kendimizi Müslüman olarak tanımladığımız için İslami bir renk vurmakla, kafede nargile içerek ahkam kesmekle olmaz. Caminin anlamıyla alakalı bütün kaynaklardan beslenmeyi gerekli kılar. Akif, bunun nasıl ne şekilde yapılabildiğinin müşahhas örneğidir. Yunus örneğinden çıkarılacak ders ise şudur. Kelimelerimiz Yunus'unki gibi kalbi olmalı, kalbe dokunmalı, geleneksel ve modern her türlü kirden arınmış olmalıdır. Sufi kültürde şiire şiir denmez. Doğuş denir. Çünkü Hak tecellisi kalbedir. Kalp, bu anlayışa göre Nazar gah-ı ilahidir. Biz Allah'la da diğer varlıklarla da iletişimizi aslında kalp diliyle kurarız. Bir bakış bile anlatmaya yeterken her şeyi diyen Necatigil haklıdır. Bakışın, gözdeki mesajın kaynağı kalptir. Şiirimiz ne zaman ki kalpten uzaklaştı insandan da uzaklaştı. Düşünün ki çok ünlü bir edebiyat profesörü bile Neşat Ertaş'ın kalbe vurgu yapan bu şiiri için müstehcendir/okutulmamalıdır diyebiliyor. Yani pozitivizm, natüralizm, realizm anlayışı Tanzimat yıllarında kalmadı. Günümüze kadar uzandı. Her konuda bakışımızı, anlayışımızı etkiliyor. Bu dünyevi bir bakış açısıdır. Hakikat böyle bir gözle görülemez. Dolayısıyla kalpten uzaklaşınca kuru aklın söyleyebileceği ancak tensel hazların, zihni vehimlerin şiiri olabilir ancak. Öyle de oldu. Yeniden bir gönül şiirleri yolu açmamız gerekir. Türküleri severim. Zaten sevmemek mümkün müdür ki? Onlarda kurgulanan bir şiir değil içe doğan, tabii bir şiir var. İnanıyorum ki Yüzünde göz izi var, sana kim baktı yarim şeklindeki bir söyleyiş bütün şairleri utandıracak yahut kıskandıracak güzelliktedir. Türküler, kendi halinde, tamamen tabii bir şekilde yetişen kır çiçekleri gibidir. Toprağından, havasından ne almışsa ona göre vücut bulur. Yapmacıklık, dışarıdan müdahale, gösteriş tutkusu, beğenilme arzusu filan yoktur. Bir de şu var; Anadolu asırlar boyuna sözlü kültürle yoğruldu. Din, bütün inanç değerleri, duygular, düşünceler, özlemler, acılar, sevinçler türkülerle, masallarla, atasözleriyle, manilerle, destanlarla ve ilahilerle dile getirildi. O yüzden Fethi Gemuhluoğlu'nun; Türkülerde ve şarkılarda şiir var, hikmet var, yaşama kuralları var. Türkülerde ve şarkılarda ahlak var, töreler var, gelenekler var. Ve asıl en mühimi yüreğimiz ve gönlümüz var. Müşahhas olarak yürek, mücerret olarak gönül var ifadeleri iyi kavranmalıdır. Biz, çeşitli sebeplerle türkülere de, destanlar da, masallara da uzak kaldık. Çağdaş edebiyatımız bunlardan yararlanamadı. Yerli ve milli olalım. Bu siyasi bir söylem değil. Hele ideolojik hiç değil. Bundan maksat, bir millet adına vatan denilen bir toprak da yaşıyor ve var oluyorsa burada tabii olarak kendine özgülük olacaktır. Diyeceğim odur ki bugün yazılacak şiirin de hikayenin de en besleyici kaynakları başta türküler olmak üzere saydığım bu ürünlerdir. Bu sohbet için teşekkür ediyorum. Birbirimizle iletişimin sadece telefon mesajlarıyla yürüdüğü bu yalnızlıklar çağında cemaat olmanın, millet olmanın, kardeş, gönüldaş olmanın hukukuna riayet etmek ve gereğini yapmak, bunun için de görüşmek, konuşmak gerekiyor. Biz de sizin de söylediğiniz gibi sadece yazı ve şiirle değil konferanslarımızla da insanlarımızla, özellikle de gençlerimizle birlikte olmaya söyleşmeye, halleşmeye gayret ediyoruz. Edebi ortamda bugüne kadar olan çizgimizi koruyarak, çalışmalarımıza yenilerini eklemek istiyoruz. Biliyorsunuz Yunus Emre ve Mehmet Akif merkezli çalışıyorum.. En son Yunus Emre Menkıbeleri kitabımız yayımlandı. Gelecek yıl için Yunus Emre'nin Şehirlerini ve Mehmet Akif ve Gençlik üzerine bir kitabı tamamlamak niyetindeyim. Dünyanın tenhasında türküde söylendiği gibi; kendi efkarımca okur yazar olmaya çalışıyorum. Tenhalıktan çıktığınızda sizi kalabalıklar kuşatıyor, tanınma arzusu, polemikler, sanatı kutsama vs. gibi zamanın kuralları devreye giriyor ve kendiniz olmaktan çıkıyorsunuz. Allah cümlemizi bunlardan muhafaza buyursun ve yazmayı bir kulluk eylemi olarak görmeyi nasip eylesin. 1971 Reşadiye Tokat doğumlu yazar Lise ve Üniversiteyi İstanbul'da bitirdi. Kısa süre muhabirlik ve öğretmenlik yaptı. Bağcılar ve Bahçelievler Kültür Mdlüklerinde görev aldı. Pamuk Şekeri Çocuk Dergisi'nin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Edebistan Sitesi'nin söyleşi editörlüğünü bir süre sürdüren yazar İstanbul Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/mustafa-ucurum-la-soylesi", "text": "Bir ırmak serinliği, biraz geçmiş zaman düşleri, çocuk sesleri ve dünyanın ortasında adı memleket olan bir sevdaya tutulmuş bir şair Mustafa Uçurum. Sadece şair değil elbette. Şiir kadar nesre de tutkun, dizelerle birlikte cümlelerin de kalbine dokunmak isteyen bir yeni zaman seyyahı. Anadolu'da olmanın bereketini sonuna kadar kullanıyor. Dergiler, kitaplar, gazete yazıları ve öğrencileri. Hepsine gönül rahatlığıyla yetiştiğine şahit oluyoruz. Şimdilik sekiz kitabı var. Şiir, öykü, deneme, çocuklar için hikayeler. Özellikle 2015 yılında çıkan iki kitabı merkeze alınan bir söyleşi yaptık Mustafa Uçurum ile. Onun dünyasına da göz atan bir söyleşi oldu bu. İyi okumalar. -Şiir, öykü, deneme, çocuk edebiyatı ve düzenli olarak kaleme aldığınız köşe yazılarından tanıyoruz Mustafa Uçurum'u. Bu çeşitlilik sizi dağıtıyor mu yoksa toparlıyor mu? Kendinizi ait hissettiğiniz ya da en azından diğerlerine nazaran daha yakın bulduğunuz bir tür var mı? Var ise hangisi? -Yazmak, başlı başına bir ifade tarzıdır. İnsan yaşar ve yazar. Ben bu yazma eyleminde kendimi ifade etmek isterken herhangi bir kısıtlamaya girmek istemiyorum. Bazen bir şiirin dizesinde karşılık buluyor söylemek istediğim, bazen bir öykünün düğümünde kendini dile getiriyor. Kendimi rahat hissettiğim için de bu bir zenginlik olarak bende kabul görüyor. Bu çeşitlilik arasında kendimi şiire daha yakın buluyorum. Şair olarak anılmak iç huzurum anlamında da beni mutlu ediyor. İlk olarak şiirler yazdım. Bu uzun süre devam etti. Daha sonra denemeler yokladı cümlelerimi. Köşe yazıları girdi daha sonra hayatıma. Elbette öyküyü de unutmamak gerek. Son yıllarda öyküye hem kuramsal açıdan vakit ayırıyorum hem de öyküler yazıyorum. Bütün bunların yanında ilk göz ağrım şiirin yerini her zaman özel tutuyorum. -Geçtiğimiz yıl iki kitabınız yayımlandı. Deneme Çekimi ve Konuştukça Memleket. Yazarlık mütemadiyen üretmek midir? Bir duraklama devri, bir es, beslenme molaları var mıdır? Kendi okur-yazarlık serüveninizi bu bağlamda nasıl değerlendiriyorsunuz? -Yazmak zorlamayla olacak bir fiil değil. İç dinamikler insanı harekete geçiriyor. İçimden geldiği için, söyleyecek sözüm olduğu için yazıyorum. Ben yazma işlevimi akışına bırakırım. Geldiği zaman, cümleler beni çağırdığı zaman gönül rahatlığıyla yazarım. Elbette gazete yazılarımı bundan ayırmak gerek. Gazete, devamlılığı olan bir çalışma. Her pazartesi köşemde yazım olmak zorunda. Okumak için daha çok vakit ayırırım. Dergileri satır satır okurum. Yeni çıkan kitapların yanında başucu kitaplarım vardır. Onlarla soluklanmayı sürdürürüm. -Henüz denemediğiniz bir tür olarak romanı görüyoruz? Romanı ve Türk Edebiyatında romancılığı nerede görüyorsunuz? Yakın tarihte Mustafa Uçurum imzalı bir roman görebilecek miyiz? -Şimdilik şunu net olarak söylüyorum. Yazma serüvenimde roman görünmüyor. Olmayacak gibi de. Kendimi uzun soluklu bir yolculukta düşünemiyorum. Roman farklı bir dünya. Girdap gibi. Ben öykülerimle mutlu olmaya devam edeceğim. -Romanı önemserim. Anlatım zenginliği, okuyucuyu içine çeken uzun soluklu ifade tarzı romanı her zaman rağbet gören bir edebi tür haline getirmiştir. Tanzimatla birlikte dünyamıza giren roman, varlığını günümüzde de hissettirmeye devam ediyor. Şiir kadar, öykü kadar yoğun olmasa da roman hala ilgi görüyor. Günümüz insanı her şeyi çabuk tüketen bir ruh haline sahip. Belki de bu yüzden roman diğer türlere göre biraz geride kaldı gibi görünüyor. Sayfa sayısı olarak ve anlatım yoğunluğu olarak romanlardan uzak duruyor yeniçağın hız tutkunu okuyucuları. -Bir yazarı besleyen kaynaklar nelerdir? Kaynakların çeşitliliğini eserlerde gözlemlemek mümkün müdür? Yaşadığı sosyal-fiziki çevre yazar üzerinde ne denli etkiye sahiptir? Hem şiirlerinizde hem öykülerinizde yer alan pastoral unsurları bu düzlemde değerlendirebilir miyiz? -Yazarın elindeki en büyük kaynak yaşadıklarıdır. Yoğun yaşamak yazar için cümlelerine sindirebileceği iç içe geçmişlikler silsilesidir. Yaşarken biriktirmek, duyarken, görürken biriktirmek. Elbette okudukları önemli bir yere sahiptir kişinin. Okumak, görmek, gezmek, ruhunu ve bedenini bir seyyah eylemek. Benim elimdeki en büyük cevherim bunlar. Her fırsatta gezerim. Sınır tanımadan, nefesim yetene dek gezerim. Yeni yerler görmek, yeni kalplere dokunmak, yeni bir coğrafyada uyanmak. Bütün bunlar benim içimi onarır. Özellikle doğanın en nadide köşelerine çekilmeyi severim. Bir dere kenarını, bir ırmağın serinliğini şatafatlı mekanlara değişmem. İster istemez yazdıklarımda bunlardan izler kendine yer bulur. Bu da kaçınılmazdır zaten. Böyle olmasından dolayı da son derece mutluyum. -Dergi konusuna gelmek istiyorum. Mustafa Uçurum ismi dergilerle iç içe. Kimi zaman yeni soluk alan bir dergiye ağabey dokunuşu, kimi zaman köklü bir derginin müdavim yazarı olarak karşılaşıyoruz. Yazın çeşitliliği kadar yazdığınız dergilerde de geniş bir yelpaze göze çarpıyor. Bazen bir öykü, bazen bir şiir, bazen de bir söyleşi ile okurlarınızın karşısına çıkıyorsunuz. Mustafa Uçurum'un dergilerle kurduğu bu ünsiyeti anlatabilir misiniz? Dergiciliğin ve özelde dergilerle ilişkinizin kökleri, bu günü ve geleceği hakkında neler söylemek istersiniz? -Dergisiz bir edebiyatı düşünemeyeceğim gibi dergilerle irtibatı olmayan bir yazar ya da şairi de edebiyatla irtibatlı olarak düşünemiyorum. Dergiler edebiyatımızın can damarı. Edebiyatımızın yaşayan yüzü dergiler. Heyecanın, sürekliliğin, var olmanın en sağlam duraklarındandır edebiyat dünyamız için. Ben çıkan her yeni dergiyi bir umut ışığı olarak görürüm. Birçok dergi çıkardım. O heyecana aşinayım. Yeni bir dergi çıktıysa umut devam ediyor demektir. Bu yüzden dergilerde yazarım. Ayırmadan hem de. Onun dergisi bunun dergisi olmasına bakmam. Söyleyecek sözüm varsa yeter ki ulaşsın birilerine. Ulaşır da. Çünkü dergiler çıkarırken de dergilerde yazarken de değişmez kıstasım şuydu; Bizler ucu bucağı belli olmayan bir azınlığa sesleniyoruz. Biz sözümüzü söyleyelim. Gün olur ulaşacağı kalbi bulur sözümüz. Günümüzde dergilerimiz çok iyi durumda. Sanal aleme ve teknolojiye meydan okuyarak sıkı sayılarla çıkmaya devam ediyor dergiler. Yeni editörler, yeni yapılanmalar dergilerdeki heyecanın devam ettiğini gösteriyor. Bugünün ustaları nasıl ki zamanında dergilerde yetişerek günümüze kadar geldi, bugünün gençleri de dergilerle sıkı ilişkiler kurarak başaracak bunu. -Şiir dinletileri, imza günleri, söyleşiler... Sık sık Tokat'tan yola çıkıp, farklı şehirlerde farklı mecralarda okurlarıyla buluşan bir yazar görüyoruz. Bu yolculuklarda Mustafa Uçurum'a ne/neler yol arkadaşlığı eder? Bavulunda ne taşır, elinde ne taşır, zihninde ne taşır? Yeni yerler, yeni insanlar bir yazarın yazarlık serüveninde nasıl bir öneme sahiptir? -Yeni yerler görmek, bedenimi ve ruhumu yollara salmak bana tarifsiz mutluluk veriyor. Her fırsatta gezecek bir yerler bulmaya çalışırım. Şükür ki çıkıyor da. Yolculukları mola olarak görüyorum ben. Kendime vakit ayıracağım molalar. Çantamı omzuma atmayayım yeter ki. Sınırsız bir serüvene açılabilirim. Küçük not defterim olsun, mutlaka fotoğraf makinem ve ben. Zihnimde ve gözümde bana kalacak servetler biriktiririm yollardan. Şu da bir gerçek ki seyahat etmek bir anılar defteri tutmak gibidir. Yazarlar ve şairler iyi birer seyyahtır aslında. Seyyahlardan da iyi yazar ve şair olur. Göz ve gönül zenginliği gerek cümlelerin üzerine serpeceğimiz. Bunu da en iyi yollar veriyor bize. -Edebiyatın ve edebiyatçının geçmişten günümüze, en azından tanık olduğunuz yakın tarihteki serüvenini nasıl değerlendiriyorsunuz? Değişen dönüşen bir sanatçı duruşundan söz edebilir miyiz? Dava adamlığından edebiyatçılığa bir evrilme söz konusu mudur sizce? -Geçmişi yad ediyoruz içimiz acıya acıya. Şair, yazar ve dava adamı. Bu üç özelliğin bir kişide bulunması günümüzde imkansız gibi. Kendi kabuğuna çekilmeyi tercih ediyor edebiyatçılar. Kendilerinin edebiyatını yapıyorlar. Bireysellik had safhada. Bir kişinin elinden tutmak, yol yordam öğretmek gibi bir derdi yok birçoğunun. Kendi grubunun, kendi ekibinin ihyasıyla meşgul çünkü çoğu. Bu yüzden sadece şiir yazan, öykü yazan en çok da kendisi için yazan edebiyatçılarla karşı karşıya kalıyoruz. Bu da edebiyatımızı kendi içinde çırpınıp durmaya mahkum ediyor. -Yayınevleri, yazarlar ve kitaplar... Her geçen gün sayı artıyor. Okuma listeleri kabarıklaşıyor. Bu çeşitlilik arasında kendi okuma takviminizi nasıl ayarlıyorsunuz. Yazar olmanın dışında sıkı bir okur olarak okuma alışkanlıklarımız ya da seçimlerimiz üzerine tavsiyeleriniz nelerdir? Okumada sınır tanımıyorum. Elime geçen her yeni kitabı, dergilerin yeni sayılarını soluk soluğa okurum. Necip Fazıl'a atfedilen meşhur biz sözdür; Yazmaktan okumaya fırsat bulamıyorum. sözü. Benim yazdıklarımın temelini okuduklarım oluşturuyor. Okumak ve yazmak için müsait bir işim var şimdilik. Çok sıkı bir okuma takvimi uygulamam. Gönlüme göre. Keyfim nasıl isterse. Elim bu yüzden hiç boş kalmaz. Bir öykü okurum, onun ardından bir dergiden bir şiir, bir makalenin satır aralarına sızarım. Okudukça içimdeki yazma arzusu zapt edilmez bir hal alır. Fakat ben yazmak için genelde sabahın o duru vakitlerini beklerim. Zihnimin en sakin olduğu, beynime birikmiş cümlelerin hücum ettiği vakti. -Konuştukça Memleket adlı şiir kitabınız 2015 Nisanında okurlarıyla buluştu. Şiirlerde bir çeşitliliğin yanı sıra, içinize sinmiş bir Anadolu'nun, Tokat'ın, memleketin, Türkiye'nin kokusunu duyuyoruz. Mustafa Uçurum'u şiirleriyle nereye konumlandırabiliriz? Şiirlerinde didaktik unsurlar, bir dünya görüşü var mıdır? Varsa şair bize nereden seslenmektedir? -Konuştukça Memleket üçüncü şiir kitabım. Bu kitapla birlikte daha net bir şekilde söyleyeceklerimi söylüyorum. İlk kitabımdaki bireysellik Dünya Telaşı kitabımla birlikte sesini biraz çoğaltmaya ve yükseltmeye başlamıştı. Bu kitapta artık söyleyecek sözü, derdi olan bir şair olarak dizeler kurdum. Belki de yaşımın artık ağırlık gerektirdiği bir kıvama gelmesinin bir devinimidir bu. Şiir, gücünü hikmetten almalı. Peygamber Efendimiz 'in şöyle bir hadisi vardır; Resulullah 'a, bir bedevi gelir. Dikkat çekici bir üslupla konuşmaya başlar. Efendimiz : \"Şurası muhakkak ki beyanda sihir vardır, şurası da muhakkak ki şiirde de hikmetler vardır.\" buyurur. Söze hikmet vermek için hikmetli kaynakları rehber edinmek gerek. Şiirlerim artık kalabalıklara dur diyen, memleket denen cennet vatanın kadrini kıymetini hissettiren ve mümin bir duruşu temsil etmeye gayret eden şiirlerden oluşuyor. Bunu yaparken de tebliğ için değil şiirin ruhunu incitmemek için yapıyorum. Şiir sözdür ve gün gelir bir yüreğe tesir edebilir. Allah'tan korkarım birilerinin şiirimle kalbinde küçük bir yanlış leke bırakmaya. Hassas davranırım, her dizeyi ince ince dokumaya gayret gösteririm. Şiir yapalım derken göz çıkarmaya gerek yok. -2015'in ikinci kitabı Deneme Çekimi aynı zamanda sizin ikinci deneme kitabınız. Deneme kaleme almanın sizde ayrı bir yeri olduğunu söyleyebilir miyiz? Deneme türünün sınırları ya da sınırsızlığı yazarlara ve okurlara ne gibi imkanlar sunmaktadır? Kitabınızda yer alan denemeler üzerinden konuşmak gerekirse bu çeşitliliğin yazarlara sunduğu fırsatlar nelerdir? -Şiirden sonra en keyif alarak yazdığım tür, deneme. Kendimi deneme yazarken gayet özgür hissederim. Sınır koymam cümlelerime. Şiirin ruha şifa söyleyişini de alarak denemeler yazarım. Hatta bazen şiirimin arka planını bana sunma imkanı verdiği için şiirli denemeler yazarım. Bu bağlamda önemlidir deneme. Mevsimlerden, şehirlerden, çocukların kalbinden ve kitaplardan geçer denemelerim. Rengarenk bir bahçe gibi görüyorum ben denemelerimi. Her okuyanın kendinden bir renk ve ses bulabileceği bir bahçe. Umuyorum ki böyle olur. - Bu güzel söyleşi için teşekkür ederim. -Ben de teşekkür ederim."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/nazan-bekiroglu-ile-soylesi", "text": "Nun Masalları'nın anlatıcısıydı, Yusuf ile Züleyha'nın yazıcısı... Defterin sahifelerine Mor Mürekkep'inden düşürdü harfleri. İsim ile Ateş arasında kalbine sığanları söyledi hep. Adem ile Havva'nın hikayesini anlamanın bütün insanlığın hikayesini anlamak manasına geldiğini öğrendiği gün, Adem'in hikayesini yazmaya karar verdi. Çünkü insanın bütün halleri Adem'de gizliydi. Nazan Bekiroğlu, yeni romanı La'da Adem ile Havva'yı anlatıyor. Hikayenin merkezinde Kur'an'daki kıssa ve Hz. Adem var. Yazar, metninin aynasını dolduran onca anlatının birer temsil ve mecaz olmaktan öte anlam taşımadığının altını özellikle çiziyor. Nazan Bekiroğlu, coşkulu bir dille söylüyor hikayesini. -Sizinle yaptığımız son görüşmede, Bu yıl içinde okurlarınız yeni bir Nazan Bekiroğlu kitabı raflarda görebilecek mi? sorusuna şu cevabı vermiştiniz: Yıllardır zihinde gezdirilen, kendisiyle defterler doldurulan, bilek ağrıtan, uyku bölen bir şey var. Şimdi biraz olsun ufkun üzerinden seren direklerinin, en yüksek flamaların görünmeye başladığını söyleyebilirim. Ya kısmet. İnşallah. Ama hala ismini söyleyemem. Geçtiğimiz günlerde La çıkageldi. Artık biraz daha huzurludur uykularınız. Uyku bölen süreçten biraz bahseder misiniz? -İnsan olan, bu ağır emaneti üzerinde taşıyan bir varlık hiçbir zaman huzurlu uykulara kavuşamayacak demektir. Bu metni anlatırken bütün istediğim insan olmanın manasına biraz daha hakkıyla erebilmek, bu doğrultuda anlayabildiğim birkaç şeyi de özellikle gençlerle paylaşmak arzusundan ibaretti. Yoksa Adem'e, onun gaybi yönüne dair birçok sorunun yakin cevabı hiç verilemezken bilmenin bize sağlayacağı huzura ermek mümkün değildir. Fakat sadece şu noktada daha huzurlu olduğum söylenebilir ki, bu yazma sürecinde cevabı peşinen verilmiş bir bilgiye farklı bir güzergahı dolaşarak yeniden vardığım söylenebilir. O da bazı bilginin bize verilmediği, onların üzerindeki örtünün hiç açılmayacağına dair bilgidir. Bunu bilmek bile, yani bilginin bir noktadan sonra bilinmezlikle örtüldüğünü bir kez daha anlamak bile, kurcalamamak, sorgu sual etmemek, verildiği kadarıyla iman ve iktifa etmek, bir çemberin üzerinde aynı yönde ilerleyip de başlangıç noktasına varmak gibi insana bir huzur veriyor. Diğer yandan bu metnin kaleme alınma sürecinde çok şey okuduğumu da sancılı sürecin bir izdüşümü olarak ifade etmeliyim. O kadar ki metin, içimde bir iskelete kavuştuktan yani 2003'ten sonra, bir bakıma metin bittikten sonra okuduklarım bile bir vagon doldurabilecek hacimde. Fakat en fazla Mesnevi, İbn Arabi ve Şeyh Galib'i zikretmeliyim. Hele Şeyh Galip. O kadar ki onu düşünmeden açtığım her paragrafta bile onu hazır buldum. Büyük laflar sarf etmekten korkmasaydım, bütün bir La'nın, Galib'in o meşhur Terci-i Bend'ini, onun da tek bir beytini tefsir için kaleme alındığını, ben fark etmeden bile bunun böyle olduğunu söyleyebilirdim: Hoşça sak zatına kim zübde-i alemsin sen / Merdüm-i dide-i ekvan olan ademsin sen. La'nın cesareti biraz da bu beytin verdiği güçtendir. -Kitabın La Sahifesinde iddialı bir cümle var: Bir ömür boyu aradığım hece harfinin La olduğunu bildim. Bu cümleden ne anlamalıyız? -Çok iddialı değil, çünkü buldum, değil bildim, deniyor. Buldum dense idi bence bu iddia olurdu. Fakat bilmek daha kolay. Bulmanın arkadan geldiğine her zaman inandım. Lanın aranan harf oluşu meselesine gelince. La olumsuzluk ekidir. Hiçlik mesabesidir. Bu hece harfini, insan olmayı yaratılmışların en şereflisi kılan özgür bilinç tercih hakkı içindeki inkar gücü potansiyeli olarak yorumluyorum. İnsan, seçebilen bir varlıktır. Onu diğer yaratılmışlardan farklı ve üstün kılan yanı bu yanıdır. Yani o, reddetmeye gücü olduğu halde özgür iradesiyle doğruyu bulabildiği için değerlidir. Yani İllallah lafzı, oluşun ve idrakin üst aşamasıysa, insan bu aşamaya kendiliğinden değil bile isteye, özgür iradesi ile varabildiği için muteberdir. Bu itibarla La hece harfi, insan olmanın kıymetini içkin bir bilinç halinin mümkün olumsuzluk aşaması olarak La gerçeğini ifade eder. -Romanda anlatılan Adem ile Havva, Nazan Bekiroğlu'nun Adem ile Havva'sı mıdır? Kutsal metinlerdeki kıssa ne kadarıyla yer aldı kitapta? -Nazan Bekiroğlu'nun Adem ile Havva'sı temel mesaj itibarıyla Kur'an'daki Adem'den hareketle kaleme alınmıştır. Hikaye Tevrat'ta ayrıntılı denebilecek bir biçimde iki yerde anlatılır, İncil'de ise fazla ayrıntıya inmeksizin zikredilir; bunlar beni ilgilendirmedi. İslami gelenek ise Kur'ani kıssayı sabit tefsirinin yanı sıra zaman zaman da birçok ayrıntıyla süsleyerek anlatmaktan imtina etmez. Bunların bir kısmı doğrudan İsrailiyat nevindendir ve tefsir kitaplarına bile sirayet etmiştir. İsrailiyattan da mümkün mertebe kaçınmaya dikkat ettim. Ve çok dikkate değer bir husus ki, Yusuf ile Züleyha'nın geleneksel edebiyatımız içinde mesnevi geleneğinde pek çok versiyonu olduğu halde, ki bunların bir kısmı Hamdullah Hamdi gibi İslami ilimler açısından fevkalade itibarlı zatlar tarafından kaleme alınmıştır, Adem etrafında oluşmuş bir mesnevi geleneği yoktur. Demek istediğim, Yusuf ile Züleyha yazarken bana kalemimin manevra alanını genişletme cesareti veren bir mesnevi geleneğine yaslanabiliyordum fakat Adem hikayesinde böyle bir gelenek alanından da mahrumdum. O zaman, çoğu kez söylediğim gibi, Kur'an'daki temel mesajla çelişmemek kaydıyla kalem oynatmaya cesaret ettim. Bunu söylerken, Kur'an'da anlatılmayan şeylerin anlatılması meselesinin beni çok zorlayacağını biliyordum. Fakat burada da kıssa üzerinde düşünme ifadesini bir izin olarak telakki etmeye cesaret ettiğimi söyleyebilirim. Çünkü bu satırları kaleme alırken özellikle de gençleri insan olmanın anlamı üzerinde düşünmeye sevk etmek gibi ahlaki bir gaye taşıdığımı her an hissettim. Onların daha kolay anlayabileceği bir formata cesaretim bu gaye ile izah olunabilir ancak. -Kitapta birkaç yer yerde okuru şöyle uyarıyorsunuz: Bu aynada her şey temsil, her şey mecaz... -Bir önceki cevapta dile getirdiğim niyet, ama bu niyete rağmen her an ensemde hissettiğim tedirginlik alanıyla ilgili bir açıklama bu. Gaybi kapıların bize kapalı olduğu bir aleme ilişkin her sahne birer temsil olmaktan öte anlam taşıyamaz yeryüzü muhayyilesinde. Bu temsillerin daha yüksek bir gerçeğin kavranması gayesine hizmet ettiğinden emin olabildiğim anlarda ensemdeki soluğun baskısı azaldı. Bu uyarı bu nedenle yapıldı. -La klasik bir roman değil. Romanla mesnevi arası olarak isimlendiriyorsunuz. Biraz açar mısınız? Niye roman diyemiyoruz? -Bu sorunun cevabı Müslüman Şark'ın Batı'daki anlamda romanın teşekkülüne neden izin vermediğinin de cevabıdır aynı zamanda. Adem'e ilişkin bir hikaye anlatırken en fazla anlatılmış bir hikayeye yeni bir dil giydirebileceğimi, bir romancı muhayyilesine sahip olarak bundan öteye geçemeyeceğimi hissettim. Tanpınar, Şark'taki mesnevi geleneğini, bütün gayesi kaynağına dönmek olan suyun belli güzergahının farklı dillerle yeniden yeniden anlatılması olduğuna dikkat çeker. Ehl-i sünnet itikadı ile çelişmemesi için azami özen gösterilmiş bir metinden de roman olması beklenemez. Bu nedenle bu metni yazarken Şark'ın neden bir romanı olmadığını bir kez daha anladım. Araya sokuşturulmuş ve hayalin kışkırttığı birtakım sahneler, tasvirler, öykücüklerin var oluşu bu gerçeği değiştirmez. Romancının, muhayyilesini en başta kendisinin sansürlediği bir metne de her anlamda roman demek mümkün değildir elbet. Bu kapsamda ilave etmeliyim ki yazma sürecinde hatırı sayılır hacimde mürekkebi de işin teorik kısmını kendime açmak için tükettim. Yazdığım şeyi ne tam roman ne de tam mesnevi olarak adlandırabildim. Hatta roman kategorisinde takdim etmek hususunda bile tereddüt ettim. Bu süreçte en fazla da romanla mesnevi arasında yeni bir türün ihdası ihtiyacını hissettim. Üstelik bu ihtiyacın hissedilmesi noktasında yalnız olmadığımı, benzer metinlerin de varlığını biliyorum. Gördüm ki mesnevinin dünyasından beslenen azımsanmayacak sayıdaki kalemler yeni bir türe emek veriyor. Bana öyle geliyor ki ya gerçekten iki dünya arasında yeni bir türe ihtiyaç duyuyoruz ya da roman içinde bu türe yer açmak zorunluluğu hasıl oluyor. Roman çok baskın bir tür. Fakat mesnevi zihniyeti de roman içinde kendisine bir yer açmaya çalışıyor. Bu, bence romanın da tanımının genişlemesi anlamına geliyor. Yani bizim romanımız. Roman, temel ucu sabit kalmakla birlikte diğer ayağını dolaştıran bir pergel gibi. Neticede belki benim hayalim gerçekleşip de roman ile mesnevi arasında yeni bir tür ihdas edip onun adını koyamayacağız ama ihatalı bir tür olarak romanın, bizim dünyamızda, kendi alanının genişlemesine izin vermek mecburiyetinde kalacağına muhakkak gözüyle bakıyorum. -Daha önce Yusuf ile Züleyha'nın hikayesini sizin kaleminizden okumuştuk. Şimdi Adem ile Havva. Kutsal metinlerde geçen bu kıssaları merkeze alarak bir eser ortaya koymak aynı zamanda riskli bir tercih. Bu endişeyi yaşadınız mı hiç? -Bu söyleşide başlangıçtan bu yana sizin sorularınızın bir kısmı gibi benim de verdiğim bütün cevaplarda bu riskin farkında olduğumu, bu endişeyi yaşadığımı anlattım. Risk, Kur'an'da zaten anlatılmış bir metni neden bir kez daha anlatmak gereğini hissettiğim sorusunun muhatabı olmamla ilgilidir. Ancak daha evvelki cevaplarıma da yayılmış olan cümleyi bir kez daha tekrarlarsam, temel mesajla çelişmek, endişemin kaynağı. Bu mesajla çelişmemek kaydıyla anlatmak ise endişelerimin izalesi kaynağı. Risk aslında, oynatılan her kalem, sarf edilen her dize her cümle için de geçerli değil mi? Şuara Suresi'ndeki o tüyler ürpertici uyarıyı hatırlarsak ne yazarsak yazalım, kalemimizin hangi ilhamla oynadığını, hangi vadilerde hangi hallerde dolaştığımızı ayırt etmek çok da kolay görünmüyor. -Yusuf ile Züleyha'da, Züleyha'yı her sahifede görüyorduk. Cümlelerin en güzeli onu anlatıyordu. La'da ise Adem'in gölgesinde bir Havva var... -Doğrudur. Çünkü benim anlatmak dolayısıyla anlamak istediğim şey bir Adem ile Havva hikayesi değil. Beni insanın hikayesi ilgilendiriyor. İnsanın bütün hallerini içkin bir hikayenin kahramanı olarak da Adem'i gördüm. Yani hikaye Adem'in. Bunun dışında her şey Adem'in yani insanın hikayesinin oluşması sürecinde görüntüye giren tali unsurlar. Havva'nın bir görünüp bir yok olması, Havva'yı merkeze almamışlığım bu nedenledir. Havva üzerinde ısrar, temel meseleyi anlatmak adına bir görmezden gelme içerir. İkisi bir arada ama hikaye Adem'in. -Adem ile Havva'nın hikayesinin ilk sahifesini yazarken Nazan Bekiroğlu'nun muradı neydi? Kitaba son noktayı koyduğunda kalbi mutmain miydi? -Hayır. Böyle bir metin hiçbir zaman tam anlamıyla tamamlanamaz. Dolayısıyla da böyle bir metnin yazarı hiçbir zaman tam anlamıyla mutmain olamaz. Bu metin kuşku yok ki benim içimde genişleyip duracak, yazılması hiç bitmeyecek. Ama buraya kadar, dediğim bir noktaya geldiğimde yaman bir hesabın içine düştüğümü, bütün bir metni ya topyekun yok edeceğimi ya da artık onu yayımlamam gerektiğini hissettim. Anlattığımı göstermek de istedim yoksa dediğim gibi anladığımı da unutabilirdim. Benimki sadece sınırlar içinde kalarak sınır ötesine ilişkin bir anlama çabası. Kadere, ruha, günaha, iyiliğe, kötülüğe, iradeye.. dair benci bir okuma. -Sizi Adem ile Havva'nın hikayesini yazmaya iten sebepler nelerdi? -Bundan tam yirmi sene evvel Belkıs ile tanıştım. İlk karşılaşmamız onun beni Trabzon'da ziyareti ile gerçekleşti. O ilk tanışma heyecanına, yirmi yıl boyunca akmak isteyen yanlarımın önünde duran bendlerin bir kısmını belki o bile fark etmeden bir bir kaldırmasının etkileri de sirayet etti. O ilk karşılaşma günlerinin birinde bana, Nazan, demişti, bir gün Adem'in hikayesini anlatabilirsem kendimi bütün bir insanlığın hikayesini de anlamış sayacağım, çünkü insanın bütün halleri Adem'de gizli, çünkü Adem cem makamında. La Sahifesinde dile getirdiğim gibi bu cümleyi hiç unutmadım. Yıllarca içimde gezdirdim. Ve yirmi yıldan bu yana farkında ya da farkında değil, yaşadığım her şey gibi okuduğum her şeyi de bir Adem hikayesi olarak, insanın bütün gerçeğini içkin bir hikayenin dipnotları suretinde bir köşede biriktirdim. Zaman içinde bu birikim öncelikle bir Adem hikayesi anlatmak gayesine matuf olmasa da sahnelere büründü, cümleler birikti. Ve yeryüzü yalnızlığı elli yıllık bir sürece yaklaştığında bundan daha fazlasını anlayamayacağım ve anlatamayacağım bir raddede geldi durdu. O zaman anlatmaya karar verdim. Çünkü öyle görünüyor ki anlayabileceğim buraya kadar ve anladığımı unutmamak için anlatmak ihtiyacını daha fazla saklayamadım. Bilgisayarda ilk dosya 2003'te açılmış. O tarihte bilgisayarda bir dosya açtıysam metnin çoğu demek öncesinde defterlerde biçimlenmiş demektir. Ondan sonrası fiili derleyip toplama, kompozisyona nizama sokma sürecidir. -Romanda daha önce öykülerinizden ve Yusuf ile Züleyha'dan, İsimle Ateş Arasında'dan bildiğimiz coşkun bir dil var. Bu dilin kalp genişliği ile bir ilgisi olmalı. Bu zor ve sancılı bir seçim değil mi? -Dili, insanın hacmidir. Buradan bakınca genişlik olarak görünen şeyin şu gelip geçici dünya üzerinde ızdıraplarımızın kaynağı ve en azından onun sadakatle yansıtıcı aynası da olduğu çıkar ortaya. Bu nedenle haklı olduğunuz düşünülebilir. Ama ne çare! Başka türlü hissetmek ve düşünmek elimden gelmediği için başka türlü söylemek de elimden gelmez."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/necip-tosun-ile-soylesi", "text": "Ben yazı hayatına öyküyle başladım ve hep öykü yazmayı kurguladım. Ama bunun ilk dönemlerde bilinçli bir tercihten çok bulunduğum arkadaş ortamıyla ilgili olduğunu sanıyorum. Galiba birbirimizi etkiledik. Ankara'daki üniversite yıllarım edebiyat hayatımın dönüm noktasıydı. Çok hareketli bir edebiyat ortamının içerisinde bulmuştum kendimi. Yani öyküyle yatıp kalkıyorduk. Bu ortamda başka hiçbir türü denemedim. Düşünmedim bile. Kendimi öykünün içinde buldum. Yazınsal serüvenimde öykü dışında hiçbir türde yazmayı düşünmedim. Önce el yordamıyla sonra üzerinde kafa yorarak, emek vererek, türler içinde kendimi ifade edebileceğim en donanımlı imkan olarak belirledim. Günümüzde öykünün diğer yazınsal türlere nazaran pek çok avantajları olduğunu düşünüyorum. Yani öykü, kısa ve yoğun yapısı, anlam açıklığı ve gündelik hayata denk düşen yalın, dolaysız anlatımı ile modern insanın beklentilerine cevap verebilecek bir özelliğe sahip. Ayrıca öykü, modern insanın ritmiyle, temposuyla ve yaşadıklarıyla örtüşebilen bir tür. Bu yanıyla bana sıcak ve kendimi en iyi ifade edebileceğim bir yazınsal tür gibi geliyor. Yeni kitap, yeni bir iz bırakma çabası. Onca çaba, emek, uğraştan sonra koskoca ömürden geride belli belirsiz izler... Ama her yeni iz yeni bir heyecan. Bir boşa uğraş, aldanma da olsa, insan kire, yanlışa, haksızlığa bulaşmadan ömrü olmalı da yazmalı, yazmalı... Çok şükür. Edebiyat hayatım iki ana damardan ilerliyor... Öyküler ve deneme, inceleme, teorik kitaplar... Ben ürün veren yazarların öykülerini, şiirlerini, romanlarını yazıp bir kenara çekilmesini doğru bulmuyorum. Yaptıkları iş hakkında söz almalı, mutfaktan yazılar yazmalı, poetik bir bilince sahip olmaları gerekir... Böylece edebiyata da hizmet etmeleri gerekir. Kuşkusuz öykücünün temel görevi öykü yazmak, öykünün iyi örneklerini vermektir. Ancak öykü davasının nitelikli eleştiri ve kuram yazılarıyla desteklenmesi gerekir. Edebiyat tarihine baktığımızda bu gerçekliği net bir şekilde görürüz. Çığır açıcı romancılığı, öykücülüğü yanında Virginia Woolf döneminin en büyük eleştirmenlerinden biriydi. Eleştirmenlerin ortak görüşü Woolf eğer hiç roman-öykü yazmamış olsaydı bile sadece bu eleştiri yazılarıyla edebiyat dünyasında var olacaktı. T. S. Eliot, Octavio Paz için de aynı şey söylenebilir. Öyle ki Eliot, şair ve düzyazı ilişkisi konusunda, düzyazıyla test edilmeyen yazarlara şiir yazdırmamak gerekir diyordu. Biz de ise hem ürün hem de eleştiri yazılarının en iyi örneklerini veren yazarlar olarak Ahmet Hamdi Tanpınar, Sezai Karakoç, Rasim Özdenören, Selim İleri, Ahmet Oktay, Tomris Uyar'ı anabiliriz. Dikkat edilecek tek husus, öykülerinizin, eleştiri/kuram/inceleme yazıları altında ezilmemesi, öykücü kimliğinizin hep ön planda tutulmasıdır. Öykücü bu yazılarda, kendi öykü pratiği içerisindeki okuma, yazma deneyimlerini yansıtır. Bir öykü düşüncesi, bir öykü davası, poetikası yaratır. Kuramsal bir kavrayışla her öykücü kendi öyküsünün temellerini konuşacak, birikimle, yaşayan güncel öyküyle kendini test edecektir. Yani bir estetik savaşın tam ortasında yer alacaktır. Bugüne değin bunu öykücülerimizin yapmamış olması kaçırılmış bir olanaktır. Benim asli işim öykü ve bütün inceleme/kuram yazılarını öykücülüğümün bir parçası olarak gördüğüm için yazıyorum. Bu yazılarla bir bakıma yaptığım işi anlamaya, öncülerini bilmeye çalışıyorum. Öykü davamın bir devamı bu yazılar. Diğer yandan dünyada ve ülkemizde roman ve şiirin kuramsal yapısı üzerine kitap boyutunda pek çok çalışma olmasına rağmen öykü üzerine bu tür çalışmalar oldukça yetersiz. Özellikle öykü estetiği, kuramsal özellikleri ve teorik yapısına ilişkin kitaplar bir avuç çalışmadan ibaret. Bu yüzden genç edebi tür öykünün, kavramlara, kuruluş ve işleyişini ifade edecek temel bir dile, sanatsal ve estetik değerini ortaya çıkararak ölü noktalarını aydınlatacak kavramsal okumalara ihtiyacı var. Sözlüğü edebiyatımızda bu eksikliği doldurma çabalarına küçük bir katkı olması için hazırladım. Öykü Terimleri Sözlüğü teknikler, yönelimler, kavramlar ve teorilerden oluşan meseleleri irdeleyerek öykünün kullanışlı bir cep kılavuzu olmayı hedefliyor. Okurlar böylece hem sevdikleri öykülere farklı bir bakışı görecekler hem de yeni öyküler tanıyarak peşine düşeceklerdir. Ernest Hemingway Öykü, buzdağının görünen yüzünde değil söylemediklerinden oluşur der ve ekler: onda dokuzu yüzeyin altında, derinlerdedir. İşte bu kitap; okurlarla birlikte, öykülerin görünmeyen dip anlamlarına bakmak ve cep kılavuzu olacak inciler devşirmek amacında. Aslında bu kitap şu sorunun cevabını bulma peşinde: Öykü nasıl işler? Bir eserde yaratıcılık nasıl sergilenir, eser yaratıcılığını neye borçlu, öykü nasıl bir mekanikle işler, hangi özellikleri onu kalıcı hale getirir, bizi büyüleyen öykülerin içine ne konur, iyi öykü neden yapılır gibi soruların peşinde, okuru kısa öykü türünün doğasına yeni bir yolculuğa çağırıyor. Kitap, özellikle öykünün tematik serüveninden çok teknik serüvenini incelemeye tabi tutarken teorik bir metin olmayı da hedefliyor. Okurlar kitapta tartışılan sözcükleri kendi öykü poetikalarında, öykü üzerine yapacakları incelemelerde rahatlıkla kullanabilirler. Okurlar yüzlerce kavramı derli toplu bir kitapta görecekler ve buradan yeni kavramlara doğru yürüyebileceklerdir. Kitap, kavramlar, terimler üzerinden gittiği için elbette bir sözlüğe benziyor ama sözlükten farklı olarak, a'dan z'ye giden bir alfabeye göre değil de kendi özel alfabesine göre sıralanıyor. Odak aldığı tekniğin, kavramın, terimin anlaşılması, anlamının iyice belirginleşmesi için lazım olan alfabeye uyuyor. Bilinen haliyle sözlük ve ansiklopedilerdeki pek çok kavramı, terimi kısa kısa açıklamak yerine, sıklıkla kullanılan kavram ve terimleri uzun uzun, örneklerle açıklama yöntemi benimseniyor. Bu kavram ve terimler üzerine yazıların amacı; öykü tartışmalarına ayak izleri bırakmak, kılavuzluk için geçilen yollara yapı taşları döşemek ve yolu, menzili aydınlatmaktır. Ülkemizde yaşanan temel karmaşalardan biri kavram ve terimlerin anlam kodları üzerine bir ittifakın olmamasıdır. Bir kavramı yahut bir terimi hepimiz farklı yorumluyoruz. Oysa terimler üzerindeki ittifak, anlamsız tartışmaları sona erdireceği gibi hem eleştiriyi hem de türü daha ileri bir noktaya taşır. Ne var ki, terimlerin bazen soyut tanımlamalarla büsbütün karmaşanın, kaosun içine çekilebildiği de yaşanan bir gerçek. Özellikle örneklerle desteklenen terimler daha kalıcı, açıklayıcı ve işlevsel olmaktadır. Bu sözlüğün en temel özelliği tam da burasıdır. Öykü sanatının kuramsal seyrini ortaya koyma amacındaki bu çalışma, öykünün kavram ve terim haritasının izlerini sürmek ve bir kaynak oluşturmak amacındadır. Kitap, öykünün tarihsel sürecinde bazı öykülerin niye önemli olduğunu, o öykünün tema ve tekniğinin öykünün tarihinde nasıl bir serüvene yol açtığını incelemekte. Bu anlamda; öyküler sadece tahlil edilmiyor, bir terim, bir teknik üzerinden okunuyor, böylece kavramın öyküde görünümü, temsili tespit ediliyor. Evet, sizin de tespit ettiğiniz gibi bu Sözlük'ün vurgulanması gereken diğer yönü de terimlerin sadece Batılı terminolojiyle değil Doğu'nun hikaye anlayışıyla da açıklanmaya çalışılmasıdır. Çünkü sadece Batı terminolojisine teslim olmuş bir kavram/terim sözlüğü eksiktir, tamamlanmamıştır. Dikkatli okurlar, bir akım, kavram, terim açıklanırken örneklerin hem Batı edebiyatından hem de Doğu edebiyatından verilmeye çalışıldığını göreceklerdir. Ülkemizin en fazla eksiklik çektiği bu alanda da kuşatıcı olmaya çalışılmıştır. Örneğin çerçeve hikaye, fantastik, büyülü gerçekçilik, felsefi öykü, gerçeküstü anlatım, rüya anlatım kavramlarını Doğu hikaye anlayışından bağımsız düşünmek imkansızdır. Bu nedenle kitapta kavramlar, terimler Doğu ve Batı hikaye birikiminin birlikte örneklenmesiyle açıklanmıştır. Kitapta modern öykü üzerine yapılmış kuramsal tartışmalar, akımlar ve yönelimler aktarılarak, türün kuramsal seyri de ortaya konmaya çalışılırken, terimi daha anlaşılır kılmak, berraklaştırmak için yerli ve yabancı yazarların öykülerinden örnekler verildi. Böylece kuram, kavram, teori örneklerle belgelenmiş oldu. Kitapta öykü terimleri ve bunların uygulayıcıları, temsilcileri, örnekleri ile sunularak öykünün gelişme evreleri de ortaya kondu. Aslında böylece bir okuma listesi de oluşmuş oldu. Hem dünya öyküsü hem de Türk öyküsü yan yana örneklenerek Büyük Hikayeyi ortaya koymak, fotoğraftaki eksik tonları tamamlamak temel amaçtı. Dikkatli okurlar, çalışmada içten içe bilinçli bir Türk Öykü Antolojisi yanında bir de Dünya Öykü Antolojisi oluşturulduğunu da göreceklerdir. Kitapta Türk ve dünya öykücülüğünün iyi öyküleri özenle seçilip bir kavramla ilişkilendirilerek geniş bir öykü okuma listesi çıkarılmaktadır. Kuşkusuz böylece edebiyat ortamına öyküler teklif edilmekte, bu öykülerin önemi ve özellikleri ortaya konmaktadır. Biraz iddialı olacak bağışlayın ama benim hayatıma edebiyata adanmış bir ömür diyebilirim. Gündelik hayatımda her zaman öncelikli tercihim edebiyat olur. Hep ona zaman artırmakla geçer günlük uğraşım. Ailemden, işimden, dostlarımdan zaman alır edebiyata aktarırım. Edebiyatla arama girecek her şeyden uzak durmaya çalışırım hatta cep telefonum bile kapalı olur. Çünkü edebiyatın insandan bir hayat talep ettiğine inanırım. Siz ona koşulsuz teslim olmadan o gizlerini, güzelliklerini size açmaz. Edebiyat hayatım boyunca hep bir disiplinle okuma-yazma çabası içinde oldum. Rastgele kitap okumam. Hep bir yazar okuması yaparım. Bir başka deyişle öykülerimi, yazacağım kitapları besleyecek kitaplar okurum. Masamda oldukça farklı dosyalar var. İnceleme-araştırma-kuram kitaplarımın son yıllarda yoğunlaştığını görüyorum. Bu yüzden biraz öykü yazmaya ağırlık verdim. Üç ayrı öykü dosyası üzerinde çalışıyorum. Diğer yandan teorik kitap hazırlıklarım sürüyor. Ketebe Yayınları'nın tahlil serisinden çıkacak olan Orhan Pamuk'un Kara Kitap'ını yayına hazırlıyorum. Bunun yanında Türk Öykücülüğünde Tematik Yönelimler, Türk Edebiyatında Kanon dosyalarım yayın sırasını bekliyor. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/necip-tosun-la-soylesi", "text": "Gidilmemiş Yerlerin Türküsü gerçekten de nasıl şekilleneceği önceden belirlenmiş bir proje-plan çerçevesinde oluştu. Bu nedenle de birbirini destekleyen, birbirini tamamlayan, tıpkı çerçeve hikaye anlayışında olduğu gibi sonuçta bütünlüğe ulaşan bir öyküler toplamı. Ben öykü kitaplarının tematik, biçimsel bütünlük içerisinde olmasını önemsiyorum. Bu yaklaşım, okurun fotoğrafı toplu olarak görmesini sağladığı gibi öykünün kopuk kopuk olması zaafını da gidermiş oluyor. Daha proje aşamasında kitapta hangi öykülerin yer alacağı belli olmuştu. Sadece yazmam kalmıştı. Ben de bu proje çerçevesinde öyküleri yazdım. Kitabın ortak paydası ise müzik. Müzik ve edebiyat tarihsel süreçte hep ilişki içinde olmuş, pek çok açıdan birbirini beslemiş, ilham vermiş birbirinin ateşinden yararlanmışlardır. Aslında her edebiyatçı kelimelerle güzel besteler yapmak ister. Müziğin ritmi, dolaysız anlatımı, doğrudan kalbe seslenişi ve evrensel dili edebiyatçıları cezbetmiştir. Müzik edebiyatta en çok şiir ile ilişkilendirilmiştir. Oysa düzyazı da bazen tema bazen doğası itibariyle müziğe özenmiştir. Müziğin ses özelliği onu cezbeder. Bütün edebiyatçılar metnin okunmasının arka planında ezgilerin, melodilerin olması için çırpınır. İster ki okur metnini okurken bir Dede Efendi, Bir Wagner dinliyormuş hissi uyansın. Evet, hayal kırıklığına uğramışlar; ama bu yenilgi değil. Hatta yenilen yazdığım karakterler değil, diğerleri. Çünkü yenilgi ancak yeni durumun üstün tutulmasıyla mümkün olabilir. Öykülerimde duygu yoğunluğunun etki gücünden yararlanırken melodram sınırlarını düşmemeye çalışırım. Ne var ki melankoli, bende bezgin bir kahır olarak değil, aydınlanma anının başkaldırısı ve coşkusuyla hayatiyet kazanır. Öyküler, kaybedişlere, yitirişlere ağıttır ama açık bir şekilde umuda, geleceğe, güvene kapı aralar. Öykülerde, hayatı kapkara gösteren bir bezginlikten çok, hayatın kıymetinin bilinmesi amaçlanır. Çünkü onun anlatıcıları/kahramanları hayatın değersiz oluşunun değil, aksine bu güzellikleri kaçırmış olmanın acısını çekerler. Öykülerde yenilginin değil, öfkenin ve başkaldırının yüceltimi vardır. Amaç bu güzelim hayatı yaşanmaz kılan olumsuzlukları mahkum etmek, insan deneyiminin altını çizmektir. Melankoli bende içerikten çok biçimsel bir tercihtir. Melankoli öykülerde hayatı çözümlemek için bir keşif ve tefekkür zemini yaratır. Yazma anındaki melankolik tutum, sanatsal verim, üretim anıdır. Bu nedenle melankoli bende çoğunlukla hastalıklı bir hal değil sanatsal bir tutumdur, yaratıcı hal için yazınsal üretim durumudur. Bu anlatım anı coşkulu, şiirsel melankoli halidir. Tıpkı, ironi gibi, mizah gibi. Aristo melankoliyi imgelem genişliği ve belleğin gücü olarak yüceltmiştir. Başka bir deyişle melankolik tutum yaratıcı anlara zemin hazırlar. Bu anlamda melankoli bende biçimdir. Kitaba da adını veren Gidilmemiş Yerlerin Türküsü ve Ödül ve Ceza öykülerinde intihara müthiş bir direniş var. Mekan, atmosfer yaratmada, bir tip/karakter oluşturmada, öykücünün elindeki en önemli kozu, malzemesidir. Günümüzde, modern öykünün geldiği yerle bu önem daha da artmıştır. Klasik dönemde olayların geçtiği yer olarak değerlendirilen mekan, zamanla kahramanların ruh durumunu açıklayan önemli bir araca dönüşmüştür. Artık mekan, görüntüsel bir etkinin oluşturulmasında, okurda bir inanırlık duygusunun yaratılmasında etkin bir argüman olarak kullanılmaktadır. Kasaba öykümüzün en verimli mekanlarından biridir. Özellikle taşralılık bağlamında oğun tartışmalara kaynaklık etmiştir. Taşralılık; kimine göre, dünyaya açılamama, kendi kendine yeterlilik ve karşı dünyadan habersiz, sınırlı, ufku dar bir hayatı tanımlarken, kimine göre de büyükşehrin pisliğine bulaşmamış, korunmuş, bozulmamış, özüne sadık bir kitleyi simgeler. Taşra, birbirine mahkum olan insanların yeridir. Burada çözülüp dağılan sonra yeniden birleşen dost ahbap ilişkileri yoktur. Bu insanlar seçeneksiz oldukları için birbirlerine yaslanırlar. Dahası birbirlerine yeterler ve ortak ilgiler bulmakta ustadırlar. Kahvehaneler, parklar, piknik yerleri, birahaneler zaman öldürülen yerlerdir. Çünkü taşrada en bol olan şey zamandır. Burası huzurlu, dingin, kendi kendine yeterli, aynı zamanda büyükşehir düşlerinin kurulduğu yerdir. Hayatın tamamının burada geçirilemeyeceği bilinir. Taşra pek çok kişi için ya geçici bir ikametgah ya da mecburi bir ikametgahtır. Bu yüzden zihinlerde hep gitmek fikri vardır. Bu anlamda benim öykülerimde taşra bir cennet olarak çizilmez. Kendi yaşadığım, beniboğan, nefes aldırmayan kasabamın izleri öykülere yansıyor. Bir edebiyatçı için duygu ve düşüncelerini temsil edecek bir karakter oluşturmak sadece iyi bir gözlemin sonucu değildir. Edebiyatçı hayatı boyunca onu etkileyen karakterleri kaydeder, bir ömür içinde yaşatır ve gün gelir onunla çarpışır. Bazıları buna ilham, aydınlanma anı der. Bu öyküler biriktirmenin ve çarpışmanın eseri. Evet. Öykülerdeki kahramanlar doğup büyüdükleri yerleri pek de özlemle anmıyorlar. Övdükleri, saygı duydukları bir geçmişleri yok çünkü. Kasaba halkı onların rüyalarını anlamamış. Çoğu da anlayışsız, kaba insanlar. Dolayısıyla kahramanlar bu anlayışsız insanlara hep kızgın, sitemli. Ama bu tüm kasaba insanlarına yönelik özel bir durum değil. Her kitabın bir kaderi var ve her kitap kendi atmosferinde, duyarlığında oluşuyor. Küller ve Uçurumlar çok daha şiirsel ve yoğun bir kitaptı. Yakıcı, sert ve sarsıcı bir biçimsel anlayışa sahipti. Otuzüçüncü Peron dingin, hayatın derinliklerini kavramaya, yansıtmaya çalışan bir kitaptı. Durumun, meselenin de amaçlandığı bir kitap. Ansızın Hayat ise bir olgunluğu ve hayat karşısında kazanılan birikimi yansıtmayı amaçlıyordu. Bu farklılık da doğal olarak anlatıma, dile yansıdı. Emanet Hikayeler, her biri öykücülüğümüzün önemli durakları olan öykücülerin sembolik olarak emanet ettiği hikayelerin, Necip Tosun'un yorumu, üslubu ve bakış açısıyla yazdığı öykülerden oluşur. Öyküler bu yanıyla hikayelerin, konuların, durumların her anlatıcıyla birlikte değişeceğini bir başka şeye dönüşebileceğini örnekler. Gidilmemiş Yerlerin Türküsü ise müzik odağından hayatla, geçmişle yüzleşmenin hikayelerini bir araya getiriyor. İnsanlığın en büyük kutsallarından birinin tecrübe olduğunu düşünüyorum. Yani yaşadıkları, gözledikleri, bir ömür biriktirdikleri... Bütün kitaplarımda bunları aktarmayı hedefledim. Bundan sonra kitaplarım kısmet olursa Ketebe Yayınları'ndan çıkacak. Şu an elimde Ketebe Yayınları'nın Tahlil serisinden Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü / Bir Tahlil adlı bir çalışma var. Ardından Dünya Romanının Serüveni adını verdiğim bir kitap çalışmam yayınlanacak. Bu kitapta dünya romanından kırk yazar ve roman üzerine bir inceleme yaptım. Son olarak ise uzun süredir üzerinde çalıştığım Türk Edebiyatında Kanon başlıklı bir inceleme kitabını yayına hazırlıyorum. Bunlar benim tasarılarım bakalım kader nasıl tecelli edecek, göreceğiz. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/nimet-yildirim-la-soylesi", "text": "-Hocam, Yves Bonnefoy, Antik Dünya ve Geleneksel Toplumlarda Dinler ve Mitoloji Sözlüğünde, din ve mitoloji sözüklerini yanyana kullanmasının nedenini açıklarken Bütün insan topluluklarında mitik anlatılarla dinsel uygulamalar sıkı sıkıya birbirine bağlıdır, bu yüzden de her yerde ya da hemen hemen her yerde dinler tarihçisi ya da araştırmacısı aynı zamanda mitolojileri de inceler belirlemesini yapar. Sizin öncelikle bir filolog olduğunuzu bilmekle birlikte Fars Mitolojisi Sözlüğünüzde zaman zaman Fars tanımlamasını aşan ve Hint'ten Endülüs'e kadar İslam başta olmak üzere diğer semavi dinlerin kültürlerini de içeren bir çalışmayı gerçekleştirdiğinizi görüyoruz. Mitoloji kavramına nasıl bir anlam yüklediniz, ya da Fars Mitolojisi'ne nasıl yaklaştınız ki sözlüğünüz bunca geniş bir dini ve kültürel yelpazeyi de kuşattı? Efendim, öncelikle Fars Mitolojisi Sözlüğü'ne gösterdiğiniz yakın ilgiden dolayı sizlere teşekkür ederim. Alanında ülkemizde yapılmış ilk çalışma olan kaynak eser niteliğindeki bu eserden dolayı edebiyat çevrelerinden çok güzel mesajlar, tebrikler ve teşvik edici yazılar alıyorum. Bu da beni son derece sevindiriyor ve yeni çalışmalara yöneltiyor. Tarihin başlangıcı belli olmayan çok eski dönemlerinde Arya ırkının bir kolu, yaşadığı toprakları terk ederek Soğd/Semerkant, Buhara ve Merv bölgesine yerleşmiş, ancak olayların akışına ayak uyduramayınca Belh ve Horasan tarafına, oradan da İran'ın değişik bölgelerine göç etmiştir. Tarihi verilere dayanılarak bu hareketlerin MÖ. X. ve VIII. yüzyıllarda gerçekleştiği tahmin edilir. İran platosunda yerleşik hayat kuran ilk Arya kavimleri de Medler ve Persler'dir. İran mitolojisi, kahramanlık anlatıları ve efsanelerinin tarihi, Aryaların İran topraklarına gelip yerleşmiş oldukları günlerden başlar. Bilindiği gibi İran milleti, İndo-Europeenne/Hind-Avrupa kavimlerinden biridir. Bu ırkın kollarından biri, tarihin çok eski dönemlerinden beri diğerlerine oranla çok daha fazla önem kazanmış, oluşturduğu medeniyet, edebiyat ve kültür, Hind-Avrupa ırkının diğer kollarından daha etkili olmuştur. İndo-İranienne/Hind-İran adlı bu kol, MÖ. 3000'lerde Hind-Avrupa grubundan kopup Hint ve İran adlarıyla iki ayrı kola ayrılıncaya dek, Orta Asya bölgesinde yaşamakta; ortak din, dil, inanç ve mitolojileri paylaşmakta, kendisini Arya: şerefli adıyla nitelemektedir. Daha sonraki dönemlerde birbirlerinden ayrılarak Hindistan ve İran adlı ülkelerine yerleştiklerinde bu ismi her biri kendisi için kullanmıştır. Mitoloji bir bakıma eski dünyada yaşamış insanların, sosyal ilişkileri ve doğa olaylarını algılayış tarzları ile dinsel inanışlarına bakış açılarının yorumlanmasını konu alır. Bir ulusa, bir dine ve bir uygarlığa ait mitleri ele alır. Belirttiğiniz gibi mitoloji, dinlerin kültürlerini de içerir. Mitoloji, ilkel çağlardaki insanların ayinleri, inanışları, ve medeniyetlerinin teorik yönleri, bir başka deyişle de yaratılışın başlangıcı ve kaynağına götüren aktarımlardır. İlkel insanların inanışları, mitolojilerle başlar ve daha sonralarda ad dinsel inanışlar ve büyük dinler yapılanır. Buradan hareketle mitoloji; çok uzak zamanlarda yaşamış insanların dinsel inanışları ve dünyaya ait görüşleridir. Gerçekte günümüzde kültür adı altında topladığımız değerler eski dünyada mitoloji ve din adlarıyla anılan olgulardır. Eliade'ye göre; İlkel toplumlarda mitoloji ve din, ait oldukları toplumların kültürel birikimlerinden oluşmaktadır. Çünkü o zamanlar hiçbir düşünce ve tavır bu bütünden ayrı bir şey olarak düşünülemez, insanın bütün yaptıkları ve düşündükleri mitoloji ve din çerçevesinde yer alırdı. Mitlerle özel anlamda kastedilen değerler, gerçek hayatla örtüşen, yöresel özellikleriyle eski dünyanın gelenek ve göreneklerinden oluşur. Mitoloji de bu anlamda; toplumun ilk ve manevi tarihidir. Mitleri yaşamak, gerçek anlamda dinsel bir yaşantıyı kapsar. Çünkü mit, sıradan, gündelik yaşamdan farklılık gösterir. Bu yaşantının dinselliği, mitolojiye özgü, coşturucu, anlamlı olayların yeniden gerçekleşme aşamasına getirilmesi, doğaüstü varlıkların yaratıcı eylemlerine yeniden tanık olunması olgusundan ileri gelir. Mitolojiye değişik mitoloji uzmanları tarafından yüklenen böylesine geniş bir anlamdan, bir bakıma mitlerin önemli ölçüde dinlerin sözlü şekilleri olmasından hareketle Fars Mitolojisi Sözlüğü'nde dinsel kapsamı geniş tutmaya çalıştık. Fars edebiyatının temellerinden birini oluşturan dinsel inançlar, tarihin en eski devirlerinden başlayarak, mitolojik dönemler, kahramanlık çağları, daha sonra ilk İran devleti Med İmparatorluğu'ndan, İslam öncesi son yönetim Sasaniler'in tarih sahnesinden çekilmelerine kadar İranlıların egemen oldukları bölgelerde geliştirdikleri kültürler, gelenek ve görenekler, değişik dönemlerde inanmış oldukları Zerdüşt öncesi ve sonrası birbirinden farklı dinler, bu dinleri eksen alarak oluşan dinsel kültürler, gelenek ve görenekler ve bütün bunlara bağlı olarak gelişen mitolojik anlatılar geniş bir alan üzerinde çalışmamızı gerektirdi. Eski İran'daki dinsel yaşayışı ve ayinleri de içeren yaşanmış birtakım efsaneler vardır. Zerdüşt XE \"Zerdüşt\"'ün ortaya çıkmasından sonra bu rivayetler eski İranlıların dini efsaneleri olarak daha sonraki dönemlere aktarılmıştır. Bazen de bu rivayetler, milli tarihi destanlar ve efsanelerle birlikte kahramanların maceraları, İranlı komutanların ordu sevkiyatları ile mücadelelerini en güzel şekliyle yansıtmaktadır. İran-Yunan savaşları, İskender'in İran'dan çekilmesinden sonra onun İran'daki derin ve etkin nüfuzuyla mücadeleleri, Bizanslılara ve diğer güçlerden gelen saldırılara karşı savunma faaliyetleri, birtakım hatıraların yaşanmasına ortam hazırlamış ve efsanevi destanlara hamasi bir renk kazandırmıştır. Çalışmamızın geniş bir bakış açısına sahip oluşu; söz konusu coğrafyanın inançları, tanrıları, kutsalları, kültürleri ve mitolojilerinin yanı sıra bölge halklarının köken birliği, ortak dinsel inanışlar ve ortak kültürleriyle çok zengin ve derin bir kültürel birikimin merkezinde bulunmasından kaynaklanmaktadır. -Bir mitolojik malzemenin ait olduğu ülke içinde bile çok farklı çeşitleriyle anlatıldığı bilinen bir durumdur. Diğer taraftan Babil'den ve özellikle Hz. Musa'dan itibaren İsrailoğulları'na mahsus bir çok mitolojinin Fars mitolojilerini, onun da İsrailoğulları'nın mitolojisini etkilediğini düşünürsek bunun çalışmanız sırasında önemli bir güçlük oluşturduğuna hükmetmemiz gerekir. Bir tür samanlıkta iğne aramak diye özetleyebileceğimiz bu güçlüğün üstesinden nasıl geldiniz? - Evet dediğiniz gibi gerçekten samanlıkta iğne aramak kadar geniş araştırma gerektiren, bir okadar da zor olan ve çok sabır isteyen; değişik dillerde kaleme alınmış birçok kaynağa erişmeği, onlardaki dağınık bilgileri bir araya toplamayı, sonra bütün bunları Türkçemize aktarmayı ve ardından da birtakım sonuçlara ulaşmayı zorunlu kılan böylesine bir çalışmayı yapmak yıllar istiyor. Birikim ve özveri istiyor. Bu tür edebiyat araştırmalarının olmazsa olmazları arasında bilindiği gibi araştırma konusu milletlerin dilleri, dinleri, dinsel kaynakları ve kültürleri, mitolojileri... gibi konularda belli düzeyde bilgi birikimi, derinlikli uğraş ve sabır en başta yer alır. Ancak bütün bunlara erişmemi, orta okul ve lise yıllarında içimde var olan yabancı dil, Fransızca sevgisi, daha sonra özel Arapça öğrenimi almam, ardından fakülte yıllarında bu iki dilin yanı sıra yoğun Farsça ve İngilizceye öğrenimime bu dillere karşı ilgime borçluyum. Bütün bu gayretler söz konusu dillerde yazılmış Fars mitolojisiyle ilgili kaynakları Türkçe'ye aktarmam açısından bana son derece yardımcı oldu. Tabi bunların yanı sıra en önemli destekçilerimden ve çalışmanın gereklerinden biri de Arapça, Farsça ve İngilizce kaynakları rahatlıkla kullanabilmektir. Gerçekte İslam öncesi/İslam sonrası İran tarihi, başta Mazdeizm olmak üzere İran dinleri, mitolojisi ve edebiyatı konusunda belli düzeyde bilgi birikimi Kur'an ve tefsir bilimleri, semavi dinler.... gibi konularda kapsamlı bilgiye sahip olmadan bu tür çalışmaları yapma imkanı yoktur. Bu açıdan kendimi şanslı kabul ediyorum. Böylece çalışmanın gerektirdiği şartlar, kaynaklar ve uygun ortam hazır olunca sanırım önemli ölçüde başarılı oldum. Aldığım çok güzel tepkilerden de bunu anlıyorum. -Esatir= history; mythos= anlatı / hikaye sözcüklerinden bakılarak tarih yazımında mitolojik malzemelerin bir temel oluşturduğu hep iddia edilegelmiştir ama son tahlilde mitoloji de tarih de kendi başlarına bir disiplindir. Siz çalışmanız sırasında mitolojik malzemelerin maruf tarihi bilgilerle uyumunu gözetmek gibi bir zorunluluk duydunuz mu? - Mitolojik malzemelerin bilinen tarihi bilgilerle uyumu konusunda daha çok başta Zerdüşt'ün kutsal kitabı Avesta, Avesta tefsirleri ve Şahname'de aktarılan bilgilerle değerlendirmeğe çalıştım. Gerçekte mitoloji ile tarih iç içedir. Örneğin tarih sonrası çağlara ait birer tarihsel gerçek olan Makedonyalı İskender, Sultan Mahmud, Şah Abbas ve Napolyon dilden dile dolaşan halk rivayetlerinde birer efsaneler çemberinin içerisinde kalmaktadırlar. Tarih öncesi dönemlerde efsaneler ile tarihi gerçekleri birbirinden ayırmak çok daha güçtür. Ancak efsanelerin tarih sonrası dönemde de ortaya çıkışlarını kanıtlayan birtakım faktörler gözlenebilmektedir. Mitolojik efsaneler gerçekte gelenekler adı altında korunup sonraki nesillere aktarılan birtakım zincirleme rivayetlerdir. Normal hikayelerle farkları ise, başta ilk aktarıcıları olmak üzere rivayet edenler tarafından doğru olduklarının sanılmasıdır. İşte gerçekte efsaneleri birer sembol, hikaye ya da simge olmaktan çıkarıp da tarihi rivayetler kategorisine çeken incelik de burada merkezlenmektedir. Bu gerekçeyle de efsaneler, ilk dinler, dini ibadetler ve kurallar, aynı zamanda da ulusal tarihlerle ilişki kurmakta, halk kesimlerinde yaygın inançların birtakım hurafeler ve efsanelere dayanması gerçeğinin yanında eski birtakım felsefi görüşlerin de mitolojik etki altında kalması, hatta efsaneleri temel alması dolayısıyla ulusların tarihleriyle efsanelerinin yer yer birbirine karışmasına ortam hazırlarlar. Dünya medeniyetinin yapılanmasında önemli ve temel rolleri bulunan eski dünyanın Hint, İran ve Yunan milletlerinin gerçek ve doğal özellikler taşıyan kahramanlık anlatıları, söz konusu milletlerin, daha hayatlarının başladığı ilk çağlarda ya da tarih öncesi dönemlerde tarih sahnesinde yer almış halklarının geniş hayal güçleriyle oluşturdukları kültürel birikimleri içerisinde yer alan mitolojik değerlerinden doğmuş ve şekillenmiştir. Aşamalı olarak ve gelişen olaylar sürecinde tarihi gelişmelerle de iç içe girmiş, ilk zamanlar dilden dile sonraki kuşaklara aktarılırken daha sonra Şahname, İlyad ve Odessa gibi ölümsüz yapıtlar ortaya çıkmıştır. Mitolojide ideal gelişmeler ve metafizik olayların kahramanları, arzularına ve ideal dünyalarına gerçek hayatta erişmeği imkansız olarak algıladıklarından hayal gücünün de yardımıyla gerçek dünya dışında, olağanüstü özellikler gibi metafizik konuları ve ideallerini fizik ötesi dünyada tasavvur ederler. Bu olağanüstü arzuları gerçekleştirmek için de Simorğ, Suruş, cinler, büyü, büyücülük... gibi fizik ötesi evrenin araçlarını kullanıp onlardan yardım alırlar. Hayal dünyalarındaki serüvenleri gerçeklerle ilişkilendirip erişilmesi çok daha kolay ve sıkıntısız hayal dünyasında arzularına ulaşır, orada ütopik, gizemli şehirler kurarlar. Tarih; gerçek olayların yaşandığı bir alan iken mitolojide; bir milletin gerçekleşmemiş milli arzularına, mutlaka gerçekleşmesi arzulanan ideallerine yer verilir. Bu açıdan mitoloji, gerçek dünyanın kendilerini mutlu edemediği, ideallerine eriştiremediği durumlarda insanların kaybettiklerini hayallerinde aradıkları anlatımlara yer verir. -Mitoloji sözlükleri, simgelerin özellikle de kutsal simgelerin bir tür şerhi, açımlaması olarak okunagelmiştir. Siz mitoloji ve simge ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz? - İlk olarak Simgeler ve sembollerin mitlerin dili olduğu, çoğu zaman mitlerle iç içe olduğu gerçeğini belirteyim. Simgelerin arkasındaki gerçeklikler ve sembollerin dilleri iyi anlaşıldığında mitlerin de etkin bir şekilde kavranacağı göz ardı edilemez bir olgudur. Bu yüzden bazı mitoloji uzmanlarınca simgebilim mitolojinin temel gereklerinden biri olarak kabul edilir. Bir bakıma simgeler, birtakım şifreleri de barındıran semboller oluşum aşamasındaki evrenin manzarasını, aşamalarını gösteren unsurlardır. Mitik bir kısım ögelerde de semboller ve şifreler birbirinden ayrılamayacak derecede iç içedir. Olağan dışı, fizik ötesi, öteki alemlere ait rivayetlerden oluşan mitolojilerin ana temaları yaratılışla ilgili gelişmelerdir. Mitlerin ana temaları, daha çok sembolik tiplemeler, fizik ötesi aleme ait simgesel ögelerdir. Mitolojide kahramanlar bu dünyaya ait ögeler de olsalar nitelikleri fizik ötesi dünyaya aittir. Genel tanımlamalarda ve birtakım sözlüklerdeki açıklamalarda mitoloji: Hayali, olan, gerçek dışı ve bütünüyle efsane olan gelişmelerdir şeklinde ifadelerine de rastlanır. Ancak mitolojinin; göksel, fizik ötesi evrene ait, dokunulmayan, ancak metafizik evrenin algılanabilen hikayesi ve gelişmeleri olarak kabul edilmelidir. Bu değerlerin çok önemli bir kısmı mitolojide son derece etkin ve alabildiğine zengin sembollerle ifade edilir. Mitolojide zaman ve mekan kavramları yer almaz. Bu kavramların bulunmaması ya da belirgin olmaması mitolojik anlatının hayali ve kurgusal atmosferini son derece genişletir, onu daha gizemli ve daha çekici olarak yansıtır. Örneğin: İzed Mihr: Tanrı Mihr, ruhaniyyet, savaşçılık ve bereket dağıtan sembol tanrı olarak büyük bir güç kazanmıştır. Halkın bu inançlarının üst tabakalara etkisi Zerdüşt inanışında ve ondan sonralarda da görülmektedir. -Çalışmanızın adı Fars Mitoloji Sözlüğü olmasına rağmen, ona büyük oranda etimolojik bir değer de yüklemişsiniz. Bu yanıyla sözlüğünüzü köken bilgisi sözlüğü olarak da okumak mümkün. Bu bağlamda mitoloji ve dil ilişkisine nasıl baktığınızı öğrenebilir miyiz? - İran dilleri en eski devirlerden günümüze birbirinden farklı dinler, kültürler ve geleneklerin etkisinde kalarak değişim ve gelişim aşamalarından geçmiştir. Eldeki belgeler; alfabe, dilbilgisi kuralları ve içerik bakımından İran dillerini, Eski İran Dilleri, Orta İran Dilleri ve Yeni İran Dilleri gibi birbirinden farklı üç devreye ayırma imkanı vermektedir. Bu süreçte birçok sözcük birçok etkenle zamanla değişim geçirmiştir. Kelimeler, kavramlar, ifadeler farklı etkileşimlerle farklı şekiller almışlardır. Bu tarihsel gerçeği göz önünde bulundurarak kelimeler ve kavramların zaman yolculuğundaki şekil ve anlam farklılaşımını da izleyerek her kavramın eski, orta ve yeni dildeki şekillerini ve bunların anlamlarıyla neleri sembolize ettiklerini de vermeği son derece yararlı gördük. Bir başka açıdan mitoloji; bir milletin ya da bir toplumun ilk ve manevi tarihidir. Bu yüzden de o toplumun ya da milletin diliyle uyum içerisindedir. Bu kuramdan da dil ve mitoloji, birlikte ortak bir işleve sahip olarak edebi metinler çerçevesinde çok uzak geçmişlere ait gerçekleri ve o gerçekler etrafında oluşturulmuş mitolojik değerleri sonraki kuşaklara aktarır. Mitolojik anlatımlarda kullanılan dil de sembolik ve alabildiğine gizemlidir. İranlıların ırkdaşları olan Hintlilerin rivayetlerinde sözün büyüleyici bir etkisi vardır. Söz bu gücüyle düşünceyi eyleme dönüştürme özelliğine sahiptir. Mantra adı verilen bu büyülü güç, Vedalar'da ve Hint edebiyatında kutsanmakta, kutsal sözleri simgelemekte, söz ile büyü yapılması da buradan kaynaklanmaktadır. Bu yüzden söz, her şeydir. Yine Hint rivayetlerinde ilk insan örneği ve aynı zamanda İranlıların ilk ataları Keyumers gibi özellikler taşıyan insan, her varlığın adını söylemekte, insanlara öğretmekte, böylece ilk dili ortaya çıkarmaktadır. Bu ilk ve son dil de bütün dillerin kaynağıdır. Hint rivayetlerine göre bu dilden ilk türeyen Sanskrit Dili'dir. -Hocam, sözlüğünüze bakarak özellikle Fars ve Farsça kaynaklı çalışmalarınızın burada kalmayacağını, daha ileri boyutlara taşınacağını bir okur örgörüsü olarak iletmek istiyorum. Nimet Yıldırım, şimdi hangi büyük projelerin izinde yürüyor? diye sorsam, ne dersiniz? - Son derece haklısınız. Bu yolda daha ileri menzillere yürümemek mümkün değil. Bir sevda bu. Elbette genişleyerek derinleşerek devam edecek bu çalışmalar. Şu anda devam eden çalışmalarım şunlar: İran milli şairi, Fars edebiyatında bütün dönemlerinin en büyük söz ustalarından Firdevsi'nin Şahname'si yeniden düzenlenen şekliyle, daha önce yayınlanmamış 5.000 dizesinin tarafımdan yapılan tashih ve tekmil, Firdevsi ve Şahname ile ilgili kaleme aldığım bir girişle birlikte Kabalcı Yayınları arasında çıkmak üzere. Açıklamalar ve notlarla Türkçeye çevirdiğim yine Kabalcı Yayanevi'nde baskıya hazırlanan Ardavirafname. Bazı araştırmacılarca ünlü İtalyan şair Dante XE \"Dante\"'nin, İlahi Komedya> XE \"İlahi Komedya\"/La Divina Commedia> XE \"La Divina Commedia\" adlı eserini kaleme alırken yararlanmış olduğu ifade edilen bu eser; J. A. Pope (Londra 1816) ve XE \"J. A. Pope\" Martin Haug (London 1866), XE \"Martin Haug\" tarafından İngilizce'ye; M. A. Barthelemy (Paris 1887) XE \"M. A. Barthelemy\" ve Philippe Gignoux XE \"Philippe Gignoux\" (Tahran-Paris 1984) tarafından Fransızca'ya aktarılarak yayınlanmış, Mazeist edebiyatın en önemli kaynaklarından biridir. Ülkemizde ilk kez yayınlanacaktır. İran Edebiyatı. İslam öncesi dönem İran Dilleri, edebiyatları, kültürel, bilimsel ve edebi birikimini Türk okuruna derli toplu bir biçimde aktaracak olan bu çalışma da yine alanında ilk olacaktır. (yaklaşık 500 sayfa hacmindeki bu çalışma son okuma aşamasındadır). İran Mitolojisi, Mitoloji, İran mitolojisinin kökenleri, oluşum evreleri, kahramanlık anlatıları, diğer mitolojilerle etkileşimi, İran mitolojisinin edebiyat üzerindeki yoğun etkisi ve örnekleri. İran mitolojisinin temel ögeleri gibi ana bölümlere yer veren kapsamlı bir çalışma. (yaklaşık 600 sayfa hacmindeki bu çalışma da son okuma aşamasındadır). Efendim. Fars Mitolojisi Sözlüğü'ne göstermiş olduğunuz yakın ilgi ve edebiyat çevrelerine tanıtımı için yapacağınız bu katkıdan dolayı sizlere ve derginiz çalışanlarına teşekkür ederim. Bu arada Fars Mitolojisi Sözlüğü ve diğer çalışmalarımın okurlarına ulaşmasını sağlayan Kabalcı Yayınevi'ne, sayın Mustafa Küpüşoğlu ve ekibine de sonsuz şükranlarımı sunuyorum. Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/nurettin-durman-la-soylesi", "text": "Şair Nurettin Durman, çocuk denecek yaşta İstanbul'a kaçtı ve şiire bulaştı. İtinayla berber dükkanına gelen müşterileri tıraş ediyor fakat kimseye şair olduğunu söylemiyordu. Edebiyat dünyasının yakından tanıdığı bu güleç yüzlü isim, Şehrin Üzerindeki Bulutlar, Haziran, Savrulan, Uzun Beyaz Bir Çığlık, Hoşçakal Hüzünbaz Çocuk, Akşam Yedi Suları isimli şiir kitaplarına Uzun Günlerin Kısa Tarihi, Basit Bir Şeymiş Gibi Sanki Yaşamak, Mektebin Bacaları gibi deneme ve hikaye kitaplarına imza attı. Yıllar geçti. Gördüğü, bildiği bir çok şey değişti ama onun küçük mütevazı berber dükkanının adresi değişmedi. Nurettin Durman'ın Beylerbeyi'ndeki berber dükkanına, Artus Kitap'tan çıkan Öksüz Çocuklar Galerisi isimli kitabını okuyup gittik. Lodosun vapur yolcularını çarptığı bir kış gününde bizi sıcak gülümsemesiyle karşıladı. Kendi elleriyle demlediği çayın yanında Beylerbeyi'nin ünlü böreğinden ikram etti. Bu küçük dükkana bunca yıl nasıl bu kadar çok muhabbet sığmış, bizzat görüp öğrendik. Nurettin Durman'la, kitabına yazmadığı serüveninden başlayan ve bu güne dek gelen hoş bir sohbetimiz oldu. Şimdi sizinle paylaşıyoruz. -Öksüz Çocuklar Galerisi isimli kitabınızı okuduk. İstanbul'a geldiğiniz günden başlamışsınız anlatmaya. Biz, Nurettin Durman'ı İstanbul'a getirip şair eden 'önceki' sebepleri de merak ediyorduk... -1961 yılının Eylül'ünde gelmişim İstanbul'a, Bingöl'den. -Çocuk yaşta yani. -Evet, çocuk yaşta gibi. On iki yaşımda evden kaçtım. On altı yaşımda İstanbul'a geldim.. Bingöl'deyken babamın ders verdiği Kur'an kursunda yatıp kalkıyordum, zaten evden ayrıydım. -Neden? -Annem ben ilkokul ikinci sınıfa giderken, vereme yakalanıp vefat edince babam bir başkasıyla evlendi. Üvey annemle aramız ilk zamanlarda iyiydi ama sonraları geçinemedik. Asiydim. Çocukluk işte. Birkaç kez evden kaçmıştım. Arkadaşlarla Büyük dağın dumanı büyük olur, boğulursak büyük gölde boğuluruz diyorduk. Sonra ben çıktım geldim İstanbul'a. -Tek başınıza mı? -Bir arkadaşım da vardı yanımda ama İstanbul'da kimsesi olmayan bir tek bendim. Benim gibi evden kaçıp İstanbul'a gelenlerin öncüsü sayılırım. Benden öncekiler Elazığ'a, Malatya'ya, Diyarbakır'a gidiyorlardı. -Neye güvenip çıktınız yola? Çocuksunuz, kimseniz yok... -O yaşta kahvede çalışmış, terzi çıraklığı yapmış, tuğla ocağında çalışmıştım... Ama berber çıraklığında karar kıldım. Çabuk öğreniyordum ama sevmiyordum berberliği. Okumak istiyordum ben. Çalıştığım Berber dükkanına yakın gazete bayiimiz vardı. Çarşamba günleri posta gelirdi. Gazeteler dergiler gününde gelmezdi Bingöl'e o yıllarda. Posta otobüsü gelir gelmez bir koşu gider Tommiks, Teksas alırdım. Okumaya öyle başladım. Onları okurken işi gücü unuturdum. Ustam bana kızardı hatta. Günlük tutmaya o yıllarda başlamıştım. Buralarda yaşanmaz... yazıyordum deftere, Anne yok, ev yok, okul yok. -İstanbul sizin için filmlerde gördüğünüz bir maceradır sadece, o yıllarda. -Ayşeciğin filmleri vardı. Yeni Cami'yi, Galata köprüsünü gösterirdi. İstanbul'la ilgili her kareyi dikkatlice izliyorduk. Benimle birlikte gelen arkadaş bir müddet sonra döndü ama ben temelli geldim. Çemberlitaş'ta iş buldum kendime. Burada şiir yazmaya başladım. Sonra Divanyolu'nda çalıştım, Adliye Sarayının karşısında, yazarçizer camiasına yakın. -Kitabınızda bu kısmı anlatırken kısa kesmişsiniz. Bize ilk şiirinizi nasıl yazdığınızı, yayınlanan ilk şiirinizin ardından nasıl heyecanlar yaşadığınızı anlatsanız... Eli kalem tutan, şiir yazmaya hevesli bugünün genç şairlerine örnek olsun diye anlatın bunları bize. -Her bulduğum kitabı okuyordum. İnce Memed okumuştum mesela, elime nasıl geçtiğini hatırlamıyorum bile. Çemberlitaş'ta çalışırken, bir hamal arkadaşımın elinde bir kitap görmüştüm mesela. Kitabın sayfalarındaki boş yerleri hesap yaparak dolduruyordu. İstedim, verdi. Meğer o kitap Mevlana'nın meşhur Divan-ı Kebir'iymiş. Benim şiir yazdığımı gören müşteriler Yahya Kemal'i okumamı tavsiye ediyorlardı mesela. Yahya Kemal'in kim olduğunu bilmiyordum bile. Derken yazmaya başladım ama kimseye söylemiyorum şiir yazdığımı. Giderek utangaç oldum. -Şiirlerinizi nasıl gönderiyordunuz peki? -Postayla. Kimse beni tanımıyordu. İlk şiirim Sanat Dünyası isimli dergide yayınlandı. Bana bir haller oldu. Dünyalar benim olmuş gibi sevinçliydim. Sonra daha iyi dergilerde şiirlerimin yayınlanması için yazdım hep. O zamanlar Varlık, Hisar, Yeditepe, Çağrı gibi dergiler vardı. Buralara çok şiir gönderdim. Sürekli kitap okudum, dergileri takip ettim... Ama kimseden yardım görmüyordum. Kimse elimden tutmuyordu. -Çevrenizde Cahit Zarifoğlu, İsmet Özel gibi isimler vardı Onlarla sonradan tanıştım. O seksenli yıllardı. İlk zamanlarda kimse, Ya Nurettin, kardeşim, bir şiirini ver yayınlayalım demiyordu. Cahit Bey'e bu dükkanda sadece üç şiirimi göstermiştim. Tam şu sandalyede oturuyordu. Şiirlerden ikisini beğendi, bunlar iyi dedi. O kadar... Ne o bu şiirleri ver yayınlayalım, dedi, ne de ben, bu şiirlerimi yayınlar mısın, demedim. Şiirleri aldım cebime koydum. Bir gün bana, Senin de şiir kitabını Akabe'de yayınlarız demişti.. Mavera dergisinde bilahare iki şiirim yayınlandı. Bir bunalım dönemi de yaşadım tabii, bir umutsuzluk, bir başaramama kaygısı, bir yılgınlık... -Neden? -Ne Mavera dergisinde, ne Varlıkta, ne Yönelişlerde... Hiçbir yerde şiirlerim yayınlanmıyordu. Bıktım artık, vazgeçeyim ben şiirden dediğim bir gün İsmet Özel Bey, şiirlerime bakıp, Sade ve anlaşılır yazıyorsun, hayret, neden yayınlamıyorlar? demişti. Bu bana cesaret verdi. Ondan sonra da açıldım zaten. Bir dostumun dediği gibi, şiir her zaman kafada olmalı. Yoğunlaşınca insan, çok şey kazanıyor. O zamanlar Allah'a çok dua ettim, Rabbim, bana bir şiir kitabı nasip et diye. Bugün kaç kitap olduğunu düşünmeden sayamıyorum. -Edebiyat dergiciliğini uzun uzun değerlendirmişsiniz kitabınızda. İnternetin yaygınlaştığı bir ortamda edebiyat dergilerinin işi çok mu zor? -İnternet sitelerinden Şiraze, Edebistan, Edebiyatmezunları gibi birkaçında yazıyorum. Bazı sitelere şiirlerimi koymuşlar. Fakat genel itibariyle sanal alem bana sahici gelmiyor. Ömer Lekesizin Edebistan'ı gibi seçici ve seçkin değil, bütün edebiyat siteleri. Binlerce şiir var internette. Şiiri görüyor ama okumadan geçip gidiyor okuyucu. Oysa dergiyi eline alıp baksa, işin rengi değişecek. Hem dergide, hatalarını görebiliyor, başkalarını takip edebiliyorsun. -İnternet birçok şeyi olduğu gibi şiiri de kolay tüketiyor... Evet. Veya gün geliyor site çöküyor, hepsi gidiyor. Benim yıllardan beri biriktirdiğim dergiler hala yanımda. Eve sığmayanlarını dükkana getirdim. Atamıyorum, satamıyorum. Bunların hepsi tarih, emek, göz nuru... Dergicilik çok hoş ve güzel bir zanaat üstelik. Tabii birde dergicilikte herkesi memnun edemiyorsunuz. Yazısı yayınlanmayan kırılır, incinir. İnternette şiirlerinin yirmi bin kişi tarafından okunduğunu söyleyen bir şair, kitabını bassa kaç kişi alıp okuyacak. İnternette hakikaten o kadar okunuyor mu ki o şiir. Tıklayıp geçiyor. Bugün herkes şiir yazıyor. Editörün çok iyi olması lazım. Şiirden anlamalı. Yönlendirici olmalı. -Okul gibi. -Tabi. Bu da bir teşvik. Ben, bana şiir getiren gençlere, Bu dergiyi ben çıkarıyorum ama dergi sizindir diyordum. Benim şiirim yayınlanmadı diye üzülmeyin. diyordum. Editörün yetkisi olmalı, gerekiyorsa müdahale edebilmeli. -Şiir yazdım diyenler eleştiri kabul etmiyor ama. -Evet ama buna izin verirse hatasını görür, düzeltir. Bugünün gençleri bir tomar şiirle geliyor, Bunları yayınlayacaksan virgülüne bile dokunma diyor. Böyle konuşanlardan bir şey çıkmıyor. İlerleme kaydedemiyorlar. Övülmek için bekliyorlar ama. Ağızları da iyi laf yapıyor. Batı edebiyatından birkaç isim ezberleyip sürekli onları konuşuyorlar ama Doğu'dan kimseyi tanımıyorlar. -Müzikli, şarkılı şiir kasetleri hakkında da bir şeyler söyleseniz. Onların kalıcı olduğunu sanmıyorum. Tamam, güzel okuyanları da var şiirleri ama o ses gittiğinde geriye kalan mısralar, herkeste aynı tadı bırakmıyor. Zaten en çok ağlatmak için okuyorlar şiirleri, titrek sesle, acıklı bir müzikle... Duygulandırıyor insanı ama sanat değeri yok. Rahmetli Cahit Zarifoğlu akşam iş dönüşü dükkanıma gelirdi, tatil günlerinde uğrardı. Ben şöyle şairim, böyle yazarım havası yoktu hiç üzerinde. Akşam sessizce gelir, selam verir, oturur çay içer, sigara içerdi. Halkla arası çok iyiydi. Kimsenin gönlünü kırmazdı, böbürlenmezdi. Bambaşka bir insandı. -Berber dükkanınız kültür sanat merkezlerinden biri gibi olmuş burası. Kimler geldi geçti buradan... Neler konuşuldu? -Burayı 76'da açtım. Buradan yola çıkarak bir edebiyat tarihi yazılabilir kanaatimce. Aylık dergide, Yeni Devir gazetesi kültür sayfasında şiirlerim yayınlanıyordu. O vesileyle tanıştığım şairler yazarlar gelip giderdi dükkana. Ahmet Özalp ile Yaşar Kaplan'la, Necati Polat'la, Sıtkı Caney'le, Süleyman Çelik'le, Ahmet Kekeç'le falan bu vesileyle tanıştım. Tabii tanışıklıklar artınca Beylerbeyinde, Çengelköy'de ikamet eden dostlar edindim. 1980 yılında İsmet Özel, bir ara Sezai Karakoç, 1983 yılında Cahit Zarifoğlu Beylerbeyine teşrif buyurdular, ikamet ettiler. Bu vesileyle de bu değerli şairlerimizi tanımış oldum... Tabii çıkardığımız gerek Kardelen dergisi, gerekse Düşçınarı dergisi dolayısıyla da genç şairlerimizle dostluklarımız, arkadaşlıklarımız pekişti. Bu vesileyle çok değerli dostlar edindim. Bir samimiyet oluştu Dükkanın da bir tanınmışlığı oldu böylece... -Saç sakal için mi, sohbet için mi geliyorlardı daha çok? -Burası bir uğrak yeri idi. Cumartesi, akşamüstleri çok kalabalık oluyordu. Hatta dedikodusu bile yapılıyormuş, ne çok müşterisi var diye. Oturacak yer kalmıyordu. Çay ikramlarımız oluyordu tabii. Şiire uzak müşteriler şaşıyordu bu duruma. Ben onlar için sadece berberim çünkü. Kimseye söylemiyordum da şiir yazdığımı. Bir ara, siyasiler geliyordu buraya. Ama AK Parti'nin iktidar olmasıyla eski muhabbetler kalmadı. -Sizinle ne ilgisi var bunun? -Partideki ayrılık buraya da yansıdı. Eskiden burada görünmek isteyenler, artık özellikle gelmemeye başladı. 80-90 arası çok şey değişti. İnsanlar birbirini merak eder, hatır sorardı. Artık yok böyle şeyler. Şimdi her şey şüphe üzerine kurulmuş. Eskiden Kardelen dergisinin toplantılarını bile burada yapardık. 28 Şubat'ın sonucu bunlar. Kendi kendimizi vurduk biz. Birbirimizden koptuk. İçimize korku saldılar. Sahici dostluklar yitip gitti. Herkes kendi mecrasında kendini saklamaya bıraktı... -Edebiyatçı sohbetle beslenir. Berber dükkanlarının da bu 'sohbet'e dair zaten adı çıkmış... Berber dükkanında dedikodu çok olur, bunu açıkça sorabilirsin... -Tamam, dedikodusu çoktur buraların... -Eskiden 2 kalfa çalışıyordu burada. Ben yokken olup biten havadisleri geldiğimde anında veriyorlardı. Bende şaşıyordum doğrusu. Bu havadisleri nasıl böyle çabuk duyuyorlar diye. Etrafta ne olup bittiyse, onların dilinde. Berberler geveze olur bir de. Ama her halükarda böyle dükkanlar, mekanlar hem önemlidir, hem de gereklidir. Oturmak için, hasbıhal etmek için, fikir teatisinde bulunmak için elzem yerlerdir hayatımızda. Mesela şair Baki'nin de uğradığı bir dükkan varmış sahafların orada. Şair olamamış ama şiirden de çok iyi anlayan biri imiş bu dükkanın sahibi. Ankara'da saatçi Musa Ağabeyin saatçi dükkanında fikir ağırlıklı sohbetler olurmuş. Nihat Armağan'ın mekanı da edebiyatçılara, fikir adamlarına açıktı... Ziyaretine gittiğimde kitapları paketleyip hediye etmişti bana. Neticede mekanlar, sohbeti koyulaştıracak berber dükkanları önemlidir... Şairlerin, yazarların, fikir adamlarının terapi merkezleridir adeta..."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/nuri-el-cerrah-la-soylesi", "text": "Şiir yazmaya ilk ne zaman başladınız? Yazdığınız ilk şiirin ne olduğunu çok merak ediyorum. İlk denemelerim erken bir döneme kadar gider. Fakat ilk şiirimin ne zaman yayınlandığını ya da yazdıklarımın şiire aidiyetinin ne zaman kabul gördüğünü soracak olursanız, 1974 yılının baharındaydı. O sırada bir arkadaşım beni, Şam'daki es-Sakafe el-Usbuiyye adlı haftalık edebiyat gazetesinin yayın merkezine götürdü. Basın ve özgürlük karşıtı faşist askeri rejimden bağımsız son edebiyat gazetesiydi bu. Arkadaşım beni bu gazetenin edebiyat editörüne takdim etti. Tanıştığım kişi, Şam bölgesinde düzyazı şiirinin öncülerinden biri olan Suleyman Avvad'dı. Ağzından sigara düşmüyordu. Bir şiirime baktı, sonra yüzüme. Ne kastettiğini anlam veremediğim şekilde başını salladı. Günler sonra, şiirimin gazetenin en çarpıcı yerinde yayınlandığını gördüm. İlk kez adımın bir gazetede basıldığını okuyordum ve kalbim şiddetle çarpıyordu. O zamanlar henüz 18 yaşındaydım. O gün bugündür şiirde olduğu kadar kendimi dilde derinlemesine ifade edeceğim hiçbir alan bulamıyorum. Şairin mesajından daha yüce bir mesaja sahip değilim. Bir yere kadar evet. Eğer bu algı doğruysa, belki de şairler kendi yöntemlerinden uzaklaşıp birbirleriyle çeliştikleri zaman olgunluğa erişirler. Birbirlerini kopyaladıklarında, taklit ettiklerinde ya da aynı şeyleri fısıldadıklarında değil. Doğrusu bugün böyle durumlara o kadar sık rastlıyoruz ki bir şairi ötekilerden ayırt eden karakteristik izlere şahit olmuyoruz. Sebebi ne kadar dikkat çekici olursa olsun, şairin eserini överek kendisini ödüllendirmesi ya da sırf bir şiir yazdığı için iltifat beklemesi uygun olmaz. Şairin dünyadaki işlevi şiir yazmaktır. Şair yeni bir şey yarattıkça varoluşta eksik bir şeyin olduğunu gösterir ve onu var etmeye çalışır. Bu da önceki şiirlerin şairin peşinden gittiği o güzellik, duygu ve anlamı yakalayamadığının bir tür kabulüdür. O halde yeni bir şiir olmalı. Nazım Hikmet'in şiirlerinden henüz yazılmamış şiire dair o dizeleri hatırlayalım. Zannediyorum ki şair için en büyük ödül o şiiri keşfetme serüvenidir. Onun hediyesi de budur. Çok önemli bir soru. Kısa da olsa cevap vermeye çalışacağım. Şiirsel zamanı açıklamadan önce bendeki zaman tasavvurunun geçmiş, şimdi ve gelecek şeklinde yapılan sınıflandırma engellerinden sınıflandırılan zamandan farklı olduğunu söylemeliyim. Benim için yalnızca şimdi vardır. Bahsettiğim şimdi, önceden vuku bulduğunu ve sonradan vuku bulacağını düşündüğümüz uzun bir zaman dilimini kapsar. Sonradan dediğimiz şey yarına da uzanır. Zira uyuyup uyandığımızda yeni bir günde olduğumuzu söyleriz. Peki ama örneğin üç gün hiç uyumayan bir insan için yarın nedir? Oturduğu pencereden ışık ile karanlık, doğan bir güneş ile gece dediğimiz şeyi getiren batan bir güneş arasında değişen doğa olaylarını aralıksız bir zaman çizgisinde gözetleyen biri için yarın ne anlama gelir? Yani pencerenin yanı başında oturan kişi, bitişik bir zaman çizgisinde doğayı ve doğanın dönüşümlerini gözlemler. Kimse de çıkıp gün doğumunun yeni bir günün gelişi, günbatımının da günün bitişi ile gecenin gelişi anlamına geldiğini söylemez. Bu döngünün gece ve gündüz olarak adlandırılması için gece geldiğinde uyumalısınız. Geçmiş zaman ile gelecek zamanı buna göre tayin ediyoruz. Şair, gezegenin ve evrenin herhangi bir yerinde ebedi uyanık olan kişidir. Dahası gezegenin ve evrenin kendisidir. Nasıl ki evren bütün bir zamanı kapsayan zamanlardan oluşur, şiirin zamanı da bütün bir şimdidir. Söz konusu şimdi, şimdinin sınırlarında dolaşan geçmiş ile geleceği bir araya getirir. İşte şimdinin bir parçası olan bu zamanlar gitgide büyüyerek, iç içe geçerek şairin şiirinde hayat bulur. Olan ve olacak olan bu şiirsel zaman, şiirin şimdisi ve yok olması imkansız ebedi maddesidir. Şiirimde farklı zamanlarda vuku bulan veya tahayyül edilen masallar, efsaneler ve olaylar bütün güzellikleri, acıları ve hayretleriyle bir arada yaşar. Aralarındaki mesafeler ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın, dilleri ne kadar farklı olursa olsun onları birbirine yakınlaştırılan bir şeyler mutlaka vardır. Onları bir araya getiren cevher, derininde mevcut olan insanlık boyutudur. Efsanenin de içinde olduğu büyüsel gücü olmayan, bilincin ve dünyanın bilinmezliğinde serüven yaşamayan bir şiir var oluşu kuşatabilir mi? Bundan dolayı modernizm ve postmodernizm şehrinde şiiri, kişiler arası ilginç bir iletişim, geçici şaşırtma, hafif toplumsal paradokslar, şarkılar veya siyasi söylemler yaratmak gibi günlük basit oyunlara tabi tutmak abesle iştigaldir. Bugün birçok dil ve kültürde şiirin başına gelen budur ve şiiri bayağılaştırır. Adorno'nun o meşhur sözünü birçok kişinin yaptığı gibi bağlamından koparırsak dünya tarihinde yaşanan tüm mağduriyetleri yalnızca Yahudilerin tekeline almak gibi bir narsizme kayarız ki böyle bir sonuç Auschwitz gibi korkunç bir insanlık dramını mitololojik, masalsı bir trajediye dönüştürür. Başka acılara benzemediğine, başka acılarla karşılaştırılamayacağına göre bu aynı zaman da dilin de yıkımıdır, ifade imkanının sonudur ve nihayet şiirin ölümüdür. Böyle bir şey bana korkunç geliyor ve şu soruyu sormama neden oluyor: İnsanlığa karşı işlenmiş suçlardan edinilen acı bir deneyim, kişiyi kendisinden başka bir kurbanın acı çekmesine izin vermeyen, acıyı tekelleştiren, bencil ve nevrotik bir karaktere dönüştürebilir mi? Bu, kurbana suç işleme ve başkalarını yok etme istemlerinde kendisini haklı görme imkanı sağlar. Öyle ki söz konusu kurban bir diğerinin mağduriyetini ve kendisini savunmasını kabul etmez; hatta onların sanatsal olsun olmasın herhangi bir vasıta ile acılarını ifade etmelerini şiir ya da nesir olarak tanımlar. Adoro'nun bu önerisi Yahudilerin tekellerine aldıkları mağduriyetle Siyonist Çete'nin Filistinlilere yaptığı zulmün perdelenmesi anlamına gelmez mi? İster zorba olsun ister filozof, şiir kuşunun ufkunu kapatan herkese karşıyım. Auschwitz'den önce de Auschwitz'den sonra da savaşlar durmadı ve insanlık trajedisi son bulmadı. Trajediler oldukça, özellikle de kurban dilsiz kaldığında ve trajedi diktatöre karşı yalnızca şairin sesini bulduğunda şiir var olmaya devam edecektir. Dünya Suriye dersinden yeni bir şey öğrendi mi? Adorno'nun ifade edemediği başka bir şey var mı? Bir şair bakış açısıyla diyebilirm ki eli kanlı bir diktatörün ülkenin her tarafında açtığı zindanlarda Suriyelilerin kimyasal gaz dahil maruz kaldıkları muameleler en az Auschwitz'de yaşananlar kadar korkunçtur. Bütün bunlar dünya şairlerine, Auschwitz'den sonra şiirin yazılması, şair vicdanının asla uyumaması ve bakışlarını Suriye trajedisine çevirmeleri gerektiğini söyler. Adorno'yla beraber Auschwitz'den sonra şiirin imkansızlığını kabul edersek, artık başka kurban olmadığını kabul etmiş oluruz. Bu ise dünyanın herhangi bir yerinde yaşanacak suçlara göz yummak anlamına gelir. Bu korkunç denklemde her türlü anlamın ölümü değil midir bu? Nazilerin sonsuz ve hesapsızca sürdürdüğü katletme eylemiyle kurbanlarına karşı zafer kazandığı anlamına gelmez mi? Bir kez daha sizi Suriye holokost belgelerine bakmaya davet ediyorum. Şiirleriniz pek çok dünya çevrilmesine rağmen, henüz Türkçeye çevrilmiş sadece bir kitabınız var; Midilli'ye Açılan Tekne. Daha fazla şiirinizin dilimize kazandırılması için sabırsızlanıyoruz. Umarım yakın zamanda bu gerçekleşir. Gerçekten bir kitabımın Türkçeye çevrilmesi harika bir olaydı. Bu, benim için Türkiye'nin kültürel hayatıyla ve Türk okuyucuyla etkili bir ilişkinin başlangıcıydı. Türkçe ait olduğum bölgenin merkezindedir. Türkiye'ye birçok kez davet edildim fakat kitap başka bir şey. Kitap, kısa süreli ziyaretlerden daha kalıcıdır ve şair için başka kültürdeki en uzun ikamet adresidir. İşte bu sebeple iki dile olan derin ilgisiyle cömertçe çeviriler yapan muhteşem insan, aydın ve çevirmen Mehmet Hakkı Suçin'e minnet borçluyum. Bu çabanın kahramanı odur. Açıkçası Midilli'ye Açılan Tekne kitabının Türkçe çevirisini benden ziyade onun eseri olarak görüyorum. Öte yandan şiirimi başka dile çeviren herkese karşı hissettiğim bir duygudur bu. Çevirmen, özellikle de şiir çevirmeni, şiiri kendi dilinde yeniden yaratır ve şiire başka bir hayat için olağanüstü bir imkan verir. Son zamanlarda Suçin'in oldukça zor Arap klasiklerinden Yedi Askı Şiirleri'ni Türkçeye çevirmesi beni çok mutlu etti. Suçin, gönüllü olarak Arap ve Türk kültürüne sağladığı muazzam katkıyla büyük bir övgüyü ve takdiri hak ediyor. Ayrıca onun İbn Tufeyl'in Hay bin Yakzan çevirisinin de yakında yayımlanacağını biliyorum. Şimdi de onunla Truva'da Savaş Yok adlı şiir seçkisinin çevirisiyle yeni bir deneyim yaşıyoruz. Açıkçası bu eseri sabırsızlıkla bekliyorum. Benim Türkçe çeviriye bu kadar ilgi göstermemdeki hususlardan biri de kültürle ilgisi olmayan saiklerle zayıflayan Türk ve Arap şiir kültürü arasındaki ortak derin bağları yeniden canlandırmak, onlara estetik açıdan hayat vermek ve iki kültürün zenginliğini yeniden ortaya çıkarmaktır. Şahsen beni mutlu eden bir şey de Türkiye'deki şiirseverden ve okurlardan şiirime dair aldığım güçlü izlenimlerdir. Bu benim için çok özel bir duygu. Son olarak da Türkçenin seslerini ve ahengini kulağımın yadırgamadığını, aksine onların bana hoş geldiğini belirtmek isterim. Zira bu dilin birçok kelimesi çocukluğumda dedemin dilinden bana ulaşmıştır. 