{"url": "https://bubisanat.com/posts/2022-sait-faik-oyku-odulu-basvurulari-basladi", "text": "-Ödüle rumuz ile katılmak zorunludur. -Ödül herkese açıktır; ancak Seçici Kurul üyelerinin birinci dereceden yakınları katılamaz. -Ödül yönetmeliğine uygun olmayan ve belirtilen tarihten sonra teslim edilen başvurular değerlendirmeye alınmaz. -Ödüle, iki öykü ile başvurulur. -Ödüle başvurulan öyküler daha önce herhangi bir yarışmaya katılmamış, internet ortamı dahil herhangi bir yerde yayımlanmamış ve ödül almamış olmalıdır. -Başvuru sahipleri; dereceye giren ve yayımlanmaya değer bulunan öyküler üzerindeki basılı ve dijital tüm kullanım haklarını bedelsiz olarak Nilüfer Belediyesi'ne devrettiğini kabul eder. Yapıtlar hiçbir şekilde iade edilmez. -Ödüle gönderilen öykülerin tüm hukuki sorumluluğu yazarına aittir. Üçüncü kişilerin öykünün telif hakkı konusunda iddia ve talepleri olması durumunda öykü sahibi, üçüncü kişilerin uğrayacağı zarara karşı sorumlu olduğunu kabul eder. -Başvuru sahipleri yukarıdaki koşulları kabul etmiş sayılır. Seçici kurulun yayımlamaya değer bulduğu tüm öyküler o yıl için hazırlanan seçkide topluca yayımlanır. Ödüle katılım sayısına bağlı olarak ön seçici kurul oluşturma yetkisi Nilüfer Belediyesi Kütüphane Müdürlüğüne aittir. -Ödüle katılacak öyküler, normal sayfa (A4) boyutunda, 12 punto, 1,5 aralık bilgisayar oylumunda hazırlanarak 5 kopyayla, ayrıca dijital ortamda kaydedilip bir zarfa konularak teslim edilmelidir. -Ayrıca başvuranın kısa öz geçmiş bilgisi de aynı dosyaya kaydedilmelidir. Bir kopyası da başvuru formuna eklenmelidir. -Katılımcılar, ödül ile ilgili başvuru formunu doldurup imzalayacaktır. Başvuru Formu, Nilüfer Belediyesi'nin tüm kütüphanelerinden veya internet üzerinden temin edilebilir. -Dosyanın sol üst köşesinde katılımcının sadece rumuzu yer almalıdır. -Öyküler Türkçe yazılmalıdır, çeviri öyküler kabul edilmez. -Metin uzunluğu 5.000 ile 15.000 karakter arasında olmalıdır. -Başvurular kargoyla ya da elden teslim edilebilir. -Büyük Ödül: 4.000 TL -Mansiyon Ödülü (5 Adet): 1.500 TL"} {"url": "https://bubisanat.com/posts/2023-seyhan-livaneli-oyku-yarismasi-basvurulari-basladi", "text": "Edebiyat dünyamıza soluk katabilecek yeni yazarlar ortaya çıkarmak ve Seyhan Livaneli'nin değerli anısını yaşatmak. Ödüle, iki öyküyle başvurulur. Öyküler elektronik ortamda veya kağıt baskı olarak yayımlanmamış, başka bir yarışmadan ödül almamış olmalıdır. Ve yarışmanın sonucu açıklanana kadar yayımlanmamalıdır. Her biri en fazla 1500 sözcük uzunluğunda iki öykü tek Word dosyası içinde gönderilmelidir. Başvuru, adayın kendisi tarafından, seyhanlivanelioykuyarismasi@eksikparca. com e-posta adresine, 31 Ekim 2022 günü, saat 24.00'e kadar gönderilmelidir. Başvuru için gönderilen e-posta, iki Word dosyasından oluşmalıdır. 1- Birinci dosyada yazarın/adayın adı, iki öyküsünün adları, belirlediği rumuz, adresi, cep telefonu, e-posta adresi ve kısa özgeçmiş bilgisi bulunmalıdır. 2- İki öykünün yer alacağı diğer dosyaya yazarın adı yazılmayacaktır. Dosyaların her ikisi de, belirlenmiş olan rumuz adıyla kaydedilmiş olmalıdır; rumuz-1 ve rumuz-2 biçiminde. Düzenleme kurulu, jüri üyelerine, ön elemeden geçen adayların dosyalarını isimsiz iletecektir. Düzenleme kurulu, adayların dosyalarını özensizlik, belirgin anlatım sorunu, yazım hatası, yönetmeliğe aykırılık gibi yönlerden inceleyecektir. Yarışmayı düzenleyen kurum, ön seçici kurul oluşturma yetkisine sahiptir. Ödüle gönderilen öykülerin hukuki sorumluluğu yazarına aittir. İntihal veya üçüncü kişilerin telif hakkı gibi durumlarda, sorumluluk yazara aittir. Seçici Kurul üyelerinin birinci derece yakınları, önceki senelerde ödülümüzü alan veya finale kalan yazarlar ödüle başvuramayacaktır. Seçici Kurul'un ödüle değer bulduğu yazarın hazırlayacağı öykü dosyası, Eksik Parça Yayınevi tarafından kitaplaştırılacaktır. Kazanan, 22.01.2023 günü açıklanacak ve 2023 Nisan ayında ödül töreni düzenlenecektir."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/441", "text": "Biliyorsun, hala birine aşık olabilirim. Sana hiç benzemeyen çocuklarım olur. Adının hiç anılmadığı bir hayat kurarım. Hayalimdeki yüzünü eskitir zaman.. Biliyorsun, herkes bir yolunu bulup tamamlanır aslında. Herkes unutur.. Babanın cüzdanından çaldığın paralar gibidir bazı şeyler, belli oluncaya kadar devam edilir... Biliyorsun, unutabilirim, zaten ben kimleri unuttum. Onlardan biri olur, hayatımın en kullanılmayan yerine kaldırılır suretin. Tozlanırsın, üzerin örtülür... Biliyorsun, seni sevdim. Bir gün kör olsaydın yine severdim, ellerin olmasaydı mesela, ellerin olmasaydı sen bile kendini sevmezdin oysa... Biliyorsun, kimsenin tek bir seçeneği yok bu hayatta, hala seni bana unutturabilecek insanlar tanıyabilirim. Başka bir ses kazınır kulaklarıma... Biliyorsun, herkesin kendini kurtaracak bir bahanesi var aslında. Oysa, ölene kadar sevebilirdim seni eğer biraz yardım etseydin bana..."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/5-parmak", "text": "Hep derim, bilmem kaç kilometre hızla duvara girmişliğin, ama ölmeden oradan sağ çıkıp yaşama devam etmek zorunda olduğumun göstergesiydi biraz bu kayıp. İkimizin olduğu sadece tek bir fotoğrafımız vardı. Bu fotoğrafı çekerken bir gün bakmaya ihtiyacımın olacağının farkındaydım. Başımı omuzuna yasladığım tek anın bu olmamasını dilerdim. Saçma sapan birçok fotoğraftan ziyade, gerçekten hayatta ona dolu dolu sarılmak isterdim. Hep haklı olmasını isterdim. Var olmasını isterdim şimdi ve ilk maaşımla ona aldığım gömleği üstünde görmek isterdim. Yemek yerken ağzını şapırdatmasını, dişlerinin arasından deli gibi ses çıkartmasını isterdim. Evdeki bir şeyleri bozup bozup bize kızmasını, ama yine de onu tamir etmesini isterdim ve sonra kendiyle gurur duymasını... Çay doldurmak isterdim bardağına, evin duvarlarını yine boyamak ve boyayı yere döktükten sonra \"annene yakalanmayalım sakın he\" demesini isterdim. Yanımda olsun isterdim, cips yerken takır tukur ses de çıkarmazdım bu sefer üstelik... Binlerce kez kaçmak istediğim babamın burada olmasını isterdim. Saklanmak isterdim onunla galiba. Sevgimi gösterebilmek isterdim. Ya da şu an olduğu yerde korkmasın diye elini tutmak isterdim. 4 parmağı vardı, 5. olmak isterdim. Olamadığım, yapamadığım, kaçtığım, korktuğum her şeyi silip, yeniden yazmak isterdim hikayemizi. Olmadı, olsun. Belki başka sefere..."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/75-cannes-film-festivali-nin-odulleri-dagitildi", "text": "17 Mayıs'ta başlayan 75. Cannes Film Festivali, dün gece düzenlenen ödül seremonisiyle sona erdi. Dünyanın en prestijli sinema festivali olarak kabul gören Cannes Film Festivali'nin ana ödülü Altın Palmiye bu yıl, Ruben Östlund'un yazıp yönettiği ve TRT'nin ortak yapımcılar arasında yer aldığı \"Hüzün Üçgeni\" filmine gitti. 2017 yılında \"Kare\" filmiyle de bu ödüle kavuşan 48 yaşındaki İsveçli yönetmen, iki Altın Palmiye kazanma başarısını gösterebilen dokuzuncu yönetmen oldu. Cannes'ın bu yılki seçkisinde tek Türk filmi olarak yer alan, Emin Alper'in \"Kurak Günler\"i ise, Belirli Bir Bakış ve Queer Palm kategorilerinde yarıştığı festivali ödülsüz tamamladı."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/a-h", "text": "Ah! Bir anda burnum kanamaya başlamıştı. Bahçenin köşesindeki çeşmeye koşarak burnumu yıkıyordum. Ben suyu vurdukça durmuyor daha da akmaya devam ediyordu. Nedenini düşünmeye çalışıyor ve çeşmenin başında kendi kendime konuşuyordum. Durmuyordu. Nasıl oluyor da burnum kanıyor? En son... Hatırlayamadım ama baya olmuş. Nasıl oldu ki bu acaba? Güneş mi geçti? Ne yapıyordum, güneş gördüm mü? Uyandım, uyudum, uyandım, kahvaltı ettim, uyudum, uyandım başka... Hafızam mı gidiyor, şu an? Ben... Sigara... Bahçe... Evet, evet, buldum. Ben en son yolu kaybeden misafiri karşılamaya gitmiştim. Bir tane de karpuz alıp dönecektim. Misafiri bekletip size karpuz alacağım desem olmazdı. Bu yüzden onları bulacağım yoldan başka bir yola girdim. Karşımdan geçen arabanın misafirler olduğunu fark ettim. Sakin bir köy ve arabaların hepsine aşina olduğum için o arabanın misafir olduğunu tahmin etmiştim. Karpuzu hızlıca aldım ve döndüğümde misafir olarak tahmin ettiğim araba yoktu. Yine nereye gittiler acaba diye düşünerek eve doğru sürdüm arabayı. Etrafımı izliyordum. Eve yaklaşınca arabanın evin önünde olduğunu gördüm. Karşılamak için gittiğim misafirler benden önce gelmişti. En azından karpuzu almıştım. Şu an şu karpuz kucağımda olmasa hiçbir işe yaramayan bir insan olacaktım. Evet arkadaşlar karpuz, gerekirse hayat bile kurtarır. Neyse ne diyorduk? Burnum... Kanı durmuyor. Küçük kuzenlerim üzülmüş olacak ki peçete falan uzatıyorlar. Sizin ne işiniz var burada? Misafir gelmeyecek miydi? Gerçi çoktan geldiler. Sizin neden burada olduğunuzu sorgulamayı başka bir zamana bırakıyorum. Misafirlerin yanına gidin ayıp olur. Neyse ne diyorduk? Burnum evet, hala kanıyor. Peçeteleri tampon yapmak yerine sırtıma soktum. Sırtımda bir sıcaklık hissediyorum. Soğuk soğuk terlemem gereken yerde havaların sıcaklığı yüzünden ter bile sıcaktı sanırım. Peçeteyi sırtımdan aldığımda kanlı olduğunu gördüm. Kan kaybından ölürüm ki ben şu an. Ah! Evet. O bir çift gözü gördüm ben ve yıllardır sırtımda taşıdığım hançer yere düştü. Eee, tabi bu kadar uğraşlardan sonra yeri genişledi. O kadar çekmeyle çıkmayan hançer, kendiliğinden düşüvermiş. Çivi çiviyi söker derlerdi de inanmazdım. Harbiden denedim de çiviyle çiviyi de sökemedim. Ne kadar saçma bir sözmüş. Sözün doğrusu Hançer, hançeri sökermiş. olacakmış. Hançer gözleri, sırtımdaki hançeri yıllar sonra sökmüştü. Kan kaybından ölecektim ama artık umurumda bile değildi. Neyse ne diyorduk? Burnum ve artık sırtım... Ne zaman duracak bu kan? Ne zaman bitecek bu savaş? İçimdeki savaşların hepsini sonlandırdım. Kazandığımı veya kaybettiğimi söyleyeceğimi zannettiniz değil mi? Sizler de duymuşsunuzdur Savaşın kazananı yoktur. der. Kimin dediğinin isminin çok da önemi yoktur diye düşünüyorum. Aslında dürüst olayım, hatırlayamıyorum. Neyse yine bir savaş başlıyor gibi hissediyorum. Neyse ne diyorduk? Burnum ve sırtım... Kan durmadığına göre kan kaybından kaybediyoruz, beni. İyi bilin beni ya da siz bilirsiniz. İstediği kadar savaş olsun şu an öleceğim zaten. Ah! Üstüm başım rezil olmuş. Ben en son misafirden geç gelmiştim. Rezil bir halde kucağımda karpuzla eve girmek istiyordum. Kapının önüne geldiğimde O'nunla göz göze geldim. O an karpuzu yere düşürmüşüm ve karpuza kafayı gömmüş kalmışım. Ulan tek karpuz almamalıydım. Karpuzu burnumdan akan kan zannetmişim. Buraya kadar normal aslında. Benim kafam bu gayet normal. Elimi sırtıma attım. Sıcak falan değil bildiğiniz buz gibi terlemişim. Yerdeki karpuzu çocuklar temizlemiş hatta ayakkabımın da bir kısmını silmiş ama ben öylece donup kalmışım. Kaç dakika öylece kaldığımı bilmiyorum. Birileri beni dürtüyor bir şeyler söylüyor. Sanırım daha da çok rezil oluyorum. Neler söylediklerini anlamaya çalıştım. Üzülme ya bu kadar alt tarafı bir karpuz yani ne olacak? Karpuzu bu kadar ki çok seviyor. Karpuza öykü yazmışlığı var. Hadi git yenisini al da gel. dediklerini anladım. Öyküyü niye kattın ki bunu ben anlatırdım ve anlatacak bir şeyimi yok ettiniz demek istedim. Diyemedim. Sadece üç kelime ederek oradan uzaklaştım."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/a-woman-under-the-influence", "text": "A Woman Under the Influence'da yönetmenin eşi Gena Rowlands ile ünlü aktör Peter Falk üç çocuğu olan orta sınıf bir Amerikan ailesi ile karşımıza çıkar. Yazının sonunda söyleyeceğimi şimdi söylemek istiyorum. Tuhaf davranışlar sergileyen ve akıl sağlığı giderek bozulan bir kadını oynayan Gena Rowlands'ın performansı tüm zamanlar içinde izlediğim en iyi performslardan biriydi. Mabel Longhetti Los Angeleslı evine ve çocuklarına çok bağımlı bir ev kadınıdır, kocası Nick ise bir inşaat ekibinin şefidir. Mabel, eşini çok sever onu mutlu etmek için elinden geleni yapmaya çalışır ama zaman zaman davranışları tuhaflaşır. Çok konuşur, anlamsızca güler, anlam veremediğimiz el, kol hareketleri yapar, maniktir. Eşinin arkadaşlarına göre Mabel delinin tekidir. Nick bunu kabul etmek istemese de sonunda ne yapacağını bilmez durumdayken Mabel'i akıl hastanesine yatırır. Kimseye zararı olmayan sadece toplum içinde uyumsuz olduğu düşünülen Mabel'e toplum içinde nasıl uyumlu olunur, bu öğretilmeye çalışılır. Sonrası mı? Devamını filmi izlediğinizde göreceksiniz. Kadının toplum içinde ev hanımı ya da anne kalıpları içinde tek tipleştirilmeye çalışılması, uyumsuz görülenlerin törpülenerek uyumlu hale getirilmesini anlatan mesajları olan bu filmi ve tabi ki başta yazdığım şekilde Mabel'in performansını izlemenizi tavsiye ederim."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/acemi-mihmandarin-gezileri-1", "text": "2023 yılının gezileri ile başlamak istiyorum. 1 Mayıs günü binaların soğukluğundan kaçmak için yola döküldük. Gün sonundaysa kemiklerimizin bir güzel ısındığı bu geziyle gözlerimiz yeşilin tadını çıkardı. Esasında gezilerim konusunda plan program en sevdiğim şey. Ama hayat çoğu zaman nasip hazinesini avcumuza kondurmuyor. Yıllardır niyet ettiğim esere akıyor bugün yollar. Beraberce, Zonguldak'ın coğrafyasının da avantajı ile hızla gelişen ilçesi Çaycuma'ya uzanalım. Biraz fazla tırmanacağız uyarmadı demeyin! Varacağımız nokta Akçahatipler Köyü. Köy zirvedeki köylerimizden sadece biri. Köye giderken yolda rastladığımız köy kahvesinde ikram edilen çay ile öğrendik ki, yaylası da mevcut. Yayla sevenlere duyurulur. Tam güneşi karşısına almış köy kahvehanesinde biraz muhabbetle yolun yorgunluğunu attık. Hoş sohbetli köy halkı çayımızı tatlandırdılar. Bu kısa dinlenme ardından köyü tırmanmaya devam ettik. Sıra ile Çaycuma'nın köylerini dolana dolana vardık Akçahatipler Köyü'ne. Bizim gözümüz köy merkez camiini aradı ve kolay bulduk. Arka tarafında camiye ait bir mezarlık mevcut. Caminin özellikle dış kısmı çok sıcak bir duygu yaşatıyor. Günümüz betonarme yapılarının aksine. Caminin yanında yapımı süren betonarme bir hayrat var. Tarihi Çivisiz Cami'nin orijinal yapısına sonradan eklenmiş olmalı. Caminin geçmişi iki yüz yıl olduğu aktarıldı. Hayratın üzerinde 1844 tarihi düşülmüş. Hayrat 179 yaşında oluyor. Çeşmenin üzerinde şöyle yazmakta: Eğer mümin içerse bu abı, Nasip olsun ona Kevser şarabı, Sahib-ül hayat velhasenat. Şekerci Halil Ağa Hayratı 1844. Caminin etrafı küçük bir avlu şeklinde çevrilmiş. Gönderde bir Türk bayrağı dalgalanmakta. Ön kısmında biraz basamaklı bir merdiven ile caminin girişine ulaşılıyor. Camiye yüzünüzü döndüğünüzde sağ yanında hayrat, sol yanında gönderde Türk bayrağı dalgalanıyor. Sağ cami duvarının da geçmişteki hayatın anlamlı araç gereçleri sergileniyor. Cami avlusunun ön kısmına selvi fidanları dikili. İnternette yer alan haber ve yazılarda caminin minaresinin ahşap halini görebilirken şimdi saçtan minare ziyaretçileri selamlamakta. Caminin arka kısmında ziyaret edebileceğiniz bir kabristan mevcut. Caminin iç ahşap döşemesi yenilenmiş, cilalı, günümüz ahşapları ile dizayn edilmiş. Işık huzmesi camlardan içeride çok güzel yayılmakta. Akçahatipler Köyü Çivisiz Camii siz ziyaretçilerini bekler. Ülkemizin çeşitli şehirlerinde çivisiz cami olarak coğrafi farklılıklarla kendine has olan başka yapılar bulabiliriz. Samsun ve Kastamu'da iki tane olmak üzere Ordu, Düzce, Bursa, Tokat, Afyonkarahisar gibi illerimizde ahşap çivisiz camiler günümüze ulaşmışlardır. Göğceli Camii sekiz yüz elli yıllık bir geçmişi ile asırlara meydan okumakta. Belki ömrün başka bir döneminde Taşköprü Çakallı Çivisiz Camii, Tokat Malum Seyit Camisi, Düzce Orhan Gazi Camii, Afyonkarahisar Ulucami Camii, Bursa'da Elmalı Camii'ni de ziyaret etmek nasip olur. Üniversite yıllarında bir talebe iken Kastamonu'nun kasaba köyündeki Mahmut Bey Camii'ni Mustafa Eski hocamızın rehberliğinde bir ders konusu olarak gezmiştik. İçinde yaşadığımız ya da göç ettiğimiz şehirlerde, hayatımızı sürdürürken çeşitli vesilelerle zamanla paralel yürüyen bu canlı ögeleri ne kadar kimliğimize kazandırıp fikrimizi, hissiyatımızı, geleceğimizi şekillendirirsek insanlık için büyük bir kazanım olacağını düşünüyorum. Bu kadar yaşamak için can atan nice mimari yapı bizden bir sıcak tebessüm, ılık bir selam, yardımsever bir el, daha çok da saygı bekliyor! Akçahatipler Çivisiz Camii'nden bir kucak dolusu selamlar getirdim siz okuyuculara! Büyük bir sabırsızlıkla siz değerli ziyaretçilerini beklemekte, elçiye zeval olmaz! Şimdilik gezi yazılarımı sadece #BUBi de takip edebilirsiniz! Farklı ülke, şehir ve coğrafyalardan gezilerim için takipte olun lütfen..! Ben teşekkür ederim okuduğunuz için. Sonuçta yazan olmak okunan olmadıktan sonra ne ifade eder ki!? Bu gezide biraz hüzün karşıladı beni ama yine de iyi ki görebildim."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/adi-hayat-oyle-yaziyor-kapaginda", "text": "Bazen canım bildikleriniz söker göğsümüzün içinden kalbimizi. Kırar parçalar yakar da nerede neye yandığınızı bilemezsiniz. Ve görünenin uzağı olmaz. Her ne kadar sakin serin kanlı olursanız olun bi noktada sizin de sınırlarınızı aşan duygularınıza yenildiğiniz bir an çıkagelir. Ne söylediklerinizi ne yaptıklarınızı alabilirsiniz geri. Geriye size koskocaman bir hayal kırıklığı kalır kundaklayıp basarsınız bağrınıza.. Anlamak istemeyene az gelir lügatınızdaki kelimeler... Provası olmayan bi monolog gibi hayatım. Ağzım açık kalıyor, cevap veremiyorum bazı şeylere. İncindim dediğimde de güçsüz, tahammülsüz olmakla itham edilebiliyorum. Adap mı demeliyim, davranış şekli ve usulü mü, hangisi en doğruysa artık, işte o çok yıpranmış."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/adinizi-bagislar-misiniz", "text": "Kendi kendine söylenirken mutfakta hazır bir şeyler bulmuştu. Hızlıca birkaç lokma yedikten sonra hemen sigarasını yaktı ve babasını aradı. Babası telefonu açar açmaz başladı konuşmaya ve adama fırsat vermedi resmen. \"Alooo. Baba aramışsın görmedim telefonu elime alacak vakit bulamadım. Bugün burada bir etkinlik mi ne varmış sabahtan bu yana insanlar durmadı baya kalabalık şehir. Havalar da sıcak ya aynı adam belki on kez ayrı ayrı su almaya geldi. Bugün bir arkadaş da rahatsızlanmış dün güneşte kalmıştı. Güneş geçti belki de o yüzdendir. O da gelemeyince işe her şey bize kaldı. Sen naptın? Bir şey mi oldu?\" diyerek sonunda bitirmişti. Babası, \"Yok sorayım dedim hem de yarın bir ödemem var bana 5 bin gönder maaşımı aldığımda atarım paranı tekrar.\" dedi. Bizimkisi soğuk soğuk terler dökerken \"Önemli değil baba ya hallederim acelesi yok değil mi? Şu an yoğunuz unutursam hatırlatırsın.\" dedi. Babası da \"Tamam, hadi işine bak, görüşürüz.\" dedi. Bizimkisi de \"Görüşü...\" derken bip bip sesler duymaya başladı. Babası çoktan kapatmıştı telefonu. Şimdi ne yapabilirim derken önce ablasından başlayarak parayı isteyeceği birkaç kişi için sıralama yaptı. Sonrasında aceleyle hazırlanarak evden çıktı ve iş bulurum umuduyla dükkan camlarına bakma mesaisi başlamıştı. Koşarak ilanın asılı olduğu binaya girdi. Girişteki kadın onun heyecanlı halini fark etmişti ve o söylemeden iş ilanı için mi geldiğini sordu. Sadece kafasını salladı. Aslında konuşmak istedi ama dili tutulmuş gibiydi. Kadın, eliyle bir odayı göstererek \"Buyurunuz, beyefendi de yeni geldi. Şanslısınız. İlhan abiiiiiiii, iş başvurusuna gelmiş.\" Kadın bir anda bambaşka birisi olmuştu. Şaşkınlık içerisindeydi. Yavaş adımlarla içeriye girdi. İlhan Bey az önce omzuna dokunan adamdı. O gülümseme evet bu o adam diye sevindi. Kesin işe alır diye düşünüyordu. İlhan Bey, \"Buyur otur, ölmekten vazgeçtin sanırım.\" dedi, gülerek. Başını sallayarak ve hafif bir tebessümle utandığını, özür dilemek istediğini ve evet vazgeçtim demek istedi ama karşısındaki de bunları anlamamıştı. Adınızı bağışlar mısınız diye sordu. Bizimkisi heyecandan eli ayağı birbirine dolaşırken bir yandan telefonunu çıkarıp E-Devlet'e girmeye çalışıyordu ve dili de çözülmeye başlamıştı. \"Eee. E. Evet, bağışlarım tabi ki. Girdim E-Devlet'e. Kime yapacağım bi' de bilmiyorum da daha önce hiç yapmadım. Bilmiyorum. Yardımcı olur musunuz?\" İlhan Bey şaşkın şaşkın izliyordu. Ne E-Devlet'i diye sordu. \"Iı. Şey. E-Nabız mıydı?\" İlhan Bey nihayet anlamıştı gülerek \"Organ mafyasına mı benziyorum oğlum, ismin ne diye sordum.\" dedi. Bizimkisi düşünmeden işsizim ben dedi. Gerçekten ismini söylemeyeli ne kadar olmuştu. Ben bile unuttum. Tam adını söyleyecekti ki İlhan Bey, \"İş ilanını tam olarak okudun mu? Bayan eleman olma şartı yazıyordu.\" diye kahkaha patlattı."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/agaca-tirmanan-inek-gemma-merino", "text": "İşte Mötilda! Dünyanın en meraklı ineği! Mötilda yeni şeyler öğrenmeye, hayal kurmaya bayılırdı. Ama kardeşleri Mötilda'nın hayalleriyle pek ilgilenmezlerdi. Her seferinde, \"İMKANSIZ! ÇOK SAÇMA! DAHA NELER!\" deyip iştahla otlarını yemeye devam ederlerdi. Mötilda bir gün ormanda dolaşmaya çıktı. Acaba ağaca tırmanmak nasıl bir şeydi? Denemeye karar verdi, ağaca tırmanmaya başladı. Tırmandı... tırmandı... Ağacın tepesine ulaştığında gözlerine inanamadı! Dalda bir ejderha oturuyordu! Üstelik kırmızı çizmeleri vardı! \"Ejderha diye bir şey yoktur.\" dedi Bella. \"Ayrıca inekler de ağaca tırmanamaz,\" dedi Berta. \"İMKANSIZ! SAÇMA! DAHA NELER!\" diye söylendi Bonita. Hayatta biz yetişkinlerin bile sık sık karşılaştığı bu durum karşısında çocuklara pes etmemeyi aşılayacak. İçlerindeki Mötildayı ortaya çıkaracak muhteşem bir kitap. 3+ yaş için ebeveyn okumalı, sonrasında da çocukların kendilerinin okuyabileceği bir kitap. İşte Mötilda! Dünyanın en meraklı ineği! Çok faydalı bir içerik, ne güzel düşünmüşsünüz. Ne iyi ediyorsunuz bu önerileri yazarak. İçimdeki çocuğu anımsıyorum. :) Ellerinize sağlık."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/agustos-bocegi", "text": "Sıcak esintileri kovaladığı sıradan bir yaz bunalımı. Evini sırtında taşıdığı bir çantası ve gitarı omuzlarını tahriş ediyordu. Kaybolmuş koca bir kalbin içerisinde yankı yapan paslı bir ses bağırıyordu, Henüz akort edilmemiş, biraz da asabiydi. Ağustos böceği ise takım elbiseyi pek sevmediğini vızıldayarak karşılık veriyordu. Şarkılardan ve kaçmanın yarattığı buruk bir içine kapanmışlıktan ibaretti. İçindeki paslı ses; esmeyi rüzgardan öğrenmesini uluyordu. Ağustos böceği orta parmağımı yalayıp estiği yönü arıyordu. Ancak güneş yeterince kanatlarının rengini değiştirdikten sonra bir nebze olsun gülümseyebilmişti. Bu değişimin ilk başıydı ve en zoru da başlamaktı, Yeni bir kara parçası ve herhangi bir hatırası olmaması için çıkmıştı yeryüzüne, bir işe yaramak ve güler yüzlü olmak ön şartlarıydı. Daha tiz bir çocuk sesi keman eşliğinde ağlıyordu. Ağustos böceği ise bu kez tepki veremiyordu. Diğeri bitmeden bir sigara daha yakıyordu, İki büyük ulusun kavgalarını seyretmek zorunda kalmış küçük bir kız çocuğu gibiydi ada. Aynı zamanda bir o kadar olgun, Havva'dan hallice. Şimdilerde savaşta akan gözyaşları beyaz, dökülen kanlar ise kırmızı şaraba dönüşmüştü. Dionysos Otel, adını çok sevdi Ağustos böceği. Meyillenmemek için meylenmeyi anımsatan mistik bir havası vardı. Otelin odasından çok enstrümanı vardı, bu da ağustos böceğinin hoşuna gidiyordu. Sahipleri denizlerden soğumuş ve buldukları bu limana demir atmış birer korsana benziyordu. Akşamdan kalan dişilerden besleniyor, rom yerine de boğma rakı içiyorlardı. Rum mahallesi diyorlardı ve evler küçüktü, odaları dardı. Eski yapıyı bozmamalarının yanında sokaktaki anason kokusu gülümseyişinin dozunu çoktan artırmıştı. Ada sıcaktı ama suları serindi, eşitleyiciydi. Kalesi eskiydi, sağlamdı ve tarihi belirsizdi. İnsanları hoşgörüyü meslek etmişti, ama biraz yabaniydi. Gün batımı romantikti, şarapsıydı ve pahalıydı. Koca koca değirmenler vardı tepelerde, ağustos böceği uzaktan seyrediyordu. Köşede ayyaş bir kebapçı karınca toparlamaya çalışıyordu. Mokali mokali be abi tiradıyla anlatıyordu geceden kalma kalpazanlıklarını. Tahta bir sandalyeye oturmuş Rum bir uğur böceği domates reçeli yapıyordu. Az ilerisinde uzaklara dalmış dostlarını gözleyen kendine saki bir keyif pezevengi vardı. Evinden Blues müzik eksik kalmıyor, boyuna da içiyordu. Sahile uzanmış bir astrolog örümcek ikizler burcundan bahsediyordu. Nevreste de Nazım'ın bahsettiği saçları saman sarısı kirpikleri mavi bir kelebek çalışıyordu. Ekşimiş suratında acı bir şarap tatmışlığı vardı, yine de çok güzeldi. Ada'nın sarı çiçeğiydi ve güneşle çoktandır arkadaş olmuştu. Cildi hasar görmemiş ve tenini korumuştu. Yanında çalışan rastafaray bir saksafoncu cırcır böceği vardı, akşamları müzik yapıp ötmeyi teklif ediyordu. Çalışıp para kazanmaktan mutlu ama tabiatından uzaklaşmaktan mutsuz olan. Otelde çalışmak için gelen ne idiği belirsiz bir ağustos böceği vardı. Sürekli geç kalkan tembel ve yapacağı işleri unutan. öğleden sonra denizde boşa kulaç atan. Bir derdi olan ama kimseyle paylaşmayan. Akşamüstü de verilen alkolleri ayırmadan midesini dolduran. Maske taksana oğlum diyene ben artık bir şeyi takmıyorum diye kahkaha atan. Yakını olan herkesten bir bir uzaklaşan. Anılı bir şarkı çalınca tütününü saran. Umursamayan, ağlamayan, hayat neşesi tam olan. Son defa gidecek olup ardına da bakmayan. 17 yıllık yer altı yaşamını kayda değmeyen bir aşkla bozan. Bu da La Fontaine'in yalanına vızırdayan."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/albert-ve-pusula", "text": "Karlarla kaplı dağların yamacında, küçük ama şirin, Ulm adında bir kasaba varmış. Bu kasabada güzeller güzeli Pauline ve onu çok seven eşi Hermann yaşarmış. Hermann ve Pauline çok mutlularmış. Pauline yetenekli bir piyanistmiş. Hermann'la birlikte şarkılar söyler, dans ederlermiş. Her şey o kadar güzel olmasına rağmen Pauline bir bebekleri olmadığı için çok üzülürmüş. Hermann Pauline'in bu durumuna bir çözüm arıyormuş. Onu mutlu etmek için elinden geleni yapıyormuş. Hermann her gece uyumadan önce Tanrı'dan bir çocuk dileyip uykuya dalıyormuş. Bir gece rüyasında Tanrı onların bir çocuğu olacağını söylemiş. Uyanır uyanmaz eşi Pauline'e gördüğü bu rüyayı anlatmış. Pauline sevinçten havalara uçmuş. Pauline ve Herman bu haberi kutlamışlar. Karakış Ulm'da kendini göstermeye başlamış. Gökyüzünden karlar aralıksız yağıyormuş. Dağlar bembeyaz olmuş. Nehirler buz tutmuş. Soğuk Ulm kasabasını esir almasına rağmen Pauline ve Hermann hiç üşümüyormuş. Onlar doğacak çocuklarını düşündükçe, mutlulukla dans ediyorlarmış. Doğacak çocuklarının heyecanı ile bu dondurucu günlerin nasıl geçtiğini hiç anlamıyorlarmış. Karlar erimeye başlamış. Bembeyaz dağları siyaha bürüyen bir gece yarısı Pauline beyaz tenli, kömür gözlü, yakışıklı mı yakışıklı bir oğlan çocuğu dünyaya getirmiş. Adını Albert koymuşlar. Herman ve Pauline çok sevinçlilerdi. Uzun zamandır bekledikleri çocukları Dünya'ya gelmişti. Albert eve neşe getirmişti. Büyükannesi, büyükbabası ve amcası Jacob onu sık sık ziyarete geliyor, ailecek güzel vakitler geçiriyorlardı. Albert ve ailesi, henüz Albert bir kaç aylıkken ailecek Münih'e taşındılar. Babası ve Jacob amcası Münih'te bir elektrik şirketi kurmuşlardı. Bir zaman sonra minik bir kız kardeşi de ailelerine katılmıştı. Maja adını verdikleri güzeller güzeli kardeşini izlemeyi Albert çok seviyordu. Albert onunla oynamak için beklemesi gerektiğini düşündü. Çünkü Maja ufacık bir bebekti. Albert sürekli hayaller kuruyor, kurduğu hayallerin içinde yaşamaktan çok mutlu oluyordu. Düşünce diyarım dediği hayaller dünyasında oyunlar oynuyor, hayali arkadaşlarıyla değişik maceralara atılıyordu. Albert diğer çocuklardan çok farklıydı. Bütün çocuklar bir araya gelip şarkılar söyleyip oyunlar oynuyorlardı. Albert ise hayalleriyle o kadar mutluydu ki ne konuşuyor ne de odasından çıkıyordu. Ailesi onun için endişeleniyordu. Bu durumu Albert'in bir süre doktora gitmesine neden olacak kadar ciddileşmişti. Fakat Albert etrafındakilere anlam veremiyordu. Oysa o düşünce diyarında gökyüzünde uçuyor, yıldızlarla konuşuyor, gökkuşağından aşağı kayıyordu. Her gece gökyüzünde gördüğü en parlak yıldıza saatlerce bakıp, hayranlıkla izliyordu. Bir gün Hermann, Albert'in bu yıldıza olan ilgisini fark etti. Albert konuşamaması Herman'ın anlatacaklarına engel değildi. Ve Hermann şöyle dedi: \"Gökyüzü; içinde yaşadığımız evrene daha iyi bakabilmemiz için tasarlanmış pencere gibidir. Şu an gökyüzünde görebildiğimiz en parlak yıldız, kutup Yıldızı'dır. Nerede olursan ol o hep kuzeydedir. Gece yollarını kaybeden insanlara ışık tutar, onlara yol gösterir. Albert babasına parlayan kömür karası gözleriyle baktı ve gülümsedi. Ardından Kutup Yıldızı'nı izlemeye daldı. Babasının anlattıklarını anlamaya çalıştı. O gece düşünce diyarında Kutup Yıldızı'nın yanına uçtu. Onu alıp dolaşmak gezmek istiyordu. Fakat Kutup Yıldızı Albert'e bulunduğu yerden ayrılamayacağını söyledi. Albert anlayamıyordu. Neden hep orada durmalıydı? Niye hep kuzeyde olmak zorundaydı? Yeni arkadaşı kafese kapatılmış bir kuş gibiydi. Özgürce hareket edememesi, hep aynı yerde duruyor olması, ona hiç mantıklı gelmiyordu. Günler geçiyor, Albert hiç konuşmuyordu. Öylece gökyüzünü izliyordu. Hermann oğluna bakıyor ve onun için bir şey yapamıyor olmaktan çok mutsuzdu. Birgün Hermann, Albert'i neşelendirmek için ona bir pusula armağan etti. Albert babasının hediyesini görünce şaşkın bir ifadeyle pusulayı inceledi. Onun ne olduğunu bilmiyordu. Hermann, Albert'e pusulanın aynı kutup yıldızı gibi kuzeyi göstermeye yarayan bir alet olduğunu anlattı. O an Albert'in dünyasında pusula her şeyin merkezi olmuştu. Artık arkadaşı Kutup'u alıp gezebilir, onunla değişik maceralara atılabilirdi. Kuzeyi gösteren pusula vardı nasıl olsa. Artık Kutup Yıldızı kuzeyi göstermek için orada durmak zorunda değildi. Albert gece olmasını bekledi. Kutup Yıldızı sadece gece olunca görünüyordu. Gündüzleri birçok kez düşünce diyarında Kutup Yıldızı'nı aramış fakat bulamamıştı. Nihayet gece olmuştu ve arkadaşı uzaktan Albert'e göz kırpıyordu. Albert düşünce diyarında Kutup Yıldızı'nın yanına uçtu ve heyecanla: \"Hey Kutup! Sana çok güzel bir haberim var!\" dedi ve devam etti; \"Bak sana ne getirdim. Bunun adı pusula. O da senin gibi sürekli kuzeyi gösteriyor. Artık gökyüzünde asılı kalmak zorunda değilsin. Benimle oynayabilirsin. Çok güzel planlarım var. Pusulayı olduğun yere bırakırız. Bizde özgürce koşar oynarız.\" Kutup Yıldızı Albert'e gülümsedi ve ona şöyle dedi: \"Albert, pusulayı buraya koyamayız. Ayrıca burası benim evim. Ben burada olmaktan gayet mutluyum. Etrafımızdaki yıldızlar benim ailem! Gezegenler, göktaşları ve nebulalar arkadaşlarım. Oyun oynamak arkadaşlık kurmak için bu kadar uzağa gitmene gerek yok. Bunların en güzelini kendi evinde bulabilirsin. Senin evin, ailen, çevren hepsi seninle olmak için can atıyor. Sen sadece görmek iste!\" Albert o anda senelerdir ailesiyle, çevresiyle konuşamıyor olmasını, hayallerinin peşinde koşarken aslında en önemli parçasından uzaklaştığını fark etmişti. Albert Kutup yıldızına çok teşekkür etti. Kutup yıldızı da ona istediği zaman gökyüzüne gelebileceğini diğer yıldızlarla ve gezegenlerle tanışabileceğini burada hoş vakit geçirebileceklerini söyledi. Düşünce diyarında kapımız sana her zaman açık dedi ve vedalaştılar. Albert eve dönerken elindeki pusulaya baktı. Pusulanın tebessüm eden yüzünü fark etti ve Pusula Albert'e: \"Artık sen de diğer çocuklar gibi olabilirsin.\" dedi. Albert, pusulanın konuşmasına çok şaşırmıştı. \"Neden benimle daha önce hiç konuşmadın?\" diye sordu. Pusula da ona: \"Kutup ve ben insanlara yönlerini bulması için yol gösteririz. Fakat insanların kendi doğrularını bulmak için çıktıkları yolda hiç bir işe yaramayız. Çünkü bu yol ancak kendilerinin çözebileceği bir bulmacadır.\" dedi. Albert her şeyi anlamıştı. Albert'in için bir heyecan sarmıştı. Diğer çocuklarla iletişim kurmak için sabırsızlanıyordu. Özellikle annesi babası ve kardeşi Maja'yla konuşabileceği ne çok şey birikti diye düşündü. Albert hemen odasından koşa koşa salona indi. \"Anne\" diye seslendi. Pauline duyduğu sese inanamadı. Kısa bir süre sonra karşısında ona doğru koşan oğlu, Albert'i görünce mutluluktan neredeyse ağlayacaktı. Albert annesine sımsıkı sarıldı; \"Anneciğim konuşacak çok şeyimiz var. Sana anlatacağım çok şey var. Maja ve babam neredeler? Onlara da anlatmak istiyorum.\" Pauline: \"Kardeşinle baban parka gitmişlerdi. Birazdan gelirler. Ne dersin onlara bir sürpriz yapalım mı?\" dedi. \"Sürpriz mi?\" diye heyecanla cevapladı Albert. Albert ve annesi Pauline çok güzel bir yemek hazırladılar. Hermann ve Maja geldiğinde; Albert'i karşılarında gördüklerinde çok sevinmişlerdi. Albert ve ailesi durmadan konuşuyor, gülüyor, eğleniyorlardı. Pauline piyanosunun başına geçti ve şarkı söylemeye başladı. Ailecek dans edip kutlama yaptılar. Albert gece uyumak için odasına geçtiğinde pusulayı aldı ve olanları anlattı. Pusula da Albert'e: \"Sen kendi yolunu bulduğuna göre, yeni maceralarımız için sana yol gösterici olabilirim. Beraber düşler diyarına uçar, değişik yerler keşfedebilir, özgürce dolaşabiliriz.\" dedi. Albert düşünce diyarında yapacakları maceraları düşünürken bir yandan yatağında uzanmış gökyüzünü seyrediyordu. Kutup yıldızı neden kuzeyde? Neden pusula kuzeyi gösteriyor? Bu kuzey neden bu kadar önemli? Düşünce diyarında neler yapabiliriz? Tüm bu soruları düşünürken Albert uyuyakaldı. Albert'in avucunda duran pusula da, Albert ile birlikte uykuya daldı."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/alesia-i-bolum", "text": "Balkan Savaş'ından sonra nihayet memleketi Bursa'ya dönmüştü. Köyü İnesi'ye gelince buradaki kaldırımların kıvrımlarını, ağaçların rüzgarla yaptığı müziği, toprağın kokusunu yeniden içine nüfuz etti. Henüz Harbiye'den yeni mezun olmuştu ki, savaş görmüştü. Bu savaş onun için adeta bir yıkım olmuştu. O ve arkadaşları, yıllarca birlikte yaşadığı insanları, komşularını boğazlamak, onlar tarafından boğazlanmak zorunda kalmışlardı. Köyüne içinde bir huzursuzluk ve geceleri rahat bir uyku çekmesine engel olan kabuslarla döndü. Evine doğru giderken ilk olarak dostu, herkesin sevdiği ve güvendiği papaz Georgi Stefanov'u gördü. Georgi'nin boyu uzundu, parmakları kalın, yüzü yuvarlak ve gözleri yeşil, insana güven veren bir siması, bir gülüşü vardı. Papazlığa başlamadan önce mahrukatçılıkla uğraşıyordu, insanlar onu burada sevmeye başlamıştı. Zaten zor şartlar altındaki insanlara bedava odun verir, yaşlı ve yetimleri gözetir ve çok yüksek fiyatlara satış yapmaz, neredeyse hiç kar etmezdi. Kendi anlattığına göre önceden dindar bir insan da değildi, ta ki İrena'yı bir gün çok feci pataklayıp akşam rüyasında Havari Tomas'ı görene kadar, Tomas ona ''ben Rabbimden şüphe ettim, sen ise yarattığı cehennemden mi şüphe ediyorsun ki, zavallı karın, yetim İrena'ya bu kadar kötü davranıyorsun.'' demiş. O gün bugündür karıncayı incittiği görülmemiştir. Tanrının suretinde yaratılan insanlar, nasıl bu kadar nefret üretebiliyor anlayamıyorum. Niye ve neden canavarlaşabiliyor insan? Neden dünyanın güzelliklerini görmek için yaratılmış gözleri kararıyor. Ve neden ''yüreklerini sevindiren şarap'' dururken kana susuyor ağızları. Bilmiyorum, Georgi. Ben bir askerim. Bana soracak olursan insanın doğası vahşidir. Ve güçlü olan taraf daha da vahşidir. Şöyle düşünürüm daha güçlü olan bir insan aslandır, güçsüz olan ise yaralı bir ceylan. Bu ikisini tabiata bırakırsan aslan, yaralı ceylan ile beslenir ve buna ihtiyacı olmasa bile onu öldürür ve acıkmayı bekler. İnsan da böyledir, dünya onun tabiatıdır. Ahmet, evlerin; defne ağaçları, tükürük otu ve çan çiçekleri ile süslenmiş bahçesine tahta kapıdan girdi. İlk girdiğinde taş fırında pişen ekmeğin sıcak buğusu çarptı yüzüne, bu Anadolu genci için yuva demekti. İki katlı tahtadan bir evleri vardı. Alt katta kiler, ahir ve seyisin odası; tatlı bir gıcırtı eşliğinde çıkılan üst katta ise minderlerle donanmış salon, tahta parmaklı balkon, küçük bakır taslarla dolu bir mutfak ve iki yatak odası bulunuyordu. Babası Sinan Bey, Nilüferin eşrafları arasında sayılırdı, burada doğmuş ve burada büyümüştü. Eğitimi için yalnızca sıbyan mektebine gitmişti. Artık; elli beş yaşında, saçı sakalı beyaz, uzun boylu, kilolu, kalın kaşlı, kahverengi gözlü, sert bakışlı biriydi. Eski bir subaydı; ama eğitim görmemiş ordu içinde yetişmiş ''alaylı'' bir subay 93 Harbi sırasında er iken yirmi bir yaşında subay yapılmıştı. Şu sıralarda hükümet marifetiyle görevden el ayak çektirilmiş ve yalnızca kahvehanede nargilesini içmekte ve zeytin tarlarının işleri ile zaman öldürmekteydi. Sinan Bey sinirli ve mesleğinin de verdiği tutum ile dediğim dedik bir insandı. Hatta gaddar bile sayılabilirdi. Sinan Bey hakkında köyde iyi hikayeler anlatılmazdı. O yokken sürekli kahvehanelerde işçilere çok sert davranmasından, kaba saba konuşmasından, kocamış atını koşuma vurup kamçılayarak neredeyse öldürmesinden, en çok da oğlu Ahmet'e çektirdiklerinden konuşulurdu. Ahmet, mektebe gitmek istediğinde buna şiddetle karşı çıktı ve ona, '' Ben mektebe gitmedim! Orada Frenk eğitimi de almadım! Sende gitmeyecek ve gerekirse sadece bahçeler ile ilgileneceksin!'' dedi. Ahmet anasının da desteğiyle evden kaçtı. Üç yıl süren bir eğitim ve zorlu bir savaştan sonra eve ilk dönüşü olacaktı. Babasını iyi tanıdığı için üzerinde yaramazlık yapan bir çocuğun mahcupluğunu ve tedirginliğini hissediyordu; ama diğer yandan anasını çok özlemişti. Anası ona hep ''kuzum'' diye seslenirdi. Annesi: Sabiha Hanım kare yüzlü, tıknaz, siyah gözlü, pembe yanaklı, ismi gibi hoş bir kadındı. Evlenmeden önce ailecek çok zor durumda kaldıkları ve neredeyse ırgatlığa başlayacakken, Sinan Bey ona talip olduğu için ona karşı hep mahcup ve borçlu hissederdi kendini. Aslında, babası Asım Bey hayatta olsa bu evlilik gerçekleşmezdi. Asım Bey tüccardı, genellikle tütün ticareti yapardı. Tütün ticareti için Bitlis'e uğradığı sırada Ermeni Arabo tarafından öldürüldü. Babasın ölümünden sonra, Sabiha Hanım ve annesi ticaretten anlamıyordu, zaten çok az bağ bahçe vardı; bir de üstüne üstlük alacaklılar da kapıya dayanınca durumları iyiden iyiye kötüye gitti. Bu esnada 93 Harbinden dönen Sinan Bey ile on sekiz yaşında evlendi. Kocasının yanında elleri bağlı durur, hiddetlenir diye korkar, kocası ona sert bakışlarını yönelttiğinde zaten pembe olan yanakları neredeyse kırmızıya dönerdi. Sinan Bey'in daha iyi kısmetlerle evlenebilecekken Sabiha Hanım'a talip olması, Sinan Bey'in ''kurtarıcı'' rolüne ve bunun getireceğini düşündüğü üstünlüğe talip olduğu şeklinde konuşuluyordu. Anası, Sinan Bey'e karşı hiç onun kızacağı bir davranışta bulunmadı. Yalnızca Ahmet'in İstanbul'a kaçmasına yardim etmişti ondan da Sinan Bey'in haberi olmadı. Bazı insanlar sadece gücü sever hatta gücü seven insanlar için karıncanın üstünde kurduğu hakimiyet tatmin edici olabilir, köylünün gözünde Sinan Bey böyle görülürdü. Ahmet, avlu kapısından bahçeye girdiğinde taş fırının başında annesini gördü. Valizini kenara bıraktı, yavaş adımlar ile anasına yaklaşıyordu ki, anası kuzusunu hisseti. Annesi hızlıca ona döndü ve elindeki demiri yere fırlattı. Yüreği öyle sevinçle doldu ki, sanki çocukluğuna döndü bir an, oğlunun üzerindeki koyu mavi kolağası üniformasına gururla baktı. Sonra bir elinde fesiyle, kendisini izleyen oğluna doğru koştu ve sarıldı. Ahmet, kuzum. Geleceğini haber verseydin. Mektup yazsaydın. Sevdiğin yemekleri yapardım. Ana oğul beraber tahta merdivenlerden üst kata çıktılar. Ahmet fesini yanına koyup, üniformasının kemerini çözdü, tahta parmaklı balkonun en uçundaki mindere oturdu, hava sıcaktı. Annesi ona çay yapmıştı, tepsiyle beraber minderin yanındaki masaya getirdi ve içtiler. Çay içtikten sonra annesi mutfağa gitti. Ahmet, yol yorgunuydu, uyumak istemiyordu; ama gözleri yavaş yavaş kapanmaya başladı ve kapandı. Ahmet, kendini Vizani kırlarında buldu. Gözünün görebildiği her yer uçsuz bucaksız dağlar ile çevriliydi. Önünde küçük bir kız vardı, daha altı yedi yaşlarında, elinde boyu kadar sopasıyla koyunları güdüyordu, sürüsünde tatlı kuzular da vardı; iki tane köpek ve yavruları, dağların arasında gördüğü çimenler, yandaki dere ve gür yapraklı ağaçlar burasının çok güzel bir manzarası vardı. Mektepte gördüğü manzara resimlerine benziyor, en çok da Hoca Ali Rıza'nın tablolarını anımsatıyordu ona... Küçük kız geliyor yanına, yanakları tombul gülümsüyor ona, tatlı bir şive ile konuşuyor, ona ikramlarda bulunuyor. Sonra tahta ile yükseltilmiş evlerden birinden bir ses yükseliyor. '' Alesia, kızım bu kadar gütmen yeter hayvanları eve getir.'' Daha sonra birden önce kulübe kayboluyor sonra el sallayarak kızını çağıran annesi, sırtı dönük eve doğru ceylan gibi seken tatlı kız kayboluyor, dağların arasına bakıyor yavaş yavaş çimenler kurak topraklara dönüyor, beyaz bulutlu gökyüzü kızıllaşıyor, kuşların ve ırmağın sesi kesiliyor. Her yer çok sessiz ve ıssız oluyor, öylece tek başına duruyor hiçlikte. Birden gök yarılır gibi ses geliyor ve yüzlerce top aynı anda patlamaya başlıyor. ''Ahmet eğil!'' diyerek biri kolunu tutuyor istihkamın içinde. Küçük kızı diyorum, burada çobanlık yapıyordu. Burada kız falan yok savaştayız Ahmet! Kendine gel! Yunan ile savaştayız kız da yok. Kız da Yunan'dı. Adı Alesia idi. Uyan, oğlum! - dedi ve onu dürttü. Ahmet, terler içinde ve ürpererek kalktı. Etrafına bakınıyordu siyah gözlerinin içi, uzun zamandır iyi bir uyku çekmeyen insanların ki gibi kanlıydı. Oğlum kabus neyim mi gördün? Terleyip sayıklıyordun. Yok bir şey anacığım. Güneşte uyumak çarpmış olacak. O, Vizani müdafaasını hatırlıyordu. Anımsayınca bile içine bir ürperme geldi. İaşe yoktu askerler aç biilaç soğukta titriyordu, şapka ve miğferlerde biriken karlar, çenenin altında sakallarında oluşan buzlar ve en kötüsü her yerden gök gurultusu gibi ses çıkartan, patlayan toplar ve dağılan mevziler. ''Neyse'' dedi. Hayatının bu dönemimi ne kimseyle konuşmak istiyordu ne de anımsamak. Niye gelmiş kaçtığı yere ha! Sen ne yaptın, yüz mü verdin yoksa! Unutma hanım seni de dinlemiyor bu oğlan. Sen ona evlen, bir yuvan olsun Allah'a şükür halimiz vaktimiz yerinde dedin. O, seni de dinlemedi! Bey gençtir yapma. Savaş var, haller karışık demiş, gelmiş. Zaten duracağı üç dört gün sen de mazur gör. Bir evi olduğu yeni mi aklına gelmiş. Öyle ya ''Abanın kadri yağmurda bilinir.'' -dedi. Ve ekledi, '' gözüme gözükmesin!'' Sonra da elinde tuttuğu İkdam gazetesinin sayfalarını karıştırmaya koyuldu Sinan Bey. Ahmet kararsız bir şekilde düşünüyordu. Acaba gitmeli miyim? Ruhum ve üzerimdeki üniforma bu hakaretleri kaldırmaz; ama annem var, babamla az da olsa iyi olma ihtimalim var, Henüz tüm dostlarımı da göremedim. O, babası ne kadar sinirli olsa da onu seviyordu, şimdi kalbinden uza olsa da önceden bu köyde bir kızı da seviyordu. O kızla şöyle tanışmıştı: Rum arkadaşı Alekos ile ava gitmişti. O gün iki arkadaşın canları tavşan eti çekmişti. Alekos iyi nişancıydı, bu sayede hızlıca avlandılar, bir güzel kestiler eti, ateşi yaktılar ve oturup geniş çimenlerde afiyetle yediler. Alekos, Ahmet'e ''avı ben yakaladım, bıçağımı sen temizle'' diye takıldı. Ahmet hemen yandaki pınara gitti. Tam işini bitirdi geri dönüyordu ki Kar tanesi, Boncuk, Alakoyun diye seslenen tiz bir kız sesi duydu. Ses çok neşeliydi, sanki köydeki bir kır düğününde tüm çocuklar oynuyor gibi neşeliydi. Daha önce hissetmediği bir şey oluyordu, sanki bir kuvvet istemsizce onu sese doğru çekiyordu, daha sonra başını kaldırdı Ahmet. Türbanını çıkartmış, kuzular ile oynuyordu kız ve gülüşündeki neşe sesindekinden daha fazlaydı. Ahmet belki de ailesinde kimse gülmediği için belki de gülmek, tebessüm etmek Ahmet'e çok masum geldiği için her gün aynı pınarın başına gitmeye başladı. Sadece o kızın gülümsemesini dinlemek için. Bu işi gizlilikle yürüttüğünü sanıyordu fakat arada uyuya kalıyordu. O uyurken birkaç defa onu gören kız anlamıştı, zaten onun da yaşı gelmişti ve yöre insanları hep erken evlenirdi, köylüye göre kadının başka görevi yoktu ki zaten çocukluktan beri evlenmek üzerine kurulmuş bir saattiler sanki, Ahmet'te yakışıklı çocuktu. Çoban kız, Ahmet'e bir oyun oynadı, tarlasındaki mısırın koçanını aldı ve koçana yağ sürdü, sonra koçanı kömürle siyaha boyadı. Ahmet uyurken onun üstüne bıraktı ve onu da bir çalı ile dürterek uyandırdı. Ahmet çığlık atıp, koçan ile boğuşurken o kahkaha atıyordu. Ahmet bunun yılan değil de bir koçan olduğunu anladığında beraber gülmeye başladılar. Beraber gülmek, birbirlerini uzun zamandır tanıyorlarmış gibi yakınlaştırdı onları. Artık her gün hayvanları otlatmasına yardım ediyordu ta ki askeri mektebe gidene kadar, gitmeden önceki gün söz vermişlerdi birbirlerine, mektep bitince evleneceklerdi. Mektebin ilk yılı mektuplaştılar birkaç ay. Daha sonra mektup gelmez oldu. Ahmet köye dönmek istedi; ama geri gidemezdi, çünkü bir işin uçundan tutmadan geri dönerse, bir daha mektebe dönememekten korkuyordu. Ahmet, odası üst katta olmasına rağmen, babasını sinirlendirmemek için aşağı kata Seyis Mehmet'in yanına gitti. Mehmet otuz iki yaşında henüz saçı sakalı yeni kırlaşmaya başlamış, kasketini ters giyen, sürekli hayvanlar ile uğraşmaktan kolları, vücudu ve merhameti güçlenmiş birisiydi. Seyis odasının tahtadan basık bir tavanı vardı. Bu yüzden zemin, kapıdan daha aşağıda kalıyordu. Ahmet, kapıdan içeri ayağını atar atmaz neredeyse düşecekti. Düşecek üzere olması ona zemin ile kapının arasında yarım metreden fazla mesafe olduğunu anımsattı. Buraya çok uğramazdı; fakat her girişinde düşecek gibi olurdu. Odanın içerisinde; yalnızca küçük, maviye boyanmış bir köy penceresi bulunuyordu ve az da olsa oda oradan biraz ışık alıyordu. Ayrıyeten odada bir tane tahtadan yatak, bir tane tahtadan masa ve masanın üzerindeyse mumlar vardı. Ağam lüzum görmedi. İhtiyacım da yok beyim, hava kararana kadar çalışıyorum... Sonra da odama geçince yorgunluktan hemen uyuyorum. Beyim siz yatağa geçin, ben yere bir minder atar, orada kıvrılır ve uyurum. O nasıl söz beyim, Allah rahatlık versin."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/alesia-ii-bolum", "text": "Fikri Bey'de böyle görmüştü, bir evin tek oğluydu. Babasının yaşlığı zamanında dünyaya gelmişti. Çocuk yaşta iken babasının mallarının yağma edilişine arazi ve tarlarının güç sahipleri tarafından ''peşkeş çekilmesine'' tanık olmuştu; ama elden ne gelirdi ki? Her şeyin ölümün, ulusların yükselişi ve düşüşünün, mevsimlerin ve hasattın zamanı vardı da insanın neden olmayacaktı? O bekliyordu. Oğlu Mustafa ile Ekrem olgunluğa erişince başta en güçsüz gördüğü kişilerden babasının topraklarının hesabını sormaya başladı. Bir süre sonra mücadele etmekten sıkılmıştı, insan ne garip değil mi kazandığı mücadeleden bile sıkılabiliyordu. Düzeni olsun istiyordu ve tabii oğullarının da düzeni olsun istiyordu. Bu yüzden hedefini zamanında babasına çok çektirmiş olan Arnavut göçmeni kahvehaneci Ardi'ye çevirdi. Çünkü burası benim babamın ve sen benim hakkımı gasp ettin! Aslında öyle olduğunu kendisi de çok iyi biliyordu. Arnavutluk'tan ailesi ile buraya göçtüklerinde babası ve iki ağabeyi henüz sağaydı. Buraya bir toprak sahibinin yanında çalışmaya eğer şanlıysalar da ileride bir yere sahip olma hayali ile gelmişlerdi. Kimse yurdunu sebepsiz yere terk etmek istemez. Onlar terk etmeye mecbur kalmışlar, İşkodra'da ticaretle uğraşırlarken, Arnavutların direnişinde silah ticareti yaptıkları için dükkanları yıkılmış yakılmış ve artık orada barınamaz hale gelmişlerdi. İnesi'ye geldiklerindeyse buradaki fırsatı değerlendirip arsaların üzerine çökmüşlerdi. Ne var ki artık ne ağabeyleri ne de babası kalmıştı. Ardi'nin kendisinin de bir oğlu yoktu sadece kızı Hanife ve o vardı. Öyle. Sen bu durumu düzeltmezsen ben düzeltmeyi bilirim. Fikri, filleri ilk önce henüz yavruyken alıkoyarlar. Daha sonra ağaç veya herhangi bir şeye onları ayağından bağlarlar. Aslında, koparır; ama yavru olduğu için ayağından bağlandığı ilk dönemde buna gücü yetmez. Büyüyünce koparabilir mi ne dersin? Eğer doğru tahmin edersen sana tütünlerimi veririm.- diye takıldı. Hayır, Fikri. Koparamaz; çünkü yavruluğu sırasındaki sayısız teşebbüsü onun başarabileceğine olan inancını yitirmesine neden oldu. Artık küçücük bir ayak hareketiyle yapabileceğini yapmıyor, yapamıyor. Çünkü onu bağlamanın amacı ne köpeği bağlamadaki ne sığırı bağlamadaki amaç ile aynıdır. Bu hayvanları zapt etmek için bağlarsın, bir şekilde kendini iplerinden kurtarabilirse kaçabilirler ya da sana veya başkasına saldırabilirler, desteklerinden kurtulmaları yeterlidir ama filin ayağındaki ipin dayanağını çözsen bile onun için sadece ayağında ipin olması önemlidir. Ayağında ip olduğu sürece öylece durur hareket etmez. İnsanın hatta toplumların korkuları da tıpkı filin ayağındaki ip gibidir. Korkuları, onların gelişmesini engeller, onların hareket etmesini engeller ve en önemlisi nedir biliyor musun onların hareket etmeyi düşünmesini engeller. Fikri, bu konuşmayı hatırlayınca hem kavgasız, gürültüsüz bu işi çözmenin hem de bu işi çözmekle düşmanlıların ya da olası rakiplerinin inancını kırmanın bir yolunu düşünmeye başladı. Bir insanı nasıl alt edebilirdin? Onun direncini ne kırardı? Hele de böyle korkusuz bir insanın... Ardi'nin bir kızı vardı adı Hanife, tek çocuktu, köydeki diğer kızlarının aksine babası ona değer verirdi. Fikri Bey planını Hanife konusunda yoğunlaştırmaya karar verdi. Onun hayatındaki tek değerli şeyi elinden alacaktı. Hanife'yi öldürmeyi tasarlıyordu; ama bunu yaparsa Ardi'yi alt etmekle beraber onu çıldırttır ve kendi ile oğullarının başına büyük bir iş açabilirdi. Ben bekarım. Eğer Hanife'yi kaçırırsam kızın isteyip istemediği önemli olmaz ve bana kızını vermek zorunda kalır. Bana mı? Bir şey yapacağı en son kişi ben olacağım. Baba, senin kızın yok belki o yüzden anlamıyorsun; ama ben onun kızını kaçırdıktan sonra beni damadı olarak görmeye mecbur kalacak ve kızını önemsiyor ise isteklerimize uyacak! Sonra dağıldılar. İhsan bu işi nasıl yapacağını düşünmeye başladı. Dışarı çıkınca kimse görmeden halletmek gerek bu işi, fark edilmeden uzaklaşmak, birkaç gün ortadan kaybolmak; ama nasıl diye söylenirken aslında düşünmeye bile gerek olmadığını anladı. ''Kim bana, bize bir şey yapıp diyebilecek. Akrabası bile olmayan bir kız için '' diye karar kıldı. Bir arkadaşını erketeye yatırdı ve beklemeye başladı. Elbette su almaya veya çamaşır yıkamaya dereye gidecekti. Bekledi... Bekledi... Bekledi... Bir süre sonra sarı saçlı Hanife elindeki ibriklerle sokağa çıktı. Hanife üzerinde yoğunlaşan planları aslında onda gözü olduğu için bu noktaya getirmişti. Düşmanlarının kızını isteyecek veya istetebilecek hali yoktu. Hanife, çeşme başında ibriklerine su doldururken, getirdiği bez parçasıyla ağzını kapadı. Ve onu ata attığı gibi Ayvaini mağarasına doğru kaçırdı. Doğru konuş be adam! Kim kaçırır benim kızımı! Buna kim cesaret edebilir! Ya kızımı bana getireceksiniz ya da öleceksiniz! Ağır ol ne malum kızının isteyerek kaçmadığı. Dün gelip beni tehdit ediyorsunuz ne hikmetse kızım kendi isteği ile bugün kaçıyor bundan ala kanıt mı olur! Benim hiçbir şeyden haberim yok! Defol git evimden! - diye bağırdı Fikri Bey. Babaaa.... Ben.... Ben.... İsteyerek yapmadım! Ne olduğunu anlamadım! Kendimi kaybettim! Ben.... Ben... Yalnızca seni korumak istemiştim.- diyerek ağlamaya başladı. Fikri Bey oğluna sarılarak ''biliyorum, bu işi ben çözeceğim'' dedi. Hafif bir rüzgarın ağaç yapraklarını salladığı, küçük kızların kaldırımda oynadığı, pazar yerinde insanların biraz daha kazanmak için gırtlak patlattığı normal bir günde yine bir masum işlemediği bir günahın, ağır işçiliğini yapacaktı. İhsan içinse Hanife'yi kaçırdığı gün hiç iyi geçmemişti. Ardi'nin kızı Hanife sandığı gibi uysal çıkmamıştı. Onunla uğraşmak ve boğuşmak zorunda kalmıştı. Bu boğuşmanın anısıysa yüzündeki tırnak iziydi. İhsan, mağarada bir gece geçirdikten sonra babasının yolladığı haberciyle Ardi'nin öldüğünü öğrendi; ancak hemen yola çıkmaktan çekinerek gözüne uyku girmeden bir geceyi daha mağarada geçirdi. Sabah uyandığında artık gitme vaktiydi. Planının kötü gitmesinden duyduğu hayal kırıklığı, mağarada geçen günlerin yorgunluğu, elbiselerinin eskimiş olmasıyla daha da perişan görünen İhsan, eve vardı. İhsan! Senin yüzünden düştüğümüz şu hale bak. Abini görüyor musun? -elleriyle Ekrem'in kan çekilmiş, beyazlamış yüzünü göstererek- Hani Ardi bir şey yapamazdı, öyle demiştin. Safdillik mi! Bu fikri ortaya atan sensin, buradan uzaklaşan ve giden sensin, -yumruğuyla Hanife'nin olduğu odayı göstererek- bu işten karlı çıkan sensin, sonucun olumsuz olmasından sorumlu olan biziz öyle mi? Hayır efendim, yok öyle mükafatı almak. O zavallı kıza bir miktar para vereceğiz, o memleketine gidecek belki bir akrabası falan vardır, belki de kederine iyi gelecek dostları vardır. Ne oldu bir anda yufka yürekli mi oldunuz! Yoksa derdiniz benden intikam mı almak? Sizi iyi tanıdığım için intikam almaya çalıştığınızı düşünüyorum! Eğer böyle bir şeyi bir daha teklif dahi ederseniz beklendiği gibi sonuçlanmayan planlarımı sizin için yaparım! Bu tehdit sonrasında bağrışmalar öfkeden seçilmeyen cümleler duyuldu. Babaları kardeşlerin arasındaki bu tartışma daha fazla uzamasın diye aralarına girdi, 'Kim kardeşine bir sikke vurursa, herhangi bir kötülük ederse, arkasından konuşursa karşısında beni bulur! Kardeşinizin eşi kalacak, kahvehaneyi ben işleteceğim, siz de işlerinize bakacaksınız!''. Mahkeme dağıldı. Herkes babasının sözlerine harfiyen uyuyordu. Ekrem kalaycılık, Mustafa kalfalık, İhsan ise aylaklık yapmaya ve baba parası yemeye devam ediyordu. Arlarında en mutsuzu Ekrem'di. Sanki Ekrem'in her sabah işe gittiği yol uzamış gibiydi ya da jandarma gelecek veya biri arkamdan katil diye bağıracak diye arkasına bakarak yürüdüğü için ona böyle geliyordu. Biri ona katil dese veya jandarmalar adres sormak için dahi yanına gelse, ''Ben yaptım! Onu ben öldürdüm'' diyecek gibiydi. İşinde de eskiden olduğu gibi değildi. Çok dalıyordu, kazanı çekiçle döverken sanki kazandan ''Katil! Katil!'' sesleri yükseliyordu. Onun vicdani rahatlatan herhangi bir düşüncesi yoktu; ancak onu daha fazla yaralayan bir sürü şey vardı. Sürekli kendi kendine ''şu zavallı kız Hanife diyordu babasının katilleriyle yaşamak zorunda kaldı.''. Ekrem'e göre İhsan eskisinden daha da aptaldı; çünkü eşinin ona hürmet etmemesi ve kötü davranmasını kaldıramıyor, onu dövüyor ve sürekli içki içmeye gidiyordu. İhsan, sarhoş olup arkadaşlarıyla kaldırımlarda sarmaş dolaş gezer, onlara paralarını yedirir, eve varınca Hanife uyuyorsa bile onu önce uyandırıp, sonra döverdi. Sanki onu sevmemesinin onu saymamasının intikamını alıyordu. Hanife güçlü bir kadındı. Hiç numara yapmıyordu ne dayaktan ne de kavgadan korkuyordu. İçindeki nefreti ona her fırsatta göstermekten kendini geri almıyordu. Ekrem'e göre İhsan sevgiyi ''inat'' gibi gören insanlardandı: Bu insanlar kendini kafasında kurduğu ilişkiye inandırır, sonra bunu illa gerçekleşmesi gereken kader gibi görür. Bu yüzden ne şartlar ne de diğer kişinin düşüncelerini umursarlar, onlar için yalnızca kendileri vardır. Aslında, kendilerini o kadar çok seviyorlardır ki, sadece kendi hayal ettikleri gibi yaşarlarsa daha mutlu olacaklarına inandıkları için südrüyorlardır bu ''inadı.''. İşte tam olarak bu insanlar için kendilerinin sevilip sevilmemesi önemli değildir. Onlar için kendi istediği gibi sevilip sevilmedekileri önemlidir. İhsan kendisinin ne istediğini bilmiyordu; ama kendi istediği gibi sevilmediğini gayet iyi biliyordu. İhsan ile Hanife için bahçesinde defne ağaçları, tükürük otu ve çan çiçekleri olan evlerinde oğulları Sinan doğunca da bu mutsuzluk sona ermedi. Hanife Hanım, Sinan daha iki yaşındayken hayatını kaybetti, aynı zamanda İhsan'da evle ilgili tüm umudunu kaybetti. Artık daha fazla dışarlarda geziyor, eve pek uğramıyordu. Sinan'a dedesi Fikri bakıyordu. Fikri'yse Sinan on beş yaşındayken hayatını kaybetti. Fikri Bey'in ölümü ailedeki tüm dengeleri değiştirdi. Fikri Bey birbirlerine kardeşlikten daha çok düşmanlık besleyen oğulları arasında herhangi bir sürtüşme olmasının önündeki tek engeldi. O öldükten sonra ilk mücadele ne zamandır bekleyen Ekrem ile İhsan arasında gerçekleşti. Ekrem, İhsan'dan kendi yerlerini ona satmasını ve oğlu Sinan'ı düşünerek onu kendi yanında bırakmasını istedi; çünkü Sinan'a hem daha iyi bakabilirdi hem de kendi çocuğu yoktu, olmuyordu. İhsan ise abisine onun kendi hakkındaki düşüncülerinden ve babası öldükten sonra kahvehaneyi işletmesinden ötürü kızgındı. Babasının ölümünden sonra artık eskisi kadar para harcayamıyor ve daha fazla çalışmak zorunda kalıyordu. Bu durum ne dostlarının ne de İhsan'ın hazzettiği bir şeydi. İhsan, senin şu abinden nasıl kurtulacağız? Bu gidişle artık rakı alamayacak hale geleceğiz.- diye dert yandı. Benim aklıma bir şey geliyor; ancak her şeyin harfi harfine ilerlemesi lazım. -dedi. Abim kahvehanedeyken sen ona ''katil'' diye bağıracaksın sonra seni gördüm nasıl da kıydın zavallı Ardi'ye diyeceksin. Bunu toplum içinde kalabalıkta yapacaksın ki, hem senin başına bir şey gelmesin hem de insanlar yaşanacak olan olaylara şahit olsun. Tepki verse de vermese de sen onu kavga etmeye zorla, karakolluk ol yeter gerisini ben halledeceğim.- dedi. Bunları söylerken sanki bir kardeşe, kendi kardeşine değil de bir düşmana komplo kuruyormuş gibi soğukkanlıydı. Ekrem, 'Katil!'' sesini duyduğunda kahvehanedeki çayın demiyle uğraşıyordu. Ekrem'in yüreği yıllarca bu yükü ve Hanife'nin yükünü taşımıştı, o hala vicdan azabını çekmekteydi. Bir gün başına bunun geleceğini biliyordu; ancak yine de şaşırmıştı, öylece tepkisiz duruyor ve demlikten çıkan buharı seyrediyordu. Ayyaş, ''sana diyorum Ekrem Bey nasıl kıydın Ardi'ye'' diye bağırdı. Yılların verdiği yorgunluktan ve bu yükten bıkmışçasına hiç sesini çıkarmıyordu. Kaynadığı için demlikten daha da hızlı çıkan buharı yüzünde hissetmeye başladı. Ayyaş, ''Gördüm adamın kafasına kürek ile vurduğunu'', dediğinde Ekrem kendisine oynanan oyunun farkına varmıştı. Çocukluğunu hatırlamaya başladı. Komşunun köpeğinden kardeşi İhsan'ı nasıl kurtardığını, beraber oynadıkları oyunları hatırladı. Bu sefer yangını ta içinde hissetti. Ekrem, ''İnsanın kardeşi bile bilmemeli zayıf yerini, açıklığını, zaten ilk katil Kabil kardeşini, 'Haydi, tarlaya gidelim' diyerek kandırıp öldürmemişmiş miydi?'' diye düşündü. Kahvehanedeki herkes Ekrem'in ne yapacağını bekliyordu, herkes birazdan büyük bir kavganın kopacağına ölesiye inanıyordu; ama öyle olmadı. Yılların vermiş olduğu yorgunlukla ve hüzünlü bir sesle,'' Evet, ben yaptım'', dedi. Ve kahvedeki şaşkın yüzlere sanki bilmiyordunuz, sanki haberiniz yoktu der gibi bakarak kahvehaneden çıktı. O karakola teslim olmaya kendisi gidiyordu. Ekrem, kahvehaneden karakola kadar geçen bir saatlik yürüme yolu boyunca kendini karanlık bir deliğin içine düşüyormuş gibi hissetti, elleri açık gözleri gökyüzüne bakıyor, sırt üstü düşüyordu, ilk düşmeye başladığında mücadele etmişti, sanki yüzüyormuş gibi aydınlığa gökyüzüne kulaç atmıştı. Fakat istisnasız ne zaman çıkışa yaklaşmayı başarsa: Karanlıktan çıkan küçük, siyah eller onu karanlığa çekmişti; ama artık bunu yapmak, daha fazla mücadele etmek istemiyordu. Mücadelesi onu geceleri uykusuz bırakmış, kabuslarla bölünen uykular sonucunda Allah'a yalvartmış; ama ona çıkışı göstermemişti. Mesleği kalaycılıktı bedeni güçlüydü, hep ateşle haşır neşir olmaktan bunaltıcı sıcaklara bile alışıktı; ama ruh ile girişilen mücadele beden ile olana benzemiyordu. Önceki iş yerinde yorulsa birkaç saat dinlenerek kendine gelebilirdi, bu ruh yorgunluğuysa bir dakika yalnız bırakmıyordu onu. Ne kadar unutmaya çabalasa da her fırsatta vicdanı hatırlatıyordu kendisini... Vicdanı çölde su içen bedevinin üstündeki güneş gibi ne kadar kaçarsan kaç ben yine buradayım diyordu sanki! Mustafa'ya karşı elinde kardeşi Ekrem'e karşı olduğu gibi bir koz da yoktu. Onu durduk yere karşısına almaktan da çekiniyordu. Ona karşı daha kurnaz olması gerekiyordu ve kafasında bir plan tasarladı. Bu plana yıllardır onunla olan onu izleyen oğlu Sinan'ı da dahil etti. Sinan sabah erkenden kalkıp amcasının tarlarına işçi getiren dayıbaşının yanına gitti, evinin kapısını çaldı. Dayıbaşı ellerini bacaklarının arasında kavuşturup onu içeri buyur ettikten sonra ilk gözüne çarpan oda da kardeşiyle oynayan küçük kız oldu. Küçük sobalı, geniş salonlu ve tek odalı bu evde normalde evin reisinin oturduğu yer olduğu anlaşılan yere oturdu. Amcam Mustafa her zaman işçilerinin yevmiyelerini zamanında verir mi?- diye sordu dayıbaşına. Evet, haftalık olarak her hafta pazartesi günü hesap keser bana verir ben de işçilere dağıtırım. Yok beyim, işçiler ağa ile konuşmaktan çekinirler. Çok az değil mi? İstanbul'da inşaat işçilerinin kazandığı kadar. Ben sana beş yılda kazanacağın kadar akçeyi vereceğim, karşılığında benim için çok basit bir şey yapacaksın. Beyim ben bu kadar büyük parayı hak edecek hiçbir iş yapamam ki. Endişelenme, senden sadece amcamın verdiği parayı işçilere bir hafta vermemeni istiyorum o kadar. Nedenini, gereğini sorma sadece dediğimi yap yeter! Mustafa Ağama yanlış olur! İşçilerime ayıp olur! Paraya pula lüzum yok sen benim yapabileceğim bir şey varsa onu söyle senin için onu yapayım beyim. Sinan, telaşa kapıldı, böyle bir cevabı beklemiyordu, ne gereği vardı tam da şimdi namuslu olmanın, ağayı düşünmenin, ondan çok basit bir şey istedim; ama onun derdi işçileri, ağası ve cahilliği. Bu sorunun çözülmesi şarttı. Sinan hemen dedesi ve babasından öğrendiği kestirme yola başvurdu. Sinan ilk defa böyle konuşmuştu. Buna alışması gerekti; çünkü babasından en çok belki de dinlediği tek hikaye olan fil hikayesindeki ''ip'' olmak istiyordu. Yalnızca kendi isteklerini gerçekleştirmek, başkalarının ona karşı hareket etmeyi düşünmesini bile engellemek istiyordu. Bu konuşma ona bu isteğinin imkansız olmadığını gösterdi. İnsanları korkutmanın, insanlara sahip olmanın yolu zayıflıklarını bilmekten geçiyordu. Sinan, başını elinin arasına almış dayıbaşının yanından kahvehaneye giderken bunları düşünüyordu. O zaman dediklerimi dinle: Mustafa Ağa bu haftalık yevmiyenizi geciktirecek, sen ise bu duruma paran olmadığı ve çok sinirlendiğin konusunda sürekli diğer işçilerle konuşacaksın, - yanında getirdiği bıçağı masanın altında işçinin eline tutuşturdu- al bunu, Mustafa Ağa tarlayı gezerken yevmiyenin gecikmesinden şikayet edip onu bıçaklayacak ve öldüreceksin. Ondan sonraki gün düne benzeyen sıcak bir yaz günüydü; ama insanlar dün konuştukları kahvehane sohbetlerinden yani: Bu yılki ürün tahminlerinden, kimin daha dindar olduğundan ya da günahkar olduğundan konuşmuyordu. İnsanlar bugün Mustafa Ağanın kendi tarlasında gezerken gözü dönmüş bir işçi tarafından nasıl katledildiğini konuşuyorlardı. Konuşanlardan birisi olayı şöyle anlatıyordu, '' Onu yere düşürmüş, üstüne çıkıp bıçağını gözünü dahi kırpmadan defalarca göğsüne saplamış, biraz önce oradan geçtiğimde toprakta hala kan vardı, havada da kan kokuyordu'', dedi. Diğeri, ''Adam zaten belalının biriymiş boylerine iş verirsen sonun elbet böyle olur,'' dedi. ''Peki neden yapmış?'' diye bir ses yükselince karakolda akrabası olan birisi,'' Katil, Ağa hakkımızı yedi, paramızı vermiyordu, benim de borcum vardı bir de alacaklılar sıkıştırınca ondan para istedim. Bana bir hafta önce paranızı dayıbaşınıza verdim diye yalan söyledi. Dayıbaşının yanına gittim, sordum, vermemiş. Benim de tepem attı, tartışmaya başladık, tartışırken bana tokat atınca kendimi kaybettim'' diye ifade vermiş dedi. Koskoca Mustafa Ağa'nın sonuna kahvedeki işsiz takımı başka anan, dul karısından başka üzülen bile olmamıştı. İlk işini amcasına başarıyla gerçekleştiren Sinan'ın askerlik çağı gelmişti. O askere gitmeden Asım Bey'in kızı Sabiha ile evlenmek istiyordu. İki aile de birbirine uygun, varlıklı kimselerdi. Bu denklikten dolayı Sinan bu işi oldu sayıyordu, babasına sordurdu; ancak Asım Bey babasının yüzüne karşı, ''Sizin ailenize bırakınız kız vermeyi gölden su versem, Allah benden hesap sorar! Siz kendi eşinize hayatı zehrettiniz, bunun kızımın başına gelmesine izin vermeyeceğim' 'diye cevap vermişti. Sinan bunu öğrenince çok şaşırdı ve öfkelendi. O Sabiha'yı istiyordu ve artık bir şeyin gerçekleşmesi için yalnızca tek bir yol olmadığını anlayacak kadar tecrübe edinmişti. O hem Sabiha'yla evlenmeli hem de babasının düştüğü duruma düşmemeliydi. Bunun için Asım Bey ortadan kalkmalı; ama kimse Sinan'dan şüphe etmemeliydi yoksa o da bir ömür yüzü asık bir eşe sahip olabilirdi. Asım Bey, tüccardı. İşi gereği sürekli vilayet vilayet gezen birisiydi eğer Sinan şüphe çekmeden bu işi halletmek istiyorsa Asım Beyin gezileri sırasında halletmeliydi. Tütünün hasat zamanı geldiği, tarlada toplanan tütünlerin binek hayvanlarıyla taşınıp satılması gerektiği zaman, Asım Bey, Bitlis'e gitmişti. Sinan bunu fırsat bildi, hükümete karşı kuzeni Arabo'nun ayaklandığını duyduğu Kasbar Avedisian ile buluştu. Kasbar'dan anlaştıkları yüksek bir meblağ karşılığında Asım Beyin Bitlis'te öleceği garantisini aldı. Asım Bey tütünü arabasına yükleyip giderken, Arabo'nun saldırısına uğradı ve yanındaki çalışanlarla beraber hayatını kaybetti. Planlanmış bu cinayet tıpkı bir soygun gibi görünüyordu. Sinan'ın askere gitmeden önce Sabiha'ya talip olduğunu bilen yöre halkından kimse Sabiha'ya selam bile vermeye cesaret edemedi ve Sinan askerden dönünce durumu iyice kötüye gitmiş olan Sabiha'yla evlendi."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/alesia-iii-bolum", "text": "Bileklerim neden acıyor? Bu kelepçeler de nereden çıktı? Alesia nerede? Niye bu ırmaklardan kan akıyor? Ahmet'in kafasında cevaplanmayı bekleyen birçok soru vardı. Hiç görmediği bir yerde mahsur kalan bir insan gibiydi, her yere dikkatlice bakıyor, herkesi dikkatlice inceliyordu. Alesa'nın hayvanlarını otlattığı dağların eteğinde gruplar halinde Yunan askerleri oturuyordu. Ve aralarından kelepçeyle geçen askerleri izliyorlardı. Yunan askerleri kendi komutanlarını gördüklerinde tüfek tutmaktan, nasır tutmuş elleriyle onu alkışladılar. Bütün Türk askerleri komutanlarıyla beraber esir edilmiş ve tek sıra halinde yürüyordu. Ahmet, dün babasıyla tartışmış ve bugüne böyle uyanmıştı. Her ne kadar Vizani müdafaasını hatırlamak istemese de bu bir türlü düşlerinden çıkmıyordu; ama artık alışmıştı bu duruma ve şöyle düşünüyordu: İnsan sadece anılarından ibaret değil mi, sadece yaşayıp ölmek için değil bir şeyleri değiştirmek için nefes almıyor mu, insanın tek derdi hatırlanmak yani anılmak ya dudaklar ya da akıllarda. Eğer insan hatırlanırsa gerek iyi gerek kötü: Bu dünyada yaşadığının daha iyi bir kanıtı olabilir mi? Herkes bir iz bırakır hayatında kimisi bir kalpte, kimisi bir dudakta, kimisi bir akılda, kimisi koca bir toplumda iz bırakır. Öyle olmasa şayet insanlar kendinden bir iz bırakmak istemese neden kendi eserlerine kendilerinin veya sevdiklerinin ismini verme gereksinimi duysun ya da neden günlük tutsun kimsenin geçmişte neler yaptığını açıp açıp okumak için yazdığını düşünmüyorum, zaten yazılacak kadar değerli görülen her şey insanın aklında değil midir? Ben aslında hatırlayarak arkadaşlarımın, başımdan geçen olayların bende bıraktığı ''izleri'' yaşatıyorum, diye düşünerek kendisini avutuyordu. İnsan hiç öleceğini düşünmez derler ya ona göre öyle değildi. İnsan öleceğini pekala biliyordu. Bu belki yüzeye çıkmayan bir bilgiydi; ama yine de vardı. Yoksa insanın iz bırakmaya bu denli çabalamamasının başka bir açıklaması olamazdı. Gözlerini ovalayıp odaya bakınca, seyisin çoktan gitmiş olduğunu gördü. Zemin alçak olduğu için ayağa kalktığında pencerenin önünde durdu. Alçak zeminli bu oda da boyu neredeyse pencereden uzundu. Askeriyeden kalmış alışkanlıkla sol elini belinin üstüne attıktan sonra sağ elini bileğinden kavrayıp rahat pozisyonuna geçtiğinin farkına varmadan, boynunu hafif eğip dışarıyı seyretmeye daldı. Küçük bir kuş, annesinin ona yemek getirdiğini görüp sevinçle ötüyordu, rüzgar bahçedeki ağacın yapraklarına bugün çok sıcak olacak diye fısıldıyordu, görebildiği kadarıyla tükürük otlarının solduğunu anladı. Kapı çalıyordu. Oğlum uyandın mı, gel beraber kahvaltı edelim, -dedi. Annesi bu durumdan hiç memnun olmadığını tombul yanaklarının arasında burnunu adeta kaybeden derin bir nefes çekerek belli etti. Yok oğlum, o sabahtan yemeğini yer, sonra kahvehaneye gider. Menemen yaptım sen seversin. Sabiha Hanım biraz çekinerek; ama bu konularda takılmayı seven her anne gibi. Hiçbir fikrim yok anacağım. Önce biraz kendime gelmek istiyorum. O zaman beraber oturup konuşuruz bu konuları. Civarda gezerim. Papaz Georgi ve eski dostum Alekos'la buluşurum. Sahi Alekos neler yapıyor? Georgi'yi gelir gelmez gördüm; Alekos'u göremedim. Georgi, mahrukatçılık yapmayı bırakmaya karar verdiği gün Alekos'u yanına çağırıp isterse bu işi onun yapabileceğini söyledi. O günden beri Alekos mahrukatçılık yapıyor ayrıca iki yıl önce evlendi, bir erkek çocuğu var. Ne güzel anacağım. Bugün ikisini de görmek istiyorum. Gerek yok, hava güzel yürümek istiyorum. Tamam beyim eğer at isterseniz ben dışarıda Berber Tahsin'in dükkanında olacağım. Ahmet yıllar sonra tanıdığı bir yerde olmanın verdiği hisleri yaşıyordu. Gözlerini etrafta gezdirirken ağaçları görüyor, ağaçların o buralardayken ki halini düşünüyor ve o yokken ne kadar büyümüş olduklarını hesaplamaya çalışıyordu. Yürüdüğü bu yolda önceden nasıl koşuşturduğunu ve arkadaşlarıyla zıpzıp oynadığını anımsıyordu. En çok da Alekos ile yaptıkları haylazlıkları anımsıyordu. Bir gün Alekos'la gözlerine kestirdikleri bir kiraz ağacına tırmanmaya çalışırlarken, bir gün ise ağacın sahibinden kaçarken anımsıyordu kendini. Alekos'un babası kasaptı aynı zamanda kendisi de hayvan yetiştirirdi. Alekos onları güderken nasıl yanına gittiğini, onunla babasından gizlice dereye yüzmeye kaçtıklarını anımsıyordu... Şimdi düşününce acaba hayvanların başına bir şey gelse ne yapardık, diye sormaktan alıkoyamıyordu kendisini. Sonra özlenen bir anı yaşayan insanlar gibi iç çekti ve dudaklarından iki kelim çıktı. ''Çocukluk işte...'' Yolda yürürken bugün günlerden pazar olduğu aklına geldi. Georgi kilisede olmalıydı. Onun yanına gitmek için kiliseye doğru yürümeye başladı. 93Harbinden sonra Balkanlar'dan köye gelen göçmenler ve buradaki Rum'lar ibadetlerini bu kilisede yapmaktaydılar. Ahmet almaşık örgülü duvarın yanına geldiğinde içeriden Georgi'in sesi geliyordu. ''İnsanların ve meleklerin dilleriyle konuşsam, ama sevgim olmasa, ses çıkaran bir bakır ya da çınlayan bir zilden farkım olmaz. Peygamberlikte bulunabilsem, bütün sırları bilsem, her bilgiye sahip olsam, dağları yerinden oynatacak kadar büyük bir imanım olsa, ama sevgim olmasa, bir hiçim. Varımı yoğumu sadaka olarak dağıtsam, bedenimi yakılmak üzere teslim etsem, ama sevgim olmasa, bunun bana hiçbir yararı olmaz. Kardeşlerim kurtarıcımız, Tanrı sevgidir. Sevgide yaşayan, Tanrı'da yaşar, Tanrı da onda yaşar demedi mi? Biz şimdi sevgi ile yaşayabiliyor muyuz? Yaşamıyorsak bunun sorumlusu kimdir? Niye yıllarca beraber yaşadığım komşuma karşı düşmanlık besleyecekmişim? Sizden kendinize karşı bu soruları sormanızı istiyorum. İçinde bu soruları cevapladıktan sonra hala nefrete meyledenler varsa derhal dışarı çıksınlar! Ben hiçbir komşum tarafından dışlanmadım ya da caminin önünden geçerken kovalanmadım. Aranızda insanların arasındaki düşmanlıkları din ile açıklamaya çalışanlar var. Bundan daha büyük günah olabilir mi? Hangi aziz savaş ile azizlik mertebesine ulaştı, kim gözlerini hırs bürümüş bir insanı sever. Savaş, düşmanlık, nefret, kıskançlık gibi kötü duyguların hepsinin atası ''hırs'' değil midir? Öyleyse neden hırslarınızın kölesi olmaya can atıyorsunuz? Neden önyargılarınız ile hüküm vermeyi tercih ediyorsunuz? Ben hırslı insanı Tanrının evinde istemiyorum eğer hırslarınızın kölesi olmaya devam edeceksiniz, şunu bilin ki iman etmek özgür kişiler içindir Tanrının evini derhal terk edin! Georgi Pazar vaazını böyle bitirdi. Georgi vaazından sonra kolonlar ile sağlamlaştırılırmış çatının altında, Meryem Ana tasvirinin önünde yanında bulunan iki tane diyakozla birlikte cemaatte bulunanları ekmek ve şarapla kutsadı. Böylelikle pazar ayini sona ermiş oldu. Zdraveite, dostum. Hoş geldin. İçeri gelseydin. Senin konuşmalarını buradan da duydum. Gireceğim sıradaysa ayin bitmek üzereydi, o yüzden beklemeyi tercih ettim. ''Sevgi'' ile ilgili yaptığın konuşmayı ve verdiğin örnekleri de duydum. Seni dinlerken aklıma, ''Eğer siz aranızda dost olmazsanız yeryüzünde kargaşa, fitne ve büyük bozgun çıkar.'' ve 'Kalplerin arasını sevgi ile birleştirdi. Yoksa yeryüzünde ne varsa hepsini harcasaydın, yine onların kalplerini birleştiremezdin.'' ayetleri geldi. Ne güzel, demek sen de benimle aynı fikirdesin. Aslında aynı fikirde değilim. Senin düşündüğün gibi evrensel bir ''sevgi'' den bahsedilmiyor bana göre. Bir cemaat ya da grup arasındaki bir sevgiden bahsediliyor. Şimdi din veya dil desem bana bunun yanlış olduğu konusunda bir sürü örnek verebileceğini biliyorum. O yüzden fikir birliğinde olduğunu düşünüyorum aynı şeyi düşünen insanlar arasında iş birliği olur, sevgi doğar. Sen sevgiyi bir alet olarak görüyorsun. Asıl alet olan senin tepki gösterdiğin hırstır. Etrafına bakarsan tam bir hırs çağında olduğumuzu görürsün. Devletlerin ve insanların nasıl bir yarış halinde olduğunu görmüyor musun? Fransız'a göre en güzel sanat onunki en güzel millet onunki en güzel dil ve ten onunki bu düşünceler bir Alman bir İngiliz içinde geçerli. Bizim milletimizde; ancak daha yeni ve ufak bir kesim böyle hissetmeye başladı. İşte senin düşüncende burada yıkılıyor ya zaten. Sana göre herkes istediğine inanabilir. Herkes kendinin, ırkının, dilinin üstün olduğuna inanır ve de daha güçlü kuvvetli olmaya çalışılırsa, bu hırs mikrobunu insanlardan topluma geçirir. İnsanların hırsları ve bunun sonuçları basittir. Ev isterse çok çalışır, evlenmek isterse bir yolunu bulur, çok para isterse bir yolunu bulur. İnsan bunları elde ederken namuslu da olabilir hırslıda; ancak sonucu bir avuç kişiyi etkiler. Fakat topluma sıçrayan mikrop dünyayı etkiler. Mikrop dediğime bakma bana göre yararlı bir şeydir. Eğer insan bu mikroba sahip olmasa onunla yaşamasa ne silahalar üretilmiş olurdu ne de cilt cilt kitaplar yazılmış olurdu. Bana göre hava hoş ben ikisini de kullanıyorum. İşte ben de tam olarak o noktaya geliyordum. Eğer sürekli kendinin en iyi şekilde düşündüğüne, kendinin en iyi şekilde konuştuğuna, kendinin en iyi işleri yaptığına inansan, en güçlü olduğuna inansan başkasını sevebilir miydin? Toplumlarda da insanlarda da böyle işte o yüzden birbirlerine karşı ön yargıları var ve o yüzden yalnızlar. Ben sevebileceğine inanıyorum. İnsan kendisinden daha güçsüz olduğunu düşündüğü şeyleri sevmez mi? Mesela hayvanları sever, doğayı sever. Öyle değil mi? Oysa bir kısım hayvan hariç hayvanların hepsi insandan güçsüzdür. Doğaysa insanla iç içedir. Ahmet sanki bu cevabı bekliyormuş gibi hızlıca yanıtladı. Hayvanlar, insanlar ile dost olur, karınlarını doyururlar veya onlar için servet göstergesi olurlar. Doğaya gelecek olursak o insanlardan güçlüdür. İnsanın üzerinde yaptığı değişiklere: Dallarını kesip ev yapmasına izin vermiş onlara ve yuva olmuştur; ama istediğinde o yuvayı yıkmayı da bilir. Hırslarını daha güçlü olmaya daha çok bilmeye adamamış bu yarışa geç veya hiç başlamamış toplumlara bak. Hepsinde nasıl da kan döküyorlar değil mi? Ben ''sevgi'' yoktur demiyorum. Sevgi ''evrensel'' değildir. Bir cemaat, bir millet veya iki kişi arasında olabilir. Ve dünyadaki en güzel his sevmektir. Zaten dünya sevmek üzerine kurulmuştur. Gökyüzüne her baktığında yeryüzüne nasıl sarıldığına ona hayat verdiğine şahit olursun. Papaz, bu konuda daha fazla konuşmak istemiyordu. Son olarak Ahmet'in net bir şekilde ne düşündüğünü merak ediyordu. Bilmiyorum. Belki de yaradılışın doğasında barış hiç olmamıştır. Sonuçsuz bir tartışmanın yarattığı gergin sessizlik ikisinde de vardı. Sessizliğini bozansa Ahmet oldu. Herhangi bir sorun çıkmazsa on on beş gün içinde gitmeyi planlıyorum. O yüzden çok teşekkür ederim; ama eve gitmem daha uygun olur. Georgi kalın parmaklarını çenesine götürdü, çenesini okşadı. Başka sefere artık Alekos'la hiç görüşüyor musun? Gitmeden bir de onun yanına uğramak istiyorum. Onunla hiç görüşmüyorum; çünkü artık bana ve kimseye karşı eskisi gibi davranmıyor. Önceden bir hafta geçmeden buluşurduk, ikimizde aynı meslekteniz ondan önce dükkanı ben işletiyordum. Hoş sohbetler ederdik gerek işten olsun gerek İsa efendimizden. Bazen tartışırdık da onunla odunların arabaya nasıl yüklenmesi gerektiği veya en iyi odunun hangi ağaçtan olduğu konusunda; fakat son birkaç aydır hiç görüşmemeye başladık. Ben onun tekin olmayan işler yaptığını sanıyorum. Bence o Rumlara silah taşıyor. Bana kalırsa bir şeylere hazırlanıyorlar. Georgi etrafını kolaçan ederek sanki bir sır veriyormuş gibi sesini alçalttı ve Ahmet'in kulağına doğru eğildi. Din adamları bölgedeki herkesi tanır, ayrıca bölgedeki konuşulan ne varsa hepsinden de haberdarlardır. Bunları insanların konuşmalarından duydum, insanlar buna inanıyor; yapılan ihbarlardan sonra gerçekleştirilen aramalarda böyle bir şeye rastlanmadı. Öyle bir şey yoktur. Hatta artık buluşmamanızın nedeni de bu asılsız dedikodular olsa gerek. Sonuçta insan kendisi hakkında böyle şeyler konuşulduğunu bilince, çok göz önünde olmak istemez. Bir de bunun asılsız olduğunu hesaba katarsak Alekos'un bu ara seninle buluşmuyor olması bana gayet normal geldi. Georgi gözlerini kendini biraz da sinsi gösterecek şekilde kıstı. Hatırlıyorum. Kışın ortasında bebeğiyle gelen kadın hikayesinden bahsediyorsun değil mi? Ama unuttuğum kısımlar var. Georgi daha anlatmaya başlamadan gülmeye başladı. Ne hikaye ama değil mi? Sende biliyorsun ki her üç senede bir buralarda çok kuvvetli kış olur. O yıl, karın boyu nereden baksan bir arşını geçmişti. Alekos, kulübesinde sobasının önünde oturmuş iken kapı çalmış. Açtığında bir de bakmış elbiselerinin altında yırtıklar, yamalar dolu bir kadın. Bizim yufka yüreklimiz kadının kucağında bir de bebeği görünce iyiden iyiye üzülmüş. Hızlıca sobanın yanına bir sandalye çekmiş ve kadının konuşmasını beklemiş. Kadın,'' Beyim ben aşağıdan İsmetiye köyünden geliyorum. Kucağımdaki bebeyle eşimin ölmesinden sonra çok yoksul düştük. Bu soğuk kış mevsiminde hayatta kalabilmek için birkaç oduncudan odun istedik ama vermediler.'' Kadın bunları titreyerek anlatıyormuş, gözleri ise arada ağlamak üzere gibi kızarıyormuş. Bizim Alekos kadının bu halini görünce çok üzülmüş, hemen işçilerini çağırmış ve onlara koca bir araba odun yükletmiş. İşçilerine, '' kadının istediği yere kadar odunlarını götürün. Arabayı boşalttıktan sonra odunları da istediği yere çaplayıp gelin.'' demiş. Sonra ortaya çıktı ki Alekos'a gelene kadar kadının gittiği iki oduncu da oyunu anlamış. Aslında kadın yokmuş, bu kış para kazanmanın basit yolunu bulmuş bir adam kadın kılığına girmiş, sesini ise çok iyi değiştirmiş. Çocukta yokmuş sadece bir sürü şeye dolanmış ne olduğu belli olmayan bir görüntü varmış. Diğer iki oduncu bebeğe bakmak istedikleri zaman kadının buna şiddetle karşı çıkmasından bu işte bir tuhaflık olduğunu anlamışlar; ama bizim yufka yürekli inanmamış. Tabii bunlardan bizim yanında çalışan adamları anlatmasa haberimiz olmazdı. Papaz gülerek, ''Alekos'un da saklamaya çalışmasına hak veriyorum, böyle bir şeyin duyulmasını kim ister ki?'', dedi. Sence bizim meşhur kadın bu geçen kışı da rahat geçirmiş midir Odun bulup da sobayı yakamadıysa kucağındaki bezi atmıştır ateşe En çok Alekos'un bunu öğrenince o minik suratındaki ifadeyi merak ediyorum. Bre adam sesinden de mı anlamadın? Onun böyle kandırılmasını hala aklım almıyor. Evet adını Aineas koydu, şükür anlamına denk geliyor. Onu ben vaftiz ettim, çok tatlı sarışın bir oğlan. Kulübeden çıkan bir işçi, Ahmet'in müşteri olduğunu düşündü, arkasından bağırmaya başladı. Beyim, buyurun. Ne kadar odun alacaktınız? -diye sordu. Beyim kendisi burada yok. Civar köylerden odun almaya gitti. Herhalde bugün gelemez; daha yeni çıktı. Çocukluk arkadaşın Ahmet geldi dersin. Yakında gideceğim gitmeden onunla eskisi gibi oturup, muhabbet etmek istiyorum. Bana haber yollasın. Eski buluşma yerimiz olan çınarlıkta akşama doğru oturalım. Ahmet, söylemesi gerekenleri söylediğine, işçinin de bu konuşmayı unutmayıp aktaracağından emin oldu. Daha fazla burada kalmaya gerek görmedi. Gitmeden önce gözü işçinin terli gömleğine çarptı, kolay olmadığını biliyordu. Aziz Pavlus'un Korintliler'e yolladığı mektuptan. 1. Ko.13: 1-1. Ko.13:13."