1956'da Suriye'nin başkenti Şam'da doğdu. İlk gençlik yıllarını, şiirleri üzerinde büyük bir etki bırakan bu şehirde geçiren şair, sol harekete katıldı ve siyasi baskılar nedeniyle önce Beyrut'a, ardından da Lefkoşe'ye gitti. Aktif olarak Filistin direnişi içerisinde yer aldı ve 1982 senesinde İsrail'in Lübnan Kuşatması esnasında Sabra ve Satilla Katliamı'na tanıklık etti. İlk kitabı \"Çocuk\" da 1982 senesinde Beyrut'ta yayınlandı. Eski halk hikayeleri, mitolojik ve destanlar gibi pek çok kültürel formdan beslenen şair, ayrıca 2000 senesinde Arap Coğrafya Edebiyatı Merkezini kurdu. Merkez, \"İbn Battuta Gezi Edebiyatı Ödülleri\"ni her sene gezi edebiyatı alanında başarılı kalemlere ödüller vermektedir. 2011 senesinde, Londra'da pek çok Suriyeli yazarın katılımıyla Suriyeli Yazarlar Birliği'ni kuran el-Cerrah, edebiyat ve sanat dergilerinin kuruluşunda yer aldı ve yayın yönetmenliği görevlerini sürdürdü. Şimdiye kadar yaklaşık 16 kitabı yayınlanan Nuri el-Cerrah'ın şiirleri İngilizce, Fransızca, Yunanca, Türkçe gibi pek çok dile çevrildi. \"Yastık Kitabı\" isimli eseriyle 2008 senesinde Doha/Katar'da düzenlenen bir törenle Arap Çocuk Edebiyatı alanında verilen en büyük ödülün sahibi oldu. Halen Londra'da yaşamını sürdürmektedir. İzmir'de doğdu. Küçük yaşlardan itibaren edebiyatla ilgilenmeye başladı. Meslek olarak sürdürdüğü belgesel film metin yazarlığının yanı sıra birçok dergi ve internet sitesinde yazıları yayınlandı. Almanca ve İngilizce dillerinden kitap ve makale çevirileri yaptı. Filistin direniş edebiyatını ele alan 'Zeytin Ağaçlarının Arasında' adlı bir kitabı vardır. Belgesel Film MetinleriAnlatılmamış Öyküleriyle Meydanlar; Marakeş, FAS, TRT BELGESEL, 1 bölüm (2017). Sürgündeki Sevda Filistin, TRT BELGESEL, 5 bölüm (2016). 55 Günün Hikayesi- Batı Trakya Türk Cumhuriyeti, TRT TÜRK, 3 bölüm (2013). Mimar Sedefkar Ağa, Türk Mimarisinde İz Bırakanlar 2 ciltlik prestij eser (2015), Çevre ve Şehircilik Bakanlığı."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/omer-ayhan-la-soylesi", "text": "Binaların tarihini araştıran anlatıcının peşinde kentin belirsiz noktalarına sürüklenmek... Zamanın attığı küçük fırça darbeleriyle anlamsız/günahkar bir şehre dönüşmek... Bu şehrin en büyülü noktasında yarım kalmış bir binanın tepesinden denize bakmak... Ömer Ayhan, Öldüren Şehir isimli romanında bizi İstanbul'un değişik semtlerinde gökdelenlerin dünyasında dolaştırırken, şehir ve geçmiş hakkında soru işaretleri uyandırıyor. İstanbul'un ve romanın labirentleri bizi kuşatıyor, yalnızlığa sürüklüyor. -Klasik sorudan başlayalım mı? Yazma serüvenin nasıl başladı? -Yazma serüvenim, kesintilerle ilerleyen bir süreç oldu. Daha ortaokul dönemlerimde hiç bitiremediğim, dünyanın değişik yerlerinde geçen, Jules Verne'ye öykünen roman denemelerim olmuştu. Ders çalışacağım saatlerde, bütün enerjimi bu tip denemelere verirdim. İleride ne olacaksın? dedikleri zaman da, Yazar olacağım, derdim. Ama sonra araya müzik girdi, konservatuvar eğitimi girdi ve uzun bir süre sadece okur olarak ilgilendim. 1990'lı yılların sonlarında, yazma tutkusu önlenemez bir şekilde gelince kaçınılmaz bir biçimde yazmaya başladım. Aynı zamanda öykü yazarak başladım. Bir yandan da başka kitaplar üzerine bir şeyler yazmak, her zaman bana çok çekici gelmişti. Bugüne kadar da ikisi birlikte, öyle sürdü. -Birinin etkisi oldu mu yazmanda, yoksa kendiliğinden mi başladı? -Herhalde yazarların etkisidir. Okuduklarımdan, Acaba ben de yazabilir miyim? demiş olabilirim. -Yani bir arkadaş, vs. etkili olmadı mı? -Çevreden herhangi bir şey olmadı. Zaten edebiyat çevresinden de çok uzaktım, tanıdığım hiç kimse yoktu. Öyle bir çevrem olmadı. Ama onlu yaşlardaki yazma içgüdüsü, uzun bir kış uykusundan sonra tekrar beni kilitlemiş olmalı ki, kendimi yazarken buldum. -O zaman diğer sorulara geçmeden, hep sorduğum bir soru: Seni etkileyen yazarlar?.. Doğrudan olarak algılama da, seni çarpan, hatta yazma serüveninde birtakım etkiler yaratan... -Buna cevap vermek çok kolay değil. Çünkü dönem dönem de değişebiliyor. On sene önce beni çok etkileyen kimi yazarlar, bugün aynı etkiyi yaratamayabiliyor. Başka yazarlar öne çıkabiliyor. Öyle şeyler var ama Türk edebiyatında hep hayranlık duyduğum yazarlar oldu. Halit Ziya, bunlardan biri... Onun yazdığı dönemin öykü ve romanlarına baktığım zaman, kendi döneminden çok ileride olduğunu görüyorum. Bunun mutlaka birçok nedeni vardır ama bu, çarpıcı bir şey... Halit Ziya'nın öncesinde ve hatta sonrasında uzun yıllar, o kadar iyi romanı kuşatan bir yazar olmamış, bu, çok ilginç bir şey. 1980'li yıllarda bile, Fethi Naci'nin Türkiye'de en iyi 10 roman içinde, Aşk-ı Memnuyu sayması, belki Halit Ziya için iyi bir şey ama Türk edebiyatı için düşündürücü bir şey... Çoktan aşılmalıydı. Bir yandan da o romanın kendi dönemi içinde ne kadar ileri bir kurgu, biçim, kişileştirme gibi özelliklerle yazıldığını gösteriyor. O açıdan, bugün de benim için önemini yitirmemiş bir yazardır. Bilge Karasu da beni çok etkilemiştir. O dille olan serüveni, anlatma biçimi, o araştırmaları, arayışı, benim için bir çekim alanı oluşturmuştur. Dünya edebiyatına geldiğimde ise, Bataille ve Blanchot gibi hem metin, hem de yazılı metinler üzerine düşünce üreten yazarlar beni daha çok çekiyor. Daha birçok yazar sayılabilir ama isimden ziyade, hem yazan, hem de yazı üzerine düşünen yazarlardır. Yazı üzerine kendi politikasını oluşturmuş ve düşüncelerini kaleme almış insanlar daha çok ilgimi çekiyor. -İkinci kitabında başlamıştı bu: Kötücül kahramanların vardı. Şimdi burada da gördüm ben, özellikle başkahramanların, kötücül yanları var. -Bu kitapta anlatıcı ve anlatıcının arkadaşının çok kötücül özelliklerinin öne çıktığını düşünmüyorum. Yani Ufuk'la Emre'nin... Yeşim için bu söylenebilir. -Emre değil de, Ufuk, Yeşim... -Ufuk da çok kötücül değil. -Evet ama kendini kötücül tanımlıyor biraz. Geçmişte hatırladığı ve ahlaksızlık olarak tanımladığı şeyler... -Ama onun dışında gelişmiş şeyler bunlar, başkaları tarafından yönlendirilmiş. Çocukluğunda kendi iradesiyle yapmış olduğu şeyler değil. Ama bazı düşkünlükleri, zaafları var. Bunları açıkça söylüyor. Bunun nedeni de şu aslında: Klasik bir tipoloji vardır ya, yazar öyle bir karakter yaratmalıdır ki, o karakter, okur tarafından çok sevilmeli, okur kendisini onunla özdeşleştirmeli, ben buna karşıyım. Bunun hiç de böyle olması gerekmiyor. -Özdeşleştirmeyi engellemek mi istiyorsun? -En azından ona hizmet etmek, bana sıcak gelmiyor, diyelim. Bunun biraz modası geçmiş bir tanımlama olduğunu düşünüyorum. Mesela Amerikan Sapığı diye bir kitap var, Bret Easton Ellis'in. İngiltere'de yüzyılın en iyi yüz romanı arasında kabul edildi. Ama oradaki anlatıcıyla benim kötücül kahramanlarım boy ölçüşemez bile. Önüne geleni hiçbir nedeni olmadan öldüren, bundan zevk alan, bunu anlatan bir adam... Bu kitap o kadar önemseniyor, demek ki okurun ille de kendini özdeşleştirmesi gerekmiyor. Çünkü yaratılan roman kahramanları da, dünyadan kopuk, yaşadığımız dünyadan çok ayrı insanlar değil. Hepimizin olduğu gibi, onların da iyi ve kötü yanları var. Ben bunları birlikte vermek gerektiğini düşünüyorum. İlle de çok sempatik, çok sevimli, hiçbir kusuru olmayan bir prototip olması gerekmiyor. Ama tabii dediğin, özellikle ikinci kitap için doğru. Kötücüllük kavramı üzerine gittim, benim ilgimi çeken bir şey çünkü. İnsan doğasında olan, baş edilemeyen bir şey, benim her zaman ilgimi çekti. Onu, o kendi doğallığı içinde vermeye çalıştım. Burada ise, dediğim gibi, Yeşim dışında, kötücüllüğünün diğer durumları çok ağır basan bir karakter yok gibi. Ama onların olumsuz yanlarını saklamadım. Kastettiğin buysa, evet... -Bir de şey vardı yalnız... Onların da geldiği kişiler, bir tarikat gibi. Onlar da kötüydü. -Evet, evet. Ama onlar tabii daha dışarıda kalıyor. Oradan biz bir iki kişiyi tanıyoruz. -Doğrudan değil, dolaylı anlatılıyor ama... Dedeler, babaanneler... -Evet, evet. Hep bir karanlık, dip... Çünkü ilgimi o çekiyor. Her şeyin günlük güneşlik olduğu bir ortamda, çok fazla bir şey çıkmaz gibime geliyor. -Bir de bana şeyi hatırlattı. Yazdıklarından okuduğum kadarıyla sinemayla da bayağı ilgilisin. -Müzik, sinema, evet. -Rosemary'nin Bebeği, diye bir film vardı. Orada bir tarikatı anlatıyordu. -Onlar şeytana tapan bir tarikattı. -Adam, eşini tarikatla olan ilişkileri uğruna harcıyordu. -Harcıyordu, evet. -O açıdan bir benzerlik buldum. -Ama orada daha farklı bir şey var. Burada, harcamadan ziyade kaybolmuş birini tekrar kazanma, bir şekilde uzak düşmüş birini tekrar oraya çekmek... Onların açısından baktığın zaman onlar kazanmak olarak görüyor, orada bir feda etmeden ziyade, kendine çekmek... Ötekinde bir ihanet var tabii. -Binaları, gökdelenleri organik bir şey olarak tanımlamışsın. Senin romanına göre uzaylı/insan melezi yaratıklar bunları yapmış. -O, çok meşhur bir televizyon dizisiydi: Ex-Files. Ben o televizyon dizisinin üzerinde oynadım. İstanbul'da geçen bir bölüm olarak yaptım. O, anlatımın içinde bağımsız bir parça olarak da okunabilir. Metin içinde bir gerçeklikten ziyade, fanteziyi gösteren bir şey... -O, FBI ajanlarının olduğu bölüm mü?.. -Evet, o çok bilinen bir dizi. -Yok, ben genel olarak, gökdelenleri organik bir şey gibi tanımlamanı söylüyorum. -Aslında sadece gökdelenle sınırlı değil, binaları organik bir şey olarak tanımladım. -Sanki gözleri var, elleri var. -Evet, o, bir metafor tabii. Dinsel açıdan kötücüllük, diyebilirsek Babil'in Tevrat'ta geçtiği şekliyle, romanda geçtiği şekliyle bu, bir metafor olarak söylenebilir. Yaşayan, duyan, karanlık amaçları olan insanın fantezilerine ve düşüncelerine yataklık eden, ona yardımcı olan, hizmet eden bir şey... Bunda da çıkış noktam, zamanın da bir belleği olduğu, mekanın da bir belleği olduğu söylenir ya. Ona bir gönderme olarak da okunabilir. -Kişileştirmişsin yani. -Bir yandan, İstanbul'u da kişileştirme çabasıydı. Çünkü kenti kent yapan olguların en başında mimari geliyor. Mimari olmadan -bunun ille de iyi, doğru bir mimari olması da gerekmiyor-, mimarinin kendisi olmadan, yapıların kendisi olmadan bir kenti düşünebilmemiz zaten olanaksız. O, kent olmuyor. -Bir yandan gökdelenlerin, kentin siluetine saldırdığı saptaması var. Bir yandan da gökdelenlere çok ters de bakmamışsın gibi geldi bana. -Tabii, tabii. Bazı gerçek kaynaklardan faydalandım, hatta bunları metnin içinde de birebir kaynakları belirterek, İstanbul Teknik Üniversitesi'nin kitapları, Şikago'da konuşan bir mimarlık tarihi uzmanı, bunları birebir aldım. Aslında kamuoyunun görüşü, bunun olumsuz olduğu üzerine... Yani Gökkafes üzerine kimse olumlu bir şey söylemiyor. Hepimizi rahatsız eden bir şey bu, yıkılsın diye bile yürünebiliyor. Ama burada tabii, o kontrastı yarattım. Çünkü anlatıcının aslında farkında olmadan unutarak bağlı olduğu Babil anlatısına göre, bu, çok iyi bir şey. Bu da, kavramın göreceliliğini ortaya koyan bir şey... -Göreceliliği vermeye çalıştın. -Bizim için kötü ama o tarikat için ya da zamanında Babil Kulesi'ni yapmayı deneyenler için o, çok iyi bir şey. Onun günümüzdeki bir yansıması olarak gösterdim. -Yarım kalmış kuleler ya da binalar... -Tabii ki. Babil Kulesi'nin bitirilemeden çökmüş olduğunu düşünürsek, romandaki SSK binasının da... -Günümüzde bunun devamı gibi göstermişsin. -Evet, onun bir devamı gibi, bir metafor... Çünkü orada ana konu, ne kadar yüksek olduğu. Benim kitabımda, dinsel öykülerde, Tanrıyı rahatsız eden, kendisine ulaşma gayreti içinde insanların, kendini bilmezcesine bir yaklaşım içinde bulunması... İnsanların kendilerinden rahatsız olması, silueti bozduğunu düşünmesi, psikolojilerinin zaman zaman bozulması, gene rahatsız edici, küstahça bir boyutu ortaya koyuyor, diye düşünüyorum. -Değişik bir yaklaşım var. Bilimkurgu bir yanı var. Bir yandan bir kent romanı, bir yandan da bilimkurgu... Bu, kendiliğinden mi böyle oldu, yoksa sen bunları yapmaya mı çalıştın? -Benim yapmak istediğim, bir kent romanı yazmaktı. Ama o kent romanını yazarken, İstanbul'un ilk kurulan, ellilerde başlayan yüksek konutlarından günümüz gökdelenlerine doğru aşağı yukarı 50 yıllık bir süreci araştırınca, kitap kendi kendine bir noktada bilimkurguya doğru kaçınılmaz olarak gitti. Çünkü teknolojiyle, yeni teknolojiyle ilgisi olan mimari yapılar işin içine girdi. Roman, öyle bir boyuta, konusu gereği, erken/öncü binalardan alıp bugünkü gökdelenlere gelen süreci işlediği için, kaçınılmaz olarak belki... Ama dediğim gibi, öncelikle bir kent romanıdır. Birkaç bölümdür, o bilimkurgu havasını kitaba veren... Baştan sona baktığımızda, zaman zaman öne çıkan, zaman zaman daha geriye çekilen bir şey... -Önce kent romanı gibi algılıyordum. En sonunda okuyup bitirdiğimde, bilimkurgu özellikleri de hissettim. -Ama dediğim gibi, çok planlanmış değildi. O mekanlar, kendi kendilerine işi o boyuta taşıdı. -Kahramanlarda ben bir umutsuzluk, umarsızlık, hatta ne bileyim, ruhsuzluk denecek kadar bir kendini bırakmışlık gördüm. Bu, günümüz koşullarının insanların, ülkemizin bu durumda olmasından kaynaklanan bir şey mi? Yoksa neden?.. Neden böyle bir kahraman?.. Ruhsuz, umutsuz... -Belli bir ölçüde ruhsuz olduğu doğru. Umutsuzluk için ben bir şey söyleyemeyeceğim, daha çok bir önemsememe... Yoksa aslında çok pesimist, karamsar düşünceleri olan bir anlatıcı yok. Çünkü ben, umutsuzluğun da bir tavır, bir duruş olduğunu düşünüyorum. İnsan, bir şeylerden çok rahatsız oluyorsa, bir şeyler onu yaralıyorsa umutsuz olur. Ama bu anlatıcının, o anlamda, anladığımız gibi bir duyarlılığı yok. Dolayısıyla, çok umutsuz denilemez. Belki başına gelenleri değerlendiremediği için o korkunun getirdiği bir umutsuzluk var ama hayata, var oluşa karşı bir umutsuzluk yok. -Belli bir şeye sarılmak yanlıştır, diye bakıyor. Bir şeye inanmak ve ona sarılmak... -Onu bir zayıflık olarak görüyor. Aslında bu, biraz inancın da çok dallanıp budaklanmasından kaynaklanıyor olabilir. Eskiden inanç dediğimiz zaman belli bir şey varmış, tek tanrılı dinler, paganizm... -Yalnız din olarak görmüyorum ben bunu... -Tabii tabii, genel olarak... Siyasi ideolojiler de buna dahil. Ama hep bunların, belli platformlarda, belli sınırları varmış. Bugün öyle değil. Bugün çok ara renkler de oluşmaya başladı. Biraz bir şeyden alıp, biraz da başka bir şeyden, daha bir çorba gibi olmaya başladı. Belki onun getirdiği bir şey olarak sayılır ama aslında hem Türkiye için, hem dünya için geçerli bir şey... Bence bu tip insanların sayısı çok arttı. Dünyanın içinde yaşadığı bir sorun olduğunu düşünüyorum. Batıya gidildiğinde de bu, Türkiye'den çok farklı değil. Böyle bir vurdumduymazlık, böyle bir ruhsuzluk var ama öte yandan, kendine ait bir iç dünyası da var. Özellikle kenti algılarken... Biraz tersinleme olarak bakılabilir, sığlığın içinde bir derinlik, derinliğin içinde bir sığlık... Bir yandan da böyle bir şey, karmaşık bir şey oldu insan. -Bir de Emre tipi var. Geçmişe sarılan, biraz nostaljiyi seven, çocuksu bir adam... Bunu da biraz hayalle yaşayan, kendini kandıran, böyle biri gibi göstermişsin. Hayal etmek ya da nostalji sence gereksiz bir şey mi? -Bence gereksiz bir şey değil ama orada tabii tip var. Bir yandan gelecek hayalleri kuran, geleceğe çok fazla atıfta bulunan bir anlatıcı var. O da onun tam tersi. Aslında burada iki zıt karakterde, birbirine çok yakın olan... -Yılmaz karakteri mi? -Yok, anlatıcı. Yılmaz zaten kendini dinsel arayışlara vermiş olan... O da günümüzde çok fazla yayılan bir şey. Ama anlatıcı daha çok gökdelenlerle, gelecekle, uzayla aklını bozmuş. -Ama gelecek konusunda pek de umudu yok gibi geldi bana anlatıcının... -Ama hep gözü var orada, yine de hep ona bakıyor. Geçmişi yok sayan birisi. Bir açıdan geçmişi niye yok saydığını anlıyoruz. Hiç işine gelmeyen bir geçmiş çıkıyor çünkü kendisinin seçmediği... Ama genelde hep öyle, dinlediği müziklerden tut, hep yeniliklere, dışarıya açık. Ötekiyse geçmişe açık, o da işte dünyanın bir hali. Bugün çok hızlı değişiyor dünya, buna ayak uyduramayan, tökezleyen, olduğu yerde yere düşen, kalkamayan çok fazla insan var. Nostalji dediğimiz zaman, genelde, orta yaşlı ya da yaşlı insanların daha çok hissettiği bir şeyi görürüz. Eski İstanbul'dan bahsederken, 10 sene öncesinin İstanbul'u değildir insanlara nostaljik gelen. Daha ziyade, 50 yıl, 80 yıl öncesinindir. Ama burada biz, öyle bir karakter veriyoruz ki, henüz otuzlu yaşlarını sürerken, 10-15 sene öncesinin nostaljisini duyan birisi. Burada, bir yandan da şehrin eskiye göre ne kadar çabuk değiştiği gösterilmiş. 1930'la 1950 arasındaki İstanbul'a baktığımız zaman, çok derin bir uçurum göremeyebiliriz. Ama 1980'le 2000'lerin İstanbuluna baktığımız zaman bile yirmi yıldan daha fazla zaman geçmiş gibi geliyor. O da bir ayakta kalamama sonucu... Ama ben bir yandan da Emre gibilerin daha samimi olduğunu düşünüyorum. Çünkü anlatıcı, kendini her şeyden izole etmeye çalışıyor. Dolayısıyla, sorunu var ama sorunu yokmuş gibi yaşıyor. Ama Emre karakteri, nerede olduğunun bilincinde... O daha fazla ateşi hisseden, acıyı hisseden... -İlk kitabında sanırım, nostalji vardı. Yanlış mı hatırlıyorum? -Evet, bir iki öyküde vardı. -Ama burada nostalji olayını biraz eleştirmişsin, dalga geçmişsin. -Aslında, ilk kitapta da nostaljiyle bir dalga geçme vardı. Çünkü oradaki uzun sinema öyküsünde, anlatıcı değil de, anlatıcının tanıştığı bir karakter, nostalji içindeydi. Anlatıcı bunu çok da anlamlandıramadığı için biraz dalgasını geçiyordu. Ee, tabii, çünkü içinde yaşayan bir insan için anlamlı nostalji... Dışarıdan onu hissedemeyen insan için anlaşılması, saygı görmesi, değerlendirilmesi de çok güç bir olgu. Hani İçi seni yakar, dışı beni gibi bir deyim vardır ya, onun gibi bir şey. Birisi onu çok büyük bir gerçeklik olarak yaşarken, öteki, hiçbir nostaljisi olmayıp kendi gününün gereğini yerine getiren bir insan için çok yabancı, hatta gereksiz, fazla romantik bir duygu olarak görülebilir. Ufuk karakteri için de bu böyle ama çok sevdiği için gene de onu hoş görüyor ve kollamayı sürdürüyor, her şeye rağmen, olumsuz yönlerine rağmen. Hep onu kollamak derdinde... -Peki, bundan sonra ne yazmayı düşünüyorsun? Yine roman mı? -Bundan sonra da roman yazmayı düşünüyorum. Nedeni de şu: Genelde bir söylem vardır, öykü, ucu açık, başı sonu pek belli olmayan, daha deneyselliğe açık bir türdür, diye tanımlanır, anlatılırken. Roman daha kurguya, belli tepe noktalarına ait bir türdür, diye tanımlanır ama bence, artık bunun tam tersi geçerli. Hatta uzun bir süredir... Öyküde o kadar değişik işler yapıldı, o kadar çok şey denendi ki... Biz bugün hala çok güzel yazılmış öyküler okuyoruz. Ama tek tek baktığımız zaman, hiç daha önceki örneklere benzemeyen, çok farklı öyküler okumuyoruz. Güzel öyküler okuyoruz. Ama hep bir tanıdıklık duygusu var okuduğumuz öykülerde. Romansa tam tersi: Eskiden hiç aklımıza gelmeyecek birtakım kurmaca biçimleri romanın içine girdi. Kolaj dediğimiz, pastiş dediğimiz şeyler bile bugün romanın içinde eskidi. Dolayısıyla, daha iyi demeyeceğim, bunun nitelikle bir ilgisi yok ama daha şaşırtıcı, daha örneğin az görülen şeyleri, hep bir bütün olarak olmasa bile, romanın içinde öyküye göre daha fazla görüyoruz. O yüzden, okur olarak benim için roman, öyküden önce değil ama yazarken roman daha deneyselliğe açık bir tür gibi geliyor bana. O yüzden roman..."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/omer-faruk-tekbilek-le-soylesi", "text": "Ömer Faruk Tekbilek, Adana'da doğdu, 1976 yılında Amerika'ya yerleşti. Halen orada yaşıyor. The Sultans müzik gurubunun kurucusu. Küçük yaşlardan beri Sufizm ile ilgileniyor. Tekbilek, bir çok çalgı kullansa da o, öncelikle çalmayı ibadet sayan bir neyzen. Tekbilek, Fatih Ali Khan, Hossam Ramzy, Peter Erksin, Arto tunçboyacıyan gibi müzisyenlerle de çalıştı. -Kimine göre sanat, hayatımızdaki o derin boşluğu dolduruyor, kimine göre ise boşluğu iyice derinleştiriyor. Peki Ömer Faruk Tekbilek hayatı ve sanatı nasıl algılıyor? Hayatın gerçek manasının, kendimizi, gerçek benliğimizi tanımak olduğuna inanıyorum. Ve bunu gerçekleştiren en kestirme, en direk yol ise sanattır. Sanatımız vasıtası ile kendi öz benliğimize giden bir köprü kurar ve edindiğimiz tecrübelerle şahsiyetimizi geliştiririz. Eğer sanat, müzik gibi en yüksek şekilde yaşanıyorsa, o zaman, hayatımızın nasıl dopdolu olduğunun ve boşluk diye bir şeyin olmadığının bilincini yaşarız içimizde. - Müziğimizin ana damarlarından birini Tasavvuf Müziği oluşturuyor. Tasavvufun, aşkın ve hüznün hayatınızdaki yeri nedir? Yaradana hayranlık duygusuyla dolu ve O'nun ismini şükürle anan bir kalbin sahibi oluşumun, bana çok küçük yaşta verilen en kutlu hediye olduğunun, hep farkında olarak bu günlere geldim. Gönlüme bir bahçe açılır senle olunca/Kalbime bir perde çekilir sensiz kalınca sözleri ile hayatın, O'nu andıkça mutlu, O'nu unutunca da, puslu ve şüphe dolu bir yaşam olacağının gerçeğini hep yaşadım. - Müziklerinizi dinlediğimde, hayatı bütünüyle kucaklamaya çalıştığınız hissine kapılıyorum. Böyle bir tutkunuz, idealiniz var mı ve anlamlı her şeyin anlamını yitirmeye başladığı, insanların daha da yalnızlaştığı bir çağda, hiç anlamsızlık çukuruna düştüğünüz oluyor mu? Ben hayatın her anın ve her şeklinin kutsallığına inanıyorum. Gönül, hep O'nla dolu olarak, yapılan şey ne olursa olsun, o anı tam manası ile başka bir şeyi düşünmeden yaşayabiliyorsa, o zaman biz hayatın gerçeğine varmışızdır. Onun için albümlerimde tek yönlü değil de, her türde müzik yaparak, hayatın bir bütün olarak yaşanması gerçeğini yansıtmaya çalışıyorum. Bunun en yüce şeklinin de müzikal tiyatro formunda olacağını hayal ediyorum. Yalnızlık ise, aslında 'kendimizle olamadığımızdan dolayı' meydana gelen bir şeydir. Şükürler olsun, kendi ismini andırarak bizi yalnız bırakmayana... - Birçok yazar ve şairin hayatında, müziğin önemli bir yeri vardır. ben de enstrümantal müzik dinlemeye başladığımda, müziğin dilinin güzelliğini fark ettim. Şimdi sözcüklerin, müziğin çağrışımlı dilini öldürdüğüne inanıyorum. Siz dil ve müziğin dili arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz? Müziğin kendi lisanının çok daha evrensel olduğu elbette ki doğrudur. Ama yazılan sözler hakikaten gerçek manada bir şiir olarak hayat ve kendimiz hakkında bir mesaj veriyorsa, o zaman müziğe de zenginlik katarak, fikir yönünden de katkıda bulunup insanlara yön verebilir. Fakat yine de inanıyorum ki müziğin dilini çoğu zaman yalnız bırakıp, pek sık olmadan söylemek lazım. - Amerika'da yaşıyorsunuz ve müziklerinizi bir çok kültürden yararlanarak üretiyorsunuz. Türkiye'de uzun yıllardır süren Doğu Kültürü- Batı Kültürü ayrımı ve tartışması var. Kültürler arası böyle kesin bir ayrımın varlığına katılıyor musunuz? Ve Amerika'dan, Doğu nasıl gözüküyor? içinde doğup büyüdüğümüz kültürü en iyi bildiğimiz yöntem olarak iyice hazmedip, ondan sonra diğer renkler hakkında bilgi edinmek lazımdır diye düşünüyorum. İnanıyorum ki bütün kültürlerin özü, insanın kendisiyle, evren ile ve de Yaradan'ı ile olan ilişkilerinden meydana gelmiş bir deneyim hazinesidir. Kendi kültürümüzü en iyi bildiğimiz şey olarak koruyup öğrenmek kadar, insanlığın bu günlere getirdiği bütün kültür şekillerini de takdir edip onlara gereken değeri vermeliyiz. Çünkü netice olarak Allah'ın dini birdir ve o da sevgidir. Yaradan ile irtibat kuran herkes, gönlünde duyduğu fısıltıyla doğruyu bulur ve yaratılanları da yaradan dan ötürü sever. Allah'ın ermiş kulları demediler mi; yetmiş iki millete bir gözle bakmayan bizden değildir diye. Amerika'dan Doğu'ya baktığım zaman maalesef insanların büyük çoğunluğunun enerji ve zamanlarını başkalarını tenkit ederek ve de onların yanlış olduğunu ispatlamakla harcadıklarını görüyorum. Yanlış olanı herkes zaten hissediyor; kendimizdeki güzellikleri ve doğru bildiğimiz şeyleri anlatıp izah etmek lazım. - Müziğin ve dünya müziği içinde Türk Müziği'nin geleceğini nasıl görüyorsunuz? Müziğin tanımını, titreşimin ilmi ve sanatı olarak algılıyorum. Evrende var olan her şey titreşimlerden ibaret olduğu için, müzik etrafımızda her an oluyor zaten. bizim algı derecemiz arttıkça, duyma ve de duyurma kabiliyetimiz de arttığından, her zamanki gibi her şey iyiye doğru tekamül edecektir, bundan hiç şüphe yok. İnsanlık şu anda ne kadar keşmekeşte görünüyorsa da, tarihte bundan daha beterleri de olduğundan, neticede insanoğlu hep daha güzele erişmenin çabasıyla yaratacak ve yaşayacaktır. Anadolu'nun eşsiz kültür mirası, müziğindeki çok zengin ritimleri ve de makam çeşitlilikleri ile insanlığın renk harmonisinde layık olduğu yerini alacaktır. Ortadoğu müziğinin enstrümanları ve de ritimleri ile dünya piyasasında yavaş yavaş kendini hissettirmesi, zaten olmaya başladı bile. - Biraz da son albümünüz Alif hakkında bize bilgi verebilir misiniz? Neden Alif ? Alif'i, arapçadan geldiği için ve de İngilizce olarak yazarken A kullanıldığı için Alif olarak yazdık. Alif ile Akdeniz ülkelerinin kültür beraberliğini dile getirmek istedim. Roma imparatorluğu ve Osmanlılar'ın Kanuni sultan Süleyman zamanında da Akdeniz'in etrafında olan bütün ülkeler, birbirleri ile kültür alış verişinde bulunarak, şu zamanda sarf bir ırk bırakmayacak şekilde insanlığın birbiri ile kaynaşmasının misalini verdiler. Ben insanlığın gerçek barışının, birbirini takdir ederek yaşamasının ancak müzik ile gerçekleşeceğine inanıyorum. Çünkü insan, ancak müzik dinlerken insanlığını, ruhunun aldığı hazzı ve doyumluluğu yaşıyor. Milliyetçilik insanlar arasında bir çeşit duvar çekmekte. Milliyetçilikten ziyade, Allah'ın Allah'a inananların hepsi kardeştir. Ayetinde öğüt verdiği gibi, hümanist olmak gerekir. - Son olarak, Tekbilek hayatın ezgisini, ritmini bulabildi mi? Ömer Faruk Tekbilek olarak hayatın sırrını şu cümlelerle çözdüm, hamdolsun: Sen seni bil seni! Akıl orada! Kendine bak, nefesini seyret! Keramet onda!"} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/omer-lekesiz-le-sanat-ortami-uzerine-soylesi", "text": "-Son yazılarınızda sanat pazarındaki değişmeye sıkça dikkat çekiyorsunuz. Edebiyat yayıncılığında kitabı çok satan yazar olma vurgusu dışında pazar etkisi fazla hissedilmez. O halde sanat pazarı derken neyi kastediyorsunuz? -Sanat pazarı Batı'da çok eski, biz de ise yeni yeni yeni kullanılan bir kavram. Daha çok görsel sanatların üretim-alım-satım ilişkilerinin tümünü ifade ediyor. Galeriler, fuarlar, bienaller ve müzayedeler söz konuşu ilişkilerin merkezleridir ki, tıpkı sanat pazarı gibi bu merkezler de bizde daha yeni yeni halk tarafından bilinmeye, gezilmeye, görülmeye başlanmıştır. Galeriler, örneğin ressamlarla temsilcilik sözleşmesi imazalayarak, onların işlerini onlar adına sergiye çıkartarak tanıtan ve satan sanat dükkanlarıdır. Genellikle komisyonla ya da belli bir komisyona denk düşecek sayıda tabloya el koymak suretiyle çalışırlar. Diğer bir söyleyişle sözleşme yaptıkları ressamdan yaklaşık her satış için % 50 komisyon alırlar veya on tablodan beşini satıl hizmetlerine karşılık olarak- kendileri sahiplenirler. Bir de sponsorluk sistemi vardır. Bu durumda galeriler masraflarını ve kazançlarını sponsor olan kişi ya da kurumdan alarak ressamı ve resimlerini rahat bırakırlar. Galeriler, İrlandalı heykeltraş, enstalasyon sanatçısı ve eleştirmen Brian O'Doherty'nin 1970'lerde tartışmaya açtığı bir kavramla Beyaz küp hükmündedirler ve aynı zamanda Galeri Mekanının İdeolojisini hem sahiplenir hem de ihtiyaç durumuna göre yeniden üretirler. Mevcut galeri mekanını Biraz kilise kutsiyeti, biraz mahkeme salonu resmiyeti, biraz deney laboratuvarı gizemiyle şık bir tasarım hoşluğu olarak tanımlayan O'Doherty, Bir ortaçağ kilisesi inşa etmek için uygulanan kurallar ne kadar özenliyse, galeri mekanının inşası için uygulanan kurallar da aynı özene sahiptir. Dış dünyayla her türlü temas engellenmelidir, dolayısıyla pencereler genellikle yok edilir. Duvarlar beyazdır. Ana ışık kaynağı tavandır. Ahşap parkeler kendi ayak seslerinizi duyabileceğiniz kadar cilalıdır ya da sessizce adım atabileceğiniz şekilde halı kaplıdır, gözler duvarlardadır. Sanat, hani derler ya, 'kendi dünyasında' bir olgudur. O mekanda görebileceğiniz tek eşya belki bir masadır. Böyle bir bağlam da ayaklı kültablası bile kutsal bir nesne statüsü kazanır: hani modern müzelerde yangın söndürme cihazlarının bile bazen estetik bir nesne sanılması gibi. Modernizmin yaşamı biçimsel değerlere dönüştüren algısı böylece başarıya ulaşmıştır. Ama tabii ki bu, aynı zamanda, modernizmin o ölümcül hastalıklarındandır. Gölgesiz, beyaz, temiz, yapay galeri mekanı estetiğin teknolojisine adanmıştır. sözleriyle beyaz küpün kapsamını belirler. Fuarlar ve bienaller ise hem belli bir süre içinde oluşturulmuş sanat pazarını hem de sanatçıların ve sanat severlerin yine o belli bir zaman dilimi içinde gerçekleşen toplu sanat ayinlerini ifade eder. Galeri mekanındakinin aksine bu ayinler sanata ilgi duyan herkese açık ve yeni müminler kazanmaya elvrişli ortamlardır. Pazardaki değişmeye gelince, elbette bundan yerli sanat pazarını kastediyoruz ve klasik sanatların, daha gelen söyleyişle geleneksel sanatların yani hat, tezhip, minyatür, kat'ı vb. bu pazarın nesnesi olmasıyla ortaya çıkan gerilimi, pasta paylaşımında alışılmış işleyişin bu nedenle bozulmasını kastediyoruz ki bu gerçek bir durumdur. -Peki pazardaki değişmeyi tetikleyen, üreten ya da sağlayan şeyler nelerdir? Hangi ilgili işlerde nasıl bir farklılaşma yaşanıyor ki bu doğrudan ve dolaylı olarak pazara da yansıyabiliyor? -Bu çok açık olarak değişmeyen bir özde, zamana bağlı olarak gerçekleşen ilişkilerin bir sonucudur. Şunu demek istiyorum: Yüklüce bir ihaleyi kazanan kişiler ya da kurumlar, ihale süreci içinde zahmet çekenlere, zaman ve akıl harcayanlara bir hediye vermek suretiyle teşekkürlerini ifade ederler. Bu yerleşik bir teamüldür özü ise hediyeleşmekten ibarettir. Yeni iktidarla birlikte ihale konusunda muhatap olunan kişilerin büyük bir bölümü muhafazakar olunca hediyenin şekli de değişmiştir. Eskiden bir viski seti, bir tablo ya da heykel olabilen bu hediye son yıllarda muhafazakar etkiyle hat levhasına, hilyeye, tezhibe, minatüre evrilmiştir. Bu aynı zamanda yükselen İslami burjuvazinin de habercisidir ki, bu burjuvazi ve hediyeleşmedeki yeni usül mevcut pazarın işleyişini de değiştirmiştir. -Yeni ilişkiler kimin ya da kimlerin üzerinden kuruluyor? Sizce bunun için farklı merkezler mi devreye giriyor? -Farklı merkezler mi? Aslında, evet. Burada örneğin koleksiyonerler devreye giriyorlar. Üstelik sadece hediye ilişkisini kurmakla yetinmeyip, galeri açmaksızın, fuara, bienale katılmaksızın kendilerine özel sergiler tertip etmek suretiyle mevcut pazarı sadece dışından kuşatmakla kalmıyorlar, halka hitap etme açısından daha popüler bir yönelişle pazara konu olan sanatın niteliğini, türünü de yeniden belirliyorlar. Öte yandan bu yeni pazar, mevcut pazara göre fiyat belirleme konusunda daha net, daha tutarlı oldukları için alıcılar tarafından da daha çok tercih edilmeye başlandı. Örneğin modern sanata dahil bir tablonun kalitesi konusunda verilebilecek bilgiler muammalı, spesifik bilgiler hükmündeyken, bir hilye konusundaki bilgiler gayet nettir. Bunlar da alıcıyı rahatlatan, neyi satnaldığından, niye satın aldığından emin kılan şeyler olarak pazarın işleyişi açısından çok önemlidir. Merkez konusunu burada sadece görsel sanatlarla da sınırlamamak gerekir çünkü benzeri değişim ve yeni ilişki biçimleri aynıyla tiyatro ve sinema için de geçerli. İstanbul Şehir Tiyatroları'nda yönetmelik değişikliğiyle bürokratların etkisinin artırılması ve ardından özel tiyatrolara yapılan devlet yardımının kesilmesi konusunda çıkartılan gümbürtüyü hatırlarsınız. -Buraya kadar söylediklerinizden hareket edecek olursam aynı zamanda pazardaki değişmeyi kültürel kimlikteki bir değişme olarak da yorumluyorsunuz. Kültürel kimliğin bundaki etkisi nedir? -Bu husus deyim yerindeyse tam da dananın kuyruğunun koptuğu husustur. Pazardaki değişmenin içerdiği gerilim de asıl buradan kaynaklanmaktadır. İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı tarafından 1987'ye kadar Uluslararası İstanbul Festivali bünyesinde gerçekleştirilen plastik sanat sergileri, o tarihten beri İstanbul Bienali adı altında gerçekleştiriliyor ve nitekim geçtiğimiz ay da on üçüncüsü yapıldı. Gerek istanbul Festivali, gerekse yeni adıyla İstanbul Bienali de aslında Batıcı kulübün kendi kültürel kimliğini dayattığı faaliyetlerdir. Bu kültürel kimliğin, gelişmekte olan geleneksel sanatlara kendisini tümüyle, fanatik bir dürtüyle kapatması, o sanatında kendisini yine kendi usullerince görücüye çıkarmasını beraberinde getirdi. Daha özet bir söyleyişle bu ülkede sanat adına şimdiye kadar yapılan etkinliklerdeki Batıcı kültürel kimlikle yıllardır rüzgar ekildi şimdi fırtına biçiliyor. Eğer söz konusu biealleri tertip edenler, bir yazımda vurguladım şekliyle, ... amusallığın sanatsal ve siyasi bir araç olarak küresel finans emperyalizm ve yerel toplumsal kırılma bağlamında nasıl tekrar kullanıma sokulabileceği sorusunu masaya yatırmayı akledenler, 'Biz tek başımıza Türkiye'yi temsil edebilir miyiz; batıcı bir kültürel kimliğin içinden konuşmak bizi kendiliğinden marjinalleştirmez mi?' diye düşünebilselerdi veya 'Avrupa'dan kırık dökük bir sürü zanaatkarı toplayıp getiriyoruz ama bu ülkenin geleneksel sanatlarını temsil eden, geçmişle gelecek arasında köprüler kurma gayreti içinde olan bir tek sanatçıya bile yer vermiyoruz, onları yok sayıyoruz; halka yakın olansa onlar dolayısıyla biz havanda su dövmüş oluyoruz; bir kültürel kimliğin zulmüne aracılık ediyoruz' diye sorabileselerdi bir ihtimal pazardaki değişim bu denli sert ve ayrıştırıcı bir şekilde olmayabilirdi. -Sizin tercihiniz hangi kültürel kimlikten yanadır; hangisinin etkin ya da baskın olması daha iyidir? -itikadi bir konu olarak kabir azabını, basübadelmevt'i değil de seküler manada sanatı konuşuyorsak elbette ki benim tercihim tercihsizlikten yanadır. Çünkü sanat olgusu evrenseldir ve kültürel kimliklerin ortaya koydukları sanatların toplamından oluşur. Bu manada modern sanatlar sergisiyle, klasik sanatlar sergisinin birini diğerine önceleyemediğim gibi, ikisinin bu isimle vurgulanarak aynı çatı altında yan yana getirilmeye ikna edilmelerini de olumlayamam. Nitekim söylediğim bu son şey de denendi ve sanırım denenmeye de devam edilecek. All Arts Istanbul Fuarı adıyla geçen yılın Nisan ayında Istanbul Contemporary'de yapılan fuar geliyor hemen aklıma, sanırım önümüdeki yıl da tekrarlanacak. Klasik ve modern sanatın buluşması olarak takdim edilen bu fuar daha takdiminde kimlik farkını kapatan değil aşikar eden bir özellik taşıyor. Sanat bir bütünse bunun klasiği, moderni olmaz; sanat sanattır, o kadar. Gerek bienaldeki gerekse bu fuardaki kooridatör, danışman, küratör vs. isimlerine bakmamız bile kültürel kimlik çatışmasını, rekabetini hatta kavgasını ele verir niteliktedir. -Sizce nasıl olmalı. Yani kültürel kimlik çatışması pazar açısından en aza nasıl indirlebilir; modern ve gelenseksel diye ayırmadan nasıl sunulabilir ve o sunuştan genel bir fayda ortaya çıkabilir mi? -Organizatör, koleksiyoner olmadığım için ideal uygulamanın pratikte nasıl olacağını bilemem ama burada cevabı bana düşen bir kısım var ki ou cevaplamaya çalışayım. Batıcıların sanat çabası yaklaşık bir yüzyıldır devlet desteğinde sürdü. Ama sonuç malum, kendileri bile, kendilerini beğendirmeye çalıştıkları Batı bile ortaya çıkandan pek mutmain değil. Geleneksel sanatlarla uğraşanlarsa fiili engellemelere, küçümsemelere, hatta devlet tarafından tedip edilmelerine rağmen bir gönül işi olarak ferden ferda onu bugüne taşıdılar. Bugünkü durum itibariyle devlet, deyim yerindeyse sanat işinin müdahaleyle yürümeyeceğini gördü ve kendisini geriye çekiyor. Yaklaşık bir asırdır Cumhuriyet'in sanata müdahalesi var ama üretebildiği hiçbir şey yok, ne mimarisi var, ne musikisi, ne de plastik sanatları... Devletin de nihayet bunu görmesi iyi oldu; bu saatten sonra devlet kültürel kimliklerden birine ya da birkaçına birden taraf olamaz, sadece onların en zayıfından en güçlüsüne kendilerini ifade etmesi için eşit şartları oluşturabilir, bunun için gerekli imkanları adil olarak sağlayabilir. Sadece modern sanat ya da sadece geleneksel sanat bieanli yapmanın artık bir karşılığı yok; üstelik buna mahsus işler son bienalde olduğu gibi güncelliğin tuzağına düşmeye, örtülü ideolojilerin açığa çıkmasına neden de olabilir. O halde Türkiye Sanatlar Bienali adı altında, genel zevke, beğeniye muhatap olacak şekilde yeni bir bienallerin yapılması gerekiyor. Batıcı sanatçıların halkı küçümsemeleri, taklide dayalı işlerle varolma çabaları ancak bu sayede bir problem olarak kendini iyiden iyiye belli edecek, kültürel kimliklere mahsus sanatlar arası doğal enfeksiyon ancak bu sayede mümkün olabilecektir sanıyorum. Enfeksiyon derken Kandinsky, Paul Klee, Magritte, Cy Twobly vb. tarzınca bir enfeksiyondan bahsediyorum. Örneğin bunlardan Paul Klee Tunus'ta İslam sanatlarını bizzat gördü, hatta bir süre hat dersleri de aldı. Ama sonrasında tutup bizde Erol akyavaş'ın veya yenilerde Morat Morovalı'nın yaptığı gibi kolaja, kes-yapıştır türünden işlere yönelmedi; bu yerliler kadar oryantalizm yapmadı; vav'a, elif'e işkence etmedi. Yine kendi resmini yaptı ama söz konusu enfeksiyonun doğal, makul sayılabilir etkisiyle birlikte yaptı. Haliyle, geleneksel sanatlarla uğraşanlar da yine belirttiğim sayede gelenekselliği bir donmuşluk olarak görmeyecek, yenileşmeyi kolaj üzerinden bir sentez olarak sürdürmek yerine onu içselleştirilmiş, yapısal durumlar olarak ortaya koyabileceklerdir. Diğer bir söyleyişle kültürel kimliklerin sanat planındaki yarışması ideolojiden arındırılacak, beğeni esaslı bir zemine oturtulabilecektir. Halkın beğenisi sanatı belirlemez ama onun yönelişlerini etkiler. Öylesi sanatların tümünü içine alan bir bienali yaparak, bırakalım kültürel kimliklerin sanatları eşit şartlarda, aynı ortamlarda yarışsınlar. Hangisi ayakta kalıyor, hangisi havlu atıyor birlikte görelim. -Devlet sanata destek vermeli mi? -Kaydı mümkün olmuş ilk tarihten beri sanat-sever zenginler, iktidar çarkı içinde yer alanlar yani muktedirler sanata daima destek vermişlerdir. Örneğin Medici adındaki bir aile 13. yüzyıldan 17. Yüzyılın sonlarına kadar İtalya / Floransa'da iktidara da yöne veren bir aile olarak sanatsal iktidarın kurulmasında büyük bir rol oynamıştır. Özellikle tiyatro alanında verdiği destekle 14. yüzyılda İtalya'da oluşmaya başlayan burjuva sınıfının zevkine, diline istikamet vermişlerdir. Örneği uzaktan vermemize gerek yok aslında kendimizdekine bakmamız da yeterli. Saray şiiri olarak da Divan şiiri, saray mensuplarının zevkine göre, sultanların, hasekilerin, şehzadelerin, vezirlerin teşvik ettiği şairlerin eliyle başlamış ve gelişmiştir. Sanatı halkın faydasına olan işler cümlesinden görmek mümkün olduğu gibi, onu yüksek kültür sahiplerinin ilgisine mahsus olarak nitelemek de mümkün. Deyim yerindeyse sanat hem fayda hem de zevk olarak iki yönlü bir işleve sahip olmuştur. Devletin de bu ikili işlevin süremsi için desteğini devam ettirmesini normal görmek gerekir. Bir farkla ki, bunu salt kendi sistemine uygun bir ideolojik gereklilik içinde yaparsa sanatın iki işlevini de gereğince yerine getirmesi mümkün olmaz. Kemalizm bunun en açık örneklerinden birisidir. Pazardaki mevcut değişmenin sancılı olmasının nedenlerine bakarken Kemaist alışkanlıklardaki, beklentilerdeki değişmeyi de mutlaka gözönüne almamızın gerekli olduğu kanısındayım. Çünkü, Kemalizm sanat üretemedi ama kendi eliti içinden küçümsenmeyecek hegemonist bir sanatçı grubu üretti. Üç ayda bir tablo yapıp onu devlete ya da devletle göbek bağı olan kuruluşlara satmaya, kazandığıyla dokuz ay Avrupa başkentlerinde yaşamaya alışmış ve hayatını bu işleyiş üzerine kurmuş olan bir ressam düşünün ki, bugün söz konusu işleyiş sekteye uğradığı için sanatı da hayatı da altüst olmuştur. Son onbir yılda gerçekleştirilen devirmlere sanatçı kesiminin neden karşı çıktıklarını, neden her fırsatta sokağa dökülmek istediklerini, her biri geçmişte büyük demokratken şimdi neden halk düşmanı, demokrasi karşıtı oluverdiklerini buradan da anlamak mümkündür. Dolayısıyla sanat pazarındaki değişmenin nedeni bir değil; geleneksel sanatların alternatif bir pazar oluşturması elbette listenin başında yer alır ama o değişmeyi tek başına temsil etmez. -Son yıllarda yabancı sanatçılar da İstanbul'da karma sergilere katılmakla kalmayıp, doğrudan kişisel sergiler de açmaya başladılar. Bunların sanatta kültürel kimlik çatışmasının aşılmasına katkıları var mıdır yoksa tam tersine onu bileyen deyim yerindeyse kaşıyan bir role mi sahipler? -Her sanatçı kendi zihniyetinin dolayısıyla kendi külürünün içinden üretir. Burada önemli olan halindeki samimiyettir ki, bunun ölçütü ise evrenselliği gözetip gözetmemesiyle hemen anlaşılabilir. Borusan Contemporary'de 16 Şubat 2014'e kadar sürecek bir sergi var. Rafel Lozano-Hemmer'in Vicious Circular Breathing adı altında toplanmış ortak bir metafizik bağlama sahip işlerinden oluşuyor. Adı n'ola Memonti mori olsaymış dediğim bu sergi kozmoloji-varlık ya da batın-zahir ikilisi üzerine oturan ve ayrıca özne olarak seyircinin de katılımıyla asıl sonuçlarını ortaya koyan işleri içeriyor. Örneğin sergiye adını veren Vicious Circular Breathing adlı çalışmasında Lozano-Hemmer, nefesin döngüsel düzeneği olarak tanımlayabileceğim, hayat-nefes, kabz-bast ilişkisi üzerine bir alet üretmiş. Alet derken sergideki işlerin bildiğimiz klasik çalışmalar olmadığını, daha çok tekno-art diyebileceğimiz işler cümlesinden olduğunu da beliryetim. Söz konsu işin insanı ürküten bir tarafı var. Seyirci olarak sizin de kendi nefesinizi eklediğiniz alette kese kağıtlarına dolan ve geri dönen nefes, hayat olarak nefesin değerini ortaya çıkarmakla kalmıyor, nefesin evresnel ortaklığını da açığa çıkarıyor. Dğer bir söyleyişle şu teneffüs ettiğimiz hava bizden öncekilerin de bizim gibi nasiplendikleri bir havaya dönüşürken, seyreden olarak sizi de benim şu son verdiğim nefes acaba kaçıncı bin yılda kaçıncı bin ademe nasip olacak diye düşündürürken, sizin aldığınız son nefesin de en son hangi yüzyılda kimin göğsünden çıkmış olabileceğini sorduruyor. Bir sergiye burada fazla yer verdiğimin farkındayım ama sorunuzun bana isabet eden kısmı bu gerekli kıldı. Buradan baktığımızda Rafael Lozano-Hemmer aslında ideolojik manada hiçbir kültürel kimliğin içinde durmuyor ama gerek bir kimyager-elektronikçi gerekse bir Batılı olarak elbette durduğu bir yer var. Ama o yer metafiziksel bağlamı nedeniyle benim yadısyacağım, yabancılık duyacağım bir yer değil. O halde bu tarz sergilerin kültürel kimlik şartlanması, çatışması içinde bulunanların perspektiflerini genişleteceğine ve hatta mevcut alil, eksik perspektifleri doğru yönde tashih edeceğine hükmedebiliriz. -Sözleriniz temsil tarzlarındaki seçimleri, yetkinlik düzeylerini ve sergilerdeki niyeti ele veriyor aynı zamanda. Verdiğiniz örnekten hareketle, kültürel kimlik çatışmasının temsil anlayışlarındaki bir çatışmadan kaynaklandığını ve doğru olanın bu çatışmayı gidermede vasatın tercihiyle mümkün olacağını söylersem sizi indirgemeye yapmaya umarım zorlamış olmam? -Hayır indirgemecilik olmaz, bilakis sorunun temel noktasına parmak basmış olursunuz. Temsil Arapça bir kelime ve son derece de belalı bir kelime alsında. Misal'den temsile, temessül'den yani put'tan müslaya yani 'en üstün olan' anlamına kadar yayılan bir genişliğe sahip çünkü. Temsil kelimesinin kökü olan müsül / müsülün kelimesi temelede ' dikilmek' anlamındadır. İsfahani bu anlamı iletirken onun Kuran'dan aldığı (ki, yanlış hatırlamıyorsam temsil kelimesi değişik sigalarıyla toplam 93 ayette geçmektedir) örneklerde'ayağa kalkıp dikilmek'te hem nefsani hem şehevi dikilmek vardır, hem de kibir dikilmesi veya karşısındakine diklenme vardır. Bu tanımı, Aristo'nun Metafizik adlı kitabında yaptığı Form erektir ve ancak ereğe erişmiş olan tamdır. deyişiyle birleştirirsek temsil aslında bir ereksiyon halinin de ifadesi olur. Bu yanıyla baktığımızda İslam'ın temsili olumlaması beklemek doğru olmaz. Ama öte yandan ırkların karakteri hatta arketipi diyebileceğimiz de bir yaratılışı var. Daha açık bir söyleyişle Mongoloid ırklarla Ari ırklar temsil-sever ırklardır. Dolayısıyla aynı zamanda birer ikona-sever olan bu ırkların Müslümanlaşması Kuran'daki temsil yasağıyla, ikona-severlik arasında bir orta yol bulunmasını neredeyse zorunlu hale getirmiştir diyebiliriz. Bu orta yol şöyle tahakkuk etmiştir: Bir şeyi olduğu, göründüğü gerçeklik içinde temsil etmenin bir gereği yoktur çünkü o vardır ve o özgür bir görünüm içinde şeyliğini sürdürmeli yani sınırlandırılarak, somutlandırılarak tüketilmemelidir. Ama onun görünümü tahayyül edilebilir şekliyle o sanki o imiş gibi temsil edilebilir. Bu ise hem yapana hem de görene sankilik duygu içinde özgür bir hayal etme düzeyi, imkanı sunar. Buradan baktığımızda nü bir tablonun değeri tümüyle bir değersizliğe dönüşür. Çünkü nü yapmak bir maharet değildir, kalemle, fırçayla ünsiyeti olan herkes bunu yapabilir. Maharet olmadığı gibi, insanı kendi insanlık değerinin altına indirmek, şeyleştirmek ve çıplaklığını öne alıp onun şahsiyetini geri plana itmektir. Bir balerin bana çıplaklığımı paylaşmayı seviyorum demişti. Buna karşılık ben de Çıplaklığınla şahsiyetini perdeleyerek hem kendine haksızlık ediyorsun hem de izleyicinde çıplaklığının sen olduğu yanılmasını yaratarak onları aldatıyorsun demiştim. Tıpkı bundaki gibi nü bir tablo yapmakla ve o tabloların sergilenmesini sağlamakla birileri -örneğim gereğince benim de benimsediğimi belirttiğim- farklı bir anlayışa karşı direniş göstermiş hatta bir devrimi yapmış olma yanılgısına düşüveriyorlar. İşte burada sanat geriye çekiliyor ve dünya görüşü dediğimiz şey öne çıkıyor. Sanatçının kendi zamanının evladı olduğunu söyleyip duruyoruz. Sapkınlaşan, inanın değerini onun doğal seviyesinin altına indiren toplumların başlarına nelerin geldiğini kutsal kitaplardan okuyoruz. Ve yıl 2013 olmuş hala birileri söz konusu sapkınlığı sürdürmekte ısrar ediyor, birileri de aman yapmayın helak olursunuz diye şiddetle karşı çıkmayı hala sürdürüyor. Elbette kültürel kimlik dediğimiz yer de hem talip olma hem de reddetme anlamında bu niyetler geçerlidir ve Rafael Lozano-Hemmer'den verdiğim örnekle sanatı belhum-adel olma niyetinden kesin bir hatla ayırıp, onu metafizikle buluşturan, onunla varlığın, hayatın ve insanın gizlerine dokunan çalışmaların artması, öne çıkarılması, kumdan şatolar yapmayı maharet bilenlerin de aklını başına getirecektir diye umuyorum. Söz bu noktaya gelince temsilde imkanın çok seçmeli bir yapı arzettiğini görüyoruz; heykel dikmenin de sıradanlaştığı bir alana geçerek, Tanrı'nın da reddetmediği doğru temsilin imkanlarıyla buluşmuş oluyoruz. -Sanat pazarındaki problemlerden hareketle tiyatro ve sinemaya bakacak olursak bunlardaki durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? -Tiyatro Yunan / Latin kaynaklı bir sanat türüdür malum. Trajedi esasından yani iyi seviyedeki birinin, bir seçkinin ya da kahramanın hayatının birden zorlaşmasına, acınılası bir duruma düşüvermesine dair bir oyunun sonunda seyericinin bundan kendince sonuçlar üreterek arınması esasından hareketle söyleyecek olursak, tiyatro başlangıcı itibariyle aslında bir tür ayindir. Osmanlı'nın son zamanlarında önce sarayda sonra Direkler Arası'nda revaç bulmaya başlayan tiyatro kültürel kodlarıyla uyuşmadığı için hiçbir zamanda halkın geneli için bir değer ifade etmemiş bilakis yalancılığın, rol kesmenin bir karşılığı sayılarak yeni deyimlerin üretilmesine neden olmuştur. Kendi adıma taklidin taklidi durumundaki hiçbir şeyi sevmem, dolayısıyla tiyatroyu da sevmem. Fakat bu ülkede birileri sanatsal gereklilik, çağdaşlık, eğlence, zaman öldürme filan adına tiyatroyu seviyor, önemsiyorsa bunların da desteklenmesini, uygun araç ve alanlara sahip kılınmalarını tartışma konusu yapmamak gerekir diye düşünüyorum. Nitekim ilgili müsesseleri yıllarca besleyerek ayakta tutmuşsunuz; ismi bordroda kayıtlı olduğu için yüz kiloluk balerine bile yıllarca düzenli maaş ödemişsiniz, dolayısıyla mevcut işleyişi hele hele uygun yeni bir sisteme de oturtmadan en azından buralardan ekmeğini sağlayan ailelerin hatırına- bir günde değiştirmemeniz gerekir. Bu manada yeni bir sistemin kurulması, tiyatronun sadece devletin sırtına yıkılmaksızın, yöneticilerinin, oyuncularının da gayretini gerektiren bir özel çabaya muhatap olması bence elzemdir. Sinemadaki devlet desteği de sektörel yapısından kaynaklanan farklılıklara rağmen tiyatrodakine benzer bir durumdur. Konunun daha ilginç yanı, devlet desteğinin sorgulanmaya başlanmasıyla birlikte geçmişte bu işlerden köşeyi dönenlerin dönüş nedenleri de ifşa oluvermiştir. Gerçek şudur ki hem bu işleri yapıp hem de zengin olmanın tek yolu vardır o da devlet desteğidir. Devletin kasasından, kesesinden sanatçının ve zenginin üretilmiş olması bu milletin hak ettiği birşey değildir. Bunun adı açıktan açığa sömürüdür ve bunlar sanat-pazar ilişkilerinin masaya yatırımasıyla birlikte ortaya çıkan hususlardır. -Yukarıdan beri konuşa geldiğimiz problemlere göre edebiyat ortamının durumu nedir? Edebiyat, plastik sanatlar kadar para kaldıran bir iş değil ama sonuçta sanata dahil olması bakımından onun da bir pazar değeri var muhakkak. Pazar, yayıncı, yazar, okur açısından bu değer ilişkisi nasıl sürüyor? -Edebiyat ortamını iki ayrı düzeyde ele almak sanırım daha iyi olacaktır. Birinci düzey edebiyatçının edebiyatçıya ettiğidir diye başlıklandırabileceğimiz doğrudan edebiyat içi ilişkilere daha açık bir söyleyişle edebiyat terbiyesine, ikincisi ise yayıncı-pazar-reklam gibi dış ilişkilere mahsus olan düzey. Birinci düzey için belirtilmesi gereken ilk şey genelde sanatta, özelde edebiyatta usta-çırak ilişkilerinin bittiğidir. Şundan: Temsili sanatlarımız bir göz terbiyesiyken, edebiyatımız ise bir kulak terbiyesidir. Yerli bir yazın-kuramcısı hattın iki katmanlı bir sanat olduğunu, dolayısıyla bakarken okunamayacağını, okurken de bakılamayacağını söylemişti. El-hak bu doğrudur ancak son tahlilde sanat bir zevk alma, haz duymaysa bir hat levhasına bakmak da, okumak da tek başına bunları sağlayamaz. Bakarken bakışınız, okurken okuyuşunuz kendi düzlemi içinde sadece yüzüp çıkar; ikisinden de size fazla bir şey kalmaz; gördüğünüzü de okuduğunuzu da kısa bir süre sonra unutursunuz. Bir hat levhasını estetik bir hazza dönüştürmenin yegane yolu ise bakarken okumaktan, okurken bakmaktan geçer ki, bu da bir bakış terbiyesiyle gerçekleşebilir. Bunu sağlamak için öncelikle Arapça, en azından Osmanlıca bilmek durumundasınız, yetmez oradaki kelamın zahiri ve batıni manasına nüfuz etmek durumundasınız, bu da yetmez Vahy'e muhatap olmak durumundasınız, bu da yetmez o Vahy'e ilk muhatap olanın hal, duygu ve düşüncesini kuşanmaya çalışmak zorundasınız. Ancak bu oluşlar iç-içe geçtiği takdirde bir levha size estetik bir haz verebilir. Aslında bu estetik teriminde de biraz abartıyoruz ama olsun. Burada estetik dediğimiz şey o hattı istif edenin üslübunu içselleştirmekle, o harfleri oraya özel bir tazla düşerken yaşadığı halet-i ruhiyeye dokunabilmekle alakalıdır. Çünkü bu sizi aslında her biri zaten bir ayet olan harfleri yazanın nefesiyle kazandığı nefisle ortaya koyduğu anlamın kozmolojik boyutuna, alem ve insan ile ilişkisine ve giderek bunların Tanrı ile ilişkisine götürecektir. Edebiyata gelince. Edebiyat yukarıda da işaret ettiğimiz üzere temsil gibi ayağa kalkıp dikilen bir sanat değildir. Haliyle ereksiyon içermez, bilakis ereksiyonu dışlayan bir inzal ve ifşa eylemidir. Diğer bir söyleyişle şiiri göz önüne alırsak dikilmenin, dikmenin tam aksine yarmak, yarlamak suretiyle ortaya çıkar edebiyat. Yarmak derken kelime'nin türediği klm kökünün yarma, yaralama anlamına geldiğini kastediyorum. Bu tam da atalarımızın aşk ağlatır, dert söyletir deyişindeki gibi edebiyatı doğruan, kuran ve nakleden bir öz taşır. Bu nakletmenin iki aracı ise dil ve kulaktan ibarettir. Eskiler buna dayanarak demişlerdir ki, yazarak, okuyarak edebiyatçı olunmaz; önce dinlemeyi bilerek dinlemek gerekir. Dinlemek dediğimiz olgu nasıl oluşuyordu. Öncelikle sohbet yoluyla. Fazla geriye gitmeyelim daha düne kadar yaşamış olan Huzur Dersleri, meşkler, sahafiye ve kıraathane sohbetleri bunun eşiği hükmündeydi. Ancak o eşikten geçtiğinizde edebi bir donanımı kazanabilirdiniz, kalemi elinize almaya cesaret edebilirdiniz. Şimdi bu yapılar kayboldu, artık hız çağında yaşıyoruz, hızlıca okuyabiliyoruz, örnekleniyoruz ve yazmaya başlıyoruz. Bu da ben yazdım oldu saplantısını beraberinde getirdiği için, siz güya bir olmuşu olduran olarak yürürken caddelere, konuşurken mangaldaki küle sığmaz oluyorsunuz. Olduğunuzu sanıyorsunuz ama bu tek başına sizi mutmain kılmıyor, sizin olduğunuza inanacak bu yolla sizi de inandıracak havariler edinmeniz gerekiyor. Havarisiz İsa olunmazsa, hayransız yazar da olunmuyor. Buraya gelinceye kadar işleyişte bir problem de görünmüyor ama işte hayran edinme sürecine girdiğinizde aslında bir çeteye sahip olduğunuzu farkediyor ve kendinizi çete savaşlarının içinde bir cengaver olarak buluveriyorsunuz. Gelip dayandığınzı yer ise şurası oluyor: Edebiyatçıların hepsi gerek metin gerekse insan ilişkileri bakımından problemli, bunu gören olarak sadece siz iyisiniz. Edebiyatta mevcut tablonun bundan ibaret olduğunu görünce iyi ki de usta-çırak ilişkileri bitmiş diye sevinmek gerekiyor aslında. Düşünsenize ustaların yerini çetebaşlarının, okurun yerini hayran olanların işgal ettiği bir zeminde usta-çırak ilişkisinin hali nice olurdu. Öte yandan yine edebiyat içi ilişkiler planında yazar yetiştirme müesseseleri, diğer bir söyleyişle edebi ekol hükmündeki dergicilikte meydana gelen erozyonu da dile getirmek zorundayız. Çeteleşme ilanını dergi çıkarmayla başlıyor. Mevcut baskı teknolojisi de buna çok uygun. Gerekirse fotokopi yoluyla yüz adet bir fanzin kotarıyorsunuz, yetiyor. Bununla güya editör baskısından kurtuluyor, resmi ilişkileri dışlıyor, usta bir yazarın tezkiyesinden arınıyorsunuz. Bunun zararı ise doğrudan dergiciliği bir ekol olarak gören ve sürdüren merkez dergilere yansıyor. Kimileri yazılarını uzun, kimileri üslubunu ağır, kimileri sıcak gündemden uzak huldukları için bu dergiler giderek okur kaybetmeye başlıyor. Yazma algı, eylem ve tatminin internet yoluyla sosyal medya üzerinden de sağlanabildiğinin sanıldığı bir ortamda edebiyat da yenilmiş ordunun son yaralı askeri olarak yürüyüşünü sürdürmeye çalışıyor. Bu düzey, yukarıda daha çok manevi-duygusal planda ele aldığımız ilişkilerin tümüyle sonra erdiği, sadece maddi ilişkilerin geçerli olduğu bir yapı olarak karşımıza çıkıyor. Hala fi-sebilillah çalışabilen kimi butik yayınevlerinin varlığını parantez içine alırsak yayıncılığın çok kazanmaya dolayısıyla çok satmaya şartlanmış kurumlardan oluştuğu, hatta bu manada bir yayıncılık faaliyetinden değil artık doğrudan bir kitap üretim şirketlerinden söz etme zorunluluğu ortaya çıkıyor. Telif ilişkileri içler acısı, bandrol denetimli baskı denetimsizliğin dik-alası olunca edebiyat pazarı da yazarın kitabından çok şahsiyetini pazarlayan bir nitelik kazanıyor. Artık bir kadın yazarın ben iyi bir yazarım demesi yetmiyor, tecavüze ugradım diyerek televizyon ekranlarında ağlaması, gazete söyleşilerinde sızlanması gerekiyor. Sonra iyi bir bohçacı olması, kitaplarını bohçasına dolurup televizyon televizyon, radyo radyo, fuar fuar gezmesi gerekiyor. Bunların daha etkili bir yapıda kalıcılaşarak sürmesi için bir yazarın gündelik gözlem üzerinden, toplumda tartışılma potansiyeli bulunan konulardan hareketle kitap üretmesi de gerekiyor. Örneğin gelecek yıl Alevilikle ilgili tarışmaların yoğunlaşacağı öngörüsüyle bir Köprülerin Kaplanı: Yavuz Sultan Selim, Acıyı Bal Eyledik: Pir Sultan Abdal ser-levhalı kitap üretmek elzem hale geliyor. Ehli keyfe keyf verir kahvenin kaynaması.... hükmünce, yayıncılık yazarı istiskal eden, yazı eylemini ucuzlaştıran, düşünceyi kovup duygu sömürüsüne dayanan bir çizgiye oturuyor. Yukarıda hızdan ve internet etkisinden söz etmiştim. Görselliğin öne çıkmasıyla okumanın kendisini geriye çektiği bir çağdayız. Eskiden ilgi bölünmesi diye adlandırılan şey artık bir ilgisizlik ilgisi olarak kemikleşmeye yüz tutmuş durumda. Çok mu pesimistim? Hayır kötümser olan ben değilim, mevcut edebiyat ortamının kendisi. Ben hep umutlu olmaktan yanayım ama kuru kuruya da umuda bağlanmaktan yana değilim. Neyse halin, o çıksın falın aşamasında değiliz, fal şu yaşadığımız durumun kendisiydi ve ortaya çıkması da gecikmedi. Elbette iyi şeyler de oluyor bu dünyada edebiyat adına. Bu manada hız ve sığlaşmanın yürülükte olması nedeniyle romanın gelecekte de süreceğini söylemek iyimserlik olur. Ama şiirin, hikayenin ve öykünün insan bitmediği, insanın hayalleri ve geleceğe kalma arzusu bitmediği sürece bitmeyeceği kanaatindeyim. Çünkü bu türler insanın kedisini tanımlaması, anlatması açısından ona dair işler değil doğrudan kanı, canı gibi ona bitişik işlerdir."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/omer-lekesiz-le-soylesi-10", "text": "- İncelemeleriyle, denemeleriyle, öyküleriyle ve köşe yazılarıyla tanıdığımız Ömer Lekesiz, suyun sesine banarak doğurduğu yangın rengi kelimelerini bir de kendisini anlatmak için kullanabilir mi? Çünkü bir insanın hakiki aynası kendini anlatırken ki seçtiği cümlelerde saklıdır... - Sanatçı olsaydım, seçeceğim cümleler ayna olabilirdi ama sanatçı değilim; haliyle bu manada kuracağım cümlelerin renksiz, soğuk, metalik olabileceğini peşinen belirteyim. Deyim yerindeyse edebiyat işçisiyim. 1982'den beri edebiyat eleştirisiyle uğraşıyorum; son beş yıldır da ağırlıklı olarak görsel sanatların mantığını, üretim koşullarını, süreçlerini, işlevlerini, akibetlerini anlamaya çalışıyorum. Okumak zorunda kalmış bir köylü çocuğuyum. Bu yüzden yedi yaşımda aile hayatının dışına düştüm. Zor ama zorunlu bir deneyimdi benimkisi; hayatı tanımak, onun güçlüklerine karşı hazır olmak açısından çokça avantajlar içeren ama ruhsal donanım, olgunlaşma açısından da kimi dezavantajları içkin olan bir deneyim... Bakışımdaki kararlılık, keskinlik; dilimdeki sertlik o günlerin armağanı olduğu gibi, yalnızlığı sevme, kendisini avutma, okumayı, düşünmeyi ve yazmayı önce kendisi için gerekli sayma gibi içsel bir bakışla olumsuzlanabilecek kimi tercihlerim de o günlerin aramağanıdır. Profesyonel anlamda yazı hayatına Mavera dergisinde kitap eleştirileriyle başlayıp, edebiyat eleştirisinde karar kıldım. Çok uzunca bir süre öykü türü üzerinde çalıştım. Edebiyat kardeşliği olarak terimleştirebileceğim bir kardeşliğin içinde durdum ısrarla; dergi kuruluşlarına, çalışmalarına bu sayede katıldım. 30 yıl geçti böyle böyle. Zihnimde Kayıtlar, Hece edebiyat ve Hece Öykü gibi güzel resimler, Ramazan Dikmen, Hasan Aycın, Cemal Şakar, Mete Çamdereli, Hüseyin Su, Mustafa Işık, Recep Yumuk, Fatih Yurdakul, Hamit Can, Necip Tosun, Özkan Gözel vd. güzel ışıklar, çok çok fazlasıyla da üzerlerinde Hüve'l-Baki yazan mezar taşları var. Son on iki yıldır İstanbul'da ikamet ediyorum; edebiyattan, sanattan ve güncele dair yazılardan başka da bir uğraşım yok. -Kelimelerin ateşini yaşamın ıslak teni yakar! Bir bakmışsınız bir şiirin dizesinde köz köz olmuş mana. Sonra gelir yüreği mürekkebe banmışın biri, manasını doğuran közlü ağrıları öykülerin kozasına taşır usul usul. Ateşten Kelimeler de şiirin avlusunda hakikatin denizine kulaç atan 8 şiir şerh edilmiş. Hangisiydi gülü ilk yakan? Ki gül yanmalıydı ki öykülerin kapısı açılsın... - Gülü ilk yakan o sekiz şiirin hepsiydi belki de ve orada yer alamayan daha bir o kadar şiir belki. Şiir derken ilgili şiirlerin şerhlerini kastediyorum. Şiirleri şerh etmek o şiirlerin derin manasına katılmak bir anlamda; unutulmuş bir türdü sonuçta; onu kendi çapımda gün ışığına çıkarmaya çalıştım. Şiir, kendi adıma şiir yazmaya kalkışmayı düşünmeyeceğim kadar hürmet duyduğum, itibar ettiğim bir tür; ilhama muhatap olma zevkinin zirvesi; kelimelerin rehberliğinde ışığa yürümek; özel bir berzaha girmek sanki. O sekiz şiir, gerek hayatın geneline gerekse kendi özel hayatıma ilişkin engin çağrışımlar deniziydi; korkmadım ilk kez, o denizde yüzmeyi denedim; hayatıma ve hayata ilişkin suretler devşirmeye çalıştım o denizden. Deniz benim çabamdan memnun kaldı mı bilmiyorum ama ben cesaretimden memnun kaldım; o yüzmelerin tadı hala belleğimde; yenileriyle kulaç atmaya zamanım var mıdır bilmiyorum ama bunun olabilmesini çok isterdim. - Ateşten Kelimeler sıradışı bir kitap. Elinizdeki haritayı yırttırıp size kendi haritasını veren bir kitap! Şiirin sihirli saçlarına kelimelerin uysal tarağı değerken dil ve ateş kilidini, öykü anahtarı ile açan bir kitap. Şiirleri neden öyküsel bir yoldaşlıkla açmaya kalkıştınız? - Öyküsel çünkü, hikayeden başka ne var elimizde? Hayat arkadaşımıza talip oluşumuz bile kendi hikayemizi güzel anlatmamızla gerçekleşmez mi? Hikayemiz hem yitik cennetimizi, hem varlığımızı hem de muhtemel geleceğimizi kurar. Havva'nın çocuklarını avuttuğu dilin kendisidir zaten hikaye; cennete göre aşağının aşağısı olan dünya hayatına başladığında cennetteki hayatından başka neyi biliyordu ki anlatsın Havva. Bu yüzden olmalı hikayelerde yaşar erişilmez tatlar, anılar, renkler. Hikayeyi ilk annenin diline yakın durmak şeklinde anlıyorum bu yüzden; ilk annenin anlatışına hürmeten anlamak istiyorum. Şiirleri şerh ederken hikayelerin yolunda yine onların yoldaşlığıyla yürümeyi kendiliğinden seçmiş olmalıyım. - Aşk, söyleyememenin sütünü içen dervişlere hu makamınca kuyular açmaktır! Kuyu duvarlarında vuslatı zikredenlere armağandır hakikatin ışığı. Sayın Lekesiz, Ateşten Kelimeler de Söylenemez Aşk derken çağıl çağıl akan kelimelerin alnından öpen neydi ki okuyucunun dimağında mukaddes bir tat bıraktı? - İnşallah dediğiniz gibi güzel bir tat bırakmıştır. Bunu samimiyetinde samimi olmak şeklinde cevaplarsam umarım abartmış olmam. O metinlerin tamamı yazıya geçilmeden önce yollarda yürünerek yazıldı. Benim için de ilginç bir deneyimdi. Kitapların içinde masaya bağımlı olarak süren bir eleştiri alışkanlığından, yola ve yürümeye bağlı serbestlikte nasip kılındı o metinler. Aşiyan'dan Sultanahmet'e, Cankurtaran'dan Haliç'e, Çamlıca'dan Kuzguncuk'a... yollarda biçimlenen harflerden, kelimelere, oradan cümlelere geçişte doğal olanın evreninde bulundum. Şiir kendisiyle yarışan değil, kendisine dokunan ve kendisini izleyen bir dili gerekli kılıyordu adeta. Şiir dilinin gerisinde kalmama çabası değil, şiir dilinin hakkını ihlal etmeme kaygısı söz konusu şerhlere de şiirsel bir öz kazandırdı sanıyorum. Güzel şiir, kendisiyle ilgili her kelimeyi kendi rengiyle boyar. Benim çabamın da buna muhatap olduğunu umuyorum. - Sanat Bizim Neyimize adlı kitabınızda tasavvuftan sanat yapma çelişkisine değinmişsiniz. Ve bunun akabinde pekiştirilmiş yalana vurgu yapmışsınız. Tasavvuf ve sanat arasındaki o keskin süreci sormak istiyorum? - Bilgi/ilim:İslam'da: Şeriat yani Kuran ve sünnettir; Tasavvufta: Hikmet'tir; Felsefe'de ise: düşüncedir. Buna mahsus da üç zihniyet, üç bakış vardır: Buddha, bilgi için Başkalarının kumlarını saymanın ne gereği var der; İbn Arabi, bilgi için Merhamettir der; Thomas Hobbes ise bilgi için Kudrettir der. Şimdi şeriatı, hakikati ve felsefeyi kendi nazariyesinde toplamış olan İbn Arabi'nin merhamet tanımından baktığımızda bilginin merhamet oluşunu İlah-meluh, Rab-merbub ilişkisinin özü ve özeti olarak almamız ve dolayısıyla tasavvufu, şeriat'la felsefeyi hem ayrıştıran hem de birleştiren bir berzah olarak nitelememiz mümkün görünüyor. Ama burada bir problem ortaya çıkıyor: Merhamet dediğimiz şey, kaydi bir bilgi değildir ki, başlı başına bir olgudur. Yani merhameti bir bilginin gereği olarak esas almayız, bir yaşama biçimi olarak esas alırız ki bu da insandan insana, insandan hayvana, bitkiye, böceğe göre değişir. Öte yandan hilkatin özü merhameti içkin olduğu kadar şiddeti de içkindir. Bebek doğmak için anneye şiddet uygular, dalın çiçeğe, çiçeğin meyveye durması şiddetle olur; aslan, kedi yavrusunu ensesinden ısırarak taşır, dişi örümcek çiftleşme esnasında erkeğini öldürür... Bu durumda bu ilişkilerin değişmelerindeki hakikati ve bunun sözle değil yaşamayla öğrenilmesi, düzenlenmesi zorunluluk arz eder. İbn Arabi söz konusu değişmeyi şöyle formüle etmiştir: Dinler yalnız ilahi ilişkilerdeki farklılıktan dolayı farklı olur. / İlahi ilişkiler yalnız durumlardaki farklılıktan dolayı farklı olur. / Durumlar yalnız zamanlardaki farklılıktan dolayı farklı olur. / Zamanlar yalnız hareketlerdeki farklılıktan dolayı farklı olur. / Hareketler yalnız teveccühlerdeki farklılıktan dolayı farklı olur. / Teveccühler yalnız gayelerdeki farklılıktan dolayı farklı olur. / Gayeler yalnız tecellilerdeki farklılıktan dolayı farklı olur. / Tecelliler yalnız dinlerdeki farklılıktan dolayı farklı olur. Bu çeşitliliğin içinde düşünmek, yazmak, sanat yapmak şatahat'ı yani sarsılmayı, hareket etmeyi, yürümeyi, titremeyi, bilincinde olmaksızın hadsizleşmeyi veya gevezelik etmeyi beraberinde getirir. Avam bunları anlayamaz, anlayamadığı gibi bunu mahkum da eder. Ancak havas bunu anlayabilir ki, onlar da çoğunlukla tasavvuf sayesinde bunu sağlayabilirler. İşte bu nedenlerle tasavvufla sanat arasında zorunlu bir ilişki vardır. - Sayın Lekesiz, Murat Morova imzalı bir resim paylaşmışsınız son kitabınızda (Resim:9) Karanlığın insan bedenine akışını sembolize eden bir giz var resimde. Harflerin diri tuttuğu bedene zifiri saltanatın akışı ve düello! Peki, pazar zekası dediğiniz bu emek/ler sanatın hangi basamağında tasavvuftan kopuyor? - Elbette öncelikle Pazar basamağında. Çünkü Pazar yığınlar tarafından beğenilme, satın alınma arzusunu doğuruyor. Sanattaki samimiyet, kendindenlik dediğimiz şey yerini numara çekmeye, sunileşmeye bıraktığında sanatsal yaratımın özü zedelenmiş, maddileşme ön plana geçmiş oluyor. Bu sanatın kendisini geriye çekmesi, sanat-mış gibi olanın onun boşalttığı alanı doldurmasıyla sonuçlanıyor. Numara çekmenin olduğu yerde sanatı üreten hal de parodiye tebdil olur. Sahicilik değil sanallık, doğallık değil yapaylık oraya çıktığında tasavvuf da kendisini geriye çeker zorunlu olarak. - Bazen sanat, harflerin kutsal soluğunda sırrın suyuna ateş olup hiçliğin hırkasını giyebilmenin ilmini verir insana. Aslında tümüyle kavranamayan harflerin sırrını çözememek değil midir hakikatin bir diğer anlamı? Sanat ve hakikatin ruhunu ortak emziren şey nedir? - Sanat ve hakikatın ruhunu emziren şeyin yaratma duygusu, düşüncesi olduğunu sanıyorum. Çünkü sanat dediğimiz şey son tahlilde surete çıkarmadır. Akıl tohumdur, kelimeler tarlasıdır ve eser onun sonucudur. Diğer bir söyleyişle: düşüncenin ve kelimelerin evliliğinden eser doğar. Bu eser figürlerle bir tasvir olabileceği gibi kelimelerle bir suretlendirme yani metin de olabilir. Hayal ise bu üçlünün zeminidir; söz konusu ilişkiler onda kurulur, onunla olgunlaşır ve oradan sonuçlanır. - Bazı düşünürlere göre modernite kırılmaya uğrayıp postmodern bir zamana geçildi. Sanat için de bir kırılmadan bahsedilebilir mi? -Postmodernizm, insanlığa aydınlanma ve güzel günler, yarınlar vadeden ama son tahlilde acıdan, zulümden, kandan, üzüntüden başka bir şey üretemeyen modernizm devamlılığa adına kendi içinde ürettiği bir tedbirin adıdır. Başka bir söyleyişle postmodern modernin kendisi için açtığı güya beyaz bir sayfadır. Bu yanıyla postmodern beni pek ilgilendirmiyor. Bu ilişki de sanat için bir kırılmadan söz edilebilir mi? Elbette edilebilir. Sanat adına yaptığımız konuşmalarda yeni bir zihniyetin gerekliliği ortaya çıktığına göre demek ki ciddi manada bir kirlenme, kırılma, tahrip olma söz konusu. - Sayın Lekesiz, çalışmalarınızın edebiyat eleştirisi alanından sanat eleştirisi alanına yöneldiğini biliyoruz. Parçadan bütüne doğru gerçekleşen bu yönelişin nedeni nedir? - İlk çalışmalarımdan biri Hasan Aycın Çizgilerinden Örneklerle Çizgi Sanatında Dil ve Mesaj (1995), diğeri Sevgilinin Evi, Ev-Kabe Simgeciliği Üzerine Bir Çözümleme'dir (1997). Haliyle görsel sanatlara, simgeciliğe, mitolojiye dair düşünmemin tarihi eskidir. Evet, son beş yıldır edebiyat eleştirisinden çok sanat eleştirisiyle uğraşıyorum ama inancım gereği zihnimin, idrakimin kuruluşu dikey ya da yatay değil, daireseldir ve bu nedenle sonu başlangıç, başlangıcı son olarak bildiğim için yeni bir yönelişten çok kendi zihniyetime, idrakime uygun davranıyor olsam gerektir diye düşünüyorum. - Peki efendim, muhafazakar sanattan neyi anlamalıyız? Bugün bir muhafazakar sanattan bahsedebilir miyiz? - Muhafaza eylemini muhafaza kastıyla yapmanın muhafazakarlık olduğunu söylemeliyim. Şunu kastediyorum: Muhafaza eylemi hayatımıza dahildir ancak Nietzche'nin Hayatı geriye bakarak anlarız ama ileriye doğru yaşarız sözünden hareketle muhafazaya yüklediğimiz işlev bizim hayat algımızı, tutumumuzu belirler. Bir muhafazakar bir şeyleri muhafaza etme kaygısıyla bir tür sabitlenmenin, donmuşluğun içinde dururken, bir yenilikçi ise ne muhafazanın muhafazası ne de geleceğin şimdiden yaratılması gibi bir kaygıyla hareket etmez. Diğer bir söyleyişle bir muhafazakar geçmişin tekrarına takıldığından kendi şimdisini üretemez, bir yenilikçi ise kendi zamanının çocuğu olarak hareket eder; onun için ne geçmişe ne de kendisi adına meçhul olan geleceğe hakim olmak gibi boş, sonuçsuz bir çabaya yönelmez. Bu nedenle muhafaza etme düşüncesi bir muhafazakar için amaçtır, bir yenilikçi içinse şimdiyi daha iyi idrak etmede gerekli bir araçtır. -Sayın Lekesiz, İslamcı yazar olmanın muhafazakar yazar olmamanın zorlukları nelerdir? - İslamcı yazar çok keskin, fazla köşeli bir tanım. Muhafazakar olmayan dindar bir yazarı tanımlamanın başka bir yolu bulunursa İslamcı yazar nitelemesi boşa çıkar, çıkması da gerekir. Ama malum zorunluluk nedeniyle bu tanımı kullanarak söyleyecek olursam, İslamcı yazar yaratışta Allah'a bakar. Allah'ın tecellisinde bir tekrar olmadığı gibi yaratışında da bir tekrar yoktur. Adonis'in kelimeleriyle söyleyecek olursam geçmiş, gelmiş olan gelecektir ve şu an ise gelmekte olan gelecektir ve gelecek ise gelecek olan gelecektir. Zaman, gizli-açık varlığı ölçen bu gölge-aydınlık hareketidir. Varlık gizli-açık, açık-gizli'nin karşıt güçlerinin sürekli hareketinden daha fazlası değildir. İslamcı yazar bu hareketin içinde, an'da olma bilinciyle hareket eder. Yine o bir sürrealistten farklı olarak bilinmeyeni bilmenin değil, görülmeyeni görmenin çabası içindedir. Çünkü üzerine gün ışığı düşmemiş hiçbir düşünce yoktur ancak görenin görüşünde sürekli bir arayış vardır. Bu perspektifle pratik durumlar üzerinden muhafazakar yazar olmanın zorluğunu kurutulmuş et yemek, İslamcı yazar olmanın zorluğunu da taze etten başka bir şey yiyememek şeklinde düşünebiliriz. Malum bu iki durumda kendi içinde bir zorluğu içkindir. - Sayın Lekesiz, bir yerde okumuştum sahaflar toplumun hafızasıdır diyordu. Sizin sahaflık yaptığınızı da biliyoruz. Kitap kokularının içinde tarih ile gelecek arasında bir rüzgar; ilmi, bilgiyi ve merhemi taşır insanın öğrenmeye aç dimağına. Teknolojinin gelişmesi ile insanın okumaya ilgisi eksildi. Bilgiye ulaşmak internette çok daha kolay ve hızlı artık!.. Dolayısıyla sosyal medya edebiyatın neresindedir demek istiyorum? - Evet sahaflık güzel bir meslek; dört yıl kadar uğraştım; çok keyifliydi ama kimi zorunluluklarla bırakmam gerekti. Hız çağında oluşumuz, bilginin aşırı çoğalması, çabuk erişmesi ve çabuk tüketilen bir nesneye dönüşmesi kitabı da okurluğu da olumsuz etkiliyor. Ancak buna karşı durmak, reddiye üretmek yerine bu şartlara göre yeni bir kitap algısı yaratmak ve okurluk tarzı belirlemek daha doğru geliyor bana. Sosyal medyadan edebiyat planında konuşmayı henüz erken görüyorum ancak okuma, yazma ilgisini doğrudan iş edinen sitelerin çok önemli hale geldiğini söyleyebilirim. Bu siteler hem edebiyat yeteneklerinin keşfinde hem de profesyonel ilgi öncesinde edebiyatla meşgul olmanın keyfine erişilmesinde, diğer bir söyleyişle edebiyat ilgisiyle mutmain olmada etkili oluyorlar. Artı Kitap Haber gibi, sanatsal ve kültürel haberlerin de çabukduyulmasını sağlayarak, bu yanıyla edebiyat ortamının nabzını da elinde tutabilen sitelerin yakın gelecekte çok daha değerli işlevleri yükleneceklerine inanıyorum. Mesele kendi zamanına ve ondaki değişmeye ayak uydurabilmektir. Kitabın önemi azalıyor, kitap okuyan kalmıyor şeklinde bir olumsuzluğun tellallığını yapmaktansa, değişen teknolojileri ve algıları da kitap merkezli olarak yeniden kurgulamak, dönüştürmek, yönetmek daha asil bir tavır ve tutum gibi geliyor bana. - Kitap Haber Kitaplardan Bir Dünya Kurduk sloganı ile kitabı boş zamanlarında değil en değerli zamanlarında okuyanların karşısına çıkıyor. Kitap Haber'deki her bir paylaşımın amacı; kitap ve bilginin kutlu birikimine katkı sağlamaktır. Kitap Haber takipçilerine ve yazarlarına neler söylemek istersiniz. - Çok okumaktan ve az yazmaktan başka bir şeye aklım yetmez. Kitaplar binek hayvanımız değil, yolumuzu aydınlatan fenerlerimizdir. Kitap okumayı yazar olma kastıyla değil, daha iyi insan olma, daha iyi düşünme ve idrak etme kastıyla okuduğumuzda ancak yazarlık da dahil kimi doğru sonuçlara ulaşacağımızı sanıyorum. Evet, Kitap Haber'in sevgili okurlarına da bunları tavsiye edebilirim. - Sebebin önünde bir kağıt parçası gibi sürünmektir rüzgar derken, hayat felsefesini rüzgarın kanatlarına takan güzel insan, harflerin ateşten yağmurunu hem içtik hem dinledik. Teşekkür ediyorum bu güzel söyleşi için. Ben teşekkür ederim; sanatçısız, sanat, sorusuz cevap olmaz derler; sordunuz ki söyleyebildim. Sorularınızdaki yetkinliğe denk cevaplar verebilmişsem kendimi bahtiyar sayarım."