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/alesia-iv-bolum", "text": "Babası onun ne dediğini bile anlamayarak tokadı yapıştırmıştı. Hayatlarının çoğu çalışmakla geçen tek düşündükleri akşam ne yiyecekleri, akşam sorun değilse yarın ne yiyecekleri olan insanları yadırgamıyordu. Hatta bazen onları kıskanırdı bile; çünkü onların kötülük düşünmeye, fenalık yapmaya, insanların zararına işlere kalkışmaya zamanları olmazdı. Onlar belki de en yüce insanlardı. Sadece yaşamı düşünen, doğayla iç içe olan, hayvanları seven, topluma hiçbir zararı bulunmayan en masum ve en saf kişiler onlardı. Yalnızca şuna kızıyordu: Bir gürültü koptu mu onu dinlerler aralarında konuşurlar; ancak iyi veya kötü olsun hiçbir şey yapmazlar hiçbir tepki vermezler. Mahallenin tahta evlerle donanmış sokaklarının içlerine doğru yürüdükçe, bu seslerin kendi evlerinden geldiğini fark etti. Sinan Bey'in, ''Seninle geçen günlerimi zehrettin be kadın!'' diye bağırdığını duydu. Babasının sarhoş olduğunu ve öfkesini annesinden çıkarttığını o zaman anladı, adımlarını hızlandırdı. Eve girdiğinde gördüğü manzara şöyleydi: Evin dikey bahçesinin uçunda başını öne eğmiş sanki azarlanan bir çocuk mahcupluğuyla duran annesi ve karşısında ona bağıran babası. Bu durumdan hiç hazzetmediği için hızlıca içeri girdi. Siz tecrübesiz adamlarsınız işiniz gücünüz kitapta gördüğünüz manevralar, talimler! Savaşlarda tecrübe kazanmış komutanlarınızı rahat bırakmış olsaydınız, bu hale hiç gelmezdik! Savaş esnasında tam birlik olması gereken zamanda ordudan işinize gelmeyeni attınız. İyi ki de öyle yapmışız yoksa daha kaç yer kurşun atılmadan verilirdi kim bilir! Kurşunu boş yere harcamakla da bir başarı sağladığınız söylenemez. Bize düşman etine saplanmayan kurşundan daha çok savaş eğitimi olmayan komutanlar, sağlık konusunda bir şey bilmeyen sıhhiyeciler ve yönetimden bir haber idareciler zarar verdi. Kaç tane arkadaşım kör oldu. Ölüyü diriyi ayıramayan sıhhiyeciler sayesinde. Bulaşıcı hastalıklar kol geziyordu bu yüzden: Açlıktan bitap düşüp yerde yatanları veya yaralıları bile ölü sanıp hastalık bulaştırmasın diye kireçlediler. Kireç tüm vücudu o kadar etkilemez; ama göze gelince avuçlarının arasına yüzünü alıp yandım diye feryat edenlerin sesi hala kulaklarımda! Acıya dayanamayıp gözlerini çıkartmak için gözlerine hücum eden o parmaklar... Her uykuya dalacağım zaman gözlerimi kapattığımda sanki benim gözüme geliyormuş gibi hala! Ben daha evlenmeden savaş gördüm savaşın manzaralarını bana hiç anlatma! Ben Niğbolu muharebesinde yenilmemizden sonra Osman Paşa'nın şanlı Plevne müdafaasında savaştım. Beş ay boyunca açlıktan kırıldım. Senin gibi esir de düştüm. Sinan Bey çok öfkelenmişti. Herhangi bir tatsızlık çıkmasından endişe ettiği için Seyis Mehmet de onların yanına geldi. Başka zamanda olsa mesela Sinan Bey ayık olmuş olsa belki de çok kötü sonuçlanacak bir tartışmaydı bu. Ancak Sinan Bey kendini artık gevşemiş hissediyordu, zaten ne hakkında konuştuklarını çok düşünmüyordu o, sadece bağırıp çağırıp kendisini rahatlatmak istemiş ve bunu başarmıştı. Şimdi tek bir isteği vardı: Uyumak... Sinan Bey yorgun bir şekilde yatağına girdi ve hemen uykuya daldı. Ahmet savaştan ne zaman bahsedilse olduğu gibi: Halsiz ve bitkindi. Bu konuda konuşulan her şey ona bir top sesi, bir mermi sesi veya bir çığlık gibi geliyordu. Fiziksel olarak bir şey hissetmiyordu; ancak savaşa katılan herkesin kaybettiği iki şeyi kaybetmişti: Masumiyet ve garipsemek. Savaş esnasında ilk çığlığı duyduktan sonra gökyüzünün rengi mavi yerine kızıl görünmeye başlar, önceden nefes alış verişini hissedemezken o gürültüde bile tek duyduğun şey budur, en iyi arkadaşın bir anda seni koruyan siperler oluverir, kaybetmekten korkmadığın şeyleri kaybetmekten korkmaya başladığını hissedersin, önceden senin için değersiz gibi görünen anılar sana hayati derecede öneme sahip gibi gelir, normal bir günün bile ne kadar büyük nimet olduğunu anlarsın, istemediğin sıkıcı bulduğun şeyleri tamda şuanda her şeyden çok istersin, sevdiğin birkaç yüzü anımsarsın, bu yüzler ne kadar fazlaysa sana o kadar zor gelir kalkıp savaşmak. Bütün bunları hissettikten sonra yattığı cepheden ayağa kalkar ve bunlar için savaşır insan! Normal birkaç gün daha geçirmek için savaşır ve bunun için öyle bir savaşır ki canavarlaşır. Sadece normal birkaç gün için savaşmaya kalkınca canavarlaşır ve onda masumiyetten küçücük bir iz bile kalmaz; fakat onun için artık bunun bir önemi yoktur: İnsan en çok yaşamayı ister. Yaşamı bir canavar olarak devam etse de bir aziz olarak devam etse de tek istediği sadece ''yaşamak''tır. Savaştaki en büyük kayıpsa: garipsemeyi kaybetmektir. ''Garipsemeyi'' yani kötü bir şeyler gördüğünde insanın irkilmesi ve buna tepki göstermesini kaybetmesidir. Ancak savaş esnasında bir dakika önce dostuyla konuşurken bir dakika sonra onun cansız bedenini izleyen insan, düşmana esir düştüğünde işkence yapılan insan, saldırıya geçmeden önce bir daha göremeyeceği insanların fotoğraflarını ve mektuplarını öpen insanlar için artık görünce hiçbir şey garip gelmemeye başlar. Savaş bitince de bunun etkisi geçmez o insanlar artık demir gibi soğuktur. Ahmet, kaybedilen şeylerin bunlar olduğunu biliyordu; çünkü bazı arkadaşların yüzünde bu kayıpların neden olduğu acıyı görmüştü. Sen bakma babana oğlum. Haftada en az iki kere yapar bunu içer içer eve gelir. Bağırır tartışır. Hiçbir şey yoksa bile bir şey oldurur yine de tartışmanın bir yolunu bulur. Sen bunları düşünme hiç. Ben alıştım zaten. Oğlum güzel diyorsun; fakat bu benim için imkansız. Baban burada ve ben onu bırakamam. Çünkü zamanında o beni bıraksaydı ben şimdi ne halde olurdum düşünemiyorum bile. Ne halde olacakmışsın daha kötü ne olabilirdi ki? Hiçbir şeyi olmayan bir köylüyle evlensen daha mı kötüydü yani? En azından daha huzurlu bir hayat sürerdin. Benim hayattaki tek isteğim: İstanbul'da seninle yaşamak. Gideceğim ve her şey yoluna girdiğinde; yalnızca senin için geleceğim anacağım o güne kadar kararının değişeceğini umuyorum. En azından daha huzurlu bir yaşam sürerdin. Mesele daha iyi daha huzurlu bir yaşam sürmek değil. Ben, Sinan Bey'i bana ne yaparsa yapsın bırakamam; çünkü babamı kaybettiğimiz zaman bize o yetişti. O olmasa annem gözümün önünde eriyip biterdi. Annem yalnızca rahat yaşamayı bilen hiç zorluk görmemiş bir tüccar eşiydi. Babamı kaybedince düzenimizi de kaybettik. Annem her gece ağlardı ben yanına gittiğimde ise durumun iyice kötüye gittiğinden bahseder, '' Ne yapacağız yavrum?'' derdi. Beraber her gece kara kara düşünürdük. Sen babanı sert, acımasız olarak görüyorsun; ama şunu bil ki oğlum en kötü baba, babasızlıktan iyidir. Baban olmayınca sadece bir insan kaybetmiyorsun, bir düzen kaybediyorsun. Hem de geçmişinden itibaren var olan ve sonsuza kadar süreceğine inandığın bir düzen kaybediyorsun, sevildiğini ve korunduğunu bildiğin bir düzen. Deden, kendini çok severdi sakın sende diğer insanlar gibi bunu bencillik olarak algılama insan sadece içindekini başkalarına verebilir. İçinde nefret olan nefreti, sevgi olansa sevgiyi paylaşır. Deden şehir dışına çıkıp geri döndüğü zaman sadece ben sevinmezdim. Onun dönüşüne köydeki bütün çocuklar en az benim kadar sevinirdi. Onlara lokumlar, şekerler ve çok az getirebilmekle beraber çikolata getirirdi. O giderken de hep beraber üzülürdük. Anneme bir defa sesini yükselttiğini dahi işitmemişimdir. Hani köylüyle evlensen daha iyiydi diyorsun ya benim için tek iyi kader babam sağ olsaydı gerçekleşirdi. Düzenimiz kaybolunca annemin son yıllarını rahat şekilde geçirmesine neden olan insanı terk etmemi istiyorsun benden. Edemem! Bence bu kadar yıl geçtikten sonra bu kadar çile çektikten sonra terk etmenin vakti geldi. Kalan kısa zamanda ikimizi de üzecek şeylerden daha fazla bahsetmeyelim oğlum. Zaten ayrılık zor. Aklım sürekli sende oluyor sürekli kötü haberleri duyuyorum ve seni merak ediyorum. Eğer ikimizde dargın ayrılırsak beklemek benim için daha zor olacak. Tamam anacağım geç oldu artık ben yatmaya gidiyorum. Allah rahatlık versin. Beyim, kusura bakmayın. Geldiğinizi anlamadım buyurun oturun isterseniz birkaç mum daha yakayım. -dedi. Seyis her zamanki ses tonuyla konuşmaya başladı; ama her nedense Ahmet'e onun konuşması çok duygusal geldi. Ben mi? Nerelere gideceğim ne düşüneceğim ben beyim. Aklıma yıllardır öğrendiğim, yaptığım şeylerden başka şey gelmez ki benim. Düşündüğüm şey zamanın ne çabuk geçtiğiydi. Ben atlara isim koyarım. En sevdiğim atınız ise Rüzgar'dır. Rüzgar'ın yemini verdiğim zaman aynı onun gibi beyaz tüylü olan anasının kısraklık zamanları aklıma geldi. Bu asil canlılarla çok vakit geçirdim, neredeyse hayatım onlarla geçti işim bu benim. Buna da herhangi bir itirazım yok, bu işi seviyorum, bu hayvanları seviyorum. Bu hayvanlar ne kadar çok insana benziyor benim gözümde bir bilseniz şaşırışınsınız beyim. Ahmet çok merak etmişti; ama konunun dağılmasını hiç istemediği için araya girmedi. Seyis'e onu dikkatle dinlediği belli eden bir ifadeyle bakıyordu. Bana göre öğrenmeleri çok benziyor. Aslında hepsi oğullara, kızlara benziyor. İnsan gibi öğreniyorlar eğer onları seviyorsanız gerçekten baba gibi hissediyorsunuz kendinizi. Örneğin bir çocuğa anası bir şeyin zararlı olduğunu birkaç defa söylese çocuk bunu anlar. Bu hayvanlarda tıpkı öyle gezerken hoşlanmadınız bir şey yaptı mı sesini yükseltince veya üzengiyi vurunca yanlış bir şey yaptığını anlıyor. Birkaç defa tekrarlayınca yanlışlarını yapmayı artık bırakıyor. Aynı bir baba gibi Rüzgarın büyümesinden gurur duydum bugün. Şimdiyse bunu düşünüyordum beyim. Kendi kendime konuşuyordum sonuçta bir insan değil ki, bu hayvanlar ömrü uzun olsun. Onun kaybına nasıl dayanırım onu düşünüyordum. Bir şeyi bu kadar fazla sevebilmeme şaşırdım, onun beyaz tüylerini izlerken... O kadar fazla emek verdim ki, sonunda emeğim sevgi doğurdu. Belki de sevdiğim için emek verdim bilmiyorum bildiğim tek şey artık onlar benim bir parçam gibiler. Ahmet, seyisin bu kadar basit ve saf şeyler düşünmesine hem şaşırdı hem sevindi. Hatta ne seyismiş arkadaş tıpkı Harbiye'den Filozof Gökhan gibi konuştu. O olsaydı bu meseleyi ne tartışırlardı. Bizim, Filozof kesin kafasını biraz yana çevirip, ''Evet evet çok haklısın. Emek, sevginin temel maddesidir. Ne desem bilemedim şimdi sen de bir alemsin insan genelde bu hisleri sevdiği insana karşı besler. Aileye karşı hissetsen aynı şeyleri yaşamış olacaktık; çünkü ben de anneme karşı böyle hissediyorum. Bazen yatağa yatarım, uyku tutmaz düşünürüm: O günün annemi kaybedeceğim günün ne kadar korkunç olabileceğini, bence zaten hayatında herkes kıyameti bir kez görüyor annesini kaybederek. Bazı insanlar ise sonradan kazandıkları şeyler veya kurdukları ilişkileri için bu korkuya kapılırlar. Sürekli kaybetmekten korktukları içi sıkılırlar, üzülürler; ancak kaybedince fark ederler o insanlarla geçirdikleri zamanın tadına bu korkudan dolayı varamadıklarını, en sevdikleri şeyi zamanla en korktukları şeye dönüştürdüklerini. Sen de onlardan olma Rüzgar henüz esiyorken ona eşlik et. Beyim haddim değil; ama Sabiha Hanımla sizin aranız çok iyi gözükmüyor. Sebebi bahsettiğiniz bu korku olmasın. ''At at oluncaya kadar sahibi mat olur.'' diye tam olarak benim için demişler beyim. Ben her gece mat oluyorum. Akşama kadar koşan çocuklar bile benim kadar yorulamaz. O yüzden Konuşmak istediğiniz bir konu yoksa ben artık uyuyayım. Ahmet, sonuna yaklaşmış olan mumu söndürdü ve karanlık tavana bakmaya başladı, çocukken karanlığa bakınca ne şekiller görmezdi ki, şimdi ise karanlık sadece karanlıktı. Uzun zamandır huzurlu, iyi bir uyku çekmemişti. Bu yüzden artık şekillerden değil uyumaktan ve göreceği rüyalardan korkuyordu. Askerlik mesleğini ve vatanını çok seviyordu. Açlık, susuzluk, yorgunluk ve savaş onun için hiçbir şey ifade etmiyor; yalnızca duyduğu çığlıkları, gördüğü solgun yüzleri, cepheden cepheye koşarken halkın yollarda göç ettiğini aklından çıkartamıyordu. Aslında, yabancı olduğu konularda değildi bunlar Romanya bağımsızlığını kazandıktan sonra köylerine gelen göçmenlerden çok dinlemişti özlem dolu hikayeler. Mahallenin çocuğu yaşlısı bu insanların etrafına toplanırlardı ve onların hikayelerini merakla dinlerlerdi. En çok da Tuna isimli ne görüp ne duyduğu bir nehrinin yanından gelen göçmenlere üzülürdü; çünkü en hüzünlü onlar görünürdü. Göçmenlerden bir tanesi nehirden insanları karşıya geçirerek geçimini sağlayan birisiydi. En dertlisi de bu adamdı. Her defasında gözleri buğulu anlatırdı, ''Tuna'nın ağaçlarla çevrili yeşil kenarında kayığımın içinde oturur, insanların gelmesini beklerdim, bizim köy ve karşıdaki köy herkes herkesle iyi anlaşırdı. Hristiyan veya Müslüman fark etmezdi, en çok da panayır zamanları müşterilerim olurdu. Yıl boyu insanlar panayır zamanını beklerdi. Özellikle çocuklar kayığa elleri boş biner, panayır dönüşü türlü türlü oyuncaklarla geri dönerlerdi evlerine... Her yerini bilirdim köyümün anılarımın nerede gerçekleştiğini, nerede güldüğümü, nerede ağladığımı, anamın atamın nerede olduğunu. Babamın anamın mezarı yan yanaydı acaba gidip bir dua okuyabilir miyim? Gitsem mezarlarını bulabilir miyim? İnsan büyüdüğü bildiği yerden ayrılınca her yerde ''yabancı'' hissediyor her yerde garip'', diyerek anlatıyordu bu adam göçünü. Ahmet böyle hikayelere alışıktı, ilk göçüp bunu yaşayanlar böyle anlatırken göçlerini oraları hiç görmemiş torunlarının yüzlerinde bile bir burukluk sezilirdi. İnsan belki de karanlıktan korkmayı, anılarından korkmaya başladığında bırakıyordu. Sinan Bey'in onu duymamasına ve görmemesine imkan yoktu; ama o, yine de hiç oralı olmadı ve yanından geçti gitti. Ahmet ne yapacağını bilemeden sadece üzülerek ortada öyle duruyordu ki, onu izleyen annesi ona seslendi. Tahta merdivenlerin altında seyis odasıyla kilerin arasında kalan, aynası biraz pislenmiş lavaboda ayılmak için yüzüne birkaç defa su çarptı. Aynaya baktığında, bu evden ayrılmadan beş yıl önceki kendini hatırladı. Saçları o zamanlardaki gibi uzun ve dağınık değildi artık, o yüzden kumrallığı da çok belli olmuyordu. Gözleri siyah ve büyük, yaşına rağmense bıyığı kalın ve gürdü. Bunlar da onu olduğundan daha büyük gösteriyordu. O zamanlar delikanlılık heyecanıyla çok hareketli, düşünmeden konuşan; ama kimseyi de üzmemeye gayret eden bir gençti. Ancak İstanbul'daki eğitiminden sonra sakin olmayı, düşünerek konuşmayı insanın en büyük dostunun ve düşmanının dili olabileceğini öğrendi. Annesinin sesi onu yeniden kendine getirdi. Mehmet'le muhabbet ediyoruz. Zaten askeriyede alışmışım birileriyle muhabbet etmeye. o yüzden tek başıma kalmak istemiyorum. Georgi ile uzun uzun konuştuk, muhabbet ettik. Sağ olsun evine de çağırdı beni; ancak ona yakın zamanda gideceğim için evde vakit geçirmek istediğimi söyledim. Dükkanına uğradım odun almak için civar köylere gitmiş. Ben de haber bıraktım. Bugün bana bir adam gönderir diye bekliyorum. Ahmet, anasının konuyu değiştirdiğini biliyordu ve dün seyisle yaptığı konuşmadan sonra başkalarında bulduğu hataya kendisi de düşmüş olabileceğini anladı. Hem anasını üzmemek hem de bu hataya düşmemek için o da bir şey yokmuş gibi konuşmaya devam etme kararı aldı. Ahmet bazen düşünüyorum askerlik yapmasaydın nasıl olurdu, diye. Hayatın pamuk ipliğine bağlı, aklım hep sende. Bizi dinleyip burada kalsaydın hayırlı bir kısmetle evlenseydin. Torunlar ve babanla burada yanımda olsaydın. Ayrıca, o zaman babanla aran bu kadar kötü olmazdı. Babanı bilirsin bir dediğini iki etmediğin sürece onunla hiçbir sorun yaşamazsın. Anne, burada geçirdiğim sürede birçok insan gördüm, tanıdım ve dinledim. Buradaki yaşamın her safhasını biliyorum çalıştım da işçilerin başında da bekledim, çobanlıkta yaptım, köyün gezmedik yerini de bırakmadım. Bunları yaparken kendimi kötü hissetmemekle beraber, hiç mutlu da olmadım. Kendim buradaki insanların yaptığı gibi çocukluktan yaşlığa belli aşamalardan geçip sonra burada ölüme kavuşan bir hayat sürmek istemiyordum; ama ne yapacaktım ki başkada bir çare yok gibiydi. Daha sonra yalnızca askeri hikayelerden keyif aldığımı dergilerde savaşlar ve komutanları gördükçe, okudukça heyecanlandığımın farkına vardım. Eskisi kadar güçlü değildik hatta bunun için buradaki rahat hayatımı bırakmam gerekiyordu; ama ben Dömeke'de Edhem Paşa'nın zaferinden veya yenilse bile büyük saygı gören Osman Paşa'nın hikayelerinden başka bir şeyden keyif almıyordum. Bu konuda çok istekli ve hevesliydim. Bir şeyi büyük bir hevesle isteyen insanın o işi çok iyi yapacağına dair inancım da tamdı. O yüzden isteğimin peşinden koştum, şu dönemde vatana en iyi iki şekilde hizmet edilebilir: Eğitim veya askeriye ülkeme hizmette bulunduğum için kendimle gurur duyuyorum ve aldığım karardan hiç pişman olmadım. Tek üzüntüm senin istediğin gibi bir hayat süremeyerek seni üzmemdir. Herkes özellikle analar sevdiği insanı, evlatlarını istedikleri gibi görmek ister, onlar için en rahatı en iyisi neyse onun olması için elinden geleni yapar, dua eder sen bana bakma kuzum görünen o ki senin için böylesi daha iyi olmuş. Ana oğul birbirlerini daha iyi anlamanın mutluluğuyla hasret giderirken tahta kapı vuruldu. Gelen Alekos'un dükkanına uğradığında konuştuğu işçiydi. Beyim merhaba. Patron geldi, sizin adınızı duyunca çok sevindi. Hemen beni yolladı. Kendisi şu an malzemeleri yüklüyor. Evet, ''İşlerimi ikindi ezanına hallederim ikindi ezanından sonra çınarlıkta buluşalım'' dedi. Henüz öğle ezanı yeni okunmuştu. Alekos'la buluşması için birkaç saat daha vardı. Ahmet, yine de anasından izin isteyip dışarıya çıktı. Çınarlık, evlerine bir saatlik yürüme mesafesindeydi. Yolda yürürken bir iki kişiye rast geldi onlara selamlaşıp ayak üstü muhabbet etti. Çınarlığa giden yol tamamıyla topraktı, güneş tepedeyken toprak yolda yürümek iyice zorlaşıyordu, arada bir mendilini çıkartıp küçük alnına tıraşlı kısa saçlarından düşen terleri siliyordu. Ağaçları gördüğü zaman ana yoldan; dar toprak yola saptı. Çınarlığa ulaştığında en uzun ağacın gölgesinin altındaki masaya oturdu. Bu masayı Alekos'la beraber yapmışlardı. Hayvanları otlarken, onlar burada oturur muhabbet ederlerdi. Biraz ilerideki çeşmeyi anımsadı, çoban kızla orada beraber vakit geçirirlerdi, öğrendiğine göre kız ve kocası buralardan göçmüşlerdi. Ahmet, Alekos'un mastika içmeden neredeyse konuşmadığını bildiği için yanında balıkta getirdi. Ateşi yakmak için odun topladı. Ve Alekos'u beklemeye başladı. Alekos çınarlığa vardığında, Ahmet sıcağında etkisiyle uykuya dalmak üzereydi. Merhaba benim asker dostum! Askerlik senin duruşunu bakışını bile değiştirmiş be Ahmet! diye kollarını açarak haykırdı. Ahmet, biraz irkildikten sonra ayağa kalktı ve Alekos'a sarıldı. Değişen bir şey yok dostum, ben hala aynıyım. İstanbul'da dört yıl geçir üstüne üstlük hemen ardından bir savaşa katıl ve hala aynı olduğunu söyle. Olmaz öyle şey, her şeyi duymak istiyorum! Benim anlatacaklarım hem uzun hikaye hem de ayık kafayla çekilmez. Ahmet -rakıyı göstererek- bakıyorum da hazırlıklı gelmişsin, -dedi. Beni bilirsin senden beş yaş büyük de olmam nedeniyle sen henüz sut kuzusuyken ben buna müptelaydım. Kuzu büyüdü. Dikkat ette benden önce seni çarpmasın. Boş verelim şimdi bunları. Ben seni merak ediyorum evlenmişsin hatta Allah bağışlasın bir oğlunda olmuş. Nasıl evlendin? Ben buralardayken hiç bu konulardan konuşmazdın. Dikkatlice baktın mı belki de kadın kılığına girmiş delikanlılarıdır. Bu olayı hiç unutmayacaksınız değil mi? Ah o yanımda çalışan hainler yok mu? Bunu size anlatanın hangisi olduğunu bir bilsem yakacağım çırasını onun! Sen hiç ciddi olamaz mısın eğer bu evlilik meseleni doğru dürüst anlatmazsan bende sana İstanbul hakkında hiçbir şey anlatmam. Tamam anlatacağım. Sen gidince yalnız kaldım hatta gittiğin, beni terk ettiğin için kızıyordum sana. Sen ki bu köyün en zengin adamının oğlusun. Çobanlığı benim gibi zorunda olduğun için değil de yanıma arkadaş olmak için yapıyorsun. Ne işin var senin İstanbul'da? Başlarda böyle kızıyordum sana yanımda konuşacak kimsede yoktu, ben de hayvanlarla konuşmaya başladım. Benim gri çoban köpeğimi hatırlarsın ismi Cesur'du benden büyük olan başını okşadığında çok iyi bir dinleyici olabiliyor; ama aynı şeyi koyunlar için söyleyemem tek düşündükleri şey karınlarını doyurup gölgeye kaçmak dinlediklerini hissettirmiyorlar. Yine başlıyorsun! Bunların hikayemizle ne alakası var! Sen bir hikayeyi anlatırken direkt sonunu mu söylüyorsun! Tamam o zaman ''evlendim.''- diye bağırdı. Tamam kızma. Sende öyle bir yerden anlatmaya başlıyorsun ki sanki Hz. Adem'e kadar geri gidiyoruz gibi geliyor. Peki, hızlandırıyorum senin beklediğin gibi bir hikaye yok. O yüzden böyle uzattım. Annem bir kız beğenmiş, bizim Rum terzinin kızı. Onunla evlenir misin, diye sordu. Ben de evet dedim aslına bakarsan bütün hikaye bundan ibaret. Anlatmaya bir de ta benim gidişimden başlıyorsun; ama güzel hikaye anlatma huyundan bir şey kaybetmemişsin. Elbet duymuşsundur. İlk gittiğim senede meşrutiyet ilan edildi. Sonraki sene 31Mart Vakası yaşandı. İstanbul'u merak ediyorsun; ancak hangi İstanbul'u? İki tane İstanbul var. Sana hangisini anlatsam bilemedim şimdi. Ahmet iç çekti, biraz daldıktan daldı, gördüklerini gözlerinin önüne getirdi. Sonra aniden anlatmaya başladı. İki tane İstanbul var birincisi: Üç merkeze sahip Beyoğlu, Galata ve vapurla geçtiğin Büyükada. Buralarda gazinolar, oteller ve türlü türlü kulüpler var. Hele Beyoğlu'ndaki Tokatlıyan oteli en meşhur eğlence yerlerinden birisi. Memleketteki en seçkin, eğitimli, zengin kesim günlerini hep burada geçirir. Bu mekanlarda eğlenceden siyasete her şey konuşulur. Ancak buralarda çok Türk'e rastlamazsın hatta bir kulübe Türk almak için onun ya çok zengin olmasını ya da çok büyük siyasi karaktere sahip olmasını isterler. Konuşmayı en çok sevdikleri şey para ve diş siyasettir. Açıkçası ben sıradan bir öğrenci ve asker olarak buralarda çok bulunamadım. O yüzden buraları gördüğüm ve bildiğimden daha çok duyduğum kadar anlatabiliyorum. İlk İstanbul'u anlatırken alaycı bir ses tonuyla anlatan Ahmet, bu sefer konuşmaya başladığı andan itibaren fark edilen bir hüzün ve öfkeyle anlatmaya başladı. Ben neredeyse hep ikinci yani diğer İstanbul'daydım. Burada para konusu çok geçmez, zaten fazla da yoktur. Siyasetse biz Harbiye öğrencileri, Tıbbiye öğrencileri ve gazeteciler arasında konuşulur. Her ne kadar öteki İstanbul'un yanına yanaşamasa da iyi gazinolar vardır; ama burada en çok kıraathaneler vardır. Akşamları gazinolarda danslar eder, içer eğlenirdik. Bu İstanbul içinde sadece acı olan bir kitap gibiydi. Yoksulluk, üst kademelerde olamama, nezih yerlerde yaşayamamamın ezilmişliği, cahillik okunuyordu sokaklarında. Askerlerin terzileri Mercan sokağındadır. Mercan sokağına giderken, yürüdüğün taştan sokaklarda bakımsız çocukların oyun oynadığını görürsün, bir tek çocuklar mutlu gibidir zaten, ahşap evlere baktığında balkonda umutsuz gözlerle dışarıya bakan kadınlar vardır, zorla geçinmelerini sağlayan eşini veya talibini bekler. Sadece diğer İstanbul'da yaşayan kızlar özellikle sefir kızları şanslıdır: Onlar dil öğrenirler, dans ve müzik eğitimi görürler. Bu İstanbul'daki kadınlarınsa ömrü yoksulluk ve beklemekle geçer eğer şanslıysa evinin bir balkonu vardır. Bu İstanbul'un beyefendileri diğerlerine benzemezler. Diğer İstanbul'un beyefendileri gibi redingot giymezler. Bu İstanbul'da giysilerin süsü yamadır. Tüm beylerin düşündüğü şey balkonda bekleyenlerin veya dışarda oynayan çocukların ne olacağıdır. Kendini bile unutmuştur bu insanlar. Kimileri üç beş kuruşa amelelik yapar, kimileri memurluk; ama istisnasız hepsinin geçim derdi vardır. Birbirlerini tanırlar, birbirlerini gördüklerindeyse içten bir gülümsemeyle selam verip, samimi sohbetlerde bulunurlar. İstanbul'da çok dergi gazete var. Bir tane muhabirin yazısında, '' Aynı şeyleri yaşayan insanlar, aynı hisleri daha kolay paylaşır ve daha iyi anlaşır'', diye bir bölüm okumuştum. Ne zaman bu İstanbul'da bulunsam o yazı aklıma gelir. Sana gazinoları ve diğer her yeri daha detaylı anlatmak isterdim; ama seni buraya bu yüzden çağırmadım. Yıllar sonra buluşan iki çocukluk arkadaşıyız tabii ki konuşup eğleneceğiz. Bu konuyu değiştirelim. Çok kasvetli çok hüzünlü geliyor bana. Beni başka ne için çağırdın? diye sordu ve merakla ona bakmaya başladı. Sebep olduğun bir şey mi çok kasvetli geliyor sana! -diye haykırdı. Alekos, kendisini ancak Ahmet'in ciddi olduğunu görünce toparlayabildi. Elindeki bardağı masaya bırakıp, ayağa kalktı. Ahmet ne diyorsun sen! Anlattığın şeye en az ben de senin kadar üzüldüm hem ben nasıl böyle büyük bir şeye sebep olabilirim! Alt tarafı bir oduncuyum. Eğer sen bana atılan iftiralara itibar ediyorsan, çok ayıp ediyorsun ve bir daha seninle konuşmam! Kimse bir şey öğrenmesin diye Georgi bana bundan bahsettiği zaman seni savundum! Böyle bir şeyi yapacağına ben de hiç ihtimal vermezdim; ama hangi güzergahlarla çetecilere silah taşıdığından kimlerle iş yaptığına kadar her şeyi biliyorum! Yalnızca eski günlerin hatırına sana ve ailene bir iyilik yapmak istedim. Alekos çok şaşırdı. Konuşmanın böyle gideceğini ve buralara geleceğini tahmin dahi etmemişti. Hükümetin güvendiği kişilerin ihbarları var. Hükümet kiminle çalıştığını da biliyor; çok başarılı saklandığın için birkaç defa yapılan aramalardan da kurtulmayı başarmışsın. Kanıt olmasa bile suçlarından kaçabileceğini mi sandın! Sen ne diyorsun be arkadaş! Ne sen ne hükümet! Ne hükümetin güvendiği adamlar hiçbir şey bilmiyorlar! Ben suçsuzum ve bu ülkeyi en az senin sevdiğin kadar seviyorum. Eğer buralardan ayrılsam köye gelen göçmenler gibi ölene kadar sıla hasreti çekerim. Arkadaşlığımız daha fazla zarar görmesin diye şimdi gidiyorum. Alekos, arkasını dönüp gittiği sırada Ahmet onun omzundan tutup çekti ve boğuşmaya başladılar. İki eski arkadaş sanki yıllardır düşmanlarmış gibi kavga ediyorlardı. Ahmet, Alekos'u yere yatırıp yumruklarken Alekos kuşağından bıçağının çıkarttı. Tam Ahmet'e saplayacağı sırada Ahmet, onun bileğinden kavradı, yavaşça piştovuna uzandı ve namlu Alekos'un göğsündeyken tetiği çekti. Yar.2:2Yedinci güne gelindiğinde Tanrı yapmakta olduğu işi bitirdi. Yaptığı işten o gün dinlendi. Hacamat, deriden ufak ensizyonlardan vakum yolu ile kan alınmasıdır. 31 Mart Vakası, II. Meşrutiyet'in ilanından sonra İstanbul'da yönetime karşı yapılmış büyük bir ayaklanmadır. Rumi Takvim'e göre 31 Mart 1325'te başladığı için bu adla anılmıştır."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/alesia-v-bolum", "text": "İnesi'den İstanbul'a sapan yol ayrımında durdu. Hayaline giden yolda en önemli durak olan başlangıcı, yapacak mıydı yoksa hayallerinden vaz mı geçecekti? Sanılanın aksine en cesur insanlar gözü kara, kavgadan kaçmayan, hiçbir şeyden korkmadığını iddia eden insanlar değildir. En cesur insanlar ''bilinmeyene'' gidebilenlerdir. Köyünün kaldırımları, ağaçları, insanların yüzleri, köy insanının nelerden konuşmaktan hoşlandığı, neleri yaptıkları, neleri sevip neleri sevmedikleri, buradaki geleceği bunların hepsi Ahmet için ''bilinen'' şeylerdi. Diğer taraftan üstündeki eski gömlekle, bu köylü aklıyla, koca heybetiyle İstanbul'un sokakları, insanları, orada neler yapıldığı nelerden hoşlanıldığı, hayatın nasıl olduğu, ne iş bulup nasıl okula gideceği hatta İstanbul'a nasıl ulaşacağı bunların hepsi ''bilinmeyen'' şeylerdi. Verdiği karar ise köyünün ailesin rahatını terk edip yola devam etmek oldu. Akıllıca bir karar mıydı? Hayır, hiç de akıllıca olduğu söylenemezdi; fakat çok cesurca verilmiş bir karardı. Öncelikle umarım iyisinizdir. Sizinle uzun zamandır görüşmediğimizin ve mektuplaşmadığımızın farkındayım. Sizden böyle bir şey istemeden önce bunun utancını yaşıyorum; ancak bu koşullar altında başka bir çare düşünemiyorum. Ahmet babasının bütün karşı çıkmalarına rağmen asker olmak için Harbiye'ye gitmeye karar verdi. Babasına karşı çıktığı için parasız bir şekilde yollara düştü. Ablacığım sizden ricam Ahmet'e evinizde yer açmanız, çalışkan bir çocuktur sizin aracı olmanızla bir işe girerse çok kısa bir sürede bu zor durumun üstesinden gelebilir. Her şeyden önce köyden çıkabilmek için bir araç gerekliydi. Ancak onda ne bir at arabası ne de bir at kiralayacak para vardı. Karşısındaysa koca bir yol; lakin hayalinin peşinden gitmeye karar vermiş birisini hiçbir yol durduramazdı. Ahmet yanında kimse olmadan yola koyulduğunda haziran ayının güneşi tam tepesindeydi. Sıcaktan bitap bir halde yürüyorken duyduğu tek ses yolun aşağısında akan dereyle, yayılan sığırların çan sesleriydi. Arada sırada dinlenmek için yolun kenarında olan ağaçların gölgesindeki taşlara oturduğunda, etrafı bir kolaçan ediyordu; fakat gelen giden yoktu. Zaman geçtikçe yürümekten daha fazla yorulmaya başlıyordu. Bu yolculuktan iyice bıkmaya başladığı zamanlarda yolculuk eden olmadığı için yıllardır kullanılmayan buna rağmen her nasılsa bölüm bölüm rengini açmış, kahverengi valizini bırakmayı düşünüyordu. Hem bu valizde bu kadar değerli neyi vardı ki, birkaç pantolon, birkaç gömlek, birkaç iç çamaşırı bunlar için koca valizi taşımaya değer mi, diye söyleniyordu kendi kendine... Yolun hemen aşağı tarafında bir çınar ağacını ve onun çimenlerin üstünde oluşturduğu gölgeyi görmese muhtemelen valizden kurtulacaktı. Valizini başının altına aldı ve dağın yamacına uzandı. Sıcak havanın üstüne yapıştığında bıraktığı yorgunluk hissi, gölgedeki çimenlere yattığında yerini rahatlamaya ve uykuya bıraktı. Uykuya öğlen vakti dalmıştı. Tekerleklerin sesini duyarak uyandığındaysa neredeyse güneş batmak üzereydi. Onu bitap düşüren haziran güneşi şimdi onun kurtuluşu olabilirdi; çünkü yük taşımacılığında kullanılan yöre halkının ''yaylı'' dediği iki tane arabayla, bu iki arabaya eşlik eden bir yolcu arabası karşıdan ona doğru geliyordu. Ahmet bu arabaların hasat zamanı gelen ipeklerle İstanbul'a gitmekte olduklarını düşünüp yatmakta olduğu çimlerin yamacından yola atladı. Kervandaki kişiler böyle yolculuklarda tecrübesiz ve heyecanlı olsalar Ahmet'in davranışı bir felaketle sonuçlanabilirdi. Yollar, bozuk oluşunun yanı sıra fazlasıyla tehlikeliydi. Ahmet yola atladığı an yaylı arabayı süren adam, ''Yetişin!'' diye bağırdı. Yolcu arabasından inen iki tüfekli namlularını Ahmet'e doğrulttu. Beyim endişelenmenize gerek yok. Bu sıcaklarda İstanbul yollarına düştüm. Ne arabam var ne de rahat bir yolculuk geçirmemi sağlayacak param, sizi fark edince sizinle gidebilirim diye sevindim. Yola ondan atıldım. Ne malum yalan söylemediğin! Ben arabaların böyle kandırılıp soyulduğu hakkında çok hikaye dinledim! İsterseniz gelin arayın üzerimi, valizimin içine de bakın sonra size neden gittiğimi falan da anlatırım çok param yok; ama bir miktar parada verebilirim. Bir adamın namlusu Ahmet'te bakıyorken diğer adam Ahmet'in rengi atmış valizini didik didik aradı, başıyla diğer adama bir şey yok manasında işaret verince silahı doğrultan adam, ''Üstünü de ara'', dedi. Ahmet ellerini kaldırdı. Ahmet üstünde de bir şey olmadığını bilmesine rağmen garip bir heyecan yaşıyordu. Silah kullanmayı sever, ara sıra ava çıkardı; fakat kabzada olmak yerine namluda olunca içi biraz ürperdi. Ben bilmem! Ben yalnızca bu arabaların güvenliğinden sorumluyum. Sen derdini tüccara anlatmalısın. Ahmet silahını omzuna atan adamın hemen arkasından diğerlerinden daha iyi görünen arabaya girdi. Birbirine karşılıklı oturulabilen iki oturaktan oluşan toplam dört kişilik, üstü kapalı arabaya girdiğinde ayakta duruyordu ve tüccarın karşısındaki küçük yuvarlak gözlükleri olan, uzun keçi sakalları ve Fransız bıyıkları beyazlamış, kısa boylu baştan aşağıya siyah giyinmiş adam olduğunu anladı. Sen çok şanslı bir delikanlısın benim fabrikam ve dükkanım da Eminönü'nde yani Suriçi'nde. Ben, tekstil işiyle uğraşıp oradaki limandan Avrupa'ya mal gönderiyorum. Senin şanslı olmanın bir nedeni daha. Aslında, bu kadar geç kalmamamız lazımdı. Sabahtan çıkıp birkaç molayla yedi sekiz saate varabilirdik; fakat ne yazık ki atlardan birisi öldü. Bizde yeni at bulmaya çalışırken epey zaman kaybettik. Şimdi birkaç saat daha ilerleyip hava kararınca kamp kurmamız gerekiyor. Gerçekten hiçbir şey bilmiyorsun delikanlı, böyle giderse İstanbul'da harap olursun. Allah'ın izniyle her şeyi öğrenir bir yolunu bulurum. İdadiyi zaten bitirdim mülakatı başarıyla geçersem üç yıl sonra subay olurum. Eğer çalışmak istersen dükkana uğra. Benim dükkanımda senin gibi çalışkan bir genç için her zaman yapacak bir iş bulunur. Sağ olun beyim. Eve, okula bir yerleşeyim dükkanınıza uğrarım. Çok şanslısın delikanlı! Sakın ola bu şansını boşa harcama İstanbul'a gidince dükkana uğra. Sen okuma yazma bilen adamsın sana kolay bir hesap kitap işi verir. Aslında işçiye de ihtiyacı yok; ancak seni sevdi. David, çok dindar ve çok iyi bir insandır. Olmaz öyle şey eğer ihtiyacı yoksa alacağım ücreti hakketmediğim yerde çalışmam. Belki de vardır. Bilmiyorum benim demek istediğim senin kararlığından ve konuşmalarından hoşlandığı. Benden sana abi öğüdü olsun. İstanbul'da böyle iyi bir patron bulman zor o yüzden onun dükkanına uğra. Çalışmasam bile teşekkür etmek için mutlaka uğrayacağım. Ahmet, bir süre daha arabacıların ve korumaların gençliklerinden bahsedişlerini, kahkahalarını dinledi. Sonra onlardan kendi çadırına geçmek için izin istedi. Yerdeki taşları sırtında hissettiği örtünün üstüne yattı. Ayın ışığını seçebildiği çadırın tavanına baktığında aklında yalnızca tek bir şey vardı. İstanbul! İşte gidiyoruz delikanlı. İkindi vakti İstanbul'a varmış oluruz. O kadar heyecanlanma delikanlı. Sonuçta köyünden farklı olan çok bir şey göremeyeceksin. Biraz daha fazla ahşap ev, biraz daha iyi yollar, birkaç heybetli bina, daha fazla insan, göreceğin tek farklı şey deniz olur. Güzel evler ve binalar hep insan ürünüdür yani gelip geçicidir. Binaların içinde aldığın eğitim ise bir becerin varsa geliştirir. Sana ne zaman ne söylemen ne zaman ne yapman gerekir onu öğretir. Sen asıl güzel olana odaklan asıl güzel olan: Tanrısal olan şeylerdir. Onlar hem güzel hem de öğreticidir. Sen hiç görmedin bilmiyorsun; ama deniz çok güzeldir. Daha onu görmeden kokusundan anlarsın insan işi olmadığını, denizin yanına yaklaşınca tenine dokunan rüzgarın ağırlığı bile değişir. Deniz cömerttir hem anadır hem de babadır. İçinde milyonlarca yaşam barındırır ve onları besler. Ona bakmayı bilirsen ondan işine yarayacak çok dersler çıkarttırsın. Mesela ben ne zaman bir şeye çok öfkelensem denizin en dalgalı olduğu yerde durur, dalgaları izlerim. Dalgalara bakarken öfkemin ne kadar küçük ve sadece kendine zarar veren bir şey olduğunu düşünürüm. Ne zaman sabrım tükenirse de dalganın az olduğu bir yere geçerim ve dalganın dövdüğü taşlardaki oyuğa bakarım, belki de yüzyıllardır döver o taşı dalga; ancak oyuk ancak yarım kirahtır. Uzu lafın kısası bakmayı bilene dalgalar iyi öğretmenlerdir, delikanlı. Hayır, okumadım. Doğrusunu istersen delikanlı İncil, havarilerin hayatı ve dini kitaplar harici pek kitap okumam, bu aralar bir tane okuyorum; kitabın adı Mai ve Siyah. Oradaki karakterinde ismi seninle aynı kitabı bitirince belki sana ödünç veririm. Tabii ki dükkanıma gelmen şartıyla. Çok sevinirim beyim. İşinizi görür mü bilmiyorum; ama idadi bitirdim. Görmez olur mu hiç! Dükkan açıldığından beri rüştiye mezunu bir beyefendi çalışıyordu. Çok emeği vardır, Kenan Bey'in dükkanda. Korkma delikanlı. Evet kötü bir şey oldu; ama sandığın gibi değil. Yalnızca gözleri benim gibi iyi görememeye başladı! Ve yaşlandığı için müsaade istedi. Sen de tahmin edersin ki, yaşlandıkça hesap kitap işleri zorlaşır. Yaşlandıkça rakamlar zaten berrak olmayan zihnini iyice bulanıklaştırır. Ahmet'te gülmeye başladı, ''Umarım iyice dinlenebilir'', dedi. Bu sırada arabacı seslendi, ''Geldik beyim.''. Ahmet, Gebze'ye girdiklerinden itibaren gelen deniz kokusunun yoğunlaşmasından yanaştıklarını anlamıştı. Kulaklarına dışarıdan arabaların tekerlek sesleri geliyordu. Tekerleklerin seslerinden, onların ne taşıdıkları anlaşılıyordu. Yolcu taşıyan arabaların tekerleri taşların üzerinde sekiyor gibi ince bir ses çıkartırken, yük taşıyan arabaların tekerleri yere tamamen oturmuş boğuk bir ses çıkarıyordu. Ahmet, oynamaktan soluk soluğa kalmış çocukların neşeli seslerini de duyuyordu. İskele ve liman tarafındaki çocuklar arabaları görmeye alışıktı, onlar yanlarından geçen arabaları pek umursamazdı; ancak arabalar mahalle aralarından geçerken mahalledeki çocuklar oyunlarını dahi bırakıp arabalarla yarışa koşarlardı. Duyduğu soluk soluğa kalınmasına rağmen çıkan neşeli sesler bu mahallenin çocuklarına aitti. Sonunda geldik delikanlı. İyi ki yola atladığında vurmamışız seni; yoksa benim için yolculuk bu kadar kısa gelmez ve keyifli geçmezdi. Asıl ben size minnettarım. Siz olmasaydınız belki de ben buralara kadar gelemezdim. ''Çünkü sizin için düşündüğüm tasarıları biliyorum. Tanrı ne isterse o olur delikanlı. Bu saate burada olman gerekiyordu, oldun. Ben sadece kaderini yaşamana aracı olduğum için sevinçliyim. Şimdi dükkana gitmem gerekiyor, dilersen arabacı seni gideceğin adrese kadar götürsün. Sağ olun beyim. Sizin için bir mahsuru yoksa hem daha fazla zahmet vermemek hem de gezerek kendim bulmak istiyorum. Dolaşırken dikkatli ol delikanlı. Güle güle.- dedi ve araba hareket etmeye hazırlandı. Ahmet, David'le vedalaştıktan sonra Eminönü iskelesinde indi. Yere ayak basar basmaz, denizin kokusu ve serinliği onun yol yorgunluğunu almaya başlamıştı. Elinde rengi atmış valiziyle arabanın henüz kapanmış kapasına bakıyordu ki arabanın gitmesiyle beraber sanki müzede çok hoşlandığı bir tabloya saatlerce bakan bir adam gibi durdu. Ressam, fırça darbeleriyle bir ömür birlikte olamayacak çiftleri kabul etmeyen: Galata kulesinin eteğini denizle maviye boyanmış, elbisesini büyük küçük evlerle süslenmiş olarak yansıtmıştı tablosuna. Martılar, Eminönü, Karaköy ve iskeleleri arasında gitmekte olan her gemiye, beslenmek umuduyla misafir oluyorlardı. Galata köprüsünde çocuklar babalarıyla beraber balık tutuyordu. Ahmet'in dikkatini en çok çeken ise herkesi birbirinden ayıran kimin iyi veya kötü olduğunu gösteremeyen; ancak kimin nasıl yaşayıp neye inandığını belli eden giyimleriydi. Çünkü köyünde bu kadar farklı giyinen insanlar yoktu. Herkesin kafasında farklı bir serpüş vardı: Kimisi fes takıyor, kimisi sarık, kimisi şapka. Kıyafetleri de başlıklarıyla uyumlu oluyordu. Fes takanda istanbulin, sarık dolayanda hayderi, şapka takanlardaysa elbisesiyle uyumlu baston. Liman çok kalabalıktı kimisi arabalarla, kimisi at veya eşekle buraya dolu gelip, boş gidiyor veya boş gelip dolu gidiyordu. Martıların sesi eşliğinde birkaç saat daha liman ve manzarayı izledikten sonra hava kararmadan gitmeye karar verdi. Mektubunu çıkarttı ve limanın girişinde oturmuş aşure satan seyyar satıcıya gideceği adresi sordu. Mısır Çarşısının heybetli kapısına geldiği zaman keskin baharat kokusu, nefesini kesti. Seyyar satıcı buradan geçmesi gerektiğini söylemese içeriye bile girmezdi. İçeri girdiği anda korkulan veya rahatsız edici bir yerde olan her insanın yapacağı gibi gözleri ilk olarak çıkışı aradı ve gördü. Çıkışa doğru yürürken biraz sersemledi artık koku ona eskisi kadar sert gelmemeye de başladı. Kılığından mıdır yoksa duruşundan mıdır anlamadı; ama yoldan geçen herkesi tezgaha buyur eden dükkan sahipleri onu buyur etmiyordu. Yürüdükçe binanın heybetinin ve kalabalığın sesinin onu eskisi kadar tedirgin etmediğine hüküm verdi. Hatta tezgahlardaki baharatlarda bilmediği renkleri görmek, hiç koklamadığı esansların kokusunu çekmek, türlü türlü ilaç ve merhemleri görmek çarşı hakkındaki fikrini değiştirmişti. Buraya yorgun olmadığı bir günde bir daha geleceğine ve burasının tadını çıkaracağına dair kendisine söz verdi. Tahmis Sokağına çıktığında henüz içerideki baharat kokularının etkisi geçmemişken, yoğun bir kahve kokusu sardı etrafı. Ayrıyeten, kahve satanlar çarşı esnafı gibi değildi. Hatta birisi yanına yanaşıp,'' Beyim valizinizden yoldan geldiğiniz belli oluyor, hem de çok yorgun görünüyorsunuz bir kahve alın bir şeyiniz kalmaz'', dedi. Esnaflar bir bakışta müşteriyi tanır ve nasıl ikna edeceğini anlarlar. Kahvenin tadının kokusuyla bütünleşmesiyle kahve sevdası da başlamış oldu. Hasırcılar'da esnafa eniştesi Kazım'ın evini sordu. İçtiği kahve onu biraz kendine getirmişti; fakat hala çok yorgundu. Sokakta kendine anlatıldığı gibi ilerledikten sonra mavi tahta kapısı ve balkonunda çiçekler olan iki katlı ahşap evi görünce sağa, kapıya döndü. Güneş batmak üzereyken gelmişti yine de evin rahatlatıcı bir yani vardı. Kapıdan girince dört beş basamaklı küçük taştan bir merdivenle evin ahşap kapısına doğru uzanan yola çıktı. Yolun iki tarafında da özenilerek yerleştirilmiş saksılar ve çiçekler vardı. Yolun sonundaki evin giriş kapısının üstünde bir balkon, balkonun sol tarafındaysa onunla eşit uzunlukta bir akasya ağacı. Ahmet duraksayıp ne yapacağını düşündü. Sonra, ''Zaten beni tanıyamaz bir bahane uydurur mesela yanlış gelmişin kusura bakmayın derim, ondan sonra başımın çaresine bakmaya çalışırım,'' diye düşündü. Bir bahane bulup söylemek üzereyken elleri balkonun tahta korkuluğuna dayalı, bir yabancının geldiğini düşünerek yüzünü peçeyle gizlemiş olan teyzesi onu tanıdı ve peçesini indirdi. Ahmet, sen ne kadar büyümüşsün koca adam olmuşsun! Annen aramızdaki mektuplarımızda biraz senden bahsetmişti. Sahi annen de geldi mi uzun zamandır onunla konuşamadık. Sen niye böyle yorgun görünüyorsun geç içeri dinlen, sana bir kahve yapayım. Oysaki, ben de kısa bir süre için geldiğini düşünüp üzülmüştüm! Böylesi çok daha iyi oldu. Demek ta oralardan okumak için geldin ha çok iyi etmişsin. Enişten buna çok sevinecek sürekli, ''Bu memlekette ne komutanlar ne de memurlar okuma biliyor,'' diye söyleniyor. Ben seni yalnız bırakayım. Akşam yemeğine kadar dinlenmene bak, seni akşam yemeğe çağıracağım. Ahmet teyzesi odadan çıkınca eniştesinin ziyareti hakkında ne düşüneceğini merek etmeye başladı. Sonra annesinin ablasının evlilik hikayesi hakkında anlattıkları aklına geldi ve rahatladı. Annesinin anlattıklarına göre: Evlilik maceraları gümrükte yaşanan bir olay sayesinde başlamış. Asım Bey iş için İstanbul'a gelmiş ve Eminönü'ndeki limanda Fransız bir tüccarla tercüman aracılığıyla anlaşmış. Fransız tüccar parayı vermeden önce malları gemiye yüklemiş ardından bir daha indirmeye zaten teşebbüs edemez diye Asım Bey'in parasını yarı yarıya eksik ödemiş. Tabii Asım Bey'in buna göz yummasına olanak yok. Fakat mallarını geri alırken Fransız ona ''voleur! '' diye bağıramaya başlamış. Aracı olan tercüman gerçekleri bilmesine rağmen başını belaya sokmak istemediğinden oradan uzaklaşmış. Asım Bey, Fransız'ın ne dediğini anlamasa da öfkeden deliye dönmüş. Fransızca bilmediği için derdini de anlatamıyormuş. O sırada daha fazla dayanamayan Kazım Bey işini kaybetme pahasına dahi olsa bu haksızlığa müdahale etmeye karar vermiş. Fransız beyefendiye ticaret mahkemesine gitmeyi, orada Fransız elçilik görevlileri, tercümanlar ve kendisinin şahitliğiyle adaletin sağlanacağına inandığını söylemiş. Tabii ki Fransız beyefendi bu teklifi duyduğunda dehşete kapılmış ve dedeme parasını geri ödemiş. Asım Bey bu delikanlının adaletli oluşundan ve doğru bildiğini söylemeye korkmayacak cesareti göstermesinden çok etkilenmiş. Hatta Annesi Ahmet'e bu yaşananlar için,'' Babam her şeyi bize anlatır bizimle konuşmayı çok severdi. Bu hikayeyi anlattığında ablamla ben Kazım Bey'i çok merak etmiştik,'' demişti. Asım Bey'in her İstanbul'a geliş gidişlerinde muhabbetleri iyiden iyiye artmış. Asım Bey onu bir gün Bursa'ya davet etmiş. Kazım Bey, Müjgan Hanımı da bu ziyareti esnasında görmüş ve beğenmiş. Daha sonra çekingenlikle olsa da Müjgan Hanımla evlenmek istediğini söyleyebilmiş. İşte evlilikleri böyle gerçekleşmiş. Kazım Bey bir çocuğu olmasını iki nedenden ötürü çok istiyordu: Birincisi çok kutsal olan baba olmak. İkinci nedeniyse onu düşlediği medeni toplumdaki bir birey gibi giyinişiyle, hayat görüşüyle, duruşu ve terbiyesiyle tam bir Avrupalı gibi yetiştirme isteğiydi. Belki de bu yüzden gümrükte çalışmayı yaşlandıkça daha da zorlaştıran yeni yüzler görmenin ve bilmediği kelimeler duymanın üstünde yarattığı yorgunlukla eve gelmiş olmasına rağmen Müjgan Hanım ona Ahmet'in geldiğini söyleyince tüm yorgunluğunu unutup bu meseleye odaklandı. Kazım Bey kendi kendine, ''Demek Harbiye okuyacak, ona elimden geldiğince yardım etmeliyim özellikle de ona Fransızca konusunda yardım edebilirim,'' diye düşündü. Fransızca konusunda hiç telaşa kapılma zor bir dildir; ancak ben sana yardımcı olacağım. Anlaşılan tek yardımcı olmam gereken konu Fransızca olmayacak. Olsun bizim tek umudumuz sizsiniz. Memleket karışık İstanbul'sa memleketten karışık. Bu hali en iyi açıklayan cümle bizim dergide arkadaşım Kılıçzade Hakkı'nın yazdığı yazının başlığı olan ''Pek Uyanık Bir Uyku' dur.''. İçeriğiyle seni boğmayayım sen de göreceksin zaten İstanbul iki farklı ülke, iki farklı şehir gibi. İstanbul halkının yaşadıkları semtler uğrak mekanları bile farklı. Karşıda redingot burada sarık moda. Herkes uyanık herkes sonun kötüye gittiğin farkında; ama uyuyor numarası yapmak daha kolay geliyor. Hiç kimse hiçbir konuda uzlaşamıyor. Kimileri eğitimi suçluyor, kimileri idarecileri, kimileri dinsizleri, kimileri hocaları. Ben yalnızca eğitimi suçluyorum o da sizin gibi gençlerle düzelecek, düzene girecektir. İlk günden çok yormayım seni kışlada da burada da kendin görüp öğrenirsin zaten ne nedir ne değildir. Ahmet zaten yorgundu ve açıkçası ne konuşuluyor ne anlaması ne söylemesi bekleniyor veya ne hissetmeli bu konuda en küçük bir fikri yoktu. Teyze ve eniştesinden müsaade aldıktan sonra yatağına geçti. Ahmet bundan sonraki hayatının daha zor, daha karışık olacağının farkına ne köyden buraya gerçekleştiği zor yolculuk sırasında, ne gösterilen odasında valizindeki üç beş çaputu çıkardığında ne de eniştesinin anlamadığı konuşmasını dinlemek zorunda hissettiğinde vardı. Bundan sonraki hayatının daha zor ve daha karışık olacağının farkına; ancak teyzesinin çorbasının tadının annesininkiyle aynı olmadığını anladığında vardı. Özellikle yük taşıma amacıyla kullanılan dört tekerlekli at arabası. Halit Ziya Uşaklıgil'in 1898 yılında kitap haline getirilen romanı. Bitkilerden türlü yollarla, işlemlerle elde edilen ya da kimyasal yöntemlerle yapılan, kokulu ve uçucu sıvı."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/alesia-vi-bolum", "text": "Eğer öyleyse ne kadar derine ne kadar karanlıklara ulaşsam bile kurtuluşumun sen olduğunu bilmeni istiyorum. Ne kadar karanlıkta olursam olayım senin gülüşün ışık oluyor, aydınlık veriyor bana. En çok da gülüşünü beraber gülmeyi özledim. Gülerken daha çok aklıma geliyor seninle olan anılarımız. Çok da gülünecek bir şey yok zaten burada. Önceki mektuplarımda sana bahsettiğim Filozof Gökhan'la Laz İbrahim'in atışmaları hariç tabii. Sadece senin bildiğin kadar bilmek ve haberdar olmak istiyorum senden. Ahmet, Sirkeci'de bulunan Büyük Postane'den mektubu görevliye içindeki hüznünü yansıtmamaya çalışarak teslim edip çıktı. Bu şehire koca İstanbul'a ilk geldiği günün üzerinden iki yıl geçmişti ve artık buraları çok iyi biliyordu. Mülakatı başarıyla geçtiğinden sadece üç yıl içinde subay olabilecekti, şimdiyse son yılındaydı. Beyoğlu'ndaki Taşkışla'da kalmadığı veya izinli olduğunda David'in dükkanında çalışıyordu. Bugün de izinli olduğu için dükkana çalışmaya gidecekti. Atlı tramvayın geldiğini vardacının öttürdüğü borazandan ve bağırışlarından anladı tramvay hattına yaklaştı, ispire el etti, biletçiden biletini aldı ve yerine oturdu. Sanki iki tane babası olmuştu bu şehirde birisi David birisi eniştesi Kazım Bey'di. İkisine de çok şey borçluydu. Kazım Bey ona iyi giyinmeyi, düzgün durmayı öğretmişti. En önemlisi de Fransızca öğreniminde anlamadığı yerleri ona özenle anlatmış, kendi aralarında yaptıkları pratiklerle Fransızcasını geliştirmesine yardımcı olmuştu. Hatta Fransızcası onlardan daha iyi olduğu için arkadaşları ona, ''Mösyö Ahmet'' diye sesleniyorlardı. Bu lakap onu hep güldürürdü, sen köyden Ahmet olarak gel, İstanbul'da ''mösyö ol. Olacak iş mi?'' derdi. Okulda onu en çok zorlayan ders meç talimleriydi, bu dersi sevmiyor ve artık savaşlarda silahların daha etkin kullanılmasından dolayı da gereksiz buluyordu. Gördüğü önemli şahsiyetler arasında en çok Napolyon ve İskender'den etkilenmişti. İkisinden de etkilenme nedeni; yalnızca Bukefalos ve Marengo'yu dünyanın bir ucundan diğer ucuna sürmeyi başaran komutanlar olmaları değildi. O, daha çok bir fikri bir düşünceyi ayak bastıkları yerde filizlendirmelerinden etkilenmişti. Napolyon, Fransız Devrimi'ndeki kıvılcımı harlayıp bütün kıtayı yakmıştı, imparatorluğun karşıtı olan ''milliyet'' olma fikrini yaymış; ancak kendisi de bir imparatorluk kurduğundan sonunda da kendi de yanmıştı. Özellikle atlı tramvaylarda kullanılmak üzere güçlü katana cinsi atlar getirtilse de Ahmet bu hayvanlar için üzülüyordu. Ancak vardacının borazan ve bağrış seslerine tahammül edebiliyorsanız en rahat yolculuk da buydu. Beyoğlu'nda arkadaşlarıyla oturmaya Olimpos, Palas ve Kristal gazinolarına veya Suriçi'nde Meserret kıraathanesine uğrayacağı zaman hep atlı tramvayları kullanıyordu. Böylelikle yazlık olduğu için cam kenarına oturup temiz havadan da istifade edebiliyordu. Eminönü limanına yaklaştığında gemilerin sesini duydu ve denizin kokusunu hissetti. Atlı tramvaylarda inmek için herhangi bir durağı beklemenize gerek yoktu, bağırdınız zaman istediğiniz yerde durabilirdiniz. Ahmet de dükkana yakın olan bir sokağa geldiğinde bağırdı, tramvayı durdurdu ve indi. Dükkan, limanın bir iki sokak arkasında olduğu için dalga sesleri ve gemi kornaları duyuluyordu. Geldiği günden beri burada çalıştığından sokak üzerindeki tüm esnaflarla sıkı fıkı olmuştu, görebildikleriyle selamlaşıp ayak üstü muhabbet ettikten sonra tabelasında büyük harfler ve el yazısıyla David yazan dükkanının önüne geldi. Hoş geldin, delikanlı. Bugün baya yorulacaksın biraz önce yeğenimle de bu konuyu konuşuyorduk. Bu hafta hem siparişler hem de işler çok yoğun geçti. Hay aksi, oysaki çocuklara bu akşam için söz vermiştim. David, Ahmet'in arkadaşlarından çok hoşlanmıyordu. Ahmet ve arkadaşları padişahın karşı safında, meşruti yönetimi destekleyen safta yer alıyorlardı. Ona göre bu durum Ahmet için sorun yaratabilirdi. İstanbul'a ayak bastıktan bir yıl sonra padişah destekçilerine karşı yürütülen harekatta bulunmuş ve burada ölümcül bir yara almaktan şans eseri kurtulmuştu. David ayrıca Ahmet'e bir defasında 5/252 şeklinde bir numarayla hitap ettiklerine de şahit olmuştu. Şifreli konuşmalar sık sık buluşmalar ona pek hayra alamet gelmiyordu. David bu konudaki rahatsızlığını Ahmet'e söylediği zaman Ahmet, ''Biz devletimiz için sizin için en iyisini yapmaya çalışıyoruz. Sizin de bulunduğunuz her kesimin konuştuğu bir meclis şart. Hem belki sen de İstanbul mebusu olursun ve bilgece konuşmalarını herkese duyurursun,'' diye onu şakayla karışık savuşturmuştu. Evet, heyecanlıyım. Nerede görev yapacağım onu da merak ediyorum. Bilmem hiç düşünmedim. Neresi olursa kabulüm; ancak daha fazla imkana sahip olan Rumeli taraflarında daha iyi gösterebileceğim eğitimle, orduya daha yararlı olabileceğimi düşünüyorum. Tanrıdan isteğim umarım olursun delikanlı, hem bilmeni isterim ki her zaman burada sana ait bir yer var. Ne zaman senin savaşının bittiğine inanırsan buraya gelip burada çalışabilirsin. Savaşımın bir gün biteceğine inanamıyorum amca. Demek öyle delikanlı; ama sakın içindeki ateşi harlamaya çalışırken kendine zarar verme. Vermem amca dinginlik nedir senden öğrendim ben. Yalnızca tanrısal olandan öğrenmeye çalışıyorum. Bu sırada kapıdan şeftali sepeti tipi şapka takan bir kadın girince David, Ahmet'in yanından ayrıldı. Ahmet'in işi bittiğinde vakit ikindiyi geçmişti ve güneş yavaş yavaş batmaya başlamıştı. David ise hala aynı kadının istediği elbisenin özelliklerini ve ölçülerini not ediyordu, bazen bir kadının elbisesinin ölçülerini almak saatlerce hesap yapmaktan daha zor olabiliyordu. Bu yüzden Ahmet eline hesap defterini alıp, David'den izin almak için yanına gittiğinde, David'in gözleri ondan daha çok yere bakıyordu. Müsaade verdiğini belli eden bir hareketle onu yanından yolladı. Elini sallayıp kapıdan çıktı. Sokaklar gündüz olduğu kadar kalabalık ve gürültülü değildi. Bazı dükkanlardaki ve sokaklardaki gaz fenerleri yakılmış bazılarıysa havanın biraz daha kararmasını bekliyordu, limandaki esnaflar esnaf kahvehanesine, birkaç sokak gerideki mahallelilerde mahalle kahvehanesine doğru gitmeye başlamıştı. Ahmet, Suriçi'nden Beyoğlu'na her geçişinde sanki farklı bir dünyaya, ülkeye geçmiş gibi hissediyordu kendisini. Çünkü yabancı sefaretlerin yoğun bulunduğu bu bölge hatta yabancılar buraya ''Pera'' derler, tamamıyla Suriçi'nden farklıdır. Suriçi'nde kahvehane fazlayken burada tiyatro, gazino ve hotel fazladır. Ahmet'in İstanbul'da unutamadığı en önemli anısıysa ne silahlı kavgalar ne de siyasi tartışmalardı. En unutmadığı anısı amcasının gümrükte tanıdığı Fransız dostları aracılığıyla bilet bulabildiği ''Kutsal Sarah'yı'' Beyoğlu'nda izlemiş olmasıydı, namını duymuştu; ancak yine de perde kapanınca insanların ayağa kalkıp avuçları patlarcasına alkışladıklarını görünce ona niye ''kutsal'' dendiğini daha iyi anladı. Burada da henüz gaz fenerlerinin hepsi yanmamıştı. Suriçi'nden bir diğer farkıysa yabancı dillerde yazılıp ışıklandırılmış tabelaların sokakları süslüyor olmasıydı. Kimileri kollarında hanımlarla tiyatroya, operaya yetişmeye çalışıyor kimileriyse dostlarıyla efkarlanmaya, kafa dağıtmaya, muhabbet etmeye gazinolara doğru yol alıyorlardı. Ahmet ve arkadaşları da muhabbet etmeye gazinolara uğrayanlardandı. Tanıştıkları günden itibaren bu ziyaretleri haftada birkaç kere tekrarlıyorlardı. Filozof Gökhan için devletin oğlu denebilirdi; çünkü halkın savaşlardan bıkması sonucunda kimse çocuklarını askeri idadiler ve Harbiye'ye yollamak istemiyordu... Ancak geç kalınmış reformların özellikle askeri alanda bir an önce gerçekleşmesi de gerekliydi. Bu yüzden devlet öksüz ve kimsesiz çocukları çekirdekten yetiştirmeye karar vermişti, Gökhan'da o çocuklardan birisiydi. Gökhan, idadide kazandığı okuma alışkanlığını Harbiye'nin geniş kütüphanesinde o kadar çok ilerletti ki, yeni çıkan veya Türkçe ile Fransızcası olmayan eserler dışında neredeyse okumadığı eser yoktu. Bir de bazen anlaşılmamasına rağmen konuşmayı çok sevdiğinden herkes ona ''Filozof'' demeye başlamıştı. Bir de Laz İbrahim vardı. Bu üçü Harbiye'nin koridorundaki bir tartışma sırasında arkadaş olmuştu, Gökhan etrafında toplanan kalabalığa, '' Siz siz hep yanlış düşünüyorsunuz. Size göre kötülük kişinin sadece davranışlarındadır. Peki diliyle zehir kusup insanları kötülüğe sürükleyenler veya ihtirasları uğruna şehirler yakıp yıkanlar? Hayır, efendim. Kötülüğün kaynağı düşüncelerimizdir. Herkes aklının bir köşesinde kötü düşüncelere sahiptir. Ancak kimisinin ki en fazla bir kalp kırabilecek kadarken, kiminin ki şehirler yıkabilecek kadar şiddetli olabilir'', diyordu. Bu sırada Ahmet koridordan geçiyorken, Rizeli ve sinirli olduğu için ''Laz'' Lakabı takılan İbrahim onun kolundan tutup Ahmet'i durdurdu. Bir süre Ahmet'e baktıktan sonra, ''Bak şu delinin dediği şeye o zaman ben katilim! Ben her gün düşüncelerimde yüzlerce kişiyi öldürüyorum. Örneğin geçen gün yürümeyi beceremeyen biri yanımda geçerken bana çarpıp özür dilemedi, onu öldürdüm, atlı tramvayda birisi sürekli öksürüyordu onu da öldürdüm, belki istediğim cevabi vermezsen seni de öldüreceğim; ama tedirgin olma bu ölümler düşüncelerimde gerçekleşiyor'', deyince herkesi bir gülme almıştı. O günden sonra bu üçlü beraber takılmaya başladılar. Ahmet, gaz fenerinin aydınlattığı ara sokağa doğru merdivenlerden indi. Merdivenlerin tam ortasında durdu. Burası kaldırım taşlarıyla kaplı geniş bir alandı, sağ ve sol taraflarında dükkanlar bulunuyordu, dükkanların yan tarafındaysa diğer sokaklara geçmeye yarayan aralar vardı. Tabelasında ''Palas'' yazan gazinoya girdi. İçeride üç dört tane garson ellerindeki tepsilere alabildikleri kadar meze ve içki almış birbirine paralel dizilmiş yirmi masanın aralarında dolaşıyorlardı. Giriş kapısı, gazinoyu ikiye bölüyordu içeri girince, burayı ayakta tutan dört kolon ve kolonların biraz önündeki sahne hemen göze çarpıyordu. Geniş salonun yanı sıra sahneye çaprazlardan bakan iki üç tahta basamaklı merdivenden çıkınca, tahta parmaklıklarla kapatılmış özel masalar vardı. Arkadaşlarıyla her zaman sağ tarafta bulunan tahta parmaklı masaların, sahneye en yakın değil bir arkasındakine otururlardı. Oraya baktığında ayağa kalkmış olan İbrahim'in rakı bardağını sallayarak, ona gelmesini işaret ettiğini gördü. Bugün herkesin üzerine bir üzüntü çökmüştü sanki sanatçılar bile bile başka bir kederliydi. Çalgıcılar, Tatyos Efendi 'nin '' Gamzedeyim Deva Bulmam'' bestesini çalıyor, kadın sanatçıysa elleriyle müziği eşlik ederek çok içten söylüyordu bugün. Ahmet, kederden buğulanmış gözlerin arasından arkadaşlarının masasına geçti. Her ikisi de ona laf attı. Beyler, ''Geçmiş kişinin ve devletlerin tutumunu belirler''. Örneğin birisi sana kötülük ettiyse ona iyilik etmezsin, birisi sana yalan söylemişse ona güvenmezsin; ancak birisi sana iyi ve dürüst davranıyorsa onunla dostluk edersin. Devletlerde, insanlarda böyledir. Hatta bazen kendi yaşamadıkları zamanları bile geçmişten alıp, ileriye taşırlar. Geçmiş, ileriye dönük tutumumuzu belirler o yüzden önemlidir. Şimdi niçin bunu anlattığımı merak ediyorsunuz onu da şöyle anlatayım, bir zamanlar bu bahtsız kardeşinizin de sevdiği bir kadın vardı. Ne kadar şaşırdığınızı yüzlerinizden okuyabiliyorum. Bana sanki sen kitaplardan başka bir şey sevmezsin der gibi bakıyorsunuz veya rakıdan! Aslında, çok da yanılmıyorsunuz. Ne zaman onu görsem elinde benim de çok sevdiğim bir roman oluyordu. Bir gün, Monte Cristo Kontu elindeyken gördüm onu. Sanki romanla uyumlu giyinmiş gibiydi. Tıpkı romandaki büyüleyici Mercedes karakterine benziyordu. Taktığı desenli eldivenlere rağmen yine de elinin narinliği belli oluyordu, siyah şapkasının altında siyah voilettesı vardı. İnana biliyor musunuz? Bu kadar koyu renklere bürünmesi bile yüzünün aydınlığından ve al dudaklarından hiçbir şey götürememişti. Tam da Mercedes'inki gibi siyah saçları vardı, gözlerinin yanından bukle bukle sallanıyordu. Elinde hangi kitabi görsem onu deli gibi okuyup, notlar alıyordum. Önceden okuduğum kitaplarsa yeniden ve daha dikkatli okuyordum. Bunu sadece belki bir gün onunla konuşma şansım olabilir diye yapıyordum. Ara sıra nereye gittiğim konusunda beni sorguya çekiyordunuz ya, sürekli o yolun o tarafında belli bir saate bana doğru yürüdüğü caddeye gidiyordum. Çok rastlaşmıyorduk; ama bazen yanımdan geçerken bana gülümsüyordu. O zaman daha bir istekli okuyordum kitaplarımı. Onu beklediğim bu sokakta onunla yürümeyi hayal ediyordum ve yürüyüşümüzü kesinlikle bileceği şu alıntıyla süslemek istiyordum ''Ils marchaient juste dans le champ, et la nuit silencieuse les ecoutait.'' O bana her gülümsediğinde biraz daha umut yeşeriyordu içimde. Bir gün yine onu beklerken yanında Fernard'ı gördüm, koluna girmişti onun. Bu sefer geçerken yanımdan gülümsemedi ve adeta bir daha gelme buralara der gibi baktı yüzüme. O gün bu günüdür bir daha o sokağının yakınından bile geçmedim. O gün anlamıştım, onunla aynı gökyüzüne bakmamıza rağmen aynı şeyleri görmediğimizi. İşte benim geçmişte başıma bu olay geldi ve benim tutumumu belirledi. Beni gerçek hayatta üzemeyecek olan roman karakterlerine aşık olmak. Yahu senin kısa tuttuğun bir konuşma hiç olmaz mı be adam! Siz ikinize de bu konularda konuşmayı yasaklıyorum! Sözde muhabbet etmeye geldik, bizi düşürdüğünüz şu duruma bakın. Aşık adamlarla, yan yana oturmak bile insanı üzüyor. ''Usanmaz kendini insan bilenler halka hizmetten'' , şimdi geleceğimizi konuşmamız lazım. Cemiyet beni Trablusgarp'a sizi ise Rumeli'de İşkodra'ya atamak istiyor. Gittiğimiz yerlerde talimler gerçekleştireceğiz ve aleyhte hareketlere rastlarsak, bunları merkeze rapor edeceğiz. Bunlar da aleyhte davranışlara ve hareketlere dahil. Cemiyet ordunun modernleşmesini istiyor, temel mesele bu. Kendi emrimizdeki askerlerle bunu gerçekleştireceğiz ve bu konuda herhangi bir sorunu olanı bildireceğiz. İşimiz bu kadar! Sonunda kafamı dinleyebileceğim siz-parmağıyla Gökhan'ı göstererek- özellikle de sen beni sıkıntıdan öldürmek üzereydiniz. Şimdi iki tane konuşmayı seven kişi, birbirinizin başının etini yersiniz. Ben Afrika'nın sıcak akşamlarında, sokağın serin yanına bakan ahşap taburemde oturmuş ve nargilemi tüttürüyor olacağım. Sen eskileri bize ver, yenileri kendine al! Oh ne ala. Bir gününde bana takılmadan geçsin. Aynı kışladayız izin aldığımızda da aynı hotel odasında kalıyoruz. Her sabah ilk gördüğüm şey senin okumaktan morarmış göz altların. Nerdeyse ayrılacağımıza sevineceğim! Bu sözden sonra masadaki herkes gülmeye başladı. Ara sıra böyle birebirlerine takılırlardı. Hatta dışarıdan onlara bakan ve onları tanımayan insanlar, bu duruma şahit olunca özellikle de Laz İbrahim'in öfkeden kıpkırmızı kesildiğini görenler, birazdan bunlar boğaz boğaza girerler, diye düşünürdü. Ancak bütün şakalaşmaları bir yere kadar sürer ardındansa kahkahalarla sonuçlanırdı. Laz İbrahim masadan kalktı, elindeki bardağını havaya kaldırıp ''dostlara'' diye bağırdı. Sonra da ayakta kalmaya devam etti. Sol elinde bardağı vardı, sağ elini de masaya vurarak çalmaya başlayan oyun havasına eşlik ediyordu. Vakit geceyi geçmek üzerdeydi. Gökhan böyle ortamlara alışık olmadığından sarhoş olmuştu, belki ayık olsa arkadaşlarına kızabilirdi. Bir defasında ona şaka olsun diye bir arkadaşlarına komutan giysileri giydirmişler ve gün boyu Gökhan'a emirler verdirip eğlenmişlerdi. Gökhan bunu öğrendiğinde hiç kızmamış sadece yanlarına gelip, ''Beyler sizi o kadar iyi dostlarım olarak görüyorum ki, en değerli şeyimi dahi-zaman- size ödünç vermekten hiç öfkelenmedim; ancak değerli şeyleri, doğru harcamanızı öneririm'', demişti. Onlarda daha ona böyle şakalar yapmama kararı aldılar. Laz İbrahim'le Ahmet'teyse herhangi bir sorun yoktu. Bir daha içirmeyelim bunu. Hem filozof adam, hep ayık olmalı. Az bir şey kafa gitti, o yüzden de kendini kaybetti işte. Zorla. Zaten kendi isteğiyle benimle dost olmazdı. Nasıl yani dediğini duyar gibiyim. Sen de demek istediğimi anlayacaksın ki, sürekli yalnız olan insanda özellikle kalabalıkta yalnız duran insan da gizemli bir yan vardır. Bunun yanında fiziğe dayalı derslerin-meç, jimnastik- haricinde hepsinde çok başarılı olduğu için onu daha da çok merak ediyordum; ancak o öğretmenler hariç neredeyse hiç kimseyle iki dakikadan fazla konuşmazdı. Bu yüzden de herkes onun kibirli olduğunu düşünüyordu. Ben de kibirli olduğunu düşünüyordum, hatta onunla aynı sınıfta olmaya tahammül dahi edemiyordum. Sürekli laf atarak. O ne zaman koridordan geçse ona kızacağı bir şey söylüyordum. Tıpkı bir çocuk gibi. Derste bir şekilde ona takılıyordum; fakat bana hiç öfkelenmiyordu. Tabii ki bu durum benim daha da çok moralimi bozuyordu. Ben de ilgili olduğu konularda ona takılmaya karar verdim, bildiği şeylerde yani. O bir şeyi savunuyorsa ben aynı şeye inansam bile karşı çıkıyordum. Baktım iş böyle olunca konuşuyor. Böyle yapmaya devam ettim. Aslında, onu böyle zorlarken kendimin de geliştiğimi fark ettim. Onun konuşmama nedeninin aslında kimsenin ilgilendiği, hoşlandığı şeylerden bahsetmemesi olduğunu bu yüzden de kimseyle konuşmadığını fark ettim. Artık dost olduğumuzu da şöyle anladım, o önceden hiçbir izin gününde dışarıya çıkmamıştı. Bir gün onu izin gününde kahve içmeye davet ettim. Bunu düşünmeden kabul etti. Ben ikinizi de seviyorum. Bu yüzden bir gün aranızda çıkan tartışmalar yüzünden kavga edeceksiniz ve bir daha üçümüz bir araya gelemeyeceğiz diye korkuyorum. Size normal geliyor; fakat bana normal gelmiyor bu tip ilişkiler. Bana bu tip ilişkilerin temelinde her an patlamaya hazır bir bomba var gibi geliyor. Belki de heyecanı buradadır ya. Bildiğin beyefendilere bak ve onları izle. Bir yere girince, bir yerde otururken, bir yerde duruyorken insan ilk önce etrafını kolaçan etmemeli. Hangi muhitten kim var kim yok, şuradaki oturan beyefendi ne giyinmiş, aramamalı gözleri. Kendi rahatına bakmalı. Sokakta redingotlu bir beyefendinin göğsünü gererek yürüdüğünü izlerken ben bile kasılıyorum. Acaba o beyefendinin hali nedir? Sence o tip insanlar birbirlerini bizden daha mı iyi tanıyorlardır, ilişkileri bizim altına bomba konmuş ilişkimizden daha mı sağlamdır? Ben hiç de öyle olduğunu düşünmüyorum, arkadaşlarım nerede kasılmak istiyorsa kasılsınlar, benim yanımda rahat olsunlar yeter. Rahat hareketleri beni sinirlendirebilir, kırabilir; ama en azından ben tanırım onu. Bu sayede ileride bir şey yaptığında yıllardır bir yabancıylaymışım gibi şaşırmam. Seninle ben bu konuda farklıyız. Ben ne kadar seversem seveyim birini, ona her gizimi açamam. Ne kadar iyi arkadaşım da olsa, şakayla yaptığını da bilsem bana hakaret etmesine izin veremem. Caddenden ara sokağa girdiler, varacakları Hotel Plaza sokağın sonunda bütün çirkinliğiyle duruyordu. Beş katlı ve geniş ahşap bir binaydı. İlk yapıldığında rengi beyaz olmalıydı; şimdi rengi koyu gri haline gelmişti. Ön cepheden sokağa yansıyan ışıklara göre hotel ya yarı yarıya doluydu ya da müşterileri uyumuştu. Yolun karşısına geçip, hotelin ardına kadar açık olan üzerindeki tokmağı paslanmış ahşap kapısından içeri girdiler. Resepsiyondaki adam alışmış olacak ki Gökhan'ın homurtularının sesinin yüksek olmasına rağmen uyumaya devam etti. Gökhan ve İbrahim'in iki kişilik odaları ikinci katın ortalarında olan, on numaralı odaydı. Artık önlerinde yalnızca bir engel kalmıştı o da dar, tahta ve dairesel merdivenler. Ahmet, yukarı çıkarlarken merdivenlerin en solunda duruyor ve parmaklıklardan tutunup gücünü topluyor ve dengesini daha iyi sağlıyordu. İbrahim ise ne zaman zorlansa sağ elini duvara dayıyordu, en zor kısım ilk katı çıktıktan sonraki dönemeci atlatmaktı; çünkü burada mesafe genişlediği için İbrahim duvardan destek alamıyordu. Zar zor merdivenlerden çıkıp odaya girdiler. Odada iki tane tekli yatak ve yatakların ortasında iki gözlü küçük bir çekmece vardı. Odaya vardıklarında ikisi de çok yorulmuştu ve Gökhan'ı kapıya yakın olan yatağa yatırıp, ayakkabılarını çıkardılar. Sonra ikisi de diğer yatağın üzerinde oturmaya başladı. Birden İbrahim,''Acaba Gökhan saatlerdir neler hamurdandı'' deyince gülmeye başladılar. İkisi de bugün yaşananları ileride anlatılacak ve anlattıkça eğlenilecek anılar olarak görüyordu. İskender ve Napolyon'un atlarının isimleri. İttihat ve Terakki Cemiyeti beş koldan oluşur. Kollardaki üyelere ise sırasına göre numaralar verilirdi. 1858-1913 yılları arasında yaşamış Ermeni asıllı Osmanlı bestecisi. Alexandre Dumas'nın 1844 yılında tamamladığı tarihi-macera romanıdır. Fernand Mondego, Monte Cristo Kontu romanında Edmond'a iftira atarak aşıkları birbirinden ayıran karakter. İttihat ve Terakki, hücre tipi bir örgütlenmeye sahipti bir gruptan; ancak bir kişi daha üst kademelerden bildi alır ve diğer üyelerden haberi olurdu. Böylece herhangi bir sorunda hızlı çözülme ve dağılmanın önüne geçilmiş olurdu. Omuzdan belin yarısına değin inen pelerini olan kolsuz palto."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/amazon-kadin-heykeli", "text": "Anadolu mitolojisinin savaşçı kadın kahramanlarının M. Ö. 1200'lü yıllarda Thermedon kıyısında yaşadıkları antik kaynaklarda belirtilmektedir. Amazonlar ok atıp, at biniyorlar. İyi yay çekebilmek için sağ memelerini kestikleri, bu nedenle de memesiz anlamına gelen Amazon ismini aldıkları söylenir. Erkekleri işçi ve uşak olarak kullanıyor, savaşta esir aldıkları erkeklerle beraber olduktan sonra esirleri öldürüp doğan erkek çocukları öldürüyor ve kız çocuklarını ise ihtimamla büyütüp güçlü bir savaşçı olarak yetiştiriyorlarmış."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/angel-heart-gostergebilimsel-film-cozumlemesi-seytan-cikmazi-a-parker-87", "text": "\"Angel Heart\" filminde göstergeler, sembolik bir anlam taşıyan önemli bir tema olarak kullanılır ve hikayenin çözüme ulaşmasında yardımcı araçlar olarak görev alırlar. Bu göstergeler, Harry Angel'ın kimliğini sorgulamasına ve gerçeğin ortaya çıkarılmasına yardımcı olur. Ayrıca, göstergeler, filmin temasına katkıda bulunarak, karmaşık, gizemli ve gerilimli bir atmosfer yaratır. Filmde kanın yoğun kullanımı insanlığın karanlık yönüne atıflarda bulunur ve ayrıca yaşamın kaynağı olarak görülür. Dedektifin Voodoo ritüeline tanıklık ettiği sahnede kanın tasviri, şeytani varlıkların varlığına işaret eder ve filmin etkili anlamlarından olan insan doğasındaki karanlık yönleri vurgular. Harry Angel, kendi bedenini de kan içerisinde gördüğü anlara tanıklık ederiz. Kan, işlediği günahları, suçları ve taşıdıkları sırların bir kalıntısı ve izi olarak bedeninde yayılır. Filmde önemli bir parçaya sahip olan, Louisiana'da yaşayan Afro-Amerikan topluluğun voodoo kültürüdür. Voodoo'nun güçlü ve gizemli doğasının anlatılışına da tanıklık ederiz. Karakterlerin hayatını şekillendiren bir inanç sistemi olarak rol alır ve gizemli bir atmosfer yaratımında, hikaye anlatımına büyük katkıda bulunur. Özellikle Epiphany karakterinin adı \"aydınlanma\", \"anlama\", \"keşfetme\" anlamlarına gelir. Harry Angel'ın kendisini keşfetmesinde ve hafızasına geri kavuşmasında yönlendirici bir karakter olmuştur. Son sahnelerde Harry Angel, aslında kendisi olan Johnny Favorite'i hatırlamaya başlamıştır ve voodoo büyüsü sonucu lanetlendiğini ve ruhunu şeytana satmış olduğunu hafızasını tekrar kazanarak anımsar. Bu keşif onu çıldırmaya sürükler ve film, Johnny Favorite'in kendini asarak intihar ettiği ve Harry Angel'in ruhunu şeytana satmasından kaynaklanan ölümcül sonla biter."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/ankara-p-ankara-nbsp-ankara-nbsp-guzel-ankara-p-p-seni-gormek-ister-her-bahti-kara-diye-devam-nbsp-eden-marsi-nbsp-hepimiz-nb", "text": "Seni görmek ister her bahtı kara\" diye devam eden marşı hepimiz biliriz. Son zamanlarda \"Ankara\" adını duyunca görmek istemeyenler ordusu dolanıyor etrafımda onların bahtı beyaz olsa gerek. Adını sevdiğim, doğduğumdan bu yana nefes aldığım güzel şehrim Ankara'dan bahsedeceğim birazcık. Adaletli bir gözle bakıldığında güzel olan birçok özelliğini görmek mümkün. \"Gri şehir\" diyor bazıları, sanki her şehir mavi ve yeşilden ibaret olmalıymış gibi. Ülkenin en orta yerinde olmasından dolayı tabii ki denizlere uzak kalmış ve özgürce yeşerememiş başkentim. Ona rağmen yapay göllerin ve \"Ankara'nın binalardan ibaret olduğu\" algısını yıkmayı hedefleyen yönetimden bazı kişilerin sayesinde daha yeşil bir şehir olmayı başarmıştır. Başka amaçları da var tabii ki ama onu şimdi burada söylemeyelim. Ankara'ya geldiğinizde ilk olarak fazla kalabalık bir şehir hayal edersiniz sonra aslında gayet ideal bir nüfusa sahip olduğunu fark edersiniz. Genel olarak sokakları sakindir, bolca ıhlamur ağacı ve o ıhlamurların temmuz ayında kokusunun neredeyse her sokakta olduğu bir şehir diyorum size. Tabii ki gözlerinizi kapatıp bakmadan geçmeniz gereken sokakları da yok diyemem. Atakule gibi nadide bir simgenin pavyon şarkılarına konu olmasını hiç söylemiyorum. \"Atakule'den at beni in aşağı tut beni\" gibi anlamsız basitlikler Ankara'yı aşağı çeken nedenlerden bir tanesi. Biraz da insanlarından bahsedecek olursam fazla sıcakkanlı, fazla doğal ve fazla saf kalplidirler hele ki Ankara'nın yabancısı olan birini görmüşlerse o doğallık o samimiyet o sıcakkanlılık bir anda en üst seviyelere çıkabilir. Şimdi bu yazıyı okuyup aksini düşünenler de olacak biliyorum ama hiç bir şehir denizi olmadığı için ya da daha fazla betonlaşmış diye üvey evlat muamelesini hak etmez. Son zamanlarda kalbi çok kırık ağlıyor, fazla ağlıyor iklimi değişti resmen. Şaka bir yana gerçekten eski Ankara'ya kıyasla daha fazla yağış alan bir Ankara var. Bu nedenle havası eskisi kadar gri ve kasvetli değil. Güzelliklerini yaşamak için yürüyüşe çıktığınızda dün yerinde duran kaldırımların bir ana yok olduğunu görmeniz çok normal. Çünkü sık sık kaldırım eskitiyoruz ya da yönetimdeki abilerimiz-ablalarımız çok sıkılıyorlar arada oyun oynamak istiyorlar kaldırım taşları sökülüp yerine yenileri takılıyor. Kısacası birkaç kötü şeye rağmen yaşanması güzel bir şehir, ulaşım açısından da kolay, gelmek isteyen herkesi bekler, kucak açar Ankara. Yüz ölçümü olarak da geniş bir alana sahip korkmayın sığarız. Daha da meraklandım şimdi. Ankara'ya gelmek için bahaneler üreteceğim kendime. Umarım kısa zamanda gezmek nasip olur."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/arayis-kabullenis-ve-kapanis", "text": "Bazı geceler kendinizi sıkışmış gibi hissedersiniz. Hava almak ve biraz kendinize gelmek için dışarı çıktığınızda, gökyüzüne bakarken aklınıza birden \"o\" gelir. Mesela Kutup yıldızının şans getirdiğine inanırdı diye düşünürsünüz. Usulca başınızı gökyüzünden yere çevirirken, tam yanınızda bir kedi belirir. Bu sefer hayvanlara olan düşkünlüğüyle aklınıza gelir. Tam lanetler yağdırırken sırtınızı bir ağaca yasladığınızı fark edersiniz. Bu defa da aklınıza doğaya duyduğu sevgi ve hayranlık gelir. Tüm bunların yanı sıra aslında bomboş bir odada dururken dahi aklınızda belirebilir. Çünkü mesele sadece dış etkenler değil, sizsinizdir. Bu yüzden siz var oldukça ve onu içinizde var ettikçe gittiğiniz her yerde onu anımsamaya da devam edersiniz. Yüzleşmek bu yüzden önemlidir. Bazı gerçekler acı verici olsa da her zaman sahte bir mutluluktan daha kıymetlidir. Bilmiyorum, unutkanlığım bir şey çağrıştırmadı. Yazılarınızı okumak güzel, denk geldiğimize sevindim. Keyifli günler."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/askin-insana-yaptiklari-ingeborg-un-tollak-i", "text": "Felsefe tarihi sanılanın aksine çok eğlenceli ve sevimli anlarla dolu; filozoflar da bütün gününü surat asarak heba eden daima kendinden emin düşünceleri olan tiplerden değildir. Dolayısıyla felsefe tarihini daha az sıkıcı görebiliriz. Mesela Platon'un Sofist diyalogunda, yabancı, Theaitatos'a şöyle der: ''Açıkça anlaşılıyor ki, 'varolan' ifadesini kullanırken, tam olarak ne demek istediğinizi uzunca zamandan beri biliyorsunuz ve hatta ona aşinasınız. Bir zamanlar biz de biliyorduk, ama artık tereddüte düşmüş durumdayız. Çok tatlı değil mi? Başkaca, Aziz Augustinus'un yüreğini serdiği İtirafları'ndaki zaman mefhumu tartışması: Öyleyse zaman ne? Eğer hiç kimse benden bunu sormasa biliyorum; ama soran kişiye açıklamak istesem bilmiyorum. Bu iki alıntılama daima sıcacık ve tebessüm ettiren bir şirinlik taşır benim için. Zaman ve varlık gibi ürkütücü kavramları böyle bir tatlılık ile tartışmaya açmak bir sabrı da işaret etmiyor mu? Bir de adlarımız ve aşklarımız var, bizlere henüz doğmadan verilen, varlığımızdan aldığımız ilk pay olan adlarımız kimilerine göre kaderimiz için belirleyici olabiliyor. Aşka daha sonra döneceğiz. Varlığın metafiziği söz konusu olduğunda onu açıklarken öz, kimlik ve köken gibi kavramların perspektifine ihtiyaç duyarız. Descartes sonrası Bergson'dan bu yana felsefenin bir bilim olabileceğine her ne kadar tutunmak istesek de felsefenin kendini kah sakınan kah kaçıran doğası şuuru bu dağılmaya daha doğrusu bölünmeye iter, felsefenin ne olduğunu araştırmak felsefe olmayan sahalara adım atmak demektir. Bu bağlamda edebiyat insanı, bilinci, toplumsallığı, kendi kendini belirlemenin bağlarını anlamaya sayfalar dolusu anlam ve değer sunan bir tefekkür gezintisidir. Romantik estetiğin dili insan olmaklığın, gerçekçi dünyanın betimi ise toplumsal bir varlık olmanın hiyerarşik gerekliliklerini sunar. Norveç Edebiyatı tarihi Norveç milli bağımsızlık gururunun insan ruhu üzerindeki etkisinin tarihidir. Norveçli edebi karakterlerin yaşamını çevrelemiş bir başınalık halesini bu politik kurguyla beraber düşünmeli, bağımsızlığın başarısızlığı kökenli olmanın yaşamsal bir ihtiyaç olduğu bu karakterlerin varoluşundan anlaşılmalıdır. Bu çağrısız ve ortamına yabancılaşmış karakterlerden biri de Vadiden Tollak. Norveç'in Vestmarka şehrinin bir köyünde babasının odunculuk mesleğini sürdüren Tollak kendisini anlatırken geçmişe ait olan Tollak olduğunu, Ingeborg'un Tollak'ı olduğunu söylüyor. Varlığının sınırlarını aşkından aldığı isimle ve şu an'a ait olmadığıyla çizen Tollak, tek anlatıcı olarak kısa soluklu, yarım ifadeli, yoğun bir acıyla öyküsünü anlatıyor. Bütün bu kurgu, bir ölünün başındaki ağıtçı gibi sallanarak ve dövünerek konuşan Tollak'ın diliyle inşa edilmiş; yazar sanki Tollak'ın dinleyicisi konumunda. Diyebiliriz ki aslında Ingeborg'un Tollak'ı bir esrik kendini boşvermişliğin yas süreci, bir ifade dilekçesidir. İnsanın mutlak bir şeffaflık kazanabilmesi trajik deneyimler sonrasında olur, bu itirafı saf hakikat kılar. O'na karşı dürüstlüğü O'nu kaybettikten sonra, kendine karşı dürüstlüğü kaybolduktan sonra kazanır insan. Bu durum, insanın bilgi ile ilişkisinin ne derece trajik olduğunu açığa çıkarıyor. Edebiyat felsefeden önce kendi üzerine düşünmeyi grotesk bir oyuna çevirirken hayatın acımasız yargılayışında yaşam ile el ele olur, hayat ve edebiyat biz insanlar için şiddetli bir içyapısal farkındalığa sebep olur haliyle. Okumak bu yanıyla karakterde kendimizi, kurgulanmış bir insanda İnsan'ı tanımanın en sessiz biçimi. Kitabı kapatır, anlayışın beklenmedik kederi ve neşesiyle dolar ama ne anladığımızı açıklamak istesek yalnız susarız. Okuyan kişi hikayenin bölünmüş zamanıyla, parçalanmış oluş durumuyla kitabın içindeki insanı kavramak için gözlem yapar, kısaca bir başka insan üzerine düşünerek dolaylı yoldan kendine varır. İşte okur, Tollak'ın elinde kalmış yekpare zamanı geçmişe bakışlar ve hatırlayışlar ile yakalarken aşkın insana neler yaptığını/ yaptırdığını beklenmedik sindirişlerle kavrayacak. Nitekim Tollak'ın annesinin de söylediği gibi İki insan tanışıp birbirlerine aşık olduklarında dünya yerinden oynar ve büyük şeyler olur. Nihayetinde, Tollak'ı tanımaya bu taşralı kabul ile başlıyoruz: tanrıtanımaz, bağımsız ve köylü bir oduncunun hayatına aldığı kadın ile varlığa gelmesi, artık Vadiden Tollak değil de Ingeborg'un Tollak'ı olması daha önce görmediğimiz bir hakikati bize gösterecek. Aşk tüm zamanların içinden alev alev bir pelerinle geçip tüm toprakların altında tutkuyla vaktini bekleyen bir canavar gibi toplumumuzda, yüzyılların kültür inşasına kast ediyor. Aşk zamanımızı bozuyor, ismimizi değiştirip içimizdeki insan olmayanı uyandırıyor. Açıklamak istediğimizde bilemediğimiz ve daimi tereddütte kaldığımız varlık sorusunu edebiyatın cesaretiyle yanıtlayamaz mıyız: Aşk."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/at-ve-silah-cengiz-han-in-avrati-borte-nin-hikayesi", "text": "Cengiz Han, genç yaşta bir kabile lideri olarak ön plana çıkmıştı. Onun liderliği ve savaşçı yetenekleri, kabilesinin gücünü ve servetini arttırmıştı. Ancak onun en büyük arzusu, gerçek bir aşkı bulmaktı. Bir gün Cengiz Han, Börte adında güzel bir kızla tanışır. Börte, Cengiz Han için aşkın sembolüdür ve onun için hayatının kadınıdır. Cengiz Han, Börte'yi kendine avrat olarak alır ve onunla evlenir. Ancak Börte'nin babası, Cengiz Han'ın kabilesine saldırır ve Börte'yi kaçırır. Cengiz Han Börte'yi geri almak için savaşır. Savaşta, atının üstünde, silahını kullanarak Börte'nin babasının ordusunu yener ve Börte'yi geri alır. Cengiz Han ve Börte, mutlu bir hayat sürerler ve Cengiz Han, Börte'nin aşkı sayesinde dünyanın en güçlü imparatorluğunun kurucusu olur. Börte, Cengiz Han için en değerli varlıktır ve onun yanındayken Cengiz Han her şeyi yapabilir. Onların aşkı, tarih boyunca unutulmaz kalır."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/atesi-seni-de-yakar", "text": "Bölümün ataması günden güne azalıyor, mezunlar zibil gibi çoğalıyordu. Okulu uzattığım için mezun olmama takribi bir buçuk sene falan vardı. Gidişat bok gibiydi ve bunun stresi ile ölüp bitiyordum. Etrafım günde 12 saati aşkın saatler çalışıp sigortası bile yatmayan güvencesiz sürüyle insan doluydu. En azından memurluğu kazanıp çok para elde edemesem de insani çalışma ile yaşayabilirdim. Anlayacağınız dertlerim ortalama bir Türk genci dertleriydi. Gençliği gelecek kaygısı ile orta yaşları borç batağında, emekliliği geçim derdiyle geçirip bir köşede ölüp gidecektim bende muhtemelen. Bazıları keşke hemen ölsem diyorum. Bütün bu rezilliği çekmeden. Ama öyle de olmaz ki. Birşeyler yapmak istiyor insan, bir iz bırakmadan ölmek istemiyor. Tamam belki bu kadar idealist değilim ama tatmadığım onca güzelliği de arkamda bırakıp gözüm açık gitmek istemiyordum belki. Yine bu kaygı ve depresyon dolu günlerimden birini yaşıyordum ve yanımda dünyanın en kaygısız kızı Ceren vardı. Cidden on numara bir hayatı vardı kızın. Ömrü boyunca gelecek kaygısı duymamıştı. Gençliğini gençlik olarak geçiren sayılı elemanlardandı. Bende her Yeşilçam başrolü gibi bu hikayemizde zengin kıza aşık olmuş çulsuz ama yakışıklı genci oynuyorum. Ama yönetmenin son dakika kararıyla olsa gerek pek yakışıklı da değilim. Gelgelim bu cennetten düşmüş huriye benzeyen kızın da bana garip bir ilgisi var. Silgisini verdi oda bana aşık gibi birşey değil lan durun dinleyin! Kim olsa bu kız sana boş değil diyor yani mevzuya acabayla yaklaşan tek kişi ben değilim. Bu kadar çok insan haksız olacak değil ya! Oluyor abi çok fazla insanın aynı düşünmesi o düşüncenin doğru olduğunu göstermez! Bunu muz cumhyuriyeti demokrasilerinde görürsünüz misal. İyiki ülkemiz son derece demokratik müferreh bir ülke. Oğlum dağıttırmayın lan konuyu bana. Kız bana karşı boş değil, bunu biliyoruz ama ben kendimi bir türlü bu kıza yakıştıramıyorum. Bir kere siyah kot pantolonumdan başka pantolonum bile yok. Meteliğe kurşun atıyorum. İşte yine kampüste ortamla takılırken millet langırt oynamaya gidince ki böyle şeylere hiç aram yoktur, futbolun her türlüsünden nefret ederim, Ceren'le baş başa kaldık. Ve nasıl anlatsam bu cennet hurisi kız, bu güzellik, o mükemmeliyet, kusursuz ubermench bana yaklaştıkça yaklaştı. Öyle dip dibe geldik ki... Öp diye bağırıyor kız bana bildiğin. Ama kilitlendim. Öylece duruyorum. Dip dibeyiz. Burun buruna. Nefesini tenimde hissediyorum artık. Ama duruyorum. Ben durdukça ubermench kadınımın içten içe bana \"Nasıl erkeksin lan sen, öpsene!\" diye zerzenişte bulunduğuna da adım gibi eminim. Bir öpsem... Suç sende be kızım, bende değil ki ne vardı bu kadar kusursuz olacak anasını satayım! Davul bile dengi dengine. Nasıl öpeyim ben seni? Şimdi öpeyim desem dışardan bizi görenler narin bir kuğuyu yemeye çalışan yaban domuzu manzarası gibi bir manzara seyrederler veya kesin taciz ediyorum felan zannederler. En azından üstüm başım düzgün olsa... Velhasıl öpemedim. Dibine kadar geldim ve beceremedim. Ve Ceren'im, minik cennet papağanım, bana öfke dolu gözlerle bakarak geri çekildi. Sonra kalkıp langırt atmaya gitti. Ve ben langırtta dahil futbolla alakalı her şeyden nefret ederim. Soluğu evde aldım. Kenan iddia kuponu dolduruyor, İso ise boşboş duvarları izliyordu. Kenan işime yaramazdı. İso'nun kafasına yastık fırlattım. Hiç hareket etmedi. İso depresyonla aşk yaşıyordu. Ama depresyonla olan ilişkisi bile platonikti. Bütün derslerden çakmıştı. Bunu öğrenen ailesi para göndermeyi kesmişti. Öğrenci bursu krediye dönüşmüştü, zaten onunda hepsini kiraya veriyordu. Biz olmasak açlıktan ölürdü herhalde. Depresyonun sebebini tam olarak bilmiyorum, herhalde karı kız meseleleri. Öylece boş boş baktı. Sonra tavanı izlemeye devam etti. \"Bana da...\" dedi ardından. Güneş görmeyen oda ve İso'nun enerjisiz tavırları beni de depresyona sokmak üzereydi, odadan çıktım. Kenan'ın yanına gittim. \"Yiyecek birşey var mı?\" dedim. \"Ekmekle şarap var.\" dedi. Mutfaktan içi boş yarım ekmeği aldım. Yarım su bardağı ancak çıkan şarabı da alıp düşünmek için odama yollandım. Ekmeği şaraba batırıp yerken kutsal İsa'yı anmayı ihmal etmedim. Fakirlikten hristiyan olmuştum. Ertesi gün derse girmedim. Çimlerde arkeolojiden çocuklarla oturuyorduk. Oturduğumuz söylenemez, sere serpe yatıyorduk daha doğrusu. Bitirme tezi konuşuyorlardı. Aslında hepsi devremdi, yani aynı sene girmiştik üniversiteye. Ben okulu uzatmasam şimdi onlar gibi bitirme tezi konuşuyor olcaktım neyse işte. Hepsinim abidik gubidik tezleri vardı. Klazomenai'den çıkan seramik parçalarının isimlendirmesi mi, sınıflandırması mı gibi sıkıcı saçma sapan şeyler. Bölüm arkeoloji olunca insan Mısır mumyası felan araştırıyorlar zannediyor. Kazın ayağı pek öyle değil. Yine de ortama kız girmeyegörsün, güzel çirkin fark etmeden esmeye başlıyor bizim elemanlar. Her biri İndana Jones kesiliyor. Bir tanesi yeni bir antik kent bulmuş ama daha kazılmaya başlanmamış. Heinrich Schliemann pezevenk. Urla'nın bir köyüne gittik. Eleman Urla deyince deniz kenarı bir yerlere gideriz sanmıştım. Gele gele bir dağın başına geldik. \"Oğlum Eren, dağın başında neyin saha gözlemi lan bu? Sen Türkoloji okuyan adamsın. Komando gibi dağda ne işimiz var anasını satayım?\" dedim. Eren olduğum yere yaklaşıp taşlara baktı. İskelede bir şeyler içiyorduk. Etraf Ceren'im kadar olmasın ilik gibi hatunlarla doluydu. Ben de biraz havam olsun diye Eren'in kamerayı almış, Eren'i çekiyordum. Arada ayarlarıyla oynayıp tekrar vizörden felan bakıyordum. \"Sabahki resimlere bakayım mı?\" dedim. \"Bak\" dedi. Fotoğrafları tek tek geziyordum. \"Oğlum Eren, Türkolojiyi bırak, fotoğrafçı ol. Tam manzara çekmişsin.\" dedim. Fotoğrafları gezerken beşi bir yerde altın kolye gördüm. \"Bu ne? Çeyizini mi çektin?\" diye takıldım. Deminden beri mekanda kesiştiğim kız bizim masaya bakış ata ata kalktı ve mekanın hemen önündeki küçük tur tekneciğinin oraya gitti. Tekne uzun adanın etrafını dolaşıp geliyordu. Bir ara binmiştim. İlk senemdeydi. Denize kusmuştum. Rezillik. Biz de mekandan kalkıp teknenin kalkacağı iskeleye gittik. Kapıdaki herife fiyatını sorup suratına koca bir oha çektim. Sonra kızlara iyi eğlenceler dileyip İzmir'e gidecek eshotu beklemeye durağa gittim. Gittik yani yanımda Eren de vardı. \"Bu zıkkımın bu kadar pahalı olduğunu hatırlamıyorum.