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/omer-lekesiz-le-soylesi-11", "text": "-Kandinsky renkle ruh arasında ilişki kuracak sanatçı için şunları söylüyor: Renk tuş, göz ona vuran çekiç, ruh da telli bir enstrümandır: Sanatçı da tuşların yardımıyla ruhtan doğru titreşimleri alandır. Kandinsky'nin dünyasında sanat birbirini ileten bir doğum evresidir. Fiziksel öngörüyle tinsel yoğunluğun buluşmasını çizgileriyle sorgulatan Kandinsky, iç boyutta koşulsuzluğunu soyut olarak vermiştir. Renk ve ifade farklılığı, aslında coşkun ruhun aranmasıdır. Kullandığı ana başlık, hiçliği zenginleştirmektir. -Kandinsky benim de çok sevdiğim bir sanatçıdır. Evet, bunları söyler ama ben onu daha çok, Müziği resmetmek istemiyorum. Zihin hallerini resmetmek istemiyorum. Renklere bağlı olarak ya da olmayarak resmetmek istemiyorum. Geçmişin şaheserlerinin uyumundaki herhangi bir noktayı değiştirmek, onlarla yarışmak ya da alt etmek istemiyorum. Geleceğin doğru yolunu göstermek istemiyorum. Bugüne dek nesnel, bilimsel bir bakış açısından bakıldığında birçok şeyi eksik bırakmış olan kuramsal eserlerimin dışında, sadece iyi, gerekli, yaşayan resimler, en azından birkaç izleyicinin gerektiği şekilde yaklaştığı resimler yapmak istiyorum. sözlerinden dolayı severim. Çünkü sanat ve bütünleşme dediğimiz yerde, sanatçının neyle bütünleştiği kadar nasıl ve hangi amaçla bütünleştiği de önemlidir. Bu manada hiçbir sanatçı için ne geçmiş, ne şimdi, ne de gelecek adına mutlak bir bütünleşmeden söz edemeyiz. Bilakis, sanatçının özgürlüğü bütünleşmemesindedir de diyebiliriz. Çünkü bütünleşme bir anlamda perde edinmeyle ilgilidir. Oysa ki; biz sanatçıdan perdeler edinmesini değil, verili perdeleri aşmasını talep ederiz. Bu nedenle tekrarı sevmeyiz ancak, tekrarla tekrarlanamaz olanı önemseriz ve asıl yeni yaratımı ararız. -Kandisky'nin doğru titreşimi derken ertelediği sapma neler olabilir ve bu yankının sanata tutunuşunu, eleştiri ile öne çıkan Ömer Lekesiz, nasıl resmeder? -Titreşim yerine sezgi demeyi tercih ederim. Kandinsky'nin bu kelimesine çevirisinden değil de n'ola orijinalinden bakabilseydik. Çünkü bu şekliyle doğru titreşim fazlaca metafiziğe ait hale geliyor, diğer bir söyleyişle, zihnimizde hemen fenomenal bir karşılığı oluşmadığı için biraz spekülatif bir nitelik yükleniyor. Öte yandan konu felsefi bir arka-plana da oturuyor yani ontik bir açılımı da zorunlu kılıyor. Çünkü doğru titreşim dediğimiz yerde, titreşim ne, titreşen kim, titreştiren kimdir soruları öne çıkıyor. Ben inancım ve Doğulu bakış açım nedeniyle Batılı bir zeminde konuşamam. Daha doğrusu konuşmamayı tercih ederim. Çünkü Batı'dan ya da Batılı gibi düşünmek dediğimizde bize mahsus düşünce biçiminin dışına düşeriz ki, bu da bizi tanımlamada doğru olsa bile, kavramlaştırmada yanlış bir yere götürür. Dolayısıyla doğru titreşimde, ben potansiyelliği esas almak durumundayım. Diğer bir söyleyişle titreştiren ve titreşen ilişkisini... Ontolojik bir yaklaşımla, sanatçının, Mutlak Güç tarafından titreşime açık olarak Seçilmişliğini vurgulamamız gerekir. Ki, bu da bizi, İslam sanatının zihniyet ve kültürü içinden konuşmaya, yani tesir edenle, tesirlenen ilişkisine götürür. Buraya girdiğimizde konuyu toparlamamız ise uzun sürecektir. Kısaca Kandinsky'nin metafizik düzeyde doğru titreşimle bize yakın bir düşünüş içinde olduğunu, ancak, buradaki benzerlikten bir aynılığa erişmenin mümkün olmadığını söyleyebiliriz. -Sanatçının doygunlukla aradığı ve vermek istediği nedir? -Doygunluğu, mutmain olmak şeklinde alırsak, bu her sanatçı için geçerlidir. Ancak mutmain olmak, mükemmel olmaya, mutlak manada eser planında tamlığa isabet etmez. Eğer isabet etseydi, sanatçılar tek bir eserle yetinir, yollarına devam edemezlerdi. O halde mutmain olmak, yaptığından şimdilik haz duymak, ancak, hazzın sınırsızlığı nedeniyle yenileri üzerinden ileriye yürümeyi zorunlu kılacağından, sanatçıdan beklenen de daima ileriye, yeniye yürümesi olacaktır. Doğru titreşimle bağlantılı olarak sorunuza cevap arayacak olursak: Sanatçı aldığını, aldığı şekliyle dışlaştıracak ve dolayısıyla aracılığında / yaratıcılığında keşfin ve keyfin tahakkukunu sağlayacaktır. Yukarıda seçilmişlik demiştik. Sanatçı bu manada iddia sahibi olduğu kadar da sorumluluk sahibidir. Başka türlü seçilmiş olmaz, sıradan biri olur ki; o zaman da sanatçılığı meşkuk hale gelir. -Görsel ve içsel ayrımdaki denge sorununu, sanat ve gölge olarak düşündüğümüzde, özün simasını nasıl belirleriz? -Bu, Arapçadaki görmekle, şeyin tüm yönlerine nüfuz ederek bakmak arasındaki farkta tahakkuk eder. Burada basiretten de söz edilebilir ama bu sorunuzdaki maksatla sanırım tam örtüşmez. İnsan zihni imgelerle ve verilenin verilmeyenini yani zıddını üreterek işler. Örneğin size beyaz dediğimde, siz beyaz imgesini, eş-zamanlı olarak bunun zıddı olan siyahı düşünerek üretirsiniz. Dolayısıyla suretlendirmeksizin düşünmek mümkün olmadığı gibi, zıddını üretmeden düşünmek de mümkün değildir. -Sanatçının açık penceresinde daimi bir sıklet hali vardır. Muhtevanın korunması için 'içinde dil köprüsünü' kuramayanlar endişeye maruz kalanlardır ki; bu da, zorlama bir ürüne işarettir. Bu açıklığı intihalle kurtarma, yeni ses oluşumunu baltalamıştır. Bu dış kuşatmayı imha edemeyenlerin deneysel boşluğuna dair neler söylemek istersiniz? -Sanatsal yaratım süreci olarak niteleyebileceğim bir süreçten söz ediyorsunuz. Ben sanatçı olmadığım ve asla olmayacağım için bu ve benzeri süreçleri bilemem. Ama şunu söyleyebilirim: Sanatsal yaratım süreci her sanatçı için farklı işler. Bunda bir genelleme yapılması mümkün olsa da şahsileştirilmesinde problem ortaya çıkar. Ayrıca, şunu söyleyebilirim: Sanatsal yaratım çabası, günümüzde sanatın popüler bir yön kazanması nedeniyle, asıldan çok taklidi, doğal olandan çok rolcülüğü, yaratmadan çok sizin kelimenizle intihali içkin hale gelmiştir. Belki de sanat eylemekten çok, sanat nazariyatıyla uğraşmanın bir getirisi de olabilir bu. Nitekim günümüzdeki birçok sözüm ona sanatçı ne yaptığını değil, nasıl yaptığını anlatmak, yani kendi sanatının nazariyatını yapmak gibi bir mecburiyetle yüz yüzedir. -Sanatın korunması mı, sanatı koruma mı? Aradaki iç arayış tasviri nasıl yapılmalı? -Bence, ne sanatın korunması ne de sanatı koruma! Sanat varsa, varlığının gereliliği nedenliye zaten kendisini koruyacaktır. Onu ayrıca korumaya almak, korunma muhtaçlığı nedeniyle başka bir sorunu konuşmaya götürür bizi. -Bir sanatçı iç reprodüksiyonunu görsel zihin tablosunda tamamladıktan sonra, kendi hiyerarşisini oluşturamıyorsa, eseri sağlam bir gövdeye oturtamaz. Bu tezat yönlenmenin temelinde ne yatmaktadır? -Siz bir hüküm belirtiyorsunuz. Sanatçı olduğunuz için bu da sizin hakkınızdır elbette. İç reprodüksiyon, görsel zihin, görsel zihin tablosu, hiyerarşi, gövde... Bunlar ilk bakışta çok büyük kavramlar ama içleri de gerçekten zor doldurulabilir kavramlar. Örneğin sizin, şiir yazarken bu kavramları kendiliğinizden gözetiyor olmanızla ya da bunların içinde durduğunuzu düşünüyor olmanızla, benim nazariyat planında bunları somutlaştırmam çok farklı şeyler. Sanat hal üzere yürüdüğü için sanatçının kendi deneyimi öz-el bir kulvarda yürür. Ancak konu bu halin izahı olunca felsefeye yaslanmak, kavramlaştırmak ve sunmak zorunlu hale gelir. Dolayısıyla zikrettiğiniz tezatın sanatçı / şair olmanız bakımından sizin için çözümü mümkünken, benim açımdan çok müşkil bir hale gelebilir. Dediğim kavramlaştırmaların yerindeliği ve içlerinin gereğince doldurulması çok önemli. -Hakikatin ve hazzın keşfinde, zühd ve takva mürekkebine yelken açışı örnekler misiniz? -Yukarıda sözünü ettiğimiz tesir-müessir ilişkisiyle ilgili bir durumdur bu sanıyorum. Ancak yine de, son tahlilde bunlar metafizik süreçlerdir ve buna mahsus tanımların, suretlendirmelerin de kaçınılmaz olarak metafizik bir düzeyde ele alınması gerekir. Malumunuz, metafizik ise metalinguistiktir. Ayrıca hakikat de bugünkü gerçek-lik açısından baktığımızda problemli bir kavram. Öte yandan madem zühd ve takva kelimelerini kullanıyoruz, hazz yerine keyif kelimesini kullanmamız daha doğru olmaz mı? Hazzda nefsin, keyifte aşkın'ın hükmü vardır çünkü. Feridüddin Attar, Moğol çerisinin elinde esirken, kendisini satın almak isteyenler olur ki, bunlardan da ağırlığınca altın verenler çıkar. O ise, değerinin tam yerini bulmadığı gerekçesiyle yapılan satın alma tekliflerini reddeder. Ta ki; bir gün, sahibi olan çeriyle birlikte yolda giderlerken, sırtında saman çuvalı taşıyan biri de çeriye onu satın almayı teklif eder. Çeri, ne vereceğini sorduğunda, adam sırtındaki saman çuvalını gösterir. Çeri, Attar'ın ağırlığınca altına bile gitmediğini söyleyerek adamı terslerken Attar atılır ve der ki, benim asıl değerim budur, lütfen beni buna sat. Attar'ın bu talebine çok sinirlenen çeri, hançerini çıkartır ve onu şehit eder. Zühd ve takva mürekkebine yelken açmak böyle bir şeydir. Bugüne hiç uymaz. Bunu bilmek de, kibirden çatlama özelliğine sahip günümüz sanatçısına bir şey ifade etmez. -Sanat, sonsuzun sonlu dünyada ifade bulmasıdır; cismani olmayanın eşyaya nüfuz etmiş ifadesidir. Sanat'ın soyut dünyası ile cisimlerin somut, gerçek dünyası aynı varoluşun farklı görünüşleridir.'' Friedrich Schellin'in ifadesi, bizi netliğe sürüklüyor bir bakıma. Yansıtmak istediğini eşyadaki kırıklıkla özdeştirirsek, iç ben hükümlerinden sanat sıyrılışını nasıl ayırabiliriz? -Friedrich Schelling, sanatın din'leştirilmeye en azından mistik unsurlarla seçkinleştirilmeye çalışıldığı bir düşünce ortamından konuşuyor. Elbette yaslandığı mistik dil ve söylem yabana atılamaz ama nihai bir söyleyiş, varılacak son hükümmüş gibi de benimsenemez bence. Kendi adıma, tırnak içinde bizim sanat anlayışımızı yeniden kurarken bunlardan yararlanılmasından yanayım, fakat bunları bir kompleks içinde tekrarlamaktan, benzerlerini üretmekten yana değilim. Hani yukarıda dil köprüsünden söz etmiştiniz ya; sizin kullandığınızdan biraz farklı bağlamda bu köprünün artık doğru kurulmasının bir zaruret olduğunu düşünüyorum. Diğer bir söyleyişle bize mahsus, doğru bir sanat telakkisi için Batı'yı kollayarak onun dışında durulması gerektiği kanaatindeyim. Bunlara rağmen belki sizin ve sizinle aynı durumda olanlar için ayrı bir parantez açmak gerekebilir. Çünkü siz Batı'da yaşıyorsunuz ve modernizmin ürünleriyle, sonuçlarıyla doğrudan yüz yüze bulunuyorsunuz. Bunun bir algı, yaklaşım farkı doğurması mümkün ki, buna göre ben sizin gibi içeriden değil, dışarıdan konuşmuş oluyorum. -Var-oluşa tekabül eden sancıyı kesmek için farklı lokasyonları deneyen güruhun sanat saplantısını gereksiz bir efor ve öz dile muhalifliktir. Bu açığın kapatılması için neden sonuç ilişkisindeki ihtiyacı özetler misiniz? -Var-oluşa tekabül eden sancı, sizce de biraz sancılı bir söyleyiş değil mi? Hatta ilk bakışta Batı'daki sanat anlayışına mahsus bir ezbermiş gibi görünüyor. Çünkü bu neticede kaosa değgindir. Oysa ki; bizim dünyamızda kaos değil, kozmos hakimdir. Ayrıca Bizim sanatımızda bir sancıdan söz edilebilir mi? Nietzsche'den bakarsak evet ama Attar'dan, Mevlana'dan, yunus'tan bakarsak ya da kendi zamanımızın diliyle var-oluşun gerektirdiği sanır-sızlanma'dan bakarsak, hayır. -Henri Bergson, 1888'de yazdığı doktora tezinde, bir gözü ne kadar küçük parçalara bölerseniz bölün 'görme' denen şeyi bulamazsınız der. Beş duyunun sanata hakimiyetini vurgulayamayan, eksik bir uzvu taşımak zorundadır. Sanata kendi hüviyetini verememeyi kendi olamamayı açabilir misiniz? -Küçük harfle varlığın, mutlak olana erişmesindeki güçlüğe işaret etmiş gibi Bergson. Evet görme denen şeyi bulamayız ve dahası görmemenin aklı nasıl topal bıraktığını da fark edemeyiz. Oysa ki; akıl güya çok büyük bir güçtür ama gör-e-memek aklı sakatlar, dolayısıyla akıl, büyüklükten küçüklüğe, sağlamlıktan zayıflığa tebdil oluverir. Aynı şey kulak için de geçerlidir. Bergson'un kelimeleriyle söylersek, işitmeyi kaça bölersek bölelim, işitmeyi göremeyiz. Üstelik gözün kapağı vardır, yani istenirse görmeye kapatılabilir. Kulağın kapağı ise yoktur, istesek de duymaya kapatamayız. İşte bu sebeple, sizin de bana katılacağınızı umarak, Batı'yı ihmal etmeksizin Batı'yı biraz öteleyerek düşünmemizi öneriyorum. Daha açık bir söyleyişle, doğru görme için sadece göze değil, aynı zamanda kalp gözüne itibar eden İslam dünyasına birlikte bakalım, diyorum; Hind'e, Çin'e bakalım! Buralarda farklı bir anlayış, algılayış var sanat konusunda. Bunlar, Batı'nın din'leştirdiği sanattan çok farklı bir sanatı işaret ediyorlar; farklı bir sanatın mümkün olduğunu söylüyorlar, hatta vaad ediyorlar."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/omer-lekesiz-le-soylesi-2", "text": "-Edebiyat ilgisi, sağlam ve düzeyli dostlukları beraberinde getirir. 70'li yılların sonunda Ankara'da Mavera ve Aylık Dergi'de yazan Ramazan Dikmen, Cemal Şakar, Yusuf Ziya Cömert, Recep Yumuk, Yusuf Yazar, Ali Sali, Ahmet Şirin, Mustafa Yılmaz gibi kendi kuşağımdan arkadaşlarla tanıştım; çocukluğundan beri süregelen edebiyat ilgim onlarla pekişti, okumalarım onların okumalarıyla birlikte ciddi bir yön kazandı. Yine bu arkadaşlarla birlikte Atasoy Müftüoğlu, Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt, Yaşar Kaplan'la mutad olarak görüşüyorduk; onların kültür ve yazarlık birikimlerinden yararlanma imkanı da kendiliğinden oluştu. Gerek yazar ağabeyler, gerekse arkadaşlarım öykü, şiir, deneme türlerinde yazıyorlardı. Ben herkesin yaptığı şeyi yapmayı pek sevmem; üstelik mizacım da sanatçılıktan çok araştırmaya, incelemeye, eleştiriye yatkın bir mizaçtır. Bir de çocukluğumdan beri, okuduğumu iyi anlamak, iyi değerlendirmek ve iyi özümlemek şeklinde bir eğilimim hep var olmuştur. Tüm bunlar birleşince bana eleştiride karar kılmak düştü sanırım. -Yıllar yılı süren okumalarımda edebiyat türlerinin kökenini, kültürel aidiyetlerini hep önemsemişimdir. Diğer bir söyleyişle, önce Müslüman olduğumu hep göz önünde tutarak, edebiyat ilgimi ve yazı maceramı bunun içinde konumlandırmaya çalışmışımdır. Buradan bakarak şirin ve hikayenin bizim medeniyetimizle birebir örtüştüğünü, kültürümüzün bu iki türle inşa edildiğini fark ettim. Bir diğer konu, edebiyatın gündelik hayatımızda sürekli var olabilmesini yolu da yine bu iki türle mümkün görünüyordu. Okumanın yaygınlaştığı ve okuma mekanlarının çok çeşitlendiği bir zamanda okur-metin ilgisi ancak bu türler üstünden etkili olarak yürüyebilirdi. Öykü eleştirisi konusunda yoğunlaşmamın pratik nedenleri bunlardır ama bir de asıl onun hakim bir anlatma biçimi olması çok etkilidir. Şöyle ki, Sadece Rabbimizin hikayesi yoktur ve sadece o hikaye anlatmaz. Oysa ki yarattığı her şeyin bir hikayesi vardır ve hikaye anlatma nimetinin tek muhatabı olan insan sayesinde şeylerin hikayeleri ortaya çıkmaktadır. Hikayenin bu ontolojik konumu ve hiçbir boşluk bırakmaksızın hayatımızın tümünü kuşatmış olması beni çok cezbettiğinden, hikayenin edebi olanı diye tanımlayabileceğim öykü üstünde yoğunlaştım. -Nasıl felsefeci olunursa öyle de eleştirmen olunur. Yani eleştirinin edebi kamunun da benimsediği kimi olmazsa olmaz yöntemleri, şartları vardır ki, bunların öğrenilmesi zorunludur. Ancak eleştiri öğrenilerek yapılmaz, eleştiri yapılarak yapılır. Eleştiri son tahlilde birikim ve yöntemle birebir ilişkilidir; o birikim sağlayacak, o yöntemi oluşturacak herkes eleştirmen olabilir ama bu öyle kolay katedilecek bir mesafe, bir zorluk da değildir. Eleştiri yazmak eleştirmenin görevi olmalıdır, yazar da sanatını yapmalıdır, zaten sanat yoksa eleştiri de yoktur. Sanatçıların yaptıkları eleştiriler edebi kamuya değil, kendi sevenlerine, onların görüşüne kıymet veren küçük bir topluluğa mahsus eleştirilerdir; çoğunlukla da öznel olduğundan eleştirinin yerini tutmayacaktır. -Teknik bir söyleyişle sanat / edebiyat başkalarının fark etmediğini fark etme ve fark ettirme çabasıdır. Eleştiri ise, sanatçının bu çabasını görünür kılmakla birlikte, buna ilişkin tüm süreçleri, kurguları, dil yapılarını, söyleme biçimlerini, dolayısıyla bunlar arasındaki bağları, tutarlılıkları ya da tutarsızlıkları belirleyen bir okuma ve ifade etme biçimdir. Hal böyle olunca eleştiri adına gerçekleştirilen bu okuma ve yazma edebiyat için asli bir değeri de yüklenmiş olmaktadır. -Eleştiri akıl ve birikim işidir; felsefe, tarih, sosyoloji, vb. tüm sosyal disiplinlerle dirsek teması içindedir. Polemikse daha çok zeka ve söyleme kabiliyetiyle ilgilidir. Eleştirinin ölçüsü kendisi ve edebi oluşudur. Polemikse gündelik tepkiye ve tüketime yöneliktir, yazma kabiliyeti olan herkes tarafından yapılabilir. -Eleştiri yapısı ve işlevi gereği edebiyata yön verir ancak eleştirmenin böyle bir amacının olup olmayacağından kuşkuluyum. Kendi adıma söyleyecek olursan benim böyle bir derdim hiç olmamıştır; ben oturup eleştirimi yazarım, o eleştirimin edebiyata yön verip vermediği okurun daha genel söyleyişle edebi kamunun düşüneceği bir şeydir. Ben sadece gerek kendim gerekse onu okuyacaklar için okuduğumuiyi değerlendirmeye ve son tahlilde iyi eleştirmeye çalışırım, gerisi beni kesinlikle ilgilendirmez. -Eleştirisizliğin sonuçları yakın zamanda edebiyatımızı nereye götürür? -Eleştiri edebiyat ortamını dinamik, zinde tutar. Ancak, eleştiri yerine tanıtımların, reklamların, medyatik desteklerin öncelendiği bir zamanda yaşıyoruz. Eleştiri tek başına edebiyatı iyi bir yere götüremez; sosyal, siyasal ve ekonomik şartları da bununla birlikte düşünmek gerekir. Oysa ki bu şartlar son yıllarda edebiyatın lehinde işlemediğinden, eleştirinin lehine zaten işlemiyor. -Son olarak eleştiri alanında ürün vermek isteyenlere tavsiyeleriniz nelerdir? -Eleştiri alanında ürün verecek olanlar, özellikle akademisyen değil de alaylı olarak bunu yapacaklarsa, iyi okur olmanın, hayatı, sanatı iyi algılamanın, yaşamanın ve düşünmenin hakkını en iyi şekilde vermenin eleştiriden geçtiğini, ancak yaptıkları işin, her şeyin maddiyatla, kazançla, şanla, şöhretle değer kazandığı günümüzde tipik bir enayilik hali olmaktan öteye gitmeyeceğini çok iyi bilsinler yeter."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/omer-lekesiz-le-soylesi-4", "text": "-Kitabın başındaki yazınızda, şerhlerin dünyasından uzakta olanları, şerh dilinin arkeolojisine yöneltme niyetinizden söz ediyorsunuz. Günümüzde şerh niye yok? -Şerh dilinin arkeolojisi derken, salt söylenenin alanında kalarak, ilk söylenene mahsus atıfları değiştirmeksizin, onunla yeni anlamlara erişmeyi kastediyorum. Şerh etme, zaten bir açık anlatma eylemidir. Çünkü iyi söz, sesin arkasındaki hakikate dokunularak üretilen sözdür. Hakikatin dili mecazi olmaz demiş büyüklerimiz. Mecazsızlık, vasat bir dili konuşan bizler için anlama güçlüğü demektir ki, bu zorluğun üstesinden gelerek, o iyi sözle neyin kastedilmiş olabileceğini anlama çabasına düşeriz. Şerh, bu çabanın adıdır; tekrar edilmeye değer olanı, yeni sözcüklerle tekrar ederek günümüze mahsus gerçekliği farklı boyutlarıyla idrak etmektir. Kierkegaard, bunuhayatın ciddiyeti olarak tanımlar. -Sizi daha çok öykü üzerine çalışmalarınız ve çözümlemelerinizle tanıyoruz. Şiirin, okurun gündeminden bunca düştüğü bir dönemde şiir üzerine yazmakta / şiir yazmakta muradınız neydi? -Bu çalışma, beni öykü üstüne düşünmekten ve çalışmaktan uzaklaştırmadı, bilakis şiirlerin içerdikleri tahkiyeler üstünden hikayeye mahsus yeni keşiflere ulaştırdı; gözümün önünde durduğu halde öykü merkezli bakışım nedeniyle farkını farketmediğim kimi hakikatler karşısında hayretimi artırdı. Şiire bugünkü durumundan bakmadım hiç. Bidayetinden beri onu, yazının kozmolojisini en iyi temsil eden dil olarak bildim ve böyle bilmeye de devam ediyorum. Mezafizik olarak nitelendirdiğimiz o kozmolojinin diline ancak hayret içinde erişebiliriz. Hayretten kastım aşırı coşkunluk değil, bilakis epifanik algının söze dönüşerek dışlaşmasıdır. -Ateşten Kelimeler'de ki yazılarınız için şiir çözümleme yazıları değil diyorsunuz. Şerh ile çözümleme arasında ne gibi farklar veya benzerlikler var? -Şerh, yukarıda da söylediğim gibi bir genişletme, açarak yayma eylemidir. Musa'nın Göğsümü genişlet yakarısındaki gibi ya da Rabbimizin Biz senin göğsünü genişletmedik mi? diye soruşundaki gibi... Bir tahrifat değil, bir açarak genişletme, rahatlatma, darlığı gidermedir şerh. Dolayısıyla, şerhe taabi tutulanın özünde bir değişiklik yapmaktan değil, o öze ilişkin bir uygulamadan söz ediyorum. Çözümlemede ise, tam da Valery'nin söyleyişiyle bildiğimiz bir şeyi, bilmek istediğimiz bir şeye dönüştürme çabasını güdüyoruz. Daha açık bir söyleyişle felsefe yapıyoruz. Bunun için çözümlediğimiz metni, bilmek istediğimiz şeye göre yeniden kuruyor, yeniden üretiyoruz. Bu eylem tahrifatı zorunlu kılıyor. Bu tahrifle sadece anlamda bir değişme değil, anlamın başka bir yere taşınması, benzerleriyle eşletirilmesi ya da gruplandırılması gibi bir sonuç ortaya çıkıyor. Daha özet bir söyleyişle, şerhte metni kendi zamanımızın kelimeleriyle mayalıyoruz, çözümlemede ise deşeliyor, dağıtıyor ve kendimize göre yeniden toparlıyoruz. İlkinde dilin atıf düzlemini gözetirken, ikincisinde üretilmiş ve üretilebilecek olan kuramların izinden yürüyoruz. -Kitaptaki şiirleri seçerken neleri esas aldınız? -Esaslı bir esas almadan söz etmemi gerektirecek kadar bir seçme eylemi içinde olmadım, inanın. Yine de bir seçimden söz edeceksem dil akrabalığından, paradigma ortaklığından, hayret ve zevk benzeşmesinden söz etmeliyim. Bunlar da söz konusu seçimi, kendiliğinden gerçekleşen bir seçime dönüştürürler zaten. -Ziya Osman Saba'ya ait Her Akşamki Yolumda şiirine şerh düşerken; Söylenemez aşk, ... diye başlayan bir bölüm var. Aşkın söylenmezliğine karşın; aşkı söylerken yaşadığınız gerilimden söz edelim isterseniz? -Gerilim? Ama aşkın kendisi gerilimdir zaten. Kanıksanmış bir yaşama biçiminin, öngörülmemiş hatta meçhul bir yaşama biçimine feda edilmesinden kaynaklanan bir iç çatışma... Bu çatışmanın dili normal olamaz; olandaki olmayanı ya da olmayandaki olanı ifşa eden, diğer bir söyleyişle perdelemeye çalışırken açan, açarken perdeleyen paradoksal bir dile yaslanmak kaçınılmazdır. Sizin söyleyişinizle benim yaşadığım gerilim, söz konusu gerilime mahsus bu dili gereğince kuşanma gayretiyle ilgili olabilir belki. Kelimeler, aklımızın toprağında ekili değiller; bize veriliyorlar. Aslına bakarsanız verilişleri de başlıbaşına bir gerilim taşıyor... Ya verilmezse? Verildiğini sandığımızda da verilmiş olmazlarsa? Susmanın asaletiyle, konuşmanın düşkünlüğü arasındaki zorunlu seçimden doğan bir çatışma daha işte, buyurun. -Kitabı bitirdikten sonra, şiir için yazılmış şiirler okumuşum gibi bir hisse kapıldım. Bence bu yazılara şiir demekte bir sakınca yok gibi; ne dersiniz? -Elbette itiraz edemem ama, ben şiir yazmadım. Şiir benim harcım değil, fakat şiirin alanından konuşuyorsanız, şu ya da bu oranda onun retoriğinden etkilenmeniz kaçınılmazdır. Sizi, şiir tanımlamasına götüren de çok iyi farkettiğiniz bu etki olabilir. -Cemal Şakar yazısında, kitabınızdaki imgeleri 'kün ve aşk' imgesine indirgiyor. Gerçekten dünyada olan biten her şeyi aşk ve oluş bağlamında açıklayabilir miyiz? -Cemal'in o güzel yazısında, şerhlerin çözümlemesine açılan bir çaba vardı, yoğun bir çaba hem de. Kelime, kün ve aşk! Haklıydı da aslında, çünkü bunların şerhinin şerhi, yani dünyada olup biteni değil, dünyayı da içine alan bir oluşu konuşmak kendiliğinden analitik bir bakışı gerektirir. Sorunuz bağlamında, daha da ilginci olan biten bir şeyin olmayışı aslında... Çünkü kün, bir oluş olduğu kadar bir bitiştir aynı zamanda; bitişini ilan eden bir oluş, başlayışıyla birlikte gerçekleşen bir bitiş... Böylesine künhüne vakıf olamadığımız bir hakikati, Aşk'ın aşka olan aşkına bağlayıp, kenara çekilmezsek nevrotik bir alanın gönüllü sürgünü oluruz. Ben de aklımın cürmüne göre davranıp, Cemal'in düşüncelerinde isabetli olduğunu söyleyerek kenara çekileyim. -Metinlerin doğduğu beslendiği ve yaslandığı kültürel zemin alabildiğine geniş; neredeyse kadim kaynakların hepsinden beslenmiş, farklı dinsel metinlerden, esatir ve mitolojiden derlediğiniz bunca farklı ve hatta birbirini nekzeden birikimi meczederken gözettiğiniz ana ilkeler nelerdir? -Sayelerinde yeni bir bakış ve kelime nimetine layık görülebileceğim şiirler vardı. Yine onlar sayesinde kendimi anlatmaya yazgılı saydığım tahkiyeler vardı. Layık görüldüğümü sandığımla, anlatmak istediğim şey i demek yerine doğrudan denemek durumundaydım. Ettiğim, eylediğim bundan ibarettir. İlim, maluma taabidir. Bana malum olanın izini sürdüm. Bu izi sürerken, inancımızın kemale erdirilmiş, bize layık görülen nimetin tamamlanmış ve inancımıza İslam denmiş oluşundan hareket ettim. Şunu söylemeye çalışıyorum: kamil olana katılan her bilgi, tevhid inancını ıskalamaksızın yorumlayabileceğim, zikredebileceğim, kelime ve kavram olarak benimseyebileceğim ya da reddedebileceğim bir bilgidir. Heterodoks değilim ama edebi planda ortodoks da değilim. Hakikate ve hikmete çıkan bir dile -erişmek ne kelime, hiç değilse bulaşmanın- yolu ezoterizmden de geçtiği için onca geniş bir coğrafyada ve onca çok kültürde dolaşmam zorunluydu. Belki de acizliğimden, bilgimin yetersizliğinden kaynaklandı bu eğilimim. Bilemiyorum, emin değilim. Bildiğim, şimdi Ateşken Kelimeler adlı bir yükümün daha olduğudur."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/omer-lekesiz-le-soylesi-5", "text": "-Nasılsınız.. neler yapıyorsunuz.. nasıl geçiyor günleriniz? -Hamdolsun, iyiyim. Baharın eli kulağında... Doğal olarak mahşeri İstanbul'dan İstanbul'un fotoğrafik mekanlarına kaçıyorum bazen; fotoğraf yorar derler ama beni dinlendiriyor. Rutin işim Sahaf Kebikç'i açık tutmak... Perşembe günleri hariç, kitap meraklılarını ve dostlarımı orada ağırlıyorum... Okuma mekanım evimdir... Ağırlıklı olarak görme biçimleri üstüne okuyorum son günlerde... Modernizmin dayattığı Kartezyen görme-merkezcilik giderek beni de boğuyor olmalı ki, bize mahsus göz / nazar algısının ve onun diğer duyulara etkisinin izlerini sürmeye çalışıyorum; Marleau-Ponty başımın tatlı belası... Onun cevaplarından doğan yeni soruların izinde koşup duruyorum açıkçası... -Yazılarınız, değerlendirmeden daha geniş bir alana geçti, yazılarınızın rengi değişti... Daha felsefi daha inanç eksenli.. neler söyleyeceksiniz bu konu hakkında? -Aslan, yediği besinlerin toplamından oluşur. Bu arada dikkatinize hayran oluğumu hemen belirtmeliyim. Her kitap üzerine yazan ve dahası çok yazan biri değilim. Asıl işim okumak; okurken kendimleyim yani sadece bana görünüyorum ve kendi mahremiyetimi eksikliklerimi / fazlalıklarımı / bencilliğimi- kendimle dengeleyebiliyorum. Yazmanın beni mahcup kılan bir tarafı var, mahremiyetimi belli oranda faş ettiği için... Bir zorunluluk haline gelmedikçe yazmıyorum bu yüzden; zorunluluk dediğim, yeni bilgiye yer açma eylemidir aslında... Müslümanım ve maalesef Batılıyım. Nas, kul ve fani yönümü, felsefe ise düşünce yönümü biliyor... Aslan demiştim yukarıda; besinim neyse yazı adına görünür olanım da o. Bunları derken eleştiriden uzaklaştığım sanılmasın; ucuz tatminlere kapalıyım sadece; eleştirideyim hep ama düzeyi ve içeriği farklılaşmış bir eleştiri... Nabokov'un değil, Arabi'nin, konuk'un, Bachlerad'ın, Guenon'un bahçesinde nefes almaya çalışıyorum daha çok... -Bu soru hep merak konusudur ve çok ta sonuca varılmıyor gibi, eminim size daha evvelden yine sorulmuştur.. nedir Öykü ile Hikaye' nin farkı? -Biri Hüseyin Atlansoy'un çok sevdiği kelimeyle- hurç, diğeri çıkın, heybe daha çok. Aralarındaki en temel fark, ikincisinin edebi olmasıdır. Biz hikayenin içindeyiz; onunla var olur ve onunla var kılarız; öykü ise bizim içimizdedir, bizimle var olan, bizim var kıldığımızdır. Bu açıklamadan daha fazlası teknik bir dilin kullanımını dayatır ki, gelin okurlarınızı bir dirhem bal için bir çeki odun çiğnemek zorunda bıkakmayalım. -Yeni projelerinizin olduğu duyumunu aldık, mesela İnsan Yayınlarıyla yapacağınız bir proje... Biraz bahsetmeniz mümkün mü? -Ben tembel adamın tekiyimdir; proje üretme işleri bile beni yorar. İnsan Yayınları'nın sahibi sevgili İlhan Akıncı aradı yılbaşında; belli ki, benim sahafiyemdeki tembellik keyfimi kıskanmıştı; buna itiraz ederek, İnsan Yayınları için bir şeyler yapmamı istedi. İnsan, çeyrek yüzyıllık bir yayınevi; çok iyi kitaplar yayınladılar; dizi olarak eksikleri neredeyse yok. Ben yine de birlikte bir nazariyat projesi yapabileceğimizi düşündüm. İnsan Yayınları çoğunlukla kavuklunun kitaplarını yayınladı, bir de pişerkarın kitaplarını ekleyelim buna dedim, sağolsunlar kabul ettiler. Sevgili Özkan Gözel, Zeynep Sayın ve Sibel Eraslan'la Oleg Grabar, Labarthe, Nancy, Bahabba, Morion, Blanchot vb. yazarlardan bir seçme yaptık; bunların çevirilerini ve yayın aşamalarını izleyeceğim. Oturduğum yerden, yani sahafiyeden... İlhan Akıncı da muradına ermiş olacak böylece, beni tembellik zevkinden mahrum etmekle... -Türk Edebiyatı'nda eleştiri kültürü hangi seviyede.. Ya da oluştumu bu kültür sizce? -Türk edebiyatında eleştiri sadece münekkitsiz başlamadı, ayın zamanda tanımsız ve doğaçlama bir uğraş olarak başladı. Tanpınar'ın eleştiri çabasını kısmen dışarıda tutarak söylersek Ataç, Fethi Naci eleştiriyi kitap/yazar merkezli bir konuma indirgediler. Bu nedenle herhangi bir kitap / yazar hakkında yazılan bir bilgilendirme yazısı bile eleştiri sayıldı; bugün de bu yanlış algı ve uygulama maalesef sürüyor. Ahmet Oktay'ı ayrıca zikretmeliyim çünkü o, olması gereken eleştiriyi iyi kavrayanların ilki sayılabilir. Eleştiri bir kitap, bir yazar üstüne yazılandan çok daha fazlası olmakla ilkin onun dikkatini çekti. Bir kavram, örneğin toplumcu gerçekçilik onun elinde, yüzlerce yazarın ürünlerini de değerlendirdiği esaslı bir çalışmaya dönüştü. Asıl eleştiri budur. Hayati bir konuyu kavramlaştırıp, onu edebiyat ürünleri üzerinden açımlamaya çalışmaktır. Edebiyat eserleri üstünden bunu yaptığınızda adı edebi, sosyolojik veriler üstünden yaptığınızda adı sosyolojik eleştiri olur. Eleştirmen edebiyat mahallesinin nüfus katibi değildir ki salt kitabın, yazarın izini sürsün ya da o mahallenin zabıta memuru değildir ki iyi kitabın, kötü kitabın peşinden koşsun... Edebiyat eleştirisini belirttiğim tarza yaptığınızda zaten iyi olan, kötü olan orada yer alacaktır; anılanlar var olacak, anılmayanlar çayıra salınmış olacaktır. Eleştirinin gerekliliği, keskinliği, seçmeciliği dediğimiz şey de böyle kendiliğinden tahakkuk edecektir. -Edebiyat ve internet... İnternet Edebiyatı taşıyabiliyor mu? Edebistan bu bağlamda hangi zorlukları yaşıyor.. -Bu konuda niyet ve yöntemin belirleyici olduğunu sanıyorum. Edebistan, editör merkezli bir e-edebiyat seçkisi... Tıpkı basılı dergilerdeki gibi bir değerlendirme / eleme sürecini izliyor. Ayrıca, basılı dergilerden daha fazla yazma tutkunlarına yer ayırabiliyor; onların kendi ürünlerinin düzeyini fark etmeleri için daha fazla imkan ve zaman sağlayabiliyor; bu zaman zaman bir düzey problemine neden olsa da yeni yetenekler kendilerine sağlanan söz konusu özgürlüğü istismar etmedikleri sürece uzun vadede kazançlı çıkıyorlar. -Edebiyat dünyasında eleştirmen az... Neden? -Eleştirmenin azlığından daha doğal ne olabilir? Aynı durum Batı edebiyatı için de geçerlidir... Eleştiriyi, kitapların görünmesi, değerlendirilmesi, tanıtılması olarak aldığımızda, mevcut gazete kitap eklerinden, dergilerden, sanal ortamdan uzunca bir eleştirmen isim listesi çıkarmak mümkündür. Yukarıda belirttiğim anlamda bir eleştiriyi ve eleştirmeni kastediyorsak, o zaten az sayıda olmalı. - Yönünü eleştirmenliğe çeviren, bu işe yeni başlayanlara neler söylemek istersiniz..? -Büyük harfle yazılan eleştirmenlige yönelenler için söyleyebileceğim fazla bir şey yok. Seçimini bu yönde yapanlar tavsiyenin ötesine geçmişlerdir çünkü; seçimleri, kendi eksikliklerini, yanlıgılarını belirleme ve onları aşma eylemi olacaktır biraz da. Konu, küçük harfle yazılan bir eleştirmenlikse, onlara okuduklarını iyi anlamadan yazmamalarını, çeteci yaklaşımların dışında durmalarını, -biraz zor ama yine de- mütevazı olmalarını, az sözle çok şeyi ifade etme deneyimlerini sürekli geliştirmelerini, edebiliği mümkün olduğu kadar gözetmelerini ve bu manada seçmeci olmalarını tavsiye edebilirim."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/omer-lekesiz-le-soylesi-8", "text": "-Solcuların, söz alanını genişletmek, mevcut alıcı kitleyi büyütmek niyetiyle İslamcılara, Sağcılara kendi alanlarında yer açma numarasıyla, İslamcıların, Sağcıların ise Solcuları entelektüel hayatı temsil tahtında görme yanılgısıyla onların alanlarında oryantalist bir tutumla yer alma gayretleri ortadan kalktığı takdirde kültür dünyasındaki zihinsel kamplaşma sanırım büyük oranda ortadan kalkmış olacaktır. Demem o ki, ideolojik kazanımları aşarak edebiyat ortak paydasında buluşma niyeti sözün zenginliğini ortaya çıkarmaya, kültürel renklerin belirginleşmesini sağlamaya yöneldiği anda müşterek hareket mümkün ve anlamlıdır. Doğruyu söyleme, doğruyu söyleyene sahip çıkma ve son olarak doğruyu söyleyenle birlikte olma ahlakı yürürlüğe konulduğu sürece ortak zeminler oluşturmak ve yan yana yürümek mümkündür gibi görürünüyor. Bu söylediklerim zihniyetten, kimlikten taviz vermeyi gerektirmiyor; herkesin kendisi olarak kalacağı söz konusu ahlak dairesi içinde doğru kültürün yaşatılmasına ve geleceğe mahsus kültürün inşasına ortak katkı esasında buluşmanın zorunluluğunu bilmek ve uygulamak... Evet, zor gibi görünüyor ama mümkün. -Sağcılık derken Anadolu tipi bir sağcılığı kastediyorum. Felsefi, sosyolojik, siyasi ve ekonomik anlamdaki Sağcılık bir düşünme biçimi, hayata ve olaylara karşı insani tutumlardan biri olmak bakımından eleştirilerimin dışındadır. Bunlar ancak Anadolu tipi sağcılığı besleyen ana damar olarak etkili oldukları oranda eleştirilerime dahildir. Anadolu tipi sağcılığın en önemli özelliği pragmatist olmasıdır. Bu anlayışta eylem imandan, taraftarlık ya da karşıtlık şahsiyetten, tavır ahlaktan, değişim gelenekten daha öncedir. Onlara göre düşüncenin kıymeti asaletinden, semaviliğinden, asırlık bir birikimin sonucu olmasından değil, gündelik hayattaki pratik yararlarından ibarettir. Edebiyat merkezli konuştuğumuza göre bu belirlemelerimiz için Tanpınar'ı tipik bir örnek olarak verebiliriz. Osmanlı İslam mimarisi karşısında hayranlığını gizleyemeyen, Türk Sanat Musikisi karşısında kendinden geçen, toplumsal hayatımız içinde tapınağın önemin bilen, dini kültürün ve geleneğin gündelik hayatımızdaki büyük etkisi karşısında huşu duyan, insanı sevmenin evrensel bir haslet olduğuna inanan Tanpınar Tek Parti rejiminin yararları söz konusu olduğunda bağnaz, aklı kilitlenmiş bir taraftar psikolojisine bürünür. Bir camiyi hayran hayran seyretmeyi akledip, içeri girip iki rekat namaz kılmayı akletmeyişi de dahil olmak üzere Anadolu tipi sağcılığının malum çelişkilerine ait önemli ipuçlarını Tanpınar'ın hayatından izlemek, anlamak mümkündür. Dün Tanpınar böyleydi, bugün ordudan atılmayı Müslümanların sırtına binme hakkına dönüştürmek isteyenler, İslami kültür üzerine araştırma yapmayı sürekli bir ulufeye bağlamak isteyenler böyledir. Güç kimdeyse onun yanında olmak, pasta kimdeyse onun elini yalamak, kültürel faaliyetlere kimler bütçe ayırıyorlarsa onların hizmetinde olmak... E ben bu Sağcılıkla ve onu temsil edenlerle uğraşmayayım da kimlerle uğraşayım? -Maziseverlik, hayatımızı doğrudan etkileyen bugünün iç ve dış olaylarını asil bir tutumla okuma ve doğrudan yana taraf olma çaba ve zahmetinden muaf olmak halidir bana göre. Örneklendirecek olursam, Selahattin Eyyubi'nin kahramanlıklarını efsanevi bir boyuta taşımak amaGazze'yi görmekten kör olmaktır. Bundan hareketle özgür düşünmeyi engelleyen yaklaşımların putçu zihniyette ve genel özelliklerinin de putlaştırma esaslı eylem içinde saklı olduğunu söylemeliyim. Hayranlık yanlış ilahlaştırmaya, hayret yanlış kutsallaştırmaya bitişiktir. İlah ve kutsal konusunu yukarıda söylediğim şekliyle bir iman meselesi olmaktan önce fayda meselesi olarak konumlandırırsanız özgür düşünme hasletini peşinen kaybetmişsiniz demektir zaten. Günümüzde tarihe duyulan yoğun ilgi, 1950'lerde Kemal Tahir'in başlattığı karşı tarihçilik anlayışından da beslenen asıl gerçeği öğrenme merakının sonucu olarak görülebilir. Ancak bu yoğun ilginin edebiyat klişesi altında istismar edilişini ayrı değerlendirmek gerekir. Burada da sağcı geleneğin hemen kendi tezgahlarını işletmeye başladıklarını görebilirsiniz. Mevlana'nın aşkı, Yavuz'un küpesi, Yunus'un iç yangını üzerinden sıradan insanın merakını, teferruatın da teferruatı kabilinden konuları yazarak sömüren tarih yazıcılarını maziseverlik ve maziseverlik melankolisiyle birlikte dünyevi hırs, istiskal, pazarlamacı vb. kavramları doğrultusunda konuşmak bence daha makuldür. -Yukarıda da kısmen konuştuğumuz gibi zor evet, ama mümkün. Bunu geçenlerde yaşadığım bir örnek üzerinden anlatmaya çalışayım isterseniz: Yeni çıkan bir derginin genel yayın yönetmeni, dergisinde köşe yazısı yazmamı istedi. Ben de yazdım. İzleyen sayının yazısı vesilesiyle görüştüğümüzde bana senin bu dergide olmandan rahatsızlık duyanlar var, kulağına kimi olumsuz sözler ulaşırsa aldırma dedi. Ben de onun açıksözlülüğüne karşılık Bu dergiyi ve yayın hayatını sürdürmesini önemsiyorum. Benim varlığımın bu bağlamda bir engel oluşturması ihtimaline bile tahammül etmem, yazmayabilirim dedim. O da şu karşılığı verdi: Senin bu dergide yazmamanı gerektirecek olan hal, beni bu dergiyi çıkarmaktan vaz geçirecek haldir. Bunu söyleyebilen insanla aynı kuşaktanız; o iflah olmaz bir Marksist bense kimliğine son derece düşkün bir İslamcıyım, yani ikimiz de kendimiziz ama iyi edebiyata ilişkin ortak idealimiz bizi bir arada tutuyor. Verdiğim bu örneğin henüz tekil bir örnek olması bakımından sorunuza tam bir karşılık oluşturacağını sanmamakla birlikte, her şeyin bir ilki vardır söyleşinden hareketle bunun ilgili birçok alanda devamının gelebileceğini umuyorum. -Bunların ortak özellikleri serdengeçti ve derviş meşrepli olmalarıdır diye düşünüyorum. Maddi anlamda kaybedeceğiniz bir şeyin manasıyla insanın iyiliği, hayrı ve faydası olabilir. Evrensel perspestif olarak da adlandırabileceğiniz bu yöneliş asil bir idrake ve ortak bir akıla sahip olarak düşünenlerin büyük bir çoğunluğunu kuşatır bence. Erasmus'u, Russel'i, Nazım'ı, Necip Fazıl'ı, Hüseyin Avni Ulaş'ı, Hikmet Kıvılcımlı'yı... ortak bir çizgide tutan o ideal ve onurdur sonuçta. -Üzerinde yaşadığımız topraklarda sürdürdüğümüz var olma mücadelesinin Tanzimat'tan itibaren devletin çöküşüne karşı birçok düşünsel arayışı beraberinde getirdiği malumdur. Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük, Avrupacılık... gibi. Bu siyasi tutumlar aynı zamanda kültürel tutumlardır. Dolayısıyla bugün için de kültürün söz konusu olduğu yerde bunların toplumsal bir karşılığı, kendilerine mahsus bir talebi ve eylem biçimi vardır. İşte tam da bu yüzden devlet ya da iktidarın kültürle ilişkisi söz konusu değişkenlik, çeşitlilik, ideolojik ve kültürel farklılıklarımız nedeniyle mayınlı bir tarla hükmündedir. Burada toplumu buluşturacak temel noktalar bulmak, bir merkez oluşturmak uzun çok uzun süreli projelerle mümkündür. Bunun bilincinde olan AK Parti yöneticileri kısa, orta ve uzun vadede gerçekleştirilmesi mümkün olan insan haklarına, ordu-iktidar ilişkisinin yeniden düzenlenmesine öncelikli olarak el attılar ve çok uzun süreli projeleri gerektiren kültürü şimdilik mahalli idarelerle, ilgili sivil kuruluşların himmetine terk ederek, ihtiyaca göre onları maddi olarak desteklemeyi yeterli gördüler. Mahalli idarelerde ve ilgili sivil kuruluşlarda bu işlerin hangi gaye ve mantık gözetilerek yapıldığını söylemeye gerek var mı? Onların kendi taraftarını, elemanlarını besleyecek, yeni taraftar, eleman kazanmalarını sağlayacak, muhaliflerini susturacak işler cümlesinden saydıkları kültürel faaliyetleri, olması gereken şekilde değil oldurulması gereken şekilde yürüttükleri de aşikardır. Ciddi kültür adamlarının, yazarların bu taraklarda bezi olmayacağına göre, kültür işlerinde kimlerin etkin olacakları ve onların anlayışına göre sağılmaya hazır bir inek hükmünde olan kültürün nasıl bir erozyona uğrayacağı bellidir; olan buna göre olmuştur ve olmaktadır zaten. -Butik yayınevlerinin bize sağladığı umut, Kapitalist pazarın şartlarına göre tekelleşen yayın ortamında, yazarın sermayedar karşısında ceketini iliklemeyerek eser sunmak zorunda kalmadığı bir yayın ilişkisini sağlamasıdır. Bu aynı zamanda az satan ama varlığı elzem olan kitapların da tedavülde olmasına mahsus bir çabanın adıdır. Yoksa, kitap üretim şirketlerinin çok satmayan kitaba yatırım yapmaktan kaçındıkları, ünlü yazarları futbolcu tranfer eder gibi şirketlerine transfer ettikelri bir ortamda butik yayınevleri olmadığı takdirde ne yazarın haysiyeti korunabilir ne de kaliteli eserlerin hayatiyeti... -Bunlar kendimizin yani bizin farkını ortaya çıkarma ve onu yaşanılır kılma açısından söyledim şeyler cümlesindendir. Bu bakımdan dilimizi kirlilenmeye karşı, onun özünü bulandıran kavramlara karşı korumanın en garantili yolu dilimizin var oluşunun dinimizin var oluşuna bitişik olduğu bilincini işlemektir. Dün inşallah kelimesine selama karşı çıkanların mantığını tersinden izlemek yani. İnşallah'ın ve selam'ın çağrışımlarının yaygınlığını bilenler, bu kelimelerle Allah'ın zikredildiğini, doğrudan İslam'a göndermeye yapıldığını bildikleri için onları tedavülden kaldırmanın zikri ve din dlini ortadan kaldırmak olacağını düşünmüşlerdi. Bunda kısmen başarılı da oldular; en azından onların içeriklerini boşaltarak, çağrışım alanlarını daralttılar, kuru bir söyleyişe indirgemeye çalıştılar. Bu durum karşısında bizim asli kavramlarımızın içeriklerini yeniden gözden geçirmemiz, onları doğru içerikleriyle ve doğru yerlerde kullanma hassasiyetimiz ajanların girmeyecekleri, girseler de künhüne vakıf olamayacakları bir dil alanının yeniden inşasıyla mümkün olacaktır inşallah. Yukarıda örnek olarak verdiğim kelimeleri sanat merkezli olarak çoğalttığımızda başta sanat kavranının kendisi olmak üzere resim, estetik, etik, fantastik, roman vb. birçok temel kavramı yeniden düşünmemiz, yorumlamamız -Batı'daki kullanımlarıyla, bizdeki karşılıklarını hatta bizim bu kelimelere neden itibar etmediğimizi, edemeyeceğimizi düşünerek öncelikle- kendi dil ve zihniyetimizin farkımızı belirlememiz bunun üzerinden Batı'da neye itibar edip etmeyeceğimize yeniden karar vermemiz gerekiyor."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/omer-lekesiz-le-soylesi-9", "text": "-Hiyerarşik açıdan değil, etkileşim silsilesi açısından sanatlar müzik, şiir, mimari, resim, heykel, temsili sanatlar ve nesir sanatları şeklinde sıralanır ki, bu sıralama günümüzde de geçerlidir. Ses kendisine maruz kaldığımız şeydir ve malum, kulaklarımızın da kapakları yoktur. Bu manada sesle ilişkimiz, ehlileştirilmemiş bir kısrakla olan ilişkimize benzer. Kelime dediğimiz şey, belli figürlere yüklediğimiz seslerle yarattığımız anlamlı bir birim olduğuna göre ses-figür-kelime üçlüsünden doğan şiir de sesin çocuğudur ve her üçü de insanla, insan içindir. Nitekim cami kültürü açısından bakarsak mimari de boşluktaki sesin kelime olarak yere indirilmesindeki gibi- göğün temsili olarak yer yüzüne indirilmesidir; yerden yukarıya o devasa boşluğun belli bir kısmını ibadet mahalli için sınırlayarak tıpkı kelimeyi kullanıma açar gibi- kullanıma açmaktır. Basit bir örneklemeyle testi sayesinde elde edilen boşluğun suyu muhafaza etmek için kullanılmasındaki gibi. Birbirini üreten tezyin ve tasvir'in mimari ile ilişkisi de hem bu zincir üzerinden hem de bağımsız olarak kurulabilir. Söz konusu ilişkinin düzeyi, sıklığı ya da gevşekliği zamana ve şartlara göre değişir. Örneğin teknolojinin şekillendirdiği bugünün dünyasında sanatlar arası etkileşim de birbirlerinin değil teknolojinin gereklerine göre gerçekleşmektedir. Bir milletin, dünya görüşünün ya da kültürünün kendi ürettiği sanata kendi mührünü vurmaması düşünülemez ve bu manada sanatları da İslami, Batı, Doğu şeklinde nitelemek mümkündür. Ancak sanat ve insan ilişkisinden baktığımızda ve insanı Vahy'in muhatabı oluşuna göre tanımladığımızda medeniyet kavramı beni çok fazla ilgilendirmiyor. Hikmet merkezli bir sanat ilgisinde yeni ve sahih olanın nerede nasıl süreceğine bizim karar vermemizin zor olacağını düşünüyorum. Dolayısıyla onu mekanla sınırlanmış bir medeniyet ilgisi içine hapsedemem, çünkü mekanın hükmünden çok zamanının hükmünde olması ona daha çok yakışıyor. -İbn Arabi, Ebu Yezid el-Bestami'nin şöyle söylediğini bildirir: Siz bilginizi ölülerden aldınız, biz ise ölümsüz diriden aldık. Bizim gibiler, 'kalbim, rabbimden bana aktardı' der. Siz ise 'bana falanca, falanca aktardı' dersiniz. O nerededir diye sorulduğunda, öldü derler. Aktardığı kimse nerededir? O da öldü', derler. Peygamber Efendimiz ise \"Yağmur, Rabbimizin en son/yeni yarattığı bir makluktur ve bereketi en çok olandır.\" buyuruyor. Bunlardan baktığımızda her dem taze olan Vahy'in ve Sünnet'in muhatabı olmak her dem yeniliğin takipçisi, kaşifi olmayı gerektirir. Tecellilerin de sürekli farklılaştığını ve yine İbn Arabi'nin söyleyişiyle işaretin, işaret edilen yönünden değil, işaret edenin kastıyla gerçekleştiğini düşünürsek Tevhid üzre bir idrak içinde olmak öncelememiz gereken ilk şeydir. Bu da bizi Tevhid fikriyle uyuma değil, Tevhidi idrakin içinde olmaya, diğer bir söyleyişle dışarıdan ona bakmaya değil, ondan dışarıya bakmaya götürür. Bu manada ve sanatsal planda ortaya çıkacak her tarz onununla bitişik olacak, tercih edilenin Tevhid olması nedeniyle tarzın tercihi de onun tercihi olacaktır. Şiir hala sürüyor. Nesir sanatları ise Batı'nın da etkisiyle tüm sanatların önüne geçmiş durumda. Mimarinin geriye çekilmesinden kasıt insani ihtiyaçlarla ilgili vasatın terkedilmiş, Babil'i inşa eden zihniyetin teknolojik bir destekle yeni bir çılgınlığa evrilmiş olmasıdır. Diğer bir söyleyişle geriye çekilen ibadet, rahat yaşama, insan ilişkilerini kolay sürdürme, birarada bulunma, dayanışma fikir ve çabasının geriye itilmiş olmasıdır. Bugünkü mimari çelik gövdeli steril bir ortamca binlerece insanın mesai maksatlı olarak sabah yutulmasına ve akşam onların yorgun, soluk benizli, bıkkın varlıklar olarak caddelere kusulmasına mahsus bir mekanizmanın adıdır. Bu yanıyla bugünkü mimari salt bir yapılaşma, bina dikme eylemi değildir, yalnızlaştırılmış insanı saran bir kabuk, hayvani bir yarışma sonucunda elde edilen ama bu elde edişte yaşarken kazanacağından daha fazlasını yaşayacağı zamandan daha uzun vadelerle kapitalizme iptok etme biçimidir. -Bizler elest bezmindeyken Bela ya Rabbi dediğimizde henüz şeriat yoktu. Dolayısıyla bizim Bela deyişimiz, ontolojik bir kabul ve aidiyettir. Bu durumda şeriat ise elest bezminin değil değişen zaman ve şartların İlahi şartı olarak elest bezmindeki misak'ı unutmaya, onan uzaklaşmaya karşı İlahi bir hatırlatmadır, ikazdır şeriat. Tasavvuf bu ontolojiden diğer bir söyleyişle o bilginin anlamına ancak hikmet sayesinde erişilebilecek olan bu varlık bilgisinden beslenir. Her bilgi gibi bu bilgide de meydana gelen değişmeler yine şeriat vasıtasıya tashih, tecdid ve tahsil edilir. Buradan hareketle tasavvufun ilahi olanı idrak ve onun bilgisini içselleştirme konusunda aceleci, cahil ve zalim olan insanın aynı nedenlerle şeriatın emir ve yasaklarına karşı ürettiği gerilimi, çelişkiyi regüle ettiğini, hilkat ile şeriatın karşılaşmasındaki potansiyel bir sertliği yumuşattığını söylememiz mümkündür. Sanat da bunun tipik örneklerinden biridir. Allah'ın yaratmasına benzemeyen bir yaratma olarak sanat Vahiy'le nitelenemez. Bu manada bir niteleme çabası Vahyi sanata indirgemek olur ki bu da Vahyin özüne terstir. Bu manada sufi şiiri bir şiir üretme derdinin değil, sufinin gökle yer arasındaki bağlantıyı kelam ile süreklileştirmesinin bir gereğidir. Şöyle ki Rabbimiz nimeti indirir, sufi ise bu nimete olan teşekkürünü onun katına / yukarıya iletir. Diğer bir söyleyişle Tanrı iner, kul çıkar esasınca gerçekleşen bir ilişkidir sufinin şiirle ilişkisi. Tekrar belirtmek zorundayım: Sufi şiir, söyleme derdinde olunmaksızın gerçekleşen kutsi bir şiir eylemidir. Bu eylem şükrü içerdiği kadar şathiyyeyi de içerir. İşte tasavvuf her iki durumu da bünyesinde tutar, ikisini de himaye eder. -Samimiyetle söylemeliyim ki bu bir ihtiyaçtan kaynaklanmıyor; bir idraktir bu, bir yaşama biçimidir. Ben Kudüs dedim, siz Beytullah deyiniz, Suud işgali deyiniz, Batılılara beğendirilmek üzere yapılan İslam sanatları deyiniz... Ve asıl siz rahat mısınız; siz kendinize bir bakınız. Eğer siz rahatsanız, ben arızalı bir rahatsızım, klinik bir vakayım der ve susarım. -Mutlu azınlığın sanatı dediğimiz şey, sanatı dinin yerine koyan ve ancak o dinin müminleri arasında tedavül edebilecek bir dile yasalanan sanattır. Bunların sergilerine gittiğinizde gerçekte tipik bir aptallıkla üretilmiş figürlere, rast gele oluşturulmuş renk karışımlarına kadar herşeye ne o işle ne de hayatla ve gerçeklikle bağdaşması mümkün olmayan kimi değer yüklemelerinin yapıldığını görürsünüz. Sokağa bıraktığınızda elimi kirletir diye kimsenin dokunmayacağı o işler orada Kandinski'nin işleriyle yarıştırılır ve son tahlilde bunu sadece onlar bilirler, onlar söylerler ve viskiyle yoğunlaştırılmış bir tatmin anında yine önce onlar hemen unutuverirler. Gerçek sanatın ve dolayısıyla sanatçınınsa ne azınlıkla ne de kitlelerle bir alıp-vereceği yoktur. Sanatçının işi sanat, sanatının muhatabı da onun kıytmetini bilecek olanlardır. Sayı burada hiçbir değer taşımaz. Dolayısıyla üslup farkı belli bir adres belirtmemekten başlayıp, avamın da havasın da kendilerince nasiplenecekleri çift katlı bir anlamın üretilebilmesiyle devam eder. -Sanatsal manada muhafazanın mantığı basittir: Sen geçmiştekini koru ki, gelecekteki de seni korusun. Bunu birikime hürmet, marifet sahiplerine saygı şeklinde genişletmek de mümkün. Büyük sanatçılar, kendilerinden önceki sanat çabasını ıskalamak bir yana önce doğrudan o birikime yaslanarak, sonra onu kendi sanat anlayışlarının içine çekerek, akabinde de onun üstüne çıkarak oluşturmuşlardır kendi çabalarını. Dolayısıyla burada tanımak, muhafaza etmek, içselleştirmek ve bunların üstüne çıkarak kendi yenisini yapmak esastır. Haliyle her sanatçı muhafazanın ve gelecekte muhafaza edilmeye değer kendi yenisinin peşindedir ve bu yanıyla muhafaza edilgen değil, sürekli etkin olandır. Muhalefet konusuna gelince, bu iş biraz karışık. Çünkü bugünkü anlamıyla muhalefet, modernizmin kendi katılığından, zorbalığından ürettiği enetelektüel ve göreceli bir hava deliğidir. Sanatçı karakteri itibariyle sultanların, muktedirlerin alanlarında yer almaz çünkü iyi gören göz olarak gördüğü olumsuzlukları işaretlemesi, ilan etmesi için onun bağımsız olması gerekir. Oysa bugün muhalefetten kastedilen, sanatı din olarak bellemiş birinin başka dinlere karşı çıkması hatta bu uğruda hürmetsizilik etme yarışında başarılı olmasıdır. Her türlü heykeli put sayan bir toplumda inadına heykel yapmak ve bunu benimsetmeye kalkışmak muhalefet yapmak değil, sanat üzerinden zorbalığa kalkışmaktır. -Bu sorunuzu başarı ya da başarısızlık hükümlerinin dışında durarak cevaplamak isterim. Çünkü AK Parti'yi başarısız gördüğümüz bu nokta aslında bir başarısızlığın başarısı olarak da tahakkuk ediyor olabilir. Şöyle ki, kültürel konular bu ülkenin mayınlı alanında yer alır. Mayınlıdır çünkü besleme esaslıdır ve besleyecek oldukların senden değildir hatta sana çok açık bir biçimde düşmanlık gösterenlerdendir. Bu mayınlı alan siyasi hegemonyanın ancak kültürel hegemonyayala tamamlanmasıyla güvenli hale gelebilir ki, 10 yıllık bir iktidarın bunu gerçekleştirmesi muhaldir. Bu manada AK Parti'nin, kültür politikasını 175 yıldır var olan kültürel hegemonyayla çatışmama üzerine kurduğu söylenebilir. Belediyeler halk nabzına şerbet kabilinden, muhafazakarları şu ya da bu oranda memnun eden kültürel faaliyetlerle uğraşırken, asıl uluslararası bianelleri, festivalleri, resim ve heykel sergilerini düzenleyenler büyük desteğin muhatabı oldular. AK Parti'nin bu manada ver, kurtul politikası güttüğünü söylememiz mümkündür. Ancak gelinen noktada kültürel hegemonistlerin tam kadro olarak Taksim darbecilerini desteklemeleri, söz konusu politikanın problemli olduğunu, 175 yıllık kültürel hegemonizmin verdim, kurtuldumla kurtulunamayacak kadar büyük bir bela olduğunu göstermiş olmalıdır. Dolayısıyla Ak Parti bu konuda da risk almadan bir değişiklik yapamaz. Bu riski aldığı takdirde sizin kelimenizle başarılı olmasa da başarılı olmuş sayılır çünkü en azından doğru niyetleri ve gayretleri Hak ve halk tarafından görülmüş olur. -Bu hem dayatmadan hem de zorunluluktan kaynaklanıyor olabilir. Dayatmadandır çünkü Kemalist ideolojinin herşeyi belirlemeye kalkıştığı bir ortamda yer alabilmek onların dilini, beğenisini, zevkini kabul etmeyi gerektirir. Dolayısıyla istediğimi yapmazsan, sevdiğimi sevmezsen, istediğini yaptırmam, sevdiğini sevdirmem tarzında bir psikolojik baskından söz edilebilir. İçsel zorunluluktur çünkü onların bildiğini ben çok daha iyi bilmeliyim, onların iletişim kurduklarıyla, beslendikleriyle ben daha yakın olmalyım, onların yaptıklarından çok daha iyisini ben yapmalıyım şeklindeki bir eğilim bilerek ya da bilmeyerek bir zorunluluğa dönüşmüş olabilir. Öte yandan kültürel dilinizi yitirdiğiniz, kabile diline mahkum edildiğiniz bir ortamda yer alıyorsunuz. Size ait her şey dondurulmak suretiyle gelenek adı altında hapsedilmekle kalınmamış bununla uğraşırsan, onu diriltirsen gerici ve devlet düşmanı olursun azarına tabi tutulmuşsunuz. Bu durumda eliniz neye erer? Onların size verdiklerine! Nedir onlar, rasyonalizm, sekülerizm, oryantalizm, yabancılaşma... Kısaca modern olmayı seçme değil, moderne mahkum olma; zorunlu modernlik durumu bunlarla beraber gelmiştir! -Size garip gelebilir ama dilsel ve tanımsal zorunluluklar nedeniyle şiiri edebi sanatlardan biri olarak zikrediyorsam da aslında onu edebiyatın dışında değil fevkinde insani bir uğraş olarak anladığımdandır. Klasik Arapça'da şiir ilim demek aynı zamanda, yani şiir müstakil bir anlama, bilme ve bildirme tarzı. Yer yer Vahy'in diline değen, yer yer dünyayı en sahici renkleriyle tanımamıza neden olan, yer yer de karşısında hayretten dona kaldığımız durumlarda, vaki tecelliler eşliğinde aklımızın yetersizliğini apaçık olarak gördüğümüzde yaşadığımız bir dilsizleşme halinin dilidir şiir. Dolayısıyla şiir, dün olduğu gibi bugün de edebi sanatlar içinde ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Hikayeniz kırılmaya uğratılabilir, içeriği değiştirilebilir, hatta onu anlatmanız, nakletmeniz, saklamanız yasaklanabilir. Ama bunlar şiir için geçerli değildir. Çünkü o su gibidir, sıkıştırılamaz ve daima boşaltıldığı kabın rengine bürünerek de olsa varlığını sürdürür. Yeter ki şiirin sahibi farkının farkında olsun ve taşıdığı özün özüne sahip çıksın. -Sözümü hemen yukarıdaki son kelimemden sürdürerek cevap verecek olursam, aslında konu şiir olunca olaylardan çok olguları konuşmak bana daha doğruymuş gibi geliyor. Çünkü şiirimizdeki çıta seviyesi çok yüksek ve mevcudu buna göre değerlendirmek, kendi zamanımızın şairlerini o seviyeye göre tartmak hakkaniyete uygun olmasa gerek. Öte yandan, Müslüman şair tanımı altında toplanmalarına rağmen, şairlerimiz aynı kültür ikliminde yaşamıyorlar, aynı sorunlarla uğraşmıyorlar, aynı tehlikelere maruz kalmıyorlar. Fakat şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Şiirde muhkem ve sahih bir duruşumuz varsa ki var, o kırılmalarla, değişmelerle de olsa sürecektir; o mevcut haliyle her yeni şairi de içine alabilecek güzel bir yaygı hükmündedir. Ne diyordu İbn Arabi: Yaygı üzerine otur ama yayılmaktan sakın! Mirasın kıymetini bil, mirasyedilik oynama! Şiirimiz dilimiz, dilimiz dinimizdir. Bu aynı zamanda bir sorumluluğun belirlenmesidir. Zaman bu sorumluluğun bilincinde olan şairce ve şiirce şekillenecektir diye umuyorum."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/orhan-kemal-uzerine-isik-ogutcu-ile-soylesi", "text": "Semiha Kavak Sordu, Işık Öğütçü Babası Orhan Kemal'i Anlattı. -Orhan Kemal, düşünceleriyle yargılanmasına, hapis yatmasına rağmen onun eserlerinde çağdaşları ya da benzerlerinin yaptığı gibi bir ideolojiyi öne çıkarmayı değil, yaşamdan gerçek kesitleri okurlara sunmayı tercih ettiğini görüyoruz. Orhan Kemal eserleri için siz neler söylemek isterdiniz? -Orhan Kemal, aynı kuşaktan olan birçok yazardan farklı olarak, eserlerinde köyden kente göç eden köylü işçileri yansıtır. Kendisi de işçi olan bir yazar olarak, yapıtlarında işçiler ve çalışma yaşamına yer vermesi ayrıca önemlidir. Sanayileşmeyle birlikte değişen çalışma yaşamını, şehirde geçim derdine düşmüş işçilerin kaygılarını, yaşam mücadelelerini anlatır. Tarla ırgatlarından fabrika işçilerine uzanan, kimi zaman çalışanları, kimi zaman işsiz insanları konu edinen, önce ekmeği düşünerek ekmek kavgası veren yoksul kesimin yaşamını anlatan öykü ve romanlar yazmış, insan toplum ilişkilerini yalın bir anlatımla, gerçekçi bir dille yansıtmıştır. Tüm bu devinim bir estetik duruşla okuyucuya aktarılır. Bu aktarımda yazar görüşlerini ne kadar açık etmezse, eser için o kadar iyi olur. Amaç, anlatılan konudan ve eylemden kendi kendine doğmalıdır. Yani hareketin kendisinden çıkmalıdır. Böylece Orhan Kemal ortaya atılıp okura, gösterdiği toplumsal çatışmaların gelecekteki tarihi çözümlemelerini anlatma zorunluluğu duymaz. -Orhan Kemal eserlerini emeğiyle, emekçiliğiyle yoğurmuş bir isim. Bu sebeple eserlerinde toplumcu gerçeklik yerli yerine oturmuş durumda. Orhan Kemal romanlarına bu açıdan bakıldığında onu dünya ölçeğinde kimlerle eşleştirirdiniz? -Dünya edebiyatındaki toplumcu gerçekçi tüm yazarları saymak mümkündür. Örnek olarak: Maksim Gorki, John Stainbeck, Jack London, Howard Fast, E. M. Remarque gibi yazarlar ilk aklıma gelenler içinde. Bu yazarların eserlerine baktığınızda edebi anlamda kalıcı olduklarını görürsünüz. -Orhan Kemal romanları birçok diziye, sinema filmine konu oldu. Bu film ve dizilerdeki senaryolar eserlerinin ana temasını birebir yansıtıyor mu? Romanların senaryolaştırılmasından, sinema diline evrilmesinden edebiyatımız adına memnun musunuz, rahatsızlık duyduğunuz şeyler var mı? -Bir edebiyat eserinin birebir diziye, filme uyarlanması kolay bir süreç değil. Bu süreçte pek çok etken edebiyat eserinin uyarlanması sırasında değişmesine etken olabiliyor. Bunu da bir yere kadar anlayışla karşılamak gerekiyor. Ben burada kitabın konusunun yüzde yüz değişmeyeceğini bilerek, uyarlamaların yazarın toplumsal hafızada tekrardan canlanmasına, hatırlanmasına vesile olmasını önemsiyorum. Çok geniş bir kesime film ve dizilerle ulaşma imkanı bulabiliyorsunuz. Böylece yazarla okuyucuyu tekrar buluşturma, okumadığı kitapları alıp okuma fırsatı yaratabiliyorsunuz. -Bursa cezaevinde birlikte yattığı Nazım Hikmet'in 3,5 yıl öğrencisi olduğu, şiirlerini beğenmediği için onu şiirden, düz yazıya, hikayeye, romana yönlendirdiği söylenir. Siz babanızın yazar kimliğinin yanında şair olarak da anılmasını ister miydiniz? -Babamın yazı dünyasına kendisinin ifadesiyle küçük oyunlar yazarak girdiğini biliyorum. Daha sonra şiir denemeleri olmuş, bunları dönemin çeşitli dergilerinde yayınlatmış. 1938-----1943 yılları arasında çeşitli cezaevlerinde kalırken şiir yazmayı sürdürmüş. Ta ki 1940 yılında Bursa Cezaevi'nde Nazım Hikmet'le karşılaşıp, onun şiirlerini beğenmemesi ve arkasından babamın yazdığı bir metni beğenerek, Sen de iyi bir kumaş var. Sen nesir adamısın hikaye yaz, demesiyle üstadın yaşamını değiştirdiğini biliyoruz. İyi ki Nazım Hikmet onun yazdığı başarılı olmayan şiirleri beğenmedi. Ya beğenseydi, bugün hikayeci, romancı Orhan Kemal olmayabilirdi. Babam da zaten şiir yazacağım diye ısrarcı da olmadı ki, düzyazıda çok önemli eserler verdi. Hakkını teslim etmek lazım. Bütün şiirleri de kötü değil. Hatta çok güzel şiirleri olduğunu da gördüm. Bunlardan bir tanesi hapisten çıkmadan Nazım Hikmet için yazdığı şiirdir ki, Nazım Hikmet okurken ağladığını biliyorum. -İstanbul'dan Çizgiler adlı kitap 1960'lı yılların ortasında yazılmaya başlayan ve babanızın vefatına yetişen bir eser oldu. Bugün İstanbul zenginlik ve fakirliğin kol kola gezdiği bir metropol. İstanbul'un babanızda ayrı bir yeri var mıydı? Bugün yaşasaydı İstanbul için neler yazardı acaba? -1960'lı yıllarda çeşitli gazetelerde Şehirden Çizgiler ve İstanbul'dan Çizgiler adı altında röportaj-hikaye türünde yazıları var. Bunlar yıllar sonra Ferit Öngören'in çizgileriyle kitap halinde yayınlandı. İstanbul'un çeşitli semtlerindeki gözlemlerini, halkın yaşantısı ve sıkıntılarını belirtti. Önsözde yazılı olduğu gibi, Orhan Kemal topluma, konularına bir kahve penceresinden bakar gibidir. Konularına bir aydın bilgiçliği ile eğilmeyişi ayırıcı özelliklerindendir. Topluma, geçmişe, geleceğe çekidüzen vermeye yeltenen, buyuran bir bürokrat bakışı hiç yok. Bir kurumdan, bir dernekten değil de halkın arasından, sözgelimi bir kahveden bakıyor. Halkın ve ezilenlerin zabıt katibi diyebiliriz. Bugün yaşasaydı ne yazardı bilemem ama, yıllar önce Kötü Yol kitabında İstanbul için şunları yazdığını biliyorum, Islak kirpikleriyle gece yarısından sonraki İstanbul'a dalgın dalgın baktı. Evet, büyük, güzel, çok güzel bir şehirdi İstanbul. Uçurum kenarlarında bitmiş göz alıcı çiçekler gibi. İnsanı kendine çekiyor, sonra da uçuruma yuvarlanışına sadece bakıyordu.\" -Babanızın eserleri arasında sizde ayrı bir yeri olan, daha çok sevip beğendiğiniz bir eseri var mı? Hangi eseri daha önemli sizin için? -Babama da benzer bir soru sormuşlar. O da Bir baba ne kadar çocuğu varsa hepsini sever, birbirinden ayırmaz, demiş. Benim içinde öyle... Tüm kitapları artık benim birer evladım gibi. Hepsini çok seviyorum. Ama Orhan Kemal okumaya ilk kez başlayacaklara onun otobiyografik kitapları olan, Baba Evi, Avare Yıllar, Cemile, Dünya Evi ve Arkadaş Islıkları kitaplarını öneririm. Bu kitaplarla yazarımızı tanırlar, arkasından diğer kitaplarını büyük bir keyifle okumaya başlarlar. -Ülkemizde 2000'li yıllardan beri kitap okuma oranlarında ciddi bir artış olmamasına rağmen Orhan Kemal eserlerinin 2000 yılı sonrasında önemli bir ilgiyi yakalamasını neye bağlıyorsunuz? -Orhan Kemal'in görünür olmasıyla ilgisi olduğunu düşünüyorum. 2000 yılından beri onunla ilgili pek çok etkinliği yaptım ve hala da sürdürüyorum. Okurlar edebiyatçımızı tekrar keşfetmenin hazzını yaşıyorlar. Toplumun yüreğinde yer alan gerçek yazarlar, unutturulmaya çalışılsa da, görmezden gelinse de, onların her zaman var olduğuna örnek Orhan Kemal'in 21. Yüzyılda yaşamasıdır. -Orhan Kemal'i okuyan herkes, okuduğu herhangi bir kitabının sonuna geldiğinde onun yazdıklarının bugün bile canlılığını koruduğunu duyumsar, Bu olgunun sebepleri sizce neler olabilir? -Orhan Kemal'i önemli bir eleştirel gerçekçi sanatçı yapan, yaşadığı toplumsal olguyu edebi bir üslupta yansıtmayı başarmış olmasıdır. Onun anlattığı Türkiye'nin toplumsal, ekonomik ve siyasal olarak yaşadığı yakıcı dönüşümdür. O bir köy romancısı değildir ama kentlere ucuz emek ırmağı olarak akan köylünün yaşadığı sömürü çarkının nasıl döndüğünün estetik edebi bir anlatıcısıdır. Kısacası, Türkiye'yi ve onun yüz elli yıllık serüvenini anlamak için Orhan Kemal eserleri ciddi ve keyifli bir okuma macerasıdır. Bir okuyucusunun şu yorumunu da belirtmek isterim, Öyle bir kaleme sahiptir ki Orhan Kemal, okuyucu sayfalar boyu 'şimdi her şey düzelecek' umuduyla okur, işler düzelmedikçe okuyucu hiddetlenir, sinirlenir. Bazı bazı Orhan Kemal'e bile kırılır, işleri yoluna sokmadığı için. Ama Orhan Kemal, belki de okuyucuyu bu kadar da gerçeklikten koparmamak için, gerçek hayat ne kadar acıysa, ne kadar hainse öyle başıbozuk bitirir anlatısını. Okuyucu kırgın ama hayran kapatır kitabın kapağını. -Babanızın adına Cihangir'de kurduğunuz müze için neler söylemek isterdiniz? Örneğin bu müzeye genelde kimler gelip gidiyor, müzeye nasıl bir önem addediyorlar? -Müzeyi 2000 yılında açtım. Ailenin ve dostlarının hep düşündeydi. Ama imkanlar elvermediği, hiçbir kurumun niyetlenmediği içinde ölümünden tam otuz yıl sonra burayı açabildim. Orhan Kemal zaten yaşıyordu, bu müze onun yaşadığının bir kanıtıdır. Her kesimden, her yaştan ve her ülkeden ziyaretçi geliyor. Müzemizi edebiyat müzeleri içinde çok önemli buluyorlar. Bu da Türkiye için gurur verici bir duygu. Belirtmeliyim ki, bir halk yazarına yakışır şekilde müzemize de giriş ücretsizdir. Müzeyle birlikte kitap satış yerimiz ve İkbal Kahvesi de faaliyette. Müzeye gelirken Orhan Kemal'e gelirsiniz, giderken onunla kol kola çıkarsınız. Kendisi sıcak bir insandı, sanırım müzesi de aynı duyguyu veriyor. Zaman zaman beni tanımadan soruyorlar, Siz görevli misiniz? Cevap veriyorum, Müzenin bekçisiyim!. Orhan Kemal Müzesi'nin bekçiliğini, pek çok şatafatlı unvana tercih ederim. Ne güzel şeydir biliyor musunuz, Orhan Kemal Müzesi'nin bekçisiyim, demek. -Işık bey, söyleşi için teşekkür ediyorum. -Ben de size ve Ayna İnsan Dergisi'ne Teşekkür ediyorum. İstanbul doğumlu. Edebiyat alanında, kitap eleştiri, analiz, deneme yazıları yazıyor. Ayna İnsan Kültür ve Edebiyat Dergisi'nin İmtiyaz Sahibi ve Genel Yayın Yönetmenliğini yaptı. Halen serbest düzeltmenlik ve editoryal çalışmalar yapıyor. Star Gazetesi, Yeni Şafak Gazetesi, Karar Gazetesi, Hece Edebiyat Dergisi, İtibar, Şiar, MOCCA Dergisi, Edebistan'da aktif olarak çalışmalarını sürdürmektedir. Yazarın spesifik portre çalışmaları da bulunmaktadır."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/osman-alagoz-le-soylesi", "text": "Son zamanlarda üretkenliğini artıran ve üç kitabı kısa aralıklarla okuyucuya ulaştıran Osman Alagöz'le bir söyleşi gerçekleştirdik. Yazarı ve eserlerini daha yakından tanımanızı sağlayacağını düşündüğümüz söyleşiyi sizlerle paylaşıyoruz. -Unutma Beni, Osmanlı Sırlı Dünya ve Sürpriz Golcü adlı kitaplarınızı nerdeyse birden yayımladınız. Bir yazarın birkaç kitabı yakın zamanda yayımlamasını nasıl buluyorsunuz? Okur bu durumu nasıl karşılıyor? -İşin doğrusu ben de böyle olsun istemezdim. Ama ne yapsak boş, her kitap kendi kaderini yaşıyor. Yazılma zamanları farklı farklı. Unutma Beni, yayınevine çok önce gönderildi. Yayınlanma sırasını beklemeye durdu. Yayınevinin de haliyle bir yayın politikası var. Osmanlı Sırlı Dünya daha sonra yazıldı. Araştırma dahil yaklaşık sekiz ayda bitti. Olacak ya, iki kitap da kargodan aynı gün elime ulaştı. Ben de bu hale sadece tebessüm ettim. Sürpriz Gölcü'ye gelince, o zaten çocukluğumun bana hediyesiydi. Yazmak zor olmadı. Bir içim su gibi. -Tarihten beslenen bir yazarsınız. Kitaplarınızdan bazıları doğrudan tarihi hikayelerden oluşuyor. Bir yazar için tarihin önemi nedir? -Tarihin gizemli dünyası sonradan gelenler için her zaman bir merak unsuru olmuştur. Geçmişe uzanmanın, ya da maziyi yanı başımıza getirmenin ayrı bir kışkırtıcılığı var. Çoklar gibi biz de o kışkırtıcılığa belki bir manada cazibeye kapıldık diyebiliriz. Fakat burada söylenmesi gereken bir şey var ki, nedense tarihte bir türlü objektiflik yakalanamıyor. Kısır tartışmalar arasında sürüp giden bir tarih algısı var. Herkes kendi açtığı pencereden bakıyor tarihe. Belki de olması gereken budur. Ama rahatsız edici bir tarafı var gibi geliyor bana. Hal böyle olunca bizim de akıl, kalp ve vicdan ekseni etrafında karınca kararınca dünden bu güne yansıtacağımız şeyler oluyor. Bilinmesini istediğimiz, diri kılınmasını arzuladığımız şeyler. İşte onları yazmaya çalıştık. Yazarken gördüm ki, tarih keşfedilmeyi bekleyen gizli hazineler sandığı. Belki bir bohça. Çöz çöz, yeni şeyler çıkıyor karşına. Keşfedilenlerin her biri bir roman bir hikaye konusu. İnsan da geçmişle gelecek arasında bir an'ı yaşıyorsa, tarih de iyi bir malzeme oluyor o zaman yazar için. Ömer Seyfettin bu durumu iyi değerlendirenlerden mesela. -Sürpriz Golcü adlı kitabınızla günümüzün popüler konularından biri olan futbola yöneldiniz. Anadolu'nun bir köyünden başlıyor hikaye, İstanbul'da bitiyor. Bu kitabın hikayesi nedir, devamı gelecek mi, çocuklar futbolla ilgili bir kitaba futbola duydukları ilgiyi gösterdiler mi? -Yayınevinden edindiğim bilgilere göre kitaba ilgi var. İşin doğrusu bu kitap benim için de sürpriz oldu. Ansızın gelen bir fikirdi. Editörüm Said Türkoğlu'nun kışkırtmasıyla yazıldı. Bir sabah Üsküdar Kızkulesi sahilinde karar verilmiş bir kitap. Diyeceksiniz yahu, o romantik ortamda da böyle bir kitabın yazılma fikri nasıl gelir insanın aklına? Geldi işte, ötesini sormayın. Kendi çocuklarımın futbola olan ilgisi, ki hemen her erkek çocukta olur, bu kitabı yazmamda etkili oldu. Güle oyna onlarla beraber oluşturduk. Onlar da heyecanlandılar. Bana fikir verdiler. Ben şu oyuncu olayım sen şu ol gibilerinden bir eğlenceye dönüştürerek tatlı bir süreç yaşadık. İlk büyük oğluma okuttum. Fikirlerini aldım. Sonra düzeltmeler yaptım. Aslına bakarsak yer yer kendi çocukluğumdan da izler taşıyordu. Köyde geçirdiğim günler mesela, güzel günlerdi benim için. Dopdolu, cıvıl cıvıl, tabiatla iç içe. Ve serin yaz ikindilerinin vazgeçilmezi futbol maçlarımız. Köyler arası maçlar. İçimdeki çocuk kendini ifade etmeye çalıştı her halde. - kitabınızı çocuklar için yazdınız. Çocuklar için yazmak nasıl bir duygu? Geçişte bir zorlanma oldu mu? Çocuklar için yazmaya devam edecek misiniz? -Benim için farklı bir deneyim oldu. Az önce de ifade ettiğim gibi, kendi çocuklarımla aramda bir vasıta oldu. Çocuklarım bu kitapla birlikte benim yazarlığımı daha bir kabullendiler. Daha bir yakından gördüler. Kitabın çıkmasını dört gözle beklediler. Yapılacak çizimleri merak ettiler. Büyükler için yazılan kitaplardan sonra çocuklar için yazmak beni pek zorlamadı. Daha sade bir üslupla ve bir de merak ve akıcılığı yakalayabildiğinizde problem olmuyor. Ya da ben öyle zannediyorum. Bundan sonra çocuklar için yazıp yazmayacağım meselesine gelince, o kapı benim için her zaman açık kalacak gibi görünüyor. Her an her şey olabilir. Ama benim için çok önemli olan hikayeden taviz vermeden tabi. -Bildiğim kadarıyla yeni kitabınız Piri Reis ile ilgili. Bu kitabınızın içeriğinden söz eder misiniz? -Piri Reis'in o meşhur haritasının çiziminin 500. yıl dönümündeyiz. Bu vesileyle haritaya dikkat çekmek için uzun hikaye tarzında bir çalışmamız oldu. Haritanın yazıldığı dönem, haritanın özellikleri ve Piri Reis hakkında bazı bilgileri içeren polisiye tarzında bir eser ortaya çıktı. Amcası Kemal Reis'in ölümünden sonra Gelibolu'ya dönen Piri Reis, bir süre orda kalır. Bu zaman zarfında hem notlarını gözden geçirir hem haritayı çizer. Adeta Piri Reis'le beraber çizdik haritayı. Ya da o çizdi, ben kapı aralığından baktım. İşte öyle bir eser... -Bir Leyla Düşlemesi deneme türünde bir kitabınızdı ama sonradan hep hikaye ile ilgilenmek? -Evet deneme çok sevdiğim bir türdür. Hala da zevkle okurum. Fakat zaman içerisinde gördüm ki hikayelerle kendimi daha rahat ve daha hızlı ifade edebileceğim. O yüzden hikayeye yöneldim. Benim hikayelerimde yer yer bir deneme tadı hissedilir. İyi de bir deneme okuru olmaya özen gösteririm. Deneme olsun şiir olsun, has edebiyatın önemli damarlarındandır ama günümüzde ne yazık ki roman ve hikaye karşısında birkaç adım geride kaldılar. -Yağmur ve Sızıntı dergisinin yazarı olarak tanıdık sizi. Merkezi edebiyat dergilerinde pek görünmediniz. Bunu neye bağlıyorsunuz? -Yağmur ve Sızıntı'da evvel görünür olmamız biraz da kişisel dostluklara bağlı. Benim ilk yazım üniversite yıllarında Sızıntı'da yayımlandı. Zaman içerisinde edebiyat dünyasını da tanımaya başladık. Belki uzaktan uzağa sevdik. Arada sırada Hece Öykü'de yayımladığım çalışmalar oldu. Yedi İklim'de şöyle bir görünüp kaybolduk... Bundan sonrası nasıl olur bilemiyorum. Belki zaman içerisinde az da olsa başka yerlerde görünme olabilir. -Şu sıralar sizi daha üretken görüyoruz. Yazarın üretkenliği neye bağlıdır? Edebiyatı hayatınızın olmazsa olmaz bir parçası olarak görmeye başladığınızda zannediyorum üretkenlik de ardından geliyor. Ciddi bir yoğunlaşma oluyor bazı zamanlar. Sosyal hayatın dışına çıkıyorsunuz. Belki antisosyal görülüyorsunuz. Edebiyatın iklimine girip diğer iklimlerden diğer libaslardan sıyrılıyorsunuz. İhtimal ben de şu birkaç yılda benzer duyguları sıkça yaşadım. Dış dünyadan olabildiğince soyutlanarak okumaya ve yazmaya yöneldim. Rabbimin de lutfu olunca eserler kendini yazdırmış oldu. Biz ne kadar plan yaparsak yapalım tutmuyor bazen. Bizim istediğimiz değil de kaderin hakkımızda biçtiği oluyor. Bizler cüzi irademizle işin içindeyiz ancak. Ben bunu son zamanlarda yaşadım. Onun için diyorum ki, hikmeti anlamaya çalışıp susmaktır en iyisi. -Bir denemeci olarak hayata ve olaylara bakışınız ile hikayeci olarak bakışınız arasında bir fark var mıdır? Kendinizi daha çok denemeci mi yoksa hikayeci olarak mı görüyorsunuz? -Evvelinde denemeci olarak görüyordum da artık hikayeci olarak daha baskın görüyorum. Evet olaylara bakışınız değişiyor. Sadece düşünce eksenli değil işin içine bir de kurguyu katıyorsunuz. Malum, bazen hayatın gerçeğiyle hikayenin gerçeği birbiriyle örtüşmüyor. Bu farkı da dikkate alarak kendime bir algı geliştirdiğimi düşünüyorum. Kafamda hayaller, hadiseler, ihtimaller, neden sonuçlar dolaşıp duruyor. Bir yığın kurgu bir yığın sonuç... Yani anlayacağınız hikayelerle yaşıyorum. Yazılmaya beni ikna edebilen, ete kemiğe bürünüp hikaye diye gün yüzüne çıkıyor. -Unutma Beni son hikaye kitabınız. Bu kitapla vermek istediğiniz özel mesaj nedir? Okurun unutmasını istemediğiniz nedir? -Akıp giden zamanın içinde -ki bazen düşünmeye, hayal kurmaya, güzel şeyler söylemeye bile vaktimiz olmuyor- bir an durup hatırlamamız gereken ne çok şey varmış diye düşünmemiz gerektiğini düşünüyorum. Farkına varamadığımız ya da kıymetini bilemediğimiz şeylerin farkına varmayı, kıymetini bilmeyi hikayelerle hatırlatmak istedim. Öylesine çok şey var ki unutulmaması gereken. Vefa, aşk, fedakarlık, sağlık, dostluklar, çekilen sıkıntılar, verilen nimetler... -Osmanlı, günümüz okurunun ilgisini çeken bir dünya. Siz de Osmanlı - Sırlı Dünya adlı kitabınızla bu dünyaya yöneldiniz. Okur bu kitapta Osmanlı'nın hangi sırlarına ulaşabilecek? -Elimden geldiğince kılcallara inmeye çalıştım. Yani bir bakıma mikro tarihçilik yapmaya gayret ettim. Bunda ne kadar muvaffak oldum bilemeyeceğim. Mesela bazılarının kendince karakterize ettiği Hürrem'den farklı bir Hürrem Sultan var benim kitabımda. Ve Kanuni'nin sevgili kızı Mihrimah Sultan'ın hayırseverliği... Çoklarının her fırsatta eleştiri oklarına tuttuğu Kösem Sultan'ın unutulan, belki unutturulmak istenen özellikleri var. Tılsımlı gömleklerin sırrına az da olsa ayna tutmaya çalıştım. Cariyelerin azad edilme hakkı olarak bilinen çerağ hakkının ne olduğunu hikayenin imkanlarıyla vermeye çalıştım. Anıların izinde Harem'in ne olduğuna değinmek istedim. Bir padişah cenazesi nasıl olur, yeni padişahı neler bekler, o kısacık zaman diliminde teneşirle taht arasında neler yaşanır? Daha buna benzer bir yığın şey sayabiliriz. -Osmanlı dünyasından devşirdiklerinizden yeni bir kitap gelecek mi? -Hep aynı yerde durmak istemiyorum. Bir yazar için tehlike gibi geliyor bana. Tarihe eğilmiş olsam da çok farklı yönlerden eğildiğimi düşünüyorum. Kadın kahramanlar, çocuk kahramanlar ve şimdi de Osmanlı. Ama yine de her şeye rağmen Osmanlı üzerine bir şeyler yazmayacağım diyemem. Bazen çok farklı duygular gelip yazmaya zorlayabiliyor. Kapıyı yine de açık bırakıyorum. Yer yer aklıma yeni projeler gelmiyor değil ama dedim ya hep orada kalmaktan korkuyorum. Yoksa şu an bile aklımda birkaç çok güzel proje var. Kaleme de nefes aldırmak lazım biraz, farklı iklimlerde dolaştırarak. -Milli Mücadelede Kınalı Eller adlı kitabınız epey bir okura ulaştı. Okurlarınızdan bir enerji alabildiniz mi? Kitaplarınızın yankısı size ulaşabiliyor mu, yoksa sağır bir okur kitlesinden siz de yakınıyor musunuz? -Evet Milli Mücadelede Kınalı Eller, çok farklı bir kitap oldu. Yayınevimin de ciddi desteğiyle çok geniş bir okur kitlesine ulaştı. Hala da okunmaya devam etmekte. Alanında ilk olmasının da herhalde bunda etkisi var. Okurlardan çok güzel değerlendirmeler alıyorum. Beni o kitapla tanıyan birçok okurum oldu. O hikayelerden ders kitabına giren oldu. Öğretmenler özellikle sahip çıktılar kitaba. Okullarda öğrencilerine okutup sınav yaptığını söyleyen öğretmenler oldu. Sağ olsunlar. Ne kadar teşekkür etsem az. Bu bağlamda uygun zaman ve zemin olursa okurlarımız duygu düşüncelerini bize iletiyorlar."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/osman-bayraktar-ile-soylesi", "text": "Galiba kendimizi ifadeye yatkın olduğunuz tür gelip bizi buluyor. Yatkınlık dediğimiz nedir? İlgilerimiz, mizacımız, becerilerimiz, yeteneklerimiz, çabamız, içinde bulunduğumuz doğal ortamın bizi yönlendirmesi, hepsi yatkınlığa dahil. Üniversite öğrencisi iken yazmaya başladım. Küçük gözlemler. Okuduklarınızdan zihninizde kalan tortular. Kendi içinizde bir süre dönüp durduktan sonra bir şekle giriyor, görünür olmak istiyor. Kendi açımdan deneme diye ayrı bir tür yok. Zaman içinde zihnimde oluşan sorular var. Bunlara cevap bulmak ya da kendi sorularıma ürettiğim cevaplar için yazıyorum. Deneme için eğer bir sıfat koyacaksak, düşünceye sağladığı esneklik, çağrışıma açıklık, mutlaka kesin sonuçlara vurgu yapmak zorunluluğunun olmayışını söyleyebilirim. Tutarlılık yazarın zihnindedir, yazarın farklı yazılarını okuduğunuzda bu izleği görürüsünüz. Çağdaş bilimsel yazının bir takım standartları var. Ne var ki akademik standartlar tek başına çok da tefekküre açık değil. Çağrışımlara oldukça kapalı. Oysa sadece psikoloji, sosyoloji, edebiyat gibi sosyal bilimlerde değil, fizik ve biyoloji gibi teknik alanlarda da öncü kişilere ve çalışmalara baktığımızda bunların sınırları zorlayan, standartları yeniden belirleyen kişiler ve çalışmalar olduğunu görmekteyiz. Hangi alanda olursa olsun has düşünürler sınırları yoklayan kişilerdir. Düşüncede sınırlar tefekkürle, sanatsal kavrayışla, şiirle iç içedir. Eskilerin her tür eserinde araya şiir girmesi tesadüf değildir, sözün sınırı oraya dayanmıştır. Elmalılı Hamdi Yazır'ın tefsirinde örneğin, coşkunluğun arttığı yerde şiir girer araya. Bazıları başkalarından alıntı, çoğu da belirtmeye gerek duymaksızın müfessirin kendi dizeleridir. Yazma sürecindeki bu yüksek esneklik ve türler arasındaki hızlı geçişlilik hem yazarın yetişme tarzı hem de özgüveni ile ilgilidir. Zihnimde her zaman bir takım temel sorular, temel izlekler var. Yazılar doğal olarak bu sorular ve izlekler çerçevesinde oluşuyor. Aynı sorunsalla ilgili yazılar farklı zamanlarda orta çıkabiliyor. Kitaplaşırken ilgililiklerine göre bir araya geliyorlar. Biraz da hayıflanarak belirteyim ki, bir kitap planlayıp yazmayı denemedim. Kısmet. Düşünmek, her anlamda canlılık belirtisi. Olup bitenleri değerlendirme konusunda zihnimizi durdurmamız mümkün değil. Düşünce üretmek, tefekkür süreci, yeni karşılaştığımız sorulara, sahip olduğumuz birikime dayanarak cevaplar üretmek, olgu ve olaylar arasında ilişkiler kurmaktır. Zihin dünyamızda olup bitenleri belki daha tam olgunlaşmadan yakın dostlarımızla paylaşırız. Sohbet biraz da sesli düşünme sürecidir. Konuştukça problem şekillenir, ardına dümeniz gereken sorular netleşir. Bir yıldan artık süredir küresel bir salgın yaşıyoruz. Rasyonel veriler ve bilimsel bakış açısı ile bunun birçok açıklaması var. Kopmlo teorilerinin bile rasyonel bir dayanağı bulunabilir. Fakat bir de işin sezgi yanı var. Ki sezgi de düşünmenin bir parçasıdır. Amerika ve İngiltere'nin başını çektiği koalisyon güçlerinin müdahalesiyle tetiklenen olaylarda Irak'ta bir milyona civarında insan öldürüldü. Şimdi yarım milyondan fazlası Amerika'da olmak üzere koalisyon ülkelerinde bir milyona yakın insan öldü. Bu iki olay arasında görünüşte hiçbir bağlantı yoktur. Şiir ve hikaye hakkında yazdınız, bir edebi metin hakkında yazarken neyi önemsiyor, nelere dikkat ediyorsunuz? Hakkında yazı yazdığım şairler yol göstericilik veya yol arkadaşlığı yanıyla benim için öznel değeri olan kimseler. Seçtiğim şairlere bakarken beni yönlendiren başat duygu benim için değerli olanı kayda geçirmek. Elbet benim için değerli olan bütün şairler hakkında yazamadım, ancak yazabildiklerim bu çerçevededir. Hikaye ya da öykü yazıları da öyle başladı. Daha sonra Türk hikayesini tarihi gelişimi içinde görmek istedim. Ahmet Mithat Efendi, Ömer Seyfettin, Memduh Şevket Esendal, Sait Faik incelemeleri bu çerçevede ortaya çıktı. Gezmek benim için bir öğrenme ve kavrayış fırsatı. Şehirlere ve toplumlara bakarken öne çıkan birkaç boyut var. Birincisi ilgili yerin tarihi süreçteki konumu. Bunun için kaynaklara bakmak gerekiyor. Ben de öyle yapmaya çalışıyorum. İkincisi her türden maddi yapılar. Maddi yapılar toplumun hayata bakışına dair çok fazla hatırayı içinde barındırıyor. Okumakla öğrenmek mümkün olsa da bu bilgi de ancak görmekle, dokunmakla tamamlanabiliyor. Bir de toplumların dinamik yanı var. Yaşayan, yenilenen yanı. Bunu da o toplumun içine karışarak, şehirlerin sokaklarında gezerek hissetmek mümkün. Ben de öyle yapmaya çalışıyorum. Yazı, bütün bu ilgilerin toplamı olarak ortaya çıkan bir sonuç. Bir yandan yeni eserler. Ebubekir Eroğlu'nun Sevap Defteri yeniden yayımlandı. Eroğlu'nun eserlerinde az sayıda bulabileceğimiz bütünsel bir bakış var. Yüzyıllık zaman dilimleri bir paragrafta buluşabiliyor. Modern Türk Şiirinin Doğası ve Geçmişin İçindeki Geçmiş bunun sahih örnekleri. Sevap Defteri, bizim açımızdan içeriden bir bakış. Yine şiir üzerinden hayatı kavrama. Ama bu defa bakış hayatın biraz daha ötesine ulaşıyor. Cemal Şakar'ın bütün yazdıklarını kitaplaşmadan okuyorum. Şakar, yazma yöntemi üzerinde sürekli yenilik yapan bir yazar. O nedenle her kitabı okuyucuyu şaşırtıyor. Son hikaye toplamı Utanç da öyle. Utanç, yaşadığımız dönemin soyut bir belgesi adeta. Eminim ki bundan sonra şekillenecek öykü toplamında farklı yöntem ve tekniklerle karşılaşacağız. Mustafa Kirenci, kendisinden beklenen eseri nihayet yayımladı: Sabah Yıldızı. Sabah Yıldızı bundan böyle Sezai Karakoç hakkında araştırma yapmak isteyenler için eşsiz bir kaynak. Biyografi, Sezai Karakoç'un yazıların ilk yayımlandığı yerler, Sezai Karakoç hakkında yazılanlar. Ben özellikle Sezai Karakoç'un Çağı ve Çağdaşları başlığı altında yazılanlara dikkat çekmek isterim. Kirenci, Sezai Karakoç'un ortaya çıktığı dönemi etkileyen ve onunla çağdaş olan kilit nitelikteki düşünür ve sanatçıları büyük bir vukufiyetle tasvir etmiş. Bir yandan kadim konulara yeniden bakış. Bir süredir yeniden peygamberlerle ilgili okumalar yapıyorum. Her yeniden bakış yeni bir duyarlılığı canlandırıyor. Fusus'ul Hikem, Yitik Cennet, Hızırla Kırk Saat; inanç, düşünce ve edebiyat açısından büyük eserler. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/osman-bayraktar-la-soylesi", "text": "Osman Bayraktar iktisat okudu. Yönetim alanında yüksek lisans ve doktora yaptı. Bir grup arkadaşı ile birlikte Yedi İklim dergisinin çıkışında yer aldı. Yazıları Yönelişler, Mavera, İlim ve Sanat, Yedi İklim, Hece, Türk Dili ve Mahalle Mektebi dergilerinde yayımlandı. Kitapları: İzlek, Yol Hakkı, Ağaçlar ve Şirketler, Modern Çağda Ulema. Yedi İklim dergisinde yazmayı sürdürüyor. İstanbul Ticaret Üniversitesi'nde öğretim üyesi. -Öncelikle söyleşi için teşekkürlerimi sunuyorum. ' İzlek'ten sonra 'Şiir ve Hayat' kitabınız da İz Yayıncılıktan okuyucuyla buluştu hayırlı olsun. Şiir ve Hayat ile başlayalım. Niçin Şiir ve Hayat? -Kitabın başlığını bir soru olarak da alabilirsiniz, bir cevap olarak da. Zaten hayatta soru ve cevaplar her zaman iç içe değil midir? Doğru soruyu sorabilmişseniz, cevabın yarısını da bulmuşsunuz demektir. Sana her ne kadar özünde bir soyutlama olsa da, eser hayat akışı içinde bir yerlerde şekilleniyor. Eserle yazarın hayatı arasında ne kadar bir ilişki kurulabileceği konusu, teorik olarak tartışmalı bir alan. Ben, eserin bütünüyle yazarın kendisinden bağımsız olduğu kanaatinde değilim. Bu nitelikte eserler de var elbet, ancak onlar sanat eserinden çok bir reklam malzemesi ya da dizi filim senaryosu niteliğinde eserler. Bu nitelikteki eserleri küçümsemek için söylemiyorum. Bazıları gerçekten çok yüksek düzeyli zeka ürünü çalışmalar. Ne kadar güzel ve nitelikli olsa da bunlar ısmarlama ürünler. Başkaları esas alınarak üretilmiş. Bütün dünyaya pazarlanmak üzere tasarlanmış popüler nitelikli romanlar da böyle. Bu yüzden yüksek satış rakamlarına ulaşsalar da edebiyat dünyasında pek fazla yankısı olmuyor bu eserlerin. Sanat ürünü, özellikle şiir, şairin hayatıyla ne kadar bağlantılıysa etkisi de o denli yüksek oluyor. Bununla şiirden çıkıp, biyografiye ulaşmayı söylemiyorum. Şiirin içindeki o yaşanmışlık özünü, şiiri zihinsel bir tasarım olmaktan çıkartıp, sanat eserine dönüştüren o insani sıcaklığı anlamaya çalışıyorum. - Yazabildiğiniz kadar çok yazın! Parmaklarınız kırılana dek yazın, yazın, yazın! diyor Çehov 1886 yılında Marya Kiselyova' ya yazdığı mektupta. Bu bağlamda soracak olsam sizin yazıyla, kalemle muhataplığınız nasıldır, yazmaya dair bize neler söylersiniz? -Yazmak ve belki daha çok da okumak, bizim için bir araya gelmenin, bir arada bulunmanın, birlikte düşünmenin bir yolu gibi oldu. Yazma eyleminin bireysel bir uğraş olması yanında bu tutum biraz ironik durmakta, bunun farkındayım. Profesyonel yanı öne çıkmış, kendini sadece 'yazar' olarak gören bazı kalem erbabı için bu betimleme uygun olmayabilir. Ama benim, belki biraz daha cesaretle söylersem 'bizim' gerçeğimiz bu. Yazı yazıyorsak, bunu bir takım arkadaşlarla bir arada bulunmaya, dergilerin çevresinde bir araya gelmeye, kendimizi hep birlikte belli konularda sorumlu tutmaya borçluyuz. Yazmak, benim için bir düşünme biçimi, bir problem çözme yöntemi. Yazıya başlarken zihnimde dağınık halde, bazen sadece çağrışımlar düzeyinde bulunan düşünceler, yazım sürecinde derlenir, toparlanır, tutarlı bir bütün oluşturur. Yazı bir keşif sürecidir. Sanki kelimeler, cümleler alır sizi götürür düşüncenin saklı labirentlerine, yaşamın keşfedilmemiş yanlarına. Yazı ürüne dönüştüğü zaman okuyucunun bir malzemesi haline gelir; okuyucu kimi zaman tutar yüceltir bu malzemeyi, kimi zaman görmezlikten gelir. Sonuç ne olursa olsun, yazar için yazma sürecinin bizatihi kendisi değerlidir. Yazının yayımlanmasının belki, yazının sürekliliği anlamında bir katkısından söz edilebilir. Tabii bir de yazıdan sonra gelen geribildirimlerin katkısı. -İzlek, 'Sükut Sancısıyla' başlıyor. Söz hakikati dile getiremiyorsa eğer, hakikati korumak için sükut girer devreye. Kalem yıkıcı bir kılıçtır; acıyla birlikte şifa getirir. diyorsunuz. Bu bağlamda soracak olsam yaşadığımız dönemde, yazın dünyasına ve yazarlara dair neler söylersiniz? -Yazıda bahsedilen Mehmet Akif'in, 1923'den sonraki durumalışı ile ilgili. Sözünü istediği gibi söylemenin anlamını kaybettiği bir ortamda, suskunluğu seçmek. En zor koşullarda destan boyutunda şiirler söyleyen bir şair susmuşsa, elbette bu suskunluğun doğurgan bir anlamı olmalı. Mehmet Akif gibi bir söz ustası, yazmak, konuşmak isteseydi, her şeye rağmen günün koşullarında bunun bir yolunu bulabilirdi. Ancak içinde bulundukları ortam o kadar absürt ki, sözün bir anlamının olmayacağının farkında. Bu durumu biraz da Mehmet Akif ve kuşağının macerasıyla birlikte düşünmek gerekir. Onların şahsi deneyimlerinden çıkarak genellemeler yapmak anlamlı da olmayabilir. Nitekim onlardan sonra farklı yazarlar, aydınlar çıktı, sözlerini farklı biçimlerde söylediler. Sözlerine karşılık dergilerinin, gazetelerinin kapatılması, kitaplarının toplatılması, özgürlüklerinin kısıtlanması gibi yaptırımlarla karşılatışlar. Buna rağmen, söyleyecek sözü olan, sözünü hayatı kadar değerli bulan yazarlar bir şekilde sözlerini söylemekten geri durmadılar. Günümüz koşullarından baktığımızda sadece bir söz söylemenin yaşamsal bir bedelinin olmasını hakkıyla kavrayamayabiliriz. Geçmişteki olguları, realiteleri bildiğimiz halde kavrayamayabiliriz. İki binli yıllara kadar da bu şartlar farklı şekillerde varlığını sürdürdü. Şimdi aydın olarak, düşünen insanlar olarak muhatap olduğumuz durum daha farklı. Savcı, polis baskısı yok üzerimizde çok şükür. Ancak yaşadığımız dönemde adına ister modernizm ister çağdaşlık diyelim Batı değerleri öylesine çevremizi kuşatıp kurumsallaştı ki, bu çemberi yüzeysel eleştiriler, hamasi söylemlerle aşma imkanımız yok. Daha kapsamlı, daha derin ve bütüncül durumalışlara ihtiyacımız var. -Eşik Yayınlarından çıkan Yol Hakkı adlı gezi yazılarından müteşekkil olan kitabın girişinde; Yolda olmayı hep sevdim. Öyle çok özel, iyi tasarlanmış gezilere çıkmayı başaramadım ama ne zaman önüme seyahat gerektiren bir fırsat çıksa buna hiç hayır demedim. diye başlıyorsunuz. Seyahatleriniz yazın dünyanıza nasıl yansıdı diye sorsam neler söylersiniz? Yazarlara gezmeyi tavsiye eder misiniz? -Gezmek, birincil olarak sınır kavramından kurtulmakla ilgili. Her ne kadar direndiğimizi, korunduğumuzu düşünsek de muhatap olduğumuz eğitim, zihnimize sınır kavramını öylesine yerleştirdi ki, sanki dört bir yanımız Çin Seddi gibi duvarlarla çevrili. Ben birçok alandaki trajik durumumuzun, sadece fiili durum olarak değil, kavrayış olarak da küçük devlet fikrine teslim oluşumuzla ilgili olduğunu düşünüyorum. Gezmek, benim için her şeyden önce sınır kavramının çürüklüğüne işaret eden bir eylem. Yeryüzü, geçmişi ve geleceğiyle bir imkan olarak önümüzde. İnsanlık macerası, birikimi bir yanıyla taşa, toprağa, yapılara kazınmış olarak sürdürüyor varlığını. Bu hayatın durağan yanı. Bir yanıyla, sınırın ötesinde, çarşıda pazarda hayat sürüyor. Sürekli bir devingenlik. Başka güçler tarafından çizilen sınırlara hapsolmuş toplumların zihinsel yapılarının benzer çembere alınmış olduğunu gözlemlemek hem trajik hem umut verici. Bu sıkıştırılmışlık durumu, niçin bir çıkış yolunu aramanın da bir başlangıcı olmasın? Yeryüzünün bütünlüğü gibi, zaman da bir bütün. Büyük ihtişamını taşa toprağa kazımış bir takım değerlerin, filmlerle, kitaplarla ne kadar cilalanırsa cilalansın artık dirilme şansı yok. Ben gördüm: Yunan ölü bir uygarlık. Roma da öyle. Endülüs'te, bir yangından arta kalan az sayıda yapıda ise İslam dinamizmi bütün haşmeti ile varlığını sürdürüyor. Sanki taş çatlayacak da içinden hayat veren güller fışkıracak gibi. İdil'in suları da öyle; beş yüz yılın özlemi, yalnızlığı, umudu ve coşkusu ile akıp duruyor. -Mehmet Akif, içinde hapsolan, bir cehenneme dönüşen söz okyanusunu muhafaza etmek için derin acılar çekti; ama ne kendini ne de hakikati değiştirdi. diyorsunuz ve bu yolun yolcusu olan Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Aliya İzzet Begoviç, Ramazan Dikmem, Hasan Aycın, Ebubekir Eroğlu, Arif Ay, Ali Göçer, İbrahim Demirci hakkında yazılarınızı okuyoruz. Medeniyet tasavvurumuzu oluştururken, hakikat eri olmaya aday yolunda adım alırken mihmandar eylediğimiz eylem adamı, düşünür ve sanatçılar hakkında adeta şerh düşerek yazdıklarınızla yol haritamızı da belirlemiş oluyorsunuz. Bu mümtaz şahsiyetlerin sizde uyandırdığı ortak özellikleri nelerdir bu konuda bize neler söylersiniz? -Yüz elli yıldır bizim toplumuzda düşünceyi en güçlü biçimde yazar ve sanatçılar, özellikle de şairler temsil ediyor. Toplumumuzun, kıyaslamalı olarak Batı karşısında zayıf kalmasından itibaren aydınlar arasında çözüm arayışlarına yönelik çabalar da çoğaldı, çeşitlendi. Bir kısım aydınımız çıkış yolunu bütünüyle üstün olanın, Batı'nın değerlerini kabul etmekte buldu. Yeni devletin kurumsal yapısı da bu düşünce etrafında şekillendi. Mehmet Akif'in de içinde bulunduğu bir kısım aydınlar grubu ise toplumun yeniden ayağa kalkmasının ancak bin yıldır toplumumuzu şekillendiren temel değerlerin özümsenmesi ve yeniden yorumlanması ile mümkün olacağı temel tezine bağlı kaldılar. Burada zikredilen Mehmet Akif, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç'un edebiyat anlayışlarına baktığımızda, bu konuda aynı tutuma sahip olmadıklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Aralarındaki bağ, edebiyat bağı değil, düşünce ve yönelim bağıdır. Daha açık bir ifade ile geriye doğru bu tanımlamayı yapan ve bundan gelecek için bir perspektif çıkaran Sezai Karakoç'tur. Sezai Karakoç, temel yönelimleri esas alarak, bu çizgiyi Diriliş düşüncesinin esası haline getirdi. Bugün bu yaklaşım temelinde oluşan bir edebiyat ve düşünce akımının varlığından söz etmek mümkün hale geldi. Sezai Karakoç'tan sonra zikrettiğiniz isimler bu temel yönelime bağlı kalarak eser veren, bu durumalışı koruyan yazar ve sanatçılar. -Yakın zamanda bizleri inşa eden, derin ve duyarlı söylemlerle hakikat yolunu gösteren kitaplarınıza yenileri eklenecek mi? Son çalışmalarınız hakkında okuyucularımıza neler söylersiniz? -'Kalem Hakkı' isimli dosyanın bu günlerde yayınlaması gündemde. Edebiyat merkezli, hayata, yaşadığımız günleri kavramaya dönük denemeler. Yedi İklim'de, Ahmet Mithat Efendi'den günümüze öykü serüvenimize ilişkin bir dizi yazı yayımlamıştım. Bir-iki ekleme ile o dosyanın da önümüzdeki aylarda tamamlanmasını ümit ediyorum. -Dolu dolu ve samimi bir şekilde gerçekleşen bereketli söyleşi için teşekkürlerimi sunuyorum. 