\" dedim. \"Enflasyon farkını unutmuşsun kral sen.\" dedi Eren reis. Eve gittiğimde İso'nun yanına çöktüm. Insragram'dan saatlerce saçma sapan reels'lar izledi. Bazılarını iki kere izledi. Bazılarını da DM'den bana gönderdi. Tam kapatmışken Youtub'a girip shorts izlemeye başladı. Yarım saat kırk beş dakika kadar da orada oyalandı. Sonra geldiğimi fark edip tip tip bana baktı. Ertesi gün bit pazarından düşürdüğümüz dağcı çantalarımıza bizim binanın kömürlüğündeki kazmayı attık. Kürek işini de Kenan'ın katlanır kamp küreğini hacılayarak hallettik. Dün geldiğim adsız şansız yerlere gittik. Sorun şu ki dünkü geldiğimiz yeri epey bir karıştırıp fazladan ortalama iki üç kilometre boş yere yürümüştük. Bunu da İso'ya çaktırmamaya çalışıyordum. Neyse ki sonunda bulduk taşları. \"İso beni deli etme, gel şuraya, toprak sertleşmiş, ondan girmiyor. Ya da kaya falan. Dünyada her şeyin mantıklı açıklaması var benim zır cahil arkadaşım. Ödünün patlamasına gerek yok. Kime diyorum, gelsene. İso arkasına bakmadan basıp gidiyordu. Aniden dönüp yakama yapıştı: \"Öldürürüm lan seni!\" dedi. \"Şaka yaptık, ne oluyor, hayırdır?\" Sonra gözlerinden yaş gele gele sinirlece hızlı hızlı yürümeye devam etti."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/aynadaki-kim-4", "text": "Kız panikle gözlerini açtı. Kötü bir rüya görmüştü. Elini kalbine götürerek kendini sakinleştirmeye çalıştı. Alt tarafı bir rüyaydı işte. Karanlığın içinde az da olsa seçebildiği odasına göz gezdirdi. Her şey olması gerektiği gibiydi. Sorun yoktu. Yorganını üstünden atıp ayaklandı. Bu bahaneyle tuvalete gitmeye karar vermişti. \"Alt tarafı bir rüya,\" diye mırıldandı. Tuvalet kapısını açarken ne gördüğünü hatırlamaya çalıştı. Ne tuhaf! Rüyasını hatırlamıyordu. İşini hallettikten sonra tuvalet aynasından kendine baktı. Uykunun verdiği sarhoşluk git gide kaybolurken aynanın yüzeyine dokundu. Ağzı kulaklarına varıncaya kadar gülümsüyordu. Eliyle yüzünü yokladığında dehşete kapıldı. O gülümsemiyordu! Yansımasının gözlerinden yaşlar süzülmeye başladığında ne yapacağını bilemedi. Acıdan kıvranır gibi bir hali vardı. Suratına zorla bir gülümseme dikilmiş gibi... Çenesinden aşağı kanlar damlıyordu. Midesi ağzına geldi. Bir anlık dürtüyle parmaklarını ağzına sokup çekiştirmeye başladı. Gülümsemesi gerekiyordu. Aynası gülümsüyordu çünkü. Yeterli olmadığına kanaat getirdikçe çekiştirmeye devam etti. Daha da, daha da... Ağzı yırtılıp kanlar akmaya başlayınca acının etkisiyle gözlerinden yaşlar süzüldü. Karşısındaki yüze baktı. Dehşete kapılmış kendi yüzünü yokluyordu. O zaman parmaklarından ağzını çekti. Ne kadar güzel gülümsüyordu! Kız panikle gözlerini açtı. Kötü bir rüya görmüştü. Elini kalbine götürerek kendini sakinleştirmeye çalıştı. Alt tarafı bir rüyaydı işte. Karanlığın içinde az da olsa seçebildiği odasına göz gezdirdi. Her şey olması gerektiği gibiydi. Sorun yoktu. Yorganını üstünden atıp ayaklandı. Bu bahaneyle tuvalete gitmeye karar vermişti. \"Alt tarafı bir rüya,\" diye mırıldandı. Tuvalet kapısını açarken ne gördüğünü hatırlamaya çalıştı."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/az-para-cok-luks-lviv-ukrayna", "text": "Önce bir yerlere ulaşmanız gerekecek elbet. Havaalanındasınız... Dışarda kendinizi 90'lar Türkiye'sinden bir karenin içinde bulacaksınız ki bu benim adıma soğuğu kıran ilk görüntüydü diyebilirim. Eski model bu taksilerin şoförlerinin fiyat anlaşma yolu da bir o kadar eski: Pazarlık! Havaalanından şehir merkezine sizden ilk etapta 200 grivna talep etmeleri olasıdır. Fakat sıkı bir pazarlıkla bunu 100 grivna'ya kadar indirmeniz de olası. Şehir içi ulaşımdaysa tramvay, troleybüs ve otobüs kullanımı yaygın ve sadece 2 grivna. Gerçi şehir içinde hemen her yere ayaklarınız götürebilir sizi! Bir kere Lviv dünyanızın merkezinin Rynok Meydanı olduğunu bilin. Keza günler boyu yörüngesinde hareket edecek, gündüzü böyle gece edeceksiniz. Bu meydan sokak hayvanı olarak uçmayan güvercinleri, güneş kırıntısı gördüğü noktaya nerdeyse havlu serecek Ukraynalıları, muazzam ince işçilikteki binaları, sevimli parkları, sokak müzisyenlerini ve illüzyonistleri kapsıyor olacak. Gün sonu soluklanmaları için birebir. Ve soluklanırken bulunduğunuz meydanın UNESCO Dünya mirasları listesinde yer aldığını bilin. Yörüngesindeyse meşhur Opera binası, uzuun kulesiyle Belediye Binası, House of Legends gibi şehrin afiş yapıları yer alıyor. Şöyle bir Ukraynaca arya dinleyeyim diyecek olursanız bir opera bileti kapın gitsin. Fakat bunu internet üzerinden yapmanızı öneririm. Belediye Binası ise kesinlikle atlanmaması gereken bir bina. 3000 kadar basamak çıkıp biraz yorulacaksınız ama zirve noktası her şeye değecek 360 derecelik bir manzara ziyafeti sunuyor. Şehre kuş bakışı atabileceğiniz bu yerde şehirdeki güvercinlerin neden uçmadığını bir kez daha sorgulayabilirsiniz. House of Legends ise bir başka manzara ziyafetine ev sahipliği yapanlardan. Terasına çıktığınızda sizi kanatlı bir araba karşılayacak. Hemen yanındaki bacaya tırmanarak çatıdaki cüce heykelin şapkasına para isabet ettirmeyi deneyip dileğinize şans verebilirsiniz. Bu yapı mimari olarak da oldukça ilgi çekici. Dış cephesindeki ejderha her gün saat 6 ve 12'de hareketlenmeye başlayarak ağzından alevler püskürüyor! Gelelim Tanrı evlerine... Boim Şapeli, Dormition Kilisesi, Aziz Peter ve Paul Kilisesi gibi meşhur olanların dışında adım başı muazzam mimarileriyle her biri görmeye değer freskler ve heykellerle bezeli bu yapılardan görebildiğiniz kadarını görmenizi öneririm. Şehir aynı zamanda büyüklü küçüklü birçok müzeye de ev sahipliği yapıyor. Bunlardan en bilindikleri Dinin Tarihi Müzesi, Doğal Tarih Müzesi, Eczane Müzesi, Sanat Müzesi, Yerel Mimari ve Kır Müzesi, Bira Müzesi. Gördüklerin senin olsun bana ne yediğini anlat! Lviv'e gidip geldikten sonra bir başkasının şehri ziyaret ettiğini duyduğumda kuracağım ilk cümle bundan başkası olamaz. Gezilecek yerleri unutturacak kadar zengin mutfaklı bir şehir Lviv. Bunu laf olsun diye söylemediğimi bilmelisiniz. Polonya ve Beyaz Rusya mutfağıyla oldukça etkileşmiş. Şehre Avrupa mutfağı hakim ve tadabileceğiniz her şey üst sınıf lezzetlerde. Şehirdeki Celentone Pizza, Lviv Croissants, Cukor, Baczewski, Glory Cafe, Mons Pius, Sowa gibi mekanlar da en amiyane tabiriyle dünya mutfağının lezzet duraklarından aklıma bir anda geliverenleri."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/azalanlar-6-ruhun-gozu", "text": "Merhaba, ilk kitabım Unutulan'ı artık tüm kitapçılarda bulabilirsiniz! Ayrıca Azalanlar'a vakit ayırıp okuyan ve hiç ilgisini çekmese bile şöyle bir bakıp geçen herkese çok teşekkür ederim. Sağlıcakla kalın. Ödediğim hiçbir bedelin tesadüf olmadığını anladığım bir lahzadaydım. Hissettiğim şaşkınlığın yansımalarını karşımda duran adamın gözlerinde de görmek, yaşadığımız anın aykırılığını adeta kamçılıyordu. O da benim gibi afallamıştı. Kendisine bir şeyler söylemekte olan adama odaklanamıyor, kuzguni gözlerini üzerimden ayıramıyordu. Hiçbir detayı kaçırmamak amacıyla, baştan aşağı defalarca kez üzerimde turladı; neden burada olduğuma dair bir iz bulmayı umuyor gibiydi. Aramızdaki tanıdıklığı teşhir edercesine suratıma odaklanması, güvenliği omzunun üstünden bana bakmaya itmişti. Sormamış olmasına rağmen, \"Ah, o mu?\" diyerek, kısaca açıkladı. \"Yeni çalışan. Meral'e götürüyorum.\" Ardından benim anlayamayacağım bir ketumlukla güldü; Merih denen adamın nükteyi yakaladığı belliydi. Ama keyiflenmemişti; aksine adama yadırgayan bir donuklukla bakıyordu. \"Çalışana mı ihtiyaç vardı ki?\" diye sordu, terslercesine. Gözlerini üstümden çekmişti; ben orada yokmuşum gibi yalnızca adama hitap ediyordu artık. Merih'in ilgisi üzerime kaydı birden; şaşırmıştı. Hafifçe kıstığı gözlerine kurnaz gölgeler devrilmişti; söylediğim yalanın farkındaymış gibi uyanık bakıyordu. Aniden korkuyla doldum; ama hayır, bilmesi olanaksızdı. Adam da bana dönmüştü; cevabı benim vermemi bekliyordu. \"Mustafa Yağız.\" Merih'in kaşları hafifçe kalktı; ardından şaşkınlığını gemleyerek, geri indi. Rüzgarın yuttuğu yanıtım, anında savrulup gitmişti. Tekrar edecek cesareti kendimde bulamadım. Zaten bastırdığım çenem, araladığım anda titremeye hazırdı. Soğuktan uyuşmuş parmaklarımı açıp kapatarak, kolumu sıvazladım. Kendimi ısıtma çabalarımı fark eden Merih, içime sinen omuzlarımı süzdükten sonra, \"Gidin hadi, Meral beklemesin daha fazla,\" diyerek, konuşmayı sonlandırmıştı. Benden tarafa hiç bakmadan, adamla selamlaşıp hızlıca yanımızdan ayrıldı. Uzun selvilerin arasından, tekrar yokuşu inmeye başladık. Dönüp ardıma bakınca Merih'ten hiçbir iz bulamadım; çoktan gitmişti. Sonunda düzlüğe çıktığımızda gözüme ilişen ilk yer, sağ tarafta duran iki katlı, ufak ev oldu. Yol hala dümdüz aşağıya iniyor, ağaçlardan devamı gözükmeyen geniş bir yeşilliğe açılıyordu. Çalışacağım evin burası olduğunu zannederek sağa yönelmiştim; ancak adamın sola doğru saptığını görünce, henüz o fark edemeden koşar adımlarla aramızdaki açığı kapattım. Ağaçtan duvarların örttüğü köşeyi döndüğümüz an, devasa bir ev karşıladı bizi. Yalnızca iki katlıydı fazla yüksek değildi; ancak öylesine genişti ki içerisine düzinelerce oda sığdığı belliydi. Bir kafes gibi çevresini sarmış olan ağaçlar, dışarıdan uzanan her türlü yabancı göze karşı tedbir sağlıyordu. Çift kanatlı maun kapıya açılan terasın kolonları tamamen taştı; acı bir kahvenin renginde olan evle müthiş bir ahenk içindeydi. Kimi odaların panjurları inikti; kimi pencerelerse aralanmıştı. Üst kattaki bir odanın pervazından kırmızı bir kilim sarkmaktaydı. Ben şaşkın gözlerle etrafı seyrederken adam çoktan kapıya yanaşmış, zili çalmıştı. Birkaç saniyelik bekleyişin ardından aralanan kapı ufak tefek esmer bir kızı açığa çıkarmıştı. Baştan aşağı siyah giyinmişti. Gölge gibi peşine düştüm. Adeta lüks bir oteli andıran şatafatlı girişi henüz inceleyemeden; kıvrılarak yükselen upuzun bir merdivenin dibindeki kapalı bir kapıya yaklaştık. Yalnızca iki defa tıklayıp, oymalı kolu yavaşça aşağı indirdi; iç tırmalayan bir gıcırtı doğmuştu. İçeriye girmeyerek kenara kaçıldı ve başıyla geçmemi söyledi. Birkaç adımda, elimde tuttuğum ayakkabılarla kendimi odanın tam ortasında buldum. Tüm mobilyaların aynı ton ahşaptan döşendiği geniş bir çalışma odasındaydım. Tavan yerden çok yüksekti. Boydan boya duvarı kaplayan pencerenin kıyısında, elinde tuttuğu kupayla orta yaşlı bir kadın dikiliyordu. İçeride yoğun bir kahve kokusu vardı. Kapı usulca kapanıp bizi baş başa bırakırken, kadın ne yaptığını bilen bir yavaşlıkla bana doğru döndü. Kalkık, ince kaşlarının altını dolduran çekik gözleri, baygın bir surette bakıyordu. Çıkık elmacık kemiklerinin üzerine dağınık bir halde çiller serpişmişti. Ensesine inen saçları sımsıkı topuz yapılmıştı. Üzerinde gri bir kazak ve siyah bir kumaş pantolon vardı. İçindeki gömleğin yakası dışarı çıkarılmıştı. Çalışma masasının karşısına konulmuş deri koltukları gösteriyordu. Ona doğru dönük olana sessizce kuruldum. Yanımda tuttuğum çamurlu ayakkabıları halının üstüne koymaya çekinmiştim. Etrafımdaki her şey öylesine kıymetli duruyordu ki kendimi diken üstünde gibiydim. Sıcak bir yere sığınmış olmanın rahatlığı, içimi soğutan endişeyi bastıramıyordu. Gergin ve ürkektim; oturuşumdan bile belli oluyordu. Ancak gevşeyemiyordum. Kadın verdiğim sessiz kavganın kıyısından geçer gibi masanın arkasına yürüdü, kupasını yavaşça üstüne bıraktı. Ardından ihtişamlı bir tahta yerleşircesine, ahşap sandalyeye oturdu. O hareket ettikçe birbirine çarpan anahtarların gürültüsü odayı dolduruyordu. Gözlerini bile kırpmıyordu; tüm odağı bana yönelmişti. \"Kimlikteki adın?\" Yüklemsiz bıraktığı soru, sesindeki vurguyla şekillendi. Kendine ait bir inde saklanan kimseleri bulmuşum gibi sorgulaması biraz tuhaftı. \"Yoldaşlar Kitabevi'nin sahibi Mustafa abi tavsiye etti. İş aradığımı söylemiştim ona. Tan Bey'i tanıyormuş, o yüzden geldim,\" Not alan eli durmuştu. Yüzüme dikilen gözler, ürkütücü bir şüpheyle doluydu. Sonra birden başıyla zarif bir manevra yaparak, bu meseleyi şimdilik bir kenara bıraktı. \"Kaç yaşındasın?\" Yerine oturmayan parçalar varmış gibi duraksadı. İnce kaşları birbirine yaklaşmıştı. Bu aralıksız soru yağmurunun ne zaman son bulacağını düşünürken, tekdüze bir sesle yanıtladım. Kahvesinden son bir yudum alıp, dibine çöken tortusuyla birlikte masaya bıraktı. Kollarını birbirine dolamış, baştan aşağı süzmüştü beni. \"Bu çelimsiz kollarla nasıl iş yapacaksın merak ediyorum ama göreceğiz bakalım,\" Birden çenesini dikleştirdi; zihnindeki fazlalık düşüncelerden arındı. Kısa bir aradan sonra işine dönen birisi gibiydi. Kendisini tasdiklediğimi görünce buyruğuna girmiş olmamdan memnun bir edayla devam etti. Söylenilenleri takip edebilmek için pür dikkat dinliyordum. İfadelerime akseden tutukluğu fark edip hızlıca açıkladı. Hızlıca başımı salladım. Eliyle kalkmamı söyleyerek, kapıya yöneldi. \"Gel bakalım, uzun süre otelde çalıştığın için seni Sude ve Aylin'in yanına, yani odalara vereceğim. Mutfakta kusursuz bir ekibim var, bu yüzden oranın düzenine dokunmak istemiyorum. Bugün toz almakla başlarsın, kızlar sana yolunu yordamını öğretir,\" Odadan çıkıp kapıyı ardımızdan örttü. Bir anlığına elimde tuttuğum ayakkabılara takılan gözü, gördüğü bu detaydan hoşlanmamıştı. Dimdik duran omuzlarıyla yan taraftaki kapıya yürürken, beni de peşinden sürükledi. Bordo bir halıyla doldurulmuş olan giriş, koyu kahve tonlarla bezeliydi. Koridorun karşı ucunda üç kapalı kapı daha vardı; yüksek tavandan yere doğru uzanan avize, göz alıcı bir görkeme sahipti. Ama karşı duvara çok daha ilgi çekici bir dekor asılmıştı; resmen ölümün süsüydü. Biraz evvel girdiğim çift kanatlı ahşap kapının tepesinde, devasa bir geyik kafası duruyordu. Gür kirpiklerin çevrelediği iri gözleri, sonuna kadar açıktı. İki yanından uzanan kalın boynuzları, budaklanan ağaç dallarını andırıyordu. Bu ürkütücü manzarayı izlemeye dalmışken, Meral Hanım söze girerek tekrar ilgimi kendisine yöneltti. Adımlarımı hızlandırarak, peşine düştüm. \"Kızlara söyleyeyim de seni eve götürsünler önce, sonra etrafı gezdirip tanıtırlar. Neyse ki öğle arasındayız şu an,\" Aralık duran ahşap kapıdan içeri girince iki duvarı da pencereyle kaplı geniş bir mutfağa adım attık. Tüm dolap kapakları beyazdı; tüm duvarı kapsayan tezgah tamamen siyah, musluğun rengiyse altındı. Odanın köşesi devasa bir bitkiyle doldurulmuş, kıyılara kenarlara konulan ufak çiçeklerle de etraf yeşillendirilmişti. Ortadaki adada Sinem'le birlikte esmer bir kız daha oturuyor, sessizce bir şeyler atıştırıyordu. Diğer kız da arkadaşını onaylarcasına başını sallıyordu. Ağzına attığı lokma suratına sevimli bir şişkinlik vermişti. Yanık tenini renklendiren yeşil gözleri, üçümüzün üstünde mekik dokuyordu. Eliyle ağzını örtüp, boğuk boğuk kelimelerle, \"Evet, yine Kabza'ya tavuk yakalattırıyorlardı,\" dedi. Duydukları Sinem'i kıkırdattı; kısa bir anlığına telli dişleri gözükmüştü. Sinirlenen Meral Hanım sertçe nefesini üflerken, peşinde olduğumu unutarak mutfağın köşesindeki beyaz kapıya yürüdü. Adeta bastığı yeri çiğniyordu. Azarın menzilinden çıkmak ister gibi, hızla kenara kaçılmıştım. Sinem hemen yerinden kalkarken, Meral Hanım çoktan önüne dönmüş; son iki basamağı atlayarak toprak zemine inmişti. İstemeye istemeye sıcağın kollarından ayrılarak ben de peşine düştüm. Yan tarafa çıkmıştık; buradan bakınca eve girdiğim ön bahçe gözükmüyor, ağaçların arasından yalnızca güvenlik kulübesi ve iki katlı müstakil evin çatısı görünüyordu. Uzun çam ağaçlarının arasındaki dar bir patikaya girdik. Toprağa gömülmüş yuvarlak taşlar gitmemiz gereken yönü bize gösteriyordu. Meral Hanım hiç ardına bile bakmadan ilerliyordu; ara sıra esen rüzgarlar kendi kendine söylenmelerini bana doğru savuruyordu. Patika dümdüz ilerlemeye devam etse de biz sola sapmıştık. Atılan birkaç adımın sonunda yol tamamen bitti; geniş kümeslerin bulunduğu bir düzlükteydik şimdi. Etraf yine duvar gibi sıralanmış ağaçlarla çevriliydi; karşı tarafta başka bir patika vardı. Kümesin içindeki horoz ve tavuklar telaşla oradan oraya koşuşturuyor, durmadan toprağı eşeliyordu. Gürültüyü arttıran neşeli gülüşmelere, bir de köpek hırlayışları karışmaktaydı; kümesin girişinde, tıpkı Meral Hanım gibi giyinmiş dört tane kız ve oldukça iri, siyah bir köpek duruyordu. Kızlar birbirleriyle şakalaşıyor, durmadan itekleyerek gülüşüyorlardı. Aralarında duran siyah köpek bir ona, bir buna bakıyor; eğlencelerine dahil olmaya çalışır gibi kısık kısık havlıyordu. Henüz hiçbiri varlığımızı sezmemişti. Yanlarına sokulan Meral Hanım, kümesin kapısını açmakla uğraşan kıza sinirli sinirli, \"Aylin, bundan sonra tavukları sen yakalayacaksın,\" diyerek, irkilmesine neden oldu. Aniden yükselen bu emir herkesi susturmuş, şaşkına uğratmıştı. Tasmasız olduğunu yeni fark ettiğim köpek, hızla ayağa kalkarak kulaklarını kabarttı; gözleri kendisine doğru yaklaşmakta olan yabancıya, yani bana kilitlenmişti. Nitekim birkaç saniye sonra heyecanla üzerime koşuyordu. Korkuyla geriye kaçıldığımı gören kızlardan biri, \"Merak etme bir şey yapmaz, koklamasına izin ver,\" diyerek, endişemi gidermeye çalıştı. Kızın uyarısıyla birlikte omzunun üstünden bana bakan Meral Hanım orada olduğumu yeni fark etmiş gibi şaşırmıştı; ancak ilgisi çabuk dağıldı. Neşelerini talan etmeye hazırlanarak kızların üzerine yürürken bir yandan da çemkiriyordu. Dibime girerek her tarafımı koklayan köpeğin öngörülemez tavrından ötürü olduğum yere mıhlanmış, Meral Hanım'ın peşinden gidememiştim. Öylesine büyüktü ki her kokuyu içine çekmeye çalışan nemli burnu göğsüme uzanıyordu. Omuzları birbirine değecek şekilde hepsi yan yana dizilmişti. Duruşlarına saygı bulaşmış olsa da suratlarında hiçbir korku emaresi bulunmuyordu. Kendilerini paylayan kadına belli belirsiz bir gülümsemeyle bakıyorlardı. Uçuşan saçlarını yatıştırmaya çalışan Sude, kırgın bir tonla, \"Fikri veren Buket'ti zaten, öyle sandığın kadar masum değil o Meral abla,\" dedi. Birden öne uzanarak Buket olduğunu düşündüğüm beyaz tenli, tıknaz bir kıza elleriyle hareketler yapmaya başladı. Kız da aynı hınçla karşılık verdi ona; birbirleriyle atışıyor gibi duruyorlardı. \"Neyse ne, şu saçlarını düzgün topla Sude, bir toka tuttur şuraya,\" Meral Hanım çileden çıkmış gibi hafifçe kendi kafasına vurunca iki kız da susmuştu. Sude, önüne düşen perçemleri saçlarının arasına sokarken, \"Abla sen biraz sinirli gibisin, bir papatya çayı iç istersen.\" deyince kısık gülüşmeler oldu. Meral Hanım onu duymazdan geldi. \"Dua edin önce ben buldum sizi, ya Belkıs Hanım bulsaydı? O zaman neler olurdu kim bilir.\" Sözlerini ustaca oynattığı elleriyle Buket'e tercüme ederken, Sude'nin solunda duran kumral kız dudaklarını büzmüştü. Sol yanağında ufak bir gamze vardı. Kabza'yla cebelleştiğimi gören Sude, sıradan çıkarak yanıma koştu. Hemen arkasından onu takip eden Aylin, gülerek köpeği çağırıyordu. \"Zamanla alışırsın, gündüzleri çok sevecendir,\" diyen Aylin, toprak rengi gözlerini yüzüme dikmişti. Ön dişinin yarısı kırıktı; ince dudakları kımıldadıkça, göze çarpıyordu. Yumuşak yüz hatlarına sahipti. Aralarından en uzun boylu oydu, omzuna ancak gelebiliyordum. \"Neden sadece gündüzleri?\" diye sordum, cümlesinden çekip çıkardığım ince nüansı önüne sererek. Uzaklardaki seslere kulak kabartan köpek birdenbire ileriye atıldı ve koşturmaya başladı; gözden kaybolması yalnızca iki saniye sürmüştü. Aramıza karışan Dilara, gülümseyerek kendisini tanıttı; sessizce arkasından gelen Buket'le de tanışmama yardımcı olmuştu. Buradaki herkes işaret dili konuşabiliyordu belli ki. \"Kesin Merih abinin sesini duydu,\" diyen Aylin, dikkatimin dağılmasına sebep oldu. İstemsizce kulak kabarttım. Tüm kızlar bu sorunun yanıtını duymayı bekliyormuş gibi, kadına odaklanmıştı. Sude hevesli hevesli kadının dediklerini onaylarken, uzanıp koluma girdi. Hep birlikte Kabza'nın gözden kaybolduğu patikaya girerken, koyu bir sohbet havası oluşmuştu. Hışımla geldiğimiz yolu sakince dönüp, mutfağın arka kapısına vardık; Meral Hanım, Buket'e bir şeyler anlatarak önden girmişti. Dilara da çabucak peşlerinden kaybolurken, Aylin basamakların tepesinde durup bize baktı. Sude beni çekiştirerek çıktığım iki basamağı geri indirirken, bir yandan da Aylin'e, \"Biz ön taraftan girelim, hem Demre'ye etrafı göstermiş olurum,\" diyordu. Biz duvarın köşesinden dönerek uzaklaşırken Aylin mutfağa girmişti. Yerinde zıplayarak yokuşun diğer tarafını işaret etti. Çalışacağım yer zannedip gitmeye yeltendiğim müstakil evi gösteriyordu. \"Kimler kalıyor orada?\" diye sordum, evi incelerken. Gri renkli, ufak bir yerdi. Bahçesi rengarenk çiçeklerle süslenmişti; önünde kısa bir yol vardı. \"Merih diye bahsettiğin kişi de burada mı kalıyor?\" Dalgınca sorduğum soru üzerine yandan bir bakış attı. Tekrar koluma girmiş, giriş terasına doğru yönlendirmişti. \"Onlar nereden biliyorlar ki?\" diye fısıldadım. Sude'nin etrafa attığı kaçamak bakışlar beni de tedirginleştirmişti. Omzumun üstünden geriyi kolaçan ettim. Bu rahatsız edici gerçeği sindirebilmem biraz zor oldu. Bu kadar önemli ne konuşuluyordu da yalnızca ahraz kimseler yanlarında durabiliyordu? Duyduklarım karşısında ne diyeceğimi bilememiştim; zaten çoktan kapıya varmış, zili çalmıştık. Sude, az önceki fısıltılar hiç aramızda yaşanmamış gibi silkelenip toparlanmıştı. Aynı heyecanına kaldığı yerden devam ediyordu. Fakat ben dalgınlaşmıştım; öğrendiklerim eve karşı olan yaklaşımımı büsbütün değiştirmişti. Uzattığı elini tutup, koşar adımlarına ayak uydurdum. Büyük bir lobiyi andıran girişi aşmış, ahşap merdivene yönelmiştik. Yukarıya uzandıkça daralan basamakların ilki, devasa bir genişlikteydi; aynı anda yirmi kişi bile bu basamağa sığabilirdi. Hızlı hızlı yukarıya tırmanırken, bir yandan da bana açıklama yapmayı sürdürüyordu. \"Öncelikle neresi kimin odası onu öğrenmen gerekiyor,\" Geniş bir koridora sıralanmış kapıların olduğu, üst katta durduk. Yere serilmiş olan bordo halının uzunluğu, neredeyse koridor kadardı. Tavandan sarkan avizeler, duvarlara asılmış tabloların çerçeveleriyle müthiş bir uyuma sahipti. Her şey çok ihtişamlı ve dengeliydi; ancak çerçevelerin içinde yatan resimlerde tuhaf bir aykırılık vardı. Üst kata çıkan kişiyi, tam karşısına asılmış, kasvetli renklerin harmanlandığı bir insan sureti karşılıyordu. Çizen kişinin zihnine açılan bir kapı gibi, karmakarışık ve belirsizdi. Aniden parmağını dudaklarına dayayarak beni susturdu. Kolumdan tutmuş, sağ taraftaki koridoru kolaçan ederek sol tarafa sürüklemişti beni. Odasının orada bulunduğu ve kızın şu anda yakınlarda bir yerde olduğu aşikardı. Kimsenin bizi duyamayacağına emin olduğu bir köşeye çekilmiştik. \"Evet, doğru. Her salı Psikiyatrist geliyor eve, yarın da gelecek,\" Tekrar elimi tutup, beni koridorun iyice sonuna götürdü. Ufak bir pencereden bahçenin arka kısmı, az önce kızlarla tanıştığım kümeslerin bulunduğu yer de dahil olmak üzere, neredeyse tüm arazi gözüküyordu. Gerçekten de ağaçların gizlediği kapalı bir havuz vardı; müştemilat buradan gözükmüyordu ancak aynı hizada, arazinin biraz daha ortalarına konulmuş başka bir müstakil ev daha duruyordu. Muazzam büyüklükte bir yerdi; en arkayı yemyeşil bir golf sahası mesken tutmuştu; onun sağında kalan diğer kıyıdaysa at çiftliğini andıran bir yer vardı. Tüm boşluklara çeşit çeşit ağaçlar ve yeşillikler serpiştirilmişti; tek bir rengin her tonu mevcuttu bahçede. \"Bugün şanslı günümüzdeyiz desene,\" Sude gülerek koridoru aşarken, Aylin'le beni yalnız bıraktı. Koşarak en uçtaki odaya girmiş, çoktan gözden kaybolmuştu. \"Tamam,\" Söylediğini yaparak, Sude'nin beni uzaklaştırdığı tarafa yürüdüm. Sırtımda ağır bakışların yükünü taşıyor olsam da arkamı dönmedim. Burada kalabilmek için kendimi göstermek zorundaydım; herhangi bir işe burun kıvıracak lükse sahip değildim. Birilerinin buyruğuna girmeye kendimi alıştırmam gerekiyordu. Sırtımdaki ağırlıktan bir an evvel kurtulma ereğiyle merdivenin sağındaki çift kanatlı ahşap kapıyı açarak içeriye girdim. Suratımı ılık bir meltem okşadı. Havada naif bir menekşe kokusu süzülüyordu. Fakat daha ileriye gidememiş, olduğum yerde kalakalmıştım; karşılaştığım manzarayla adeta nutkum tutulmuştu. Neredeyse bir ev büyüklüğünde, muazzam bir kütüphanenin eşiğindeydim; sol tarafa dayanmış ahşap kitaplıklar, duvar misali odanın ucuna kadar uzanıyordu. İlk göze çarpan şey, ortadaki kitaplığın tepesine monte edilmiş olan geyik başıydı; tıpkı girişteki gibi, iki yanından uzanan devasa boynuzları vardı. Ancak bu aşağıdakinden çok daha büyüktü; kusursuz bir ihtişama sahipti. Kapının hizasındaki dar merdiven, ahşap bir balkona çıkıyordu; tırabzanın ardında da duvar boyunca uzanan devasa bir kitaplık vardı. Alt kattaki raflara sürgülü bir merdiven yaslanmıştı; sanki yakın zamanda birisi kullanmış gibi, ortada bırakılmıştı. Karşı duvar boydan boya camdı; ufuksuz orman, sanki insanın ayakları altına serilmiş gibi duruyordu. Kapıyı ardımdan kapatarak, usulca içeriye süzüldüm. Etrafımı sarmış düzinelerce kitabın haşmetiyle öylesine büyülenmiştim ki elimdeki beze iki elle tutunduğumun farkında bile değildim. Girişin birkaç metre ötesine konulmuş olan ahşap masaya sokuldum; hiçbir şeye el sürmeden, üzerindeki eşyaları inceledim. Her şey bariz bir nizam içindeydi; ufacık bile dokunsam, izim kalacakmış gibiydi. Masanın arkasına geçip, kitaplığa doğru sokuldum. Tepemde duran geyiğin varlığı öylesine rahatsız ediciydi ki nereye gidersem gideyim, sanki gözleri hep üstümdeydi. Alışmam epey zaman almıştı. İzlenmenin verdiği huzursuzlukla kitapları incelerken, en üstteki rafa eğik bir yazının kazınmış olduğunu fark ettim. Geyiğin gölgesinde kalmıştı; dikkatli bakılmadıkça, fark edilmesi epey zordu. Geriye kaçılarak, kendisini gizlemiş bu ilginç cümleyi okumaya çalıştım. Parmak uçlarıma yükselmiş, başımı olabildiğince geriye atmıştım. Kendi fısıltımı duymak, zihnimdeki köhne bir yeri kımıldatmıştı. Hatırlanmak isteyen bir anının çaresizliği gibiydi. Nitekim yalnızca bir kımıltıdan ibaretti. Dalgın dalgın geriye çekildim. Kütüphanenin tam ortasına, ahşap ayakların yükselttiği kahverengi bir Dünya yerleştirilmişti. Odanın arkasına kadar uzanan, paralel bir şekilde sıralanmış kitaplıkların arasına girmiştim. Parmağımın ucuyla nazikçe Dünya'ya dokunarak, kendi etrafında döndürdüm. Dudaklarıma farkında olmadığım bir tebessüm oturmuştu; yalnızca on gün çalışabildiğim ancak yine de her anından keyif aldığım, Yoldaşlar Kitabevi'ni anımsamıştım. Mustafa abinin her gün elinde tatlıyla içeri girerek zili çalışı; Uraz'ın yüzünü hiç terk etmeyen içten gülümseyişleri zihnimin zeminine dökülünce, içimi ağır bir burukluk sardı. Dikkatimi dağıtabilmek için kitaplıkların arasına dalarak, rafları incelemeye koyuldum. Tüm kitaplar alfabetik bir sıraya göre yerleştirilmişti. Yavaşça yana doğru ilerlerken, elimdeki bezi rafın ucuna yerleştirmiştim; peşimden sürüklüyordum. Kitaplığın sonuna varınca duvara asılmış ufak tabloya baktım. Birden kaşlarım çatıldı. Mustafa abinin odasındaki tablonun tıpatıp aynısıydı bu; aynı gökyüzünü, aynı tonlarını barındırıyordu. Yalnızca tek bir fark vardı; üzerinde hiçbir alıntı yoktu. Zihnimin sokaklarında dolanırken ansızın yükselen bir gürültüyle yerimden sıçradım. Tuhaf bir sürtmeyi, sert bir çarpma sesi takip etti. Rafların arasından çıktığım esnada, tüm kütüphanede genç bir kadının sesi yankılanıyordu. Kadın gerçekten de efsunlanmış gibi bakıyordu karşısındakine. İnce kolunu nazikçe kaldırmış, adamın suratına uzanmıştı; ancak dokunamadı. Adeta yalvararak bakan gözleri attığım ufak adımın gürültüsüyle bana kayınca, ürkerek olduğum yere mıhlandım. Havada kalan elini, anın tüm büyüsü bozulmuş gibi yavaşça geri indirdi; sanki derin bir uykudan kalkıyordu. Kadının suratındaki şaşkın bakışlar adamın da dikkatini dağıtmıştı; hızla döndü, bana baktı. Kör gözü suratımı bulduğu an, içimden buz gibi bir esinti geçti. Merih usulca bana dönerken, oradaki varlığımın sebep olduğu anlam karmaşası yüzüne de yansıdı; müthiş bir endişe ve kızgınlıkla dolmuştu. Odaya uzun boylu bir sessizlik girmişti. Kadın, ellerini Merih'ten çekmiş, bana doğru bir adım atmıştı. \"Sen kimsin?\" Üzerimi turlayan iri gözler, ürkütücü derecede maviydi. Kıyafetlerimdeki farklılığın şüphe uyandırdığı belliydi; elimdeki mavi beze yadırgayarak bakıyordu. Kapıya varacakken, kadın avına pençesini geçiren bir yırtıcı gibi aniden kolumu yakaladı; uzun tırnaklarını tenime saplamıştı. Canımı yakma kaygısı bile gütmüyordu. Hoyratça çekiştirip beni kendisine çevirirken, \"Hadsiz seni! Ne hakla buraya girersin?\" diye bağırdı. Aniden havaya kalkan eli görünce korkuyla gözlerimi yumdum; ne yapacağımı şaşırmıştım. Ancak beklediğimin aksine, hiçbir darbe gelmedi; yalnızca soğuk bir rüzgar çarpmıştı suratıma. Telaşla gözlerimi aralayınca Merih'in duvar gibi aramıza giren iri bedeniyle karşılaştım. Kadının bileğini kavrayan parmakları cesur bir çeviklikle darbeyi durdurmuştu. Kendimi soktuğum durumun gerçekliğiyle baştan aşağı sarsıldım. Çünkü bu evde suratıma inen bir darbeyi bile durduramayacak kadar güçsüzdüm. Uraz haklıydı. Biz ufak insanlardık; telef edilmesi kolay olanlardık. Başkaları elinde tuttuğu gücü üzerimizde bileyebilsin diye, azalanlardık."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/azmin-ve-karaliligin-ornegi-ahmet-ulucay", "text": "2 Aralık 1954'te Kütahya'nın Tavşanlı ilçesine bağlı Tepeli beldesinde doğan Ahmet Uluçay, yönetmen ve senaristtir. Kısıtlı imkanlarla hayalleri için çabalayan ve henüz sinema ile tanışmadan önce de fotoğrafın hareket edebilmesi ile ilgili hayaller kuran Ahmet Uluçay; aynı zamanda gölgelere karşı da büyük bir ilgiye sahipti. 1960'ta köylerine gelen bir seyyar sinema sayesinde sinema ile tanıştı. Henüz on iki yaşındayken arkadaşı İsmail Mutlu ile bir sinema makinesi yapmak için üç yıl emek verdi ve en sonunda birleştirdikleri film şeritleri ile bir ahırın duvarında yansıttıkları küçük gösterimlerini köylülere izletmeyi başardılar. Dahası arkadaşları İsmail Mutlu ve Şerif Akarsu ile 'Tepecik Köyü Arkadaş Sinema Grubu'nu kurdular. Ahmet Uluçay; içinde biriken sinema tutkusuna karşılık ailesinin \"Sinema ve resim gibi işler zengin çocukların işidir. tepkisiyle karşılaşınca inşaat işçiliği, kamyon şoförlüğü gibi çeşitli işlerde çalıştı. Hayatının gerçekleri, babasının hakkını helal etmemesi ve maddi imkansızlıklar gibi zorluklarla karşılaşsa da yine de sinema tutkusundan vazgeçmeyen Ahmet Uluçay, arkadaşları ile bir gurbetçiden aldıkları kamerayla ilk olarak Optik Düşler (1993) filmini çekti. Bin bir zorlukla çokta iyi olmasa da almış oldukları VHS kameranın aküsü olmadığından ötürü kamerayı yalnızca elektriğin olduğu ortamlarda kullanabiliyorlardı. Bu yüzden filmdeki mezarlık sahnesini köy odasına kurdukları dekorla gerçekleştirdiler. Zor olsa da başlamış olduğu serüveni devam ettiren Ahmet Uluçay, ardından sırasıyla; Koltuk Değneklerinden Kanat Yapmak (1994), Minyatür Kozmosta Rüya (1995), Bizim Köyün Orta Yeri Sinema (1995), İnci Denizin Dibinde (1996), Bizim Köyde Bayram Sabahı (1998), Uzun Metrajın Resmi (1999), Kaza (2007), Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak (2002) gibi çeşitli filmlere imza attı. Ancak Bozkırda Deniz Kabuğu adlı filmini sağlık sorunları sebebiyle tamamlayamadı. Kadrosunun tümünün amatör oyunculardan oluşan ve İstanbul Uluslararası Film Festivali'nde En İyi Film, 52. San Sebastian Film Festivali'nde Jüri Özel Ödülü, 26. Montpellier Film Festivali'nde En İyi Film gibi birçok önemli ödül almış olan 'Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak' filminde aslında arkadaşlarıyla olan çocukluk yıllarından ilham aldığını söyleyen Ahmet Uluçay, bu filmi sayesinde adını duyurabilmiş diyebiliriz. Azmin ve kararlılığın örneği olan Ahmet Uluçay, film çekimlerini dahi durdurmasına neden olan beyin tümörü sebebiyle İstanbul'da tedavi görürken zatürreye yakalanarak 30 Kasım 2009'da henüz elli beş yaşında vefat etmiştir. Hikayesini öğrendiğimden beri, adını ne zaman duysam içim cız eder. Büyük bir sanatçı, özel bir insandır ve dediğiniz gibi azim ve kararlılık konusunda benzerine az rastlanır bir örnektir. Sanat tutkusunun ardından koşarken çektiği acılara müthiş bir irade ile katlanıp en sonunda başarmış ve Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak gibi, benim için Türk sinema tarihinin en iyi 20 filmi arasında bulunan müthiş bir şaheser ortaya çıkarmıştır. Belki de tüm bu sıkıntıları sebep oldu hastalığına, belki de sinema aşkı uğruna göğüs gerdikleri, zirveye yaklaşmışken daha çok film yapmasına mani oldu... Bu ülkenin her sinemaseverinin içinde bir uhdedir Ahmet Uluçay. Onu hatırlattığınız ve hakkında bilmediğim bazı şeyleri öğrettiğiniz için kendi adıma teşekkür ederim. Kısa ve öz bir biyografi, ellerinize sağlık. Ahmet Uluçay'ın ölümsüz hatırasına saygılar..."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/badem-gozlu-ak-benizli", "text": "Bir varmış bir yokmuş. Dünyada insan çokmuş. Gökte şifa, yerde dertler derya olmuş. Allah şu kuzunun bile yüzüne bakıyor, evlatsız koymuyor. Bize gelince senelerdir yüzümüzü güldürmüyor. Yaşımız da geçiyor. Kuzu kadar kıymetimiz, değerimiz yok mu? Veren Allah bizi de şu kuzunun hürmetine bizi görse de burnumuz bir evlat kokusunu içine çekse. demiş. Uzun boylu, yiğit de olsun Gürsel. Şen şakrak mutlu bir çocuk olsun da hanemize bolluk, bereket getirsin. Bir bakışı ile gönlümüze huzur doldursun. Er olsun. Bir dediğini yere koymasın. Gök yoldaşı, yer yatağı olsun, demiş. Yarına kalmaz yarası demiş, küçük çocuğu ailesine emanet etmiş. Yanına da mübarek isimlerin yazılı olduğu muskayı iliştirerek anasına babasına tembihte bulunmuş. İlerlemiş, ilerlemiş... Yaşlı kadın Nil'in başına gelince parmağını şıklatmış, peri haline bürünmüş. Evet, bizim periymiş bu. Hani bebeği ailesine emanet eden... O günden sonra peri Nil'in başında çocuğun her büyüme anına ortak olmuş. Nehrin yamacındaki peri tahtında oturuyor, her sorunda başka bir surette çocuğa yardım ediyormuş. Koruyucu peri olarak çocuğu verilen peri, tahtında çocuğun koca adam oluşunu yüzünde tebessüm ile izlemiş."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/barbie-film-okumasi-direnecekseniz-bile-makul-cerceveyi-asmayin", "text": "Stanley Kubrick'in türüne öncülük eden muazzam eseri A Space Odyssey filminin giriş sahnesinde bir arazide toplanan maymunların meraklı bakışları içerisinde gökten siyah bir dikili taş iner. Başlangıçta manasız gibi görünen, maymunlarda merak uyandıran bu dikili taş zaman geçtikçe evrim teorisine göre atalarımız olarak kabul edilen bu maymun türünü etrafında toplamaya başlar. Bu sahnenin üzerinden geçen zaman sahnenin düşüncede yaratılan sıçrayışı betimlediğini gösterdi. Kubrick yaratıcı düşüncenin 'dışarıdan gelen' olduğu inancını taşıyordu. Homo Habilis'ten Homo Sapiens'e geçilen bu zaman dilimi kuşkusuz bir 'an' değil süreçti ve Kubrick bunu dışarıdan gelen, kusursuz hatlara sahip bir fikirle perdeye aktarmıştı. Düşünsel sıçrayış gerçekleşmiş günümüze uzanan insan serüveni başlamıştı. Kubrick'in filminin üzerinden geçen 55 yılın ardından Greta Gerwig'in ses getiren filmi olan Barbie de Kubrick'e atıfla açılıyor. Ve bu kez Kubrick'in arazisine benzer bir arazide bebeklerle oynayan kız çocukları vardır ve sanki artık düşünsel bir sıçrama gerekmektedir. Kubrick'in maymunlarının yerini günümüz modern insan yavruları, siyah dikili taşının yerini devasa boyutlarda, 'olağanüstü' fiziki özelliklere sahip olan bir Barbie almıştır. Ellerinde eski bebekleriyle oynayan çocuklar Kubrick'in sahnesinde şaşkınlığı yaşayan maymunlar gibi şaşkın bir şekilde Barbie'ye bakar, şaşkınlık geçmeye başladığı andan itibaren de tıpkı maymunların siyah dikili taşın etrafında toplanması gibi Barbie'nin etrafına üşüşür. Siyah dikili taşın dışardan etkisiyle oluşturulan yaratıcı düşünce bu kez Barbie ile yaşanmıştır. Özellikle toplumsal cinsiyet tartışmalarında çocukların zihinlerinin buna göre nasıl dizayn edildiği anlatılırken kız çocuklarının oynadığı Barbie'lere çok sayıda atıfta bulunulur. Barbie'ler çocukların zihinlerini aslında hiç olmayan sanal bir şeylerle meşgul etmek için vardır. Onlar, 1950'li yılların başında Ruth Handler isimli bir kadın girişimcinin kendi kızından yola çıkarak fikrini oluşturduğu bir sürecin ürünüdür. Bu süreç tam olarak ikinci dünya savaşının sonuçlandığı ve kapitalizmin pik yapacağı dönemin başlangıcıdır. Bir düşünce olarak kökleri beş yüz yıl ya da daha öncesine kadar uzatılabilirse de esas yaygınlaşacağı, dünya sistemi haline geleceği süreç tam olarak ikinci dünya savaşı sonrasıdır ve esas büyük gelişmeler bu süreçten sonra yaşanır. Tarihten nemalanarak yeni toplumsal rol ve modeller inşa edilir ve buna göre toplumu şekillendirip herhangi bir direnişe mahal vermeden kontrol altında tutmak için politikalar şekillendirilir. Ruth Handler'ın Barbie'leri yaratış süreci ve bunun nedenleri üzerinde uzun uzun durmayacağım fakat her ne maksatla olursa olsun şirketleşen diğer her şey gibi kapitalizmin ağına düşen bir fikir artık toplumsallık karşıtı bir fikre büyük ustalıkla dönüştürülür. Bu konuda Barbie'lerin oynadığı rol yadsınamaz. Özgürlük bilincine sahip yetişkin bir kadının bu bilincini manipüle etmek zordur fakat eğer çocuk yaşta çocukların zihinlerine tutsaklık tohumu atılırsa kapitalizm açısından bu durum iyi bir zafer getirebilir. Barbie'ler çok büyük bir ustalıkla bunun argümanına dönüştürülmüştür. Kadın özgürlük bilincinin halen doruklarda olduğu ikinci dünya savaşı sonrasında büyük bir hızla piyasa sürülür ve tek tip kadın profili ortaya çıkarılarak yanılgılı bir özgürlük anlayışı yaratılır. Toplumun içerisinde topluma öncülük edebilecek durumda olan kadın Barbie vb. argümanlarla özgürlüğü bilinçte değil yalnızca giyim kuşamda, şekli değişikliklerde, kariyer ve bireycilikte aramaya başlar ve bu tamamen tekil bir durumdur. Barbie'de form bulan düşünce bizim istediğimiz şekle girerseniz özgürleşirsiniz algısıyla bütünleşir. Günümüzde de bu belirttiklerimin etkilerini yoğun bir şekilde görmek mümkün ve yönetmen Greta Gedwig de bunu Barbie filminde özellikle bazı imgelerle yoğunca vurgulamıştır. Barbie'lerin ayaklarının aldığı şekil ve bunun bir tabu haline gelmesi bu imgelerin başında geliyor. Aslında fiziki bir durumdan bahsediyor gibi görünse de kalıplaşan durum aslında düşüncelerdedir. Günümüz açısından ortaya çıkmış olan tek tip düşünce de bunu gösteriyor. Filmde Barbie'nin aklına ansızın düşen ve onu kaosa sürükleyen ölüm düşüncesi de öyledir. Burada seçilen argümanın 'ölüm' olması dikkat çekicidir. Kendi yaşadığı sınırları çizilmiş dünya içerisinde Barbie için ölümü düşünmek olumsuz bir durum mudur yoksa ölüm ile birlikte zihnine aslında özgürlük düşüncesi mi düşmüştür? Sonuç olarak Barbie bir oyuncaktır ve aslında kendi iradesiyle ölümü düşünmesi mümkün değildir. Ölümünü belirleyecek olan onunla oynayan çocuktur. O yüzden 'kendi iradesiyle ölümü seçebilmek' özgürlük tohumu olarak kabul edilebilir. Buraya kadar tamam... Greta Gedwig zaten var olan ve çoğumuzca bilinen bir şeyleri sinematik anlatımla gözümüzün içine sokmuş ve eğer Feminizmin bir direniş düşüncesi olduğunu düşünüyorsak çözüm yollarını da ekranda görmek isteriz çünkü ben öyle düşünmesem de çoğu çevre tarafından bu film feminist bir film olarak niteleniyor. O halde izleyici olarak benim görmek istediğim şey Greta Gedwig tarafından haklı olarak sorun edinilmiş durumların çözümüne dönük güçlü argümanlar ve kadını düşürme çabasında olan eril zihniyetin yıkımına dönük eylemsel bir duruş ve bu duruşun özgürlük argümanlarıyla gerçekleşmesidir. Filmin esas güçlü olması gereken kısımlarının çözüm konusunda nasıl zayıflatıldığını ibretle izledim. Çünkü film bittiğinde kafanda dönüp duran şey bu yazıya başlığını veren 'makul' olma haliydi. Daha somutlaşması açısından ülkemiz muhalefetinin duruşuyla örnek vereyim. Hepimizin rahatsız olduğu bir yönetim rol-modeli var ve bu yönetim hepimizi her geçen gün uçuruma sürüklüyor. Bunun karşısında muhalif görünen çevre ise köklü bir direniş yoluna girmekten ziyade bize 'makul olun' diyor. Bunu direkt böyle söylemese de bizi sokaklardan geri tutarak bunu söylemiş oluyor. Bu filmde Greta Gedwig'in sunduğu çözüm modeli de tam olarak böyledir. Feminizmi makul seviyeye çekerek esas direngenliğini kırmak ve onu eril zihniyetle uzlaştırmak. Makul seviyeye çekilmiş bir düşünce karşıt düşüncesine su taşımaktan öteye bir anlam da taşımaz. Barbie'nin irade sergilemesi durumu var, fakat kullandığı argümanların tamamına yakını karşıt düşüncenin argümanları. Dolayısıyla kökü binlerce yıl geçmişe dayanan devasa bir tarihsel sorun olan eril zihniyet sorunu iki muhalif partinin çekişmesi gibi bir iktidar savaşına dönüştürülmüş bu filmde. 'İktidar' kavramının da eril zihniyetin icadı olduğu düşünülünce filmde ciddi bir argüman sorunu ortaya çıkıyor. Ki alt metinleri okuduğumuzda basitlik çok daha fazla yüzümüze çarpıyor. Barbie'nin savaştığı şey özgür toplumu yaratacak olan özgür bilince hizmet etmekten ziyade kaba bir kadın-erkek çekişmesine indirgeniyor. Yani iktidar özgürleştirir anlayışı bu filmi de tesiri altına almış. Oysa belirttiğim gibi kölelik manifestosunun temelini atan hiçbir argüman özgürlük getirmez. İktidar da bundan muhaf değildir. Teşekkür ederim sevgili Mısra, beğenmenize sevindim. Bir erkek olarak ben de -biraz da haddim olmadığını düşündüğümden- elim titreyerek yazdım yazıyı fakat feminizmin direnişçi yönünün liberalize edilmeye çalışılması insanı rahatsız ediyor sevgili Mai Nixie. Yorumunuzla cesaret verdiğiniz için teşekkür ederim çokça... 👏👏👏👏Ayakta alkışlıyorum bir kadın olarak! Toksik bir feminizm ile karşı karşıyayız aslında. Umarım bu ve buna benzer eleştiri yazıları daha geniş kitlelere ulaşır."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/baska-bir-kuyudur-zirve-dedigin-kuru-otlar-ustune", "text": "Prömiyerini 76. Cannes Film Festivali'nin Ana Yarışma bölümünde yapan Nuri Bilge Ceylan imzalı Kuru Otlar Üstüne, yönetmenin karakter inşasını derinlemesine gözler önüne sererken, anlama ve anlamsızlığa dair bir psikanalist metin gibi zihnimizi allak bullak ediyor. Bekleyişlerin ve mesafelerin uzadığı, zamanın adeta geriye doğru aktığı bir taşra kasabasında atanmayı bekleyen bir öğretmene odaklanan bu karanlık film, baş ve yan karakterlerin karanlık ve -az da olsa- aydınlık taraflarını derinlemesine inceleyip insan davranışlarındaki tutarsızlıklara değiniyor. Anlam, anlamsızlık; tutarlılık da tutarsızlık barındırır. İnsan dediğimiz varlık, hiçbir zaman net olarak 'şudur' diye tanımlanamaz. Yani insan yanılsama içinde bir netlik, netlik içinde bir yanılsamadan ibarettir. Yönetmen aslında bize bunu anlatmak istemektedir. Kuru Otlar Üstüne filminde, Ceylan'ın önceki filmlerinden aşina olduğumuz çok şey var. Dolayısıyla Ceylan sinemasına dair çok tanıdık öğelerle karşı karşıyayız. Fakat bu öğelerin daha olgunlaşmış, daha yere sağlam basar hallerini görüyoruz. Kuru Otlar Üstüne, Ceylan'ın senaryo ve diyalog yazımı üzerine zirveye çıktığı bir başyapıt diyebiliriz. Bu müthiş senaryo ve uzadıkça uzayan mükemmel diyaloglar, usta oyunculuklarla birleşince ortaya çok sağlam bir yapıt çıkıyor. Ceylan'ın filmlerinde oynattığı oyuncular, onun eleğinden geçince gerçek oyunculuğun ne olduğunu daha iyi anlıyorlardır diye düşünüyorum. Onun filmlerinde oynayan her oyuncu, oyunculuğunun zirvesini yaşamıştır bence. Taşra, yoğun gitmeler barındırsa da aslında dipsiz bir kuyudur ve tadına bakmış herkesi kendine çeker. Taşranın her zaman derin bir estetiği vardır. Her insanın kaçıp gitmek istediği bir yer var ya, o yerdir işte taşra. Baştan sona insanlar gibidir orası. En nihayetinde kendine benzetir insanı. Ana karakterimiz öğretmen Samet de, bir an evvel görev süresini doldurup şehre dönmek ister. Aidiyetsizliğin vermiş olduğu bir hovardalık taşır üstünde bir öğretmen olsa da... O küçük kasabada, küçük fantezilerin ardına sığınarak avutur kendini. Kendini hissiz, duygusuz, eylemsiz biri olarak tanımlasa da okulda öğrencilerine karşı hiç de öyle değildir. Bürünmek zorunda kaldığı öğretmenlik mesleğinin zorunlulukları, taşradaki aidiyetsizliğiyle de birleşince bir öfkeye dönüşür. Bu öfke zamanlarında, Ceylan'ın kamerası özellikle yüze doğru yakın plan çalışır. Bu sadece öğretmen Samet'e özel bir durum değil. Öfke anlarını özellikle yakın plan çekmiş yönetmen. Kuru Otlar Üstüne bu anlamda bir portre filmi diyebiliriz. İnsan portrelerine oldukça detaycı bir yaklaşımla eğilmiş yönetmen. Samet, toplumun değişim ve dönüşümünde öncü olacak bir mesleği icra ediyor. Bencilliğinin ve eylemsizliğinin yanında kendisini hiçbir grubun veya tarafın içerisine koyamasa da, zihninde kendini bir yere oturtmuş. Fakat genel anlamda bütün olaylarda aslında kendini tanımladığı özelliklerin dışına çıkarak farklı refleksler göstermektedir. Bu durum bütün karakterlerde bu şekilde işleniyor. Her karakterin 'kırmızı çizgileri' olsa da bu çizgilerin zamanla sulu boyayla çizilmiş olduğunu ve kolayca silindiğini görmekteyiz. Bu açıdan yönetmen, önceki filmlerinin aksine, olay örgüsüne daha az yer verip karakterlere daha çok yer vermiş. Genel anlamda filmi beğensem de, gerek filmin uzunluğu gerekse de olay örgüsünden ziyade çoğunlukla derin ve uzun diyalogların verilmesi olumsuz gördüğüm noktalar olarak karşıma çıktı. Diyalogların kalitesi tartışılmaz ama biraz da hikayeyle birlikte akmak ister insan. Tüm bunların yanında Nuri Bilge sinemasında hiç karşılaşmadığımız biçimsel yenilikler göze çarpıyor. Filmin bir sahnesinde Samet karakteri, arkadaşı Kenan'a haber vermeden, Kenan'la sıkı bir samimiyet kurmuş olan öğretmen Nuray'ın evine gider. Aralarında geçen ve her ikisine de hak verdiğimiz ama aynı zamanda hak vermediğimiz sert gerçek diyalog sonrasında birlikte olmak için odaya geçerler. Bu sırada Samet, evin ışıklarını söndürmek için salona gider ve geri dönerken tuvalete girer. Tuvalete girdiği anda Samet'i, Kuru Otlar Üstüne filminin set arkasında görüyoruz. Film çalışanlarının arasından yürüyüp setin tuvaletine giriyor ve cebinden bir hap çıkararak içiyor. Sonrasında ise filmin içine geri dönerek Nuray'la birlikte oluyor. Özellikle filmin bu kısmını çok garip karşıladım. Çünkü Nuri Bilge'nin neden böyle bir deneysel çalışma yaptığını anlayamadım. Sonrasında yaptığım araştırmalar neticesinde Nuri Bilge'yi, filmin bu sahnesinden dolayı fazlasıyla hafife aldığımı anlayarak utandım. Bir tiyatro terimi olarak Brehtiyen yabancılaşma denen kavramı, bu sahne vesilesiyle öğrenmiş oldum. Bu sahnede Samet, ayağı olmayan biriyle bu tür bir ilişki içerisine girmek istemeyeceğini düşündüğü için, bu işi kolaylaştırmak adına hap alıyor. Hap olarak normalden farklı bir haz yaşıyor. Dolayısıyla hap etkisinde olacağından kendi olmaktan çıkmış oluyor. Ayrıca o gece, baştan sonra bizlere yansıtmış olduğu karakterinden sıyrılmış bir halde Nuray'ın evine gidiyor. Hiç yapmayacağı ve yapmaktan hoşlanmayacağı bir şekilde, rol icabı kadına çiçek alıyor. Evde büründüğü tüm o roller ise sadece Nuray'la birlikte olmaya yönelik olduğundan, aslında tamamen rol yapıyor. Dolayısıyla filmi izlerken bir anda karşımıza çıkan film seti, aslında onun oynadığı bu sahte role ithaf edilen bir sahne gibi. Aynı zamanda da Nuri Bilge bu sahneyle, Brehtiyen yabancılaşma çerçevesinde bizleri film izlemenin bilincine geri döndürüyor. 'Sakin olun, bu bir film, bu bilinçle izleyin, bilinç oluşturun' uyarısında bulunuyor izleyiciye. Deneysel bir sahneye böyle mükemmel kodlar yüklemesi, onun ne kadar büyük bir yönetmen olduğunun kanıtı. Nuri Bilge, şimdiye kadar imzasını atmış olduğu tüm filmlerinde çok derin karakterler yaratmıştı. Kuru Otlar Üstüne filminde ise karakter oluşturma konusunda bence zirveyi yaşamış. Filmin karakterlerini de tek tek yazacak olsaydım bir kitap yazmak gerekecekti. Kuru Otlar Üstüne'de diğer filmlerinden ayrı olarak çocuk karakterleri de eklemiş. Çocukların doğasında da anlamsız bir kötülük vardır. Yanlış yaptıklarını bilseler de bile bile o yanlışı yaparlar, yapmak isterler. Kediye veya köpeğe anlamsızca vururlar. Bizim de çocukken bu tür vukuatlarımız var elbette. Her çocuk içerisinde anlamsız bir kötülük barındırır ve bu zaman zaman yetişkinlerin yaşantısının seyrini de ciddi anlamda bozar. Bu filmde ekstra olarak çocuk karakterlerini de işlemesi gerçekten muazzam. Nasıl olur da bir yönetmen, insan doğasına ve bu coğrafya insanına bu kadar hakim olabilir. Sonuç itibariyle aklımızdaki sanatçı algısı, elitizmle doğru orantılıdır. Bu filmi izledikten sonra Nuri Bilge'ye taşra yönetmeni değil, insan yönetmeni demeye başlayacağım. O gerçekten gerçek bir entelektüel. Bunun yanında Nuri Bilge'yi politik olmamakla suçlayan garip bir kitle var. Nuri Bilge hangi filminde politik mesajlar vermemiş? Baştan sona tüm filmleri politik kaygı da taşıyor. Sanat dediğimiz şey bar bar bağırmak değil, verilecek mesajları ince dokunuşlarla detaylara saklamaktır. Sanat gizdir. Bu giz ise 'ben buradayım ' demez. 'Gel beni bul' der. Anlama probleminiz varsa yapacak bir şey yok. Kuru Otlar Üstüne filmi üzerine ve Nuri Bilge Ceylan sineması hakkında yazılacak o kadar çok şey varki... Yaz yaz, konuş konuş bitiremeyiz. Filmin uzunluğundan şikayet edebilirsiniz ancak gerçek bir sanatsever bu filmi sevecektir. Hatta yine bilet alıp yine izlemek isteyecektir. Çünkü Nuri Bilge tam olarak bir sinema filmi çekmemiş; içerisinde edebiyat, şiir, resim, fotoğrafçılık, felsefe gibi birbirini mükemmel ölçüde tamamlayan unsurları barındıran bir sanat eseri, bir başyapıt ortaya koymuş."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/bektasi-kimdir", "text": "Tarihi kaynakların bize anlattıklarından öğrendiğimiz üzere Anadolu coğrafyası Müslüman Türklerin buraya gelmeye başlamasıyla çeşitli görüşteki dervişlerin, şeyhlerin ve abdalların uğrak yeri olmuştur. Bu topraklarda kendi bünyesinde yetişen veya dışarıdan gelen birçok evliya, hoca ve tarikat kurucusu barınmıştır. Anadolu, temellerinin burada atıldığı tarikatlara ev sahipliği yapmıştır. Bu tarikatlar kendi görüş ve felsefelerini halka anlatarak taraftar bulmaya çalışmışlardır. İslam'ın konularına, nasıl Müslüman olunacağına, İslam dinini nasıl yaşamak gerektiğine kadar çok basit veya çok karmaşık konularda fikir ortaya atmışlardır. Kimisi halk tarafından dışlanmış kimisi ise devletin tepkisini çektiği için ortadan kaldırılmıştır. Bunun yanı sıra halkta karşılık bulan görüşler genellikle Horasan temelli tasavvuf görüşü olmuştur. Horasan Tasavvuf Ekolü'nün özelliklerini, ilm-i batın, cömertlik ve fütüvvet, Ehl-i Beyt muhabbeti, adalet ve özgürlükçü tutum şeklinde sıralamak mümkündür. Hz. Peygamber'in torunlarının katkısıyla Horasan'da gelişen ve Türkistan'da İslamlaşmanın hızla yayılmasına vesile olan bir ruh vardır. Bu ruh ile yetişen Horasan Ricali, ayrımcılığın her türlüsünü reddedip insanlığı büyük bir aile olarak gördü. Böylece İslam medeniyetinde kendilerine yer buldular. Horasan Ricali ya da Horasan erenleri diyeceğimiz bu topluluğun en önemli şahsiyeti Hoca Ahmet Yesevi'nin talebelerinden olan ve Anadolu'yu irşat etmek için gelen büyük mutasavvıf Hacı Bektaş-i Veli'dir. Onun önderliğinde kurulan Bektaşi Tarikatı'nın öğretileriyle Anadolu, Mısır ve Balkan coğrafyası aydınlanmıştır. Sahip olduğu tasavvufi güçle birlikte, var olduğu her yerde yaşam tarzını etkilemiştir. Ortaya koydukları hoşgörülü tutum ve davranışlarla halkın arasında önemli bir konuma gelerek büyük kitlelerce benimsenmişlerdir. Bektaşiliğin tarihçesinin 13. yüzyıldan başladığı kabul edilmektedir. 16. yüzyılda Balım Sultan ile kurumlaşmış ve şimdiki formuna yaklaşmıştır. 1826'da Yeniçeri Ocağı'nın kapatılması ve akabinde bütün Bektaşi tekkelerinin kapatılıp, Bektaşiliğin yasaklanması büyük bir yıkım oluşturmuştur. Bu yasaklama döneminden sonra Bektaşilik öğretisi türlü haksızlığa ve hakarete maruz kalmıştır. Oysa tek gayesi sevgi ve iyilik olan bu öğreti, temelinde olduğu gibi bunu da sinesine çekip 'Eyvallah' demiştir. Bektaşi'nin töresi muhabbet dilidir. Gücünün yettiğince bu dili konuşur, gönüllere girmeye ve kulun gönlünde Tanrı'yı bulmaya uğraşır. Kişi; Tanrı'nın yarattığı her şeye saygı göstererek ve sevgi besleyerek kibrini, kinini ve benliğini yok eder. Dünya kaygısını bir kenara bırakarak alem iyiliği için çabalar, bütün alemi bir görür. Kendinden aşağıdaki insanların dertleri ile dertlenir, sürurleriyle mesrur olur. Bektaşilik, gerçeği anlatabilme yolunda her dille konuşur ve her renk ile renklenir. Her şeyi kendisinde ve kendisini de her şeyde görür. Dünyada en büyük günah saydığı kalp kırmaktan, kul hakkı yemekten imtina gösterir ve bunları Tanrı'dan korktuğu için değil, Tanrı'yı sevdiği için yapar. İnsanı sevmek, Tanrı'yı sevmektir. Hata ve kusur aramaz, ikilik kavgasına girişmez. Dünya'da en büyük mücadelesini benliğiyle savaşarak yapar ve onu yenmeye çalışır. 4 kapı kırk makam öğretisini ana düstur olarak kabul eder. Şeriatın, tarikatın, hakikatin ve marifetin manasına ermeye çalışır. Canlı-cansız her şeyde rızayı, hakkı gözetir. Rızasız konuşmaz, rızasız yemez, rızasız bir hal sergilemez. Hacı Bektaş-i Veli'nin 'Eline, beline, diline sahip ol' sözü yaşayışının odak noktasını oluşturur. Ahlaklı ve edepli olmanın başlıca işi bu sözü şiar edinmektir. O sebeple Bektaşi; yanlış konuşmaz, hata aramaz, haksızı kayırmaz, ikilik yapmaz, kin gütmez, güzel konuşur ve kalplere nüfus etmeye çalışır. Dünya malı için kimsenin canını yakmaz, cömertlik ehlinden olmak için gücünün yettiğince insanlara yardımcı olur. Genci Abdal'ın bu sözleri tam anlamıyla Bektaşi felsefesinin ana temelidir. İnsanlara sevgiyle bakan, aşkı muhabbetle konuşan, alem birliği için mücadele eden, iyilik için çaba harcayan ve benliğini yok etmeye çalışan kişiye Bektaşi denir. Bu felsefe Anadolu ve Balkan coğrafyasını etkisi altında bırakmıştır ve ben Bektaşi'yim demese de bu öğreti insanların edep kaidesini oluşturmuştur. KAYA, H. (1989). Bektaşi İlmihali. Ankara: Ayyıldız Yayınları. HATİPLER ÇİBİK, T. UMAROĞULLARI, F. (2017). Balkanlarda Bektaşilik ve Bektaşi Tekkeleri. İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırmaları Dergisi. Cilt:6, Sayı:1. (2017). YILMAZ, G. (2015). Bektaşilik ve İstanbul'daki Bektaşi Tekkeleri Üzerine Bir İnceleme. Osmanlı Araştırmaları Dergisi. Sayı:45. (2015). ALTUNKAYA, M. (2016). Horasan Tasavvuf Ekolü ve Özellikleri. Turkish Studies. Sayı: 11/2. (2016). Kaleminize sağlık, ilgilisi için iyi bir içerikti."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/benim-gunumden-okuyucu-kisisinin-gunune-8", "text": "Hayatımda şu sıra büyük ve sessiz yıkımlar oluyor, hissediyorum ki kimisi sadece hissetmekten daha fazlası; görülebilenler. Bundan bir beş, altı dakika öncesine kadar Rick and Morty izleyip keyif yapıyordum şu soğuk günlerde evimde böyle sımsıcak. Tabi ama deli dürtüyor bir yandan. Her çay doldurmaya kalktığımda yerimden, beni bir gerçeklik basıyor ve sakince kafamı yiyorum; 'şunu ne zaman yapacağız, bunu yapmadık, şu oldu, artık bu mu olmalı, bunların bitme vakti gelmedi mi sence de, sen kimsin, nedir ulan bu manzara'lar, falanlar ve de filanlar. İşte o sakinliği çok da bozmadan ancak bu defa dışımdan dedim ki ben bir gidip bir şey yapayım ya böyle. Oturmuş aklımı kaçırırken Rick and Morty izlemek çok sarmadı neticede boş bir ekrana bakmakla benzer bir faaliyet içerisindeyim. E azcık da dikkat dağınıklığı şu bu, dedim gideyim de bunları yaparken eş zamanlı olarak elimi meşgul edecek bir şey bulayım odamdan. Gittim iplik sepetinden bileklik için bir şeyler alıp döneceğim sonra asırlardır açmadığım boncuk kutusunu açtım ve içinden birkaç kağıt çıktı ve birinde uzunca bir şey yazıyor. Bir ara sırf yazıp bir yerlere atmayayım diye çöp kutusu gibi bir kutuyu yazı kutusu yapmıştım. Hani bazen bir iki kelime yazarsın sonra kenara atarsın ve o kaybolup gider ve ruhun duymaz ya, işte amaç onu engellemek sonradan bakıp onları düzenlemekti. Hiçbir zaman bu olmadı diyebilirim. Ancak belli ki toplama noktası fikri de tutmamış. Okuduğum şey bir anıydı. Şu an zerre özlem duymadığım ancak iyi ki yaşanmış dediğim bir anı. Sımsıcak, ev gibi hissettiren bir anı. Ancak tüm halimle orada olmadığım bir anı; nedenini ve hisleri çok detaylı hatırlıyorum. Her an son olabileceğinin bilincinde bir hassasiyet ve duygusallıkla yaşıyordum o anlarda. diye devam ediyor. Edouard Leve- İntihar için fazla pozitif bir sahne yaşamışım. Resmen hayatımın özeti. Hala o fotoğrafım duruyor mu diye bakayım dedim kitaba, bulduğum tek şey altı tonla çizilmiş, bitirilmiş bir kitap. Bu kitabı ediniş olayım da çok enteresan bir olaydı. Yani yaşarken pek enteresan olmasa da iskambil destemden bir bacak eksiltmişti. Şimdi yıllar yıllar geçmiş ne alaka değil mi? Her şey zincirleme gibi. Bende hem zincirleme hem yük hem yaşam diye sürüp gidiyor aynı anda. Şimdi de bir şeyler çatırdıyor hayatımda tıpkı bahsettiğim zamanda olduğu gibi. Bir şeyleri sadece hissedebiliyorum, bir şeyler yolundan çıkalı çok oldu, bir şeyler zor, bir şeyler kayıp, bir şeyler özlem, bir şeyler korku. Ancak bir şeyler hala umut ve hala an. Her şeye rağmen. Şimdi her şeyi bir kenara koy, benimle birlikte gözlerini kapa ve güneşin altında gözlerine pembe perde inişini hisset. Arkada bir dalga sesi belirebilir, sokakta oyun oynayan çocukların sesini duyabilirsin, bir şarkı, annenin sesi, rüzgar ve ağaçların sesini... Şu an imkanın var, şu an hissettiğin şeyleri anlama imkanın var, belki gücün yok ama her şey sende, bende biliyorsun. Öpüyorum."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/benim-gunumden-okuyucu-kisisinin-gunune-9", "text": "Bunları çok umutsuz bir yerden yazıyorum. Oldum olası bu kelimeyi hayatıma ve kendime yakıştırmadım; umutsuzluk. Çünkü beni bir şeylerden hep umut kurtardı, beni bir şeylere hep o başlattı ve bana bir şeyleri hep o öğretti. Aşk, umut ve yaşam benim için fazlaca farklılık içerse de benzer anlamlara geliyor. Özellikle pratikte; nefes. Şimdi öyle bir çaresizlik ki bu, arkamı kollayan, yalnız bırakmıyor beni kendimle bile. Çaresizlik çok kötü, iletişemiyorsun, kendinle bile. Öyle bir hal ki her ne yaparsan yap o canavara dönüşüyorsun. Her ne yaparsan yap sen zaten o \"canavarsın!\". İçimde yok değil, kabul. Ama çıkarmamak için her şeyi yapıyorum. Onca zaman onu içeride tutmak için çok gerekçe buldum, öğrendim. Hoşlanmadım ondan dışarı çıktığında. Saklamadım ama onu, ne kendimden ne de bir başkasından. Ancak kendime de başkalarına da birkaç uyarım oldu elbette. Her zaman pürüzsüz ilerlemiyor ve şimdi, şimdi ben bir canavarım. İçim dışıma çıkarken akacak bir damla gözyaşım kalmadı, geriye sadece bu kalmıştı, farkında olmadan aralamışım kapısını. Evet, hepimiz rahat edeceksek ben bir canavarım ve herkes samimiyetsiz cevapları ve kargaşa sözcükleriyle yoluna devam edebilir. Klasik! Klasik anlaşılmamazlık. Klasik yabancılaşma, klasik yalnızlaşma, klasik veda. Ya kendime ya hepimize, bakalım, bilmiyorum."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/benim-universitelerim-1923-uzerinden-kisaca-maksim-gorki", "text": "Benim Üniversitelerim Gorki'nin Çocukluğum ve Ekmeğimi Kazanırken'den sonra hayatını anlattığı 3. ve son kitabıdır. Asıl adı Aleksey Maksimoviç Peşkov. Gorki; lakabı. Manası ise; acı, acınası, zavallı... Gorki'nin, çok trajik bir hikayesi var. Babası öldükten sonra dedesinin yanında bir sığıntı gibi yaşamaya başlar. Ve 10 yaşında ekmeğini kazanmak zorunda kalır. Bu da onu müthiş bir gözlemci yapar, genç yaşında. Okuduğu her şey ona hristiyanlık ve yardımseverlik fikirleriyle şefkat ve merhamet aşılarken, reel dünyada olup bitenler, hiç de şefkat ve merhamet içermez Gorki'ye göre. Ne de haklı... \"Benim Üniversitelerim\" eseri; yazarın hayatına girmiş, çıkmış, iz bırakmış insanları anlatan, bir roman tadında akan otobiyografi diyebiliriz. Kitabın ismi oldukça manidar. Bu ismi koymasındaki neden; tanıdığı her insanı kendine yeni şeyler öğreten bir üniversite olarak görmesinden kaynaklı. Yazar her şeyden çok sadece kitaplara önem veriyor ve ihtiyaç duyuyor. Değersiz şeylere sahip olmak uğruna aralıksız ve kirli bir savaş haline benzetiyor hayatı anlamsızlaştıranları. Kitap özeline gelecek olursak; 20'li yaşlarına kadar topladığı hayat deneyimleri üzerinden gidilerek anlatılan bir eser olmuş. Kundura çıraklığı, aşçı yamaklığı, kuş avcılığı, ikona mağazası tezgahtarlığı yaptığı bir kaç işten biri. Öyle ki Kazan' da bulunan üniversiteye giremez fakat \"hayat üniversitesine\" girer. Maksim Gorki, \"Çalışarak topraktan alınacak biricik şey buğdaydır.\" der. \"İnsanlar ne kadar az şeyle idare ederse o kadar mutlu olur; istekler, ihtiyaçlar çoğaldıkça, özgürlük azalır.\" diye ekler. Evet, Gorki'ye göre üniversite gerçek hayatın içinde zaten. Üniversite sadece dört duvar arasında teorik veya pratik olarak görülenlerden ibaret değildir."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/biliyorsun-p-biliyorsun-hala-asik-olabilirim-saclari-sari-gozleri-mavi-olmayan-cocuklarim-olabilir-adinin-hatiralarim-disinda", "text": "Biliyorsun hala aşık olabilirim. Saçları sarı, gözleri mavi olmayan çocuklarım olabilir. Adının hatıralarım dışında hiç anılmadığı bir hayatım olabilir. Zihnimin en ücra köşelerinden akıp giden zamana yenik düşebilir hatıralarımdaki görüntün. Biliyorsun çoğu insan bir yolunu bulup tamamlar yarım kalan hikayelerini Yastıklardan ev yapıp saklandığın o saf çocukluk hallerin gibidir bazı şeyler, seni gördüklerini anladığın ana dek devam edebilir. Biliyorsun adın hariç herşeyi unutabilirim bir gün. Zaten ne travmalar, ne bitmeyen geceler unuttum. Bir daha hiç okumadığım bir kitabın altını çizdiğim o en harika cümlesi olur suretin. Bir daha okumadığım. Hiç hatırlayamadığım. Biliyorsun hayat pamuk ipliğine bağlıdır. Herhangi bir sokakta köşeyi döndüğüm anda, yahut hiç bilmediğim bir yerde hiç olmayacak bir anda senin yerine gönlüme girebilecek bir gülüşle karşılaşabilirim. Başka bir gülüş, başka bir koku sinebilir tenime. Başka bir ses kazınır kulaklarıma, zihnime. Biliyorsun. Herkesin kendince bir bahanesi bulunur hayatta."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/bilmedigin-tasta", "text": "Her gece böyle bırakıyorsun. Beni bir uzaklıkla böyle. İçimi sensizlikle doldurdum ve o kadar çok soğudu ki beklemek. Hatıralar beni hep zorluyor yoklukta ve yalnızlıkta... boynumda bir yılı aşan içi boş delikli bir taş taşıyorum. Niçin atmadım bilmiyorum. Sana dair hiç bir şeye kıyamadım, kıyamıyorum. Belki bana hep boşluğu hatırlatıyor diyedir kıyamamam. Seninle tüm bağlar bir taşa dönüştü. Kalbime bu taşı yerleştirdim. Oldu işte. İnsan bir taşa dönüşür zamanla. Hisler hissizleşir, cümleler, şarkılar... Hiçbir şey seni etkilemez artık. Koca bir yalnızlık içinde dibe doğru çökmeye başlarsın vs... Geceleri farklı oluyorum. İçimdeki o taş canımı acıtıyor. Boynuma dokunuyorum ve unutmaya başladığım sesin kulaklarımda çınlamaya başlıyor. Kızgınım. Çok kızgınım beni bu taşla bıraktığın için. Duymuyorsun her gün kırıldığımı. Tenimin altında saklanan yaralarımı sormuyorsun. Ama suçlu değilsin. Suçlu benim kalbim. Kalbimden çok suçlu görmedim. Üstelik bir yanlış tüm doğruları götürdü hayatımda. O yanlış senle başladı... Varlığımı bana hatırlatan herşey sessizliğe gömüldü. O kadar çok zehirlendi ve yayıldı ki sensizlik zehiri içime, senden sonra diye bir yer edinemedim kendi kalbimde... Boynumda seni hatırlatan ve beni unuttuğun bir taşla duruyorum. Sen hatırlamayacaksın hiç bu taşı. Önemsiz bir deniz taşı. Öylece kıyıya vurmuştu \"nehir, denize ulaşacak bir gün\" derken. Ama ben onu aldım ve sensizce kalbime yerleştirdim. Ağacı, suyu çok gördüm. Gördüm ki seni hayal edeyim diye. Ama terk edilmiş birer can gibi baktım onlara. Ne içimdeki nehir senin denizine döküldü ne de bahara duran ağacım köksüzlüğünü sarıp yeşerebildi bir toprakta. Geçtim ama. Geçmek bedel ödetti. Seni hatırlatan şeylerden kırılıp, dökülüp, yenilip geçtim. Geçtim ve seni ile kendimi bir yabancı olarak bıraktım. Mesafeler gözlerimi alıştırdı yummaya. Gelmeyeceğini biliyorum artık. Sana doğru bir daha akmayacağımı... Uyuyorum. Uyuyorum yalnızca. Birkaç şehir değiştirip durdum senden sonra. Ordan oraya sürükledim köksüzlüğümü. Dönüp evime ve yarama vardım yeniden. \"Ev çaresizliktir\" belki sadece. Ve insan yenilince çaresizliğine döner galiba. Şimdi öylece duruyorum. Öylece hissizleştim. Hiç ilaç kullanmadan, üstelik günde birkaç kez depresyona girip çıkartıyor yüreğim beni ve aşıyorum işte geceye kadar. Aynı rutinler... aynı şeyler... Aynı tekrarlar... Gece olunca içimde koca bir sessizlik ve ağlamak kalıyor hep. Gece yarıları hayalini kurmuyorum artık. Sana karşı hangi hissim kaldı onu da bilmiyorum. Bilmiyorum. Bilmiyorum. Duysan kızarsın bana. Benim huyumdur ve senin beni bıraktığın bilinmezlik bu kelime. Eskiden sesini hayal ederdim. Beni çağırdığın o sesini. Sesini benden aldın. Sesini benden çektikçe azaldım sanki tüm konuşmalardan. Hayatımda hiç bir ses heyecanlandırmıyor kalbimi nedense. Olanlar da hep uzak bir korku... Çünkü sesinin rengi vardı bende. Rengimi kaybettim. Unutulmak bu kadar başıma gelmemeliydi. Bunu istemedim hiç. İnan ki hiç istemedim seni yitirmeyi. Anlamlar bitti. Taş yerleşti içime. Artık soğudum. Artık soğuttun hislerimi. Boynuma bir taş asılı. Herkes soruyor nedir diye bu taşa. Gerçi hiç edilmemiş vedalar var sana. Yarım kalmak unutmakla eş düştü kalbime. Ben, boynunda ve kalbinde taş taşıyan bir kadınım artık. Ta ki bitince ve kapanınca gözlerim unutulmak bana bir yara kalacak... Bu yarayı ve taşı kalbime ben yerleştirdim... Kendine iyi bak. Burda zaman bir yara olarak işliyor bana..."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/bir-dostluk-masali", "text": "Bir Dostluk Masalı'nda sincap bir sabah uyanır ve tam esnerken fındık kasesinin içinde bir not bulur; notu okur okumaz yollara düşer ve belli ki acelesi vardır. Ancak gideceği yere varması biraz zaman alacaktır çünkü yolda karşısına çıkan diğer hayvanların ondan küçük ricaları vardır. Kitabın iletisine baktığımız zaman Yardım etmek ne kadar güzel bir şey demiyor veya böyle bir mesaj kaygısı yok. Sincap sadece acelesi olmasına rağmen arkadaşlarına yardım ediyor ve sonra bir de bakıyor ki onlar da kendilerince Sincap'a teşekkür etmiş. Sadece çizimlere bakarak, sincabın gece uyumadan önce yanına 1 bardak su aldığını, sabahları 7'de uyandığını, yatağına çıkmak için basamak kullandığını, üzeri fındıklı terlikleri olduğunu, radyosundan müzik dinlemeyi çok sevdiğini söyleyebilirim. Bu da yazılı olmayan ama hikayede okurken hissedilen sıcaklıklardan biri. Bir Dostluk Masalı'nda sincap bir sabah uyanır ve tam esnerken fındık kasesinin içinde bir not bulur; notu okur okumaz yollara düşer ve belli ki acelesi vardır. Ancak gideceği yere varması biraz zaman alacaktır çünkü yolda karşısına çıkan diğer hayvanların ondan küçük ricaları vardır."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/bir-kavanoz-mutluluk-davide-cali-marco-soma", "text": "Eski bir kamyonet tıngır mıngır geliyor. Çıngırak sesi gelişini ta uzaktan haber veriyor. Bakın, mutluluk satıcısı Bay Güvercin geliyor. Bayan İbibik, Bay Sülün, Bayan Çalıkuşu ve diğerleri... Hepsinin tek bir arzusu var, o da hayalini kurdukları mutluluğa bir an önce kavuşabilmek. Elbette! Bütçene göre küçük, büyük ya da aile boyu kavanozlarda, hangisini istersen. Mutluluk satın alınabilir mi? Veya daha önce sorulması gereken başka bir soru mutluluk nedir? Çocuklarınızla birlikte arayış, duygular, eleştirel düşünme, tüketim gibi bir çok konuyu ele alabileceğiniz felsefi bir kitap. Tabii ki burada soruları türetmek mümkün. Hızla değişen dünyada tüketim alışkanlıkları ve maddiyata dayalı maneviyatı geride bırakan bir mutluluk. Günümüz gerçekliğine ayna tutan bir kitap. Marco Soma'nın çizimlerine gelirsek her biri içinde kaybolacağınız ayrı ayrı sanat eserleri. 5+ yaş için. Önce ebeveynler okumalı, sonrasında da çocukların kendilerinin okuyabileceği bir kitap. Eski bir kamyonet tıngır mıngır geliyor."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/bir-kelime-bir-kelime-bir-kelime-ve-bir-kelime", "text": "Bir kelime, bir kelime, bir kelime ve bir kelime daha tutuşmuşlar el ele. Havada süzülürken gülüşmüşler, bağırmış biri ve çekiştirmiş diğerlerini çabuk olun diye. Acelesi varmış diğerlerinin aksine, uzunmuş diğerlerinden ve karmaşık... En önden giderken diğerlerine kızıyormuş, epey çatıkmış kaşları, anlam veremiyormuş onların gevşekliğine. Güç bela ulaşmışlar bir kadının saçlarına, sigara kokuyormuş saçlar ve çoktan uçmuş gitmiş şampuan kokusu günlerdir yıkanmadıklarından. Of demiş uzun kelime, offff!!! Herkes ne kadar da sorumsuzmuş, ne kadar yorgun ve ne kadar tükenmiş... Neyse demiş, devam edelim. Çekiştirmeye devam etmiş diğerlerini, birkaç toz zerreciğine çarpmışlar yanlışlıkla, yalpalamışlar. Of demiş uzun kelime, offff!!! Süzülmek ne kadar zormuş, ne kadar yorucu... Yorulmuş. Neyse demiş, devam edelim. İrkilmiş küçükler, küçük kelimeler, basit kelimeler ve geldiklerini fark etmişler. Canları sıkılmış biraz. Ne güzel eğleniyorlarmış, şimdiyse sıkıcı ve yorucu bir yolculuk yapacaklarmış. Tutunmuşlar başlarındaki sıkıcı, uzun, karmaşık kelimeyi daha fazla kızdırmamak için. Zaten çok kızgınmış, bir de biz kızdırmayalım demişler. Hayat böyle yaşanmaz ki diye mırıldanmış en minikleri, bu kadar ciddi, bu kadar karmaşık... Biraz gülmek lazımmış; toz zerrecikleriyle dans etmek, biraz daha gülmek ve tekrar gülmek lazımmış. Uzun kelimeyse bunların epey uzağında, gülmekten çok uzak, epey de çatık kaşlıymış. Of demiş minik kelime, oooofff!!! Ne ofluyorsun diye bağırmış bu sefer de uzun kelime, çekiştirmiş yine. Yan yana dizilmişler. Uzun kelimenin işaretiyle hepsi nefesini tutup dalmış. Başta bocalasalar da bir süre içinde adapte olmuşlar ve yüzmeye başlamışlar. Hepsi birbirinin elini sımsıkı tutuyormuş, en çok da küçük kelime. Korkuyormuş, hem de çok korkuyormuş. Uzun kelimeyse rahatmış, az sonra bir kapıdan kabul edileceklerini ve orada soluklanacaklarını, orada anlam kazanacaklarını, orada yeniden doğacaklarını, orada tatmin olacaklarını biliyormuş. Bunu daha önce defalarca yaşamış. Üstelik bu kadın, tanıdığı da biriymiş. Bu yolları daha önce çok kez gidip gelmiş. Az sonra çalacağı kapıdan defalarca içeri alınmış. Heyecanlanmış uzun kelime ve daha hızlı yüzmeye başlamış, çekiştirmeye başlamış ardındakileri. Bunlar da amma yavaşmış! Çekiştirmiş de çekiştirmiş, kaşlarını çatmış da çatmış ve nihayet gözüne bir kapı çarpmış. Gülümsemiş ve arkasına bakıp kapıyı işaret etmiş, oraya gideceğiz diyememiş ancak anlamış diğerleri. Hep birlikte, el ele, kapıya doğru çevirmişler kendilerini ve hızlanmışlar. Minik kelimenin korkusu yerini heyecana bırakmış, uzun kelimenin keyfine diyecek yokmuş, diğerleriyse sadece yorulmuş ancak sonuçta hepsi kapıya ulaşmış. Sen çal dercesine minik kelimeye bakmış uzun kelime, gülümsemiş. Şaşırmış uzun kelime, çatık kaşlı yüz ifadesinin yerini şaşkınlık almış. Nefeslerinin dönmeye yetmeyeceğini bildiğinden bir adım geri atmamış, karanlıktan gelen sesin açıklama yapmaya devam etmesini beklemiş. Sizden önce de bir sürü kelime geldi, hiçbiri bu kadar ısrarla kapıyı çalmadı, geri döndüler. Sizin bu ısrarınızsa, sonunuz olacak. Lütfen geri gidin. Uzun kelimenin bir adım geri atmadığını gören diğer kelimeler de ne olacaksa olsun diyerek onun yanında durmuşlar. Zaten geldikleri yolu onsuz dönemezlermiş. Önce ışık yerini karanlığa bıraktı. Geçer sandık, düzelir dedik. Denedik. Işığın tekrar yanmaya başlaması için her şeyi denedik, olmadı. Zamanla alıştık karanlığa, karanlıkta yaşamayı öğrendik. Başta epey zorlandık, kim olsa zorlanır. Yine de bir şekilde alıştık. Ne olacak canım, alt tarafı karanlık dedik. Ardından sesler kesilmeye başladı. Hiçbir kelime yanımıza uğramaz oldu, bizim de işimize yaradı. Eskiye göre daha az yoruluyorduk, haliyle sesimizi çıkarmadık. Bütün gün tek bir kelime bile kapıyı çalmadı. Tatile çıkmış gibiydik. İçeride oyunlar oynadık, filmler izledik, müzikler dinledik. Kendi kendimizeydik, hiçbir görevimiz yoktu. Önce garipsedik elbette ancak yine alıştık, ne de olsa tembellik kolaydır. Son zamanlarda yine bir sürü kelime gelmeye başladı ancak artık istesek de o kapıyı açamıyoruz. Unuttuk. Sesleri unuttuk, anlamları unuttuk, o kelimelere neden ihtiyacımız olduğunu, o kelimelerin bizdeki yerini unuttuk. Geliyorlar, kapıyı çalıyorlar ve gidiyorlar. Cevap vermeyi geçtim, kapıya bile bakmıyoruz. Her şey ışığın yerini karanlığa bırakmasıyla ve bizim karanlığa boyun eğmemizle başladı. El ele tutuşan kelimelerin nefesi gittikçe tükeniyormuş. Belki son kez birbirlerine bakmışlar, son kez kulak kesilmişler karanlıktan gelen sese. Nereden bilebilirdik bu karanlığın her şeyi karartacağını, hayatımızdaki en küçük ışığı bile içine alıp yutabileceğini? Nereden bilebilird..."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/bir-kopegin-hikayesi-hachi-a-dog-s-tale", "text": "Bir Tren istasyonunda Hachiko'yla karşılaşan Parker'ın hikayesini anlatmakta bu film. Parker'la Hachiko'nun macerası, can dostlukları ve aralarındaki o mükemmel bağı doyasıya hissettirecek, hayvanların aslında ne kadar duygusal yüklü olduklarını, çoğu insandan daha kıymetli oldukarını bir kez daha düşündürten tarifsiz bir film. Oynanan oyunculuklarla beraber, Hachiko'yu bir insanmış gibi göreceksiniz. Bir süre etkisinden çıkmayacağınız, \"Dost\" kelimesinin karşılığı olan bu duygusal filmi kesinlikle izleyin derim. @Ardınç Gölgesi Köpeğiniz için gerçekten üzlüdüm, benim de sizinkine benzer bir anım olmuştı. Gerçekten sonraki hayata falan inanasım gelmişti. Köpeğim öldükten birkaç hafta sonra ayno ona benzer huylu köpekle karşılaşmıştım. Çok tuhaftı. Beni ağlatmıştı zamanında. Sonraki yıllarda A Dog's Journey izlemiştim. Sokak köpeğimizi birkaç önce belediye yok etti sanırım aylarca bakındık bulamadık. İdrakımın birkaç gece sonrası bir kedi geldi kucağımda gözlerini kapadı. Afterlife ve reenkarne vs şeylere inanasım geldi. Bilmiyorum paylaşmak istedim."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/bir-ozgurluk-masali-kucuk-kara-balik", "text": "Özgürlüğü arayan bir balığı konu alarak masalların alışılagelmişliğine, toplumun kalıp yargılarına, körlüğe, dünyayı yaşadığı yerden ibaret görenlere karşı çıkan yazar Samed Behrengi kurgusuyla bir sesiz çığlık atmış geleceğe. Küçük Kara Balık, bilsin ki yüreklerine dokunduğu başkaları için güç olmaya devam ediyor. Eser kısa soluklu, oldukça akıcı ve sürükleyici... Okuyucunun merak duygusunu metin boyunca canlı tutuyor. Hayallerini, meraklarını alıp gitme zamanı gelmiş. Annesi bir yandan komşuları diğer yandan balığın bu hallerinin sorumlusunu bulmaya, onu kararından vazgeçirmeye çalışmışlar. Herkesin söyleyecek pek çok sözü varmış. Dünya diye çizdikleri sınır zihinlerini öyle küçültmüş ki ne gözleri uçsuz bucaksızlığı görüyor ne de kulakları özgürlüğün sesini duyuyormuş. O ise büyük denizleri merak ediyormuş. Önünde coşkulu bir yaşam varmış. Yol kuşkusuz zor olacak ancak korkuları düşünerek varılacak tek yer karanlıktır. Gereğinden fazla düşünmek yalnız bir ayak bağıdır. Aydınlık isteyenler bilir ki yolda her su kolay akıp gitmeyecek, karşılaşılan her zorluk sonucun değerini, hazzını besleyecek. Bazen yenecek, bazen yenilecek, her ne olursa olsun yoldan dönmediği sürece aslında sadece yenecek. vb. sorgulamalar yaptırırken çocuklara ise yaşama karşı mücadele etmenin, özgür ve eleştirel düşünmenin, sınırları aşmanın, merak etmenin önemini duyumsatıyor. Çocuklar! Dereyi aşıp okyanusa karışmak, hayallerinizin peşinden koşmak isterseniz eğer bu kolay olmayacak. Yolda karşılaşacağınız zorluklar gücünüze güç katacak. Unutmayın ki Küçük Kara Balık hep yanınızda olacak. Yaşlanınca ömürlerini boşa geçirdiklerini söyleyip sızlanan balıklardan olmak istemiyorsanız Küçük Kara Balık'a kulak verin. Hayallerinize sıkı sıkı tutunun. Ne güzel bir öneri, içerik. :) Ellerinize sağlık."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/bir-sonbahar-buruklugu", "text": "Hiç uyumadan başladığım bu güne duş alarak başladım. Tek dostumun İstanbul'a giderken bir kahve içimi beni görmeye uğrayacağı heyecanı içimi kıpır kıpır ediyordu. Kaç zamandır boş geçirdiğim günlerin ardından bu çok iyi gelecekti bana. Buluştuğumuzda hep ben konuştum neredeyse. Ne kadar günlük tutsamda yüz yüze anlattığım şeyleri hiç günlüğüme yazmadım. Belki de yazacak kadar önemli görmedim. O benim dostumdan ziyade canlı günlüğüm, yaşadığım her şeyi kanıtlayacak tek varlık. Gezintisini motorla yapacağı için çok vakti olmadı fakat onunla geçirdiğim iki saat sanki iki yıl gibi uzun ve anlamlı her daim. Onu yoluna devam ermesi için yolcu ettikten sonra kahve içmeye oturduğum kafede kocaman bir boşluk hissettim. Etrafıma baktığımda yalnızlık kalesine çekilmiş gibi köşe masada tek başıma oturduğumu fark ettim. Bu istemsiz duygusallaşmama neden oldu. Bu histen kurtulmak adına kafenin karşısındaki gökyüzüne doğru uzanan ağaçlara takıldı gözüm. Sonbaharın son demlerinde yoğun kışa hazırlanırken rüzgar dallarından yaprakları okuşuyordu nazikçe. Nedensizce içimden bu satırları dökerek yalnızlığıma ket vurmak geldi içimden ve umarsızca bir şarkı açıp yazdım bu satırları. Canım arkadaşıma bu vesile ile de ne kadar özel biri olduğunu bir kez daha burdan da duyurmak hoş oldu. Seni görmek kim olduğumu hatırlamak gibi."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/bir-varmis-bir-yokmus-p-bir-varmis-bir-yokmus-diye-baslar-en-guzel-masallar-hep-var-olani-anlatirlar-ister-yasamis-olsunlar-i", "text": "Bir varmış bir yokmuş diye başlar en güzel masallar. Hep var olanı anlatırlar; ister yaşamış olsunlar, ister yaşamamış. Olmasını istedikleri şeyi en güzel hali ile anlatırlar. Kimse de demiyor ki olmayanı bir kez anlatalım, olmayan hiç olmamıştır çünkü. Burada olmayanı anlatmak bana düşüyor galiba, o da nasıl olacaksa artık. Kelimelerle ifade etmem gerekecek galiba, doğrusu olmayanı anlatmak için hangi kelimeleri kullanacağımı pek bilmiyorum. En iyisi olmayana Farkedilemeyen diye hitap etmeliyim. En azından şimdilik de olsa artık bir ismi var: Farkedilemeyen. Şimdi masalımıza geçelim. Bir yokmuş ve var olamamış. Zamanların var olmadığı, hayatın başlangıcına uzak bir diyarda yaşayan umutsuz bir yaratık yokmuş ve bu olmayan yaratığın adı da Farkedilemeyen'miş. Başlangıcı ve sonu olmayan bir karanlığın içinde yaşayan Farkedilemeyen, var olduğundan bihaber, hiçliğin ortasında fark edilmeksizin yaşarmış. Sonsuz bir gecenin karanlığında kimsenin fark etmediği ve hayata dair hiçbir şey başaramamış olmanın verdiği umutsuzluk ile yaşarmış ve eğer buna yaşamak dersek..."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/birbirimiz", "text": "Çözümsüz bir soru ile karşı karşıyayız. Ancak akıl buna cevap veremez. Hayat rolünü oynar. Hayat bizi bir şekilde birleştirir. İyi ya da kötü olaylar gelir başımıza ve süreç başlar başlamaz başkalarına yakınlaşmaya başlarız. Bu da birbirimize olan ilgisizliğimize karşın hayatın sanki saman altından su yürütmesi gibidir. Ne olup bittiğini anlamadan başkalarıyla bağlandığımızı görürüz. Aslında hep bağlıyız ancak yere düşen bir şeyi gördüğümüzde yer çekimini birazcık olsun deneyimlediğimiz gibi olaylar başımıza geldiğinde bağlı olduğumuzu anlarız."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/bosluga-donusen-kizin-oykusu-p-br-p-p-class-ql-indent-4-a-href-https-www-youtube-com-watch-v-sju5iyjkkrw-target-_blank-strong", "text": "en la oscuridad, puede haber luz. en la miseria, puede haber belleza. en la muerte, puede haber vida. Günün birinde, içinde görece ufak bir boşlukla, güzel mi güzel bir bebek gelmiş dünyaya. Işıldayan gözleri ve onu diğerlerinden ayıran gülümsemesiyle o kadar göz alıcıymış ki, bir bakan bir daha bakarmış yüzüne. Ne var ki kimsesizmiş, sadece hayranlıkla seyredilmekten ibaretmiş sevgi diye bildiği şey. Küçük kız büyüdükçe içindeki boşluk da onunla beraber büyümüş, büyümüş, büyümüş... Zaman geçtikçe ve boşluk kızı ele geçirdikçe, cılız bedeni kuvvetli rüzgarlara karşı koyamaz olmuş; bir oraya bir buraya yalpalanmaya başlamış. Boşluk büyümeye devam etmiş sonra, böylece küçük kız daha da hafiflemiş. Hatta öyle ki, bir gün yer çekimine meydan okuyamayan cüssesi ansızın yerden havalanmış. Rüzgar hiç zorlanmadan küçük kızı gökyüzüne çıkarttığında o, uçtuğunu zannederek tebessüm etmiş. Rüzgar kesilip de sertçe yere çakıldığında; vücudundan oluk oluk akan kan göstermiş ona aslında uçamadığını. O gün kanlar içinde yatarken, bedeninden kopup düşen birkaç parçasını görmüş yerde, nice zamandır aramaktaymış zaten onları. En sevdiği parçaları olmalarına karşın, oracıkta bırakmak zorunda kalmış hepsini. Çünkü kırılan parçalarını nasıl yapıştıracağını bilmemenin verdiği korku, onları kendisine yabancılaştırmış. Acıyla bağırdığında kimse ona yardım etmemiş, sadece seyretmekle yetinmişler. Hatta bir kısmı yüreklerinden kabaran \"sözde adalet\" duygusuyla, kızın kötü kaderinin göz alıcı güzelliğinin bir bedelini olduğunu söylemiş. Böylece sahip olamadıkları güzelliğe duydukları öfke azalmış. Küçük kız yine de onlara kızmamış çünkü kendilerini sevmeyi ancak bu şekilde becerebildiklerini görmüş. Kızın tüm bedenini yemesine rağmen boşluk doymamış, gözünü soyut şeylere dikmiş bu sefer. Sıra anılardaymış. Kimsesiz kızın yargılayan gözlerin perspektifinde tek başına geçirdiği ömründe yalnızca birkaç anısı olduğu için onların da hiçliğe karışmaları zor olmamış zaten. Geçmişin silinmeye yüz tutmuş birkaç solgun izi, kıza fark ettirmeden kayıplara karışmış. Rüzgarla ve kuşlarla olan dostluğunun izleriymiş bunlar. Anılar da tükenince sıra güzel duygulara gelmiş. Haşince çekip almış boşluk kızdan onları; umutla parıldayan gözlerindeki ışık kaybolmuş önce, neşeyle kıvrılan dudakları solmuş sonra. Küçük kız havada yapayalnız süzülürken tek hissettiği korku ve üzüntüymüş artık. Kısa ömründe tadamadığı mutluluğun, umudun, sevginin ve aşkın; ne anlama geldiğini de bilmez hale gelmiş. Öyle bir gün gelmiş ki boşluk, korku ve üzüntüyü bile çok görmüş küçük kıza. Tek hamlede almış kızın kötü duygularını, hiçbir his bırakmamış geriye. Gözyaşları akamayacak kadar hafifleşmiş önce, üzüntünün yok oluşuyla beraber ise göz pınarları kurumuş. Sonra korku kaybolmuş, kaybedeceği hiçbir şeyinin kalmaması yüzündenmiş bu. Nefret ve öfke de uzaklaşmış kendiliğinden, güzel duygularla beslenmediklerinde tesirleri olmazmış zaten. O günlerde küçük kız, kendinden ayrılan külleri izleyerek çaresizce yok oluşunu beklerken; boşluğun kendisine yaptıklarına değil de, geriye tek bir umudunun dahi kalmamış olmasına dayanamayıp, kendini daha önce çıkmaya cesaret edemediği kadar yüksek bir yerden bırakma kararı almış. Bu sayede kalan son birkaç parçası da tuzla buz olur, evrende kapladığı zoraki yere bir son verebilirmiş. Güç olmamış bu kararı vermek, bir sebep aramış var oluşuna, aklına tek bir şey bile gelmemiş. Dünyanın en yüksek tepesine doğru süzülmüş ifadesiz suratı ve kocaman donuk gözleriyle, sessizce. Çıktığı yükseklikte artık kuşlar bile yokmuş. İstediği yüksekliğe erişince havalanan bedeni yere çakılabilsin diye tüm gücüyle aşağıya doğru bastırmış kendini... Ama o da ne, düşmemiş yere, düşememiş; biraz da olsa alçalamamış bile. Kaç defa denediyse de nafile, havada süzülmeye devam etmiş her denemesinde. Küçük kız acı bir şekilde varlıkla yokluk arasında sıkıştığını anlamış. Öylesine süzülmeye devam ederken havada, ne zaman tam anlamıyla hiçliğe dönüşeceğini düşünmüş hep, özlem duymuş gelmek bilmeyen o güne. Günler günleri kovalamış, eksilmeye devam etmiş küçük kız; kendisinde var olduğundan haberi olmadığı özelliklerinin farkına varmış yok oluşlarıyla beraber. Ve her eksilişinde şaşırmış, geriye kendinden hiçbir şey kalmadı sanıyormuş çünkü. Bu sırada aklında, başaramadığı birçok şeyin içinde, yok olmayı bile başaramamış olması varmış. Sonsuza kadar süzülmüş göklerde yalnız başına. Sonsuz günlerin ardından bir gün kim olduğunu da unutmuş. Çünkü boşluk son kurşununu atarak ruhunu almaya hazırlanıyormuş. Küçük kızın ruhu boşluğun girdabına girmeden hemen önce, güneş tayfının ihtişamı az sonra kapanacak olan gözlerini kamaştırmış. Kendisinden çalınan hislere rağmen, son defa hayranlık duymuş turuncuyla pembeye. Ve gözlerinden bir damla yaş süzülmüş ağlama yetisini kaybedişinin üstünden sonsuz günler geçmesinin ardından. O zaman anlamış aradığının yoklukta saklı olmadığını, ama artık çok geçmiş; gözyaşı gökyüzünden usul usul inerek toprağa değdiğinde, küçük kız hiç var olmamış gibiymiş. Kimsenin hatırlamadığı, tozu bile kalmayan biriymiş. Bir süre sonra toprakta küçük kızın gözyaşlarıyla ıslanan yerden bir ağaç filizlenmiş. Bir bakanın bir daha baktığı, gözlerini ondan alamadığı bir ağaçmış bu. Ne var ki küçük kızın bedenindeki boşluğun aynısından varmış onda da. Ağaç büyüdükçe boşluk da büyümüş, büyümüş, büyümüş... Günü gelince aynı küçük kızı ele geçirdiği gibi ağacı da ele geçirmek istemiş. Acımadan köklerinden asılmış ağacı, toprağından ve canından ayırmak istemiş. Tam o vakit; kuşlar, böcekler mesken edinmeye başlamışlar ağacı. Bundan güç alan kökler, sıkı sıkı sarılmış toprağa. Evet boşluk günbegün büyümeye devam etmiş aynı hızla; ama o büyüdükçe dallardaki kuşlar, böcekler ve meyveler de artmış. Hep birlikte ağacın toprağından ayrılıp bir hiç olmasına izin vermemişler. Ağaç kocaman boşluğuna rağmen yüzyıllarca dimdik yaşamış, Buna şahit olan kuşlar anlamışlar ki, meğer küçük kızı yok eden şey boşluğu değilmiş, yalnızlığıymış. Sıkı sıkı sarılacağı kimsesi olmadığındanmış göç edişi, hatırlanmayışı, kendisinden hep nefret edişi. Yine de kuşlar, boşluğun küçük kızın benliğinde gözden kaçırdığı bir parçanın, evrenin bir yerinde huzurla var olduğuna inanmak istemişler. Onlar buruk bir özlemle buna inanadursunlar, gerçek şuymuş ki küçük kızın tek bir parçası bile yapayalnız bırakıldığı bu dünyada daha fazla durmak istememiş."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/bozulan-rutinlerin-getirdigi-olum", "text": "Güne hiç başlamadığım kadar erken başlıyorum. Her gün bir öncekinden daha fazla yorgunluk bırakıyor ardında. Yoğunluğu anlamlandıramamak diye bir his var ve en acilinden bunu tarif eden bir kelime bulunmalı. Hayat akışını hiç bozmuyor fakat sen içinde bir yerlerde bu umursamazlığa baya bozuluyorsun. Sana fırsat tanımayan insanlara, uykundan ödün verdiren alarmlara, kendiliğinin sınırlarında yapılan uzun yolculuklara ve otobüste az bulunan temiz havaya. Tüm bunlar bir şeyler götürüyor senden, güneşin aydınlığında kısmaktan oluyorsun gözlerini, bir görsen sevmediğini hatırlayacağın gün cazip görünüyor sana. Çünkü geceler hizmet etmiyor artık üretkenliğine. Masanın başında olamıyorsun, öylece yastığın soğuk tarafı uğruyor yüzüne. Huzur duyuyorsun bundan utanç duymayı beklerken. Düşünmemek diye bir şey var, tanışıyorsun onunla, seviyorsun onu."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/breaking-bad-inceleme-elestiri", "text": "İzlemeyi ve irdelemeyi çok seviyorum, haydi başlayalım o zaman. Breaking Bad dizisi çok izlemek istediğim ama hep ertelediğim bir diziydi ve sonunda bir karar verip istikrarlı bir şekilde izlemeye başladım. Yaklaşık 1.5 aydır izliyordum ve sonunda bitirdim, kendimi kutluyorum... Buradan diziye katkısı olan kim varsa hepsine bu teşekkürü bir borç bilirim efendim. Breaking Bad dizisi 2008 yılında Ben 9 yaşındayım.) Vince Gilligan tarafından yaratılan ABD yapımı bir drama dizisidir. Dizinin Konusu: 50 yaşında lisede kimya öğretmeni olarak çalışan Walter White, bir oto yıkamacıda ev ekonomisine daha fazla katkıda bulunmak için ek iş yapmakta kendi halinde biridir. Walter 50. yaş gününde akciğer kanseri olduğunu ve az bir yaşam süresi kaldığını öğrenir. Bu andan itibaren Walter White için artık hiçbir şey eskisi gibi değildir... Karakter değişiminin hastalıkla başlaması beni en çok etkileyen olaylardan bir tanesi çünkü diziyi izlerken, empati kurmaya çalışırken ben akciğer kanseri olsam nasıl olurdu olasılığını düşündüğümde tüylerim ürperiyordu. Şimdiye dek, namusum ve şerefim ile dürüst bir insan olarak yaşadım ancak bu bana sadece kanserden başka bir şey getirmedi. Aslında zaten dizinin temellerinden biri buydu. Walter White karakterinin 1. sezonda değişimin temellerini ayrıntılı bir şekilde aktarıyorlar. Ve ailesinden polis olan Hank ile bir gün bir uyuşturucu baskınına gidiyor ve Hank ile aralarındaki muhabbetinde bu işe onu ittiğini, daha doğrusu zaten karakterimizin içinde bir yerlerde vardı bu ama alevlenmesinde çevresel faktörler yok değil... Uyuşturucu baskınında eski bir öğrencisi ile karşılaşması ile bu işin içine girmiş bulunmaktadır. Walter White'ın öncelikle temel amacı öldükten sonra ailesine para bırakmak ve onların rahat bir şekilde yaşam sürmelerini sağlamak. Uyuşturucu satıcısı olduğunu öğrendiği öğrencisiyle bir araya gelir ve beraber metamfetamin üretmeye başlarlar. Kendisi kimya konusunda bir dahi, öğrencisi ise uyuşturucu satım piyasasında... Kısa süre içerisinde çok kaliteli ve saf metamfetamini piyasaya sürerler. Walter White'ın ve Jesse Pinkman'ın hayatı bundan sonraki geleceği yaşanan olay örgüsüyle sadece kendileri değil, ailelerini ve beraberinde tanıdıkları ve tanımadıkları herkesin geleceği değişecektir... Breaking bad, ABD'nin New Mexico eyaletinin Albuquerque şehrinde çekilmiştir. Dizinin adının anlamı ABD'nin güney eyaletlerinde konuşma dilinde kıyameti koparmak anlamına gelen bir deyimdir. Ve bu deyimin başkarakterin sembolü olduğunu diziyi izlerken bu serüvene şahit olduğunuzda anlıyorsunuz. Dizi çekimleri sırasında geçen kimyasallar gerçek bir organik kimya pröfesörü danışmanlık etmiştir. Dizi yer yer durağan olabiliyor ama 3. sezondan sonra çok sürükleyici, özellikle 5 sezon ozymandias 14. bölüm dizi tarihinde en yüksek puanı alan bölüm olarak bilinir ki gerçekten şahane bir bölüm. Dizi jeneriğinde geçen C10 H15 N metamfetamin formülü 149. 24 ise metamfetamin molekül ağırlığıdır. Breaking Bad 2013 yılında tüm zamanların en yüksek reyting alan dizisi olarak Guinnes Rekorlar kitabına girmiştir. Oyuncular: BRAYN CRANSTON, AARON PAUL, ANNA GUNN, DEAN NORRİS, BOB ODENKİRK, JONATHAN BANKS, GİANCARLO ESPOSİTO ve daha niceleri.. Sevdiğim repliklerden biri bu replik, aslında diziyi anlatır ve özetler nitelikte kısmen. Güç zehirlenmesi aslında, bütün olay bu, kendini birilerine ispatlama çabası, güç, para ve gözünün hiçbir şey görememesi... Kibir de en büyük etken burada, önceden başaramadıklarını başarmaya başlayınca değişir miyiz? Güç iyi midir, kötü müdür? Fark edilmemek insanı nasıl etkiler? Amaca giden her yol mubah mıdır? Dizinin sorgulamamızı istedikleri bunlar diye düşünüyorum. Uzun lafın kısası, kaliteli bir dizi izlediğim için çok mutluyum; çok şey öğrendim, böyle bir hayatı seçersek nasıl olur bunu görmüş oldum. Dizi ile ilgili son birkaç şey daha söyleyip bitireceğim. Walter ve Jesse'nin dizide üretmiş oldukları mavi methler aslında mavi akide şekeriymiş. Albuquerque'deki bir şeker dükkanı olan The Cand Lady'den temin ediliyormuş. Walter White dizide bir mahlas kullanıyor: HEİSENBERG. HEİSENBERG nazilere çalışan bir fizikçi olmasıyla biliniyor, bilimin karanlık tarafında yerini alan bir bilim insanı... Bu da karakterimizin mahlas seçiminin ne kadar manidar olduğunu gösteriyor. Elimden geldiğince izlediklerimi, irdelediklerimi kaba taslak size anlatmaya gayret ettim, umarım okurken keyif alırsınız, belki izlemeyenler diziye başlar, diziyi bilmeyenler böyle bir dizi olduğunu keşfeder ya da benim gibi erteleyenler bir an önce başlayıp bitirirler kim bilir... Ve unutmayın ki bazen bir pantolon uçar ve hikaye o zaman başlar. Gökyüzüne bakmayı, izlemeyi ve okumayı ihmal etmeyiniz efenim... Çok iyi bir yazı olmuş. :) Ben ikinci sezonda sıkılıp bırakmıştım. Herkes çok övüyor."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/bu-amca-da-kim-suppiluliuma", "text": "Evet bu amca Hittit Kralı Şuppiluliuma. Hatay'da Reyhanlı ilçesinde kazılar sonucunda heykeline ulaşılıyor. Ve şu an Hatay müzesinde o şaşkın tatlı bakışları ziyaretçilerin üstünde durmakta. Size bir ilginç bir bilgi daha aktarayım. Bu amcamızın Mısır'ı ele geçirme gibi hayali vardır. Fakat bir türlü gerçekleştiremiyor, kaderin cilvesi mi nedir imparatorluk yolunda ilerlediği süreçte Şuppiluliuma'ya Mısır kraliçesi'nden mektup gelir. Mektupta Tutankamon'un öldüğünü, bir eş olarak Şuppiluliuma'dan çocuklarından birini göndermesini ister ve kendisine eş yapıp Mısır'ı yöneteceğini söyler ve bir nevi bu mektup teklif mektubudur. Şuppiluliuma şaşkına uğrar hemen mektubun doğruluğunu teyit etmek için Mısır'a elçisini yollar. O süreçte Şuppiluliuma kendi devlet işleriyle uğraşır. Yeniden Mısır kraliçesinden mektup gelir fakat bu sefer kraliçenin halefiyle gelir mektup ve Mısır'dan dönen elçisinin mektubu tasdiklemesiyle oğlunu hemen Mısır'a gönderir fakat artık iş işten geçmiştir. Mısır'da taht değişmiş, kraliçe devrilmiştir. Mısır yolunda hiçbir şeyden habersiz olan Şuppiluliuma'nın oğlu ise öldürülmüştür. Şuppiluliuma, oğlunun kaybı ve firavun soyunun Hittit krallığına bağlama hayalinin elden gitmesini büyük bir yıkımla izlemiştir, bu olaylar onun için büyük trajik bir sonuç olmuştur. Binnur Çelebi, Mısır Kraliçesinin Hitit Kralına Evlenme Teklifi, İdol Dergisi, Sayı 28, Ankara, 2006, s. 39-43. Özlem Ertan \"Hittitlerin Yükselişi\", ArkeoMedya kanalından dinleyebilirsiniz. Çok güzel bir şeye değindiniz artık mektuplaşma yok ve mektubun içinde olan bize gülümseyen o samimiyet de öyle... Düşünüyorum da ne zamana kadar götürecek bu ölgün maskeler bizi, sonuçta bir gün yaşam maskemize ihtiyacımız olacak. Umarım geç olmadan fark ederiz samimiyeti ardından gelen barışı, saygıyı ve insanlığı güçlü kılan diğer başka duyguları... Üniversitede, Anadolu uygarlıkları dersinde sınav sorusu 1)Hitit krallarını tahta iniş çıkış sırasına göre yazınız. 2)Şuppiluliuma dönemi Mısır politikası hakkında bilgi veriniz. Şuppiluliuma'ya kısaca Şuppi derdik sınavlarda. Sonra Murşili, Hattuşili gibi diğer isimler. Hepsini ezberlemiştik; olabilecek en klasik sınav mantığı sayesinde... Sonra Mısır kraliçesi ile Hitit kraliçesi arasındaki mektuplaşmalar. Öyle ilginç ki... Düşünün, üç bin yıl önce Mısır ile Çorum arasında mektuplar gidip geliyor ve iki kraliçe dertleşiyor. Sanırım bugün, bu iki coğrafya arasında bırakın mektubu, telefon bağlantısı bile kurulmuyordur."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/bu-kupamin-ismi-umut-bazen-yilgin-olurum-alirim-elime-onu-hatirlatir-bana-umudu-zamanla-eskidi-ama-eskidikce-de-guzellesti", "text": "Bu kupamın ismi \"Umut\" Bazen yılgın olurum, alırım elime onu hatırlatır bana umudu. Zamanla eskidi ama eskidikçe de güzelleşti. Bu kupamın ismi \"Umut\" Bazen yılgın olurum, alırım elime onu hatırlatır bana umudu. Zamanla eskidi ama eskidikçe de güzelleşti. Elinize emeğinize sağlık. İnanılmaz güzel gözüküyor. Her yeni gün, yeni bir umut."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/bubi-sanat-yaratici-yazarlik-atolyesi-1-donem-kayitlari-basladi", "text": "Yeni yılda, edebiyatı ve yazma eylemini \"pek konuşulmayan\" açılardan irdeleyeceğimiz, üretim süreçlerine ve yeni bir \"yaratım bakışı\" elde etmeye dair keşifler yapacağımız bir serüvene çıkıyoruz! Atölyemiz 8 saatlik ve dört haftalık \"Online\" bir programı kapsamaktadır. Atölyenin kurgusu ve müfredatı Bubi' Sanat'ın genel yayın yönetmeni, yazar Bektaş Şenel tarafından belirlenecektir. Sizler için, ezberin dışında, kolektif ve katılımcı bir program tasarladık. Üretimden ziyade, üretme bilincini önemseyeceğimiz, hem üretip hem sorgulayacağımız atölyemizin katılım ücreti 600 TL'dir. Programımızın sonunda kitap yazma ve yayımlatma süreçleri hakkında konuşacağımız bir de workshop düzenleyeceğiz. Kayıt olmak isterseniz bizlere sosyal medya hesaplarımız üzerinden veya info@bubisanat. com adresinden ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/bursa-kozahan-zamanda-yolculuga-inanir-misiniz-ben-inanirim-oyle-mekanlar-vardir-ki-ruhunuz-derin-bir-yolculuga-cikar-farkli-", "text": "Zamanda yolculuğa inanır mısınız? Ben inanırım. Öyle mekanlar vardır ki ruhunuz derin bir yolculuğa çıkar, farklı devirlerin insanlarında vücut bulur adeta. İşte onlardan biri ve en güzeli kanımca Kozahan. Devasa bir kapı karşılar sizi ilk etapta. İşte kadim tarihe adım atarsınız buradan. İçeriye girdiğinizde kafeler ve kahvelerini yudumlayan insan kalabalığı görürsünüz. Tam bu an gözlerinizi kapatın, bir derin nefes alın ve bir bulut gibi tarihin derinliğinde doğru ilerlediğinizi düşünün. Yolculuk başladı. Kraliçe 2. Elizabeth tam karşınızda hayran kaldığı Türk Kahvesini yudumluyor. Daha da geriye gidiyorsun... Tamiye Töreni için heyecanlanan birkaç kalfanın sohbetine kulak misafiri oluyorsun belki de. Tüccarlar bir yandan yorgunluğunu atmaya çalışıyor bir yandan Bursa ipeklerinin yumuşak dokusunu inceliyor. Evliya Çelebi hiddetli bir konuşma içinde yanındaki adamla. Bir yandan konuşuyor bir yandan ihtişamlı Kozahan'ı inceliyor. Elini cebine atıyor ve bir sayfa uçup gidiyor rüzgarda. Evliya Çelebi ve sen dalıp gidiyorsunuz o yaprak gibi savrulan kağıda. Tarihin içinde tarihi hissederek, tarihi yudumlamanın verdiği o tatlı heyecan ve tarifi olmayan bir huzurla karışıyorsun tekrar günümüz sularına, yüzündeki o tebessümle."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/buyuklere-gercekci-bir-masal-vejetaryen-kulkedisi", "text": "Bir zamanlar yalnız olmayan kadınlar varmış ve keklikler özgürce uçarmış. Bildiğiniz bütün peri masallarını unutun, ben sizi en özgünüyle tanıştıracağım. Kalıpların ötesinde, her yaşta okuyucuya ulaşan, bir çırpıda okuyarak masalsı dünyada soluklanıp ardından gerçeğe uzanacağınız olağanüstü bir kitap. Öncelikle şunu belirteyim: Periler tombul, kıllı ve esmer olur; hepimizin içinde yaşar ve Yeterrrrr! dediğimizde ortaya çıkar. Bu bilgi zihninizde yerini bulsun, ileride kurtarıcınız olabilir. Baloda ölçüyü fazla kaçırıp ertesi gün hiçbir şey anımsamayan, gösterişli elbiselerinden çok duygularına tanıklık ettiğimiz, Prens ile evlenmek zorunda kalan ama mutluluğu yakalayamayan, Prens seviyor diye her gün keklik pişirmek zorunda kalsa da kekliklerin özgürce uçamamasından yana olan vejetaryen bir Külkedisi düşününün. Mutsuz, umduğunu bulamayan, hayal ettiğini yaşayamayan... Elbette bu duyguları içinde yaşamaya daha fazla dayanamazdı. Külkedisi'nin düşünceleri günden güne karardı, içini kötü hisler kapladı. Anlatarak kurtulmak istedi ancak anlattıkça yalnızlaştı. Bir gün kendini gördü. Saflığına, inanmışlığına güldü. Ve her şey kendini affetmesiyle başladı. Anladı. Seni kurutacak tek şey sensin. Yeteeeeerrrrr! diye bağırdı işte burada tanıştık hayatımızı değiştirip güzelleştirecek Yeter perisiyle. Külkedisi ağladı, ağladı, ağladı... Kötü olan ne varsa onları ağlayarak uzaklaştırdı, böylece yepyeni güzelliklere yer açıldı. Boşluk hissi ilk kez korkutmuyordu onu. Omzundaki yüklerden bir bir kurtuldu; kendini bulma, var olma, değişme ve dönüşme sırası geldi. Saldırgan davranışlara maruz kalmış, duygusal körlük yaşayan Kırmızı Başlıklı Kız Aile Körlüğünün Üstesinden Gelmek adında bir atölye açtı. Ağlaya ağlaya kalbini bulan Teneke Adam, Kurtlarla Uluyan Erkekler grubunu kurup erkeklere ağlamayı öğretmekte. Pinokyo'ya ne mi oldu? Kendi yalanlarından bıkıp gerçeği arama yolunda. Külkedisini sorarsanız vejetaryen bir restoranı var. Kitabın sonunda gerçek hayatla bağlantılı güzel bir geçiş bulunuyor. Bu, okuyucuyla yazar-çizer arasında içtenliği artıran keyifli bir bağ kurmuş. Kendinizi görün, sevin. Dünyayı güzelleştirmek buna bağlı. Bakın, önce kendinize, sonra başkalarına. Sevmek, bakmaktır. Kurtarılmayı bekleyen edilgen kadınlar yerine ayaklarını, bedenini, hatta ruhunu sıkan her şeyden kurtulmuş güçlü kadınlar var etmek bir masalın ucunda belki de. Ona dokunun. Sesinizi yükseltin! Yeter perisi hepimizin kurtarıcısı olacak. Üstelik ona ulaşmak çok kolay. Güçlü bir Yeteeeeeerrrr! onu bize getirecek. Çok başarılı bir içerikti. Başarılarınız daim olsun."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/byung-chul-han-seffaflik-toplumu-yeni-bir-dogma-seffaflik-ciplak-guzellik-yoktur", "text": "Öncelikle bu kadar uzun bir incelemeyi okumak zor geliyorsa videoma bakabilirsiniz. Yazarı kavrayabilmek için ikinci okuyuşumdan notlar çıkardım. Gelelim incelemeye; Byung Chul Han şeffaflık toplumunu, bir güven toplumu olmaktan çok kontrol toplumu olarak görmektedir. Eğer her şey derhal kamuya açık hale gelirse siyaset kaçınılmaz olarak nefes olacak, kısa vadeli nitelik kazanacak ve sulanıp gevezeliğe dönüşecektir. Dolayısıyla olgunlaşması zaman alan şeyler giderek daha az ilgi çekecektir. Chul Han'a göre, şeyler olumsuzluklarından arındırılırsa pürüzsüz hale gelirler ve enformasyon bu durumda direnç göstermeksizin şeffaf hale gelir. Bu yüzden de eylemler işlemsel hale geldiğinde hesaplanabilir, yönlendirilebilir, kontrol edilebilir ve şeffaflaşır. Örneğin Google ads. Zaman da bu şeffaflaşmadan nasibini alır. Şeffaf zaman, kader ve olaya yer vermeyen zamandır. Çünkü zaman bir şimdiler, bir anlar kertesine sıkıştırılmıştır. Anı yaşar şeffaf toplumcular. Görüntülerin de anlamı kalmaz pornografikleşir, peki pornografik görüntü nedir? Pornografik görüntü, görüntüyle göz arasında dolayımsız bir temastır. Şeyler sadece fiyatlarıyla ifade edildiğinde başkalıklarını yitirir tekilliklerini kaybederler. Şeffaflık toplumu aynının cehennemidir. Günümüzde hayatın her alanına yayılan şeffaflık talebinin, bilhassa enformasyon özgürlüğü bağlamında ortaya çıkmasının sebebi olumsuzluğun tasfiye edilmek istenip olumluluğun geldiği bir topluma dönüşme isteğidir. Her türlü olumsuzluğun ortadan kalkması direncin yok olması demektir, zaten şeffaflık da budur. Artık eylemler işlemsel hale gelip hesaplanabilirler, zaman elimizin altında bir şimdiler dizisi kertesine getirildiğinde şeffaflaşır ve kadere yer vermez. Görüntüler her tür yorumdan arınmış, pornografikleşmiş, şeffaflaşmıştır. Pornografi görüntü ile göz arasındaki dolaysız temastır demiştik. Para doğası gereği her şeyi her şeyle karşılaştırır böylece şeylerin birbirleriyle ölçülemezliğini ortadan kaldırıp bir aynılık cehennemi oluşturur. Şeffaflık sistematik bir zorlamadır günümüzde. Toplumsal sistem bütün süreçlerini işlemselleştirmek ve hızlandırmak amacıyla şeffaflaştırmıştır. Ötekiyi yabancıyı devre dışı bırakarak sisteme istikrar ve hız kazandırır şeffaflık. Bu sistematik zorlama toplumu hizaya getirir. Şeffaf dil çift anlamlılık içermez, mekanik ve işlemseldir. Oysa insan dili şeffaflıktan yoksundur bu yüzden de her anlama bir yanlış anlamadır. Şeffaflık zorlaması anlamanın yerini iletişime bırakmıştır. Bugün birbirimizi anlamak yerine iletişim kuruyoruz. Sadece enformasyondan oluşan ve bunların parazitsiz dolaşımıdır iletişim. Böyle bir dünya, içinde hiçbir olayın kalmamış olduğu bir dünyadır. Şeffaflığın şiddeti de zaten budur. Hayatı hayat yapan kendiliğindenlik, olay doluluk ve özgürlüktür. Oysa şeffaflık böyle bir şey istemez. İlişkiyi de canlı tutan ötekinin şeffaf olmayışıdır. Günümüz toplumunu sarmış olan şeffaflık tutkusu, karşısında mesafe tutkusunu hayata geçirmeyi öğrenmemiz elzemdir. Mesafe ve utanç, sermayenin, enformasyonun ve iletişimin hızlandırılmış dolaşımına dahil edilmez. Nietzsche yeni aydınlanmadan bahsederken insan ve hayvan için cehaletin gerekli olduğunu söylemiştir. Enformasyonun artması iyi kararlar vermemizi sağlamaz. İnsan bilgisayar değildir ki en verimli olanı seçebilsin. Bilgi ve enformasyon azlığı, unutmak, insan için elzemdir. Oysa şeffaflık hiçbir yerde boşluk kalsın istemez. Düşünce için boşluk gerekir. Mutluluk Almanca'da boşluktan gelir. Görme alanında boşluk bırakmayan aşk pornografidir. Bilgide boşluk olmazsa bozulup hesaplamaya dönüşür. Olumsuzda oyalanmanın yerini olumluda hız yapmaya bırakmıştır şeffaflık. Her türlü yaradan ve olumsuzluktan arınmış olumluluk toplumu aşırı olumluluktan yorgunluk, depresyon gibi psişik bozukluklar ortaya çıkarır. Teori bile olumsuzdur. Teori neyin içeride neyin dışarıda kalacağını belirleyen bir karardır. Günümüzde teori yerini verilerin karşılaştırılmasına bırakmıştır. Siyaset stratejik bir eylemdir sadece. Bu bile gizli olması gerektiğini gösterir. Tam şeffaflık siyaseti felce uğratır. Sırra gerek duymayan tek siyaset tiyatrokrosidir. Burada siyasi eylem yerini sahnelemeye bırakır. Günümüzde korsan partiler kurulmuştur, renkleri, ideolojileri yoktur. Sadece kanaatleri vardır, kanaatler ise doğası gereği kavrayıcı, içe işleyici değildir, güçlü bir olumsuzluktan yoksundurlar. Olumluluk toplumu iletişimi sekteye uğratacak her şeyden kaçınır. Hakikat diğer her şeyi yanlış ilan ederek kendini ortaya koyar ve kabul ettirir. Enformasyondan hakikat çıkmaz. Aşırı enformasyon hakikat eksikliğindendir, daha fazla iletişim bütünün temel belirsizliğini ortadan kaldırmaz daha da arttırır. Kült değeri olan nesnelerde önemli olan görülmelerinden ziyade mevcudiyetleridir. Teşhircilik toplumunda var olabilmek için sergilenme gerekir ve sergilenen her şey kült değerini kaybeder. Fotoğraf, kült değerleri sergi değerinin önüne geçirdi. Eskiden fotoğrafların kült değerleri vardı, ölen kişinin fotoğrafları örneğin. Bugün ise Facebook insan simasını tamamen sergi değerine düşürüp face haline dönüştürdü. Face bakışın aurasından yoksundur. Bu yüzden dijital fotoğrafçılıkta aura yoktur olumsuzluk yoktur. Fotoğraf bir yere basılmaz, eskimez. Fotoğraf olmuş olana tanıklık eder bu nedenle genel havasına hüzün hakimdir. Cinsellik dişinin haz gösterisi ve erkeğin performans sergileyişi şeklinde dağılıp gider teşhircilik toplumunda. Sergilenme, teşhir edilme mecburiyeti bizzat bedenin yabancılaşmasına yol açar. Beden optimize edilmesi gereken bir sergi nesnesi haline gelerek şeyleşir. Sadece sosyal medyada değil insan her yerde teşhir halindeyken kendisini optimize eder. Sürekli teşhir ve performans huzuru bozar zaten kişi ikamet eden değil reklam peşindedir. Sergi değeri her şeyden önce güzel görünüşe bağlıdır, sergileme zorlaması güzellik, dinçlik ve fitness zorlamasını ortaya çıkarır. Operasyoncu güzellik sergilenme değeri en yüksek düzeye getirmeyi hedefler. Günümüzün örnek kişileri içsel değerleri değil dışsal ölçüleri sunar. Görünmez olanın hiçbir sergi değeri hiçbir ilgiyi yaratmadığı için yok sayılır. Görsel iletişimde estetik bir tefekkür yoktur estetize edilişi uyuşturucu bir etki bırakmak içindir. Like beğendim şeklinde bir estetik yargı için uzun boylu bir müşahede gerekli değildir. Karmaşık da değildir bunlar belirsizlik de taşımazlar çünkü pornografiktir. Eğer bir fotoğrafa bakıp bakıp düşünmüyorsanız o fotoğraf pornografiktir. Anlam doğası gereği yavaşken iletişim ise hızlıdır bu yüzden şeffaflık anlamdan yoksunluktur. Enformasyon ve iletişim yığının kökeninde bir boşluk korkusu vardır. Şeffaflık bakışın gördüğü her şeyle rastgele ilişkiye girmesi yani fahişeliktir. Mesafenin yokluğundan ötürü estetik bir müşahede bir oyalanma mümkün değildir. Sır, peçe, örtünme olumsuzluğu arzuyu kışkırtır ve hazzı yoğunlaştırır bu yüzden şeffaflık haz düşmanıdır. Hayal edilebilmesi için bir şeyin yok olması eksik olması lazımdır. Bu yüzden kutsal olan şeffaf değildir, gizemli bir belirsizliktir temel özelliği kutsalın... Tanrı kutsal metni kasıtlı olarak hüphemleştirmiştir hatta Tanrı bizzat muphemdir. Güzeller böylece ortalıkta dolaşmazlar şeffaflık güzelin ortamı değildir. Güzel olan ne örtü ne de örtülen nesnedir güzel olan örtülü nesnedir. Güzelin ilahi varoluş temeli sırdadır, çıplak güzellik yoktur. Erotik gerilim de çıplaklığın sürekli sergilenişinden değil görünüp kaybolmanın sahneleşinden kaynaklanır. Bir şeyi adlandıramıyor olmak iç huzursuzluğun şaşmaz bir belirtisidir. Ayin ve törenlerin kendilerine has zamanları, ritimleri ve ölçüleri vardır. Şeffaflık toplumu ayin ve törenlerin hepsini ortadan kaldırır çünkü bunlar işlemsel hale getirilemez. Anlatı görünüşünden yoksun her son mutlak bir kayıp mutlak bir eksikliktir. Dolayısıyla şeffaflık toplumu nihilistik toplumudur. Tiyatro duyguları sergilemez temsil eder. Günümüz dünyası eylem ve duyguların temsil edildiği ve yorumlandığı bir tiyatro değil mahremiyetin sergilendiği satıldığı ve tüketildiği bir pazardır. Mahrem duygu ve hissiyatlar ortaya konduğunda ruh çıplaklaşır. Sosyal medya ve kişiselleştirilmiş arama motorları internette dışarısının ortadan kaldırılmış olduğu mutlak bir yakın alan oluşturur ve burada İnsan yalnızca kendisi gibi olanlarla karşılaşır. Değişimi mümkün kılacak hiçbir olumsuzlukla karşılaşmaz. Teklifsizlik her şeyi psikolojik hale getirir ve kişiselleştirir artık siyasetçileri değerlendirirken eylemlerine bakmak yerine kişiliğine bakarız ve bu da siyasetçiyi sahne baskısı altında hissettirir. Jan jak russo'nun itiraflarını itiraf çağının başlangıcı olarak alabiliriz yüreğin diktatörlüğü kavramını ortaya atmıştır jean-jack. Rousseın tiyatroya karşı oluşunu kendine karşı kendini unutma olarak ele alması önemlidir. Şeffaflık Platon ile başlar Rousse ile devam eder. Tek ahlaki Kural bütün dünyanın göremeyeceği hiçbir şeyi yapma ve söylemedir. Güç gizliliğin arkasına saklanmayı sever insanlar yöneticilerine inanmak ve ona güvenmek zorundadır güvenleri ile ona belli bir eylem özgürlüğü verirler ve sürekli bir gözetim ve denetimden feragat ederler. Böyle bir otonomi olmazsa yöneticinin gerçekte tek bir adım atması mümkün olmazdı. Güven, hakkında bilgisizliğime rağmen ötekiyle olumlu bir ilişki kurmamdır. Her şeyi önceden bilmem durumunda güven gerekmez. Maske içinden geçen sese bir karakter biçim şekil verir. Ifşa ve çıplaklaşma ise her türlü maskenin indirilmesini isteyen şeffaflık talep eder. İnsanlar mesafelerini koruyabildikçe toplumsallaşır ancak şeffaflık bunu ortadan kaldırır. Teklifsizlik toplumu ayin ve töreni saçma ve yapmacık bulur teklifsizlik toplumu itirafın soyunmanın ve pornografinin mesafesizliğinin toplumdur. Teklifsizlik toplumu insanın kendinden uzaklaşmasını kendini kaybetmesini sağlayan ayinsel törensel işaretleri ortadan kaldırır. Tecrübe başkasıyla karşılaşmaktır yaşantı ise insanın her yerde kendisiyle karşılaşmasıdır. Şeffaflık toplumu metafizik bir gerilim barındıran o tanrısal ışıktan yoksundur şeffaflık toplumu işık olmaksızın içini gösterir. Enformasyon kendi başına olumlulaştırıcı işlemselleştirilmiş bir dildir. Sergileme ve gösterime sunma güç edinmeye hizmet etmez, güç edinmek değil ilgi çekmektir sergilenmenin amacı. Şeffaflık güveni ortadan kaldırır. Şeffaflık talebi güven kalmadığında dile getirilebilir ancak. Şeffaflık toplumu azalan güven nedeniyle kontrole önem veren bir güvensizlik ve şüphe toplumudur. Ahlakın çöktüğü yerde şeffaflık talebi başlar. Performans, başarı öznesinin karşısında onu çalışmaya zorlayan veya sömüren bir tahkim merciisi yoktur ve fail de kurban da odur. Şeffaflık toplumu empati temelli bir cemiyet oluşturamaz ruhları yoktur çıkarları vardır."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/cahit-sitki-otuz-bes-yas", "text": "Yaş otuz beş! yolun yarısı eder. Her doğan günün bir dert olduğunu,"} {"url": "https://bubisanat.com/posts/cahit-zarifoglu-nu-anlamak-yahut-yasamak", "text": "Kafkasya'dan Maraş'a uzanan bir yolculuk sırasında Ankara'da doğar Zarifoğlu. Hakim babasının görev yerinin sıkça değişmesi, ailesinde sorunların yaşanmasına neden olur. Sorunlar neticesinde annesi ve babası ayrılır. Babası Nakşi tarikatına bağlı, kültürlü, bilge bir insandır. Zarifoğlu'nun hayatında babasının önemi, onun olmayışının izleri hep hissedilir. Yalnız bir çocuktur ve üvey ağabeyi Sait vardır bir de annesi Şerife Hanım, yeşil hırkalar gören düşünde. Sait evin büyüğü olduğundan Baba Sait lakabını alır. Cahit Zarifoğlu babasından \"Yasin okunan tütsü tüten çarşılardan/Geçerdi babam/Başında yağmur halkaları\" diye bahseder İşaret Çocukları'nda. Bir nevi babasız büyüyen Zarifoğlu annesi ile kalır. \"Ne korkunç bir iklimdi çocukluğum.\" der Şan şiirinde. Suskundur ve sürekli düşüncelidir gençliğinde. Bu hali karşısında arkadaşları Zarifoğlu'na \"Aristo Cahit\" lakabını takarlar. Gelecekte edebiyat dünyasında birer isim olacak kişilerle aynı lise sıralarında yer alır. Cahit-Sait Zarifoğlu kardeşler, Rasim-Alaeddin Özdenören kardeşler, Erdem Bayazıt, Ali Kutlay, Hasan Seyithanoğlu... Edebiyatla haşır neşir olan arkadaşları ve kendisinin edebiyata ilk adımı okul dergisi \"Hamle\" ile atılır. O yıllarda uçuş, güreş kulübü gibi başka ilgi alanları ile de uğraşır. Alaaddin Özdenören, Zarifoğlu için \"Şiir gibi güreş tutardı...\" der. Lisenin son yılında Rasim Özdenören'in mezun olup İstanbul'a gidişiyle grupları dağılır. Bir dönem Maraş'ta hiç arkadaşı kalmaz ve çetin bir yalnızlık dönemi geçirir. Daha sonraları İstanbul Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı bölümünde yüksek tahsile başlar. Burada daha sonra Rilke üzerine bir tez yazacaktır. Üniversite on yılda biter. Üniversitede şiire daha çok yönelir. \"Açı\" adlı bir dergi çıkarırlar. Bu kısa ömürlü dergiden sonra Zarifoğlu farklı müstear adlarla şiirlerini yayınlatır. Abdurrahman Cem, Ahmet Sağlam, Vedat Can kullandığı isimlerdir. Bir gün Alman Kültür Merkezi \"Genç Şairler Toplantısı\" başlıklı bir program düzenler. Zarifoğlu, Rasim Özdenören ve İsmet Özel de bu programdadır. Zarifoğlu bu programı Yaşamak'ta anlatır. Zarifoğlu bir konuşma yapar. Kürsüden iner bir cam kenarında uzaktan izler programı. İsmet Özel, Zarifoğlu'nu kutlar. \"Toplantının yıldızıydınız, bizim safımızda olmanızı isterdim.\" der. Daha sonra İsmet Özel onun safına geçer. İkinci Yeni'ye ne yakın ne de uzak. Zaten Zarifoğlu kendine bir tanım koydurmak istemiyor. Kendi imgesi, poetikası Mavera dergisinde yer verilen okur mektuplarında açığa çıkan, bazen kendisinin söylediği şiire, şiirine yönelik açıklamaları, tavsiyeleri dikkat çekicidir. Zarifoğlu'nun okur mektuplarına karşı aldığı tavır tamamen doğaldır. Bu yüzden kalemini beğenmediği kimseye sen şiiri boş ver de oradan bize abone topla, der Mavera için. Çünkü sanat eleştirisinde merhametin işe yaradığını düşünmediğini söyler. Zarifoğlu, \"Hiç ustam olmadı. Hiçbir ekole bağlanmadım. En çok kendimin etkisinde kaldım. En çok okuduğum şair Cahit Zarifoğlu'dur.\" der. Bu kendini konumlandırma şekli onun poetikası hakkında bilgiler de verir. Bir yanda Üstat olarak bilinen Necip Fazıl ekolü, diğer yanda Sezai Karakoç ekolü vardır. Cahit kendini şiirinin bohem dönemindeyken İkinci Yeni çizgisine daha yakın görse de hep kendi çizdiği yolda ilerler. Anlaşılmaz şiir denilen eleştiriler onu poetik duruşundan alıkoymaz. O, bir sıfır çizgisidir. Ondan önce poetik anlamda onun gibisi olmadığı için kendinden sonrakileri etkiler. Öncesinde kendinden ibarettir. Yaşamak'ta da \"Yazdığım şiirlerle ilgili sorularla karşılaştım mı çok rahatsızım. Gitgide her türlü şiir sorusuna kızıyorum. Neredeyse dokunmayın şiire diyeceğim. Çünkü şiir yaptığımız bir şey değildir Şiir kendisi var. Bir rastlantıyla değil, tersine özel iradeyle çıkıyor yeryüzüne.\" der. Hem şiirleri de Rilke'nin şiirlerine benzetilir. Fakat Zarifoğlu o şiirleri yazarken Rilke'den habersizdir. Hatta Batı edebiyatı hakkında çok az okuma yaptığı söylenir. Sonraları üniversite döneminde Rilke üzerine tez yazması da kaderin bir oyunu gibidir. Çünkü karşımızda bir büyük \"artist\" vardır. Zamanın muhafazakar denilen muhitinde kimler Zarifoğlu'nun cesaret ettiği şeyleri, uçarılıklarını, özgürce yaşadıklarını göze alabilmiştir ya da böyle bir işe girişmiştir. Zarifoğlu'nun şiirinin önünde duran, belki de kişiliğinin önünde duran şey ona yüklemeye çalıştığımız anlamlardır. Son yirmi yılın popüler dergicilik anlayışı belki Zarifoğlu'nu genç kuşakla tanıştırdı. Ama onu bir sembole indirgeyerek de hem poetik hem de diğer algılanacak olan taraflarını kısıtladı. Popülariteye kurban gitti ya da belli bir edebi dedikodu, yüzeysel bilgi halinde doğruymuşçasına aktarıldı. Yine Cahit Zarifoğlu'na giden yolda bir yanlış tanım vardır. Yedi Güzel Adam, kimi niteler, kimlerden oluşur tarzında belki yüzlerce binlerce soru sorulur, tartışılır, fikirler yürütülür. Yedi Güzel Adam denilince hiç şüphesiz en başta hem bu kavramın yaratıcısı Cahit Zarifoğlu hem de şiirden yola çıkarak bir imge, bir niteleyiş, bir nida içeren Yedi Güzel Adam şiiri akla gelir. -Yar kurbanın olam Yedi Güzel Adam, Cahit'in lise arkadaşları, aynı şehri paylaşıp yol arkadaşı olduğu yazarlar, şairler miydi? Buna bu şiir üzerinden evet demek için başvurulabilecek bir gönderme yok. Şiirin bazı yerlerinde isimlere rastlanır. \"Adil erdem aynı silahla mücehhezdi\" der. Bu doğrudan bir tanımlayış değil içeride konuyla ilişkili bir gönderme gibidir. Yine de Zarifoğlu ve çevresini tanıyıp sevenler için bu terim böyle ifade edilegelmiştir. Öte yandan bu terim şairin ölümünden uzun yıllar sonra bir televizyon dizisi halinde seyirciye sunulduğunda çokça eleştiri almıştır. Eleştirilerin çoğu dönemi yansıtmada kusurlu olduğuyla ilgilidir. Bir diğeri ise şairlerin sıradanlaştırılması ya da popülerleştirme tuzağına düşürüldüğü eleştirisidir. Salih Sarıkaya, şairlerin popüler kültürün bir enstrümanı olarak modern liseli dizilerindeki karakterler şeklinde sunulmasını eleştirmiştir. Dizide kimi şiirlerin de dizinin yapımcıları tarafından yazılmasına rağmen seyirci ve etkilenen kesim bu şiirleri Erdem Bayazıt'a veya diğer şairlere ait zannederek yanlış bir algıyı tedavüle sokuluyor. Bu durum sosyal medya üzerinden yanlış algıya da sebep oluyor. Herhangi bir şairin olmayan bir dizesi yazılıyor, bu uydurma şiir bir yahut başkasına ait olan şiirin altına ondan bağımsız başka bir şair yazılıyor. Bu sirkülasyon uzayıp gidiyor. Böylece edebiyat ve şiir yeni kuşaklara klişeleşmiş \"alıntılar, aforizmalar\" hakkında karmaşık ilişkilere mahal veriyor. Dizi yayın hayatına son verdi ama dizinin Zarifoğlu karşısında aldığı popüler tavra karşı durmak ve Zarifoğlu gerçeğine biraz daha yaklaşmak gerek. Yedi güzel Adam'da yedi özel ismin geçtiği isimler Hz. Muhammed, Sultan Abdülhamit, Zarifoğlu'nun dedesi Mustafa, babası Niyazi, kendi çocukları ve bütün kadınlara, erkeklere göndermede bulunduğu Ahmet'le Zeynep ve şairin kendisidir. Yedi Güzel Adam bir metafordur. Güzel adamlara ve güzel insanlara yönelik bir bildiri gibi, onları tanımlar, yorumlar ve onları konuşturur. Müslüman bir insanın yaşamına, duyuşuna ve sezişlerini aktarır. Zarifoğlu'nun zirvesine giden dağın yolundaki engeller, onun kendi poetik duruşunu konumlandıracağı en son yere; basit gündelik dile indirgemeye çalışır. Onu sembolleştirmeye popüler kültüre alet etmeye sebep olan şeyler, ona ulaştırmaz sahte bir hüviyet bir silüet çizer. 2. Rainer Maria Rilke, Duino Ağıtları, Birinci Ağıt."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/cemal-sureya-dan-bir-deneme-siir-anayasaya-aykiridir", "text": "Tabiat ahlakı kovuyor. Nerde bir ahlak türemişse, orda tabiatla ahlak çatışma halinde. Sanatı doğuran mutlaka bu çatışmadır demiyoruz. Ama sanatı besleyen bu çatışmadır diyoruz. Tabiat sanatla kurulu düzene baş kaldırıyor. İtiyor onu. Hafife alıyor. Bozuyor. Ağuluyor. Sanatlar içinde bu özelliği en çak taşıyan da şiir sanatıdır. O kadar ki bu konuda birçok sanatların genel meselelerini şiir üstünde tartışmak yersiz olmaz. Çünkü Novalis'in bir sözünü uygulayarak diyelim; her sanat şiire dayanır, hatta şiir bile... Şiir alışkanlıklara karşı bir yaylım ateştir. Bu yaylım ateş şiirin konusunda olduğu kadar diyalektiğindedir. Hatta daha çok diyalektiğindedir. Ama ahlaka karşı koyuş şiirin amacı değil. Belki fonksiyonu. Bu iki kavramı birbirine karıştırmamak gerekir. Şiirin çıkış noktasında yapıcılık da yakıcılık da yoktur. Bir noktadan sonra ise sadece yıkıcılık niteliği kendini gösteriyor. Kurulu düzene aykırılık estetik içinde daha çok güzel çirkin, iyi-kötü kavgası şeklinde kendini sunmuştur. Güzeli yakaladıkları yerde kendilerini gerçeğin yükseltilerinde sanan düşünürler artık pek yok. Onlar neredeyse güzeli gerçeğe, gerçeği güzele indirgiyorlardı. Hatta kimileri eşyanın özüne ilk basmanın güzel olduğunu ileri sürecek kadar aşırıydılar. Ama böyleleri pek yok şimdilerde. Baudelaire'i düşünelim, Baudelaire 1867 yılında öldüğü zaman estetikte yeni bir çağ başlamıştır. Baudelaire eskiyi kapamış, yeniyi açmıştır. Daha doğrusu şiir Baudelaire'in serüveninde kendi ipuçlarını bulmuştur. Bazı ip uçları. Onun ölümünden bir yıl sonra Lautreamont'un Chansons de Maldoror'u yayınlandı. O günden bugüne şairler bin yıllık güzelin yerine çirkini oturttular. Mısralarda iyi kötüye yenildi. Tanrının tası tarağı toplayıp göklere çekilmesi, insandaki şeytanın zaferden zafere koşması bu tarihten sonra ortaya çıkan gerçeklerdendir. İnsandaki öz, şiirle, evren içinde kendini deniyor. Kendi kurduğu tanrıların kendine aykırı sonuçlarını yeriyor. Çünkü Tanrı bir sonradan biçimdir. İnsansa önceden bir öz. Bugün şiirin bir ucu toplumsal planda insan haklarını kolluyor. Bu şiirin çekirdeğinde ahlaki bir kaygı bulunduğundan değil, belki kurulu düzene aykırılık niteliği ağır bastığından oluyor. Çünkü insan haklarındaki ilkeler daha yürürlükte değil. Çünkü o ilkeler kurulu düzenle daha çatışma halinde. Ama onların birgün toplumlarda geniş olarak uygulandığını, kurulu düzen içinde kaynaşarak ayrılmaz birer parça olduğunu düşünelim, o zaman şiir kollamayacak artık onları. Karşı çıkacak belki onlara. İşte bu noktada gerçekçiler gerçekçisi Jhering'in hukuki mesajı ile akılcılar akılcısı Kant'ın felsefi mesajı birleşiyor galiba. Jhering hukukun oluşmasını toplumda hakim bir grubun isteklerine uygun olarak tespit eder. Kant ise en geniş anlamda ahlakı tabiatın mutlaka kovacağını söyler. Biri toplumsal hayat bakımından, öbürü felsefi davranış açısından yapılmış bu iki tespit iki gerçeği aydınlığa çıkarıyor. Biri şu: Hiçbir zaman bir toplumdaki ahlak ve hukuk düzeninin, kişioğlunun tabiatına tam uygun olduğu görülemez. Öteki de şu: Kişioğlunun tabiatına iyice bitişik bir yönü olan şiir o ahlakla, o hukukla sürekli çatışma durumundadır. Geniş anlamda ahlak hukuku da içine aldığından sadece ahlak diyelim, ahlak tabiata nice aykırı olursa lafını ettiğimiz çatışma onca sert olacaktır. Baudelaire bir şeye zıttı. Rimbaud ise hiçbir şeyle bağlantılı değildir. Sürrealistler çıkışlarını Rimbaud'yu kök alan bir revolution kavramına şartlamışlardı. Dünyanın değiştirilmesi planında Karl Marx'ı, hayatın değiştirilmesi planında Arthur Rimbaud'yu izliyorlardı. Bugün şiir çağdaş şairlerde yeni alanlar, yeni açılar yaratırken, belirli bir yönde gelişiyor: Baş kaldırma yönünde... günümüz insanının, uygarlığın bugünkü sıkışık biçimlerinde, çıkmaz sokaklarında, labirentlerinde ilerlerken gösterdiği davranışlara uygun düşüyor bu. Bu biçimler, bu sokaklar, bu labirentler uygarlığın kendisiyse, şiir barbarlığın ta kendisi oluyor. Onun için ahlakı kovuyor. Şiir bütün çağlarda onun için var."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/cesur-direnisin-oncusu-rosa-parks", "text": "Rosa Parks, Alabama Montgomery'de yaşayan ve terzilik yapan siyahi bir kadındı. İş çıkışı evine dönerken, daha önce de tartışmış olduğu otobüs şoförünün sürüyor olduğu araca bindiğinin farkında bile değilken yalnızca kendi hayatını değil Amerika tarihini değiştireceğinden habersizdi. 1900 yılından itibaren uygulanan yasaya göre otobüslerin ilk sıraları beyazlara, son sıraları siyahlara ayrılmıştı. Arada kalanlar ise beyazların, sıraları doluncaya kadar siyahların da oturabileceği koltuklardı. Ayakta kalan beyaz olduğunda, şoför siyahlarla beyazların oturduğu koltukları birbirinden ayıran ''colored'' işaretini otobüsün arka tarafına doğru çekiyordu. Siyahlar arkada yer yoksa ayakta durmak, ayakta duracak yer yoksa da otobüsten inerek bir sonrakini beklemek zorundaydı. Yasa, siyah yolcularla beyaz yolcuların aynı koltukta yan yana oturmasına da izin vermiyordu. 1 Aralık 1955 günü Rosa Parks işte bu yasaya uymadı! Bu cesur terzi kadının direnişinin ardında yatanları öğrenmek için geçmişine göz atmakta fayda var. Parks, 4 Şubat 1913'te Alabama, Tuskegee'de doğdu. Anne babası James ve Leona McCauley, Parks iki yaşındayken ayrıldı. Parks'ın annesi, ailesi Rose ve Sylvester Edwards ile birlikte yaşamak için aileyi Alabama, Pine Level'a taşıdı. Parks'ın her iki büyükbabası da eskiden köleleştirilmiş insanlardı, haliyle ırksal eşitliğin güçlü savunucularıydı. Parks'ın çocukluğu, ırk ayrımcılığı ve ırk eşitliği için aktivizmle ilgili erken deneyimlerini beraberinde getirdi. Ku Klux Klan üyeleri caddede yürürken Parks'ın büyükbabası evlerinin önünde av tüfeğiyle durdu. Parks'ın eğitimi boyunca, ayrılmış okullara gitti. Küçük yaşta annesi tarafından okumayı öğreten Parks, Alabama, Pine Level'da, genellikle masa gibi yeterli okul gereçlerinden yoksun, ayrılmış, tek odalı bir okula gitti. Siyah öğrenciler birinci sınıftan altıncı sınıfa kadar yürümeye zorlanırken, Pine Level şehri beyaz öğrenciler için otobüsle ulaşımın yanı sıra yeni bir okul binası da sağladı. Parks, 11 yaşında başlayarak, Montgomery'deki şehrin ''Kız Endüstri Okulu''na gitti. 1929'da, 11. sınıftayken ve ''Alabama Eyaleti Zenciler için Öğretmen Koleji'' liderliğindeki bir orta öğretim laboratuvar okuluna devam ederken, Pine Level'da hem hasta büyükannesine hem de annesine yardım etmek için okulu bıraktı. Parks okula geri dönmedi. Bunun yerine, Montgomery'deki bir gömlek fabrikasında işe başladı. 1932'de, 19 yaşındayken, bir berber ve NAACP'nin aktif bir üyesi olan Raymond Parks ile tanıştı ve evlendi. Raymond'un desteğiyle liseden mezun olduktan sonra, 1943'te NAACP'nin Montgomery bölümüne katılarak sivil haklar meselelerine aktif olarak dahil oldu ve bölümün gençlik lideri ve NAACP Başkanı ED Nixon'un sekreteri olarak görev yaptı. Rosa Parks'ın hayatına bakınca bu direnişin o otobüste olmasa da elbet bir gün cereyan edeceğini tahmin etmek zor olmasa gerek. Rosa Parks bir gün Montgomery'de otobüse bindi. O otobüste bir beyaz, beyazlara ayrılan yerde yer bulamayınca, siyahlara ait bölümde oturmakta olan Rosa Parks'tan, koltuğundan kalkıp kendisine yer vermesini istedi. Şoför de kalkması için uyardı ama Parks yerinden kalkmadı. Rosa Parks, otobüs şoförünün neden kalkmadığını sorması üzerine ''Çünkü kalkıp yerimi bir başkasına vermem gerektiğine inanmıyorum.'' diye cevap verdi. Bunun üzerine şoför, polis çağırdı ve Rosa Parks ''kamu düzenini bozmak'' suçundan tutuklandı. Bu tutuklama, Kadınların Politik Konseyi'nin başı çektiği otobüs boykotu eyleminin örgütlenmesini sağlayan ilk adım oldu. Rosa Parks'ın mahkemeye çıkarıldığı 5 Aralık günü Montgomery'de yaşayan neredeyse tüm siyahların katıldığı otobüs boykotu eylemi gerçekleştirildi. 40 bin kişinin yürüyerek işe gitmesi şehirde yaşayan neredeyse herkesin dikkatini çeken bir eylem olmuştu. Rosa Parks o gün mahkemece kamu düzenine itaatsizlikten 14 dolar para cezasına çarptırıldı. 381 gün süren bu eylem, 20 Aralık 1956 tarihine kadar devam etti. Bu eylem ayrımcılık karşısında ilk geniş kapsamlı eylem olarak tarihe geçti. Montgomery'deki belediye otobüslerinde siyahlara yönelik bu ayrımcı uygulama 1956 yılının Aralık ayında kaldırıldı. Eylem başarıya ulaşmıştı. Rosa Parks ise pek çok ölüm tehdidi aldığı ve iş bulamadığı için Montgomery'den taşınmak zorunda kaldı. Sivil haklar hareketinde mücadelesini hep sürdürdü. 1999 yılında ABD Kongresi tarafından altın madalyayla ödüllendirildi. 24 Ekim 2005'te 92 yaşında, arkasında ırk ayrımcılığına ve adaletsizliğe karşı zengin bir direniş mirası bırakarak doğal nedenlerden öldü. Rosa Parks'ın bu cesur ve haklı direnişine hayran olmamak elde değil. Yalnızca ırk ayrımı için değil, hayatın her alanında ne kadar taviz verirsek ve ne kadar susarsak baskı da aynı oranda artmıyor mu? Demem o ki Rosa Parks, bu direnişi sayesinde yalnızca ırk ayrımcılığı karşısında değil, evrensel adaletsizliğin karşısında dik durarak bizlere bugün dahi örnek teşkil eden cesur ve haklı bir kadındır. Nefes kesen bir yaşam öyküsü bu, kaleminize sağlık Adile hanım."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/cezayir-de-uc-ay-i", "text": "Hadi gelin hep birlikte Kuzey Afrika'ya doğru uzanalım ve Cezayir'e gidelim... Cezayir'e gitme teklifi bana ilk geldiğinde kafamda yüzlerce soru işareti belirdi. Nasıl olacaktı? Cezayir nasıl bir yerdi? Yaşam koşullarına alışabilecek miydim? Birçok ön yargım vardı. Yaptığım araştırmalardan da pek bir sonuç elde edemeden 1 Haziran'ın öğlen saatlerinde bindiğim Air Algerie uçağından muhteşem bir hikaye ile Cezayir'den ayrılacağımı bilmeden indim. İnternette hakkında fazla bilgi bulunmayan ve pek çok kişinin yanlış tanıdığı bu Kuzey Afrika ülkesine ilk gittiğinizde eğer akşam saatleriyse ve yaz aylarıysa sizi ılık bir hava ve bol ışıklı bir şehir karşılayacak. Ülkenin başkenti kendi ismi ile aynı... Yani Cezayir'in başkenti Cezayir... Eğer başkente gidiyorsanız Huari Bumedyen Havaalanı'nda ineceksiniz. Baştan söylemekte fayda var akşam beşten sonra şehir içi ulaşımda otobüs bulamazsınız. Dolmuş mantığı zaten yok... Ülkede sabah yediden akşam beşe kadar çalışan otobüsler, Yassir ve Heetch ismi verilen gecenin belirli bir saatine kadar çalışan taksiler, bağımsız taksiler, tramvay ve tren var. Eğer Cezayir'e gitmeyi düşünürseniz Yassir ve Heetch uygulamalarını telefonunuza indirin. Ulaşım sizin için bir çile olmaktan çıkacaktır. Ülkenin para birimi Cezayir Dinarı... Para birimleri karaborsaya düşmüş şekilde... Yani yolda yürürken birisini kolundan tutup euro veya dolar bozdurabilirsiniz... Paranızı bankadan bozdurduğunuzda alacağınız miktarın iki katını karaborsadan alıyorsunuz ki bu daha karlı bir yöntem. Yasal değil ama bunu ülkede neredeyse yapmayan yok ve hükümet dahil herkes bunun farkında o yüzden endişe etmenize gerek yok. Paranızı adım başı bulunan tobacco dükkanlarında bozdurmanızı tavsiye ederim... İlk bozdurduğunuz yere de güvenirseniz eğer sürekli olarak paranızı ondan bozduracağınızı söyleyip bir anlaşma yapabilirsiniz. Cezayir'in sokakları çok temiz, insanları çok sıcak kanlı... Ülkede birkaç nokta dışında trafik lambası göremeyeceğinizi baştan söylemem gerekiyor. Bu trafikte kaos yaratıyor gibi gözükse dahi insanlar kendi kurallarını belirlediği için trafikte pek sorun yaşamıyorsunuz. Hala bu kadar düzensiz bir trafik akışı içinde nasıl bu kadar hızlı olabildiklerini ve kaza oranının nasıl bu kadar az olduğunu anlayabilmiş değilim. Başkent, Binbir Gece Masalları ülkesi gibi... Bembeyaz... Yürüdüğünüz bütün sokaklarda üç farklı kültürü iç içe hissediyorsunuz başkent Cezayir'de. Bir sokakta yürürken kendinizi Endülüs mimarisine, Endülüslerin bıraktıkları izlere hayranlıkla bakıp Endülüs'te hissederken bir arka sokağa geçtiğinizde Fransa'nın bıraktığı izlerle karşılaşıp kendinizi Paris'teymiş gibi hissedebilirsiniz... Bazı sokaklarda ise Afrika'nın yerel özellikleri ile karşılaşıp işte Afrika bu diyebilirsiniz. Üç farklı kültürün bir arada bulunduğu bu ülke açık bir dil okulu gibi... Dil eğitimine çok fazla önem verilen bu ülkede Arapça ve Fransızca resmi dil fakat bunun yanında bir kişide üçüncü bir dille karşılaşırsanız hiç şaşırmayın. Bir kişide üç veya daha fazla dil bulunabiliyor. Cezayir'in yerlileri Arapça, Fransızca dışında ülkenin üçüncü resmi dili olan Berberice'yi yani Kabylie dili olarak bilinen dili konuşuyor. Berberi alfabesiyle ise ülkenin pek çok tabelasında karşılaşabilirsiniz. Yeri gelmişken söyleyelim; Kabylie dilinde merhaba demek için \"azul\" kelimesini kullanıyorlar. \"Az\"; gel yaklaş \"ul\" ise kalp demekmiş... Yani merhaba demek Kabylie dilinde; gel kalbime yaklaş anlamına geliyor... Cezayir'in yemeklerinden diğer yazıda bahsedeceğim... Şimdi sokaklara geri dönelim... Sokaklarının temiz olduğunu başta söylemiştim fakat bazı kısımlar gerçekten Afrika gibi hissettirdiği için çöp kutusu dahi bulamadığınız yerler oluyor. Genele baktığınızda temiz gözüken bu şehrin bazı sokakları gerçekten tam bir çöplük gibi... Sokaklarda adım başı tütün dükkanı bulabilirsiniz. Bu tütün dükkanları sadece tütün satmak ile kalmayıp ayrı zamanda hediyelik eşyaların ve bazı abur cuburların satıldığı yerler. Parfümler, cipsler, oyuncaklar, kişisel bakım ürünleri, saatler, takılar... Pek çok şeyi bu dükkanlarda bulabilirsiniz. Tütüncü diye girdiğiniz bu dükkanlarda sizi şaşırtabilecek birçok ürünle karşılaşmaya şimdiden hazır olun. Sokaklarda gözünüz Starbucks, Burger King gibi markalaşmış dükkanları arayabilir... Fakat bu tür yerleri görmemeye hazır olun... Ülkenin genelinde Starbucks yok... Hangi şehrine giderseniz gidin... Ya da uluslararası camiada tanınmış pek çok marka ile karşılaşamayacaksınız. Bilinen markalar yerine yerel üreticilerin açmış oldukları dükkanlar var. Bizdeki kahvehaneler gibi dükkanlar yaygın. Adım başı karşılaştığımız tütün dükkanları gibi adım başı karşılaşacağımız pastaneleri de söylemeden geçmek olmaz. Kahvehane dediğimiz bu kafelere geri dönelim... Buralarda insanlar oturup sohbet etmeyi daha çok seviyor, bizdeki gibi okey, tavla, oyun kültürleri pek yok. Cezayir insanı kahveyi çok seviyor... Cezayir kahvesi ise bizim kahvemize göre daha sert... Anlayışlarına göre ise kahve hemen değil yavaş içilir. Hatta bu durum için söyledikleri bir söz bile var... \"Kahve içilmez, öpülür.\" Küçük, gerçekten küçük, bardaklarda aldıkları kahveleri en az iki üç saat ellerinde taşıdıklarını görebilirsiniz... Şaşırmayın bu olağan bir durum... Cezayir hakkında, kültürü hakkında konuşacak, anlatılacak pek çok şey var... Şimdilik bu güzel ülkeyi anlatmayı burada bırakalım isterim... Hadi gelin hep birlikte Kuzey Afrika'ya doğru uzanalım ve Cezayir'e gidelim..."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/chinese-sushi-express-ergin-concept", "text": "Bursa Balat Ergin Concept'de olan Chinese Sushi Express mükemmel bir yer... Menüsü gayet zengin ve yemekleri ciddi anlamda güzel yapıyorlar. Biz ortaya deluxe sushi setten söyledik, gayet de güzeldi. Ben karides cipsi de yedim ve bayıldım! Mükemmel bir şey, ön yargıyla yaklaşmamanızı tavsiye ederim. Alkol fiyatları normaldi fakat diğer içecekler biraz abartı geldi bana. Bu arada para üstünü kitabın arasında getiriyorlar, dilerseniz bahşiş olarak bırakabilirsiniz. Genel anlamda iyi mekan, yolunuz düşerse uğrayın derim. Bursa Balat Ergin Concept'de olan Chinese Sushi Express mükemmel bir yer... Daha önce İstanbul'da gitmiştim. Bursa'da var ise orada da denenebilir ama genel olarak Japon mutfağı ilginçtir. Öneri için teşekkürler."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/ciceklerin-tanrisi-kitap-incelemesi", "text": "Kitabımız aşk, savaş ve ölüm üzerine kurulu. Her sayfada korka korka beklediğimiz ölüme yavaş yavaş ulaşıyoruz. Hayatı, yaşamı, insanları çok sevenlere hitap etmez. Çaresizliği, aşkı, kendini bir kişiye, hastaya, savaşa adamışı, her gün ölüme savaş açmış yine de ölümü tatmış kişileri kendine esir eder. Öyle bir karakter ki bu saydıklarımı yaşayan kişiler kendisiyle bağdaştıracak, bütünleştirecek ve öyle bir sarsacak ki ne oldum dedirtecek. Kitabı okurken ağlayan var mı acaba? Sayfa sayfa ölüm işlenirken kaybettiklerini düşünen, kaybetmemek için canla başla savaştığını hatırlayan? işte bu sıralarda kopuyorsunuz, dalıyorsunuz eskilere, Aygen gibi, sonra an'a döndüğünüzde kısa bir hüzün kıvrılması oluyor dudaklarınızda, hüznün getirisi damlalar göz pınarlarınızda.. Olur eminim. Kitap birinci tekil ağızdan anlatılıyor. Anı olarak başlayan kitap sonlara doğru günce olarak devam ediyor. Dil sade, cümleler kısa, yer yer an betimlemesi uzun ve sürükleyici. Bakış açısı, olaydaki durumları, düşünceleri, hissettiklerini betimlemesi, anlatması, hissettirmesi o kadar kendine has ki okurken gözlerim, aklım, kalbim bayram etti; elimde tuttuğum bir külçe altın gibi geldi bana, onun kadar ağır, onun kadar değerli, göz kamaştırıcı, aklı başından alıcı... Farklı bir karakter -ler, farklı bir tema, olaylar, savaşlar... Gerçekten gömülü halde beynime girdin. Bu zafer senin... dönüp dönüp okuyacağım bu mükemmel hikayeyi ve unutmayacağım."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/cilek-kiz", "text": "Mersin'in Silifke ilçesinde doğdum, büyüdüm ve halen ikamet etmekteyim. Buraları artık kendimce anlatmam gerektiğini fark ettim. Silifke deyince içim içime sığmıyor. Belki de bu uzun birliktelik, sonunda bir aşka dönüştü. Kayseri'de okuyorum ve uzun aralardan sonra eve her döndüğümde, otobüsten indiğim an otogardaki tuzlu deniz kokusunu size tarif edemem. Ciğerim yanar, tüm yaşanmışlıkları önüme getiren bir Silifke kokusu işte... Ortasından Göksu Nehri akar. Hatta kuzenimin kızına bu adı koymasının bir nedeni de bu olmalı diye düşünüyorum. Neyse, bu nehir biraz yaramaz... Kışın rengi bir latte gibidir. Çamurlanır, şahlanır ve taşar. Etrafındaki küçük bahçe ve evler hasar görür. Bu eskiden daha çoktu. Göksu'ya yakın olan okuduğum ilkokulun sırf bu yüzden tatil edildiğini hatırlıyorum. Maalesef rafting yapılmıyor, akışı çok güçlü olduğundan sanırım. Ekonomisi tarımdan gider. Akdeniz yöresinin turunçgil kafası burada da yaşanır. Limon, çilek, portakal, mandalina, muz ve bir de zeytin... Lise yıllarımda çilek setlerinin arasında geçmiş günlerimin sayısı belirsiz. En sevdiğim işlemeli kot ceketimi ve en sevdiğim okul gezimi buradan kazandığım paralara, emeğe borçluyum. Silifke'nin birçok tarihi köyleri var. Köylerdeki kalıntılar... Silifke Kalesi, Cennet-Cehennem Çöküğü, Astım Dilek Mağarası vb. Burası benim için bu yazdıklarımdan da öte kültürel kimliğimi yakalamaya çalıştığım, farklılıklarımı ayırt etmeme olanak sağlayan bir turnusol kağıdı. Bazen çocukluk arkadaşlarımla oyunlarımı ifade eder bana, bazen ailemi. Hep sevgiyle yad edeceğim bir yer bura..."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/cinnetin-esiginde-psikotik-konusmalar-7", "text": "Bazen kendimi bir ormanda kaybolmuş gibi hissediyorum. Vakit; gece yarısı. Mevsim; kış. Ağaçların bile ürktüğü, kulakları sağır eden bir sessizlik kuşatmış toprağı. Uykum geliyor, uyursam bir daha uyanamayacağımı biliyorum. Ayak bileğimden aşan karda, ne yana gittiğimden, nereye varacağımdan habersiz yürüyorum. Soluk soluğa, düşe kalka; ne parlayan bir çift göz ne de titreyen bir yalaz... Karanlığın rahmine koşuyorum. Anne! Sıcacık nefesinle uyuşmuş parmaklarıma can ver, bin dokuz yüz doksan dokuz Şubat'ındaki gibi. Bırakma beni çaresizliğe, sığınmak istiyorum koltuğunun altına. Ne çare ki sen bile yoksun. Çöküp kalıyorum nihayet. Pamuktan bir döşek kadar rahat toprağın donuk yüzü. Ağırlaşan kirpiklerimde bir soluk hissediyorum, göz gözeyim karanlığın ruhuyla. Tanıyorum bu nefesi. Vanta karası gözler, dağlarda bilenmiş boynuzlar... İncilerle bezenmiş benek benek, ipekten tellerle kaplı bedeni. Göğsündeki ateşi püskürüyor burun deliklerinden. Her solukta, biçare, huzura gark oluyorum. Al götür beni bu yalnızlıktan, diyemiyorum. Zincirler kıran zaman, fırtına gibi kök söken zaman. Nefislere mutlak sonu fısıldayan zaman. Ben, güneşin el etek çektiği sokaklarda salınan savruk bir avareyim. Zamana hükmetmek Tanrı'nın işi. Beni cezalandırma vazifesi ise kibrime verilmiş. İnsanların yüzyıllardır Tanrı diye tapındıkları, menfaatlerinden başkası değilmiş. Yüzlerce kez kıble değişir, Tanrısı menfaat olanlar. Benim kıblem şaşmadı lakin çok mihraplar yıkıldı. Secdeye varmıyorum artık, rüyalarımda bile sırtüstü devriliyorum. El mahkum, çıkar yol yok; çekiyorum. Bazı zamanlarda ise amansız bir buruklukla farkına varıyorum yaşamanın. Yaşamak, kahpe kayışında bilenen kör bir bıçak. Yaşamak, göklerde dalgalanan arsız bir sancak. Yaşamak, fahişelerin raks ettiği kirli bir kucak. Ve yaşamak, yaşayarak anlarsın ancak... O mağrur gülüşümle kendimi selamlıyorum aynalarda. Zoraki mutmain kalbim. Ne anlatmak ne de anlaşılmak değil derdim... Hayıflanıyorum. Hiçbir temennim, dileğim, beklentim ve hissim yok artık."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/cocuk-edebiyati-nedir-cocuk-edebiyati-nda-engellilik", "text": "Çocuk Edebiyatı Nedir? serisinin ilk üç yazısında çocuk edebiyatını daha iyi anlayabilmek adına çocuk ve çocukluk kavramına, tarihine ve çocuk sosyolojisine değindik. Serinin dördüncü yazısında ise çocuk edebiyatına giriş yaparak Türk çocuk edebiyatında engelliliği ele alacağız. Alınan bazı kaynaklarda özürlü ifadesi araştırmanın ismi olduğu ve alıntı yapıldığı için bu ifadeyi değiştirmedik. Her çağ ve her toplumda her zaman bir öteki vardır. Bu öteki her toplum ve çağda değişiklik gösterebilir. Fakat engellilik her dönemde ötekilik olarak algılanır. Gerek 14. yüzyılda gerekse 20. yüzyılda bir toplumda ilk vazgeçilenlerden biri engellilerdir. Engellilik hakim olan ideolojinin istediği, belirlediği idealden sapmadır. Bu yüzden engellilik öteki olma durumudur. Engellilik çalışmalarında iki farklı model vardır. Birincisi tıbbi model, ikincisi sosyal modeldir. Tıbbi model bireysel model olarak da tanımlanabilir. Kişinin engelliliği bir sorundur ve bu sorun sadece engelli bireye aittir. Sosyal modelde ise engellilik sadece bireyin değil toplumun da sorunudur. Engellilerin toplumla kaynaşması toplumun sorumluluğu olarak görülmüştür. Tübitak 2006 yılında 2002 yılında yapılan Türkiye Özürlüler Araştırması'nın ikincil analizini yapmıştır. Bu analize göre engellik genel olarak tıbbi bir problem olarak görülmektedir. Engellilik eğitimsizlik, yoksulluk ve soyutlanmayla bağlantılı olduğu için ilk olarak bu sorunların çözülmesi gerekmektedir. Engelli çocuk doğuran annelerin suçlanmasıyla mücadele edilmelidir. Engellilerin sosyal yaşama uyum sağlayabileceği koşullar sağlanmalıdır. Çocuklar bir yaşından itibaren sosyal çevrelerinin farkına varmaya başlarlar. Öncelikli olarak dış görünüşten kaynaklanan farkları ve bu farklılıkların daha az saygıya sebep olduğunu fark ederler. Çocuk edebiyatı eserleri hayatın içerisindeki farklılıkları saygıyla benimseme yönünde katkı sağlayabilir. Engellilikle çocuk edebiyatı eseri sayesinde tanışan bir çocuk dışlayıcı bir tutumdan ziyade dahil edici bir tutum sergileyebilir. Çocuk edebiyatı eserlerinin engelliliğe karşı olumsuz tutumların sebebi olduğu durumlarda olabilir. Özellikle geleneksel masallarda kötüler çirkin iken iyiler güzel bir şekilde tasvir edilir. Bu yazımızda kaynak olarak kullandığımız tezde yazar incelediği 1969-2009'u kapsayan 40 yılda engelli karakter içeren 40 çocuk edebiyatı eserine ulaşmıştır. Bu eserlerin 3-8 yaş grubuna uygun olanlarının biri hariç piyasada bulunmamaktadır. 40 eserin çoğunluğu 8-12 yaş grubu çocuklara yöneliktir. Engelliler ve aile çevresi bağlamında ilk olarak Kemalettin Tuğcu'nun Garip adlı romanını ilk örnek olarak ele alabiliriz. Garip romanında anlatıcı Garip'in doğumunu ailesi için felaket olarak anlatır. Garip'in başı büyük, kolları ve bacakları kısadır. Annesi Garip'i misafir geldiğinde odaya kapatır. Garip'in taş bebek gibi kız kardeşi olduktan sonra tamamen yok sayılır. Garip'in aileye kir, leke, bir mahcubiyet ve sıkıntı getirdiğini düşünürler. Romanın sonunda Garip doktor olur ve annesi vicdan azabı çeker. Kemalettin Tuğcu'nun Karanlıkta Bir Çocuk romanında ise aile kör olan çocuğuna karşı aşırı korumacıdır. Bu anlatıdaki anne Garip'teki kadar evladını yok sayan anne olmasa da çocuğunu olduğu gibi kabul etmekte zorlanır. Özellikle Kemalettin Tuğcu romanları olmak üzere çoğu anlatılarda engelliye acıyarak yaklaşılır. Necati Güngör'ün Ressamın İki Kuşu adlı eserinde engellilik durumu aileyi parçalar. Çocuk annesi yanındayken kaydıraktan düşer ve yürüme yetisini kaybeder. Babası çocuğun yürüyememesinden anneyi suçlu bulup acı sözler söyler. Bunun sonucunda anne evi terk eder. Melike Funda'nın Güneşe Açılan Pencere adlı romanında ise destekleyici aile resmi çizilir. Tekerlekli sandalyesiyle kendini hiç eksik hissetmeyen Tutku'nun babası kızının öz saygısını destekleyici sözler söyleyerek ona destek olur. Engelli çocuk ve engelsiz kardeş ilişkini anlatan çok sayıda eser yoktur. İçimdeki Ses romanında on yaşında olan Murat'ın yürüyemeyen kardeşi Onat'a karşı hissettiği kıskançlık duyguları anlatılır. Bu kıskançlık ilginin Onat'ta toplanmasından kaynaklıdır. Murat Onat'ı kimi zaman kıskansa da elinden geldiğince destek olur kardeşine. Engelli karakterlerin olduğu çocuk edebiyatı eserlerinde aileler birkaç örnek dışında genel olarak destekleyicilerdir. Engelliler okul çevresi içinde incelenirken iki ana unsur vardır. İlki eğitimciler, ikincisi öğrencilerdir. Eğitimciler genelde destekleyici bir tutum sergilerler. Küskün Çocuklar adlı eserde Kambur olan Tevfik'i başta öğretmeni olmak üzere eğitimciler bir araya gelip korurlar. Merhaba Sevgi adlı anlatıda tek kolu kesilen Sevgi'ye karşı öğretmeni duyarlı ve destek olan bir tutum sergiler. Olumlu örneklerin yanında olumsuz bir örnekte vardır. Zübeyde Turan'ın Bayram öyküsünde Bayram'ın kalça çıkığı vardır. 23 Nisan'daki okul yürüyüşüne öğretmeni tarafından dahil edilmiştir. Ancak okul müdürü tarafından sakat olarak çağrılıp yürüyüşten çıkartılır. Bu tarzda olumsuz örnek oldukça azdır. Engellilerin okula erişimi ve sosyal çevreyi onlara göre düzenleme yıldan yıla gelişse de bu gelişim oldukça yavaştır. Bakış açısının değişmesi oldukça uzun sürmüştür. Engelli karakterler en çok arkadaş çevresi tarafından örselenir. Kimi zaman bu örselenme çocukta okulu bırakma isteği uyandıracak kadar etkiler. Bunun yanı sıra bazı eserlerde engelli karakter arkadaşı sayesinde eğitim yaşamını sürdürür. Küskün Çocuklar'da kambur olan Tevfik önceki okulundan kamburuyla alay edildiği için ayrılmıştır. Yeni geldiği okulda Cengiz ve arkadaşları tarafından alay edilir. Cengiz araba kazası geçirir ve bir ayağını kaybeder ve kendisi de alay edilen olur. Arkadaş ilişkileri açısından olumsuz örneklerin yanında olumlu örnekler sayıca çoktur. Engelli karaktere sevginin ve dostluğun gücünü hatırlatan arkadaşları vardır. Anlatılarda engellinin yaşamını kolaylaştıracak aletlerin temini sık kullanılan motiflerdendir. Bu destek genellikle tekerlekli sandalye armağan etmeleridir. Karanlıkta Bir Çocuk romanında Nesrin karakteri görme engelli Volkan'ın daha bağımsız ve özgür hareket edebilmesinde yardımcı olur. Nesrin, ailesine bağımlı olarak yaşayan Volkan'ın her işini tek başına yapabilmesinde ve derslerinde yardımcı olur. Arkadaş bazen de engellinin gerçekle yüzleşmesini sağlayabilir. Bu da engellinin kendine acımasının önüne geçer. Canan Tan'ın Beyaz Evin Gizemi romanı bu duruma örnektir. Zengin bir ailesi olan Murat ameliyat olduğunda yürüyebilecektir. Fakat ameliyattan korkar ve bu konu açıldığında odasına kapanır. Arkadaşı Eray'ın ona söylediği gerçekler sayesinde Murat ameliyat olur. İlk anlatılarda engelli karakter pencere arkasından arkadaşlarını seyrederken sonraki anlatılarda engelli karakter iç mekandan dış çevreye çıkan aktif karakter olmuştur. Engelli karakterler sanat ve sporla ilgilenmeye başlamışlardır. Sevinç İzgü'nün Rekortmen Tekerlekli Sandalye öyküsü ve Patenli Kız öyküsü buna örnektir. Rekortmen Tekerlekli Sandalye öyküsünde anlatıcı trafik kazasında tek ayağını kaybetmiştir. Tekerlekli Sandalye Basketbol Takımı'na girince eski mutluluğunu tekrar yakalar. Bu takım engelsiz kızlarla eşleşerek dans gösterisi yaparlar. Engelli ve engelsizi eşit konumda etkinlik yaparken göstermesi bakımından önemli bir anlatıdır. Engelli ve dış çevre ilişkileri incelendiğinde dış çevrenin fiziki özelliklerinin engellinin koşullarıyla uyumlu hale getirilmesine de değinmek gerekir. 1993 yılında yazılan Aksak Ali kitabında Ali, dış çevrenin sosyal yaşama engelliyi de dahil edebilecek şekilde değişmesini ister ve düşler. 2008 yılında Ayşe Çekiç'in yazdığı Yeni Engeller öyküsünden çevrenin sosyal modelle uyumlu bir değişme geçirmediğini anlarız. Çocuk edebiyatına Türk çocuk edebiyatında engellilik konusuyla giriş yaptık. Bu konuyu daha detaylı bir şekilde kaynakçadaki tezden inceleyebilirsiniz. Yazımızı çocuk kitapları ve film önererek sonlandırıyoruz. Ayfer Ünal. Türk Çocuk Edebiyatında Engellilerin Temsili. Yayımlanmış yüksek lisans tezi. İstanbul: Boğaziçi Üniversitesi, 2010."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/cocuk-edebiyati-nedir-cocuk-sosyolojisi", "text": "Çocuk Edebiyatı Nedir? serisinin üçüncü yazısında çocuk sosyolojisini inceleyeceğiz. Geleneksel sosyolojide çocuklara ve çocukluğa gösterilen ilgi sınırlıdır. Çocuklar hakkında yapılan araştırmalar genellikler yetişkinle ilişkisi ve okuldaki ilişkileri üzerinedir. Ancak doksanlı yıllardan itibaren çocukları sosyal bir aktör olarak ele alan, meydan okumalarını, yetişkinlerle ilişkilerinin çeşitli yollarını anlamaya çalışan yeni bir anlayış gelişmeye başlamıştır. Heywood'a göre çocukluğu bazıları biyolojik olgu olarak görürken bazıları da toplumsal bir kurgu olarak görür. Çocukluğu toplumsal kurgu olarak görenler çocukluğun her toplumda var olduğunu fakat her toplumda farklı çocukluk imgesinin olduğunu düşünürler. Çocuk sosyolojisi çocukluğu toplumsal bir kurgu olarak algılar. Çocukları toplumsal yaşam içinde etken unsurlar arasında görmektedirler. Cevat Özyurt, kaynakçada belirttiğimiz makalesinde Çocukluğun sosyal bir olgu olduğunu ilk olarak Philippe Aries Centuries of Childhood (1962) adlı çalışmasında ortaya koymuştur. der. Aries'e göre Ortaçağ Avrupasında çocukluk kategorisine rastlanmaz. Bu çağda çocuğu yetişkinlerden ayıracak farklar yoktur. Çocuklar yetişkinlerle aynı kıyafetleri giyiyor, aynı oyunu oynuyor, aynı işleri yapıyorlardı. Colin Heywood ve Neil Postman'ın çocuklukla alakalı kitaplarında Aries'in tezinin izleri görülür. Çocuk araştırmalarında sosyal eyleme vurgu yapan ve sosyal yapıya vurgu yapan iki yaygın tutum vardır. Birinci tutumda çocuğun farklılıklarına ikinci tutumda benzerliklerine dikkat edilir. Bu yaklaşımları Aktif Çocukluk Yaklaşımı ve Sosyal Yapıya Vurgu Yapan Çocukluk Yaklaşımı şeklinde adlandırabiliriz. Bu yaklaşım sosyal eyleme vurgu yapar. Bu yaklaşıma göre çocuklar sosyal ilişkilerde yetkin olduğu için birer sosyal aktör olarak ele alınmalıdır. Çocuklar, sosyal dünyayı hem bilgilendiren hem de ondan bilgilenen insanlar olarak görülür. Bu kategori Kabilesel Çocuk Yaklaşımı ve Azınlık Grubu Yaklaşımı alt başlıklarını da taşır. Kabilesel Çocuk Yaklaşımına göre çocukluğu, çocuklar arasındaki ilişkiler sayesinde anlayabiliriz. Çünkü çocuklar bir araya geldiklerinde kendilerine özgü sembolleri olan topluluk oluşturma yetenekleri vardır. Azınlık Grubu Yaklaşımında ise çocukların evrensel ortak özelliklerini de dikkate alır. Bu yaklaşımda çocuk küçük yetişkin durumundadır. Bu yaklaşıma göre çocuklar yetkin vatandaşlar olarak görülmez ve bu yüzden sosyal aktör olarak görülmezler. Bu yaklaşımda çocuklar bakıma muhtaç, kırılgan ve korunması gereken varlıklar olarak görülür. Bu yüzden çocukluk kalıplarının yetişkinler tarafından belirlenmesi de doğal karşılanır. Bu yaklaşımın Toplumsal Yapısal Çocukluk Yaklaşımı ve Toplumsal Olarak Kurulmuş Çocukluk Yaklaşımı olmak üzere iki alt kategorisi vardır. Toplumsal Yapısal Çocukluk Yaklaşımında çocuklar doğal, evrensel bir kategori altındadır. Bu yaklaşıma göre belli bir toplumdaki çocukların ortak özellikler göstermesi muhtemeldir. Bu yaklaşımda çocukluk kavramı tartışmaya açılmadığı için çocukluk olgusu ulusal ve küresel düzeyde ele alınabilir. Toplumsal Olarak Kurulmuş Çocukluk Yaklaşımında çocuklukla ilgili kalıpların kültürelliği ve tarihselliğine vurgu yapılır. Bu yaklaşımda çocuklar değil toplum belirleyici konumdadır. Çocukluk kurumundaki değişim toplumsal yapıdaki değişimlere bağlı olarak incelenir. Çocuk sosyolojisinin önemli araştırma konuları: çocuklara yönelik şiddet, çocukların cinsel istismarı, çocuk cinselliği ve çocuk anneler, çocuklar arasında cinsiyet ayrımcılığı, çocukların madde bağımlılığı, çocukların eğitim imkanlarına ulaşamamasıdır. James'e göre çocuk sosyolojisi ve çocuk araştırmaları üç varsayımdan hareket eder. b) Çocukluk araştırmaları, çocukluğu değerli kılar. c) Çocuklar sosyal faillerdir, sosyal dünyaya ilişkin özgül düşünceleri vardır, yetişkinler onları dinlemeye değer bulmalıdır. Ayrıca James, çocukluk çalışmalarda çocukluğun ortak özellikleriyle birlikte kültürel değişkenleri de dikkate almak gerektiğini söyler. Çocuk sosyolojisi çocukluğu toplum biçimi ve aile tiplerine göre de ele alır. Toplum biçimlerinden ilki tarım toplumlarıdır. Eski Mezopotamya uygarlıklarında örgün eğitim yaygın ve sadece zengin çocuklarına özgü bir ayrıcalık değildi. Kız ve erkek çocukları altı yaşında okula gitmeye başlardı. Antik Yunan'da ise örgün eğitim kurumlarına özgür ailelerin erkek çocukları gidebilirdi. Hıristiyan Ortaçağ toplumlarında çocuklar değersiz ve günahkar sayılıyordu. Tarım toplumlarında çocuklar duygusal bir yatırım aracından ziyade yaşlılık yıllarının güvencesi olarak görülmekteydi. Ortaçağ'da çocuklar bebeklik döneminden sonra yetişkin yaşamına katılmaktaydı. Rönesans çağında bebeklik ve yetişkinlik arasında bir çocukluk döneminin olduğu yönünde bir algı oluşmaya başlamıştır. İkinci toplum biçimi sanayi toplumlarıdır. Sanayi toplumlarının başlangıcında yoksul çocuklar ucuz iş gücü olarak görülüp emekleri sömürülmüştür. Okullaşmanın artmasıyla birlikte işçi çocuklar azalmıştır. Sanayi toplumları geniş aileden çekirdek aileye geçişin olduğu bir dönemdir. Bu dönemde çocuğa duygusal yatırım artmış, çocukların çalışma hayatına başlama yaşı yükselmiştir. Çocuklar yetişkinlerden farklı bir statüye kavuşmuştur. Son toplum biçimi sanayi ötesi toplumlarıdır. Bu toplumlarda çocuk masum, zayıf ve korunmaya muhtaç olarak algılanmaktadır. Eğitim süresi uzamakta ve kültürel çocukluk yaşı da yükselmektedir. Çocukların aileye uzun süreli bağımlı olması çocuk sahibi olmayı pahalı kılmaktadır. Her tarihsel dönemde ve her toplum içerisinde farklı aile tipleri vardır. Aile tiplerinin farklılığına bağlı olarak da farklı çocukluk algıları görülür. Burjuva ailesinde ebeveyn ile çocuk arasında yakın ve duygusal derinliği olan bir ilişki vardır. Burjuva ailede erkek ailenin ekonomik işlevini, kadın ise yemek, temizlik ve çocuk bakımı gibi işlevleri üstlenmiştir. Bu aile tipinde çocuk, bağımlılığı ve kendinden üstün olanları sevmeyi öğrenmeyi temel alır. Köy ailesinde çocuklara gösterilen ilgi onları beslemenin ötesine geçmemiştir. Köy ailesinde otorite köyün kendisindeydi. Köylü aileleri kendi çocuklarına köy topluluğunun diğer çocuklarından daha fazla sevgi ve ilgi göstermemiştir. Bu aile biçiminde çocuklar erken yaşta hayata atılmışlardır. İşçi ailelerinde ise işçi çocukları ya annelerinin çalışmalarından ya da bilgisizlikten kaynaklı olarak aile tarafından değil sokaklarda yetişiyordu. Bu çocukların sosyal ilişkileri çabuk ve kesin olarak öğrenmelerine sebep oluyordu. İşçi çocuklarının emeğinin sömürüsü de sıradan bir olaydı. Aile yapısındaki değişmeler çocukluk paradigmasını da değiştirmiştir. Geleneksel çocukluk paradigması geniş aile yapısıyla ilgilidir. Geniş ailede üç kuşak bir arada yaşadığından dolayı değerler dede ve ninelerden torunlara aktarılır. Bu aktarım da süreklilik sağlar. Geleneksel toplumlar bilgi ve değer gelişiminin az olduğu, statik toplumlardır. Modern çocukluk paradigması modern çekirdek aile yapısına uygun olarak gelişmiştir. Modern ailede aile içi eğitim geriler. Kadın ve erkeğin görevleri kesin bir biçimde ayrışmıştır. Ayrıca modern toplumlarda kadın ve erkekler daha geniş bir alandan eş seçebildikleri için aile içinde kültürel farklılıkların doğması normalleşmiştir. Post-modern toplumlarda ideal aile çekirdek aile olsa da tek ebeveynli, parçalanmış ve birleşmiş aile tipleri de ortaya çıkmıştır. Bu aile tipinde kadın ve erkeğin rolleri kesin bir şekilde ayrılmamıştır. Kadın ailenin ekonomik işlevini, erkek de aile içi işlevleri üstlenebilir. Çocuk Edebiyatı Nedir? serisinin üçüncü yazısında çocuk sosyolojisini çeşitli başlıklar altında inceledik. Yazımızı çocuk kitapları ve güzel bir film önererek sonlandırıyoruz. Cevat ÖZYURT, Çocuk Sosyolojisi, Bir Giriş Denemesi, Aile Sosyolojisi, Ed. K. Canatan ve E. Yıldırım, Açılım Kitap, 2011, s. 155-181. Çocuk ve çocuk edebiyatı içeriklerinizi çok beğeniyorum."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/cocuk-edebiyati-nedir-cocuk-ve-cocuklugun-tarihi", "text": "Çocuk Edebiyatı Nedir? serisinin ikinci yazısında çocuk ve çocukluğun tarihini Aries, Postman, Aristoteles, Cicero, Locke, Rousseau gibi isimlerin düşünceleri üzerinden inceleyeceğiz. Çocuk ve çocukluğun tarihi hakkında Postman, Cicero, Aristoteles, Aries, Locke ve Rousseau gibi önemli isimler fikirlerini belirtmiş ve incelemelerini sunmuşlardır. Haydar Akın, kaynakçada belirttiğimiz makalesinde çocuk ve çocukluğun tarihini Eski Yunan'dan itibaren ele almıştır. Akın, Eski Yunan'da çocuk ve çocukluğa dair özel bir bilgiye sözel ve yazılı kaynaklarda rastlanmadığını belirtir. Bu konu hakkında Postman ise Eski Yunanların çocuk ve genç için kullandıkları sözcüklerin belirsiz olduğunu belirtir. Postman'ın sunduğu bilgiye benzer bir bilgiyi Cunnigham'da vermektedir. Eski Yunan'daki çocukluk hakkında Aristoteles ve Cicero'ya da danışabiliriz. Aristoteles'e göre insanın en hakir görülebilecek çağı çocukluktur. Cicero'ya göre ise Antik Çağ'da çocukluğun kendisinden ziyade sahip olduğu potansiyel övgüye layıktır. Ortaçağ'da çocukluk için Philippe Aries'in Eski Rejim Döneminde Çocuk ve Aile Yaşamı eserini esas alabiliriz. Haydar Akın, Aries'in kitabını Orta Çağ toplumlarında çocukluk fikri henüz teşekkül etmemiştir, cümlesiyle özetleyebileceğimizi söyler. Aries'e göre Orta Çağ boyunca çocuklar ve yetişkinler arasında bedensel farklılık dışında bir fark yoktu. Aries çocukların yetişkinlerle aynı sofraya oturup onlarla aynı kıyafetleri giydiğini söyler. Aries 16. yüzyıla kadar özellikle genç kızlar ve kadınların giysileri arasında bir fark olmadığını da belirtir. Ancak 16. yüzyıldan itibaren varlıklı ailelerin çocuklara özel, çocuk olduklarını belirten kıyafetler giydirmeye başlamıştır. Orta Çağ'da çocukların yük olarak görüldüğünü ve çocuk çalışıp aileye destek olunca çocukluk karşıtı düşüncelerin unutulduğunu söyleyen Haydar Akın, bu düşüncesine argüman olarak 14. yüzyılda yaşamış Fransız şair Eustache Deschamp'ın çocukluk hakkındaki düşüncelerini alıntılar. Şair çocuğu olmayanların şanslı olduğunu çünkü çocukların sadece çaba ve endişe gerektirdiğini söyler. Hermsen'e göre Orta Çağ'da çocukluk: infantia, yani erken çocukluk; pueritia, yedi ila on iki yaş arasını kapsar; adolescentia, yetişkinliğe adım atana kadarki dönemlerden oluşur. Üçüncü dönemin bitişi konusunda fikir birliği sağlanamamıştır. Orta Çağ'da kadınların doğum esnasında ve loğusa yataklarında saflıklarını kaybettiklerini ve şeytanın etkilerine açık hale geldikleri düşünülür. Ayrıca Augustinus, vaftiz edilmemiş bir çocuğun cehennem ateşinde yanacağını düşünür. Dante'nin İlahi Komedya eserinde vaftiz edilmediği için yetişkinlerle cehennem ateşinde azap çeken çocuklara rastlanır. Yeni Çağ'da Orta Çağ'ın aile ve eğitim anlayışından kopulur. Cunnigham'a göre ilk kopuş ailede görülür. Doğumundan yedi yaşına kadar çocuk üzerinde otorite olan annenin yerini baba alır. İkinci kopuş çocuğun eğitime başlama zamanın erkene alınmasıdır. Böylece baba çocuğun ilk eğitmeni olarak aile içerisinde önemli bir görev edinir. Erasmus'a göre ise bir çocuğa erken yaşta eğitim vermemek onu öldürmekle birdir. John Locke'un Eğitim Üzerine Düşünceler eserinde bu konu hakkında önemli bilgilere ulaşırız. John Locke eserinde eğitim, tembellik, beslenme, serbest zaman kullanımı, sağlıklı yaşam gibi her türlü konu üzerine fikirlerini belirtir. Locke'a göre çocuğu erken yaştan itibaren eğitmek topluma yararlı, erdemli bir vatandaş oluşturulabilir. John Locke'un esas niyeti küçük bir oğlan çocuğundan bir 'İngiliz Centilmeni' yaratabileceği üzerinedir, der Haydar Akın. Ayrıca Locke zihni boş bir tabela gibi görür ve çocuğun zihnine yazılacaklardan anne-babaları, öğretmenleri ve devleti sorumlu tutar. Bundan dolayı çocuğun bilgisizliği yetişkinlerin sorumluluğudur, çocuğun değil. Çocukluk anlayışını değiştiren başka bir isim de Jean Jacques Rousseau'dur. Rousseau'ya göre çocuk kendi başına önemli ve yetişkinden farklı psikolojik özellikler taşır. Rousseau bu fikirlerini Emile adlı eserinde anlatır. Emile yazarın yarattığı hayali bir çocuk karakterdir. Rousseau doğumundan itibaren Emile'ye verdiği terbiye ve eğitimin örnek olmasını ister. Çocukları varlık olarak kabul etmesiyle birlikte çocuklara biçim vermenin de üstünde durur. Rousseau, kitabında ortaya koyduğu ilkelere uygun olarak yaşanırsa çocukluğun her zaman hatırlanacak en güzel çağ olabileceğini söyler. Locke ve Rousseau gibi isimlerin oluşturduğu yeni çocuk ideali edebiyat ve sanatta da etkisini gösterir. Romanlarda çocuk karakterlere yer verilmeye başlanmış, çocuk aile bireylerinden bağımsız resim sanatında yer almaya başlamıştır. Mine Tan, çocukluğun tarihi hakkındaki makalesinde yukarıda belirtilen unsurlardan farklı olarak çocukluğa toplumsal ve dinsel açıdan bakarak İslam dininde çocukluğa verilen önemin de üzerinde durur. Buluğ çağına kadar çocuğun mükellef sayılmaması çocukluğu yaşama fırsatı vermektedir. Ayrıca ayet ve hadislerde çocukluğun farklı bir biyolojik evre olduğu ve çocuğu yetişkinliğe hazırlamanın esas sorumlusunun yetişkinlerin olduğu ifadeler vardır. Çocukluk hakkında kullanılan terimler de çocuğa yaklaşımı gösterir. Arapçada bebek, çocuk ve bunların gelişimiyle alakalı kırka yakın terim içerir. Serinin ilk yazısında genel olarak incelediğimiz çocuk ve çocukluğun tarihini bu yazımızda detaylı bir şekilde ve önemli isimlerin fikirlerini sunarak ele aldık. Yazıyı yine çocuk kitapları önererek sonlandırıyoruz. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere. Mine Tan, Dün, Bugün Çocukluk, Toplumsal Tarihte Çocuk, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 1994. 11-30. Haydar Akın, Çocuk Cadılar ve Çocuk Cadı Avı, Phoenix Yayınları, Ankara, 2010, s.19-65."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/cocuk-edebiyati-nedir-toplumsal-cinsiyet-baglaminda-cocuk-edebiyati", "text": "Çocuk Edebiyatı Nedir? serisinin beşinci yazısında çocuk edebiyatını toplumsal cinsiyet bağlamında inceleyeceğiz. Bu konuyu Hansel ve Gretel masalı ile Güzel ve Çirkin filmi çerçevesinde ele alacağız. Konuya ek olarak Rousseau'nun Emile kitabındaki ütopik ve cinsiyetçi çocuk eğitimi anlayışına da değineceğiz. Yazımıza başlamadan önce toplumsal cinsiyetin ne anlama geldiğinden bahsedelim. Kadın ve erkeğe sosyal yapı yani toplum tarafından yüklenen roller ve sorumluluklardır. Buna örnek olarak ev işinin kadının, para kazanmanın ise erkeğin sorumluluğu olarak görülmesi verilebilir. Kadının araba kullanması ya da ev dışı işler yapması bu yüzden anormal karşılanır. Masallarda toplumsal cinsiyet rollerinin birçok örneğine rastlarız. Güzel ve Çirkin masalı da bunun örneklerindendir. Güzel ve Çirkin masalının hikayesini ve filmde nasıl işlendiğini ele alacağız. İlk defa 1740 yılında Villeneuve tarafından kaleme alınan hikaye pedagoji derslerine konu olacak kadar klasikleşmiş, ünlenmiştir. Walt Disney, bu hikayeyi ilk defa 1991 yılında edebiyattan sinemaya çizgi film olarak uyarlamıştır. 2017 yılında ise canlı karakterlerle sinemaya uyarlamıştır. Üç kızıyla zengin bir şekilde yaşayan baba, bir gün bütün mal varlığını kaybettiğini öğrenir. Gemilerinden birinin kurtulduğunu da öğrenir ancak gemi kullanılamaz haldedir. Limandan eve dönerken bir şatoda dinlenmeye karar verir. Şatonun bahçesinde gül gören baba kızı Belle'e gül götürmek ister. Baba gül koparırken ev sahibi canavara yakalanır. Canavar kızını rehin bırakmak şartıyla babanın canını bağışlayacağını söyler. Belle bu fedakarlığı yapar ve canavarla yaşamaya başlar. Belle zamanla bu yaşama alışır ve canavarı sevmeye başlar. Bir gün onu sevdiğini söylediğinde canavarın üstündeki büyü kalkar ve yakışıklı prense dönüşür. 