1971 Reşadiye Tokat doğumlu yazar Lise ve Üniversiteyi İstanbul'da bitirdi. Kısa süre muhabirlik ve öğretmenlik yaptı. Bağcılar ve Bahçelievler Kültür Mdlüklerinde görev aldı. Pamuk Şekeri Çocuk Dergisi'nin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Edebistan Sitesi'nin söyleşi editörlüğünü bir süre sürdüren yazar İstanbul Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/oykuculerle-yakin-okumalar-1-hasibe-cerko", "text": "Hasibe Çerko, Leyla, Büyüyen Ay Yay., 2015. Aslında bu denli zor metinler yazdığımı düşünmemiştim. Her Şey Bir Derekuşu adlı öyküm dışında diğer öyküleri örneğin, soyut bir biçim hedef alınmaksızın yazdım. Kaldı ki bu öyküdeki anlatıcının etkilendiği bütün biçimler canlıydılar. Bir kere, yalnız dile getirmekle kalınmıyor, biçim verici bir uğraşının içinde bulunuyorsunuz. Biçim vermeden dile getiremiyorsunuz. Bu da belli duyusal ortamlarda ortaya çıkmaktadır. Biçimlerin uzamında gezinmek nesnelerin, çevremizdeki deneysel objelerin alanında yaşamakla aynı şey değil kuşkusuz; anlatıcı o mekanda canlı ve devingen bir güçle karşılaştı ki o ürkünç yolculuğa çıkmayı göze aldı. Belki de o garip güçle anlatıcı, öyküdeki mekanın doğasından duyulur, dokunulur şeyleri çıkarıp oluşturdu. Her Şey Bir Derekuşuna dönersek doğaya içkin gücül bir güç, nous ile karşılaşmalar var burada. Bir sözcük anlatıcıdan ise diğerleri nous'tan sızıntılardır. Bazen soğuk ve aldırışsız, bazen sıcak ve sarıp sarmalayıcı his bırakan bir akıcılık nous. Aristoteles'in metafiziğinde kendi kendine bakan Tanrılık, Tanrı'nın öncesiz ve sonrasız mutluluğu. Evrenin özlemesiyle ona aktığı şey. Buna, bu immaterial akışa kapılıyorsunuz. Bu kapılma yalnız acı veya haz duyma değil. Yalnız duygu yoğunluğu asla değil. Düşünmek, sezmek, biçimlere yönelik garip bir gönül çalkantısı ile dışlaştırma tutkusu. Tek başına duygu ne canlandırılır ne de dünyasallaştırılır. Bu yüzden işte, her canlandırma bir dokunmadır. İmgelemin oyunu burada ortaya çıkıyor ve az evvel değindiğim gibi, gerçek bir imgelem, tek başına bir öykücünün işi değil. Seslerin, ritimlerin, renklerin açığa çıkması yani. Tek başına değil. Friedrich Schlegel'e göre modern ozanın en büyük görevi, kendisinin transsendental şiir diye betimlediği, yeni bir şiir biçimi yaratmak için çalışmaktır. Başka hiçbir poetik tür bize poetik tinin özünü, şiirin şiirini veremez. Nitekim romantik düşünürlerin en büyük amacı felsefeyi şiirleştirme ve şiiri felsefeleştirme idi. Böyle bir düşünceyle öykü yazmaya başladığımı söylemiyorum. Aslolan yazının imgelemimin özgür oyununun bir sonucu olmasıdır. Salt duyguyu değil, devinimi vermek istemesinden, tartımı sezdirmek istemesindendir öykünün zorluğu veya okuru zorlaması. Ve burada, bu isteğin sınır tanımamasıyla ilgili olmalı. Sorunuza geri dönersek, beni buraya neyin getirdiği sorusu oldukça karmaşık bir deneyimler ağını içermekle beraber bilinçdışını, masumiyeti ve derin içsel deneyimi çağrıştırıyor. Korkunç derecede utangaç ve içekapanık ilk çocukluk evresini yalnızlık hissiyle büyüyen hayalperest, maceraperest bir çocukluk izledi. O dönemde tattığım duyguların en sarsıcı olanı insan oluştu. Fantastik, masalsı bir şeydi insan. Acıklı bir masalın içinde oradan oraya koşuşturup ürün yetiştiriyor, savaşıyor, öldürüyor, onarıyor, secde ediyor, bir sürü şeyden keyif alıyor, yorgun düşüyordu. Giysileri içinde ölüyordu. Ölünüyordu. Yani dünya fantastik bir anlatıydı. Dünya fantastik ama dünya her şey değil. Her şey olmayan bu dünyada edebiyatın gerçekliğine inanıyor ve bu yüzden düşlemek istiyorum. Ayrıca edebiyat bir eğlence değil. Sanatsal değer gücümün ve biçimsel beğenimin sınırları bir eğlence gereksinimine yanıt vermeye yanaşmıyor. Bir edebiyat eserinin güzelliği hiçbir zaman kolay bir güzellik değildir. Leyla'da, eserin dışlaşma sürecindeki ve bitimindeki haz, hiçbir zaman yumuşak bir etki bırakmadı bende. Uyarıcı, tedirgin ediciydi. Demek ki imgenin oyunu eğlendirmeyip, aksine bir gerilim yaratıyor. Seyir, sanatsal değeri dayatıyor. Bu da tam bir düşünce yoğunluğu istiyor. Yani yalnızca haz veren duyguların yoğunluğunu arar ve çağrışımların keyfiliği ile yetinirsem yazık ki bir eserin doğumu gerçekleşmemiş olur; az çok hınçlı kırık değinilerdir ortaya çıkan. Öncelikle, sevgili Necip Tosun'a Günümüz Öyküsünde değerlendirdiği için çok teşekkürler. Us Lekesi için oldukça güçlü, işin zorluğunu kavrayan geniş bir tahlil yapmış. Hepsi öte dünyaya geçmiş on yedi erkeğin tarihi olması ve bir de filozoflar olması ister istemez aklın öne çıkmasını dayatacaktı. Ne var ki bu kitap bir kurmaca. Ve temel karakteristiğin zemininden bütünüyle akılsal, sezgisel motiflerden sökülüp kitaba girdiler. Aklın sıkı denetiminde bir dünya hayal, alegori, metafor, fantazya işte. Leyla için yaptığı değerlendirme ayrıca kıymetli. Duygu ağırlıklı diyor Leyla için ne güzel. Kitabın ruhuna uygun, derin. Öykülerini zevkle okuduğum arkadaşım Mehmet Kahraman'a Heceöyküde yayınladığı o kuşatıcı yazı için çok teşekkürler. Leyla hakkında hayal ağırlıklı diyor. Bu kelime yine sarıp sarmalıyor kitabı. Eser böylesine hoş okuyucusunun gözünden bambaşka yorumlarla çoğalıyor. Sıradaki taşıyıcı sözcüğe gelince, hiçbir zaman soyut bir birliği açıklamayı düşünmüyorum. Canlı, renkli bir çoklukla dolu metinleri seviyorum. Nous'u değil, nous'un çok renkli dünyasal belirlenimlerine dokunmayı düşlüyorum. İnsan ölümlü tabii. Ama gene de eser eskimez olsun istiyorsunuz. Yeni bir vücudun kendi doğumuna has algısı, titreşimleri, tartımı olacağını sezdiren insan merkezli öyküler gelecek gibi. Daha çok ritim, resim ve büyüye, derinlikli algılara ihtiyacım var gibi. Bunun dışında doğayla katiyen bir yarış amacı gütmediğimi belirteyim. Bundan korkmak gerek. Nitekim Goethe, Sanat kendi derinliği ve genişliği içinde doğayla yarışmaya kalkışmaz. Doğal olayların yüzeyine bağlı kalır. Ama onun da kendi derinliği ve kendi gücü vardır. Bu yüzeysel olayların en üstün durumda olanlarını onlarda, bir yasalılığı, uyumlu bir bütünün yetkinliğini, güzelliğin doruğunu, duygunun yüksekliğini onaylayarak kristalleştirir diye söylüyor. Bir sorunuzun cevabı içinde bahsetmiştim; yazın sürecinde beni kavrayan şeylere bakarım daha çok. Bunun bir tür olarak ne olduğuyla pek ilgilenmem. Yazarken içimdeki derin karşıtlıkların farkına varmam için bu özgürlüğün beni bulması, sorumluluklardan çekip alması olmalıdır yazmak. Masalsı olana çok fazla vurgu yapmak, anlattıklarımızı bu dünyadan tamamen soyutlamak, öykü türünü hayatın gerçekliğinden uzaklaştırıp insana ve hayata dokunmamıza engel olacak olumsuz bir durum yaratabilir mi? İlk öyküde yaptığınız gibi, masalsı olanı bir şekilde gerçek dünya ile buluşturmak mı gerekiyor? Bunlar benim zihnimde sorular sadece. Dediğim gibi. İnsanın dünyadaki varlığı su katılmamış bir masal. Hem de epeyi hüzünlü. Novalis'e öykünerek bir de şu: ne kadar imgesel, o kadar gerçek. Daha önceleri sözlük çalışmışlığım vardır. Şimdi yok. O eski kelimeler nasıl çıkıyor ben de şaşıyorum. Edebiyatın yanında felsefe, tarih, insan ve kültür antropolojisi, dinsel ve mitolojik metinler her zaman dikkatimi çekmiştir. Bir şey söylemeden geçmeyeyim: sese, kelimelere karşı aşırı bir duyarlık vardır bende. Çocuklukta da şimdi de. Yazarken kelimelerin tozu siliniyor sanki. Eskiler hatırlanıveriyor. Bu hatırlama bilinçdışıdır diyorum ben. Birincisi, iki nokta yalnızca bu kitaba belki de bu baskıya özel. Meydana geliş koşullarındaki eksiklikleri, yoksunlukları vurgulamak içindir. İkincisi biçimseldir. Bir önceki paragrafı başka bir nüansa bağlamak, bazen de ayırmak içindir."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/oykuculerle-yakin-okumalar-2-nermin-tenekeci", "text": "Nermin Tenekeci, İnsan Hatırlar, Büyüyen Ay, 2015. Her gün elime bir tomar gazete alıp günlük fal okur gibi üçüncü sayfalarını karıştırmıyorum tabii. Kaldı ki 'üçüncü sayfa' dediğimiz şey, ayrı bir sekans, apayrı bir dünya da değil: TV'de, sosyal medyada, sokakta, komşuda, dolmuşta iç içe, dip dibe yaşayıp gittiğimiz ve hatta bir anlık basiret bağlanmasıyla kendimizi bile o sayfada buluvereceğimiz bir dünya hali. Böyle anılmaya başlandım galiba ama 'üçüncü sayfa hikayecisi' gibi özel bir unvan biçmedim kendime. Aslına bakarsanız, çok yazıp çok yayınlayan biri değilim. İlk öyküler Dergah'ta çıktı çoğunlukla; son yayımladıklarımsa Aşkar'da; seyrek aralarla birkaç başka dergi. Bu biraz da mizaç meselesi. Şimdi de samimi bir gayret var mutlaka ama bir zamanlar bir ocak, mektep medrese vazifesi gördüğü o muhkem yapının yerinde, günümüzde sosyal medya hesapları, kişisel bloglar vs. saltanat sürüyor, malum; kendi dili, ifade biçimleri ve kendi imajinatif evreniyle üstelik. Entelektüel der miyiz bilmem ama en azından okumuş-yazmış ve kan grubu ortalamanınkiyle pek uyuşmayan kişiler de var aslında: Ceviz Ağacı'ndaki ağabey, İnsan Hatırlar'daki mühendis, Cinnet'teki yazar, Kurşun Yarası'ndaki oğul, Bu Böyledir'deki Suat, Eşik'teki Necmi; sonra Baran. Yine de öyle görünüyorsa bir itirazım yok ama 'ülke ortalaması', niyet-cüret etmediğim ve fazla iddialı bir ifade sanki. Mutlaka ve 'coğrafya kaderdir' sözünü bu minvalde ele almak da mümkün ama bu, ana gövdede büyük bir değişikliğe yol açar mıydı, bilmiyorum. İnsan her yerde insan çünkü. Tabii şu da var: bizde, Cumhuriyet kurulalı beri, ilerlemekten-gelişmekten kasıt dikey bir yükselme ve aynılaşma; habire 'format' atma yani. Evlerimiz, eşyalarımız, ihtiyaçlarımız hepsi birbirine benzemeye başladı bu yüzden; korkarım köylere değin böyle. Ve en ücra köyde bile başköşede TV var bugün. Bu soruya gönülden evet diyebilmek için Pollyanna olmak lazım; ama bu tartışma eskiden de vardı ve gelecekte de devam edecek. Geçmişteki kalem kavgaları, edebiyat polemikleri gibi. İşin, ısrarla görmezden gelme ya da haddinden fazla yüceltme veya gruplaşma gibi magazin tarafını geçelim, en büyük eksikliğimiz kendi metnimizi bile eleştiremeyişimiz bizim; kıyıp da içinden iki cümle atamayışımız. Bu bir yana, kaba bir tasnifle, ister Mehmet Kaplan isterse Berna Moran ekolünden olsun, eleştiri ve kuram mevzuunda gayret sarf edenler iki elin parmaklarını geçmiyor maalesef. 'Sadece güzide metinler' yazarına gelince o zaten tercihini yapmış ve işin illüzyon tarafını bir kenara itmiştir. Makus talihini yener de henüz hayattayken tutunduğunu görebilirse ne ala. Yalnız, şimdi adlarını altın harflerle andığımız yerli-yabancı kimi sanatçıların, ancak öldükten sonra bu payeye erdiğini, hayattayken talihin yüzlerine pek gülmediğini hatırdan çıkarmamak gerekir. Tercihini değiştirdiğinde ise şöhretin yollarından birini illaki bulur. Tüm bunlar, %99'u Müslüman diye tanımlanan bir ülkenin hayli kanıksanan haber vtr'leri bir yandan da. Ve edebiyatın yolu da insanlığın bu en 'derin', en öznel tarafını aynı incelikle kuşatıp işlemekten geçiyor belki de; bilincine, bilinçaltına inebilmekten. İslam coğrafyasının her geçen gün biraz daha batağa saplandığı dibimizdeki savaş, bundan çok daha endişe verici ve çok daha vahşi. İslami hassasiyetler, Müslümanlık meselesine gelince, bunun bize, yazarken daha nezih bir ortam, daha steril bir estetik ve kurtarılmış bölgeler sunduğu kanısında değilim açıkçası; tıpkı yaşarken sunmadığı gibi. Tam tersine, asıl büyük imtihan, muhasebe, yüzleşme burada başlıyor. Güncel siyasi, toplumsal meselelerde bu tartışma en hararetli biçimde devam ediyor nitekim. Muhafazakarlık, kültürel iktidar vs. Gen meselesi midir nedir, sonradan feminist olunmuyor, feminist doğuluyor galiba. İşin şakası bir yana, dördüncü sorunun cevabında kısmen bu soruyu da yanıtlamıştım aslında. Orada andığım isimler nezdinde bir iç dramdan, didiklemeden de bahsedilebilir belki diyeceğim ama bir kitap, okuyucunun eline geçtiği andan itibaren takdir onundur artık. Olmasını arzu ediyorum. Her yeni seferde, öncekinden bir adım ileriye gidebilmek yazmanın en büyük hazlarından biri. Yazma uğraşısı denen şey de bu belki: mahalleden şehre, şehirden metropole vites değiştirebilmek. Yazmak, Ali topu at cümlesini yedi değişik şekilde kurabilme becerisi bir yerde; maharet, top kelimesini kullanmadan topu anlatabilmekte yani ve üstüne, ondan ikinci üçüncü anlamlar devşirebilmekte. Benim daha soyut ya da sanatlıdan anladığım bu; yani çokanlamlılık. Bu kaygıyı ne kadar taşırsanız diliniz, kurgunuz, üslubunuz o derece incelir; incelmeli de. Fantastiğin kendisinde değil ama her türlü öykü, biçim deneyi nin bu başlık altında gidebileceği anlayışında bir sıkıntı var sanki: hiçbir şartı şurtu yok ve istediğin manevrayı yapabilirsin gibi bir adrenalin. Yeni başlayanlara bu daha cazip geliyor. Tabii, bilmem hatırlatmaya gerek var mıydı ama, böyle düşündürten kısmi örnekler özelinde yazılmış bir mızıldanma bu; yüzeye çıkanlar müstesna."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/oykuculerle-yakin-okumalar-4-ali-isik", "text": "-Ali Işık'ın edebiyata nasıl girdiği, kimlerle tanıştığı, hangi dergilerde yazdığı, neden öyküyü seçtiği, ilk kitabına gelene kadar yazma ve yayınlama anlamında yaşadıklarını merak ediyoruz öncelikle... -İnsanın edebiyata nasıl ve ne zaman ilgi duymaya başladığını tespit edebilmesi oldukça zor olsa gerek. Öykü yazmaya Viyana'da çıkardığımız 'Magrib' dergisinde başladım. Dergide öykü yazacak kimse yoktu. Arkadaşların ısrarıyla öykü işi bana kaldı. Ben de o zamana kadar yazdıklarımın öyküye benzer metinler olduğunu o günlerde anladım. Magrib on sayı çıktı. İlk sayısı hariç her sayısında öykü yazdım. Öyküye yaklaştıkça kafamdaki gürültünün söndüğünü hissediyordum. Öykü yazmak, kendine duracak bir yer belirlemeyi de beraberinde getiriyor. Yaşamak istediğiniz gibi yazıyorsunuz bir süre. Sonra yazdığınız gibi yaşamaya başlıyorsunuz. Edebiyatın, daha çok hem okuma hem de yazma bağlamında bana katacağı değeriyle ilgileniyorum diyebilirim. Edebiyat kendimi deşmede, anlamada ve keşfetmede tutunduğum dallardan biri oldu. Öyküyle vakit geçirdiğim zamanlar müthiş derecede kendi kendimle olabiliyorum. Tatillerde Balıkesir'e gelip gittiğimde Cemal Şakar ile tanıştım. Öykülerimi gönderdim. Bir kaç kez Mustafa Kutlu'ya gittim. Viyana'ya Hüseyin Su geldi. Uzun uzun öykü üzerine konuştuk. Türkiye'ye döndüğümde işim gereği Ankara'ya yerleşmek zorunda kaldım. Hece'ye dolayısıyla Hüseyin Su'ya gittim. Hece o vakitler sığınak gibiydi benim için. Sık sık İstanbul'a gitmeye çalışıyorum. Orada da Cemal Şakar ve diğer arkadaşlar var. Bekleme Salonu'ndaki öykülerin bir kısmı Heceöykü'de bir kısmı da Dergah'ta yayımlandı. Sonra öykülerimi Melamet dergisinde yazdım. Öykü benim yazabileceğim tek türmüş desem abartmış olmam herhalde. Öykü büyük, iddialı laflara gerek duymayan bir tür. Kendi halinde. Yaşadığınız gibi yazıyorsunuz. Yazma sürecinizi yaşayarak belirliyorsunuz bir bakıma. -Viyana'da okuduğunuzu öğreniyoruz kitabınızdaki özgeçmişinizden. Viyana'da okumak nasıl bir şeydir? Viyana'da bir Müslüman nasıl yaşar? Hayat nasıl akıp gider? Benim bu kentte sadece bir gün kaldığım ve doğrusu kadim şehrin sokaklarında büyük bir hayranlıkla dolaştığım vakidir... Viyana sizi etkilemedi mi? J Viyana öykülerinizde neden yok? -Viyana'da okumak benim için bilinçli bir tercih değildi. Biraz zorunluluktan oldu. Üniversiteyi İstanbul'da okumak isterdim ama Viyana nasip oldu. Ezansız bir şehirde bir Müslüman nasıl yaşarsa öyle yaşadım. Geçici olarak. İşimi bitirip ayrılmak üzere. Öyle de oldu çok şükür. Viyana'nın bir kimseyi etkilememesi mümkün değil. Büyüleyici bir şehir. Öyküsü olan bir şehir. Hayat durgundur Viyana'da. Hiçbir şeyin acelesi yoktur. Zaman sizden bağımsız akar. Rastgele daldığınız sokaklarında sürprizler bitmez. Şehrin söyleyecek çok şeyi vardır. Ama ne söyleyeceğini kendisi belirler. Ağzından laf almak zordur yani. Viyana bugüne kadar yazdığım öykülerin atmosferine denk düşmedi nedense. Viyana'yı ilk kitabımda girmek istemedim. Ama bu hiç yazmayacağım anlamına gelmiyor. İnşallah nasip olur. Orada çok uzun öyküler yaşadım çünkü. Çok öyküler gördüm, dinledim. Peşinden yürüdüm. Soğumasını bekliyorum. Bir de ilk kitabımda Bursa, İstanbul, Şam, Travnik olsun istedim. Okurun karşısına ilk kitapta Viyana ile çıkmak istemedim. -Ali Işık'ın yeniden yeniden okunmayı isteyeceğimiz türden, ilk okunuşta kolayca künhüne erilemeyecek bir öykü dili var. Siz dünya öyküsünden ve bizim öykücülüğümüzden kimleri okuyarak bu ilk kitaba ulaştınız? Yazdıklarınızı gizemli kılmanız, kılabilmeniz nasıl açıklanabilir? -Yazdıklarımı özellikle gizemli kılmak gibi bir derde büründüğümü söyleyemem. Ama elbette her yazar gibi ben de yazdıklarımın okur tarafından ikinci kez okunmasını isterim. Bir kez okunup kenara bırakılan metinden bol ne var yaşadığımız çağda. İkinci kez okunur muyum bilemiyorum ama yazarken bu durumu aklımda tutuyorum. Ortalıkta kağıttan oluşmuş bir çöp yığını var. Okunup atılan. Oradan uzaklaşmaya çalışıyorum. Ben öykü okurken o öykünün içinde olmak isterim. Yani yazarın bana bir şeyler bırakmasını, her şeyi ortalığa dökmemesini isterim. Yazarken de buna dikkat etmeye çalışıyorum. Bazı öyküleri döner döner okurum. Bunlar sanırım katmanlı dediğim cinsten öyküler. Bu öyküler her okura göre de değişebilir. Biraz tat meselesi. Ramazan Dikmen'i, Hüseyin Su'yu, Tomris Uyar'ı ve Cemal Şakar'ı tekrar tekrar okurum. Dünya edebiyatından KatherineMansfield, Vladimir Nabokov, İtaloCalvino, Virginia Woolf, Dostoyevski, Tolstoy ve Borges'i okurum. Gizemli öykünün peşinde değilim ama katmanlı öyküyü önemsiyorum. Ucu açık, okurun da katkı sağlayacağı öyküleri. -Leke öyküsünde Eşref beyin müdür olmak istemesi ve yaşadığı hayal kırıklığı okurda bir iz bırakacak şekilde anlatılıyor. İnsanın hırs içinde dünyaya kapılışı... Bekleme Salonu ise bir ölümün, gene okurun hafızasından silinmeyecek bir biçimde aktarımı... Bunlarda gözlemin, deneyimin, yaşanmışlığın etkisi var mı? İyi bir öyküyü neye, nelere borçluyuz? -İyi bir öyküyü nelere borçluyuz tam kestiremiyorum. Siz de takdir edersiniz ki bunun bir formülü yok. Gözlemin, deneyimin, yaşanmışlığın etkisi elbette vardır. Hırs herkesi ilgilendiren bir meseledir. Bu mesele ben de Leke öyküsünde zuhur etti. Böyle bir mesele bana kendini yazdırmak istediğinde Eşref Bey yoktu. Hırstan yola çıkarak başladım. Bekleme Salonu ise yaşanmışlığın etkisinin yüksek olduğu bir öykü. Dedem ölmüştü. Direndim ama yazmadan edemedim. Şu an zihnimde yazmak istediğim meseleler var ama ne zaman ve nasıl yazarım onu ben de bilmiyorum. Akışına bırakmak da sağlıklı oluyor. İyi bir öyküyü sanırım iyi öyküler okumaya ve etrafımızda akıp giden iyi öyküleri fark etmeye borçluyuz. Genç arkadaşlardan çok iyi öykücüler var. Merakla öyküsünü beklediğim arkadaş var. -Yazı'nın -ve yazın'ın elbette- bir eylem olduğunu düşünüyor musunuz? İki öykünüzde İslam coğrafyasında akan kan anlatılıyor. Bunları öyküleştirmek, Müslüman kardeşlerimiz için nispeten de olsa- bir şeyler yapmışlık duygusu yaratıyor mu sizde? -Elbette eylem olduğunu düşünüyorum. Yazı ve yazın bir eylem değilse nedir? Bir eylem olduğunu düşünmezsek kalem oynatmaya değer mi? Yazdıklarımızın bir sorumluluğu var. Bu sorumluluğa girmeye değer mi? Bence değmez. -Öykülerinizde Anadolu köyleri, kasabaları daha çok ön planda... Otobiyografik bir tarafı var mı bu yaklaşımınızın? Bir de, yaşadığımız çağda köy ve kasaba hala var mı? Modern insanın açmazlarını, sorunlarını anlatmak isteyen bir yazar için Anadolu taşrasını seçmesi bir engel midir? Benim çocukluğum köyde geçti çok şükür. Annem babam köyde yaşıyorlar ve ben fırsat buldukça orada olmaya çalışıyorum. Köy ve kasaba yaşantısının yazdığım metinlere sirayet etmesi çok doğal. Bir de öykünün mekanı biraz kasaba gibi geliyor bana. Kentte de geçse bir kasaba havasına ihtiyacı var öykünün. Modern insanın açmazlarını anlatan yazarlar çözümlerini hep köye, kasabaya ve tabiata yasladılar. Katılmamak mümkün değil. Modern hastalıkların bunalımların hatırı sayılır bir kısmı tabiata uzaklıktan kaynaklandığını herkes kabul ediyor. Ama yaşadığımız reel bir dünya var ve bu dünyada insanlar bunalımda da olsa şehirlerde yaşıyor. Dolayısıyla modern insanın açmazlarını, sorunlarını anlatmak isteyen bir yazar için Anadolu taşrasını seçmesi bana biraz kaçak güreşmek gibi de geliyor. İnsanı merkeze alan öykünün merkezi yine insanın nerede olduğudur. Dolayısıyla şehirleri öykünün dışında bırakmak bana pek sağlıklı gelmiyor. Bir de öykünün nereden sesleneceğine biraz da kendisi karar veriyor. -Sosyal medyayla aranız nasıl? Sosyal medya bir öykücünün dünyasında neleri değiştirdi? Sosyal medyanın hayatımıza girmesi insan olarak ve edebiyatçı olarak sizin dünyanızda ne gibi değişikliklere sebep oldu? Ayrıca son olarak: Tezgahta neler var? -Sosyal medyaya hiç bulaşmayanlara çok imreniyorum. Yararı ve zararı meselesini tartışmak benim boyumu aşar. Ben güzel tarafından bakıyorum. Sosyal medyadan çok şeyi, çok çabuk öğreniyoruz. Öğrendiklerimizi aynı çabuklukta unutuyoruz. Bir öykücünün gözlemlerine mutlaka katkısı olacağını düşünüyorum. Yaşadığımız çağın ruhunu görmek mümkün orada. Sosyal medyanın hayatımıza girmesi ile her şeyden daha hızlı haber alıyoruz. Gündem hızlı değişiyor. Ama hepimiz bu hızdan korkuyoruz. Sosyal medyanın çöplük olduğunu unutmadıktan sonra orada olmanın çok da sorun olduğunu düşünmüyorum. İkinci öykü kitabımı bitirdim sayılır. Son düzlükteyim."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/oykuculerle-yakin-okumalar-5-mesut-dogan", "text": "-Mesut bey, biz sizi şair yönünüzle tanıyoruz. Öykü kitabınız yayınlandığında Acaba bu şiirleriyle bildiğimiz Mesut Doğan mı? diye sordum kendi kendime. Öyküyle yolunuzun kesişmesi nasıl oldu? -Her yazar gibi ben de şiirle başladım yazmaya. Ama bir yerde tıkanma oluyor zaman zaman. Bu tamamen benimle ilgili. En büyük kusur belki de derinleşerek okumamak. Sonuçta yazamıyorsunuz. Geleceği bilmek kolaydır, zor olan geçmişi bilmektir çünkü geçmiş mütemadiyen değişir. şeklinde bir Balkan sözü var. Geçmişte yaşananlar, unutulmaya yüz tutan önemli karakterler sizi rahat bırakmıyor. Şehirlerin ve insanların birbirine benzediği günümüzde bu değerleri yeniden canlandırma düşüncesi bir yazarı rahatsız eden önemli bir faktör. Birçok karakteri, olayı ve yaşanmışlıkları şiirle ifade etmek kolay değil elbette. Bu yüzden birçok yazarın yol ayrımında tercihi olan ikinci yola sapmayı uygun buldum. Aslında ilk öykü denemelerim İstanbul'da iken ortaya çıktı. Şiir yazarken öyküyü deneme dürtüsünün altında tasavvufla ilgili başımdan geçen bazı olaylar vardı. Kitapta yer alan ve almayan bazı öyküler o dönemde amatörce denenmiş öykülerdi. -Şiirle öykü arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz? -Öykü daha rafineri ve üzerinde titizlikle çalışılmış bir metin olduğundan şiire daha yakın duruyor. Kelime seçimi, karakter seçimi, olaylara farklı açılardan bakmak yönüyle neredeyse şiirle aynı çaba ve işçiliğe sahip. Her ne kadar şiirin bir basamak altı gibi yorumlansa da bana göre sadece kategori farklılığı var. Şiirle ifade edilemeyen, insanların görüp anlayacağı yüksekliğe çıkarılamayan olayların öykü ile başarılması, öyküye ikincil bir önem yerine farklı bir yol ve malzeme hüviyeti kazandırıyor. Şiire oranla öykü ile daha fazla okuyucuya daha etkin ve kalıcı bir biçimde ulaşılacağına inanıyorum. -Öykü ve genelde edebiyat dünyasının sizi daha yakından tanıması bakımından, yazı ve yayım geçmişinizden biraz ayrıntılı bahseder misiniz? Dergiler, kitaplar, kişiler? -Yazmaya yatılı okulda başladım. Bursa Ziraat Lisesi'nde okurken Bursa'da Sanat Edebiyat dergisi çıkıyordu. 1982-1986 yılları arası. Mücahit Koca'nın bir kitapçı dükkanı vardı ve dergiyi o çıkarıyordu. Ben de bu dergide ve Yaşar Kaplan'ın çıkardığı Aylık Dergi'de şiir yazmaya başladım. Ayrıca yatılı okuldan hocam Aydın Talay'ın cesaret vermesi ile Bursa Marmara Gazetesi'nde köşe yazıları yazıyordum. Yatılı okuldan sonra İstanbul'da hem okuyup hem çalışmaya başladım. Orada Mürsel Sönmez'le tanıştım. Mavera Dergisi ve Mürsel Sönmez'le birlikte diğer arkadaşlarla çıkardığımız Kardelen Dergisi'nde yazmaya başladım. 1988-1995 yılları arasıydı. Aynı yıllarda Dergah Dergisi, İkindi Yazıları, Kayıtlar gibi dergilerde de yazdım. Sonra Kardelen Dergisi kapandı ve Düş Çınarı ismi ile yoluna devam etti. Ben de bu dergide yazdım bir süre. Üniversite öğrencisiyken ilk şiir kitabım Kardelen Dergisi Yayınları'ndan çıkmıştı. Yaşar Kaplan'ın bir süre çıkardığı Bu Meydan Dergisi'nde de yazdığımı hatırlıyorum. Yaşar Kaplan sürekli genç şairlerin kendi kişisel sıkıntılarını aşamayan şiirler yazdıklarından yakınırdı. Hastanede çalışırken doktor arkadaşlar Kardelen için şiir veriyorlardı. Nurettin Durman ise bu şiirler bakıyor ve beğenmediği yerleri makasla keserek atıyordu. Mesleğinden mülhem! Doktor arkadaşlar buna çok sinirlenmişti. Sonunda onlarla beraber Şadırvan isimli bir dergi çıkardık. İki sayı sonra dergi kapandı. İstanbul'da iken Kitabevi'nin sahibi Mehmet Varış ağabeyin de kitap okumamda büyük emekleri oldu. Bana hediye ve ucuz kitap vererek yazmaya tutunmamı sağlamıştı. İstanbul'dan sonra Eskişehir'e taşındım ve edebiyat ortamından koptum. Yaklaşık 15 yıl yazmaya ara verdim. Mürsel Sönmez'in ısrarlı aramalarıyla tekrar yazmaya başladım. İstanbul Bir Nokta Dergisi çıkıyordu artık. Orada seyahat yazıları yazmaya başladım. Hiç iddiam yoktu. Bazı arkadaşlar teşvik edince bu türe devam ettim. Bu alanda iki kitabım yayınlandı. Sonra öykü yazmaya başlayınca Hece Dergisi ile tanıştım. Bu süreçte Dergah Dergisi'nden Mustafa Kutlu'nun da yazıları ve konuşmalarıyla desteği oldu. -Öykülerinizde iki genel mekandan bahsedebiliriz. Birisi Anadolu köyü diğeri İstanbul... Bunun otobiyografik uzantıları var mı? -Elbette. Anadolu köyü çocukluğumun geçtiği bize ait olmayan bir köydü. Babam memur olduğundan tayini o köye çıkmıştı. Başkasının köyünde geçen bir çocukluk, her evde farklı kişilikler ve lakapları olan insanlar. Çok zengin bir kültür kaynağıydı. Sonra köyden bir sabah vakti ayrılış. Kardeşimle ben çocuktuk o zaman. Elli adet koyunla birlikte ikimiz ilçeye yürüyerek gitmiştik. Çok zorlu bir yolculuktu. İstanbul ise ilk işe ve üniversiteye başladığım şehirdi. Her şeyi yutan, silen ve yok eden. İstanbul'da hastane içinde ve çevresinde meczup ve yarı meczup olmak üzere birçok karakter yaşıyordu. Hayatı üç evreye bölersek; yirmi, kırk ve altmış yaş şeklinde, ilk evreyi köy yaşamı ve ikincisini büyük şehir etkisi altına almıştı. -Öykülerde meczuplar dikkat çekici bir biçimde ön planda. Meczuplara halkımızın benimseyici bakışı ile bakıyorsunuz. Meczupların sizin dünyanızdaki yeri, karşılığı nedir? -Meczupların yakın çevresinde geçti İstanbul'daki yaşamım. Ama ben de çoğu insan gibi onların bir görevi olmadığına inanırdım. Geçen gün vefat eden psikiyatri uzmanı Dr. Emin Acar'ın yanına gidip gelen doktor arkadaşlarım vardı. Onların vesilesiyle Ankara'da görev yaptığım sıralarda bazı akşamlar ben de gitmeye başlamıştım. Orada söz meczuplardan açılmıştı. Onların hepsinin bir görevi olduğunu, her il ve ilçenin bir veya birkaç meczubu olduğunu duyduğumda inanmamıştım. Aklı başında olan insanlar vizyonsuz ve hedefsiz yaşarken, meczupların nasıl görevi olur diye düşündüm. Dinleyenler arasında bir meczup vardı. Cenaze ve defin işlerine bakıyormuş. Bir akşam vakti Hacı Bayram Camii'nde onu gördüm ve bu gün kaç cenazen var dedim. Çünkü inanmıyordum. Hışımla cebinden buruşmuş bir kağıt parçası çıkardı ve bana uzattı. Dört kişinin ismi vardı kağıtta. O zaman her şeyi anlamıştım. İstanbul'da tarihi mezarlıkta yağan karın altında çıplak ayaklarla yatan ve asla üşümeyen meczup Mustafa'yı her şeyi her şeyi anlamıştım. Onun aslında tarihi mezarlığı beklediğini, onların bakımını yaptığını çok sonradan anlayabilmiştim. Günümüzde sürekli kişilik ve maske değiştiren, bütün değerlerinden küçük şeyler için vazgeçen insanlara karşılık, sabit-kadem bir çizgide ömürlerini sürdüren, kimsenin söylemeye cesaret edemediği şeyleri söyleyen meczupların dünyasına sığınmak ve orada değişmez olanı, saflığı ve doğallığı bulma adına meczuplara yakınlaştığımı gördüm. Hasılı, hayatta insanlık için kalıcı eserler bırakan çoğu insana baktığımızda meczup özelliklerine sahip olduğunu görüyoruz. Sürekliliği sağlayan, odaklaşan ve hedeften sapmadan çalışan insanlar genelde meczup, işinin ve görevinin delisi insanlardır. -Kitaptaki Mavi Boncuk öyküsü çok derinlikli ve bir yandan da insanın içini acıtan bir bilgelikle yazılmış. Bu öyküden ve öykünün derin mesajından bahseder misiniz? -Öyküde anlatılan mekan çocukluğumun geçtiği ama bize ait olmayan bir köy. Geriye dönüşümlerle ve çağrışımlarla yabancılık, çaresizlik, yoksulluk, korku ve sayısız faktörün kuşattığı bir yaşamı anlatıyor. Bir sığıntı gibi yaşıyorsunuz. Köyün en dışındaki evde. Çünkü baba imamdır ve onun ek işi olamaz, hayvanları, tarlası olamaz. Bunlar varsa üzerinizdeki tarassut ve ceberut daha da artar. Daracık çemberlere hapsolmuş bir çocukluk kısaca. Köyün zengin profilini oluşturan kalabalık nüfus, her ailenin bir lakabı ve özelliği olması vb. diğer fenomenler ve buna düşman üç faktör; ölüm, şehirleşme ve Yıkımcı Uzun Mustafa. Bu üç düşmanın saldırılarıyla yok edilen bir sosyal hayat ve kültür. Kitabın bütününde yer yer bu üç faktöre yer veriliyor. Mavi Boncuk'ta ise ölüm ve örtülü olarak şehirleşmenin yıkıcı etkisi anlatılıyor. Yaşadığım köyün örneğiyle içi boşalan ve kimsesizleşen köylerimiz de dramatize ediliyor bir bakıma. Öyküde esas verilmek istenen mesajlardan birisi de, yaşamın ne kadar aldatıcı olduğu ve her insana mavi bir boncuk vererek bir ömür boyu onu kandırdığı gerçeğidir. Koca bir ömür, hayatlar, kurulu düzen ve her şey bir dalga ile yıkılan kumdan kaleler gibi yıkılıveriyor. Ama biz bunu ancak yıkıldığında anlıyoruz. Yıkıldığında geçen sürenin hiç öneminin olmadığı belki de insanın içini acıtan en sert gerçek. -Aynı şekilde Yük öyküsü de çok başarılı. Duygularımız ve düşüncelerimiz üzerinde iz bırakıyor. Tasavvufun Türk öykücülüğüne yansıma biçimleri hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizde bu nasıl oluyor? İrfani geleneğimizi edebiyata aktarmak gibi bir niyetle mi hareket etmektesiniz? Bu bazen içgüdüsel bir biçimde de gerçekleşebiliyor. -Kitaptaki bu tür öyküler birebir yaşanmış olaylar. Tasavvuf, öykücülüğümüze sınırlı olarak ve dolaylı olarak yansıyor gibi bence. Aslında öykünün özünde olan şey; anlat madıklarımız anlattıklarımızdan daha acı, iç yakıcı ve sır dolu değil mi? Benim bunu öyküye taşıma nedenlerime baktığımda, yine insanlara faydalı olabilme ve içgüdüsel faktörleri görüyorum. Bir geleneği öyküleştirmek elbette işin çok uzağında olan birisi için zaten imkansız bir çabadır. -Öykülerinizde portrelemelere sıkça rastlıyoruz ve bu portrelerin genellikle sizin hayatınızdan bazı gözlemlerle oluştuğunu düşünüyoruz. Ayrıca bu kişiler genellikle aykırı, sıra dışı portreler... Özellikle Morgcu, oldukça etkileyici ve unutulmaz bir tip... Bu bağlamda neler söylersiniz? -Tespitleriniz doğru. Öykü yazmaya karar verdiğimde başka öyküleri de okumaya ağırlık verdim. Ama çoğunda bir karakter yerine kısa bir anın etkisi, betimlenmesi ya da bazı olaylar ve onların yorumlanması ve daha farklı yaklaşımlar sergilendiğini gördüm. Yazdıklarımla kalıcı bir şeyler bırakmak, insanları düşünmeye zorlamak gibi bir amacım olduğundan belki de içgüdüsel olarak portrelemeye yönelmiş olabilirim. Morgcu portresi hayatın hep uçlarında yaşamış, sürekli kendini sorgulayan, kendisine yaşamı ve rahatı dar eden ilginç bir kişilik. Birçok insanın yaşamına dokunmuş ve onlardan aldığı seslerle kendi yaşamına yön vermeye çalışan sıra dışı bir tip. Aslında yaşamı roman olabilecek birisiydi. Ben yalnızca dar bir perspektiften yaklaşmaya çalıştım."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/ozkan-gozel-ile-soylesi", "text": "-Hızır ile Musa dendikte, ilk akla gelen Sezai Karakoç'un Hızırla Kırk Saat adlı, Kur'an'daki ilgili kıssadan mülhem olan şiiridir. Kıssa'dan mülhem oluşuyla da şiirsel biçim ve içeriğe uygun olarak bu şiir bir tahkiyeyi içerir. Sizin alt başlığı Olmak ve Aramak olan kitabınızın esasını oluşturan Hızır ile Musanız ise ilk bakışta manzum bir forma sahip olmasına rağmen, tahkiyeye yaslanmıyor. Bu biçimi ve tahkiye içermeyen öz'ü sormalıyım ilkin: Siz metninizi nasıl tanımlıyorsunuz? Düşüncelerinizin zorunlu kıldığı bir dil-mimarisinin bilinçli olarak belirlediği bir şiirsel tutumu mu yoksa dizginlenmesi zor bir zihni akışın kendi kendine edindiği bir suret mi? -Kitapta Hızır ile Musa başlıklı kısmı daha ziyade manzum bir formda kaleme aldım ve bu kısmı alttan alta bütünlediğini düşündüğüm Olmak ve Aramak başlıklı bir metinle tamamladım. Bu iki kısım, dolayısıyla bunlardan müteşekkil olan kitap, farklı zamanlarda kaleme alınmakla ve farklı formatlara sahip olmakla birlikte, beni son zamanlarda zihnen, ruhen ve şahsen meşgul eden meselelerin sonucu olarak kitaplaştı. Felsefe formasyonuna sahibim, tasavvufa derin bir ilgi duyuyorum ve bize bir tür kendilik bilgisi sağladığına inandığımdan şiire ve şiirsel düşünme diyebileceğimiz şeye en az analitik ve gidimli düşünceye olduğu kadar kendimi açık tutmaya çalışıyorum. Ve eğer bu topraklarda yaşıyorsak, bu toprakların bir kavli varsa, bu kavlin muhakkak düşünmemizin tarzını, yönünü, ufkunu ve imkanlarını belirlediğini ya da belirlemesi gerektiğini düşünüyorum. Bu kavil şiirle yoğrulmuş, şiirle meşbu. Bilmenin gidimli olmayan tarzlarına kendimizi açık tutmalıyız. Evet, Hızır ile Musa bildik anlamda tahkiyeye yaslanmıyor, çünkü gidimli değil, adım adım ilerlemiyor. Aslında bu doğrudan doğruya metnin nasıl yazıldığı ile alakalı. Planlanmadan, tasarlanmadan, hiç hesapta yokken, yaderk bir şekilde, düşüne-düşleye yazıldı, bir başka kitabın hazırlıkları esnasında ortaya çıkıverdi. Kandinsky'nin sanat eserini tanımlarken kullandığı bir ifade var: içsel zorunluluk. Doğrusu, hem biçimi hem de muhtevası itibariyle bu kitap tam da böyle ortaya çıktı. Düş'ünme'nin özerk bir etkinlik olduğu kesin değildir. Kelimeye dikkat edersek, düşünmenin düşlemeyle akrabalığını fark ederiz. Belki de düş'ünsel 'etkinlik'lerimiz edilgin bir alırlık temelinde mümkün oluyor demek lazım. Hızır ile Musa bir proje olarak değil, infialen ortaya çıktı. Metin, bir insanlık durumunun, temel bir deneyimin, bir nevi fenomenolojik tasviri olarak, keza kendi'nin ontolojisi üzerine bir düş-ünüm olarak okunabilir. -İlk metninizde sabır ve sabırsızlık, ikinci metninizde özlem, hayal, korku ve ümit neyi işaret ediyor; ontolojik bir yapılanma mı söz konusu? Yine zikrettiğim kavramların izin sürerek sorarsam Hızır ile Musa bizde önceden oluşmuş imgeler bakımından ne'ye tekabül ediyorlar? -Önce şunu ifade etmeliyim: Sabır ve sabırsızlık, bunlar birer haletiruhiye, birer duygu-durumu ya da afeksiyon. Yine de bunları dar ve psikolojik çerçevede düşünmemek lazım. Olmak ve Aramakta da, keza, özleme, korku ve ümit gibi başka haletiruhiyeler söz konusu ediliyor. İnsanın zamansallığının ya da dünyeviliğinin tezahürleri olan bu haletiruhiyeler bizim varlıkla, onun çeşitli düzeyleri, veçheleri veya tezahürleri ile ilişkimizi belirliyor. Bu anlamda onlar yeryüzünde bulunuşumuzun nasıllığı ile ilgili olma tarzlarımız. Mesela ölen bir yakınımızın ardından kederlenirken varlık bize bir veçhesini açıyordur. Üzülürüz, seviniriz, korkarız, umarız, sabırsızlanırız... yeryüzünde böyle varoluruz. Bu bakımdan varlıkla hemhalliğimiz ve onu anlamamız, Heidegger'in de diyeceği gibi, bilişsel olmaktan öte ve önce afektiftir. Zamanla sarmalanmış varlığa oluş dersek ve bizim zaman içre varlıklar olduğumuzu göz önünde bulundurursak, kendilik dediğimiz şeyin, aslında bir kend'oluş olduğunu teslim etmek gerekiyor. Ve eğer ben yani kendilik bir oluşsa, kendiliği sabit ve zaman-üstü bir töz olarak değil de, bir oluşum, bir imkan, bir tekevvün olarak, dolayısıyla bir yolculuk, bir ma-cera olarak anlamak gerekiyor. Bu durumda sabır ve sabırsızlık gibi durumları psikolojik bir anlayış derekesinden ontolojik bir anlayış derecesine yani birer olma tarzına yükseltmemiz gerekiyor ki kendiliğin varlıkla irtibatını bu yolla açıklığa kavuşturabilelim. Sabır, insanı ve onun yolculuğunu anlamamızda çok temel bir haletiruhiye, çok temel bir olma tarzı. Kaşani'nin ifadesiyle, sabır bütün halleri içerir ve hiçbir şey sabır olmadan tamamlanmaz. Hızır ile Musa kıssasını hatırlarsak, burada bir yolculuk söz konusu, temelde içsel bir yolculuktur bu, bir seyrusüluk. Kendinden kendine bu yolculukta insan varlığı da yani varlığın düzeylerini de kat etmektedir. Burada temel bir kavram karşımıza çıkar, sabır ve onun eksikli kipi olan sabırsızlık. Sabır ve sabrı öğretmek Hızır'ın payına düşer, sabırsızlık ise Musa'nın. Biliyorsunuz Hızır zaman-üstü'dür, oluşunu çoktan ya da daha baştan tamamlamıştır, onun için bir arayış, kat edilecek bir yol söz konusu değildir, o zaten ne ise o olmuş olandır; oysa Musa zamansal bir varlıktır, oluş, arayış ve yolculuk halindedir, olmakta olandır; o, sabır-sızlana sabır-sızlana sabrı, sabretmeyi öğrenendir. Hepimiz Musayız. Yolcuyuz, yoldayız çünkü. Tabii, hepimiz Musa isek, her birimizin Hızır ile karşılaşma imkanı da var demektir. Hiç olmazsa, geçip gidene arkasından bakma şansımız vardır. -Olan aslında çoktan olmuş olsa da bizim onun tekrarına tanıklığımız, tekrar edeni ikrarımız hep sonradan. cümlesiyle başlıyor metniniz ve ardından karn, ol, çevren, varlık, oluş bozuluş kavramları birbirini izliyor. Biliyorum zaman canınızı çekecek ve sabır-sızlanı-yorum diyeceksiniz birazdan ama kelimeleriniz zaman'a ve sabır-sızlanmaya yürürken söz konusu kavramlarla nasıl bir düşünsel ateşin içinden geçiyorsunuz? Diğer bir söyleyişle sizi Hızır ile Musa metnini kurmaya sevk eden düşüncenizin ikliminde metni kurmaya hazırlanırken neler olup bitiyor? -Sondan başlarsak, yazmak da bir olma tarzıdır ve hele hele içsel zorunluluk eseri yazmak muhakkak bir olma tarzıdır, meğer ki yazmak, geçelim mesleki vs. ilgileri, entelektüel ilgilerin de ötesinde varoluşsal ilgilerden kaynaklanıyor olsun. Ben kimim? Burası neresi?, Burada işim ne? gibi basit ve naif görünen temel sorulara ya da bunları soracak bir bilince, dahası bir bulunca sahip değilsek dinle, felsefeyle ve sanatla hiçbir asli irtibat kuramayız. Arama ve araştırma kabiliyeti geciken bilinçten ziyade sabırla pişen buluncun karıdır, çoktan olanı ikrar ve onun tekrarındaki yenilenişi fark etme kabiliyeti de keza onun karıdır. Sonuç olarak, içsel zorunluluk eseri okuyor ve yazıyorsak, sözünü ettiğimiz temel sorularla irtibatlıyız demektir. Bu zorunluluk da, bilinç düzeyinde farkında olalım ya da olmayalım, nereden atıldıysak oraya doğru atılma ihtiyacını özbuluncumuzda duyma ile alakalı, atılım ruhunu içimizde taşımakla alakalı. Böyle bir zorunluluktan bahsedebilmek için sanırım önce bir için söz konusu olması lazım. Bir iç, bir derun, bir gönül mekanı, bir derinlik... Bu söz gelimi ortodoks psikanalizin hiçbir şekilde kuşatamayacağı, dahası haberdar bile olmadığı mahçup bir alan. İster paçozlaşma deyin, ister takozlaşma, çepeçevre kuşatıldığımız şu bayağılaşma hali, şu hedonistik nihilizm, şu uydumculuk bugün zamanın ruhu haline gelmiş halde. İçimiz geçmiş adeta. Bir tür genel haletiruhiye bu. Toprağın kavlinden kopmanın bir sonucu belki de bu. Bizim bugün bu iç mekanı tevarüs ettiğimiz gelenekten istifadeyle yeniden tarif ve tasvire ihtiyacımız var. Bir ruh analizine değil de, daha ziyade bir nefs yani kendilik analizine ihtiyacımız var bizim. Nefs-i emmare'nin lağımlı labirentlerinde oyalanan ve insanın bilinç harici temel yapılarını benliğin bu derekesine irca ederek açıklayan psikanalize karşı benliğin bir üste, bir üste doğru katman be katman kat edilebilir oluşuna yani benliğin dönüştürülebilirliğine yeni bir dille işaret eden bir yaklaşıma, yeni bir formülasyona ihtiyaç var. Tabii bu varlık tasavvuruyla doğrudan ilintili, zira benliğin kat edilişi ile varlığın kat edilişi bir biriyle sıkı sıkıya irtibatlı. Belki de, bugün edebi ve santimantal olmayan bir tarzda ve işi vaaz üslubuna dökmeden bu iç mekanın, bu içselliğin ontolojisini yapmaya ihtiyaç var. Psikolojik olanı ontolojik olana doğru aşacak yeni türde bir ilm'ün-nefs'e ihtiyaç var. Her şey bir yana, tasavvuf bu bakımdan geniş olanaklar sunuyor bize, hem benliği tanımak, hem varlığı tanımak için, ya da belki benlik-varlık bağlılaşımını tanımak için. Evet, zamanın paçozlaştırıcı ruhuna teslim olmamak için toprağın kavline kulak vermemiz lazım. Kişisel benliğimizi olduğu kadar tarihsel benliğimizi, kişisel varlığımızı olduğu kadar tarihsel varlığımızı da kat etmemiz, keşfetmemiz lazım. Ben bunların ilginç bir biçimde örtüştüğünü, daha doğrusu birbirini talep ettiğini düşünüyorum. Zira varlıkla ilişkimiz ne zamandan yalıtık, ne de mekandan. Söz gelimi Heidegger'in de varlığı deneyimleme, tasvir ve tahlil etme tarzı ister istemez Alman'varidir, Yunan'varidir; onun düşüncesini kendi dilinden ve tarihinden, kendi zamanından ve muhitinden soyutlayarak düşünemeyiz. Bu kendi durumumuz için de geçerli. Dilimiz ve tarihimiz ontolojimize dahil ve bizim en temelde ihtiyacımız olan şey kendilik bilgisi. -Sabır-sızlan-mayı ya da sabrın sızlamasını en başa geç-kalmışlıkla ve aynı zamanda ora'ya rücu telaşına yoruyorsunuz. Bu yorumuzunu kimin makamından yapıyorsunuz. Musa'nın sabır-sızlanması'na tepki duyan Hızır'ın makamından mı yoksa sabır-sızlanmaya karşı duramayan Musa'nın makamından mı? Olmak ve Aramakta insanı bir kıstak, bir berzah, bir ara olarak tasvir etmeye çalışmıştım. Evet, insan bir ara; insan yerle gök, hayatla ölüm, şehvetle akıl, korkuyla ümit vs. arasında oluyor ne oluyorsa. Arada olmak, insan için tekevvünü, oluşumu yani bir oluş imkanını ifade ediyor ve bu aynı zamanda bir yolculuğu ve bir ara-yışı dile getiriyor. Hızır ile Musada da ara-da-olmak ve ara-yış söz konusu, çünkü benliği ve/veya varlığı kat etmek böyle mümkün olabiliyor. Keza biliyorsunuz tasavvufta el menziletü beynel menzileteyn diye sıkça atıfta bulunulan bir tabir vardır. Sonra, insanın kalbinin Rahman'ın iki parmağı arasında olduğunu ifade eden hadise işaret etmek isterim. Bir salınımın, bir gerilimin, bir atılımın, bir hareketin, kısacası oluşun söz konusu olabilmesi için bir araya ihtiyaç var, aralanmaya ihtiyaç var. Bu bakımdan insan arada olmaya bırakılmış varlık; keza arayan, araya araya olagelen bir varlık. Sabır ve sabırsızlık, arayışın temel halleri, tıpkı korku ve ümit gibi. Mebde ve mead arasındaki insan, bir yandan artık olmayana geç kalmış olmaktan ötürü sızlanma içindeyken, diğer yandan henüz olmayana yetişme telaşı içinde. Sabır ve sabırsızlanma basitçe psikolojik durumlar değil burada, bunlar kendilik dediğimiz şeyin ontolojisine içkin bizzat ve insanın zamansal bir varlık oluşunun ifadeleri. Şu halde elbette sabır-sızlana, sabır-sızlana ya da sabırsızlana sabırsızlana sabrı öğrenmeye çalışan Musa'nın makamından konuşuyoruz. Hızır için ara-yış söz konusu değildir, o tam-bulunuş makamındadır zira. - Kim-ve-Ne / olduğunu / bilen / elbet bilir: KENDİ, KİM-es-NE'dir kelimelerinizden hareketle anlam-ları cümle yükünden kurtarıp, kelimenin kendisine taşıtmaya çalıştığınızı söyleyebilir miyiz? Ve söz konusu kelimelerinizle Kendini/nefsini bilen Rabbini bilir hükmüne ulaşmak için cümlelerin çok da gerekli olmadığını, bir ya da birkaç kelimenin yeterli olacağını söylemek istediğinizi düşünebilir miyiz? - Bu sorunuz zor meselelere açılıyor. Başlangıçta kelime ve şey bir ve aynıydı ya da bitişikti belki. Nitekim Parmenides varlık ve düşüncenin bir ve aynı olduğunu söyler. Her halükarda kelimeler bizim gözümüz, varlığı onlarla algılıyoruz. Yine Adem'e isimlerin öğretilmesini, onun Rabbi'nden bir takım kelimeler almasını cümleler değil bu çerçevede düşünebiliriz. Kelimeleri illa fonetik birimler olarak almamız gerekmiyor, dil bir vasıta değil insanı insan yapan bir vasat daha ziyade. Kelimeler içinde var oluyoruz, balığın suda var olduğu gibi. İnsan zamansal bir varlık olduğu gibi, dilsel bir varlık aynı zamanda. Bu bakımdan kelam insanın da zati sıfatı. Tabi su bulanmış, kirlenmiş olabilir, ki öyle. Bize varlığı dil gösteriyorsa, dilin yozlaştığı noktada, varlığı bulanık, çarpık ya da şaşı biçimde görüyor olabiliriz, giderek varlığa körleşmiş olabiliriz. B-ilgi her şeyden önce varlıkla ilgiyi ifade eder ya da kurar. Modern zamanlarda güya bilgi çoğaldıkça daha çok şeyi gördüğümüzü iddia ediyoruz, gördüğümüz gözümüzde biriken çapaklar olmasın? Sorunuza göndermeyle, dil-varlık ilişkisinde temel mesele giderek çoğalan bu çapaklar belki de, sözü çoğaltmaktan, çoğaltırken de ucuzlatmaktan başka bir işe yaramayan çapaklar. Daha güncel anlamda şunu ilave etmek isterim: Bugün dile ihtimamsızlık ya da dilerseniz dildeki paçozlaşma bizim tarihsel ve milli varlığımızı tehdit eden en büyük tehlike. İnsan olarak, dille, dilde ve dilden kıymet buluyoruz. Peki dilin kıymetini biliyor muyuz? Dilin asliyetinden, doğru ve güzel kullanımından uzaklaştıkça insan ve millet olarak değersizleşiyoruz, bayağılaşıyoruz. Kendini bilen Rabbini bilir diyorsunuz, elbette. Dile hassasiyetin kendilik bilgisine bütünüyle içkin olduğunu düşünüyorum. Türkçede mutlu bir tevafuk sonucu Farsçadan gelen ve gönül anlamına gelen dil ile ve Türkçenin kendisinden gelen ve lisan anlamına gelen dil sesteş. Bu bize lisanın gönülde temellendiğini kavramada kolaylık sağlıyor. Dilimiz, insanlığımız; her iki manasıyla dilimize sahip çıkmamız, ihtimam göstermemiz lazım. Adem rabbine O'ndan aldığı kelimelerle yaklaşacaktır. Demek ki kelimelere ihtimam dini bir vazife aynı zamanda, bir ibadet. Dil yani lisan ve/veya gönül olmasaydı arınma ve yaklaşma, dolayısıyla marifetullah nasıl mümkün olacaktı? Yine, kimin ne olduğunu ve kendinin kimesne olduğunu biz dilden öğreniyoruz. Nihayet, dil sahibi varlıklar olduğumuz içindir ki kimesnenin nesinin nunla, dolayısıyla künle bağını keşfediyoruz. -Metninizin Sabr-ede-bili-yorum kısmıda Ol! a Durmaka geldiğimizde manzum söyleyişleriniz -ilk sorumdaki suret'e atfen belirtiyorum- ilginç bir görselliğe evriliyor. Sanki bir mermer kesme gibi duruyor kimi kısımlar, sanki bir anıtın kaidesine dönüşüyor kimi kelimeler, sanki bir merdiven kuruluyor gökyüzüne doğru, sanki bir kuş figürü oluşuyor (s. 73) ve bu hal Sabrın Döşüne Yatmaka da uzanıyor: sanki bir adam rüku ediyor (s. 81), sanki noktası nun olan bir soru işareti beliriyor, sanki bir adam dinelip yürümeye duruyor. O halde kime ne oluyor hocam ya da ne, kimi böyle kılıyor? -Kelime her ne kadar temelde sessel ise de, yazıya döküldüğünde görsel bir veçhe de kazanıyor. Çizginin de dili var, hatta bir şiirselliği var. Oradaki figürler için, onları adeta metin talep etti diyebilirim. Mesela, diyelim bir malzemeye baktığınız zaman, bazen orada saklı bir figürün, bir şeklin, bir suretin size sanki oradan selam ettiğini hissedersiniz. Ben o selamı aldım ve saklı olanın açığa çıkmasına yardım ettim, hepsi bu. Yoksa kelimeleri en başta belli bir figüre doğru tertip etmiş, zorlamış değilim. Bilhassa, oradaki kuş figürü için geçerli bu söylediklerim. Sonradan o figürde iç içe birden fazla figürün yattığını fark ettim hayretle. -Hızır ile Musa'yı bir obelisk, Olmak ve Aramak başlıklı yoğun metninizi de onun bir tür kaidesi gibi okuduğumu itiraf etmeliyim. Ve Buradan tekrar kitabınızdaki ilk epigraflara dönerek ve son olarak şunu sormak istiyorum: Kaidenin öz'ünde hikmet arayanların birlikte kardıkları harcın olduğuna hükmedersek, obelisk'te Kelam'ın kendi semavi yurdunu arayışı mı var? -Evet, arayıştan bahsettik. Yazmak da aramanın bir tarzı. Bu bakımdan bu kitap bir araştırma. Platon'un Şölen diyaloğunda filozoftan sophos'u yani hikmeti arayan kişi olarak bahsedilir. Filozof, cehalet ile bilgelik arasında olan kişidir. Ama yönü, arayışı sizin tabirinizle kelamın semavi yurduna doğrudur. Biliyorsunuz filozofun tam karşılığı bilgeliği seven demek. Ya da benim hoşuma giden karşılıkla hikmetperver demek. Filozof hikmetin sahibi değildir ya da henüz sahibi değildir, öyle olsaydı ona hakim demek daha uygun olurdu. Ama aramadan hikmete sahip olmak mümkün mü? Bir de, aramak derken zihinsel faaliyetle mukayyet bir şeyden bahsetmediğimi bilhassa belirtmek isterim. Olmanın temel bir kipidir aramak. Ancak insan arar. Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/ozlem-goktas-ile-soylesi", "text": "Doğrusu kitabım ile ilgili olumsuz geri dönüşler almadım. Kitabımdaki çocukluk temalı öykülerle ilgili geri dönüşler daha çok oldu. Bizi geçmişe götürdün, eski günleri hatırladık, her şeyin ne kadar hızlı değiştiğini fark ettirdin gibi yorumlar geldi okurlardan. İlk kitaplar genelde ilk yazma deneyimleriyle oluşan metinlerden oluştuğu için ilk kitaplarda tema birliği çok olmaz. Ben biraz belki bu anlamda şanslıydım. Çocukluğum önce beni yazmalısın dedi. Yaşam ilerledikçe elimizde kalan en saf anlar zihnimizde daha öncelikli oluyor ve öykülerle yeniden dile geliyor. Çocukluk teması yanında kitaptaki bütün öykülerin rüya ile ilgili bağı vardır. Rüya ile gerçekliğin iç içe olmasını seven okurlar bu konuda bana geri dönüşlerde bulundular. Rüya günlükleri tutmalarını tavsiye ettim. Ben de yıllar önce gördüğüm rüyaları not etmiştim. Yıllar sonra onları yeniden okuyunca öykü yazma konusunda bana ilham oldular. Yazmak hep hayatımda vardı ama dergilerde yayınlatmak, kitap çıkarmak niyetinde değildim. Belki de yayınlatma konusunda cesaretim yoktu, yönlendiren olmadı, yazdıklarımı da yayınlatmaya değer görmedim galiba. Ben kendi yolculuğumu kaydetmek için yazıyordum ve bu kalemle, defterle benim aramda kalıyordu. Bu biraz da ortam işi, o zamanlar köyde öğretmenlik yapıyordum. Çevrenizde aynı duyguda, dertte insanlar olması da size çok şey öğretiyor. Ben hep yazdım, günlükler tuttum, rüyalarımı yazdım. Hayatın içinde beni sarsan durumları, bir gün unuturum diye değerli gördüğüm anları yazdım. Kaybolup gideceğine kaydedeyim diye düşündüm. Şimdi o günlükleri okumak, geriye doğru gitmek bana nerden nereye geldiğimi gösteriyor. Edebiyat dünyasında yaşın önemi yok diye düşünüyorum. Yazdığınız metin sağlamsa, geç de kalsanız okur onu bulacaktır. Geç yayınlatmanın da belki şöyle bir faydası oldu, hayat tecrübeleriniz sayesinde akıntıya kapılmadan, karanlık sokaklarda kaybolmadan adım atmaya çalışıyorsunuz. Doğru ve güzel insanlarla karşılaştım bu yolculukta. Öykü yazmanın, bir sanatsal metin oluşturmanın yanında insanın yazarken kendini de eğip bükmesi gerektiğini, metnimizdeki fazla kelimeleri atarken, kendi içimizi de temizlememiz gerektiğini anladım. Yirmili yaşlarda yazsam olaya böyle bakar mıydım bilemiyorum. Her şeyin zamanı var galiba. Hazır olmak gerekiyor. Hayatta üstlendiğimiz roller, yazarken bize kolaylıklar sağlıyor, daha farklı bakış açıları sunuyor, kahramanın duygusuna daha rahat girmemizi sağlıyor. Yaşamın içinde unutulmaz anları kaydediyor zihnimiz belki de kalbimiz. Yaşadıklarımız duygularımızla unutulmaz oluyor. Çocukluğumda, sokakta oyun oynarken oyunu bırakıp yemek yemeye gitmek istemezdik. Oyun çok zevkliydi. Eve koşup ekmeğin arasına helva koyup tekrar oyuna kaldığımız yerden devam ederdik. Ekmekle helva doyulmaz bir lezzet olurdu. Şimdi çeşit çeşit helva yesek de o günün duygusu olmayınca tadı olmuyor. Şimdi helvalı ekmek yerken hissettiğimiz duygular öykülerin oluşmasına vesile oluyor. Hislerim öykülerin en temelinde, bana öykü yazdıran duygularım. Bazen dinlediğim bir olay, beni derinden sarsan bir hadise beni öyküye yazmaya teşvik ediyor. Aslında duyduklarımız, dokunduklarımız, gördüklerimiz geçmişteki duygu dolu anları hatırlatıyor ve o an'lar yeniden canlanarak öyküleşiyor. Okur adına cevap vermek zor ama okur bakış açısından cevap vermeye çalışayım. Kuşlu Süveter kitabımdaki Balon, Ters Dönen Terlikler ve Yolculuk öykülerimin son bölümlerinde italik yazılmış kısımlar var. Bunlar benim rüyalarımdan etkilenerek yazdığım bölümlerdir. Rüyamda, benim ya da öykü kahramanının söylediği sözleri sabah uyanınca yazıya geçirmeye çalıştım. Öyküler bu rüyalar üzerine şekillenmiştir. Yazar olarak kahraman üzerinden hayatı, nesneleri, etrafımızda gördüğümüz olayları, kişileri, durumları bilinç yansımasıyla nasıl algıladığımızı okura sunmak istedim. Bazen gerçeği hayal üzerinden daha güzel anlatırız. Soyut anlatımlar somutun işlevini sağlamlaştırmak için metinde daha fazla görev üstlenebilirler. Bilinç akışı tekniğiyle kahramanın duygularını, değişen durumları, kararsızlıkları, aksayan halleri daha güzel yansıtabiliriz. Bu teknikle zamanın hızlı ve düzensiz akması, her şeyin sırayla olmaması, mantıksal bağ olmaması öyküyü daha akıcı yapar, diye düşünüyorum. İnsanın dış ve iç dünyasının birlikte verilmiş olması karakteri daha iyi tanımamızı sağlar. Okur da öyküde kendine dair halleri görür ve okurun kendi iç dünyasını keşfetmesine katkı sağlar. Bilinç akışı tekniği ayrıca öykünün okurun zihninde bir film gibi akmasını da sağlar. Öyküde, bilinç akışı tekniği kullanıldığında geçişlerde sorun yoksa olaylar, durumlar birbiriyle örtüşüyorsa öyküye bu tekniğin katkısı olacaktır. Yazar hangi tekniği kullanırsa kullansın anlatma biçimi iyiyse, öykünün bir atmosferi varsa ve okuru öykünün içine çekmişse başarılı bir öykü yazmış demektir. İyi kullanılmışsa her teknik, her yöntem avantaja, kullanılamamışsa dezavantaja dönüşebilir. Kuşlu Süveter'den sonra ikinci öykü kitabım için hazırlık yapıyorum. Öykülerimi defterlerden temize çekmeye çalışıyorum. Yakında inşallah ikinci öykü kitabım yayına hazır hale gelecek. Bunun yanında daha önce yazdığım rüyalarımı Rüya Günlükleri başlığı adı altında metine uygun görsel çalışmalar da ekleyerek bir dosya çalışıyorum. Şimdilik Rüya Günlükleri bir internet sitesinde aylık yayınlanıyor. Kitap olarak yayınlanacak yakında. 1996 yılında Adana'da doğdu. Ortaöğreniminin büyük kısmını Seyhan Çukurova Anadolu Lisesi'nde tamamladı. Haziran 2019'da Aksaray Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türkçe Eğitimi bölümünden mezun oldu. Öykü ve yazıları Muhayyel, Aşkar, Mahalle Mektebi dergilerinde ve Edebiyat Burada sitesinde yayınlandı. Şimdilik Kayseri'de ikamet ediyor."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/prof-dr-mehmet-ozdemir-ile-endulus-uzerine-ve-akademik-calismalari-hakkinda-soylesimiz", "text": "1957 yılında Tokat'ta doğdu.1982 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden mezun oldu. 1983'te araştırma görevlisi olarak aynı fakültede, İslam Tarihi Anabilim Dalı'nda göreve başladı. Doktora derslerini tamamladıktan sonra, teziyle ilgili çalışmalarda bulunmak üzere 1 yıl süreyle İspanya-Madrid'de kaldı. 1989 yılında Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İslam Tarihi Bilim Dalı bünyesinde ve Prof. Dr. Mustafa Fayda'nın danışmanlığında hazırladığı Endülüs'te Muvellidun Hareketleri (180-320/ 796-932) adlı teziyle doktor oldu.1993 yılında doçent oldu.2000 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekan Yardımcılığına atandı. Aynı sene profesör oldu.2005 yılında gittiği İngiltere'de bir yıl süreyle mesleki çalışmalarda bulundu.2005-2008 yılları arasında Ankara Üniversitesi BAP destekli Türkiye'de Dini Araştırmalar ve İlahiyat Fakültesi adlı projede yer aldı.2007 yılında İslam Tarihi derslerine görsel malzeme temini amacıyla Prof. Dr. Nesimi Yazıcı Başkanlığında düzenlenen, Suriye, Ürdün ve İsrail'e 15 günlük bilimsel araştırma gezisi gerçekleştiren heyet arasında yer aldı.2008 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Tarihi Anabilim Dalı Başkanı oldu.2009 yılında Prof. Dr. Seyfettin Erşahin ve Prof. Dr. İbrahim Sarıçam ile birlikte hazırladıkları İngiliz ve Alman Oryantalizminde Siyer Çalışmalarının, Türklerin ve Avrupa Birliği Halklarının Hz. Muhammed Algısına Etkileri adlı TÜBİTAK projesini tamamladı. Halen Ankara Üniversitesi BAP destekli Osmanlı-Latin Amerika İlişkilerinin Başlangıcı adlı projenin çalışmalarını sürdürmekte olan Prof. Dr. Mehmet Özdemir, lisans düzeyinde İslam Tarihi I, İslam Tarihi II ve Tarihte Usul; yüksek lisans düzeyinde Hz. Muhammed'in Hayatı, İslam Tarihi Metodolojisi ve Endülüs ve Mağrib Siyasi Tarihi; doktora düzeyinde de İslam Tarihi Metodolojisi, Siyer ve Kaynakları ile Endülüs Medeniyeti derslerini vermektedir. Hocam öncelikle söyleşi için teşekkürlerimi sunuyorum efendim. İlk olarak sormak istiyorum, sizin kuşağınız olarak memleketimizde çok fazla üniversite eğitimi alıp akademik kariyer yapan fazla kişi yok, tabi bizim köyümüzün insanının göç etmesi ve ekonomik sebepler de buna etkin gibi görünebilir. Sizin her anlamda zorlu bir tabiat ortamına sahip olan bir yayla köyünde çocukluğunuzun geçmesine rağmen kendinizi yetiştirmeniz ve okuma istidadınızla eğitimin ilim aşkına dönüşmesi nasıl oldu hocam? Gerçekten zorlu şartları aşarak örneklik teşkil edecek bir başarı hikayeniz var bu konuda bize neler söylersiniz... Estağfurullah Selvigül Hanım, asıl ben teşekkür ederim böyle bir imkanı bahşettiğiniz ve bu vesileyle tarihe benim küçücük dünyamla ilgili birkaç not düşme fırsatını sunduğunuz için. Dediğiniz gibi, gerçekten de benim çocukluk ve yeni yetme olduğum dönemlerde ülkede hem üniversite sayısı çok az hem de köylük yerlerden üniversite tahsili yapanların sayısı yok denecek bir sayıdaydı. İyi hatırlıyorum, 1972 yılında Reşadiye'de ortaokul son sınıfta iken, Aşağı Süleymanlı köyünden ismini şimdi çıkaramadığım bir lise mezunu üniversite sınavında Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü kazanınca gerek Reşadiye merkezde gerekse bize yakın köylerde günün haberi olmuştu. Bu öğrenci yolda yürürken arkasından üniversiteyi kazanan bu çocuk diye gıptayla söz edildiği hala hafızamdadır. Üniversite tahsili bir tarafa, öğretmen okulu, sağlık meslek okulu gibi lise dengi okulları kazanmak da kazananlar ve aileleri için büyük bir gurur vesilesidir. Çünkü o günün şartlarında genelde köy yerlerinde ailelerin öncelikli hedefi, çocuklarının kısa yoldan meslek sahibi olmak suretiyle hayata atılmaları idi. Bu sebeple ilkokul öğretmeni, ebe, hemşire, sağlık memuru, ziraat teknisyeni olmak, ulaşılması kolay bir hedef değildi. Bu mesleklerden birini elde etmek, her şeyden önce ekonomik olarak geleceğini garanti altına almak ve keza aileye ciddi katkı sağlamak anlamına gelmekteydi. Öğretmene varamadım//Naylon çorap giyemedim//Karyoladayatamadım//Abum abum kız abum şeklinde başlayan Reşadiye türküsündeki genç bir kıza ait sitemi bu ortam ve şartlar içerisinde anlamak gerekir. Benim kendi durumuma gelecek olursak, evet ben köyümüzde üniversite tahsili yapan ilk kişi oldum. Bunu öncelikle takdir-i ilahi çerçevesinde bazı imkanların bir araya gelmesinin bir sonucu olarak değerlendirmekteyim. Başarılı sayılabilecek bir ilkokul öğrenciliği dönemim oldu. Geleceğe yönelik motivasyon bakımından bu dönemde belleğinize yerleşen sözler ve eylemler çok önemlidir. Bunlar sizin için ya birer itici güç olabilir ya da önünüzde birer takoza dönüşebilir. İlkokul öğretmenlerimin teşvik edici sözlerini, ileriki yıllarda hep arkadan esen ve ileriye doğru hızımı artıran rüzgarlar olarak hissettim. Ailemden de benzeri sözler duydum. Rahmetli Hüseyin dayımın ben daha ilkokul iki ya da üçüncü sınıfta iken benim oğlum okuyacak büyük adam olacak, müftü olacak mealindeki cümlesini her daim hatırladım. İlkokulda sınıfın başarılı ilk birkaç öğrencisi içinde oldum. Bu durumum Ortaokulda da, ilk sınıf hariç aynen devam etti. Ortaokul birinci sınıfta ilk defa karnem de zayıfla tanıştım. Bunda Ortaokul tahsili için anne babamı geride bırakarak Ankara'daki ağabeyimin yanına gitmiş olmamın ve bu münasebetle çektiğim hasretin rolü olmalıdır. Ortaokul ikinci sınıfta durumum nispeten daha iyi oldu. Son sınıfı okumak için tekrar Reşadiye'ye döndüm. Orada, şartları kolay olmasa da, pansiyonda kalmamın çok yararını gördüm. Akşamları hocaların kontrolünde gerçekleştirilen etüt çalışmaları, zamanlı ve sistematik çalışma gibi bazı alışkanlıkları kazanmama yardımcı oldu. Defterim bittiğinde inşaatların sağına soluna atılan boş çimento torbası kağıtlarını toplayıp bunlardan harita metot defteri hazırlamasını öğrendim. Bu aslında şu anlama gelmekteydi: azim ve irade varsa imkanda bir şekilde ortaya çıkar. Nihayet ortaokul bitmiş, en büyük hayalimiz olan öğretmen okulu için sınava girme zamanı gelmişti. Köyde harman yerinde döven sürerken posta yoluyla gelen bir mektuptan Sivas'ta sınava gireceğim bilgisini öğrendim. Üstümdeki tozu samanı silkeleyerek sınav için Sivas'a gittim. Sınav sonucunu beklerken aradan bir iki ay geçti. Bu arada köyde kuzu gütmeye de başlamıştım. Gerektiği gibi hazırlanamadığım için öğretmen okulu sınavının sonuçlarından pek umutlu değildim. Derken gün gelip sonuçlar ilan edildiğinde asil olarak kazanan öğrenciler arasında olmadığımı görünce çok üzüldüğümü itiraf etmeliyim. Ancak yine de umudumu diri tutacak bir sonuç vardı ortada: Reşadiye çapında ikinci yedek olarak kazanmıştım. Aradan bir aylık bir süre geçti. Artık ben geleceğim meslekleri olarak çobanlığı ve çiftçiliği iyice kanıksamaya başlamıştım ki, bir gün Reşadiye'ye gidip ellerim ve sesim titreyerek telefon ettiğim Gümüşhane Maraşal Çakmak Öğretmen Okulu müdür yardımcısından Reşadiye'deki bütün yedekler kayıt yaptırmak için hemen Gümüşhane'ye gelsinler cümlesini duyduğumda, kulaklarıma inanamadım. Hepimiz gelelim mi? sorusunu birkaç kez tekrar ettim, emin olmak için. İşte o an kader okları bana başka bir istikameti göstermekteydi. Nihayet, henüz on üç yaşını yeni tamamlamış bir yeni yetme iken hayatımın dört yılını geçireceğim Gümüşhane Maraşal Çakmak Öğretmen Okulu'na gittim. Burada geçen dört yılım benim için çok öğretici ve eğitici oldu. O günün şartlarında memleketime oldukça uzak bir yerde, Gümüşhane'de, aile efradımdan, akrabalarımdan kimsenin olmadığı bir ortamda yaşamayı, ayakta kalmayı öğrendim. Ortaokul son sınıfta alışık olduğum etüt çalışmalarını, daha düzenli ve bilinçli bir şekilde burada da devam ettirdim. Bulunduğum sınıfın ilk üçü arasında olmayı burada da sürdürdüm. Öğretmen okullarının o dönemde eğitim durumu düz liselere göre daha ilerde idi ve ilkokul öğretmeni olarak mezun olacağımız için bize ayrıca bir köy ortamında nasıl liderlik edileceğinin bilgisi kazandırılmakta, ilkokullarda yaptığımız stajlarla mesleki donanımımız güçlendirilmekte, ayrıca sanat ve musiki alanlarında da beceri kazandırılmaktaydı. Mesela ben hem güzel yazı yazma hem de musiki konusunda okuduğum okulun imkanlarından ziyadesiyle istifade ettim. Maalesef 1970'li yılların sonlarından itibaren bu güzide kurumlar gündelik politikanın nüfuz alanlarına dönüştüler. Bugün yaşadığımız eğitim problemlerinin temelinde o dönemde başlayan yozlaşmanın da muhakkak ciddi etkileri vardır. Şu hususu da ifade etmeden geçmemeliyim: Bizden önceki dönemde olduğu gibi bizim dönemimizdeki öğretmenler de çok idealist insanlardı. Gerek ortaokulda gerekse ve bilhassa öğretmen okulunda öğretmenlerimizden hiç birinin günü kurtarmak için hareket ettiklerini görmedim. Hepsi kendi alanlarında en iyiyi yapmak için gayret sarf etmekteydiler. Bir yıl boyu aynı ceketi giyen, silmekten ceketinin yakaları yıpranmış öğretmenler gördük. O halleriyle anıt gibi önümüzde duran birer modeldi onlar. Onların bize aşıladığı ruh hali sayesindedir ki, öğretmen okulundan mezun olup da bizden tayin olmak için beş il ismi istendiğinde, verilen formlara çoğumuz beş ilin ismini vermek yerine Türk bayrağının dalgalandığı her toprakta hizmet yapmaya hazırım cümlesini yazmıştık. Aslında bu cümle, bir bakıma, devletimizin bizim gibi kıyıda köşede kalmış köy çocuklarını toplayarak verdiği parasız yatılı eğitim ve sonunda kazandırdığı meslekle topluma hizmet etme imkanı bahşetmiş olması karşısında duyduğumuz minnetin bir ifadesiydi. esas alan Milli Eğitim Müdürlüğü tam da bunu yapmıştı. Ancak bütün bu olanlara rağmen geri adım atmak niyetinde değildim. Bu sefer köy muhtarını alıp doğrudan İl Milli Eğitim Müdürünün kapısına dayandım. En sonunda köye ilkokul yaptırma kararını aldırdım ve bahar geldiğinde okul inşaatı başladı. Bu arada eğitimi, bahar döneminin sonuna kadar İstanbul'da İkamet eden bir köylünün evini okula çevirmek suretiyle devam ettirdim. Bu adımları attığımda henüz on sekiz yaşındaydım. Birkaç aylık kısa bir süre içinde bir taraftan bürokrasinin soğuk ve umursamaz yüzüyle karşılaşırken diğer taraftan kendi geleceğimle alakalı olarak başka bir karar mı vermeliyim sorusunu sormaya başlamıştım. Köylünün umursamazlığı, öğrencilerin maruz kaldığı sıkıntılar, bürokrasinin duyarsızlığı, kalacak bir yerimin olmaması gibi sorunlar üst üste gelmişti. Camiye bitişik imam için yapılmış tek göz bir odada kalmaktaydım. Geceleri fareler ahşap döşemelerin arasında kalıpçı ustalarının keser seslerini andıran takırtılarla bana refakat ederek, adeta, sana geceleri uyku haram demeye getiriyorlardı. Bu arada camide müezzinlik yapma görevi de bana kalmıştı. Köylü ilk defa beş vakit namaza gelen, üstelik bir de müezzinlik yapan bir öğretmen figürüyle karşılaştığı için beni çok sevmişti. Onlara vaaz edecek bilgim yoktu, ancak namaz sonrasında en azından takvim yapraklarındaki dini bilgileri ya da önceden hazırladığım bazı notları okumaktayım. Bu da çok hoşlarına gitmişti. Fakat bir husus ziyadesiyle dikkatimi çekmek ve son derece beni rahatsız etmekteydi. Camide beş vakit namaz kılan insanlar, cami dışına çıktıklarında birbirleri aleyhinde söylemedik söz bırakmıyorlar, gıybet ve dedikoduyu su gibi tüketiyorlar. Bu durum beni bu şekil bir dindarlığı sorgulamaya götürdü. Öte taraftan köye ayda bir gelip vaazlar veren Recep Hoca adındaki bir zat-ı muhteremden de din konusunda çok etkilendim. Bu arada bir de Eşrefoğlu Rumi'nin Müzekkin-i Nüfus adlı eseri elime geçti. Bu eser beni Recep Hoca'nın vaazlarından bile daha fazla etkiledi dersem, abartı olmaz. Bütün bunlar bende dini arayış sürecini hızlandırdı. Ne pahasına olursa olsun İslam'ı öğrenecek bir yol bulmalıyım demeye başladım. Bir ara doğudaki medreselerden birine gidebilir miyim diye düşündüm. Sonra en doğrusunun İlahiyat Fakültesi'ne gitmek olduğuna karar verdim. Bunun için üniversite sınavına girmek, sınavda başarılı olmak için hazırlanmak gerekiyordu. Bu maksatla Ankara'dan posta yoluyla bir test kitabı getirttim ve günlük olarak sınava hazırlanmaya başladım. Sınava girdikten sonra o zaman Türkiye'de tek olan Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi il ve tek tercihim oldu ve sonunda Rabbimin lütfuyla kazandım. Çevremdeki kimi insanlardan imam-hatip mezunu olmadığım için İlahiyat tahsili alırken çok zorlanacağımı, başarılı olamayacağımı söyleyenler olduysa da ben kararlıydım. Netice itibariyle 1978 yılında kaydolduğum Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesini Rabbim bana, yaşadığım kimi güçlüklere rağmen, dönem birincisi olarak bitirmek lütfunu bahşetti. Fakülte'den ayrılacağım gün sınıfıma oturdum, Rabbim beni buradan ayırma diye gözyaşı dökerek dua ettim. Zaten öğrenciliğim esnasında Arapçamı, Kur'an Bilgimi ve kıraatımı, ayrıca yabancı dilimi geliştirmek için ek çalışmalar yapmıştım. Amacım, asistan şimdi Ar. Gör. deniyor- olarak Fakülte'de kalmaktı. Ancak bu hemen olacak birşey değildi. Asistan olabilmek için kadro ilan edilmesi, kadro için açılacak sınavda başarılı olması gerekiyordu. Ufukta kadro ilanına dair bir ışık da görülüyor değildi. Öte taraftan yaşamak için bir iş bulmam da bir zorunluluk haline gelmişti. Bu maksatla öğretmen olarak tayin edilmek için Milli Eğitim Bakanlığı'na müracaat ettim. İstanbul Erenköy Kız Meslek Lisesi'ne Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni olarak tayinim çıktı, ancak 12 Eylül Darbesinin Milli Eğitim Bürokrasisi, tayinimim gerçekleşmesine izin vermedi. Diyanet İşleri Başkanlığı'nın İhtisas Merkezi Kursu'nun sınavına girdim ve kazandım. Ancak o sırada çalışan bir memur olmadığım için oraya da başlayamadım. Bu sefer memur olabilmek için Ankara Müftülüğü'ne gidip beni imam tayin etmelerini söyledim. Müftülük'ten İmam-Hatip Lisesi mezunlarının imam olarak tayin edildikleri, dolayısıyla Fakülte mezunlarının böyle bir hakka sahip olmadıkları cevabını aldım. Garipliğe bakar mısınız? İlahiyat Fakültesi Mezunusunuz, ama sizi imam tayin etmiyorlar. Şimdi ise, imam tayin edilmek için Fakülte Mezunu olmak şart. Bu sefer müftülük sınavına girdim. Sözlüsünü kazandım. Daha sonra yazılı sınava girecektim. Ne var ki, Fakültedeki Yüksek Lisans sınavı günü ve saati ile müftülük sınavı aynı gün ve saate denk gelmesin mi? Müftülük sınavını kazanmam zor olmayacaktı, çünkü hazır vaziyetteydim. Ancak tam bu merhalede bir ikilemle karşı karşıya geldim: Ya müftülük sınavını kazanıp müftü olarak göreve başlayacaktım ya da ne zaman ilan edileceği belli olmayan asistanlık kadrosuna, dolayısıyla da akademik hayata hazırlık olmak üzere Yüksek Lisans sınavına girecektim. İkinciyi tercih etmem durumunda geçim sıkıntısı içinde olacağım yüksek ihtimal dahilindeydi. Ancak üniversite tahsili için öğretmenlik mesleğini gözü kırpmadan bırakan ben, akademik hayata atılmak için Müftülük sınavında vazgeçmeye de hazırdım ve nitekim de vazgeçtim. İşte bu suretle hayatımda ikinci bir istikamet belirlemesi söz konusu oldu. Yüksek Lisans Sınavını kazandıktan sonra sevdiğim bir işi yaptığım için yaşadığım ekonomik sıkıntıları çok da dert etmedim. Tabii, bu vesileyle bir hakkı teslim adına bu süreçte evlerinin kapısını bana açan Hamza ve Hüseyin ağabeylerime ve kıymetli yengelerime ve özellikle de rahmetli anneme şükran borçlu olduğumu ifade etmeliyim. Rabbim sevgili anneme rahmetiyle muamele etsin. Ağabeylerime ve yengelerime uzun ve sağlıklı ömürler diliyorum. 