1991 ve 2017 uyarlamalarında aşk, güzellik, fedakarlık ve cesaretin ortak bir şekilde altı çizilir. Bu kavramlar Belle karakteri üzerinden olumlanarak nasıl tanımlanabilecekleri ve hayat kazanabilecekleri tarif edilir. Belle'in küçük bir kasabadan bir prensin şatosuna yükselmesi romantize edilir. Belle'in gerçek aşkı bulmak için verdiği çaba toplumsal normlara rağmen gerçekleştiği için başarı olarak nitelendirilir. Filmin yönetmeni Belle'in prenses olmak istemeyen, kitap okumayı evlenmeye tercih eden bir karakter olduğunu söyler. Ancak filmde Belle'in evlenmek istemediğine dair bir husus bulunmamaktadır. Çirkin'in nazik, görgülü, değişim ve gelişime açık olması Belle'in ona aşık olmasını sağlayan özellikleridir. Shakespeare gibi bir entelektüelden haberdar olduğu ve görkemli bir kütüphaneye sahip olduğu takdirde, bir canavarın bile Belle'in kalbine girebilecek olması, filmin büyük feminist ütopyalara sahip olmadığını gösteriyor. der Havva Yılmaz. İncelikli zeka ve kültür, zengin ve güçlü bir karakterle birleşince fiziksel görüntü önemsizleşiyor. Tabi bu gerçek erkek için geçerlidir. Masallara değinmişken Hansel ve Gretel masalını da inceleyebiliriz. Masal Çok eskiden orman kıyısında minik bir kulübe varmış diyerek başlar. Ardından evin içinde yaşayan oduncu baba ve çocuklarından bahsedilir. Bu başlangıç okuyucu da ev olgusu oluşturma açısından önemlidir. Ev daima korunaklı ve ailenin bir arada bulunduğu yer olarak görülür. Masalın başında böyle bir algı yaratıldıktan sonra Hansel ve Gretel'in üvey anne isteğiyle tamamen maddi sebeplerden ötürü evden uzaklaştırılmalarıyla bu algı yıkılır. Kardeşlerin, ailenin simgesi olan evden gitmelerinin istenmesi aile olma olgusunu da yıkar. Böylece barınmaya dair bütün algılar yok edilir. Fedakarlık her zaman anne-babadan beklenen bir şeydir. Bu masalda anne-babanın maddi olarak rahatlaması için çocuklardan fedakarlık beklenir. Grimm kardeşler aile hakkındaki genel algıyı kırmışlardır. Hansel ve Gretel ormana ilk bırakıldıklarında çakıl taşları sayesinde eve dönmüşlerdir. İkinci defa bırakıldıklarında ekmek kırıntılarını kuş yediği için eve dönemezler. Bu noktada ormanda yürürken karşılarına çıkan cadının şekerden yapılmış evini bulurlar. Çocuklar evi yerken cadı içerden çıkmış ve onları içeri almıştır. Cadı çocukları yeme peşindedir. Yamyamlık yeme ve tüketme güdüsüyle ortaya çıkar. Yamyamlık masalsı ve destansı birçok türe konu olmuştur. Yamyamlık genellikle cadı veya doğaüstü bir varlıkla ilişkilendirilmiştir. Cadının yamyam olarak tasvir edilmesi 15. Ve 16. yüzyıllardaki görsel kültürün endişelerinden kaynaklıdır. Masala toplumsal cinsiyet rolleri açısından bakarsak ilk defa evden uzaklaştırıldıklarında Hansel evlerinin yolunu bulmak için yola çakıl taşı atmayı akıl etmiştir. Bu erkeğin kadından daha güçlü olduğunu belirtmek içindir. Erkek her zaman akıllı olarak çizilmiştir. Evin babası iyi huylu, çalışkan ve akıllı olarak gösterilirken, üvey anne huzuru kaçıran, açgözlü ve ailenin parçalanmasına sebep olan olarak gösterilir. Aynı şekilde cadı çocukları tutsak eden ve yamyam olarak tasvir edilmiştir. Kadın daima korkulandır. Bu konu bağlamında Rousseau'nun Emile kitabındaki ütopik ve cinsiyetçi çocuk eğitimi anlayışına değinmekte fayda var. Liberal feminist olan Mary Wollstonecraft, döneminde ataerkilliği eleştirilmesiyle bilinmektedir. Kadınların ikincilleştirilmesini ve Fransız devrimini eleştirmesi yazarı radikal pozisyona taşımıştır. Fransız devriminin eşitlik, özgürlük, insan hakları gibi söylemlerinde kadına yer verilmemiştir. Devrimin cinsiyetçi tutumuna karşı çeşitli kesimlerdeki kadınlar baş kaldırmıştır. Wollstonecraft da ses çıkaranlardandır. Wollstonecraft'a göre kadınlar zihinleri olgunlaşmadan yapay bir kişilik geliştirmeye yönlendirilirler. Çocukluktan itibaren güzelliğin kendilerinin dayanakları olduğu öğretilerek yetiştirilirler. Wolstonecraft'ın Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi adlı kitabının en önemli yanı ve ana teması Rousseau'nun kadınlarla alakalı fikirlerinin eleştirisidir. Wollstonecraft'a göre Rousseau'nun kadınlara yönelik eleştirisinin temelinde eşini toplumdaki gelişmiş kadın seviyesine yükseltememesi yatar. Bu nedenle kadınları eşinin seviyesine indirmiştir. Rousseau Emile kitabının son bölümlerinde bir kadın nasıl olmalı sorusuna cevap verir gibi ona göre kadınların niteliklerini anlatmıştır. Rousseau fikirlerine Kadınla erkek aynı şekilde eğitilemez diyerek başlar. Yazara göre kadının eğitimi erkek eğitimini takip ederek yapılması gerektiğini düşünür. Yazarın bir başka düşüncesi de erkeklerin kadınlarsız yaşayabilecekken kadınların erkeksiz yaşayamamasıdır. Rousseau'ya göre kadınlar erkeklere faydalı olmak, onlara kendilerini sevdirmek, onlarla ilgilenmek, teselli etmek için vardır. Ve kadınlar bu görevlerini çocukluktan itibaren öğrenmelidir. Kadın anne ve eş olma özellikleriyle vardır. Bu iki rol için de erkeğe muhtaçtır. Rousseau'ya göre kadınlar yaşamları boyunca bu rollere hazırlanmalı ve bu rollerin dışına çıkmamalıdır. Rousseau'ya göre kadınlar çenebazdır ve erkeklerden daha çok konuşurlar. Bu ona göre doğaldır. Erkek bildiği ve yararlı şeylerden konuştuğu için az konuşur. Kadın ise hoşuna giden şeyleri konuştuğu için çenebazdır. Uysallık Rousseau'nun üzerinde durduğu bir diğer konudur. Rousseau'ya göre kadın, kusurlarla dolu erkeklere itaat edip onun haksızlıklarına karşı özellikle kendisi için uysal olmalıdır. Eşitlik düşünürü olan Rousseau kadın-erkek eşitliğine inanmaz. Bunun nedeni cinsiyet farkıdır. Wollstonecraft, dönemin Fransa'sında kadınların haz vermek, dış görünüş ve tavırlarını süslemek üzere eğitildiklerini belirtir. Bu dönemde kız çocuklarına verilen eğitim koketlik ve yapmacıklığı yaymaya yöneliktir. Kız çocuklarına doğdukları andan itibaren kadın muamelesi yapılmıştır. Rousseau'ya göre her kadın aşırı olmamak kaydıyla kurnaz olmalıdır. Genç kızları uysallaştırırken mutsuz etmemek gerektiğini söyler. Wollstonecraft'a göre kurnazlık kadınların fiziksel güçsüzlüğünü telafi eder. Wollstonecraft kadınların geldiği aşamayı da sorgular. Yazara göre kadınlar, kırılgan ve hassas oldukları için erkeklerden her türlü yardımı isterler. Bu anlayıştan dolayı erkekler kadınların doğal koruyucusu konumunda olurlar. Rousseau her ne kadar çocukluk hakkındaki fikirleriyle çocukluğa bakışı değiştiren isimlerden olsa da Emile kitabında sunduğu fikirleriyle kadınları erkeklere muhtaç gösterip belirli görevlerle kısıtlar. Bu yazımızda çocuk edebiyatını toplumsal cinsiyet bağlamında inceledik. Yazımızı yine çocuk kitapları ve film önererek sonlandırıyoruz. Hatice Karakuş Öztürk, Mary Wollstonecraft'ın Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi Kitabında Rousseau Eleştirisi, Ahi Evran Üniversitesi Kırşehir Eğitim Fakültesi Dergisi, Cilt 18, Sayı 2, Ağustos 2017, Sayfa 471-485. Neva Boynukalın, Açlık, Fakirlik, Çocuk İşçi, Yamyamlık ve Toplumsal Cinsiyet Bağlamında Hansel ve Gretel, Mavi Atlas, 2015, s. 115-125. Havva Yılmaz, Gişe Rekorları Kıran Bir Peri Masalı: Güzel ve Çirkin, Çocuk Yazını, Eylül, 2017."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/coda-dogru-ritmi-yakala", "text": "Başından sonuna kadar öngörülebilir, klasik bir romantik komedi filmi gibi görünüyor. Bir kasabaya sıkışmış, kasabanın içinde de annesi, babası ve abisi sağır ve dilsiz olan bluğ çağında bir genç kız olan Ruby'nin kendini tanımaya başlaması, özellikle müziğe olan yeteneğini keşfetmesi ve ardından idealist öğretmeninin de yardımıyla o yeteneğini bir hayal haline getirerek peşinden gitmek istemesini konu ediniyor. Bu tür filmlerde yönetmen, filmin kahramanı ve izleyici tamamen aynı saflarda yer alır. Yönetmenin yaratmak istediği durum da budur. Fakat CODA, belirttiğim klasik olana benzer şekilde bir bluğ çağı hikayesi olup, içinde masum bir aşk, hırs, azim ve bunun karşısında bazı engelleri de barındırsa muadili olan filmleri çok aşan bir film. Yakaladığı başarının, aldığı ödüllerin bununla ilgili olduğunu görmek, bunun nedenlerini iyi anlamak gerekiyor. Bir ailenin tamamı sağır ve dilsizken 'normal' olan evin en küçük bireyi ve haliyle bu beraberinde ciddi sorunları da getirecektir. Filmde herhangi bir şekilde kırılıp dökülmeden bu sorunlara da tanıklık ediyoruz fakat senaryonun sorunları aşma tarzı gerçek anlamda dahiyane. Sorunlar genelleşip filmin ikinci yarısında Ruby ile annesinin yaptığı bir diyalogda dile geliyor. Ruby açık bir şekilde annesine bu durumu soruyor benim sağır olmamı hiç diledin mi diye. Annesinin verdiği cevap aslında mizahlaştırılmış bir 'ah' gibi. Bebekken, Ruby'i ilk kucağına aldığında içten içe bunu dilediğini kabul ediyor. Ben aslında buradan bu filmin tamamından çıkan sonucun 'iletişim' olduğunu düşündüm. İletişim sorunu dediğim şey bir tarafın 'noksanlık' hissi üzerinden sorunsallaşmıyor. Bu film bunu çok iyi işlemiş. İletişim sorunları ortak ruh yakalayamama ile ilgili. Anne ile kızın arasında yaşanacak olan bir iletişim sorununu dahi bu çerçeveye sıkıştırılıyor. Yani 'noksanlık, fazlalık' artık her ne ise iletişim kurabilmek adına bir problem değil. Belki de insan olarak iletişimde de en kolay olanın peşinden gidiyoruzdur ve emeksiz gelişen her sonuç gibi kurduğumuz iletişimlerin de tadı tuzu olmuyordur. Bu film bize iletişimin değerini yeniden ve yakıcı bir şekilde hatırlatarak aslında kulağımıza bir şey fısıldıyor. Noksanlık yoktur, farklılık vardır ve farklılıklar herhangi bir şekilde iletişime engel değildir diyor ve bu durumu kişiliği yaşıtlarına göre oturmuş, belli bir olgunluğa kavuşmuş olan Ruby üzerinden aktarıyor. Ruby idealleri için geride bıraktıklarını kırıp dökmeyecek kadar duygusal fakat kırıp dökmemek adına her şeyi benimseyip sineye çekmeyecek kadar da iradeli. Bu denge yakalandı mı sorunların temeli çözülüyor zaten. Filmde mutlak bir yaklaşım yok. Ne aşırı mekanikleşmiş ve akılla hareket eden soğuk bir yan, ne de aşırı duygusallaşıp rasyonaliteyi yitiren yılgın bir duruş. Bunun çok önemli bir durum olduğuna kanaat getirdim filmi izlerken. Yönetmen bu anlamda da denklemi doğru kurmuş ve film bu sayede klasik benzerlerinden epeyce sıyrılmış. Hayatta önümüze serilmiş olan bütün görüntüler, sesler, kokular, tatlar ve temas yönüyle algılanabilenler bütüncül olarak bir şeyi anlatır. Tanımlar da buradan gelişir. Bunun nedeni bunlarla cismin ya da soyut olan bir şeyin ritmini yakalayabilmemiz, onu algılayabilmemizdir. Kuşkusuz birinin eksilmesi bütünden kopma meylimizi açığa çıkaracaktır fakat bazen bütünlük yalnızca birinin varlığında dahi açığa çıkabiliyor. Ruby babasına şarkı söylediğinde babasının Ruby'nin boynuna dokunarak ritmi yakaladığı sahneyi hatırlasanıza... Babasının duyguları yakalayamadığını kim iddia edebilir. Belki de doğa bunun üzerinde bir şeydir. Belki de sezgiler düşündüğümüzden çok daha öte bir durumu ifade ediyordur. Bir şarkı esasen duymaya hitap eder ve bu yönüyle insan zihnine, anılarına ulaşır ve belirli duyguları/bilinci açığa çıkarır. Dolayısıyla sesi kestiğimiz anda bu durum soluklaşacaktır. Rasyonel olana göre bu böyledir. Ama böyle olmuyor. Yalnızca kızının boğazının titreşimlerinden algıladığıyla baba muhteşem bir ritim yakalıyor ve sanatı en derinlerinde bir yerde hissedebiliyor."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/copculer-krali", "text": "Bir kere filmde iyi karakter diye bir şey yok. Türk filmlerinin kanseridir bu genel olarak. Bu filmde hakikaten yok. Filmin ana karakteri Abdi'nin \"Koskoca bir devletin memuru, hizmetçi parçasıyla ne yapsın?\" sözleriyle toplum içerisinde oluşan sınıfsal farklara bakış açısını görüyoruz ve eline geçen ilk fırsatta şarkıcı olduğu gibi daha önce saf bir şekilde aşık olduğunu düşündüğümüz \"gündelikçi\" Ayşen Gruda'yı \"Ben koskoca bir şarkıcıyım, ne işim var temizlikçiyle\" diyerek ezmekte beis görmüyor. Yani eline fırsat geçtiği gibi o role bürünen, toplumun o role biçtiği özellikleri aynen yansıtmakta hiç bir sıkıntı görmeyen bir çöpçünün aşkını görüyoruz aslında. Kısacası Abdi gündelikçi Ayşen Gruda'ya aşık olmuyor. Onu kendi sınıfından gördüğü için kendisiyle eşleştirebiliyor. Saf bir aşktan bahsetmiyoruz burada. Diğer karakterler zaten malumunuz. Her biri farklı tonlarda gri. Hiç ama hiç beyaz yok... Devlet mi halk içindir, halk mı devlet için sorusuna cevap aranıyor bu karakterde film boyunca. Devlet memuru olduğu bulunduğu çevrede çeşitli imtiyazlara sahip olan, bu imtiyazları kullanmaktan geri kalmayan bir karakter. Devlet için \"halk tarafından korkulan, adaletsiz, işine geldiğini yapan, hayatı garanti altında olan, rahat yaşayan\" mesajı verilmeye çalışılıyor film boyunca. Burada Şener Şen sadece bir zabıta amiri değil yani. Burada aslında Şener Şen o dönem ki başbakanlara, bakanlara, tüm memurlara bir eleştiri. devlete eleştiri... Ayşen Gruda bir üst sınıfa çıkmak için elinden geleni ardına koymayan bir karakter. Ancak o kadar güzel bir şekilde veriliyor ki bize, o bile sempatik ve komik gelebiliyor. Tüm aile belli ki doğu kökenli. Boyacı kardeşin \"Memlekette olsak temizlerdik de burada adam zabıta memuru kolay değil.\" demesi ile bu ipucunu veriyor senarist. Burada göç sorununa bir eleştiri getiriyor. insanlara \"Sokakta arabalarımızın teybini kim çalıyor?\" diye sormayın diyor. İşte nedeni bu diyor. Onları suçlu olarak göstermiyor dikkat ederseniz. Nedenlerini, içinde bulundukları şartları irdeliyor tüm film boyunca. Suçlu göstermediği gibi şirin gösterip aslında fakirler. ondan bu iş de demiyor. Yahu o kadar güzel kurulmuş ki bu denge. Neyse uzatmıyorum... Fark ettiniz mi? Film boyunca gazeteci çocuktan dönemi öğreniyoruz. Sanki film o dönem için değil de ileride bu filmi çok izleyecekler kafasıyla yapılmış bir belgesel gibi. Sağcı solcu çatışmaları, bombalanan kahveler, trafik kazalarında yitip giden hayatlar. işte böyleydi bizim zamanımız diyor. Kemal Sunal'ın keyifli bir anında gazeteci çocuk geliyor. Trafik kazasında yok olup giden bir ailenin haberini veriyor. Tüm film boyunca Abdi'yi en suratı asık o an görüyoruz. Bu Türk insanının saflığını gösteriyor. Yazacağım gazeteye diyen amca medyaya eleştiri... Kıçının kılları ağarıp hala içinde bulunulan şartları analiz edemeyen, kendince bir şeyleri değiştirdiğini düşünüp hiçbir şey değiştirmeyen köşe yazarlarına giydiriyor aslında senarist. Benim izlerken dikkat ettiğim en önemli detay halktı. Çöpler alınmıyor, ekmek-tüp kuyrukları oluşmuş, sağcılar solcuları, solcular sağcıları yerken alttaki hiç bir şeyden habersiz halk bu çatışma karşısında sadece hayatta kalmakla meşgul. Filmdeki hiç bir karakterin gözümüze sokulan bir siyasi eğilimi yok. Hepsi canının derdinde. Hayatta kalmaya çalışıyor. Filmdeki hiç bir karaktere siyaset yaptırmayarak ancak bu kadar siyaset anlatılır hakikaten. Abdi'nin kapıcı arkadaşı bile başlı başına bir başyapıt. \"Tut kızın saçından getir.\" diye gazlıyor Abdi'yi. Sonra Şener Şen ve kızın ailesi karşısına gelince \"Tek başına düşünmemiştir o salak, kesin biri gaz vermiştir.\" diye anında patlatıyor bombayı. Film boyunca Abdi'yi amiri karşısında isyana sevk etmeye çalışan, en sonunda da kız kaçırma olayında başarıya ulaşan bu protest karakterin, başı zora gelince hemen u dönüşü yapıp yolunu bulmaya çalışmasını anlatıyor. İşçi sınıfının büyük kısmına solcu bakış açısıyla bir eleştiri bu. Abdi'nin kız kaçırmaya çalışması sonrası kovalama sahnesi Türk sinemasının en iyi sekansı olabilir zaten. Diyaloglara falan girmeyeceğim biliyorum ki hepiniz ezberlemişsinizdir artık. Bir yönetmen sadece bir adamı kovalatarak bu kadar fazla şey anlatamaz dersiniz, imkansız dersiniz ama hiç bir karesi için üşenilmemiş o sahnelerin çok belli. Ayşen Gruda'nın gecekondu evinde kovalama başlıyor. Asfalt yok. Çamurların içinde koşturuyorlar. Çamurlu yoldan çıkıyorlar belediyenin hiç toplamadığı çöplerle dolu arazilerden geçiyorlar çocukla beraber. Abdi'nin peşinde henüz sadece ufak kardeş var. Etraf zaten yıkık dökük yarım yamalak gecekondu ve binalarla dolu. Abdi ve en küçük kardeş köşeyi dönerken durdurduğunuzda arka planda çöple dolu arazide yaşlı bir adamın arazide oluşan çöp yığınından bir şeyler toplamaya çalıştığını görüyorsunuz. O bitiyor, ayakkabı boyacısı abiye doğru kaçarken belediyenin hiç bitmeyen sokak kazılarından birine şahitlik ediyorsunuz, kazma kürek kazıyorlar. sigara satan kardeşi de aldıktan sonra kahveden çıkan babayı görüyoruz. \"Baba yakala!\" diye koşmaya başladıklarında sahneyi durdurursanız arka binada Bağımsız Türkiye\" vs. yazılan o dönemin solcularının duvarlarını görüyorsunuz. Baba da koşmaya başladıktan sonra 1-2 saniye kadar duvarda kalıyor kadraj. Belli ki duvarı okumamız isteniyor. Abdi'nin bir gecekondunun bahçesine saklandığı ve ardından babanın koşmaktan kösüldüğü sahnede arka duvarda yine lise-der örgütünün duvar yazısı var. Sokağın ortasında bir inşaatın düzensiz kum ve çimento yığını. O bitiyor her izlediğimde kahkaha attığım Erdal Özyağcılar'ın teyip çalarken basılması sahnesi geliyor. Filmin başından sonuna kadar gözümüze sokulan çamuru artık iliklerimizde hissediyoruz zaten. Sonunda Abdi'nin yanlışlıkla kadınlar matinesine girip ünlü olmasıyla sekansı bitiriyoruz. Söylediğim gibi hiç bir kare sadece koşan adamlar değil bu 3 dakikalık çekimde. Her saniyesi ayrı ayrı şeyler anlatıyor. Gecekondu, sağ sol çatışması, hırsızlık, halkın açlığı, çöpler, aklınıza ne geliyorsa artık. İstanbul'un ve toplumun neredeyse tüm dertlerini sadece bir adamı kovalattırarak anlatıyor yönetmen. Sadece bu sahnede değil sonrasında da etraf mesajlarla dolu. Şeker kıtlığı, kara borsa, tüp ve ekmek kuyrukları... Şener Şen'in Abdi'nin posterini yırttığı kağıdın arkasından grev afişleri çıkıyor. Zaten filmin sonunda gazeteci çocuğun son verdiği haberi de \"Hükümeti düşürmüşler.\" oluyor. Film boyunca tüm ülkede karışıklık hakim ve hükümet filmin sonunda dayanamayıp düşüyor. Hükümetin düşmesiyle Abdi'nin macerası da resetleniyor bir nevi ülke gibi. İşin trajikomik yanı da halk bunu bir gün sonra gazeteden öğreniyor. Tepedekilerin kendi aralarında yaptığı çatışmaların aslında alt tarafın ekonomik ve kültürel yaşamlarını mahvettiğini, ancak bu işlerden de çok bir haberinin olmadığını görüyoruz. Temizlikçi Abdi devletin ona sağladığı düzende hayatta kalmaya çalışıyor sadece. Bunun nedenini sorgulamıyor. Tüp için kuyruğa girilmesi gerekiyorsa giriyor, çöp alınmıyorsa alınmıyor. Kimin başta olduğundan bağımsız, karnını doyurmaya çalışan sınıfın filmi bu bir bakıma... Herkes kendine verilen rolü oynuyor. Neden ben bu roldeyim demiyor. Çok sevdiğim Türk filmleri var ancak tüm Türk sinema tarihinden bir tanesine başyapıt diyebileceksin sadece deseler herhalde bu filmi söylerdim ben. Bir film hem bu kadar sert bir politik duruş sergileyip, hem toplum içerisindeki sorunları, sınıfsal çatışmaları anlatıp aynı zamanda nasıl bu kadar komik olabiliyor izledikçe şaşarım. Kibar Feyzo'yu da bu sınıfta değerlendiriyorum bu arada. Onun da yeri ayrıdır çözümlemesini yapmıştım, okuyanlar bilir. Ama Çöpçüler Kralı biraz daha İstanbul'un dertlerini anlattığı için milim farkla öne geçiyor gözümde. Kimin en ufak bir emeği geçtiyse bu filmin yapımında başrolünden kameramanına, ışıkçısına, sesçisine kadar her şeyiyle helal olsun... Yorumunuz için teşekkür ederim. Evet bu muhabbeti biliyordum, bayağı etkileyici. Mükemmel bir inceleme olmuş. Müsadenizle ben de filme dair bir detaydan bahsetmek istiyorum. Kemal Sunal'a bu rol teklif edildiğinde Beyoğlu'nun gerçek çöpçüler kralı Mehmet Konuk'u gözlemlemeye başlar. Filmin çekimleri başlayacağı sırada da yanına gidip kendisini oynayacağını söyler ve helallik ister. Mehmet Konuk, Kemal Sunal'ı görünce şaşırır ve kendisinden bir ricada bulunur. Kemal Sunal, \"Para mı istiyorsun?\" diye sorar. O ise \"Yok abi, para istemiyorum. Filmde benim süpürgemi kullanır mısın?\" der. Fakat süpürgenin kendisine belediyeden zimmetli olduğunu ve dikkatli olmasını belirtmeyi de ihmal etmez. İşte bu filmde gördüğümüz süpürge Beyoğlu Belediyesi'nin temizlik görevlisi Mehmet Konuk'un süpürgesidir. Filmdeki \"Devlet malıdır efendim. Belediyeden üstüme zimmetli, kaybedersem ödetirler vallaha.\"repliği de buradan gelir. Merak edenler internetten Kemal Sunal ile Mehmet Konuk'un fotoğrafını da bulabilir."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/cumhuriyet-donemi-turk-siirinde-hz-adem-ve-ilk-gunah", "text": "Edebiyatın önemli kaynaklarından biri olan peygamber kıssaları, şairlerin duygu ve düşüncelerini aktarma aracı olarak da kullanılmaktadır. İbrahim Peygamber'in oğlunu kurban etme teşebbüsü, Yusuf'un çektiği çileler, İsa Peygamber'in çarmıhtaki görüntüsü sanatçıların ilham kaynağı olmuştur. Bu durum peygamberlerin sadece dinler tarihinin değil, edebiyatın da konusu haline geldiğini gösterir. Şairler tarafından gönderme yapılan peygamber kıssalarının başında Adem Peygamber'e ait olan gelir. Bunun nedeni insanoğlunun kainatın nasıl oluştuğuna dair merakıdır. Hz. Adem kıssası, ilahi kaynaklı bütün dinlerin kutsal kitaplarında yer almaktadır. Kutsal kitaplarda yaratılan ilk insan olması, eşi Havva, cennetteki yaşamı ve yeryüzüne gönderilmesi detaylı bir şekilde anlatılır. Hristiyan düşüncesinde Adem ve Havva'nın yasağı çiğnedikleri için dünyaya gönderilmeleri ilk günah ve asli suç kavramlarının doğmasına sebep olmuştur. Bu düşünceye göre insanlık ebedi bir lanete uğramış olarak kabul edilir. Hristiyan düşünceye göre insan ilk günahtan dolayı günahkar bir şekilde doğar. Kur'an-ı Kerim'de Adem kıssasına farklı bir yaklaşım söz konusudur. Mesela, yasak olan nesne belirsizdir, açıkça belirtilmez. Fakat bazı müfessirlere göre bu nesne bir buğday tanesidir. İki kutsal kitap arasındaki en büyük fark Adem'in affedilip affedilmediği konusudur. Kur'an-ı Kerim'de Adem Peygamber affedilir. Divan edebiyatı ile Cumhuriyet dönemi edebiyatının bu kıssaya yaklaşımında benzerlikler olduğu kadar batılılaşmadan doğan farklar olduğunu da belirttikten sonra şiirleri incelemeye başlayabiliriz. İlk olarak Salih Zeki Aktay'ın Elma I başlıklı şiirini inceleyeceğiz. Bu şiirin inceleyeceğimiz diğer şiirlerden en büyük farkı kıssanın en ince ayrıntısına kadar işlenmesidir. Diğer şairler bu kıssayı duygu ve düşüncelerini aktarma aracı olarak kullanırken Zeki Aktay kıssayı adeta özetlemiştir. Hilkatin esrarına çevirdim sanatımı../Meleklerin ilk aşkı besteleyen sesinden,/ Sazıma sesler aldım hilkatin bestesinden. Kaosun boşluğunda hiç ışık yanmadan, / Baştanbaşa uyuyan zulmetler uyanmadan, / Arşın ilahi nuru, renk verdi masivaya / Tahtının etrafında sekiz cennet yarattı, / Tubanın dallarında her meyve belirdi, / Adem 'e şefkatile izin verdi Zıilcelal, / Dedi her meyveden al, her açılan dalda. Uyanıp arzusunu naklederken eşine, / Eşi daldı gözünden yaşların enişine /. Havva anlattı bir bir o sabah rüyasını,/ Dedi: Aldanıp böyle muvakkat saadete / Yemezsek bu elmadan bu yerlerden gitgide, / Silinecek cinsim iz, sönecek hayalimiz. / Ebediyyet sırrını yasaklamış Allah / Yiyelim bu elmadan eğer beni seversen. Cibril'e emir verdi bir lahzada Züilcelal / Dedi: Arşım üstünde duran nur kılıncımı al,/ Adem ile Havva'yı çıkart cennetlerimden./ Götür arzın üstüne bu misilsiz yerimden / Cibril bir alev gibi süzülerek yaklaştı, / O kederle ağlayan çifti görünce şaştı. / İki incir yaprağı kapatıp önlerine / Seller gibi ağlayıp hıçkırırlarken yine / Dedi : Rabbim affetti. bakın yıldızlar doğdu. Boşlukta kuşlar gibi uçtu sevinçle bir an, / Gözünde cennet gibi renk renk açıldı cihan.. Salih Zeki Aktay, şiirinde Kitab-ı Mukaddes'in elma, yılan gibi motiflerini kullansa da ilk günahı asli suç olarak yorumlamamıştır. Ayrıca Kur'an'ın onların affedildiğine dair olan yorumunu baz almıştır. Adem 'le Havva 'dan geldiğim doğru, / Vuruldum bir kere elma dalına. Şair, cenneti kaybedecek olsa bile yaşadıklarından pişman olmayacağını söyler. Tarancı, Adem ve Havva'nın cennetten kovulacaklarını bile bile yasaklı meyveyi yemeleriyle bağ kurar. Şair bu mısralarında dünyaya olan bağlılığını ve yaşama sevincini çıkarmak istemiştir. elma dalı şairin arzusunun ve yaşama sevincinin sembolü olmuştur. Şair dünyanın kadın ve erkeğin üzerine kurulduğunu kıssa vesilesiyle anlatır. Adem ve Havva bu şiirde felsefi anlamda yer almaz. Şiir hayat kurmanın ve aile kurmanın zorluğu üzerinedir. O günahın bizi kahretse mucizatı gerek / Cennetin meyve-i memnuna el sürdürerek / Etti dünyayı haram Adem'e Havva'nın eli. Maddeler birse de mana değişir ellerde; / Var kıyas et ki o eller ve bu eller nerde? / Dişi, Şeytan elidir, erkeği, Rahman eli. Yalnız bırakmaz beni zindanda hayalin, / Gökten sanırım nur iniyor kabrime her dem / Cennetten uzak düşmek elemdir, en elimi / Havva'dan uzak kaldı, nasıl bin sene Adem. Bir yol bilirim, Adem'le Havva'ya gider, / Bir yol bilirim, aşka ve sevdaya gider. Şair bu şiiriyle kıssanın sadece günaha indirgenmeyeceğini de gösterir. Cumhuriyet dönemi Türk şiirinde Hz. Adem ve ilk günah konusu gerek Kitab-ı Mukaddes gerekse Kur'an-ı Kerim temel alınarak işlenmiştir. Şairler kıssayı değişik bakış açılarıyla ele almış, duygu ve düşüncelerini aktarmak için kullanmışlardır. Tural, Şecaattin. Cumhuriyet Dönemi Türk Şiirinde Hz. Adem ve İlk Günah. İlmi Araştırmalar 14, İstanbul 2002: 183-195."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/davetsiz-misafir-p-br-p-p-gozune-anlari-anilari-ilisti-anlam-veremedigi-zamanlarda-karsisina-dikilen-bu-anlar-onu-hep-hazirli", "text": "Gözüne anları, anıları ilişti. Anlam veremediği zamanlarda karşısına dikilen bu anlar onu hep hazırlıksız yakalıyordu. Oysa biraz hazırlığı olsa biraz çekidüzen verse kendine bu kadar derinden yaralanmayacaktı ruhu. İyileşmeye yüz tutmuş bütün yaraları gün yüzüne çıkıyordu da kendi kendini yerin yedi kat dibine gömüyordu. Anlarının içinde kötülük ve iyiliği beraber arıyordu. Kötülükten yüz çevirdiği yerlerde iyiliğin onu beklediğini sanıyordu. Kötülüğe duyduğu nefretin zıddına dönüşüp iyilikle kendini kuşatacağını sanıyordu. Hep yanılan yine yanılıyordu. Gözünü diktiği iyiliklerin onun göz aydınlığı olmasını bekliyordu. Beklemeye değer olan bir türlü gelip kendini bulmuyordu. Kötülüğü tanıyınca kendini iyi sanar olmuştu da bunun bu kadar kolay olmayacağına aklını erdirememişti. Hayata dair bütün endişelerini, anlamsızlıklarını, geç kalınmışlıklarını kaygılarını toplayıp erittiği bir kasesi vardı. Ara sıra avucunun içine alıp kasesini bir o tarafa bir bu tarafa çeviriyordu. Kasesini az bir şey sallayınca her şey dökülüp ayrışıyor yine kendi yerlerine oturuyordu. Havada asılı kalan bir şey oluyordu. Ona bir türlü yer bulamıyordu ele avuca sığmıyor kovaladıkça daha çok kaçıyor evin asi çocuğu gibi dur durak bilmiyordu. Tam tuttum sanarken ellerinden kayıyordu. İşte bu anlam veremediği zamanlarda çat kapı gelen onu hep hazırlıksız yakalayan misafiriydi. Bütün anları içinde toplayıp hepsine varlığından tattıran ama kendisine asla hükmedilmeyen zamandı. İşte bu anlarda tekrar tanışıyordu zamanla. Çoğu kez de merhametini değil adaletini buluyordu zamanın karşısında. Her şeyi yerli yerine koyan zamanın bir tek kendine yeri yoktu. İşte bundandır bir orada bir burada hep karşısına dikiliyordu. Bir şeyin aynı anda hem var hem yok olabileceğini ve varla yokun da bir araya gelince hiçlik olacağını o da zamanla zamandan öğrenmişti. Kendini var eden zaman zamansızlıkla buluşunca hiç oluyor da bütün benliğini görünmez ağrılarla dolduruyordu."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/decameron-giovanni-boccacio-kitapligimdan-bir-oneri", "text": "\"Decameron,\" Dünya edebiyatında ilk hikaye kitabı olarak kabul edilir. Yazarı Giovanni Boccaccio, hikayelerini halkın anlayabileceği sade bir dilde yazmış ve dönemin Latince yerine İtalyanca kullanmıştır. Decameron, Yunanca kökenli bir kelime olan \"on günlük olay\" anlamına gelen bir terimdir. Hikayeler, İtalya'nın Floransa şehrinden veba salgını nedeniyle kaçan on gencin oluşturduğu bir grup etrafında döner. Bu gençler doğaya kaçarak hem salgından kurtulma hem de eğlenme amacı güderler. Her gün bir genç, kral veya kraliçe seçilir ve o gün anlatacakları hikayelerinin konusundan, yatacakları yerden tutun da yiyecekleri yemeklere kadar her şey seçilen lider tarafından belirlenir. Her genç, on gün boyunca bir kez yönetim görevini üstlenir. Hafta sonları hikaye anlatılmaz ve son üç günü tatil gibi geçirirler. Cuma günü, Hz. İsa'nın işkence günü olduğu için hikaye anlatılmaz. Cumartesi günü, Meryem Ana'ya adanarak oruç tutulur ve pazar günü dinlenme günüdür. Decameron 13. yüzyıldan 14. yüzyıla geçiş döneminde, yani Rönesans'ın başlangıcında yazılmış önemli bir eserdir. Kitaptaki hikayeler kendi kaderini çizen, öz güveni yüksek, kayıtsız insanları ve insanın manevi ve ruhsal özgürlüğünün önemini vurgular. Ayrıca her bireyin kendi isteğine göre yaşama hakkını savunur. Hikayelerde dönemin ahlaki çöküntülerini, dini istismarları, insan ilişkilerini ve yöneticilerin kötüye kullanımını eleştirir. Hikayelerde sıkça rastlanan temalar arasında din adamlarının ahlaksızlıkları, cinsellik, aşk ve insanların dürüstlüğü yer alır. Her hikayenin sonunda gençler kendi fikirlerini özgürce ifade ederler. Boccaccio yazdığı hikayelerde aşka özel bir vurgu yapmaz. İlişkiler isteyenler arasında olur, evlilik veya aşk zorunlu değildir. Hatta çoğu hikayede bir taraf mutlaka evlidir. Boccaccio'nun dikkat çeken bir noktası, müstehcen olarak nitelendirilen hikayelerde sıklıkla din adamlarının bulunmasıdır. Yazar, kiliseye karşı ahlaki ihlalleri açığa çıkararak okuyucularına seslenir ve bu tür hikayelerin usturuplu bir şekilde ifade edildiğini savunur."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/dedenizin-tamburu-sanatiniz-da-olsa-siz-babanizsinizdir", "text": "Aziz Bey Hadisesi çok sürükleyici ve benim çok sevdiğim bir tür olan sonu baştan belli olan ve o olaya kadar örgüleri göreceğimi bildiğim hatta ve hatta hadisenin neden çıktığını bile tahmin ettiğim bir kitap oldu. Dedesinin tamburu ile sanatını icra etmeye çalışan Aziz kitabın baş kahramanıdır. Kahramanımız aşık olur, Maryam Beyrut'a gitmek zorunda kalır, aralarındaki aşkı çok büyük sanırız, değil. Aziz'in kafasında kurduğu peşinden koşma \"Don Juan'lık\" sezdim. Aziz de Beyrut'a gider. Zamansız bir kitap olarak görülse de tahminimce 1950-1960 yılları arasında geçen bir kitap. Tabii bu benim tahminim. DP iktidarı zamanında önüne geçilemeyen şehre göç, arabeskin yaygınlaşması vb olaylar bu süre zarfında oldu. Kitabın bir bölümünde \"Sofradan mezeler gittikçe azalıyor\" yazıyor. Bu da Türk Sanat Musiki kültürünün yerini Arabesk kültürüne evrilmesini gösteriyor. Bu bir inceleme yazısı olsa da ben Dede-baba-oğul üçlemesini işlemek istiyorum. Romanın orta bölümlerinde Vuslat karakteri karşımıza çıkıyor, nedense Maryam'a gücü yetmeyen Aziz Bey'imiz ilk konuşmalarında Vuslat'ı aşağılayabiliyor. Ve iktidarını sağladığı Vuslat ile evleniyor. Daha ilk diyalogdan anlamıştım. Aziz bey gibi nice insan hayatımızın her köşesini kapmış durumda. Babası gibi kaba bir adam, saygıya muhtaç özüne bakılırsa çok ezik bir karakter. Gücü olduğu zaman ondan karizmatiği yok, gücü olmadığında ise yardıma muhtaç bir dilenci gibi."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/deger-bilmez-acar", "text": "Ay ışığı yoğunca demir pencere korkuluklarını aşıp değerbilmez Acar'ın duvarlarından süzülüp parkelere sızıyordu. Kararmış kalın ve saten perdeler, rüzgarın serin nefesiyle dalgalanıp gökyüzünün doğurgan nefesini boş odaların küt göğsüne serdi. Yaşlı Acar ciğerlerini havanın zımpara gibi sert ve gergin yüzüyle temizledi. Semtin asfalt yüzünü hışımla arşınlayan yağmur kokusu ve dışarıdan avucuna akan yaşlı bir dünya. ve tam da o anda dünyanın herhangi bir köşesinde buruşuk derisi çakıldığı çarmıhta kalan yeni bir düşün savunucusunu doğurdu kelimeleriyle. Ancak bir hayat onurlu bir amaç için bu kadar sefilce yaşanabilirdi."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/degisim-p-bir-hayli-sikilmistim-her-gunum-dun-ile-ayni-yarindan-farksizdi-nasil-degistirebilirdim-bazi-seyleri-nasil-tekrar-h", "text": "Bir hayli sıkılmıştım, her günüm dün ile aynı, yarından farksızdı. Nasıl değiştirebilirdim bazı şeyleri? Nasıl tekrar hissedebilirdim yaşamayı? Bir yolunu bulmalıydım, aynaya baktım ve değiştirmem gereken kişiyi gördüm. Etrafımda olup biteni değiştiremezdim ama kendimi... kendimi pekala değiştirebilirdim. Aynada gördüğüm kişiden başladım değişime. Sabah uyandım ve sıradan işime giderken otobüse binerdim, bu sefer binmedim. Başladım yürümeye. Rüzgarın, güneşin, yeşilliklerin tadını çıkarmaya baktım. Etrafı izledim, bir sokak sanatçısı gördüm ve bir süre onu izledim. Benimle birlikte onu izleyen insanlara baktım, hep beraber sanatçının çaldığı ritme alkışla eşlik ediyorduk ve bu beni mutlu etmişti. Yürümeye devam ettim, her zaman işime vardığımda yapardım kahvaltımı ama bu sefer bir Sokak Satıcısın'dan aldım kahvaltımı, yaşlı bir amcaydı ve biraz sohbet ettik. Yaşadığı zorluklardan bahsetti, klasik bir şekilde siyaset konuştuk ve aramızda onlarca yaş, tecrübe farkı olmasına rağmen ne kadar aynı olabildiğimizi fark ettim. Sonunda işimin olduğu binaya vardım, yemeğimi bitirdim ve mutlu bir şekilde içeri girdim... meğersem değişim bir seçim uzaklıktaymış bunu gördüm."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/denizde-siniri-asip-bogulan-bir-insana-denizin-merhamet-edip-bogmadigini-gordunuz-mu", "text": "Bir bardağın işlevinden bile acizdir insan. Canını yakan anıları akıtamaz, yüreğinden ve zihninden. İnsan o kadar aklanmaz bir varlıktır ki çatlayacağını bilse bile devam eder acımaz kendi yüreğine ve bedenine... Fazlasını alır alır durur da çatlar yüreği ortasından. İçine aktıkları kalbinden sızarken bile aklanmaz insan.... Yazık değil midir ruha? Ruh kararlarının farkındayken insan ruhunu bastırır. Ruh yarasından yakınırken bile neden durmaz insan? Neden eskitir bu kadar değerlerini ve kendisini."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/didim-den-milet-e-otostop", "text": "Bilen bilir, şehirlerin ve ilçelerin otostop çekmek için durulacak bazı bölgeleri olur. O bölgeler bazen bir yol ağzı, bazen bir minibüs durağı bazen de herkesin bildiği simge bir yerdir. Ama her halükarda böyle yerler yerleşim yerlerine uzak ve araçların yoğun bir şekilde geçtiği yerlerdir. Bana göre Didim'deki Tavşanburnu Orman Kampı da öyle yerlerden birisi. Halk arasında, ki şehir içi minibüslerin üzerinde de böyle yazar, adı kısaca Orman Kampı'dır. Orman Kampı Didim'in girişindedir ve minibüslerin gittiği son duraktır. Bu yüzden Didim merkezde iseniz 1 numaralı minibüslerle oraya kadar gidebilir ve oradan istenirse Söke-Aydın tarafına, istenirse de Kuşadası-Selçuk tarafına otostop kolaylıkla çekilebilir. Bu haftaki izin günümde rotam Didim'e 25-30 km uzaklıkta bulunan Milet Ören Yeri. Buraya gitmekteki amacım sadece içimdeki gezme tutkusunu tatmin etmekti fakat yine bir geziden fazlasını bulmuştum. Hep böyle oluyor açıkçası. Her insanın gezme şekli farklıdır tabii. Ben de otostopla gezmeyi seviyorum ve kendime yakıştırıyorum. Aksi takdirde, planlı olmak, mesela bir otobüs bileti alıp da bir yerleri ziyaret etmek bana pahalıya da patlayabiliyor. Bu yüzden otostopun hem maddi hem de manevi anlamda katkısı sayılamaz derecede fazla. Arabasına bindiğim her insandan yeni bir şeyler öğreniyorum. Okumakla edinilemeyecek şeyler bunlar. Bazen de her araçtan inişimde kendi cahilliğime yanıyorum. Ulan insanlar neler yapıyormuş, ne işlerle uğraşıyormuş, bense boş boş yaşamışım bu yaşıma kadar. diyerek kendime ve doğup büyüdüğüm coğrafyaya acı bir küfür savuruyorum. Bu arada, ülkenin doğusunda büyümekle batısında büyümek arasında fark olmadığını savunan varsa siz de benden okkalı bir küfrü hak ettiniz, geçmiş olsun! Devam edelim, maceramı anlatayım. Orman Kampı'nın oraya minibüsle gelmiştim. Havada kavurucu sıcağın yanında tişört ıslatan bir nem vardı. Böyle bir havada yola çıkmak belki aptallıktı. Yine de insan sabah saatlerinde havanın böylesine bezdirici olabileceğini tahmin edemiyor. Arabalar burada vızır vızır geçiyordu. Neyse ki bu durum içinde bulunduğum duruma artı değer katıyordu. Şansıma Alman plaka gurbetçi arabaları ve diğer lüks otomobiller geçiyordu hep. Daha önceki otostop maceralarımda da bahsettiğim gibi bu tip arabalar asla durup da yoldan birilerini arabalarına almıyordu. Daha çok yöre evine, tarlasına, arazisine giden yöre halkı arabasına alıyordu. Bu insanlar da araçları olmadığında yola çıkıp birilerinin onları almasını bekleyenlerdi. Yani taşrada, yola çıkmak, yoluna çıkmak gibi bir kültürün de varlığından bahsedebiliriz. Bu sefer arabasına bindiğim kişiler bir çiftti. Arabayı süren adam, konuşmalardan anladığım kadarıyla, Didim'de görev yapan bir askerdi. Hanımefendinin ise sadece Didim'de yaşadığını anlayabildim. Sağ olsunlar benim için yaklaşık 500 metre ileriden dönüp geldiler. Yan koltuktaki abla Bak senin için nerelerden dönüp de geldik, artık dünya düz desek de katılmak zorundasın. demişti. Yani bilindik bir otostopçu ve araç sahibi arasında geçen bir espriyi yapmıştı. Yol Akköy-Yeniköy tarafına doğru gitmekteydi. Araç sahibinin ise bir rotası yoktu. Öyle dolaşıyoruz be abim. demişti. En sevdiğim araç sahibi tipi: her yola gelir, biraz kanına girersen seni gideceğin yere kadar bile bırakır. Öyle de olmuştu. Abi devriye gezen jandarma araçlarının birinden rica edip beni Milet'e gönderecekti fakat devriye saati olmadığından kendisi bırakmaya karar verdi. Ben ise biraz deyim yerindeyse, ağız yapıp Yok abi ne gerek var, ben bir araç daha bulurum, yolunuzdan olmayın. diyordum. Abi ise bu sinyali alıp beni Milet'e kadar bırakmıştı. Yol çok uzun değildi açıkçası. Akköy'den sonra 3-5 km bir şey kalıyordu. Bu arada Akköy'den de bahsetmek gerekir tabii. Burası aslında bir köy. Aydın'dan gelenlerin içinden geçtiği, ana caddesinde teyzelerin tezgah kurup kendi hazırladıkları ürünleri sattıkları bir köy. -Çoğunlukla zeytinyağı ve incir satıyorlardı.- Yoldan geçen araçlara selam vererek onları ürünleri almaya teşvik ediyorlardı. Tam bir yazlık Ege dizisi çekilmelik ortamı olan bu köyde evler beyaza boyanmış, kapıları pencereleri ise maviye. Köy meydanında bir kıraathane ve bir sanat atölyesi. Evet! Kıraathane karşısında bir sanat atölyesi. İşte tam da absürt komedili bir Ege dizisi malzemesi. Senaryo ise şu şekilde: Kıraathanedeki dayıların eşleri köye yeni açılan bu sanat atölyesine gelmeye başlayacak. Bu hanımlar el işidir, örgüdür, yöresel yemeklerdir bunlarla uğraşacak. Kitap okuyacaklar ve derslere girecekler. Halk arasında entel denen uğraşlar edinecekler. Sonra akşam evde dayılara Bana heç değer vermeyyong gari Kazım! Hayatımıza biraz heyecan kadmag isteyyom. gibi sözler söyleyecekler. Fazla sürmesine gerek yok, yazı çıkarsın yeter bu dizi. Sonuç olarak gezmeye değer bir köy ve sessiz sakin olduğu her yerinden anlaşılıyor. Bindiğim araç bu köyün içinden geçti ve Doğanbey yönüne doğru yöneldi. Artık Milet'e 5 km kalmıştı. Yol boyunca araçtakilerle tanışma seviyesinde muhabbet ettik. Gerçekten iyi insalardı. Ettiğimiz bu kısa muhabbet bile çok zevkli geçmişti. Ben burada Milet'in tarihinden, oralardaki yapılardan bahsetmeyeceğim ki aslında çok da bilgim yok. Ben sadece ne yaptığımı, ne yaşadığımı yazacağım. Meraklısı olanlar ya zaten gitmiştir ya da gitme planları kuruyordur. Araç o kadar kısa sürede gelmişti ki oraya, ön koltuktaki abla İşte geldik. dediğinde afallamıştım. Araçtan indikten sonra tabelada Giriş Ücretlidir yazısını görüyorum ve bir an umutsuzluğa kapılıyorum. O devasa yapı karşımda duruyor ve ben giremiyorum. Biraz yürüdükten sonra Müzekart ofisini gördüm ve derin bir oh çektim. Müzekart ile, eğer öğrenci iseniz, 30 liraya bir yıl boyunca bütün müzelere, ören yerlerine ve bazı tarihi yapılara girebiliyorsunuz. Ben de hemen süresi dolan kartımın yerine bir tane yenisini çıkardım oracıkta ve hemen içeriye daldım. İlk izlenim olarak şunu söyleyebilirim, bu yapıyı oluşturan taşlar gerçekten devasaydı ve oldukça ağır görünüyorlardı. Girdiğim bu yer günümüzde amfi tiyatro gibiydi. Hep bahsedildiği gibi akustiği de bayağı iyiydi. Çünkü, sahne kısmında konuşan turist rehberini olduğu gibi duyabiliyordum tepedeki bölümden. Milet sadece bu amfi tiyatrodan ibaret değildi elbette. Arka taraflarında daha sonradan inşa edilmiş cami kalıntısı ve daha yakın döneme ait kalıntılar da vardı. En çok da taşların üzerinde gördüğüm Latin alfabelerine şaşırmıştım. Onlara dokunurken ellerim titremişti. İlginç bir histi binlerce yıl öncesine ait birisi tarafından yazılan harflere dokunmak. Hala oldukları yerde duruyorlardı. Yağmur, çamur, yıllar onları etkilememişti. Keşke o yazıları anlayabilseydim. Bu şekilde onu yazan insanla gerçek bir iletişim kurmuş olacaktım. Ama yine de binlerce yıl önce insanların yazdığı bu yazılara dokunarak onlarla iletişime geçtiğimi hissedebiliyordum. Yürürken işte o insan bu taşı buraya koymuş ve belki de şurada, yerde duran taşa basarak oraya uzanmış ve bu yazıyı o taşa kazımıştı, diyordum. Bu tünelden geçip bu basamakları tırmanıp işte tam burada tiyatrodaki insanlara seslenmiştir belki de. O an benim de bağırasım gelmişti, yalan yok. Hep ders kitaplarında, internette, bloglarda gördüğüm o sütunlu yapılar şimdi karşımdaydı. Altına geçip oturdum bir tanesinin. Sonra dokundum, sarıldım. O an orada değildim sanırım. Bir İyonyalı ile muhabbetteydim. Onun yaptıklarını yapıyor, onun yaşadıklarını tekrarlıyordum. Yine dalmıştım içime. Çıkmıştım bir yolculuğa fakat bedenim duruyordu olduğu yerde. İşte yine olan olmuştu. Fiziki çıkılan bir yolculukta, içlere doğru gidilen bir yolda oturmuştum yol kenarına. Kendime geldiğimde oturduğum mermerin serinliğini hissetmeye başlamıştım. Hava oldukça sıcak olmasına rağmen o mermer taşı bayağı soğuktu. Oradaki yapıları biraz daha gezdikten sonra ören yerine çok da uzak olmayan bir konumda Milet Müzesi'ne girdim. İşte burada biraz serin hava vardı. Güneşten kızaran göz altlarım, yanan ensem ve kollarım biraz olsun burada rahatlamıştı. Tekrar Müzekart okuttum ve girdim oraya. Burada Milet'in bir liman şehri olduğunu öğrendim. Daha sonraları Büyük Menderes Nehri bu antik şehrin limanlarını alüvyonlarla doldurmuş ve şehri denizden yaklaşık 10 kilometre uzaklaştırmış. Milet de günümüzde Balat adını almış. Balat'ta yol kenarında, arazilerde ve hemen hemen gözle görülen her yerde kalıntılar mevcut. İnsanlar o kalıntıları belki evlerine götürüyor, süs eşyası olarak kullanıyordu. Bir tarlanın ortasında yer alan evin önünde bu kalıntılardan vardı. Latin alfebeleri de üzerindeydi. Dönüş yolunda bir traktöre binmiştim fakat bu traktör daha önce bindiğim ve sürdüğüm traktörlerden farklıydı. Bir kabini ve kliması vardı. Traktöre alan dayı bir çiftçiydi ve çok da fazla yol alamadık onunla. O çiftliğine girdi bense yol kenarında geçen araçlara parmak kaldırmaya devam ettim. Birkaç dakika sonra bir abi aldı arabasına. Bu abi Trabzonluymuş ve Didim'de büyükbaş yem üretimi işine girmiş. Artık nereden ne şekilde Didim'e gelmiş bilemiyorum. Çünkü bu abi direkt olarak Didim merkeze gidiyordu ve sesimi çıkarmadan çok da muhabbet etmeden oturdum arabada. Zaten adamın gideceği yer orası fazladan dil döküp de kendimi bir yerlere bıraktırmaya çalışmadım. Zaten abi de çok konuşkan bir tip değildi. \"Gidiyorum işte, gel güneşte bekleme.\" diyerek almıştı arabasına. Didim'e vardığımda gün öğleden sonra idi. Hemen kaldığım lojmana gidip güzel bir duş alıp rahatlamak istedim ki öyle de yaptım. İşte yine bir yolculuk yine bir öğreti, yine bir anı edinmiştim. Ne guzel anlatmissiniz, ben de gittim geldim sanki. :) kaleminize sağlık."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/disil-bellegin-geri-donusu-uzerine", "text": "İnsanın aynı dönemi paylaştığı bir yapıtı, henüz neşredilmiş bir kitabı alıp okumaya başlaması irdelenmesi gereken dolambaçlı bir seçimdir. Enkidu ve Gılgamış, Enkidu ve Gılgamış'tır; İvan Karamazov ve Alyoşa, İvan Karamazov ve Alyoşa'dır. Antikite ve klasikler yüzyıllardır varlığını koruyarak yüz binlerce okunurken bizlerle bu eserler arasında kuşatıcı, kendine mal eden, benimsenmiş tanışlıkta bir ilişki kurulur. İnsan klasik eserleri temellük eder zira onların ardında bıraktığı zaman insana tesir etmiştir. Fakat yeni çıkan bir kitabı neden okuruz? Bu yeni çıkan kitabın karakterleri de kimdir? Çağdaşımız yazar bize ne söyleyebilir? Dili nasıldır, o yazmaya yazgılı mıdır? Bu dolambaçlı seçimde yürüyeceğiz. Bilindiği üzere, Auschwitz'den sonra şiir de yazılmıştır roman da. Hala yeni bir şeyler söylenmesinin mümkün olduğu inancı, türümüz için varlık koşulu denilebilecek kadar önem arz eder. Yeni söylenleri salt yeni oldukları için değil yenide ne bulduklarını merak ettiğimiz için de okuruz. Yeniyi başkaları beğendiği için, dışarının düşüncesinin tesiriyle de okuyoruz. Geçtiğimiz günlerde, Türkiye'de Kürt bir yazar olan Mustafa Orman'ın Annem Gittiğinden Beri Çiçek Ekmiyoruz Bahçeye romanı Vedat Türkali Edebiyat Ödülü birinciliğine layık görüldü. Halihazırda bir yılını doldurmamış bu yenidoğan kitaba tekrar dönmemiz için birincilik ödülünün yeterli bir sebep olduğunu söylemeye gerek yok. Roman bir etnik-kurmaca, temelde ise gündemin etkilemesi altında. Yazarın farklı bir dilde düşünüp dayatılan bir dilde yazdığı üslubuna aralıksız yansıyor. Romanın ruhunda söylenmek istenenden ziyade söylenmeye çalışılan bir dilsel kargaşa var. Coğrafya ve zamanıyla da yüklenen Annem Gittiğinden Beri Çiçek Ekmiyoruz Bahçeye, okurundan atipik bir terkidünya okuma talep ediyor. Yazar, aidiyet endişesiyle beslendiği Kürt sözlü kaynaklarını, taşradan seyrettiği metropol taht oyunlarını ve yeryüzünün lanetlilerini boşveremediği etnik kaygılarını dile getirirken hikayesini arkaik bir yöntem olan dişil bellek üzerine bina ediyor. Romanın tarihsel manivelası, yazarın yaşatmak mecburiyetinde olduğu bir 'Koca Karı'nın ültimatomunda (Unutursanız yaşarsınız, hatırlarsanız hiç yaşayamazsınız, s.14) kurgu çarkını döndürüyor. Yazarın gazeteci kimliğiyle eylediği insan ve gündelik yaşamı röportajları, hikaye toplayıcılığı, belgesel yönetmenliği gibi işlerinde de şiarı olan belleği yaşatmak, halk hafızasını yaşar kılmak romanda bir ikircimle işgal altında sanatçı olmanın bilinçdışı yaratım bariyerlerini ortaya çıkarıyor. Sözden önce endişe olan topraklarda, mekan-zaman bozulmasıyla sonuçlanacak olgusal bir gerilimle yazmaya devam etmenin... mekandaki boşluğun, mekanın geçmişiyle dolmasına neden olduğunu okuruz. (s.55) Sonuç olarak yazar, kendi deyimiyle, sınırların yalayıp yuttuğu onca ad ve hikayeye (s. 44) bir tanıma bakışı yönelterek halkında bütün halkları, kahramanlarında bütün insanlığı sahiplenir; daha dün doğan bir kitabın okurca içselleştirilmesine sebep de işte bu insanlık sevgisidir. Annem Gittiğinden Beri Çiçek Ekmiyoruz Bahçeye'nin hangi roman kategorisine veyahut nesir formlarının hangisine ait olduğunu bir yana bırakıp İnsan membaı aidiyet duygusundaki sevmek ısrarını takdir etmek gerekiyor. Narziss'in Goldmund'a söylediği ''Sizler anne kökenlisiniz, annenizin koynunda uyuyorsunuz.'' coşkulu gizdökümlemesi, sanatçı şuuru ile bellek ilişkisinin bir girişidir. Anılarla oluşagelen belleğin kimlikten ayrılamaz bir parça oluşu kimliğimizi paylaştığımız insanlarla bizim hikayemizi yepyeni bir bütün kılar. Anne, Marquez'in deyimiyle, bizi bir kereliğine ve sonluluğa doğuran kişi olmakla birlikte yaşarken ölüp tekrar tekrar doğmamızı dayatan yaşamın da personifikasyonudur. Anne yaşamdır, kimliktir, bellektir; anne hatırlayışı getiren, unutuştan sakınandır. Annecil kökenler şuuru geçmişin melankolisiyle donattığı gibi şimdinin neşesini de ulular. Anne coğrafyada kader-üstü sabit kimse iken ulusal ideolojinin de devamlı yeniden üreticisi bir kimlik yatağıdır. Dilimiz için ana dilimiz diyor olmamız etnik kimliğin inşa sürecindeki anne temelliğini kanıtlar. Bu bağlamda, Annem Gittiğinden Beri Çiçek Ekmiyoruz Bahçeye romanının baş kahramanı unutma hastalığına yakalanan ananın oğlu Asaf'ın, hikayesini duyduğu unutmayı koşullayan ana ile ilişkisi bizleri iki analı Eros'a üçgenine götürür. Gerçekten de Eros'un ebeveyn çiftleri çeşit çeşittir; Eros'un ismi geçen bir diğer annesi de İlkel Kaos olarak adlandırılan Gece Tanrıçası Nyks'tir, açlığı, ölümü, kabusları ve kötücüllüğü simgeleyen güçlerin yaratıcısı Nyks. Eros'un yıkıcı şehvetini, sefih tutkularını aldığı İlkel Kaos boşluğunun zamansızlığa belleğin yokluğuna tekabül ettiğini görmek zor değildir. Sanatçı-yazarın varmaksızın bildiği bu sırda ikilikler oynaşır: Toplumsal olarak arafta sıkışmış, başarısız Asaf, yolunu çizemediği yaşamında, unutuşla tehdit eden ana ile unutuşa yakalanmış ana arasında bir seçim yapmak üzeredir zira hayatındaki herkes ve her şey, Ayhan Hoca, unutamadığı karısı, Galip, Asaf'a unutmamak şartını koşuyor, hatırlamak mecburiyetini dayatıyordur. Asaf, Kahin'e gider. Mela, Asaf'a insanlara bir şey göstermesi lazım geldiğini söyleyerek ona hatırlayışı sunar. Halkını unutmaktan esirgemesi Asaf'ın da şahsi kabul ve anımsayışlarıyla olacaktır. Evvela kendiyle yüzleşerek halkını yüzleşmeye çağıran Asaf hatırlayışa yürürken Hanip ise bellekten kaçar. İki kollu romanın Asaf kısımlarında hakim bakış açısı kullanılırken Hanip'in hikayesinde esrarengiz bir -sen diliyle yazılış tercihi düşündürücüdür. Birisi Hanip'e karşı konuşmaktadır, sormaktadır: Vaziyetin, serpildikçe dallarını ve yapraklarını saksıdan taşıran çiçek gibi değil miydi? (s.87) Cılız karlı ışıkların düştüğü, gri isin sindiği, kışın soğuğuna löküzün mütevazı sıcağıyla direnebilen Asaf mekanında Hanip'in başkaldıran bir canlılık, kösnül bir bahar taşıdığını okuruz. Bir akisli hayat, nizam arayışındaki politik Asaf'ı çürümeye, kimliksiz Hanip'i ise bollaşmaya yazgılıyorken, bu iki kahraman parçalanmış bir toprağın sembolü olur. Oğullar parçalanmıştır çünkü ayaklarının altında aidiyeti noktalayan toprakları parça parçadır. Hanip'in simgesel babası ve alter egosu olarak Asaf, yarım kalmışlığın mukavemetsizliğiyle, aşksız çürümeye dönmüşlüğüyle Sen yoksan ben de kalmayayım bu dünyada diye ağıt yakan kadını dinlemektedir. Babanın çürümesi, oğulun boy vermesi demektir. En nihayetinde, unutuşu getiren ananın katı merhametiyle dirildiğini, Ana Tanrıça'nın Koca Karı yüzüyle bir felaketin şifasıyla görünerek halkı masumiyet pelerini altına alıp unutuşla huzura yatırdığını okuruz. Koca Karı Ana, halkı, onu yok etmek isteyen Baba'ya karşı ancak Baba'nın tohum attığı yeri yok ederek, belleği bozarak koruyabilecektir. Ta ki bellek özgürleşene kadar... Annem Gittiğinden Beri Çiçek Ekmiyoruz Bahçeye romanı Yaratıcının insanı terketmediğinin emniyeti ile başlar, yolunu şaşırmayan arkadaşın emniyeti ile son bulur. 'Kahramanın Sonsuz Yolculuğu'nun hikayesi, dişil kökenli Hanip'in bir tohum varlığına gelmesinden sonra anlatılması zor bir güzellikle toprağı delmesinin hikayesidir. Çürüyen ve yok olan babayı gölgesi altına almış çok yüzlü ve sonsuzlu Anne'ye dönen Hanip artık hatırlamanın ta kendisidir. O artık bir ağaçtır. Anneden alınan bir kimlik vardır fakat o sonludur, anne bir kereliğine verdiği hayatı zaman tahakkümü mekan sınırlılığında verirken, zaman mekanı aşan kahraman sonsuzluğu da annecil doğada, özgürleşmiş tende bulur. Toprak toprak beden toplayan, sınırlara aldırış etmeksizin İnsan olmanın direnişini veren aşkını ve başkaldırısını usanmadan yürümüş Hanip eve döner. Her zaman eve döneriz. İç Anadolu köylüleri bahçeye hayat diyor fakat bunu öyle bir mecaz veyahut söz sanatı niyetiyle değil gerçekten mekanın isminin hayat olduğunu düşünerek diyorlar. Kerenyi'den ilham alarak, Bahçe'nin onlar zihninde Hayat olarak belirtilmesinin sadece anlatılan hikaye değil bir tür yaşanan gerçek olduğunu söyleyebiliriz. Kadim düşünce, yaşamın döllendiği, varlığın çiçeğe durduğu yer olan bahçeye hayat diyerek hayatın hayat içerisinde olduğunu örtük de olsa itiraf etmiyor mu? Latince kapalı, etrafı çevrilmiş bahçe anlamına gelen hortus conclusus iki kere çevreleyişe atıfta bulunur. Bu tekrarlı muhafaza yaşamın en hassas olduğu anı, annenin şişmiş karnını çevrelemekteyken aynı Botticelli'nin Primavera tablosunda olduğu gibi Anne'yi Bahçe'nin merkezine alır: Neşeli bir ululama, babanın yokluğuna denk gelmiş bir bereket anı daima dönülmek istenen yer olarak bilince kazınır. Tahakkümün olmadığı salt özgürlüğün hüküm sürdüğü bu Bahçe'de tek bir yaratıcı olarak Anne'ye dönenin Hanip olması ise büyüleyicidir zira ismi kendisine değiştirilerek verilen terkettiği ülkesinde Hanif adını bırakan O'dur. Tek tanrılı dinlerden önce Tek Olan'a inanan anaerkil dinlerin tapınanı olarak hatırlayışa döner, Hayat'ın Bahçesine. Romanında halkını meşe ağaçlarının sonsuzluğuyla bir kılan yazarı sanatçı kimliğinden soyduğumuzda tuttuğu yasın şifasını Hanip ile bulduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Sonuç olarak, Mustafa Orman Annem Gittiğinden Beri Çiçek Ekmiyoruz Bahçeye diyerek, halkına annecil bir umudu aşılama arzusu taşıyan bu romanında varlığın muhafazasının annenin dilinde, annenin belleğinde saklandığını aşikar etmiyor mu? Son dönem edebiyatı için bir anahtar niteliğinde olacak bu romanın ihtiva ettiği anaerkil gizemler Kürt kadın kimliğine getirdiği övgüler ve oğullara yönelttiği öğütler tanık olduğu bugünün Türkiyesindeki mülteci olgusuyla birleşerek hiçbir şeyin söylenmemiş kalmayacağı sıcak belirginlikte bir Orta Doğu panoraması sunuyor."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/dodok-a-mektup", "text": "Sana uzun zamandır yazamadım, lakin beni anladığını, bana gücenmediğini ve neden yazamadığımı zaten bildiğini tahmin ediyorum. Bugün dünyanın başka bir yerinde, başka insanların hikayelerinde kendimi görünce, hayatın beni yeni bir rüyaya attığını nihayet idrak ettim. Aylardır başka bulutları görüyor, başka yağmurlarda ıslanıyorum. İyice uzayan saçlarımı başka bir güneşte kurutuyor, yıldızlı geceleri şimdi uzaklarda kalan tepedeki çimenliğimizi anımsayarak başka bir tepeden seyrediyorum. Hayır Dodok, gökyüzü her yerde aynı değil, laciverdi başka, ışıltısı başka, inan bana. Yeni gökyüzüme, yeni toprağımın vereceği çiçeklenmiş badem ağaçlarına, yeni rüzgarımın uğultusuna, yeni denizimin boğazımı yakan tuzuna alışmaya çalışıyorum. Bahçemdeki manolya ağacının yapraklarının arasından oturma odama giren güneş ışıklarının dansını hayranlıkla izliyorum. Babam bana bahçemizdeki yenidünya ağacının resmini gönderiyor, nerede bir hayat varsa orada bir çiçek açıyor diyorum. Başka sevinçler, bizi birbirimize bağlayan incecik kırmızı ipler, uzaktayken de birlikte hissedebilmenin güven veren yanı. Patlıcan kızartırken aklıma ben çocukken annemin kızartma yaparken mutfak tezgahına serdiği gazete kağıdı geliyor, yaz günlerinin akşamüstü meşgalesi her yerde aynı diyorum. Uzun ve yavaş yürüyüşler yapıyorum, yavaşlamayı öğreniyorum burada, durmayı, durabilmeyi. Önceleri tuhaf bulduğum şeyleri şimdi daha anlamlı buluyorum, bu alışmak mı sevmeye başlamak mı bilmiyorum Dodok. Burayı sevmekten, buraya köklenmekten korkuyorum. Elli yıldır aynı barı işleten yaşlı kadın, kamburlaşmış sırtını doğrultmaya çalışarak kahvemi uzatırken benim hikayemi soruyormuş gibi yapıp kendi hikayesini anlatmaya başlıyor. Çok yaşlandım diyor, artık bazı şeyleri hatırlayamıyorum. Ona nereden geldiğimi, burada ne yaptığımı anlatıyorum, beni ilgiyle dinliyor. Eskiden burası da kalabalık ailelerle dolu canlı bir yerdi diyor, ayakta durmaktan yorulunca barın arkasındaki taburesine oturup derin bir nefes alıyor, belli ki anlatmaya devam edecek. Söyleyeceği şeyden hoşnut olmadığını anlıyorum. Sonra herkes yavaş yavaş gitmeye başladı burdan, sadece yaşlılar kaldı. Onlardan da her gün birisi ölüyor işte. Aklıma Onat Kutlar'ın dizeleri düşüyor, keşke anlasa da ona da okusam diyorum. Gün içinde kaç kere oluyor bilmiyorum, gözümün önünden, aklımdan, parmaklarımın ucundan şiirler geçiyor. Oraya buraya dağılıyorlar, bazen toparlayamıyorum. Dökülüp saçıldıkları yerde bırakıyorum, sanırım artık duygularımı da toparlayamıyorum. Bir dağınıklık, bazı yerlerde boşluk ama bazı yerlerde üst üste yığılmışlık, nereye ait olduğumu bilememek, nereye gitsem göçer olmak, gözümde büyüyen yollar, yolların sonunda beni bekleyenler, artık beklemiyor olacağından korktuklarım, neyi nereye koyacağımı bilememenin kırılganlığı. Ortaçgil dinliyorum böyle hissettiğim zamanlarda, Sait Faik okuyorum, fotoğraflarımıza bakıyorum uzun uzun, sayfalarca yazıyorum. Üzüm bağlarının arasından kıvrıla kıvrıla inen dağ yollarında bin yıldır aynı yerde duran manastırları, zamanı ortaçağda durdurmuş ıssız kasabaları, tahta masasında yüzünü yola dönüp sessizce oturan ihtiyarları görüyorum. Zeytinlikler görüyorum sonra, durup ağaçların arasında yürüyorum bazen. Delice zeytinler bana seni hatırlatıyor, bir gün başkalarına da beni hatırlatsın istiyorum. Zamanın nefes almakla geçen günler değil, birinin aklında olmakla ilgili olduğunu söyleyen şarkıyı mırıldanıyorum. Uzaktan çan sesleri duyuluyor, saat dört oldu diyorum. Zamanla ne derdimiz var anlamıyorum, saat dört olsa ne beş olsa ne. Sonra kasabanın çocuklarına portakal kabuğundan diş yapmayı öğrettiğim akşam eve kadar birlikte yürüdüğüm arkadaşım, soğuktan üşüyen ellerini ceplerine sokarak bana kocasını ve kayınvalidesini anlatıyor. Annesi onu öyle güvensiz büyütmüş ki, bensiz bir gün yaşayamaz diyor. Gülümsüyorum ister istemez, yaşar güzelim, yaşar diyorum; herkes herkessiz yaşar."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/dogu-ekspresinde-12-saat", "text": "2018'in son günleri artık. Meşhur Doğu Ekspresi ile Sivas'a gidiyorum. Bilin bakalım tekli koltukta kim oturuyor? Evet, ben. Pişmaniye satan dayı, elinde milattan önce kalan pişmaniye ve kaymakları, \"Bende iki günlük mal bulamazsın abiciğim.\" diyerek insanlara satıyor. İnsanlar kalbini kırmamak ve ağızlarını tatlandırmak için ona hem güler yüz ve para veriyorlar. Şimdilik yazacaklarım bu kadar, kulaklığı takıp müzik dinlemeliyim... Trenimiz şu an Kayseri'nin Boğazköprü beldesinde. \"Gidiyordu Elif kanısı...\" İşte o kanı bu tren. Başım ağrıyor, midem bulanıyor. Sivas'a ne zaman varacağız, hiçbir bilgim yok. Sol arka çaprazımdaki ablalar ise tren hareket ettiğinden beri hiç susmadılar. Maşallahları var. Her ne hikmetse gözlerim ağrıyor, uykum geldi ama hala uyuyamıyorum. İki önümde bulunan beyefendiler ise horuldayarak tatlı bir uyku ziyafeti çekiyorlar. Bu yol, yanında bir yol arkadaşı yoksa çekilecek çile değil. Allah'tan yanıma bu defteri ve bir adet Emine Işınsu romanı almışım. Böyle toplu kitlelerin kullandığı vasıtalar ile yolculuk etmek çok güzel bir anı. Her türden insanlarla temasta bulunabiliyorum. Yolculuk pek de beklediğim gibi geçmiyor. Büyüklerden ikram olarak sarma, börek beklerken yanımda oturan anne ve kızından bir dilim mandalinayı bile kapamadım... Ön sol çaprazımda oturan, doğudan geldiklerini düşündüğüm iki tane beyefendi var. Birisinin kolları baştan aşağı dövmeli, diğeri de yaşça büyük ve sigaradan ses telleri zarar görmüş; şeker hastası olan biri. Onların konuşmalarını dinlemek bana hayli zevk veriyor. Bu zamana kadar da göz temasında bulunup tebessüm ettiğim tek kişi onlar. Arkamda oturan, çıtkırıldım ve her şeye söylenen Kayserili beyefendi hakkında konuşamayacağım... Biraz daha uyuduktan sonra \"Kayseri efendim, on dakikaya Kayserideyiz efendim.\" diyen görevlinin sesiyle irkildim. Şu an insanlarda çok tatlı bir telaş var. Kayseri için trene binenler montlarını, şapkalarını, atkılarını aceleyle kombin yapıyor. Hepsinde memleketine, sıcak yataklarına, arkadaşlarına en önemlisi ailelerine kavuşma özlemi var. Benim ise sıcak yatağıma kavuşmam için nereden bakarsanız 500 kilometre var. Biraz daha uyuduktan sonra Sivas'a yaklaşmak üzereydik. Doğu Ekspresinin o meşhur tabelası ile meşhur pozu da verdiğime göre işlemimin tamamlandığını düşünüyorum. Bayılıyorum gezi yazılarına... Umarım devamı gelir. Ellerinize sağlık."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/doneminin-mulkiyeli-ikonu-huseyin-rahmi-gurpinar", "text": "Çocuk yaşta annesizliği tattı, anneannesinin yalısında dadılar arasında bir çocukluk geçirdi. 100 çift beyaz eldiveni vardı, hiçbir kapı kolunu mendilsiz tutmazdı. Sayısızca dantel örmüş, nakış işlemiş, titizlikle evinin köşelerine sermiş, hiç evlenmemiş, latifeler ustası: Hüseyin Rahmi Gürpınar. Babasıyla birlikte Girit'e yerleşti. Orada kendini iyi hissetmeyince İstanbul'a anneannesinin yanına döndü. Çocukluğu buradaki dadılarıyla ve teyzeleriyle geçti. Zannediyorum romanlarında bu kadar çok kadın tiplemesi bulunması bu detayda gizli. Mülkiyeli bir yazardı. Ticaret mahkemesinde aza mülazımı olarak çalıştı. Ana dili gibi Fransızca bilir, tercümeler yapardı. Yazma tutkusuyla içi yanıp kavrulan Hüseyin Rahmi, işi bırakarak tüm maddi ve manevi kazancını yazarlık üzerinden yapmaya karar verdi. İlk öyküsü İstanbul'da Bir Frenk Ceride-i Havadis gazetesinde yayımlandı. Toplum için sanat anlayışına sıkı sıkıya bağlıydı. Evlenmedim, evlenmeyi de düşünmüyorum. Bekarlığın ceremesi kaç lira ise, çekmeye hazırım! dedi. Ahmet Sevengil, Hüseyin Rahmi'yi anlatan bir kitabında şöyle bahsediyor: Şimdiye kadar hiç evlenmemiştir. Bir gün sebebini sorduğum zaman önce sıkıldı. Çocukluğunda aralarında büyüdüğü eski İstanbul hanımlarından öğrenilmiş bir mahcubiyet edası ile kızardı, sonra galiba suali cevapsız bırakmış olmamak için gülümsedi: Yattığım odada başka nefes istemem, sinirlenirim; bunun içindir ki misafirlikte de kalamam, diye cevap verdi. Kendisi gördüğümüz Türk edebiyatı yazarları arasında akılda kalacak, farklı bir konuma sahipti. Ardında sayısız kıymetli eser bırakıp Heybeliada'daki köşkünde belki de zamanının en özgür ve özgün kişisi olarak 79'unda hayat yolculuğu son buldu. sanki bir anı kitabının içinden alınmış gibi. Anlatım tarzınız çok hoş."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/donusen-bilincler-ve-demokrasi-uzerine", "text": "Bilinç... Düşüncelerimizi, duygularımızı, deneyimlerimizi barındıran o karmakarışık ağ... Zihnimizin derinliklerindeki gizemli dünya... Algılarımızı şekillendiren ve dünyayı anlamamıza yardımcı olan bu yapı için, bir \"filtre\" benzetmesini okumuştum bir yerlerde. Bilincin sınırları keşfedilmeye çalışılırken, zihinsel süreçlerin karmaşıklığına ve bilincin zaman içindeki evrimine de düşüyor yol. Aynı zamanda bu yapı, zamanla değişiyor, dinamik. Çocukluk yıllarımızdan yetişkinliğe kadar, deneyimlerimiz ve öğrenmelerimiz bilincimizi etkiliyorken bu süreçte, kimlik ve benlik kavramları da bilinçle birlikte şekilleniyor. Ancak, bilinç düzeyinin derinliklerinde, bilinç dışı süreçlerin ve düşünce kalıplarının etkisinin büyüklüğü de kabul edildi tabii günümüzde. Bir diğer boyutu, sadece bireysel değil, aynı zamanda toplumsal bir versiyonu da olması. Kültür, dil ve sosyal normlar, bilincin evrimine katkıda bulunur. Toplumsal normlar, bireyin bilincini şekillendirirken, aynı zamanda toplumun bilinçaltında da izler bırakır. Bugün modern bilimle bilinci düşünürken elbette psikolojiden, nörolojiden gelen haberlere dayanıyoruz. Bununla birlikte Locke'un Tabula Rasa'sının da hakkını teslim ediyoruz. Freud'un, bildiklerimizin ötesinde de ayrı bir evren olduğunu hepimize dikte edişi de elbette bir mihenk taşı. Bilimsel bilgileri burada tabii ki fazla gündem yapmayacağım. Bizim derdimiz başka. Bilincin dinamik bir yapısı olduğunu söyledik. Anne karnındayken başlayan yolculuğumuzda olumlu-olumsuz ne varsa atıyoruz heybemize. Öğrendiğimiz yeni şeyler, kurduğumuz ilişkiler, deneyimlerimiz, hatta bazen karşılaştığımız zorluklar, empati berecimiz bile bilincimizi değiştirebiliyor. Bilincimizle birlikte duygularımız, algılarımız değişiyor, algılarımız değiştikçe dünyayı kavrayışımız, yorumlamamız dönüşüyor. Bunlar olunca da olaylara bakış açımız, beklentilerimiz, tercihlerimiz farklılaşıyor zaman içinde. Önceki gün sevdiğimizi ertesi gün kabul etmez oluyoruz. Artık başka bir benlikte, başka bir kimlik edinmiş oluyoruz dediğimiz gibi. Toplumlar bu ortak bilinçle birçok ortak faaliyeti birlikte yürütürken bu bilinç de stabil kalmıyor elbette. Toplumda inançlardan en kutsal ortak değerlere kadar her şey değişebiliyor zamanla. Tarihi renklendiriyor bunların da hepsi sonra. Değiştikçe geriye dönüp eskiyi terk ettikleri için de utanmıyor toplumlar. Dönüşüm, kendi meşruiyetini kendi içinde barındırıyor. Peki birey? Birey utanıyor mu değiştiği, dönüştüğü için? Bazen, belki. Utanmalı mı peki? O da tartışılır. Neye dönüştüğüne göre belirlenir herhalde gereklilik. Ne var bize bu tercih değişimlerini serbest kılan? Bilincimizin dönüşmesiyle birlikte dünyayı algılamamızı ve aldığımız kararları başkalaştırmaya izin veren sistem ne? Elbette demokrasi... Bir demokrasiyi gerçek bir demokrasi yapan en kilit işlerden biri yurttaşların aktif katılımı. Bu aktif katılım da elbette önce politik bir duyarlılıkla, ardından bu duyarlılığı olumlu şekilde doğru yere kanalize etme şartı olarak politik bilinçle geliyor. Yurttaşların edindikleri politik bilincin temelinde de tabii ki kişisel bilinç seviyelerini yukarı çekmeleri yatıyor. Duygusal derinlikleri, tecrübeleri, öğrenme çabaları, yukarıda saydığımız bilinci değiştiren süreçlerin hepsi. Toplumsal anlamda daha sağlıklı şartlarda daha iyi yaşamlar sürebilmemiz için alınacak kararların kalitesinde gelişmiş bilinç düzeylerine ihtiyaç var yani. Ancak bunlar, kuşkusuz sadece bilinç düzeyine göre politik hayatta söz söyleme hakkı anlamına gelmiyor. Aksine, eşit şekilde destek alınan, adını koyalım, örneğin eşit şekilde vergi veren herkesin söz haklarını eşitleme anlamında da bir düzen demokrasi. Politik hayata katılırken, politik kararlarımızı alırken ne kadar bilinç dışımızdan yönlendiriliyoruz, ne kadar bilinç düzeyinde tercihler yapıyoruz, tabii ki muamma, her bireyin kendisine özgü bu kısım şüphesiz. Ancak dönüşen bilinçlerimizin politik tercihlerimize de bu dönüşmenin imkanını verdiği herhalde kalıcı bir gerçek."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/dora-p-strong-ben-yok-olamam-strong-p-p-br-p-p-inner-flame-bununla-okuyunuz-p-p-br-p-p-br-p-p-yillar-once-bir-koy-de-ufak-bir", "text": "Sonra eline kitabı aldı. Bir Adam Yaratmak. Sayfalarını çevirmeye başladı. Bir cümleye takılıp gitti. Allahım, ben yok olamam! Her şey olurum, yok olamam. Her şey olurum, yok olamam. Ne demekti şimdi bu? Her şey olurum, yok olamam. Okumaya devam etti. Parça parça doğranabilirim. Nokta nokta lekelere dönebilirim. Tütün gibi kurutulabilir, ince ince kıyılır, bir çubuğa doldurulur, içilir, havaya savrulabilirim. Fakat yok olamam. Hışımla ayağa kalktı. Cama yaklaştı. Yağan yağmura baktı. Usul usul yağıyordu. Kimseye zarar vermeden. Kimsenin canını acıtmadan. Camı araladı. Kaçıncı kattaydı? Buradan atlarsa ölür müydü? Zemin çok uzakta gözükmüyordu. En fazla üçüncü kattaydı. Düşse sakat kalırdı ama ölmezdi. Yağmurun esintisi saçlarını savurdu. Boynunun arasına girdi. Yavaş yavaş aşağıya indi, meme uçlarını gıdıkladı. Derin bir nefes aldı. Kitabın başına geri döndü. Ne kadar anlamlı sözlerdi bunlar. Sanki benim için yazılmışlar. Sanki bütün bir yaşamımı anlatan, hatta geçmişimi geleceğimi birbirine bağlayan bu sözlerdi. Beni var eden. Benimle birlikte olan, yanımdan hiç ayrılmayan sözlerdi bunlar. Ey Tanrım! Ben yok olamam. Lisan son sözleri okuduktan sonra boşluğa uzun uzun yeniden bakmaya başladı. Sonra mırıldandı. Aklım bana kalsın! O zaman bir hükme vardı işte uyumalıydı. Uyursa her şey geçerdi. Gecenin şerrinden Allah'a sığınırım. Salondan çıktı. tam on bir adım attı. Yeni odasına girdi. Çift kişilik yatağına baktı. Üstündeki her şeyden kurtuldu. Yatağın içine girdi. Sırt üstü uzandı. Gözlerini kapattı. Yağmur hala usul usul yağıyordu. Kimseye zarar vermeden. Derin bir nefes aldı. Toprak kokusu. Bir gün hepimizin dönüşeceği balçık. Ben yok olamam!"} {"url": "https://bubisanat.com/posts/dorian-gray-in-portresi-okudugum-anladigim-ve-hissettigim-kadariyla-bir-inceleme", "text": "Bazen kendimi okuduğum sayfalardaki karakterlerin içine koyar, o karakteri; ete, kemiğe, ruha büründürürüm. Karakterin hissettiği gibi hisseder, konuştuğu gibi konuşur, anladığı gibi anlar ve düşündüğü gibi düşünürüm. Bu anlar sadece kitabı elime aldığım zamanlarda olur. O anlarda kitabı okumam, içine girer ve yaşarım. Artık kitabın karakteri olan ben; yazılanları okumaz, onları duyarım. Tasvir edilen mekanları hayal etmez, içinde dolanırım. Okumayı bitirdiğimde bu büyü hemen bozulur ve gerçek hayatıma dönerim. Bu kitabı okurken de kendimi Dorian Gray yerine koymuştum. O halde incelemesini de onun ağzından yapmak istiyorum. Ben Dorian Grey. Size hayatımın en karanlık dönemini anlatmak istiyorum. Bu hikaye, güzellik ve çirkinlik arasındaki ince çizgiyi keşfetmek, ahlaki değerlerin karmaşıklığını anlamak ve ölümsüzlüğe duyulan arzunun ne kadar tehlikeli olabileceğini göstermek için yazılmış bir trajedi. Çocukluğum, unutulmuşluğun ve ilgisizliğin gölgesinde geçti. Ailem beni ihmal etti ve çevremdeki insanlar da beni umursamadı. Bu durum, içimde bir yalnızlık ve eksiklik duygusu bıraktı. Ama işte tam bu noktada, yaşamımın bir dönüm noktası olan iki kişi hayatıma girdi: Ressam Basil Hallward ve arkadaşı Lord Henry Wotton. Basil Hallward, benim güzelliğimi ölümsüzleştirmek için bir portre yaptı. Bu portre, sadece fiziksel güzelliğimi yansıtmakla kalmadı, aynı zamanda iç dünyamdaki derinlikleri ve değişimleri de gösterdi. Ressamın bu eserine duyduğu ilgi, portreyi sadece bir sanat eseri olmaktan çıkarıp kişisel bir bağa dönüştürdü. Her fırça darbesi, her renk tonu, içimdeki gizli düşünceleri ve hisleri yansıttı. Basil, beni sadece bir model olarak görmüyordu; portrem, onun beni gördüğü şekli ve hissettiği duyguların bir yansımasıydı. Portrenin karşısında durduğumda, kendi güzelliğime hayran kaldım ve aynı zamanda bu güzelliği ölümsüzleştiren portrenin büyüsüne kapıldım. -Ancak bu ölümsüzlük bir lanete dönüştü. Lord Henry Wotton ise yaşam görüşümü derinden etkileyen bir figürdü. Onun etkisi, düşünsel ve ahlaki bir deprem gibiydi. Lord Henry sıradanlığı reddeden, sıra dışılığı ve hazları öven bir felsefeye sahipti. Ona göre yaşamın tadını çıkarmalı, içgüdülerimi izlemeli ve toplumsal normlara boyun eğmemeliydim. Bu yeni düşünce yapısı benim için özgürlüğün ve hazlara giden yolu aydınlattı. Artık umursamaz bir kişi haline geldim ve yaşadığım olayların sorumluluğunu başkalarına atfettim. Lord Henry'nin bu etkisi, kişiliğimdeki dönüşümün temelini oluşturdu. Artık kendi arzularımı takip edip durdum. Başkalarının beklentilerine ve toplumun ahlaki kurallarına aldırış etmeden kendi yolumu çizmeye kararlıydım. Gençlik ve güzellik zamanla benim için birer takıntı haline geldi. Başlangıçta sadece dikkat çekmek ve beğenilmek istiyordum ancak bu arzular, giderek beni ele geçirmeye başladı. İçimdeki ahlaki değerler ve iyilik duygusu zamanla yok oldu ve yerini sadece haz, güzellik ve estetik kaygılara bıraktı. Artık sadece anın tadını çıkarmayı ve görsel zarafeti düşünüyordum. Sonunda kişiliğim büyük bir değişim geçirdi. İnsanlar, beni daha önce tanıdıkları Dorian Gray'den farklı biri olarak görmeye başladılar. İçsel bir çatışma taşıyordum artık: İyilik ve kötülük, ahlaki değerler ve kibir arasında sıkışmıştım. Bu çatışma hayatımı mahvetmek için hazır bir tohum gibi içimde büyüdü. Zamanla iç dünyamın karanlığı ve kasveti bu büyülü portreye yansıdı. Portremdeki güzel yüz zamanla çirkinleşti ve çürüdü. Bu yüz artık benim gerçek yüzümdü. Bakmaya tahammül edemediğim bu yüz, yıllar geçtikçe beni daha da dehşete düşürdü. Portrenin çirkinleşen yüzü, içsel çatışmamın bir aynası haline geldi. Her gün portreye bakarken yüzümdeki bu değişimi görmem, içimdeki karanlığın büyüdüğünün bir işaretiydi. İçimdeki iyilik ve ahlaki değerler, giderek bu çürümüşlüğün içinde kaybolup gidiyordu. Sonunda bu çatışmanın içinde ben de kaybolup gittim. Öfke nöbetlerim belirdi ve içimdeki korku her gün biraz daha büyüdü. Portremi herkesten sakladım ve onu yok etmek istedim, çünkü onun üzerindeki değişimi görmek beni deli ediyordu. Kendimi kontrol edemedim ve bütün bunların sorumlusu olarak Basil'i seçtim. Ona olan kin ve öfkem gün geçtikçe büyüdü. Onu ortadan kaldırmalıydım, çünkü sadece onu yok ederek bu büyüyü ortadan kaldırabilirdim. Eğer bu adımı atmazsam, çürümüş yüzümü görmeye devam edecektim ve bu lanetin altında ezilmeye devam edecektim. Bu, içimdeki karanlıkla savaşımın sonucuydu ve ben artık pes etmeye niyetli değildim. Ben de portremin üzerindeki çirkinleşen benliğimi, Basil ile birlikte yok ettim."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/dostoyevski-ezilenler-bir-aslani-gun-boyu-takip-etseydiniz-ve-aslanin-yasamak-icin-verdigi-mucadeleye-tanik-olsaydiniz-gunun-", "text": "Aynı hikayeyi ceylanı takip ederek başlasaydınız ve ceylanın yaşamak için verdiği mücadeleye tanık olsaydınız günün sonunda bu ceylanın bir aslan tarafından yenmesi sizde bir öfke uyandırırdı... Yani başlangıç noktasını farklı seçersen, aynı olay kişide iki farklı yargı oluşturabilir. Bu yüzden kişinin içindeki adalet duygusu hangi hikayeyi ne kadar süreyle takip ettiğine bağlıdır."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/dostoyevski-ve-yeralti", "text": "Kitabın ikinci bölümünde yeraltından çıkan karakterimiz günlük hayatın akışı içerisinde bir dizi olay yaşar fakat yeraltına o kadar çok alışmıştır ki bu yaşadığı olaylara yeraltındaymışçasına tepkiler üretir. Kimi zaman yaşadığı anlık ruhsal değişimler aldığı kararları uygulama konusunda kendisini zora sokar ve durmadan karar değiştirir. Kitabın tamamı boyunca eksikliğini çektiği öz güven daha belirgin bir hale gelir. Yeraltı dışında kendisini rahat hissedemeyeceğini bir dizi olay neticesinde kavrar ve yalnızlığını kabullenme yoluna gider. Bir süre başarır fakat sonra yenilir bu nedenle çözümü bir başkasını yeraltına çekmekte bulur, kitabın en günahsız karakteri olan Liza'yı gözüne kestirir ve ona çeşitli tiradlar atar. İlerleyen bölümlerde Liza bu tiradların kendisi için çizdiği yazgıyı kabullenir ve ona gelir, okurken bana en çok huzursuzluk veren bölümde burasıdır. Liza'yı reddeder ve sonra pişman olur. Liza'nın maskelediği bilinçaltını gün yüzüne çıkarmanın hazzı bir süre sonra pişmanlığa dönüşür. Psikanalizden önce insanların bilinçaltını ince bir alayla dile getirip gün yüzüne çıkarıyor olması bile Dostoyevski'nin ne kadar büyük bir yazar olduğunun kanıtıdır. Çernişevski'nin \"nasıl yapmalı\" adlı ütopik sosyalist romanının öne çıkardığı iyimserliğin karşısına kibir, kıskançlık, kötülük gibi kavramlarla dikilir Dostoyevski ve sorar, Yalnız kalmamak için bütün gece aynanın karşısına oturan Pavese'den tutun da Dostoyevski'ye kadar insanların varoluşu gereği yalnızlığı eleştirebilmesi değildir, bakmayın yazarların, şairlerin yalnızlıklarını güzelleme çabalarına. Lisa ile yalın olabilmiş miydi? Biriyle yalın olabilmek mümkün müydü? Bir kadınla yalın olabilmek mümkün müydü? Kadınlar... 320 sayfalık Kadınlar kitabında Bukowski kirli gerçekçilik akımıyla uzun uzun bahsetmişti bundan. Kalabalığa karışmak için hiçbir özellik gerekmez ama yalnız ve dik durmak için gerçekten çok şey gerekir.'' Karakterimiz daha fazla çaba gerekliliğinden mi yeraltına dönüyordu? Yeraltına inmemiş ama kentlerin insanları öldürmek için inşa edildiğini düşünen, Bukowski de perdeleri çekilmiş bir odada tek başına oturmak istiyordu ve karakterimiz koca bir şehrin üstüne perdeleri çekiyordu. Kaybedişin ve yalnızlığın iki kalesi Dostoyevski ve Bukowski... Büyük yazarlar beş yüz yılda bir geliyordu ve onlar yüz küsur yılda bir arayla gelmişlerdi."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/dr-strangelove-or-how-i-learned-to-stop-worrying-and-love-the-bomb", "text": "Film bittiğinde yaptığım ilk şey, böyle bir filmi neden daha önce izlememişim diye kendimi sorgulamak oldu. Ancak sonradan tam da doğru zamanda izlediğimi fark ettim. Uzun zamandır bu eleştiriyi yapmak, tabiri caizse haykırmak, istediğim bir dönemde izlediğim için çok şanslı olduğumu fark ettim. Daha önce veya sonra izlesem belki bu kadar beğenmez ve dikkate almazdım sanırım. Uzun zamandır haykırmak istediğiniz bir şeyi, usta bir hikaye anlatıcısının çok eğlenceli ve nokta atışı bir şekilde yaptığını düşünün. 'Arınma' bu değil de nedir. Filmin genelinde beni en çok etkileyen şey; Kubrick'in askerler, politikacılar ve bürokratlar gibi, birçok başka insanın yaşamı üzerinde bir nevi söz sahibi olan kişilerin tabiatını çok iyi yansıtabilmiş olmasıdır. Filmde yaşanan olayların, savaşın, alınan kararların keyfiyetinin, ve son derece önemli bir toplantıda yapılan davranışların basitliğinin ve rahatlığının böyle bir anlatımla verilebilmesinin, ancak son derece yüksek bir gözlemin ürünü olabileceğini düşünüyorum. Yani milyonlarca kişinin hayatını, yaşamını ve yaşam tarzını etkileyecek her bir toplantıda, hava kuvvetleri komutanının sevgilisiyle yaşadığı gibi absürt bir konuşma yaşandığına ben neredeyse eminim diyebilirim. Filmdeki bu ironik noktalar, belirli bir yerden sonra can sıkıcı şekilde adeta bir gerçeklik yansımasına dönüşüyor. Kubrick'in filmde ideolojik bir taraf tutmayıp filmi siyasi bir eleştiriden çok; genel olarak insana, savaşa, bürokrasiye ve 'üst' makamlardaki keyfiyete bir eleştiri olarak sunması filmi zamanının çok ötesine taşımış. Coca-Cola makinesi sekansı ve Rus elçinin; çamaşır makinesi ve çorap gibi halkın başlıca isteği ve ihtiyacı olan şeyler yerine, bütçe kararından dolayı 'Kıyamet Günü Bombası'nı yaptıklarını ciddi ciddi anlatmasıyla, iki ülkenin de ideolojisinin ve yapılanmasının ülkedeki karar vericiler üzerinde ne denli etkisi olduğunu, ve bu ideolojilerin çok basit durumlarda bile insanı ne kadar mantıksız kararlar almaya itebileceği başarıyla gösterilmiş. Kubrick'in bu aynı eleştiriyi farklı farklı ve çok akıllıca oluşturduğu durumlarla, her seferinde bu derecede insanı rahatlatan ve yine her seferinde acı bir şekilde, 'üst' makamlarca alınan büyük kararların gerçekten de filmdekine benzer süreçlerden geçip dünyayı ne denli etkileyebileceğini gösterir şekilde kurabilmiş olmasına ustalık değil de ne denir. Aslında insan doğasında bulunan, özellikle de asker gibi dürtüsel hareket etmeye meyilli insanlarda, alınan çok basit ve gerçekte tamamen içgüdüsel kararları, tam tabiriyle ahmakça ve kişinin kendisine göre 'rasyonel' olan argümanlara yaslamaya çalışması, üs komutanı Ripper ile yüzbaşı arasındaki konuşmalarla çok güzel eleştirilmiş. Ayrıca o sahnelerde üs komutanının argümanını anlatma şekline çok eğlendiğimi de söylemeliyim. Komünistlerin votkadan başka bir şey içtiğini gördün mü?\" ve Bir komünist iyi bir sebebi yoksa asla su içmez gibi diyaloglar ve yüzbaşının bunlara tepkisi oldukça gülünçtü. Her ne kadar Dr. Strangelove filmin en parlak karakteri olmasa da filmin isminin seçimi tabii ki bilinçli bir tercih. Üs komutanının verdiği saldırı kararını yaşadığı cinsel bir problem sonrası düşündüğü garip bir teori sonucu alması, atom bombasını düştüğü esnadaki malum fallik sahne, yine hava kuvvetleri komutanının yataktan gelip vücut diliyle neredeyse hala erekte bir haldeymiş gibi tavırlar sergileyerek, muhtemelen milyonlarca insanın öleceği bir savaşı önleyebilecekken kendinden emin bir şekilde geri adım atmak ve attırmak istememesi, uçak sahnelerinde arkada romantik şarkılar çalmasıyla savaşın ve savaş aletlerinin adeta kullanıcıları için erotik bir imgeye dönüştüğünün hissettirilmesi gibi olayların; ve olası bir acil durumda hava askerlerinin hayatta kalma kitine prezervatif, ve hatta ruj, koyulacak kafaya dahi sahip bir ortamın olduğu; ve savaş ile cinselliğin bu kadar iç içe geçtiği bir dünyada böyle bir filme 'Garip Aşk'tan başka bir isim bu kadar yakışmazdı sanıyorum. Filmin sonunda bürokratlar; muazzam derecede yıkıcı bir olaydan sonra bile yiten canlara, dünya yaşamının tamamen değişeceğine üzülmektense, adeta zaman kaybetmeden, hiçbir şey olmamış gibi hala askeri ve siyasi olarak rakiplerinden üstün olmak için strateji geliştirmeye başlıyorlar. Burada yine politikacıların ve askerlerin temsil ettikleri halklardan çok, aslında sadece kendilerini, kendi imajlarını ve dolayısıyla temsil ettikleri kurumların imajlarını düşünmeleri de can sıkıcı derecede gerçek bir nokta. Aslına bakarsanız da bu sonuçla, karakterlerin endişelenmeyi bırakıp bombayı sevmeyi öğrenmelerinden çok, bence filmin tamamı boyunca bombayı sevmeye zaten eğilimleri olan, bombayı içten içe seven, bir nevi de bomba içerisinde yaşayan kişileri izliyoruz. Peter Sellers'ın üç farklı karakteri harika biçimde oynayışı, Amerika başkanının hafif sarhoş Rusya başkanıyla yaptığı telefon görüşmeleri, Rus elçi ile hava kuvvetleri komutanı arasındaki kavga ve George C. Scott'ın gülünç oyunculuğu ile mimikleri gibi filmdeki daha birçok şey de, aslında oldukça önemli ve ciddi eleştirilerin olduğu bir film içerisinde beni oldukça eğlendiren noktalardı. Ayrıca Dr. Strangelove, birçok filmi tekrar tekrar izlemiş olsam da, ilk izleyişimin ardından çok beğendiğim için birkaç gün içerisinde tekrar izlediğim ilk film oldu sanıyorum. Ben de teşekkür ederim yorumunuz için."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/dualite-parcasi", "text": "Oturuyorum. Paşalimanı'nda bir mesken var. Burayı rahmetli Süreyya'yla keşfetmiştik. Siz sormadan söyleyeyim; sekiz sene önce prostat bir manifaturacı tarafından öldürüldü. Mevcut belediye başkanı denize kıyısı olmayan yerlerde büyüse de buna mukabil denize olan hürmetini defaatle kamuoyuna açıklamış ve her gün sırtından binlerce lira kazandığı halkına en azından bu lüksü çok görmeyip buna uygun işler yapmıştır. Demem o ki: adam zalim. Bir zalimin zalim olabilmesi için gerekli bütün şartları sağlaması zulmün gölgesinde determinist bir yaşantı sürmesi onu aşağılık yapmadığı gibi mesih rolüne de sokabiliyor. Demem o ki: adam politikacı. Bütün bunların yanı sıra mevcut belediye başkanı da Moğol. Hadi ayıklayın şimdi pirinci taştan. Hülasaten bu mesken Süreyya'yla olan garip ilişkimize birçok kez şahit olmuş ve mahkeme-i kübra'da konuşup bütün özelimizi Ahmet Haşim'lerin, Sevan Nişanyan'ların ve dahası İsa aleyhisselamın önünde ortaya döküp Allah'a bizim için şahitçi olmasından en korktuğumuz yerdir. Aramızda kalsın birkaç kez Süreyya'yı öptüm burada, dudağından. Ama peygamberin torunu Hasan'ı dudağından öpmesi gibi değil, aşkla öptüm. Tabi siz buna 'şehvet' diyorsunuz. Hatta 'melun homolar' diyorsunuz. Gerçi bu tamlamayı daha önce hiçbir sakallıdan işitmedim o ayrı bir konu ama sözün özü buna tekabül ediyor. Lanetliyiz ve homoseksüeliz. Aslında bakarsan bunu herhangi bir teolojik bağlantıyla sentezleyip bir diyalektik sunmak da ziyadesiyle saçma ya, neyse. Eğer bir fıtrat varsa ve buna karşı gelmek bu kadar kolaysa, sevişen iki erkeğin bunu yalnızca tevhide ve buyruğa garez olarak yaptığını söyleyecek kadar duygulardan münezzeh bu Anadolu sakallısıyla aynı topraklarda yaşayabilecek kadar sabırlı ve metanetliysek, kusura bakma Allah'ım bana 'rabb' isminle yaklaşmaya hakkın yok. Ben kendimi pekala terbiye edebilirim. Çünkü sen şüphesiz sabretmeyi, erkek düzmekten daha önemli bir mertebeye koydun. Ben sabrediyorum, bu Anadolu düzeni, erkek düzeni hırpalıyor tıpkı bir arap Allah'ı gibi. Sana galip gelmenin verdiği mutlulukla konuyu toparlıyorum: Meskendeyim, -ki biz buraya 'hemhal' derdik- Süreyya ölü, belediye sahibi zalim fakat denize hürmetle yaklaşıyor, Süreyya'ya aşıktım ve beş ay kadar seviştik, lanetliyiz."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/dus-ulkesinin-kapisi-aralaniyor", "text": "Anlatacak hiçbir şey kalmamıştı, tüm iyi öyküler kaleme alınmıştı çoktan, yine de evvel zaman içinde düşsel bir anlatının pencerelerini aralayıp içeri sızan güneşin gözlerini yakmasına izin verdi. Anlatısında tekrara düşmekten korkardı anlatıcı, eğer düşleriyle gerçekleri birbirine karıştırırsa henüz var olmayan şeyleri anlatmaya başlardı ki bu yasaktır. Bu da sadece kargaşa demekti, yine de dinleyicinin gençliğine güvenerek anlatmaya başladı, aklı eskisi kadar hızlı çalışmıyor lakin kökleri sağlam topraklara bağlanmış yeni çiçeklenen bir bitki gibi çoğalıyordu. \"Adı değişken, mevcudiyeti ruhani, varlığı yokluğu birdi Talha Efendi'nin. Cebi nadiren üç kuruş para görmeyedursun, hemen tekelde alırdı soluğu. Eskiden bir memur iken gerçekleri fark etmeye başladığı orta yaş buhranında olaylı biçimde terk etmişti işini, hiç kimse o vahim hadiseden bahsetmezdi. Ailesi zaten yoktu, hiç olmamıştı ama onun çocukluğunu bilen Rabia Hanım endişelenip bir doktor ile görüşmeye nasıl yaptıysa ikna etmişti. Kendisinde fiziki yahut ruhsal anlamda endişelenilecek hiçbir şey olmadığını öğrenince, davranışını açıklayamayışın sıkıntısıyla iyice kuruntularla dolmuş, kaynağı hayal alemi olan şikayetler üretmeye başlamıştı, üstelik daha beteri, kendi düşüncelerini tanıyamıyor, onların Talha Efendi olduğuna belki de ona ait olduğuna inanıyordu. Mantar gibi çoğalan ve etrafını çepeçevre saran bunalım karşısında Talha çareyi kaçmakta buldu. Kalemi, kağıdın üzerinde bırakıp zor sığdığı sandalyeden kalktı. Canavarın imgesi daha da berraklaşıyordu, yazdıklarını bir kağıt parçası üzerinde geride bıraktı, kapüşonundan ve gözlüğünden görebildiği kadarıyla onu işaret eden parmağın sahibi, parçalarının kıymetini pek bilmiyordu ya da geçmesi gereken bir testti, ve sessizce ilerledi. Bir Tramafozon Dünyada yaşamamalıydı. İnsanın kafasının iki katı kadar büyük olan kafası onu rahat bırakmıyordu. Sürgün başlamıştı..."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/dus-ulkesinin-kapisi-aralaniyor-h2-anlatici-nin-duzenbazligi-h2-p-br-p-p-br-p-p-br-p-p-yftra-anlatici-nin-elindeki-kitaba-sur", "text": "Yftra, Anlatıcı'nın elindeki kitaba süratle atılıp kaptı elinden, sayfaları hızla karıştırırken bağırdı \"Burada hiçbir şey yazmıyor, sadece abuk sabuk karalamalar var!\" \"Bilmediğin bir dilde yazıldılar, hepsi bu.\" \"Yalancı. Hem sen bana dedin ki bu sefer kısacık olmayacak hikaye.\" \"Anlatacağım ufaklık, sabırsızlanma. Kitabı geri alabilir miyim?\" huysuzlanarak geri uzattı ve kollarını önünde bağladı, \"Hem ne biçim çocuk hikayesi bu böyle?\" \"Sen ne biçim çocuksun asıl, küçük canavar.\" \"Onu doğru dedin, büyüyünce yiyeceğim seni.\" gözlüğünün üstünden attığı bakış ile küçük canavar şakasını yutkunmak zorunda kaldı. Yftra henüz daha önce anlatılmış olan masallardan farklı olduğunu anlayamamıştı, yüzyıllar sürecek bir baş dönmesiydi başına gelen. Anlatıcı sandalyesini salladı ve anlatmaya başladı. Şimdi bir perinin gerçekte ne olduğunu anlatacağım. Onlar yeryüzünde özgürce dolaşırlar, gündelik dertleri yoktur, nereden geldiklerine dair çeşitli efsaneler anlatılsa da gerçeği pek az kişi bilir. \"Ya sen, sen biliyor musun? Bana da söyle!\" \"Ben hiçbir şey söylemiyorum ki, burada ne yazılıyorsa onu okuyorum, ama hatırladığım kadarıyla ilerde biraz bahsediyor çeşitli hikayelerden.\" \"Peki, senin için inanmış gibi yapacağım.\" Yftra'nın muzip zekası O'nu ürkütüyordu. Klafastra, talihsiz karşılaşmasından sıyrılmanın yollarını arıyordu. Evrenin düzgün mekaniklerle işlemesinin sebebi olan gardiyanlardan biriyle karşılaşmıştı. İleri Seviye Tramafozon Dışı derslerinde öğrenmişti onlar hakkında, kimliklerini gizleme ihtiyacı duymazlar, gerçek bir formları yoktur ne katı ne gaz ne de sıvıdırlar, Kutsal Etik dedikleri yazılı olmayan kanunlarla hareket ederler ve tam olarak nerede olmaları gerekiyorsa oradadırlar; buna da Kusursuz Rastgele derler. \"Sorun banka ise parayı iade edebilirim.\" \"Hayır, problem bu değil. Masken olmaksızın onlar için sadece korku ögesisin.\" \"Beni cezalandırmak için çaldıklarını düşünüyorum, cezamda keyfimin yerinde olması hoşlarına gitmedi sanırım.\" \"Seni kapatmama şimdilik gerek yok, al.\" elindeki şeffaf, kumaşı andıran parçayı uzattı. \"Bir daha kaybetme.\" \"Uyarınızı dikkate alacağım.\" \"Aklını kullanırsan bir şansın olur, gözler üstünde, dikkatli olursan senin için iyi olur.\" dedi ve hızlı adımlarla uzaklaştı. Sıradaki karşılaşmasının Nila ile olacağını bilseydi, bir içki için durmazdı. Gardiyanlar yönlendirildikleri gezegenlerde bedenlenirdi, kendi isteklerine bağlı olarak bedenin gezegenin gerekliklerine göre evrimleşmiş halini deneyimleyebilir ya da kendi düzenlerinde kalabilirlerdi. Bahsi edilen gardiyan X her zaman şansını kullanırdı, yani şimdi bir insan gibi sarhoş olabilir, yiyebilir, içebilirdi pek çok farklılık olacağına hiç şüphe yok. İstediği an etkileri üzerinden kaldırabileceği için sınırlarını zorlamak da eğlencelerinden biriydi, ölebilirdi hatta ama bunu yalnızca ayrılacağı sırada denerdi, Etikleri öldürmeyi hoş karşılamıyordu, uygun bir ölü bulup yerine geçmek ise zor oluyordu. Şansı yaver gitmişti, intihar eden bir gencin yerinde olmak Dünya'da kolaylık sağlıyordu. Bütün içkileri karıştırıp her birini deniyordu, neyi sevdiğini bulana dek sürdürecekti arayışını, barmen şaşkınlık içinde kadehini tazeliyor adamın hala ayakta durabiliyor olmasına şaşıyordu. Elindeki yeşil renkli sıvıyla dolu kadehin üzerinde yakılmış adaçayını kokladı ve \"sizin buna olan düşkünlüğünüzü şimdi çok iyi anlıyorum.\" dedi. \"Mösyö ne haddime lakin, biraz ağırdan mı alsanız. Yarın yeni siparişler vermem gerekecek.\" \"Kendine benim hesabıma bir viski ısmarlamazsan seninle konuşmam.\" Barmen gülerek barın altındaki kadehi salladı, X'in yeryüzünde öğrendiği ilk kural soru sormamaktı, ve bu kurala büyük ölçüde uyuluyordu. \"O halde size bir sır verebilirim, hayatımda ilk kez alkol kullanıyorum ve neyi sevdiğimi bilmiyorum.\" \"Bu kadar şeyi ilk seferde kullanmış olamazsınız, lütfen bara kusmayın.\" gülüştük, muhtemelen yalan söylediğimi düşündü. Göz ardı ettiğim, anladığım lakin ilgilenmediğim birkaç cümle savurdu ortaya sonra hesabı ödeyip çıktım bardan. Deneyimlediğim şey minimal bir yutara deneyimiydi."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/dus-ulkesinin-kapisi-aralaniyor-p-yaratilmamis-bir-yaratik-olmak-zordu-gezegeninden-kovulmus-dunya-da-yasamaya-mahkum-edilmis", "text": "Yaratılmamış bir yaratık olmak zordu, gezegeninden kovulmuş, Dünya'da yaşamaya mahkum edilmişti. Okumayı çok severdi Klafastra, başka varlıklarla etkileşime geçmek şöyle dursun gelişiminin Traftra'da taş devrine tekabül ettiği çağı yaşamaktaydılar. Dünya için başka var oluşlar ile tanışmak yeni bir şeydi. Sebeple zorlanmaktaydı görünüşünü açıklamak konusunda, kendisiyle birlikte getirmiş olduğu yüzünü saklamasını sağlayan maskeyi cezasına eklenmesi için ondan aldıklarından beri berbat haldeydi. Yüzünü saklarken ne kadar eğlendiğini gören Traftra hakimleri kimliğini gizlemesini engellediler. Böyle göz önünde olmak hiç ona göre değildi, nereye kaçsa, afiş olması birkaç dakikadan öte geçmiyordu. Üniversitelerin araştırma ekipleri peşini bırakmıyordu, onları her gördüğünde anlamalarının bir yıl süreceği cümleler söyleyerek kurtarıyordu paçayı. Kendi zamanıyla on altı, Dünya zamanıyla dört yıldır yeryüzündeydi. Beş yıl daha sabretmek zorlaşmaya başlamıştı, şimdi ise kimliğini saklayamıyordu. Maskesinin bile birkaç kişi tarafından görülmüş olması gerçek bir zulümken Klasfastra olarak var olması zordu: Cezasını tamamlayıp etik kuruldan geçebilmesi için gerekli koşullar belliydi, cinsel ilişki ve cinayet kesinlikle yasaktı. Şimdilik ondan korkuyorlardı lakin yakında bir çözüm bulup sorular sormaya başlayacaklardı. Yazı dilinde var olmayan bir ses."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/dusundugunden-daha-sessiz-yasadi-daha-erken-oldu", "text": "Öldüğünde sadece 43 yaşındaydı. Son birkaç senesini ismi lazım değil bir hastalıkla geçirdi. İlk öğrendiği an anlamıştı öleceğini. Çok kimseye duyurmadı hastalığını yine de yayıldı. Öldüğünde sokakta kalmasından korktuğu bir kedi dışında hiçbir sorumluluk bırakmadı bu dünyaya. Kediyi bir tanıdık aldı yanına, ölene kadar iyi baktı. O da çok hızlı alıştı yeni sahibine. Başka da kimseye yük olmadı ölümü. Ailesi üzüldü muhakkak ama hızlı alıştılar yokluğuna. Evini taşımak zor olmadı, zaten bir kitapları vardı, hastalığını öğrenince onların da çoğunu dağıtmıştı. İş yeri bir ilan açtı. Masasına bırakılan güller solmadan yeni biri bulundu. Yakın arkadaşlarından bir ikisi katıldı cenazesine bir de ailesi. Diğer herkes meşguldü, zaten o da niye gelmediler diye darılmazdı. Kimse büyük bir keder de şaşkınlık da duymadı. O da herkes gibi büyük şeyler yapmak istemişti bir zamanlar. Kimsenin hayatını değiştiremedi, kendisininkine bile pek faydası dokunmadı. Yine de sevdi kısa yaşamındaki anları. Soğuk havada derin nefes aldığı anları, yağan karı izlerken içtiği kahveyi, ilkbaharda güneşin yüzüne vuruşunu, uzun zaman oldu sarılmalarını, görünce aklıma sen geldinleri... Düşündüğünden daha sessiz yaşadı, daha erken öldü. Çoğu sorusu cevapsız kaldı. Düşündüğünden Daha Sessiz Yaşadı, Daha Erken Öldü."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/edebiyatist-dergisinin-42-sayisi-bilim-kurgu-ve-fantazya-dosya-konusu-ile-yayimlandi", "text": "Edebiyat bilimcisi Gennadiy Pospelov \"Edebiyat türleri sanatsal edebiyatın gelişim süreci içinde ortaya çıkan eser çeşitleridir.\" diyerek tür sözcüğünü edebiyat açısından tanımlar. Yazıların devamına ve geri kalan bütün içeriklere derginin 42. sayısından ulaşabilirsiniz."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/eight-mountains-sekiz-dag-film-okumasi", "text": "Filmde hikaye İtalya'nın Torino kentinden kırsala, Alpler'in eteklerine yazı geçirmeye gelen Pietro'nun dilinden yani birinci ağızdan anlatılıyor. Anne ve babasıyla çiftliğe gelen Pietro çok sakin olan küçük bir yerleşim biriminde köyde yaşayan tek çocukla Bruno ile dostluk kurar. Başta birbirlerine mesafeli bakışlarını gördüğümüz Bruno ve Pietro birlikte zaman geçirmeye başlar ve her ikisi de birbirinin gözünde giderek daha fazla değerli bir hale gelir. Bunun nedeni o yerleşim biriminde başka hiçbir çocuğun olmaması değil, kırsal alanın, dağların, gölün ve diğer doğal güzelliklerin ruhlarını serbest bırakması ve diğer her türlü yapmacık şehir kirinden arınmış duygularla hareket etmeleridir. Bu film bir doğa romantizmi değildir aslında. Fakat duygu geçişlerinin tamamında doğanın insan ruhunu iyileştirici etkisini rahatlıkla görürüz. Çünkü şehirde insana eklenen sınıf bazlı her şey doğanın ortasında bütün geçerliliğini yitirmiştir ve zaman bunu her ikisine de gösterecektir. Filmin alabildiğine geniş açılı doğa çekimlerinin şiirselliğinde zaman akışını yakalanırken dönem dönem içimizde açığa çıkan Brokeback Dağı'ndaki aşk hikayesi benzerliği filmin gidişatıyla yine bizi yanıltacaktır. Çünkü içimizde Pietro ile Bruno arasında kurulan ilişkinin adını koymakta zorlanacağız. Birbirlerine yaklaşımlarının beslendiği alt yapıyı merak edip duracağız. En basitinden bir eşcinsel iletişime kapı aralayıp aralamayacağını merak edeceğiz. İki erkeğin birbirine çok büyük değer vererek kurduğu dostluk ilişkisinin herhangi bir isim gerektirmediğine şahit olacağız. Her ikisi belki de çocukluklarının en güzel yazını orada, doğada birlikte geçirirken Pietro babasının bambaşka bir yanını, doğaya olan tutkusunu fark ederken şehirdeki babasıyla doğadaki babası arasında yalpalayacak ve bu duygusal iniş çıkışı hikayenin seyrini de belirleyecek. Babasının doğal bir çocuk olarak gördüğü Bruno'ya yaklaşımı bir yandan büyük bir kıskançlık ve sorgulamayı açığa çıkarırken diğer yandan Bruno'ya olan sevgisi, özlemi değişmeyecek. Pietro bu kez öfkesini kıskançlığına neden olan Bruno'ya değil babasına yöneltecek ve bu durum babasıyla arasına buz gibi bir duvar örecek. Aynı yaz büyük bir ayrılık başlayacak çünkü Pietro Torino'ya geri dönecek ve hem babasına karşı olan soğukluğunu perçinleyecek hem de Bruno'ya karşı olan özlemi büyüyecek. Araya uzun yıllar girecek. Bu süre içerisinde Pietro hem babasından tamamen uzaklaşacak hem de Pietro'yu görmeyecek. Fakat izlerken biz Pietro ve Bruno'nun yeniden buluşacağını hayal edip duracağız. Babasının zamansız ölümüyle birlikte Pietro yeniden yüzünü çocukken babasıyla zaman geçirdiği kırsal alana dönüyor ve orada biraz da hayalini kurduğu şekilde Bruno ile karşılaşıyor. Geçmiş, olanca gerçekliğiyle her iki dostun arasında akan duygularda yeniden canlanıyor. Bağ daha da güçleniyor çünkü Bruno onu babasının hayaliyle buluşturuyor. Daha yüksekçe bir yerde dağın eteğinde bir kulübe inşa etme süreci de böylece başlamış oluyor. Orada doğallığın yanında birlikte verilen emek, aralarında kurulan güçlü dostluğu daha da ileriye taşıyacaktır. Sekiz Dağ, otuz yılı aşkın bir dostluk hikayesinin filmidir. O kadar uzun bir süreyi bir filme sıkıştırmak için büyük bir telaşa ihtiyaç varken bu film hiç de öyle bir kaygı gütmüyor. Zamanı filmde akıp giden görüntülere o kadar adil bir şekilde paylaştırmış ki 'ne zaman büyüdü bunlar' gibi bir hissiyat izleyicide asla oluşmuyor. Güçlü anlatım ve bunu destekleyen güçlü sinematografya sayesinde otuz yılı onlarla geçirmiş gibi bir hisse kavuşuyoruz. Filmde esas olarak hikayeleri çerçeve olarak kabul edilmiş iki karakter ve bu iki karakterin kesişim noktalarını, ayrıldığı noktaları aynı anda gözlemleme şansına sahip oluyoruz ve ortada mecburi bir ilişkinin varlığına dair hiçbir kanıt bulamıyoruz. Pietro şehirli, ve şehirli olmanın gerektirdiği gibi büyümüş olan bir çocuk. Çocukluğundan ergenliğe geçişini dikkatle izliyoruz ve Pietro'da amaca dair bir bulguya denk gelemiyoruz. Çünkü Pietro'nun geleceğe dair bir planı yok. Daha çok nasıl denk gelirse anı yaşamanın telaşında. Bu da onu ilişkilerde daha kırılgan bir hale getiriyor. Anda bulamadığı bir tat onu bulunduğu yerden çok uzaklara taşıyabiliyor. Babasıyla yaşadığı ayrımın temelinde yatan gerçekliğin de bu olduğunu düşünüyorum. Pietro'nun kafasında bir plan olmayınca zaman zaman anın tadını çıkarmayı biliyor. Bunu o muhteşem manzarada Bruno ile çocukça geçirdiği zamanlarda rahatlıkla görüyoruz. Pietro, babası ve Bruno ile beraber doruklara tırmanırken yaşadığı sendeleme hali bununla ilgili olabilir mi acaba? Oysa Bruno'nun durumu farklıdır. Bruno sürdürdüğü kırsal yaşamın ona yüklediği misyonun ve ötesinin farkındadır. Bruno'nun yürürken 'buradan sonra da karşılacağım görüntü yine bunun gibi olacak' diyebileceği bir umutsuzluk yoktur. Çünkü boğucu binaların içinde değildir ve ne kadar gidebilirse gitsin en son ulaştığı noktada yeni bir ufuk belirleyeceğinin gayet farkındadır. Bu da ona sürekli olarak geleceği düşünebilme, umudu diri tutma olanağı sunar. Bundan dolayı geniş hayaller kurabilme yetisi olsa da aynı zamanda son derece gerçekçidir. Bunun en büyük netliğe kavuştuğu sahne Pietro'nun misafirlerinin dağ kulübesine gelip doğa romantizmi yaptıkları sahnedir. Bruno'nun orada yaptığı eleştiri daha önce benim denk gelmediğim derinlikte bir eleştiridir. Çünkü doğa deyince insanın aklında şekillenen görüntülerin bir sistem yanılsaması olduğunu açık eder. Pietro'nun misafirlerinin yaptığı yorumlar dışardan bakan bir üst gözün görüp dillendireceği yorumlardır. Fakat Bruno bu durumu çok daha somut olana, ağaca, göle, kayalara çekerek insan ile doğa arasındaki mesafeye dem vurur. Pietro açısından yetişkin biri olarak yeniden oraya dönüp kulübeyi inşa etme süreci uzakdoğu anlatılarındaki 'aydınlanma' süreciyle birebir örtüşüyor. İnziva denen gerçeklik düşüncelerin birçoğunda vardır ve yeniden dengenin kurulduğu bir anı ifade eder. Pietro şehirden aldığı tüm özellikleri burada geçirdiği zaman dilimi içerisinde kusmaya başlar. Filmde özellikle Pietro'ya dair olan sahne geçişlerinde bunu görmek mümkündür. Pietro parçalanmış gibidir ve bu parçalanmanın içinde eskiyi kusmanın huzursuzluğunu da yeniyi yaratmanın huzurunu da aynı anda yaşar. Yılanın deri değiştirirken yaşadığı duruma benzer bir andır bu an. Yılan deri değişiminin ilk zamanları takatten düşer ve en savunmasız zamanlarını yaşar fakat yeni derisiyle en ihtişamlı görüntüsünü de tam olarak bu dönemde yaşamaktadır. Bu süreçte ağırlaştığından dolayı tehlikelere de açıktır ve bu tehlikeli dönemi atlatabilmesi durumunda yeni bir görüntü açığa çıkarıp daha güçlü hale gelecektir. Bruno daha doğal bir yaşamın içerisinde olduğundan dolayı aralarında cereyan eden bu dostluk ilişkisini daha bilinçli bir şekilde yaşayan taraftır. Çünkü etrafında görüşünü sınırlayacak yüksek binalar yoktur ve dağların arasında hiçbir zaman kendini tutsak gibi hissetmez. Haliyle düşünceleri de daha sınırsızdır. Arkadaşlığı, dostluğu Pietro kadar sınırlarla çevrelenmiş değildir. Hepsinden ötesi de filmde bunu direkt olarak izleyiciye yansıtmasa da bu durumun bilincindedir. O bilinçli haliyle Pietro'yu da kendi sınırsızlığına çekmek ister. Bunun için gerekli olan şey Pietro'nun yenilenmesidir. Yani bir yılan gibi deri değiştirmesi. Ve biz biliriz ki derisi kimliğidir yılanın. Pietro'nun da bir şekilde o sınırlarını kırması, Bruno ile sınırsız arkadaşlık kurabilmesi kimlik değiştirmesini ister aslında. İnsanın diğer kimliklerinin yanında benliği ilk olarak ismiyle başlar. İşte Bruno kırılmayı burada yaratır ve Pietro ile samimi olmaya başladığı andan itibaren Pietro'yu sınırlanmış duvarların psikolojisinden, daralmış ufkundan dolayı ona lakap takarak Beiro demeye başlar. Bu aynı zamanda Pietro'nun daha önceki sınırlarını fark etmeye başladığı, yeni kimliğe bürünmenin ilk filizlerini verdiği andır. Birine lakap takmak aslında ona kendi adına dair olsun ya da olmasın yeni bir kimlik yüklemektir. Her zaman bu filmdeki gibi pozitif değildir ama böyledir. Bruno Pietro'ya Beiro dediği andan itibaren aslında ona 'sınırlarını kaldır ve benimle yürü' mesajını vermiştir.... Burada baba figürü/karakteri önemli bir yer tutar. Pietro'nun babası üzerinden yönetmen kendi ideal karakterini oluşturmuştur diyemem fakat şehir/kırsal karakterlerini bu karakter üzerinden uzlaştırmaya çalışmış olsa da karşı konulmaz bir şekilde dümeni doğadan yana kırmıştır. Pietro'nun iki karakter gibi algıladığı baba figürünün zihninde bu biçimde tezahür etmesi bu nedenledir. Çünkü ortamın karakterin açığa çıkmasında etkisi tahmininizden daha büyüktür. Baba, aslında yaşamak zorunda kaldığı ile hayalini kurduğu arasında sıkışıp kalmış bir karakterdir. Şehirde buz gibi fabrikaların, metallerin, kirli havanın içinde yutulmuş bir zavallıya dönüşürken doğada yaşına rağmen içindeki bütün canlılığı açığa çıkarır. Pietro babasını esas olarak şehirde tanıdığı için doğadaki babası karşısında şaşkınlığını gizleyemez. Babanın içinde oğluna karşı olan duyguları orada, dağ yaşamında açığa çıkar ve tepelere aşama aşama bıraktığı defterler de bunun göstergesidir. Olmayı istediği yerde olmayan insanların psikolojisinde bu savrulma ve parçalanma her zaman vardır ve var olacaktır. Filmde anne figürünün zayıflığı benim ancak filme dönük bir eleştirim olabilir. Pietro'nun annesiyle diyaloglarında ikisi arasındaki bağın emarelerini taşısa da bence filmdeki en oturmamış, zayıf kalmış karakter anne karakteridir. Oysa bir çocuğun şekillenmesinde anne karakterinin babadan çok daha önemli olduğu bilinen bir gerçektir. Anne yalnızda baba ile çocuk arasında denge halini yansıtan bir figür değildir/olmamalıydı. Christopher Nolan'da da gördüğümüz gibi genellikle erkek yönetmenler kadın karakter yazımında yetersiz kalıyor. Fakat bu film iki yönetmenli bir film ve yönetmenlerden birisi Charlotte Vandermeersch, yani bir kadın. O halde özellikle kadın karakter oluşturma konusunda bu filme dönük eleştirimizin dozajı daha da yüksek olmalı. Bruno'nun ölümü üzerine çok düşündüm. Felsefi olarak iyi olanı yaşadığı halde değişime direndiği için mi ölmüştü acaba? Dogmaları ölümle eşdeğer tutmak mı gerekiyordu yoksa senaryonun bize vermek istediği mesaj başka mıydı? Daha olumsuz bir sonuca mı uzanmak gerekiyordu? Benzer durum, eğer izlemişseniz hayatını başarılı bir şekilde sürdürüp iyi bir üniversiteden mezun olduktan sonra birdenbire doğada yaşamaya başlayan bir genci anlatan 'Into The Wild' filminde de vardı. Doğaya dönüşü bana büyülü gelmişken gencin filmin sonunda ölümü bir yumru gibi boğazıma oturmuştu. Benzer durumu Bruno'nun ölümünde bu filmde de yaşadım. Acaba senaristlerin, yönetmenlerin bir türlü kabuğunu kırıp kapitalizmin kafamıza çizdiği algıların dışına taşamaması ile mi ilgili bir durumdu? Oysa doğada her şey şiirsel bir dille kendini ifade ederken, zaman kendi anlamına anlam katarcasına sürerken bu ölümler de neyin nesiydi? Ben olsam öldürmezdim... Çünkü ne olursa olsun bu ölümler bir şekilde izleyicinin bilinçaltında zaten kopmuş olan insan-doğa bağlamını daha onulmaz bir hale getiriyor. Ya da ölümleri başka bir anlam taşıdı ama ben anlayamadım."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/eminonu-nde-ilk-nefes", "text": "Eminönü'ne gidiş ayrı bir güzeldi. Martıların güzel sesleriyle birlikte o gün ayrı bir güzellikte olan denizin temiz mavi sularını izlemek huzur vericiydi. Hayatın karanlık yüzü o anlarda hiç yok gibiydi. Sanki her şey, her zaman çok güzeldi. Sanki hayat çok güzeldi o anlarda. Durmuştu dünya. Belki de denizin güzelliğine, martıların güzel seslerine dayanamamıştı... Sonra bütün ihtişamıyla ardı ardına güzellikler gösterdi kendini. Sanki podyumdaydılar. Hepsi ayrı bir güzellikte, hepsi ayrı bir büyücülükteydi. Kız Kulesi, Galata Kulesi, Ayasofya Camii... Güzellikler podyuma çıkıp kendini gösterdikten ve denizin güzelliğini seyretmeye bir süre ara vereceğimizi anladığımda Eminönü'ne varmıştık. Eminönü, göz alıcı güzelliği ve buram buram tarih kokan sokaklarıyla karşımda duruyordu. Ayrıca gökyüzünün güzelliği de Eminönü'nün güzelliği ile birleşiyordu ve ben heyecanlı ruhumla yürüyüp mutlulukla gülüyordum. Attığım her adımda başka bir güzellikle başka bir tarih kokan eserle karşılaşıyordum. Sonra, yine bir yerden geçtik ve Mısır Çarşısı'na girdik. Işıl ışıldı her yer. Normalde girdiğimiz, gezdiğimiz çarşıların hiçbirine benzemiyordu, bambaşkaydı. Her şey çok özenle tasarlanmış, yapılmıştı. O kadar muazzam şeyler vardı ki insan almak istiyordu bir anda hepsini. Daha sonra veda etme zamanı gelmişti Mısır Çarşısı'na. Tarih kokan sokaklardan geçtikten ve denizin güzelliğine baka baka köprüyü yürüdükten sonra Karaköy'e vardık. Galata Kulesi'ni görme vakti gelmişti. Galata Kulesi'ne yürümek zordu, çünkü felaket bir yokuş vardı. Ama yine de Galata Kulesi'ni görmek için o yokuşu yürümeye değerdi. Yürüdük, yürüdük ve sonunda vardık. Sokaklardan birinde göründü Galata Kulesi. Ne kadar da büyüktü, ne kadar da uzundu! Büyüklüğü ve uzunluğu bir an da olsa korkutmuştu beni. Yıkıldığını düşünemiyordum bile. En son bir yere yaslanıp seyredecekken kuleyi, bir ağacın dalları, yaprakları Galata Kulesi'ni tam anlamıyla görmeme izin vermiyordu. Galata Kulesi'nin güzelliğini dalların, yaprakların güzelliği örtüyordu..."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/erdal-oz-un-edip-cansever-le-yaptigi-roportaj-siir-kullanilir-dupeduz-insanlardan-olumlu-insanlar-yapar-ekleme-aracidir-bir-t", "text": "Erdal Öz, 1956 yılında a Dergisi'nin 7. sayısı için birkaç yıl sonra çok yakın arkadaşı olacak Edip Cansever ile bir söyleşi gerçekleştirdi. Bu konuşmayla Cansever'in şiire bakışını, poetikasını ve şiir akımlarına bakış açısını görebiliyoruz. Söyleşi yapıldığında Erdal Öz 22, Edip Cansever ise 28 yaşında. EDİP CANSEVER: Şiir yapılır diyorum sadece. Yazılan şeyse yazıdır. Duymak, dokunmak, koklamak bir de görmekle varılır şiire. Siz, burada şiiri somut bir şeymiş gibi ele alıyorsunuz. Biraz da öyle. Şiirle; evreni, insanın bir yanını, bir olayın bir gelişmenin süreğini kapsayabiliyorsunuz. Örneğin bir olay içinde, bir balığın gözlerinde, bir ışığın yansımasında, insanların ölüşüp gittiği bir savaş alanında, herhangi birinin, bir şiirini canlayabiliyoruz işte. Bu hikayede, romanda da böyle. Orhan Kemal'i okuduktan sonra bir fabrika işçisi, insancıl olmayan bir davranış bakılarımızı değiştiriveriyor hemen. Böyle hikayeler, şiirler bağlandıkları nesnelerden, olaylardan ayırt edilemiyorlar artık. Bir görüntü oluyor kendilerince. Şiirse; elle tutulur, gözler görülür, yani özdeksel bir nen oluyor burada. Onu hiç ummadığımız yönlerde anıvermemiz de, hep bu özelliğinden ötürü. Şiir yapmayı, insanlığın ortaklaşa damarını bulmaya eşitliyorum ben. Sözler için sadece güzel olmak yetmiyor. Onların yaptırdığı işler de olmalı diyorum. İyi bir şiir insanın devinimini değiştirir. Umutlar, sevinçler, iç rahatlıkları, uçarılıklar muştular bize. Biçimdi, kişilikti, bunları şiirin yaşarkenki durumunda aramalıyız. Ozanın işi salt kulağa hoş gelen sözleri düzenlemek olsaydı, hiç anlamadığımız hatta dilini bile bilmediğimiz bir şiir bizi durmadan güzelleyebilirdi. Ahmet'in ayakları var, Boyalı iskemle güzeldir derken, bunları okuyan kimse, Ahmet'in, iskemlenin, ayağın çizgilerini çizer önce. Bir biçim, bir renk dünyası kurar kendine göre. Bu, şiirin düpedüz bakılan yanı, kolay yanıdır. Yapılan gözlem şiiri ilke olarak çözümlemeye yarar. Şiire varmaksa bu çizgi ve renk dünyasını aşmakla olur. Buysa bir eğitim işidir. Kendimizi giyime, sigaraya, yemek yemeye, eğlenmeye hazır tuttuğumuz gibi; şiirin tadına varmaya da hazır tutmamız gerekir. İşte o zaman üstümüze şiirin ağırlığı çöker. Ne yapsak ondan kurtulamayız artık. Kişiliği bu etki türlerinde aramalıyız. Biçimse ozanı kişiliğe götüren yollardan biridir sadece. Tam bağımsızlığa ulaştırıyorum oysa. Şiiri dar bir alan içinde benimsemekten kaçınıyorum. Ozan oldurduğu dünya bakımından bu sınırlamayı yapacaktır elbette. Zaten şiir tek insanın işidir. Bir kendine göreliği vardır. İşi bu yandan düşünürsek dediğiniz doğru. Konular, belgitlemeler, hep yüzeyde kalan kavramlardır. Şiirin kendisi, ozanın tutumuyla, insanı, evreni ele alışındaki başkalıkları verir. Örneğin dört ırkın, dört renkli insanı yoktur benim için. Sonra tam özgürlüğe kavuşmuş toplumlar da yok ki, insan bir dili dörtken almasın. Bir bakıma doğru. Ozan kelimelerin olanaklarını zorlamalı. Hatta yeni kelimeler yaratmalı, diyorum. Ama bu çaba, şiire yeni anlamlar, bilinmedik hazlar getirmek için harcanmalı. Cemal Süreya o yazısında; şiirin folklordan aşılanmasına tutuluyor. Bence korkulacak taraf bu olmasa gerek. Halk ağzını, halk deyimlerini yenileyerek de şiire yeni anlamlar hazırlanabilir. Hem günümüz ozanlarının çoğu bu anlayıştan kaçınmıyorlar zaten. Soyuta varmak, o akımı benimsemek, ozanın yapıtını kurarken araç seçmesidir bence. Ayrıca kara olanın kapkara olması gibi yuvarlak olanın da çok yuvarlak olması yanlış değildir. Bence öyle. Sonra bir işin şöyle ya da böyle ele alınmasına etkin sebepler de olabilir. Güzele harcanan uğraşlar yanında bunların da yeri vardır. Soyut şiir günümüzün özentisi. Yenilik değil değişiklik. Bir moda daha doğrusu. Ne var ki dörütte soyutlamayı savunanlar bu eğilime karşıt olanları, insanın iç dünyasını tanımamakla suçluyorlar. Soyut yapıtları yerenlerse ötekilerin gerçekte ilgisizliklerini kınıyorlar. Ben bu denli ayırmaları önemsemiyorum. Şiir yapmak toplumla ilgiler kurmaktır en önce. Usta ozan, işi ne yandan ele alırsa alsın, sonuca varan adamdır. Soyut şiir yapıyorum diye bilinçaltı saçmalıklarını dökenler de, salt dış gerçeklere bağlanıp sanattan yoksun mısralar dizenleri de anlamıyorum ben. Hem işi biraz daha geniş tutarsak, bütün dörüt yapıtlarının birer soyutlama olduğu sonucunu da çıkarabiliriz. İyi yapılmış her şiir aydınlıktır. Bir şiiri okuyup da onu karanlık bulanlar; o şiirin oldurduğu dünyaya kendilerini kapalı tutanlardır. İşi ozanın yönünden ele alırsak; şiire getirdiği yenilikler, derinlikler bakımından, kısa bir süre içinde yadırganabilir. Ama toplumun anlayışı geliştikçe o şiirlerde bu gelişmeye paralel olarak er geç daha bir aydınlığa kavuşuverirler. Genç kuşağın belirttiği ozanlar içinde şiire hiçbir özellik katmayan denemeleri sık sık tekrarlayanlara rast geliniyor. Bir evin mutfağında neler bulunabilir? Bir terzi, bir kumaşçı dükkanında neleri görebilirsiniz? İşte bu gibi nenlerin sıralanmasına özeniyorlar sadece. Bunları yapmakla da şiire bir zenginlik kattıklarına inanıyorlar. Bugünün ozanlarında, dış görünüşleri bakımından bir ortaklaşalık var. İğreti bir gözle bakarsak; bir ozanı, ötekinin etkisinde sanmak işten bile değildir. Ama işi inceye vurduk mu, hepsi de iç özellikleri bakımından kendilerini belli ediyorlar. Bu, Orhan Veli kuşağında da böyleydi. Ama ne var ki, genç kuşağın Orhan Veli kuşağındaki o ortaklaşa yönü, örnek tutmasını doğru bulmuyorum gene de o yandan bu yana çok şiir yazıldı. Bugünün ozanları oldukça bir şiir eğitiminden geçtiler. Bundan sonra da tek ozan olmanın yollarını araştırmak gerekiyor. Kişilikler kesin çizgilerle ayrılmalı. Öyle bir şey demedim. Usta bir ozanı eskitmek, onu iyi anlamakla gerçekleşir kanısındayım. Bir de böyle düşünün, onların sizi yadırgaması kadar siz de onları yadırgayacaksınız. Dedim ya, böyle bir ayırmanın gereği yok. Şiirin güzelliğini tartıya vururken bunları hiç mi hiç düşünmüyorum. Üzümü tartıyla, kumaşı metreyle ölçtüğümüz gibi şiiri de kendine özgü bir araçla değerlendirmek gerekir. İnsan aklının son serüvenleridir şiir. Gecikmiş şiir olamaz. Toplumun gereksinmeleri beni makine dünyasını çözümlemeye, onun şiirini yapmaya götürüyor. Biz bilimin en gelişmiş çağındayız şimdi. Yeni fiziğin kuralları eskiyi silip süpürüyor. Göğe uydular salınıverecek nerdeyse. Füzeler uçuruluyor, fotoğraflar çekiliyor onlarla. İnsanın uzayları düşünmesi günlük işler sırasına giriyor artık. Bir göğe mi bakacağım, yanı başımda bir buzdolabı. Yolda mı yürüyorum, otomobiller, motorlu araçlar gırla. Boşluk tepkilerle delik deşik. Yalnız başıma mıyım? Atomların, hidrojen bombalarının korkusu sarmış yüreğimi. Ama ben, bu makine dünyası karşısında iyimserim. Makinenin insan zekasını sınırlayacağını, onu güdümlü bir robot haline getireceğine inanmıyorum. Üstelik tüplere, kıl borulara, çeliklere, vidalara tutkunum. Benim mutluluğumu sağlayacak olan o cansızları insan insan seviyorum. Elimden gelse boş zamanlarımı laboratuvarlarda geçirirdim. Şiir kullanılır. Düpedüz insanlardan olumlu insanlar yapar. Ekleme aracıdır bir türlü. Şiirin oldurduğu insan, tanrı yaratığı insan değildir. En özgür, en erdemli toplumlar en çok şiir kullanmış toplumlardır. Şiir yok mu! Onu bir gün tek kelimeyle yazarsak şaşmamalı."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/ernest-ve-celestine", "text": "Ön yargıların ördüğü katmanlı duvarları aşıp kendini bulan gerçek dostluğun kahramanları küçük fare Celestine ve ayı Ernest. \"Bu işte bir yanlışlık var, ayı ile fare bir arada olamaz!\" diyenler için kalıpların yıkıldığı, sıcacık gülümsemeyle bir solukta kendinizi pamuk yığını yahut bulutlar arasında hissederek izleyebileceğiniz Stephane Aubier, Vincent Potar, Benjamin Renner tarafından yönetilen uluslararası ortak yapımı bir animasyon komedi-drama filmi. İzleyiciyi yeryüzü ve yer altı olmak üzere iki dünya karşılar. Fare kemirgenlerinin yer altında kurdukları sistemli şehirde yaşam kurallara sıkı sıkıya bağlı, kusursuz bir düzende ilerler. Hassas, narin olan bu canlıların en büyük gücü kesici dişleridir. Toplumlarına güç veren, onları var eden bütün bu düzenin asıl kaynağı da odur. Farelerin dişleri yaşamıdır. Film yatakhanede başlar, müdür her gece olduğu gibi o gece de \"Büyük kötü ayı neyi yemeyi tercih ediyor dersiniz? Onlarca hatta binlerce küçük fareyi...\" vb. tümceler barındıran \"Büyük Kötü Ayı\" masalıyla korkutarak uykuya uğurlar minik fareleri. İçlerinde biri var ki... Evet, Celestine'den söz ediyorum. Haydi, onu yakından tanıyalım. Dişçilik okulunda okuyan, düşlerine ket vurulmuş, ressam olmayı isterken dişçiliğin dayatıldığı, seçimlerini yaşayamayan minik farecik. Dişçilik okulunda staj gören farelerin en temel görevi: Herkes uyurken yeryüzüne çıkarak ilk düşen dişini yastığın altına saklayıp hediye bekleyen yavru ayıların dişlerini toplamaktı. Celestine görevini yerine getirmek için bir eve girdi. Dişi düşen yavrularının odasında sohbet eden bir ayı ailesinin gündemine tanık olalım. Bu fikir ancak maddeye odaklı yetişkinden gelebilirdi zaten. Farelerin yer altındaki yaşamından ayıların yeryüzündeki yaşamına uzandığımızda onların da benzer şekilde yeryüzünde hüküm sürdüğünü görürüz. İnsanlar öyle ilgisizdi ki görmezden geldiler ve tek kuruş kazanamadı. O, müziğine açlığını sığdıradursun, hemen yanında beliren polisler cezasını kesip gittiler. Ernest ve Celestine'in ilk karşılaşması çöp kovası. Ernest açlıktan çöpleri karıştırırken bir çöp kovası içinde Celestine'i gördü. Ernest'in kalbi, Celestine'in güçlü tümceleri onu yemesine engeldi. Devamında nelerin yaşandığını, iki dünyanın nasıl birbirine girip olan bitenlerin ne şekilde sonuçlandığını izleyerek öğrenmenizi öneririm. Film sorgulanamaz değer yargıların insanı körelten kötü bir güç olduğunu duyumsatırken sisteme de eleştirisini ince ince yapar. Emeği, sevginin tertemiz halini barındıran katışıksız dostluk; her şeyin ötesinde dokunulmaz bir yere konumlanır. Birlikte var olarak hayatı daha kolay hale getirebilecekken ön yargıları tarafından yönetilen bu iki dünyanın kalıplarını yıkan iki sanatçı: Müzisyen Ernest ve ressam Celestine ruhumu beslediniz. Teşekkür ederim bu yazı için. :) Çok hoş bir öneri."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/ertesi-meseleler-anlamsizlik-meselesi-podcast", "text": "İnsan her daim bir anlam ve sonuç bekliyor. Şimdi burada bu yazıyı okurken bile \"Bana şimdi ne verecek?\" sorusu, \"Ben şimdi ne istiyorum?\" sorusundan daha sesli. İçin telaşlı ama her şey çok ortada ve sahipsiz. Tam ortasında. Senin gibi. Sana katılıyorum Meriç. Bence sürekli birbiri arasında dönen zincirleme bir durum bu. Anlam ve eylem arasında sürekli bir bağ kurmak zaten insanı yoruyor ve asıl boşluğa ve anlamsızlığa da bu düşünce sürüklüyor. Sürekli bir anlam eşelemek sonunda her şeyin anlamını döküyor gibi. Bunu yapmadan kalbimizde hissini duyduğumuz şeyleri dinlemekten yanayım. Yaratma üşengeçliği. Bence doğru noktalardan biri. Ama üşengeçlik de bence anlamsızlığın sonucu. O sergi senin için anlamlıysa neden üşenesin? Ama bir anlam yükleme zorunluluğu evet, bu da bir etken. Her şeyin ya da bazı şeylerin bir anlamı olmalı mı? Sergiye gidip müthiş eserler görmek herkes için anlamlı olmayabilir. Olmak zorunda mı? Bazıları için evet, belki toplum için. Belki birey için. Benim için bir anlam olmalı sanat bağlamında. Sanat her insan için bir anlam ifade etmeli düşüncesindeyim. Bence insan ruhuna faydalı bu. Ama bu illa sanatla mı olmalı? Bir örnek tabii ki bu. Bu poscast çok \"anlam\"lı olmuş. Benceamacına ulaşmışsın. Hala dinliyorum ama bence çok iyi bir tema. Ve söylediklerine katılıyorum. Söylediklerine kesinlikle katılıyorum Ali. Saydığın şeylerle her gün mücadele ediyoruz ve bizim olanı korumak için de mücadeleye devam etmeliyiz. Bu noktada tutkularımız, küçük sevinçlerimiz ya da fikirlerimizi sulayıp büyütebileceğimiz ortamlarda, buna yardım edecek zihinlerle tanışmak ve vakit geçirmek çok önemli. Birbirimize destek olmalı ve moral vermeliyiz. Her yeni günü bir fırsat olarak görmekten vazgeçmemeliyiz. Dinlediğin ve fikirlerini paylaşarak aynı yerde durduğumuzu belirttiğin için teşekkürler. selam podcast'i dinledim ben de üzerine birkaç fikir bırakmak istiyorum. anlamsızlık yada anlam arayışı aslında birbirine bağlı çok ince çizgiler. ne zaman hangisine düştüğünü farkedemiyor insan. istanbulda yaşamak, hayatta kalmak için sevmediğin işleri yapmak, parasal sıkıntılar ve kalabalık... nicesi hayatın içinde olanı hayattan uzaklaştıran monotonluk ögesi. bu sarmaldan çıkmanın mümkünsüzlüğüne kapılan insanları görmek acı veriyor. vermesiyle kalmıyor insan sizin gibi ya dillendiriyor yada ah işte içine atıyor. bunlardan sıyrılınca ne bu beklentisiz yaşam yada sarım sarım sarmalanılan konfor dünyası diye kızıyorum dört bir duvara. sekiyor malesef yüzüme yüzüme onların çaresizliği. bastırılmış duyguları, toplum baskısı ve özgüven yetersizliği kaldırtmıyor elleri. ha birde tutkusuzluk. hayatımı coşkulu yaşama fırsatı veren yegane şey içimdeki tutku. yirmibeş yaşındaki bir çocuk tutkusu. ellilik sabah 5de çarşaf gibi denize girip öğlen 12de sen sahile giderken yolda karşılaşıp of sabah su çarşaftı diye moral bozan o amca hayat dolu. senin beklentin ne? sen ne istiyorsun? sanırım bunları cevaplamak için kendini tanımak gerek. en başta bunun sebebi yıllar geçmiş üzerine mesimler ne değerli insanlar, ne farkedebilmiş nede kendine bakabilmiş. sebepsiz çabanın ardında bu insanlar kendini ihmal etmiş."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/ezeli-ask", "text": "Adeta birbirleri için doğan ve doğdukları andan itibaren birbirini arayan, kavuşmaya çalışan ve sonunda vuslata eren iki aşığın binlerce yıllık öyküsü bu! Bu öyle bir aşk ki; tüm insanlığı geçmişten günümüze dek etkiledi ve etkilemeye devam ediyor. Buzul çağlarından sonra insanlar onların aşk öyküsüne dahil oldu, onlarla birlikte yaşadı/yaşıyor. Neler olmadı, neler yaşanmadı ki bu aşk boyunca? İnsanlar onların aşkını takip ederken, onlar ezelden ebede kadar gönül kapılarını tüm insanlığa açık tutup aşkları boyunca insanlığı da yanlarında vefalı birer dost gibi taşıdılar. Öykümüzün kahramanları iki nehir... hem de yurdumuzda doğmuş iki nehir. Erzurum'un kuzeydoğusundaki Dumlu Dağı'ndan doğan Karasu ile Van Gölünün kuzeydoğusunda Alacadağ'dan doğan Murat suyu, Elazığ'ın Keban ilçesinin 12 km yukarısında görkemli bir şekilde vuslata ererler. Bu birleşme öyle şiddetlidir ki insanlar ona uçarak gelen anlamını taşıyan Fırat adını koyarlar. Dicle ise Elazığ'da tektonik bir göl olan Hazar gölü ve Birklinçay adlı iki kaynağın buluşmasından doğar ve o da Fırat gibi dağları, tepeleri, çölleri aşarak güneye doğru akar. Onların birbirlerine kavuşana kadar yaşadıkları hasret dolu bölgeye insanlar genel olarak Mezopotamya dediler. Latincede iki nehir arası anlamına gelen Mezopotamya bu iki aşığın hasret yurdunun adıdır. Bu büyük hasret, bir görkemli şiir gibi tüm duygusunu çağlar boyunca yaşatmıştır. Günümüzde Toroslar, Basra körfezi, Zagros Dağları ve Suriye Çölü arasındaki alan olarak belirlenen Mezopotamya'nın kültürel sınırları ise gerçekte kesin olarak çizilemeyip batıda Suriye Çölü'nü aşıp Filistin ve Lübnan dağlarına, güneyde de Elam üzerinden doğuya doğru genişlemektedir. Bu bölgeyi giriş gelişme sonuç şeklinde bölümlenen her öykü gibi üç bölüme ayırmış insanlar. Kuzey Mezopotamya aşıkların doğma ve yollarını bulma sürecinde olması sebebiyle pek hareketli olmayıp fazla değişiklik göstermemiştir. Bu nedenle üzerlerindeki kentler günümüze kadar taşınabilmiştir. Ancak birbirlerine en çok yanaştıkları orta bölge, adeta aşklarını gizli yaşar gibi derinden akmaları ve az yağış alması sebebiyle diğer bölgelere göre en zor koşullara sahip bölgedir. Aşıklar burada birbirleriyle derin ve gizli bir sohbete girmiş, insanlarla fazla ilgilenmemeleri ve yardım etmemeleri sebebiyle insanlar sulama ve baraj sistemlerini geliştirmek zorunda kalmış, aşıkların mahrem söyleşilerine kulak kabartmaya çalışmışlardır. Vuslat bölgesi, Güney Mezopotamya ise aşıkların tüm yaşamlarını akıttıkları bölgedir. Yaşadıkları ne varsa, doğdukları andan itibaren taşıdıkları her şeyi buraya yığmışlardır. Burası en bereketli bölge olmasının yanında, aşklarının en şiddetli zamanlarını da yaşadıkları bölgedir; düzensiz kalp ritimleri sebebiyle bu bölgede daima bir değişiklik yaratmışlardır. Kah suları taşmış kentleri boğmuş, kah susuz bırakmış yeni kentler doğmuştur. Bu bölgeye Mısır'ın Nil'i gibi hayat vermişlerse de pek çok kent ve uygarlığı da öldürmüşlerdir. Günümüzde dahi bereketlerinin paylaşılamaması yüzünden kavgalara sebebiyet vermektedirler. Bu bölge ilk zamanlar Sümer ve Akad uygarlıklarını doğurmuşsa da sonraları buraya Babilonya denmiştir. Başkentleri Babil de tıpkı nehirlerin vuslat yerine yaraşır bir buluşma yeridir. Babil tüm Mezopotamya'nın manevi ve zihinsel kalbini teşkil etmiştir. Bu iki aşık kalplerinde aşkla, hasretle birbirleri için yaratılmıştır. Bu aşktan etkilenen insanlar, onların görebilmek, yaşayabilmek için avcılıktan, göçebelikten vazgeçmiş ve onların bu ebedi aşk yolu boyunca konuşlanarak ilk kez yerleşik yaşama geçmişlerdir. Bu aşk insanlığın başlangıcına ilham olmuştur. Bu ilhamla insan türü her türlü düşünsel ve estetik yaratılarıyla bu tanıklığın izlerini taşıyacak eserler yaratmışlardır. ilk kez bu hasretlik yurdunda uygarlığa adım atmışlardır. Pek çok uygarlık yaşayıp yok olmuştur burada. Kentler, krallıklar, hanedanlıklar, imparatorluklar kurmuşlar, pek çok sülale, tanrı, kral, imparator, bilim insanı, sanatçı yaşamıştır. Pek çok zigurat, tapınak, sur, heykel, kabartma yapılmış, ilk yazılı eserler, ilk kanunlar burada yaratılmıştır. Belkıs'taki Zeugma Antik Kenti, bu kentte ortaya çıkarılan Mars heykeli, mozaik işlemeleri, Greko Romen şehir kalıntıları ve yine Hasankeyf'in eşsiz mimarisi, kazı yapılmayarak sular altına bırakılan Apemeia ve dört höyüğü, 18 uygarlığın izlerini taşıyan Amed surları, anılan tarihi eserlerden sadece birkaçı olarak bu ihtişamın ifadelerini taşır. İlk kara tahta, ilk okul, ilk meclis hatta ilk yasa, tam on bin maddelik ilk ansiklopedi. Dünyanın daha doğusunda Çinlilerin pirincini saymaz isek ilk tohum ekmek için burada evcilleştirilmiştir. İlk saban burada toprağı sürmüş, ilk kazma burada inmiş. İlk çiftçi yıllığı yazılmıştır. İlk insanlık kozmogonisi, ilk kütüphane, ilk aşk şarkısı, ilk edebiyat, destan ve ilk ninni tablete kazınmış ve hatta ilk tufan da burada kopmuştur. Bu coğrafya, kendi başına kutsal metinlerin, mitlerin, dinlerin, tarihin coğrafyasıdır aynı zamanda. Tanrıların yurdundan başlayıp tek tanrılı dinlerin yeşerdiği kutsal bölgedir burası. Boşuna mı demişler aşk kutsaldır diye? Tanrının gözleri de tüm insanlık gibi onların üzerindedir. Bir bütün olarak Mezopotamya insanının yaratımları, ihtişamından ve estetiğinden günümüzde bile hiçbir şey kaybetmeden bugün bile insanlığa tanıklık etmektedir. Bu uygarlık tüm dünya uygarlığına ilham olmuştur. Dicle ve Fırat, hem etkileyen, hem de etkilenen bir aksiyonla, insanlaşmanın ortak paydasını bu hasret yurduna mal etmiştir. Mecnun Fırat, hasretli bir heyecanla kabararak aşkına kavuşmaya çalıştıkça bu hali zalimlikle tanımlanır zaman zaman. Çünkü Fırat aşkına kavuşmak için hiçbir engel tanımaz. Dicle de ondan aşağı değildir bu istekte. Kendini çoğaltarak sevdiğine taşma meylindedir. Ancak her güzelliğe sahiplenme arzusunda, hırslarına yenilen insanlar, onların arasına girmeye çalışmakta, üzerlerine köprüler, barajlar yapmakta, suları için birbirlerine düşmektedir... Çağrılarını duyup birbirlerine kavuşamayan Fırat ve Dicle zaman zaman umutsuzluğa düşmekte, hatta birbirlerine kırılarak ayrılmakta, mesafeleri çoğaltmaktadır. Zaman zaman geniş ve susuz zeminlerde ayrı ayrı bedbaht akıp giderken haşinlikleri kalmaz iki aşığın. Kanlı gözyaşları akıtmaktadırlar bazen, hüzünlü hatta umutsuz bir feryada dönüşmüştür gür sesleri. Onların bu çilesine yer yer diğer nehirler de katılmaktadır gözyaşlarıyla. Ancak bu ayrılık fazla sürmez ve yeniden birbirlerine yakınlaşırlar, aşklarına dönerler yüzlerini. Karşı karşıya gelip seyrederler birbirlerini. Onların bu yakınlaşması insanlığın ilk uygarlaşma sürecini başlattığı yerdir. Büyük aşk insanları etkilemektedir ve onlar da etkilenmektedir insanlardan. Sonra birbirlerine doğru akmaya başlar sabırsız iki aşık. Onların bu arzulu ve tutku dolu halleri, taraftarlarınca kavgalara, savaşlara neden olacaktır. Onlar anlamaz bu savaşların nedenini çünkü onların ki öyle bir aşktır ki herkese yeter saygıları ve sevgileri. Sıkılırlar bu karmaşadan ve yorulmuşlardır hatta, bazen öfkeden kabarmış, bazen içlerine çekilip sularından mahrum etmişlerdir insanları, engellenen aşkları nedeniyle. Son bir gayretle Şattülarap'ta el ele tutuşur, hasretle kucaklaşırlar ve sonsuza dek aşklarını yaşayabilmek için kendilerini Basra'nın derin ve güvenli sularına bırakırlar. Bu kadim aşk ve hasret yurdu, günümüze miras olarak bıraktığı uygarlık ve tarihi değerleri ile birçok halk ve kavimlerin ve bunların yarattığı uygarlıkların ihtişamını barındırmıştır. Örneğin, tarihin başlangıcı yazının bulunuşuyla izah edilir. Aşağı / Güney Mezopotamya'da yapılan kazılar sonucu ortaya çıkan yazılı tabletler, yazının ilk burada bulunduğunu göstermiştir. Sümerlere ait olduğu tespit edilen bu tabletlerle tarihe yapılan yolculuk, heyecan verici ve daha öğreticidir. Bu zenginliğin yanı sıra yaşanan sosyal gerçeklik de bölge açısından yaşanan 5000 yıllık baş aşağı gidişi izah etmektedir. Başlangıçta imrenilen bu aşk, sonrasında kıskançlıklara, kötülüklere, kavgalara, savaşlara da sebebiyet vermiştir. İnsanlar bu iki aşığa sahip olmak istemiş, adeta onları ayırmak için uğraş vermiştir. Günümüzün trajedisi ise, uygarlığın yine burada kültür değerleri ve sosyal açıdan yok edilmek istenmesidir. Böylelikle tarih bilinci dumura uğratılmak ve son tahlilde halklar köksüzleştirilmek istenmektedir. Uygarlığı kendi yaratan insan yine kendi elleriyle yok etmeye çalışmaktadır. Katliam bu yönüyle amansızdır ve vurduğu her bir eser, bizlerin tarihle ve geçmişle diyaloğunu sağlayan birer canlı varlık olarak yok olmaktadır. Uygarlıklar, yarattıkları eserlerle her zaman kendilerini anlatmasını bilmiştir. Nitekim büyümesini ve uygarlaşmasını becerebilen toplumlar, tarihe doğru katılabilen bilinçli toplumlar olmuştur. Doğru başlangıçlar, gerçeklerden ve ispatlanmış doğrulardan güç alan başlangıçlardır. Arkeolojik kazılarla ortaya çıkarılan veya kalıntı biçiminde varlığını sürdüren tarihi eserler, tarihin dili ve uygarlıkların mesajlarıdırlar. Bu eserler, ait oldukları coğrafyanın veya halkların ortak çekim merkezi ve duygu odağıdır. Çünkü uygarlıklar, ortaklaşa yaratılan, belli bir zaman ve mekan içerisinde ete kemiğe büründürülen kültürel değerler bütünüdür. Bu değerler yeni nesillere, her zaman gelişmenin ve büyümenin olanaklarını yaratacak, seçici, hazır davranış modelleri ve bilgileri sunarlar. Egemenlerin sömürgeleştirme ve asimile etme politikaları göz önünde bulundurulduğunda, bahsedilen tarihi eserlerin birer direnç noktası ve moral değer oldukları unutulmamalıdır. Aksine savrulmak, egemen kültür içerisinde yozlaşmak ve her türlü imhaya açık olmak, toplumları bekleyen kaçınılmaz bir son olarak belirir. Çalınan eserler, sular altında kalan antik kentler, yıkılan köprüler, onarımsızlıktan dolayı dökülen sayılı eserlerin yanı sıra, yok olanların ve toprağa gömülenlerin, bugün Batı'da bulunan birçok müzede, Mezopotamya uygarlığına ait tarihi eserlerin bulunması tesadüfi değildir. Eserlerin kullanılmasında hem ticari bir mantık güdülmekte, hem içi boşaltılarak salt bir gösterim objesi olarak kullanılmakta ve hem de bölge halklarının kendi tarihsel değerlerinden koparılması amaçlanmaktadır. Bu topraklardaki yükseliş müthiş olduğu kadar, düşüş de oldukça trajiktir. Ama tarih, bu yükselişleri ve düşüşleri bir biçimde günümüze kadar saklayarak korumasını bilmiştir. Bu zenginliğe karşı girişilen barbarca yönelimler, aslında Dicle-Fırat boylarının, günümüzde yaşanan sosyal cüceliğini yeniden tarihe yaraşır bir yüceliğe ulaştıracağına duyulan öfkedir. Bu toprakların, tarihte olduğu gibi yeniden insanlığa yol gösterici olmasından duyulan büyük bir korku vardır. Benim istediğim şey; yarınımızı yaratmak için ihtiyacımız olan tarihimize sahip çıkmak, geçmişi aydınlatmak, dolayısıyla geleceğe ışık tutmak için dünya tarihinin kalbi sayılabilecek bu bölgenin; mitler, dinler, bilim, sanat gerçekliğinde ne denli önemli olduğunu vurgulayabilmektir. Harikaydı. Teşekkür ederim kendi adıma. Ufuk açıcı. Bu tip yazıları oldukça seviyorum. Keyifle okudum. Emeğinize sağlık."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/falih-rifki-atay-latin-alfabesine-gecis-surecini-anlatiyor", "text": "\"Halkın kültür bakımından yükselmesine başlıca engel olarak Arap harflerini görüyordu. Kararını daha 1927 de vermiş, 1928 kış ayları hazırlıkla geçmişti. Olaylar onun haklı olduğunu bir kez daha gösterdi. Latin harflerinin kabulü için, İsmet İnönü'nün başkanlığında bir komisyon kurulmuştu. Komisyon çalışmalarını bitirince, sonuç raporunu İstanbul'da Atatürk'e ben getirdim. \"Bir on beş yıllık uzun, bir de beş yıllık kısa mühletli iki teklif var. Teklif sahiplerine göre, ilk önceleri iki yazı bir arada öğretilecektir. Gazeteler yarım sütundan başlayarak yavaş yavaş yeni yazılı kısmı artıracaklardır. Daireler ve yüksek mektepler için de tedrici bazı usuller düşünülmüştür.\" dedim. \"Çocuğum! Gazetelerde yarım sütun eski yazı kaldığı zaman dahi herkes eski yazılı parçayı okuyacaktır. Arada bir harp, bir iç buhran, bir terslik oldu mu bizim yazı da Enver'in yazısına döner. Hemen terk olunuverir.\" dedi."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/fark-var-p-yalnizlik-cekmiyorum-yalnizim-arada-fark-var-hayatimin-buyuk-bir-bolumunde-hep-boyle-hissettim-tabii-ki-bana-deger", "text": "Yalnızlık çekmiyorum. Yalnızım. Arada fark var. Hayatımın büyük bir bölümünde hep böyle hissettim. Tabii ki bana değer veren, hayatlarımıza şahitlik ettiğimiz arkadaşlarım var. Minnettarım. Ama bu his kolay kolay geçebilecek bi his değil. Herhangi bir insanın 7/24 yanımda olması değil çözümü. Bu kadar basit değil. Verdiğini geri alabilmek mesele. Değer görmek. Düşünülmek... İnsanlar çok karmaşık. Onlar kırılmasın diye kendimi kırıyorum resmen. Hep böyleydi. Hep kendimden fazlasını sundum onlara. Hayır yoktu. Her zaman evet. Ama artık çok da umrumda değil yalnız olmak. Düşündüğüm tek şey içimdeki çocuğu unutmamak. Küçük Prens öyle diyordu sanırım. Gitgide yetişkin skalasına girsem de unutmamam gereken şeyler var... Ortak hisleri, düşünceleri paylaşıyoruz. Belki de sadece bu yeterlidir, senin gibilerin var olduğunu bilmek. Onları kırmayayım derken kendinizi üzüp yıpratmayın lütfen. Bencil bir düşünce gibi gelebilir ama bu dünyadaki en değerli en önemli kişi siz kendinizsiniz. Her şeyden önce SİZ."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/fazilet-kimdir-ve-neden-yalniz-olmamasi-gerekmektedir", "text": "Birazdan Hivda Zizan Alp'in Fazilet Yalnız Değildir oyununu üzerine his, gözlem ve duyumsamalarımı okuyacaksınız. Baştan belirteyim, bu bir tanıtım yazısı değildir. Ama bir öneri yazısı olarak kabul edilebilir. Yağmurlu, hissi koyu bir gündü ve yapılması mümkün hiçbir şey yapılası gelmiyordu. Arkadaşlarımın salonunda, mavi bir koltuğun üstündeydim. Geceye benzer bir öğlendi ve bir sürü şey \"niye?\" görünüyordu. Yine. Masadaki bardağın konumu bile içimi daraltmaya yetiyordu. Arkadaşlarımın salonundaydım. Ve yalnızdım. Sıkıntım hafiflesin diye bir sürü şey denedikten ve hepsinde başarısız olduktan sonra telefonu elime aldım ve şu an bu yazıyı okumak için kullandığınız sitenin angarya hissi veren işlerini hallederek oyalandım. Bu oyalanmada da ferah bir etki bulamadım. Günün koyuluğu anksiyetemin en az yüzde ellisini galeyana getiriyordu. İçimdeki galeyanla pencereye yürüdüm ve bir sigara yaktım. Bir eve diğerlerinden daha uzun baktım. Çünkü benim eski evimdi orası. Ve gerçekten de her gördüğümde uzun uzun bakmamı gerektiren bir hikayesi vardı. Ben de o hikayeyi gerektiği kadar düşündüm. Sonra bitmiş bir hikayeyle mavi koltuğa uzandım. Daha akşam olmamıştı ama parlak ekran teması çoktan gözlerimi ağrıtmaya başlamıştı. Yine de telefona bakmaya devam ettim. Telefona bakmaya devam ettikçe içim sıkılmaya devam ediyordu. O sıra, öngörülemez şekilde bir ilana denk geldim. Bir süredir karşılaştığım, gitmek istediğim ama zaman yaratmadığım bir oyunun ilanı. Bir arkadaşımın oyunu. Biraz afişe baktıktan sonra, tamam, dedim. İşte, günü lehine çevireceğin, şans. Üstüne düşünürsem vazgeçeceğimden şüpheyle, hemen, hızlıca aldım bileti. O kadar hızlı aldım ki, genelde böyle şeylerim uzun sürer, kendimle hafif gurur duydum. Keyifsizliğim hafifledi. Denk geldiği olumlu şeylere daha da olumlu anlamlar yüklemeye meyilli yanım hemen aldı eline sazı: Arkadaşıma, e hadi bakalım, Fazilet'in hikayesi neymiş, öğrenelim bu akşam dedi. O da o yanıma karşılık, oooo yaşasın dedi. Bir süre sohbet ettiler. Ben de şahit oldum. Birkaç saat -bence- hiçbir şey olmadan geçti. Mavi koltukta dört beş farklı pozisyonda uzanıp saatlerin bana tesir etmeden geçmesine şahit oldum ve sonra oyuna gitmek üzere çıktım evden. Hava yağmurluydu ve sokaklar dünden kalma şeyler kokuyordu sanki. Bu yüzden dış mekan tasvirleriyle hiç ilgilenmedim. Daha çok önüme baktım. Kulağımdaki müziklere daldım. Mekan yürüme mesafesindeydi. Araca gerek yoktu ama şemsiyeye ihtiyaç vardı. Dolayısıyla şemsiyeli yürüdüm. Bu bana kendimi fazla önemsiyormuşum gibi hissettiriyordu. Anlık hislerin dışında, yürümek ne bir şey hatırlattı ne de bir şey unutturdu. Yürümem gerekiyordu ve yürüdüm. İkinci sigara bittiğinde İkinci Kat adlı mekanın önündeydim. Oyun burada gerçekleşecekti. Bir sigara da varmış olmaya yaktım. İzmariti atacak yer aradım. Bulamadım. Mekanı bu açıdan biraz eleştirir gibi oldum. Sonra bu eleştiriden vazgeçtim. İzmariti cebime koydum. İçeri girdim. Güler yüzlü ve güzel kokan insanlar tarafından yönetilen, samimi, şirin bir yere benziyordu burası. Mekan giriş kattaydı ve adı İkinci Kat'tı. Neşem yerinde olsa, buranın adı neden İkinci Kat diye sorar ve böylece bir sohbeti başlatırdım ama sormadım. Gerektiği kadar konuştum ve biletimi teyit ettirdim. Bu gerçekleşirken bir sorun çıkacak sandım. Ama çıkmadı. Teşekkür ettim. Gülümsedim ve dışarı çıktım. Oyuna hazırdım evet, ama kalabalığa henüz hazır değildim. Kendime yağmursuz bir yer buldum. İçime bir şarkı kurdum. Söyledim, söyledim, durdum. Yaklaşık on dakika sonra gelişen insan hareketlerinden sahnenin açıldığını fark ettim ve içeri girdim. Birazdan nasıl bir oyuna şahit olacağımı bilmiyordum. Ve bu hiçbir şeyi değiştirmiyordu. İnsanlara karışıp onlardan biri oldum, gibi yürüdüm. Sahneyi arkadan ve ortadan gören, tenhalığını yeterli bulduğum bir yere oturdum. Çok yakınımda kimse yoktu. Bu iyiydi. Boş sahneyi seyretmeye başladım. Evet, içeriğe dair pek bir fikrim yoktu ama sergileyecek kişinin zekasına dair bir şeyler biliyordum. Yeterliydi. Niteliğe ait endişe duymadım. Sonra sahne karardı. Oturuşumu düzelttim. Ne kadar merakım varsa dirilttim. Oyun karanlığın içinde yankıyan bir şarkıyla başladı. Garip bir andı. Nerede olduğumu neredeyse unutmuştum. Şarkı vardı, karanlık vardı. Karanlığın içinde zor seçilir karartılar vardı. Derken şarkı bitti ama sahne aydınlanmadı. Birazdan olacakların merakıyla karanlıktan seçilemeyen sahneye bakarken birden yüzümde bir telefon flaşı hissettim. Parlak ışıklardan nefret eden biri olarak, gözlerimi o parlaklığa hiç kısmadım. Çünkü sanıyorum ki, bu da oyunun bir parçasıydı. Ve oyun böyle başlamıştı. Fazilet adında bir kadın, karanlığın içinde, elinde parlak bir ışıkla hepimize yüksek sesle bir şeyler söylemeye başlamıştı. Hiçbir niyesi yoktu ama hoşuma gitti bu. Şu an olan şey ilginçti. Ve bu yeterliydi. Ne kadar karanlıkta kaldık bilmiyorum ama ışıklar açıldığında artık zamana ve mekana alışmıştım. Hivda'nın, bana göre öngörülemez şekilde gelişen cümleleri, tavırları, şakalarıyla zamana ve mekana aşinalığım arttı. Gözlerimdeki kaşındıran parlaklık hissi hızlı geçti. Ne seyredeceğimi bilmediğim için gerçekleşen her şey bana sürpriz oluyordu. Sahnede bir kadın, sanki o an aklından uyduruyormuş gibi doğal bir şeyler anlatıyor, ben ve tanımadığım onlarca yabancı onu seyrediyorduk. Ön sıradakiler, oyunu yakından izlemenin yanında sahnedeki kadının, yani Fazilet'in ani sorularıyla da muhatap olarak oyunun birer figürü oluyorlardı. Bazen. Ben figür olmayacak kadar uzaktaydım. Yine de hafif heyecanlandım. Birazdan ne sorulacak bilmiyorum ama karşılığında zekice bir şey söylemem gerekecek gerginliğini birkaç saniye yaşadım ve saldım. Sahnedeki, arkadaşıma benzemeyen kadın, arkadaşıma o kadar benzemiyordu ki, bir yandan bunun bir başarı olduğunu düşünüyor, diğer yandan acaba şu an nasıl hissediyor diye sorguluyordum. Onun adına heyecanlanıyordum. İlk \"nasıl unutmuyor bunca şeyi\" şaşkınlığım o sıralar gelişti. Oyundan hiçbir şey beklememem gerektiğini de o ara anladım. Geldiğim bir oyundu ve ben doğalı seyrediyordum. En iyi gösteri, gösteri değilmiş gibi sunulandır, fikriyle ilk arkadaşım adına ilk gururlanmamı burada yaşadım. Oyunun rengi belli oldukça bence salondaki herkes izlediğinde başka başka yerlerden benzeyişler, ortaklıklar buluyordu. Sahnedeki kadın, karakterini doğal değişimlere uğratıyordu. Biz de onunla onun bize keşfettirmek istediği şeyler keşfediyorduk. Etrafımdakiler niye ve nasıl buradaydı bilmiyordum. Ben onu ilk kez izliyordum. Nedense, bir yerlerde denk gelsem de, rol aldığı dizileri hiç izlemedim. Televizyon karşıtlığım bana bunu yapıyor olabilir. Evdeki televizyonu muhafazakar biri gibi görmeye başlamış oluşum bana bunu yapıyor olabilir. Televizyonların sunduklarının çok büyük bir kısmının gerçekten beş para etmez şeyler oluşu bana bunu yapıyor olabilir. O an, yani ilk kez gözlerini dik açıyla görebildiğimde bunların hiçbirini düşünmüyordum. Sahnedeki kadın, kendinden o kadar emindi ki, o kadar sahnedeydi ki, buraya ait olmayan bir şeyi aklımda uzun tutamıyordum. Tabii her şeyin yanı sıra, artık Fazilet'i, yani kahramanımızı anlamaya başlamıştım. Niye kurulmuştu bu oyun? Bir sebebi vardı ve ben ve bence salondaki birçok kişi bunu anlamaya başlamıştı. Oyunun trajik olduğuna tam ikna olacakken Fazilet, yaptığı bir şakayla veya salondakilerden birine yönelttiği bir soruyla bizi trajedi hissinden komedi gevşemesine taşıyordu. Tüm bunlar gelişirken; Fazilet, rolünü doğalı gibi icra ederken, bir yandan da 'bir eksik görürsem tamamlayayım'ın şüpheci bakışını taşıyordum yüzümde. Sanata teknik bakınca duyumsanan haz azalır mı diye de sorguluyordum. Ben tam bu sorgudayken Fazilet'in gözlerini yine dik açıdan gördüm. Kusur görmeyi unuttum. O benim arkadaşımdı ve onunla gurur duyuyordum. Ve böyle hissederek ona kıyak geçmiş olmuyorum. Sadece bir seyirciydim. Herhangi biri olarak böyle hissediyordum. Yine de bir iki yerde bu kısım şöyle ele alınabilirdi belki demeyi ihmal etmedim. Tabii o sıralar böyle bir şey yazacağımdan haberim yoktu ki bu yazıyı da oyundan herhalde üç hafta sonra yine anlık bir denk geliş üstüne yazıyorum. O yüzden nerelerde bunu hissettiğimi hatırlamıyorum. Biraz zorlarsam hatırlarım ama kendimi bu konuda zorlamak istemiyorum. Çünkü hafızam, oyun sürüp giderken, bunca şeyi nasıl unutmuyor, bu cümleleri kurarken nasıl hata yapmıyor, nasıl bu kadar anda olabiliyor diye hayret edişlerimi kalıcılaştırdı. Fazilet'in hepimizin şahit olduğu veya şahit olana şahit olduğu hikayesini kalıcılaştırdı. Fazilet Kimdir? Ve neden yalnız olmaması gerekmektedir bu fikri kalıcılaştırdı. Kendinize bir: iyi ki deneyimledim hafızası. İyi oyundu hafızası. İyi fikirdi hafızası. İyi hikayeydi hafızası dahil etmek isterseniz; Fazilet'in kim olduğunu ve neden yalnız olmaması gerektiğini öğrenmek isterseniz, oyun sürüyor. Ve sürecek... Fazilet Yalnız Değildir bir kişiden ziyade, bence, bir koşulun veya durumun hikayesi. Maalesef şeklinde anılan bir durumun veya koşulun hikayesi. Ama eğer her şeyin üstüne yeterince düşünürseniz, eve dönüş yolunda oyuna dair mutlaka birkaç iyi ki de bulacaksınız. Ben buldum. Siz de bulun diye bu tarafsız hisleri buraya bırakıyorum. Aslında tiyatro ne izledim kategoriside açılabilir."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/fil-rutu", "text": "Bu masal zamanın birinde ormanda yaşayan fil Rutu'nun yaşamından bir kesiti anlatmaktadır. Sevimli küçük Rutu, bir gün ormanda gezintiye çıktığında karıncaların harıl harıl çalışarak yuvalarına nasıl yiyecek taşıdıklarını görmüş ve arıların nasıl vızır vızır uçup bal topladıklarını. Eve döndüğünde annesiyle babasına gördüklerini heyecanla anlatarak Biz neden hiç çalışmıyoruz?\" demiş. Annesi, babası ve Rutu ormanda gezerek kendilerine yapacak bir şeyler aramaya koyulmuşlar. Ormanda oduncu bir adamı görmüşler, odunları sırtına alıp ne zorluklarla taşıdığını görünce ona yardım etmeye karar vermişler. Gel zaman git zaman ormancıya yardım etmiş odunları sürekli ormancının evine taşıyıp durmuşlar ama bir süre sonra ormancı söylenmeye başlamış; çok yavaş yürüyorsunuz, işlerim hep ağır gidiyor, vaktinde odunlar yetişmiyor diye. sonra yine bir gün odunları yüklenmiş ormancının evine giderlerken yolda bir turist kafilesini görmüşler. Ormanda gezen turistler yorgunluktan ölmüş bitmiş. Yanlarına gidip sormuşlar neden bu kadar yoruldunuz diye. Onlar da anlatmış; bütün ormanı gezmek istedik ama çok yorulduk, demişler. Rutu'nun başında hemen bir ampul yanmış. Tam bize göre bir iş demiş içinden. Bu olaydan sonra küçük fil Rutu annesi ve babasıyla birlikte ormanda turistleri gezdirmeye karar vermişler. Hem ormanda her yere gidecekler hem de ağır ağır yürüdükleri için turistlerde memnun kalacak diye düşünmüşler. Başlamışlar turistleri gezdirmeye. Hem insanlar çok memnun kalmış yorulmadan yavaş yavaş ormanı gezmeye, hem de filler. Rutu bu işi çok sevmiş annesi ve babasıyla beraber mutlu mutlu gezmişler ormanda."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/fulya-sultan", "text": "Ömer, nişanlısı ile birlikte balık restoranındaydı. Hem yemek yiyip rakı içiyorlar hem de evlilik planları hakkında konuşuyorlardı. Ömer subaydı ve rütbesi ise yüzbaşıydı. Sözlüsü Aylin ise edebiyat öğretmeniydi. Her ne kadar kendi aralarında yüzük takmış olsalar da Aylin'in endişeleri vardı. Ömer'in mesleği dolayısıyla sürekli olarak şehir değiştirme konusu kafasını karıştırıyordu. ''Ne yapacağız yani, yüzüklerimi atalım?''dedi Ömer. ''Bak, eğer düşünmek istersen,''derken telefonu çaldı. Hafifçe tabağının yanında duran telefona doğru eğildi. Arayan kardeşi Hasan'dı. Telefonu meşgule attı. ''Düşünmek istersen,''dedi ama konuşmasını yine telefon yani Hasan böldü. Tekrar meşgule attı. Bu sefer telefona resimli bir mesaj geldi. Resimde hasta yatağında burnunda hortumlar takılı olan, hastalığın yiyip bitirdiği yaşlı biri vardı. Bilinci kapalı gibiydi. Resmin altında ise ''İYİ DEĞİL, SENİ SAYIKLIYOR.''yazarken altında hastane adresi vardı. Korkunç bir ürperti vücudunu sararken midesi kasılmaya başladı. Nefesi daralıyor ağzı kuruduğu için yutkunmakta zorluk çekiyordu. İçinde söndüğü sandığı küller tekrar alev almıştı. Kulaklarında müthiş bir basınç oluşmuştu. Aylin'in ''Ben senin aileni tanımayacaksam bu iş nasıl olur Ömer?''deyip aile ve evlilik hakkında nutuk çekmesi ızdırap verici düşüncelere dalan Ömer'in dikkatini çekmediği gibi giderek kısılıp yok oldu. Doğup büyüdüğü, çocukluğunun geçtiği evden ayrılmasının üstünden yaklaşık yirmi sene geçmişti. O zamandan beri onu ilk görüşüydü bu resim. O'na ''Senden utanıyorum.''deyip kapıyı çarpıp gittiğinde upuzun kızıl saçları ve iri dudakları vardı. Esmer teni, uzun boyu, güler yüzü, yanaklarında iki küçük gamzesi ve yakıp kavuran seksapalitesi ile o alemlerin şöhretli ''Fulya''sı idi. Gözlerini diktiği masanın köşesinden kafasını kaldırıp sürekli olarak dudakları hareket eden Aylin'e bakınca konuşması televizyonun sesini açar gibi giderek yükseldi. ''Aylin, seni eve bırakayım. Yarın çok işim var.''deyip nişanlısının konuşmasını yarıda kesti. Ara sıra görüştüğü kardeşi Hasan sayesinde son durumu -o sormadan kendisi anlattığı için- hakkında bilgisi oluyordu. Tıraşını bitirip üstünü giyindikten sonra telefonla bir yeri aradı. ''Git ama hastaneden çıkınca ara.''dedi karşıda ki ses. Dışarı çıkıp önce börekçiye gidip karnını doyurdu. Sonra Fulya Sultan'a bir hediye almak aklına geldi. Bunun onu mutlu edeceğinden adım gibi emindi. Hastaneye gidince kardeşini Fulya Sultan'a çorba içirmeye çalışırken gördü. Tabağı servis masasına bırakıp ayağa kalktı. Ondan küçüktü ama daha yaşlı gösteriyordu. Birkaç kere küçük suçlardan cezaevine girip çıkmıştı. Bu yüzden onu hiç yargılamıyordu. Çünkü yaşadığı hayat Ömer'e ağır gelirken o ise Fulya Sultan'ın yanında kalıp savaşmayı tercih etmişti. Hasan, yaklaşıp boynuna sarıldı. Biriktirdiği gözyaşlarını hıçkırarak döktü. Nedense ona sarılmak istemiyordu. Omzunun üstünden Fulya Sultan'a baktı. Gözlerini tavana dikmiş öylece bakıyordu. Vücudunun her yerinde tıbbi aparatlar takılıydı. Kardeşi kapıyı üstlerine kapatıp çıktıktan sonra yatağa yaklaştı. Bir süre dünya ile bağlantısını kesmiş, zayıflıktan bir deri bir kemik kalan ihtiyarı izledi. Dişsiz ağzı sonuna kadar açık, gözleri ve avurtları çökük haliyle Scream maskesini andırıyordu. Yaptığı benzetme içinde gülme isteği uyandırmıştı ama içinde bulunduğu durumun vahametini hatırlayınca kendini tutmak zorunda kaldı. ''Ama senin yüzünden be Fulya Sultan! Her koşulda hayatla dalgasını geçen birisiydin ve beni de öyle yetiştirdin. Eminim ki yaptığım benzetmeyi idrak edebilsen yataktan kahkaha atarak fırlardın. Sen ki annen öldüğünde bile dudaklarını kıpırdatmak için dua yerine şarkı okuyan birisin ama ben o kadar olamayacağım, kusura bakma!''diye geçirdi içinden. Fulya Sultan geldiğini hissetmiş gibi yavaşça başını çevirdi, gözlerini aralamaya çalıştı ama ağır gelmiş olacak ki tekrar kapandı. Ömer, yatağın bir köşesine oturdu. Battaniye üzerinde ki damar yolu takılı, küçücük kalmış damarlı eline dokundu. ''Vay be Fulya Sultan! Eskiden beline kadar ateş kızılı saçların yerinde şimdi yeller esiyor. Dolgun dudakların incelip, buruşarak ağzının içine girmiş. Her gece tozunu attırdığın sahnelerin ışıkları gibi parlayan gözlerin, alnına değecek kadar uzun kirpiklerin bile terk ettiği kepenklerle kapalı şimdi. Bakacak kimse olmadığı için çalıştığın pavyona bizi de götürürdün geceleri. Bir köşeden seni izlerdim. Nefesini keserdin müşterilerin. Masalarına oturman için ne kavgalar çıkardı. Sende az değildin ama! Göğüs ve sırt dekolteli bir karış elbisenle ve herkesle oynaşan gözlerinle adamları kudurtmasını iyi bilirdin. O zamanlar anlamıyordum hiçbir şeyden. Oturduğum yerde uyur kalır ertesi gün gözümü yine senin uyandırmanla yatağımda açardım. Bir gün bile kahvaltısız göndermedin bizi okula. Herkes çocuklarının paşa torunlarıyla arkadaşlık etmesini istediği için biz onlar için muzır neşriyattık. O zamanlar anlamıyordum ama kafam bazı şeylere ermeye başladığında senden utanmaya başladım. Bazı geceler eve üstün başın paramparça, suratın parçalanmış halde gelirdin. Bazen polisler beni evden alırlardı. Kaç kere evden kendimi öldüğüne hazırlayarak çıktığımı nasıl unutabilirim. Hoşlandığın adamları ben yokken eve getirdiğini de biliyorum ama hadi o kadarına üç maymunu oynayayım! Şimdi bile rüyanda kaslı erkeğin biriyle birden fazlada olabilir- iş tuttuğunu tahmin edebiliyorum. Biz aynı saatte yemeğe oturup haberleri izleyen, arkadan dizi izleyip erkenden yatan ailelerden olamadık ama ileride bir torunun olursa bizim yaşadıklarımızı yaşamayacak. Arkadaşlarımın dalga geçmesinden bunalıp hiç hak etmediğin hakaretler ederek seni terk ettiğim zaman daha dün gibi gözümün önünde. Ne yazık ki bizim için en çetin zorluklara göğüs gerdiğini anlayamamışım. Bacaklarıma kapanıp ağlayarak gitmemem için yalvarmıştın. Şimdi saygınlık gören bir mesleğim var. Birazda bu yüzden senden uzak kalmak istedim. Keşke arada sırda bile olsa gelip elini öpseydim. Sana bir hediye aldım. Biliyorum, artık çok geç. Amacım af dilemek değil. Eminim ki sen bana hiç kırılmadın. Sadece seni ''Fulya Sultan'a layık bir şekilde görüp gurur duymak istiyorum.''dedi. Ömer, yanında getirdiği poşetten küt kesim, uçları içeri doğru kıvrılmış, kızıl renk bir peruk çıkardı. Yatağın sırtını biraz yukarı kaldırıp Fulya Sultan'ın dik oturmasını sağladı. Peruğu dikkatlice bir parça beyaz ve kısa tüyün içinden kırmızı ve kahverengi beneklerin belli olduğu kafasına yerleştirdi. Sonra poşetin içinden perukla aynı renkte bir ruj çıkarıp ağzının içine girmiş dudaklarını boyadı. Dikkatini silikonlu göğüsleri çekti. Hala büyük ve diktiler. En son gözlerine siyah renkli bir kalem far sürdü. Fulya Sultan'ın gözleri hafif aralandı. Ömer'e doğru baktı. Ağzının kenarları yukarı doğru kıvrılır gibi oldu. Ömer'de ona gülümsedi. Odadan çıktıktan sonra boşanıp kendinden çok daha zengin ve yaşlı bir adamın metresi olan anneleriyle gitmek yerine Fulya Sultan'la kalmayı tercih edip bir daha görüşmeyi reddeden Hasan'la vedalaştı. Hasan'a kendisi gibi son pişmanlığın fayda etmeyeceği zaman gelmeden önce sürekli onu soran annesinin elini öpmesi için nasihat verdi. Hastane bahçesine oturup biraz nefes aldı. Arka cebinden telefonunu çıkarıp annesini aradı. ''Anne, şimdi çıktım hastaneden... Fulya Sultan iyi değil.''dedi. Arkasından Aylin'i arayıp hastaneye çağırdı. Ona ailesini tanıtacaktı."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/gabriele-clima-mirildanan-cocuk", "text": "Mırıldanan Çocuk, çocuğunuz ile okurken kimileyin duygulanacağınız, kimileyin anlatıcının insanlara dair fikirleriyle gülümseyeceğiniz ama sonunda otizm ve otizmli bireyler hakkında farkındalığınızı artıracak bir kitap. Hikaye bir apartmanda yaşayan Pepe'nin, dördüncü kattaki çocuğun odasından hiç çıkmadığını fark etmesi ile başlıyor. Pepe her gün çatıya çıkıp bu garip davranışlı çocuğu izliyor ve sonunda sorunun ne olduğunu anlıyor. Çocuk kafasını sürekli sağa sola hareket ettirdiği için Pepe ona \"Hayır\" ismini takıyor. Pepe vaktinin tamamını dört duvar arasında geçiren bu çocuğa yardım etmek istiyor, öncelikle birlikte yaşadığı insanlara Hayır'dan bahsetmesi gerekiyor fakat ufak bir sorunumuz var; Pepe bir kedi ve insanlara bir şeyler anlatmak bazen hiç de kolay değil. Mırıldanan Çocuk, çocuğunuz ile okurken kimileyin duygulanacağınız, kimileyin anlatıcının insanlara dair fikirleriyle gülümseyeceğiniz ama sonunda otizm ve otizmli bireyler hakkında farkındalığınızı artıracak bir kitap. Hikaye bir apartmanda yaşayan Pepe'nin, dördüncü kattaki çocuğun odasından hiç çıkmadığını fark etmesi ile başlıyor. Pepe her gün çatıya çıkıp bu garip davranışlı çocuğu izliyor ve sonunda sorunun ne olduğunu anlıyor. Çocuk kafasını sürekli sağa sola hareket ettirdiği için Pepe ona \"Hayır\" ismini takıyor. Pepe vaktinin tamamını dört duvar arasında geçiren bu çocuğa yardım etmek istiyor, öncelikle birlikte yaşadığı insanlara Hayır'dan bahsetmesi gerekiyor fakat ufak bir sorunumuz var; Pepe bir kedi ve insanlara bir şeyler anlatmak bazen hiç de kolay değil."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/gece-yolcusu", "text": "Gece bugün de koskoca karanlığının içinde yalnızdı. Ne, karanlığını aydınlatan yıldızlar, ne de aşık olduğu Ay yoktu yanında. Yalnızdı tıpkı benim olduğum gibi. Bu yüzden geceyle dostluğumuz pek bir iyiydi ya zaten. Bir çok ortak yönümüz var sanırım birbirimizi anlıyoruz. Çoğunlukla gece'nin bir yarısı oturduğum bu bankta sessizliği dinliyor ve geceyle muhabbet ediyordum. Bankta geriye doğru yaslanarak başımı gökyüzüne çevirdim ve gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Aklımda dolanan tonla düşüncenin içinde boğuluyordum. Hafifçe esen rüzgar, gecenin keskin ayazı yavaşça yüzüme vurmaya başlamıştı. Tam doğrulacakken bana doğru yaklaşan adım seslerini duydum. Yanıma oturduğunu hissetmemle Tereddüttle doğrulup gözlerimi açtım ve yanıma oturan yaşlı adama baktım. İfadesiz, düz bir şekilde denize bakıyordu. \"Hissettim\" dedi durduk yere. Anlamayarak baktım ona. \"Hüznünü, yalnızlığını. Hiç duydun mu evlat ?Kalpten kalbe yol vardır. Bazen gözler göremez, kulaklar işitmez ama insan kalbi ile görür, duyar. Gerçek sevgi mesela, öyle saf ve temizdir ki, eğer sen onu tüm kalbinle seversen emin ol o da seni öyle sever çünkü o iki kalp arasında zaten bir yol vardır bu yolda önüne ne kadar taş koysalar da o engeller elbet tek tek açılır, sevgi öyle güçlüdür işte, elbet ki kavuşacaktır sevdiğine.\" Sükut içinde yaşlı adamı dinlerken yaşlı adam ayağa kalkıp elini omuzuma koyup yavaş yavaş vurdu. Ve arkasını dönüp karanlığa doğru ilerledi giderken fısıltı gibi bir cümle duydum. \"Yolunda ki taşları umursama senin sevgin hepsinden daha güçlü."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/geri-sayim-p-annem-yillar-once-kanserden-olmustu-aslinda-bu-annemin-ne-kadar-igrenc-bir-hayat-yasadigini-gizlemek-icin-soyled", "text": "Annem yıllar önce kanserden ölmüştü. Aslında bu annemin ne kadar iğrenç bir hayat yaşadığını gizlemek için söylediğimiz bahaneden başka bir şey değil. Tüm hayatı boyunca ona cehennemi yaşatan bir adamla beraberdi. Ne kadar eski bir hikaye değil mi? Kadın hasta, adam insanlıktan yoksun. Annemi tanımış olan herkes bilir ki annemin ölümüne babam sebep olmuştur. Hiç tanışmamış olsalardı annem hala hayatta, ben ise hiç var olmamış olurdum. Bazen insanlara hiç varmamış olmakla ilgili konuşurum. Hepsi de rahatsız olmuştur bu konudan. Hiç var olmamış olmak. Düşünülemez bile. Onca çaban, onca emeğin, onca egon, onca bencilliğim... Hiçbiri var olmamış olurdu. Korkunç olsa gerek. Bunca şeye sahip olan biri için. Sonunda mezarlığa vardım. Oturduğum şehrin bambaşka bir köşesinde bu mezarlık. Bomboş, yapayalnız buradaki mezarlar. Ne zaman gelsem ancak bir avuç insan mezarların başında olur. Babam seçti burayı. Tahmin edilebileceği üzere. Diğer mezarlar arasında yürüyüp annemin mezarını buldum. Diğer mezarların yanında annemin mezarı hep daha gösterişli kalmıştır. Birisi sürekli gelip mezarı suluyor ve yeni çiçekler bırakıp gidiyor. Kim olduğunu bilmiyorum. Merak da etmiyorum. Artık var olmayan birinin ona hiç yararı dokunmayan mezarını süslemek ancak bir aptalın işi olabilir. Gidip mezarın yanına oturdum. Çantamdan bir kağıt parçası çıkardım. Sayfanın tamamı bile dolu değildi. Yazdığım en kısa yazıydı. Suçluluk duyuyorum bazen. Anneme karşı bu kadar umursamaz olduğum için. Yıllardır elimden hiçbir şey gelmedi. Şimdi değişecek değilim ya. Önce etrafıma bakındım. Kimsenin beni duyamayacağından emin olmak istedim. Ne kadar her şeyden umudumu kesmiş olsam da böylesi bir ana başkalarının tanıklık etmesini istemem. Daha sonra elimdeki kağıt parçasına gözlerimi dikip okumaya başladım."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/geri-sayim-p-em-bir-sokak-kaldiriminda-oturmus-olumune-geri-sayim-yapan-birini-gordunuz-mu-hic-hayati-bitecek-ellerinden-kayi", "text": "Bugün geri sayımın ilk günü. Beynimde yaşayan canavara kontrolü vereceğim ilk gün. Hiçbir şey hissetmiyorum. Belki de o kadar çok şey hissediyorum ki hiçbirinin farkında değilim. Tüm hayatım boyunca yaşadığım her olayı, hissettiğim her duyguyu, iletişime geçtiğim herkesi kontrol etmeye çalıştım. Manipüle etmeye çalıştım demek daha doğru olur belki de. Başarılı oldum mu bilmiyorum. Başardıysam da bir hiçi başarmış olmalıyım. Yoksa bugün, burada, bu düşüncelere sahip olmazdım. İnsanlar başarılı olduklarında nasıl sorusunu sormazlar kendilerine. İlk ona gitmek istedim. Onunla yüzleşecek kadar güçlü değilim sanırım. Ben olmamalıyım bunun kararını veren aslında. Canavar vermeli bunun kararını. Belki Canavar bile onu görecek kadar güçlü değildir. Komiktir ki bize hayatımızı veren insana en çok acıyı çektiririz. Bir kısmı hak eder. Çoğunluğu ise sadece bizim bencilliğimizdir. İnsan olmanın en büyük zorunluluğudur bencillik. Bencil olmazsan yok sayılırsın. Sonunda çıktım yataktan, düşüncelerimden sıyrıldım. Düşünmemeliyim. Bir yararı olmadı hiçbir zaman. Kendi kendimi kuruttum sadece. Dolabımdan onun verdiği kıyafetleri giydim. Her önemli günde bu kıyafetleri giyerim. Bana büyük olan bol bir pantolon ve geniş çizgili bir kazak. Kazak onundu sanırım, hediye etmişti bana. Hatırlayamıyorum. Pantolonu o almıştı ama. Çok sevmişti, üzerimde görmek istemişti. İnat edip almayınca da o alıp gelmişti. Giymesen de olur dene sadece. demişti. Kendini kötü hissetsin diye belki hiç giymedim yanındayken. Onun haberi yok ama gittiğinden beri hep bu pantolonu giyiyorum. Nedeni yok. Hoşuma gidiyor pantolon. Kafamı sallayıp dolaptan yiyecek bir şeyler çıkardım. Başlayacağım bugün. İçimdekilerin dışarı yayılması gerek. Buradan gidemem yoksa. Karnım doyduktan sonra çıkardıklarımı tekrar dolaba koydum, ceketimi giyip evden çıktım. Çantamı da kontrol etmeden omzuma astım. Annemin yanına gidiyorum. Bir toprağa konuşacağım aslında. Annem diyeceklerimi hiçbir zaman duymayacak. Onun için yapmıyorum zaten bunu. Kendim için yapıyorum. Dediğim gibi, insanlar bencildir."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/geri-sayim-p-kendimi-toparlayip-ayaga-kalktim-hizlica-yurumeye-basladim-annemin-mezarindan-uzakta-olan-uzerinde-babamin-adi-y", "text": "Kendimi toparlayıp ayağa kalktım. Hızlıca yürümeye başladım. Annemin mezarından uzakta olan üzerinde babamın adı yazan mezara bakmadan yürümeye devam ettim. Babam öldüğünde onun için bir cenaze yapmayı reddetmiştim. Duruma el atıp kardeşleri cenazesini hazırladılar. Mezarını annemin mezarının yanına koymayı planladıklarını duyduğumda ortalığı ayağa kaldırdım. Yine de aynı mezarlıkta bulunmalarına engel olamadım. Elimden ancak bu geldi. Mezarlıktan çıktıktan sonra afallamış bir halde bir süre duvara yaslanıp bekledim. Şimdi ne yapacağım? Yeni birisine gitmek için çok erken. Ama daha ne kadar bekleyeceğim? Bir anda hızlı hızlı yürümeye başladım. Kararımı vermiştim. Ona gidecektim. Bir an dahi durup düşünürsem vazgeçeceğimden emin olduğum için duraksamadan yürümeye devam ettim. Kafamın içinde onunla karşılaştığımda ne söyleyeceğimi planlamaya çalıştım. Hiçbir şey çıkmadı. Sadece onu düşünebiliyordum. Ona olan nefretimi veya sevgimi değil, sadece onu. Böyle ne kadar yürüdüm emin değilim. En sonunda evinin önüne ulaştım. İki katlı bir binanın ilk katında oturuyordu. Bina da bulunduğu semt de hiç güvenli durmuyordu. Burayı tutmaması için çok dil dökmüştüm ama kirasını karşılayabileceği tek ev burası olduğu için burayı tutmuştu. Minik de olsa bir bahçesi de vardı evin. Hep çiçekler dikmek istemiştim. Fırsatım olmadı hiç. Bir süre orada öylece dikildikten sonra kendimi zorlayıp eve doğru yürümeye başladım. Küçük demir kapısını açıp bahçeye girdim. Attığım her adımda yeni bir anıyı görüyordum. Sonunda binaya ulaştım, kapının şifresini girip içeri adımımı attım. Evinin kapısı tam karşımda şimdi. Neden buraya geldiğimi unutmuş gibiyim. Kalbim o kadar hızlı atmaya başladı ki sanki atmıyor gibiydi. Bir süre nefes alamadım. Sonra da başım dönmeye başladı. Ne oluyordu? Bunca zaman geçmişken ondan hala bu kadar korkuyor muydum? Hayır. Bunu yine kendime yapmama izin veremem. Şimdi gidersem bir daha geri dönemem. Yapmalıyım. En fazla ne olabilir ki? Bir kere terk edildim şimdi tekrar terk edilecek halim yok ya. Kendimi toparlamaya çalıştım. Çantamdan kim bilir ne zamandır orada duran su şişesini çıkartıp bir yudum aldım. Yavaşça kapıya yaklaşıp tıklattım. Evde miydi acaba? Açıp beni görüp yüzüme mi kapatacaktı? Ne yapacağını hiçbir zaman kestirmeyi başaramamıştım. Şimdi de aynısı oluyordu. İçeriden yürüme sesleri gelmeye başladı. Bu bekleyiş biraz daha sürerse kalbim kendini vücudumdan fırlatıp atacakmış gibi hissetmeye başladım. En sonunda kapı açıldı. Kapıda dikilen kişiyi yavaşça incelemeye başladım. Kendisine oldukça bol olan siyah bir pantolon ve sanki pantolona meydan okuyormuşçasına dar olan gri bir tişört giyiyordu. Saçları da yataktan kalktıktan sonra öylece bırakılmış gibiydi. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. Sadece o kısık kahverengi gözlerini bana dikmişti. Sonunda karşımdakinin kim olduğunu anlayabildim. Arkadaşıydı. Ne arkadaş ama. Hiçbir zaman birbirleriyle anlaşmayı başaramamışlardı. En saçma konulardan bile tartışma çıkartıp aylarca konuşmadıkları oluyordu. Sonra da hiçbir şey olmamış gibi birbirlerinin hayatlarına geri dönüyorlardı. Aralarındaki ilişkiyi hiçbir zaman anlayamadım. Bir şeyler yerine oturmadı hiçbir zaman. Belki de hepsi benim kıskançlığımdan. Bilmiyorum. Fark etmez. Bir anlam ifade etmiyor artık. Hiçbir şey söylemeden arkamı dönüp yürümeye başladım. Arkamdan seslendi. Hayatında sana ihtiyacı yok. dedi. Vücudumdaki her bir hücre arkamı dönüp bağıra çağıra Onun bana her zaman ihtiyacı olacak. Tıpkı benim ona olacağı gibi. demek istediyse de yapamadım. Beni vazgeçirmeye çalışıyordu, biliyordum. Hiç sevememişti beni zaten. Delinin tekiydim beni neden sevecekti ki? Bir tepki vermeden yürümeye devam ettim. Arkamdan kapattığı kapıyı duydum. Ben de hızlıca dışarı yürüdüm. Biraz yürüdükten sonra sonunda kendimi bomboş bir ara yolda buldum. Kimse yoktu. Bir duvarın köşesine çöküp oturdum. O binadan çıktığımdan beri tuttuğum hıçkırıkları sonunda serbest bıraktım. Neden ağladığımı bilmiyordum."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/gezi-yazisi", "text": "Soğuk, sert bir aralık, cumartesi. Akşamdan beri içimde bastıramadığım gezinip dolaşma, bakınma isteği. Boş, amaçsız bir şekilde dolanıp, sıcacık giyinip sert soğuğu hissetmek. Evdeki günlük kahvaltı, ev düzeni, düzen, nizam rutinimi tamamladıktan sonra üzerime sıkı bir şeyler geçirip kendimi dışarı attım. Hedef Alsancak Kıbrıs Şehitleri. Gitme gerekçem; Yelkovan Kitabevi'nden, kitap okuma kulübümüzde okunacak bir kitabı almak, amaç gezinmek. Ulaşım kısmında hedefe iki yüz elli üç nolu otobüsle gitmeyi tercih ettim. Yolculuk süresinin daha uzun olduğu, ama durakla kitapçının arasındaki mesafenin kısa olması bu kararda etkili oldu. Uzun süren bu yolculukta geçirdiğim bu süreyi Dr. Özgür Bolat'tan online aldığım Birey Olma Eğitimi'nin telefondan tekrarını dinleyerek geçirdim. Durağımda inip tam olarak nerede olduğunu çıkaramadığım kitabevini bulmak için sezgilerimi kullandım, sezgilerime çok güvenirim beni hiç yanıltmaz, kendimi kitapevinin sokak başında buldum. Oradaki işimi hallettikten sonra Kıbrıs Şehitlerinin ana caddesindeki insan selinin arasına bıraktım kendimi, kulaklığımdan gelen Özgür hocanın \"Çocuklarınızı yemek yedirmek için zorlamayın onların adına karar vermeyin,\" telkin ve uyarıları eşliğinde yürümeye devam ettim. Hafta sonunu birlikte geçirmek isteyen, birbirine baygın baygın bakan sevgililer, sevgilisi olmadığı için hemcinsi arkadaşlarıyla takılan, kıkırdayarak dolaşan kız grupları, iki söyleyip hu ha ha diye gülen erkek grupları, arada bir benim gibi yalnız dolaşıp beden dillerinden, bakışlarından anladığım, benim gibi evde ne eksik, akşama ne pişirsem diye düşünen kadınlar. Birkaç alışverişimi tamamladıktan sonra rotam Ege Boncuk, ışıltılı dükkan her zamanki gibi kalabalık. Bir bilekliği almamak için kendimi zor tuttum, not defterlerine olan zaafıma yenik düştüm, en şirininden bir tane alıp evin yolunu tuttum."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/gogol-un-uslubuna-dair", "text": "Nikolay Gogol Rus edebiyatında mizah ve ironi anlayışı en yüksek olan yazarların başında gelmektedir. Çocukluğu ve aldığı eğitimler nedeniyle din olgusu Gogol için son derece önemlidir. Yüksek ironi ve mizah anlayışı eserlerinde de görülmektedir. Bu durum özellikle eserlerinde kullandığı üslup ile kendini göstermektedir. Eserlerinde karakterlere verdiği isimler, mekanların takma adları ya da hitap şekilleri bu konu bağlamında örnek olarak görülmektedir. Gogol 1809 yılında Poltova'nın Soroçintsi kasabasında dünyaya gelmiştir. Çocukluğu babasının çiftliğinde geçer. Lise yıllarında ilk kez edebiyat ile uğraşmaya başlamıştır. Sanat anlayışının oluşmaya başladığı bu dönemde yazdığı eserlerinde edebiyata karşı yeteneği olduğunu fark etmiş ve bu düzlemde edebiyat ile alakadar olmaya devam etmiştir. Liseyi bitirdikten sonra sanat ile daha fazla ilgilenebilmek amacıyla Petersburg'a yerleşir. Bu dönemde Gants Kühlgartsen adlı romantik poemayı yazar. Bu eser Rus yaşantısından çok Alman yaşantısını anlatmaktadır. Eser herhangi bir başarı sağlayamaz. Bunun farkına varan Gogol eserin tüm nüshalarını toplar ve hepsini yakar. Bu eserin başarısızlığı sonrası kendisinin poema yazmaya bir yeteneğinin olmadığı kanaatine varır. Petersburg'da yaşadığı dönemde memurluk yapar. Bu zaman dilimi onun edebiyata yeni tipler kazandırmasında son derece etkili olmuştur. 1831 yılında Dikanka adlı eserini yayımlar. Bu eserle birlikte edebi çevrelerle yakınlaşmasını başlar. Puşkin'in bu eseri beğenmesi, onunla tanışmasını ve iyi bir dostluk kurmasını sağlar. Gençlik döneminde yazdığı Mirgorod Öyküleri adlı eseri ile edebi kişiliğinde yeni bir boyut atlar; eser tüm çevrelerce oldukça beğenilir. 1836 yılı itibariyle Puşkin'in yardımıyla Sovremennik gazetesinde çalışmaya başlar. Bu gazetede yadığı ünlü öyküler Palto, Araba, Burun, Portre gibi öyküleri yayımlanır, sonrasında bu öyküler Petersburg Hikayeleri adlı bir derleme halinde toparlanır. Gogol'ün edebiyata kazandırdığı küçük insan tipi Petersburg'da çalıştığı dönemde yaptığı memurluk süresinde edindiği izlenimlerine bağlı olarak oluşmuştur. Bu tip düşük rütbeli memurları simgeler. 1836 yılında Müfettiş adlı tiyatro eseri yayımlanır ve sergilenir. Ülkenin bürokratik sistemi ağı şekilde eleştirilmiştir. Edebiyat çevreleri eseri o kadar beğenir ki eleştiriler son derece olumludur. Lakin Gogol'e göre eser yeterli etkiyi yaratamaz ve yeterince beğenilmez. Bu nedenle İsviçre'ye gider. Burada konusunu Puşkin'in önerdiği Ölü Canlar adlı eserini yazmaya başlar. 