1982'de Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'ni bitiriyorsunuz. Endülüs'te Müvelledun Hareketleri isimli tezinizle 1989'da doktor ünvanı alıyorsunuz. Yine 1993'te doçent, 2000'de profesör oluyorsunuz. Hocam tezinizde de gördüğümüz gibi Endülüs Tarihine, Endülüs'ün Kültür ve Medeniyet hareketlerine doğru akan araştırmacılığınız var. Endülüs Medeniyeti Araştırmayı tercih ediyorsunuz, bunun sebebini sorsam ki çok zorlu bir süreç olduğunu görüşmelerimizle anlatmıştınız, okurlarımız için de bu zorlu süreçten kısaca bahsedip neden bu konuyu seçtiğinizi öğrenebilir miyiz hocam bu konuda bize neler söylersiniz? Aslında lisansüstü çalışmalarıma ilk başladığımda Endülüs aklımda hemen hiç yoktu. Ben Daha ziyade Hz. Peygamber dönemiyle ilgili konulara merak duymaktaydım. Fakat doktora dersleri esnasında İslam Tarihi hocamız Prof. Dr. Mustafa Fayda Bey -Allah uzun ve sağlıklı ömür versin- sıklıkla Endülüs çalışmanın önemini ve Türkiye'de İslam tarihinin bu kısmına akademik camiada pek ilgi duyulmadığını, bunun başlıca sebebinin İspanyolca bilmemekten kaynaklandığını söyler, dolayısıyla da Endülüs çalışmaya ve İspanyolca öğrenmeye meraklı birinin çıkmasını çok arzu ederdi. Bende Endülüs merakı ilk bu şekilde başladı. Hocam Teşvikiyle Endülüs tarihi ve medeniyeti hakkında ön okumalar yaptım. Okudukça merakım arttı ve sonunda bir daha kopmamak üzere Endülüs çalışmalarına yöneldim. Bu vesileyle beni bu alana yönlendiren ve ilk doktora öğrencisi olduğum Prof. Dr. Mustafa Fayda Bey Hocam bir kez daha minnetle ve saygıyla anıyorum. Bu vesileyle Hocam'a da uzun ve sağlıklı bir ömür diliyorum. Gelişmiş Batı ülkelerinin, özellikle de ABD'nin gelişmekte olan ülkelere yönelik en büyük tahribatı, insanlığın öteden beri tecrübe ederek iyi olduğunu tescillediği değerleri, Kur'an'ın ifadesiyle marufu hoyratça dışlayan bir hedonist anlayış ve kültürü enjekte etmesidir. Bu hedonist, sadece keyfini ve dünyevi zevklerini önceleyen hayat tarzı, tüketim ekonomisi ve endüstrisi ile birleşince, insanları kelimenin tam anlamıyla gönüllü köleye dönüştürmektedir. Gerçek güzelliğin ruh güzelliği, ahlaki donanım ve davranış olduğu bilincini içselleştirmeye kitleler, kozmetik sanayiinin demirbaş müşterisi olmaktalar. Zaruri bir ihtiyaç olmadığı halde yapılan estetik operasyonlar, daha güzel gözükme uğruna cildin tabii yapısını mahveden kişiyi ileride cilt kanserine amade kılan bin bir türlü sentetik makyaj malzemesi... İnsan Fıtratına uymadığı halde hemcins evlilikleri, bir diğer ifadeyle Lut kavmine özenme tezahürleri, evlerinde ya da bakımevlerinde yalnızlığa terk edilmiş yaşlılar, Allah'ın en büyük lütfu olan annelik duygusunu arkaik bularak aile kurumuna savaş açan kimi kadın hareketleri, sokaklara ve köprü altlarına terk edilmiş garip gureba, sokak çetelerinden oluşturulup dünyanın dört bir yanında resmi üniformalarının altında bile sivil katliamları apaçık işlemekten çekinmeyen gangster tıynetli ordular, bir günlük zevk uğruna, fakir bir ülkenin bir yıllık yiyecek giyeceğini karşılayacak derecede aşırı harcamaların yapıldığı festivaller, sırf silah sanayilerinin ayakta kalması için tahrik ve teşvik edilen bölgesel savaşlar... Listeyi uzatmak mümkün. Batılı ülkeler bugün kendi dışındaki ülkeleri, teknolojik üstünlüklerin verdiği güçle deneme tahtasına çevirmiş bulunmaktadırlar. Bu üstünlüğe direnmenin tek bir yolu var: Birlik olmak, akıllı olmak ve hepsinden önemlisi ahlaklı olmak. İki yıl Latin Amerika ülkesi Kolombiya'da ders verdim. Toplumun, ailenin nasıl çözüldüğünü, sosyal bünyeyi dayanıklı kılan maruf kabilinden geleneksel değerlerin nasıl gücünü kaybetmekte olduğunu, kilisenin çağrılarına hedonist anlayışın yaygınlaşmasına bağlı olarak toplumun nasıl sağır kesildiğini, bu durumun kanun ve nizam, hak ve adalet kavramlarını nasıl kemirdiğini, bunun neticesi olarak harika bir coğrafyaya ve zengin kaynaklara sahip bir ülkenin bunların başkaları tarafından sömürüldüğünü nasıl fark edemediğini, adalet ve nizam fikri kaybolduğunda çeteleşmenin ve anarşinin nasıl meşruiyet kazandığını acı bir tecrübe olarak yaşadım. Ülkenin başkentinin güvenlik ve ekonomik seviye bakımından altı bölgeye ayrıldığını, altıncı bölgede yaşayan zenginlerin fakir fukaranın sefalet içinde yaşadığı birinci bölgeye ancak kılık değiştirerek girmelerinin mümkün olduğunu gördüm. Maalesef Kolombiya'ya dair bu tezahürlerin İslam ülkelerinde olmadığını söyleyemeyiz. Kahire'ye gittiğinizde de benzer bir manzarayla karşılaşabilirsiniz. Bu tarihi İslam şehrinde bugün mezarlıkların bile nasıl yoksullara mesken olduğunu ibretle görmeniz mümkün. Başta Suudiler olmak üzere Körfez ülkelerinin buraya yardımı, insanların refahlarına katkı sağlamak için değil, maalesef kendilerine müzahir bir yönetimi iş başında tutmak için. Hocam Endülüs'te Müslümanlar eşsiz bir medeniyet kurmuşlar, hem kültürel anlamda, hem sanat ve estetik, mimari anlamında zirve bir dönem yaşanmış, ayrıcı ne kadar yüksekte olursa olsun saraylara sular taşınmış adeta bir su kültürü ve yeşil devrim gerçekleşmiş, Avrupa'da eşi benzeri bulunmayan bir eşsiz medeniyet kurulmuş. Hocam yine sizin de belirttiğiniz gibi, Endülüs böylesine muhteşem bir tarihi mirasa rağmen, 1609'da son Müslüman kalıntılarının da topraklardan sürgün edilmesinin arkasından unutulmaya terk edilmiş, sizce bunun sebebi nedir hocam, bu konuda bize neler söylersiniz? Bu durumu izah etmek için birçok sebep ileri sürülebilir. Ancak ben sadece iki tanesi değişmekle iktifa edeceğim. Bunlardan birincisi, Osmanlı Devleti'nin 1699'da imzalanan Karlofça Antlaşması ile birlikte dünya siyasetindeki gücü ve etkisinin azalmaya başlamasıdır. Bu antlaşma sonrasında Batı'da Osmanlı'ya karşı meşhur Kutsal İttifak kurulmuştur. Bunu, Osmanlı hakimiyetindeki toprakları hedef alan sömürge faaliyetleri ve savaşları takip etmiştir. Sürekli savunma pozisyonunda kalan ve toprak kaybetmeye başlayan Osmanlı, sınırları dışındaki Müslümanları düşünmeye daha az vakit ve imkan bulabilmiştir. Bir diğer ifadeyle evdeki yangın komşuyu unutturmuştur. İkinci sebep ise, eğitim sistemimizde Endülüs dahil olmak üzere İslam dünyasındaki gelişmeleri kronolojik olarak hatırlatmayı hedefleyen bir tarih dersinin mevcut olmayışıdır. İbn Haldun tarafından ilimlerin anası olarak nitelenmesi rağmen bizde tarihin eğitim sistemi içerisine zorunlu bir disiplin olarak girmesi, ancak XIX. yüzyılın sonlarında başlamıştır. Doğrusu bunu da Batı'nın tesirine borçlu olduğumuzu itiraf etmeliyim. Tarih olmadan toplumsal belleğin sağlam bir tarih bilinci oluşturmayacağı maalesef çok geç kavradık. Bu bizde tarihin hiç olmadığı anlamına gelmez. Elbette ulemadan tarihe ilgi duyanlar, hacimli tarih kitapları yazanlar vardı. Ancak bunların hepsi bireysel entelektüel merakın sonucuydu. Devletin eğitim sistemi vasıtasıyla toplumsal hafızayı bilinçlendirmek sadedinde Tarihten istifade yoluna gitmesi, dediğim gibi, çok geç olmuştur. Bu ihmal sebebiyledir ki, bir medrese öğrencisi, bırakın Endülüs'ü bir tarafa, Hz. Peygamber dönemi olaylarını bile kronolojik bir sıra içerisinde bilme ve değerlendirme noktasında yeterli müktesebata sahip değildi. Ancak şu kadarını da eklemeliyim: Osmanlı ziyadesiyle toprak kaybettiği XIX. yüzyılda Endülüs'ü hatırlamaya başlamıştır. Bunun sebeplerinden biri, 'çöküş sendromu'dur. Endülüs Müslümanlarının güçlü bir medeniyet kurduktan sonra tarih sahnesinden çekilmiş olmaları, benzer bir süreç yaşamakta olan Osmanlı'nın aynı akıbetle karşılaşmaması için Osmanlı münevverlerini harekete geçirmiş, bu bağlamda Endülüs'ün yıkılış serüveni ve sebepleri irdelemeye çalışılmıştır. Endülüs Medeniyeti Müslümanların bu topraklardan sürgün ve adeta kıyıma uğramasından sonra iki asır süren unutulmuşluğun arkasından 19 yüzyılın başlarından itibaren İspanyol tarihçi Conde, Endülüs tarihini bütünsel anlamda araştırarak tarafsız bir bakış açısıyla ilk şarkiyatçı olarak ortaya çıkan kimsedir. Batı'da, özellikle de İspanya'da Endülüs'e dair çalışmalar, sizin de belirttiğiniz gibi XIX. yüzyıl sonlarından itibaren başlamış ve bugün sayısal olarak önemli bir yekuna ulaşmış bulunmaktadır. Batı'daki çalışmalar, Endülüs tarihinin bütün alanlarını içine almaktadır. Endülüs İspanya coğrafyasında şekillendiği için İspanyol tarihçilerin Endülüs tarihi ve medeniyetine yaklaşımları ideolojik tutumlardan etkilenmiştir. Zaten Ortaçağ boyunca Hristiyan kesiminde yazılan kronikler genelde rahiplerin kaleminden çıktıkları için, Endülüs'ü inkar eden, kötüleyen ve karalayan bir algı yerleştirilmeye çalışılmıştır. Bu bakış açısı XIX ve XX. yüzyıllarda da milliyetçi İspanyol tarihçileri arasında ufak değişikliklerle özünü muhafaza etmiştir. Nitekim Endülüs tarihi üzerine çalışmalarıyla maruf olan Simonet, Arapların İspanya'ya medeniyet getirme şanslarının olmadığını söylerken aslında bu görüşü muhafaza ettiğini göstermekteydi. Ancak Aydınlanma ile birlikte Batı Avrupa'da gelişen liberal düşünce, İspanyol entelektüellerin bazılarını da etkisi altına almış ve bu sayede ilk defa Endülüs'e olumlu gözle bakan eserler vücut bulmaya başlamıştır. Nitekim sizin de soruda ismini zikrettiğiniz Conde bu inkarcı çizgiye karşı Avrupa büyük bir cehalet içinde ve sadece rahiplerin okuryazar olduğu bir durumda iken, Araplar hem Doğu'da hem Afrika'da hem de İspanya'da ilimle donanmış insanlardı. deme noktasına gelmiştir. YineJoaquin Guichot adlı bir başka tarihçi Historia general de Andalucia adlı eserinde Katolik ve milliyetçi tarihçilerin aksine:Bu halkın müsamahasını/toleransını gördüğümüzde, bilginlerinin kitaplarını okuduğumuzda, muhteşem mimari eserlerini temaşa ettiğimizde, okullarının sayısını öğrendiğimizde, dini nefret yoluyla nasıl karalandıklarını fark ediyoruz. demekten kendini alamamıştır. Günümüzde Batı'da İslam düşmanlığın yükselmesine paralel olarak Endülüs tarihi ve medeniyetini olumsuzlayan kitap ve makalelerin sayısında da dikkate değer bir artışın olduğu gözlemlenmektedir. Şüphesiz akademik camiada insaf sahibi araştırmacılar, böyle bir dalgaya prim vermemektedirler, ancak halkın bunlardan çok tarihi maniple eden popülist yazarların etkisi altında kaldıkları da bir vakıadır. Bu sebeple İslam dünyasında, Batı'daki insaf sahibi araştırmacılarla dayanışma içerisinde daha çok çalışmanın yapılması gerektiği hususu izahtan varestedir. Ülkemizde 1980'li yıllara kadar sadece Ziya Paşa'nın Endülüs Tarihi ve birkaç yazı ile hatırlanan Endülüs tarihi ve medeniyeti üzerine son yıllarda giderek artan bir ilginin varlığı dikkat çekmektedir. Bu da beni ziyadesiyle memnun etmektedir. Tabii ilgi duymak güzel, ancak bunu bir de iyi bir tarihçinin sahip olması gereken enstrümanlar ile beslemek gerekir. Bunlar iyi seviyede Arapça, Latince, İspanyolca, Portekizceve İspanyolca bilmek, Hadis metodolojisi ve tarih metodolojisini birlikte hazmetmek ve nihayet alanla alakalı çok okumaktan geçmektedir. Bu vesileyle başta Mısır, Tunus, Cezayir ve Fas olmak üzere Arap ülkelerinde de bilhassa son yıllarda çok sayıda araştırmanın yapıldığına şahit olmaktayız. Ne var ki kemiyet açısından çok olsalar da bunların bir kısmında keyfiyet açısından ciddi eksikliklerin mevcut olduğu dikkatlerden kaçmamaktadır. Bugün maalesef İslam dünyası tarihin bir abartı ve övünme alanı değil, bugünü anlamak ve yarına daha sağlıklı hazırlanmak bakımından bir laboratuvar mahiyetinde olduğunu tam olarak idrak etmiş gözükmemektedir. Bu sebeple de bugün öznesi olamamaktan kaynaklanan yetersizlik ve eksikliğini Endülüs üzerinden abartılı anlatımlara giderek telafi etme yoluna tevessül edilebilmektedir. Evet, Endülüs tarihinin iftihar edilecek pek çok olay, olgu ve medeniyet hamlesi mevcut, ancak aynı tarihte ibretlik pek çok sahne de yok değil. Binaenaleyh madalyonun iki yüzünü görerek tarihe yaklaşmak en sağlıklı yol olacaktır. Bu noktada 7-8 yıl önce ülkemizde yaşanan bir tartışmaya değinmeden geçemeyeceğim. Bu tartışma tarihe ideolojik yaklaşımların ne kadar tahrif ve tahrip edici olduğunu göstermesi bakımından ibretliktir. Dediğim gibi, 7 veya 8 sene önce muhafazakar bir gazetenin köşe yazarlarından biri, Endülüs'ü metheden bir yazı kaleme aldı. Verdiği bazı örnekler doğru olmakla birlikte, diğer bazıları gerçeklerden uzak, dolayısıyla da hayal mahsulüydü. Bu yazıya karşı, çok satan merkez medya organlarından birinde, Fransızcadan yaptığı tercümelerle kamuoyunun yakından tanıdığı ve adının önünde Dr. da yazan bir akademisyen bir eleştiri yazısı yazdı. Eleştiri yazısında da bir önceki gibi hem doğru fikirler hem de hiç aslı olmayan, kaynaklarda asla tesadüf edilmeyen ancak, yukarıda bahsettim bazı Katolik ve milliyetçi tarihçilerin propaganda türünden cümleleri boca edilmişti. Hani al birini vur ötekine derler ya, aynen o türden iki yazı. Ben her iki yazıyı da eleştiren bir yazı kaleme aldım. Ancak başta atıfta bulunulan muhafazakar gazete olmak üzere diğer muhafazakar gazetelerde yazımı yayımlatma imkanı bulamadım. Telefonda Hocam size döneceğiz dediler, ama hiç dönmediler. Müslüman entelektüeller, özellikle de Arap olanlar arasında, Endülüs'ün kaybı nedeniyle nostaljiyle karışık bir hicran duygusunun hakim olduğu öteden beri bilinen ve müşahede edilen bir olgudur. Onlar, bu acı son için sorumlu ararken, Osmanlı'ya pay çıkarmayı da ihmal etmezler. Endülüs'ün zevale yaklaştığı süreçte Osmanlı'nın en güçlü Müslüman devlet olarak temayüz ettiğini, Endülüslüleri kurtarma imkanına sahipken böyle bir sorumluluğu üstlenmekten kaçındıklarını iddia ederler. Tabi bu tamamen şekli bazı tezahürler üzerinden dile getirilen bir iddiadır. Bu iddiada Osmanlı güçlü ise, her sorunu çözer, çözmeliydi mantığı hakimdir. İddiayı dile getiren entelektüellerin bir bölümü İslami duyarlılıklara sahip insanlardır, ancak onlar da tarihi olayları kendi şartları içinde değerlendirme becerisinden uzaktırlar. Bu sebeple sadece duygularını iddiaya dönüştürmüş olmaktadırlar. Bir diğer bölümü ise Arap milliyetçiliğinin tesiriyle Osmanlı ile hesaplaşma sadedinde bunu söylemektedirler. Birinci grup, duygusallıkla hareket ettikleri için mazur görülebilirler. Ancak ikinci gruptakiler, art niyetli ve tarih adına tarihi tahrip etmekle meşguldürler. Onlar bugün de Fransızların ve İngilizlerin çizdiği rotaya uygun olarak Osmanlı'yı işgalci, baskıcı, sömürgeci gibi nitelemelerle kötüleme yarışı içindedirler. Bir taraftan Osmanlı'yı Endülüs'e yardım etmemekle itham ederken diğer taraftan yıllardır Filistinlilere kan kusturan Siyonist Yahudi yöneticilerle gizli ya da açık flört eden müstebit kral ve veliahtlarına toz kondurmazlar. Hatta bunlardan bazıları, Hz. Peygamber'in Hayber'de Yahudilerden ele geçirdiği mallar için bugün tazminat ödenmeli diyecek kadar pusulasını şaşırmış vaziyettedirler. Osmanlı'ya dil uzatmakta beis görmeyen ulema taifesinden bir grup, bugünlerde Yahudilerle birlikte müşterek bir gelecek kurmanın ne kadar değerli olduğunun güzellemesini yapmakla meşguldürler. Yahudilerle elbette müşterek bir gelecek kurulabilir, komşuluk, iş ve arkadaşlık ilişkileri tesis edilebilir. Bunun temel şartı, İsrail yönetimin zulüm ve düşmanlıktan vazgeçmesi, kendi haddini ve sınırını bilmesi, bu zamana kadar yaptığı zulüm ve baskıları itiraf edip gereğini yapmasıdır. Böyle davranacak bir İsrail yönetimi ile Müslümanlar neden dostça bir arada yaşamasınlar? Arap entelektüellerin en azından bir bölümünün Endülüs konusunda Osmanlı'yı suçlamaları, İsrail konusunda yaşadıkları savrukluğun bir benzeridir. Osmanlı yardım etme imkanına kavuştuğu ilk günden itibaren Endülüs Müslümanları ile ilgilendi, yardımlarda bulundu. Endülüs Müslümanları ilk kez II. Bayezid dönemimde Osmanlı'dan yardım talebinde bulundu. Padişahın talimatı üzerine 1505'te Kemal Paşa emrindeki bir donanmayla Akdeniz'e açıldı ve İspanya kıyılarından belli sayıda bir Müslüman cemaatini Kuzey Afrika'ya taşıdı. Bu arada Barbaros ve diğer bazı Türk denizcileri de Müslümanların İspanya'dan taşınmasına katkıda bulundular. Kanuni döneminde Barbaros yine Padişah'ın görevlendirmesiyle 1543'te Endülüslüleri taşımak amacıyla donanmanın başında Ak Deniz'e açıldı. Bu arada Fransa ile İspanya'yı sıkıştırıp Müslümanların rahatlamasını sağlamak amacıyla ittifak arayışlarına girişildi. Fransızlar iki kez söz vermelerine rağmen sözlerine sadık kalmadılar. Daha sonra 1568-1571 arasında Gırnata Müslümanları son bir direniş ve diriliş hamlesi başlattılar. Osmanlı idarecileri bu isyana Cezayir Beylerbeyliği üzerinde hem silah hem de asker göndermek suretiyle destek verdi. Bu kapsamda gönderilen 40 gemilik bir donanma, maalesef, Meriyye önlerinde şiddetli fırtına nedeniyle dağıldı. Tarihçi Matias, İstanbul'a gelen Endülüs Müslümanlarının temsilcilerini dinledikten sonra 2000 asker ve 11 gemilik bir filonun yardım için gönderildiğini yazmaktadır. Netice itibariyle yapılan yardımlara rağmen, direnişçiler arasında çıkan ikilik nedeniyle söz konusu direniş başarılı olamadı. II. Selim Endülüslülerin dramını unutmadı. İspanya'ya hücum etmek için bir kez daha Fransa ile ittifak kurma arayışına girdi ancak olumlu cevap alamadı. Padişah III. Murad, o sırada Fas'a hükmetmekte olan Sadiler hanedanının başında bulunan II. Ahmed el-Mansur'u 300 gemi, 2 kara ordusu, atlar ve muhtelif yardımlarla desteklemek suretiyle Endülüs Müslümanlarına yardım etmesi için İspanya'ya girmeye teşvik ettiyse de bu teşebbüsten de bir sonuç elde edilemedi. Bu arada İspanyolların Kuzey Afrika'yı da Endülüs gibi istila ederek Hristiyanlaştırma teşebbüsleri Osmanlı sayesinde durdurulduğunu özellikle kaydetmemiz lazımdır. Bugün Kuzey Afrika Müslüman toprağı olarak kaldıysa bunun birinci sebebi, Osmanlı'nın bölge halkı için yaptığı fedakarlıklardır. Osmanlı Devleti sürgün edilen Endülüs Müslümanlarının sürüldükleri yerlerde iskan edilmeleri, ayaklarının üzerinde duracak hale gelmeleri için önemli tedbirler aldı. Bilhassa Kuzey Afrika'daki beylerbeylerine fermanlar gönderilerek Endülüslülerden bir süre vergi alınmaması, alimlerinin ve kalifiye elemanlarının istihdam edilmeleri sağlandı. İspanya'dan sürülen Endülüslüler bu gibi desteklerle Cezayir, Tunus, Trablusgarp, Belgrad, Selanik, İstanbul, Adana, Şam gibi yerlerde iskan edildiler. Bu arada İtalya, İngiltere, Fransa krallarına mektuplar yazılarak buralardaki Endülüslülerin sağ salim Osmanlı topraklarına göçmelerine yardımcı olmaları istendi. Şimdi bu yapılanlar ortada duruyorken, Osmanlı'nın Endülüs Müslümanlarıyla ilgilenmediği söylenebilir mi? Osmanlı Endülüs Müslümanlarıyla ilgilenmiş ve onlar yardım etmiştir, ancak yapılan bu yardımların dönemin şartları içerisinde arzulanan neticeyi temin etmediği malumdur. Arzulanan netice Endülüs Müslümanlarının kendi yurtlarında kalmaları idi. Ancak unutmamak lazımdır ki, Osmanlı o sırada bir taraftan Ak Deniz'de İspanya İmparatorluğu gibi Avrupa'nın XVI. yüzyıldaki en kuvvetli devletiyle mücadele etmekte diğer taraftan Doğu Avrupa'da varlığını pekiştirmekle meşgul bulunmaktaydı. Bu arada Safevilerin sürekli Osmanlı aleyhine faaliyetlerini ve bu kapsamda Batılı devletlerle Osmanlı karşıtı temaslarını da hatırda tutmak gerekir. Endülüs tecrübesinden alınabilecek önemli derslerden birisi, medeniyet mücadelesini siyasi rekabete kurban etmemektir. Endülüs Emevileri, Abbasilerin baskılarından kurtularak devletlerini kurmalarına ve devletlerini kurduktan sonra Abbasilerin kendilerine olan husumetleri devam etmesine rağmen, medeniyet ve kültür alanında Abbasiler döneminde Doğu'daki İslam merkezlerinde tezahür eden başarılardan yararlanmayı kompleksiz bir şekilde kabullenmişler, alıp kendi topraklarına taşımışlar ve kendilerine mal etmişlerdir. Sözgelimi, Endülüs Emevi Emiri II. Abdurrahman döneminde idari yapı yeniden şekillendirilirken Abbasi yönetim tarzı model olarak kabul edilmiştir. Bu yaklaşım aslında ilim Çin'de de olsa, gidip alınız sözünün fiiliyata geçirilmesinden başka bir şey değildir. Öte taraftan Endülüs, Batı'ya ait bir toprak parçasında Doğu'ya ait değerleri ve tecrübeleri temsil eden bir örnektir. Endülüs Müslümanları sahip oldukları bu değerler ve tecrübeyle, üstün bir gayret neticesinde çok yabancısı oldukları bir coğrafyayı vatanlaştırmak için çok yoğun bir çaba ortaya koymuşlar ve neticede burada göz kamaştırıcı bir medeniyet kurmaya muvaffak olmuşlardır. Bu başarının gerisinde, hiç şüphe yok ki, alın teri, bir diğer ifadeyle fikri ve kültürel cihad ruhu bulunmaktaydı. Doğu'nun birikimlerini Batı'ya taşımak pek çok Endülüslü ilim yolcusunun uzun yıllarına mal olmuştur. Yeni yurtlarında medeniyet meşalesini yükseltmek için bazıları çeyrek asırlık bir süreyi Mekke, Medine, Basra, Bağdat, Kufe, Şam, Kahire gibi ilim merkezlerinde dönemlerinin en ünlü alimlerinin derslerine katılmaya, ilmi araştırmalara adamışlardır. Bazıları ise aynı amaçlar uğrunda hayatlarını kaybetmişlerdir. İlim; bir, gerekli cehd gösterildiği, ikincisi ise kudreti olanlarca ilim adamları himaye edildiği takdirde gelişir ve serpilir. İlim adamlarının himayesi bağlamında mutlak işaret edilmesi gereken hususlardan biri, onların çalışmalarını, fikir ve düşüncelerini ortaya koymalarını mümkün kılacak bir özgürlük ortamını temin etmektir. Her toplumda olduğu gibi, Endülüs toplumunda da taklitçilik, özgür düşünceye zaman zaman takoz olmak istemiştir. Ancak bilinçli idarecilerin tutumları sayesinde onların fikri ve ilmi hayat üzerinde egemen olma, dolayısıyla da toplumu yavanlığa ve kuraklığa mahrum etme gayretleri akamete uğramıştır. Aksi halde, bugün Endülüs medeniyetinden söz etmemiz mümkün olmazdı. Yavan Selefi zihniyet günümüzde nasıl hakim olduğu topraklardaki düşünen beyinlere gulyabani muamelesi yapıp zihinleri fikren çoraklaştırıyorsa, Endülüs'ün aynı akıbeti yaşaması kaçınılmaz olurdu. Son olarak Endülüs, tarihe mal ettiği örnek bir arada yaşama modeliyle de dikkate değerdir. Tıpkı Anadolu toprakları gibi, her dilden ve dinden insanları, Allah'ın ayetleri kapsamında değerlendirerek kendi çatısı altında yaşatmayı beceren Endülüs topraklarında, Muhyiddinİbnu'l-Arabi, İbn Seb'in, İbn Hazm, İbn Rüşd, Musa b. Meymun gibi büyük isimlerin yetişmiş olması tesadüfi değildir. Eserlerinde Yahudileri ve Hristiyanları dinleri konusunda yaptıkları tahrifler sebebiyle çok sert bir dille eleştiren İbn Hazm'ın onların vatandaş olarak sahip oldukları hakları ölümüne savunması, Müslüman zihniyetindeki ötekiyle bir arada yaşama iradesini göstermesi bakımından son derece dikkati calibdir. Musa b. Meymun Ortaçağ Yahudi ilahiyatı ve felsefesinin en meşhur siması olarak bilinir. Ancak onun kendi fikriyatını İslami bir atmosfer içerisinde biçimlendirdiği de bir vakıadır. Örnekler çoğaltılabilir. Ancak bu kadarla iktifa etmek sözü israf etmemek için yeterlidir. Son olarak size belki de ilk soracağım soruyu sormak istiyorum muhterem hocam, geçenlerde Endülüs'le ilgili bir programa davet edilen Ömer Lekesiz ki beraber Endülüs'ü gezmek nasip olmuş sizlere, bir Endülüs aşığı olarak gözyaşları içinde oraları anlatmaya çalıştı. Hamdolsun Endülüs'e gitmek bize de nasip oldu. Ama sizin gibi Endülüs tarihine vakıf birisiyle gezmeyi çok isterdim doğrusu. Siz ilk Endülüs'e gittiğinizde o coğrafyayı, geride kalan mirası gördüğünüzde neler hissettiniz bu konuda okuyucularımıza neler söylersiniz? Endülüs'le ilk kez 1987 yılında doktoramı yaparken bir yıllığına o coğrafyaya gittiğimde tanıştım. Doğrusu çok karışık duygular yaşadığımı itiraf etmeliyim. Coğrafyanın güzelliği karşısında gerçekten büyülenmiş ve Müslüman hafızasına Endülüs'ün niçin Yitik/Kayıp Cennet şeklinde kazındığını o zaman idrak etmiştim. Ne var ki bir taraftan coğrafya beni büyülerken öbür taraftan bastığım her karış toprağın altında Müslüman şehitlerin, alimlerin, askerlerin kanlarının olduğunu bilmem üzüntümü katladı. Kurtuba Camii, Elhamra Sarayı, dağ başlarından tek başına ayakta durmak için direnen ve atnalı kemerleriyle bir Müslüman eseri olduğunu ilan eden kale kalıntılarını gördükçe hicranım daha da derinleşti. Bir zamanlar Müslüman aklının idari kapasitesinin ve estetik zarafetinin şahlandığı Elhamra Sarayı'nın şimdilerde İspanya için adeta bir banknot matbaası gibi kullanıldığını görünce neye niyet neye kısmet demeden edemedim. Kurtuba Camii'ni ziyaret ettiğimde tam merkezine bir ur gibi yerleştirilen katedrali görünce, çok şey yapmak istedim, ancak sadece hayıflanmakla yetindim. Escorial Kütüphanesi'ndeki Arapça kitapları görünce, kendimle onlar arasında özdeşlik kurdum, kendim gibi onları da garip hissettim. Bütün bu olumsuzlukların yaşanmasında Endülüs Müslümanlarının içine sürüklendiği tefrikayı ve bu tefrikanın hasıl ettiği maddi ve manevi güç kaybını hatırladım. Birlik ruhunun, Milli şairimiz Mehmet Akif'in deyişiyle sinelerde yüreklerin toplu atmasının vatan toprağını ve üzerindeki kutsalları muhafaza etmek için ne kadar önemli olduğunu bir kez daha idrak ettim. Günümüzde de İslam dünyasının, eğer mevcut aymazlığını devam ettirirse, maalesef kaçınılmaz olarak bir Endülüslüleşme süreciyle yüz yüze geleceği ihtimali zihnimi her zamankinden daha fazla kurcalamaya başladı. Mamafih gördüklerimde beni teselli eden yanlar da buldum. Mesela bir İspanyol babanın çocuklarıyla birlikte Kurtuba Camii'ni ziyaret ederken onlara bu Müslümanlara ait mükemmel bir eserdir. Fakat bizim Hristiyan atalarımızı bunun kıymetini bilemediler. Ortasına diktikleri katedralle orjinalliğine zara verdiler şeklindeki açıklaması, ortada olan yanlışı gören İspanyolların da bulunduğuna tanık olmamı sağladı ve içim rahatladı. Gırnata 'da girdiğim bir kitapçı dükkanında dükkan sahibi ateist bir gencin bizim halifelerimizin saraylarını görmeden buradan ayrılmayın. Onlar bize dünyanın nasıl cennete çevrileceğini öğrettiler demesi karşısında sevinçle karışık bir şaşkınlık yaşadım. Sevilla'daki Müslüman ustalar tarafından Hristiyan kral için Endülüs mimarisi örnek alınarak inşa edilen Alcazares'i ziyaretim esnasında yanımızda bulunan bir Amerikalı akademisyenin bu inanılmaz bir eser diyerek beğenisini en üst perdeden ifade etmesi, doğrusu göğsümü kabartmadı diyemem. Daha da önemlisi saydığım eserlerin kimi ziyaretçilerin İslam'la tanışmasına ve kucaklaşmasına vesile olduğunu öğrenmem, bugün kaybedilen cennetin aslına rücu etmesi için yeterli olmuyorsa da, en azından gelecek adına bir ümit kapısı aralamaktaydı. 1971 Reşadiye Tokat doğumlu yazar Lise ve Üniversiteyi İstanbul'da bitirdi. Kısa süre muhabirlik ve öğretmenlik yaptı. Bağcılar ve Bahçelievler Kültür Mdlüklerinde görev aldı. Pamuk Şekeri Çocuk Dergisi'nin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Edebistan Sitesi'nin söyleşi editörlüğünü bir süre sürdüren yazar İstanbul Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/recep-seyhan-la-soylesi", "text": "-Son hikaye kitabınız Azazil'in Kapısında'yı konuşmadan önce 2013 yılında yayımlanan İkinci öykü kitabınız Güneşin Doğduğu Yerde ile Eskader'in en iyi hikaye ödülünü almanızdan bahsedelim. Bu ödülün yazma motivasyonunuza bir katkısı oldu mu? -Her iki kitabın da malzemesi, hazırdı zaten. Sadece bu malzemeleri oturup işlemem gerekiyordu. Belki bu ödül, izleyen kitaba daha şevkle sarılmama vesile olmuş olabilir, onun dışında ödülle bu kitabın doğrudan bir alakası olmadı diyebilirim. -Geçtiğimiz yıl üçüncü hikaye kitabınız Azazil'in Kapısında yayımlandı. Bir önceki öykü kitabınızla bu kitabın arasında kısa bir süre var. Aradan az bir zaman geçmesine rağmen her biri bir kitap olabilecek bunca öyküyü nasıl biriktirdiniz. Bu öyküler ne kadarlık bir sürenin birikimi? -Öyküde bir fetret dönemi yaşadım maalesef. Başka vesilelerle de söyledim: Birinci kitaptan sonra epeyce uzun bir dönem ara vermek zorunda kaldım. Bürokrasiyle, maişetle ilgili yakama yapışan ve beni bırakmayan sebepler oldu. Sözgelimi ailece 28 Şubat zulmüne uğradık. Bunlar benim hikaye sanatına olan tutkumu yok etmese de eylemsel olarak işlerimi sekteye uğrattı. Bu fetret dönemi sürecinde hikaye yazamasam da sürekli notlar, anekdotlar aldım. Bu notları ilerde işlemek suretiyle aldım elbette. Tabiri caiz ise 'tipi dindikten sonra' bu malzemeleri işlemek benim için zor olmadı. Çünkü zihnimde bu hikayeleri hep gezdirmiştim. -Hikayelerinizdeki hakikati arayış meseleleri sizi doğu hikayeciliğine yaklaştırırken kurmacanızdaki titizlik ve postmodern unsurlar modern bir öykücü olduğunuz izlenimi veriyor. Ben şahsen geleneksel hikayeyle modern öyküyü sentezleyen bir yazar olduğunuzu düşünüyorum. Peki, sizin için öykü ve hikaye ayrımı çok keskin midir? -Hece dergisinin 70. Sayısında bu soruya cevap sadedinde hacimli bir yazı yazmıştım. O yazıya atfen söylersek, öykü ve hikayenin aynı şey olduğunu düşünmüyorum. Hikaye ile öykü arasındaki en önemli fark, tarafların gerçekle ilişkilerinde ortaya çıkar. Mesela hikaye, kişilerin gerçekle ilişkisine daha fazla sadıktır, gerçek, anlatının daha fazla içindedir. Başka deyişle hikayenin gerçek olandan kotarıldığını, öykünün ise kendine mahsus bir gerçeği bulunduğunu ve olaydan nerededeyse tümüyle uzak bulunduğunu söyleyebiliriz. Bir öyküde hikaye bulunamaz mı? Elbette bulunabilir. Mesela bir öyküde bir kişinin altı çizildiyse, o öyküde o kişinin hikayesi okuyucuya yansımalıdır. Hikaye, hayata biraz daha bütüncül bakar ve bizdeki nakil geleneğinin modern hikayedeki karşılığına tekabül eder. Denilebilir ki hikaye olay a daha yatkın durur. Ayrıca hikayede insan varlığının da bütüncül boyutları söz konusudur. Öyküde ise daha çok anlar, durumlar; bir insanın iç yaşantısı, hayatın ve duyguların sıcak kaynaşması ile elde edilen veriler vardır. Öte yanda hikayede olay örgüsü dediğimiz olayın veya durumun hiyerarşik diziminde kusursuzluk aranır. Öykü, bütün bu konularda daha serazattır, daha özgürdür. Öykü kendi gerçeğini ve kendi disiplinini kendisi kurar. En önemli fark da buradadır. Son yıllarda öykü, daha da sıçrayarak gerçeğin karşısında dans etmektedir. Hikayede de öyküde de kurmaca ve inşa unsuru ortaktır, temel fark işleyiştedir, metinlerin dokunuşundadır. -Belli bir tür içerisinde kalmaya özen gösteriyor musunuz? Yazmadan önce her şeyi belirleyip mi yazarsınız? -Yazacağım metnin hacmini, boyutlarını, fragmanlarını, nereye varacağını ve nerede duracağını önceden belirlemem. Ancak kitaba adını veren Azazil'in Kapısında hikayesini hariç tutmam gerekiyor. O hikayeyi yazmadan önce öykünün boyutları kafamda oturmuş durumdaydı. -Azazil'in Kapısında on öyküden oluşuyor. İlk olarak kitaba ismini veren öyküden bahsedelim. Bir önceki kitabınızda Kadınge adlı hikayeyle belgesel öykü denebilecek bir tür denediniz. Necip Fazıl'ın gençlik dönemini anlattığınız Azazil'in Kapısında için de belgesel öykü diyebilir miyiz? -Kesinlikle. Zaten yazarken de öyle düşündüm ve o çerçevede yazdım. Ancak o öykünün tahminen yüzde otuz civarı kurmacadır, yüzde yetmişlik bir bölümü ise gerçek olaylara dayanıyor. -Peki, neydi size Necip Fazıl'ın öyküsünü yazdıran sebepler? -Necip Fazıl'ın Paris akşamları öteden beri ilgimi çekmiştir. Fakat bunu bir hikayeye dönüştürmeyi de hiç düşünmemiştim doğrusu. Bu hikaye, Beşir Ayvazoğlu'nun Türk Edebiyatı dergisinin 2012 Mayıs sayısını Necip Fazıl özel sayısı olarak düşündüklerini ve benden bir yazı beklediğini söylediğinde oluştu. Kendisine Beşir Bey bu ara hikayeye yoğunlaştım, bu demi her zaman yakalayamam, bu demi yakalamışken ben hikaye yazayım, benden yazı bekleme dedim. Beşir Bey de o zaman hikaye yaz dedi. Nasıl yani, Necip Fazıl hakkında mı? dedim; Neden olmasın? dedi. Oradan çıktım, yolda aklıma Paris akşamları geldi. Orada muhteşem bir hikaye olduğunu düşündüm. Bunu yazabilirim, dedim kendime. Böylece eve dönünceye kadar zihnimde hikayenin atmosferi oluştu. Hazırlık aşamasına girdim ve Necip Fazıl'ın üç kitabını yeniden okudum. Bunlar, Bab-ı Ali, O ve Ben ve Cinnet Mustatili. Bu hikayeyi yazarken öyle bir dil bulmalıydım ki bu dil kahramanın muhteşem dil hazinesi ve üslubuyla da uyumlu olmalıydı. Tanpınar'ın tabiriyle kahramanın postuna girebilmeliyim dedim kendime. Tabii bu, riskli de bir şeydi. Hata yapma durumunda ciddi bir sorumluluğu vardı, bu nedenle çok dikkatliydim yazarken. Düşüşleri de yükselişleri de çok asil olan bir adamı anlatmakta olduğumun bilincinde olarak yazdım bu hikayeyi. Hikayeyi bitirip de Beşir Bey'e getirdiğim zaman hikaye neredeyse on daktilo sayfasıydı ve Beşir Bey'e Dergide bir hayli sayfayı işgal eder, yayınlanamazsa saygıyla karşılarım dedim. Ertesi hafta gittiğimde Beşir Bey Muhteşem olmuş hikaye, bunu yayınlayacağım dedi. Bu hikayeyle ilgili iki şerh düşmek isterim. Hikayede kahramanın kendi ifadeleri de geçer yer yer ve bunları ilk kullanımda mutlaka tek tırnağa aldım; ama ikinci kullanımlarda artık buna gerek görmedim. Mesela 'beynimin trafoları', 'beni bekleyen bir karanlık', 'kaynayan kazanlar' gibi... Yine mesela yürek kızı, kahramanın adlandırmasıdır. Hatta başlangıçta hikayenin adını Yürek Kızı koymak istedim fakat ifade bana ait olmadığı için vazgeçtim... Bu hikaye önce anlaşılmadı. Necip Fazıl sanki diyenler oldu en çok. Bu hikayeden Necip Fazıl adına programlar yapan, etkinlikler düzenleyen özel veya tüzel kurumların da haberi olmadı. Vakt-i merhunu var zahir, zamanı gelince anlaşılır. -Sesleri Delen Bir Ses adlı öykü bir devam öyküsü bildiğim kadarıyla. Kadınge öykünüzü devam ettiriyorsunuz. Bunu Azazil'in Kapısında veya başka öykülerde de görecek miyiz? Bu kitapta bitmeyen bir hikayeniz var mı? -Sesleri Delen Bir Ses, Kadınge'nin devamı olarak düşünülmedi. Evet, orada Kadınge tekrar sahneye çıkıyor. Bu kitapta ucu açık olsa da yeni bir hikayeye kapı açmak anlamına bitmeyen bir öykü yok. Devamını yazmak gibi bir düşüncem de yok hiçbiri için. -Öykülerinize seçtiğiniz isimler oldukça dikkat çekici. Azazil'in Kapısında, Hunfes'in Topakları ilk aklıma gelenler... Bu isimler hikayenin başında mı oluşuyor genelde -İsimler, hikayeleri yazdıktan sonra çıktı. Azazil'in Kapısında hikayesinin adı ilk önce Yürek Kızı, sonra Paris Akşamları oldu; ama hikaye bitince o da değişti. Keza Hunfes'in Topakları da başlangıçta sadece Hunfes idi. Baktım ki, Hunfes denen bir böcek imgesinin etrafında dönüyor hikaye. E, onun topakları da var... Uzatmayalım, hikayelerime en başta geçici isimler koyarım mutlaka; ama bittikten sonra hikaye ismini kendisi bulur. -Hikayelerin hemen hepsinde sembolik anlatımlar var. Okurun dikkatle okuması gerekir dediğiniz öyküler var mı? Okura bu anlamda okuma ipuçları verebilir misiniz? -Sesleri Delen Bir Ses hikayesi ile Çakı ve Sarmal hikayesinin çok dikkatli okunması gerekir sanıyorum; aksi halde bazı bağlantılar anlaşılmayabilir. -Kapı Sesi, merhum babanıza ithaf ettiğiniz Çakı ve Defter hikayelerinde hep bir baba oğul ilişkisi üzerinde duruyorsunuz. Bu hikayelerde oğullar geç kalır hep mottosu var. Oğullar kıymet bilmemiş, babalarsa hep kırgın ve kızgın. Hikayelerdeki bu benzerlikler ister istemez babanızla ilişkinizi düşündürüyor. -Düşündürmesi normal ama o hikaye, yazarın değil anlatıcının yaşadığı bir hikaye; yani tümüyle kurmaca. Hikayenin neresindesiniz, diyorsanız: Yazdığım bir hikayenin illa bir yerinde olmam gerekmiyor ama baba oğul ilişkileri her zaman ilgi alanımda olmuştur. Azazil'in Kapısında öyküsünde bile bir baba oğul ilişkisi var bakıldığında. Benim babamla ilişkilerim hiçbir zaman Çakı hikayesindeki asi genç gibi olmadı. Son yirmi yılında babamla arkadaş gibiydik ve birbirimizi çok seviyorduk. Tam anlamıyla aşkla ifade edebilirim bunu hatta. Yollarımı gözlerdi... Şu var: Babam ümmi fakat arif bir insandı ve bana sevgisini 45 yaşına kadar gösteremedi. Bana yürekten oğlum diye seslenemedi babam. Bu ataerkil aile yapımızla, büyük ve geçmişten tevarüs eden birlik aile yapısıyla ilgili bir durumdu; yoksa bunun babamın bana sevgisizliğinden dolayı olmadığının ta o zaman farkındaydım. Kitaptaki bu hikayeler, baba özlemimin sanatın diliyle ifadesi olarak algılanırsa bu hoşuma gider doğrusu. Şu var ki Çakı hikayesinde uyuşan tek gerçek; babamın da oradaki baba gibi çakılarına düşkün oluşu, eşyasıyla özdeşleşmiş olması, çevresinde sevilen baba adam oluşu idi. Çakı'daki fragmanların yani kahramanın maceralarına gelince: O gencin benimle ortak hiçbir yanı yok; bunların çoğunu ya şahsen gözlemledim; ya tanık oldum veya duydum. Yani tümüyle de hayalimde geliştirdiğim şeyler değildir o ilişkiler. -Hikayelerinizde nesnelerin ayrı bir ruhu var sanki. Nesneler öykülerinize isim olacak kadar öne çıkıyor sizin öykülerinizde. Defter, Çakı gibi... Aynı şekilde Benim Oyuncaklarım adlı hikayede yine eşya üzerinden bir metafor kurmuşsunuz. Oyuncaklarla ünsiyet kurmaktan bahsediyorsunuz. Kısacası eşyanın ruhuna, eşya ve insan arasındaki ilişkilere dair çok hassas gözlemleriniz var. Eşyanın insandan daha uzun süre yaşıyor olması mıdır sizi nesnelerin ruhuna yakınlaştıran? Bir yerde ben ölsem bile oyuncaklarım yaşar, diye mi düşünüyordum, bilmiyorum. diyorsunuz çünkü. -Öncelikle o cümleyi ben demiyorum, kahraman diyor tabi... Sonra, bu sorunun cevabını inanın tam bilmiyorum. Bildiğim şu: Eşyaların insanlardan daha kıymetli olduklarını düşünmedim hiç. Bunu böyle algılayanlar hiç şüphesiz vardır. İnsanların, eşyanın eşya olduğunu unutmaları ve onu tahkir etmeleri beni hep düşündürmüştür. Yalnız bu tahkir bizce iki boyutlu: Eşyaya eşyaüstü bir paye vermek de onu aşağılamaktır en azından yerinden etmektir. Tahkirin ikinci boyutunda ise eşyayı insanlardan yalıtarak yalnızlaştırmak ve onu tekdüze algılamak var. Bana göre her iki tutum da eşyaya zulümdür. Eşyanın insanlarla ilişkilerinin insanların onlarla ilişkilerinden çok farklı olduğunu tam da bu sebeple düşünmüyorum. Eşyalar bizimle anlam kazanıyor, bizim ruhumuz onlara giydiriliyor, bizimle sıcaklık kazanıyorlar; daha önemlisi bizimle varlık kazanıyorlar. Uzun süre evi terk ettiğiniz zaman döndüğünüzde evin sizi son derece resmi karşıladığını görürsünüz çünkü eşyalar onları terk ettiğiniz hissine kapılmışlar ve size küsmüşlerdir. O eşyaların sizinle barışması için o evde onlarla en az 48 saat belki bir hafta vakit geçirmeniz gerekir artık. İçinde kimse yaşamayan dayalı döşeli bir ev sizde bir duygu uyandırmaz mesela; eski evlerdeki sıcaklık bundan dolayı çok farklıdır. Eşyaların zaman içinde sahibiyle özdeş hale gelmesinin sebebi belki de budur. -Tuzsuz Adam adlı öyküdeki Kamran Yekta Bey çok farklı bir tip. Bu karakter nasıl ortaya çıktı? -Gözlemelerimden bir harmandır Kamran Yekta Bey. Bu hikayeyi yazarken aykırı bir adamı anlatma fikriyle yola çıktım. Toplumun çok içinde fakat toplum tarafından gizlice dışarıda tutulan bir insanı yazmalıyım diye düşündüm. Toplumun ta içinde fakat toplumun kendisini içselleştirdiği de pek söylenemeyen bir insan Kamran Yekta Bey. Tek taraflı aşık diyelim bu tiplere. Nesli azalmış insanlardan biri olarak düşündüm ben onu. Ulaştığı çağın insanlarıyla birebir örtüşmeyen değer yargılarına sahip biri. E, bu da bir çatışma konusudur. Biz, geçmiş yüzyılın insanlarını görmüş bir nesiliz. Yirminci yüzyılda doğsak da on dokuzuncu yüzyılın değer yargılarını, yaşam tarzını kesintiye uğramaksızın gördük. Benim çocukluk çağımdaki eşyalar 500 yıl önce de öyleydi, bundan eminim. Bin yıl önce de aynıydı hatta. Bin yıl önce de kağnı vardı, atlarla katırlarla çekiliyordu yükler, oraklar, tırpanlar kullanılıyordu. Bu anlamda eşya insan ilişkilerinde de çok çabuk bir değişim ve dönüşüm, yer yer kırılma yaşadık son dönemlere gelindiğinde. Bu hikaye ile ilgili önemli bir ayrıntı: Tuzsuz Adam'da zaman çok farklıdır ve benim bunu burada belirtmem çok uygun olmaz. -Hikayelerinizin hemen hepsinde fark ettiğim anlatıcılarınızın nefs-ruh, madde-mana gibi ikilemlerde salınışları... İnsanın bu iyiliğe ve kötülüğe yetenekli çatışmalı ruh halinde hep iyiden yana duruşunuzu hissediyoruz. Vaaz etmeyen bir dilde yazıyor olsanız da hikayelerinizin sonunda bir mesaj verme kaygısı taşır mısınız? -Hikayeleri yazarken mesaj kaygısıyla yazmam hiçbir zaman ve bunun öne çıkmasını da istemem. Buna rağmen hikayelerin dokusu kendi içerisinden böyle bir şeye zımnen işaret ediyorsa ona da sesimi çıkarmam. Bu bağlamda şunu söylemek isterim: Mesaj demeyelim de hikmet kavramıyla ve onun çağımıza düşen gölgesiyle ilgiliyim. -Hunfes'in Topakları adlı hikayede yeni nesile dair eleştirel bakışınız dikkatimi çekti. Telefonlarından başka bir yere bakmayan, selfie çekmek derdindeki içi boş gençliğin hallerini betimliyorsunuz. Bugünün gençlerinin en büyük hastalığı sizce ne? -Genelleme yapmak çok yanlış olur fakat gençliğin küçümsenemeyecek bir bölüğü, beynini elindeki aygıtlara aktarmış gibi bir izlenim veriyor. Yukarıda değindiğim eşyayı tahkir burada da söz konusu. Eşyayla ilişkilerinde yer değişikliği yaşayan bir gençlik var maalesef ve ciddiye alınması gereken bir problem bu bizce. Konunun sanata yansımaması düşünülemezdi. - Aynı hikayede Adem'in kalbiyle arasını açan başka biri olma ve zenginleşme hırsının onu nasıl bitirdiğine tanık oluyoruz. Adem'in durumunu Hunfes adlı böceğe benzetiyorsunuz. İlginç bir benzetme değil mi? -Adem'in eşyaya yatırımı insan varlığını örseleyecek ve öteleyecek düzeydedir. Görüntü bu olunca eşya çok enteresan bir paye kazanıyor. Hunfes denilen o hayvanın hikayesi orada hikaye içinde hikaye olarak verildiği için ayrıntıya burada girmeyelim. Unutmayalım ki o bir hayvandır ve onda hacim ve boyut algısı yoktur. Bu durum insanların eşya ile ilişkilerine uyarlanırsa ortaya ilginç bir durum çıkar. Burada duralım ve o ilginç durum veya durumların ne olduğunu yani hikayenin nasıl algılandığını okuyucuya bırakalım. -Sarmal adlı öyküde kızını aramaya çıkan annenin yaşadıklarında şehir umutları çalan Birbirine kilometrelerce uzakta yan yana yürüyen insanları mekanı olarak resmediliyor. Nedir şehir'in insandan götürdükleri? -Şehir veriyor ama ağır bedeller de ödetiyor. Her şeyden önce insanın insani güzelliğini alıyor şehir. Yapaylıklar şehirde kurumsallaşmış durumda. Ben duygusunu heykelleştirip enaniyetin burcuna 'ene'yi bayrak olarak diken bir yapılanma var şehirde. Sokaklar, binalar, her şey ona göre düzenlenmiş. Bütün bunlar okuyan, yazan ve düşünen herkesi rahatsız eden şeylerdir. -Şehrin, kendisini asla kabul edemeyeceği bir kadın var o hikayede. Şehire kızını aramaya gelmiş fakat şehrin onu içine alması mümkün görünmüyor. Ayrıca bu hikayedeki sahtekar insan tipi Şücaeddin'in şehrin adamı olduğu akla gelebilir. Bundan emin değilim. Değilim çünkü şehire köyden gelmiş biridir Şücaeddin. Şehir, Şücadddin'leri kendi içinde bulmazsa bile ithal edecek konuma da güce de sahiptir. Gerçek şu ki Şücaeddin gibi adamlar yaygın ve saygın bir tiptir toplumda. Bu bir trajedidir evet. Trajik kavramını, iki seçilemez arasından birini seçmek zorunda kalmak olarak tanımlarsak orada yaşanan bir trajedidir. Bir tarafta Şücaeddinler var diğer tarafta yine onun bir benzeri. Seçilemez olanların bize alternatif olarak sunulduğu ikilemlerle, üçlemlerle karşı karşıyasınız şehirde... O kahraman da bir anda kendisini böyle bir ortamın içinde buluyor. -Benim de görüşüm olmakla birlikte, birçok kişiden duyduğum şey dilinizin Cengiz Aytmatov'a benzediği. Sizin anlatıcı olarak seçtiğiniz karakterlerde de Atymatov'un hikayelerinde hissedilen insan sevgisi, yüce gönüllülük dikkat çekiyor. Bu benzerlik hakkında ne dersiniz? -Cengiz Aytmatov çok sevdiğim bir yazar. O kadar sevdiğim bir yazar ki kalktım buradan Kırgızistan'a gittim mezarını ziyaret edebilmek için. Kendi ülkesini, kendi coğrafyasını, insanının -başka coğrafyalarca- bilinmezlerini çok güzel ortaya koyan bir yazar. Yerellik içindeki evrenselliği yine yerel bir coğrafyadan seslenerek ileten ve onu dünyaya ulaştıran evrensel bir sestir Aytmatov. Kimse, Aytmatov'un hikayelerini Kırgızistan'ın falan şehrinin hikayesi olarak görmüyor artık. Örneğin Mankurt hikayesini dünyaya mal etmiştir Aytmatov. Evrensel bir temadır artık o. Bunları başaran bir yazara benzetilmek herhalde her yazarın hoşuna gider ama ben yine de kendim olmak isterim. -Folklorik kültürü ustaca işlediğinizi görüyoruz. Öykülerinizdeki sahicilik biraz da buradan geliyor gibi... -Ben folklorik kültür ile ifade etmeye çalıştığımız kültürel değerlerin, motiflerin içinde yaşadım. Bunları kulaktan duyarak değil, yaşayarak ve görerek içselleştirdim. Dolayısıyla bu folklorik unsurlar benim hikaye dünyamı biçimlendirdi, dokudu diyebilirim. Eğer hikayede işaretlenmiş bir yerimiz varsa bu yerin onuru veya gururu bana değil içinden geldiğim bu değerlere gider. -Uğunmak, benirlemek, evselemek, kağşamak gibi birçoğumuzun duymadığı sözcükleri hikayelerinizde hiç de garipsenmeyecek bir şekilde yediriyorsunuz. Bundan Osmanlıcayı iyi derecede biliyor olmanızın etkisi fazla tabii ki. Şahsen lügatime eserlerinizden birçok sözcük katmış biri olarak teşekkür ediyorum size. Peki, bugünkü yazarların sözcük dağarcıkları hakkında ne düşünüyorsunuz? Size hiç duymadığınız kelimeler öğreten bir eser okudunuz mu son zamanlarda? -Bu kelimeler Osmanlı Türkçesinden kelimeler değil. Kullandığım kelimeler, Anadolu'da yaşayan öz Türkçe kelimeler. Bu kavram sabıkalı ve yıpranmış bulunuyorsa ben özbeöz Türkçe kelimeler diyeyim haydi. Yaşayan Türkçemize bu kelimelerin girmesini arzu ediyorum ve bu kelimeleri bilinçli kullanıyorum. Bu, bir dayatma olarak algılanmamalı; teklif olarak algılanmalı. Okuduğum yazarlardan bazen benim de hiç duymadığım kelimeler çıkabiliyor. Mesela İhsan Oktay Anar'ı okurken karşılaştığım yeni kelimeler oluyor. Rasim Özdöneren'i özenle okurum; bazen onun eserlerinde de duymadığım kelimelerle karşılaşabiliyorum. Sorunun diğer kısmı ile ilgili bir şey demek istemem; bunu okuyucu belirlemelidir derim. -Öykülerinizde gülümseten yerler var. Ama bana göre birçoğunun esas mayası hüzün. Peki insana dair en temel duygu nedir desek? -İç hüzün evet. Bende hiç eksilmeyen ve sürekli yenilenen bir duygudur bu. Fakat bu mutsuzluk anlamında algılanmamalı. Bir şeyi, ne bileyim eşyayı yerinde görememekten kaynaklanan duygudur iç hüzün. Eskiler adaleti eşyayı yerine koymaktır diye tarif etmişler. Hüzün her halde adaleti aramakla da ilgili. Hüzün belki de kendini bulunduğun yere ait hissetmemektir. -Son olarak bir sonraki hikaye kitabınıza kavuşmaya ne kadar kaldı diye soralım? -İki hikaye daha yazarsam dördüncü kitap hazır. Bu yıl içerisinde, büyük ihtimalle Eylül-Ekim aylarında yayımlanabilir. Kafamda bir de bir roman var ama önümüzdeki kitap çıkmadan başına oturamam sanıyorum."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/recep-seyhan-la-soylesi-1", "text": "Recep Seyhan öyküleri, tematik açıdan Anadolu diline ve yaşantısına yaslanır. Anadolu yaşamını tatmış, Anadolu kültürünü anlatan hikayeler dinlemiş birine, Seyhan'ın öyküleri tandırda pişmiş sıcak bir ekmek gibi gelir. Anadolu yaşamını tatmamış biri, Seyhan'ın öykülerinden kopabilir. Anadolu söyleyişleri ve deyişlerini sıkça kullanması, bunlara aşina olanın dimağına bir lezzet bırakırken, yabancı kalan biri için öykünün ahengini bozan bir unsurmuş gibi durabilir. Çocukluk izlenimleri, bir öykücünün yanından ayırmadığı bir kitap, göğsünün üzerinde taşıdığı bir mendil gibidir. Seyhan'ın öyküleri boyunca, çocukluk izlenimlerinden tatlı-acı terennümler dinleriz. Zor anlarda, insanın içinde bir mücadele başlar. İyi ses ve kötü sesin volümleri şiddetlendikçe insanda bir şaşkınlık hali belirir. Seyhan, bu hali öykülemede oldukça başarılıdır. İnsanın yüzleşmekten kaçındığı şeyleri öykülemeye özen göstermiştir. Seyhan ile öykülerine ve öykünün son dönemdeki dil ve anlatımına dair bir söyleşi gerçekleştirdik. O cümlelerin hemen hemen aynısını bizimle yapılan başka bir söyleşide ifade etmiştik. Doğrudur, bende de oluyor bunlar. Öykü yazmak için oturmam. Öykünün parçaları ya da anekdotları daha önce not alınmıştır. Bu, kendi başına anlamı tümlenmemiş sözcükler de olabilir parça cümleler de... O notlar, kafamda büyüyerek bir forma bürünür, sonra zihnimdeki oluşumlarla eldeki notlar kendiliğinden birleşerek çatıyı inşa ederler ve bana öykünün yazılma zamanının geldiğini duyururlar. Bu bir sestir sanki. O sese uyar ve o zaman otururum. Yazmaya başlayınca öykünün istikametinde değişiklikler yaşanabilir. Genç öykücülerden okuduğumuz metinler böyle bir algı doğurmuyor. İstisnalar olabilir. Bu ürünler okunmadan da elbette öykü yazılabilir ama bir şeyler eksik kalır. Genç yazarlar, anlatım geleneğimizi keşfetmelidirler. Geleneği önemsiyorum. Bendeniz, bu mülahazalarla, geçtiğimiz yıl sonuna doğru bu havuza bir damla su daha ilave ederek Hatem Tayi Hikayeleri'ni yayımladım. Gelenekten yararlanmak, oradaki anlatımın aynıyla sürdürülmesi anlamına gelmiyor; buna gerek de yok, doğru da olmaz zaten. Tahkiye geleneğinden beslenmekten; bu geleneği modern anlatım imkanlarından yararlanarak farklı bir düzleme taşımayı anlıyorum. Bu konuda başarılı yazarlar var. Mustafa Kutlu, tahkiye geleneğinden beslendiğini eserlerinde somutlaştıran bir yazar. İlk elde, bu gelenekten beslenen ve modern; hatta postmodern anlatım imkanlarını başarılı biçimde kullanarak yeni formlara ulaşan İhsan Oktay Anar, Hasan Ali Toptaş, Cemil Kavukçu, Hüseyin Su, Mustafa Çiftçi gibi yazarları anabilirim. Çocukluk dönemi, yazarların/şairlerin/öykücülerin en temel besin kaynağı. Çocukluğunuzda yaşadığınız bir şey, bir öykünüze konu olduğunda bir sonraki öyküleriniz için de bir esinlenme kaynağı olabiliyor mu tekrar? Bu soruya cevabınız, öykücünün an'lara bakışına dair bir fikir verir diye düşünüyorum. Genelde yazı, özelde kuramsal metinler bir dil faaliyetidir. Dil çalışmalarının içinde hayal, düş, gerçek, gerçeklik, var oluş gibi ontolojik ve metafizik alanlar vardır. Ontoloji ve metafizik kavramları felsefenin de ilgi alanındadır. Filozoflar, felsefe yaparken hep dili kullandılar. Dil felsefesi tam da buradan doğdu. Demek ki dilin felsefe ile sıkı akrabalığı var. Dil düşüncenin hammaddesidir. Dili tanımak bir bakıma düşünceyi yani insanı tanımaktır. İnsanı tanımak; psikolojiyi ve felsefeyi bilmekten geçiyor. Kuramsal metinlerle meşgul olan bir yazarın bu disiplinleri bilmesi beklenir. Daha somutlaştırmam gerekirse; buna Bahtiyar Aslan'dan şu cümleyi örnek vermiştim: Ne tuhaf! Senin geleceğini söyleyeni, gelmeyerek sürekli doğruluyorsun. Şimdi bu cümlede görünürde bir anlam çelişkisi var. Oysa gerçek böyle değil. Bunu orada anlattım. Yazar, bir cümleye koca bir dünyayı sığdırıyor. Bu, bize, o hikayecinin bir dil felsefesine sahip olduğunu ve dilin anlam alanlarına vakıf olduğunu düşündürüyor. Dil felsefesi; dilin köklerini, anlam katmanlarını, işlevlerini, bilişsel niteliklerini, dil ile gerçeklik arasındaki ilişkileri sorgulayan felsefe etkinliğidir. Anlambilim, göstergebilim, yapıbilim, sözdizimi, gibi disiplinler, dil felsefesinin içinde yer alan disiplinlerdir. Aristoteles-Platon tartışmalarından bugüne dil felsefesi üzerine kafa yoran Steven A. Pinker, Wilhelm von Humboldt, Ferdinand de Saussure dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır diyen Wittgenstein, Roman Jakobson; Amerika'nın asi çocuğu Noam Chomsky gibi dilbilimciler aynı zamanda filozof kimliği de olan adamlardır. Jean F. Lyotard, G. Vattimo, J. Derrida; M. Foucault, R. G. Barthes gibi Postmodernizm'de adı geçen öncülerin dil üzerine görüşleri de bir tür dil felsefesidir. Coğrafyamızda akan kan ve gözyaşı yazılıyor; Selvigül K. Şahin ve Cemal Şakar yazdılar. Bizim ikinci kitapta bir öykümüzde Racel Corrie'nin hikayesi işlenmişti. Siyasi boyutu olan meselelere gelince; bu meseleler sanat serlerine sıcağı sıcağına yeterince yansımaz; yansısa da bu çok sağlıklı olmaz kanaatindeyim. Bunun iki sebebi olabilir: Toplumu derinden etkileyen olayların sosyal yapının kılcal damarlarına inmesinin zaman alması; olayın sıcaklığının sanatçının bakışında yanılsamalara sebep olma ihtimali... Şahsen ben bu mülahazalarla bir 15 Temmuz öyküsü yazmazdım; ama o öykünün ilginç bir tarihi var: Öykü 15 Temmuz'dan önce Dağ Öyküleri başlığı altında faklı bir formatta ve farklı bir dille yazılmış ve demlenmeye alınmıştı; yani orada güneşe hasret kalan bir ülke ve orada, uzaklarda bir yerlerde ara sıra göründüğü rivayet edilen güneşi, bir yolunu bulup pazarlayan bir adam zaten var idi. Derken 15 Temmuz olayı oldu. Baktım; öyküde yaşanan bun; güneşi pazarlayan ve koca bir ülkeyi neredeyse ipotek eden adam tam da 15 Temmuz'daki faile denk düşüyor. Bunun üzerine öykünün ana çatısını ve dilini hiç değiştirmeden sadece ekleme veya çıkarmalarla yeniden düzenledim ve öykünün kitaptaki hali ortaya çıktı. Yani 15 Temmuz geldi öyküyü giyindi. Anlatı; yapısı, kuruluşu ve teması itibariyle öyküye benzeyen ancak bir öyküde bulunması gereken özellikleri tam da taşımayan anlatımlar için kullanılan bir adlandırma. Başka ifadeyle kendisine bir ad bulmakta sıkıntı yaşayan; hatta türler içinde kendisine bir yer arayan anlatım. Anlık duyguların ve o sırada zihne üşüşen çağrışımların kotarılması ile doğaçlama bir şekilde oluşuyor genelde... Bu tür metinler, talihsiz metinlerdir; sıcak ev ortamından uzakta, otel köşelerinde yalnızlık çeken duygu dolu adamlar vardır hani, onlara benziyor bu metinler. Anlatı türü diye somutlaşmış bir tür oluştu mu bilmiyorum ama Tezer Özlü gibi velut yazarların başarılı anlatı örnekleri var. Tahsin Yücel, temelinde söz bulunan her bildirişimin bir anlatı sayılabileceği görüşündedir. Mahir Ünlü de anlatıyı sanatsal nitelikli düz yazı olarak görüyor. Kısaca anlatı metinleri doğrudan üslupla ilgili ve hafife alınacak metinler değil. Bu güzel söyleşi için teşekkür ederim. İskenderun'da doğdu. Kahramanmaraşlı. Hece Öykü, İtibar, Yedi İklim, Türk Dili dergilerinde öykü ve deneme yazdı. Milli Gazete, Dünya Bizim ve Edebistan isimli kültür sanat sitelerinde, kitap incelemeleri ve söyleşiler yaptı. Nuri Pakdil'in Tiyatrolarında Vicdan isimli yüksek lisans tezini hazırladı."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/regaib-albayrak-ile-soylesi", "text": "-Uzun zamandır öykü yazıyorsunuz. Halihazırda Aşkar dergisinin öykü editörlüğüne devam etmektesiniz. Adana'da doğup büyüdünüz, Sivas'ta yaşıyorsunuz. Şimdilerde Ankara'dasınız... Nasıl gidiyor? Hayat, edebiyat... Çok şükür diyerek başlayalım söze. Yüksek lisans tezim, dergiye gelen eserler, dersler, çeviriler, makaleler, dil sınavı... İnsan bazen bir kargaşanın içerisinde bulabiliyor kendini. Bu kargaşanın içerisinde okumaya ve yazmaya devam etme gayreti gösteriyorum. Evet, artık Ankara'da yaşıyorum. Güzelim Sivas'tan ayrılıyorum; yeni bir ortam, yeni bir şehir, yeni bir düzen ve yeni bir iş... Bakalım orada bizi nasıl bir hikaye bekliyor. -Öyküye başlama sürecinizi, türler arasında öyküde karar kılmanızın gerekçelerini de merak ediyoruz? Ben de her Türk genci gibi lise çağlarımda şiirler yazıyor ve bunların birer şaheser olduğu hususunda asla kendimden ödün vermiyordum. Tam anlamıyla, keşfedilmeyi bekleyen şiirlerim ve ben gençliğin vermiş olduğu o cesaretle sağa sola koşturuyor eğer bu şiirimi yayımlarsanız bundan sonrasında tüm şiirlerimi yalnızca sizin derginiz vasıtasıyla paylaşacağım, diye mailler gönderiyordum dergilere. Birkaçı hariç dönüş yapan bile olmuyordu. Yazdıklarımın şiir olmadığını fark etmem fazla vaktimi almadı. İlerleyen zamanlarda edebiyat derslerimize Ömer Faruk Dönmez girmeye başladı. Evvelden kendisini tanımıyordum. Yazar olduğunu tanıştıktan çok zaman sonra öğrendim. Sağ olsun, şiir bile denilemeyecek o metinlerimi büyük bir sabır ile okuyup değerlendirmelerde bulundu. Övdü, takdir etti, devam etmelisin, dedi; kırmadan, incitmeden, beni öyküye yönlendirdi. -İlk öykü kitabınız Aralık 2019'da yayınlandı. Kitaba adını veren söz 'Tımarhane' adlı hikayenizde geçiyor. Gözümde yaş görseler / Erkek ağlar mı derler... Yine hikayelerinizden birinin ismi de 'Yalnız / Ağlamasını Bilseydik'. Adınızın üstünde yer alan ve ilk kitabınızla beraber artık sizinle bağdaştırdığımız bu sözün size ifade ettikleri nelerdir? Neden Gözümde Yaş Görseler? Yoksa bahsi geçen hikaye üzerinde mi durmalıyız? Biliyor musunuz o şarkıyı? Ali yazar Veli bozar / Küp suyunu çeker azar azar / Üzülmüşüm neye yarar? / Keskin sirke küpüne zarar / Gözümde yaş görseler / Erkek ağlar mı derler? / Gökler ağlıyor dostlar / Ben ağlamışım çok mu? Barış Manço'ya rahmet olsun. Çok severim kendisini ve eserlerini. Muazzam bir kişilik ve muazzam bir sanatçı. Bir eserin kıymetini ne belirler? Allah'ın ve insanların ona vermiş olduğu değer. İnsanlar bir esere niçin kıymet verir? Samimiyet... Kendisinden izler taşıyan eserler insanların her zaman daha çok ilgisini çekmiştir. Samimi bulur, yakın hisseder. Sanat sanat için midir yoksa sanat toplum için midir, bunu düşüneduralım fakat bu eserde Ali de biziz Veli de biziz. Suyunu çeken küp de biziz. Üzülen de biziz keskin olan sirke de. Ağlayan da biziz erkek ağlar mı? diyen de. Bu sözler aslında yalnızca benim için değil birçokları için yüzlerce anlam ifade ediyor. Sadece bazılarımız cesaret edip bunu söyleyemiyor. Niyeyse ağlamayı bir erkek olarak kendilerine yakıştıramıyorlar veya hak olarak görmüyorlar. Çocukluktan itibaren, yetiştiğimiz çevrenin erkek çocuklarını, ağladıkları zaman susturmak için kullandıkları en büyük silah oldu bu cümle: Erkek adam ağlar mı hiç? Bizlerin elinden bu büyük nimeti aldılar maalesef. Artık ağlamak erkek adam olmanın en büyük handikaplarından. Fakat ben böyle düşünmüyorum. İleride Allah kısmet ederse- bir oğlum olursa, ağladığı zaman bütün acısını ve kederini atana kadar ağlayabilmesi için rahat bir ortam sunacağım ona. Bu çok büyük bir nimet. İlerleyen hayatında onun için bir dezavantaj olmayacak mı? Bu onu ilgilendiren bir şey. Yalnızca ağlamasını bilseydik veya yalnızken ağlamasını bilseydik merhamet duygumuz belki de körelmeyecekti. Burada anlatmaya çalıştığım sulu göz bir adam olup çıkmak değil elbette. Anlıyorsunuz değil mi? Ben, kalemim ve dilim döndüğünce anlattım. Üzerinde durup durmamak okuyucuya kalmış bir şey. -Hikayeleriniz genel manada hızlı. Sadece akıcılıkla ifade edilemeyecek kadar. Konuşma diline daha yakın. Gündelik hayatın yanında ne kadar hızlı kalır tartışılır tabii ki. Ben şiir hakkındaki o meşhur tartışmadan hareketle sorayım. Sizce hikaye yazılan bir şey midir yoksa anlatılan bir şey mi? Kurmaca yazıya geçerken ne kazanır ne kaybeder? Hayat hızlı. Zaman ellerimizin arasından kayıp giderken nasıl yavaş olabiliriz? Hayatımızı saatlerin içerisine hapsetmişken nasıl ağır ağır hareket edebiliriz? Akrep, nerede, ne zaman ve nasıl bir biçimde olacağımızı, yelkovan hareket hızımızı belirlerken; saniye çubuğu kulağımıza sürekli olarak hadi, hadi, hadi diye fısıldarken nasıl sakin kalabiliriz? Bu stres ve hız elbette hayatımızın her alanına sirayet ediyor. Anlatmam veya yazmam gereken şeyler var. Ölümün ne vakit geleceği belli değil. Hayatımızın içerisinde yer alan her şey bu durumdan nasibini alıyorken kurmacanın bunun dışında kalması mümkün mü? Elbette değil. Kurmaca, hayatın akışı içerisinde, insanın düşüncelerine tercüman olabiliyorsa, onu sıkıştığı alemden alıp azıcık soluklanabileceği yerlere götürebiliyorsa, kendisine hızla akıp giden hayatın içerisinde yer bulmuş demektir. Peki, kurmacanın buna ihtiyacı var mıdır, burası tartışılır ancak insanın vardır. İnsanın hem anlatmaya hem de dinlemeye ihtiyacı vardır, çünkü insandır. İnsan, daha varlığıyla birlikte meydana gelmeden evvel hikayesi anlatılmaya başlanmıştır. Yüce kitabımız Kur'an'da, Allah'ın, meleklerine: Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım. dediğini ve meleklerin de cevaben: Biz seni eksiksiz bilirken ve durmadan övgü ile tenzih ederken orada fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın? sorusunu yönelttiğini okuyoruz. Bu ayet bağlamında baktığımızda, insanın daha yaratılmadan evvel hikayesinin aşağı yukarı belli bir varlık olduğunu ve bu hikayenin seyrinin kendi gayret ve çabası sonucunda değişebileceğini görmekteyiz. Çünkü ayetin devamında Allah Teala: Şüphe yok ki, ben sizin bilmediklerinizi bilirim. diye buyurmuştur. Kainatta her şey zıddıyla kaimdir. Yüce Allah'ın yaratmasına mazhar olan insan sonunda yine O'nun yok etmesine maruz kalacaktır, yani ölecektir. Ölüm ise insanoğlunun çok eski zamanlardan beri korktuğu ve önüne geçebilmek adına türlü işler yaptığı bir gerçektir. Bununla beraber bir de insanın bilinmek arzusu vardır ki onu ölümsüzlüğe götüreceğine inandığı en muhkem sığınağıdır. Hikaye anlatma açısından durumu değerlendirecek olursak; yine, insanın ölümsüzlük kapısından geçebilmek adına sığınmış olduğu bir limana çıkmış olacağız. Maddi olarak ölüme bir çare bulamayan insanoğlu, manevi olarak asırlar sonrasına kalabilme umudu ve bilinmeye devam etme arzusu ile sürekli anlatmış veya yazmıştır. Kutsal kitaplarda aktarılan kıssalar da buna imkan sunmuştur. Mesnevi Dinle, bu ney ne hikayeler anlatır diye başlıyor. Aslında bizler uzun zamandan beri hikayelerimizi anlatıyoruz. Anlatıyoruz ve insanların inlemelerini istiyoruz. Hikaye yazılan bir şey midir yoksa anlatılan bir şey mi? Ben anlatıyorum. Dinlemek veya okumak insanlara kalmış. -İlk hikayelerinizde insanla, yaratılışla, zamanla ve çağla bariz bir probleminiz olduğunu fark ettik. Zaman derken salt 'dönem' kavramını değil de vakti neye hasrettiğimizle ilgili de bir derdiniz olduğunu kastediyorum. Örneğin 'Rüya mı Yoksa Lanet?' hikayesinde bunu çok açık bir şekilde ortaya koyuyorsunuz. Yine 'Saatleri Durdurma Medresesi', 'Kırkıncı Yıl da Doldu' hikayelerinizi örnek verebiliriz. İsimlerinden de anlaşılacağı üzere... Efendim, Regaib Albayrak hayatı varoluşsal problem olarak mı görür? Varoluşa nasıl bakar? Varoluşçuluk penceresinden bakmıyorum hayata. İnsan yeryüzünde bir başına bırakılmamıştır veya yeryüzüne fırlatılmamıştır; aksine, yukarıda belirttiğim üzere, Allah'ın bizleri yeryüzünün halifesi olarak yarattığına inanıyorum. İnsan eşref-i mahlukattır. Bu sebeple de saygıyı, merhameti ve sevgiyi sonuna kadar hak eder. Ancak yaşadığımız dünya üzerinde birçok olgu bizleri birtakım şeyler yapmaya mecbur bırakır. Bana göre mesele bu mecburiyetlere nereden ve nasıl baktığımızla alakalı. Neleri, nasıl kazandığımıza, bunları kazanırken neleri kaybettiğimize dikkatle bakmamız gerekiyor. Eğer kazandıklarımız bize birçok şeyi kaybettiriyor hatta kaybettiklerimizi bir de unutturuyorsa ve normalleştiriyorsa mağlup olduk demektir. Benim anlattıklarım işte bunlardan ibarettir. -Klasik edebiyata ilgi duyduğunuz hatta ilgiden de öte ciddi mesai harcadığınız biliniyor. Neler okuyor, neler çalışıyorsunuz şu sıra? Yalnızca klasik edebiyata değil halkın oluşturmuş olduğu, kendisinin de iştirak edebildiği edebiyata da oldukça ilgi duyuyorum. Klasik dönemimize dair pek çok okuma yaptım. Bununla beraber Klasik dönem hakkında yazılan ürünleri de göz ardı etmedim, bir kenara itmedim. Elimden geldiğince, gözümün yettiğince okumaya ve idrak etmeye uğraştım. Bu durum bizi her daim gelenekle bir arada tutuyor. Dünya tarihinde, böylesine bir edebiyat hiçbir millete nasip olmamıştır. Bize düşen de bu deryadan gerekli şekilde istifade edebilmektir. Hiçbirini diğerinden ayırt etmeden okumaya gayret gösteriyorum ancak şu sıralar Nesimi ve Kadı Burhaneddin'e biraz daha fazla ağırlık verdim. Her birimiz muhakkak bir ayrılık, bir yoksulluk, bir hasret yaşıyoruz. Dertlerimizle beraber bize biçilmiş olan ömrün sonuna doğru yuvarlanıyoruz. Yuvarlanırken, büyüyen kar kütleleri gibi bizler de gam ve dert yükleriyle büyüdükçe büyüyor ve yük tamam olunca esas yerimize oturuyoruz. Sonra insanlar gözümüzde yaş görüyor. Elimizde bir yapılacaklar listesi olmadığı için göze hoş görünen ne varsa, sırtlayıp altına girmeye çalışıyoruz. Ben de bir şeyi sırtladım: Molla Cami'nin Fatihatü'ş-Şebab ismini verdiği, gençlik döneminde yazdığı şiirleri içeren divanı üzerine bir çalışma yapıyorum. Son birkaç yıldır aklımda yalnızca, bu divanı Türk Edebiyatına kazandırabilmek, düşüncesi var. Bakalım, inşallah altından kalkmak nasip olur. -Doğal yaşam, atlar ve tarihi canlandırmalar sizi çağrıştıran kavramlar... Yanlıyor muyuz? -İlk kitabınız üzerinden bir buçuk yıl geçti. Yakında bir şey var mı? Okurlarınızı bekleyen yeni soluk nedir? Bir roman, bir hikaye... 1996 yılında Adana'da doğdu. Ortaöğreniminin büyük kısmını Seyhan Çukurova Anadolu Lisesi'nde tamamladı. Haziran 2019'da Aksaray Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türkçe Eğitimi bölümünden mezun oldu. Öykü ve yazıları Muhayyel, Aşkar, Mahalle Mektebi dergilerinde ve Edebiyat Burada sitesinde yayınlandı. Şimdilik Kayseri'de ikamet ediyor."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/resul-tamguc-ile-soylesi", "text": "Biz şiirlerimizi o zaman başka bir dergiye gönderiyorduk, yazı üreten başka abilerimiz, arkadaşlarımız da vardı. Zaten hep birlikteydik. Daha önce bu abiler Kardelen ve Düşçınarı dergilerini çıkarmıştı. Ben o zamanlar tabi lise öğrencisiydim. Heyecanlı bir dönemde Mürsel Sönmez yönetiminde BirNokta dergisi kuruldu. Son birkaç yıldır da derginin hükmi şahsiyetine vefa nişanesi olarak yüke omuz vermeye çalışıyorum. Ne değişti, ne kaldı açıkçası bende çok bilmiyorum. Yazıp ettiklerime baktığımda eski fotoğraflarıma bakar gibi oluyorum. Orada o zamanki ben var ama bugün ki ben yok. Orada yokum yada varım diyemem. İlk kitabımın adı taşıyan şiirim Mürsel Sönmez'e ithaf edilmişti. Beyefendi, Marifet güle yazmak değil, gül içinde güle yazmak demişti. Bugün anlar gibi oluyorum, umarım orada yazabilirim. O yazar duası, yazma duası. Bilinmezlikte olanın harfler kuşanarak varlık zeminine çıkarmaya davet. Bilinmek istemek/Bilinmekliğinin icab etmesi yazının da sebebi. Yazmak, harflerle, hayallerle dünyalar kurmaktır, ilahi yaratışı taklit etme çabasıdır. Tabi ki İlahi yaratış hayal kurmadan gerçeği kuruyor. Hem de öyle bir gerçek ki ölüm diye bir şeyle bu gerçekliğin hayal olduğunu, gerçeğin gerçek olmadığını aslında başka bir gerçek olduğunu... Sadece ol diyor. Parçaaklın uzun tasarımları var. Ama külliaklın yok. Külliakıl bizim ölçü birimlerimizle anlaşılır değil. Ben yaratılışın zuhur üzere olduğunu düşünüyorum. Yazmak da zuhur üzerine oluyor. Keşke başka türlüsünü becere bilsem. O epigrafı tekrar hatırlarsak. Edebiyat, Tanrı'nın sanatı üzerinde, hayat denilen metin üzerinde yaptığımız bir çalışma değil midir. Hayattan alıp dönüştürdüğümüz oluşturduğumuz bir metin değil midir edebiyat. Okurun oluşturduğumuz metni anlaması için asıl metne, hayata bakması gerekmiyor mu. Oluşturduğumuz metin Tanrı'nın hayat metninine öykünme, onu zannımızca açıklama anlamlandırma çabası değil midir. Verili hayatın dışında yeni bir hayat kurma çabası değil midir. Sudan Levha Okuması, Magirüs, adlı şiirler Bünyamin K.'nın tablolarına bakarken düşenler. Dergide o şiirleri yayımlarken tablo görselleri de vardı. Kitap aşamasında baktım ki görseller olmadan da bir karşılığı oluyor. Görselle şiiri bir arada vermek şiiri okuyanın/tablolara bakanın zihninde anlamı sınırlıyor. İstedim ki şiirler, tablolar okurun, bakanın zihin aynasında okurunca, görenince belirsin. Hayatta birçok şey yaşanırken ironik, saçma olmazken yazıldığında okunduğunda o şeyler ironik ve saçma bulunuyor. İroni yaptığımı düşünmüyorum, gerçekçiyim. Metaverse'de İlk Cuma Namazı Deneyimleyecekler İçin Kılavuzu yazdığımda bunun başka metinlerle sürmesi hatta müstakil bir kitap olması konusunda fikirleri oldu arkadaşların. Ben de bunu düşünmüştüm, yeni şiirlerle bir kitap olabilirdi. Durdum. Çünkü korktum, insanın gitmekte olduğu yer korkuttu. İnsan türü, temel insani değerler tehdit altında. İnsanların gerçeklik, doğru-yanlış, helal-haram algıları ile oynanıyor. İnsanın yaşaması için temel gereksinimlerden olmaya başlıyor uyuşturucu. Bunu vurguladım, ironi sayıldı. Halbuki bugünleri yazıp yüz-iki yüz yıl öncesinde yaşayan birine yazıp okutsaydık, saçma, ironik bulacaktı. İnternet uzun zamandır var, sosyal medyası ile de gittikçe hayatlarda yer tutuyor. İnternet, dergicilik için tehdit mi imkan mı? Dergi türüne göre değişir. Edebiyat dergiciliği özelinde konuşacak olursak. Edebiyat ortamının doğasında dergicilik var, dergicilik bitmeyecek görünüyor. Bitti algısını doğuran şey edebiyatın mevzi kaybı, itibar kaybıdır. Dergilerde üretilen ürünlerin kültürümüzde, halkta, hakikatte karşılıksızlığıdır. Edebiyat dergiciliğinin ihtişamlı zamanlarına baktığımızda, Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat, Mavera var, o dergilerin bulunduğu sosyal, kültürel, siyasi ortam bugün yok. Edebiyatı topyekün hayat duruşu üslubu gören edebiyatçılar da yok. Bugün birçok edebiyat dergisinde nihilist zombi sayıklamalarından başka bir şey yok. Bunun da karşılığı yok. Kalpazanlık yapıyorlar, kalpedebiyat üretiyorlar. Kısacası dergiciliğin bitip bitmediğini değil edebiyatın nasıl olup kendini imha ettiği üzerine konuşmak gerek. Evet. Derine inmeyi planladığımı bir zamanlar bu işin öznesi olarak söylemiştim, gençlik işte. Bugün şiirin özne, şairin nesne olduğunu tecrübe ediyorum. Ben bilmem şiir bilir. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/selma-aksoy-turkoz-ile-soylesi", "text": "Birilerine hak vermek ya da vermemekten öte, konuya kendi çerçevemden bakmak isterim, çünkü öbür taraf, farklı bir boyutu meselenin. Talep olduğunuz her şeye zora talip olma çerçevesinden bakarsanız, birinci, ikinci ya da üçüncü kitap fark etmez, her şeyin zor olduğunu düşünüyorum ya da tersinden bir o kadar kolay. Tabii ki her zaman kendimizin bir adım önüne geçmeliyiz. İki günü birbirine eşit olan zarardadır. düsturunun öncelendiği bir camianın mensuplarıyız. Geçmişte yazdıklarıma dönüp, şurası aslında daha iyi olabilirdi. diyemiyorsam, yerimde sayıyorum demektir. Bu, eskiden yazdıklarınızın değersiz olduğu anlamına gelmez, bir çeşit Panta Rhei meselesidir yani, sizin farklı bir yolculuğa çıktığınızın işaretidir. O öyküde biraz deneysel yaklaşmaya çalıştım, diyebiliriz. Öykünüzü her kesimden, farklı eğitimlerden geçmiş, farklı ruh hallerine sahip, farklı 'son'lar beklentisi içinde olan insanlar okuyabilir. Bazen ben de bir başkasının öyküsünü okurken veya çevirisini yaparken keşke sonu şöyle kurgulansaymış dediğim olabiliyor, gerçek hayatta çok farklı final seçenekleriyle karşılaşsak bile aslen bunların hiçbiri bizim elimizde değildir, bari öyküde olsun. Edebiyatın en çok bu yönünü seviyorum, başlangıçlar ve sonlar hep sizin elinizde. İkisi de. Hayatımda yazmaktan çalarak yaptığım o kadar çok şey var ki çeviri bunların en hafif olanlarından. Yanlış hatırlamıyorsam Tolstoy'du galiba, iyi yazabilmek için günde en az on sayfa çeviri yaparmış, inşallah uzun vadede öykücülüğüme katkısının olacağını düşünüyorum çevirinin, öyle ümit ediyorum. Poe, kitabını çevirdiğim ilk yazar. Bendeki yeri hep ayrı olacak. Onu bir öyküme misafir etmek istiyordum, Gökkuşağına nasip oldu. Gökkuşağına, pandemi, sıkıntılı durumlar, zor işler, ağır sorumluluklar ve halden anlamayan insanlara dair bir perspektif çalışması olarak bakılabilir, o da kaotik bir öykü ama Kızıl Ölüm Maskesi, Gökkuşağına göre daha ümitsiz bir öykü, sonunda ölüm var. Benim için güzel bir tecrübe oldu, yeni bir şey denemiş oldum en azından. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/senay-bostanci-ile-soylesi", "text": "Sanat eğitimine Keskiner Atölyesinde Cahide Keskiner'den tezhip eğitimi alarak başlayan Şenay Bostancı, daha sonra Topkapı Sarayı Nakkaş hanesinde iki yıl eğitim almış ve mezun olmuştur. Cahide Keskiner ile Yıldız Sarayı Şale Köşkünde ekol çalışan Şenay Bostancı iki yıl Hikmet Barutçugil'den ebru eğitimi, üç yıl minyatür ustası Yakup Cemden minyatür dersleri almıştır. Sanatçımız, halen 2002 yılında kurduğu Simurg Art Gallery'de sanat çalışmalarını sürdürmektedir. Bazen lale, bazen gül ve daha niceleri, Araştırmacı Muhammet Safi, Başbakan'ın soyuna da ışık tutan Rize Tahrir-i Öşür Envanteri adlı, içinde 150 yıl önceki orjinal öşür kayıtlarının da bulunduğu mükemmel bir eser meydana getirdi. Eserin kapağına da Rize'nin sembolü olan mavi yeşil renklerle bir çay filizinin ebru olarak yapılması düşünüldü. Bu iş için seçtikleri kişi de ben oldum. Böylece vakti gelen tarihte bir çay filizi ebruya dahil oldu ve bunu gerçekleştirmek de, Yüce Rabbimizin izniyle bana nasip oldu. Ebru sanatında ilk defa yapılan bir desen, sanatçısının adıyla anılır. Çay filizi de kaderin tecellisi olarak benim adımla anılan bir desen oldu. -Gündemdeki bu konuyu öğrendikten sonra ebru ile ilgili sorularımıza başlayabiliriz. Ebru nedir? Bize kısaca tanıtır mısınız? -Ebru, kitre ile yoğunlaştırılan suyun yüzüne toprak ve toz boyalarla resim yapma sanatıdır. Daha sonra bu resimler kağıt veya başka zeminlere aktarılır. Ebru, ebruzenin duygu ve düşüncelerinin sudaki yansımasıdır. Geri dönüşü ve tekrarı olmayan gizemli bir ahenktir. Aynısı yapılamadığından eşsizdir. Ebruda su yüzüne düşen boyalarda, sanatçının iradesi belirli bir noktaya kadardır. O noktadan sonra sanatçının ebruya teslim olmaktan başka çaresi yoktur. Ahlaki bir öğretisi ve ilahi bir güzelliği vardır. Farsça ebri, bulut, Çağatayca ab-ru, su yüzü'den gelmektedir. En eski ebru'nun Topkapı Sarayı'nda Arifi'nin 1539 tarihli Guy-u Çevgen adlı eserinin sayfa kenarında olduğu söylenmektedir. Malzemeleri, su, kitre boya, öd, fırça, tekne, zamk, tel çubuk, kağıt, nefttir. Battal, şal, gel git, bülbülyuvası, hatip, çiçek ebru gibi daha birçok çeşit ebru vardır. -Yaptığım her desende benim o an ki ruh halim hakim... Dolayısıyla yaptığım her ebruda aslında yaşayan benim... diyorsunuz. Buradan yola çıkarak ebru bir kendini ifade etme sanatı mıdır? -Ebru bir aşktır ebruzen için. Bu aşkta suya yazılan da sanatçının duygu ve düşünceleridir. Sanatçı, kitreli suyun başına geçtiğinde dünyadan, nefs'ten kopar, bir arınmışlık haline girer. O andan itibaren ruhun bedene hükmü başlar, ebruzenin iç dünyası suya yansır ve ebru olarak ortaya çıkar. -Ebruyu bildik sanat dallarından ayıran özellikleri nelerdir? -Ebrunun boyası topraktan, fırçası gül dalındandır. Tekneye düşürülen bir damlayla başlar her şey. Bazen bir çiçek olur bazen bir dal, bazen de yazgısı değişir Şenay'ın elinde bir çay filizi olur. Ebruda suya atılan renklere ve desenlere bir noktadan sonra müdahale biter, su, hakimiyeti ele alır ve siz ona teslim olursunuz. Su, sizin istediğinizi değil kendi istediğini verir size. Bu teslimiyette ebru, size her seferinde tek bir eser verir ve asla onun benzeri yapılamaz. -Ebruculukta klasik çalışmak önemli midir? Çağdaş yorumlar getirme konusunda ne düşünüyorsunuz? -Çok önemlidir. Geleneği yaşatma adına ben klasiği tercih ediyorum. Malzemelerimi ve boyalarımı dönemin şartlarına göre hazırlıyorum. Öğrencilerimle de bu tarz bir çalışma yapıyorum. Ebru sanatı fazla yoruma açık bir sanat değildir. Belirli bir inancın, kültürün, dönemin suya yansımasıdır. Üzerinde fazla oynanamaz. Değiştirilemez. Çağdaşlık adına olsa bile ebrunun çıkış noktasına ters düşen yorumlar onun özgünlüğünü zedeler. -Ebru genellikle tasavvufla birlikte anılan bir sanat dalıdır. Siz bu konuda neler söyleyeceksiniz? -İslam sanatlarının hepsinin çıkış noktası aslında tasavvuf ilmidir. Ebru, cüzi iradeyle külli iradenin birleşmesinden meydana gelir. Ebruzen, teknesinin başında tefekkür halindedir. Sudaki desenlerin oluşumu ona Allah'ı hatırlatır. Su nakışında her şey bir damladan başlar, bir noktadan sonra damla ne kadar büyür nasıl şekil alır bilinmez. Ebruzen, teknesinin başında külli iradeye teslim olur, gönlü benlikten uzaklaşır. Her ebrunun tek oluşu, insanın yaradılışına benzer. -Genellikle ebru ustalarının kendilerine simge olarak seçtikleri bir renk, bir desen vardır? Sizin böyle bir simgeniz var mı? -Herhangi bir simgem yoktu, bıraktığım örneklerle anılırım diye düşünüyordum. Fakat bazen her şey düşündüğünüz gibi olmuyor. Bir şeyler kaderin tecellisiyle değişiyor. Benim de simgem böyle bir tecelliyle oluştu ve bir çay filizinin bahtına da bana simge olmak düştü. -Ebrunun sizce bir sırrı var mı? Varsa nedir? -Su yüzüne nakış atmanın sırrı kendi içinde saklıdır. Bu sırrı çözebilen var mı bilinmez. Ebruzen, ömrünü bu sırrı çözmeye çalışmakla geçirir. -Ebru sanatı zor ve sabır isteyen bir sanat dalı mıdır? -Evet, fakat zorluklar aşılmak için vardır ve sabrı beraberinde getiren sevgidir. Ebruzen, bir teknenin önünde diz çöktükten sonra yüreğine sevgi düşmüştür artık. İstese de ebru'dan vazgeçemez. Su alır götürür onu ruhunun derinliklerine. Ne yorulduğunu hisseder, ne de sabrettiğini... -Ebru sanatının tamamen usta çırak yöntemiyle öğrenildiğini biliyoruz. Bu sanatı yaşatmak için yeterli sayıda hoca var mı? Varsa bu değerli hocalarmız sanatlarını nerelerde icra ediyorlar? -Yeterli sayıda olmasa da bu sanata gerçekten gönül vermiş çok büyük gelenek ustaları ve hocalarımız var. Onların hepsi, o kadar kıymetli ki burada birini anmayı unutabilirim kaygısıyla isim zikretmekten imtina ediyorum. Bu değerli hocalarımız, devlet destekli, özel ve derneklerin bünyesindeki kurslarda veya kendi atölyelerinde çalışmalarına devam etmektedirler. -Klasik sanatlarımızı yaşatmak ve insanlığa sanat diliyle ulaşmak için Simurg Art Gallery'i kurdunuz. Burada çalışmalar nasıl gidiyor? Hedefinize ulaştınız mı? Klasik sanatlara ilgi nasıl? -Simurg Art Gallery'de ebrunun yanısıra tezhip minyatür gibi çalışmalarımız da var. Burada bu sanata gönül vermiş değerli hocalarımızla, geleneksel Türk sanatlarını gelecek kuşaklara taşımaya çalışıyoruz. Her yaştan ve meslekten öğrencilerimiz var ve bu sayı artarak devam ediyor. Tabi ki, amacımız öğrencilerimizi birer tezhipçi, minyatürcü, hattat, ebruzen olarak yetiştirmektir. Öğrencilerimiz arasında çok başarılı olanlar var. Bu kursları tamamlayan herkes bir ebruzen, bir tezhipçi veya bir hattat olamıyorsa da en azından bu sanatları derinliğiyle tanıyor, bir gönül bağı oluşturuyor ve takipçisi oluyor. Bu da sanatın sürekliliği için son derece önemli bir husustur. Çünkü tüketilmeyen hiçbir şey üretilmez. -Geçmiş yıllarda birçok önemli karma ve kişisel sergiye imza attığınızı biliyoruz. Bu sergileri nerelerde açtınız? Bu yıl ve gelecek yıllarda da böyle sergi projeleri var mı? -Greenpark Hotel, Kastamonu Rıfat Ilgaz Kültür Merkezi, İstanbul Basın Müzesi, Koska Sanat Galerisi, Cevahir Kongre Merkezi ve birçok yerde karma ve kişisel sergiler açtım. Bugünlerde Simurg Art Gallery olarak Dolmabahçe Sarayı'nda yeni bir sergiye hazırlanıyoruz. Bunun yanı sıra yeni bir proje olarak da Çırağan Sarayı'nın iki geçişi ebru desenleri ile süslenecek. Bunun için de çalışmalarımız devam ediyor. -Ebru sanatının kişiliğinize yansımaları nelerdir? -Ebru, sanatçıya teslimiyeti öğretir. Sudaki nakış bir noktadan sonra başına buyruktur. Sanatçı ona boyun eğmek zorundadır. Ebruzen, kitreli suyun başında öncelikle kendinin neden bu alemde var olduğunun farkına varır. Sonra bir çeşit arayış içine girer, iç gözlem yapar, kendini sorgular, eğitir, biçimlendirir, nefsini terbiye eder. Ebruzen, ebru ile sabrı, sevgiyi, huzuru, neşeyi, sükunu, ilahi aşkı ve teslimiyeti öğrenir. Ayrıca ebru, kişinin tekamülüne zemin hazırlayan bir sanat dalıdır. -Ebru sanatıyla uğraşmak isteyenlerde ne gibi kişisel özellikler olmalıdır? -Ebru, sabır işidir. Aşama aşama öğrenilir. Birini öğrenmeden diğerine geçemezsiniz. Ebruyu sevmeniz şarttır. Eğer siz teknenin başına sevgiyle geçmezseniz, su size hiç bir şey vermez. Çünkü suya düşen sizin duygu ve düşüncelerinizdir. Sabır ve sevgiye sahip olan herkes ebru yapabilir. Bundan fazlasını da zaten ebru öğretir ebruzene..."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/sengul-gulbahce-ile-soylesi", "text": "Şengül Gülbahçe, Kürt kökenli Elazığlı bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya geldi. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi'nden mezun oldu. Düşünsel anlamda ve inanç ekseninde yaşantısında köklü değişikler üniversite yıllarında oldu. Çocuk edebiyatı üzerine çalışmalarını sürdüren yazar, özel bir kuruluşta halen editör olarak çalışıyor. -Kendi ailem Tokat'a Erzurum'dan gelmiş. Babamın sülalesi, Kürt İmamoğulları'ndan, annem Cılazlar sülalesinden ve Karamanoğulları'ndan olarak hep söylenir. Neredeyse üç dört kuşak öncesinden bahsedilen köklerimizden, bizde ne Kürtlüğe dair ne de Lazlığa dair bir iz kalmamış. Lehçe, gelenek ve görenek noktasında bir asimilasyon yaşanmış. Siz ailenizi nasıl tanımlarsınız diye soracak olsam neler söylersiniz? -Anadolu, farklı milletlerin, kültürlerin, dillerin bir arada yaşadığı, bir olduğu bir coğrafya... Ve belki de tarihin her döneminde, bugün olduğu gibi birçok acının, gözyaşının yaşandığı çok değerli bir coğrafya. Ben de tıpkı senin gibi o coğrafyanın bir parçasıyım. Köylü bir ailede dünyaya gelmişim. Çocukluğumun ilk dört yılı köyde geçmiş, belki de Türkçe bir tek kelime işitmeden büyümüşüm. Babam, askerden döndükten sonra dedemin bütün itirazlarına rağmen, annemi ve beni alarak İstanbul'a göç etmiş. O sıralar henüz dört yaşındaydım. Sonrasında ilkokul yılları... Benim ailemde Kürt olmamız çok dillendirilmezdi, daha doğrusu buna vurgu yapılmazdı, Kürt ya da Türk olmak diye bir ayrım yoktu, bu çok doğal bir şeydi. Böyle bir anlayışla yetiştirildik. Evimizde annem ve babam bazen kendi aralarında Kürtçe konuşurlardı. Babam, Türkçemizin güzel olmasını çok isterdi, eğitime büyük önem verir, kendinizi iyi yetiştirin derdi. TRT çocuk radyosunu, arkası yarınları, radyo tiyatrolarını ailece dinler, Cumhuriyet gazetesi okurduk. Babamın, solcu bir kimliği vardı; ancak buna rağmen her zaman ideolojik çevrelerden kendisini ve bizi uzak tutmaya çalışmıştır. İstanbul'da yaşıyorduk, çevremizde Kürt'ten çok Türk komşularımız vardı. Hatırlıyorum, Eyüp'te ilkokula başlamıştım, ev sahibimiz Türk'tü ve annemlerin deyimiyle bize çok iyiliği dokunmuştu. Sonra babamın memuriyeti sebebiyle İstanbul'dan ayrılmak zorunda kaldık. Anadolu'nun birçok yerini dolaştık. 80'lerin ortalarıydı, çok karışık günlerdi, sıkıyönetim vardı. Her yerde asker kontrolleri olur, zaman zaman siren sesleri duyardık, huzursuz uyuduğumuz, gecenin bir yarısında askerlerin postallarıyla evde aramalar yaptığı zamanları hatırlıyorum. Annem ağlardı, babam sükunetini korumaya çalışırdı; biz ise çocuktuk, bilmez, anlamaz, sadece korkardık. Çocukken büyüklerini çaresiz görmek kadar acı veren bir şey yoktur... Evet, ideolojik olarak, tamamen bir devlet politikası olarak yıllardır uygulanan ulusçuluk ayrımı ve baskısı vardı, bunu herkes gibi biz de yaşadık. Ancak doğuda ya da batıda insanlar nazarında Türkçülük-Kürtçülük diye bir ayrım, bir karşıtlık olduğunu düşünmüyorum. Belki bazı şeyleri uzaktan yaşadığımız ya da bilinçli olarak uzak durduğumuz için derin ayrılıkları çok anlayamadık. Belki de arada kaldık... Birleştirici olan paylaşımlarımızdan yana olduk. İşte böyle bir zamanda, ben edebiyata sığındım, kitapların dünyasını insanların anlamsız ayrılıklarına tercih ettim; daha ziyade Rus yazarların eserleriyle beslendim. Dostoyevski, Tolstoy okudum, dünya klasiklerine, insanların ortak aklına hayran okudum. Belki de ailemin, özellikle de babamın iyiden, doğrudan yana olan tutumu ve adalete olan bitmek tükenmek bilmez inanıcı nedeniyle hep umudumu diri tuttum, bu yüzden hukuk ve gazetecilik alanlarına ilgi duydum. Dün olduğu gibi bugün de doğduğum, büyüdüğüm, canımdan çok sevdiğim coğrafyada Türk-Kürt ayrımı yapmadan, her birimizin üzerimize düşeni yapmamız halinde herkes için iyi şeyler olacağına inanıyorum. -Üniversite yıllarında belki de kendi ailemde hiç görmediğim bir şeyle karşılaştım. Türkçü-Kürtçü-İslamcı ayrımıyla... Büyük bir şaşkınlık yaşadığımı söyleyebilirim. Yaşlıların namaz kılıp, oruç tuttuğu geleneklerine bağlı, akrabalık ilişkileri kuvvetli bir kültürden geliyordum. Kökenimi vurguladığım bir yer hiç olmamıştı. Oysa üniversitede, hele de basın-yayın bölümünde bütün gruplar ayrışmıştı. Birçok taraf vardı. Tanıdığım Kürt arkadaşlar genelde solcuydu, ancak arkadaş olasak da kendimi onlara yeterince yakın hissetmedim. Aslında belki de insanların kimliklerini ırka indirgemesini, sadece milliyetleriyle hayata tutunma çabalarını yanlış bulduğum için böyle gruplardan uzak durdum. İşte o dönemde, İslamcı denilen kesimle tanıştım. İlk kez Kur'an-ı Kerim'in mealini okudum, şaşırdım. Anlamak istedim. Anladıkça da sevdim, inandım, bağlandım. Çünkü İslam'da bütün insanlar eşitti, zencisi, beyazı, Türkü, Kürdü... Ayrılık, hele de üstünlük diye bir şey yoktu. Irkçılık, bölüp parçalıyor; İslam ise birleştiriyordu. Bugün de hassas dengelerin yaşandığı günlerdeyiz. Şuna kesinlikle inanıyorum ki insanlık için barış ve esenlik getirecek tek birleştirici unsur İslam kardeşliğidir. -İlahi öğretinin, tüm dinlerin ortak düşüncesinde, ırkların kardeşliği söz konusu iken, kanın ve toprağın kutsanarak üstünlükler atfedilmesi evrensel anlayışa ters düşmekte ve cahiliyenin tezahürü olarak görülmektedir. Sizin bu konudaki düşünceleriniz nelerdi? -Irkçılık ve diğer herhangi bir konuda Peygamber Efendimiz nasıl bakıyorsa, öyle bakıyorum. Irkçılık peygamberimiz tarafından, bütün peygamberler tarafından ayaklar altına alınmıştır. Şu kısacık yaşamda, kimsenin kimseye üstünlüğü yoksa sorun da yoktur. -Beraberliklerimiz, uzun süreli dostluğumuzun her deminde birbirimize duyduğumuz kardeşlik hisleri öylesine yoğundu ki hiçbir zaman ırksal bir ayrıcalık duyumsamadık. Bunu yaşamak demek ki mümkün... Böylesine ahret soluklu kardeşlikleri yaşamak demek ki olabiliyor. Bizden sonraki kuşaklara kardeşlik ve dostluk bağlamında nasıl bir duruş sergilemeliyiz, onlara beraberlikler noktasında mirasımız ne olmalı diye sorsam neler söylersiniz? -Evet, bizimkisi ahret kardeşliği... Çocuklarımıza bırakabileceğimiz en güzel miras. Bugün, insani değerleri yeniden hatırlamaya ihtiyacımız var. İnsanlığımızı canlı tutmaya ihtiyacımız var... Modern dünyanın insanı düşünce, duygu, yaşantı anlamında tüketen, insanlıktan çıkaran, insanlıktan utandıran yeni bir hayat anlayışı var. Sadece ben... Yalnızlık, sorumsuzluk, insani duyarlılıktan yoksunluk, evsizlik, yolsuzluk gibi... Hayat boşa harcanmayacak kadar değerli. Birbirimizi sevmek, değer vermek, bizden farklı düşünse de karşımızdakinin düşüncesine değer vermek, tahammül etmek, ne olursa olsun insana yakışır şekilde yargılamak, empati kurabilmeyi başarabilmek gibi hasletlerimizi güçlendirebilirsek belki yarınlara güvenli bir miras bırakmış olacağız. -Öncesinde aynı cephede savaştık. Kız alıp kız verdik... Bunlar hep söylenir. Bu minval üzere soracak olsam, siz de Trakyalı bir aileye gelin gittiniz. Ve üç evlat yetiştiriyorsunuz. Ailenizin huzur ve sükunu ırksal farklılıklar, ayrılıklar noktasında sarsıntılar yaşadı mı, yaşamış dahi olsa bu durumu hangi duyarlılıklarla aştınız? -Şunu açıkça söylemek gerekirse, genelde Trakyalı kardeşlerimizde Kürtlere karşı bir antipati vardır. Bu da aslında yıllarca terör nedeniyle dökülen kandan kaynaklanıyor. Biz, eşimle birçoklarına göre zor olan bir şeyi başardık. Kökenimizi, milliyetimizi belirleyici kılmadık, yok da saymadık. Birlikteliğimizi zenginleştiren bir etken olarak gördük. Ve evlendik. Bunu yaparken bizi birleştiren en önemli faktör, İslami kimliğimiz oldu. Geleneklerimiz, yemek kültürümüz, bazı değerlerimiz birbirinden farklı, ancak biz daha önce de söylediğim gibi bunu bir zenginlik olarak gördük. Şimdi de sevgi ve saygı çerçevesinde çocuklarımızı her iki kültürün unsurlarıyla barışık olacak şekilde ve her şeyden önce İslami terbiye çerçevesinde yetiştirmeye gayret ediyoruz. 