1840 yılında eserin ilk cildini bitirir. Bu eser çok büyük bir başarı sağlar ve sanatının doruğu olarak nitelendirilir. Bu eserde Gogol'ün sanatını oluşturan tüm unsurlar bir araya gelmiştir. Ölü Canlar eserinde Rusya'nın her anlamda çürümüşlüğünü oldukça çarpıcı ve gerçekçi bir biçimde anlatır. Eserin yayımlanmasından sonra düzen savunucuları tarafından Rus insanını aşağılamakla suçlanan Gogol psikolojik yönden oldukça sert bir şekilde yıpratılmaya başlar. Baskılara dayanamayan Gogol tekrar İsviçre'ye döner ve eserin ikinci cildine başlar. Yazdıklarını beğenmez ve yakar. Eserin toplamda 6 cilt olduğu ve çoğunun yakıldığı için günümüzde bilindiği kadarının yayımlanabildiği bilinmektedir. Yaşamının sonlarına doğru büyük bir ruhsal bunalıma girer ve yaşamın bazı bilinmezliklerinin peşine düşer. Bu nedenle Kudüs'e gider ancak bu onun durumunu yalnızca kötüleştirir. Ruhsal bunalım sonra yalnızlık sebebiyle girdiği depresyon sonucu ölür. Eserlerinde hiciv türünün önemli bir yeri vardır. Dikanka Hikayaleri adlı eserinde Ukrayna'nın halk öyküleri efsanelerini hicivle birlikte kaleme almıştır. Yazarın Rus edebiyatında gözyaşları arasında gülme üslup özeliği ilk kez bu eserde görülmektedir. Edebi sanatında küçük insan ve memur tipleri son derece önemlidir. Gogol'ün eserlerindeki üslup ve hiciv özelliklerine bakıldığında dolaysız anlatı türünün kullanıldığı görülmektedir. Eserlerinin büyük çoğunluğunda aslında komik olmayan bir dizi olayın mizah ile birleşip çarpıcı bir anlatıma evirildiği görülmektedir. Eserlerindeki konuların aslında zayıf olduğu görülmektedir. Bir uzun öykünün ya da tüm öykülerin başarılı olması için eseri yazan kişinin kendisi için tanıdık olan bir oda ya da sokağı betimlemesi yeterlidir. sözü eserlerinde konu bulmak için büyük çaba sarf etmediğini göstermektedir. Puşkin ile aralarında geçen mektuplaşmalara bakıldığında bu durumun daha net olarak kendini gösterdiği görülmektedir: Bana bir iyilik yapın bir konu verin, komik olup olmamasının bir önemi yok, yeter ki Ruslara özgü bir şey olsun. Bana bir iyilik yapıp bir konu verin ki ondan birkaç perdelik bir komedi oluşturayım, hem de sizi temin ederim en komiklerinden biri olacağına. Gogol, çevresindekilerden kendisine sürekli yaşadıkları olayları anlatmalarını ister. Prokopoviç, Annenkov ve Ostrovski'ye yazdığı mektupların sonlarında bu ricasını mutlaka eklemiştir. Gogol aynı zamanda eserlerini bir topluluğa karşı okurken role girmesi ile tanınır. Prens Obolenski bu konuyla alakalı olarak şöyle der: Kullandığı her ses oldukça netti ve ses tonunu sürekli değiştirirdi. Bu şekilde okunuştaki tekdüzeliği bozar ve okuru kendi düşüncesinin en derin yerini bile anlamaya zorlardı. Boğuk ve mezardan gelirmiş gibi bir sesle söze nasıl başladığını hatırlıyorum: Neden yoksulluğu ve yalnızca yoksulluğu sunmalı ki? Ve işte yeniden ücra ve unutulmuş bir yere düşmüşüz. Bu sözlerinden sonra başını kaldırıp saçını geriye attı, kuvvetli sesiyle devam etti: Ama ne ücra köşe, ne unutulmuş bir yer!, sonra Tentetnikov köyünün gösterişli betimlemesini yapmaya başladı. Gogol'ün anlatışındaki uyum da eserinde yarattığı dünyanın uyumu gibi sade fakat gerektiğinde son derece tumturaklı ve yüksek sesli olmuştur. Ölü Canlar'ın Gogol tarafından okunmasına şahit olan Annenkov, Plyuşkin'in bahçesini betimlerken öyle bir tavır takındı ki koltuğundan kalkarak o mağrur tavrı takındı ve insanlara tepeden bakan jestlerini sürdürdü. Plyuşkin'in karakter yapısını kendi okurken bile bu denli canlı bir halde ortaya koyan Gogol, üslubundan da bu tarz özelliklere son derece sık yer vermiştir. Burada önemli olan şey, Gogol'ün eserlerinde dolaysız anlatıyı kullanmasıdır. Konuşma dilindeki canlı imgeler ve konuşmanın özünde yer alan heyecanlardan hareketle düzenlenir. Gogol eserlerinde oluşturduğu karakterler ve mekanların isimlerini bulma konusunda son derece başarılıdır. Bulduğu sözcüğün ses yapısı dolayısıyla söyleyişten kaynaklanan akustik son derece önemlidir. Karakterlere verdiği isimler, onların karakteristik özelliklerini de gösterir. Prens Obolenski bu durumdan şöyle bahseder: Bulduğum bir şikayet defterinde halktan birinin bir konudaki eğlenceli yakınmasını okudum. Bundan Gogol'e bahsettim ve bana bu konuda benim ne düşündüğümü sordu. Kim bu adam? Nasıl bir karakteri ve özellikleri var? Ona bilmediğimi söyledim. Bakın ben size göstereyim dedi ve eğlenceli ve son derece değişik bir şekilde adamın dış görünüşünü betimlemeye başladı. Oldukça güldüm ama o gayet ciddiydi. Ardından bana Yazikov ile birlikte yaşarken kimi zamanlarda değişik karakterleri betimleyip eğlendiklerini ve her biri için birer ad uydurduklarını söyledi. Karakter yaratmadaki ustalığı, bunu mizah ve hiciv ile harmanlayıp sunması ve her bir parçayı sanki gerçekten öyleymiş gibi kurgulayıp aktarması ile Gogol edebi sanatını son derece büyük bir ustalıkla kullanmıştır. Karakter isimleri için son derece fazla çaba gösteren Gogol isimleri bulup onlara uyan karakterler yaratmıştır. Örneğin bir ev ilanında gördüğü Çiçikov ismi Ölü Canlar eserindeki ana karakterde görülmektedir. Hatta rastgele de olsa karşılaştığı isimlerin kime ait olduğunu tahmin etmeyi çok sevdiği ve bu şekilde de karakterlerinde bu isimleri bağdaştırarak kullandığı bilinmektedir. Yazikov bu durumu şöyle anlatır. Bir gün postanedeyken mektubun üzerinde bir isim gördü. Sonra o isme ait kişinin Ölü Canlar'daki generale benzediğini, kendisine onun yüzünü ve hatta beyaz bıyıklarını anımsattığını söyledi. Gogol eserlerindeki karakterlerin ad ve soyadları ile özel olarak ilgilidir. Bu adlar her zaman gülünçtür. Aslında bir addır hepsi, fakat komik şeyleri anımsatırlar. Örnek vermek gerekirse: Kizyakolupenko ismi Rusçada kizyak ve lupit ve -enko son ekinden oluşur. Bir başka örnek vermek gerekirse Belobruşkova ismi Rusçada belıy ve bryuşko birleştirilerek oluşturulmuş isim olarak görülmektedir. Burada Moliere ile aynı sanattan faydalanıldığı görülmektedir zira o da okuyucuyu bu tarz farklı ve komik adlar ile eğlendirir. Üslubunda isimlerin ve mekan isimlerinin anlamları son derece önemlidir, asıl mesaj onlarda gizlidir. Buradan konunun onun için ikinci sırada olduğunu görmekteyiz. Onun yarattığı kişiler davranışların birer donuk yansımasıdır. Eserlerinde mekanlara verdiği isimleri öylesine akıllıca seçer ki tek bir harf tüm anlamın son derece değişmesine sebep olur. Burada Gogol'ün Palto eserinde bu konuyla alakalı yaptığı açıklama önemlidir: Kimi zaman Alçaklıklar ve Budalalıklar Dairesi olarak adlandırılan Vergi ve Tahsil Dairesinde... diye devam eder. Söylenişin bu denli benzemesinin komikliği ve yapılan söz oyununun açıklaması için Gogol şunu ekler: Burada okurlar özellikle bu adlandırmanın geçekten de herhangi bir hakikat üzerine kurulduğunu düşünmesinler. Yok hayır. Burada yalnızca sözcük kökeniyle ilgili bir benzerlik söz konusudur çünkü. İşte bu nedenle de Madenler ve Tuzlalar Dairesi, Acı ve Tuzlu İşler Dairesi olarak adlandırılır. Gogol'ün sözcük kökenleri ve onların cinaslarına özel olarak bir ilgi duyduğu görülmektedir. Ellerinize sağlık. 🙏 Keyifli bir metin olmuş benim açımdan."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/gokte-bir-tekne-quentin-blake", "text": "Isabelle ve Nicolas, kumsalda yürüyüş yaparken tuhaf bir enkaza rastlar. Parçaları bir araya getirdiklerinde bunun bir tekne olduğunu anlarlar. Tekneye binerler ve büyük maceraları böylece başlar. Yaralı bir leyleğin yardımıyla gökyüzünde yelken açar, yardım etmek için durdukları yerlerde bazen zorbalığa uğramış bir kızı, bazen bir çocuk işçiyi, bazense savaştan kaçan bir anneyle bebeğini kurtarırlar. Ancak tekne artık tıka basa dolmuştur ve karaya çıkmak için güvenli bir yer bulmaları gerekmektedir. Quentin Blake'in dünyanın dört bir yanından 1800 çocukla fikir alışverişi yaparak kaleme aldığı \"Gökte Bir Tekne\" müthiş bir dayanışma ve hoşgörü hikayesi! Çocuklar tarafından ortaya çıkartılan nadir bir eser. Kitabın kapağında yazarın fikir alışverişi yaptığı çocukların isimleri yer alıyor. Katkı sağlayan Türk çocuklar: Cansu, Hamza, Nesrin, Sezgin, Tamer. Hayvan hakları, zorbalık, çocuk işçiliği, savaş gibi birçok konuyu içinde barındıran ve hikayesi ile çocukları korkutmadan dünya gerçeğine hazırlayan bir kitap. 5+ yaş için, önce ebeveyn okumalı, sonrasında da çocukların tek başına okuyabileceği bir kitap. Isabelle ve Nicolas, kumsalda yürüyüş yaparken tuhaf bir enkaza rastlar. Parçaları bir araya getirdiklerinde bunun bir tekne olduğunu anlarlar. Tekneye binerler ve büyük maceraları böylece başlar. Yaralı bir leyleğin yardımıyla gökyüzünde yelken açar, yardım etmek için durdukları yerlerde bazen zorbalığa uğramış bir kızı, bazen bir çocuk işçiyi, bazense savaştan kaçan bir anneyle bebeğini kurtarırlar. Ancak tekne artık tıka basa dolmuştur ve karaya çıkmak için güvenli bir yer bulmaları gerekmektedir. Yine oldukça faydalı bir içerik. Ellerinize sağlık."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/golde-geraldo-valerio", "text": "Kitap, bir çocuk ve köpeğinin göl gezisini anlatıyor. Göldeki yaşam ortaya çıktıkça sayfalar gri renkten doğanın tüm canlı renklerine bürünüyor. Tilkiler, flamingolar, tavşanlar, kuğular, çiçekler, sazlıklar eşsiz bir doğal yaşam... Doğa Merhaba! diyor minik arkadaşlarımıza. Köpeğinin tasmasını çözen çocuk, kelebeklerin peşine takılan köpeğin özgürlüğünden çok mutlu. Ancak tatlı bir bağ kurduğu kuğu dostunu evcilleştirmek istemesi ve tasmayı ona takmasıyla her şey tekrar griye dönmeye başlıyor. Ama bir çocuğun kalbindeki merhamet her şeyi değiştirebilir. Gerçek dostluğun ve sevginin doğasını keşfedeceğiniz bir kitap. Özgür bırakmanın, sevginin bir parçası olması gerektiğini ve sevmenin sahip olmak ve tutsak bırakmak anlamına gelmediğini anlatıyor. İnsanoğlunun yaban hayata müdahalesine, doğaya hükmetme ve onun üzerinde hak iddia etme arzusuna da bir eleştiri getiriyor. Hayvanlara ve onların yaşamına duyulması gereken saygı her yaştaki okura hatırlatılıyor. Kitaplığınızda mutlaka olması gereken bir kitap. Kitap, bir çocuk ve köpeğinin göl gezisini anlatıyor. Göldeki yaşam ortaya çıktıkça sayfalar gri renkten doğanın tüm canlı renklerine bürünüyor. Tilkiler, flamingolar, tavşanlar, kuğular, çiçekler, sazlıklar eşsiz bir doğal yaşam... Doğa Merhaba! diyor minik arkadaşlarımıza. Köpeğinin tasmasını çözen çocuk, kelebeklerin peşine takılan köpeğin özgürlüğünden çok mutlu. Ancak tatlı bir bağ kurduğu kuğu dostunu evcilleştirmek istemesi ve tasmayı ona takmasıyla her şey tekrar griye dönmeye başlıyor. Ama bir çocuğun kalbindeki merhamet her şeyi değiştirebilir."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/gordias-in-ayilari", "text": " Çok erken saatlerde, henüz şafak sökmeden kim kentin meydanına -Agora'ya- yük arabası ile gelirse kralınız o olacaktır. Daha sonraki günlerde halk merakla kimin kral olacağını beklemeye başladı. Gordias, bu haberi öküzüyle tarla sürerken almıştı. Sapanları bir köşeye koyup düşünmeye başladı. Bir yük arabası ama nasıl bir yük arabası? Ne koyabilirim? Nasıl yaparım? diye düşündü. Güneş gitmeden tüm kızıllığını gökyüzüne sardığı vakit aklına bir fikir geldi. Öküzler de yorulmuşlardı. Onları su oluklarının oraya bağladı. Gordias'ın ayağının altında dolaşan yılana bir tekme atıp kocaman ceviz ağacının gölgesinde oturdu. Tarla bataklık kenarındaydı, yılanları bol olurdu ama zehirsizdi. Zararları yoktu. Heybesinden karısı Katmesus'un hazırladığı öğlen azığının çıkarttı. Bir yandan kocaman step geyiğinin sakıza çalan butunu bütün bir şekilde ısırırken bir yandan da atalarının bu topraklara nasıl yerleştiklerini düşündü çünkü anlatılan efsanelere göre Asya steplerinden Kafkaslara oradan da Anadolu'ya kadar yüzlerce yük arabalarıyla Ankara'ya kadar göç eden bir topluluğun bu toprakları yurt edinmiş çocuklarıydılar. Step ayıları derlerdi burada yasayanlara. Çorak topraklara geldiklerinde Kilikya ve Kapadokya halkıyla yaptıkları yurt savaşlarında savaşçılıklarıyla kök söktürmüşlerdi. Kaybettikleri savaş yoktu. Eğer bir kral lazımsa o da bizden olmalı dedi Gordias. Çünkü eski düşmandan dost olmazdı. Son zamanlarda kılıç dövme, ok eritmedeki ustalıklarıyla meşhurdular ama Asya steplerinden buralara kadar göç edebilmek için yük arabalarının da iyisini yapmış olmalıyız diye düşündü. Yaşadığı köyün en yaşlısına gitmek için yola düştü, yaslı Bilge toplulukla ilgili kararlarında kendisine danışıldığı alim bir şahsiyetti. Denilene göre evinin alt katında hiç kimsenin görmeye izninin olmadığı kocaman bir kitaplığı vardı. Nesiller boyu korunan Kiril ve çivi alfabesiyle yazılmış onlarca kitapta kim bilir ne sırlar vardı. Bu kitaplarda şimdiye kadar bu topluluğun nesiller boyu ayakta kalabilmesinin sırları da yazıyor olmalıydı. Gordias, belki yük arabalarının da yapımını ondan öğrenirim diye duşundu. Ak sakallı bilgenin kapısına geldiğinde ıssız ormanın ve çorak otlakların ardında kalan büyük ama çürük bir kapısı vardı. Bu kapı iki büyük kayayla sabitleniyordu. Kayanın açılan kısmı demir cevheri diğer kaya parçası ise antrasit kömür kuyusundan çıkarılmış gibiydi. Kendi kapısını yalnız bilge açabiliyordu. Sessizlik hüküm sürmüştü. Ben Gordias, Demirci Alexis'in torunu dedi. Dedesi Alexis'i tanıyordu. Çünkü sadece bu köyün değil, tüm civar şehirlerin bilinen en yetenekli demir ustasıydı. Demircilerin seyisi, ruhunu bu farklı boyutlardan gelen taşlara sürtüp içeriye girebilirsin, dedi. İçeriye giren Gordias'ın gözü, evin içindeki iki kocaman köpeğe takıldı. İçinden, ayılar gelse onları bile devirebilirdi dedi. Bilge, köpeklerin önüne kemiğe benzer bir şeyler attı; onları ıslık çalarak odanın öteki tarafına gönderdi. Gordias karanlık odanın içindeki şeyleri seçmekte zorluk çekiyordu. Bir anda kulağının dibinde bir çığlık sesi duydu. Yeşil bir papağan omzuna konmuştu. Bu papağan sana ne yapman gerektiği konusunda yardımcı olacak, dedi yaşlı Bilge. Gordias, papağan ile beraber yola koyuldu kindi vakti. Juliopolis'e gelip Kapadokyalılarla olan savaşlardan kullanılan, Gölbaşı'nda çıkan bazalt taşını alıp kuşun verdiği bilgiler doğrultusunda uzun ve orta kalınlıkta dört adet silindir şeklinde taşları yonttu. Sonra, geçen kışa doğru kestiği dut ağaçlarını ince uzun sütunlar halinde silindirlerin arasından geçirdi. Sonra sazlıklardan topladığı kamışları bir taht gibi üzerine yerleştirdi. Daha sonra uçlarına bozkırdan inen ayıları evcilleştiren tüccardan iki ayı büyük satın alıp, üstüne bir kaya yükleyip şehrin meydanına getirdi. Halk bu arabaya bağlı ayıları ve arabanın üstündeki koca kayayı görünce dehşete kapıldı. Yeni site devletinin sahibi, ilk olarak gelip ayılarla bir şehri taşıyacak kadar güçlü olan ayılara sahip Gordias'ı hükümdar seçtiler. Gerçekçi ve ütopik. Hem masal tadında hem değil. Ben okuduğumu beğendim, kaleminize sağlık."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/grapon-kagitlari-ile-dosenmis-iki-fusun-lu-hayatin-sairi-didem-madak", "text": "Didem Madak, kadın şiir yazmaz, olsa olsa kadına şiir yazılır denilen zamanların koca kalpli, çiçekli şairi. Pulbiber mahallesi sakini, hayatının her ağrılı yanına grapon kağıtları döşerdi. Onun için şiir bir çocukluk alışkanlığıydı. Çocuk yaşta annesini kaybetti. Taş bebeği ters çevrilince ağlardı. Bazen durmadan 'ah' derdi. Ahlar ağacına yıllarca rengarenk çaputlar bağladı. Uzun bir dize koyardı hayat her sabah karnına, insanın yazgısı çokomel kağıtları gibi, tırnaklarıyla düzeltemiyor insan. Şair kırılsa, uzun bir dizeyi kırar mesela, şiire kim dokunsa kıymık batar. derdi. İnsan kaybolmayı ister mi o istedi. Uzaklara gitti. Kimi gün yalnız hissederdi kendini. Aslında yalnızdı da. Derdini annesinin fotoğrafına anlattı. Annem beyaz bir kadındı. diyor. Kalbi ucu kırılmış bir tahta kaşık gibiydi. Kalbinin en doğusunda boş salıncaklar gibi gıcırdayarak konuştu karanlıkla, kediler gibi mırıldanarak. Çocukluk fotoğrafında kardan adam gibi yanı başında, ilkokul talebesi kalbinde... Kalbi bir gecekonduda oturuyor her yağmur yağdığında gecekondunun damı gibi içine ağlıyordu. Sevinmek nedense hep 7 yaşında. Cennete gitmek istedi otostopla, cinnete kadardı oysa tüm yollar. Bir beyaz balinanın karnında uyumak istedi, camdan pabuçları kırık, prens de bulamaz onu artık. Hayata söyleyin de masallarda arasın anlamı. O ruhumuza çiçek aşısı yaptı ki çiçekler açsın ruhumuzda. Annesinin bir şiir defteri vardı. O gittiğinde ilk şiirini annesinin defterine yazdı. Yaprakları gitgide sarardı. Bu dünya karaciğerinden hastadır sanırdı, boyama sarışın bir kadındır zaman, hep hayatını anlatır. Aklının taş kaldırımlarında dolaşırdı, adamlar ayak seslerini dinlerdi. Perdesi aralık, ışığı açık. Nedendir diye sorup durdu. Neden insanın derisine bu kadar güzel bir resim çizmiş Allah. Allah olmasaydı çöpten adamlar gibi yakışıksız çıkardık sanırdı fotoğraflarda. Gel! Ah'lar ağacından sen de biraz meyve topla. Didem Madak anne kokan şiirlerin çiçekli kadını. Her dizesi içten her dizesi anlam, anı yüklü. Didem Madak'ı tanımak, bir kere de olsa şiirlerini okumak dünyaya farklı baktırır. Şiirleri yaşamıdır. Çocukluğu, kaybettiği annesi, kaybettiği her şey. Günlerden 8 Nisan 1970 Madak İzmir'de doğar. Annesi Füsun Hanım'ın şiirlerinde bahsettiği uzun saçlı kızı Işıl dünyaya gelir. Didem Madak kardeşi Işıl ile çok iyi anlaşır. Annesi ve babası öğretmendir. Yaşadığı, büyüdüğü dönem epey zorludur. 12 Eylül Darbe dönemi babası okul müdürü ile kavga eder ve Uşak iline sürülür. Füsun Hanım'ın tayini çıkmadığından kızları ile Burdur'da kalır. Füsun hanım ve kızları için korku dolu günler başlar. Sen bir çocuk romanı annesi ol isterdim. Ölü mısır tarlaları hışırdıyordu. Ve kalbimde çıngıraklı yılan sürüleri, diye başlayan bir çocuk romanında. Madak'ın her şiiri yaşadığı yılların anısıdır. 13 yaşında annesini beyin kanserinden kaybeder. Ölen her kadın için şiir yazdım. Onları Muc'a evin karşılığında verdim. Çok ucuza. Artık bütün üzgün oluşumların adı: Anne! Annesi öldükten sonra babası ikinci evliliğini yapar. Madak, Dokuz Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne başlar. O yıllarda babası ve üvey annesi ile yaşamaktadır. Evden bir an önce ayrılmak ister, bunun üzerine okulda tanıştığı biriyle gizlice evlenir. Evden ayrılır, ardından okulu bırakır. Sonrasında mutlu olamaz ve boşanır. Boşandıktan sonra birden fazla işte çalışıp geçimini sağlamaya çalışır. Derme çatma bodrum katında bir ev bulur sonra şöyle söyler Rutubete dayandığın sürece şiir yazmak için çok iyi yerler. Hayatından memnun değildir ve çok yalnız hisseder. Kendi kabuğuna çekilir, çok sevdiği kardeşi Işıl, arkadaşı Müjde ile bile görüşmez. Zaten başka kimsesi de yoktu. Üç yıl sonra kardeşi Işıl'ın yanına gider. Örtündüm ben, her şeye karşı kadın kimliğimden de sıyrıldım, bu beni rahatlattı. der. Didem Madak'ın bu dönem tasavvuf ile ilgilendiği söylenir. Kardeşi, Ablam bu dönemden inanarak çıktı yoksa kayıp gidecekti. diyor. Tam da bu dönem yarım kalan hukuk eğitimini tamamladı. Allah benim çaresizliğimdi, artık konuşabileceğim kimsem olmadığı için onunla konuştum. derdi. Üç şiir kitabı vardır. Bunlar Grapon Kağıtları, Ah'lar ağacı, Pulbiber Mahallesi. Tüm bu acıları, anne özlemini kitaplarında anlattı. İlk kitabı Grapon Kağıtları kardeşinin haber vermesi ile öğrendiği şiir yarışmasında birinci olmasıyla derlenip kitap oldu. Sonrasında çiçekli şairimiz Didem Madak, Timur Çelik ile tanışır ve evlenirler. Evliliklerinin üç yıl sonrasında kızı Füsun dünyaya gelir. Kızına özlemine onlarca şiir yazdığı annesinin adı olan Füsun adını koyar. Hayata Füsun ile başladı ve Füsun ile geçirdi son zamanlarını. Füsun daha 3 yaşına gelmeden kolon kanserine yakalandı ve 41 yaşında hayata gözlerini kapadı. Didem Madak bir Füsun'un kızı bir Füsun'un annesiydi. Ve tıpkı annesi gibi Füsun'u bırakıp gitti. Hayata bakın, şiirlerini her okuduğumda kendimi birçok duygunun içinde buluyorum. Yalnız geçen çocukluğun izleri, yaşanan yıkıcı anılar hepsi öyle güzel bir dile anlatılmış ki. İyi ki vardın Didem Madak, iyi ki bu dünyadan geçtin. Didem Madak şiirlerinden alıntılar ile yazımı noktalıyorum. Son çocukluk resmimi de bir yabancıya gönderdim. Karanlığa emekli öğretmenler gibi sanki insanlar. Hüzün sektöründe bilfiil yirmi üç sene görev yaptım! Acılarınızın karnı bahar olmuş madam dedi Zeyna! Didem Madak'ı sayenizde biraz daha tanımış olduk, çektiği acıları biraz daha hisseder olduk. Emeğinize sağlık."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/gul-masali", "text": "Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber iken. Ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, az gittim uz gittim. Dere tepe düz gittim. Çayır çimen geçerek, lale sümbül biçerek; soğuk sular içerek, ayla ayla bir güz gittim. Natal matal martaval, işte size duyulmadık bir masal. Dünyanın hiç bir yerinde görülmemiş güzellikte bir bahçede rengarenk güller misler gibi kokarmış. Bahçenin en güzel gülü ise gece kadar kara bir tek gülmüş. Diğer güller güzelliğine imrenir ama bir şey demezmiş. Sadece zarif görüntüsü değil, kokusu da etkilermiş herkesi bu gülün. Yağmur yağar, rüzgar olur, mevsimler değişir ama bu gül sapasağlam büyür dallanır budaklanır gidermiş. İnsanlar, kuşlar, böcekler bahçeye ziyarete gelir, en çok da dillere destan bu güle bakmak, kokusunu duymak isterlermiş. Her gelen nazikçe koklar, sever ya da izler sonra da gidermiş. Bazen bir gelen bir daha gelir bazen gelenler bahçede biraz konaklar bazen de hemen giderlermiş. Gül, bu sayede nerdeyse hiç yalnız da hissetmezmiş. Bir kış günü, herkes gittikten sonra bahçeye biri gelmiş. Bilinçlice değil de rastgele gelmiş ve sığınacak bir yer arar gibi bakınırken güllerin arasına dalıvermiş. Bahçenin güzelliğine kendini kaptırmış, öyle salına salına yürürken gözü bu güle takılmış. Hayatında hiç görmediği güzellikte bu güle doğru yaklaşmış. Adım attıkça daha da belirginleşen zarafeti ve aklını bir büyü gibi karıştıran kokusunu algılayan bu yabancı, o an yıllar önce cebinden düşürüp kaybettiği Aşk'ı bulduğunu anlamış. Adeta aklı başından uçup gitmiş ve kendini unutup oraya gülün yanına oturmuş. Kendi alamadığından öylece durmuş. Gece ilerlemiş, yabancı hiç durmadan bir şarkı mırıldanmış da mırıldanmış. Gecenin derinliğinde bu şarkı dünyanın en güzel şarkısı gibi gelmiş güle... Yabancı mırıldanmış, gül dinlemiş. Hiç bitsin istememiş ama tepki de vermemiş. Öyle hemen kendini bırakmasınmış hele ki bir yabancıya! Yabancılar zalim olurmuş bildiği, kıymet bilmez hiç nazik davranmazlarmış. Bu yabancı da nasılsa gece sığınmak üzere gelmiş sonra da gidecekmiş. Hem sonsuza dek bir gül ile ne işi olabilirmiş? Doğru değilmiş. Bu yüzden durumu kabullenip gecenin tadını çıkarmış. O gecenin tadı bir daha hiç geçmeyecekmiş ama daha değilmiş. Saatler, aylar, mevsimler süren bir gece sürdükten sonra sabah olmuş, yolcu artık gitmiş. Yabancı gitmiş ancak o gecenin tadı hiç geçmemiş ve dinlediği o şarkı hiç silinmemiş. Rüzgar estikçe yankılanmış sanki... tıpkı o serin kış gecesindeki gibi. Kendisi dışarda, aklı içerde kalmış bir yabancı. Kendisi içerde, aklı dışarda kalmış bir gül... Gül, bir umut ya o yabancıyı beklemiş. Elinde olsa o gidecekmiş ama bu mümkün değilmiş bu yüzden öylece beklemiş durmuş. Gerçekliği sorgulayıp, bütün bu hissettiklerim hayal miydi acaba diye düşünüyormuş gül... Yabancı ise ne yapar, ne düşünür ve ne hisseder bilinmez... Saatler, aylar, mevsimler süren bir gece sonra gül artık beklemekten bıkmışken bir de ne görsün! Heyecandan bayılacak gibi hissetmiş gül. Nasıl bu kadar bağlandım diye hayretler içerisinde ona doğru gelen yabancıyı izlerken mutluymuş ama aynı zamanda içten içe son derece öfkeliymiş terkedildiği için. Yabancı yaklaşmış, yaklaşmış ve gülün yanına çöküvermiş... Gece yine ilerlemiş, yabancı dünyanın en güzel şarkısını mırıldanmış güle. Şarkı bittiğinde birden bire koparıvermiş yabancı gülü. Gül ne olduğunu anlayamamış bile, canı çok yanmış. Kökleri toprakta, kendisi bir yabancının ellerindeki kutuda, öylece kalakalmış. Üç gün ağlamış sessiz sessiz, toprağını, bahçesini, dünyanın en güzel şarkısını düşünüyormuş. O şarkıyı dinlediği mevsimi... Yabancı, onu; dünyanın en güzel gülünü, şık bir ''tabutta'' bir başkasına götürmüş. Hiç anlamamış nedenini. Onun için tabut olan, şık bir kutuda ölmüş gitmiş gül. sonrada bu masal kitabının arasında saklanmış. Gökten 3 elma değil, 3 gül yaprağı düşmüş. Bu güzel gül bir düşmüş. 'Sonra da bu masal kitabının arasında saklanmış' kısmı okurken hoşluk ve masumiyet hissi kattı."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/gul-masali-2-baska-bir-don-kisot-hikayesi", "text": "Beni bütün korku, üzüntü ve olumsuzluklarımla savaşarak iyileştiren kıymetli Sir'e, Bir varmış, bir yokmuş; evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, ülkenin birinde bir köy varmış. Bu köyde bir çiçek prensesi yaşarmış. Prensesin işi; büyük büyük annesinden kalan aile yadigarı bir çiçeği koruyup kollamak, onu beslemek ve yapraklarının parıl parıl parlamasını sağlamakmış. Bütün özverisiyle günlerini bu çiçeği sulayıp, bakımını tamamlayıp onunla konuşarak geçirirmiş; böylece çiçek güzelliğine güzellik katmış ve gören herkesi büyülermiş. Prensesin mutluluğunu bu çiçeğe olan ilgisi sağlarmış. Manevi olarak çok kıymetli bu çiçek hastalansa prenses hasta olur ama güneşte parıl parıl parladığında da prensesin gözleri ışıldarmış. Herkes hayranlıkla izler, koklamaya kıyamazmış. Kokusu da neredeyse bütün köyü saracak kadar güçlüymüş. Bu çiçeğin bir özelliği ise kokusunun sakinleştirici ve mutluluk verici olmasıymış, bu yüzden herkes huzurlu mutlu yaşarmış. Çiçek o kadar güzelmiş ki dillere destan olmuş, kulaktan kulağa yayılıp civar köylere kadar olsa iyi, dünyanın öbür ucuna kadar duyurulmuş. Kulaktan kulağa derken namı yürümüş gitmiş. İnsanlar akın akın şifa bulmaya bu çiçeği görmek için gelmeye başlamış. Prensesin izni ile çiçeği görür koklar ve dönerlermiş. Günlerden bir gün bir yabancı çıkagelmiş. \"Şifa bulmaya geldim, bu çiçeğin namını da çok duydum.'' demiş, prenses onu gülümseyerek anlayışla karşılamış ve çiçeğin yanına götürmüş. Gel zaman git zaman yabancı yabancı olmaktan çıkmış, kısa süre sonra halktan biri olmuş, herkes onu kucaklamış. Bir gün çiçek hastalanmış olsa gerek artık kokusunu duyulmaz olmuş. Parıltısını da zamanla kaybetmiş, hal böyle olunca da prenses de üzüntüden neredeyse hastalanacakmış. Prenses ne yaptıysa çare bulamamış. Yabancı, \"Ben bir formül biliyorum.'' demiş \"Ama bazı malzemeler toplamam gerekir, bu yüzden gideceğim uzaklara.\" Prenses ne yapsın, tamam demiş ve uğurlamış bu yabancıyı uzaklara. O gelene kadar da çiçeğinin başından hiç ayrılmamış, bildiği ne varsa uygulamaya ve umutla beklemeye devam etmiş şifacısı olacak bu yabancıyı. Geceler geceleri, günler haftaları takip etmiş ama yabancı bir daha geri gelmemiş, çiçek de daha kötüleşmiş. Bir gün prenses artık o yabancının geri dönmeyeceğine inanmış. Kalbi çok kırılmış prensesin, bu kötülük karşısında ne yapacağını bilememiş. Neden böyle olduğu da anlayamamış. Prenses eski neşesini kaybetmiş, çiçek de solgun, öylece yaşamaya devam ederlerken aradan uzunun zamanlar geçmiş ve bir gün bir hareketlilik prensesin dikkatini çekmiş. Yorgun, kucağındaki miğferi ışıl ışıl ama zırhı çizikler içinde zamanla matlaşmış bir şövalye. Yüzü yumuşak hatlı, sanki işi savaşmak değil de rahiplik, azizlik gibi biri. Prenses alışkınmış sıklıkla çiçeğini görmek için ziyaretçileri olurmuş ama bir şövalyeyle ilk kez karşılaşmış. Bu yüzden de şaşkınmış. Şövalye bunca yol gelip hayalini kurduğu o çiçeği göremeyecek olmanın hayal kırıklığını yaşamış. Prensese, \"Belki ben yardımcı olabilirim, bir bakmama izin veriniz.'' demiş. Prenses kabul etmiş ve belki gerçekten iyi gelir diye şövalyeyi çiçeğinin yanına götürmüş. Şövalye çiçeğin önünde diz çökmüş ve solgun yapraklarına uzun uzun bakmış. Varla yok arası kokusundan bile sağlıklı olduğu zaman ne kadar güzel bir çiçek olduğu anlaşılıyormuş. Hiç umudu yokmuş prensesin ancak denemekten başka bir çaresi de yokmuş ve kabul etmiş çiçeğini ona bırakmayı. İçten içe ona inanmayı çok istiyormuş. Şövalyenin kendinden emin duruşu onu cesaretlendiriyormuş. Gel zaman git zaman şövalye bildiği her şeyi uygulamış, bu çiçeği yeşertmek için çabalamış durmuş. Gitmiş dünyanın en şifalı denilen sularından getirmiş ve çiçeği sulamış. Bütün sevgisini şefkatini vermiş. Gel zaman git zaman çiçek dibinden yeni bir filiz vermeye başlamış ve iyileşme belirtileri göstermiş. Derler ki çiçeğin asıl dermanı prensesin mutluluğuymuş. Bu çiçek; varisi her kimse onun mutluluğuyla yeşerir, büyür ve ancak öyle parıldarmış. Prenses, şövalyesinin özverisi ve sevgisiyle mutlu olmuş; çiçeği de iyileşmiş. Sevgi ile çoğalmış. Bu masalın mutlu sonu da bu olmuş."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/gunesin-isitirken-zorlandigi-sehir", "text": "2021 senesinin ocak ayları. Ağrı'da öğretmenlik yapan ablamı ziyarete gideceğim. Her şey çok güzel bir şekilde planlanmıştı lakin uçak korkumun önüne geçemiyordum. Yirmi bir yaşında, hayattan çok fazla ders aldığını iddia eden bir delikanlının göğüs kafesinden karnına doğru inen bir sancı. E bu zamana kadar Korkunun ecele faydası yok! diyerek geçirmişiz hayatımızı. Orta kulak iltihabı olanlar bilir ki otobüsle on altı saat hiç çekilmez. Mecburen uçağa bineceğim. Uçağa bindiğim zaman benimle aynı ortamda bulunan beş-altı yaşlarındaki çocukları görünce içimi hüzün kapladı. Hayat bana yirmi bir yaşımda sunduğu imkanları onlara çok daha önceden sunmuştu. Kendi kendime El kadar çocuğu kıskanma da yerini bul. dediğimi hatırlıyorum. Koltuğum pencere kenarındaydı ve gökyüzünde süzülürken bulutların fotoğrafını çekmemek için kendimi zor tuttum. Koltuğuma oturduktan sonra çevremdeki insanları dinlemeye başladım. Anladığım kadarıyla uçağın yarısından fazlasını öğretmenler oluşturuyordu. Yeni atanan öğretmenler, uçak koltuklarını eskitmiş öğretmenler ve mavi takım elbiseli siyasi partilere mensup insanlar... Uçak bir buçuk saatten az bir sürede Ağrı'ya iniş yaptı. Benim için inanılmaz bir olaydı. Kazan otobüsüne binip Kızılay'a gitmem bile bazı zamanlar iki saati buluyordu. Şehre indiğimde karşımda ablam, biraz gerisinde eniştem bulunuyordu. Sarılma, ayaküstü muhabbetlerden sonra arabaya binip eve doğru yola koyulmaya başladık. Arabada birkaç kurabiyeyi ılık sütle yedikten sonra aklımdaki tek düşünce şehri ve şehrin insanlarını gözlemleyebilmekti. Ülkenin batısında doğup büyüyenler, ülkenin doğusundaki olaylara her zaman siyasi bir gözle bakmıştır. Siyasi güzellemeler, siyasi acındırmalar, siyasi hamleler... Burası gerçekten de unutulmuş ve geri kalmış bir şehirdi. Merkezi yollarda arabanın tekerlerine asfaltlar eşlik ederken ara yollara girdiğiniz zaman asfalt yerini betona, bazen de sadece çamura bırakıyordu. Yağan karın erimesi, her yerin buza dönüşmesi, akşam tekrardan lapa lapa yağan karın keyfini çıkaran insanlar gece sokağa çıkma yasağını hatırlamıyordu bile. Her şehirde olduğu gibi yağan kar insanın bedenini dondururken o soğuk havada terlikle gezmek zorunda olan çocuklar insanın içine bir kor alev gibi düşüyor. İlk gün bunları gördükten sonra Doğubeyazıt'ta neleri göreceğimi tahmin edemiyordum. Sonraki gün Doğubeyazıt'a gitmek için yola çıktık. Belli bir süre gittikten sonra Ağrı Dağı'nın bana gülümsediğini fark ettim. Ne kadar da ihtişamlı bir görüntüydü. Dışarıdan bakınca insan tutkuyla izliyordu. O tutkum saniyeler sonra aldığım bilgiyle yerini endişeye bıraktı. Ağrı Dağı'nda yürütülen terör operasyonları. Bu dünya haritasına Google Earth'ten bakmak gibiydi. Doğubeyazıt'a geldikten sonra ben de taktığım maskenin bir önemi olduğunu anlamıştım. Bir yandan kendimi ilçenin dokusuna bırakırken bir yandan da Umarım antikorum tükenmemiştir. diyordum. O gün halk pazarının kurulduğu gündü. Benim için burası tam anlamıyla hayretler diyarıydı. Önünden geçtiğim tavukçudan insanlar tavuğunu seçiyor, mal sahibi tavuğu alıp yanındaki elemanına veriyor, eleman oracıkta tavuğun kafasına satırı vurduktan sonra tavuğu temizlemeleri için yandaki hanımefendilere veriyordu. Hanımlar tavuğu temizledikten sonra tavuğu sahibine, tüylerini ve geri kalan parçalarını da ısınmak için yanlarındaki ateşe atıyorlardı. Pazar yerinde insanlar ısınmak için tavuk uzuvları ve büyük lastikler yakıyordu. Pazardan çıktıktan sonra karşıma maske satan bir çocuk geliyor, benden maske almamı istiyordu. Kendisinin neden maske takmadığını sorduğum zaman Bir lira, bir liradır. demesi içime tekrardan bir alev parçası düşürüyor. Aklıma Kibritçi Kız masalı geliyor, sakinliğimi korumam her şeyden zor bir hal alıyor. Girdiğimiz dükkanlardaki esnafların öğretmenleri çok sevdiğini anlamak zor olmuyordu. Tıraşım, siyah giyinişim ve güneş gözlüğümden dolayı beni sivil polis sanan esnafların bana yaklaşımı hala yüzümde tebessüm oluşmasını sağlar. Burada adım attığınız her sokakta sigara satan insanları görmektesiniz. Sudan ucuz tabiri Ağrı'da sigara için geçerli olabilir. Burada sigaraya başlama yaşının bir önemi yok. Belirli zincir marketler dışından da aldığınız sigaraların kaçak olmama ihtimali yok denecek kadar az. Günler birbirini kovaladıktan sonra Ankara'ya dönüş vakti gelmişti. Sabah yola çıkarken arabanın derecesinin -39'u gösterişi aklımdan çıkmayacak. Ağrı'dan çıkarken belirli yerlerde sadece önünüzdeki arabanın lambalarını takip ederek araba sürüyorsunuz. Güneş doğmaya başladıktan sonra size dağlar eşlik ediyor. Dağlardaki oyukları sabah karanlığında gördüğünüz zaman acaba diyerek aklınıza türlü türlü düşünceler geliyor ve uzun uzun baktıktan sonra sadece dudaklarınızı oynatarak tebessüm ediyorsunuz. Sitede, nadiren de olsa, yazılan gezi yazılarını ayrıca seviyorum, ayrıca ilgimi çekiyor. Benim açımdan güzel, keyifle okuduğum bir metindi. Ellerinize sağlık."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/guvercin-yumurtasi", "text": "Krallığı güneşsiz, sarayı aysız kalan. Kuşların barışından müjdeler müjdesini alan. Bal verdi, kaymak verdi. Oluklara şenlik, düşküne can geldi. Yetimin hayırı, hayırların hayırı... Ağacı, keleği hurması... Dua alanın muradı gökleri deldi, katları aştı. Bir varmış bir yokmuş. Ben değil daha annem bile yokken bir kral yaşarmış. Bu kralın üç tane kızı olmasına rağmen bir erkek çocuk hasreti ile yanıp tutuşuyormuş. Yaradana, krallığına şöyle bir erkek evlat vermedi diye isyan ediyor, üç kız vereceğine birini erkek verseydin diyerek, Mevla'nın işine karışma cüretinde bulunuyormuş. İnsan baki değil, göçüp gitmeden oğlum olsa da fani dünyadan gözüm arkada göçmesem diye diye günlerini geçiriyormuş. Kral gün görmüş, umur görmüş birisiymiş. Vezirine danışarak derdine bir çare aramış. Üç evladım var ama hala erkek çocuk özlemi yaşıyorum, buyruk böyle gelmiş bize sabrı düşüyor. Ama ne olurdu böyle yağız bir oğlum olsa? Sırtımın yere gelmeyeceğini bilir, kılıcımı ona emanet ederdim, diye iç geçirmiş. Vezir ise kralının bu kederli durumunu görerek iyilik yapma, sadaka verme konusunda kralına vesile olmak istemiş. Düşünmüş, taşınmış. Halini, arzını kralına açmış. -Beyim, sizin elinizin uzun olduğunu her kişi bilir. Metanetinizi koruyun, sadakadan uzaklaşmayın. Kimin duasının kabul edileceği belli olmaz. Kalbinize yer edinecek bir iyiliğin karşılığı bu dünyada verilmezse elbet verilir, demiş. Kral gönlündeki yükü halkını hizmet ederek hafifletmek üzere ihtiyaç görülen her eksiği tamam etmeye çalışmış. Fakir fukara, düşkün, yetim yararlansın diye bir çeşme yaptırmaya karar vermiş. Bu çeşmenin bir oluğundan bal, bir oluğundan kaymak akıyormuş. Gayrı düşkün, fakir kim var ise gelsin bu çeşmeye; bal mı istiyor bal, kaymak mı istiyor kaymak doldursun testisine! demiş. Kralın bir buyruğu iki edilir mi hiç? Saray çalışanları gece dememiş gündüz dememiş dillere destan bir çeşme inşa etmişler. Gelen geçen hayır duasında bulunuyor, krala güzel dileklerde bulunuyor, gönlünde ne dileği var ise gelsin önüne konsun diye dua ediyorlarmış. Bu duaya biçilecek bir paha var mıdır? Bir yetimin duası kaç kötülükten korur? Kralı da korumuş tüm kötülüklerden. Sadece kendi kalbinden koruyamamış onu. İnsanın kendine yaptığını kimse kendisine yapmaz derler. Bizim krala kendi dışında kimse eziyet etmiyor, cefayı da eziyeti de kendi kendine çektiriyormuş. Günler birbirini kovalarken çeşme hayrına devam ediyor, bir gelen bu çeşmeyi dilinden düşürmez oluyormuş. Yalnız yetim, fakir, düşkünler de değil. Tüccarlar ticaret yolu üzerinde hususi olarak çeşmeye uğruyor, şanı ülkeler aşan bu çeşmeyi görmek için geliyorlar, olukların akan bal ve kaymağı tüketiyorlarmış. Kuşlar özellikle bu çeşmenin yanındaki ağaçlara konuyor, yumurtalarını burada yuva yapıyor, yavruları burada şarıl şarıl akan çeşmenin başında gözlerini açıyormuş. Kelebekler ağaçların dallarına konuyor, buradaki çiçeklerin tepelerinde geziniyorlarmış. Bir zaman gelmiş ki kralın gözleri bunları görmez, kulakları bunları duymaz olmuş. O hale gelmiş kral, bir gün erkek çocuk hasretine dayanamayarak çeşmenin başına öyle bir kilit vurmuş ki gelen giden bir daha açamamış o kilidi. Zaman geçmiş, çeşmenin yanındaki tüm otlar kurumuş, ağaçlar yapraklarını dökmüş. Kelebekler başka diyarlara uçmuş, başka çiçekler üstünde kanat çırpmışlar. Kraliçe ise bir gün çeşmenin eski neşeli halini özlediğinden çeşmenin başına gitmiş. Ağaçlara dokunmuş, çeşmenin başını okşamış. Derken yukarıdan bir ses işitmiş. Ağaç desem değil çeşme desem hiç değil diye kendi kendine düşünürken bir güvercin kafasını yuvasından dışarıya uzatıvermiş. _ Kralın asil hanımı. Çektiğin keder dünyalıktır. Ah o eski neşeli günler olsaydı da seni şöyle bir yağız delikanlı ile görmek muradına erseydim. Yuvamdaki yumurtalardan birini eşine yedirdikten sonra kendin yeseydin bir de kırk hurmayı kırk kişiye dağıtsaydın kucağında bir erkek evlat beliriverseydi. Ama dediklerime aldanma. Geçti gitti işte. Ne çeşme var ortada ne bal ne kaymak. Demiş iç geçirmiş. Hanım bunu duyunca içindeki umut coşmuş taşmış. İnsan dertliyken her umut ışığına dal misali tutunmak ister. Hanım da bunu duyunca kralına dökmüş içini. Umut sadece hanımı değil kralı da yollara düşürür. Yıllardır kilitli olan çeşmenin kilidi bu sefer bizzat kral tarafından bir daha kilitlenmemek üzere açılmış. Çok geçmeden oluğundan bal, kaymak akmaya başlamış. Göçen kelebekler çeşmenin mutluluğu ile uçmuş durmuşlar çiçeklerin başında. Ağaçların yapraklarını yeniden yeşile boyanmış. Erkek çocuğun müjdesi işte böyle verilmiş... Kraliçe eski neşeli haller gelince güvercinin yanına giderek bir yumurtasını almış eline. Bir kocasına yedirmiş bir kendi yemiş. Kırk hurma ise kırk kişiye dağıtılmış. Sonra ne mi olmuş? Müjdeyi ilk size vereyim o zaman. Kral bir göz istemiş Allah vermiş iki göz. İki tane yağız delikanlı konmuş analarının kucağına. Babasının oğulları diye diye sevmiş koca kral oğullarını. Doğumları bayram ilan edilmiş, ziyafet kurulmuş. Doğdukları an da iki kardeşin ağzına çeşmenin bir oluğundan akan bal çalınmış. Gökten üç elma düşmüş. İkisi sabredenlerin biri sinirlerine hakim olanların başına! Ben yine diyar diyar, masal masal gezerim. Saçları ağaranlar ile safları sıklaştırın, dualarını alın. Selametle kalın, sağlıcakla kalın. Ama masalsız kalmayın..."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/hapis-yatan-genc-bir-subay-mustafa-kemal", "text": "Mustafa Kemal 15 yaşındayken, Manastır Askeri İdadisi'nde yakın arkadaşı Fethi Okyar ve Ömer Naci'yle tanışacaktı. Ömer Naci, edebiyatı seven, şiirleri ve hitabeti mükemmel bir çocuktu. Mustafa Kemal'in, o sıralar edebiyat ve şiirlerle arası yoktu, Ömer Naci'yle yakınlık kurdukları süre zarfında kendisinin de edebiyata ve şiirlere olan ilgisi arttı. Mustafa Kemal, bundan sonra sürekli öykü, şiir ve yazı yazmaya başladı. Edebiyatı o kadar gelişti ki, öğretmeni artık şiir ile uğraşmasını bile yasakladı. \"Bunlarla bu kadar uğraşmak, seni askerlikten uzaklaştırır.\" diyordu. Bu dönemlerde Mustafa Kemal'in dikkatini sadece edebiyat çekmemişti. Manastır'da geçirdiği süre boyunca Osmanlı azınlıklarının bağımsızlık arayışlarına tanık oldu. Osmanlı azınlıkları, bir taraftan bağımsızlık yaparken bir taraftan da tüm güçleriyle Osmanlı Devletini parçalamaya çalışıyorlardı. Türk-Yunan savaşının yaklaştığı dönemlerde, Manastır seferberlik içindeydi. Sokaklarda büyük kargaşalar, azınlıklar arası çatışmalar söz sahibiydi. Erkekler askere çağrılıyorlar, sokaklarda öğrenciler bayraklarla yürüyüşler yapıyorlardı. Dağlarda Rumlarla mücadele eden Türk çeteleri vardı. Bu dönemlerde Mustafa Kemal \"Bir şey yapmalıyım\" diye düşünüyordu. Bir gece Ömer Naci'yle beraber okuldan kaçarak gönüllü askerliğe yazılmaya gitti, fakat onu ve arkadaşını geri yolladılar. Mustafa Kemal'in vatanseverlik ve Türklük duygularının alevlenmesi burada gerçekleşmiştir. Yıllar geçti, Mustafa Kemal Manastır Askeri Lisesi'ni dereceyle bitirmişti. Makedonya'dan İstanbul'a geldi. İstanbul'a geldiğinde düzgün konuşma, şiirlere ve edebiyata olan tutkusu hiç bitmemişti. Harp okulundaki arkadaşlarıyla bulduğu her boşlukta, güzel konuşma yarışmaları yaparlardı. Hatta bu konuşmalarda da Osmanlı Devleti'nin durumunu ve Abdülhamit'in yönetimine muhalif konuşmalar bile yaparlardı. O dönemlerde Victor Hugo, William Shakespeare, Namık Kemal gibi birçok yazar yasaklı durumdaydı. Mustafa Kemal ve Ali Fuat, bütün risklere rağmen Namık Kemal'in eserlerini geceleri gizlice yatakhanelerine sokuyorlardı ve geceleri okuyorlardı. Yıllar geçmişti, Mustafa Kemal'in içindeki vatan sevgisi giderek büyüyordu. Mustafa Kemal Harp okulunu bitirmiş ve Harp Akademisine geçmişti. Mustafa Kemal, kendi aralarındaki konuştukları ülke sorunlarını herkesin duymasını ve farklı fikirlerin ortaya çıkmasını istedi. Arkadaşlarıyla aralarındaki fikir alışverişinden sonra, okulda bir gazete çıkarmaya karar verdi. Birkaç arkadaşının da yardımıyla bir gazete çıkardı. Fakat bir o kadar da çok dikkatli olmalıydı. Birçok aydın, gazete çıkarıp \"Zararlı Düşünceleri\" yaymak suçundan sürgünle cezalandırılmıştı. Mustafa Kemal'in asıl hedefi, gelecekte Osmanlı İmparatorluğu'nun kaderini belirleyecek olan Harp Akademisi'ndeki arkadaşlarının, hem ulusal hem de uluslararası düşünce akımlarından, siyasi ve kültürel gelişmelerden daha fazla bilgi sahibi olmalarını sağlamaktı. İşte Mustafa Kemal'i gece boyunca uykusuz bırakan şey, okulda bir gazete çıkarma fikri de bu hedefe yönelikti. Arkadaşları Ali Fuat, Ömer Naci ve İsmail hakkı gazetede yer alacak yazıları okunaklı el yazısı ile çoğaltarak Mustafa Kemal'e yardımcı oluyorlardı. Gazetecilik işinin lideri Mustafa Kemal'di. Bu yüzden en büyük sorumluluk omuzlarındaydı. Ali Rıza Paşa akademide müdürdü, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının çıkardığı gazeteden de haberi vardı. Fakat görmemezlikten geliyordu. Fakat, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının bir sorunu vardı, Müfettiş İsmail Paşa. İsmail Paşa, öğrencilerin arasındaki bu gazeteden haberi olunca. Abdülhamit'e şikayet etti. Ali Rıza Paşa, Abdülhamit'in önüne Saray'a çağrılarak azarlandı ve şunları söyledi \"Yalandır, iftiradır, aslı yoktur. Öğrencilerimizin sevgili padişahımıza sadakati tamdır. diyerek, kurtarabilmişti. Yine bir gün, Mustafa Kemal ve arkadaşları gazete yazmak için sınıfa kapandılar. Kapıya birkaç tane nöbetçi yerleştirdiler. Yarım saat sonra, nöbetçiler aniden koridorun başında okul müdürü Ali Rıza Paşa'yı gördüler. Sınıfın kapısını hızla açarak içeriye \"Ali Rıza Paşa geliyor, toparlanın!\" diye seslendiler ama artık çok geçti. \"Yalnız izinlerini kaldırmakla iktifa olunabilir.\" dedi. Paşa, daha sonra da, \"Hiçbir ceza tatbikine lüzum yoktur\" diyerek, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının ceza almalarını önleyecekti ve son sınıfa kadar gazete düzenli bir şekilde çıkmaya devam etti. Tarihler 11 Ocak 1905'i gösterdi Mustafa Kemal, sınıf birincisi olarak Harp Akademisinden mezun olmuştu. Kurmay stajını Makedonya'da yapmak istiyordu ve heyecanlı bekleyiş başlamıştı. Mustafa Kemal okul bittikten sonra birkaç arkadaşıyla beraber Sirkeci'de bir ev kiraladılar. Mustafa Kemal'le birlikte evde iki arkadaşı daha kalacaktı. Mustafa Kemal ve arkadaşları bu evde toplantılar yapıp, ülke durumunu değerlendiriyorlardı. İstibdat yönetimine karşı sert eleştiriler yapıyorlardı. Bu toplantılara daha önceden harp okulundan atılmış Fethi adında bir öğrenci daha katılıyordu, Mustafa Kemal ona acıyarak, kendileriyle kalmasını söylemişti. Fethi aslında jurnalciydi Saray, Mustafa Kemal mezun olduktan sonra da takip ettirmişti. Günlerden bir gün Fethi, Mustafa Kemal ve arkadaşlarını bir yere davet etti. Mustafa Kemal ve arkadaşları oraya gittiğinde, Fethi ve Padişah'ın emir subayı onları bekliyorlardı. Mustafa Kemal ve arkadaşları oyuna gelmişti, Bundan sonra Mustafa Kemal ve arkadaşları, \"Okulda gazete çıkarmak ve zararlı fikirleri yaymak, Abdülhamit'in arabasına bomba atma planları yapmak. Sirkeci'deki evde gizli toplantılarla örgüt kurmak.\" gibi eylemlerle suçlanıyorlardı. Suçlamaları kanıtlayacak hiçbir belge yoktu. Fakat Mustafa Kemal, Ali Fuat ve Fethi Okyar bir süre hücrede hapis kaldılar. Ardından sorgu için Yıldız Sarayı'na getirildiler, bu sorgu esnasında Mustafa Kemal bayağı hırpalandı. Sorguyu Askeri Okullar Nazırı Zülüflü İsmail Paşa, Kabasakal Mehmet Paşa ve Mabeyn Başkatibi Tahsin Bey tarafından yapıldı. Ardından Abdülhamit'e muhalif olanların götürüldü Bekirağa Bölüğü'ne götürülerek tutuklandılar. Bu ekibin lideri olarak görünen Mustafa Kemal'e küf kokan yatak ve leş gibi bir oda verdiler. Diğer arkadaşları 15-20 gün kaldıktan sonra serbest kaldılar, fakat Mustafa Kemal burada 2 ay hapis yatacaktı. Bu hücrenin soğuk zeminleri, duvarları ve küflü yatak onu ömür boyu ağrısını çekeceği böbrek rahatsızlığına sebep oldu. Sonra yapılan bütün suçlamaların asılsız olduğu ortaya çıktı, hapisten çıkacaktı fakat Mustafa Kemal'i büyük bir ceza bekliyordu. O da ordudan atılmaktı. Harp Akademisi'nin müdürü olan Ali Rıza Paşa buna karşı çıkmıştı, Mustafa Kemal'in gençlik heyecanına kapıldığı belirterek ordudan atılmamasını sağladı. Fakat, yine de bir ceza onu bekliyordu. Kurmaylık stajını Makedonya'da yapmak isteyen Mustafa Kemal, ceza olarak Şam'daki 5. orduya sürgün edilecekti."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/hatalar-kitabi-corinna-luyken", "text": "Ufak bir leke küçük bir hata olabilirdi... Ya da büyük bir fikrin başlangıcı. Luyken, şaşırtıcı basitlikteki hikayesinde en büyük acemiliklerin nasıl parlak birer ilham kıvılcımına dönüştüğünü gösteriyor. Okurun dünyayı ve yaşamın ayrıntılarını yepyeni bir bakış açısıyla görmesini sağlayan Hatalar Kitabı, hata yapmanın ne kadar besleyici olabileceğini de gösteriyor. Kesinlikle kitaplığınızda bulunması gereken sanatsal bir kitap. Ne hoş, faydalı içerikler üretiyorsunuz. Teşekkürler bu güzel paylaşımlar için."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/hatiralarimdaki-ev", "text": "Gördüğünüz ev, ben çok küçükken anneannem ve dedemle yaşadığım ev. Şimdilerde camları kırılmış, sıvaları dökülmüş, bomboş. Her bir çatlak, kırılmış camlar, dökülmüş duvarlar geçmişe tanıklık etmişçesine hikayeler anlatıyor gibi. Kapıya yaklaşıp tokmağını tutunca, gözümün önüne geçmişten bir an geliyor; anneannemin kapıyı sevinçle açması ve içeriden gelen o ferah koku. Bazı evlerin kendine has kokuları var ve o kokular gerçekten birçok anıyı ve duyguyu içinde barındırıyor. Bu koku da öyle bir kokuydu, o eve her girdiğimde hissettiğim ve hala anımsayabildiğim bir koku. Sonra aklıma, köpeğimiz Toraman geliyor. Sürekli evin önünde dolaşan, anneannemin oturup dert anlattığı ve onu büyük dikkatle dinleyen Toraman. Bahçeye girince hiçbir şey değişmemiş gibi, dedemin şambali tatlısı sattığı araba hala orada duruyor. Onun da camları kırılmış. Anneannem bahçeyi sulayınca çamur olan ve bizim hemen çamurdan değişik şeyler yaptığımız toprak da yerinde. Sanki biraz sonra anneannem içeriden çıkacak, beni zorla arkadaşlarımdan ayırıp tümü toprakla kaplanan vücuduma söylenip banyo yaptıracak gibi. Evin bulunduğu aradan çıkınca, az ileride okul vardı. İlk defa aşık olduğum, parkında akşama kadar oynadığımız, her sıkıldığımda anneanneme gidelim diye yalvardığım okulu yıkmışlar, parkı da göremedim, herhalde onu da kaldırdılar. Yıllar önce dedemin rehberliğinde bisiklet sürmeyi öğrendiğim, koşup eğlendiğim sokaklardan geçerken arkadaşlarımın suratları geliyor aklıma. Bir çoğunun adını bile hatırlamıyorum. Sonra bir bileklik vererek aşkımı ilan ettiğimi düşündüğüm kızı anımsıyorum. Adını hatırlamak üzereyim, e harfi ile başlayan isimler geçiyor aklımdan ama hatırlayamıyorum. Saklambaç oynarken sürekli merdivenine saklandığım evin önünden geçiyorum. Önünden geçtiğim her evin içini hatırlıyorum. Çünkü burada herkes birbirinin evine giderdi, şimdi apartmanlar gittikçe yaklaşıyor bu eski evlere. Belki de birkaç yıla çoğu yıkılıp, yerine hiç sağlam olmayan ama çoğu ailenin hayallerini süsleyen, hatta 'kocaman bir balkonuyla iki tuvaleti' olan dairelerden oluşan apartmanlar dikilecek. Evimizin karşısındaki sokakta bulunan eve yürüyorum, kapısı açık. Her isteyen gelsin der gibi. İster aniden uğrayan bir komşu, ister geçmişten gelen bir tanıdık olsun, bu kapısı açık evlerde herkes hoş karşılanır. Kocaman bir bahçe var, Emine abla bahçeye koyduğu koltukta oturuyor. Beni görünce şaşırıyor, bense onun yüzünü görünce uzun süredir hatırlamaya çalıştığım bir kelimeyi hatırlamış gibi hissediyorum. Bana, \"Zübeyde abanın Batuhan'ı\" diyor. Sonra ne kadar büyümüş olduğumdan, yıllar içinde buraların çok değiştiğinden bahsediyor. Uzun uzun, dedemi ve anneannemi, benim küçüklüğümü anlatıyor. Geçmiş yıllara açılan bir kapı gibi sanki. Yüzündeki her çizgi, o yıllardan bir iz taşıyor. Yine aynı sokakta, ayakkabıcı Remziye abla var. Küçükken ondan aldığımız öten ışıklı terlikler ne kadar da mutlu ediyordu beni. Bakkala gidiyorum, kapanmış. Her bayram kocaman bir oyuncak standı açan bakkalın kepenkleri inmiş, her fırsatta bize bağırıp kovalayan Cemal abi de ortada yok. Galiba o yıllardan geriye kalan tek şey, hatıralar ve camları kırılmış, sıvaları dökülmüş bu ev."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/herkes-digerinin-yabancisi-bende", "text": "En çok nerde bıraktım kendimi... nasıl korkak nasıl meraklı ve cesur. şimdinin kudreti olmalı bu fil hafıza."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/hic-iyi-degil", "text": "Tüm bunların hepsi özlemden oluyor. Zamana ilişkin olan özlem. Değişim ve zamanı bir madalyonun iki yüzü gibi düşünecek olursak, zamanla değişene ayak uyduramamak, kabul edememek ve her daim geçmişi yeniden şimdiki anda yaratmak istemek. Şimdiki anı, geçmişle yeniden örmek isteyişimiz aslında özlem. Hayatın ilmek ilmek kendini ördüğü bu akışa baş kaldırmak. Ancak sığ, çizgilerini silememiş bir zihinle. Yeni olan, tadına varılmayan, taze olan yoktur özlemin içinde. Zihnin bildiği düzeni sürdürmek isteyişi ne kadar matah olabilirse, bir duygu olarak özlem de o kadar övülebilir ya da yerilebilir. Belki de sadece izlenebilir. Özlem duygusunun sadece kendisine -kime, neden olduğu önemsiz- öylece bakılabilir. Bu tavır, benim şu günleri atlatmama ancak yardımcı olabilir. Atlatmak bile demiyorum, kendim için gerekli gördüğüm sadece bu. Öylece bakmak. Gelip geçen her hisse, gökyüzündeki bulutları izlercesine yaklaşmak. Gelip geçici olduğunu bildiğim duygu ve düşüncelerime nasıl güvenebilirim? \"Nasıl\" sorusunu sormam bile güvenme isteğimden geliyor. Mutlaka güveneceğim ama nasıl? Nasılı şimdi önemsiz. Duygu ve düşüncelerime bir ağacın kökleri gibi davranmak beni bir dairenin etrafında dönüyor gibi hissettiriyor. Sürekli aynı yollardan geçiyor ve sonu gelmeyen bir yolculuk yapıyorum. Şimdi o çizgiyi bırakma vakti. Taze bir yaşam için çizgiler geride kalmalı. Farklı olan, anda ilk kez deneyimlendiğinde kendine bir çizgi oluşturmaz. Daha önce tadılmamış her an yenidir ve yeni olan istikrarını sürdürmediği takdirde eskimez. Dolayısıyla çizgi oluşturmaz. Sürekli devinip durur. Devingen bir çizgiydi daha önce istediğim. Şimdiyse söylediğim \"belki çizgiler yoktur.\" İşte özlem, bu yokluk ihtimalinin içine dahildir. Ne olacağımın kararına varmak için önce ne olduğumu bilmem gerekir. Özlem, gelip geçici de olsa şu anda bana kendimi anlatıyor. Rahatsız olmaya başlayan \"sahte benlik\" bu duygu. Eskiyi özlüyor o sahte olan. Bunları düşünmeyen ve duygularından ibaret olduğunu zanneden bir Toprak'ı. Hiçbir zaman sahip olmadığım ve olamayacağım şeylere, \"belki bir gün sahip olurum\" umudunu özlüyor. Zihnime iyi gelecek olan, ihtiyacım olduğunu düşündüğüm şeyleri, kendi içimde bulup ortaya çıkarmaktır. Sevginin özü de bende, yaşamın da. İnsan kendini nasıl sever, ben bilmiyorum. Ancak istediğim, kendimi öyle bir sevmek ki yaşamın kendisiyle de bu sevgi haliyle bağ kurmak."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/hic-kimse-p-em-herkesten-kacmistim-da-ona-yakalanmistim-em-p-p-br-p-p-kapinin-araligindan-aynaya-bakan-suretini-gordugum-an-a", "text": "Kapının aralığından aynaya bakan suretini gördüğüm an anlamıştım ve o taze hiçbir şeyin farkında olmayarak saçlarını, üstünü başını düzeltmeye devam etti. Bir an ansızın gözlerimiz kesiştiğinde göğsümde çakan şimşekler gözlerimden yansıyacak diye heyecanlanıp sohbetin ortasında coşmuştum. Tuhaf bir rahatsızlık duygusuyla kaşlarını çatarak odanın kapısını kapatmıştı. Mavi'ydi adı. Bizim yeğenin üniversiteden bir arkadaşı. Kahve gözleri anlamsız bir azap duygusuyla mağlup titrerken kapılmıştım bu genç kıza. Ruhunda bir kaybolmuşluk vardı ve o boşlukta sürüklendiğini biliyordu. Ben de biliyordum çünkü bu yaşıma kadar boşlukta sürüklenmediğim bir an bile yoktu. Olgunlaşmış kederimle çocuksu heyecanım arasında bir yerdeydim. Ne zaman sohbet açılsa her sözüm Mavi'ye daha yakın olabilmek için dudaklarımdan çıkıyor gibiydi. Daha önce hiç tanışmadığım bu hal ile hemhal tazenin etrafında kimseye fark ettirmeden pervane gibi dönmeye başlamıştım. Hayatıma adı konulmamış bir renk doğmuştu ve bunu sadece ben görebiliyordum. Mavi denizde yüzüyordu ve sudan çıktığında sular bedeninden ayaklarına süzülürken sigaramdan tutkulu bir nefes ciğerlerime saplanıyordu. Süt gibi teni ince boynundan aşağı çırılçıplak uzanırken gül goncası gibi açmış göğüsleri her adımıyla hareketleniyordu, bacakları adım atmak için her öne atıldığında gözleri gözlerimle kesişiyordu. Ne var ki kırk beşinde Osman amcasıydım. Ne eksik ne fazlasıydım. Kaderime efkar sisi çöreklenmişti bir kere ne yana baksam gözlerimde bir pus acının fotoğraf karelerini yansıtırdı. Sigaramın dumanı yüzümü gölgelerken açıklıktan Mavi'nin güzel yüzüne baktım ardından bakışlarım dolgun iki meyve gibi açık dudaklarına kaydı. İnsan hiç beklemediği anda hiç beklemediği biri tarafından tam kalbinden vurulabiliyordu. Elimle göğsümü yoklamak istesem de kendime karşı koydum. Önceleri hayallerim masumdu, Mavi'nin beni sevme ihtimali olan bana sarıldığı, yaralarıma merhem olduğu, yanağıma dokunduğu anlardı. Fakat sonra kösnül bir girdabın içine sürüklenip durdum çünkü Mavi yoktu ve ona sahip olmam için bir engel de yoktu. Her şart altında ve her şekilde Mavi'ye sahip oluyordum. Günler geçici hazların hülyasıyla nefes aldırırken bir süre sonra bu anılar da acı vermeye başladı. Alışılan her şey gibi hevesten yoksun işlevli anılara dönüştü ve hevesi ölen zevkler gibi de bezdirici bir azabın doğumu ruhumu esir aldı. Öyle ki artık hayallerimde bile Mavi'ye el sürmek istemiyordum, hicapla yüzüne bakamadan yanından geçip gidiyordum. O toy bir çocuktu henüz ben ise hayatın demlediği eski adamlardan herhangi biriydim. Hayallerim geçici hazlar gibi gelip geçince hayatıma bir baktım ki Handan hep orada duruyordu, Handan'a bağlanmam için bir sebep daha diye düşündüm. Ta ki o gün gelip çatıncaya kadar. Yokluğu yok eden varlıktı, varlığı ise yok eden yokluktu. Her şey zıddıyla var olmak zorundaydı. Mavi yeniden ziyarete gelmişti. Mavi'nin şehre dönüşüyle iç dünyamda belirginleşen bir hareketlilik isimsizce yüreğimi gençleştirdi. Cıvıldayan bir kuş tepemde sürekli şarkı söylemek halindeydi. Handan'dan istemsizce uzaklaşmaya başlamıştım. Ve bir gün Handan'la birlikte Mavi'yi görmeye gittik. Adımlarım on beş yaşımdaki adımlarıma dönüşmüştü. Senelerdir bir hayale dönüşen bana hem zevk hem de acı veren bu genç kızı yeniden görecek olmak heyecanı göğüs kafesime güm güm vuruyordu. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadan onu ilk tanımanın verdiği toyluk heyecanıyla evi bulmuştum. Nefes alıyordum ama can çekişiyor gibiydim. Yanımda biri var mıydı yok muydu ondan da emin değildim. Yirmi beşinde bir genç kadın tarafından fena halde benzetilmiştim. Olmayacaklara yanıyordum. Hayallerimde yüzlerce kez sahip olduğum bu ten şimdi hiç dokunmayan yerlerimi alev alev yakıyordu. Kendimden bile gizlediğim ümitlerimle ilk kez yüzleşiyordum. Ben kırk beşinde ihtiyarlamaya yüz tutmuş bir adamdım, bu genç kız için her şeyimle erkendim. Bir anda adımlarım yaşlandı, saçlarımdaki kırçıllıkları duyumsadım ve bir sigara yakıp yıllanmış kederimin göğsüme sokulmasına izin verdim."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/hidirellez-gecidi", "text": "Bulut bulut üstüne, güneş cihan üstüne, yıldızı sayamadım parlak örtü üstüne. Köye gittim konakladım, şehre gittim çuvalladım. Kestaneyi attım ateşe, kabuğunu soyamadım. Şeker kamışı ezer, güzel gönlümü çeler. Bu hırka giymiş gencin masalıdır, Keloğlan yaverlik eder. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde. Çok eski zamanlarda ben daha dar-ı dünyaya misafir olarak teşrif etmeden önce, Nuh'un gemisinden beri yeryüzünü paylaştığımız kedi ve köpeğin dost olduğu, insanların kardeşçe yaşadığı bir zamanda huzurlu ülkenin birinde saygın bir melik yaşarmış. Melik ülkesinin geleceği ile dertleniyor, kendisinden sonra yerine tayin edeceği bir taht varisi olmamasının üzüntüsünü kalbinin en derininde yaşıyormuş. Gel zaman git zaman. Yüce Mevlam rahmetini esirgemediği gibi sabrın mükafatını taht tacı ile göndermiş. Melik eşi, dünyaya nur topu gibi bir oğul getirmiş. Oğul da oğul ama. Gören bir daha bakıyor, halk varisin doğumuyla şenlikler veriyormuş. Güneş batmış ay çıkmış, ay gitmiş güneş doğmuş derken halkın elinde büyüyen varis, fidan gibi delikanlı olmuş. Sarayın gözbebeği olan bu oğlanın eline diken batsa herkesin ağzı yüreğine geliyor, başına dert keder uğramasın diye muskalar yapılıp dualar okunuyormuş. Melik ise oğluna aşırı düşkün olduğundan her gittiği yere oğlunu götürüyor, varisini yakından yamacından eksik etmiyormuş. Sakınılan göze çöp batar derler. Ee her şeyin fazlası zarar derdi anam. Oğlan bir gün atına binmiş gezmiş dolaşmış yurduna dönmüş. Dönmüş dönmesine de bizim oğlan bıraktığımız gibi değil ki. Gözlerini alim Allah açmak istemiyor, yanına geleni yakınından kovuyormuş. Bu işte bir hikmet var ama ne demişler, düşünmüş durmuşlar. Devlet erkanının aklı hafsalası yetmez böyle işlere. Bizim melik de oğlunun haline dövünüp duruyormuş. Ne ettiyse derdine bir derman bulamamış. Oğlu kendi açmak istemediğinden mi, yoksa açamadığından mıdır nedir ne gözüne dokunuyor, ne de hekimlerin dokunmasına izin veriyormuş. Biricik varisin durumu halkı da üzüntüye boğduğundan dermanı bende diyen koşuyor, ama her gelen eli boş dönüyormuş. Melik ne yapacağım, ne edeceğim derken ferman üstüne ferman vermiş. Yalnızca kendi ülkesine değil, komşu ülkelere de haber salınmış.\" Oğlumu ikna edene, gözlerini açana bin kese altın\" diye fermanı taktim etmiş. Deli deliyi dakikasında bulur derler masalda da dertli dertliyi dakikasında bulur. Herkesin eğlenceye gittiği bir vakitte bastonuyla yaşlı bir adam ve yanında oğlu belirmiş sarayın kapısında. Elinde sepet olan adamın dağdan geldiği belliymiş. Gözleriyle aramış, taramış. Sarayın zemin katında, dışarıyı camdan izleyen buğulu bir çift göze rastgelmiş. Varmış pencerenin önüne. İki kere camı tıklatmış. Varis birinin geldiğini görünce hemen kapatmış gözlerini. Kimseyi görmemesi gerekiyormuş ya gözlerini açık tutuvermiş dışarıyı seyredalarken. Bu adam başlamış yakınmaya. - \" Bre yaşlı adam. Konuş dedik de mi konuşursun. Dert dinleyecek hal mi görüyorsun bende. Benim halim bana yeter\" demiş tüm sinirini bu yaşlı adamdan çıkarmış. - \" Oğlum Molla Ahmet derler bana. Hiç sarayın yanından yakınından geçmek adetim değildir ama oğlumun kederi beni sürükledi buraya. Yanımda getirdiğime bakma. Evlat derdi boğar. Atsan atılmaz satsan satılmaz. Melik eteğine düştük el bağladık.\" demiş. Benim oğlum her gün dağlara çıkar, koyunlar kuzular otlarken bir ağacın gölgesinde kaval çalar dönüp evine gelmez. Derdime çare ararken biri bacamı aşındırdı da geçer yol gösterdi. Molla Ahmet dedi, eğer dünyası kararmış bir asilzade bulur da üç damla gözyaşını, üç hurma ve üç tutam safran ile karıştırıp oğlunun vücuduna sürersen biiznillah tüm kederin buhar olur uçar, yerini yurdunu bilir de yanına kıvrılaverir\" dedi. Ben de bu öğüt üzerine yolları aşındırdım, uzakları yakın ettim. Geldim seni buldum. Bana üç damla gözyaşını verirsen dünya ahiret duacın olurum.\" demiş. -\" Molla Ahmet, iyi hoş söylüyorsun da benim dünyamın karardığını nereden biliyorsun? Hem benim ne derdim var ne tasam\" - \"Bu yaşa geldiysek boşuna gelmedik oğul. Bakınca insanın ahvalini anlıyoruz evelallah. Dünyan kararmasa bu koca sarayda tek başına oturur musun hiç. Hıdırellez bugün. Herkes gül dalının altında yerini almıştır bile. İğne atsan kaybolur şimdi. Tüm saray gitmiş bir sen bir ben kalmışımız burada. Ha sen ha ben. Ne var yani söylesen. Üç damla gözyaşı akıtsan. Ben de oğlumu evine bağlasam.\" Meğer melik oğlu varis, yolculuk ederken yorulmuş da dinlenmek üzere atını durdurup bir servi ağacının altına uzanmış. İçi geçmiş olacak ki rüya alemine dalmış. Burnuna gelen turunç kokuları ile beyazlar içinde bir dilber görmüş. Dilber elinde bulunan hırkayı geçirmiş oğlanın üzerine. Oğlan rüyasının devamını görmek üzereyken atı kişneyince uyanıvermiş. Bundan dolayı gözünü açmıyor, derviş gelir de görürsem kaçmasın, rüyanın devamını merak ediyorum, bundan kimseyi görmek istemiyorum demiş. Aslında tüm amacı derviş sırrını açık ettiğini görür de gelmez diye gözlerini kapalı tutmasıymış. Bunları bir bir ağzından kaçırmış. Olanı biteni kaşla göz arasında dökmüş Molla Ahmet'e. - Böyleyken böyle oldu Molla Ahmet. Benim dünyam kararmasın da kimlerin dünyası kararsın? Bu dilber de Hıdırellez'de olabilir mi dersin? - Olana çare var mı oğul? Bakmadan bilemezsin. Amma önce Hıdırellez'in yanındaki Dicle ve Fırat Nehri'nin bereketli sularında gözlerini yıka. Sonra besmele çek ardına arkana bak. Kim yazıldıysa çıksın bahtina. Bu dediklerimi de yabana atma\" demiş. -\" Oğlunuzun kara dünyasına güneş doğdu devletlim. Gayrı ayağına taş değmez. İçini döktü de attı üzerindeki tüm yükü\" demiş. Melik ise şu işin aslını astarını iyice de bakayım molla, demiş dinlemeye koyulmuş. - Bunda anlaşılmayacak ne var devletlim. Evladınızın tasası gün gibi ortada. Gözlerini bereketli sularda yıkayıp dilberini arayacak. Kimin elinden hırka giydiyse onu bulması icap eder. Molla'nın elinden bu kadarı gelir gayrı. Gerisi yaradanın insafına sizin de emelinize kalmış.\" demiş. Melik, söz verdiği üzere bin kese altın ile yolcu etmiş Molla Ahmet'i. Oğlu çıkmış yola Hıdırellez bağına. Üç deyip gözlerine vurmuş Fırat'ın ve Dicle'nin bereketli sularına. Besmele çekmiş açmış iki gözünü. Tam karşısında görmüş servi- hıraman'ı. Bir ah etmiş iki ah etmeye kalmadan olduğu yerde bayılmış. Gözlerini açtığı gibi de dilberin elindeki hırkayı bu sefer bizzat alıp kendisini geçirmiş sırtına. Gayrı ne biz uzatıp sayfarca yazalım ne de sizin güzel başınızı ağrıtalım. Bundan sonrası davul ve zurnaya kalmış. Şöyle kelli ferlisinden nikah kıyılmış. Onlardan sonra da yaşatılmış bu kadim gün. Hıdırellez olmazsa Gül bahçesinde o da olmazsa Çağlayan deresinde yılda bir kez hali vakti yerinde olanlar o güne mahsus yeni giysiler alırdı. Yeşillik ve ırmak kenarları kutlama yeri olarak tercih edilirdi. Bu kutlamalarda genç kızlarımız adeta görücüye çıkar gibi; kol kola yürüyüp genç erkeklerin önünden defile gösterisi gibi geçerlerdi. Genç erkekler de kızların dikkatini çekmek için gruplar halinde gezerlerdi. Allah biliyor ya, kim kime yazıldıysa orada açığa çıkardı derler. Alın yazısı ve kader orada tamam ederdi kendisini. Kızlar gönlünün erini, erkekler de bahtının güneşini orada bulurlardı. Hal böyle olunca dertliler derman, sevenler yarini bulur olmuş. Boşuna dememişler aradığın seni arayandır diye. Her vakit tamam olur. Bizim vakit de tamam oldu candaşlar! Bir masalın daha sonuna geldik! Dinleyenlerin, okuyanların ruhuna üfledim bile. Gökten de üç elma düşmüş, biri benim kel kafama, biri sevenlerin başına biri de sizin yüreğinize. Varın gidin hayrını görün. Rüya görüp uyanmak istemez olursanız da bu fakirin masalını hatırlayın.."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/hikaye-p-efsunlu-bir-bahceyi-andiriyordu-bir-zamanlar-asilmaz-citlerle-orulmus-kimselerin-oyle-kolayca-elini-kolunu-sallaya-s", "text": "Efsunlu bir bahçeyi andırıyordu. Bir zamanlar aşılmaz çitlerle örülmüş, kimselerin öyle kolayca elini kolunu sallaya sallaya giremeyeceği bir bahçe. Özel diye çoktan tayin edilmiş. Bu mülkün sahiplerini tanıyorum. Böyle derken mülkün asıl sahibinden haya ediyorum. Sahipleri işte, bir erkek bir kadın cinsi insan türünün. Bir lütufla birbirine aşık edilmiş... Bir akşamüzeri, bir gündüz serinliği türlü meşklerinin, ruhlarının, cilvelerinin ve aşklarının tılsımlı dualarının şahidi işte bu bahçe, öyle özel... Bir lütufla kendilerine böyle bir nimet bahşedilmiş insanlardan belki binlerce var. Türlü güzelliklerle süslenmiş yemyeşil bu bahçe gibileri de tabii olarak ama bilinmez herkesçe. Öyle salınmaz bir ulakla dillerden dillere. Derken, bir haber ilişti. Uzak, çok uzak ülkelerde bu meseleyi kırmışlar. Kocaman çitleri gereksiz görüp bir kenara atmışlar. Garibime gitti, üzüldüm, kahroldum perişanlıktan. Vah ki türlü hülyalar bu yüzden gerçeklere karışmışlar. Düzenbaz, oyunbozan, kem göz, kıskanç mı kıskanç gerçeklere. Yazık oldu o güzelim bahçelere. Gerçeklerin ayak izlerini görür olmuşlar. Bu yüzden aşıklar rahatsızlık duymuşlar. Güzelim hülyalı çimlere bir daha hiç uzanamamışlar. Ne vardı ki çitler aşılmazdı ama güzeldi. Bahçeler bir tek aşıklara özeldi. Şimdi göz etmişler, kurutmuşlar renklerini. Ezip geçmişler üstelik ve hayasızca tüm çimenliklerini. Eh işte... Garip kalmışlar. O gün bugündür."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/hit-the-road-yol-bazen-hakikate-kanat-cirpmanin-simgesidir", "text": "Film sırasında arabanın içerisinde seyreden klostrofobik gidiş, ara sıra sanatın büyüleyici gücünü bir şarkı üzerinden yansıtırken hikayenin nefesleri daraltan bölümlerinin üstesinde de filmin ufaklığı geliyor ve bize yeniden yaşamın tokatlamayan yanlarını da hatırlatıyor. Oradan anlıyoruz ki en dar alanda bile geleceğe dair taşınabilecek bir umut, yaşam damarlarına kanı yürütüyor. Umudu temsil edecek yegane rolü de ancak tatlı-haşarı bir çocuk taşıyabilirdi. Ufaklık rolün üstesinden öyle bir geliyor ki yalnızca filmdeki kırılgan akışın içimize bıraktığı burukluğu kırmıyor, kendi yaşamımızda nefesimizi daraltan onca şeye de bir mola verdiriyor. Annesinin sorduğu soruya verdiği biz ölmüşüz cevabını öyle bir sevimli tonlamayla söylüyor ki annesinin yüzünde oluşan kederli gülümseme bize ufaklığın önemini anlatıyor. Çünkü ufaklık filmin sonunda anlayacağımız üzere, farkında bile olmadan abisinin aileden ayrılarak gurbete gidişinin sert duygularını kırıyor. O olmadan tamamen kedere dönüşecek olan yolun hikayesi, ufaklığın dokunuşlarıyla halen yaşamın devam ettiğini hem filmdeki anne baba rollerine hem de bizlere hatırlatılıyor ve evet bir yaşam var ve olanca yüküne rağmen akıp gidiyor diyoruz. Küçük oğlanın sahnelere sevimli bir şekilde dalması bizi seyir halinden uzak tutmaya çalışıyor. Fakat zaten böyle değil midir? Mutlak keder var mıdır? O yüzden bence filmde karakterlerin tamamını toplayınca bir 'komple insan' oluşuyor. Gamsız görünmeye çalışan fakat her anlamda fedakarlık yapmaya hazır bir duruşa sahip, oğlundan kopacak olmanın verdiği hüzün yüzüne yansıyan, insani yönleri gelişkin bir anne, yer yer umursamaz görünen, aylardır ayağında alçıyla gezen ve bir şekilde kendini böyle merkeze koymaya çalışan bir baba, genelde ciddi olan, yolun kaygısını en çok yaşayan fakat vakur duruşunu kaybetmeyen üzgün bir abi ve nihayet ailenin olmazsa olmazı, neşe kaynağı hazır cevap bir ufaklık... Kimi insanlarda bir özellik diğerine ağır basıp baskın karakter haline gelse de bir insan ortalama olarak bütün bu özellikleri taşır. Panah Panahi de bir aile üzerinden karakter yaratmış ve bu karakteri dar bir alanda hüzünlü bir yolculuğa çıkarmış... Ve insan olmalarını bize hatırlatmak için filmdeki duygu geçişlerini de yeterli görmemiş ve bir hasta, ölmek üzere olan bir köpeği de eklemiş. Çünkü hüzün ve kederin hiçbir zaman tek boyutu olmamıştır. Bunar çok boyutlu duygulardır."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/hollanda-giethoorn-gezimiz", "text": "Herkesin yaşamak istediği, orası olursa hayatımı sonuna kadar orada geçirebilirim dediği bir yer mutlaka vardır. Biz az çok gezen bir çift olarak bugüne kadar ''Tamam şimdi bulduk, burası orası'' dediğimiz bir yer olmamıştı ta ki Giethoorn'u görene kadar. Giethoorn da nerede? Tabii ki Hollanda'da:) Overijssel eyaletinde bir köy.... Köy diye geçiyor ama bizce cennetten bir köşe. Adacıklar üzerinde, yeşillikler içinde, sazdan yapılma çatılı evleri ve şirin mi şirin 180'den fazla küçük tahta köprüyle dolup taşan bir köy burası. Dünyanın her yerinde, bir yerleri Venedik'e benzetme çabası vardır ya burası içinde ''Yeşil Venedik'' deniliyormuş. Kusura bakmasınlar ama Venedik gibi dedikleri Eskişehir'i de gördük, gerçek Venedik'i de gördük. Her şey yerinde güzel ama burası başka bir güzel. Ben kesinlikle buraya Yeşil Venedik diye bakmıyorum, burası cennetten güzel bir köşe ve adı da Giethoorn. Evler arasında yer alan küçük kanallar, yürüyüş ve bisiklet yolları, köprüler, gökyüzü, yeşilin bin bir tonu, kuşlar, ördekler, evlerin masalsı güzelliği... Kısaca insan bu düşsel yeri görünce beni burada bırakın demeden geçemiyor. Amsterdam'a yaklaşık 1,5 saat mesafede bulunan, UNESCO Dünya Mirası Listesi'nde yer alan, motorlu araç trafiğine kapalı bu huzur dolu köyü gezmek, ruhumuzu dinlendirdi, gözlerimizi şenlendirdi. Bu köyün bilinirliliği Bert Haanstra'nın 1958 yapımı Fanfare filminin bazı bölümlerini bu köyde çekmesi ile artmış ve köy turist akınına uğramış. Filmi buldum ama Türkçe çeviri olmadığı için izleyemedim. İlk beş dakikasında köyü siyah beyaz olarak görmek de ayrı güzeldi. Giethoorn'un anlamı keçiboynuzu. Buraya yerleşen ilk insanlar etrafta yüzlerce keçi boynuzu buldukları için buraya bu ismi vermişler. Küçük bir bilgi daha... Buradaki evlerin iki kapısı bulunuyor. Gündelik hayatta evlerin yan kapılarını kullanıyorlarken, ön kapılarını sadece evlenirken ve öldükten sonra cenazeyi çıkarmak için kullanıyorlar. Ayrıca evler arasındaki ulaşım tekne ve botlarla sağlanırken turistik geziler içinde tekne turları yapmak halkın geçim kaynakları arasında yer alıyor."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/hotel-rwanda-kendi-baktigim-pencereden-bir-film-incelemesi", "text": "Bu yazı başından sonuna kadar film hakkında bilgiler içermektedir. Lütfen okumadan önce filmi izlediğinizden emin olun. Belçikalılar ülkeyi idare etmek için Tutsileri kullandı ve iktidarı Hutulara bırakarak gittiler. Halkımız bana, neden Tutsiler'den nefret ettiğimi soruyor, onlara diyorum ki, tarihimizi okuyun. Tutsiler, sömürgeci Belçikalıların işbirlikçisiydiler. Bizim Hutu topraklarımızı çaldılar, bizleri kırbaçladılar. Onlar hamamböcekleridir. Ruanda bizimdir, Hutu toprağıdır. Bizler çoğunluktayız onlar vatan haini azınlıktır. İstilayı bastıracağız, isyancıları yok edeceğiz. Burası Hutu Gücü Radyosu. Tetikte olun, komşularınıza dikkat edin. Aynı dine inanan ve aynı dili konuşan Hutu ve Tutsiler arasında yarattıkları farkları derinleştirilerek, her birine hangi ırka mensup olduğu belirtilen damgalı kimlikler vererek ırkçılığı ve düşmanlığı bu gruplara dayatmışlardır. Hutular gelecek nesli yok etmek için Tutsi çocuklarını acımasızca öldürecek kadar ileri gitmiştir. Paul bir Hutu'dur ve filmin başında her şey çok normalmiş gibi sakin davranmasına rağmen her şeyin gayet farkındadır. Bir fırtınanın kopacağını bilir. Bu yüzden etrafını generallerle, beyazlarla rüşvet vererek günü geldiğinde kendisini ve ailesini korumaları için güçlü bağlar kurmak için çabalar. Ancak bu hareketiyle benim için kendilerini sömüren ülkenin yöneticilerinden bir farkı yoktur. Paul özünde, beyazların çıkarları için çalışan ve otelin kendisine verdiği statünün arkasına saklanan biridir. Bir çoğu Tutsi'lerden oluşan komşuları da aslında kendi güvenliklerini sağlama almak için Paul'un isminin arkasına saklanırlar. Tıpkı Paul'un beyazlara yapmaya çalıştığı gibi. Paul, hiçbir zaman Hutu'larla ya da Tutsi isyancıları ile savaşma niyetinde değildir. Paul için önemli olan ailesinin ve kendisinin can güvenliğidir. Rüşvetle yanında tutmaya çalıştığı beyazların bir savaşa izin vermeyeceğini, ufak çatışmalarla olayların kapatılacağını çünkü hemen müdahale edeceklerini düşünür. Ancak BM generali bütün gerçekleri tek bir konuşmayla suratına suratına çarpar. Batı, tüm güçlü devletler, güvendiklerinin hepsi Paul, senin pislik olduğunu düşünüyorlar, hayvan dışkısı olduğunu. Sizler değersizsiniz. Bu lanet otele sahip olabilirsin ama bir şey var, sen siyahsın. ... bizler barışı kurmak için buradayız, korumak için değil, emirlerim arasında müdahale etmek yok. Anarşik sistemde devletlerin temel amacı hayatta kalmaktır. Ruanda'da devletler yerine gruplar olduğuna göre sistemdeki diğer insanlar, bu sistemde kendi hayatlarını kurtarmak için bir nevi kendi kendini koruma yöntemine başvurmuşlardır. Barış antlaşması sonrası hemen öldürülen devlet başkanının ardından onun yerine geçen General'e, Hutu'ların saldırılarını destekleyip desteklemediği sorulduğunda verdiği kaçamak cevaptan da bütün gerçekler aslında gözler önündedir. Bir soykırım yapılacak ve hayatta kalmayı başaranlar yoluna devam edecektir."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/huser-yaylasi-nda-bulutlarin-ustunde-bir-gun", "text": "Herkesin bu güzel manzaraya ulaştığında verdiği tepkinin farklı olacağını da unutmayalım. Ben bu manzara karşısında tek bir şey söylemiştim. Teşekkür ederim Allahım, gerçekten çok güzelsin."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/huzun-ucgeni-triangle-of-sadness-filmine-sosyolojik-bir-bakis", "text": "2014 yılında Turist filmiyle adı duyulmaya başlayan, 2017 yılında Kare ile Cannes'da ödüle kavuşan ve dünya sinemasında yer edinen Ruben Östlund son olarak Hüzün Üçgeni (Triangle of Sadness/2022) filmi ile kendini tamamen kanıtlamış görünüyor. Bunun sonucunda Cannes'da bir kez daha büyük ödüle uzanması tesadüf değil. Son dönemlerde özellikle bağımsız sinemanın tematik olarak üzerinde durduğu ve iyi yapıtların ortaya konulduğu 'toplum' konusu özellikle kapitalizmin tıkanma sinyallerini verdiği son zamanlarda sürekli olarak tartışma konusu ve insanlığın arayışları ister istemez sanatsal üretimlere de yansıyor. Daha çok mevcut olanın eleştirisi üzerinden yürütülen bu süreç, içinde belli başlı sıkıntıları barındırsa da olumsuz olarak değerlendirmemek gerekiyor. Arayış hep vardı... Buna giderek daha da yoğunlaşan sorgulamaları ekleyince değişim/dönüşüm kaçınılmaz oluyor. Mevcut ile yaşanamayacağı konusunda ortak zemin yakalandı mı geriye hunharca tartışma halleri kalıyor. Bence oldukça lezzetli bir ortam. Çünkü yoğun tartışmaların olduğu yerde mutlaka biriler çıkıp 'eylem de gerekli' diyebiliyor. Sınıf meselesi deyince insanın aklına ilk gelen 'eşitlik' oluyor çünkü sınıflaşmanın özellikle ilk lağvettiği kavram eşitliğin kendisi... Östlund'un film boyunca, filmin her üç bölümünde de buna dair çok fazla vurgu yapmış olması yaşanılan genel karın ağrısıyla ilgili olmalı. Ancak nedense bütün kapılar kaba bir eşitliğe çıkıyor. Bu meseleyi derinliğine ele alıp irdeleyecek, sorgulatacak, sonuçlara ulaştıracak düşüncelere bir türlü kavuşamıyoruz. Ortaya çıkan durum tabiri caizse bir çorba oluyor. İçinde neyin olduğunun bilinmediği, ürünlerin kendini başarıyla gizleyebildiği bir çorba. Eşitliğin ve toplumsallığın tartışıldığı bir yerde sosyalizm-kapitalizm çatallaşmasının gündem konusu olmaması düşünülemezdi. Film bence kısmi olarak Karl Marx'ın sınıf teorileriyle birçok noktada örtüşüyor ve Östlund bunu hiciv yollu anlatma çabasına girmiş ve Marx'ın ismini ve kendi cümlelerini kullanmaktan da geri kalmamış. Fakat sanılanın aksine film, mevcut durumu özellikle geminin sallanmaya başladığı andan itibaren ortaya çıkan berbat kusma ve tuvalet taşma görüntüleri eşliğinde kaos ortamında anlattığı kapitalizm belasının karşısına sosyalizmi koymuyor. Katılmasam da filmde ciddi sosyalizm eleştirisi de var. Sosyalizmi kapitalizmin alternatifi olmaktan ziyade onunla kaba bir çekişme içerisine girmiş -belki görece daha iyi- bir sistem olarak tanımlamış. Buna özellikle Rus 'kapitalist bok tüccarı' ve Sosyalist olduğunu belirten kaptan arasında cereyan eden sohbetlerde şahit oluyoruz. Filmi ana hatlarıyla tanımladıktan sonra filmin iskeletini destekleyen ve aynı zamanda filmin başarı elde etmesine kapı aralayan karakterlere de değinmek gerekiyor. Ruben Östlund The Square filmindeki gibi burada da kesinlikle totalci bir yaklaşım sergileyip bakın insan budur demiyor. İnsanın ne olduğunu ve sosyal ilişkilerini farklı sınıftan prototip olarak sunduğu insan tipolojileriyle de güçlü bir şekilde yansıtıyor. Filmlerinde yarattığı kahramanlarını izleyicinin olağan yaşam akışlarında da anımsayabilmesi buradan ileri geliyor. Yani Östlund bir fikir ortaya atıp o fikre uygun, vasat karakterler yaratmaktan ziyade toplumdan bir kesit alıyor, tıraşlamadan filme aktarıyor. Bütün bu karakterleri izleyerek bizde ister istemez bir algı yaratmayı başarıyor. Eğer film boyunca Carl ve Yaya'nın karakterlerini takip edersek bunu rahatlıkla görebiliyoruz. Her ikisinin kimlik sorunları ve yapay gündemleri, sallantıları, dönem dönem başka bir karaktere doğru evrilme hissedilse de kendilerinden taşmayan karakterleri filmin gidişatını belirliyor. Bu anlamda filmde Kaptan Smith'i, Abigail'i ve diğer karakterleri tek tek izlersek dahi karakterlerinde eklektik duran bir şeye rastlamıyoruz çünkü bana kalırsa Östlund sosyolojiyi anlama konusunda da oldukça başarılı. Üstelik yalnızca bununla da kalınmamış. Belki tek başına karakterler oluşturmak da çok fazla zorlamaz insanı ancak o karakterlerin birbiriyle ilişkileri ve ortamın gidişatına etkilerini verebilmek kolay değildir. Kaptan Smith'in sarhoşluğu, kendini bırakmış bir sosyalist olması nasıl da ülkemizdeki yorgun demokratları anlatıyor öyle değil mi? Düşünün ki inandığı bir toplumsal düzen var fakat yorgun düşüp sosyaliteden izole etmiş kendisini, sürekli alkol şişelerinde dolanıyor. Böyle insanlar isteseler de liderlik edemezler çünkü kusurludur karakterleri. Kaptan Smith gibi yorgun demokrat bir liderin komuta ettiği yattaki kaosun tek nedeni sistemsel değildi ve film içerisinde Kaptan Smith'in gidişatı nasıl olumsuz etkilediğini, komuta edenin karakterinin nasıl sonuçları doğurabileceğini de gördük. Yan karakterlerin tümünü de film boyunca dikkatle izledim ve yan karakter olmalarına ve izleyici tarafından önemsenmeyeceğine rağmen Östlund'un kusursuz karakter yaratma becerilerine hayran kaldım."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/huzursuzluk-belirsizlik-yarinlar", "text": "Huzursuzluk, içimde dolaşan bir gölge gibi, bir türlü dağılmıyor ve hep peşimde. Sırtımdaki, kalbimdeki hançer yarası gibi olan hissini, varlığını hiç yok etmiyor. Ben hep buradayım diyor sanki \"ben senim ve senden gidemem\" diyor... Huzursuzluk... Kalbimdeki simsiyah katran yaradan sızıp vücuduma dağılıyor. Nefes aldırmıyor. Kendimi bildiğim zamanlardan, çocukluğumdan beri hiç peşimi bırakmayan huzursuzluk yaş aldıkça benimle büyüyor sanki; gitmek şöyle dursun hafifleyeceğine büyüyüp benim boyumu geçiyor, bütün benliğimi yutuyor. Belirsizlik, huzursuzluktan doğuyor. Gölgelerden bir deniz olup yutuyor beni, boğuyor. Çıkmaya çalışırken yaşamım gözlerimin önüne geliyor... Kayıplarla dolu bir hayat. Kayıp bir çocukluk, kaybolmayan kötü anılar. Kayıp bir gençlik. Kayıp hayatım. Ellerimden kayıp giden, beni de peşlerinden sürükleyen kayıp canlarım. Bir gün buluşacağımız yeri düşünüyorum. Ben çocukluğuma sarılırken benden giden bütün canlar, kayıp hayatlar bizi sarıp sarmalayacak. Huzursuzluk içimden çıkıp yutuyor beni, bütün varlığım artık yarının belirsizliği dolu. Yarını bekleyecek gücüm yok. Ama yarının bana getireceği canlara, anlara olan merakım var. Bu merak içimdeki gölgelerden büyük. Yarına umutla ve merakla ama heyecanla değil... Gün batımını izliyorum denizin kenarında, ağlıyor muyum yoksa yanaklarımdaki tuzlu su dalgalardan mı yüzümde yerini buluyor... İçime çektiğim umudun nefesi mi yoksa ölümün taze kokusu mu? Gün batımına karışıp gitmeyi düşünüyorum dalgalara katarak kendimi. İşte yine o huzursuzluk geliyor... \"Yaşamayı seçmiyorsun, aksini göze alamıyorsun sadece mecbursun\" diyor. Yüzümden akan yaşla kalkıp belirsizliğime doğru yürürken veda ediyorum sabaha göreceğim güneşe."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/ibrahim-sinasi-hayati-ve-edebi-kisiligi-uzerine-bir-bakis", "text": "İbrahim Şinasi (5 Ağustos 1826 - 13 Eylül 1871), İstanbul doğumlu Türk gazeteci, şair, tiyatro yazarı ve düşünürdür. Bu çok yönlü sanatçı, parça parça gelen ve hedefleri belirli bir yönde sınırlı olan yenilikleri bir araya getirerek en çok ihtiyacımız olan şekilde topluma geri döndürdü. 19. yüzyılda Türk edebiyatını etkileyen ve yönlendiren yazarlar arasında yer alan Şinasi, Osmanlı toplumunun çağdaş uygarlığı yakalayarak gelişebileceğini, bununsa Batı örnek alınarak gerçekleşebileceğini savunan Batılılaşma hareketinin öncülerinden biridir. Gazetelerde yazdığı makalelerle, Fransızca'dan yaptığı şiir çevirileriyle, edebi ve toplumsal eleştirileriyle, yazdığı tiyatro yapıtlarıyla ve kullandığı yalın, halkın anlayabileceği arı dille edebiyatta Batılılaşmanın ilk adımlarını atmıştır. Şinasi, Agah Efendi ile birlikte 1860 yılında ilk özel gazete olan Tercüman-ı Ahval'i çıkarmıştır. Edebiyatımızdaki ilk makale örneği olan \"Mukaddime-i Tercüman-ı Ahval'i\" yine bu gazetede yayımlamıştır. 1962 yılında ise Tasvir-i Efkar isimli gazeteyi çıkarmıştır. İlk tiyatro eserimiz olan \"Şair Evlenmesi\" adlı eserini Tasvir-i Efkar gazetesinde yayımlamıştır. Sanatçı, La Fontaine ve Lamartine'den yaptığı çevirileri \"Tercüme-i Manzume\" adlı eserinde toplamıştır. Kendi şiirlerinden yaptığı seçmeleri ise \"Müntehabat-ı Eş'ar\" isimli eserinde toplamıştır. Şiirlerini aruz vezni ile yazmış ve Türkçe'nin sadeleşmesi için önemli çalışmalar yapmıştır. Şiirin konusunu genişletmiş hukuk, hak, adalet, medeniyet, akıl, kanun gibi kavramları şiirimize sokmuştur. Atasözleri ile ilgili çalışmalar yapmış ve bu çalışmalarını \"Durub-ı Emsal-i Osmaniye\" adlı eserinde toplamıştır. Şinasi'nin ünü sanatçılığından değil, edebiyatımız için öncü olmasındandır. 19. yüzyılda Türk edebiyatını etkileyen ve yöneten yazarlar arasında yer alan Şinasi, Osmanlı toplumunun çağdaş medeniyeti yakalayarak gelişebileceğini ve bunun da verilip alınarak gerçekleştirilebileceğini savunan Batılılaşma hareketinin öncülerinden biridir. Batı, bir model olarak alınmıştır. Gazetelerde yazdığı yazılar, Fransız şiir çevirileri, edebi ve sosyal eleştirisi, tiyatro eserleri ve halkın anlayabileceği yalın dil ile edebiyatta Batılılaşmanın ilk adımlarını atmıştır. Fransız kültüründen etkilenmiş ve bu doğrultuda eserler üretmiştir. 