1971 Reşadiye Tokat doğumlu yazar Lise ve Üniversiteyi İstanbul'da bitirdi. Kısa süre muhabirlik ve öğretmenlik yaptı. Bağcılar ve Bahçelievler Kültür Mdlüklerinde görev aldı. Pamuk Şekeri Çocuk Dergisi'nin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Edebistan Sitesi'nin söyleşi editörlüğünü bir süre sürdüren yazar İstanbul Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/seref-yilmaz-la-soylesi", "text": "Şeref Yılmaz'lailk hikaye kitabı Konsolos'un Köpeği üzerine konuştuk. Şairliğinden deneme yazarlığına ve en son da hikayeye yöneliş serüvenini sorduk. Bu serüvende yaşadıklarını, nasıl bir yol izlediğini, kendisine eşlik edenleri, yüreklendirenleri sorduk. O da bütün içtenliğiyle cevapladı sorularımızı. Bundan sonraki yazı serüveninde kendisine başarılar diliyoruz. -Önce şiir, sonra deneme ve şimdi de hikaye. Şeref Yılmaz'ın bilinçli bir tercihi miydi bu serüven, yoksa ilham perisinin büyüsüne kapılışı mı? -İlham Perisi ne demek bilemeyeceğim... Kastedilen ilham ise eğer o zaman sorunun cevabı hayır olur. İlhamı önemsiyorum. İlham olmazsa şiir ve yazı çok zor yazılır. Yazılsa bile sağlıklı olmaz; sığ kalır. Bununla beraber ilham her şey değildir. Günümüzde edebiyatla meşgul olan birtakım insanlar, ilhama vahiy muamelesi yapıyorlar. Yeni yeni bir şeyler yazmaya başlayan birisi Şu yazdıklarım bir şeye benzemiş mi bir bakar mısınız? diye kanaatimizi almak için geliyor. Diyoruz ki : Şu kelime buraya oturmamış, başka bir kelime bulsanız... Daha sözünüzü bitirmeden yerinde fırlıyor: Aman ha! diyor. Ben bunu ilhamla yazdım, değiştiremem. Böyle düşünen ve davranan insana söylenecek bir şey yoktur. Bütün yolları baştan kapatıyor. Tepkisini görünce Gökten kendisine suhuf inmiş sanırsınız. Ne olmuş yani ilhamla yazdıysan? İlhamla yazılanın değişmeyeceğini kim söyledi? İlham gölgeli, vahiy gölgesizdir. diyor Bediüzzaman... Öyleyse işin aslı şudur: Edebi eserler, ilhamla yazılır ama daha sonra işçilik gerektirir. Onun için bugüne kadar hiçbir yazıma veya şiirime İlhamla yazdım, değiştirmem... diye kutsiyet atfetmedim. İlhamla yazılan yazılar, işçilikle daha kaliteli hale getirilebilir. İşçiliği, edebi ürünün olmazsa olmazı gibi görüyorum ve önemsiyorum. Sorunuzdaki eserlerimize dair sıralama tamamen bir tevafuktur. Şiir, ilk ilgi alanımız ve meşguliyetimiz idi. Doğal olarak onunla başladık... Deneme ise uzun yıllardır meşgul olduğum bir edebi tür idi. Denemeyi, baştan beri hep kendimden bir parça olarak gördüm. Üzerimde zoraki duran bir edebi aksesuar değildir. Şiir yazarken çoğu kere hırçınlaşıyorum, sıkılıyorum, sancı hissediyorum ama deneme yazarken rahatlıyorum. Denemeyle isteyerek meşgul oldum bu zamana kadar. Bu süre içinde bir yandan hikayeler deniyordum. İlk hikayemi üniversiteye girdiğimde denemiştim. Nitekim birçok hikayemi eleyip kitaba almadım ama o ilk hikayeyi aldım. Hem ilk olduğu için hem de orada hikayeye dair önemli unsurlar bulunduğu için kitapta yer alsın istedim. Ahım şahım bir şey olmadığını görmeme ve bilmeme rağmen aldım kitaba... O hikayeden sonra on sene hikaye ile meşgul olmadım. Bu sürede sadece şiir ve deneme ile meşguldüm. Daha sonra hikaye yazma gereği duydum. Bu ilham geldiğinden filan değildi, sadece bazı olayları şiir ve deneme ile değil de hikaye ile anlatmak gerektiğine inandığım için böyle oldu... Çünkü her edebi türün kendince rahat anlatım imkanları var. Bazı olayları hikaye kadar hiçbir tür anlatamaz. Bazı konular da deneme ile yazılmalı... Soyut bir konuda fikir yürütürken denemeyi tercih ederim. Ama trajik bir olayı her zaman şiirle veya denemeyle anlatamayabiliriz. Burada hikayenin imkanlarından yararlanmak gerekir. Yani bu tercih ne bilinçlice ne de ilhamın esintisine kapılarak yapılmıştır. Tamamen kaderin sevkidir. Zamanı geldi hikayeler de kitaplaştı ve kaderini yaşamaya başladı. Kitaptaki hikayeler ve hikayelerdeki kahramanlarla birlikte tabi... -Son kitabınız Konsolosun Köpeği'ni okurken çoğunluk itibariyle hayatın kıyısından devşirilmiş hikayelerden oluştuğu izlenimini uyandırdı bende. Ne dersiniz? -Hayata nereden baktığımızla ilgili bu... Bazı hikayeler bence hayatın içinden devşirilmiştir... Gerçi kurgudur onlar... Bunu yeri gelmişken zikredelim. Çünkü kurgu olmasa hatıra olurdu. Ama bir gerçekten yola çıkan hikayelerdir çoğu... Gerçekle hiçbir ilgisi olmayan tamamen kurgu olan Bülbül gibi hikayeler de var. En çok beğenilen hikayelerden biri oldu bu... Demek ki edebiliğin ölçüsü gerçek değil gerçekçi olmadır. Gerçek denilen kavram edebiyattan daha çok tarihin meselesidir. Kirli Araba, Delilik Bulaşıcıdır, Filateli Servisi gibi birtakım hikayeler hayatın kıyısında değil içinde durur bence... Gurbet, Sürgün, Sultanın Hizmetkarı, Bir Hasret Ülkesi gibi hikayeler belki bugün hayatın kıyısında gibi duruyor olabilirler ama onlar da maziye döndüğümüz zaman hayatın içinde değil tam ortasında olan tragedyalardı. Kırım Sürgünü hayattan kopuk olabilir mi? Hayatın içindeki insanların, hayatın ağırlaştığı ve tükendiği bir coğrafyaya sürülmesidir o sürgün... Ama hayatın ta kendisidir aslında... Öyleyse şunu demeliyim: Bu hikayelerin bir kısmı hayatın içinden, bir kısmı da hayatın kıyısından devşirilmiştir ama hayatın uzağından devşirilen hikaye yoktur. -On hikayenin yarısı gurbet teması etrafında örgülenmiş. Neden gurbet? Gurbet mi sizi buldu, yoksa siz mi gurbeti konuk ettiniz hikayelerinize? -Doğru... Gurbet teması ağır basıyor hikayelerde... Şairin, Ben gurbette değilim/Gurbet benim içimde dediği gibi demek lazım belki de... Ben uzun süre gurbet yaşadım. Bu istemeyerek yaşadığım bir ömür dilimi değildi; bir sürgün hiç değildi... Belki bir hicretti. Birtakım sıkıntılara isteyerek katlanma demekti. Dolayısıyla hayatımda iki defa gurbet yaşadım. Ruhumda yaşadığım gurbeti kastetmiyorum; coğrafi anlamda bir gurbetten söz ediyorum. Vatanda bile ruhumuzda gurbeti hissederiz bu ayrı bir konudur ama coğrafi anlamda üç yıl Özbekistan'da, iki yılda dünyanın dibinde bir ülke olan Avustralya'da bulundum. Bu milletin kimliğini koruması adına isteyerek yaşadığım bu gurbetin burada ve ötelerde bir şey ifade edeceğine inanıyorum. Dolayısıyla gurbet mi beni buldu, yoksa ben mi gurbeti buldum bilemeyeceğim. -Gurbet hikayeleriniz yer yer bir hatıra havasına bürünüyor. Bazı hadiseler var ki ortak paydaları çok fazla. Mesela Bülbül, Gurbet, Bir Hasret Ülkesi gibi hikayelerinizde hikaye kahramanı, tanıştığı insanlarla muhabbeti ilerletiyor, hatta onların evlerine misafir oluyor, koyu sohbetlere dalıyor. Bu ortak payda dikkatimi çekti. Bunlar, sizi de az çok tanıdığım kadarıyla, size ait yaşanmışlıklar gibi geliyor. -Benzer soru daha önce de sorulmuştu. Önce kestirmeden şunu söylemeliyim: Bu hikayelerin içinde tamamı gerçek olanı yok; gerçekten hareket edeni var... Onun için hatıra diyemem, Hatıra üslubuyla yazılmıştır. diyebilirim. Bu üslupla yazılmasının bir mahsuru yok teknik olarak... Çünkü edebiyatımızda hatıra üslubuyla yazılmış hikaye ve roman çoktur. Cengiz Dağcı'nın romanları böyledir mesela... Halide Edip'in Handan romanı mektup tarzındadır... O karakterleri benimle bütünleştirmenize bir şey diyemem ama bunu ben dememeliyim. Yoksa Flaubert'in Madem Bovary benim. demesi gibi bir şey olur bu... O doğru olmaz. Belki de siz, beni tanıdığınız ve gurbette bulunduğumu bildiğiniz için böyle düşünüyorsunuz. Ben o hikayeleri yazarken Bir karakter ortaya koyayım beni yansıtsın. diye düşünmedim. Ama benzer olaylara şahit olduğum için metin gerçekçi duruyor olabilir. Bu teknik açıdan bir artıdır. Zaten bazı hikayelerin hatıra üslubuyla yazılmasının sebebi de budur. Bu üslupla yazıldığı için daha gerçekçi duruyor belki de... -Hikayelerinizde bir de dikkatimi çeken şey, anlatılan ülkelerle ilgili çok ciddi bilgilerin verilmiş olması. Hikaye kıvamında dağarcığımıza da değişik bilgiler aktarıyorsunuz. -Onlar çok ciddi bilgiler midir bilemeyeceğim. Eğer öyleyse bu bir zaaf aslında... Hikayenin maksadı bilgi vermek değil; iyi bir olayı, etkileyici ve gerçekçi bir üslupla vermektir. Bilgiler, okuru tedirgin etmiyorsa mesele yok demektir. Bu türdeki hikayeler bilgi vermeden yazılabilir miydi düşünüyorum ama galiba zor bir yol olurdu. Bir gurbet hikayesinde okur, olayı takip ederken bazı bilgiler de edinmek ister diye düşünüyorum ama bu coğrafya kitabının bilgilerinden farklı bir üslupla verilmelidir. -Delilik Bulaşıcıdır, Kirli Araba gibi öykülerinizde ironik bir dil kullanıyorsunuz. Diğer hikayelerinizle karşılaştırınca değişik duygu yoğunluğunu aynı eserde farklı bir üslupla yaşatmanız neye dayanıyor? Bu, Şeref Yılmaz'ın üslubudur diyebilir miyiz? -Bazen başkaları, bizi bizden daha iyi tanıyabiliyor. Benim ironili bir üslubum vardır. diyemem ama yazılarımı okuyanlar bunu diyor. Denemede de bunu çok dediler. Bunu inkar etmenin bir anlamı yok. Demek ki ben fark etmesem bile böyle bir üslup kullanıyorum ve bu fark ediliyor. Hikayelerdeki bu tür ironili üslup belki de deneme yanımızın depreşmesine dair bir tecelli olabilir. Çünkü o hikayelerle ilgili birçok okur deneme yanınızı hissettiren hikayeler bunlar dediler. Belki de bu ironi bizim denemedeki üslubumuzdur. -Hikaye serüveninizde kimler size eşlik etti? Hangi hikayecilerin etkisinde şekillendirdiniz bu serüveni? -Baştan beri Sait Faik ve Refik Halit'in hikayelerini severek okuyordum. Ama doğrusu ben filan hikayeciyi okuyup onun gibi hikayeler yazacağım. diye bir plan yapmadım. Ama yazdığım hikayelerde bunların etkisi olduğunu tahmin ediyorum. Sait Faik, modern hikayede iyi bir isim... Refik Halit ise çok kıvrak bir üsluba sahip... Sanırım üzerime yıkılmak istenen ironi meselesi bana Refik Halit'ten bulaştı. Çünkü o konuda Refik Halit'e bayılıyorum. Böylece daha önceki sorudaki ironi meselesinin kaynağını da sizin sorunuz sayesinde bulmuş olduk. -Bir bakıma ithaf sayılacak iki cümle var kitabınızın ilk sayfasında. Bu hikayeler, uzun süredir kendini gizliyordu. Ortaya çıkışını Ömer Lekesiz'in ısrarına ve teşvikine borçludur. diyorsunuz. Bu nasıl bir ısrar ve teşvik, biraz bahseder misiniz? -Birilerinde bir yetenek varsa onu ortaya çıkarmak önemli, zorlu ve ciddi bir iştir. Bugün edebiyatımızın en çok muhtaç olduğu bir meseledir aynı zamanda... Kaç usta, kaç çırağın elinden tutuyor? Herkes kendi derdinde... Acemiyle uğraşmanın ne demek olduğunu Yazarlık Okulu'nda ders veren birisi olarak çok iyi biliyorum. Ama sabırla bu meselenin üzerine eğilmeden ortaya ciddi bir şey çıkmaz... Ben hikayelerimi yazıp bir kenara koyuyordum. Son yazdığım hikayelerden biri olan Filateli Servisi isimli hikayemi Recep Şükrü'ye göndermiştim. O da beğendiğini söyledi ve Ömer Lekesiz'e göndermemi istedi. Ben de o ısrar ettiği için gönderdim. O da hikayeyi Hece Öykü'ye göndermiş. Diğer hikayelerimi de görmek istediğini söyledi. Bunu ben mükemmel olduğu için gönderdi şeklinde anlamadım asla... Belki bir ışık, pırıltı, yetenek gördü ve ciddiye aldı. Nitekim hikayenin Hece Öykü'de yayımlanması beni ciddi motive etti ve hikaye yazıp kenara koyan birisi olarak yazdığım hikayeleri defalarca tashih etmeye başladım. Bir yandan Yazarlık Okulu'nda yazı tekniklerini anlattığım için kendi hikayelerime teknik açıdan da baktım. Bazılarını zayıf buldum, eledim. Elimde kalanları o gözle tekrar ele aldım. Defalarca tashihten geçirdiğim hikayeleri Hece Öykü'ye gönderdim. Onlar da yayımlandı. Bir tür testten geçtiği için kitap haline getirmeye karar verdim. Eğer onların yayımlanmasına vesile olunmasaydı ya da onlar ciddiye almasaydı, o hikayelerimi ben de ciddiye almayacaktım. Çünkü yazdıklarım bir boşluk doldurmayacaksa ve edebi açıdan bir yere oturmayacaksa yazmanın anlamı yok. Zaman kaybı demektir bu... Edebi olmaz ama kıssadan hisse çıkarılır. denilecek belki... Doğrudur. Edebi yönü zayıf ama ders veren birçok eser var. Ama ben böyle bir şeye hiç ilgi duymadım. Edebi yönü olmayan eserin ders vermesini ciddiye almadım. Edebi olup da ders veren eserler çok daha makbuldür. Belki muhatabı değil de başka birisi bu hikayelerin yayımlanmasına vesile olsa bu kadar ciddiye almazdım. Çünkü ben Ömer Lekesiz Bey'le edebiyat adına ciddi meseleleri konuşuyordum. Doğrusu bilgi arttıkça endişe de artıyor. Elli defa yazboz oluyor. Yazılanları insan kendi de zor beğeniyor. Bundan sonraki hikayelerin teknik açıdan daha derli toplu ve göz dolduran şeyler olacağına inanıyorum. -Bundan sonrası için ufukta neler gözüküyor? İbre neyi gösteriyor. Şiiri mi, denemeyi mi, hikayeyi mi? -Yakınlarda hikaye ile okurun karşısına çıkacağımı sanmıyorum. Zaten öyle birikmiş hikayeler de yok elimde... Bu hikaye kitabı çıktığında bile okur bana denemeyi sordu... Demek ki bizden bir deneme kitabı bekleniyor. Başka bir röportajda da demiştim 2008 yılının güzünde kendimin de iyi bulduğu denemeleri kitap haline getirmeyi düşünüyorum. Şiirler de aslında kitap olacak kadar birikti. Üstelik edebiyat dergilerinde yayımlanan şiirler bunlar... Kitap haline gelmemesi için bir engel yok... Benim daha fazla emek verdiğim ve değerli bulduğum şiirler ama beklesin... Şiiri kapı kapı dolaştırmamak lazım... Birileri sahip çıkarsa kitap haline gelir. Zamanını bilmiyorum. Yani sırada deneme kitabımız var. -Teşekkür ederim. -Ben teşekkür ederim."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/seyda-koc-asyali-ile-soylesi", "text": "Çalışmalarım roman ve öykü alanında devam ediyor. Çocuk okurlarımız için de yazmış olduğumuz çalışmalarımız bulunmakta. Sizin de belirttiğiniz gibi polisiye ve fantastik kurgu edebiyat kategorisinde iki ayrı serinin ilkleri olarak okurla buluştu. Kalemim değişim değil ancak gelişim gösterdi diyebilirim. Yazı atölyemdeki katılımcılara zaman zaman söylediğim; Önce yazdığınız metinden siz keyif almalısınız ki sizin sıkılarak yazdığınız bir dosyayı başkalarının beğenmesini bekleyemezsiniz. Kaleme aldığınız metinde önce karar vereceğiniz konuyu nasıl seçtiğiniz önem taşır. Diğer yazarların da konu ile ilgili çalışmaları önemli tabi. Yazmış olduğunuz dosyanız ile ortaya nasıl bir fark koyuyorsunuz? Bu soru yazar olma yolundaki adayın kendisine soracağı ilk soru sayılabilir. Belki ülkemizde en büyük sorun kadınların kaleminin özgür olmamasından kaynaklı. Toplum yargıları keskin, ticari endişe ile basılan kitaplar zehirli bir sarmaşık gibi genç okurları sardı. Bu doğrultuda yazarların sorumluluk sahibi olması gerekiyor. Çünkü yazarlık sadece kurgu ya da teknik bilgi vs toplamı değildir. Yazar aynı zamanda yazdıklarıyla toplumsal bir yaraya da merhem olma potansiyeline sahiptir. Bu doğrultuda kitaplarımla özgün bir çizgi yakaladığımı düşünüyorum. Roman ve öykü kitaplarımda sinematografik bir akış ile modern hayatın çıkmazlarını görerek projeler oluşturmaya çalışıyorum. Çalışmalarımda etnik unsurlara, meteforlara, idealist ve maddeci imgelere, sıklıkla rastlanabilir. Son romanımız ise hayali-fantazi imgeler içeriyor. Önceleri bir kısım öykülerimde hayali imge denemelerim olsa da, 'hayali-fantazi imge de son romanlarımda daha cesur olduğumu söyleyebilirim. Popülerite tenkit değil taklit içeren bir algıdır, bu halde düşünenler yazabilir. Ancak malumunuz bu durum yazan kişinin kalemi için uzun soluklu olmaz. Dünya ve Türk edebiyatında tarz olarak farklılıklar ortaya koymuş yazarlar var. Hemen hatırıma gelen Edgar Allan Poe, Ali Rıza Seyfioğlu, Necati Cumalı. Yazarın gerçekliğinin kalemine tezahürü bu çeşitliliği sağlayabilir. Beslendiği kaynaklar ve yaşam dinamikleri bu akışı etkiler. Zaman ve gerçekliğimiz sabit değildir. Yazmış olduğum romanlar ciddi bir araştırma ve okuma evresiyle birlikte, kendi zihin ve ruh iklimime yolculuk şeklinde gerçekleşiyor. Örneğin polisiye serimizin ilkinde sadece gizem içeren bir cinayet çözümlenmiyor. Dönemi yansıtan kahramanların zavisinden haraketle kullandıkları mataryeller üzerinden oluşan kişilikleri okur için de zaman terazisinde kendisini bulmasına olanak sağlıyor. Romanda dönemin siyasi gerçekliğini göz önüne alan okur, hikayenin içerdiği zaman diliminin kültür şemasını da çıkarabiliyor. İkinci örneğimiz olan fantastik kurgu serimizin ilki günümüz Türk Edebiyatında Kur'an kıssasından yola çıkılarak yazılmış ilk fantastik kurgu özelliğine sahip. İtikadi sınırlara özenle yaklaşarak ve kimsenin din algısını örselemeden kitabın ütopik atmosferinde, aynı zamanda mantık çerçevesinde kaleme aldığım bir eser. Yazma aşamasında romanların takvim aralığı aslında çok da kısa değil. Şu sıralar ne kadar az kitap basıldığını ve satıldığını da düşünürsek, edebiyat okuru tarafından kitaplarımın kabul görmüş olması ayrı mutluluk. Karıştırılan nokta şu ki; fantastik ve fantastik kurgu edebiyat farklı özelliklere sahiptir. Fantastik kurgu edebiyatını bilim kurgu olarak da kabul edenler var. Aynı düşüncede değilim. Bilim kurgu edebiyatın cihaz ya da mekanik olarak daha fazla teknik detay gerektirdiğini düşünüyorum. Bilim kurgu genelde gelecek zamana yönelik kurgu içerir. Tabii ki Dünya Edebiyatında genel anlamda yazım sektörü daha profesyonel ve kapsamlı işliyor. Dev projeler şeklinde kitaplar siparişle yazılıyor. Çünkü oluşuturulmak istenen bir sanayi var. Film ve oyuncak ya da çeşitli elektronik oyunlar bu kitaplardan yola çıkarak kurgulanıyor. Tabiri caizse yazardan önce yapımcılar tüm konuyu kurgulamış oluyor. Bu da işin ironi içeren tarafı. Kimse yazara bu eser edebi mi, değil mi sorusunu yöneltmiyor. Okumadan önyargılı davranmıyor. Burada önem arz eden konu; dünyanın vizyonu hızla gelişmekte ve tabii değişmekte. Bu değişim aynı zamanda ortak bir bilgi havuzu oluşturuyor. Dünya insanı gayr-i ihtiyari teknolojinin sağladığı imkanlarla oluşturduğu zeminde ortak değerler oluşmasına sebep oluyor. Sadece kendi sınırlarının yazılı tarihinden ya da etnik kültüründen haberdar olmakla yetinmiyor; epizodik, ezotorik ve semantik bellek havuzunda tüm dünya insanı ile bir arada değer biriktiriyor. Bizler başkalarının hayallerini sorgulamak yerine kendi hayallerimizin mimarı olmalıyız! Evren başlı başına bir gizem, önce içimize doğru bir keşif yolculuğu yapabilmeliyiz. Son zamanlarda oldukça fazla dosya-pdf okuduğum için, ancak yazmaya ara verdiğim zamanlarda kitap okuyabiliyorum. Şu ara okumakta olduğum, İbn Arabi'nin Alemin Yaratılışı adlı eseridir. Türk ve Dünya edebiyatından yeni dönem yazarların romanlarını okumayı seviyorum. Değerler noktasında hareket ediyorum. Milli ve dini değerler; bir toplumun entelektüel gelişim gösterebilmesi ve bireylerin vizyon kazanabilmesi için öncelikle çocuklarımıza okuma bilinci vermemiz gerekir. Avrupa'ya kıyasla değerler eğitimine biz çok geç başladık! Bir anne olarak söylemeden de geçemeyeceğim, geç kalmış olmamız her önümüze gelen çalışmayı çocuğumuza almalıyız anlamı taşımıyor. Mevcut çocuk kitapları özellikle ilköğrenim okuma grubunda mutlaka pedogojik bir gözlemden geçmiş olması gerekir. Bu noktada ebeveynler daha dikkatli olmalı! Bu doğrultuda kitaplarımı yazarken yetişkin ya da çocuk okur olsun öncelikli kriterlerim var. Kitaplarım hakkında son zamanlarda sıklıkla söylediğim bir sözdür; 'kıssadan hisse, hisseden kıssa'çıkarma gayretindeyim. İngilizce ve Felemenkçeye olarak çeviri için girişimimiz oldu. Türk edebiyatının dünya okuru ile buluşması harika olur. Birkaç çeviri yapılmış olsa da yeterli değil. Biyografi romanım Kösem Sultanın şu an birkaç dile çevirisi devam ediyor. Yazmaya gönül vermiş her kişi gibi uzun soluklu eserler ortaya koymak istiyorum. Muvaffak olursam ne mutlu bana. Taltif okurdan, lakin takdir Allah'tandır. Bu keyifli söyleşi için çok teşekkür ederim. Edebiyat dünyamıza yeni eserler vermenizi heyecanla bekliyor olacağız. Ben teşekkür ederim. Sevgi ve dua ile kalın."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/seyda-koc-ile-soylesi", "text": "Yazmak başlı başına bir eylemdir. Hayata karşı duruşunuzu belirler. Yazmak aynı zamanda aşktır. Herhangi bir kimyada hapsolmamış aşkın kelimelerle vucut bulmasıdır. Kelimeleri onunla giydirirsiniz. Kelimelerin de mevsimleri vardır. Sizin iç dünyanızda bu mevsimler ahengini oluşturur. İnsanların üzerine yağar ya da doğar. Özetle; yazmak, soylu bir eylemdir hayata karşı. Edebiyatın yelpazesi geniştir aslında. Bir yazar her dalda eserler verebilir. Bu yazarın ruh ve düşünce dünyasının doğurganlığı ile orantılıdır. Bu alanda en güzel örnek Sait Faik ve Peyami Safa'dır. Kelimeler mevsimler gibidir demiştik. Kelimeler sihirlidir aynı zamanda. Okuyanları da dinleyenleri de büyüler. Büyü kişiye göre değişkenlik gösterir. Kimi büyünün etkisinden çabuk kurtulur kimi ise bir ömür kurtulamaz. Türkçe korunması gereken bereketli bir lisandır. Ben yazarlığı hiç meslek olarak görmedim. Bu yaşadığımız ülke şartlarından ve kitap piyasasının gelir olarak yetersizliğinden olabilir. Genel anlamda kitaplarımı ücretli bastırmadım. Ama yine kitaplarımdan herhangi bir doyumluk gelir de elde etmedim. Fikriyatımı ve manevi değerlerimi, hayata dair gözlemlerimi başka insanlarla paylaşmaktan keyif aldım hep. Kalemimi herhangi bir kategoriye sokmadan yazıyorum. Meslek olarak görmüyorum. Öncelikle yazar yazmaktan keyif almalı ki bu okuyucuya da sirayet etsin. İlk kitabımı on sekiz yaşındayken yazmıştım. Onu yazarken lise dönemi ve sonrasında okuduğum edebi eserlerin etkisi muhakkak olmuştur. Ömer Seyfettin, Peyami Safa, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ahmet Günbay Yıldız... Dostoevski, Kafka, Wirginia Wolf, Ernest Hemingway... Hatırı sayılır bir okuma listem vardı. Yazmanın ve okumanın ilk adımları daha okumayı öğrendiğimiz senelerde başlar ve ben kendimi bu anlamda çok şanslı buluyorum. Çevremde bana okumayı sevdiren ve meraklı olmanın olağanüstü bir meziyet olduğunu öğreten, öğretmen ve büyüklerim vardı hep. Kalemimde çeviri kitapların etkisi oldukça fazladır. Bunu hem avantaj hem dezavantaj olarak görüyorum. . Avantaj olması devrik cümle şiirselliğinin okuyucuyu daha çok sarması dezavantajı ise az okuyan ve yeterli gözleme sahip olmayan okuyucunun bunu farketmekte zorlanması. Ben yazarlık hayatımı iki kısım olarak değerlendiriyorum. Birinci bölümde yayımlanan dört kitabım var ve sonrasında ara vermek zorunda kaldığım yedi kocaman sene. İkinci kısımda da dört kitap var. Ve ben ikinci kısmı daha çok sahiplendim. Bu iştiyakımın sebebini yıllar ve tecrübeye bağlıyorum. Bu anlamda kalemim de benle birlikte tecrübe edindi ve yaş aldı! Yurt dışında yaşamanın resmi zorluklarından bunun kalemime olağanüstü ayrıcalık katacağının çok farkında olmamıştım. Ancak gördüm ki memelketime dışardan bakmak kadar türkçeme ve edebiyat sahasına da uzaktan bakmanın kalemime kazanımları oldukça fazla olmuş. Öykülerimi insan merkezinde örüyorum. Zira insan, sadece sanatta, edebiyatta değil, bilimde ve modern dünyaya ait her platformda tam anlamıyla, henüz keşfedilmiş değil. İnsanın sosyal yaşam içindeki gerçekliğini işleyen birçok kitap ya da yazar var. Ben insanın sıra dışı olan yönlerini gözler önüne sermeye çalışıyorum. Bir erkeğin zaviyesinden hayatı gözlemliyorum. Ya da depresif bir karakterin rüyalarında geziyorum. Farklı bir ülkenin kültürünü kendi kültürümüzle kaynaştırmayı, şehirlerin sessiz ve mistik kardeşliğini vurgulamayı çok seviyorum mesela. Aslında hayatın birebir içinden ama çoğu edebiyat çatısı altında yazarlardan kaçan konular. Çünkü bayan yazarlar daha çok bayanı erkek yazarlar da kendi hemcinslerinin duygu ve düşünce dünyasını işlemeyi tercih eder. Bende ise empati kavramı oldukça baskın diyebilirim. 'Bumerang'da fantastik kurgu var. Fakat tezgahında reel dokuma var. Tarihsel şehir efsanelerini nesnelleştirdim. Romanı oluşturan temel omurga fantastik düzlemde ancak kullandığım anlatım uslubu gereği, postmodern bir roman denemesi oldu diyebilirim. 'Bumerang'ı yazma fikri tamamıyla bir rüya üzerinden gerçekleşti. Herhangi bir format belirlemeden başladığım ve severek yazdığım bir roman oldu. Kitapların basımı ve yayını günümüzde çok değişti. Bunda on beş yıl önce yayınevleri daha idealist düşünüyordu. Bu anlamda çizgilerinden ödün vermiyorlardı. Şimdilerde maalesef yayıncının maddi koşulları ön planda düşündüğü, bir kısım yazarın da kitap basmış olarak egosunu tatminden öte gitmediği bir dönem yaşıyoruz. Çünkü popülarite her şeyin önüne geçmiş durumda. Popüler diye adlandırılan kitaplar ise daha çok batılı değerleri baz alan, şuurdan yoksun, kendisi ile barışık olmayan kitaplar. Tabi madalyonun bir de diğer yüzü var. Genç nufusu ağırlıkta olmasına rağmen okumayan, daha çok görsel medya ve elektronik sosyal ağlar ile avunan bir okuyucu kitlesi var. Reklama değil de yazara ya da o yazarın kalemine inanıp parasını veren okuyucu çok az. Madalyonun öteki yüzünde ise yayınevlerinin endişeleri haksız da sayılmaz. Arz talep ilişkisi. Bundan on beş - yirmi sene öncesinde elektronik ve internet gibi baskın bir saha yoktu. Bu tür etkinliklerin bizim ülkemizde değeri yeni yeni anlaşılıyor. Oldukça kıymetli çalışmalar. Organize ettiğiniz programlar dolayısıyla en iyi siz bilirsiniz. Bu tür çalışmalar Avrupa da workshop adıyla ya da özel kurslar adı altında hem de ücretli bir şekilde yapılmasına rağmen talep oldukça fazla. İlgili kişi sadece yazar olmak amacıyla başvurmuyor buralara. Eğitim ve iş hayatında dönüşümünün ve gelişiminin daha fazla olacağının bilincinde. Vizyonlarını geliştirmek amacıyla, yaşları ne olursa olsun, fırsat buldukları her sahada öğrenme arzularını yitirmesinler. Zihinlerini genç ve dinamik tutmak için devamlı okusunlar. Okumanın faydasını ilerleyen yaşlarında daha çok fark edecekler. Kalemden korkmasınlar. Kalem klavyeden daha dürüst ve samimi bir dostur!.. Sorularınız ve desteğiniz için teşekkür ederim Fahri Bey. Estağfurullah. Her şey edebiyat ve dostluk uğruna Şeyda Hanım. Siz de, bir gün sizden genç yazarlara benzer katkılarda bulunursanız ödeşmiş oluruz."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/seyit-goktepe-ile-soylesi", "text": "Dizginlenemeyen bir merak, sınırsız bir çalışma gücü... Yazma yeteneğinin yanında bu özellikler olmasa, yazarlık ne kadar sürer, kim bilir. Seyit Göktepe'yi de genç yaşta durulmuş, olgunlaşmış bir yazara dönüştüren bu özellikler kuşkusuz. Bir yazarı en fazla yansıtan kitabının ilk kitabı olduğu varsayılır. İlk kitap, yazarın ta yüreğinden kopmuştur ve kendiliğindendir. Oysa, Seyit Göktepe, üçüncü kitabı Ben Ol da Gör'de daha fazla kendini bulmuş ve ancak anlatabilmiş görünüyor. Göktepe bu kitabında dil oyunlarından uzak duruyor, sadeliği bilerek ve isteyerek tercih ediyor. -Ben önce yazma serüvenin nasıl başladı diye sormak istiyorum. Gerçi biraz biliyorum ama... -Anlatayım tekrar. 1990'ların ortası (1994-1995), ortaokul yıllarımda şiir yazmaya başladım. O şiirlerden hiçbiri bir yerde çıkmadı. Daha o yıllarda ben, öykünün ne olduğunu bile bilmiyordum. Saime hocanın bana önerdiği birkaç kitap vardı. Birisi Şeker Portakalıydı, birisi Mercan Adasıydı. Bir de Aziz Nesin kitaplarını okumamı önermişti. Aziz Nesin'lere ulaşamadım ama Mercan Adası'nı, bir de Şeker Portakalı'nı yeni yıl tatilinde okumam için bana getirdi. Ve söylediği bir şey var, o kitapları getirdiği gün: Senin şiirin pek şiir değil, öyküye daha yakın, sen öykü yazmalısın, bir dene, dedi. Ama ben öykünün ne olduğunu bile bilmiyorum, hakikaten ne olduğunu bilmiyorum. Ne ki, bu olayın üstünden dört sene geçtikten sonra, öykü yazarken buldum kendimi. 1998'in Eylülü, hiç unutmuyorum. O ortaokul yıllarından 1998'e varana kadar, yani geçen üç yıl içinde şiir yazdım yine. Büyük bir defterde o şiirleri tuttum. Yine okuttum lisedeki öğretmenlerime. Onların da söylediği bir şey vardı: Düzyazıya yakındı benim şiirlerim. 1998'de bu öyküyü yazdıktan sonra bir cesaret geldi bana. Yazmaya böyle cesaret ettim sanıyorum ama önce şunu hep bildim: İyi bir yazar olmak istiyorsan, iyi bir okur olacaksın. Yazarlığımı hep bir hayal olarak tuttum kafamda, önce iyi bir okur olmaya çalıştım. Sait Faik'i, ondan sonra Sabahattin Ali'yi tanıdım. Onları tanımamla beraber ve Selim İleri'yi tabii, onu ve yazdıklarını tanımamla beraber öykünün üzerinde çok daha ciddi düşünmeye başladım. Selim İleri'yi, Hulki Aktunç'u tanıdıktan, onlara yazdıklarımı götürdükten, onların da beğenisini kazandıktan sonra, 16 yaşında bir genç olarak, bu işe tamamen kapılmış buldum kendimi. Kapılmış buldum, bilinçli olarak, isteyerek, Ben öykü yazayım, beğeniliyor, beğeni kazanmak için yazayım, diye bir durum yok, kendiliğinden oraya doğru sürüklendiğimi hissettim. Şimdi bunu daha iyi anlıyorum, oraya doğru sürüklendim ben. Bir ihtiyaçtı sanıyorum bende yazmak. Sanıyorum değil, kesin bir ihtiyaçtı. Çünkü öğrencilik hayatı boyunca, diğer arkadaşların katıldığı toplantılar, eğlenceler, şunlar, bunlar, nedense onlara katılmayı çok istemedim. Hep köşesinde, içinde, odasında, evinde... Böyle sakin bir hayatım oldu. Üniversite yıllarında da değişmedi bu. O sakinliğin içinde öykü, o iç dünyamın içerisinde tamamen bir ihtiyaç olarak başladı bende, öyle de sürdü. Bugünlerde birazcık daha dışarıya açık, birazcık daha dışarıya dönük bir adam olduğumu hissetmemle beraber yine de sakladığım bir dünya var evin içinde, odanın içinde, öykü de, yazma da öyle bir kapanışın içinden geliyor, sanıyorum. Benim hayatımda, yani bu yazma serüveni içerisinde çok önemli iki isim var: Birisi Selim İleri, birisi de Hulki Aktunç. Bunları özellikle her yerde söylüyorum, yine söylemek isterim. Hulki Aktunç... Onun daktilosuyla yazmaya başladım biliyorsun, bana armağan ettikten sonra. O daktiloyu armağan olarak aldıktan sonra, benim için ihtiyaç olan öykü, adeta bir borç oldu. O daktiloya layık olmak için yazmam gerekiyor diye düşündüm kendi kendime. Hakikaten öyle oldu. Yani, evet, Hulki Aktunç gibi bir usta daktilosunu hediye ediyor, demek ki bir şeyler görüyor bu çocukta, bende! Benim bu daktilonun borcunu ödemem gerekiyor, diye düşündüm. Sonra daha bir sıkı sarılmaya başladım işe. Ona daktiloda yazdığım öyküleri götürürken hep içimde şu ses vardı: Bakın, daktilonuz emin ellerde. Bir kenara atılmış, kıymeti bilinmez, unutulmuş bir halde değil. O daktiloda bir şeyler yazılıyor. Onu söylemeye çalışıyordum sanki her yazdığımda. Tabii onun da beğenisini, övgüsünü aldıktan sonra daha bir cesaretle, daha bir cesaretle derken derken, ilk kitaba kadar bu, böyle sürdü. Evet, ilk kitabın çıkması... Kitap çıkınca, Acaba yazar mı oluyorum ben giderek? diye düşünmeye başladım. Hala da düşünüyorum, yazar mı oluyorum ben acaba diye... Kendimi asla yazar olarak görmüyorum. Yazar denildiğinde bana, yüzüm kızarıyor. Öykücü denilmesi daha hoşuma gidiyor benim. Yazar deyince aklıma hep Dickens geliyor nedense. Dickens'in o sakallı hali ya da Dostoyevski... Daha kırk fırın ekmek yemem gerekiyor yazar olmak için. Ben öykücüyüm. Öyküler yazan bir adamım. -Ustalarını söyledin, etkilendiğin yazarların bir kısmını da söyledin. -Ama etkilenmek deyince... Hiç kendi kendime şunu demedim: Bu ya da şu yazar gibi yazmalıyım. Etkilenmek bende şöyle oldu: Yazdıklarından heyecan duyduğum, coşku duyduğum yazarlar oldu. -Zaten onu kastediyorum. Yani, onun gibi yazayım diye değil de... -Evet, heyecanlandığım, yazdıklarını okuduktan sonra bende yazma isteği uyandıran... -Evet, Hulki Aktunç'un dediği gibi... -Kışkırtan yazarlar oldu yani. Mesela, kışkırtmak deyince benim aklıma hemen gelen isim: Mehmet Zaman Saçlıoğlu. Onun öyküleri kadar beni sarsan çok az öykü sayabilirim. Onun her satırı, her sözcüğü benim için gerçekten bir ufuk açtı, kapı açtı. Hasan Ali Toptaş da aynı şekilde. Bunlar hep ilk öykülerimi yazdığım dönemin ustaları oldu. Sonraki yıllar içerisinde dünya edebiyatını da elimden geldiği kadar tanımaya başlayınca, hem ufkum açıldı, hem de başka beni heyecanlandıran ve kışkırtan yazarlar tanıdım. Bunlardan bir tanesi Milan Kundera'dır, biri de Beckett'tir. Beckett'i ve Kundera'yı, öncelikle Beckett'i okuduktan sonra, o 3-4 yıl, ilk kitaptan sonra bir yere kadar getirdiğim o öykünün artık çok başka bir yere gitmesi gerektiğini hissettim. Çok başka bir dünya vardı Beckett'te. O dünyayı kıyısından, köşesinden kurcalamaya başladım. Sezgilerimle kurcaladım tabii, ne bileyim, derin okuma, içini görme durumu yok. Sezgilerimle sadece, nasıl böyle bir yazı olabilir, nasıl böyle bir öykü olabilir diye... Kendi öyküme dönüp baktım. Beckett benim öykümü okusaydı, acaba ne derdi ya da Beckett benim hissettiğim durumları anlatacak olsaydı, nasıl anlatabilirdi acaba diye düşünmeye başladım. O benim için bir kırılma oldu. Ondan sonra yazdığım öykülerde de, kendim dönüp baktığımda bir değişiklik görüyorum. Kundera'yı da Beckett'ten 2-3 yıl sonra okudum. O da başka bir kırılma noktası oldu benim için. Beckett okuduktan sonra getirdiğim öyküyü, Kundera'yla birlikte başka bir kanala doğru taşıma ihtiyacı hissettim. -Son kitabında özellikle ailenin erkeklerini işlemişsin. Özellikle onlarla iletişiminin çok derin olduğunu gördüm ben. Anneden, kardeşten de bahsediyorsun ama baba, amca, dede gibi kavramlar oldukça ön plana çıkıyor. Onları güzel anlatmışsın. Ben etkileyici buldum. Ne düşünüyorsun? -Zaten edebiyat tarihi içinde baktığınızda, baba-oğul ilişkileri, her zaman bir konu olarak işlenmiş. Turgenyev'in ilk akla gelen Babalar ve Oğullarından, sonraki yıllar içerisinde yazılanlara değin... Sanıyorum orada bir iktidar ilişkisi giriyor devreye. Baba/oğul, amca/yeğen, dede/torun, dede/baba... Orada sanıyorum böyle bir iktidar da değil de, bir anlayış, bir hissediş farklılığı doğuyor, neredeyse bir içsel çatışmaya dönüşüyor o ilişkiler... Ben öyle hissediyorum, öyle görüyorum. Öykü de bir anlamda benim için uzlaşma değil, bir çatışma ortamı... Dünyayla zaten uzlaşmış, insanlarla uzlaşmış, belki doğayla uzlaşmış insanın yazıya çok fazla ihtiyaç duyacağını sanmıyorum. Öyle bir ihtiyaç duymaz. Okur olarak da duymaz, yazma ihtiyacı olarak da duymaz. O aile içerisindeki ilişkilerde doğan çatışmanın bendeki ifadesi olarak belki öykülerimde baba, dede, amca çok yer ediyor. Baktığınızda da zaten o ilişkilerde, hep bir anlaşmazlık vardır fakat içten içe de o anlaşmazlığın arkasında, aslında söylenememiş sözler vardır. Söylenememiş sevgi sözleri, söylenememiş kabuller vardır. Evet, ben kabul ediyorum, ama ancak burada söyleyebiliyorum, yazıda söyleyebiliyorum. Çünkü öteki türlü, sözle, konuşarak olmuyor ya da olamıyor. Öyle demek lazım belki... Yani öykünün o iç dünyasındaki çatışma, aile bireyleri içerisindeki ya da sokağa çıktığınızda arkadaşlarınızla, diğer insanlarla aranızdaki çatışma, öyküde kendini bir araya getiriyor sanki. Anneyle de ilişkiler var, kardeşle de ilişkiler var. Ama onlarla hep sanki daha sıcak bir ilişki, daha fazla yakınlık varmış gibi... Bana öyle geliyor kendi yazdıklarıma baktığımda. Sanıyorum o, çocukluğun izlerinden de kaynaklanan bir şey. Anne şefkati mi demeli ona, yoksa anne ilgisi mi demeli, çok başka bir şey... Açık söylemek gerekirse, baba şefkatine, baba ilgisine çok benzemiyor anneninki. Zaten deyimlerimize, o yerleşik anlayış biçimimize baktığımızda da, annenin, ananın, ana nedense, anneden daha bir toprağın içinden geliyor sanki... O ilişkinin, daha fazla ilgiye, şefkate dayandığını hissediyorum. Anneyi arıyorsunuz belki de, sevdiğiniz kızda da belki anneyi arıyorsunuz, arkadaşınızda da anneyi arıyorsunuz. İlgiyi, şefkati, samimiyeti arıyorsunuz. Hani öyküdeki samimiyet, annenin sesiyle ilerliyor ama aynı zamanda da öyküdeki o çatışma, çelişki, o da babanın sesiyle ilerliyor sanki. İkisinin ortasında da öykünün kendisi vücut buluyor. Bana öyle geliyor. Ama hakikaten öyledir, değil mi? Canımız acıdığında, hep anneyi anarız. -Sen anlattın, benim fazla sormama gerek kalmadı. Edebiyat anlayışın hakkında söyleyeceğin bir şeyler var mı?.. -Var. Tabii edebiyat anlayışı denilen şeyin oluşması için kesinlikle bir birikimin olması gerektiğine inanıyorum. Okumayan, ustalarını bilmeyen ya da sanatın diğer kollarıyla birebir ilişki içerisinde olmayan bir yazarın çok fazla kendisini okutabileceğini düşünmüyorum. Yine Spielberg'in sözünü anmadan geçemeyeceğim. Bunu bana Hulki Aktunç söylemişti. Demiş ki: Ben çocukluğumda görmek istediğim, hayatım boyunca görmek istediğim filmleri çekiyorum. Belki ben de okumak istediğim öyküleri yazıyorum. Öyle de diyebilirim. Böyle bir şey, evet, rahatlıkla diyebilirim: Okumak istediğim öyküleri yazıyorum. Bir de, bir anlayış olarak değerlendirilebilirse bu, şunu söylemek istiyorum: Olaya dayalı öyküyü yazmayı çok fazla sevemedim. Olay hep biraz daha alttan akar, asıl belirleyici olan durumlardır bende. Özellikle ilk iki kitapta durumlar daha belirgindir de, olaylar az, hatta kimi öykülerde yok denecek kadar azdır. Son kitapta yine olayları biraz daha ön plana çıkardım. O da, az önce bahsettiğim okumalar ekseninde gelişen bir damar olarak açıldı bende. Durumlar vardır, durumların altından akan olaylar vardır. Olayların çok ön plana çıktığı öykülere, nedense başından beri kalemim gitmedi. Sonraları fark ettim ki, durum öyküsü yazarken, olaysız bir öykü de yazarken, -daha doğrusu ona olaysız öykü mü demeli, anlatı mı demeli, onu da bilemiyorum- fark ettim ki, okuduklarımla yavaş yavaş olayı da sevmeye başlamışım. Evet, baktım ki, olaya dayalı romanları, birebir olayı aktaran romanları, öyküleri daha çok sevmeye başlamışım giderek... Sonra o sevmeyle beraber benim öyküme de, olay öğesi girmeye başladı. Bu konuda Tarık Dursun K., gerçekten benim için bir kırılma noktası oldu. Benim Sait Faik'imdir diyebilirim Tarık Dursun K. için. Çünkü Türk öyküsü için Sait Faik'in açtığı kapıyı çok dar alanda, çok dar anlamda Tarık Dursun K. benim için açmıştır. Onun bir tek cümlesi, Beckett'in bile, Kundera'nın bile yapamadığını yaptırmıştı. Çok basit durumların öyküsünü yazmak konusunda bana tek bir cümlesiyle ilham verdi. Bir gün vapurla karşıya geçiyoruz: Nursel Duruel, Necati Güngör, ben ve Tarık Dursun K., Alkım'dan çıkmışız. Vapurda gidiyorduk, Beşiktaş İskelesi'ne yanaştı vapur ve inerken tek bir şey söyledi: Son yolcular da indi vapurdan... Kendi kendine bunu söyledi, o durumu ifade etmek için... Ben bir an şöyle kaldım. İleride yazabileceği bir öykünün ilk cümlesi de olabilirdi. Onun gözüyle oraya baktığımda, bir yazarın algılayış biçimini kavramak açısından da benim için müthiş bir ufuk açtı. Yani, bir yazar demek ki bu gözle bakıyor. Halbuki ben o güne kadar vapura, Sesi var, denizin üstünde gidiyor, deniz diyelim ki bir çocuğun oynadığı bir leğenin içerisinde kopan bir fırtına, aslında büyümüş, deniz olmuş... Ama burada gizli şeyler ararken, hep böyle zorlarken denizi, vapuru, çok başka dünyalarda onları kendimce görmeye çalışırken, bir baktım, son derece sıradan bir durum içerisinde, son derece sıradan bir atmosferin içerisinde, öykü çok rahatlıkla doğabiliyormuş demek ki... Tarık Dursun K. yı o güne kadar okumamıştım. Ondan sonra, 7-8 kitabını peş peşe okudum ve hep o cümlesi kulağımda kalaraktan, okuduğum her öyküsünde, her romanında o içimdeki, kafamdaki sıradan durumların da, sıradan insanların da, çok anlık durumların da öyküsü, eğer iyi bir kalemin varsa, çok güzel bir şekilde yazılabilir, dedim kendi kendime. Ondan sonraki öykülerimde zaten, özellikle ikinci kitabın üçüncü bölümündeki öyküler, o etkiyle, o kapıdan açılmış öykülerdir. Yani, önceki öykülerde olduğu gibi, cümleleri alt alta yazmak, kırmak, birtakım deneysel şeyler yapmaya çalışmak ki hepsini ayrı bir heyecan duyarak yaptım, hala da çok severek okuyorum, o ayrı... Ama geleneksel, yani, bizim Sait Faik'ten, Sabahattin Ali'den, Orhan Kemal'den, Oktay Akbal'dan gördüğümüz o damarın, o deryanın içinde küçük bir damla da olsa, oraya bir eklenme çabası sarf ettim, diyebilirim. İkinci kitabın üçüncü bölümü, üçüncü kitabın bütün öykülerine, baktığımız zaman, daha kısa cümlelerle, olayı daha ön plana, birinci kitaba göre ön plana çıkaran öyküler ve sıradan denilebilecek, herkesin yaşayabileceği ama benim de yaşamış olabileceğim durumları aktarmaya çalıştım. Bu damardan da, içten içe geliştirerek öykümü sürdürmeye çalışıyorum. -Peki, son olarak söylemek istediğin bir şey var mı? -Evet. Yazmak istiyorum, ne olursa olsun, yazmak istiyorum. Dışarıdan çalışıyor olmanın bana kazandırdığı zaman o kadar bol ki, onun içinde hem okumaya, hem de yazmaya fazlasıyla zaman ayırabiliyorum. Bir işe başlamış, başlayacak olmakla da, zaman darlığı yaşayacağım durumlar olacak, belki uzun süre yazamayacağım. Bunların hepsini düşünüyorum ama... Yazmak istiyorum. Ne olursa olsun, yazmak istiyorum. Çünkü o, başka hiçbir şeye benzemiyor. Yani, yazmaktan aldığım lezzet, yazmanın o gerilimini hissetmek, yazıp bitirdiğin bir şeyi okumak, onu başkalarının da okuyacağını düşünmek, o öyküyü, o yazıyı, beni çok mutlu ediyor. İşte hayatın o kadar acısının, sıkıntısının içinde, çok bencilce bir şey söylüyorum belki ama herkesin tutunacağı bir dalı vardır: Benim de herhalde, sevdiklerim ve yazıdır. Başka bir destek arama ihtiyacı da duymuyorum zaten. Yakın çevrem, dostlarım, arkadaşlarım ve yazı, bu bana yetiyor."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/siddik-yurtsever-ile-yarim-kalmis-bir-nehir-uzerine", "text": "İkinci kitap sendromu diye bir şey var gerçekten. Yaşamadım desem yalan olur. İlk kitabın, beklentinin çok üstüne çıkması da buna sebep olmuş olabilir. Çok defa üzerine yazılan tartışılan bir kitap oldu o. Yazar sonunda okunmak ister. Bu gerçekliği bir yere koyarak şunu da söylemek isterim: Bu durum metni etkileyen bir şey olmamalı. Yani öyle ya da böyle metin kendi kalesini inşa eder. Girişler ve çıkışlar tamamen yazarın kontrolündedir. İlk kitaba nazaran ikinci kitaptaki birçok öyküyü dergilerde yayımlamadım. Galiba artık sabırlı biriyim Dağlarda dolaşan herkes bilecektir ki süreç kendisini doğurur. Siz zaten yoldasınızdır. Önünüzde hazır bulmak zor olsa da yürüdüğünüz yol size hediyeler gönderir. Evet sıyrılmak istedim. Bunun için çabaladım. Başardım mı bilmiyorum. Öyleyse ne mutlu. Bunu sadece ilk kitap özelinde söylemiyorum, yazarın metniyle uğraşması gerekiyor. İlk kitap için biraz kolaya kaçtığım düşünülebilir. İkinci kitapta bunu yapmak istemedim. Adına ne dersek diyelim her varlık gelişmek ister. Yenilenmedikçe nostalji kokan havalarda kaybolur gider. İki kitabı da kendi içinde değerlendirmek lazım. Kitap içeriğinden bağımsız olarak kapak çalışmak da doğru değil bunun tam tersi de. Bu değişikliği tabii ki metne yoracağız. Kapakta köze duran bir ateş var. Biraz önce duman çıktı. Biraz sonra kül olacak. Hayatın kendisi yarımdır zaten. Burası dünya burada işler hep yarım kalır diyor büyük şair. O minvalde bir hadis-i şerif de var. Her çağın kendine göre zorlukları var. Her çağ zor. Kamil olabilmek ise nasip. Geçmişe özlemle bakmak, anmak yetmeyecek bize. Gelecek için yalvarıp yakarmalıyız. İşin teknik boyutunda böyle bir değerlendirme yapılabilir. Ancak tek muradım bu değildi. İnsanın kendisiyle olan savaşı var. Bu savaş ömür boyu sürecek. Şeytanı öldürmek mi şeytanı eğitmek mi? Ki tüm şeyler şeytanlaşabilir. Birinci bölümde janti bir duruştan bahsetmeye çalıştım. İkinci bölümde ise ilk bölümden sağ çıkmış insanların izdüşümü var. Artık toplumun içinde. Toplumun kendisi. İyi bir sonu yaşamak istiyorum. İyi bir son yazmak ise henüz benim anlayabileceğim bir şey değil. Okurun karşısına bir fotoğraf karesiyle çıkmak istemiyorum. Binlerce fotoğraf karesi olsun. Okur içlerinden birini seçsin. Bu bir risk değil. Aksine okuru öyküyle muhatap etmek benim için. Evet akan bir nehir var. O nehirde yıkanmak isteyen herkes buyursun gelsin. Son olarak okumak-yazmak Sıddık Yurtsever için ne ifade ediyor. Okumak büyük bir konfor. İstediğiniz gibi eleştirebilirsiniz mesela. Bu, dünyanın en büyük yazarı da olabilir yeni yazmaya başlamış bir çömez de. Ama yazmaya başladığınızda bütün bıçaklar bilenmiş gibi hissedebilirsiniz. Çünkü o konfor alanından çıktınız. Gözler üzerinizde. Her an her şey olabilir. İşte o zaman ah keşke dediğiniz oluyor. Ah keşke insanları eleştirirken biraz daha dikkatli davransaydım. İPEK 1982 Ağrı Patnos doğumlu. ilk orta ve lise öğrenimini burada tamamladıktan sonra Malatya İnönü Üniversitesi'nden 2004 yılında mezun oldu. Bursa'da MEB'e bağlı bir okulda öğretmen olarak çalışmaktadır."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/sitki-caney-ile-soylesi", "text": "-Ebuzeran uzun soluklu bir şiir. Yoğun, ertelene ertelene birikmiş bir nefesin kün deyişteki, hu deyişteki bir ses ve anlam zenginliğiyle zorunlu olarak zuhura çıkması diyebilir miyiz onun için? -Evet, Ebuzeran 40 şiirden oluşan tek bir şiir. Elbette böyle uzun soluklu şiirler yazmanın hem kendine özgü zorlukları hem kendine özgü imkanları var. Şiirin ritmi ve imgeleri şiir boyunca hiç kesintiye uğramıyorsa, şiir bütün mısralarıyla güçlü bir ırmak gibi akıyorsa, işte o zaman uzun soluklu bir şiirden söz edebiliriz. Ben bütün şiirlerimde ritim ve imge akışının güçlü olmasını her zaman çok önemsedim. Bu yüzden şiirlerimde ses ve musikinin çok fazla öne çıktığı hatta öyle ki bunun zaman zaman şiirin künhüne varmaya engel olduğu söyleniyor ki bu doğrudur. Ebuzeran şiirinde musikinin böyle bir engel oluşturmaması için ses ve anlam dengesini gözetmeye çalıştım. -Kimi dizelerin tekrarı, pekin bir söyleyişi beraberinde getiriyor. Bu pekinliğin yanısıra aslında tekrarla tekranlanmaz olana ulaşma hedefi de mi gözetiliyor içten içe? -Yer yer nakarat gibi tekrarlanan mısralar uzun soluklu şiirlerin tabii unsurlarından biridir bence. Bunu bütün uzun soluklu şiirlerde görebiliriz. Bu, şiirin bütünlüğüne, ana damarına şiir boyunca bağlı kalmamızı sağlar. Ebuzeran şiirindeki ey bütün zamanların çıldırtan gözyaşları / şimdi bir tek damlanla tufandır yüreğimiz / şimdi kıyam / şimdi aşk / şimdi secdedeyiz mısralarının yer yer tekrarlanmasının da bu bağlamda değerlendirilmesini isterim. -Neden Ebuzeran, neden bütün zamanların bütün devrimcilerine? -Çünkü bana göre aşk, sürekli bir devrimdir ve en devrimci söylemdir şiir, şair de aşkın yeryüzündeki pençesi ve bu yüzden Ebuzaran şiirinin ithafı bütün zamanların bütün devrimcilerine... Haksızlığa baş kaldıranlara, zulme boyun eğmeyenlere... Mazlumdan, garipten, yoksuldan yana olanlara... Sahabe Ebuzer bu duruşun sembol isimlerinden biri. Ebuzeran da Ebuzerler demek ve ben Ebuzerlerin şiirini yazmaya çalıştım; yalnız, garip ve mazlum bütün devrimcilerin. -Az şiir yazıyor ve uzun aralıklarla kitaplaştırıyorsunuz onları. Ama biz biliyoruz ki hep şiir üzeresiniz. Hangi kaynağın sütüdür ki onu içimenin doyumsuz keyfinden siz mutmain olmadan erişmiyor bizlere? -Şiirimi besleyen kaynakların en başında ağır acılarıyla, çetin sorularıyla yaşanılan hayat var. Tabii ki bütün okuduklarım, dinlediklerim de bu hayatın içinde. Başta Kutsal Kitap Kur'an olmak üzere mütefekkirlerin ittifakla kabul ettiği hayatı yorumlayan tüm fikir kitapları, çocukluğumun masalları, öyküler, romanlar, filmler ve elbette şiirler ve şairler. Şair Lebid'den Sezai Karakoç'a şiirin bütün başkentleri... Ebuzeran şiiri de bu beslenmeye, bu birikime dayanarak gelenekselle aykırıyı, destanla ağıtı, modernle klasiği bir potada eritmenin, bütün zamanların bütün şiirlerini en ortak damarı yakalayıp özetleyerek yeniden yeni bir sesle Sıtkı Caney diliyle söylemenin çabasıdır. -Ebuzeran'da söylenenle görünen arasında sıkı bir ilişki var hatta sesin bir tür görünürlüğe tebdili... ne dersiniz? -Doğrudur, sadece Ebuzeran'da değil bütün şiirlerimde var bu görsel taraf. Bazen bir sinema filmi sahnesi, bazen bir fotoğraf karesi, bazen bir resim gibi kendilerini etkilediğini söyleyenler oldu. Bunun nedeni sadece sinema ile olan yakın ilgim değil elbette. Resimle fotoğrafla uğraşmamın da bir payı var sanırım. Ebuzeran şiirinde bu görselliğin daha da belirgin olması biraz da tarih ve coğrafyayla ilgili. Geçmişten geleceğe birçok farklı zamanı dolaşan ve birçok farklı mekana uğrayan bir şiir Ebuzeran. şimdi sonsuz sabah öncesi bu son akşamda / kar yağar yağar kan akar akar yeni bir bahar olur / mekke'de kudüs'te bağdat'ta şam'da / aşk bir gün her yerde iktidar olur / yeniden buluşuruz mescidiaksa'da beytülharam'da / yetime yoksula iman yine yar olur mısralarını örnek olarak söyleyebilirim. -Ebuzeran için eşzamanlılık ve süreklilik içinde Ebuzer Hazretlerinden Sıtkı Caney'e erişen şiirin kıyam halidir diyebilir miyiz? -Şiir, bana göre öncelikle varoluşumuzun künhüne, aşk'a hakikat'e varma çabasıdır ve bu anlamda şiir, insan aklının nefsiyle yoğurduğu bütün ideolojilerin, bütün istismarların, bütün firavunlaşmaların karşısındadır. Ebuzeran şiiri de Ebuzer'iyle, Che Guevara'sıyla, Kur'an ayetleriyle, bu bağlamda okunmalıdır. Ne Marksist şiir ne İslamcı şiir diye yaftalanmalıdır. Yıllar önce bir yazıda İslamcı şair diye söz edilmişti benden. Birilerine benim için o Komünistin şiirlerinde ne buluyorsunuz diyenler de oldu. Yeri gelmişken söylemek istiyorum, ben kendimi sadece Müslüman ve Devrimci olarak tanımlıyorum, İslamcı ya da Komünist olarak değil. Bütün önyargıların tam karşısında yer alan ön yargıları parçalayabilecek en önemli güce, sanata, özellikle de şiire önyargıyla yaklaştığınız sürece onu anlayabilmeniz asla mümkün olamayacaktır ki ben düşüncesi mezhebi ve meşrebi ne olursa olsun önyargılı kimselerin Ebuzeran şiirini okumasını da anlamasını da beklemiyorum. -Ebuzeran'ın kapağı ve alt başlığı daima isyan mı diyor? Ateş kırmızısından Ebuzeri bir dağlayıcılığı imgeleyen söz alevine geçişi çevrenizde aşırı bulanlar oldu mu?"} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/suavi-kemal-yazgic-ile-soylesi", "text": "-Öncelikle okurlarımız için şiirle buluşmanız, yazının kıyılarına gelme serüveniniz nasıl başladı, hangi saikler sizi şiire taşıdı diye sorsam bizlere neler söylersiniz? -Her şairin kendine ait bir şiire başlama hikayesi var. Ne kadar ortak noktalar da bulunsa her şiire başlama hikayesi şairin yaşadığı zamana, bulunduğu ortama ve şahsiyetine bağlı olarak değişir. Aynı kuşaktan, benzer ortamlarda büyüyen şairler arasında bile bazı farklar bulunur, birbirine hiç benzemeyen çevrelerde büyüyen şairler arasında dahi ortak paydalar yakalamak mümkündür. Ben kendi adıma içe kapanık ve sessiz bir çocukluk geçirdim. Şiir, o içe kapanıklıktan sonra dünya ile iletişim kurma vesilesi gibi oldu başlangıçta. İlk şiir teşebbüsünü ilkokul dördüncü sınıftayken yazmaya cüret ettim. Bir şiir yarışması vardı. Sınıftaki arkadaşlardan özenip ben de bir şeyler karaladım. O arkadaşların çoğunun ilk ve son şiir denemesi o vesile ile yaşandı. Bense devam ettim. Niçin böyle oldu sorusuna şöyle dört başı mamur bir cevap verebilmiş değilim aslında. Bu yüzden de şiire başlama ve devam etme saikleri listesi hazırlayamadım size. Tek söyleyebileceğim şiirin paramparça algıladığım dünyayı bana daha bütünlüklü görme imkanı sunması. - 'Sebepsiz Serçe', Taş Suya Değince', 'Heves' ve son olarak da 'Tövbe Gölgeliği' ile şiirde yürüyüşünüz devam ediyor. Bundan sonra şiirle mi devam edeceksiniz yazı yürüyüşünüze, deneme, öykü, roman alanlarında yeni çalışmalar var mı? - Şimdiye kadar farklı türlerde de yazsam eninde sonunda kürkçü dükkanı şiire geri döndüm. Bundan sonrası için de ancak gaybı bilemem diyebilirim. Diğer türlerde ise damla damla biriken metinler var. Ancak onların da kendilerine ait kaderleri var ve kitaplaşıp kitaplaşmayacaklarını bu satırları yazarken kesinlikle bilmiyorum. -Siz edebi kamuda mütevazı ve sakin duruşunuz, samimi, doğal ve sade yaşantınızla varoldunuz ve şiirlerinizi de bu ruh hali, bu tavizsiz duruşla yazdınız. Mustafa Kutlu son yazılarının birisinde: Sanatçıya yüce bir makam verilmesi, onun takdis edilmesi deha mertebesine çıkarılması pagan adetlerindendir. Sanatçı eylemi ile kuşların sesine, suların şırıltısına, rüzgarın uğultusuna, bulutun rengine, denizin dalgasına ne kadar yaklaşıyorsa; bu hamleyi bir iman ateşi, gözyaşı ile ıslanan bir aşk ile yapıyorsa o kadar yol alır diyor. Üstadın sanat ve sanatçıya bakışı böylesine veciz anlaşılmayı bekliyor. Siz bu ifadeler hakkında neler söylersiniz, sizin dünyanızda sanatın ve sanatçının karşılığı nedir? -Mustafa Kutlu edebiyatı doğal olana alabildiğine yaklaştırıyor. Bir sahicilik, sahihlik arayışının ürünü olarak görüyor edebiyatı. Bu elbette yazarın hayatının ve poetikasının bir neticesidir ve saygıdeğerdir. Ancak sanat tek anlayışa ve mecaza sığdırılamaz. Trum trum trum makinalaşamak istiyorum diyen Nazım Hikmet'in de eleştirel okumaya açık başka poetik ve siyasi tercihler söz konusudur. Bence sanat da bu dünyadaki fiillerden bir fiildir sanatçı da bu dünyadaki insanlardan bir insandır. Sanat sanatçının bu dünyadaki amellerinden bir ameldir. Diğer amellere göre bir üst anlam ve değer taşımaz. Her insanın her ameli gibi sanatçı da mahşer günü sanat amelinin karşılığını görecektir. - Şairin bir misyonu vardır; bir kabile içinde, bir millet içinde, ya da insanlık içinde. İnsanın, ya da insanlığın din kaynaklı törenlerinde, ilahi musikiye, onun sesi karışmalıdır diyor Üstad Sezai Karakoç Edebiyat Yazıları kitabında, Şuara Suresi'ndeki şairlere yapılan vurguyla üstadın mezkur vurgusunu aynı düzlem anlayışında okumamız mümkün müdür, ne söylersiniz bu bakış açısı konusunda? -Süleyman Çelebi'nin Mevlid olarak bildiğimiz Vesiletül Necat'ı tam da Karakoç'un bahsettiği şiirlerdendir. Miraçnameler, münacaatlar, naatlar hep hayatın ve elbette duaların da içinde yer alan şiirlerdir. Şuara suresinin vurgusu sadece şiirle sınırlandırılamaz. Her kişinin her işi bu tanımla iki kısımda incelenebilir. Neyin eleştirildiği neyin bu eleştirinin dışında tutulduğu ayette açıktır. Kişi hangi işi yaparsa yapsın Şuara Suresi'nde şairler için öngörülen ölçüler onlar için de ayniyle geçerlidir. Allah nasıl başka ayetlerde sinekten örnek vermişse bu ayette de şairlerden örnek vermiştir. Şairlerin de her yazdığı amel defterlerinde yer alır ve şiirlerinin akıbeti de diğer amellerinin akıbetinden farksızdır. -Bizler doksanlı yılların gençliği olarak yolumuz dergilerden geçen bir nesildik. İlk yazılarımızı, ilk şiirlerimizi dergilerin adeta bir dergah gibi eğiten, bizleri yazının kıyılarına getiren ince eleğinden geçtik. Üstatlar bize hep yol gösterdi, elimizde müşahhas halde taze metinlerimizle onların izinden yürüdük. Şimdilerse bu dönemin gençliği çok yazıyor, az okuyor gibi, sanal alemlerde yine sanal dostluklar ve uçup giden uçucu metinlerle boğuşuyorlar ve varolma savaşı veriyorlar. Sizce böyle bir ortamda yazı nasıl filizlenir, sanatçı kendini nasıl keşfeder ne denli geliştirir bu konuda neler söylemek istersiniz? -Sanatçı zamanının çocuğudur ve ne yapar eder bir yolunu bulup sanatını ortaya çıkarır. Eski dönemlerde yaşayan şairler ve yazarlar da bizi görselerdi bizim sonraki kuşaklara verdiğimiz tepkilerin bir benzerini bizim için verirlerdi bence. Ben şahsen 90'lı yılların geride kalmasından çok memnunum. Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz. Şimdinin yadırgadığımız bütün özellikleri de gelecek kuşağın bir sonraki kuşakta bulamadıkları güya erdemler olacak ve bir nostalji hammaddesi olmaktan öteye gidemeyecek hiç biri. Eğer 90'lı yılların bizi büyüten tüm özellikleri aynen şimdi de varolsaydı asıl o zaman endişe etmemiz gerekirdi gelecek adına... - 'Tövbe Gölgeliği 'şiir kitabınızda, 'Kayboluş' şiirinizde: seni anlatmak için bir gölge bekledim günden güneşin kavuruculuğundan uzak demli bir gölge gece geldi onun yerine soğuk ve uzak ifadelerinde ve pek çok şiirde 'gölge' imge olarak belirgin, sarih, bazen de gizemli ve ironi içeren anlamlarıyla yer alıyor. Kitabın ismi 'Tövbe Gölgeliği' gerçekten kitaba çok yakışmış, ben çok beğendim kitabın ismini. Kitabın ismiyle beraber de düşünürsek anlam dünyanızda imgesel olarak ve gerçek anlamıyla 'gölge' neleri çağrıştırıyor. Bu konuda bize neler söylersiniz? -İmam Busiri'nin Ve sığın tövbe gölgelerine, odur en serin hurma altı mısraı kitapta işlediğim temaların birçoğuna başlık olabilirmiş gibi geldi bana. Bu yüzden de Tövbe Gölgeliği isminin kaynağı, kitabın hemen başına epigraf olarak da alıntıladığım bu mısra oldu. Kitapta pek çok yerde tövbe ve gölge geçiyor elbette. Gölge benim için iltica edilebilecek bir yer. Beri yandan peygamberimiz de bir hadisindeBenim dünya ile ilgim, bir ağaç altında dinlendikten sonra, yoluna devam eden yolcu gibidir. diyor ki farklı bağlamlarda ve farklı anlamlarda söylenen bu iki cümle benim şiirim içinde bir ilham kaynağı niteliğinde. -Söyleşi için tekrardan teşekkürlerimi sunuyorum. Kaleminiz bereketli ve kavi olsun her daim hayırlar kuşansın duasıyla... 1971 Reşadiye Tokat doğumlu yazar Lise ve Üniversiteyi İstanbul'da bitirdi. Kısa süre muhabirlik ve öğretmenlik yaptı. Bağcılar ve Bahçelievler Kültür Mdlüklerinde görev aldı. Pamuk Şekeri Çocuk Dergisi'nin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Edebistan Sitesi'nin söyleşi editörlüğünü bir süre sürdüren yazar İstanbul Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/suleyman-arif-yildiz-ile-soylesi", "text": "-Öncelikle merhaba. Umarım iyisinizdir. İlk öykü kitabınız Kör Yarış hayırlı ve bahtı açık olsun. Kör Yarış'ta bir araya gelen öyküleriniz daha önce edebiyat dergilerinin tezgahından geçerek okura ulaştı. Peki edebi hikayeniz nasıl başladı? Merhaba, oldukça iyiyim, çok teşekkür ederim. Nasıl başladığı sorusuna cevap vermek ne zaman başladığı sorusuna cevap vermekten daha kolay. Ne zaman başladığını kestiremiyorum çünkü. Ortaokul yılları olabilir. Yazdığım bir metin Türkçe öğretmenimi duygulandırmıştı ve yanılmıyorsam sınıfta alkışlanmıştı. Zorlasam daha da eskiye götürebilirim. İçimdeki dünya ile dışımda akan dünyayı bir türlü barıştıramadım ve bu barışmazlığı fark ettiğimde inanmayacaksın ama altı yaşındaydım. Belki o zaman başlamıştır, edebi yolculuğum. Nasıl başladı? Bazı metinler yazdım. Abdullah Harmancı'ya gönderdim. Güzel şeyler söyledi. Cesaretlendirdi, daha çok gönder dedi, teşvik etti. Fakat ben öyle yapamadım. Yedi yıl filan hiçbir şey yazmadım. Elbette bu süreçte edebiyat dergilerini takip etmeye, okumaya devam ettim. Ben yazacağım demek için otuz yaşıma gelmeyi beklemem gerekiyormuş. Böylece ilk öyküm 2018 yılında Mahalle Mektebi Dergisinin 39. sayısında yayımlandı. -Dinleyicisini bulan her anlatıcı usanana kadar anlatır. Döker içinde ne varsa. Anlatmak kolay, dinlemek güçtür. diyorsunuz kitabın ilk öyküsünde. Dinlemenin hayatınızdaki yeri ve önemi nedir? Bu öykü okur için bir mukaddime mi yoksa? Dinlemek fiilinin öykülerde pek çok yerde tekrar ettiğini ben de sonradan fark ettim. Dinlemek sadece kulağımızla yaptığımız fiilin adı değil aslında. Bir şeyi anlamak, bir şeye dikkat kesilmek, bir şeyin özüne mahiyetine vakıf olmak açısından bakıldığında, fiilleri birbirinden ayıramayız. Okumak, görmek, dinlemek... Konu bir şeyin hakikatini anlama çabası olunca bunlar birbirinin yerini tutabilir. Eskilerin nazar, müşahede dediği şey. Bir müziği seyredebilir, bir tabloyu dinleyebilir, bir insanı okuyabilirsiniz. Benim için dinlemek etrafımdaki oluşu, hayatı ve insanları anlama çabası, varoluşa kulak kesilmek. Ayrıca hayatımda aralıksız yarım saat konuşmuşluğum yoktur. Çok konuştuğumda kendimi açık etmiş gibi hissediyorum. Dinlemek her zaman daha emniyetli. Özetle dinlemek fark etmek, zamanı yavaşlatmak benim için. -Dostoyevski bir mektubunda iyi eserin sırrını şöyle açıklar: Üzerinde uzun uzun çalışılıp düzeltilerek bir kerede yazılmış gibi durması sağlanmalıdır. Düzenli olarak yazar mısınız? Bir yazma ritüeliniz var mı? Düzenli olarak yazamıyorum hayır. Bir çalışma masam yok evde, günlük tutmadım, not defteri taşımadım. Bunları yapabilmeyi istiyorum, bir gün yapabilirim belki. Öykü fikri oluşunca yazmaya oturmadan önce olgunlaşmasını bekliyorum, zihnimde pürüzlerini gideriyorum. Beni ve okuru ikna etmeyeceğini düşündüğüm kısımlar için çözümler arıyorum. Öykünün duygusu beni tamamen sardığında yazıyorum. Başından, sonundan, neresi beni etkilemişse, neresinden başlayabiliyorsam yazıyorum. Karakter öykü içinde sadece o bir cümleyi kurabilsin diye tüm kurgu şekillenebiliyor. Bir aldanış, bir hayal kırıklığı, bir yenilgi, bir iyilik öykünün yazılma motivasyonunu oluşturabiliyor. Yarım haldeki öykü tatlı bir sıkıntı gibi duruyor içimde, bazen bir hafta sürebiliyor tamamlanması. Bittiğinde bir şaheser yaratmışım illüzyonuna kapılıyorum, ertesi sabah tekrar okuyup beğenmiyorum öyküyü. -Öykülerinizin genelinde mevcut karakterler birtakım zorluklar çeken, mahcup, hayata tutunamayan kimselerden oluşuyor. Fakat bunu yaparken ajitasyona kaçmadan, duygu dozu dengeli ve sade bir dil kullanmışsınız. Ayrıca yaşadığınız yer olan Kayseri'nin izlerine de rastlıyoruz öykülerde. Realite ile kurmaca arasındaki bu dengeyi nasıl sağlıyorsunuz? Belli bir kıstasınız var mı? Gerçekliği hissetmeyi seviyorum. Ne kadar acı olsa da ölüm hayatımızdaki en önemli gerçek. Onunla yüzleştiğim anlarda gerçekle yüzleştiğimi hissediyorum. Çaresizlik, yenilgi, yokluk bizi gerçekle yüzleştirdiğini düşündüğüm diğer bazı anlar. Kitabın son üç öyküsünü saymazsak, metinlerde bu gerçekliği yansıtmaya çalışıyorum. Edebiyatta ve sinemada beğendiğim eserlerin ortak yönünün de genel olarak gerçeklik olduğunu fark ettim. Elbette bir şeyin gerçek olması ile gerçek hissettirmesi farklı şeyler. Kurguyla bir gerçeklik deneyimi sunabilmeyi istiyorum. Bir belgesel gerçekliği değil elbette kastettiğim. Atmosferle, biçimle desteklenmiş gerçeğe benzeyen kurgular. Hissettiğim gerçekliği hayal dünyamda biçimlendirip yeni bir surete büründürmeye çalışıyorum. Gerçekliğin kendisinin tesir gücü var, doğru kesitler, vurucu olduğu düşünülen sahneler doğru sıralandığında etki ettiğini düşünüyorum. Sözü de hikayeyi de yormadan olabildiğince yalın ve minimalist ilerlemeyi seviyorum. Bazen de bir acıyı anlatmanın en doğru yolu mizah ve ironi olabiliyor. -Genelde çocuklar veya çocukluğa/gençliğe dayalı mazi öykülerinizin yolunu açmış gibi duruyor. Alüminyum Folyo öykünüz eğlenceli, iyimser; bunun yanında biz gerçeklikten kitapların dünyasına kaçarken öyküleriniz bizi yaşadığımız hayatla yeniden yüzleştiriyor. Fakat bir yandan da gerçeküstü yazanlar var. Ne dersiniz? Bu sadece bir tercih meselesi mi? Evet farklı öykü tarzlarının oluşumunda öncelikli sebep tercihler olabilir. Okur için de yazar için de ne bekliyoruz, ne istiyoruz, neye ihtiyacımız var, ne okumak istiyoruz, soruları belirleyici. Beklentilerimize göre bir damar bulup ilerliyoruz. Bir tarz diğerinden üstün değil. Çünkü dert aynı, anlatmak. Farklı tarzlar, farklı imkanlar sunuyor. Bazen bir gerçekliği anlatmanın, bir acıyı anlatmanın yolu gerçeküstü bir tarz ile mümkün olabiliyor. Kurt Vonnegut'un Mezbaha Beş romanını okuduğumda öyle düşünmüştüm. Bir çılgınlığı ancak çılgınca anlatabilirsiniz. Yazar anlatmak istediği hikayeyi en etkili nasıl anlatabileceğini düşünüyorsa, hikayenin hakkını hangi yöntemle en kamil manada verebileceğine inanıyorsa o yolu tercih eder. Farklı tarzlar hem bir tercih hem de bir imkandır diye düşünüyorum. Kitaptaki son öyküde ben de bu yolu tercih etmiştim. Bir imkansızlığı biri sürünen diğeri uçabilen iki canlı üzerinden en doğru şekilde aktarabileceğini düşünmüştüm. -Bir de öykülerinizde sıkça sorguladığınız bir gerçek var. Allah'ın bizi yaratmakla ne murad etmiş olduğuna dair... Hepimiz kendi hikayemizin kahramanı olarak yaşayıp gidiyoruz. Öte yandan yarattığımız kahramanlara da hikayeler biçiyor, onlara çeşitli elbiseler giydiriyor, dünyalar kuruyoruz. Dahası, Allah kitabında kıssaları kullanarak mesajını iletiyor kullarına. Yani bu biçim çok önemli bir fonksiyona sahip. Ne dersiniz? Sizce Allah hikayeler yaratmakla ne murad etti? Hakikatte nasıldır bilmiyoruz ama bir zamansal çizgi üzerinde ilerlediğimize inanıyoruz. İnanıyoruz diyorum çünkü biz bilime de inanıyoruz. Bir zamansal çizgi üzerindeyiz yani tüm oluşlar bir öncelik sonralık ilişkisi içerisinde ilerliyor. Bana öyle geliyor ki bir önce ve bir sonra varsa hikaye de vardır. Sanki varoluşun mayası hikaye. Sonsuz bir karanlıkta ve boşlukta saniyelik bir ışık yandıysa ve buna bir göz şahit olduysa, artık bir hikayemiz vardır. Hikayemiz şöyle olur, yıllarca zifiri karanlıktı ve sonra ansızın bir ışık yandı. Hikayelerle örülüyüz. Var olan, hareket eden her şeyin bir hikayesi var, bir şey anlatıyor. Bir ağaç bile duruşuyla bir şey anlatıyor. Dediğiniz gibi, Allah da iyi, doğru ve güzelin kaynağı olarak en güzel metot hikaye olmalı ki bu yolla anlatıyor. Kaçınılmaz taklitçiler olarak biz de hikayelere başvuruyoruz derdimizi anlatmak için. Burada tür olarak hikayeden bahsetmiyoruz elbette. Diğer bütün sanat dalları da bir şey anlatıyor, bir şeyi hikaye ediyor. -Sorularımı yanıtladığınız için teşekkür ederim. 1996 yılında Adana'da doğdu. Ortaöğreniminin büyük kısmını Seyhan Çukurova Anadolu Lisesi'nde tamamladı. Haziran 2019'da Aksaray Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türkçe Eğitimi bölümünden mezun oldu. Öykü ve yazıları Muhayyel, Aşkar, Mahalle Mektebi dergilerinde ve Edebiyat Burada sitesinde yayınlandı. Şimdilik Kayseri'de ikamet ediyor."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/tahsin-yildirim-la-soylesi", "text": "Tahsin Yıldırım sıkı bir edebiyat ve kültür tarihçiliği yapıyor. Kendisi öğretmen ama, adeta bir ayaklı kütüphane gibi. Onun öğretmenlikten arta kalan gününün çoğu kütüphanelerde geçiyor. Tefrikalar, geçmiş dönemelerde yayınlanan ilginç röportajlar, haberler ve kitaplar araştırma konularının başında geliyor. Hangi kütüphanede neler var diye Tahsin Beye rahatlıkla sorabilirsiniz. Eşlerinin Gözüyle Edebiyatçılar, Şehzade Yusuf İzzettin Öldürüldü mü İntihar mı Etti, Ermeni Olaylarının İçyüzü: Hatıralarım, Yıldız Sarayında Bir Papaz gibi birçok unutulmuş tefrikayı gün yüzüne çıkardı. Tahsin Yıldırım'la, gazetelerde polemik konusu olan son kitabı Edebiyatımızda Müstear İsimler üzerine konuştuk. - Takma isimlerin peşine düşme merakınız nasıl başladı? -1995 yılında Gazi Üniversitesinden mezun olduğum yaz bir gazetede müstear isim kullanan bazı yazarlar hakkında bir haber okuyup bu gazete kupürünü saklamamla başladı. -Bu kişisel bir merak mıydı, yoksa ta başından beri kitap olarak neşretmek fikri var mıydı? -Yani başlangıcı benim adıma bir merakın giderilmesi ve zamanı gelince ihtiyacımı görmesi düşüncesi ile başladı. Önceleri bunu bir kitap boyutunda düşünmüyordum. Bahsettiğim gazete kupüründen sonra bulabildiğim diğer müstear isimleri toplayıp küçük kağıtlara yazmaya başladım. Ancak bu durumun zamanla sadece bir merakın tatmini için olmadığını gördüm. Daha sonra bu konuda yapılmış çalışmaları aramaya başladım. Gördüm ki bu konuda sadece birkaç kitapçık ve birkaç yazı mevcutmuş. Bunu öğrendikten sonra edebiyat tarihimizdeki bir ihtiyacı gidereceği düşüncesi ile ulaşabildiğim müstear isimleri toplamaya başladım. - Tam olarak kaç yıldır iz sürüyorsunuz? -Yani 1998 yılında İstanbul'a gelince bu çalışma bilinçli ve programlı bir şekilde başladım. Dolayısıyla 1998 yılını esas alırsak 8 yıllık bir çalışmanın ürünüdür, bu eser. -Peki 8 yılda kaç müstear isme ulaşabildiniz? -20 bin isim tespit ettim ancak bitmiş değil. Hala devam ediyorum. Kitap yayınlandıktan sonra gerek kitabın içerisinde hiç müstearı olmayan yazarlar, gerekse bir iki müstearı olup da tespit edemediğim müstearlarını söyleyen yazarlar var. Görünen o ki 20 bini aşacağım. -Kitapla ilgili Ertuğrul Özkök'ün bir eleştirisi oldu. Edebiyatımızda Müstear İsimler kitabının aslında içeriğiyle alakası yok diyerek, hem sizi överken diğer taraftan kitabın içeriğine itiraz etti. Edebiyatçı olmayanların kitapta ne işi var, diye de sordu? Sizce de kitabın ismi ile içeriği arasında bir çelişki var mı? -Ben bu fikre katılmıyorum. Çünkü bu sizin edebiyat kelimesine nasıl bir anlam yüklediğinize bağlıdır. Eğer edebiyat kavramını klasik anlamı ile estetik bir kaygı ile ortaya konmuş roman, hikaye, şiir gibi türlere indirgerseniz bir çelişkiden bahsedebilirsiniz. Edebiyatımızda başlığının kapsamını tabii ki hemen akla gelen, edebi eser vermiş şahsiyetler olarak değerlendirebiliriz. Ancak ben bir metin oluşturan herhangi bir metni yazmış olan yazar vasfına sahip ve herhangi bir müstear kullanmış olan herkesin -hangi düşünce dünyasından olursa olsun- kitabıma girmesi gerektiğine inanarak çalışma yaptım. Benim için o kişinin siyasi kimliği asla bir ölçüt olmamıştır. Aslında Ertuğrul Özkök'ün köşesinde bahsettiği ismi alıp almamakta tereddüt etmiştim önce, ama bakış açım tamamen herhangi bir yazılı metin kaleme almış olmak kriterine göre genişleyince, ulaşabildiğim isimlere kitabımda yer verdim. -Yani... -Tekrar ifade etmek gerekirse bu kitapta amacım, ne şekilde olursa olsun, bir yazısı bile yayınlansa, müstear isim kullanmış tüm herhangi bir metni yazmış olan kişilerileri bu çalışmanın içine dahil etmekti. Bunda da bir araştırmacı olarak hiçbir fikri ayrım yapmadan, her türlü kaynağa ulaşmaya çalıştım. Geniş kapsamıyla yazar ifadesini kullandım ama kitabın ismi Edebiyatımızda Müstear İsimler olunca, haliyle edebiyata yüklenen klasik anlam çerçevesinden bakarak burada ne işi var denilecek isimler eserde yer almış oldu. -20 bin isim arasından Ertuğrul Özkök'ün Öcalan ismini hemen fark etmesi çok dikkatli bir okuyucu olduğunun bir göstergesi mi sizce, şaşırdınız mı bu duruma? -Sayın Ertuğrul Özkök iki isimden yola çıkarak kitapla ilgili yazı yazmıştır. Kimdir bunlar, Yekta Güngör Özden ve Abdullah Öcalan. Şimdi şöyle bir durum sözkonusu, kitabı eline her yazar hemen öncelikle kendi ismine daha sonra merak ettiği isimlere bakıyor. Kitap yayınlandıktan sonra bunu gözlemledim. Ertuğrul Özkök'de sanıyorum öyle yapmış. Ertuğrul Özkök'e yazısından sonra bir mail gönderdim. Kullandığınız müsetar isim ve isimler varsa bildirirseniz çok sevinirim diye. Bunun için hala çabalıyorum. - Size bu türden eleştirilerin gelebileceğini tahmin etmediniz mi? -Hiçbir çalışma mükemmel değildir. En dikkatli kalemlerin bile hazırladığı metinlerde eleştiriye mahal olabilecek yerler vardır. Dolaysıyla kitabımın da bu tarz eleştirilere maruz kalması gayet doğaldır. Bildiğiniz üzere eleştiri kuramlarında farklı bakış açılarından hareketle değerlendirmeler yapılmakta. Bundan dolayı eleştirmenin durduğu yer önemlidir. Bütün eleştirmenlerin ortak kabulünü ortaya koyacak bir çalışma yapmanın güçlüğünü bildiğimden eleştirinin gelmesini doğal karşılıyorum. Olumlu ya da olumsuz eleştirilerin geleceğini tahmin ediyordum. -Aslında bir anlamda da kaçak güreşenlerin kodudur müstear. Müstear isimlerin arkasına sığınarak davalık yazılar yazan yazarları deşifre ettiğinizi ve kızdırdığınızı düşünüyor musunuz? -Bu çok acımasız bir yaklaşım. Ben bu kitabı ard niyetle hazırlamadım ki. Bilakis Edebiyatımızda Müstear İsimler'in yayınlanmasına yazarların teveccühü olmuştur. Kullandıkları müstear isimleri çeşitli vesilelerle bana ulaştırıyorlar. Çünkü bu sayede edebiyat tarihleri açısından önemli olan birçok takma ad ortaya çıkmış oldu. Bu durum beni sevindiriyor. E tabi, bunun yanında müstear isimlerin arkasına sığınarak ölçüsüzce yazılar yazanların da ortaya çıkması onları ister istemez rahatsız etmiştir. Deşifre olmanın verdiği huzursuzlukla bana karşı kızgın olan yazarların varlığının da ihtimalden uzak olmadığı bir gerçektir. Ancak bu rahatsızlığını etik kuralların dışında ileten kişiler olmadı. -Kaçak güreşenler dedik ama çok da ilginç bir durum sözkonusu. Görünen o ki erkek yazarlar kadın isimleri kullanırken, kadın yazarlar da erkek isimlerini tercih etmişler... -Erkek müstearıyla yazan kadınlar ya da kadın müstearıyla yazan erkekler her zaman var olmuştur. Edebiyat ortamının bir kadın yazarın eserine hoş bakmayacağı endişesinin ilk kadın yazarları bir erkek isminin arkasında yazmaya ittiği ifade edilebilir. Her ne kadar bizim geleneğimizde müstear erkek ismine sığınan kadın yazarlar azsa da müstear isim kullanarak kendini saklayan ama kadınlığını saklamayan yazarlar da vardır. İlk kadın yazarlarımızdan Fatma Aliye Hanım eserlerini \"Bir Kadın\" imzasıyla yayınmıştır. Üzülerek belirtelim ki bu tür örnekler çok değildir. En azından benim tespitlerim öyle. Ancak Kadın müstearıyla yazan erkeklere ait örnekleri çoğaltabiliriz. Mesela bunlardan en dikkat çeken isimlerden bazıları şunlardır: Ayşe Nesrin, Vedia, Nesin, Ayşegül, Jale Baysal, Leyla Feride ve Mübeccel Halit. Erkekler yazdıklarını her yerde yayınlatma imkanına sahipken kadınların yazılarını yayınlatmakta güçlüklerle karşılaştığı önceki dönemler için söylenebilir. 1883 yılında çıkan İnsaniyet adlı dergiye gönderilen \"Mektepli Kız\" imzalı mektupta kadın dergilerinde kadınların yazdıklarına öncelik verilmesi isteniyor, kadınların yazılarını yayınlatmakta güçlük çektikleri, hatta sırf bu nedenle erkek imzası kullanmak zorunda kaldıkları belirtilmişti. -Peki bu kitabın okura ne gibi fayda sağlayacağını düşünüyorsunuz? -Her şeyden önce, araştırmacıların bazı soru ve meraklarını karşılamak üzere duyulan bir ihtiyaçtan doğan bu eser bir başvuru kaynağı niteliğindedir. Edebi metin kadar yazar da değerli olduğundan araştırmalarda kimliğin tespitine her zaman önem verilmesi gereği bilinmektedir. Bu durum bazen içinden çıkılmaz bir hal alır. Bu soruların hiç olamazsa bir kısmına cevap veren bir çalışma olması yönüyle okura önemli hizmetler sunmaktadır. Bu kitabın yayınlanmasına kadar bir meçhul olan nice isimler okurun istifadesine sunuldu. Kitap ayrıca bir bulmaca merakı içinde her zaman dikkatle okunmalı ki okurda yeni hayretler doğursun."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/temel-karatas-039-la-soylesi", "text": "-Öyküleriniz hakkında kısa bir değerlendirmede bulunur musunuz? -Bir yazarın kendi öyküleri hakkında değerlendirme yapması bana prospektüs ya da kullanma kılavuzunu çağrıştırır. Bu nedenle hiçbir zaman öykülerimi yeniden anlatamam. Değerlendiremem. Nasıl okunması gerektiğini söyleyemem. Zaten değeri de değersizliği de öykünün içinde. -Öykü anlayışınız nedir, nasıldır? -Ben, renkleri kelimelerden oluşan tek bir fotoğraf olarak görürüm öyküyü. Yaşayan ya da yaşamayan her insanın bir öyküsü, öyküleri vardır. Eğer insan kendi öyküsünü yazmaz, yazamazsa birileri onun yerine, kendi adıyla yazar. Bu da artık yazanın öyküsüdür. O öykünün ruhu yazarındadır artık, yaşayanda değil. Bir atımlık kurşun gibidir öykü. Hedefi ya etkiler, ya etkilemez. Bazı öyküler vurur geçer. Bazıları bir yere saplanır kalır. Bazıları da ıskalar. En derine giren en iyi öyküdür. -Dil işçiliğini öykülerinizde öncelikle olarak hissedilen bir durum. Öykü dili/öyküde dil hakkında ne söylersiniz? -Dili ciddiye almadan edebiyat olmaz. Öykü hiç olmaz. Düşünün ki, bir bina yapıyorsunuz ama demirin çapını, harcın çimento oranını ciddiye almıyorsunuz. Ya kafanıza çöker, ya da başkalarının kafasına. Her durumda siz de yanarsınız. Öykü söz konusu olunca, birçok yazınsal alanda sıkça görüldüğü gibi iskeleti çatıp bir editöre teslim etmek ve yeniden yazılmasını kabullenmek söz konusu değil. Mesela romandan daha öte dil işçiliği ister öykü. Çünkü yayma değil yoğunlaştırma vardır. Yani bir tasvir yapacaksınız mesela ve o tasvirle bir kasvet yaratmak istiyorsunuz... Romanda bunun için sayfalarca yeriniz var. Okuru o havaya sokmak zor değil. Ama romanda bu sayfalarca yazıyla verdiğiniz duyguyu öyküde bir cümle ile verme gayesi vardır. Hatta bazen iki kelime ile. Bunu başarınca mutlu olursunuz. Hal böyle olunca kelimeler çok daha önem kazanıyor. Ben, dilin en kıymetli halinin öyküde bulunacağını düşünüyorum. Ve dilin öyküyle geliştiğine, gelişeceğine inancım tam. -Yerel söyleyişler, sözler, deyimler kullanmışsınız. çok da yerinde kullanmışsınız. Bu ihtiyaç nereden doğdu? -İşin aslı bu mesele, özellikle de argo, ilk kitapta da (Yol Ağrısı, Varlık, 2004) gündeme gelmişti. Bu benim özel çabam değil. Yani yerel söyleyişler, deyimler diye bir ayrı kulvar yok benim anlayışımda. Bir öykünün mekanı Orta Anadolu ise o ağzı kullanacaksın. Kurtuluşun yok. Bilmiyorsan, yazamazsın. Eğer bir Doğu Anadolu Ermeni'sini İstanbul Türkçesiyle konuşturursan olmaz. Kurgu, mekan, zaman hepsi birden sallanır. Bunların örneklerini çokça görebilirsiniz. Televizyon dizilerinden çok farklı olmayan edebiyat metinleri var. Yani cümleleri mişik, -mışık'la bitirerek Doğu Anadolu ağzını başardığını sanıyorsan, her şeyin çok kolay olduğuna inancın tamdır ve her şeyi yazarsın! -Öykülerinizde ağırlıklı olarak sosyal konuları işliyorsunuz. baba, dayı ve ölüm konusu bu kitabınızda öne çıkıyor; buna göre kendinizi Türk öykücülüğü içinde hangi akıma yakın görüyorsunuz? -O dayı, ilginç bir şeydir bende. Amcaya yakıştıramıyorum mesela o hikayelerin konularını. İlk kitapta vardır aynı kahramanlarla geçen bir öykü. Ama bunun öyle irdelenesi bir yanı yok. Toplumculuğa gelince... Öyküler size bunun yanıtını vermiş olmalı. İlk kitaptan sonra Nursel Duruel benim için yeni bir Orhan Kemal demişti. Cumhuriyet'in kültür-sanat manşeti de bu yöndeydi. Ölüm... Kopamadığım bir tema. Ölüyoruz ya! Yani bir gün yok oluyoruz. Öyle ki, bu cümle bile anlamsız ölüm için. Yani ölene ölüm yok, gibi bir şey. Öyle anlar olmuştur ki, şunu da demişimdir kendi kendime: Ölüm gibisi var mı? Şimdi ölmek vardı anasını satayım! Böyle bir şey varken kainatta, adam birkaç kahramanı öldürmekten kaçınır mı Ben ölemedikçe onları öldürüyorum! Yani ağzımdan bunlar çıkıverdi işte. Konu o kadar ciddi ki, ciddi olamıyoruz. Ölüm işte... Ben birkaç kişiyi kaybetmekten çok korkuyorum. O hikayelerde sayın ki ben de musallanın arkasında saf'tayım. Bu acıyı hissediyorum. Kendimi çelikliyorum! -İstanbul öykülerinizde ana unsurlardan biri. istanbul tutkunluğu nedir, biraz açar mısınız? -Bana yaz diyen şehir... Öyküde de geçiyor ya bu. Bir önsöz gibi okunabilir aslında ilk öykü. Bu nedenle onu başa aldım. Aslında dil ve kurgu olarak da diğer öykülere pek benzemez, onlar hakkında ipucu vermez Ufka Bakan Gemiler. Ama bir şey anlatıyorum orada. Sanki, bunları kim yazdı?nın ipucu mu ne? Bilemiyorum. Ama öyle şairane bir İstanbul tutkum yok benim. Herkesin bir yaşam alanı var, yaşama alanı daha doğrusu. Benimki de burası. Ama bir İstanbul öykücüsü olmadığım kesin. Bir ara üç yıl başka bir ilde yaşadım. 3 yılda anca iki öykü yazabildim. Ama bana öykü yazdıramayan o şehirde 40 yıldır öykü yazanlar da var. Hatta o şehir ki Sait Faik'in, Faik Baysal'ın, Necati Mert'in memleketi! -\"Şehir İçi Yolcuları\" öyküsünde siyasal eleştiri yapıyorsunuz. diğer öykülerinizde bu tavır yok. öyküde veya diğer edebi metinlerde siyasi eleştiri konusunda ne düşünüyorsunuz? -Vallahi bana sorarsan doz falan diye bir şey yok. Dozun olduğu yerden edebiyat çıkmaz. Ben bütün öykülerimde siyaset görüyorum oysa! Yani nereden yazdığım, nasıl baktığım belli. Vagon fabrikasında iş yavaşlatmada siyaset yok mu? Ya da İstanbul da Memleket öyküsünde ve daha birçoğunda... Yani doz değil mesele, üslup. Milleti üç kuruşa çalıştırıyorsunuz. Üçü de iki yapmanın yolunu arıyorsunuz! dersek daha mı siyasi olacak mesela. Bu pek yavandır benim öyküm için. Anca bir kahvehane diyaloğu olur. Köşe yazısında iyi yoldur, tutar."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/umit-zeynep-kayabas-la-soylesi-1", "text": "-Sizi size sorsak: Şair Ümit Zeynep Kayabaş kendi portresini hangi kelimelerle çizerdi? -Teatral bir metaforun nesnelliğini, Noktürn ün sermayesini, hüzünle ritimlemek ne kadar realiteyse; sanatçının tanıtım penceresi de o denli ezoterik olabilir. Derin bir sancıya süzerken ruhumu yeniden doğuş, evvelden ahire uzanış, tükeniş ve diriliş... Şiirde çoğalmadır hepsinin özeti. Yudumladığımız hüzne doyamayış. -Eleştiriyle mesafenizin fazlasıyla açık olduğ söylenebilir. Şiiri bir bağlanmadan ve eleştirden azade mi görüyorsunuz ki, çok özgür, çok serbest koşullarla yürüyor şiir mecaranız? -Sanırım buzlu suyu yudumladıktan sonra bu soruyu yönelttiniz... Suyun saflığı ve duruluğu ne kadar inandırıcıysa toprağın sakinliğinde o kadar tehlikelidir. Biliriz ki tohum, çiçek, meyve, deprem avuçlarının içindedir. Toprağa sarılış insana ilk kendi olması gerektiğini öğretir. Gerisine teferruat diyoruz. 'Şairlik, manayı lafza tahvil etmek sanatıdır. Şiirde esas lafızdır, yani ' le verbe'. Fakat lafız kelimelerin istifinden ibaret değildir. Kelimelerin hususi bir ahenk husule getiren terkibinden şiir doğar. Burada en mühim unsur mısradaki '' ondulation''lardır, ahenk dallanışlarıdır.' Yahya kemal'in görünebilir kıldığı şiir ahengine İstinasız katılıyorum. 'kelime yığınından mutevellit şiir; zayıftır. Şairin gösterdiği efor ne kadar yüksek olursa olsun mananın perdelenişi şiiri eksik kılmakla bırakmayacak şiirin estetiği de bozacaktır. Ben buna kelime örgüsü diyorum manayı zedeleyen biraz daha ileri gidildiğinde şiirin şuurunu ret eden... Zekanın temayülü ile kelimeler etrafında dönüp duran zümrede ruh derinliği yoktur. Ve ortaya çıkan eser çeşitli dimağlarla şekillense de tek bir kalıp olarak yerini alır dahası da arka saflar bir gölgeden ibaret. Fiktif bir duruşla gür ses- ana damar yakalama çabaları şiire bir tat katmıyor olması şiiri daha sığlaştırır. Bu güzergahta şiirin korunmaksızın eleştiriye ihtiyacı var. Lakin eli kalem tutan herkes aynı aynadan kendini izliyor. Harabe ruhun ego patlaması olarak nitelendirdiğimiz bu sınıfın söylediklerine takdir edersiniz ki ne ben, ne de siz eleştiri diyemezsiniz. Bir kitap önce tatmak için okunur, sonra eleştirmek, nihayet bir bütün içine yerleştirmek, yani edebiyat tarihi yapmak için' Mantıklı okurun düzgün, sıkı okuma serüveni tam da bu şekil olmalı bence. 'Tenkitçinin işi, her eseri bir mihenge vurmak. Demek ki tenkitçi, yazara yol gösteren bir hocadır, Yunan'da, Avrupa'da on yedinci yüzyıla kadar bu anlayışa sadık kalır'. Tenkitçinin iki vasfı olmalı :1) Psikolojik yetenek, yani kendi içinden çıkmak, yabancı bir düşünceyi kavrama gücü. 2) Kişiliğini korumak, yani hem başkası, hem kendisi olabilmek. Objektif bakamadığımız için mi eleştirmenliği göğüsleyecek gücümüz yok. Ya da bu vasıflara tekabül edecek gücümüz mü yok. Olsaydı eğer bugün Türk edebiyatı çok daha gür ve şah eserlerle öne çıkardır. Fakat batının da bizden pek farkı yok. Bu eksikliği ciddi ciddi düşünmeliyiz. 'Ben dairesinden 'sıyrılan eleştirmen çok yönlü kişiliğini oluşturarak analize gider. Eser ve ismi iyi gözlemlemesi ve müthiş bir bilgi birikimi tenkit için ana elamandır. . Ancak bu vasıfları taşıyan tenkitçiler edebiyatı ileri boyuta taşıyabilir. Tenkitçi önce yazdıklarının ne kadar sanat değeri taşıdığını çözümleyebilmeli. Esin, gözlem- sezme- düşsel boyut, ve nitelikli kavrama gücüyle sunum)- eserden kopmak nerdeyse zaruri bir hale gelir. Toparlarsak bizim bu şemada yer alanların karamalarına eleştiri diyecek bir edebiyatımız yok. Kendini tüketen guruba Muhammed İkbal'in: Bu cihan av, biz avcı mıyız? Yoksa biz mi avız? Sözünü kavramlarını önemle rica ediyorum. -Her şairin bir şiir tanımı vardır; sizin tanımınız nedir diye sorsak? -Ruhu mest eden, kalbi titreten mısralara doğru yolculuk yaparım zaman zaman. Dostlarımı ziyaret ederim. Sevmem ben öyle vefasızlığı. -Ontolojik bir algının içinden dünyevileşiyor gibi şiiriniz. Hem göksel bir bağlamın hem de tümüyle dünyanın içindesiniz. İlk bakışta çelişkili gibi görünen bir durum değil mi bu? Ya da siz bundan kaynaklanabilecek bir gerilimi nasıl dengeliyorsunuz? -Bugün eril dille, dişil dili birbirine karıştıran oldukça çok. Unutmayalım Eril dile yakışır karizmatiklik Bu eksikliğimizi şiiri yeteri kadar süzemediğimize bağlıyorum. İkinci defa tekrarlıyorsunuz eleştirel dili... Her dergi ve yıllıkta birbirinin hemen hemen aynısı olan şiir dilinden ayrıksı olanı tenkit etmek isteriz. Şiirinde uçuruma yaklaştırıp ümit ışığı sunanı, ne çok eleştirmek istiyoruz değil mi? Şair dönemindeki şiir kalıbında değilse ve ısrarla kendi sesini sunabiliyorsa şairdir. Edebiyata yenilik katabiliyorsa sanatkardır. Bu ölçümleri zaman içimde daha net göreceğimize inanıyorum. Her yeni üretimin geçmişle kombine edilmesi gerekliliğini bir üs yapı olarak görürsek sanatkar ruhun varlık evine varoluş niteliğiyle çizimler yaparak açılımı genişletir. Labirentlerdeki başlangıç noktasını tahammül sınırına yaklaştırmadan pasifize etmeli ki disiplinli bir ses yükselebilsin. Kalemin işaret noktası ilk insan olan Adem ile Havva'nın sesiyle bütünleşmesi, dilin hegomanyasını ve türevsel işlevini temellendirmede etken bir rol oynamaktadır şair ve yazar sesin tanımlılığını, ilk sesteki vurguyu, tonlama ve duygusallığı ardındaki kapının empoze edilişini yaşam sırrı olarak kabul ettiğinde zengin bir dünyayla bütünleşir. . Bu sağlamada sanatkar kendini bir yere oturtturamıyorsa doğal dengeyi yakalayamaz... Sanatkar bocalarken dahi direnir... Varlığını koşulsuz kabul ettirme çabasını verirken tanımını ve duruşunu unutur. 'en iyiyi bulmak için uğraşırken iyiyi kaybediyorsunuz' diyor ya Shakespare sanatçı önce kendine sorumludur tüm insanlığın yükünü omuzladığından duyumsal niteliği dilde ve ruhta etken kıldığından. Dünya hayatı acının başlangıcıdır. Bizim yaramız kapanmaz. Yara da hep ölümü hatırlatır. -Uygarlık ve şiir ilişkisinde değişimlerin, yeniliklerin nabzını nasıl tutar şair Ümit Zeynep Kayabaş? - 'Her uygarlık bir kurum gibi şiirde de doğup gelişmesine başlayınca bir takım arketiplere, insanlık ömrüne sahi bir ömürdeki laytmotiflere kavuşmuştur. Belirgin temalar vardır ki, insan ruhu psikolojisine paralel olarak çağdan çağa kalırlar. Her çağın şartları içinde bu arketipler ve laytmotifler yepyeni kılıklarla doğarlar' Sezai Karakoç, değişim ve yeniliği güzel özetlemiştir. Hatta 'ölüp yeni baştan dirilir' diye de güçlü bir vurguyla şiirde olması gerekeni bize sunmuştur. Bu bağlamda sanat çizgisini oluştururken nerde durulması gerektiğini ve gelenek zincirini rikkatle ruhta süzmeyi diriliş olarak kaydetmek gerekir. Bu musikinin ruhta nasıl yankı bulacağı önemlidir. -Paris'te yaşamak şiir için farklı bir bedel ödemeyi gerektiriyor mu? -Değişik şiir alanları, ancak değişik düşüncelerle, düşünme yöntemleriyle kurulur' diyen Cansever, düşüncenin şirini önerir. Her sanatkar devrinden sorumludur. Devrindeki kirlenmeyi eserine yansıtmayan sanatçılar düşünceyle eser arasında bağlantı kurmak istemeyenlerdir. Gelenekten beslenen, özünü terk etmeyen kalemlerin sesi daha gür çıktığında bu tarz sorulara da gerek kalmayacaktır... -Batıda yaşayan ve şiir yazan bir Doğulu olarak medeniyetler çatışması gibi bir problem hissediyor musunuz? Diğer bir soruşla uygarlık kelimesi size ne söylüyor, sizi nereye yöneltiyor? -Kritik bir süreçten geçiyoruz. Daha kendi içimizdeki pozun nasıl göründüğünü çözümleyebilmiş değiliz. Dayatma programlarının şifrelerine giremedik henüz. Geçmişteki insanlığa sunduğumuz medeniyeti bugün fazlasıyla arar hale geldik. Bir yandan da teknoloji insanlığı metalleştirdiği gibi bunalıma da sürükleyişi yani bir nevi duyguların teknoloji ile takasıyla karşıyayız... -Zaman ayırdığınız ve bu güzel söyleşiyi gerçekleştirme imkanı verdiğiniz için teşekkür ederiz. -Ben teşekkür ederim. Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/veysel-altuntas-ile-adina-romanlar-baglaminda-bir-soylesi", "text": "-Okuru evvela Yaşamak Sandığım adlı ilk hikaye kitabınızla selamladınız. Sonrasında Adına Romanlar adlı bir roman geldi. Türler arasında geçiş ya da bir türde karar kılma hususunda neler söylersiniz? Aslında türlerin her birinin bir araç olduğunu düşünüyorum. Asıl mesele anlatmak olduğu zaman türler konusunda katı kurallarınız olmuyor. Ama bunu söylerken yazdığınız türün usulünü, adabını, kaidelerini bilmemekten bahsetmiyorum. Hangi türde yazarsak yazalım o türün özelliklerini bilmek, en iyisini vermeye çalışmak çok önemli. Roman, hikaye hatta şiirde bile asıl mesele anlatmak. Yaşamak Sandığım çeşitli hikayelerden müteşekkil. Adına Romanlar'da da birçok hikaye mevcut fakat ana bir izlek var. Yani türler arası bir geçişten çok türlerin bir arada kullanılmasından bahsedebiliriz. -Adına Romanlar hızlı okunan, merakı diri tutan bir anlatıma sahip. Olaylar gizemli bir ölüm vakasını aydınlatmak isteyen bir savcının yaşadıkları üzerinden ilerliyor. Bir vaka romanı yazmak aklınıza nerden geldi? Roman, nasıl doğdu? Aslında her metin bir hikayeden doğar. Saf ve Düşünceli Romancı'da tüm romanların tek bir ana izleği / hikayesi olduğundan bahsedilir. Bu anlamda Adına Romanlar aslında bir hikayeden doğdu. Ve o hikaye de tek bir fikir üzerine doğmuştu. Adına Romanlar'ı okuyanlar o fikrin ne olduğunu göreceklerdir. Bunun yanında okuduğum romanlarda neyi sevdiğimi fark ettiğimde yazdıklarımın da o yöne gitmesine karar verdim. Hızlı okunabilen ama etkisi / gizemi okurun dimağında kitap bittikten sonra bile devam eden bir roman okumak isterdim. Umarım yazabilmişimdir. -Romanda bir mektup var. Sadece Arap harfleriyle yazıldığını ve Nedim'in birkaç beytinin yer aldığını biliyoruz. Fakat bütün olayın faili aslında. İlk başlarda bu gizem, mektubun bir tarikatın elinden çıkmış tılsımlı bir metin ya da kutsal metinden bir parça olduğunu düşünmeme sebep oldu. Mektubu açıklamamak şüphesiz bilinçli bir tercih fakat okur hikaye sonunda sırların aydınlatılmasını beklemez mi yazardan? Hayatta gizemini öğrendiğimiz neler var? Hayatta gizemini öğrenemediğimiz neler var? Nicel veya nitel bir karşılaştırma yapabilir miyiz? Mesela birine aşık olmanın birkaç biyolojik açıklaması dışında gizemini biliyor muyuz? Bir insanın ölümünü, bunca zorluğu atlatmamış gibi, o şen kahkahaları hiç atmamış gibi bir anda ortadan kaybolup gitmesinin gizemini açıklayabilir misiniz? İnanç meselesinden bahsetmiyorum ama dün vardı bugün yok. Nereden geldi, nereye gidiyor, bir daha görecek miyiz? Bunların gizemini çözebilir miyiz bu hayatta? Roman aslında bu anlamda hayatın gizeminin küçük bir yansıması. -Adına Romanlar'da hikaye bir edebiyatçının ölümünün ardından olanlar üzerine temellenmiş. Maddi bir ölüm açıkça. Fakat bir edebiyatçı sadece bedeninin yok olmasıyla ölmez; unutulması, yazmayı bırakması bambaşka bir hayata atılması da onu öldürebilir. Sizce bir edebiyatçının öldükten sonra hatırlanması sadece bir magazin midir? Öldükten sonra en ulvi mücadeleler bile metalaşır mı? Ölüm çeşitli şekillerde ortaya çıkıyor bence de. Mesele sadece bedenin ölmesi değil. Bedenin ölmesi insanın en temel gerçekliği. Yani her şeyin bitişini temsil ediyor ferdin kendisi için. Ondan sonrası için pek bir şey söyleyemiyoruz. Zira söyleyeceğimiz her şey ya havada kalıyor ya çeşitli inanç dairelerinin birinden çıkmış oluyor / o inançtaki kişilere seslenmiş oluyor. O yüzden ölümden sonrası insanoğlu için en büyük gizem olmaya devam edecek. Bunun yanında bir de yaşam devam ederken karşılaştığımız ölümler var. Birincisi insanın kendisi dışında karşılaştığı ölümler. Bu ölümler bir şekilde kendi hayatına etki ediyor. Çok sevdiği bir kişiyse çok üzülüyor, uzaktan da olsa tanıdığı biriyse şöyle bir şaşırıyor. Sonrası... Sonrası hayat devam ediyor. Bir de yazarların ölümü var tabii. Yazmak geleceğe bir ileti bırakmak aslında. Yani yazan kişi ölümlüğünü en baştan kabul etmiş oluyor. Yazma eylemini bu ölümlülüğe meydan okumak olarak da algılayabiliriz bu ölümlülüğü yazılı bir kabulleniş de. Zira yazmak demek ben olmayacağım biliyorum ama benden bir şeyler kalsın istiyorum demek oluyor. Bununla birlikte hayattayken yazıyı bırakarak yazın hayatında intihar eden yazanlarla da karşılaşıyoruz. Okuduğumuz bir şiirin, öykünün, romanının sahibinin uzun zamandır eser vermemesi veya yazmayı kati bir suretle bırakmış olması onun okuyucularıyla iletişimini kesmiş olması demek oluyor. Bu da hayatın içinde var olan, var olmaya devam edecek bir olgu. Hayat doğum ve ölümlerle dönüp duruyor. Bununla birlikte hayatımızın orta yerinde duran yaşam kaygısı denen bir sorun var. Ülkemizde ekonomik, sosyal şartlar yazma konusunda devamlılığı sağlama konusunda birçok kişiyi zorluyor, bunu hepimiz görüyoruz, duyuyoruz. Bunu konuşmak, bu konudan uzun uzun bahsetmek gerekiyor. Zira edebiyat kısa bir yolculuk değil. Kitaplar çıkartsak bile kendimizi, yazdıkça / okudukça geliştirmeye devam etmeliyiz. Bunu sağlamak için elbette bazı şartlar gerekiyor. Yazmanın lüks olduğu zamanlarda yaşıyoruz. Kendisinin ve ailesinin iaşesini sağlamak için gece yarılarına kadar başka işlerde çalışan yazarlar tanıyorum. Onların edebiyat dünyasında devam etme çabaları öyle değerli ki. Sırça köşklerinde oturup ahkam kesenlerin her birinden çok daha değerli onların düşünceleri. Onların yazın hayatındaki intiharları da değerli. Bunları bilmek, araştırmak, gün yüzüne çıkarmaya çalışmak ne güzel bir çalışma alanı olur. Ve evet bir yazarın maddi ölümünden sonra yazara / yazdıklarına dair söylenen her söz maalesef ki biraz magazinleşiyor. Oysa gerçeği, hayatın tam ortasındayken söylemek gerekiyor. Bazen insanlar bir ses arıyor. Oysa kendi dışında ses göremiyor. Bazen ses olmak gerekiyor. Ama ne söylenecekse hakkıyla söylemek, kırmadan, incitmeden söylemek gerekiyor. Bu anlamda Adına Romanlar'ı hem gerçek manada bir ölüm hem de bir yazarın edebiyat dünyasından uzaklaşmış olması bakımından okumuş olmanız çok değerli. -Adına Romanlar uzun soluklu olaylardan ziyade kısa hikaye parçaları şeklinde ilerliyor. On dört kısa bölüme ayrılmış. Ara hikayelerle desteklenmiş. Ana ve alt temalar olarak hikayelerinizdekine benzer konular işlenmiş. Öykücü kimliğiniz eser üzerinde her anlamda etkili olmuş diyebilir miyiz? Ben yazın hayatına öykü ile giriş yaptım. Bundan büyük kıvanç duyuyorum. Ve öykü yazmaya da devam ediyorum. Adına Romanlar öykü, şiir, günlük gibi çeşitli türlerin bir araya gelmesiyle ortaya çıktı. Öykünün güzelliğini romana yansıtabildiysem ne mutlu bana. Öykü demek benim için küçük bir anın yazılması. Bu küçük an bazen öyle bir önemli olur ki insan için. Bir övgü cümlesi, bir küçümseme, bir küçük bakış... Bunları esere aktarmanın çok değerli olduğunu düşünüyorum bir öykü yazarı olarak. Yazmak nasip olursa öykülerimde de romanlarımda da hayatın tam ortasında duran bu buz gibi gerçekliği es geçmeden yazmak istiyorum. -Hikayeleriniz arasında da vardı. Bu eserde de ara hikaye olarak yer alan ve soyaçekim bağlamında değerlendirdiğim bir baba mevzuu var. Müntehir Ali Göçer, yazdığı romana yerleştirdiği veda mektubunda önce babasına, ardından büyükbabasına seslenir. Açıkçası biraz da onu suçlar. Sen dedeciğim. Babamın gözlerinin içine baktın mı hiç? Yoksa o da senin sadece ayaklarına mı bakıyordu? Sizce atalarımızın yapıp etmelerinden payımızı alır mıyız? Doğu ve Batı'nın klasik metinlerinde de bu konu üzerinde durulduğunu görüyoruz. Bu anlamda koca dünyada küçücük bir mesele olan baba oğul çatışması tüm insanlığı etkileyecek güce sahip. İnsanlığa yön veren liderlerin, sanatçıların çocukluklarında / gençliklerinde ruhlarında derin izler bırakan bu ilişkinin sonrasında çeşitli şekillerde ortaya çıktığını biliyoruz. Dünya edebiyatında hatırı sayılır miktarda yazarı etkilemiş bu meseleden bahsetmek bir anlamda kaçınılmazdı benim için. Ve elbette baba oğul, dede torun gibi soy bağıyla bağlı ilişkilerde birbirini hem genetik olarak hem de davranışsal olarak etkileme olasılığının olmadığını söylemek pek gerçekçi değil. Bu konu her zaman insanlığın gündeminde olacak zira insan soyunun devamlılığını ancak böyle sağlayabiliyoruz. İleride bu durum değişir ve o zaman anlatmak da devam ederse yeni durumların öyküleri, romanları yazılmaya başlanır. -Son olarak. Eseriniz 2039 yılında bulunan ve yirmi beş yıl öncene ait bir günlükte yazılanları konu alıyor. Edebiyat dünyası açısından nasıl bir gelecek tasavvur ettiğinize dair konuşmak isterim. Medyanın dönüşümü, yeni anlatım biçimlerinin ortaya çıkışı vs... O yıllara geldiğimizde hala sıra dışı metinler okumaya devam edeceğimizi düşünüyor musunuz? Yoksa dinliyor mu olacağız? Ki sesli kitap arşivi hızla büyüyor, e-kitap formatı yaygınlık kazanıyor. Ne dersiniz? Hikaye dinleme geleneği bizde hep vardı. Bu anlamda ileri dönemlerde eserlerimin dinleniyor olmasından gocunmam sanırım. Elbette okumanın kişilik üzerinde çok önemli etkileri olduğunu düşünüyorum. Ama biz bir şeyler anlatıyoruz, yazarak da olsa bir şeyler anlatıyoruz. Bunu isteyen okuyarak dinlesin ister gerçekten dinlesin. Ama ilerisi için ne olacağı konusunda bir şey söylemem pek mümkün değil zira bir an sonrasını bile bilemediğimiz küresel bir dünyada yaşıyoruz. Bununla birlikte bir dileğim olacak olsa, dinlenerek de olsa okunarak da olsa anlatının hep devam etmesini isterim. Çünkü anlatmak, dinlemek, okumak var oldukça insanlığımızın devam edeceğini düşünüyorum veya hissediyorum. Bizi robotlaştırmaktan, tek tip olmaktan kurtaracak yegane şeylerden birinin tahkiye olduğunu düşünüyorum. Zira bizi başkalarının zihinlerine götüren, başka dünyaların kapılarını açan en önemli şeyler okumak, anlatmak, dinlemek. -Sorularımı yanıtladığınız için teşekkür ederim. Ben de bu güzel sorularınız için teşekkür ederim. 1996 yılında Adana'da doğdu. Ortaöğreniminin büyük kısmını Seyhan Çukurova Anadolu Lisesi'nde tamamladı. Haziran 2019'da Aksaray Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türkçe Eğitimi bölümünden mezun oldu. Öykü ve yazıları Muhayyel, Aşkar, Mahalle Mektebi dergilerinde ve Edebiyat Burada sitesinde yayınlandı. Şimdilik Kayseri'de ikamet ediyor."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/www-on5yirmi5-com-da-roportaj", "text": "Türkiye'de edebiyatı en iyi gözlemleyen isimlerden biri Ömer Lekesiz. Yeni Türk Edebiyatında Öykü isimli beş ciltlik eseriyle edebiyatımızın kilometre taşlarını ele alan Ömer Lekesiz, bunun yanında son kitabı Minarenin Kılıfı başta olmak üzere Kuramdan Yoruma, Çizgi Sanatında Dil ve Mesaj, Mimlerin Abecesi, Öyküce Konuşmalar gibi eserlerin de yazarı. Halen Yeni Şafak gazetesindeki köşesinde haftada iki gün okuyucularıyla buluşan Ömer Lekesiz'le, bizi ağırladığı Kadıköy Bahariye Caddesi'ndeki mütevazi sahafında, başta muhafazakar sanat tartışmaları olmak üzere, şiir, hikaye/öykü, edebiyat dergileri gibi konuları konuştuk. İşte Ömer Lekesiz'le yaptığımız uzun söyleşinin ilk bölümü... Sanatı nasıl tanımlamalıyız? Muhafazakar sanat, modern sanat, sol sanat ve İslami sanat gibi kavramlaştırmalar ne derece doğruyu ifade eder? Tek başına sanatı tanımlamak muhafazakarını, modernini, solunu, sağını, İslamını da tanımlamak olacaktır. Ancak dine, kültüre, ideolojiye, idrake, anlayışa, zevke ve zamana göre tanımı değişen bir kavramı sabit bir kuşatmaya kalkışmak gericiliktir. En azından bizim sanata bir tanım giydirmemeye çalışmamız daha makul olacaktır. Sizce muhafazakar sanat tartışması, dindarların zenginleşip siyasi hayatta daha fazla yer bulmasına paralel olarak muhafazakar sanat oluşturulması bağlamında mı ortaya çıktı? Yani bir anlamda dindar nesil yetiştirme yaklaşımının farklı bir yüzü mü? Yeni değil tabi bu tartışmanın başlangıcı... Taa 1839'dan beri adı konmuş, siyasal anlamda İslamcılık olarak da tanımlayabileceğimiz, uzun vadeli bir projenin safha safha uygulanmasıyla ortaya çıkan şeyler. Müslümanların sadece yeni sistemle aralarındaki çatışmanın, zıtlaşmanın ortadan kaldırılması değil, aynı zamanda burjuvalaşmak suretiyle de sistemin içine çekilmeleri zaten bu projenin bir parçasıydı. Dolayısıyla bu projenin son 10 yılda AK Parti eliyle gerçekleştirilmiş olması da çok önemli değil. İdris Küçükömer'in söylediği gibi, Abdülhamid olmasaydı, çağdaşları bir Abdülhamid'i zaten bulacaklardı. Buradan bakarsak, Türkiye'nin gidişatı, sistemdeki tıkanma zaten Başbakan Tayyip Erdoğan olmasa da, başka bir Tayyip Erdoğan'ı zorunlu kılacaktı. Bunu söylerken Başbakan Tayyip Erdoğan'ın Sait Halim Paşa'dan sonra yetişmiş, hem imanının sorumluluklarını hem de sistemin gerekliliklerini en iyi bilen yöneticilerden biri olduğunu da hemen vurgulamalıyım. Aman bu meseleleri konuşurken her şeyi birbirine karıştırmadan konuşalım. Son on yılda Müslümanlar burjuvalaştılar mı? Evet. Dünyevileştiler mi? Evet. Seküler bir hayata daha sıcak bakmaya başladılar mı? Evet. Lüks diye tabir edeceğimiz ilgiler içine ve tüketim kalıplarına girdiler mi: Evet. Muhafazakar sanat tüm bunların toplamını yansıtan ortak bir talep olarak ortaya çıkmış olabilir mi? Mümkündür. Suyun önünü hangi yöne doğru açarsanız o da o yöne akar. Toplumsal hadiseler de biraz böyledir. Ancak dindar nesil yetiştirme meselesinin bununla ilgili olduğunu sanmıyorum. Doğru olan şeyden yanlış üremez. Demem o ki, dindar nesil yetiştirme imani bir zorunluluktan doğar ama muhafazakar sanat önerisi olsa olsa dangalaklıktan, basiretsizlikten doğar. Son kitabınız Minarenin Kılıfı'nda sağcıların maziseverlik melankolisi içinde olduğunu, solcuların ise kötüye kötü diyemediğinden bahsediyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız? Bu ifadelerle ne demek istiyorsunuz? Sağcılık Ziya Gökalp'ten bu tarafa bizde hakim kılınmaya çalışılan bir bakıştır. Dinin kaygısına düşmek, dinle ilgili hassasiyetlerin derdine düşmek gibi bir şey söz konusu değil. Ancak burada dine yaklaşım, toplumsal bir renk, toplumsal bir bağ, insanları bir arada tutan bir sosyal olgu olmak bakımından itibar etmek şeklindedir. Böyle olunca da içinde yer aldığınız dünyada size dayatılan şeyi, kapitalizmse kapitalizmi, daha başka ticari ilişkilerse onları, yani dinin belirlemediği dünyevileşmiş her türlü ilginin içinde olmayı kendiniz için bir mazeret haline getirirsiniz. Bu aynı zamanda bir kimlik kaymasıdır. Yani kimliksizliğin kimliği olarak ortaya çıkar. 1940'lı yıllardan itibaren zaten Müslümanlar da sağcılarla birlikte oldukları için, kendilerini ifade etmekten uzak oldukları için, sosyal ve siyasi şartlar nedeniyle, sol tarafından sağın içinde tanımlandılar, gösterildiler. Sonra giderek bu ilişki 2. Dünya Savaşı'ndan sonra milliyetçilik adı altında başka bir yöne evrildi. Ardından komünizm tehlikesi gibi bir tehlike rejim tarafından üretilerek sağın dikkatine sunuldu. Müslümanlar bu kez de Komünizmle Mücadele Birliği adı altında sağcılarla birlikte oldular. Ne zaman ki Büyük Doğu ve Diriliş çıktı ve Milli Nizam Partisi kuruldu ancak o zaman Müslümanlar Müslüman olarak nitelenmenin yeterli olduğunu farkettiler ve sağcılıktan hem ahlak hem de siyaset olarak ayrıldılar. Bakın muhafazakar sanat konusunda da aynı şey söz konusu. Orada da bu işin adını koymaya çalışanlar sağcılar, bu işin manifestosunu yapmaya çalışanlar da sağcılar. Nasıl bir sağcı? Yarın çağırsalar silahı kapıp kışlaya koşacak nitelikte bir sağcı. Pragmatist, korumacı, gücün hayranı, iktidarın kulu... Sağ bu nitelikleri gereğince muktedirlerle çatışamaz, ona en üst düzeyde gözettiği bir faydaya erişmek üzere katılır. Solcular ise muktedirlerle çatışırlar. Ancak hayat endişesi, güvenli gelecek arzusu onları da sağcılarla yaklaştırdı. Her ikisi de kötüye kötü demeksizin, iktidarla iyi geçinerek geleceklerini maddi bir birikim üzerine inşa etmeye çalışıyorlar. Şimdi siz bu hadiseyi Sezai Karakoç'un bireysel bir tavrı olarak da görebilirsiniz, ama bunu aynı zamanda bizdeki münevver geleneğiyle de ilişkilendirebilirsiniz. Çünkü Sezai Karakoç'un ortaya koyduğu tutum, aynıyla Mehmet Akif'in ortaya koyduğu tutumdur. İstiklal Marşı'nın kabulünde, kabule itiraz etmemiş ama verilen ödül için de, götürün bilmem nereye verin demiştir. Mehmet Akif'in 1930'lu yıllarda yaptığı şeyle, Sezai Karakoç'un 2012 yaptığı şey nitelik, nicelik ve eylem olarak aynıdır. Bu bakımdan Müslümanların tutumları, bakışları, halleri öyle dünden bugüne değişecek haller değildir. Ama bu öyle bir değişmeme ki, geleceğin değişimini de içinde barındırıyor. Zaten biz tekrarlama ahlakının dışında duran insanları söylüyoruz. Bu manada Müslüman münevverler bulundukları yerlerde zaten söyleyecekleri şeyi söylüyorlar, önemli olan onları duyacak kulakların olup olmaması. Asıl oraya bakmak gerekir bence. Siz şiirin Türkiye'de müstesna bir yeri olduğunu düşünen birisiniz. Ama geçtiğimiz aylarda yazdığınız bir yazıda bir arkadaşınızın ağzından Onca şair yetişiyor ama ortada şiir yok. Bir şiir kabızlığı yaşanıyor diye bir ifadeniz var. Şiir bir tür kriz mi yaşıyor? Şiirin kabızlığı değil, iyi şiirin kabızlığı söz konusu. Yoksa sabah erken kalkan herkes şiir yazıyor. Zaten klasik bir söyleyiştir; bu ülkede yaşayan her beş kişiden altısı şairdir. O manada iyi şiire ilişkin bir kabızlık söz konusu. Latin alfabesinin ortaya çıkması ve özellikle sistemin kendisine bağlı yeni edebiyatçılar kuşağını oluşturma çabası içerisinde şiir de tümüyle dünyeviliğin alanına çekildi ve gittikçe gündelik hayatın içinden söylenen ucuzlaştırılmış bir söz haline geldi. Şiir küçüldü, küçüldüğü oranda içeriği de küçüldü. Yani sabah erken kalktım/ yüzümü yıkadım/ utanmadın mı kızım gibi bir şeyi söylemek de artık bugün şiir olarak telakki ediliyor ki, İkinci Yeni'nin de zaten şiir namına armağan ettiği şey de bunun çok fevkinde değildir. Buradan çıkarak yapılan bir şiir var. Herkes, herhangi bir adi cümleyi bile, şiir kalıbı içinde söyleyerek büyük şiir yazdığını düşünmeye başladı. Böyle bir enflasyonla yüz yüzeyiz. Ama gerçekten asliyetine, hasletine, yapısına, mantığına uygun olarak şiir ortaya konuluyor mu denildiğinde bir şiirden söz etmek oldukça zor. Niye zor? Siz isterseniz, gelenek orada kaldı, işte her şey yenilendi filan diye durun, ben yine de hala bir şairin şairliğinin ispatının mesnevi yazmaktan geçtiğine inanırım. Bu manada Sezai Karakoç mesnevisi olan bir şairdir. Bu manada İsmet Özel mesnevi yazmış bir şairdir. Var mı başka buna talip olan bir adam? Buna talip olmak biraz yürek ister!.. Buna talip olmak Divan'ı bilmeyi gerektirir... Buna talip olmak aruzu bilmeyi, şiir sanatlarını, türlerini bilmeyi gerektirir... Siz damarlarınızla olan bağın kesilmesini bir rahatlık olarak görüp, hem olması gereken şiirle bağlantınızı iptal edip hem de Müslümanca duyarlılıklar içinde durarak şiir yazacağınızı zannediyorsanız aldanırsınız. İsmet Özel bir keresinde şiirlerinin dönemin önde gelen edebiyat dergilerinde görmezden gelindiğini, ancak Esenlik Bildirisi'ni yayınladıktan sonra kendisinin artık görmezden gelinemediğini söylemişti. Bu anlamda edebiyat dergilerinde yaşanan gruplaşmaların, çeteleşmelere dönüştüğü gibi bir algı da var. Bu algı gerçeği yansıtıyor mu? Gruplaşma her zaman vardır. Onu önleyemezsiniz. Yani gruplaşma ama sadece birilerinin önünü keselim, birilerinin şiirlerine geçit vermeyelim, diyerek yapılan bir şey değil. Gruplaşma, aynı frekanstan konuşuyoruz, aynı dili konuşuyoruz, dolayısıyla söyleyeceğimiz şeyleri müştereken ifade edelim anlamında bir gruplaşma da olabilir. İşin doğrusunu söyleyeyim, çete suçlaması bana çok ucuz bir suçlama gibi geliyor. Büyük şairler nezdinde bir grup oluşturmaktan bahsediyorsak burada tabii kural şudur, havarisiz İsa olmaz. Havarinin makbulü de ihanet edendir. Bir araya gelirsiniz, toplanırsınız, birilerine havari olursunuz. İsmet Özel aslında onu yapmıştır. Söylediği şey odur. Sonra oradan çıkar, ihanet edersiniz. Sizin ihanetiniz, sizi siz yapabilir. Bu edebi işleyişin böyle paradoksal bir yanı da var kuşkusuz. Siz Yeni Türk Edebiyatında Öykü isimli kapsamlı bir çalışmanın sahibisiniz. Bir keresinde Şiirin Türkiye'de müstesna bir yeri var. Öykü de inşallah böyle olur diyorsunuz. Hikaye/öykünün edebiyatımızdaki yeri nedir? Bizim şah sanatımız şiir. Bu işin tartışacak bir tarafı yok. Nesir şiiri izleyendir. Fakat olaya Batı perspektifinden bakarsanız aslında sanat dediğimiz şey öncelikle mimaridir. Mimariyi resim izler, resmi de şiir ve musiki izler. Yani böyle dörtlü bir hiyerarşi söz konusudur. Ama bu hiyerarşinin olması, birinden diğerine geçme makamında oluşu değil düzey farkını ifade eder. Şiir konusunda Batıya hiçbir zaman muhtaç olmayacağımız kadar çok sahih kaynaklarımız da var, birikimimiz de var, üretimimiz de var. Bugün şiirin bir enflasyon içinde olması da buna engel değil. Şiir yine düştüğü yerden kalkacaktır, yine bizden doğacaktır, gelişecektir diye umuyorum. Öykü ise zamanın anlayışlarına, gelişmelerine göre şekillenir... Öykü, bizim sadece tahkiye etme noktasında durmayıp, aynı zamanda batılı teknikleri de almak suretiyle ürettiğimiz yeni bir türdür. Yani bu anlamda öykü modern hikayedir. Modern öykü diye bir şey olmaz, o zaten moderndir; bunu aynı kelimenin imkanı içinde kullanmak basiretsizlik değilse koyu bir cehalettir. Neticede biz hala bir hikaye geleneğinden bahsediyorsak aslında Dede Korkut'tan işe başlamamız lazım. Yani Dede Korkut'la diyelim ki Hüseyin Su arasındaki çizgi doğrusal bir çizgidir. Ve hala Hüseyin Su öykü yazıyor olmasına rağmen Dede Korkut'un torunu olarak öykü yazmaktadır. Başka birisi olarak değil. Öykünün önemi nereden geliyor? Cenab-ı Hakk'ın hikayesi yoktur. Kuran'da hikaye sözcüğü de yoktur. Hikaye, insana verilmiş olan bir nimettir. Biz her şeyimizi hikayenin içinde anlatırız, hikayenin içinde hikayeyle gerçekleştiririz. Yani sizin yüksek lisans teziniz iyi sunuyor olmanız aslında bir hikayenizi en iyi şekilde anlatmanızdan başka bir şey değildir. Ya da benim gündelik yaşamıma ilişkin bir durumu iyi anlatıyor olmam, aslında onu iyi hikaye ediyor olmamdan başka bir şey değildir. Bu nedenle hikaye bize verilmiş bir nimettir. Bizim ilk hikayemiz de Adem babamızla ile Havva validemizin cennetten çıkarılmalarından sonra onların cennete duydukları özleme dair söyledikleri şeylerle beslenerek bugünlere gelmiştir. İle edatına dikkat ediniz, ilenin oluşu ve olduğu her durum hikayenin ta kendisidir çünkü bu ikilik demektir ve hikaye ikili durumun adıdır. Romana karşı öyküyü, hikayeyi her zaman bu bakımdan öncelerim. Çünkü tahkiye etmek, hem masal olarak hem mesnevi, hem mesel, hem fabl olarak, isimleri değişik de olsa neticede hikayenin içinde toplanan, bir tür onun hurcunda yer alan anlatın tarzları olarak bugüne kadar gelmiştir. Ve bunun devam etmesi de ancak tekrarlanmasıyla mümkündür. O manada öykünün bir toparlayıcılığı söz konusu. Öykü, tahkiyenin kendisini temsil eden, öz itibariyle de onu hala besleyecek ve geliştirecek damara sahip olandır. Bugün yazılan öyküler açısından durumun nasıl bir tabloya kavuşup kavuşmadığını soracak olursanız şunu söyleyebilirim: Öyküde öz her zaman biçimi belirler. Bu bir kuraldır. Ancak ne yazık ki özün biçimi nasıl etkileyeceğine dair tecrübe yazarak elde edilebilir. Bunu birdenbire kazanmış olamazsınız. Eğer bunu sadece içsel bir zorunlulukla değil de bilgisel bir gereklilikle ortaya koyuyorsanız teknik her zaman sizin bir şeytanınız olarak öne çıkacak, her zaman özü perdeleyecektir. Ben, bu manada özün öykücülüğümüzde giderek zayıfladığını, tekniğin biraz fazla öne çıktığını zannediyorum. Ancak bu yine de öykünün kendini toparlamasına engel bir durum değil. Çünkü neticede bir metin, samimiyetle yazılmış olması yetmeyen, samimiyetini de aşikar eden bir metindir. Öykünün özü de böyledir. Giderek daha çok bizim kendimize ait kültürün içinde durarak bu türlerde yazacak olanların, işin kaynağını görmekte çok fazla gecikmeyeceklerini ve önümüzdeki 20- 30 yılda hikayenin bizde başat bir tür olarak kendi varlığını kendi asli özüyle daha çok hissettireceğini düşünüyorum. Ahmet Hamdi Tanpınar, Ömer Seyfettin, Peyami Safa, Sait Faik... Bunlar geçmişin önemli hikayecileri. Mustafa Kutlu, günümüz hikayeciliğinde artık tartışılması imkansız bir yazar. Bugün baktığınızda gelecekte iyi hikayeci olacak dediğiniz kimler var? Ben zar atmam, çünkü zar kullanmam. Fakat bu demin sözünü ettiğimiz merkez ve taşra dergileri dediğimiz dergilerin her birinde bu işi iyi yapmaya niyetli, kararlı, azimli birçok isim görüyorum. Zaten onlar olmasa böyle bir edebi hareketin varlığı söz konusu olmaz. Bu edebi hareketlilik varsa bu hareketi doğuran iyi isimler ve kendilerini geleceğe taşıyacak olan iyi isimler de var demektir. Mesela ilk öykü kitabı yayınlanan Aykut Ertuğrul'un, Mukadder Gemici'nin, H. Hümeyra Şahin'in, Hasibe Çerko'nun iyi öykücü olacaklarını düşünmüyorum bilakis onların daha ilk kitaplarıyla iyi öykücü olduklarına inanıyorum. İlle halk edebiyatı diye bir ayrımdan söz edecek olursak haklısınız. Abdurrahim Karakoç'un -Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun- bizim çocukluğumuzda mitinglerde söylediğimiz Hak Yol İslam Yazacağız marşının sözlerini yazan insandır. Müteşerri bir insandır, öyle biliriz. İlahi tarzında da şiirleri vardır. Maraşlı'dır, Yörük kültürünün içindedir. Bu nedenle türkü tarzında, hece vezninin içinde duran bir şairdir. Edebiyat tarihinde Abdurrahim Karakoç'un nereye oturup oturmayacağını bilemem. Ama bildiğim bir şey var. Bu insanı nasıl bilirdiniz diye sorulduğunda bizim söyleyeceğimiz şey; Abdurrahim Karakoç'u Müslüman bilirdik ve estetik gayreti, Müslümanca estetik gayreti yoğun bir adam olarak bilirdik demektir. Bir insanın da ahir ömründe ya da vefatında işitebileceği veya arkasından söylenebilecek en güzel sözün bu olduğunu zannediyorum. Valla okur olmak için okumak gerekiyor yani okudukça okur olursunuz. Okur olduktan sonra yazmaya başlarsınız ve yazdıkça yazar olursunuz. Yazmadan yazar olmak mümkün değil. Ama okumadan yazar olmak hiç mümkün değil. Orada zorlanılan şey, öncelikle okurluk unvanını elde etmektir. Onun için Cemil Meriç kitaplardan bir fayda umuyorsan onlara ömrümüzü harcamamız gerektiğini söyler. Yani bu başka türlü mümkün olmaz. Bir bedel ödemeniz gerekir, o da kendi hayatınızdır. Bu bağlamda genç yazarların, özellikle belli alanlarda daha iyi konuşma, söz söyleme hakkına sahip olmak için o alanlarla ilgili çok ciddi okumalar yapmaları gerektiğine inanıyorum. Yazmak işin son kısmıdır, çok da önemli bir şey değildir üstelik. Önemli olan bilgidir. Zaten iyi bir yazar, taşan bir bilgiyle yazar. Son olarak tekrarlamam gerekirse, yaza yaza yazar olunur. Yazmaktan başka bunun bir yolu yok."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/yalcin-armagan-ile-soylesi", "text": "Bütün modernleşme, uluslaşma süreçlerinde bu durumla karşılaşılıyor. Yeni bir kültür inşa edileceği zaman geçmiş, bu kültüre göre yeniden şekillendirilmek isteniyor. Yeni kültürde olması istenmeyen özellikler geçmişe teşmil edilebileceği gibi, eski kültürde yeterince kıymet görmeyen kimi olgular öne çıkarılabiliyor. Bu konuda pek çok örnek verilebilir. Mesela Tanzimat döneminde ve sonrasında geleneksel edebiyata atfedilen pek çok özellik anakroniktir. Birini anarsak, Osmanlı şiiri milli olmadığı için eleştirilir ama milliliğin beklendiği dönemde henüz milli kimlik kavramı mevcut değildir. Milli kimlik kurmak için uğraşılan dönemde, geçmiş, yeni kavramlar açısından yeniden yazılır. Başka bir örnek, Mehmet Fuat Köprülü'nün Türki-i Basit hakkındaki iddialarıdır. Köprülü kendi görüşleri açısından bazı metinleri öne çıkarırken bazı metinleri geriye itmiş, geçmişi kendi istediği biçimde aktarma yolunu tercih etmiştir. Hatice Aynur bu konuda ayrıntıları yazmıştı. Geçmişin inşası, sadece modernleşmenin ya da uluslaşmanın başlangıç anıyla sınırlı değil elbette, şimdi de karşımıza çıkıyor. Hemen bir örnek vermek gerekirse, son on yılda Yedi Güzel Adam adı öne çıktı. Edebiyat tarihine bakarsak ne 1970'lerde, ne 1980'lerde ne de 1990'larda bugünkü yoğunlukta Yedi Güzel Adamdan söz edilmediğini görürüz. Günümüzün eğilimleri nedeniyle geçmiş yeniden değerlendirilmekte ve geleneğin icadı diyebileceğimiz biçimde bazı yeni adlandırmalar ya da öne çıkarmalar gündeme gelmektedir. Böyle bir yaklaşımın anakronik birtakım sonuçlar yaratması kaçınılmaz gibi geliyor bana. Zira geçmişte olanın asli biçimine sadık kalınmıyor, ihtiyaca cevap verecek biçimde geçmiş yeniden kurgulanıyor. Anakronizm tehlikesinden korunmak için meseleleri daima tarihselleştirmek, kavramların ne zaman ve daha önemlisi ne için geliştirildiğini araştırmak gerekiyor. Ne yazık ki bizde her şey süreklilik içinde kavrandığı için sonradan icat edilen hızlı biçimde öncesine teşmil ediliyor. Edebiyat tarihimiz bu türden örneklerle dolu. Modern zamanlarda ortaya çıkmış bir olgunun mutlaka gelenekteki bir öncülü aranıyor ve nüanslar atlanarak özdeşlik kuruluyor. Mesela mazmunun bugünkü karşılığı imgedir denebiliyor. Oysa mazmun geleneksel şiir dünyasının, alegoriyle şekillenen şiirin anahtar kavramıdır. Daha çok modernist şiiri yorumlamak için geliştirilmiş bir kavramı aralarındaki farka işaret etmeden geçmişe teşmil etmek kırılma noktalarını, tarihsel farkları görmeyi imkansız hale getirecektir. İkinci Yeni'nin tarihini edebiyat alanındaki konumu açısından birkaç döneme ayırmak gerekiyor. İlki 1954 ile 1965 arası dönem ve bu dönemi da ikiye kısımda incelemek gerekiyor.1954 ile 1958 arasında İkinci Yeni'nin ilk örnekleri yayınlanıyor, 1956'da adı konuyor ve bir hayli sert tartışmalar yaşanıyor. Bu dönemde İkinci Yeni'nin dili, yani yeni bir metafor biçimiyle kurulan yeni şiir dili estetik dirençle karşılanıyor, anlamsız bulunuyor. 1958'den itibaren en başta Cemal Süreya'nın Üvercinka'sı olmak üzere İkinci Yeni tarzındaki ilk kitaplar yayımlanıyor ve bir meşruiyet zemini kurulmaya başlanıyor. 1960'ların başında İkinci Yeni'nin ilk zamanların aksine kabul edilebilir hale geldiği görülüyor. Ancak kültürel alanın 27 Mayıs darbesinin etkisiyle hızla politikleşmesinin sonucunda, İkinci Yeni'nin metafora dayanan dili biçimcilik başta olmak üzere birtakım eleştirilerin hedefi olmaya başlıyor ve 1965, İkinci Yeni'nin tarihinde bir kırılma noktası yaratıyor. 1965 sadece İkinci Yeni'nin değil, Türkiye'nin tarihinde bir kırılma yılı. Siyasal alanda TİP'in 15 milletvekiliyle meclise girmesi, yayıncılık alanında Muzaffer Erdost'un Sol Yayınları'nı kurması, edebi alanda Nazım Hikmet ve Sabahattin Ali'nin kitaplarının yeniden yayımlanması aynı yılgerçekleşmiştir. Nazım Hikmet'in 1936'dan beri fiili ya da hukuki olarak yasaklı olan kitaplarının yayımlanması şiir alanın yeniden şekillenmesine neden olur. Nazım Hikmet'in şiirin bir modele dönüştürülmesi arzusu, kaçınılmaz olarak, İkinci Yeni'nin onun karşısına yerleştirilmesine yolaçmıştır. Nazım Hikmet'in kolay anlaşılır dilinin karşısına İkinci Yeni'nin soyut, anlamsız, biçimci ya da imgeci denen dili konulmaya çalışılmıştır. Böyle bir karşıtlığın inşa edilmesiyle İkinci Yeni, yeni bir meşruiyet krizine girer. 1967'de Ant dergisinde İkinci Yeni şairleri için yapılan soruşturma dönemi anlamak için idealdir. Fethi Naci'nin hazırladığı bu soruşturmada İkinci Yeni şairlerine, kitapları hiç ilgi görmediği halde niçin böyle bir dil kullandıkları, okuru şiirden soğuttukları eleştirisini nasıl değerlendirdikleri sorulur. Yani dilinin okur nezdinde kıymetinin olmadığına dayanarak İkinci Yeni şairleri sorguya çekilmektedir. Ant'ın sonraki sayılarında eleştirmenlerin katıldığı açıkoturumda özellikle Asım Bezirci, Nazım Hikmet örneğini vererek, eğer okura iyi şiir sunulursa okurun buna kayıtsız kalmadığını, Nazım Hikmet'in kitaplarının on bin satarken İkinci Yeni şairlerinin bin bile satmadığını söyler. Böylece Nazım Hikmet'in okur nezdindeki itibarı, İkinci Yeni'nin meşruiyetini sorgulamaya açar. O açıkoturumda Nazım Hikmet'in dışında örnek olarak verilen diğer şair Orhan Veli'dir. Ama Nazım Hikmet'ten sonra okurun en yoğun ilgi gösterdiği şair Ahmed Arif olacaktır. 1968'te yayımlanan Hasretinden Prangalar Eskittim, dönemin okurunun ne tür bir şiir istediğini görmeye imkan sağlar. 1969'da yine Ant'ta devrimci genç şairlerin İkinci Yeni'ye savaş açması ve hemen ardından Halkın Dostları'nın yayımlanması krizin derinleştiğine işaret eder. 1970'lerin şiir ortamından İkinci Yeni lehine yazılar bulmak güçtür ama aksi hayli yaygındır. Mesela 1977'de Türk Dili dergisi bir İkinci Yeni soruşturması yaptığında İkinci Yeni hortlatılmak mı isteniyor diye yazılmıştır. Asım Bezirci'nin 1974'te yayımlanan İkinci Yeni Olayı, bu yıllardaki İkinci Yeni'ye bakışın özeti olarak görülebilir. Bu bakış aşçısı 1981'e kadar egemendir. 1981'de ise İkinci Yeni'nin ikinci şafağı başlar. Kuşkusuz 12 Eylül'ün sol kültürü bastırmasının kaçınılmaz sonucu olarak edebiyat alanı yeniden ekillenmektedir ama belirtmek gerekir ki 1970'lerin sonunda da yavaş yavaş dönemin sosyalist şiiri eleştirilmeye başlanmıştır. 1981'de Edip Cansever'in Yeniden isimli toplu şiirlerinin yayımlanması, yeni bir dönemin habercisidir. Cansever'in toplu şiirlerini birkaç yıl içinde diğer İkinci Yeni şairlerinin toplu şiir kitapları takip eder ve İkinci Yeni aslında ilk kez topluca okura sunulur. O güne kadar okur İkinci Yeni şairlerinin kitaplarına ulaşamamış olmalıdır, çünkü birkaç istisna dışında 1958 ile 1981 arasında kitaplar yeniden basılmamıştır. İlk şafağın aksine bu sefer İkinci Yeni şiirleri anlamsız bulunmaz, imgeci şiir olarak baş tacı edilir. Özellikle 1983 sonrasında genç kuşağın çıkardığı dergilerde İkinci Yeni şairlerine verilen kıymet dikkat çekicidir. Genç şairler İkinci Yeni'yi eskimiş bir şiir olarak bir kenara atmak yerine sahiplenmeyi tercih ederler. Artık İkinci Yeni, kanonlaşma sürecine girmiştir. 1994'ten itibaren YKY bünyesinde İkinci Yeni şairlerinin kitapları buluşmaya başladığında kanonlaşma süreci neredeyse tamamlanmıştır. Bu sürecin en şaşırtıcı kavramsal dönüşümü 1950'lerde anlamsız bulunan İkinci Yeni tarzının, imgenin merkeze konulmasıyla, kurucu şiir dili haline gelmesidir. İkinci Yeni tartışmaları başladığında yoğun biçimde kullanılmayan imge kavramı, 1980'lerde İkinci Yeni kanonik hale gelirken şiir dilinin meşrulaştırılmasında önemli bir işlev yüklenir. Bugün hala tam bir tanımı yapılamayan imge kavramının belli bir dönemden sonra yaygınlaşıp merkezileşmesine baktığımızda, yani tarihselleştirdiğimizde niçin bu denli önemli hale geldiğini anlayabiliriz. Bildiğiniz gibi imge kavramının öncülü sayılan hayal geleneksel şiirde de, Tanzimat sonrasında da kullanılır. Ama imge, dil içi çeviriyle hayal kavramının özleştirilmiş hali olmaktan daha çok yeni bir kavram geliştirme arzusunun sonucudur. İmge, elimizdeki bilgilere göre 1930'lardaki öz-Türkçeleşme döneminde dile girmiş bir sözcük ama yoğun biçime tartışılması 1950'lerde, yaygınlaşması ya da özellikle şiir alanını kaplaması 1960'larda gerçekleşiyor. İmge kavramının yaygınlaşması ve merkezileşmesinin İkinci Yeni'den sonra olması bir rastlantı değil elbette. İkinci Yeni'nin şiir dilini tanımlamak için, demin de dediğim gibi, ilk olarak anlamsız kavramı önerilmişti. İlhan Berk ve Muzaffer Erdost gibi İkinci Yeni'yi savunanlar da ya da Oktay Rifat gibi İkinci Yeni'ye eklemlenenler yeni şiir dilini tanımlamak için anlamsız sözcüğünü tercih etmişti, Attila İlhan başta olmak üzere bu şiire karşı çıkanlar da anlamsız sözcüğünü sıkça kullandılar. Ancak bu kavramın kabul gördüğünü, İkinci Yeni'yle özdeş hale geldiği söylenemez. 1950'lerde yeni bir şiir dili ortaya çıktığında, bu dili anlamlandırmakta hayli zorlanıldığı görülüyor. Bu yeni şiir dilini tanımlamak için bir kavrama ihtiyaç duyuluyor. İmge, İkinci Yeni'nin şiir dilini tanımlamak için duyulan ihtiyaca verilen cevaptır. İşin doğrusu, hayal ya da imaj gibi birtakım öncülleri olsa da zaman içinde imge, İkinci Yeni'ye özgülenmiştir. Şaşırtıcı biçimde 1950'lerin başında henüz İkinci Yeni ortaya çıkmamışken Attila İlhan'ın imajı, sosyal realizm anlayışının merkezi kavramı olarak ile sürmesidir. Ancak kavram 1950'lerin sonuna gelindiğinde İkinci Yeni'yi işaret eder hale gelmiştir. Yukarıda andığım 1965 ile 1981 arasında, Marksist bir estetikten yana olanların imgeye karşı ikircikli bir tavrı olduğu söylenebilir. İkinci Yeni tarzına imgeci diye itiraz edilirken, imgenin önemine de işaret edilir. İmgeyi anlamın karşıtı olarak alanlar da vardır, Asım Bezirci gibi. Bu durumun 1980'lerde değiştiğini, toplumcu kanadın Marksist bir imge teorisi kurmak için uğraştığını görürüz. Bu tür tartışmalar sayesinde imge, şiirin kurucu kavramı haline getirilir. İkinci Yeni'nin kanonlaşma sürecinin imgenin şiir için kurucu kavrama dönüşmesiyle aynı zamana denk gelmesi rastlantı değil elbette. İmgenin ve İkinci Yeni'nin tarihi iç içe ilerliyor. Şunu da eklemek lazım: İmge, bugün şiir üzerine konuşurken kurucu kavram haline gelse de, açık bir tanımı yapılamıyor. Neredeyse her şeye imge denip geçiliyor. Tanımlanmaya çalışıldığında, genelde, hayli dar biçimde tanımlanan ama çok farklı bağlamlarda kullanılan bir kavrama dönüşmüş durumda. Tanımlamak konusunda bu denli başarısız olduğumuz bir kavramın bu kadar geniş bir kullanım alanına sahip olması, kavramla değil onun işleviyle ilgilendiğimize işaret ediyor, bana kalırsa. İmgenin ne olduğu önemli değil ne işe yaradığı önemli. Özellikle 1981'den sonra imgenin işlevi, modernist şiir zor dilini meşrulaştırmaktır. Bu sayede modernist şiirin dilini, çözemesek de benimsememiz imkanlı hale geliyor. Elbette kehanette bulunmak mümkün değil. Ama edebiyat tarihine bakarak birtakım genel çıkarımlar yapabiliriz. İkinci Yeni örneğinde de gördüğümüz gibi, bir edebi tarza belli bir dönemde kıymet verilmezken sonrasında o tarzın kanonik hale gelebildiğini görüyoruz. Buna dikkat ettiğimiz zaman, edebi metnin kıymetinin metne içkin olmadığını metnin dışındaki mekanizmaların bu kıymeti belirlediğini fark ederiz. 1950'lerde yayımlanan İkinci Yeni şiirleri zaman içinde hiç değişmedi, bugün de aynı biçimde yayımlanıyorlar. Ama 1950'lerde anlamsız bulunan şiirler bugün bol beğenili tweetlere dönüşebiliyor. Değişen metin değil, okur. Yukarıda söylediğim ve sizin de sorunuzda işaret ettiğiniz gibi, İkinci Yeni ilki 1950'lerde ikincisi 1980'lerde iki şafak gördü. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki: İkinci Yeni'nin 1981'den sonra keşfi, sıradan bir fark etmenin ötesine geçiyor. Mesela Ahmet Muhip Dıranas'ın 1950'lerin başından 1960'ların ortasına kadar neredeyse unutulması ama sonradan keşfedilmesi ya da Asaf Halet Çelebi'nin yaşarken de ölümünde sonra da pek itibar görmeyip 1980'den sonra fark edilmesi, münferit bir keşif gibi görünüyor. Ancak İkinci Yeni'nin 1980'den sonra yeniden doğması, tekil düzeyde bir grup şairin fark edilmesi değil, kanonun kurulması ve Türkçe şiir dilinin modelinin belirlenmesidir. Üstelik 1860'lardan itibaren bu biçimde bir kanonlaşmaya tanıklık etmediğimiz için İkinci Yeni'nin son 40 yıldaki hikayesi önceki şiir hareketlerinden ya da kırılma noktalarından da ayrılıyor. İkinci Yeni'nin kanonlaşmasına kadar kendine yer açmaya çalışan genç şair, bir önceki kuşağa itiraz etmekle yetinmiştir, çünkü kanonun baskısını hissetmez. Mesela Garip'in Ahmet Haşim ve Nazım Hikmet'e, İkinci Yeni'nin Garip'e, Halkın Dostları'nın İkinci Yeni'ye, 1980 Kuşağı'nın 70'lerin Toplumcu Gerçekçi Şiiri'ne karşı çıktığı kabul edilir. Birtakım nüanslara işaret etmek gerekse de yine de genel olarak doğrudur bu. Modern Türkçe şiirin tarihi büyük oranda kuşak çatışmalarıyla ilerler. Bunun nedeni de, bana kalırsa, 1860'lardan itibaren geleneksel şiirin gelenek vasfından çıkarılması ve yerine herkesin kabul edeceği bir şiirin konamamasıdır. En belirgin örneği verirsem, Beş Hececiler aruzdan kurtulmak ve modern şiiri kurmak için sahneye çıkarılmıştı ama bugün ders kitaplarında yer almalarının dışında kimsenin okuduğu şairler değil, neredeyse yetmiş yıl süren hece-aruz tartışmasının bugün neredeyse bir karşılığı yok. Hececiler kanonlaşma için verilen mücadelede dilin millileşmesi gibi bir işlevi yerine getirse de, modern şiir dilinin kurucusu olarak kabul edilmiyorlar. Gelenekin ya da kanonun baskısının hissedilmediği yerde genç şairin sadece dergilerde okuduğu şairlerle mücadele etmesi kendisine yer açmak yeterli olabilir ama günümüzde bu durumun değiştiğini görüyoruz. 1981'den sonra İkinci Yeni kanonlaşmaya başladı ve 1990'ların sonuna gelindiğinde kurucu şiir haline geldi. Türkiye'de öncesinde şiir alanında böyle bir durumla karşılaşılmamıştı. 1990'ların sonunda ve 2000'lerin başında yazmaya başlayanlar için İkinci Yeniyi aşmak gibi bir dert ortaya çıktı. Zaten 1990'ların sonundaki bazı yazılarda İkinci Yeni'den duyulan rahatsızlığın dile getirildiği fark edilebilir. Bana kalırsa, bugünün şairi için de aynı dert devam ediyor. Genç şair, Turgut Uyar'dan daha iyi şiir yazdığını düşünecektir ama şiiri Turgut Uyar kadar ilgi görmüyor, zira kanona yoğun bir ilgi var. Önceki kuşakların deneyimlemediği biçimde bir kanon baskısı yaşanıyor bugün. Nihayet soruya gelirsem, İkinci Yeni'nin düşüşüne elbette tanıklık edilebilir ama bu durumun öncesinden farklı olarak yeni bir kuşağın eski bir kuşakla mücadelesi değil, kanonu değiştirmek biçiminde gerçekleşmesi gerekiyor artık ve eskiye nazaran mevcut olanı yıkmak çok daha zor. Önceki kuşaklar yıkmak, tasfiye etmek istedikleri şairleri genelde tanıyorlardı ama genç şair hiç tanıyamayacağı şairleri aşmakla uğraşmak zorunda kalıyor. Melih Cevdet Anday 1960'lardan itibaren ısrarla bizim edebiyatımızın genç bir edebiyat olduğunu söylüyordu. 1860'dan sonraki edebiyatımızda kanon kurulamadığı için de hep genç kalmaya devam etti ama özellikle son 25 yılda kanonik yazarlardan söz etmek mümkün hale geldi. Artık genç olmayan bir edebiyatımızın olduğu söylenebilir sanırım. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/yasemin-karahuseyin-ile-soylesi", "text": "İnsanı keşfetmekten daha muazzam olanı insanı keşfetmeye çalışmak. İnsan kendiyle, çevreyle, eşyayla sarmalanmış bir bohça. Bohçanın katlarını açtıkça başka bir bohça karşılıyor bizi. Her motif başka bir derinliğe indiriyor. Şaşırıyoruz. İnsanın içindeki renk cümbüşüne ya da renksizliğe. İnsan kendini yalnızca kendiyle tanımaz. Başkalarına ihtiyacımız var. Levin Tolstoy'a, Tolstoy Levinler'e, Samsa Kafka'ya, Kafka Samsa'lara, Raci Aynalı Baba'ya, Aynalı Baba Raci'lere, birbirlerine keski oldu. Roman, yansımalar içinde görüntünün aslını arama çabası gibi geliyor bana. Mesela, otobüste karşımızda duran adamı incelerken, onun yüzünü okurken, gözaltlarındaki kırışıklıkları, parmaklarının şeklini, ellerinin zaman içinde yaptığı işle biçimlenişi, ten renginden memleketini, sesinin tınısından yorgunluğunu anlamaya çabalarken bir yığın görüntü avuçlarımızın içine düşer. Hepsi o, ama hiçbiri o değildir. Bazısı biz ama hepsi biz değildir. Tüm bu görüntüler kabuklarımızdır. Ne zaman otobüsteki adam Ali Amca'ya dönüşür, kalemimizde o vakit bir keski olup kabuğumuzu sıyırmaya başlar. Bu yazarın ve okurun kendiyle yüzleşmeye, kendi hamurunu seyretmeye başladığı andır. Kendi hamurumuza dokunduğumuzda, malzememizi ya da ne olmadığımızı gördüğümüzde kemale erme yoluna gireriz. Ali Amca'yı görmek istediğimiz şeye çevirmeye çalıştığımızda ise sorun başlar. Kabuğumuz kalınlaşır, şekilden şekle girer ve tanınmaz hale geliriz. Bohçanın içinde renk cümbüşü sone erer. Romanı, bu bağlamda insanı ve kendimi anlamada bana verilmiş bir imkan olarak görüyorum. Eserlere de, edebi türlere de yön veren, anlam yükleyen sanatkarlardır. Eser aynı zamanda aynadır, yazarın ruhunu, bakış açısını gösteren. Romanla ilişkimiz sancılıdır, doğru. Yazarların romanı nasıl anladıkları, nasıl yorumladıkları ve romanla ne yapmak istedikleri önemlidir. Türk romanının seyrinde bunu bariz gözlemleyebiliriz. Roman bir dönüşüme hizmet etmekten çıkıp bir anlama gayretine dönüştüğünde, bu toprakların insanlarını olduğu gibi kabul ettiğimizde, romanla aramızda sağlıklı bir ilişki olduğundan söz edebiliriz. Sükuneti önemsiyorum. Sessizliği. Keşke kendimizin de gerisine çekilebilsek ve tanık olduğumuz benlerle konuşabilsek. Sessizliğin her zaman daha çok şey anlattığına inanırım. Modern hayat, cep telefonu, sosyal medya, cümleler, ikonlar, mesajlar, anlık görüntüler derken uçuşan birçok şey içinde silikleşiyoruz. Çocukken Casper'a çok üzülürdüm. Hayaletlere. Onların şeffaflıkları, tam anlamıyla görünür olamamaları, varlıklarını ancak eylemle ortaya koymaları çok hüzünlü gelirdi bana. Şimdi ise Casperlaşıyoruz. Konuştukça, yazıştıkça anlık görüntülere dönüşüyoruz. Gerçekten anlaşabiliyor muyuz, anlıyor muyuz? Bizi görünür kılan eylem nedir? Aradığımız herhangi birine hemen ulaşabiliyoruz ama kendimizden uzaklaşıyoruz. Sanki her şey bizi kendimizden uzaklaştırma amacına hizmet ediyor. İnzivaya çekilmek bu dönemde çok daha önemli geliyor bana. Elbette ki sürekli bir inzivaya çekilme sürecinden bahsetmiyorum. Bu fıtrata aykırı. İnsan insan olmadan arınamaz. Bazı insanların içinde, bazı kendi içimizde arınmalıyız. Roman benim için bir nevi inzivaya çekilme hali. Ama aynı zamanda beni görünür kılan bir eylem. Yaşarken topladığım insanları, biriktirdiğim benleri romanla deşiyorum. Önceleri romanla fazlalıklarımdan kurtulduğumu düşünüyordum. Şimdi ise romanın bana daha çok şey yüklediğini fark ediyorum. Yüküm kemiklerimi kütürdetmeye başladığında yazmaya başlıyorum. Başka türlü ağrılarım hafifleyemiyor gibi. Sessizlikle yazıyorum ben. Roman yazarken başka bir şeyle bölünemiyorum. Beceremiyorum. Eserin içinde olmalıyım tamamen. Sadece ona odaklanmalıyım. Kulağım ve kalemim eserde olmalı. Hezarfen Ahmed Çelebi, evinde, çalışma mekanında sessizlik olmadan düşünemiyor, üretemiyordu. Çünkü sükunet, insanı kaçınılmaz bir şekilde kendi sesiyle konuşmaya mecbur eder. Kimsenin yanında yapmaya cesaret edemediğiniz bir iç dökümüdür bu. İçimiz dökülüp saçıldıkça ya da makyajsız, yalın bir halde kendimiz karşımızda dikildikçe, ne olmadığımızı görürüz. Zan'da da Sır Ormanı bu anlamda sessizliğin çevrelediği insanın kendiyle, korkularıyla, türedikleri, türettikleriyle yüzleşmeye mecbur kaldığı bir mekan olarak tanımlanabilir. Halil'i ermiş, hakiki dost kılan şey kendiyle baş başa kalmasına imkan tanıyan Sır Ormanı idi. Gece dinlenmemiz içindir amenna. Ruhumuzun sesini dinlemek için. Bu bağlamda Kafka'nın Samsa'sı çok şanslıydı. Sabah kalktığında neye dönüştüğünü görebildi. Çünkü gecenin sessizliğinde kendini dinleyebilmeyi başarabildi. Anlık dahi olsa, her daim sessizliğe ihtiyacımız var. Ademin Kanadı da, Zan da sessizliğin romanı. Beklemek ve sözünü bekletmek, demlenmek iyidir. Hem karakterlerim de dertleşmeyi, yakınmayı, homurdanmayı, konuşmayı pek sevmiyorlar zaten. Hal lisanları son derece güçlü. Hezarfen Ahmet Çelebi, Rana, Hüsne, Yahya, Hüseyin, Zekeriyya ve diğerleri derin sessizlikleriyle dünyalarını okuttular bana. Kelimelerle, cümlelerle mızmızlanmadılar. Açıkçası okuyucuya bir şey hissettirmek hedefiyle başlamıyorum yazıya. Ya da bu hedefle devam etmiyorum. Beni içine almayan, yaşayamadığım, hissedemediğim bir duyguyu, kavramı ya da konuyu yazamıyorum ben. Bu anlamda ölçü kendimdir. Aksi takdirde gergin başlarsınız yazıya. Bir hedefiniz vardır. Ona ulaşmalısınızdır. Bu da sizi içtenlikten uzaklaştırır. Sentetik, yapay, tatsız tuzsuz metinler çıkar ortaya. Sabah kalktığınızda nasıl bir gün yaşayacağınızı bilmezsiniz. Hangi duyguları hissedeceğinizi. Bu yüzden acı ya da mutlu bir haber aldığınızda numara yapamazsınız. Yazar numarama yapmamalıdır. Metin de hayat gibi düşünülmelidir. Burada İspanyol filozof Gasset'in... yaşam bize verilirken aslında verilen şey uğraştır. Hepimizin pek iyi bildiği gibi, yaşam demek uğraş demektir. Ve en ağırı, her durumda seçilmesi gereken uğraşın herhangi bir uğraş değil, bizim gerçek yönelimimiz, sahici uğraşımız olmasıdır. sözü meseleye bakış açısından önemlidir. Çünkü gerçek yöneliminiz metine anlam, şekil ve kıymet verir. Bu bağlamda okuyucuyu hedef alamayız, onun üzerinde fantezilerimiz olamaz. Gel bakayım ey okuyucu! Şimdi seni nasıl ağlatcam ya da sarscam, seni allak bullak edicem, gibi sanal beklentilerimiz varsa öylesine bir uğraşımız, yönelimimiz olmuş demektir. Hezarfen Ahmed Çelebi benim için uçup uçmamasıyla değil, uçma fikrini kafasına koymasıyla önemli olmuştur. Ondaki cesaret değerlidir ve bu topraklara ilham vermiştir. Galata Kulesi'ni yangın gözetleme kulesi olmaktan çıkarıp hayallere erme noktasına, oradan da çıkıp kendine varma noktasına dönüştürmüştür Hezarfen. Tarih tartışadursun, Hezarfen uçmuştur hem de ne biçim uçmuştur, insanın merkezine, insanı tersyüz ederek. Allah'a sığınarak, kendine vararak. Hepimize yukarıdan bakmıştır. İnince de kendine. İnsanın aslında ne kadar küçük olduğunu birebir gözlemlemiştir. İnsanın sınırlarını bilmiştir. Bütün bunları romanı yazdıktan sonra söyleyebiliyorum. Aynı soruyu yazarken sorsaydınız, afallayıp kalırdım. Gerçek yönelimimiz roman bittiğinde ortaya çıkıyor. Bizi de şaşırtarak. Sanırım Ademin Kanadı'nı yazarken insanın sınırlarda fazla gezinmesinin tedirginliğini yaşıyordum. Bu hisle yazıldı Ademin Kanadı. İnsanların anlattıklarından besleniyorum en çok. İnsanları dinlemeyi çok seviyorum. Özellikle yaşlıları ve çocukları. Onların içtenliklerine hayranım. Yaşlıların hikayeleri, ayrıntıları kusursuz hatırlamaları, geçmişte yaşamaları çok etkiliyor beni. Anneannem mesela benim için müthiş bir hazinedir. Önemsediği şeyleri eksiksiz hatırlar ve aktarır. Onun türküleri, manileri, yaşadıkları ilham vermiştir bana hep. Çocukların ise mutlulukları ve mutlu olurken ki heyecanlı anlatımları ya da üzüldükleri şeyi içlerini çeke çeke ama kelimeleri sündürmeden net anlatmaları harikadır. Bu iki şey yazarken kılavuz olmuştur bana. Yüzlerden ilham alırım bir de. İnsan yüzü çok kıymetlidir. Yüz, ruha dair aslında bir çok şeyin mesajını verir. Düşünceli, durgun, hüzünlü, asık, yorgun, makyajsız, doğal yüzler etkileyicidir. Mutlu yüzler çok fazla tetiklemez. Mutluluklar benzerdir. İnsan mutluluklarından ziyade hüzünlerini paylaşmak ister hem. Etkileyici yüzler, beni yaz, der gibi karşımda dururlar. Hüzün, acı, itilmişlik, yalnızlık, çaresizlik, yitirilmişlik ve bir dolu iç sızlatan şey. İnsan acıları paylaşmadıkça insan kalamaz. Müzik olmazsa olmazımdır. Gözyaşlarıyla ile müzik arasında bir ayrım yapamıyorum. Der Nietzsche. Yazmadan önce muhakkak müzik dinlerim. Müzikle yazı arasında ayrım yapamıyorum. Notalar kelimelere geçtiğinde cümleler akıp gider gibi geliyor bana. Bu insanı üretmeye mecbur eden bir paylaşım. Bir de bazı sesler yazmaya mecbur bırakıyor insanı. Mesela Ümmü Gülsüm, mesela Neşet Usta... Hurafeler, düğünler, cenazeler, doğumlar, oyuncaklar, oyunlar, hepsi beslendiğim şeylerdir. Geleneğe bağlı edebiyatla aram iyidir. Halk hikayeleri, Anadolu efsaneleri, türküler, divanlar, mesneviler, maniler, en çok da masallarla. Bu topraklara, Ortadoğu'ya ait ne varsa kıymetlidir ve metinlerimin can damarıdır. Romana başlarken dokunacağım şey zan olmalı diye başlamadım. Taslaksız yazarım. Klavye başında nasibimi beklerim. Karakterlerimi, hikayelerimi. Sürprizlerle dolu bu süreç beni zinde tutar, esere bağlılığımı artırır. Zan'ı yazmaya devam ederken geriye döndüğümde karşıma sık sık zan kavramının çıktığını fark ettim. Zan; sanmak, bilmek, itham etmek, sezmek, şüphe anlamlarına geliyor. Hüseyin'i, Hüsne'ye koca eyleyen suizandı. Hüsne'nin Hüseyin'e zorla eş eyleyen de güzel kızının bahtının hep güzel olacağını zanneden Hüsne'nin annesiydi. Yahya Hüsne'ye layık olmadığını sanıyordu. Fadime üzerine atılan iftiraya kocası İbrahim'in inandığını sandı. Nazar Ana hüsnüzan için mücadele etti. Halil arkadaşı Zekeriyya'nın Münire'yle mutlu olacağına inandığı için Sır Ormanı'na çekildi. Selami Derin Kuyu'ya Nazar Ana vesilesiyle atarken kendini, kendinden arınacağını sandı. Dilcefa zandan sakınmayan bir köydü. Bu yüzden hep musibetlerle boğuştu. Yaşadığımız zamanı düşündükçe romanda bu kavramın neden ağır bastığını daha iyi anlayabiliyorum. Üç beş tuşa basarak milyonların zihninde herhangi bir kişi ya da grup hakkında bir zan oluşturabiliyoruz. Kirli bir denizde yüzüyoruz. Her saniye su bulandırılıyor. Dalgalarla yükselmemiz mümkün değil. Kirli su kaldırmaz insanı. Algı, manipülasyon vesaire. Beş dakika içinde dünyanın nefret ettiği bir adam olabiliriz. Ve işin en tehlikeli tarafı buna kendimiz bile inanabiliriz. Çünkü modern zaman, insanın kendini bilmesini ve tanımasını asla istemiyor. Hız içinde kaybol diyor bize. Yaşadığımız dünya aslında Dilcefa. Yakamızda bir çiçekle Kıyamet'e gidelim! der Cioran. Yakalarımız ağarmayacak kadar kirli. Hiçbir çiçek bu kirlilik içinde taze kalamaz. Karakterlerimle aramın nasıl olduğuna ikinci bölümde bolca değindim aslında. Aramız hem iyi hem de kötü. Bazen dertleşir, bazen saç başa kavga ederiz. Bazen birlikte ağlar, bazen birlikte eğleniriz. Birbirimizin yakalarını biliyoruz çünkü. Her şey Hay ile başlar. Ölümsüz ve her daim diri olan Allah'la. Onun can vermesiyle olur her şey. Var olan her şey eşsizliğiyle büyüler, hayrete düşürür insanı. İnsanın kendi başlı başına mucizedir. İnsan okunması gereken müthiş bir ayettir. Hüsne'nin, Fadime'nin rahmine Allah'ın Hay sıfatıyla düşer yavrular. Ve insan o vakit hayret makamındadır. Yaratıcı 'nın büyüklüğünü, insanın acizliğini bildiren müthiş bir makamdır bu. İnsan ayet olarak okundukça hayret ededururuz. Hayret ededururken hikmetler çıkar karşımıza. Sonra yine Hay der, hayret eder, hikmetlere ermeye niyet ederiz. Bu döngü harikuladedir. İnsan bu şekilde ruhunu doğru biçimde besler. Ve insan ancak aşk ile yutkunur. Son dönemlerde bir dolu günümüz oldu kutlanmayı bekleyen. Anneler günü ile annelerimizi, sevgililer günüyle sevdiklerimizi, kadınlar günüyle kadınlarımızı, barış günüyle bütün mazlumları tükettik. İnsan kendinden gelen bir hatırlama ile hatırlamalı her şeyi. Anne olmak istemeyen kadınlara, annelerinin anneler gününü kutlamalarını istemek, buna indirimlerle falan mecbur etmek, insanı devamlı tüketen bir şeye çevirmek... Medyayla acılarımızı sıradanlaştırdık. Ölülerimizi bile ötekileştirdik. Açlıktan, savaştan ölenler, ölmemek için kaçarken ölenler, hiçbir yere sığamayanlar, sınırları daraltılarak boğulmaya çalışılanlar, direnenler, direnişte son nefesini yüzümüze üfleyenler, yaşadığımızı sanan bizler... Ortadoğu'nun yorgun, kırgın yüzü, estetik ameliyatlar, gündemin vazgeçilmez yapaylığı, acının sahiciliği, medeni ülkeler tarafından soyulan mülteciler, alışveriş merkezlerinin içine doğan çocuklar, daralan kütüphaneler, yükselen binalar, insan tacirliği, fazla yağlarımız, istenmeyen tüylerimiz... İnsan hiçbir dönemde bu kadar değersiz olmadı. Ve hiçbir dönemde bu kadar köleleşmedi. Hz. Musa, Kızıl Denizi bir kez yardı, ondan sonra kendi benliğimizde boğulduk. Hz. Yusuf kuyuda, zindanda bir süre kaldı. Biz kuyu mimarisiyle, rezidanslarda, çok katlı apartman dairlerinde kendi karanlığımızda kalmayı tercih ettik. Evlilik, evlilik programlarıyla seyirlik bir eğlenceye dönüştü. İşkenceye uğrayanlar, reytingleri yükseltmek için kullanılıyor. Kimin ne hissettiğiyle kimse ilgilenmiyor. Bütün bu tablo karşısında yapabildiğim sadece yazmak. Karakterlerimle tükendiğimizi göstermeye çalışmak. Kim olduğumuzu anlama çabamızda onların varlıklarıyla dönüştüğümüz şeyi ifşa etmek. Onlarla iyi şeylerin olacağına inanmak. Taş, bahçe, besmele, Addas'ın imanı, Ortadoğu. Güzel bir şeyler olacaksa buradan olacak. Ortadoğu'nun besmele çeken kalemiyle. Teşekkür ederim. Tezgahta yeni bir roman var. Başladık bakalım. Nasip diyor, yazıyoruz. 1971 Reşadiye Tokat doğumlu yazar Lise ve Üniversiteyi İstanbul'da bitirdi. Kısa süre muhabirlik ve öğretmenlik yaptı. Bağcılar ve Bahçelievler Kültür Mdlüklerinde görev aldı. Pamuk Şekeri Çocuk Dergisi'nin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Edebistan Sitesi'nin söyleşi editörlüğünü bir süre sürdüren yazar İstanbul Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/yasemin-karahuseyin-ile-soylesi-1", "text": "içerisinden yazıyorum/ ağaçların otların ortasında yaşıyorum/ cayır cayır yanan bir orman ne kadar uzun yaşar?/ Allah'ım benim yanmayan yerlerimden yangın çıkar dizelerinde yangını derinden hissettiğimiz pandemide cenkler bu duanın kendisiydi. Acı ve kaygıları duymayacak kulaklarımız, darda kalanı sığdıracak geniş evlerimiz, kitaplardan başka tüm dünyayı saran karamsar havayı dağıtacak bir yelpazemiz yoktu. Oğlumun o günlerde özellikle fantastik kitaplara tekrar tekrar dönmesi ilgimi çekmiş, o arada kütüphanede duran cenklerle göz göze gelmiştim. Önceleri içinde birçok ilgi çekici, doğa üstü, fantastik unsurları, macerayı, heyecanı, barındıran cenkleri sade bir dille ortaokul çağı çocukları için yazmayı, daha sonraysa günümüz ve Peygamberimiz döneminde geçen, iki ayrı anlatının aktığı bir roman yazmayı düşünmüş, hatta iki ayrı zamanda geçen romanda yazarak ilerlemiştim. Ama cenklerin içine girince zamanı aşan, her daim gündemde olacak konu ve değerleri işleyebilecek atmosferi buldum. Kendimce gördüğüm eksikleri, belki de cenklerde bulmak istediğim şeyleri ince ince bazen cümlelerle bazen epigraflarla bazen yeni olaylarla, yan karakterlerle ekledim. Cenklerin yüzyıllardır süregelen nesilleri, nineleri, dedeleri, torunları birbirine bağlayan epik dilini bozmak istemedim. Okurken benim de keyif aldığım, birçok yaşamın, kişinin, anlatıcının içine karıştığı hoş bir dildi bu. Yazarken heyecanlandım ve merak ettim varacağım noktayı. Bu her romanımda yaşadığım bir tecrübeydi ama bu sefer yol arkadaşım çok sevdiğim Hz. Ali'ydi. Benim ona, onun bana söyleyeceği şeylerse çok önemliydi. benim için. Hz. Ali ve dostları gittiği her yerde çürümüş bir düzenle karşılaşıyor olmalılardı. Çürüme, canlanma, ölme gibi hep güncel bir hal. Bir şeyin çürüme sebebini bilmek çürümenin devam etmemesi için elzemdir. İktidar olmayı öncelemekle, bozulmuş, kokuşmuş bir sistem yerine adil ve ideal olanı koymak arasındaki farkın altını çizmek çok kıymetliydi benim için. Cenklerden günümüze bakmak, günümüzden cenklere bakmak değişmeyen insanın yanılgısı ve heveslerini, istediği şeye ulaşmaya çalışırken yok ettiği cinslerini ve yaşamı onurlu bir biçimde ayakta tutan değerleri anlatmak noktasında farklı bir tecrübeydi. Bu sabitlik aynı zamanda güçlü bir devinim yaratıyor. Değişmeyen bu hikayeler içinde asla tam anlamıyla da keşfedilemeyecek bir insan karşımıza çıkıyor. Bu ise keşfetmekten çok daha öğretici bir süreç. bulmaya giderken, aslında kaybolan ve deforme olan bir çok şeyi de buluyorlardı. Bir nevi Hızır ile Musa'nın yolculuğu gibi. Kıssadaki yolculuğa hakim olan ana tema bizi aşan bilgiye ulaşmak olduğu kadar koruma ve merhamet duygusudur da. Gemidekiler, yetim kardeşler, salih ebeveynler Hızır'ın akıl almaz eylemeleriyle canları, hakları, imanları korunur. Bu soruda saydığınız temaların hepsinin ucu merhamete dokunur. Hz. Ali'nin bu kavramları metne çağırmasında onu merhamet, cesaret ve hüzünden bağımsız düşünmemem etkilidir diyebilirim. Bireyselliğin ve bencilliğin hakim olduğu Haverzemin'e dostlarını bulmak için onca bilinmezle, kötülükle yoğrulmuş, zalim mi zalim bir yolda zulümle mücadele ederek, bir taraftan vicdan muhasebesi yaparak, bir taraftan vefayı gözeterek, hep sınanarak gitmek ve Dostun Evi'ne giderken ki gibi halinizle tekrar dönebilmek... Yusuf Züleyha ile nasıl sınandıysa Malik Bin Ejder de Atıl Cadı ile sınandı. Firavunlar hep varsa Musalar da hep vardı. Belki de bunu söylemek için Haverzemin diye bir yer kuruldu anlatıda. İnsanın yolculuğunun değişmediğini göstermek için yüzyıllardır bu yer ve anlatı dilden dile aktarıldı. Hz. Ali ve arkadaşları gittikleri her yerde zulümle mücadele ederken aynı zamanda halkın güvenini ve sevgisini kazanıyor. Birbirini kaybeden dostlar birbirini bulmaya çalışırken birçok dost ve Müslüman kardeş kazanıyor. Savaşlar ve verilen mücadeleler kadar bu ilgi de dikkat çekiyor. Bu konuda neler söylemek isterseniz. Tebaanın gönlüne girmeden kurulan, yalnız güce dayalı, yalnız güç ile ayakta kalmayı uman iktidarlar, başka bir daha güçlüyle alaşağı edilir ve adları hatırlanmak istenmeyenler arasına yazılır. Siz ve saltanatınız, zalimliğinizle bir imtihan vesilesi olarak anılır. Güven duygusunu adalet ve saygıyla kazanabiliriz ancak. Liderliğiniz bitse bile halkınızla bağınız güven duygusuyla her zaman güçlü kalır. Hep sıcak kalacak bir özlem gönülleri birbirine bağlar. Bazen size duyulan güven ve inanç, talip olmadığınız bir şeye, sizi ummadığınız bir noktaya, liderliğe bile taşıyabilir. İster tebaa olsun insan, ister lider her iki şekilde de muhasebeye ihtiyaç duyar. Hz. Ali ve dostları bu muhasebeyi anlatıyor aslında. Yola çıktıkları andan beri İslam'ın barındırdığı güzellikleri gittikleri her yere kendiliğinden gelen bir süreçle bırakıyor. Yerleşmiş, içselleştirilmiş bir dinin, İslam'ın tezahüründen muhabbet ve güçlü bir bağ doğuyor. Özellikle de itelenmiş, ezilmiş, sömürülmüş halklar için adalet, güven, muhabbet ve anlayışın var olduğunu bilmek çürümeye karşı tazelenme, bir ümit oluyor. Bu bağ kaçınılmaz bir şekilde bütün mazlumları kendine çekiyor. bu özellikleri zamanla dilden dile aktarılan anlatılarla onu efsaneleştirmiştir. Hz. Ali bir kurtarıcı olarak görülmüş, geleneksel metinlere bu şekilde yansımıştır. Tüm o olağanüstü özelliklerin arkasında yatan sebebi merhum şairimiz Sezai Karakoç, Çocukluğumuz şiirinde anlatmıştır: Babamın uzun kış geceleri hazırladığı cenklerde/Binmiş gelirdi Ali bir kırata/ Ali ve at, gelip kurtarırdı bizi darağacından/ Asyada, Afrikada, geçmişte gelecekte/ Biz o atın tozuna kapanır ağlardık/ Güneş kaçardı, ay düşerdi, yıldızlar büyürdü/ Çocuklarla oynarken paylaşamazdık Ali rolünü/ Ali güneşin doğduğu yerden battığı yere kadar kahraman/ Ali olmaktan bir sedef her çocukta. Zihnimde çok fazla anlatmak istediğim hikaye var. Ne zaman öleceğimizi bilmediğimiz de bir yaşamımız var. Taşıdığım hikayelerin hepsini roman olarak yazmam mümkün değil. Bu açıdan hikaye çok güzel bir imkan benim için. Ama ne zaman hikaye yazmaya niyet etsem ya da yazsam, hikaye içinde barındırdığı mesele ve karakterler itibarıyla benden daha fazla ilgi istiyor, durmadan yan karakterler ve yeni yeni hikayeler çağırıyor. Zihnimin bir köşesinde roman olmak için bekliyor. Onlara dur diyebildiğimde daha fazla hikayem olabilecek sanırım. Gündemimde bir kıssanın ışığında üç kuşağın izini sürdüğüm bir romanım var. Yani yine roman var. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/yildiz-ramazanoglu-ile-soylesi", "text": "Yıldız Ramazanoğlu üretken bir yazar; tek başına kurtuluşa inanmayan bir hak mücadelecisi. İnsanları kadın ve erkek yerine, adil olanlar ve olmayanlar diye ayırdığından, kendisine feminist denmesinden hoşlanmıyor. Ramazanoğlu'nun, 2004'te yayımlanan 'İkna Odası' adlı romanının yeniden basımını konuşmak üzere buluştuk. Çıkışımız edebiyattı, lakin edebiyatına kan veren memleket hakikatleri daha mümbit bir topraktı, siyasete daldık. 28 Şubat'ın neredeyse simgesi olarak hatırlanan ikna odalarını bir zihniyet olarak konuştuğumuz gün, malum ikna yönteminin mucitlerinden Nur Serter'in pek yeni CHP'nin açılımları üzerine fikir beyanı, kurgu bir metinmişçesine denk düştü; o ayrı... -2004'te yayımlandığına göre, 'İkna Odası'nı 2003 civarında yazdınız. AK Parti iktidarının ilk yılları; başörtü meselesini çözeceğine dair umudun olduğu dönem... Sizi bu romanı yazmaya iten neydi? -Aslında güncel olaylardan yola çıkmadım. Tarihin çok daha geriden başladığı bir şeye tanıklık ediyoruz burada; son 80 yılı kapsayan, çok büyük bir gözaltının, büyük bir ikna odasının küçük versiyonunu yazmak istemiştim. İkna odaları tetikleyici oldu sadece. -Öfkenizi bir müddet bastırmışsınız yine de... -Evet, bir tereddüt yaşadım bunu edebiyatın konusu yapmalı mıyım diye. Sonra pekala edebiyatın konusu olabileceğine, hatta olması gerektiğine inanarak yazdım. Bu toplumda insanların küme şeklinde algılanması, biricik insanlık tecrübelerine kıymet gösterilmemesi beni yaralıyordu. Başörtülüler dediğimiz küme içinden birkaç kişiyi yakın plana almak, varoluşlarını derinleştirmek, onların insanlık hakikatine eğilmek istedim. Bu fazla yapılmayan bir şey. -Bu kurgusal bir metin. 28 Şubat sürecinde ikna odalarından geçmiş genç bir kızın bugün nasıl bir hayat yaşadığına dair gerçek bir hikaye var mı bildiğiniz? -Yazdığım sırada ikna odasından geçmiş herhangi bir genç kızla karşılaşmamıştım. Geriye baktığımızda yıkıcı etkilerine maruz kalmış çok insan var. Fakat o bir süre içinde yaşanan, somut ikna odaları kadarını anlamamız lazım. Genel anlamda ikna odası cumhuriyetin kurulmasıyla başlamış. Bu toplumun ikna edilmesi süreci, bu dar vizyonlu tahayyülün topluma giydirilmesi için yaratılan, Şerif Mardin'in deyimiyle 'büyük gözaltı' hala sürüyor. Başta devletin dini olmayacak gibi bir vaatte bulunulmuştu. Fakat görüyoruz ki devletin bir dini var. Devlet bütün kurumları ve imkanlarıyla bu dini kayırmak, empoze etmek ve kabullenmeyenleri de bertaraf etmek için bütün varlığını seferber etmiş durumda. Pozitivist, hatta eklektik bir din bu. Hiçbir pratiği olmayan İslam; hatta Sünni bir İslam... Amaç amorf ve kimsenin kendi kimliğiyle, inanç birikimiyle var olamayacağı bir kamu alanı yaratmak. Bu aslında gerçekleşemeyeceği belli olan çok naif bir tahayyül. Bir sabah kalkacaksınız, alfabe değişmiş, kadınlar dekolte giyiniyor, herkes cumhuriyet balolarına koşuyor, herkes İslam'ın ne kadar statü kaybettirici, geri bıraktırıcı, kadını aşağılayan bir din olduğunu kabullenmiş... Ne kadar çocuksu... Zamanı gelince buna bir cevap verileceği ortadaydı. Bir toplumun bütün değerlerini reddettiğinizde, yüzyıllar içinden süzülüp gelmiş inanç birikimi yüzünden suçlayıp itham ettiğinizde, farklılıkları, kimlikleri kabaca bastırdığınızda, herkesin buna baş eğmesi düşünülemezdi. Bugün ortada bir baş kaldırma falan yok, sadece baş eğmeyi reddetme var. Bu çok önemli bir nüans. Deniyor ya, baş mı kaldırılıyor, şöyle bir rejim mi isteniyor... Hayır, sadece baş eğmeye bir red var. -Bir yandan vatandaşlarının hepsini Türk ve Sünni Müslüman olduğuna inandırmaya çalışan dev bir ikna odası gibi değil mi Türkiye? -Evet, aynı şey Kürt toplumu için de yapılıyor. Deniyor ki, hepiniz başbakan olmanın hayalini kurabilirsiniz. İyi ama bir Kürt'ün bu toplumda başbakan olabilmesi için kimliğini reddetmesi gerekiyor. Varlığınızı Türk varlığına armağan ettiğinizi her sabah söylerseniz bu devlet size birtakım hakları lütfedecektir. Olması gereken, devletin bütün toplumsal talepler arasında bir denge kurması, bunlar üzerinde bir hakemlik yaparak uzlaşmalar üretmesi... Bütün yurttaşlarına eşit mesafede, paylaşmacı, çoğulcu, eşitlikçi bir yurttaşlık bilinci ve hukuku içinde olmalı bunlar. Ama hak veren bir makam var, hak talep eden insanlar var. O makamın kaba güçten beslendiği, bir sınıf mücadelesi verdiği çok açık. Hepimiz cumhuriyet insanlarıyız; eşitlik hazmedilemediği, demokratik açılımları gerçekleştiremediğimiz için sıkıntılar doğuyor. Evet, sert bir ikna çabası söz konusuydu yıllardır ama jakobenleri acıtan şey şu ki insanlar birçok konuda ikna olmadı. -İkna yolu mu yanlıştı? -Ortada ikna edici güçlü argümanlar olabilseydi, belki mümkündü. Her şey çok zayıf; yıktığınız, dışarıda bıraktığınız hiçbir şeyin yerine yeni bir şey koyamıyorsunuz. Cumhuriyetin kazanımları da var, asla bunları kaybetmek istemem. Fakat süreç doğal değil. Osmanlı kadınları inanılmaz süreçlerden geçiyorlardı, tartışılıyordu, İslam adına ortaya konan saçma sapan pratikler gündeme getiriliyordu. Bir Fatma Aliye, Halide Edip Adıvar, Emine Semiyye... Aslında bu toplum ta 1886'dan, Şükufezar dergisinden itibaren büyük bir kadın tartışması başlatmıştı. Bunlar görmezden gelinerek, hiçbir emek vermediğimiz, süreçlerinde yer almadığımız 'Batı Aydınlanması'nı yüklenmemiz beklendi. Böyle bir şey olamaz, herkesin Aydınlanma'sı kendine. 'Batı Aydınlanması' çok değerli bir damar fakat onun da bütün insanlığı içine alan bir şey üretemediği ortada. Batı bile kendini geniş bir revizyondan geçirirken, biz hiçbir şey olmamış, 60'ların dünyasındaymışız gibi davranıyoruz. Joan Miro sergisinde bir resim gözümden yaş getirdi. 'İstanbul Defilesi' adlı bir litograf. Miro çok kısa bir süre İstanbul'a gelmiş ama keskin ressam bakışıyla hemen görmüş. Bir pafta kalıbı çizmiş. Dikiş payı bırakılmış, kollar vesaire... Arkasında koca bir İstanbul... O pafta şehre uymamış, absürd duruyor; şehrin üzerinde hayalet gibi bir elbise... Bazı zihinler Miro'nun 1969'daki bu tasvirinde kalmış. Bu insanlar taleplerini anlamadıkları başı örtülü kadınların Türkiye'nin modernleşmesinin de önemli tetikleyicisi olabileceğini düşünmüyor. Genç kuşaklara bakıyorum, bir sürü dil konuşuyorlar, engellere rağmen kendilerini aşmaya çalışıyorlar, araba kullanıyorlar, Avrupa'ya gitmeye çalışıyorlar. Bunu inançlarının meşruiyet alanı içinde kalarak yapmak için de özel bir dikkat sarf ediyorlar. Bu neden sorun olarak görülüyor? -Bu anlattığınız geniş plan. Başı örtülü genç kızlara yakın plandan baktığımızda, üniversiteyi bitirenlerin de düşük bir yüzdesinin iş hayatına atılabildiğini biliyoruz. Her düzeyde kadın haklarından bahsetmeden tek başına başörtüsü mücadelesi vermek yeterli mi sizce? -Önce şunu belirtmek lazım, bunun adı kabin medeniyetidir. Benim kızlarım da bunu yaşadı. Kabine alınıyorsunuz kapıda, tamamen kendiniz olmaktan çıkıp üniversitedeki o tek tip ortama katılıyorsunuz. Oradan çıkana kadar bedeninizi bir başkasının gibi hissetmek çok kahredici. Fakat bu kabin medeniyeti bizi başkalarının acılarına da yaklaştırdı. Bu kızlar başkalarının acılarını görmeyi öğrendi. Mesela, başörtüsü konusunda çözüme çok yaklaştığımız bir anda üç genç kızın çıkıp 'Henüz özgür olmadık' demesi bir kırılma noktasıydı. Bu ülkede Alevilerin, Kürtlerin hakkı verilmedikçe, kadına şiddet bitmedikçe özgür değiliz diyorlardı. Her şeye rağmen buraya gelebilmek bir kazanımdır. Bütün haklar için topluca mücadele vermeden gettonuza kapanmak bizi bir yere götürmez. Başörtüsünü artık sosyalist gençler konuşmalı, Kürt meselesini başörtülü genç kızlar... Örneğin 'Birbirimize sahip çıkıyoruz' diye bir grup kurduk, farklı kesimlerden çok farklı kadınlarla bir araya geldik. 'Kol kola giremediğimiz kamusal alan, bizim değildir' diyoruz. Kadına yönelik şiddet ve tecavüz üzerine, başörtü yasağı üzerine birlikte gösteriler de yaptık. -Hüseyin Üzmez ve tahliyesi sonrası yaşananlara dair Dindar Kadınlar Platformu olarak yayımladığınız bildiri sonra bayağı başınızı ağrıttı. O bildiri sadece Üzmez'e mi dairdi? -Vicdani bir borç olarak, müptezellik karşısında biraz tereddütlü gördüğümüz kardeşlerimizi daha gür bir seda çıkarmaya yüreklendirmek için yazmıştık. Karşılaştığımız tavır çok acı bir tecrübe oldu. Fakat bu konuya dair hakikaten konuşmak içimden gelmiyor. -Sizin 'baş eğmeyi reddetme' diye tarif ettiğiniz bu toplumsal ivme nereye yönlenecek, neler olacak? -Anayasa Mahkemesi'nin kararıyla yasakların katmerlenmesi, tamam bir yenilgidir ama her gün daha güzel yeniliyoruz. Bir gün bakacağız ki yasakların hepsi ortadan kalkmış. İnsanlık artık böyle bir noktaya gidiyor. Bütün dünyada erdemli, eşitlikten, hakça paylaşımdan yana olan insanlar artık ortaklaşıyor. Hatta Richard Falk, yukarıdan gelen yırtıcı küreselleşmeye karşı buna 'aşağıdan küreselleşme' diyor. Biz de artık bu aşağıdan küreselleşmeye katılıyoruz. İstanbul Sosyal Forumu'na bakın; Küresel BAK, Ezilenlerin Sosyalist Platformu, Yüzleşme Derneği, Mazlum-Der, Özgür-Der... Bütün bu hareketler umut veriyor bana. -Çarşaf rozetlendiren CHP de dünyanın gidişatına mı uydu, aşağıdan küreselleşmeyi mi keşfetti? Ne oluyor CHP'ye? -İnsanlar ironiyle yaklaşıyor ama ben çok ciddiye aldım bu açılımı. Tabii ki siyasi bir parti olarak hedeflediği bir seçmen kitlesi var. Artık başka olarak gördüğü insanları da hedeflemesi, varoluşlarını kabullenmesi bence olumlu. Tabii bu insanların seçmen olmanın dışında hakiki anlamda müdahil olma, inisiyatif alma, okul ve iş talepleri olduğunda neler yaşanacak göreceğiz. -İkna odalarının mucitlerinden Nur Serter, mesafeli de olsa bu açılımı desteklediğini söylüyor. Buna ne diyorsunuz? -Kendisinin aydınlatmacı ve modernleştirici bir yaklaşımı var. Dışarıda bırakarak bir yere varamadıklarını görünce içlerine almayı, onları eğitmek ve yine ikna etmek şartıyla kabul edilebilir buluyor zannediyorum. Böyle olmaz da bu kadınlar karar alma mekanizmalarında da yer alabilirlerse CHP, Türkiye'nin önünü açabilir. -Bunu ironiyle mi söylüyorsunuz? -Hayır. İronisi de var tabii, ama hiç belli olmaz, belki giderek onlar bir aydınlanma yaşar. Bizi içtenliklerine ikna ederler. Bol üniversiteli, bol dilli, güzel, genç kadınlardan müteşekkil 'vitrin' anlayışı mı değişiyor? Evet, çünkü gördüler ki halktan kopuk politika üretilemiyor. Vitrin malzemesi de olsa, olsun. Gözleri başkalarını görmeye alışsın... -Bir kadın hakları savunucusu olarak üçüncü şahıslardan önce, ailenizle, eşinizle, birinci şahıslarınızla mücadele vermeniz gerekti mi? -Ben çok şanslı bir insanım. Babamdan itibaren çok pohpohlonan, okuması, kendini geliştirmesi için teşvik edilen, 'Yer beğen' diyerek dünyada istediği yere gidebileceği söylenen, Evlenmenin hiçbir aciliyeti yok denen bir kızdım. Her şey kendi seçimimdi. Harika bir ağabeyim var, birlikte çılgınca bütün Avrupa'yı dolaştık. Sonra çabalarıma değer veren biriyle evlendim. Bütün yurtdışı seyahatlerimde çocuklara bakmayı vadederek beni destekledi. Hayatımı karartan, devletin dar vizyonlu yasakçı politikaları oldu sadece. Sonuçta olanı biteni görüyorum; arkadaşlarım var, şapka takarak üniversiteye girmek zorunda olan kızlarım var... Hak ve hukuk için mücadele bir hobi değil, bizim yaşam tarzımız yıllardır. -Ailenizin bu istisnai vizyon genişliği nereden geliyordu sizce? -Pek istisna değil. Binlerce aile var şimdi böyle kızlarının önünü açmaya çalışan. Ailemde benim kuşağımdaki herkes üniversite mezunudur. Babamın oto galerisi vardı. Annem oldukça moderndi, başı örtülü bir kadın değildi, ben başımı örttükten sonra daha çok örtünmeye başladı. Rol modelim İsviçre'de tıp ihtisası yapan, altı dil konuşan, zihni bütün dünyanın seslerine açık olan ağabeyimdi. -Kaç yaşınızda örtünmeye karar verdiniz? Babanız ne demişti? -Üniversite üçteydim. Babam şöyle bir serzenişte bulunmuştu: Ben senin başı açık, münevver bir kız olmanı istiyorum. Zarar görmemden korkmuştu, belki onun kafasında da başı örtülü olmak münevver olmayan bir kategoriydi. Demek babam Cumhuriyet sürecinde epeyce ikna olmuş. Ama artık öyle bir değişimden geçiyoruz ki 'başı örtülü ve münevver' diye heyecan verici bir kategori var. Hep vardı ama şimdi bu, Batılılaşmanın paradigmalarını tartışmaya açıyor. Buna alışmak bazı muhafazakar erkekler için bile sancılı oldu."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/yildiz-ramazanoglu-ile-soylesi-1", "text": "Öncesi var evet. Rüzgarlı Ankara gecelerinde İki oda bakla sofa evlerimizde toplanıp sadece birbirimize okumak için yazdığımız, yayınlamayı gaye edinmediğimiz nice hikayeler var. Toplumsal manada bir kadının edebi metinler yazmasının pek de hoş görülmediği zamanları da idrak ettim kendi adıma ve şimdi daha muteber olduğu zamanların keyfini de sürüyorum. Hikayeci olarak yolculuğumda ise hayırlı bir iş olarak yazmaya daha çok ikna oldum. Kültürümüzde hayır hasenat denilince yardımın nesnel olarak yapıldığı hayır işleri akla gelir, toplumu duraklatıp yaşadıklarına bakmasını sağlayan, ona hikayesini veren emeğin de hayırlı olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim artık. İlk başlarda yazarken olayların akışından çok izleriyle ilgiliydim, hala da öyleyim bu değişmedi. Fakat biçim olarak büyük hareketler bana göre değilse de her kitapta kendime göre arayışlarım vardır. Kitabın adı bir hikayeden geliyordu, son ana kadar da Dünya Beyaz Bir Cüce idi. Son anda editörümü arayıp değiştirdim. Yeni çağ kayıp insanı iyice belirginleştirdi. Değerler çözüldü ve yeni değerlerin oluşacağı bir şafakta gibiyiz. Anlam arayışı ve huzursuzluk herkesi mülteci yapıyor. Cam, kenar, seyir, iç, dış ve yeterince özne olamamaya dair imgeleri çağrıştıran bu ad geldi birden zihnime. Çok katmanlı çağrışımıyla kitaptaki hissiyatıma daha çok uydu sanki. Alejandro Gonzales Inarritu'nun Biutiful filmi ilham verdi. Rahmetli kardeşimiz Akif Emre ile birlikte izlemiştik küçük bir toplulukla. Mültecilere yardım etmeye çalışan bir adamın özel hayatındaki acılarını çıkmazlarını dile getiriyor. Hayatta tanımlanmış acılarla birlikte bir de görülmeyen gündelik acılar ve bu ince ihlallerle sessizce ölenler var. Aradaki sınırların kalkışına, büyük bir varoluş acısından koparıp yaşadığımız hayatlara dikkat çekmek istedim. Tanımların, sınırların ortadan kalktığı, ne yaşadığını insanın ancak kendisinin bildiği alana. Hikayedeki gibi belki, bilinen dünyada daraldığım bilinmeyen dünyalara inandığım için. Yazmayı seçtiğimi değil yazmanın bir kader olarak bana yazıldığını artık idrak ettiğim için. Hayallerin gerçek, gerçeklerin akıl dışı olduğunu başka türlü anlayıp anlatamayacağım için. Nereden geldiği belli olmayan, bir an terk etmeyen sızı, sadece yazarken biraz diner gibi olduğu için. İletişim araçları çok güçlü ama işler daha da sarpa sardı, her şey muğlak ve berraklıktan uzak. Bilginin toplanması döneminden geçtik, ayıklanmasının atılmasının zaruri olduğu zamanlara geldik. Özgürleşirken bir yandan da ele geçirildik. Hikaye suçun masumiyetle, ışığın karanlıkla, göz önünde sanılanın görünmezlikle karıştığı yerde çıkıyor ortaya, bulanık alanlardan besleniyor oralara ışık düşürüyor. Birörnek seslerin arzuların hedeflerin bastırdığı kastettiği iniltilere, fısıltılara kulak kabartan bir tür. Hiçbir somut hedefi olmadan, başöğretmenlik yapmadan sezdiren yanıyla, hala küçük aydınlanmaların kalp ve düşünce mekanı. Üstelik hikaye henüz imkanlarını tüketmiş değil. Bir Afrika anlatısı yazıyorum, hangi türe evrilecek bilemiyorum. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/yunus-emre-ozsaray-ile-soylesi", "text": "-Sizi çocuk hikayesi kitaplarınızdan ve dergilerden tanıyorduk akabinde öykü kitabı geldi. Neden öykü? -Şimdi saysam bir sürü sudan sebep sıralarım da öykü şudur, bu yüzden yazıyorum falan filan, herkesi kandırmış olurum. Galiba can sıkıntısı. Başka bir şey değil. Edebiyatla ilgili bir şeye canım fena halde sıkılmış olsa gerek. Mesela lise yıllarında elindeki romana bakabilir miyim dediğim bir arkadaşım sen ne anlarsın demişti. Kendimi kötü hissetmiştim. Sahne hala gözümün önündedir. Belki bu yüzden. Bir de şunu hatırlıyorum. Bir gün bir kitap görmüştüm. Kitabı elime aldım, biraz karıştırdım. Demek ki içimde öykü yazma isteği varmış. Yahu dedim, ben bunları bir haftada oturup yazarım. Yanımdaki adam, Lafla peynir gemisi yürümez, yaz da görelim. diye burun kıvırdı. Ulan yazayım da gör dedim, oturup bir şeyler yazdım. Sonra baktım, yazamamışım. Bu daha da can sıkıcı oldu. Yazdım, sonra bunları edebiyat dergilerine gönder dediler. Edebiyat dergisi bilmiyorum ki... Neler var dedim, edebiyat dergisi olarak. Saydılar işte. İyisi hangisi dedim. Sonra yazdıklarımı göndermeye başladım. Baktım yayımlanmıyor, yine canım sıkıldı. Yine yazdım. O tezgah başında öykü kitabı satan yazara kızdığımda nereye adım attığımı bilmiyordum. Ondan sonra ona canım sıkıldı yazdım, buna canım sıkıldı yazdım. Öykü yazdım, öykümü beğenmediler, beğenmeyene canım sıkıldı yazdım. O ara yazdıkça baktım ki öykü yazmak iyi geliyor. Dürüst ve sahici yaşamama katkı sağlıyor sanki. -Öykü yazmanın sahici yaşamaya katkısı nedir ki? -Yani şöyle Allah muhafaza ya öykü yazmasaydım da yaşayıp giderken çalışanlarına hikaye anlatan bir yönetici ya da patron olsaydım. Ya da insanları kandırmak için hayatın tam göbeğinde onlar için yeni kurgular hazırlayan bir sahtekar. Kimse konuşurken bu söylediklerim kurgudan ibaretti demez ya... En son kendimi kontrol ettiğimde artık canımı sıkanlar yüzünden değil de öykü yazmış olmak için yazmaya başladığımı fark ettim. O yüzden bir süre ara verdim. -Yunus Emre Özsaray genç bir isim ve ağırbaşlı öykülerle tanınıyor. Çılgınlığın had safhada olduğu ve yeniliklerin çılgınlıktan geçtiğinin sanıldığı bir çağda neden ağırbaşlı öykü? -Bilmiyorum ki. O sizin takdiriniz. Babama sorsam, öykü yazmak başlı başına hafifliktir ona göre. Ama siz, ağırbaşlı öyküler olarak takdir etmişsiniz, bunun sebebi ne olabilir diye düşünüyorum da belki babam okur da Oğlum sen aklını mı kaçırdın, zaten boş işlerle uğraşıyorsun, ne bu yazdığın saçma sapan şeyler. der diye korktuğumdan, ondan çekinerek yazıyorumdur belki. Şaka bir tarafa el içine çıkacak tabiri vardır biz de. El içine çıkacak olanın da elinin yüzünün düzgün olması gerekmez mi? Öyle takla atarak ağızlarıyla kuş tutmaya çalışanlar falan var. Ortada yakaladıkları bir kuş yok ama yakalamaya çalışma şekillerinin artistliğiyle okuru kandırmaya çalışıyorlar. Okuyucu sizden av bekler. Av yoksa istediğin kadar vay efendim ben parendeler atarak ağzımla kuş yakalamaya çalışıyorum de... Öykücü sokağa çıktığında av yapamamışsa sonra kağıt üzerinde parendeler atmaya başlıyor. -Yeni kitabınızla ilgili yazılan yazılarda Ali Haydar Haksal ve Rasim Özdenören izlerine rastlandı, şeklinde görüşler ortaya atıldı. Siz buna katılıyor musunuz? -Katılıyorum. Vardır mutlaka. Rasim Özdenören izleri de vardır, Ali Haydar Haksal izleri de vardır. Büyüklerin izinden gitmeyi severim. Bu izin peşine düşersek, kim bilir kimlere kimlere uzanırız. O, öyle bir iz ki daha o izin üzerinden kimler geçmiştir, kimler geçecektir. Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Şeyh Galip, kıssalar hikmetler bu iz uzayıp gider. Edebiyatta bu izi takip eden isimler var, sonra yaşayıp giderken hemen sokağımızın başındaki camide edebiyatla falan uğraşmayıp belki okuma yazma dahi bilmeyen ama bu izi takip ederek şiir gibi yaşayan insanlar var. Kimisi edebiyatçıdır öykü yazar, kimisi kunduracıdır ayakkabı tamir eder. Ortak yönleri aynı izin üzerindeler. Bende de o izler görülmüşse ne güzel. Bu iz belliyken başka iz aramaya gerek var mı? Kırık dökük adımlarla bir izin peşindeyim. Rabbim o izden ayırmasın. -Kuramsal anlamda öykü incelemesi çalışmalarınız da var. Bunlar sizin öykü dünyanıza katkı sağlıyor mu? Ayrıca öykü yazan her insanın kuram bilmesi gerekir mi? -Ayakkabı imal eden birisinin aynı zamanda ayakkabı tamirciliği yapması, onun imal ettiği ayakkabıları daha sağlam yapmasına katkı sağlıyorsa belki öykülerle uğraşmakta bana katkı sağlıyordur. Öykü yazanın kuram bilmesi gerekir mi? Belli başlı şeyleri bilsek iyi olur herhalde. Okullardaki, kötü edebiyat terbiyesinden kurtulmaya katkı sağlar belki. Bilmesek de kıyamet kopmaz ya... -Yeni kitabınız öykü mü roman mı? Çünkü okuyanlar da bunun ayırtına varmakta zorlanabilirler? -William Faulkner, Ayı isimli öyküsünde ormanda kaybolanların yollarını bulmak için kullanabilecekleri bir yöntemi anlatıyor. Yolunu kaybeden kişi durup bir nirengi noktası belirliyor. Sonra bunun çevresinde gitgide büyüyen çemberler çizerek yürüyor. Çemberlerden biri bir noktada yitirilen yolla kesişiyor. Ben de öyküleri kurgularken aynı işi yapmaya çalıştım. Öyküler Tahir karakterinin çevresinde genişleyerek devam ediyor. Onun hayatı etrafında genişleyen daireler oluşturdum. Sonunda belli bir noktanın etrafında genişleyen bu öyküler ortaya çıktı. Tahir de deyim yerindeyse kaybettiği yolu bu şekilde buldu. Bunları roman formuna uyarlamadan bıraktım. Ama net olarak bir daire etrafında dönen öyküler diyebilirim. Roman da olabilirdi. -Kefendeki Misket ismi oldukça sembolik bir isim. Sembolik kavramlarda her zaman bir yanlış anlaşılma riski de mevcuttur. Sembollerin yorumunu bilinçli olarak mı okura bıraktınız? -Evet, okuyucuya bıraktım. Birçok kelimeyi özellikle seçtim, o kelimeyi hem asli anlamında hem de asli anlamından ayırarak kullandım. Ama aynı zamanda dil kalıplarına uygun olarak da asli anlamları dışlamadan bir anlamın oluşmasını hedefledim. Hem okuyucunun zihin kalıplarında oluşmasını istedim anlamın, hem de dilin kalıplarına bağlı kalarak. Gösteren ile gösterilen arasındaki ilişkide gösterenler, yani kelimeleri toplumun üzerinde anlaştığı kalıplarından sıyırarak daha geniş anlamlara ulaşabileceğimi düşündüm. Fakat burada genel geçer anlamları da bozmamaya çalıştım. Okuyucuya, isterse bu kalıplar dışında düşünme imkanı da sunmaya çalıştım. Ben bir nokta ile sıkı bir rabıta kurduktan sonra anlatacağım olayı istediğim kelimelerle anlatabilirim diye düşündüm. Fakat bu anlatının genel geçer kalıplar içerisinde de anlamlı olmasını hedefledim. Okuyucu, mesela Kefendeki Misket öyküsünü hiçbir şekilde alt metne girmeden okuyunca her çocuğun başından geçebilecek olaylarla karşılaşacaktır. Bunun yanında isterse kelimeler üzerine tek tek düşünerek de farklı bir anlama ulaşabilir. Diğer metinler için de öyle... Bu şekilde anlatının genel geçer anlamını dışa itmeden metinlere göründüğünden fazla anlamlar katmaya çalıştım. Mesela bir insanın sabah evden çıkmasını, akşama kadar çalışıp gece yatağına uzanıp uyumasını, dilin mecburi kalıplarına bağlı kalarak, kişinin o gün başından geçen olaylar şeklinde okumak zorunluluğumuz var. Bu anlamı dışarı atamayız. Ama kimse bu anlatıyı insanın doğumdan ölümüne geçen zamana kadar yaşadıklarının bir benzeri gibi okumamızın önüne geçemez. İlk okuma şekline dil kalıpları dolayısıyla mecburken, ikinci okuma biçimi bir okur olarak sadece okuyucuyu bağlar. Kimseye bu anlatının bir hayat bütününe benzer olduğunu ispat edemeyiz. Çünkü bu biraz bizim keşfettiğimiz bir şeydir. Bir başkası bu anlatıyı başka şekilde okuyabilir. Burada elbette herkes tarafından kabul gören anlamı dışlayarak düşünmek ve buna başkalarını ikna etmeye çalışmak delilik olur. Kısaca şunu söylemek istiyorum, birincisi bizim dışlayamayacağımız asli anlam vardır. Bir de kişiden kişiye değişen anlam... Göstergeleri doğru bir şekilde sıralayabilirsek işte burada okura asli anlamın dışında da düşünme imkanları sunmuş oluyoruz. İsteyen düşünür isteyen de bunları düşünmeden okur. Her iki türlü de bir anlama ulaşacaktır. Birinci anlam herkes için sabit olacakken göstergelerin sıralanışıyla oluşturduğumuz ikinci anlam okuyucunun yorumuna bağlı oluşuyor. Sabit olan anlam geçip giderken bu ikinci anlama bağlı düşünme her okumada devre devre farklı düşünüş biçimleri sunuyor. -Kefendeki Misket kitabı birbiriyle bağlantılı öykülerden oluşuyor çekirdekteki temanın etrafında konular ve kişiler dönüyor. Bu tarz bir çalışma zor olmadı mı? Öykücüler genelde birbirinden bağımsız konularda yazdıklarını dergilerde yayınlarlar. Sizinki toplu yazılmış gibi duruyor. -İlk öykümü yazarken tam bu çerçeve içerisinde değilse de buna benzer bir bağlantı düşünmüştüm. Kitaptakiler içerisinde yazdığım ilk öykü Yatak isimli olandı. Bu öyküden sonra, bu çekirdeğin etrafında gelişen öyküler oluşturdum. Ama az önce de söylediğim gibi öykülerin sıralamasını yaparken farklı oldu. Öyle olması gerekti. Çünkü yatak bir nokta ise oradan öncesi ve sonrasının olması lazımdı. -En başta planladığınızla ortaya çıkan arasında fark oldu mu? -İlk başta böyle bir şey planlamamıştım. Öyküler arasında mutlaka bir bağlantı olacaktı, bu kesindi ama bağlantının şekli zamanla gelişti. -Neden Tahir? Bu isimlerin bir anlamı olmalı. -Var evet. Temiz demek. -Onu biliyoruz elbet... -O zaman şöyle söyleyeyim. Tahir isminin sahibi devamlı gittiğim bir çay ocağında işini muhabbetle yapardı. Çay ocağına gidip bir bardak çay içerken çayı mı yudumlardık onun muhabbetini mi yudumlardık, herhalde çay değil de oradaki muhabbet lezzetliydi. Bu anlattığım Tahir isminin hakikat tarafı... Hala aynı çay ocağında işine devam ediyor. Uzun zaman oldu yanına uğramayalı. Hayli özledim o muhabbeti... Neyse bir gün şunu fark ettim. Bu Tahir abinin işlettiği çay ocağına gelen herkes aynı ona benziyor. Çoğu özde benzer hikayelerin farklı anlatılarını yaşamışlar. Sonra da Tahir ismi saflığın ve muhabbetli olmanın bir sembolü olarak kaldı aklımda... -Hikayeci ile Tahir'in Buluşması öyküsünde karşımıza şemsiye olayı çıkıyor ve bağlantı kurmakta biraz zorlanıyoruz. Bu kısmı biraz açar mısınız? -Toplum mühendisliğine soyunanlar hakikatin önünü kapamaya çalışırken insanları kendi düşünce şemsiyelerinin altına almaya çalışırlar. Toplum mühendisliği yapmaya çalışanların düştükleri komik durumlar ve ideolojilerin çöküşü açısından okuyabilirsiniz. Ha bir de muhafazakar biçimde geleneğe dört elle sarıldığını düşünerek toplumsal değişimden kaçmaya çalışanların da değişimden kurtulamayacakları yönünde bir okuma yapılabilir. Bu öykü ve Bir Kentin Kısa Tarihi isimli öyküler biçim olarak da diğerlerinden farklı... Belki bir arada okuyabilirsiniz. -Öykülere baktığımızda toplumsal bazı meselelere dikkat çekildiğini görüyoruz, bunun yanında da derin bir tasavvuf fikri de seziliyor. İkisini bağdaştırma noktanız metafizikten uzaklaşıp maddeye yaklaşmamız sonucu düştüğümüz bunalım mı? -Uzunca bir dönem Anadolu'nun toplum yapısını dinin tasavvufla kurumsallaşmış özdeyişleri oluşturdu. Birçok atasözünün ardında yahut sabır şükür gibi değerlere bağlı anlatı ve davranışların ardında toplumda kurumsallaşmış bir tasavvufi yaşamın izleri vardı. Bu anlamda tasavvuf tekke ve dergahtan yayılarak genişleyen ve bir ucu da devletin yönetimine uzanan bir kurumsal yapıydı. Mesela halkın dilindeki mağrurlanma padişahım senden büyük Allah var sözü halkın otoriteye bakışını ortaya koyan özdeyişlerdendir. Ne yazık ki sekülerleşme süreci dini hayatla tasavvufu birbirinden tefrik edilmiş iki ayrı kurum gibi göstermeye çalıştı. Toplumun bütün dokularına sinen ve neredeyse 1000 yıldır toplum yapısını oluşturan bir kurumları hayattan söküp atmaya çalışırsanız yerine koyacağınız yeni kurumlar belirsizliği bir türlü azaltamıyor. Belirsizliğin olduğu yerde de bunalımın olması kaçınılmaz hale geliyor. -Yoğun bir gerçeklik hissinin yanında aslında onlar gerçek değildi deyip yüzümüze vuruyorsunuz ve sonra Haydarpaşa'dan İstiklal Caddesi'ne giden bir trenle karşılaşıp afallıyor ve mutlu oluyoruz, olsa ne güzel olur diye. Biz neden bu kadar afallamalıyız? Öykünün işlevi anlamında bunu da bilinçli mi yaptınız? -O öyküde hem Flaubert, hem de Dostoyevski gibi realizmin iki önemli yazarının kahramanları fantastik bir kurgunun kahramanları olarak kullanılıyor. Buradaki fantastik kurgu ise gerçeklikten kopmayarak yine gerçekçi bir zeminde ele alınıyor. Ben fazla açmak istemiyorum ama edebi akımların birbiriyle çatışması gözüyle öyküye bakıldığında, o öykünün işlevinin zaten kendi anlatısında ortaya çıktığını görürsünüz. Bir tarafıyla realizmin kahramanlarının kitaplardan fırladığı, bir tarafıyla anlatıcının kitaplara girdiği, kurgulanmış olanla gerçek olanın yer değiştirdiği karmakarışık bir dünyanın gerçekçi bir tasvirini oluşturmaya çalıştım. -Tahir mi huzursuz, dünya mı huzursuz? -Ne bileyim galiba birbirlerini huzursuz ediyorlar. Herhalde Tahir'i dünyanın yanından kaldırıp başka birisiyle oturtmak lazım. -Öykülerinizde kan ter içinde kalmak, içini huzursuzluk kaplamak, nokta, yürümek gibi kavramlar sıkça yer bulmuş. Bunların sizin zihinsel algınızdaki karşılıkları nelerdir? - Bir noktada içimi huzursuzluk kaplarsa yürüyüp giderim başka noktaya... Bu da terletiyor insanı şeklinde özetleyebilirim. -Kitabının sonu oldukça etkileyici ve bizden. Bir gün birisinin çıkıp da buradayım ben Tahir demesini umuyor musunuz? -Çıkıp ben Tahir'im derse, ardından benim hikayelerimi anlattın telif hakkımı isterim de diyecektir. Böyle bir adamı eline üç beş kuruş sıkıştırıp yanımdan kovarım. Az önce söylediğim gibi Tahir'in nerede olduğunu biliyorum. Belki siz de biliyorsunuzdur. Ya da arayın. Ama sizi Tahir'im diye bulanların eline üç beş kuruş sıkıştırıp yanınızdan kovun gitsin."} {"url": "https://edebistan.com/soylesiler/zeynep-arkan-ile-soylesi", "text": "Adapazarı: Bereketli topraklarda doğmak, meyveleri dalından yemek, kiraz ağacına çıkıp Sapanca gölünü izlemektir benim için. Çocukken evcilik oynamayıp kitap okumak ya da koşmaktır. Akşamları iki elektrik direği arası yarış yapıp erkekleri geride bırakmaktır. Depremi yaşamak, abim göçükten çıktığında tozdan görünmez ve kaşı yarılmış halde, doktor apar topar kaşını dikerken bayılmasın diye elini sıkmaktır. Çocukken Sapanca gölünde dibe batmak, son anda ciğerlerden suyun çıkarılması ve öksürükle hayata dönmektir. Yıllar sonra o gölün kıyısında şiirlerimi okumaktır. Adapazarı o kadar çok göç almıştır ki; Hangi milletsin sorusuyla büyüyüp ortaokula kadar bu soruyu çok normal zannetmektir. Evimizin arka bahçesinde kediden güvercine, kirpiden leyleğe kadar hasta, yaralı, bakıma muhtaç hayvanlara bakan annemden merhamet pay ederek büyümektir. Babamı talaş kokusuyla dolan atölyede cevizden çeyiz sandığına el oyması yaparken izlemektir. Bu paha biçilmez anı, 1998'te babamın soğumaya başlamış ellerini öperek babacığım lütfen ölme diye yalvarırken son buldu. Babam Sapanca'dan ağzına kadar erik, kiraz dolu getirdiği sepeti komşulara dağıtarak eve gelirdi. Bunu övünmek için söylemiyorum. Çok doğal bir rutindi bu o zamanlar. Biz de yemek kokusunu aldığımızda hiç çekinmeden gidip komşunun yemek masasına oturuyorduk. Böyle iç içe geçmiş hesapsız samimiyetlere şahit olarak büyüdüğüm için kendimi şanslı sayıyorum. Diğer yandan üniversiteyi okumak için çok mücadele etmek, o mücadeleyi kazanmaktır benim için Adapazarı. Kelimenin tam anlamıyla kırk yıllık dostlar kazanmak, şimdi yerinde yeller esen Abasıyanık Sanat Merkezi'nde arkadaşlarım ve Necati Mert hocayla edebiyat sohbetleri yapmak, Ercan Yılmaz ile yarı şaka yarı ciddi şiir üzerine kavgalar edip kardeşçe devam etmektir. Adını versem çok uzun bir liste olacak arkadaşlarımla çok kıymetli anılar paylaşmaktır. Pandemi olmasaydı onları bu kadar çok özlediğimi anlayamayacaktım galiba. İstanbul'da bir yıl yaşadım. Bu bir yıl bana aynı zamanda depresyon da getirdi. Şiir yazmayı çoğaltmıştım. Ev arkadaşlarıma gösteriyor ve çöpe atıyordum. Çok sıkılmıştım, eve döndüm ve bunu atlatmaya çalıştım. Bunun sebebi muhatapsızlıktı belki de. Şiir yayınlamaya başladığım dönemdi, İstanbul çok büyüktü. Kendimi ifade edememe sorunlarım vardı, bu duyguyu yaşamadan şiir yazamıyoruz zaten. Kendimi çok yalnız hissettim, insanların sevgisizliğini çok derinden tattım, bununla nasıl mücadele edileceğini bilemiyordum ve İstanbul'da bir daha yaşamak istemediğimi anladım. Arada özler, birkaç günde dostlarımı görüp evime dönerim. İstanbul güzel, büyük, karmaşık, bana şiire dair çok sıkı gerilimler yaşatan ve şiir yayınlamaya başladığım bir şehir. Dergah dergisi ile Taşınmak şiirim ile bu süreci başlattım ve o dönemde yeniden Adapazarı'na taşındım. 2004 kışı boyunca her ay Dergah'ta şiirlerim yayımlandı ve şiir adına çok motive olmuştum. Kıymetli Mustafa Kutlu'nun sadece bana değil tüm gençlere verdiği desteği anmadan geçemem. Hayatımın Tokat dönemi çok önemli, bu sebeple nereye atanırsa atansın mutlaka gitmesini tavsiye ediyorum yeni öğretmen olmuş arkadaşlara. Böylesi tecrübeler olmadan içinde yaşadığımız ülkeyi tanımamız mümkün değil. Oturduğumuz yerden genellemeyi, sınıflandırmayı, etiketlemeyi çok kolay buluyoruz. Orada yavaşça akıp giden zamanı bolca şiir yazarak değerlendirdiğim için çok memnunum. İlk zamanlar pencereden caddeyi izlediğimde saatte 5-10 araba geçerdi. Öyle bir tenhalık vardı çünkü Yeşilyurt'lular İstanbul Çerkezköy'e, Silivri'ye filan göç etmişlerdi. İş bulma amacıyla toplu göçler yaşanmıştı. Çocuklara ideallerini sorduğumda İstanbul'a gitmek cevabını veriyorlardı. İklim çok sertti, kış boyunca soba başında buzunu erittiğimiz damacanaları kullanıyorduk. Orada fiziksel ve zihinsel yalnızlığım daha çok arttı. Arada Dergah dergisine telefon eder Kutlu ile konuşurdum. Bana çevreyi, ağaçları sorardı. Sık rastladığım ağaçları tarif ettiğimde o ağaçların adının titrek kavak olduğunu Mustafa Kutlu'dan öğrenmiştim. O kadar çok vaktim vardı ki izlemediğim film ve dizi kalmamıştı. Her gün şiir yazma rutinim vardı. En çok o sessiz ve geniş zamanları özlüyorum. Orada kadınlara, kız çocuklarına ne gözle bakıldığı, nasıl muamele edildiği konusunda çok sert etki bırakan tecrübelerim oldu. Mücadeleci ruhum yara aldı açıkçası. Şiire daha çok sığındım. İkrar ben Tokat'tayken çıktı. Kitabıma dokunduğumda bana ne büyük teselli verdiğini anlatmam zor. Benim için çok özel bir kitap olarak kalacak. Oradaki insan varlığını hisseden herkes de İkrar'ı çok sevdi. İkrar, bana güzel bir yol açtı. Bunu çok emin bir şekilde söyleyebilirim. Öyle büyük yalnızlıklar, yok sayılmışlıklar, varlığı onaylanmamış ve görülmemişlikler ancak böyle büyük ödülle teselli edilebilir. Bu tesellimi somutlaştırıp elimde tuttuğum için çok şanslıydım. Kocaeli, küçük bir İstanbul simülasyonu gibidir. İçine girilemeyen bir deniz, yoğun trafik, kalabalıklar, kirli bir hava, aşırı göçten yabancılaşmış yorgun ve gergin insanlar... Orada Merhamet Varmış bu şehirde çıktı. Bu kitapta durulmuş bir dil ve kalp var. Kıymeti anlaşılmış pek çok şey var. Büyük kopuşlar, büyük tanışmalar da var. İnsan kendini tanıyorsa kendini iyileştirecek şeylere yönelmesi de çabuk oluyor. Bu şehirde ilgimi yönelttiğim şeyler arasında hayvanlar öne çıktı. Onlarla dost oldum, mesafemizi eşitlemeyi önemsedim. Artık yalnız hissetmemeye başladım. Zihnen yalnızlığım azalmıştı zaten. O kadar yorgun ve yılmış haldeydim ki hayvanların, özellikle kedilerin sevilmeyi ve sevmeyi bu kadar özel kılan halleri beni çok iyi hissettirdi. Çocukluğumdan beri hep bir kedim olmuştu ama bir süre uzak kalmıştım. Şimdi onlarca kedinin dünyaya gelmesine ve sağlıkla büyümesine yardımcı olduğum için kendimi çok şanslı sayıyorum ve evlat gibi gördüğüm kedilerimle birlikte yaşıyorum. Kediler karakter sahibi canlılar ve şairler-yazarlar karakterlere çok ilgi duyduklarından bu hayvanlara yakın hissediyorlar bence. Ayrıca hayvanların bizde harekete geçirdiği merhametin en kıymetli duygulardan olduğuna çok derinden inanıyorum. Bu şehirde en çok ihtiyaç duyduğum şey zaman oluyor. Garip şekilde zamana yetişemiyorum. Şiir işleri, yazı yazma rutinim çok değişken olabiliyor. Bunun birçok sebebi var. Şiir için belirli bir zaman yok tabii fakat yazı için bensiz duramayan kedilerden uzak ve yazı motivasyonuna yakın olmam gerekebiliyor. Bunun dışında Adapazarı'na hem yakın hem de bir miktar uzak olmak bana kendimle ilgili yeni şeyler öğretebiliyor. Bunu iki şekilde açıklayabilirim. Birincisi oyunun kuralını koyan kişi şairdir anlamında, yetki veya dümeni elde tutma avantajından bahsediyorum. Okurla aramızda böyle bir gizli anlaşma var sanki. Şiirlerim okura ulaşıyor, muhatabını buluyor ve seviliyor. Bu durumda okur beni kendine tercüman mı kılıyor acaba? Yerinelik hissiyle mi konuşuyorum? Tabii ki hayır ama hepimizin bir ve ortak olduğu yerde buluşuyoruz. Dünyayla ve kendimizle bitmeyen mücadelemiz, sakat bırakılmışlığımız bizi ortaklığa çağırıyor. Şiire ne kadar özenirsem kendime o kadar çok özenmeyi öğreniyorum. Okuyucu da şiire ne kadar çok vakit ayırırsa kendine vakit ayırmış oluyor. Ruhunun karanlık ve aydınlık yönlerine fener tutmak gibi biraz da. Diğer yandan kendimizi iyi ve önemli hissettiren şeylere ihtiyaç duyarız. Şiir bu ihtiyacı da karşılıyor. Bir de somut anlamda bazı oyunlar var tabii. Jarseden İpeğe şiirimde iki mısrada bir devam eden bir bütünlük var, iki ayrı durumu iki ayrı şiiri yazıyor gibiyim. Kimse anlamadı bugüne kadar. Böylesi somut oyunlara da denk geliyor bu kuruculuk zaman zaman. Bu değişimi şiirlerimi düzenli takip eden insanlar da fark ediyorlar. Çok sık şiir yayımlamıyorum. Yayımladığım şiirler de gittikçe birbirine benzemeyen tarzlara sahip. Bunu bilinçli yapmıyorum tabii. Her şey değişiyor. Aynı kalan bir şey yok ki dünyamızda. Şiirde ise zihinsel değişimin göstergesi olabiliyor. Kelime seçimleri ya da günlük dilden uzaklaşma tercihi gibi ilk bakışta anlaşılacak özellikler gibi ya da zihinsel olarak değişimin kolay anlaşılmayan belirtileri açığa çıkıyor. Yazılarımı yayımlamaya devam ediyorum fakat kitaplaşırken çeşitli kategorilerde oldukları için bir sınıflandırma söz konusu olacak. Dosya yazıları çeşitli konulara dair açığa çıkarken, kitabı çıkan şairler üzerine tanıtım sayılabilecek kısa değini yazılarını almayı düşünür müyüm emin değilim. Toplamda kırktan fazla yazı ortaya çıktı ve ben 2021 yılı içinde bahsettiğim kategoriye tabi tutarak okura sunmak istiyorum. 1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut."} {"url": "https://edebistan.com/yazarlar/adem-senay", "text": "GELYüklü kervan yola koyulduHanlar viran viran oldu gelYoklu devr... Bin yetmez Bir yetebilir Doğru arttır Allahım. Bir yitmez... Yaprakta hal Bırakmadı Esti esti rüzgar Göç yolunda K... Bozuluruz biz Birbirimize çarpar Buz oluruz Hani candık... Bağladığım yerde Düğüm olurum Çözemezsin beniAğladığım derd... Yağmur diyecekti güya Açtı ağzını söylemeden Kapattı başka... Geceler bizden alınmış Anlar şehire yabancı Uykular desen y... Ağustos böceğinin Sesine kurmuşlar Canı çıkıyor sıcağın... Haydi yok sayalım Yok saymak İçin Birden başlamaya Gerek... Belki hir yanma Bir sönmeme Ateşini unutamama Belkide bi... Sürüsünü kaybetmiş Çobanın elinde çan Bit bit bitmez yangın... Şimdi ben bir çırpıda Bir ağaç çizeceğim Sen otur orda G... Mesuluz biz Oğul Tarihte de kazı ı Silinmez yazımız Gidi... Suda kendini öptü bir güvercin Ben dedim Bunun adı şiir o... Dağlardan geldi bu taş Eğdiyi düzeltti Denklerden haberin Olsu... Eskir insan En fazla üç otuz Asra yenilir Yeniden bir sa... Beş zamanı ziyan Hazana tutkun insan Nerde yanlış yaptın... Bir yanım soğuk Bir yanım kovuk Dalımdan düşen Bin bin bin par... Boş kasımın Hazanıyla Geçti hayat Sarı yapraklar Beni... Yekünü böyle taşırdı Yükünü öyle yörük Üç günde inerdi aşağ... İçime saldığım kuşları Sakın sakın deneme Donuk kare gözlerimde... Azın bu kadar dolacağı var Sazın bu kadar çalacağı Yazın bu... Dil olup tam anlandı dünya Dal olup tamamlandı Ordan kapalı... Kelimelerin saklı olduğu Haklı olduğu yerlerden Aklı olduğu... Dayak yemişim gibi doğru Dünyanın eksilen tarafından baktım... Ölüm dağlar kadar yük Yük bindirir gövdene Son nefesinde ca... Kayı boyu desem Boy boylasam Soy soylasam Dede Korkut el... Keçinin Peşinde yörük destanı Sana söyleyeceğim Gücünün baş... Listeler uzayıp gitmiyor Yine kimin peşindesin Listeler uza... Eğen tarafımızdan Taş getirdik Götüremedik Baba bir ayrı... Ocağın altını yak dedi dünya İleri anlam dersine hazırlan i... Bir kenara atılan ben Eski bir sürgünden Bahsedeceğim Dü..."} {"url": "https://edebistan.com/yazarlar/akif-hasan-kaya", "text": "Evvel: Bir gün, bir ahu dilberin yolu ormana düşmüş. Ravilerin n... Zehir:Gecenin bir vakti; çok geç, hatta sabaha yakın bir vakti, ş... Yeni elbisesini giydi. Güzeldi. Renkleri capcanlı; cıvıl cıvıl... ... Ayak İzlerinde Uğultu, Cihan Aktaş'ın İz Yayınları'ndan çıkan yen... Dikenli telde bir gömlek parçası dalgalanıyor. Çamura saplanıp ka... Kadim dostum Fazıl Sağıroğlu'na... Hücre... Üç adım... Bir-iki... Hasan Aycın, İz Yayınlarından çıkan yeni romanı; Bin Hüseyin, Nam... Elinde kısa saplı kazma, daracık mağarada zar zor devam ediyor ka... Aşkar'ın yazarlarından Aykut Ertuğrul, uzun yıllardır dergilerde... İlk Heyecanlar... Medine: Hac mevsiminde, Hac farizamı yapmak üz... Yağmur dinmişti. Sinan, evlerinin doğrudan caddeye açılan kapısın... İki gün önce gömlek cebine koyduğu fotoğrafı aradı. Bulamadı. Bir... İZ Sıcaktı; çok sıcak... Etrafta hiç çekirge yoktu! Bakışlarda, t... KIŞ Vakit geçtikçe uçurum derinleşiyordu. Yemekler çeşitlen... Sessizce geçip gidecektim, peşimde gölgemle: Gölge gibi, susku iç... Mihriban İnan Karatepe'nin öykü serüveni devam ediyor. Yazarın es... Cemal Şakar'ın Maraş Öykü Günleri'nde (Mayıs 2010) söylediği; \"Ö... Her şey bir hikaye miydi, bir kurgu muydu? diye sordu. Hayı... A. H. K. Uzun bir aradan sonra üçüncü şiir kitabınız geldi. Neden b... Merhaba. Oynayalım mı? Olur. Adım Orçun. Senin adın ne... İşte bir oyun daha sona eriyor... Işık sızdırmayan kalın kadife... -Kitabın başındaki yazınızda, şerhlerin dünyasından uzakta olanl... Allahu ekber... Derin bir sessizlik... Islak elleri kulak... Gözlerini ovuşturarak uyandı. Meşe ağacına yaslanıp biraz d... Artık yapacak hiçbir şey kalmamıştı... Düşünceleri karmakarışıkt... Kan ter içinde, dehşetle uyanıyorum. Yatağıma oturuyorum. Görd... Bir çığlık böldü hülyalarımı, yaralı bir martı çığlığı... O günd... Şimdi; işte buradayım... Neden? Korkuyorum! Açıktaki balı... 'Ağlara takılan sineklere sevinmeli miyim; örümcekler rızkın... Babama... Denizi ilk gördüğümde geceydi. Karşı kıyıların evler... Bir ilkbahar günü, gökyüzünde bulutlar koyu gri, serin bir rüzgar... Saate baktığında gecenin üçüydü. Masa lambasının sarı, ölgün ışığ..."} {"url": "https://edebistan.com/yazarlar/ali-emre", "text": "Uzun ve Lacivert Günler, Akif Hasan Kaya'nın üçüncü öykü toplamı.... Nureddin Zengi dönemini merkeze alan bir roman yazmak üzere, epey... Gözü üstümde biliyorum, sesimi kolaçan ediyor boşlukta Omzumda... Edebiyatın mahiyeti, ilgi alanları ve gündelik yaşamımızdaki yer... Şiirlerini dergilerde dikkatle takip ettiğim; severek, beğenerek,... İlk baskısı 2010'da Ferfir Yayınları'nca yapılan Hikayatın yeni... I Ütüsüz kefenlerde, bitli tüccarların ceplerinde dolaşırdı g... Edebiyatın düşünceyle, inançla, bir dünya görüşüyle bağlantıları... I dağın ardına bakınca tarhı ellenmiş bahçeler evin içinde fels... Aşk ile sarıl güneş görmemiş koyaklar gibi sarıl dille yıkanır gi... Ben ki saçlarına çokça aklar berkitilmiş Bir Semud'um. ... Türkçe yazılan şiirin, taşıdığı zindelik ve zenginliğin gö... Alıngan günlerin savurduğu boğuk seslerdik Birikirdik boyuna m... Büyüdükçe darağacına çeker kıymık. Yekinip durur avucunun içind... Sabrı büyük gerçekten, beni bağrına basanın Şiirimin kuması çok,... 19. yüzyıl Türk Edebiyatı Tarihi, yazarının, edebiyat tarihçisi... Gör işte bir güzel sevin, sabah akşam başucundayım Öyle işsiz gü... Edip Cansever 1964'te yayımladığı Tek Sesli Şiirden Çok Sesli Şi... Şiir bağlamında gelişimini henüz tamamlamamış bir süreçten söz et..."} {"url": "https://edebistan.com/yazarlar/aykut-ertugrul", "text": "Edebiyat ve hayat birbirinden bağımsız, birbirine uzak kelimeler... -Son yazılarınızda sanat pazarındaki değişmeye sıkça dikkat çekiy... İnternete, bloglara az da olsa aşina olanlar, etiket bulutu derke... -Kitabın ilk öyküleri olan Aramızda, Ayna ve Loş, tek bir olayın... 1. Yakutiye Medresesi Ne arıyordum? İki büklüm bir halde, el p... Acınası Bir Yetenek İnsan yaşadıkça, yaşlandıkça her gün onlar... Tut nefesini, bismillahirrahmanirrahim. - Evet komutanım, ama... Ge... Kızgın bir çift el, dünyayı avcunun içine almış, hınçla buruşturu... Jorge Amado Luis Borges, geçen hafta bu saatlerde, harflerin kağı... Abimin başına üşüşen askerler, yaklaştığımı fark edince çil yavru... Tam bir yıldır her sabah yanağımda klavye izleri, gözaltlarımda b... Alçıları patlamış, sıvası dökük duvara vurduğu her darbeyle sessi... Yeryüzündeki bozguncularla mücadele etmeye kararlı yedi arkadaştı... Kapıyı iki kere kilitleyip yola çıktılar. Durak yakındı, kalkmak..."} {"url": "https://edebistan.com/yazarlar/ayse-sener", "text": "Törenler... Hakikaten kutlamaya değer olanın, bir olayın, bir sevi... Somut yön inancın özü değildir. Allah'a, iyi ve güzel değerlere y... Çocuk, insandır. İrade potansiyeli olan bir varlıktır... İnsanın -he... Ne anayasadan, ne Kuran'dan, ne başka kutsal kitaplardan veya her... Kasaba yokuşluydu. Her kasaba gibi bir aşağı mahallesi, bir yuka... Olumsuz Yazı/Yazgı Mavi Gündem İmdi, o şehirde bozgunculuk... Bu otuz günün sonunda bir bayram vardır. Sofralar/masalar kurulur... Zaman; an havliyle la havle çeker... Ona bir anlam katmadıkça. Anl... Sevmeye gör bir kere Rabbini... Sevmediğin kalmaz. Hamam böcekle... Meali anlamak için yola çıkmadan önce çeviri kelimesinin tam olar... Bir kere de şu oynayan bilyelerin düştüğü ilk çukurda kalsaydı. Bi... Hem yersiz, hem zamansızdı. O da beğenmiyordu kaderini. Bir tek y... Sen orda kal! diyordu. Emri vaki bir yakarışla... Dönüp baktı... Aslında koca bir salonun kitaplarla örülü duvarlarında başladı on... Aşk mı? Olmayın derim. Ne onurlu bir rezilliktir o! Kendiyle a... İçimi adımlamam her zamanki alışkanlıklarımdandı. Bir adım kendim..."} {"url": "https://edebistan.com/yazarlar/beste-bekir", "text": "Şair, yazar ve öğretmen. Edebiyat dünyasına henüz dokuz yaşındayken yazdığı anne ve öğretmen konulu şiirlerle adım attı. İstanbul Erkek Lisesinde okumuş olan şair/yazar, lise yıllarında katıldığı şair İbrahim Minnetoğlu anısına yapılan şiir yarışmasında \"Bana Kendini Getir Gelirken\" isimli şiiriyle üçüncülük kazandı. Marmara Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı ile Alman Dili ve Edebiyatı bölümlerinden mezun olan Beste Bekir, çeşitli özel eğitim kurumlarında Almanca, Türkçe ve edebiyat öğretmenliği yaptıktan sonra bir vakıf üniversitesinde Türkçe okutmanı olarak çalıştı. Yüksek lisansı Marmara Üniversitesinde Yeni Türk Edebiyatı Anabilim Dalında sürmektedir. Seçkin edebiyat dergilerinde şiir, çeviri ve denemelerine yer verilen sanatçının Saklı, Kırgın Günçiçeği, Hayalin Işıltılar İklimi ve Zembereğin Sancısı adlı dört şiir kitabı, ayrıca dergilerde çıkan ve en beğenilen biyografi, deneme ve şiir çevirilerini bir araya topladığı \"Kalemimden Dökülenler\" isimli bir kitabı mevcuttur. Tarih, kurallarını kendi belirlediği bir oyunun kurucusudur. Anca... Başkasının elinden ölüm, dünya edebiyatında en ilgi çeken temalar... Deryaya akan nehirler gibibenim de kalbim akar sanaSen oluverir h... Hırsızlık sadece en yaygın suçlardan biri değil aynı zamanda en e..."} {"url": "https://edebistan.com/yazarlar/cemal-sakar", "text": "Karesi İlkokulu'nu (1973), Atatürk Ortaokulu'nu (1976), Muharrem Hasbi Lisesi'ni (1979), Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'ni bitirdi (1983). Balıkesir'de aile şirketinde çalıştı. Halen İstanbul'da bir kamu kuruluşunda çalışıyor; e-edebiyat dergisi www. edebistan. com'un yayın yönetmenliğini ve Muhayyel Dergisinin yayın danışmanlığını yürütüyor. Edebiyat hayatına, 1982'de Güldeste Dergisinde yayımlanan \"Beyaz Gömlek\" adlı öyküsüyle başladı. Bir grup arkadaşıyla birlikte Kayıtlar, Hece ve Hece Öykü'nün çıkışında yer aldı. Portakal Bahçeleri ve Pencere adlı öykü kitapları Arnavutça'ya; bazı öyküleri de Farsça, Korece ve Azerice'ye çevrildi. İlk öykü kitabı Gidenler Gidenler adıyla Yedi İklim Yayınları tarafından basıldı. \"Esenlik Zamanları\"yla Türkiye Yazarlar Birliği 1999 Hikaye Ödülü'nü kazandı. 2012'de çıkan kitaplar içinden yapılan değerlendirmede \"Mürekkep\" adlı öykü kitabı; Edebiyat Sanat ve Kültür Araştırmaları Derneği ve Ömer Seyfettin Hikaye ödülünü aldı. 2016 yılında Dede Korkut Edebiyat Ödülüne layık görüldü. Şu sıralar Şakar'ın bütün eserleri İz Yayıncılık tarafından basılmaktadır. Şöyle zincirleme bir reaksiyon oluşturalım: Duyularımızla duyusal... Modern kurmacanın kendinden önceki geleneksel metinlerden temel f... On dokuz başlık altında ontolojik bir mecburiyetle ortaya çıkan F... Susmak, dile getirmeden konuşmak demektir. Konuşmak fıtriyse susm... Terlik: i. [Kelime Arapça ve Rusça'ya, ayrıca Ba... 1. Tarz: Aşırı Güzelleştirme\"Güzel varken, neden çirkini çekeyim?... Hakikat-sonrası en saf halini, kalabalığın gösterdiği tepkinin bi... Hegel'e göre, Romantik sanatın hakiki içeriği mutlak içsellik... Herkes kendisine bir kimlik inşa eder. Kimlik, anlamında da içkin... Kültürün Halleri Popüler kültür kavramı etrafında geniş bir li... Onlara \"Yeryüzünde fesat yaymayın!\" denildiğinde; \"Biz sadece... Ülkemizde 'siyasi' kelimesinin çağrışımları genellikle olumsuzdur... Bugün İslam estetiği üzerine yapılmış çalışmalara baktığımızda, b... Arkadaşlar kursumuz haftaya bitiyor. Artık ders yok. Şimdi sizi ü... İslamcı cemaatlerin sanat ve edebiyata karşı takındıkları 'soğuk... Basık. Rutubetli. Kesif sigara dumanı ve alkol. Ağır parfümlerin... Yezd'le ilk temasımızda edindiğim intib... Hakkında en çok konuşulan ve bunu fazlasıyla hak eden şehirlerden... Geleneğimizde alimler, üstatlar genellikle eserlerine nispet edil... İnsanların temel problemlerinden biri ölüm ve ötesi olagelmiştir.... BAŞKASI METAFİZİKTİR Özkan Gözel'in Emmanuel Levinas (1906-1... Stalin gidince, Jidanov kalamaz. Kemal Tahir denince akla he... İnsan her zaman kend'ine eşit değildir. Çünkü kendilik ancak kend... Seyahat gözlemlerini yazmak, kadim anlatı türlerinden biridir. Ke... Ahmet Büke'nin Kumrunun Gördüğü (Can Yay., İstanbul 2010) adlı ki... Yerlilik fikirleri, modernitenin hegemonik saldırıları karşısında... Ayşe Kara'nın ikinci romanı Lal, Timaş Yayınlarınca (Şubat 2010... Ateşten Kelimeler'de, İmgeyle imgelenen arasındaki ilişki hemen... 1980 sonrasını medya araçlarının patlaması ve çeşitlenmesi olarak... -İslam'da, Hıristiyanlık'ta olduğu gibi itiraf etme geleneği olma... Esrarname ve Sahipkıran'a baktığımızda her şeyin bir an içinde ol... İçine doğduğumuz ve içinde yaşadığımız şehirler, evler odalar, üz..."} {"url": "https://edebistan.com/yazarlar/duran-cetin", "text": "Bugün güzel işler yapacağım, dedi evden çıkarken. Kapıda kendini... İlk defa yaşıyordu bu duyguyu. Bunca yıllık evlilik, çoluk çoc... Alaeddin Tepesi'nde, gelip geçenlerin dinlenmesi için belediye ta... Biricik oğluydu. Nice yıl sonra Allah'ın bir lütfü olarak görmüşt... Telefondaki ses titriyordu. Soluksuzca dinledi. Duyduklarıy... Kafası çok karışıktı. Doluya koysa almıyor boşa koysa dolmuyordu.... İçeride. Bir okul. Aylardır karmaşık duygularla beklenen sınav... Güneş batmaya yüz tutmuşken Konya üzerinde, Kültürpark'ın kenarın... Güzel bir günün sonunda tekrar yola düşmesi gerektiğinin farkında... Sarılmak... Sebeplere/sudan sebeplere sarılmak ve olması gereken... Çöl... Sessiz ve sıcak... Gönüllere sirayet eden yangı... Yı... Bir haber anlat! O öyle bir haber ki, duyduğunuzda, dinlediğin... Putperestlerdi. Aslında putperest olmaktan menfaatleri vardı, yok... İnandık dediler ve karşılarında devletin gücünü buldular. Onlar... Buğday tarlaları uzanıyordu uçsuz bucaksız ovalarda... Buğdaylar... Yoldayım. Yolun tam ortasında. Bir esinti var çok şey fısıldayan.... Arkadaşıyla şehrin kalabalık caddelerinde bir ırmak gibi akıp gid... Kış günlerinde üç beş kişilik guruplar toplanır kendi aralarında... Camiden içeriye adımını atarken sallandığını, yalpaladığını düşün... Saatlerdir çarşının içinde dönüp duruyordu. Bir dükkandan çıkıyor... Hava soğuk. İnsanın iliklerine işliyor. Ellerini birkaç defa sıca... Deneme, hikaye ve roman türündeki kitaplarından tanıdığımız Yazar... Her sabah işe giderken oradan geçer, bu adamı ancak üç beş çeşi... Kafa yorgunluğuydu onu sersemleten, sendeleyerek yürüten. Öğle... Meczup, dedi kendi kendine. Böyle hikayeleri çok dinlemişti... Bir adam kendine doğru yöneldi. Kocaman caddede insanlar akıp g... -Ah dedi, bu çocukla ne yapacağım, bu çocuğa yazık olacak, gari... İç dünyasının zenginliğindendi duygusallığı. Hiç aldatılmamıştı... Nem ve küf kokan odanın en kuytu köşesine eski, kırpılmış, parçal... Emre, sınıfta her zaman sessiz, içine kapanıktı. Kimseyle konuş... Meram'dayım. Balkonda oturuyorum. Önümde bilgisayarım var. Bira... Hava çok sıcak, güneşin yankısı insanların içine işliyordu adeta...."} {"url": "https://edebistan.com/yazarlar/emeti-saruhan", "text": "1978 yılında Eskişehir'de doğdu. Üniversite eğitimimi Anadolu Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü'nde tamamladı. Yeni Şafak gazetesinin kültür servisi, kitap ve pazar eklerinde muhabirlik yaptı. Uzun süre Pazar Eki'nin editörlüğünü üstlendi. Yeni Şafak gündem sayfalarında editörlük yaptı. Yeni Şafak gazetesi için Biraz Muhabbet başlığı altında haftalık röportajlar kaleme aldı. Bu röportajları Zamanın Tanıkları ve Türkiye'de Din Algısı isimleriyle kitaplaştı. 2016-2019 yılları arasında Gerçek Hayat dergisinin yayın koordinatörlüğünü yürüttü. Şu an TRT Haber kanalında görev yapıyor. Yeterince dikkatli dinlersem bir ses duyabileceğime inandırmıştım... Kitaba borcumuzu ödemeye çalışıyoruz Büyüyenay Yayınları Yayın... Ömer Lekesiz, gündelik hayatımızda yaşadığımız değişimlerin sanat... Eskişehir deyince akla gelen isim Atasoy Müftüoğlu'dur. Bunu Eski... Bülent Akyürek. Daima uçlarda, daima marjinal birdüşünce adamı... Gecesini gündüzüne katarak çalışan bir hizmet delisi. Kur'an-ı an..."} {"url": "https://edebistan.com/yazarlar/eray-saricam", "text": "Eray Sarıçam. 1993 Gebze doğumlu. İlk, üniversitenin Yeni Türk Edebiyatı Anabilim Dalında tamamladı. Şiir ve yazıları Hece, İtibar, Muhit, Şiir Versus, Fayrap, Aşkar, Kaygusuz, Mahalle Mektebi, Söğüt, BirNokta, Karabatak, Yumuşak G, Kuruluş, Merkezkaç ve Koza Düşünce dergileri ile KitapKriter ve Eleştiri Haber sitelerinde yayımlandı. O yıl Erenköyü'nde baharı göremedim... 1. Bir isyankar Kenan da b... Ferruh Tunç 1958 doğumlu. Akranı şairler, 1980 Kuşağı içerisinde..."} {"url": "https://edebistan.com/yazarlar/ertan-orgen", "text": "Ertan Örgen 1969 yılında Konya'da dünyaya gelmiştir. Selçuk Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden mezun olmuştur. Selçuk Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde yüksek lisans ve doktora eğitimini tamamlamıştır. Araştırma & Başvuru Kitapları, Deneme, Divan Edebiyatı & Halk Edebiyatı kategorilerinde eserler kaleme almıştır. Yazar hala Balıkesir Üniversitesinde öğretim üyesi olarak görev yapmaktadır. Türkiye sosyolojisinin genişleyip daralmaları, sanatkarın buradan... üzüm karası gözlerin akşamın süzülüşünde yıldızda... ucu kırık bir sesle düğüm düğüm aynı akşamla aynı sıra... içimizde duvar yazıları kara bir gecemendil kenarı bir incelikte... Dilimizde utanan kuşlar küs kaldısoludu şebboylar zehirleduvarlar... Gözüm, ciğerim bu akşam bizden susacağız Kara katran bir şii... İşte dişlerinde özgürlüğün ıslığı Sert derisinde frenk göml... bir karantina altında eriyor güneşdiş sesleri mahur düşler... Aylan bebeklere Kale içinde bir uzun şarlo bir gereksiz tak... Kurmaca salt bir gerçeklik içinde olabilir mi? O, gerçeğimsidir. ... Temel problemin görsel olduğu çağda onu eleştirmek bir hayli uzak..."} {"url": "https://edebistan.com/yazarlar/fadime-kaya", "text": "Tren, müthiş gürültüsüyle yirmi yıldır görmediği memleketine doğ... Dışarıdan bir esinti yayıldı odaya. Ürperdi. Kızının yüzünde g... Uzun bir tren yolculuğundan bitap düşmüş bir halde Isparta'ya gel... Duvara monte edilmiş üç raflı kitaplığı yerleştirdikten sonra k... Havada yoğun bir sıcaklı var. Sabahın erken saatleri bile sıcağ... Uzun bir gün bitmişti. Başını uyumak için yastığa koyduğunda vücu... Kapının tam önünde bekliyorum. Etrafı kolaçan ediyor, gidip gel... Yarım saattir kendimden uzak farklı bir dünyanın içindeyim. Sözle... Bahçe kapısından girdi. Gözleri tavukların ve köpeğin üzerinde... Galata köprüsünde yürüyorum. Dalgınlık yine beni bulmuş, etrafı... Bu sabah da güneş vurmuyordu pencereden. Birkaç gündür odanın d... Sabahın erken saatleri... Güneş tepeye çıkmış, yol bulduğu büt... Akşam annemin söyledikleri zihnimde yer edinmiş uyanır uyanmaz... Sonunda gelmişti. Görmeyi çok istiyordu bu yeri. Ayakkabısını ç... Sokak aralarına gizlenmiş çocuklar onun gelmesini bekliyorlar... Yavaş yavaş merdivenden iniyordu. Her basamak bir sonraki basama..."} {"url": "https://edebistan.com/yazarlar/fatma-leyl-deniz", "text": "Hacettepe Üniversitesi Almanca Biyoloji Öğretmenliği'nden mezun oldu. Aynı üniversitenin Fen Fakültesi Sistematik Zooloji Bölümü'nde yüksek lisans yaptı. TÜBİTAK Deniz Bilimleri Çevre Araştırma Grubu'nun projelerinde araştırmacı olarak çalıştı. Şiirleri halen Edebi Kültür Dergisi sitesinde yayınlanmakta. belli ki incinmiş güneşbaksana; her gün ürkerek doğuyor ufuktanol... Şehirler; sabah sekizden akşam beşe modeli; mekanik olarak belirl... Hakikatin kalbi mavidirGökyüzü maviSu daha da maviOvalar ne kadar... XIX. yüzyıl Tanzimat fermanı ile gelen yenilikleri değil, edebi... kar ve ayazlasel ve çamurlasarmaş dolaş kerelerce üşüdüm &nb... 1. Herkesin geçtiği yollarda kirpikli kandildi akşam.2. Yağmurlu... Marcus Tullius Cicero, M. Ö. 3 Ocak 106 yılında dünyaya gelmiş M.... şafak vakti yürüyorken bir kumrutarlada geniş adımlarlaçiçeklere... Düzgün cilalı tahta siyah ve beyaz kareözlerine varabilmek i... Ey ye's-alud kalpler! Ey medfen-i sürur mezarlar! Sizin tahayyülün... ... Kendinden başka derdi kalmamış kimsesiz insansınKendine yeniden... Boğaziçi ahalisi Şirket-i Hayriye'nin tezyid-i esfar edeceğine t... Yağmurlar hep yağmurBarış hep barışSavaş hep savaşYanı başında ki... Bu kitabı okuyan okur dostlarAtın içinizden her türlü kuşkuyuOkur... Düşlerimiz nasıl bozuldu?Bu noktaya nasıl geldik?Görülmemiş bir g... Makalemizin başlığını ve içeriğini oluşturan bu cümle sözün daras... Akışkan modernite, bireylerin mahremiyetlerini korumaları son der... Ahmet Hamdi Tanpınar'ın resim sanatına olan ilgisinin işaretlerin... kitab atı urdum kutadgu biligkutadsu okıglıka tutsu elig&... demez miydim ben sana?bir poyraz çıldırısındayitirdik kendimizibo... Del ez-Hazret ço nam-e name der-hast, Cevap amed be-del kan Golşen... Bir kitap yazan herkesAnlam iddiası defterini açtı. Sen de bir ha... Mektuplar yazıyorum her türlüölümsüz yazla dingin sabahın güzel..."} {"url": "https://edebistan.com/yazarlar/guray-sungu", "text": "Güray Süngü, 1976 yılında İstanbul Kadırga'da doğmuştur. İlk eserlerini Hece Edebiyat Dergisinde yayımlamıştır. Daha sonraki yıllarında Hece Öykü, Vio Edebiyat, Kaçak Yayın Özgür Edebiyat gibi dergilerde kısa öyküler yazmıştır. Güray Süngü, öykülerinde en fazla ölüm, yalnızlık ve yabancılaşma temalarını işlemektedir. Çoğunlukla zihin bölümleri ile gelişen kurgu ağırlıklı öyküleri tercih etmektedir. Güray Süngü, Düş Kesiği adlı romanını 2010 yılında yayımlamıştır. Roman Oğuz Atay roman ödülünü kazanmıştır. Yazarın son romanı olan Kış Bahçesi 2011 Türkiye Yazarlar Birliği roman ödülüne layık görülmüştür. Bab 1 Gezegenler kendi hallerinde yaşamaktayken her şey yolund... Ben çocuktum. Babam gençti. Ben ona ne söylersem beni anlıyordu. ... Ben uzaklardayken bana söylendiğine göre kapalı tutulduğu dört du... MİHRİBAN İNAN KARATEPE İLE KADİFE DURAĞI VE ÖYKÜ ÜZERİNE : İYİ v..."} {"url": "https://edebistan.com/yazarlar/hatice-ebrar-akbulut", "text": "İskenderun'da doğdu. Kahramanmaraşlı. Hece Öykü, İtibar, Yedi İklim, Türk Dili dergilerinde öykü ve deneme yazdı. Milli Gazete, Dünya Bizim ve Edebistan isimli kültür sanat sitelerinde, kitap incelemeleri ve söyleşiler yaptı. Nuri Pakdil'in Tiyatrolarında Vicdan isimli yüksek lisans tezini hazırladı. Allah'tan pencere açmışlar içi sıkılan evlere... Asaf Halet Çeleb... Mahalledeki Hayalet, bir mekana ithaf ediliyor: Arda caddesine. M... -Öykü yazmaya nasıl başladınız? -Beni yazmaya iten saiklerin n... -Virginia Woolf, yayımlama konusunda, otuz yaş uyarısı yapar. Mic... Okur-Yazar Ünsiyeti İnsan neyi sever, ayrı bir yere koyarsa on... Bir yazarın/şairin/öykücünün ilk kitabı, sonraki kitabının refera... Hangi türde yazarsa yazsın, yazarın çehresinin eserinde göründüğü... Recep Seyhan öyküleri, tematik açıdan Anadolu diline ve yaşantısı... İntihar sözcüğü ürpertiyle birlikte bir merakı da bırakır insanın... Ayşegül Kocabıçak, ilk öykü kitabı Dilsiz Annelerin Sessiz Çocukl... Güray Süngü, öykü ve roman türünde vermiş olduğu eserlerle tanıdı... Okumak, güzeldir. Okunan metin akıcı bir dil ile örülmüşse daha g... Bahtiyar Aslan, insanı içsel bir yürüyüşe çıkarıyor öyküleriyle. ... Handan Acar Yıldız, öykü serüvenine, üçüncü öykü kitabı İnatçı Le... Kitap kendisini duymak isteyene, kitaba kendisini açana çok şey s... Sanat Bizim Neyimize kitabı içine girmeden bile okuyucuyu bir ş..."} {"url": "https://edebistan.com/yazarlar/hayriye-unal", "text": "Onu bir katilin kurbanını tanıması gibi tanıdım. Yıllarca. Bir ye... Yazgı ise değil, aşksa hiç, hayret edilmiyorsa tozun varoluşuna... Bir sanat yapıtının, bu edebiyat eseri olunca da geçerli, ekonomi... Boncukları kopuk küpeye bakarak dudağını büktü Esra. Kullanılamaz... Dali amcam ben küçükken dondurma yemeye götürürdü bizi. Ben ve Öm... olay yeri öyküleri 3 Çok yüksek bir binadan inmek zorundala... 1. AŞTİ Gitmeleri gerekiyor. Navigasyona POI'yi yazdı. İçlerin... Ayakta duruyor Defne. Beyaz pantolon var üzerinde. Ben oturuyorum... Şiirde yabancılaşmayı sağlayan unsurlar sıklıkla şaşırtıcılık vey... Daha evvel hiç görmediğim ve bir daha hiç karşılaşmayacağım birin... Gece indiğinde Kurtuluş parkının etrafında dört tur attı genç ada... bugün + 35 spalarla doluysa çantam senle ne ilgisi var diyebilir... Sonra sessizlik geldi candan çekilen canın acısı Eti taşıyan her... -sakıncası var mı -eminim kastedilmedim hiçbir yerde geçmiyor ad... -Anonim Hiciv, Sokak İronisi, Yeni Kuşak Moda Söylemler- Bugün... sabah mı bu cuma mı günlerden ve uyandığımda aylardır ilk kez mi... leke bu kıyas yok firar zor her yerde işaretler pejmürde hayat... İnsanın sayısız arzuları arasında, iktidar ve şaşaa başta geli... erkekler birleşmiş bir masada -ama bak -de ki dinle, her pahası... I. Edebiyat Bir edebiyat tarihçisinin ironi ile yazarlara iht... nakşettiğim sensin incinmişliği nefsin bitmişliği gibi dirimin d... 1. Dünyaya Doğru Yürümek Modern Türk şiirinin bugünkü şekillen... 2008 yılı başında Sezai Karakoç hakkında şu sorunun yanıtını önce... I. Şu Belirsizlik Korkusu Hangi çılgın bana zincir vuracakmış?... Somut şiirdeki deformatif özelliklerin kazanımları, tüm edebiyata... KİTAPLAR Geçtiğimiz yıl sayıca en çok şiir kitabı çıkaran yayıne... çok benim gamzelerim ama gülmezsem kaçıp sığınır eldeki aciz teb... Görsel şiir konusunda her sorunun yanıtını görsel ile yazının ayr... Ölümsüz olsaydı insan, büyük olasılıkla yazı yazmayacaktı. Yazını... Şiirin, en yüceleriyle, en yabansı odları ile kendine özgü, bilim... -önce biraz ısınalım- benim adım tümen -ben nisa -ben beşir -ben..."} {"url": "https://edebistan.com/yazarlar/huseyin-ahmet-celik", "text": "Cemal Şakar'ın sanat, edebiyat, İslamcılık, Doğu-Batı, şehir vs. ... 1605 yılını yalnızca romanın sahneye çıkış tarihi olarak görmek y... Hayat, yaşamaya başlamadan önce çözülmesi gereken ağır ve sancılı... Duyamamanın ıstırabına alışamadım. Kaybettiklerimin yanında hiçb..."} {"url": "https://edebistan.com/yazarlar/huzeyme-yesim-kocak", "text": "Bun/aldım Bun/ sattım. Bun/dan terazi tuttum/ Çarşı Pazar bundur... Canlılar doğar, büyür gelişir, ölür. Aslında basit tabiat kanu... Yangın kavmindeniz ne giysek alev\" Hulki Aktunç Alevden giysile... Dil bilmediği, tanıdık olmadığı kimseler arasında bulunmak;bazen... Apayrı bir alem... Sanki her nesne, ayrı bir şua yayıyor; en derin... Zamanın cümlesinde, insanlar virgüller gibi yer alırlar; sense, ... Mekke'den Konya'ya doğru yola çıkıyorlardı. Hazırlıklarını tamaml... Çocuktum, ufacıktım, Top oynadım, acıktım. Buldum yerde bir er... İnancın üstüne şaibe, yıldırım düşmediği, oyuncak edilmediği zama... Beyazperdede de, tiyatro sahnesinde de beğenilen bir oyuncuydu. Ç... Aslında gereğinden fazla düşünmüştü. Vakit yoktu. Daha fazla ince... Görmezden, bilmezden geliriz. Hayatımız engellilerle fazla kesişm... Tarla, bahçe benzeri yerlerde -özellikle bazılarında- gezinmek, m... Çocuk gibi koşarsınız peşinden. Oynamaya /oyalanmaya çağırır. Ay... Ertesi gün kasabadan ayrılacaklar. Gelmişken, civardaki birkaç ye... Bir gözün ağlar, bir gözün güler. Hangi duygu gerçek, hangisi ya... Bir de bunu okuyun! demişti Bülent Bey. İyi niyetli, babacan, İ... İnsanoğlu bazen dağ gibi hisseder kendini. Bazen şehir, ırmak v... Hayat, herhalde bağlardan ibarettir. Sebep-sonuç münasebetleri, o... Yola çıkalı, saatler geçmişti. İri yarı, başlıca sohbet konuları... Memnuniyetsizlikten ötedir duyduğu... Ardından onarma, telafi, in... Şok üstüne şok yaşamaktayız. Neye uğradığımızı şaşırıyoruz, kafa... Kerem'in Destursuz, fütursuz gidişi onu üzüyordu. Eve haciz g... Genişleyip derinleşen, hummalı, sermedi bir lezzet hissetti. He... Öyküler önce yüreğinizde yazılır. Her öykünün sesi, rengi farklı... Yeknesak günleri, sınırları aştıran, kırıp geç en sanal bir s... Haberi işitince aniden... Tahmininin fevkinde etkilendiğini hi... İçinde, sanki dünyayı hiç bilmezmiş; ilk defa görüyor, tanıyor, ... Hadiseden sonra, Zamanla geçer demişlerdi. Ayları, seneleri d... Kadından erkeğe, çoluktan çocuğa herkes, sınır tanımayan işlerde... Geçenlerde Remington marka daktiloma bir mesaj geldi. Muharrirler... Z Kan, ter dökerek mi inşa etmiştik biz bu memleketi? H..."} {"url": "https://edebistan.com/yazarlar/ismail-bingol", "text": "\"Umudu dişleri arasına alan kişi, kadın ya da erkek, kendisine sa... Yeni hüsranların ve eskimeyen hicranların düşüncemi eriten acılar... Bu şarkılar hicranımdan arta kalanlar Ve hasretliğimin nişanele... ÖZLEMİNLE DÜŞÜLEN KAYIT Sana bakınca yani resmine Bir gece sev... \"Aslı\"ya yeniden tel duvak, \"Kerem\"e bir tutam yağmur bulutu. Ç... z lm yor musunuz? G n be g n ekilip gitti i i in sizin... Gecenin ayazına bırakmışım kendimi... Savrulan bir kar tanesi gib... Her ikisinin de farkına, mevsimi geçtikten sonra vardık. Bilemedi... \"Bir özleyiş ve bir korkudan sonra bayrağın kıymetini ne kadar da... Yeni bir yılı karşılarken... Zaman akıp gidiyor ve bizler zaman... Kızgın bir Züleyha gibi İki damla gözyaşıyla dalgalandırdın yüre... Çağımızda, çocukluğumuzun ya da gençliğimizin şehirleri giderek d..."} {"url": "https://edebistan.com/yazarlar/ismail-isparta", "text": "Muz Cumhuriyeti muzdan bir cumhuriyetti. Bu cumhuriyetin kurulu... Mehmet Hilal'e... Her şey o gece yaşanmıştı. Dışarıda bardakt... Cemal Şakar, son öykü kitabı Mürekkep'le yine hayatın nabzını tu... Akif Hasan Kaya, uzun zamandır dergilerde yayımladığı öykü biriki... AVM inşaatında ölen işçilere... 3. Ne güzel bir gün, diye düş... Kolay gelsin. Eyvallah. Saatine baktı. Yirmi dakika va... Her şey o kış gecesi olmuştu... 657'ye tabi devlet memuru Rüknettin... Karanlıktı her yer; ölüm kadar karanlık... Gözüne kalın bir perde ç... Bir kış günü... Mezarlık... Çam ağaçlarının dallarına tünemiş birk... Gerçekten Yusuf ile kardeşlerinin kıssasında sorup ilgilenenlerin... Geceydi. Yalnızdı. Mezar kapısının yapışkan, soğuk koluna dokundu... Slm... Nslsın? İii. Senden.. Eh işte :- ( Dedemle aramı... Göz kapaklarının yavaş yavaş ağırlaştığını hissediyorsun. Vak... Kazanır mı sence? dedi kadın, belli belirsiz. Zeytin karası göz... Yorucu geçen bir günün ardından minibüsle köye dönüyorlardı. ... Bu zamana kadar ölümü hiç göstermemiştim... Rengarenk çiçekle... İşte her şey bitmişti... Halbuki onu ne çok seviyordu. Hayatı..."} {"url": "https://edebistan.com/yazarlar/kadir-danis", "text": "1994'te İstanbul, Fatih'te doğdu. Samiha Ayverdi Anadolu Lisesi'ni bitirdikten sonra 2012-2017 yılları arasında Kadir Has Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde Reklamcılık okudu. Halen İstanbul Üniversitesi'nde Amerikan Kültürü ve Edebiyatı tahsil etmektedir. Uzun yıllar çeşitli konvansiyonel ve yeni medya kuruluşlarında altyazı ve dublaj çevirmeni olarak çalıştıktan sonra kitap çevirmeye başladı. Birçok çevirisi arasında Hazar Sözlüğü, Klasik Osmanlıca manzum aslından nesren günümüz Türkçesine aktardığı Yusuf ile Züleyha, İngilizce asıllarından tercüme ettiği Karanlığın Yüreği, Kvaidan, Ludwig Wittgenstein ve Hemingway İtalya'da da bulunmaktadır. Romancı da olan Daniş'in biri ödüllü olmak üzere Serçelerin Ölümü ve Yeryüzü Blues adlı iki romanı vardır. yasin'le bekleşiyorduk çiçekli perdenin önündekemal-i heybetle ge... bütün bütün bütüntrenleri kaçırdıktan sonraumudun bağlandığı son... Kadir DanişI. Enderunlu Vasıf'ın olmalı, bir beyitte İstanbul kıyı... Eagleton Edebiyat Nasıl Okunur kitabına Nietzsche'nin 'yavaş oku... 1. Her uğraştan bilginlerin, görmüş geçirmiş adamların da olduğu..."} {"url": "https://edebistan.com/yazarlar/m-fatih-kutlubay", "text": "1991 doğumlu. Çukurovalı. KTÜ Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Öyküleri ve yazıları Post Öykü, Alandayız, Mahalle Mektebi, Hece, Hece Öykü ve Fakirane 'de yayınlandı. Kafkasya asıllı olan yazar Anadolu, Orta Asya, Ortadoğu, Kafkasya mitolojileri ve halkiyatı ile Orta Çağ Seyahatnameleri üzerine araştırmalar yapıyor. Aynı zamanda F-Graphi Tasarım Stüdyosu'nda dijital sanat çalışmalarını sürdürüyor. Yazarın ilk öykü kitabı Misak'ın Aynaları, 2019 yılında; ikinci öykü kitabı Ben Denizlerden Hangisiyim? 2021 yılında Ketebe Yayınları'ndan çıktı. Misak'ın Aynaları, 2020 Zeytinburnu Öykü Festivali'nde İlk Öykü Kitabı Ödülü'ne layık görüldü. Eserleri ile katkı sağladığı kitaplar ise şunlar: Dengbej Hikayeleri: Yüzünü Örtüyor Sesin (2019), Perdenin Ötesine Bakmak / Yazarın Sineması (2019), Evden Uzakta (2020), Seyyahlar ve Kaşifler Kitabı (2020), Korkut Ata Ne Söyledi? (2022) Bursa'nın Bitmeyen Hikayesi (2022). İdamın ne olduğunu tuhaf bir karşılaşma ile Türkiye Gazetesi'nin... Niyetim bu konuşmayı başlığından mülhem iki temel üzerine oturt..."} {"url": "https://edebistan.com/yazarlar/mahmut-coskun", "text": "Büyük bir trajedinin nihayetini ellerini ovuşturarak bekleyen san... Geceden kalma kudurmuş bir öfke vardı içimde. O sabah... beni ve..."} {"url": "https://edebistan.com/yazarlar/mehmet-narli", "text": "koca koca adamlar hem erkek hem kadınyemek yesinler çocuklar okus... düşümde gördüm de kimselere diyemedimparmağımla ıslatıp sofrandak... kırk kat korku üstüne bir de kırıklıkörtülmüş olarak tutulduğunda... Şair Yemini ya da ŞaklabanlıkDoymak bilmez küresel zorbalar ve ha... kuyuya sarkıtılmış ipkaranlığı uyandıran ışıkkokulu surlarda dua... Sanat kelimesinin farklı dillerdeki karşılıklarında yapay ve... Yeryüzü sana yöneldiğim yer ömürlükÖlüm hayat veren varlık yeryüz... hıra kadar müslüman tanrı dağı kadar türk olduğumu unutarak daha... On dokuzuncu yüzyılın başlarından bugüne Osmanlı ve Türkiye okur... annedir ilk yuvası son uçuşu varlığın ve katıksız im... İnsanlar, nesneler, olaylar, düşünceler hakkında söylediğimiz, d... istemedim hiç istemedim sesimle örtmek sizi giydirmek hurufata i... Ömer Lekesiz'in Ateşten Kelimeler'ini (Selis 2009) okuduktan so... Seni içine alan bütün sözlükler yakılıyor yüzü dağlanıyor sana b... birden vurdun tenhasına adamın ten acıdır dedin gövdesinden kuş... Evimin içi yok Yatışkın kabuslar oteli Cennetim boş Yanıyorum... bakış hafızasıdır gözün hay der iptal eder şimdinin atlasını ko... Zamanın hain oğlu çekip kuşatan mevsim içeve biriken tortu var... Artık düş toplayan oğlan göz görmemiş fırıldak/baş bu nasıl dam... efendim bakın sırf siz görmeyesiniz diye dilimi boğazıma doğru it... Milatsız hatibi olacaktım musahipsiz hayatların vurup gurbetin... Niçin okuruz Okuruz; çünkü doğumdan ölüme giden yol, insanlaşm... kaç sabahın eşiğine döküldüm gözleriniz kör olsun için yüreğim s... Nasipsiz şehir kaçkınına Serin yalnızlık: mermer Avucuna düşen... Çerçeve İroni çevresinde yazılıp söylenilenlerin, üç temel sor..."} {"url": "https://edebistan.com/yazarlar/meral-afacan-bayrak", "text": "Teyzemin Radyosu İbrahim Eyibilir'in Nisan 2014' te Roza yayınlar... Oysa ne güzeldi her şey. Onunla, turizm okumak için aynı ünive... Hava lodostu yine. Her zamanki işlerimi bitirdim. Çarşıdan eve dö... Hava güzeldi. Faynur teyze, füme pantolonu, beyaz gömleğine uygun... Geç bu yapma çiçekleri, her eşya batar hayatımıza. Kaldırıp olmad... Güneş... Nihayet bitti! Güzel olmadı mı sence de? Susuyo... Yağmur tıpır tıpır yağıyordu. Gök gürlüyordu. Alt yapısı yetersiz... Delikanlı çıkmaz bir sokağa girmişti. Köhne, döküntü, tek katlı, ... Yolundan döndürülmüş, hayalperestlikle suçlanan biriydi o. Dur... Anne, bak! Korsan oldum ben. diyor. Beş altı yaşlarında var yo... Aylardan Ramazan... Günlerden Çarşamba... Huzurlu bir bekleyiş...... Kara kuru, kırk beş kilo var yoktu. Evlenmemiş, kendisini annes... İçimde bir kuş yuvası. Öyle çok gürültü yapıyorlar ki, kendi i... Zücaciyenin vitrinini seyrediyorum. Dakikalar geçti. Cam, por... Bir mütevazı dostun vedası gibidir, yalnızlık... Her kırdığı... Köşedeki, maviye boyalı apartmanın zemin katında bir kahvehane... 1- \"Yürümeyi, kendini kollayarak öğreneceksin. Başını kaldı... Ferda uğuldayan, zonklayan bir kafayla yürüyordu. Amaçsızca ot... Sen, ben, Mübeccel Abla bir de kendimiz... Ne çok eğlenirdik... Berrin suskun duruşunu bozmadı. Bir çuval inciri berbat etmişti.... İçi su dolu kovayı taşıdı; merdivenin başına kadar. Yorulmu... 10 Ağustos Fırçamı özlemişim, boyalarımı... Yeni bir tuval al... Benim küçük sevgilim\\Sen bana neler yaptın\\Böldün parça parça\\On... Öyle umarsız apartman boşluğuna baktı Handan. Merdivende ağırda... İlahi abla, hiç güleceğim yoktu, güldürdün beni akşam akşam... Niyeyse içim dışıma sığmaz. Sonra da bıkarım; ismimden, adresim... Her şey birbirine girdi. Kafa karışıklığım had safhada. Hastane... Omzundan tutup banka oturttu onu, şaşkın bakışlarına aldırmada... Boşluğa bakan pencere... Orada bir siluet, sisler arasında. Öylece..."} {"url": "https://edebistan.com/yazarlar/muhammet-enes-topgul", "text": "Sabah 06.30 gibi uyandım ve hemen arındım gecenin ağırlığından. G... Barış Manço dinliyorum: Tiz-i reftar olanın payine damen dolanır... Ayrıntılarla olan ilişkimizi yeniden gözden geçirmemiz gerekiyor.... Düşünmek için bazı araçlara ihtiyacı var insanın. İnsan ancak onl... Hayatlarımızda, kulak verilmesi gereken ne çok -e rağmen var... Baz... Sabah 07.50'de idi Konya uçağı. Bir dostumun düğün daveti için bu... Sertaç Şehlikoğlu Hanım'ın Takım Elbiseli Müslümanlar: Edep, Kul... İnsanın bütün hayatı bilinçli ya da bilinçsiz, gerçek bir kitabı... Bazı soruların gerçek cevaplarının ancak işin ehli kimselere soru... İmsak 03.35, iftar 20.47. Kemiksiz on yedi saat oruç. Hava sıcakl... Hayatlarımız çok süratli. Acele/ler ile dolu. Hızlı yaşıyoruz esk... İnsanın en zayıf, içli bazen de çekilmez ve tahammül edilmez döne... Sokakta oynayabilen ve belki de oynamayı bilen son nesildik. Çocu... Kabuktan öze, şathiyeden hakikate Tasavvuf bir hareket ve yaş... Modern dönemle birlikte kadının da evden çıkarak eğitim görmesi v... Yolum önce Ödemiş'e, oradan da haliyle Birgi'ye düştü. Birgi, Boz... Haşmetli ellerini nasıl da nazlı nazlı uzatıveriyor gök, kar tane... Dilsüzler haberini kulaksız dinleyesi Dilsüz kulaksuz sözin ca... Gök sofrasından uzanmış bir el oruç. Heybetli ve müşfik. Kendisin... Ben yürürüm yane yane Aşk boyadı beni kane Ne akilem ne div... Yaşadığımız şey tam olarak bu yani Müslüman yıpranması. Buna dini... Ahmed Hamdi Tanpınar pek çok yönüyle farklı bir adam. Bakışı ve d... İnsan, aciz. Geçmişine elini uzatıp onu olmasını istediği gibi şe... Ayrıntılar ne kadar keşfedilirse o kadar anlamlı oluyor hayat. Bü... Ne zaman Akif dese biri, ne zaman bir şiirini ya da bir tek mıs... İnsanın mesafeleri var. Kimi zorunlu, kimi de zorunsuz olan mesaf... Kendisinden, çevresinden ve kainattan bağımsız olarak konumlandır... Derviş, dövene elsiz, sövene dilsiz, her daim gönülsüz ve mütevaz... Lügatte ayrılmak, kesilmek, kesintiye uğramak, yarım kalmak, sona... Aslına bakılırsa taziye yazıları her zaman türlü sıkıntıları barı... İtirazlarımız olabilir ve olmalı. Bu itirazların kimlik inşasında... Biraz uzaklaştım İstanbul'dan yine. Hem özlemek hem de onun, üzer..."} {"url": "https://edebistan.com/yazarlar/murat-kocak", "text": "1973 Yılında Aksaray'da dünyaya geldi. Konya/Ereğli'de yaşıyor. Yazıları ve şiirleri başta fanzin dergilerin efsane ismi Aykırı olmak üzere, Çehre, Barbar, Med Cezir, Sınırdakiler, H-aykırı, İskemle, Dergi-lik, Filinta Dergi, Yazık Edebiyat, Gençfikir gibi edebiyat dergilerinde yayımlandı. Memleket, Ereğli Medya, Ereğli Postası, Yeni Ereğli, Erhaber isimli yerel ve bölgesel gazetelerde şiir ve makaleler yazdı. Ereğlimedyacom, Haber İklimi, Öğretmenler Sitesi isimli haber/edebiyat sitelerinde çeşitli yazıları yayınlandı. Gerçek Hayat ve Cafcaf dergilerinin Ereğli temsilciliğini yaptı. İbn-i Sina Öyküleri, Kırlangıç Ağıtı, Sırat-ı Aşk, Mihri Hatun Şiirleri Albümü, II. Milletlerarası Tarihi Roman ve Romanda Tarih Sempozyumu Bildiriler Kitabı isimli antolojilere, eserleriyle katkıda bulundu. 2011 yılının UNESCO tarafından Evliya Çelebi yılı ilan edilişi sebebiyle, Ümraniye Belediyesi tarafından organize edilen hikaye yarışmasında Şedde ve Seyyah isimli eseri, 1328 eser arasından ikincilik ödülünü kazandı. Konya/Ereğli Gençlik Merkezinde Etkin Yazarlık Eğitimi derslerivermektedir. Hikaye, roman ve manzum türünde eserleri kitaplaşmıştır. Tren kaybolunca uzun tünelin içerisinde, vagonun tavanından yüzüm..."} {"url": "https://edebistan.com/yazarlar/omer-lekesiz", "text": "Türk yazar, eleştirmen İlk ve orta öğrenimini Yozgat'ta tamamladı. Ankara Meslek Yüksekokulu Kamu Sevk ve İdaresi Bölümü'nü bitirdi. Yazı başlığımız, açıklanma gerektiren iki terimi ihtiva ediyor: İ... Gerçeklik kelimesinde, gerçekliği aramanın, anlamanın, yorumlaman... Arapça esr kökünden gelen eser, gündelik dilde ayak izi, iz, işar... Dostun cemalini gören göze konuş. Trabzonlu Mehmed Şerif el-Abba... Hiçbir hikaye der, Philip R. Davies (ö. 2018), ... dış dünyanın... İncinmek ve kırılmak... Ana sütümüz kadar bizim olan, süt kadar t... İlmek Hatası, Yasemin Yıldız'ın yakın zamanda Şule Yayınları aras... Yazı, hangi dilde nasıl söylenirse söylensin, insanın durumunu ve... ANLAMAK VE ANLATMAKAnlamanın, daima bir duydu durumuyla vuku bu... Emin Gürdamur'u Ketebe Yayınları arasından çıkan (İstanbul 2019; ... Kültür kelimesinin, aslen tarla ve ürün/üretim faaliyetinden doğd... İslam sanatlarını anlamaya ve anlatmaya dair yerli gayretlerin ve... Özlem Hemiş'in, Temsil Biçimleri Üzerinden Bir Zihniyet Çözümleme... St. Augustine was one of the first philosophers who uttered his d... 1. Hakikat, daima tek bir şeyin hakikati olsa da, onun dile... Kimi kitap isimleri vardır ki, o kitabın muhtevasının münadisi o... Kurmacayı, ... Kardaki silinmiş izleri karda silinmiş başka izle... Foucault'ya göre, Chateaubriand'ın Atala-Rene ya da Çölde İki Vah... Öykü yazmak, başlı başına bir iddiadır. Çünkü onun esası, gö... Zaman su gibi akıp gidiyor deriz, bu sözün de o su gibi akıp gi... İsra Suresi, Hz. Peygamber'in miracıyla birlikte, onun peyg... FETÖ ile ilişkileri aşikar olan kimi yayınevleri, 15 temmuz geces... Yutkunmak, yut'tan türetilmiş Türkçe bir kelime. Tuncer Gülens... Yunus Emre'nin söylemeyi hayati bir zorunluluk olarak gördüğünü... Oruçlusunuz... Göz kapaklarınızda bir ağırlık, zihninizde bir... Meğer AK Parti, demirden bir zırha bürünerek kendisini eleştirile... Ne pişkin ve ne yüzsüz elemanlarmış meğer! Ayak oyunlarının, k... Attila İlhan, 'Hangi Sol'unu 1970'te, 'Hangi Batı'sını 1972'de ya... İş Bankası Kibele Sanat Galerisi 21 Şubat 2015'e kadar seyre açık... Son yirmibeş yılın en iyi filmlerinden biri sayılan, başrölünü Di... Geleneksel Sanatlarda Usta-Çırak İlişkisi konuşulacak. Dunyabi... Zahir ile batın arasında bir 'berzah' olan 'hayal', İbn Arabi'nin..."} {"url": "https://edebistan.com/yazarlar/ozkan-gozel", "text": "Dilimizde sanat kelimesiyle, onunla akraba sınaat ke... MİLADİ XXI. ASIRDA SANATTAN MEDET UMMAK Özkan Gözel Der... Eskato-lojik adlandırmaların revaç bulduğu bir çağda yaşıyoruz: S... Emmanuel Levinas (1906-1996), 20. asrın politik ve entelektüel ko... Modern sosyolojinin kurucusu Durkheim (1858-1917), bir bakıma zat... Bizce açık olmayan nokta, içinde bulunduğumuz bu değişim sürecind... İhtiyarlatan yaz, yeknesak bir hazdan, sende şerha şerha yollar... Beni çoktan bulmuş olmasaydınız, beni aramazdınız. Blaise Pasca... Çıtır çıtır yanan sobanın yanındaki divanın üstünde, ayaklarım... Suya düştün, sırılsıklam oldun. Çırpınmak beyhude. Dip seni çek... Gideceğim çekip çekip başımı, başımı başımı Çekip başımı, alıp b... Özgürlüğe mahkumuz!. Sartre ilk bakışta çelişki arz eder görüne... Sloven düşünür Slovaj Zizek (d. 1949), Bölünmez Bakiye: Schelling... Her yerde özgürlükten yoksun ve tekniğe bağlanmış haldeyiz; onu t... Levinas için Heidegger'i affetmek zor gerçekten, belki de imkansı... Rüyalarla aynı kumaştan yapılmayız, bir uykuyla çevrelenmiş küçü... Jean-François Lyotard, postmodernizmin ünlü düşünür ve kuramcısı...."} {"url": "https://edebistan.com/yazarlar/peren-birsaygili-mut", "text": "İzmir'de doğdu. Küçük yaşlardan itibaren edebiyatla ilgilenmeye başladı. Meslek olarak sürdürdüğü belgesel film metin yazarlığının yanı sıra birçok dergi ve internet sitesinde yazıları yayınlandı. Almanca ve İngilizce dillerinden kitap ve makale çevirileri yaptı. Filistin direniş edebiyatını ele alan 'Zeytin Ağaçlarının Arasında' adlı bir kitabı vardır. Belgesel Film MetinleriAnlatılmamış Öyküleriyle Meydanlar; Marakeş, FAS, TRT BELGESEL, 1 bölüm (2017). Sürgündeki Sevda Filistin, TRT BELGESEL, 5 bölüm (2016). 55 Günün Hikayesi- Batı Trakya Türk Cumhuriyeti, TRT TÜRK, 3 bölüm (2013). Mimar Sedefkar Ağa, Türk Mimarisinde İz Bırakanlar 2 ciltlik prestij eser (2015), Çevre ve Şehircilik Bakanlığı. Şiir yazmaya ilk ne zaman başladınız? Yazdığınız ilk şiirin ne ol..."} {"url": "https://edebistan.com/yazarlar/saliha-malhun", "text": "-Okuyamayanlar içün- İhmal ettiğimiz, özensiz davrandığımız bi... Unesco. United Nations Educational, Scientific and Cultural Orga... Hal'e bürünmüş anlamayı ne vakit kaybettiğimizi merak ediyorum...... I. Mütedeyyin Arap Hristiyan bir ailenin, fazıl ve müttaki bi... Bize bir zevk i tahattur kaldı Bu sönen, gölgelenen dünyada... -Hazreti İbrahim ile- Babil. Hazreti İbrahim Aleyhissel..."} {"url": "https://edebistan.com/yazarlar/selma-aksoy-turkoz", "text": "Tokat, Zile'de doğdu. Birinci lisans eğitimini Selçuk Üniversitesi İ. İ. B. F Kamu Yönetimi Bölümü'nde tamamladı. Tunus Üniversitesi'nde Karşılaştırmalı Kamu Yönetimi alanında master yaptı. Daha sonra, bir yıl süreyle bulunduğu Amerika Birleşik Devletleri'nde dil eğitimi aldı. İkinci lisans eğitimini İnönü Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde bitirdi. Üçüncü lisans eğitimini yine İnönü Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde tamamladı. Öyküleri ve çevirileri Post Öykü, Hece, Heceöykü, Muhayyel, İtibar, Muhit, Dergah, Temmuz, Tahrir ve Karabatak dergilerinde yayımlandı. Ölmek İçin İyi Bir Gün Değil adlı ilk öykü kitabı 2018 yılında İz Yayıncılık'tan çıkmıştır. 2021 yılında Muhit Kitap'tan çıkan ikinci öykü kitabı Aynı Yağmur, Türkiye Yazarlar Birliği Hikaye ödülüne layık görülmüştür. Edgar Allan Poe'dan çevirisini yaptığı Kuyu ve Sarkaç, Şehrazat'ın Bin İkinci Gece Masalı ve Çalınan Mektup adlı üç kitaplık çeviri serisiyle James Joyce'dan çevirisini yaptığı Dublinliler ve Sanatçının Genç Bir Adam Olarak Portresi Ketebe Yayınevi'nden; Henry David Thoreau'dan çevirdiği Yürümek adlı kitap Kapı Yayınları'ndan çıkmıştır. Halen İnönü Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Arap Dili ve Belagati Bölümü'nde doktora eğitimine devam etmektedir. Maraş Depreminde Kaybettiğimiz Canların Anısına.27 Aralık. Yeni y... ... ve sana benzemeyeni tanımak, anlamak, farklı yaşantıları özü... Beyazların yöresinde nasibim kalmadı yerlilerin topraklarına ka... Birlikte aldığımız kitaplara göz atma fırsatın oldu mu? Ben heps..."} {"url": "https://edebistan.com/yazarlar/selvigul-kandogmus-sahin", "text": "1971 Reşadiye Tokat doğumlu yazar Lise ve Üniversiteyi İstanbul'da bitirdi. Kısa süre muhabirlik ve öğretmenlik yaptı. Bağcılar ve Bahçelievler Kültür Mdlüklerinde görev aldı. Pamuk Şekeri Çocuk Dergisi'nin genel yayın yönetmenliğini yaptı. Edebistan Sitesi'nin söyleşi editörlüğünü bir süre sürdüren yazar İstanbul Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu üyeliğinde bulundu. Sinema, tüm sanat türleriyle birlikte insanlığın dünyadaki macera... Sanat bir bakıma insanlık tarihi kadar kadim bir hikayeye sahipti... Şehadet yaralı yanık bir türkü gibi akıp gitti bu topraklarda. Da... 28 Şubat zulmünden dolayı haksız yere hapisyatan Mardinli İbrahi... 1957 yılında Tokat'ta doğdu.1982 yılında Ankara Üniversitesi İlah... Kahveye dönük turuncu saçlarına, ince uzun parmaklarını geçirere... 'EY DÜŞTÜĞÜ YERDEN KALKMAYA HAZIRLAN ÜLKE'Veba girmiş bir şehrin... Yazmak yaşamaya, yaşamak yazmaya dahildir. Kemal, kelamdadı... -Sevgili Mukadder, yeni kitabın; 'Nuh'un Kızı' hayırlı olsun, bah... -Öncelikle okurlarımız için şiirle buluşmanız, yazının kıyılarına... En son Karabatak Dergisi'ndeki söyleşisinde Fatih Andı: Türk ede... Değerli hocam öncelikle bizimle böyle bir söyleşi gerçekleştirdiğ... Kasabamızın toprak yolları vardı, güllü çardakları, duru dereleri... Vurulduk ey halkım! Tam alnından vuruldu yiğitler. Göğsünden, ... Osman Bayraktar iktisat okudu. Yönetim alanında yüksek lisans ve... Seferlere çıkmak, her daim yolcu olmanın şuuruyla eşinden, çocukl... \"Yazgınızı yaşarken, bazı insanlar bir ayet gibi çıkar karşınıza...... Yüzleşmek zordur. Kendine dönüp bakmak, tenhalarına doğru yürümek... Rahmetle gelen mübarek aya selam olsun. Rahmetle, bağışlama ile g... Gelecek bu günden onun için hazırlananlara aittir Malcolm X... Şubat kar fırtınaları, sert esen rüzgarlarla geldi. İliklerimize... -Meral Hanım öncelikle yeni kitabınız 'Gitme Saati' hayırlı olsu... Gözlerine sırlı dünyaların, ötelerin ışığını yüklemiş bir güzel i... Demirhan Kadıoğlu 1966 yılında İstanbul'da doğdu. İlk, orta ve li... Kardeşliği, dostluğu paylaşarak; coşkun sevinçleri gölgeleyen hüz... İkindi serinliği gölgelikleri aradığımız Haziran sıcaklarını yaşı... Emine Batar 1977 Malatya doğumlu. İnönü Üniversitesini bitirdi ve... Köyümüzün girişindeki geniş gövdeli armut ağacının dibindeyim. Ya... Rabia Ünlü Demir'e... Zülalin gözleri siyah. Zeytin siyahı. Deği... Baharın diriliş soluğu damarlarımıza yürüyor. Dağ çiçekleri, lale... Firuzeee... Firuze nerdesin? Yetiş yetiş... Ah ah... Derin dekolteli... Davut Özgül ismini dergilerden biliyordum. Tanışmak nasip olmadı...."} {"url": "https://edebistan.com/yazarlar/semiha-kavak", "text": "İstanbul doğumlu. Edebiyat alanında, kitap eleştiri, analiz, deneme yazıları yazıyor. Ayna İnsan Kültür ve Edebiyat Dergisi'nin İmtiyaz Sahibi ve Genel Yayın Yönetmenliğini yaptı. Halen serbest düzeltmenlik ve editoryal çalışmalar yapıyor. Star Gazetesi, Yeni Şafak Gazetesi, Karar Gazetesi, Hece Edebiyat Dergisi, İtibar, Şiar, MOCCA Dergisi, Edebistan'da aktif olarak çalışmalarını sürdürmektedir. Yazarın spesifik portre çalışmaları da bulunmaktadır. \"Yönetme hakkı\" halkın vekaletine dayalı bir haktır. Halkın kendi... 14. yüzyılın ikinci yarısıyla 15. yy başlarında yaşayan, Aydın civa... Hanefi Avcı, Emniyet teşkilatında İstihbarat Daire Başkan Yardımc... Semiha Kavak: Öykü sanatının insanlık kadar kadim, dil kadar eski... Yaşam yolculuğu içerisinde kendini anlamlandırmaya çalışan her bi... Semiha Kavak Sordu, Işık Öğütçü Babası Orhan Kemal'i Anlattı. ... MISIR NEYİMİZ OLUR?Ey zayıflamış kalbim Gül eski sertliğine... İslam düşünürleri asırlar boyunca evrenin varoluşuyla ilgili çeşi... NURULLAH KOLTAŞ'IN DİLİNDEN İÇE DOĞRU YOLCULUK Nurullah Koltaş... Bilgi ile gerçeklik arasındaki ilişki bugüne dek hep tartışıldı. ... Sanat ve felsefe birbirine ne kadar yakın? Birbirinden ne kadar u... Sadık Battal İzmir'de sinema okudu. Sinema üstüne lisans master v... Türk siyasetindeki toplumsal hareketlerin ortaya çıkışı Osmanlı'n... Abdurrahman Adıyan 2. Şiir kitabı Sündüs Döşeğinde yaşadığı... BÜYÜK DOĞU VE DOĞRU BİR AKIM: NECİP FAZIL KISAKÜREK 24 27 Mayı... Hilal Karahan 5. Şiir kitabı 'Ateşi Bölen Gece' ile okurları dizel... Modern dönemlerde edebiyat alanı diğer pek çok sosyal bilimde old... Fars edebiyatının zirve isimlerinden ilim ve irfan gülistanı; bir... Amerikalı sosyolog, Profesör George Ritzer, Büyüsü Bozulmuş Düny... Çıkalım sayd ü şikare Çatarız belki o yare Eski bir İstanbu... \"İman bir şeydir ki insan onunla yaşar.\" Tolstoy, bu sözüyle i... Hayal bir yönüyle duyularımızla algılayabildiklerimizi ruhanileş... ... Doğu uygarlığının görüşleri bir sonuçtur, topraktaki tuzun tuzu... Modern çağlarda en büyük miras ve ideolojiye sahip olan islam ümm... Yeni bireycilik, hem kişisel özerklik, hem de ütopik özlemdir. ... Toplumsal pratikte önemli role sahip olan dil, sözcüklerin aracıl... Yahudiyken İslam'ı seçen, daha sonra yazdığı Kur'an meali milyonl... Slacktivism; tembel ve aktivist kelimelerini... Ve Kierkegaard der ki; \"Bir iman şövalyesi olmak herkesin harcı... Ayaklarınla sımsıkı yeryüzüne tutun, kalbinle gör, aklın ise doğ... Düşündüklerimiz ya da inandıklarımız nesneleri görüşümüzü etkile..."} {"url": "https://edebistan.com/yazarlar/seniz-bayir", "text": "Elazığ'ın Keban ilçesinde doğdu. Temrin, Aşkar, Semaver Öykü, Hece, Hece Öykü dergilerinde deneme ve öyküleri yayımlandı. Farklı edebiyat dergilerinde yürüttüğü düzeltmenlik görevini, akademik alanı da ekleyerek sürdürmekte. Kent PlanlamasıIhlamurlu o sokağın anısınaSize de olmuştur. Kaybol... Kent SosyolojisiBen çocukken piyaleyi asker sanırdım. Feyyaz K... Sabah ezanına uyandı. İbriğini alıp iç avluya yöneldi. Hücrelerde... Elif'i ilk defa bugün, deniz kenarına götürdüm. Bebek arabasın... Kapıyı açtı. İçeri girdi. Kapıyı dünyanın yüzüne çarptı. Emin olm... Dünyanın bu yarısı karanlıkta; İpek çamaşırlarıyla saten nevre... Bin birinci gecenin sabahında: Uyuyamıyordu. Kalktı. Akşamı dü... Kapıyı açan uşak, içeriye ünledi geleni. Devlet Anaaa! Uz... Düğün telaşı, alışverişi onu hala yormamıştı ki sesindeki heyecan... Televizyonu kapattı. Gözlerini yumdu. Aklına daha önceki mülte..."} {"url": "https://edebistan.com/yazarlar/sevda-diraga-canbaz", "text": "1970 yılında Kırklareli'nin Pınarhisar İlçesi'nde doğdu. Lüleburgaz Kepirtepe Anadolu Öğretmen Lisesi'ni bitirdi. 1992 yılında Marmara Üniversitesi, Atatürk Eğitim Fakültesi Tarih Öğretmenliği Bölümü'nden mezun oldu. Yüksek Lisansını 2014 Yılı'nda Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, Türk Tarihi Ana Bilim Dalı, Yeniçağ Bilim Dalı'ndaki Yüksek Lisans Eğitimini 15/3 No. lu Dubrovnik Düveli Ecnebiye Defteri: (H.1057-1073/M.1647-1663) adlı teziyle tamamladı. Yazar SEVDA DIRAGA CANBAZ 1992 Yılı'ndan beri Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı olarak Tarih öğretmenliği görevini sürdürmenin yanı sıra İstanbul Üniversitesi Siyasal bilimler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde okumaktadır. Sahasındaki bilgi birikimini öğretmenlik tecrübesiyle de pekiştirme gayretindedir. Alan bilgisini, bu sahada yaptığı okuma ve araştırmalarla sürekli geliştirmiş ve canlı tutmuştur. Özellikle tarihi bilgilerin daha ilgi çekici, anlaşılır ve herkes tarafından okunabilir hale getirilebilmesini ve İstanbul Kültür Bilincini gençlere aktarmayı kendisine amaç edinmekte ve bu konuda yazılar yazmakta olan yazar, bu yazılarını mekanla bütünleştirmek amacıyla kültür gezileri için yurt dışında yaklaşık 30'a yakın ülkeye geziler yapmıştır. Bu gezilerinde öncelikle Osmanlı Coğrafyasını dolaşmayı amaç edinerek bu birikimini yazılarına aktarma gayretindedir. Canbaz, mesleği gereği lise düzeyindeki gençlere tarihi ve bu yolla kültürümüzü öğretmek ve sevdirmek amacıyla Bir Kardeşlik Ülkesi isminde bir kitap telif etmiştir. Fütüvvet kültürünün ele alındığı bu eserden sonra ikinci kitabı Hikayelerle Deyimlerimiz Damla Yayınları tarafından basılmıştır. Çeşitli dergilerde çıkan yazıları ve basılan Bir Kardeşlik Ülkesi, Hikayelerle Deyimlerimiz adlı kitaplarıyla tanınan Sevda DIRAGA CANBAZ, öğretmenliğin yanı sıra teorik konuları, ilmi usullerle birleştirip edebi ve orijinal ürünler vermek amacıyla halen yazı çalışmalarının yanı sıra Uzman Tarih Öğretmeni olarak MEB'deki görevine devam etmektedir. Ne geçmiş ne de gelecek kaygısı vardı aşk olduğu zaman. Yalnızca... Üzerine yemin edilmiş bir beldeyi düşünme deminde, Soğuk çöl geces... Dubrovnik / Raguza İzlenimleri 15.07.2011 /Cuma 1. Bölüm Saa... Vaktiyle Manisa'nın bir köyünde, ailesinin nafakasını kazanabilme... Eşref Amca Üsküdar'dan Eminönü'ye kalkan dolmuş motorlarının yan... İdrake Açılan Kapı Bir Deyim Bir Hikaye Ünlü bilginimiz İ... 1514 senesinin güzel bir Nisan sabahıydı. Yavuz Sultan Selim m... Bu ay tarihi bir fıkrayı kurgulayarak sizlerle paylaşmak istedim.... Henüz Balta Limanı Ticaret Antlaşması'nın imzalanmadığı ve L... AH ŞEHİT HAMA, NAURELERİN NEYİ ÖRTER, NEYİ İFŞA EDER! Naure... Seninle tanıdım gönül dünyamın en girift notalarını Gönüldeki s... Yitik bir coğrafyaya dair yüreğime çöreklenen bir hüznün sesi o... Mücella; ... kelimeler üzerine takılmam ve düşünmem hangi yılla... Hay Allah!... Atık yazamıyorum... Yaratan Sensin!... derke... Şikayetçi değilim rüzgarın şiddetinden Eğer atiye kök salacak... Mevsimlerden sonbahar, aylardan ise Kasım'ın biri... Kırkına y... Sevgili dut ağacımın yerinde Baktım ki şimdi yeller esiyor... Ç... Ahmet Yüksel Özemre Hocamızın Aziz Hatırasına!.. Öğrencilerim i... Ölümüm sessiz olsun ağlamasın hiçbir göz Değişen yalnız beden, ... İstanbul'un Fethi'nin 555. yıldönümünü kutladığımız bu günde İsta... Hıra'yı özlemek nedir bilir misiniz? İnmek Yüreğinizin en deri... Güzelliğine düşkün, küçük bir kız çocuğu, aşıktı daha o demlerde... Hani gülün de Bülbülün de Aşkın da adı vardı ya dillerde; D... Değişen Sınırlar, Yitirilen Coğrafyalar, Kayıp Kavramlar: 20 a... Alınyazımızı yazarken yaradan, Kimine de aşkı yazmış zahir(görün... Nil'den Tuna'ya yitik Mirasımız açısından bakıldığında Balkanları... Yiğit bir delikanlıydı Cemal. Lakin, içinin çok derininde bir yer... Fuad Bey derin düşünceler içerisindeydi. Yoğun bir merak ve aşk i... Tuna Nehri denince nedense bir hüzün kaplar yüreğimi. Adına yanık... Gerek geçmişin süper gücü olup, tarihten günümüze kendini aktarab... Gelin mazinin Üsküdar'ını hatırlayalım Dudaklarımızı bal-u şeke... Bir yıkıntı gibi görünüyor sadece geriye kalan Geçmiş hayatlard..."} {"url": "https://edebistan.com/yazarlar/soner-aydin", "text": "1996 yılında Adana'da doğdu. Ortaöğreniminin büyük kısmını Seyhan Çukurova Anadolu Lisesi'nde tamamladı. Haziran 2019'da Aksaray Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türkçe Eğitimi bölümünden mezun oldu. Öykü ve yazıları Muhayyel, Aşkar, Mahalle Mektebi dergilerinde ve Edebiyat Burada sitesinde yayınlandı. Şimdilik Kayseri'de ikamet ediyor. Öncelikle merhaba. Bir söyleşide yazma serüveninize başlangıç içi... Merhaba. İlk hikaye kitabınız Düğümlere Bitişik iki yıl önce yayı... -Okuru evvela Yaşamak Sandığım adlı ilk hikaye kitabınızla selam... -Öncelikle merhaba. Sus Yeri adlı ilk öykü kitabınız 2020 'de yay... -Öncelikle merhaba. Umarım iyisinizdir. İlk öykü kitabınız Kör Ya... -Öncelikle merhaba. '... mesela bana sadece kitaplardan bahis açılsı... Öncelikle merhaba. İlk öykü kitabınız 'Kuşlu Süveter' Haziran 201... -Uzun zamandır öykü yazıyorsunuz. Halihazırda Aşkar dergisinin öy..."} {"url": "https://edebistan.com/yazarlar/suavi-kemal-yazgic", "text": "1972 İstanbul doğumlu. İlk şiiri 1991 ekim ayında Türk Edebiyatı dergisi okur mektupları sayfasında yayınlandı. Pek çok dergide dergi ve gazetede yazı, şiir ve röportajlarıyla yer aldı. Sebepsiz Serçe, Taş Suya Değince, Heves ve Tövbe Gölgeliği isminde dört şiir kitabına, Kırk Gri Hırka ve Dünyanın Çekmeceleri isminde iki hikaye kitabına imza attı. Ayrıca Pierre Karton namı-ı müstearıyla Horkhaymır'dan Alzhaymır'a Türk Aydını isimli bir de mizah kitabı mevcut. Mesuliyet Günlerinde Şiir önemli bir kitap bence. Bir kuşak mes... Türkiye'de eleştirinin olmadığı fikrini tekzip eden bir kitap El... İlk kitabın Dünya Ceket Günü, ilk kitap denebilmesi için fazla be... Sabahtır mısrasıyla başlar Cahit Zarifoğlu'nun şiiri. Bir zaman... Size bir Dostluk Felsefesi yazdıran temel sebep neydi?Kaybolan... Hikaye kitapların yayınlandı. Biz De Boş Adam Değiliz ise bir n... Yazdığın ilk şiir, yayınladığın ilk şiir ve ilk kitabın Gelin Ca... 1kafamın içinde görmediğim bir çekicin sesi yankılanıyorbir teste... Şiirin kılçıklı bir şey olduğundan bahsediyorsun. Biraz açar mısı... Yar Bana Bir Eğlencenin önsözünde üç kişiyi zikrediyorsunuz. Ay... Beş hikaye kitabın yayınlandı. Bu kitaplarda bazı hikayeler uzunl... İlk öykü kitabın Bekleme Salonu 2014'te yayınlandı. Elbette evv... Cezayir Çıkmazı, Beyoğlu, İstanbul (Ağustos 2019)Sokağı dolduran... Şimdi Aşiyan Mezarlığı'nda medfun bulunan Celal Yalınız'ı biz Sa... İlk kitabın 2018'de yayınlanmıştı. İkinci kitabın İnsanın Madde... Şeker koymadığı çayını karıştırdı. Yıllar önce çayına şeker atma... Hayat ve Öykü, 1998'de yayınlandı. Elbette o tarihin de bir önc... Kitapta Yol Deriz Ona isminde bir öykü yok. Niçin isim olarak s... -İkinci bir kahveye kadar Ümit Bal'a-emekli ağır ceza reisi adliy... Evrenin Yatışmaz Yapısı Abdülkerim Süruş'un kitabının ismi. Bu... Bir metni diğer türlerden ayırıp roman kılan nedir? Bilmem ki... Cemal Şakar, 2020 yılında yayınlanan Utanç ile 12. Öykü kitabın... bugünün de eceli geldigeldi gece ceylansızve asfaltın altında unu... hepimiz biraz eksiğizgedikliyiz, yaralı ve bereligelmiş bulunduk,... İlk kitabınızın üstünden bir yıldan fazla bir zaman geçti. Kitabı... Rüzgara Karşı Duran Şairde Harold Bloom'un etkilenme endişesi... o eşiklerden geçtimyine de o yalan-maktayım deni dünyanınsahteliğ... Farklı bir dil anlayışınız var. Konuşma diline yakın diyebiliriz... Rene Descartes'in Düşünüyorum, öyle ise varım diyerek başlattığ... Gerçek ve gerçekçilik biraz geri planda kalmış gibiydi. Sizi... Yapısalcılık, edebiyat eleştirisi içinde nasıl bir yerde duruyor?... Niçin İsmet Özel, niçin Mazot? diyerek, söyleşimize başlamak iste..."} {"url": "https://edebistan.com/yazarlar/suheyla-karaca-hanonu", "text": "Hece Öykü, Dergah, Türk Edebiyatı, Kitaplık, Mahalle Mektebi ve S... Ahmet Sezgin ismine dikkatle eğilip kulak verin derim. Mavera, T... ... şimdi sen gel de içlenme. Sen sen ol da doluka doluka yutkunma... Bu gece Ankara parçalı bulutluymuş Chicago'da bıçak gibi kesiy... Serdar Ünsal'ın Yüreğim İrevan'da Kaldıadlı romanını okurken çok... Bazı mekanlarda Bugün Allah için ne yaptın? yazısıyla karşıl... Daha ilk öyküde kapağa da ilham olan unutma beni çiçeğini bul... Sayın Yazarım, Ben, on dört yaşındayım. İdare kelimesinin anl... Geçenlerde Prof. Dr. Alaattin Karaca, okuduğu Göçüp Gidenler Ko... Denemede de şiirde olduğu gibi ayrıntıların fotoğrafını çekiyoru... Ağrı Dağı'nın eteğine bereketiyle yeşilliğiyle sığınan bir ova... A... Bahar saçlarını dökmüş sonbaharın hazin yaprakları, yeryüzünde sa... Cam Koridor, Ağır Boşluk, İnatçı Leke, Kaybolmuş Kaderler Müzesi...... On altı öykünün yer aldığı Emin Gürdamur'un bu ilk kitabı Ben G... Fırat'ın Gözyaşları\" o günden bu yana hiç dinmedi. Kanlı akan... İnsanoğlu fıtratı gereği olumsuz eleştirilmekten pek haz etmez. H... Sanatçıları değerlendirirken iki şeyi iyi ayırmak gerekir: Merak... Sizin yolunuz İmgenar Sokağı na düştü mü hiç? Hani Nil yeşili... Çocuk, şekeri çamura düştüğü için ağlamalı. Çocuğun oyun oynar... İbrahimi dinlerin ülkesi KUDÜS Sezai Karakoç'un söyleyişiyle, ..."} {"url": "https://edebistan.com/yazarlar/umit-koksal", "text": "Ümit Köksal, 1993'te Ordu'da doğdu. Altı aylıkken, ailesiyle İstanbul'a göç etti. Lisans ve yüksek lisans öğrenimini Karabük Üniversitesi İmalat mühendisliğinde tamamladı. Küçükçekmece Geleneksel Sanatlar akademisinde Ebru Sanatı eğitimine devam ediyor. Bir şirkette fakülte süresi kadar yüksek üretim mühendisi olarak çalıştı. Assalam Zanzibar'da Genel Sekreter Yardımcısı görevini yürütüyor. Nasıl Yazılır adlı bir podcast programını dinleyiciyle buluşturuyor. İlk kitabı Bakakaldığı Yerlerin Sıradanlığı Eylül 2021'de Uzam Yayınları'ndan; ikinci kitabı Yüzümde Kaybolan Gölgeler Haziran 2023'te Fabrik Kitap'tan çıktı. Muhayyel, Aşkar, Ve Sanat, Post Öykü, Olağan Hikaye, Şiar dergileri ve Edebistan. com'da öyküleri yayımlandı. 2019 yılından itibaren Seferber dergisi editörlüğünü yürütüyor. Her şeyi en başından anlatmalıyım. En başından dediysem Adem'den... Yıldız çobanı oldum sayendeUykusuz geçen gecelerde yıldızları sa... Gölgesi insanları serinletsin diye dikilen kayın, yıllar sonra pe..."} {"url": "https://edebistan.com/yazarlar/veysel-altuntas", "text": "Osmanlı'nın son iki yüzyılı çırpınışlarla doludur. Bu çırpınışlar... Modern çağın hayatımızdan götürdüğü birçok şey var elbette. Bunla... ÖzetPostmodern edebiyatın en önemli temsilcilerinden olan Oğuz At..."} {"url": "https://edebistan.com/yazarlar/yasemin-kapusuz", "text": "1980 Amasya doğumlu. 2002 yılında Uludağ Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. Halen edebiyat öğretmeni olarak görevine devam etmektedir. Çeşitli dergilerde, kültür sanat edebiyat sitelerinde şiir, hikaye, deneme ve biyografiler yazıyor. Evli ve iki çocuk annesi. Portakal kokusu yayılıyor gecenin turuncunda, Uyandırıyor serin rü... Biri hazana dursa kalbimin, diğeri gül mevsimi. Bana bir kalp arma... Atları ayaklarından vurdular. Ve yavru ceylanları gözlerinden, ... Şehirler batarken ve ben, Sallamazken beşiğini devlerin, Ma... Her gidiş bir umut, bekleyiş diğer adı yaşamanın, Secdede vefa... Bir şiir işittim ve bu şiirin ardına düşüp defalarca okudum. Bir... Bir cuma yalnızlığında gözlerin geliyor ansızın öylesine gizemli.... Gülleler düşer güllerin orta yerine, Pazar yerlerine, tüneller... Pencere önlerinden çığlıklarla kopar kıyamet, Kara sevdayı, be... Karanlıkta saklı karaltıyız anlık, Kimse bulamayacak bizi aydı... Kırkımı çıkarmadan göğe dayandı ayaklarım, Yedimi atlayamadan... Ah iderken inceden inceye Aşk-ı Yar için bir yar, Markalı bir..."} {"url": "https://edebistan.com/yazarlar/zeynep-hicret", "text": "Otuz yaş çizgilerin, akların, hastalıkların ulağı olmakla kalmadı... İlk aklıma gelen Martin Eden oldu. Çünkü onun hikayesiyle dip den... Babaannem üçüncü kez evlendi. Bu durumda ne söylenir bilmiyorum, ... Yağmurları bol şehir: İnce uzun yağmurlar, dik iri yağmurlar, eğr... Yaşamak, ilk halkanın şansına kalmış bir takımyıldızından başka... Orta yaşlarda olduğu sanılan, saçları kısmen dökülmüş, yüzünün de... Şimdi bir salon tasvir etmeli. Bu, genişçe ama içindekini sıkan, ... Bir Haliç dolusu melal devriliyor yalnızlığıma bir hançer vızıl... Satarım makineleri bakarım başımın çaresine diyorum. Kaç senedir... Mevsimler dişliyordu kaktüslerimi Nevruzlarımı kördüğüm gördüm... Kar yağıyor. Rüzgarın ıslığı pervazlardan sızıyor, kapı altlarınd... Bulutların ardında gözü yaşlı şehir Akıtır derdini yürek kipine... Önce, yan bahçedeki bekçi köpeğin havlaması kesildi. Köpek koyu... Hüzünlü balıkların gözbebeklerinden dünyayı okudum Karaya bir rö... İskeleye en uzak banka oturdu. Yıkıktı. Kalbi kırıklıklarla doluy... dalgaların tuta gelmeyen adımı beni uyanış serabıyla silkemeyen... Mutfaktaydım duyduğumda. Satıcının biri bağırıyordu. Bir kamyon... BEKÇİNİN DÜDÜĞÜ BİRİNCİ KADIN: Gözlüklü, çatık kaşlı, sini... Ben işsiz bir adamım. İşsiz ve cilasız. Bir adam eğer benim... KANEPE Babam kireç fabrikasında çalışırdı, diyorum soranlara... MENEKŞE BAHÇELERİ Dayın da az çalışmadı inşaatlarda. Biz ele... İŞTAHSIZ OĞLAN En sevdiği arkadaşıydı Gülseli. Bir ona göste... ... !? Bütün ihtimaller vakur harflerin sırrına gebe Bütün dön... VARDI Tek hecelik ömrümün harflerini törpüleyenler vardı ay so... Biz bir olanın camekanlarda muhafazasını Sırlarla kaplamasını ve... Dün bu şehri azgın ve küfürbaz bulduğunda dudağı uçukladı. Bu... Baharın ilk kımıldanışıyla evlerinden kopanlar arasında bir re... Başın ağrılarla yüce Ortadoğu'da bir çocuk kan biçiminde Bayram... Koşuyordu. Aralıksız, durmadan koşuyor, yolları parmak uçlarıyl... Onu orada daha önce kimsenin görmediğini biliyorduk. Ama bizlerde... Ölümün sargılarını atabilmek senden Sen yaşama tamah etmeyenleri..."}