1858 yılında Türk okura Batı şiiriyle ilgili ilk bilgileri veren Tercüme-i Manzume adlı eserini yayınlamıştır. Divan şiirinden bambaşka deneyler yapmıştır. Şinasi ilklerin sanatçısıdır. Şinasi ilkleri arasında ilk tiyatro, ilk şiir çevirisi ve ilk özel gazete yer alır. İlk noktalama işaretlerini kullanan sanatçı yine İbrahim Şinasi oldu. Klasisizm akımından etkilenen yazar, batı edebiyatına giden yolda eserler yazan ilk Türk yazardır. Şinasi, Tanzimat döneminde Türk edebiyatının önemli yazarlarından biridir. Genellikle didaktik şiirler yazan sanatçı, şiirlerinde aruz ölçüsünü kullandı. İbrahim Şinasi, şiirleri kelime oyunlarından kurtararak konuşulan dili şiire taşıdı. Sözlü dili yazı diline taşımaya çalıştı ve düşüncelerini basit ve net bir şekilde ifade etti. Şiirlerinin konusunu seçerken akıl, medeniyet, hukuk, hak ve adalet gibi kavramları kullandı. Tek perdelik tiyatro oyunu Şairin Evlenmesi'nde Şinasi'nin görücü usulü evliliğini eleştirdi. Bu eserinde Moliere'den etkilenmiş ve sıklıkla atasözleri ve halk ifadelerine yer vermiştir. Şair Evlenmesi, batı komedisi ve orta oyunun sentezi olarak tanımlanabilir. İçerik fikri gayet güzel, yalnızca kolayca ulaşılabilen bilgiler dışında daha ilgi çeken detaylar hakkında bilgi verseniz daha hoş olur. :) kaleminize sağlık. İçeriği beğendim. Bu anlamda Şinasi'yi seçme nedeninizi merak ettim."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/icmeler-den-turunc-a-otostop", "text": "İçmeler, Ege'de bulunan çoğunlukla İngiliz turistlerin geldigi küçük bir tatil beldesidir. Marmaris'e bağlı olan bu beldede oteller ve eğlence mekanları bulunur. Ben de geçen yaz olduğu gibi bu yaz da çalışmak için bu taraflara gelmiştim. Geçen sene izin günlerimde otostopla geziler yapmaya çalışmış ve bunları da yazmıştım. Şimdi yine aynı heyecanla yazıyorum. Turunç'a gidecektik... Turunç, İçmeler'e 14 km mesafede olan, İçmeler'den daha küçük ve yine İngiliz turistlerin ağırlıklı geldiği bir tatil beldesidir. Bu belde Abi, Ege yaa! diyebileceğiniz bir yer değil. Nedenini kendi maceramı anlatarak açıklayacağım. İçmeler'de Marmaris Belediyesi'nin ek hizmet binasının önünden Turunç'a giden bir yol vardır. Yol biraz yokuş ve virajlı olduğu için otostoptayken araçların durması zor oluyor ki bunu bir önceki hafta orada otostop parmağım havada 45 dakikamı harcayarak tecrübe edinmiştim. Turunç'a giden minibüsler gelmemiş ve araçlar da durmamıştı. Bu hafta ise olaylar farklı gelişti. Yanımda okuldan arkadaşım ve burada birlikte çalıştığım Adem vardı. Adem'le bahsettiğim bu yolun başındaki minibüs durağında beklemiş ve geçen araçlara parmak kaldırmaya başlamıştık. Hava aşırı sıcaktı ve tek sığınılacak gölge minibüs durağının yarattığı tek kişilik gölgeydi. Oraya geçince de hava akışı kesiliyor ve terlemeye başlıyorduk. Güneş kremi sürdüğüm için gölgeye geçmeme gerek olmadığını düşünmüştüm ama yanılmıştım. Güneşe çıktığım vakit kavruluyordum. Durağın gölgesine geçince ise havasızlıktan terlemeye başlıyordum. Sırt çantamın yardımıyla bu terleme daha da artıyor ve tişörtümde ter izleri belli olmaya başlıyordu. Durakta asılı olan seyir saatlerine göre minibüsler 15 dakikada bir geliyordu fakat şimdiden 20 dakika olmuştu bile. Bu süre içinde tabii ki otostop çekmeye de başlamıştık. Şansımız dönmüyor ve arabalar sadece burada kalacağım işareti yapıp yollarına devam ediyorlardı. Sonunda Audi marka bir araba yavaşça yanımıza yaklaştı ve durdu. Araç sahibi abiye Turunç'a gittiğimizi söyledik. Abi ise: Turunç'a gitmiyorum ama sizi biraz ileri götüreyim, hem de Audi'ye binmiş olursunuz. dedi gayet mütevazı bir şekilde O sırada Adem ise, tek kapı olan aracı görmenin şaşkınlığıyla: Abi bu arabaya nasıl biniliyor? diye sordu. Arabasına bindiğimiz bu abi Hataylı çıkmıştı ve Adem'le iyi anlaşmışlardı. Çünkü, Adem de bir Hataylıydı. Bu arabayla sanırım 3-4 kilometre ilerlemiştik. O yolun üzerinde Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi'nin Turizm Meslek Yüksekokulu'nun kampüsü bulunuyordu ve bu kampüs iki gün önce çıkan bir yangında zarar görmüştü. Araç sahibi tam da oraya gidiyormuş. Biz de bu vesileyle oradaki yanan bölgeyi görmüş olduk. Hala is kokuları yayılıyordu. Buradan biraz daha ileriye; gölge bir yere konuşlanıp tekrar otostop parmağımızı kaldırmaya başladık. Bu sefer çok beklememiştik ve de bir cip durmuştu. Daha önce otostoptayken bu kadar lüks arabalara binmemiştim. Belki de bu sefer Adem'in otostoptaki acemi şansı işliyordu. Buradan sonraki yollar hem kıvrımlı hem de yokuştu. Burada araba kullanırken aşırı zevk alacağınıza garanti verebilirim. Bindiğimiz aracın sahibi ormancılık yapıyormuş. Geçen seneki Marmaris yangınından geriye kalan odunları topluyorlarmış. Bu aracın sahibi de Hataylı çıkmıştı ve Adem'in yüzü yine gülmüştü. Bu araçtan Bozburun yolu kesişiminde indik ve küçük bir yokuş tırmandık. Yokuşun ardından araçlarla tırmandığımız o kıvrımlı yokuşlar tersine dönüyor diye düşünmüştüm ki öyleydi. Bulunduğumuz yerden Turunç sahili görünüyordu ve sanki sadece İçmeler ile Turunç arasındaki dağı aşmıştık. Adem, biraz da küfürlü ve alaycı bir şekilde, o kadar yolu aynı yerde denize girmek için mi geldiğimizi soruyordu. Ben ise bu mantıksızlığa seviniyordum. 45 derece sıcaklığa rağmen yolun karşısına geçip otostop çekmeye devam ettim. Modum yüksekti, yoldan keyif almaya başlamıştım. Motivasyonumu Milas - Bodrum arasında çektiğim otostopta bir buçuk saat ormanın ortasında kaldığım ve bir domuzla karşılaştığım anımdan alıyordum. Birkaç dakika sonra minibüs tarzı bir aracı durdurmayı başarmıştık. Arabaya binince Adem'in yaptığı ilk şey: Abi Hatay ile bir bağlantın var mı? diye sormak oldu. Abi de olmadığını İstanbul'da doğup büyüdüğünü söyledi. Garipçe bize bakan abiye önceki bindiğimiz iki aracın sahiplerinin Hataylı çıktığını ve Adem'in de Hataylı olduğunu söyledik. Normal olduğumuzu öğrenen abimiz, muhabbet açmaya başladı ve başladık ekonomi konuşmaya. Asgari ücretten girip akaryakıt fiyatlarına değindiğimiz ve Marmaris'teki kiralarda bitirdiğimiz muhabbette Adem sadece telefonuyla takılmakla yetindi. Araç sahibi Hataylı çıkmayınca modu düşmüştü herhalde. -Kardeşim, biz şimdi neredeyiz? -Turunç'tayız! -Turunç'tayız! -Yani nereye geldik? -Turunç'a! -Hah şöyle! Turunç'a da gitmedim demezsin artık. Sahile doğru yol almaya başladık. Henüz sahile varmamıştık ki denizi kendi malıymış gibi çeviren beach club'larda çalan cıstak cıstak müzikler kulağıma gelmeye başlamıştı. Adem, benim nezdimde büyük bir suç işleyerek bu işletmelerden birine şezlong fiyatı sordu. Ben ise halk plajı nerede diye bakınıyordum. Bütün Turunç sahilini kaplayan bu işletmeler çılgınca müzik çalıyordu fakat şezlonglarda oturanlar pek bir sakindi. İnsanlar uzanmış bir şeyler içiyordu. Anlamadığım nokta ise şuydu: madem bu insanlar sakince takılacak bir yer arıyorlarsa neden beach club'lara gidiyorlar? Diğer yandan, bu kadar alanı kapatıp insanları bir alana sıkıştırıp ve kulaklarına o rahatsız müzikleri vermekteki amaç nedir? Üstelik insanlar eğlenmiyor, uzanıp ve dinlenip kestirmek istiyorlar. Bu iki tarafı da mantıksız olan denklemden çıkamamıştım. İşte bu yüzden Abi, Ege yaa! diyemediğim bir yer oldu Turunç. Gerçi Turunç'tan beklentim bir zamanlar Emel Sayın'ın yaşadığı evi görmekti ki bu vazifeyi o evin önünde viski içerek yerine getirdim. Gürültülü mekanları geçtikten sonra halk plajını bulmuştuk ve orada denize girdik. İlginçtir ki buradaki su sadece birkaç kilometre ötedeki İçmeler sahilindeki sudan daha ılık ve berraktı. Suyun altındaki taşları rahatlıkla görebiliyorduk. Böyle güzel bir denizi olan bir beldenin sahili işletmelerce kapatılması acı verici aslında. Sahilde denize girdikten sonra, önceden planladığım gibi, bir zamanlar Emel Sayın'a ait olan ve şimdi ise bir restorana dönüştürülen evini görmeye gittik. Bulunduğumuz sahilden de görünen ev, sarı rengiyle diğerlerinden ayrışıyordu. Evin terasından bakınca ne kadar güzel bir manzarası olabileceğini tahmin edebiliyorsunuz. Önünde teknelerin demir attığı küçük bir liman bulunuyor ve genişçe bir yürüyüş yoluna bağlanıyordu. Bu ev şimdilerde tamamıyla bir işletmeye çevrilmiş durumdaydı. Öyle ki yan tarafına ucube bir asansör yapılmış altına bir kuyumcu dükkanı yerleştirilmiş ve önüne zevksiz bir branda konulmuştu. Bu kadar güzel bir manzaraya sahip ve anlamlı bir mekan işletmeciler tarafından esir alınmıştı. Evin önünden yürüyüp biraz ilerledik limandaki gemilere bakıp Adem'le ne kadar zengin olmak isterdim biliyor musun? konuşması yaptık. Tekrar evin önünden geçip ara sokaklardan yürümeye başladık burada her tatil bölgesinde olduğu gibi imitasyon spor çantalar, tişörtler ve bavullar satan dükkanları gördük. Orta direk İngiliz ailelerin doldurduğu mekanlarda futbol maçları izleniyordu. Diğer taraftan bu ülkenin bir genci olarak bu mekanlardan herhangi birine oturup bir bira dahi içemeyeceğim gerçeğiyle yüzleşmiştim. Mekanların ve dükkanların arasından geçip buraya geldiğimiz yolu izleyerek İçmeler yoluna çıktık. Günün başında dakikalarca beklediğimiz minibüs 10 dakika sonra gelmişti ve bu minibüse binerek direkt olarak çalıştığımız otelin bulunduğu İçmeler'e döndük. Dönüş yolu daha kısa sürdü ve ikimiz de yorucu bir gün geçirdiğimizin farkına dönünce varmıştık. Yazınızla sanki okuyucuya kendi gezmiş izlenimi verdiniz. Ama herkes sizin gibi bu kadar doğaçlama gezme keyfi yaşayamıyor! Birkaç yıl önce İçmelere gitmiştim o kadar sıcak ve güzel bir yerde sizin de dikkat çektiğiniz sahilin doğallığının bozulması-işgali konusu elzem bir husus. Hergeçen günde bu işgalcilik olağanca yıkıcılığıyla devam ediyor ne yazdık ki..! Sahilin korunması ve halkın kullanımı önündeki engeller kaldırılmalı. Zira bu kıyı kanuna da aykırı diye biliyorum işletmelerin bu kadar hadsiz kıyıları ranta çevirmeleri."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/icsel-cokunum", "text": "Göğü pencereme indirip, ruhumun ahengini izliyorum. İçimde ılık bir telaş var. Gözlerimde çakan şimşekler kaldırım taşlarını döverken, rüzgarda savrulan yaprakların tenimdeki ağırlığını hissediyorum. Sokaklar damlalarla kalabalık, köşe başlarına sığınan yavrular kadar da ıssızdı. Kafamda dolaşan soru deryasını bir köşeye attım. Bedenim, varması gereken yere ulaşmıştı çoktan. Yorgun ayaklarım, büyülü birer cevher gibi durmadan ışıldardı. Ve ben hep kendimi olmam gereken-yakutbenöylesanyorum- yerde bulurdum. Bir fincan kahve koyup eskitilmiş odama geçtim. Küllüğümdeki izmarit, umudumun yaşını çoktan geçiyordu. Şaşırmadım... Perdelerin arasından dışarıya göz gezdirip kendi hayalimin atlasında kayboldum. Burası her şeyin başladığı yer, burası cennet ve cehennem. Burada yer yön yok. Her şey kayıp birer yolcu zaman girdabında. Gözlerim ağırlaşıyor..."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/iletisimsizlik-becerisi-a-kadir-ozer-kitapligimdan-bir-oneri", "text": "İletişim, canlıların varoluşundan beri sahip oldukları en hayati unsur. İnsanlık dahil birçok canlı türünün hayatta kalmasını sağlayan temel bir etken. Sözlü ya da sözsüz olsun, kurabileceğimiz bağların öncüsü. Ve ben denizin en büyük kabusu; İletişim. İnsanlarla konuşmak, onları dinlemekten ziyade hep daha zor gelmiştir bana. Kadir hoca sayesinde az uz kurmaya çalıştığım iletişimde bile bazı hatalarımın olduğunu fark ettim. Kitap, isminden de anlaşılacağı üzere bunun üzerinde duruyor. Kitabı okudukça gündelik hayatınızda insanlarla yaptığınız iletişim sürecini, okuduklarınızla karşılaştırarak daha iyi görüyorsunuz ve artık anlamaya başlıyorsunuz. Sadece sözlü iletişim değil, sözsüz iletişim süreci de bu öğretiye dahil. Kadir hocanın da dediği gibi iletişim, sözlü ya da sözsüz her an yapılan bir eylemdir. Bu yüzden inceleme boyunca kullanacağım iletişim terimini, sözlü sözsüz bütün haliyle düşünerek okumaya devam edin lütfen. Herbirimizin düşünceleri, yorumlamaları ve inanışları farklıdır. Bunda kişinin büyüdüğü yer, aldığı eğitim, sahip olduğu aile ve toplumun kişiye dayattığı normlar etkilidir. Bu bakış açısından hareketle iletişimlerde yaşanan mutluluk, mutsuzluk, öfke ve kaygı gibi duyguların kökenlerini dile dökülen sözcüklerde değil, bu söz ve davranışlarla ilgili geliştirdiğimiz düşünce ve anlamlarda aramak daha doğrudur. İletişim sürecinde diğer çok önemli konu, karşıdakini sadece dinlemek değil, aynı zamanda anlamak. Farklılıklar arasında benzerlikleri görebilmek. İletişim becerisi, karşıdan gelen iletilerde söylenenin özünü yakalayabilmektir. Bu anlama aşaması, alıcının kendi iç-iletilerini devre dışı bırakarak tüm algılama süreçlerine karşıdaki kişiden aldığı iletiye göre yönetir. Karşıdaki kişinin duygusal zeminine inmek ve insanların farklı bakış açılarına saygı göstermek, etkili iletişimin temel taşlarıdır. Gönderilen iletiyi derinlemesine anlamaya ve bu anlama çabasını açıkça ifade etmeye yönelik en önemli davranışlardan biri, sorular sormaktır. Sorular, karşımızdaki kişinin düşüncelerini ve hissettiklerini daha iyi anlamak için bir pencere açar. Bu sorular, sadece yüzeydeki bilgiyi değil, aynı zamanda karşıdakinin iç dünyasını keşfetmeye olan isteğimizi gösterir. Son olarakta kitaptan öğrendiğim ve kitabı okumayacak kişilerinde haberdar olmasını istediğim, günlük hayatta da en çok yaptığımızı düşündüğüm birkaç iletişimsizlik teriminden bahsedeceğim. Davranışlarımızın ve duygusal tepkilerimizin temelinde yatan faktörlerin başında düşünce dünyamız gelir. İletişim, bu düşünce kalıplarını şekillendiren önemli bir etkendir. Birçok kez, otomatik pilot adını verdiğimiz, farkında olmadan ve öğrenilmiş şekilde devreye giren düşünce kalıpları, çoğu davranışımızın temelinde yatar. Günümüzün hızlı tempolu şehir yaşamı ve teknolojinin baskısı gibi etmenler, insanları sıklıkla iletişimde otomatik pilot moduna geçirir. Bu, sanki bir tiyatro sahnesinde aynı diyalogları tekrar tekrar canlandırmak gibidir. Otomatik pilot, gerçek duyguların ötesine geçmeden sadece yüzeysel bir etkileşimi temsil eder. İnsanlar arasındaki karmaşıklığı azaltmaya hizmet ederken, derin duygusal bağları engeller. Gerçekçi iletişim, tartışma götürmez tek bir doğruya değil, sınırsız farklılıkların bir araya geldiği mozaik şeklindeki bir doğruya inanır. İletişimde bu bakış açısı, insanlar arası ilişkilerin karmaşıklığını ve çeşitliliğini kabul eder. Bu iletişim anlayışını benimsemiş bir birey, kendi bakış açısını diğerlerine dayatmak yerine, farklı bakış açılarını anlamaya ve değer vermeye çalışır. Bu, insanlar arasındaki iletişimin daha anlamlı ve etkili olmasına olanak tanır. Her bir kişinin deneyimleri ve düşünce biçimleri farklı olduğu için, gerçekçi iletişimde herkesin katkısı değerlidir ve her bakış açısı göz önünde bulundurulur. İşte benimde aslında çok sık yaptığımı fark ettiğim ve halen düzeltmeye çalıştığım alışkanlığım, açı sadakati. Açı sadakati kitaptan da alıntıyla, kişinin tümüyle kendi iç iletilerinin mantıksal döngüsü içinde kalması ve bu döngüyü bir kale gibi savunmasıdır. Açı sadakati geliştiren kişiler aslında gelen iletileri anlayabilirler ama düşüncelerinin doğruluğuna o kadar çok inanmışlardır ki farklı gelen her şey onlar için ters ya da yanlış olarak görülür. Başlangıçta, bu tür bir mantıksal sadakati savunma şekli olarak değerlendirdiğimde kişinin kendi düşüncelerini ve inançlarını güçlü bir şekilde savunmasını öz güvenin bir işareti olarak gördüm. Ancak daha sonra fark ettim ki gerçek öz güven, başkalarının görüşlerini dinlemek, kendi iç görüsünü gözden geçirmek ve daha açık fikirli olmakla ilgilidir. Öz güven sahibi biri, farklı görüşlere saygı gösterir ve kendi inançlarını başkalarının perspektifleriyle karşılaştırır. İşte bu noktada iletişimde açı sadakatinin aşılması gerekliliği benim için önemli bir hale geldi. İletişim, bana her zaman üstüne uğraşılması, düşünülmesi ve sürekli pratik ederek öğrenilmesi gereken bir sanat dalı gibi görünmüştür. Ben de bu sanat üstünde hala çalışmaya devam ediyorum. Yarım saat kadar önce, çok yakın bir dostuma bu konu ile ilgili bir yakınmam olmuştu. Buraya görüntü koyamadığım için sadece aktarabiliyorum. Başka bir sitede yazdığım şiirlerimi 77 bin kişi görüntülemiş ve içlerinden 8.400 ü en az bir şiirimi sonuna kadar okuyup 7.500 ü ise beğenisini belirtmiş. 1.500 kişi ise tüm profilimi incelemiş. Bana gelen mesaj sayısı ise 0, yazıyla sıfır. Başka sözüm yok sevgili yargıç."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/ilk-yaz", "text": "-Evet efendim- -Bilmiyoruz neden kavga."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/incelikli-seyler-germano-zullo-albertine", "text": "Kamyonun arkasındaki tüm kuşları gökyüzüne salan bir adam, en köşede ufacık, utangaç bir kuş görür. Bu ufak, siyah kuşun uçup arkadaşlarının arkasına takılmak gibi bir niyeti yoktur. Çünkü bazı günler farklıdır. Bu günleri farklı kılansa ayrıntılardır ve biri bile dünyayı değiştirmeye yeter. İncelikli şeyler, ucu açık metni ve kendine özgü minimal çizimleriyle her yaştan kitapseverin ilgisini cezbedecek bir hikaye anlatıyor. Şiirsel dili ve çarpıcı çizimleriyle okurlarını küçük ayrıntıların yarattığı cömert bir evrene davet eden İncelikli Şeyler, ayrıntıların insanın dünyaya bakışını ne kadar değiştirebileceğini gözler önüne seriyor. Çocuk kitapları 'Gerçek birer hazine'. Dilerim yollarınız kesişir. 5+ yaş için, önce ebeveyn okumalı, sonrasında da çocukların tek başına okuyabileceği bir kitap. Çünkü küçük ayrıntılar fark edilmek için değildir. Ayrıntılar keşfedilmek içindir. İnsan onları keşfetmek için zaman ayırdığında... Ortaya çıkar o küçük ayrıntılar."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/inegol-oylat-magarasi", "text": "Popüler kültürün abartılı mekanlarına benzemeyen, çoğumuzun belki de adını duymadığı kendi halinde bir doğal güzellik. Kıymetini anlamadığımız, abartılması gerekenler listesinden bir alıntı. 3 milyon yaşında, Türkiye'nin en büyük ikinci mağarası. İçerisindeki sıcaklık mevsimlere göre değişmiyor, sabit olarak 18 derece. Damlayan sular dikitleri, tavanda çökelen kireç ise sarkıtları oluşturmuş. Büyüleyici bir atmosfere sahip. Popüler kültürün abartılı mekanlarına benzemeyen, çoğumuzun belki de adını duymadığı kendi halinde bir doğal güzellik. Kıymetini anlamadığımız, abartılması gerekenler listesinden bir alıntı."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/iskelede-bir-cirak-birhan-keskin", "text": "Ben bu şüpheyi sırtıma yük edindim, öyle yürüdüm, Ama bunlar çok iştahlı Allah'ım ve görüyorsun nasıl da dünyevi. Bunlarmış senin kulların öyle diyorlar biz de kürenin üveyi. Oysa Allah'ım bilirsin ben en çok yeryüzünü, ve başımı yatırınca toprağa, gökteki yıldızları da, işte böyle bilirsin çok güzel yapmıştın bu yeryüzünü. Allah'ım bunlar tokileri seviyor, betonları, hızlı trenleri. Diyor ki, üç beş ağacı kesmişim, indir bindir bütün yaz boyu, keseriz tabii bunda ne var diyor, Oysa Allah'ım toprağa bassın ayaklarımız fena mı olur, istiyoruz ki sokağımızda bir ağaç gölgesi. vardır senin bir bildiğin illa ki. Allah'ım işte görüyorsun bunları, Eyüp'ün sabrı nedir,"} {"url": "https://bubisanat.com/posts/istanbul-izlemcisi-thomas-allom", "text": "Allom, 13 Şubat 1804 yılında Londra'da dünyaya gelmiştir (Eyice, 1989: 505). Allom, henüz 15 yaşındayken mimar Francis Goodwin'in ofisinde çıraklık yaparak mimarlık eğitimine başlamıştır. Akademik eğitimine başladığı yıllarda geçimini sağlamak için Fisher&Son yayınevinin teklifini kabul etmiştir. Allom'a asıl ününü bu yayınevi için yaptığı çizimlerin basıldığı gravürlü seyahatnameler kazandırmıştır. 1865 yılından sanatçının vefatına (1872) kadar geçen süreç sanatsal açıdan oldukça verimsiz geçmiştir. 1868 yılında Bames'taki Holy Trinity Church dışında mimari eser üretememiştir. Resim yapmaya devam etse de sadece bir eseri Royal Academy'de sergilenmiştir. Sanatçı Barnes'ta ölmüştür. Mimarlık eğitimine akademik anlamda Royal Academy'de devam eden sanatçı, diğer yayınevlerinden gelen teklifleri de değerlendirmiştir. (Yenilir, 2017: 154). Allom Fisher&Son&Co için yaptığı çizimlerle bilinse de ona döneminde ve günümüzde ün kazandıran Osmanlı gravürleri olmuştur. Thomas Allom seyahatnamede kullanılacak gravürler için çalışmak üzere Sultan 2. Mahmut döneminde Osmanlı topraklarına gelmiştir. William George Rose Seyahatnamesi ve Diana Brooks tarafından aktarılan aile günlüklerindeki bilgiler göz önünde bulundurularak sanatçının Osmanlı topraklarına 1837 yılında İzmir limanından giriş yaptığı tüm seyahatinin on ay sürdüğü tespit edilmiştir. Bu seyahat süresine Yunanistan ve İtalya da dahildir. Yani Osmanlı topraklarında on aydan az kaldığı söylenebilir. Sanatçının Osmanlı ile ilgili çizimleri ilk olarak 1838 yılında Fisher&Son&Co tarafından Constantinople and The Scenery of the Seven Churches of Asia Minor isimli kitapta basılmıştır. Bu kitap daha sonra Londra'da aynı yayınevi tarafından 1839 ve 40 yıllarında tekrar basılmış ve Almanca ve Fransızca basımları da yapılmıştır. Uzun bir aranın ardından 2006 yılında Amerika'da Piscataway 'deki Gorgias Press, 2012 ve 2013 yıllarında İstanbul'da Constantinople and it's Environs başlığıyla Denizler Kitabevi tarafından basılmıştır. Kitabın Rumeli'de ve Batı Anadolu'da Gezitilerle İstanbul Manzaraları isimli Türkçe çevirisi de Şeniz Türkömer tarafından yapılmış ve 2013 yılında İş Bankası Kültür Yayınları tarafından basılmıştır. Bunun dışında metinleri Emily Reeve'e çizimleri Allom'a ait olan Chracter and Costume in Turkey and İtaly isimli kıyafet albümü de aynı yayınevi tarafından ilk olarak 1839 yılında basılmıştır ( Yenilir, 2017: 157). Constantinople and The Scenery of the Seven Churches of Asia Minor adlı kitabından 1836 yılına ait bir panoraması bulunur. Bahsi geçen gravürler incelendiğinde Allom'un genel hatlarıyla farklı din ya da etnik köken gözetmeksizin bir Doğu imgesi yarattığı görülür. Çizimlerinde ön planda mimari ve panoramik manzaralar göze çarparken ayrıntıda hareket halindeki insan figürlerine de yer verilmiştir. Gerçekçi ve ayrıntıcı üslubuyla sanatçının Osmanlı ile ilgili eserleri, dönem manzaraları, mimari eserleri ve günlük yaşamını göstermesi nedeniyle oldukça önemli yere sahiptir. Rose'un belirtiği üzere Thomas Allom'un yolculuk esnasında bile geçtiği yerleri hızlıca resimleyip sulu boyalar yaptığı bilinmektedir. Diğer yandan genel olarak bahsedildiği gibi ayrıntıcı, gözlemci ve özgün eserler üreten sanatçının mimarlığını ressamlığı, ressamlığını mimarlığı beslemiştir ( Yenilir, 2017: 158). Mimarlığı ve ressamlığı dışında Allom'un yaptığı panorama sergileri de oldukça önemli bir yere sahiptir. Temmuz 1850'de Regent Street Polytechnic bitişiğindeki Exhibition Thereatre'da Osmanlı topraklarında yaptığı çizimleri kullandığı panorama sergisini 3. kez açmıştır. Serginin tanıtımı için yazdığı Polyorama'nın girişinde hareketli panoramalarda bilgiyi eğlence yoluyla aktarma yönteminin, dönemin sanatının yararlarına dair en geçerli olanlardan biri olduğunu aktarmıştır ( Yenilir, 2017: 159). Polyorama'da zaman zaman Türk insanı hakkında edindiği izlenimlerine de yer veren Allom başka bir ülkeyi, onun yerlilerini ve yerlilerin akılda yarattığı etkiyi merak eden pahalı ve zahmetli yolculuklardan kaçınan insanlara anlatırken etkileyici bir tanıtımın toplumun herhangi bir yerinde başarısız olamayacağını da belirtmiştir. Bu bölümde Osmanlı ve Bizans İmparatorluklarının birçok önemli yerlerini betimlerken, bu iki imparatorluğun anlatımlarının birbirine eşlik etmesinin kaçınılmaz olduğunu vurgulamıştır. Allom, Polyorama'da Türk insanları hakkındaki gözlemlerine yer verirken temizlik alışkanlıklarını, misafirperverliklerini ve yardımseverliğini övmüştür. Allom çok eşlilik, din, giyim gibi konuların Türkleri kendilerinden ayıran en önemli özellikler olduğunu vurgulamıştır (Yenilir, 2017: 160). Dikici E. (2014). Doğu-Batı Ayrımı Ekseninde Oryantalizm ve Emperyalizm. Tarih, Kültür ve Sanat Araştırmaları Dergisi Cilt:3 Sayı:2. Eliri, İ., (2010). Batılılaşma Sürecinde Askeri Okullar ve Asker Ressamların Türk Resim Sanatına Etkileri, Türk İslam Medeniyeti Akademik Araştırmalar Dergisi, Sayı 9-Kış, 139150. Eyice, S. (1989). Thomas Allom, TDV İslam Ansiklopedisi. C.2, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi Genel Müdürlüğü, Ankara, s.505. Kahraman, M. E., Gülaçtı, İ. E. (2015). Osmanlı Devleti Dönemi Gravürlerinde İstanbul Betimlemeleri. Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, Cilt:8 Sayı:39. Kalafat Alpaslan, T. D. (2007). Türk Gravür Baskı Sanatının Doğuşu ve Öncü Bir Sanatçı: Mürşide İçmeli. Karadeniz Araştırmaları Dergisi, Sayı:12. Kara, E. (2010). Resim Sanatı Bağlamında Litografi, Sanatta Yeterlilik Eser Metni, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul. Kırpık, G., (2008). Oryantalizm ve Necip el-Akiki'ye Göre Oryantalizmin Bazı Önemli Temsilcileri, Akademik Bakış, 2(3), 243-258. Küçüköner, H. (2012). Gravür Sanatı Tarihi ve Modern Uygulamalar, Yüksek Lisans Tezi, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Erzurum. Said, E. (1998). Oryantalizm. . İstanbul: İrfan Yayınevi. Üşenmez, M. S., (2013). Türk Figüratif Resminden Yansıyan Giysi Görünümleri (18801940), 9-11 Ekim I. Ulusal Sanat Tasarım Sempozyumu ve Sergisi, Konya, 445-455. Yenilir, T. (2017). İngiliz Sanatçı Thomas Allom (1804-1872) Ve Osmanlı Dünyasına İlişkin Eserleri, Osmanlı Mirası Araştırmaları Dergisi, Cilt 4, 153-163,"} {"url": "https://bubisanat.com/posts/it-2017-psikanaliz-acisindan-bir-bakis-id-ego-ve-super-ego-ile-cozumleme-cabasi", "text": "Bu yazı hazırlanırken, üniversiteden talep edilen bir formatta, çerçevede ele alınarak yazılmıştır. Daha önce hiçbir yerde yayımlamadım. Hatalı bilgiler içerebilir ve yanıltıcı olabilir ancak benim açımdan neler gözlemlediğimi görmenizi isterim. Beni ve bu platformdaki kişileri konu hakkında daha da bilgilendirip, kendimi ve yazıyı geliştirmeme yardımcı olabilirsiniz, teşekkür ederim. Bu çalışmanın amacı Kanada-Amerika ortak yapımı bir korku filmi olan It (2017) filminde yer alan Pennywise karakterinin psikanaliz çözümleme yöntemiyle incelenmesini konu almaktadır. Maine eyaletinde Derry isimli kasabaya musallat olmuş olan, insanların korkularına göre biçim değiştirip, zihinlerini ele geçirerek beslenen bir yaratık ortaya çıkmıştır. Pennywise'ın hedefinde kasabalı çocuklar vardır. Çocukları kandırarak onlara gerçeküstü halüsinatif sanrılar ve davranışlar göstererek onları kaçırır ardından korkularıyla beslenir. Sigmund Freud'un üzerinde çalıştığı psikanaliz ve yöntemleri çerçevesinde kişiliğin oluşumunda yer alan üç farklı bölümüyle İd, Ego ve Süper Ego başlıkları altında incelenerek topluma tehdit oluşturan canavar karakterin psikolojik analizini genel bir çerçevede yapılması uygun görülmüştür. Psikanaliz Sigmund Freud tarafından oluşturulmuş bir tedavi yöntemidir. Özellikle sinir bozukluğu yaşayan kişiler için bir tedavi yöntemi amacını taşımaktaydı. Psikoloji biliminin bilince olan yaklaşımından farklı olarak psikanaliz süreci alışılmış tedavi yöntemlerinden alternatif bir süreç sunar, çeşitli metotları uygulayarak bilinç dışına odaklanır. Bu metotlardan birisi kişiliğin oluşumu evresinde gelişen sürecini ilgilendirir. Bu 'Ruhsal aygıtlar' İd, Ego ve Süper Ego yapısında kişiliğin oluşumunu anlamlandırmada yardımcı olurlar. Bu kuram günümüze kadar tartışmalara yol açmıştır. Freud sözcüğü artık birçok alanda bir kişiden ziyade ortaya çıkarttığı bilimsel yaklaşımları ile anılmaya başlanmıştır. Freud, bugün bilimin birçok alanında faaliyet gösteren konuları ilgilendirir olmuştur. Birçok alanda, yaşamla ilgili, bir toplumsal olayı, endüstri, ticaret konularının düzenlenmesinde ve eş-dost gibi, çekirdek aile yapısında oluşan sorunlarda bile sözü edilen bir kuram halini almıştır. Freud'un ortaya çıkarttığı önemli hususlardan birisi, toplum tarafından kabul görülmeyecek, ahlaki açıdan yargılanması gereken, kişinin tutamadığı ya da tutmakta zorlandığı davranışların, doğal isteklerin bilimsel bir çerçevede açıklanmasıydı. Freud bundan yıllar önce, insanın geçmişini unutmadığını, belirli durumların, çoğunlukla travmatik olayların bilinç altında saklanarak ortaya çıkmasıydı. Ortaya çıkma süreci uyarıcı bir durumda canlanıp etki edebileceğini ancak bunun bastırılmış olması çeşitli simgesel anlamlara bürünerek hastalık belirtileri halinde görüldüklerini söylemişti. Bu söz konusu belirtiler It (2017) filminde yer alan karakterlerin yetişkinlik döneminde benzer vakalar olduğundan söz edebiliriz. Her karakter çocukluk döneminde yaşadığı olaylara yetişkinlik döneminde farklı tepkiler göstererek açığa çıkartmıştır. Olayın tekrar hatırlanmasını sağlayan fiziksel bir hasarın (1. filmde avuçlarının içine bıçak ile kesik atılması) uzun süre geçmesine rağmen olayların bir kısmını hatırlayıp, elde oluşan yaranın fiziksel şiddetini de anımsayabilmiştir. Bu kurama göre yaklaşımda bulunulacak Pennywise karakteri korkunun, travmanın ve histerinin, nevrozun kendisidir. Çocuklukta oluşmuş korkular, Pennywise adına basit ya da ulaşılabilir bir av olarak nitelendirilebilir. Çocukların korkularını yaratmak yetişkinlerin kişiliğinin analizine göre daha kolay olabilir. Yaşamın henüz erken bir kısmını paylaşan çocuklar olsalar da yetişkinliğe geçiş sırasında korkuların derinlikli olmaması kolay avlar olarak görülmesine sebep olabilir. Kişiliğin gelişiminde ve korkuların oluşmasında çocukluk döneminde yaşanmış olması bu kişilerin yetişkinlik dönemine geçişte, kişiliğin oluşum evrimlerini de etkileyerek kuramı destekler nitelikte büyümüşlerdir. Pennywise karakteri bir ana korku unsuru olarak filmde yer alır ve olaylar onun etkisinde gelişir. Antik bir yaratık, boyutlar arasında varlık sürdürebilen ve her 27 yılda bir ortaya çıkan şeytani bir varlıktır. İnsanların korkularıyla beslenip daha da güçlenen ve onları yiyen bir şekil değiştirendir. Palyaço formu çocukların hayal gücünün bir tezahürüdür. Avlarını etkilemek için girdiği bir başka formdur. İlk kurban olan Georgi ile katliama başlamıştır. Georgi henüz Fallik dönemde olan ve İd'in bastırıldığı, Ego'nun inşa edildiği bir dönemdedir. İçine kapanık, kaygılı ve asosyal bir kişiliğe sahiptir. Bu kişiliğin oluşumunda abisi Bill ile en yakın arkadaş olarak sosyal yaşamını ilerlettiğini görürüz. Bill, abisinden alabileceği bir model ve güven verici unsur olarak var olur. Ancak Bill, Georgi'nin gelişim sürecinde henüz erken bir süreçte olduğunu, kendisine göre farklı isteklere ve arzulara sahip olduğunun bilincinde olarak Georgi'nin kişiliğinin gelişim evresinin hızlanmasını istediği görülebilir. Georgi çocuk kalmaya devam etmeyi arzular ve toplumun onu biçimlendirdiği aşamayı ertelemeyi ister ve bu nedenle kendisini yalnız ve dışlanmış hisseder. Pennywise, Georgi'nin bu endişesini ve zayıflığını bilerek bir saldırıda bulunmayı amaçlar. Bu saldırıda çocukların hayal dünyasının tezahürü olarak palyaço formunu koruyarak, elinde kırmızı bir balon ile düşünceleri ile saldırır. Bu saldırı yöntemi oldukça insansı bir hareket olarak başlangıç olur. Georgi abisi ile birlikte kağıttan bir gemi yaptıktan sonra yağmur sularının üzerinde küçük dalgalarla mücadele ediğini izlemek için gemiyi takip eder. Yarattığı bu gemi figürü onun İd sürecini temsil eder bir şekilde peşinden gitmeyi arzular. Kağıt gemi bir kanalizasyon giderinden içeriye, karanlığa doğru girerek kaybolur. Georgi hayal kırıklığına uğramış, değer verdiği bir materyali kaybettiği için bir yardım ve güven unsuru ararken abisi Bill bundan uzak bir konumdadır. Pennywise karanlığın içinden, kanalizasyon giderinden sesini, yüzünü gösterek ortaya çıkar. Bir insan biçiminde, güven verici bir konuşmayla, etkili bir iletişim ile avına yaklaşmaya başlar. Onun zaaflarını ve zayıflıklarını bilen antik yaratık Georgi'nin zihnini etkisi altına alır, onu manipüle eder. Avının güvenini kazanmak için çeşitli numaralar sergileyen Pennywise, ilk olarak oldukça basit bir av ile başlamıştır. Georgi'yi tek bir hamlede yutar ve onu yok eder. Geriye sadece avının ardında kalan kağıttan yapılmış bir gemi kalır. Diğer kurbanlara baktığımızda, 7 genç daha dikkatini çekecektir. Bu arkadaş grubu Latent ve Genital dönemde bulunan kişilerdir. Kişiliğin gelişim evresinde Ego'nun inşa edildiği ve libidonun bastırıldığı bir döneme işaret eder. Bu karakterlerden dini öğretiler ile bastırılan, toplumsal normların, ailenin etkisiyle de bastırılmış kişilikler olarak ortaya çıkar. Bu, ruhsal aygıtların bütününde söz konusu olan gelişim sürecinin bir parçası olarak görülür. Pennywise diğer kurbanlarına ulaşmak için avlanma metoduna sadık kalır ancak bu kişiliklerin derinliklerinde yatan korkulara göre biçim ve aksiyon sergiler. Eddie karakterinin korkusu annesidir. Otoriter ve baskın bir rol oynayan annesi Eddie üzerinde baskı kurmuş ve onu birçok yönde kontrol altında tutmaktadır. Eddie, annesinin takıntılı davranışları nedeniyle gelecekte risk analisti olarak stratejik bir konumda kendisini bulur. Annesinin onu kontrol altında tutarak, dış dünyanın etkilerinden minimum düzeyde etkilenmesi için uzakta tutar. Pennywise kişilerin zihinlerini apaçık bir şeffaflıkta erişebildiği bir durumda olduğu için Eddie'ye annesinin otoriter ses tonunda bir örümcek ile saldırıya geçer. İnsan ve hayvan fiziksel özelliklerini taşıyan bir canavar olarak aksiyon alır. Beverly karakteri bir başka kurbandır. Beverly, babası tarafından şiddet ve taciz gören bir kız çocuğudur. Baba figürü kız çocukları için oldukça önemli bir yere sahiptir. Bu figürün zedelendiği karakter yetişkinlik döneminde de bilinçaltında etkisini sürdürür. Tıpkı babası gibi bir erkek ile yaşamına devam eder ancak bunun farkında değildir ve yaşadığı travmayı bilinçaltında sürdürsüğünü göremez. Pennywise çeşitli simgesel yöntemler ile saldırıya geçer. Fiziksel olarak üstün, babası gibi erkek bir figür ile saldırıda bulunur. It (2017) filminde avcının ve avın psikanaliz açısında incelemesi yapılmıştır. Belirli karakterler ele alınarak antik yaratığın saldırı biçimi ve avlarının kişiliğinin analizine göre saldırıda bulunması ele alınmıştır. Her karakterin kendine özgü korkuları vardır ve bu korkular çocukluk döneminde oluşmaya başlamıştır. Bu korkulara göre saldırıda bulunan Pennywise gelecekte, bu karakterlerin yetişkinlik döneminde de saldırıda bulunacaktır. Aradan 27 yıl geçtikten sonra tekrar Derry kasabasında ortaya çıkacak ve yetişkin hale gelmiş kişiliklere özgü korkuların biçimini alacak ve saldıracaktır. Pennywise, psikanaliz açısından ele alındığında birçok açıdan topluma adapte olamayacak bir canavardır. İnsanüstü özellikleri ve beslenme ihtiyacı için düşünceye, korkulara ve insansı özelliklere ihtiyaç duyan bir kişidir. Toplumda var olan totem ve tabular gibi göstergebilimsel araçların anlatısına konu olacak bir tanrısal varlıktır. Buna rağmen oldukça ilkel bir yaşayış biçimi sürdürür. Yer altında, mağaralarda ve karanlıkta yaşayan bir canavardır. -2023-10-02T16:19:56+03:00 İnce detaylarla ve profesyonel bir anlatım ile harmanlanmış, kesinlikle okunması gereken bir içerik."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/ivan-sergeyevic-turgenyev-duman-eseri-uzerine-bir-inceleme", "text": "Sivastopol'a düşen Fransız topları gibi Rus'un hayatına atılan zarlar dönüp durmayı bıraktığında ve üzerine hala taş döşenmemiş Rus toprağından kalkan duman dağıldığında Rus'tan geriye hiçbir şey kalmamış gibiydi. Dörtnala değişen hayatından tepetaklak düşen Litvinov parlak fenerli Alman caddelerinde kaybettiğini asla geri getiremedi. Sözün özü; Tolstoy'un merhamet ve kutsama ile, Dostoyevski'nin acıma ve aşağılama ile yaklaştığı şeyi Turgenyev basitçe alaya almakla yetiniyor ki belki de aslında ona en büyük hakareti ediyor. Çağdaş ve meslektaş olmalarına rağmen adını Dostoyevski ve Tolstoy kadar sık duyamadığımız Turgenyev'in daha az tanınırlığının sebebi belki kendi döneminde de yeteri kadar aykırı olamayışı ve kullandığı karakterlerin arada kalmışlığından kendisinin de muzdarip olmasıdır. Sahiden Turgenyev ne kadar Rus olsa da Rus'u anlatırken sanki Avrupalıdır. Buradaki ironi şudur ki, Rus'un Avrupalı olamayışına en çok gülen de Avrupalıdır. Dahası Turgenyev'in kendisi de toprak sahibi, soylu bir aileden gelmektedir ve yazar daha çocukken serflerin maruz kaldığı zorbalığa ve bulundukları kötü koşullara yakından şahitlik etmiştir. 1840'larda Belinski ile tanışınca da Batıcı, reformist yani kölelik karşıtı ve özgürlükçü olması uzun sürmemiştir. Dönemindeki diğer tüm meslektaşları gibi bir süre hapis yatmış, sonrasında polis gözetiminde yaşamıştır. Ivan Turgenyev görüş, stil ve yaşayış olarak diğer Rus yazarlardan ayrılsa da karamsarlık ve umutsuzluk başlıklarında onlarla birleşmektedir. Derken yalnız bu kendilerine, birbirlerine ve yeni habitatları olması gereken ortama yabancı kimselerin yanı sıra, ancak bu insanların yanında değer bulabilen eskimiş Avrupalıyı da yerin dibine sokmakta; bu ikisini aynı çöplüğe yakıştırmaktadır. Ona göre yeni Rus, ancak batının bıkıp geride bıraktıkları ile oyalanır. Kırım Savaşı'nda bulunduktan sonra çiftçilik yapmaya karar veren fakat kendisini bu konuda yetersiz gören Litvinov, tarım ve tarım teknolojisi konusunda öğrenim görmek için Batı Avrupa'da idi ve romanımız başlarken, Baden'e gelecek olan nişanlısı ile onun teyzesini bekliyordu. Ivan Turgenyev, bu vaziyet ile Kırım fiyaskosundan sonra Rus köylülüğünü yüceltmenin ancak bunun nasıl yapılacağını bile batıdan öğrenmenin tutarsızlığını vurguluyor gibi. Ayrıca ara sıra mektup yazıp 1861'de çıkan ve serfleri özgürleştiren kanundan yakınan babası da şiddetle Litvinov'u geri çağırmaktadır ve bizlere yavaş yavaş soyluların değil soyluluğun buharlaştığı 19. yüzyıl Rusya'sını anlatmaktadır. Baden'de bulunan Bambayev, Gubarev, Potugin gibi diğer Ruslarla sohbet ettikten sonra nişanlısı ile mutlu saatler geçirmesi gereken Litvinov'un yolu on yıl öncesinde kalmış olması gereken bir heyula tarafından kesilecektir. Adına İrina Osminina denen ve kahramanımızla arasında çok az yaş farkı bulunan, artık kendisinden yaşlı bir generalle evli olan ve Litvinov'un hayatına birden bire buram buram nostalji, özlem ve Moskova sokaklarının soğuk rüzgarını dolduran bu büyüleyici kadın, Rusya'nın saygı gören fakat fakir düşmüş asil ailelerinden birinin kızıdır. Romanın geçtiği zamandan 10 yıl önce Litvinov ile karşılaşmış, birbirlerini sevmiş fakat İrina'nın asiller dünyasında kalmaya karar vermesi ile birden ayrı düşmüşlerdir. Şimdi Litvinov; İrina evli, kendisi ise nişanlı iken Baden'de tekrar karşılaşmak talihsizliğine yakalanmıştır. Tabii asıl talihsizliğin şimdiye dek adını anmak gereği bile duymadığımız Litvinov'un nişanlısı Tatyana Pavlovna'da olup olmadığı tartışılır. İrina Osminina'nın 10 yıl önce Litvinov'dan ayrılmasına sebep olan yolculuk ise Moskova'dan, Rusya'nın batıya açılan penceresi Petersburg'a yapılmıştır ve o yolculuktan sonra ikili ilk kez Baden'de bir araya gelmiştir. Kısacası farklı zamanlarda da olsa iki karakter de o pencereden çıkmış, Rusya'dan kendi dertlerini getirmiştir. Fakat Litvinov, dönüş yolculuğunda bambaşka yükler taşıyacaktır. Uzun lafın kısası, kendisiyle kaçabileceği vaadi ile Litvinov'un nişanlısını terk etmesine sebep olan ve sonrasında artık asil hayatını terk edemeyeceği bahanesi ile vaadini çiğneyen İrina, Litvinov'a mektubunda kendi kendisinden nefret ettiğini yazmakta fakat hala kendisini mağdur görmeye de devam etmekte hatta üstüne Litvinov'un yine de yakınında bulunmasını istemektedir. İrina Osminina'nın bu küstahlığı; Rusya'yı 19. yüzyılda fazla reaksiyoner, 20. yüzyılda fazla devrimci olmakla suçlayan ve Büyük Petro'nun zamanından beri batılılaşma çabalarını alay konusu eden fakat batılı olmaya çabalamaktan vazgeçtiği anda da ona medeniyetsiz doğulu imajını yapıştıran Avrupa'ya pek benzemektedir. Ayrıca bir Rus'un bir Rus'a gönderdiği mektubun Fransızca yazılması da abestir. Turgenyev de Litvinov'un bu arada kalmışlığında 1856 travmasını yaşayan Rusya'yı anlatır. Batılı olamamış, yeni düzenin tokadını yemiş fakat ayağa kalkmak için hala onun özgürlüğüne muhtaç olan Rusya. İşte Duman, bu içinden çıkılması güç; gözle görülemeyen fakat kendisini kuvvetle hissettiren; bu yönüyle bırakın bir insanı koca bir toplumu çıldırtabilecek büyük bir sancıyı bize hissettiriyor. Fakat eser bu durumun reçetesini içermiyor. Litvinov'un; İrina'nın ihanetinden sonra Rusya'ya dönüp terk ettiği nişanlısının ayaklarına kapanarak döktüğü göz yaşı, ailesinden kalan toprakları özgürleşen serflere paylaştırdıktan sonra düştüğü geçim kaygısı; arzuladığı ile bulduğunun zıtlığını dahası, isteği ile ihtiyacının ne kadar ters ve bir araya gelmez oluşunun timsaline dönüşüyor. Sonuç olarak, Turgenyev, genel anlamda imge ve sözcükleri Dostoyevski kadar başarılı kullanmamış, toplumsal meseleleri daha ziyade bireyler ve onların bireysel acıları etrafında anlatmayı denemiş, fikrimce başarılı da olmuştur. Yine de Turgenyev'i daha iyi anlamak için dönemin siyasi ve sosyal atmosferini bilmek gereklidir. Dolayısı ile Duman bize Slavseverliğin de batıcılığın da gerçekten nasıl bir duman olduğunu ve birey olma telaşındaki Rus insanını nasıl boğduğunu göstermez, hissettirmeye çalışır."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/izmir-cesme", "text": "Anadolu'nun incisi olarak bilinen Ege'nin incisi de Çeşme'dir bana göre. Berrak suyu, huzur veren yeşilliği, mutluluk dolu sokakları, samimi insanları. Say say bitmeyen güzelliklere sahip kısacası. D vitaminini booolca alabilirsiniz fakat uyarmalıyım ki rüzgarına aman ha, dikkat edin. Ildır'ın müthiş denizi, Alaçatı'nın o dillere destan havası, merkezde bulunan büyüleyici Çeşme Kalesi, Dalyan'ın Koca Karı plajı. Kesinlikle görülmesi gereken yerlerdir. Gideceklere şimdiden, keyif patlamalarıyla dolu şahane bir tatil diliyorum... Anadolu'nun incisi olarak bilinen Ege'nin incisi de Çeşme'dir bana göre. Berrak suyu, huzur veren yeşilliği, mutluluk dolu sokakları, samimi insanları. Say say bitmeyen güzelliklere sahip kısacası. Çeşme'de yaşayan biri olarak bir de kış mevsiminde de bir incelemede bulunmanızı tavsiye ediyorum, ıssız ve melankolik olabiliyor."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/julio-cortazar-roportaji-arkadaslarimin-cogu-icin-fantastik-kavrami-herhangi-bir-anlam-tasimiyordu-onlar-her-seyi-oldugu-gibi", "text": "Çocukluğumda. Genç sınıf arkadaşlarımın çoğu için fantastik kavramı herhangi bir anlam taşımıyordu. Onlar her şeyi 'olduğu gibi' ele alıyorlardı. İşte bu bir bitkiydi, şu bir koltuk. Benim içinse hiçbir şey o kadar belirgin değildi. Bir tek hala hayatta olan hayalperest annem yüreklendiriyordu beni ve Hayır, hayır, ciddiyete dönmelisin demek yerine, hayallerim var diye mutlu oluyordu. Fantastiğin dünyasına döndüğümde okumam için kitaplar vererek bana yardım etti. Edgar Allan Poe'yu ilk kez 9 yaşımdayken okudum. Annem bu tür kitaplar okumama izin vermiyordu, ben de çaldım. Aslında şimdi düşününce anneme hak veriyorum, o kitap bir çocuğa göre değildi. O kadar korkmuştum ki, üç ay kadar uyuyamadım, çünkü Poe'nun yazdıklarını gerçek sanmıştım. Fantastik bugün de kuşku duyabileceğim bir şey değil, ne okuyorsam inanıyorum ben. Her neyse, bu kitapları arkadaşlarıma bu tür kitapları verdiğimde, Yok yahu, biz kovboy hikayeleri okumayı tercih ederiz derlerdi. O zamanlar kovboylar popülerdi. Buna anlam veremiyor, fantastiğin, doğaüstünün dünyasını tercih ediyordum. Ben yazarken değişmeyen ve asla da değişmeyecek olan şey, total anarşi ve düzensizlik. Kesinlikle hiçbir yöntemim yok. Bir hikaye yazmak istediğimde, geri kalan her şeyi bırakıyorum ve sadece o hikayeyi yazıyorum. Ve bazen bir hikaye yazdıktan sonraki ilk birkaç ay boyunca, iki- üç tane daha yazacağımı biliyorum. Çünkü genel olarak, hikayeler bana seri olarak geliyor. Algılarım açılıyor ve bir hikaye bitmeden bir diğerini yakalıyorum. Daha doğrusu hikaye içime düşüyor. Ama sonra bir yıl boyunca tek satır yazmayabiliyorum. Gerçi son birkaç yıldır daktilo başındaki zamanımı politik yazılar yazarak geçirdim. Nikaragua hakkında yazdığım metinler ya da Arjantin hakkında yazdığım şeylerin edebiyatla ilgisi yok, bunlar militanca şeyler. Belirli bir yerim yok. Başlangıçta, daha genç ve fiziksel olarak daha dirençli olduğum yıllarda, örneğin Paris'te yaşarken, Seksek'in büyük bir bölümünü kafelerde yazmıştım. Çünkü gürültü beni rahatsız etmiyordu, tam tersine çok hoş yerlerdi. Kafelerde çok çalıştım; okudum ve yazdım. Ama yaşlandıkça daha zor bir adam oldum. Şimdi yalnızca kesin sessizlikte yazabiliyorum. Ben çalışırken müzik kesinlikle yasak, çünkü müzik başka bir şey, yazmak bambaşka bir şey. Bir otel odası, bir uçak ya da bir dost evi fark etmez, bana kesin sükunet lazım. Hayır. Bu ne yazık ki çok genç yaşta ölen sevgili arkadaşım Paul Blackburn tarafından uydurulmuş bir şey, bir efsane. Evde kendim için trompet çaldığımı biliyordu. Bu yüzden bana her zaman Birlikte çalacağın bazı müzisyenlerle tanışmalısın derdi. Ben de, Hayır, Amerikalıların dediği gibi, bunun bedelini ödemeye hazır değilim diye cevap verirdim. Yeteneğim yoktu, kendim için çalıyordum. Bir Jelly Roll Morton plağı koyardım pikaba, ya da bir Armstrong hatta erken dönem Ellington... Bilhassa blues parçalarında melodiyi takip etmek kolaydır. Onları dinlerken eğlenir, bir yandan da trompetimle eşlik ederdim. Onlara eşlik etmem onlardan biri olduğum anlamına kesinlikle gelmiyor. Caz müzisyenlerine yaklaşmaya bile cesaret edemedim. Bakın şimdi trompetim şu öteki odada bir kerlerde kayıp. Hepsi Blackburn yüzünden. Bir de tabii trompet çalarken çekilmiş fotoğrafım var, insanlar biraz da bu yüzden çalabildiğimi sanıyor. Yazdıklarımı yayınlamaya başlamadan önce emin olana kadar beklemiştim, trompet için de emin olacağım günü bekledim. Ne yazık ki o gün hiç gelmedi. Evet ve hayır. Bu önceliklerinize bağlı bir şey. Öncelikler, bir bireyin ahlaki sorumluluğuna dokunmaksa, aynı fikirdeyim. Ama durmadan şikayet eden birçok insan tanıyorum, Ah, roman yazmak istiyorum ama önce şu evi satmak zorundayım, sonra vergiler var, ne yapacağım? Bunun gibi sebepler. Bütün gün ofiste çalışıyorum, yazmamı nasıl bekliyorsun? Sonuçta ben de bütün gün UNESCO'da çalıştım ve eve gelip Sekseki yazdım. İnsan yazmak isterse yazar. Yazmak için yaratılmışsa, yazar. Dinleyin, kimse inanmayacak ama başarı benim için bir zevk değil. Hayatımı yazdıklarımdan kazanabildiğim için mutluyum, bu yüzden de popüler ve eleştirel başarıya katlanmak zorundayım. Ama tanınmadığım zamanlarda daha mutluydum. Daha mutlu. Şimdi Latin Amerika ya da İspanya'da fark edilmeden ya da imza vermek zorunda kalmadan 10 metre bile yürüyemem. Dokunaklı bir durum, çünkü onlar okurlarım çoğunlukla genç ve ısrarcı. Yazdıklarımı sevdikleri için mutluyum ama mahremiyetim kalmadı. Avrupa'nın hiçbir yerinde denize giremem, beş dakika içinde bir fotoğrafçı beliriverir. Bilemiyorum, belki de gizlenmeme olanak vermeyen bir görüntüm var. Ufak tefek biri olsaydım, tıraş olur ve güneş gözlüklerimi takardım ama bu boyla beni uzaktan gördüklerinde bile tanıyorlar. Öte yandan, çok güzel şeyler de oluyor. Bir ay kadar önce Barselona'daydım, bir akşam ünlü Gotik Mahalle'de dolaşıyordum, çok güzel gitar çalıp şarkı söyleyen bir Amerikalı bir kızla karşılaştım. Hayatını kazanmak için sokakta şarkı söylüyordu. Çok saf ve net bir ses olan Joan Baez'e benziyordu. Onu dinlemek için bir grup Barselonalı gence yaklaştım ama biraz geride, gölgede durdum. Bir süre sonra 20'sinde görünen yakışıklı bir delikanlı yanıma geldi, elinde bir kek vardı. Julio, bir parça alsana dedi. Ben de bir parça alıp teşekkür ettim. Teşekküre gerek yok, bana verdiğin şeylerin yanında benim sana ikram ettiğim bu kek ne ki? diye cevap verdi. Böyle söyleme dedim ve birbirimize sarıldık. Sonra gitti. Evet ya, bu işler böyledir, bir yazar olarak aldığım en güzel armağanlardan biridir bu. Yanınıza genç bir adam veya kadın gelir ve size bir parça kek uzatır, işte bu her şeydir. Yazmanın çilesi kesinlikle buna değer."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/kaan-celebi-nin-seyahatnamesinden", "text": "Bugünkü seyahatname yazımızda sizleri Bursa'ya götürüyoruz. Buram buram yeşil kokusu ve iskender kebabı kokularıyla sizleri baş başa bırakıyorum. İstanbul-Bursa arası vapurla 2 saat İstanbul trafiğinden çıkmak bir ömür... Neyse ki sabahtan yola koyulduk -bana göre sabahın körü- Şehirler arası ilk gemi yolculuğum... Tabii ki gönül isterdi ki kitabımı çayımı alıp denize baka baka hem okuyup hem de düşüneyim fakat sizleri hayal kırıklığına uğratacağım. Sabah yapılan ekmek arası peynir ve domatesimi yedikten sonra Bursa'ya kadar uyudum. Gözümü açtığımda Mudanya'daydık. Bu ne koku? Otobüslere bine ine gideceğimiz yere vardık. Sonunda sora sora Bağdat'ı bulduk, Bağdat'tan döndük. Nişan telaşesiyle geçti ilk günümüz ve tanışmalar vb. klasik şeyler. Bu arada ilk defa bir kız isteme töreninde bulundum, garip bir histi. Garipten ziyade bilmediğim bir şey. İki insan hayatını birleştiriyor. Fark edebileceğiniz gibi yazımda Oğuz Atay'dan esinleniyorum. Zaten ''Tutunamayanlar''a başladım başlayalı içim bir huzursuz, sanırım ben de tutunamıyorum. Seyahatnamemizden şaşmayalım, içimizi buralara serip dökmeyelim. Yorucu bir günün ardından gelenler gitti, gelmeyenler zaten gidemez. Akşam yorgunluk, sohbet, çay, yemek ile geçti. Hava soğuktu gece ama nefes almak için pencereye, balkona çıkmak güzeldi fakat geldiğimden beri farklı tanıdığım ama hiç solumadığım bir koku vardı ama çözemiyorum. Peki diyeceksiniz böyle saçmalık olur mu, daha önce solumadığın kokuyu nasıl biliyorsun? Bilmiyorum a dostlar, belki de kendi kendime kuruntu yapıyorum. Gece uyuduk koltuklarda çifter çifter. Döşek olsaydı yerde de yatabilirdim, yer yatakları güzeldir. Sanırım buralarda bu kültür yok. Ertesi gün rötarlı otobüsümüze binmeden biraz gezelim dedik ve en turistik yerlere gittik. İskender İskenderoğlu'nun önündeki sıra da neydi? Hanlar, hamamlar gezildi; kokular içe çekildi. Ne kokusu? Bilmem. Koku işte, bir şeylerin kokusu. Başlattırma kokuna çelebi, gez Bursa'yı, iç şırayı. Ataların türbelerini de ziyaret edip dualarımızı ettik. Derken, bol bol gezip yerken, otobüs saati yaklaşmışken arabaya doluşup otogar yolunu tuttuk. Rötarlı otobüsümüze binip monotonluğumuza yelken açtık."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/kaan-celebi-nin-seyahatnamesinden-sapmalar", "text": "Geçenlerde Cemal Süreya'nın 80'li yıllarda yaşadığı Kadıköy'de bulunan Başak Apartmanı'nın olduğu sokağı ziyaret edip kokusunun fikrinin zikrinin sindiği havayı çektim ciğerlerime. Biraz oturdum kaldırıma belki kapıyı açıp dışarı çıkar diye. Ufak bir Cemal Süreya girizgahı yapmak istiyorum. Son anlarını bu evde Bayan Nihayet le birlikte geçirdi ve şeker komasından vefat ederek bu sokaklardan son yolculuğuna uğurlanmıştır. Belki bana da yeteneğinin bir parçası bulaşır diye arşınlıyorum Cemal Süreya sokağını. Hayran olunan yazarlar, şairlerin yaşadığı yerleri gezmek temas etmek içimde her zaman farklı bir tat bırakmıştır, sanki onların hayatına dahil oluyormuşum, bir tarihi canlandırıyormuşum hazzını, tatminkarlığını ve biraz da ilham. Derken en nihayetinde Süreya yol sapağına geldik. Süreya yolundan sapıp farklı bir yolda ilerlemeye, yol alıp ömür vermeye devam edelim. Bayan huzurlara, bayan nihayetlere ve bayan en nihayetlere selam olsun! Cemal, Oğuz, Ümit Yaşar, Didem, Edip, Özdemir gibi beğenip benimsediğim kişilerin hayatlarına bakınca hepsi ölümle çok erken diyebileceğimiz yaşlarda tanışmış. Şimdi içinizde 58-62 yaş o zamanlara göre normaldi nasıl da bu kadar abartıyorsun diyecekler olabilir. Öyle demeyin a dostlar her ölüm erken ölümdür ve benim için hepsi erkenden veda etmişti bu sahneye. Karşıt kalın bir ses duydum ansızın hepimiz ölecek yaştayız. Bu söz karşısında kendi iç dünyama takılıp düşüyorum. Sanki bir gerçek yüzüme acımasızca vuruluyor. Dipnot: Yukarda bütün sayıp sevdiğim kişileri sıralayıp sizi sıkmamak için saymadıklarımdan alıntılar yaparak onları da hayat oyunuma dahil edip sizin aracılığınızla bir kere daha anmış olacağım/ olacağız. Hepsinin okuduğumda ortak temalarının genelde sevdaya dair şeyler ve yalnızlıktan acı çeken şeyler olduğunu gözlemledim. 'İçinizden birisi sadece görmek istediğini görmüşsün deyip şiddetle itiraz ediyor.' Acaba ömürlerini kısaltan şey bu mudur? Neden çoğunlukla bu konularda yazdılar da güneş, bahar kokan eserler yazmadılar. Gerçi siz de dersiniz ki mutlu şiir mi olur? Kim okur mutlu mesut şiiri romanı? Bu hayatta bizde Selim Işık gibi tutunamıyoruz o yüzden buradayız, mutlu adamın edebiyatla yazı çiziyle ne işi var kardeşim. Bu düşünceler karşısında okuyucuma hak vermemek elde değil. Yoksa bunlar sadece benim mi düşüncelerim? Sizin adınıza yanlış mı düşünüyorum? Size söz hakkı tanımalı mıyım ey okuyucum. Bunları yazıp, düşünürken bile yoruluyor, tükeniyorum. Ey sen var olmak için bunları okuyan okuyucu bil ki senin var olman için ben hece hece tükeniyorum. Sense benim tükenişlerimden doğuyorsun. Büyük yazarlar da durum nasıldı acaba? Örneğin Didem Madak ''Ahlar Ağacı''nı yazarken hangi ruh halindeydi? Ya da Ahmet Arif, Leyla'nın evleneceğini duyduktan sonraki mektuplarını nasıl yazdı? Nasıl sürdürebildi? Ben bunları okuyup, düşünürken bile kalbime ani bir ağrı saplanıyor. Ağrı durmadan ağrı durmadan ağrı durmadan. Ama Madak bir şiirinde Ben bu şiiri kusarak yazdım. diyordu. Demek ki o da acı hissetmiş hatta daha da ileri gidersek o da mı fazla şiirden öldü? Biliriz ki kılıç çeken kılıçla ölür."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/kadin-ve-erkekli-izlenen-ilk-film-sarlo-idama-mahkum", "text": "Çanakkale'de görev alan Cemil Bey, soyadı kanunundan sonra filmlere olan merakından \"Filmer\" soyadını almıştır. Cemil Filmer, cumhuriyet tarihinde önemli bir yere sahiptir. Lozan Barış Anlaşması'nın imzalandıktan üç gün sonra Mustafa Kemal Paşa ve eşi Latife Hanım'la birlikte İzmir'e gelir. Cemil Filmer de o sırada İzmir'dedir. Cemil Filmer, \"Tan Sineması\" adında bir sinemanın işletmesini almış ve ismini \"Ankara Sineması\" olarak değiştirmiştir. Ankara Sinamasında o günlerde bir tane film gösterime girmektedir. Charlie Chaplin'in filmi olan \"Şarlo İdama Mahkum\" filmi gösterime girmiştir. Cemil Filmer de, Mustafa Kemal Paşanın Şarlo'a olan hayranlığını bilmektedir, onun yanına Uşakizade Köşküne gider. Mustafa Kemal Paşayı ve eşi Latife Hanım'ı \"Şarlo İdama Mahkum\" izlemeleri için davet eder. Mustafa Kemal Paşa da bu daveti kabul eder. Oradan çıkan Cemil Bey, Mustafa Kemal Paşa'nın geleceği gün yolda tedbir olması için karakola haber verir. Bu haber karakoldan dışarıya çıkar ve bütün İzmir halkına bu haber gitmiştir. Halk o gün Mustafa Kemal Paşa'nın Ankara Sinaması'na geleceğini duyduktan sonra halk Ankara Sinamasın'da toplanır. Mustafa Kemal Paşa ve Latife Hanım sinama salonuna gelir, sinama salonunn dışı gibi içi de kalabalıktır. Cemil Bey onu karşılar ve locasını gösterir. Mustafa Kemal Paşa locasından aşağıya bakar ve gördüklerinden hiç hoşlanmaz. Salonda hiç kadın seyirci yoktur, Cemil Bey'e döner ve ona sorar \"Neden salonda kadın seyirci yok?\" Cemil Bey yanıtlar, \"Efendim, kadın seyirciler için haftada sadece salı günleri onda da sadece matine saatleri serbest diğer günler ve saatlerde kadınların sinemaya girmesi yasak. Bugün de salı olmadığına göre, kadınları içeriye almadık.\" Mustafa Kemal Paşa öfkelenir ve yanındaki yaveri Muzaffer'e seslenir \"Aşağıya inip, dışarıdaki kadın seyircileri içeriye alınız\" diye emir verir. Muzaffer Bey gider ve kadınlar bir anda sevinçle sinamaya doluşur. Kadınlar ilk defa eşleriyle, kardeşleriyle, erkek çocuklarıyla ve babalarıyla birlikte ilk defa filmi izleyeceklerinden dolayı heyecanlandılar. Her biri ayağa kalkıp uzun süre Mustafa Kemal Paşa'yı alkışladılar. İçerideki kadınlar ve erkekler kafalarını Mustafa Kemal Paşaya ve yanındaki misafirlere çevirmiş. Durmadan alkışlıyorlardı. Mustafa Kemal Paşa, gülerek: \"Sinama bu tarafta değil, perdede oynayacak. Oraya dönünüz\" demiştir. Charlie Chaplin'in \"Şarlo İdama Mahkum Filmi\" başlar, Konusu Şarlonun hapishanden ve gardiyanlardan komik bir şekilde kaçışını ve onun başına gelenleri anlatıyordu. Filmin bir kısmında, Şarlo dondurma yerken bir tane tuvaletli bir kadının koynunda balkondan dondurma düşüyordu. Bu sahnede salondaki herkes kahkahalarla gülüyordu. Film bitmitşi, herkes gibi Mustafa Kemal Paşa da gülmeyi sürdürüyordu. Cemil Bey'e döndü, \"Cemil, hayatımda uzun zamandan beri bu kadar gülmemiştim. bu filmi bir daha gösterir misiniz?\" der. Tekrardan salonun ışıkları kapanır ve sinama perdesi aydınlanır. Tekrardan kahkalar ve gülüşmeler eşliğinde film izlenir. İşte 27 temmuz 1923'te İzmirdeki Ankara Sinamasında, bu topraklarda ilk defa. Kadınlı erkekli bir film izlemiştir. Bugünlerde, biz ailelerimizle. eşlerimizle, sevdiklerimizle birlikte. Birlikte sinamaya gidebiliyorsak, tiyatro salonlarında birlikte izleyebiliyorsak. İşte o gün, bu ilk gerçekleştiği içindir. Çok kaliteli bir yazı olmuş, emeğinize sağlık. bende çok severim Charlie Chaplin izlemeyi! Cumhuriyetimizi hissettiren tek içerik bu oldu şu birkaç gündür. Teşekkürler, emeğinize sağlık."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/kar-oyku-dergisi-nin-6-sayisi-yayimlandi", "text": "\"Ağustos sayımızı büyük bir heyecanla hazırladık. Beğeneceğinizi düşündüğümüz on dört öyküyü sizlere sunuyoruz. Her bir sayıda daha da emin adımlarla yola devam etmenin sevincini yaşarken bunun getirdiği sorumluluğun farkındayız. Bu sorumluluk, sizlere okunmaya değer bir eser ortaya koymamızı sağlayan en temel ölçüt. Her yeni sayıda, bir önceki sayıya göre daha da tecrübelenerek yolumuza devam ediyoruz. Bu uğurda siz değerli okurlarımızdan ve yazarlarımızdan aldığımız itici güç için hepinize teşekkür ederiz. Her zaman daha iyiye, her zaman birlikte yürümeye..."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/kar-oyku-dergisinin-10-sayisi-yayimlandi", "text": "\"Bir yılı daha geride bırakırken arkamızı dönüp baktığımızda bu yiten günleri sadece \"bir yıl\" olarak nitelendirmek bizler için çok yetersiz kalacaktır. İçinde parçalarımızı barındıran, bizi var eden, tecrübe kazandıran, birçok şeyi öğreten bir yıl demek bile yetersiz kalacak belki de. Kısacası 2022, Kar Kültür Sanat ailesi için her zaman bambaşka manaları içinde barındıracak. Gün geçtikçe güçlendiğimiz, katlandığımız, daha da büyüdüğümüz günleri unutmamız mümkün değildir. Siz değerli okur ve yazarlarımızın desteği her zaman çalışma şevkimizi artıran en büyük varlığımız oldu. Bu yılda şiir dergimiz, akademimiz yayın hayatına başladı. Bunların yanı sıra sitemizde birçok başlığı sizlerle buluşturduk. Yeni yılda ise bu çalışmalarımızın üstüne koyarak yolumuza devam edeceğiz. 2023; ülkemize ve bizlere huzur, mutluluk ve barış getirsin."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/kar-oyku-dergisinin-ucuncu-sayisi-cikti", "text": "Sadece öykü yayımlamak için yola çıkan \"Kar\" öykü dergisinin üçüncü sayısı çıktı! Derginin bu sayısına ve diğer sayılara, karkultursanat. com sitesinden ücretsiz bir şekilde ulaşılabiliyor."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/karanlikta-diyalog", "text": "Okuldaki hocamız performans notu yerine geçecek bir ödev verdi bana. \"Karanlıkta Diyalog ya da Sessizlikte Diyalog, ikisinden birine git ve hislerini bir kağıda dök.\" dedi. Yıllar öncesinde katıldığım bu etkinlik bana çok şey kattı. Dünyaya bir kez de farklı açıdan baktım. Zordu, hem de çok zordu ama o güzel insanlar bu zoru başarıyordu, başarmak zorundalardı. İnşallah bir dahakine Sessizlikte Diyaloğa da gideceğim. Güzel insanlar benim de size naçizane tavsiyem İstanbul'a yolunuz düşerse lütfen siz de gidin ve benden o güzel insana çokça selam söyleyin."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/kars-tan-izmir-e-bir-yokus-asagidir-turkiye", "text": "Şu Ankara'nın yokuşlu yolları bana Sarıkamış'ı anımsatıyor. Sonra Konya'da biraz duruluyor insan. İlerisi ülkenin batısı oluyor. Ve meşhur Afyonkarahisar otogarına varınca bütün pişmanlıklar o an başlıyor işte... \"Az kaldı, bekle.\" deyip bilinçaltını kusacak gibi oluyor. Ancak tekrar yerine oturuyor muavin kardeş. Böylesi komik bir durumda herkes geriliyor biraz. Sonra geçip gidiyor. Deniz karşılıyor ya bizi, bir de güneş doğarken... Bütün yolcuların her biri başka bir sekansa giriyor. Bebek ağlamasının çekildiği tek nokta orası işte. İnsanın bir parçası orada kalıyor. Ya da anı diyoruz böyle olaylara. Eğer Kars'tan İzmir'e gidilmişse, bir de araba ile gidilmişse dünyanın küçüldüğünü düşünürsünüz. Ortak kaderimiz yollar değilse de nedir? Kısa bir şarkı dinler gibi uçakla gidince neyi yakalar insan? Kars'tan İzmir'e bir yokuş aşağıdır Türkiye."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/karsidaki-kus", "text": "Şu karşıdaki kuş kadar yalnızım bu dünyada... Üstelik yağmurun altındayım. Kanatlarım ıslak, ağır külçe kadar. Kalkıp gitsem gidemiyorum, daha da ağırlaşıyorum çırpındıkça. Hayattaki bütün isteklerim bir bir sınavım oluyor. Her seferinde bilmediğim, beklemediğim yerden vuruyor beni kanatlarımdan. Şu karşıdaki kuş kadar yalnızım. Bütün hayat sanki karşıma dikilmiş jiletli barikatlar gibi. İlerlemeye çalıştıkça takılıp kanıyorum. Üstelik iyileşmesi de çok zor, uzun, acı dolu ve yine... Bir kafesin içindeyim sanki... Verilen bir alanın içinde dönüp duruyorum ben ilerliyorum sanıyorken. Yine en başa, yine ilk sınavımın olduğu yere, o zamana dönüyorum. Zaman eğilip bükülüyor ben yine aynı yerde aynı sınava tabi tutuluyorum. Şu karşıdaki kuş kadar değilim... O istediği yere uçuyor, bense aynı yerimde mevsimlerin geçip gitmesini izliyorum hala yalnız. Ayağımdaki pranga her gün daha da ağırlaşıp yakıyor canımı, uçup gitmem imkansız. Şu karşıdaki kuş... Gitti. Kim bilir nereye... Ben yine burada aynı yerde dışarıdaki fırtınayı izliyorum. İçimdeki fırtınayı unutmak istermişçesine."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/kendime-sacmalama-seansi", "text": "Nasılını bilmeden çaldığım kapılardan eli boş dönmenin utancı var yüzümde... Kimlerde ne kadar azaldığını, nasıl unutulduğunu bilmenin hüznü var gülüşümde... Çok zaman oldu kendim ile kalmayalı yolculuklara düşmeyeli, kimsesini bulamayacağını bilmenin huzuru biraz da..."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/kerem-akturkoglu-nun-hayati", "text": "Kerem Aktürkoğlu 21 Ekim 1998 tarihinde Kocaeli'nin Gölcük ilçesinde dünyaya geldi. Babası emekli bir serbest meslek erbabıydı. Hayatının ilk engeli 9 aylıkken karşısına çıkmıştı. 17 Ağustos 1999'da merkez üstü Gölcük olan 7.6 büyüklüğünde deprem meydana gelmişti. Deprem en başta Gölcük ve Kocaeli olmak üzere Marmara bölgesini yerle bir etmişti. Bölgede hayatı durduran depremde daha 9 aylık olan Kerem Aktürkoğlu göçük altında kalmıştı. O yıllarda Gölcük Belediye Başkanı Kerem Atürkoğlu'nun dedesi olan Şaban Aktürkoğlu bir yandan torununu enkazdan çıkarmaya çalışırken diye yandan da bölge halkına yardım ediyordu. Gölcük ilçesi depremde ağır yara almıştı. Şaban Aktürkoğlu torununu enkazdan kurtarmıştı ve Kerem Aktürkoğlu hayatındaki ilk engeli aşmıştı. Daha önüne bir sürü engel çıksa da hiçbiri böyle büyük olmayacaktı. Kerem Aktürkoğlu'nun hayatı tehlikeye girmişti, Allah onun canını ailesine bağışlamıştı. Gölcük'ün sokaklarında futbol oynayan Kerem hep topun peşinde koşardı. 12 yaşında Gölcükspor'un altyapısına girdi. Burada dikkatler Keremin üzerindeydi ve 3 yıl burada oynadıktan sonra 2013 yılında Hisareynspor'a katılmıştır. Daha buradayken Süper Lig'deki bir çok kulübü etkisi altına almıştı. Birçok kulüpte denemelere çıktı ve Kerem Aktürkoğlu'nun Medipol Başakşehir altyapısına girmiş ama kalacak yer sorunu varmış kulüp ailesine kalacak yer verilmeyeceğini eğer kalacak yer bulabilirlerse futbolcunun takıma katılabileceğini söylediler ve bunun üzerine Kerem İstanbul'da bir yatılı yurda yerleşti.1 yıl boyunca her gün aynı şeyleri yaşadı gündüz okula gidiyor okuldan sonra antrenmana gidiyor akşamda tekrar yurda dönüyordu.1 yıl sonra Gençler Türkiye Şampiyonası'nda dikkatleri üzerine çekti. Bunun üzerine Başakşehir asgari ücretle Kerem Aktürkoğlu'yla profesyonel sözleşme imzaladı. Kerem henüz daha 16 yaşındayken profesyonel olmayı başarmıştı. 1 sene daha altyapıda forma giydikten sonra kulübü tarafından Bodrumspor'a kiralandı. Bodrumspor'da Kerem Aktürkoğlu şampiyonluk tecrübesi de yaşadı. İlk maçı 5. Haftada oynanan Kırklarelispor maçının 75. dakikasında olmuştu ve 22. Haftada tekrar karşılaştığı Kırklarelispor maçında 70. dakikada oyuna dahil olup 84. dakikada ilk golünü atmıştır. Ligin devamında Pazarspor, Manisa BB ve Derincespor maçlarında skora katkıda bulunmuştur. Sezonun tamamında 27 maça çıkıp 4 gol atmıştır."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/kerem-akturkoglu-nun-hayati-2-bolum", "text": "Başakşehir'e eskisinden daha güçlü dönüyordu. İstanbul'a döndüğünde kamp kadrosuna alınmayan futbolcuya başka kulüplerden de teklifler vardı. Başakşehir futbolcunun ailesine sabredin iyi bir teklif gelince göndereceğiz diye oyalıyolardı. Transferin son gününde ise daha önce masada olmayan bir teklifle gittiler. Kerem'i kulübün pilot takımı Erokspor'a kiralayıp 5 yıllık yeni sözleşme yapmayı teklif ediyorlardı. Kerem ve ailesi bu teklife mesafeliydi. Erokspor'a kiralamakta sorun yoktu ama sözleşme yenilemek istemiyolardı. Çünkü hala A takım seviyesinde şans verilmemişti. Üstelik teklif de asgari ücretti. Kerem teklifi reddettiği için Başakşehir Kulübü futbolcuyu kadro dışı bıraktı. Ve antrenmanlara da almama kararı aldı. Kerem kulübün Balat'taki tesislerinde antrenman yapacaktı. Bu durum onun hayatında yeni sorunlara yol açmıştı. Asgari ücretle istanbul'da yaşaması mümkün değildi. Bu yüzden haftanın 5 günü Gölcük'ten, Balat'taki tesislere antrenman yapmaya gitmek zorunda kalmıştı. Babası ile birlikte her gün Gölcük- Balat arası yol yapan futbolcu henüz 18 yaşında iken futboldan 1 sene uzak kalmıştı. Ancak pes etmeye hiç niyeti yoktu. Sezon sonu belli takımlarla da görüşse de hep son kısımda sorunlar yaşanıyordu. Bunun en önemli sebebi futbolcunun yetiştirme bedeliydi. Kerem'i kadrosuna katmak isteyen Süper Lig takımları yetiştirme bedeli ödemek istemiyordu. TFF talimatnamesi gereği bir futbolcu Spor Toto 3. Lig'te 2 yıl boyunca oynarsa yetiştirme bedeli sıfırlanacaktı. Kerem de bu riski almaya karar verdi. Ve Kerem Aktürkoğlu, Karacabey Belediyespor ile anlaştı. Süper Lig'ten talipleri olan futbolcu ve futboldan 1 yıl uzak kalan genç bir isim olarak. Bu tercih belki de kariyerine sıfırdan başlaması haline geliyordu. Ama onun vazgeçmeye niyeti yoktu. Karacabey'de 34 maçta forma giymiş ve 3 ve 4. haftada oynanan 1461 Trabzon ve Fatsa Belediyespor maçında birer gol atmıştır. 20. haftada tekrar süre aldığı 1461 Trabzon maçında bir kez daha gol atmıştır. 23. haftada ilk asistini Turgutluspor'a karşı yapmıştır. Ve Karacabey'de geçirdiği bir sezonda iyi bir form tuttu. Ve kulübüyle Playoff'larda mücadele etti. Kariyeri için yeni bir tecrübe edinmişti. Sezon sonunda başka bir yolculuğa çıkarak Erzincanspor'a gitmeye karar verdi. Erzincan'a kendisini transfer eden bunu aynı zamanda Başakşehire de götürmüş olan Mustafa Sarıgül hocasıydı. Ancak Kerem'in kulüpten bir talebi vardı. Sonraki transferinde bonservisinden muaf olmak istiyordu. Birkaç sene önce kendisini Süper Lig'te oynamayı engelleyen sıkıntıları tekrar yaşamak istemiyordu. Erzincanspor da bu durumu ancak bonservis bedelini kendi cebinden ödemesiyle mümkün olacağını söyledi. Bu şartı kabul eden futbolcu 15 Bin TL bonservis bedelini kendisi ödeyerek transferindeki engelleri kaldırdı. Artık kendisi için yetiştirme bedeli de bonservis ücreti de ödenmeyecekti. Kerem Aktürkoğlu Erzincanspor'da sezon sonuna kadar 34 maçta forma giymiş ve Lige Serik Belediyespor mağlubiyeti ile başlansa da Erzincanspor 16 maç boyunca hiç kaybetmemiştir. 28 Lig maçında toplam 17 gol atmış ve 1 tane de asist yapmıştır. 12 ve 16. haftalar arsında 5 maç üst üste gol atma başarısı göstermiştir. Bucaspor 1928, İskenderunspor ve Şile Yıldızspor maçlarında 2'şer gol atmıştır 2019-2020 sezonunda Ligi 2. tamamlayan Erzincanspor, Playoff'lara kalmıştır. Ve burada ilk olarak Artvin Hopaspor ile karşılaşmıştır ve bu maçı 4-2 kazanmıştır. Kerem Aktürkoğlu bu maçta hattrick yapmıştır. Final maçında 68 Aksaray Belediyespor 2-1 ile geçilmiş ve bir üst lige çıkmaya hak kazanmıştır. Kerem Aktürkoğlu kupada Muş Menderesspor, Şanlıurfaspor ve Beşiktaş'a karşı oynamıştır. Erzincanspor ilk maçta Beşiktaş'a 3-0 yenilirken ikinci maçta 2-0 galip gelmiştir ve kupaya veda etmiştir. Kerem'e Süper Lig'ten bir sürü takımın teklifi olmuştur. Kerem ve ailesinin en çok ilgisini çeken Galatasaray'ın teklifi olmuştur. Fatih Terim'in özellikle istediği futbolcu Galatasaray'ın projelerinde önemli bir yer tutuyordu. Bunun üzerine Kerem Galatasaray'la sözleşme imzaladı. Galatasaray'da ilk sezonunda 11. haftadaki Hatayspor maçında Galatasaray'daki ilk golüne imza atmıştır. Bu maçtan sonraki günlerde Kerem'in COVID-19 testi pozitif çıkmış ve 3 hafta sahalardan uzak kalmıştır. Sahalara tekrar döndükten 3 hafta sonra 18. haftada Gençlerbirliği maçı karşısında alınan inanılmaz 6-0'lık galibiyette Ryan Babel'in attığı 6. golün asistini yapmıştır. 22. haftada da asist yapan Kerem Aktürkoğlu, 25 ve 28. haftalarda golle buluşmuştur. Kerem 17 Nisan 2021 tarihli Göztepe-Galatasaray maçında üç gol atarak hattrick yaptı ve 2016 aralık ayından bu yana Galatasaray formasıyla hattrick yapan ilk yerli futbolcu oldu. Kerem 2020-2021 Süper Lig'te hattrick yapan ilk ve tek Türk oyuncu olmuştur. Sezon performansı sonrası Şenol Güneş tarafından milli takıma davet edilmiştir."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/kibris", "text": "Mersin'i tam olarak sevemedim geldik geleli. Tamam, çok uğraştım da diyemem sevmek için ama zaten insan kıyıya varıp Kıbıs'a bakmaya çalışırken, çünkü orada canı bulunurken, bu şehre sevmese bile epey saygı duyuyor. Annem birazdan uyanır, odada beni göremeyince panikler. Çünkü gece oldu. Geceler tehlikeli ve yasaktır benim gibi şuursuz ergenlere. Aslında biliyorum ki annemin de aklı, kalbi na şu karşıdaki Kıbrıs saydığımız ışıklarda. O da hep bu kıyıda dikilip, bütün iyi dileklerini denize bırakıp babama iliştirmek istiyor. Olayların başlamasıyla canımızın yanması kaçınılmazdı. Şimdi dik tutmak için çaba harcamaktan vazgeçtiğim omuzlarım, hep başka bir çift el tarafından pıtpıtlanır benim, \"Asker kızı sağlam durur çocuğum, aferin sana.\" laflarını işitmemle de sonlanır bu yetişkinlerin benimle iletişimi. Yine öyle oluyor. Gururluyum, çok, çok gururluyum. Türk soydaşlarımızın acısına merhem olmaya gittiler, biliyorum. Orada benim gibi genç kızlar ne acılar çekiyor, farkındayım. Gündüzleri, her şeyin bilincindeyim inanın. Ne mantıklı, ne mağrur tavırlarım var bir görün. Siyasi haritaları açıp açıp yeni taşındığımız bu evin komşularına tarih demeci vermekten bile geri durmuyorum. Bu şımarıklığıma göz yumuluyor, annem tarafından bile. Gökyüzüne bakıyorum, gece oldu işte. O yüzden şimdi gecenin koynundan biraz günah çalacağım. Tüm bu hisler ve gerçekler içinde, bir çocuk olarak bakacaksak, babamın iyi olmasından başka bir şey düşünmüyorum. Şimdi ne yapıyordur, karnı tok mudur, silahı avucunda mıdır, kışlada mıdır? Bunları bilmekten başka bir halt istemiyorum. Allah'ım babamı koru ve dönmesini sağla, diyorum. Gündüz utançla, Allah'ım tüm babaları koru, diye ekleyeceğim, biliyorum. Ama diyorum ya şimdi gece, geceler kolayca izin verir böyle bencilliklere. Ne kötülüklerin şahidi sonuçta o, benim bir cümlemle burun kıvıracak değil ya bana. Limon ağaçlarının kokusu, önümdeki denizi bastıracak güçte. Kıbrıs'ta da böyle midir diye düşünüyorum. Babam, diğer asker amcalar da alıyor mudur bu kokuyu? Az evvel, evden buraya gelirken en huysuz komşunun bahçesinden bir tane çaldım. Isıra ısıra onu yemeye başlıyorum. Tadından nefret ettiğim halde bitireceğim bunu. Birincisi, içindeki c vitamini dikkatimizi toplatıyormuş, öğretmen demişti; ikincisi, bu bir çeşit ceza. Kendime verdiğim türden. Limonun sivriliği bana iyi geliyor. Boğazımdan yükselen ekşi tadın ve damağımdaki demirsiliğin kaynağı, içimde tutmaktan bayılayazdığım gözyaşı değil de bu limonmuş misal. İnsan isteyince kendini öyle güzel kandırır ki, bir nimettir de bu. Gece epey ilerlemiş, tenhalaşıyor etraf. Lojmanların bahçelerine alışmış bedenimi bu herkese ait sokakta ilerletmek güç. Eve girdiğimde annemi uyanık görmek tedirgin ediyor beni. Ama kafasını çevirip bakmaması kadar değil. Ağlıyor. Salonda ışığı görmüştüm ama mutfağa bir bakıyorum, komşular doluşmuş. Annem de odada tek değilmiş hatta. Üst sınıflardan duyduğum bir küfrü savurup koşuyorum. Bu kez yorgunca, belli belirsiz gülümsüyor. \"Babandan haber geldi, iyilermiş. Nihayete erecekmiş görev!\" diyor ve bir daha ağlamaya başlıyor. Az önce küfrümü önemsememişti ama şimdi dikkatini verir diye korkup susuyorum. Yoksa böyle güzel haberi verme şekli yüzünden anneme yıllık küseceğim gibi duruyor! Seke seke mutfağa gidiyorum, kana kana su içerken, o huysuz komşumuzun limonlarından sıkıp şekerle çırptığını görüyorum. Kahkaha atmaya başlıyorum, sanki kalbim göğüs kafesimi terk edecek."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/kim-bu-franz-kafka-azerbaycan-dilindedir", "text": "Kafka heç vaxt evl nm mişdir. Ümumiyy tl Kafkanın ş xsi h yatı, münasib tl ri çox qarmaqrışıq olmuşdur halbuki öz b d nind n Kafka utanırdı. 1920-ci ild Kafka çex yazıçı v jurnalist Milena Yesenka il münasib td olmağa başlamışdır. Ona yazdığı m ktublar daha sonra \"Milenaya M ktublar\" adı il çap olunmuşdur. Milena, Kafkanın s rl rini Çex dilin çevir n qadın idi. Milena bir t rcüm çi, jurnalist, köş yazarı, intellektual v anarxist ruhlu bir ş xs idi, eyni zamanda onlarla insanı gestapo dan qurtaran bir q hr man idi. Kafka v Milena bu t rcüm l r münasib ti il yazışmağa başladılar. Sonra bu yazışmalar t dric n sevgiy çevrildi, lakin Milena, sevgil rini imkansız ed n evli bir qadın idi. Üst lik, Milena v Kafka f rqli ş h rl rd yaşayırdılar. Bu ciddi v zy t Kafkanı d rind n sarsmışdı. Milena v Kafka yalnız üç d f görüş bildil r. Üçüncüsü artıq Kafkanın m zarının başındaydı. Çünki Kafkanın ölümünd n sonra Milenanın günl rdir m zarın yanında gözl diyi iddia edilir. Onlarla insanı nasistl rd n xilas ets d , özünü xilas ed bilm di v müharib nin bitm sind n c mi bir il vv l, 1944-cü ild düş rg l rd öldürüldü. Kafkanın Dora il is münasib tl ri çox ciddi idi. H tta F l stind yerl şm yi v birlikd bir restoran açmağı düşündül r. İddiaya gör , Dora birlikd açacaqları bu restoranda aşpaz olacaqdı, Kafka is baş garson idi. Kafkanın v r m ölümü onların planlarını h yata keçirm sin mane oldu. Kafka insanların onu zehni v fiziki c h td n iyr nc hesab ed c yind n qorxurdu. Buna baxmayaraq Kafka il tanış olanlar onun sakit v göz l davranış tutumuna, aydın sezil n intellekt , quru yumor hissin malik olduğunu deyirdi. Brodun fikrinc Kafka onun tanış olduğu n yl nc li adam idi. Kafka dostları il zarafatlaşmağı sevirdi, lakin ç tin v ziyy tl rd dostlarına yaxşı m sl h t d ver bilirdi. Broda gör Kafka cüml l rini el qurura bilirdi ki, onlar dinl yiciy musiqi kimi s sl nirdi. Brodun dediyin gör Kafkanın sas iki xüsusiyy ti \"mütl q dürüstlük\" v \"q ti vicdanlılıq\" idi. Kafka uşaq ik n idmana az maraq göst rs d , daha sonra fiziki f aliyy tl r v oyunlara maraq göst rmişdir. Yaxşı minici, üzgüçü v avarç k n idi. H ft sonlarında o v dostları uzun g zintil r çıxardılar, onların çoxu Kafkanın özü t r find n planlaşdırılırdı. Yazı onun üçün çox vacib idi: Kafka onu \"ibad t forması\" adlandırmışdı. Kafka s s qarşı çox h ssas adam idi, sakit yerd yazmağa üstünlük verirdi. Kafka Avstriya-Macarıstan imperiyasının Praqa ş h rind Q dim ş h r meydanının yaxınlığında anadan olmuşdur. Ail si m nş c orta sinif şkinazi y hudisi idi. Anasının adı Yuliya Atasının adı is Herman olmuşdur. O dövrl rd alman dilli insanlar sosial c h td n böyük imkanlara sahib olduğundan valideynl r uşaqlarını Yüks k s viy d alman dilind danışmağa t şviq etmişdil r. Herman v Yuliya Kafkanın 6 uşağı olmuşdur v Frans onların n böyüyü idi. İki qardaşı Kafkanın 7 yaşı olanda ölmüşdü. 3 bacısı is İkinci dünya müharib si zamanı Holokostda ölmüşdürl r y ni q tliamda. Frans Kafka t r find n atası \"gücd , sağlamlıqda, s s tonunda, natiqlikd , özünü m mnun etm kd , dözümlülükd , zehni v ziyy td insan t bi ti haqqındakı bilikl rd sl Kafka\" kimi t svir edilmişdir. İş günl rind h r iki valideyn evd olmurdular, Yuliya Kafka h tta günd 12 saat işl yirdi. N tic d , Frans Kafka uşaqlıqda böyük t nhalıq hiss etmişdir. Uşaqların t rbiy sind sas n mür bbiy l r v xidm tçil r iştirak etmişdir. Kafkanın atası il olan problemli münasib ti ksini 100 s hif lik \"Atama M ktub\" s rind tapmışdır. Bu s rd o, atasının ş xsiyy tind n d rind n t sirl nm sind n şikay tl nmişdir. Atasından f rqli olaraq anası sakit v utancaq qadın idi. Kafka ail sinin vv lc onlarla yaşayan bir qız xidm tçisi vardı buna gör d evd el d göz l ş rait yox idi v ail darısqal m nzild yaşayırdı. Fransın otağı çox vaxt soyuq olurdu. 1913-cü ilin noyabrında ail daha böyük m nzil köçmüşdü, lakin Elli v Valli artıq evl nib birinci evd n köçmüşdül r. 1914-cü ilin avqustun vv lind Birinci dünya müharib sinin başlamasından az sonra bacılar orduda olan rl ri il laq l rini itirmiş v buna gör d ikinci m nzil ail nin yanına qayıtmışdırlar. Bacılarının artıq o zaman uşaqları da vardı. Frans 31 yaşında Vallinin köhn m nzilin köçmüş v ilk d f t kbaşına yaşamağa başlamışdır. 1893-cü ild ibtidai m kt bi bitirdikd n sonra ciddi t hsilin keçirildiyi dövl t gimnaziyası olan v Köhn ş h r meydanındakı Qoltz-Kinski sarayında yerl ş n Köhn Ş h r Alman Gimnazsiyasına q bul olunmuş v orta t hsilini burada almağa başlamışdır. T hsil alman dilind aparılsa da, Kafka çex dilind d yazıb oxuyurdu. O, gimnaziyadakı t hsilini 8 il davam etdirmiş v yaxşı qiym tl r almışdır. Kafka çex dilind yaxşı danışdığından tez-tez t rifl ns d , Kafkanın özü heç vaxt çex dilind s lis danışdığını düşünm mişdir, buna baxmayaraq h tta alman dilind d çex aksenti il danışırdı. Matura imtahanlarını 1901-ci ild vermişdir. Matura imtahanı Orta m kt b t hsili alan g ncl rin universitet v ya oxşar ali t hsil mü ssis l rin davam etm k üçün keçm li olduqları bir imtahandır. 1901-ci ild Praqada yerl ş n Alman Karl-Ferdinand Universitetin q bul olunan Kafka kimya ixtisası üzr t hsil almağa başlamış, lakin iki h ft sonra q rarını d yiş r k hüquq t hsili almağa başlamışdır. Bu sah onun marağına s b b olmasa da, qarşısına geniş iş imkanları açırdı, bu is atasını m mnun edirdi. Bundan lav , hüquq uzunmüdd tli t hsil t l b edirdi, bu is Kafkaya alman dili v inc s n t tarixi d rsl rin qatılmaq ş raiti yaradırdı. Universitetd ki ilk ilind Kafka h yatında n yaxın dostu olmuş Maks Brodla tanış olmuşdur. Brod tezlikl müşahid etmişdir ki, Kafka utancaq v azdanışan olsa da, dedikl rinin çoxu d rin m na k sb edir. Brodun t klifi il onlar Platonun \"Protaqor\" s rini orijinal yunan dilind , öz t klifi il is Qüstav Floberin \"Sentimental t hsil\" s rl rini Fransız dilind oxumuşdular. Kafka 18 iyul 1906-cı ild hüquq üzr doktorantura d r c si almışdı v bir il müdd tin m cburi ş kild pulsuz hüquq v cinay t m hk m l rind hüquq katibi kimi f aliyy t göst rmişdir. 1 noyabr 1907-ci ild Kafka Assicurazioni Generali sığorta şirk tind işl m y başlamışdır v buradakı işi bir il yaxın davam etmişdir. Bu dövrd ki m ktublaşmaları Kafkanın iş saatlarından y ni saat 08:00 18:00 a kimi işl m sind n narazı olduğunu göst rir. Bel ki, bu amil getdikc onun üçün daha da çox h miyy t k sb ed n yazılarına vaxt ayırması üçün böyük ç tinlik tör dirdi. Kafka 15 iyul 1908-ci ild işd n istefa etmişdir. İki h ft sonra Bohemiya Krallığındakı İşçil rin Q za Sığortası İnstitutuna daxil olanda s r yazmasına imkan ver n yeni iş tapmışdır. İşi s naye işçil rin f rdi z r rl rd n ötrü öd n c k kompensasiyanı mü yy nl şdirm k v araşdırmaqdan ibar t idi. Bu dövrd iş t hlük sizliyin z if diqq t yetirildiyind n barmaqları v trafları itirm k kimi q zaların baş verm si adi hal idi. Bel q zalar xüsusil tornaçı d zgahı, l burğulama maşını, yonucu d zgahı, fırlanan mişar kimi avadanlıqlarla işl y rk n qeyd alınırdı. Burada işl diyi bir neç il müdd tind sığorta institutuna illik hesabatlar yazmışdır. Kafka işini ad t n gündüz saat 2-d bitirirdi, buna gör d d bi yaradıcılıq üçün vaxt qalırdı. Kafkanın atası is oğlunun ail nin mağazasını t hvil alacağını gözl yirdi. Bu dövrl rd Kafka vegetarian olmuşdur. 1915-ci ild Kafka Birinci dünya müharib sind xidm t üçün orduya çağırılmışdır, lakin Kafkanın sığorta institutundakı işver nl ri onun dövl t qulluğunda olduğunu saslandıraraq buna mane olmuşdurlar. Kafka orduya qatılmaq üçün yen c hd etmiş, lakin 1917-ci ild ona v r m diaqnozu qoyulduqdan orduya q bul olunmamışdır. Kafka ilk romanını 1912-ci ild yazmışdır romanın birinci f sli \"Ocaqçı\" hekay sidir v bu bölüm 1913-cü ild ayrıca bir hekay ş klind n şr olundu. Kafka tamamlaya bilm diyi bu s rin \"İtmiş Adam\" adını qoysa da, Brod Kafkanın ölümünd n sonra onu \"Amerika\" adı il n şr etdirmişdir. Kafka romanı yazark n Amerikaya mühacir t etmiş qohumlarının t crüb l rind n istifad etmişdir. Roman Kafkanın optimist sonluqla bit n yegan s ri hesab olunur. Günd liyin gör Kafka \"Q sr\" romanı üz rind işl m y 11 iyun 1914-cü ild q rar vermişdir, lakin romanı yazmağa 27 yanvar 1922-ci il q d r başlamamışdır. es rin baş q hr manı yer ölç ndir o, nam lum s b bl r üzünd n k ndi idar ed n Q sr daxil olmağa icaz ala bilmir. Qaranlıq üslubda işl nmiş romanın sas mövzuları yadlaşma, bürokratiya, ş xsin sistem qarşı dayanark n ç kdiyi sonsuz ziyy t, ld edilm z m qs d üçün aparılan boş v ümidsiz mübariz dir. 1917-ci ilin avqustunda is Kafkaya v r m diaqnozu qoyulmuş v Kafka Bohemiyanın Sürau k ndin köçmüşdür. Burada bacısı Ottla yezn si Karl Hermanın fermasında işl yirdi. O, burada özünü rahat hiss etmiş, h tta burada keçirdiyi vaxtı h yatının n göz l dövrü hesab etmişdir. Çox güman ki, bu, onun burada m suliyy tl rd n azad olması il laq dar idi. 1924-cü ilin martında Kafkanın s hh ti pisl şmiş, buna gör d o, Berlind n Praqaya qayıtmalı olmuşdur. Burada ail si, xüsusil bacısı Ottla onun qayğısına qalmışdır. Kafka müalic m qs dil 10 apreld Vyana yaxınlığında yerl ş n Kirlinqd h kim Hoffmanın sanatoriumuna getmiş v 3 iyun 1924-cü ild burada v fat etmişdir. Ölüm s b bi aclıq idi: Kafkanın boğazının v ziyy ti ona rahat yem k yem sin mane olurdu v parenteral nutrisiya h l mövcud olmadığından onu b sl m k mümkün deyildi. Ölüm döş yind ik n boğazının bağlanıb heç n yey bilm m sind n vv l yazmağa başladığı \"Aclıq s n tçisi\" hekay si üz rind d yişiklikl r aparmışdır. Onu n şi Praqaya g tirilmiş, 11 iyun 1924-cü ild Praqanın Jijkov rayonunda Yeni Y hudi q biristanlığında d fn olunmuşdur. Kafka h yatda ik n tanınmırdı, lakin o, m şhurluğu vacib hesab etmirdi. Ölümünd n qısa müdd t sonra m şhur olmuşdur. Kafka n şr olunmuş v olunmamış s rl rini dostu Maks Broda buraxmış v ondan ölümünd n sonra bütün s rl rini m hv etm sini ist mişdir. Kafka bunları yazmışdır: \"eziz Maks, m nim son ist yim: Arxamca buraxdığım h r şey günd likl r, lyazmalar, m ktublar, qaralamalar v s. oxunmamış yandırılsın.\" Maks bu xahişi yerin yetirm kd n imtina etmiş, romanlarını v dig r s rl rini 1925-1935-ci ill rd n şr etdirmişdir. 1939-cu ild F l stin qaçark n n şr olunmamış bir çox kağızı özü il aparmışdır. Kafkanın sonuncu sevgilisi Dora Diamant da onun arzusunu yerin yetirm miş, ondan gizlic 20 d ft rini v 35 m ktubunu saxlamışdır. Onlar 1933-cü ild Gestapo t r find n müsadir olunsa da, aliml r onları axtarmağa davam edir. Kafkanın s rl ri Brod t r find n n şr olunmağa başladıqdan sonra böyük diqq t ç km y v müsb t r yl r almağa başlamışdır. Brod Kafkanın d ft rl rini xronoloji sıra il düzm kd ç tinlik ç kmişdir. Problem o idi ki, Kafka tez-tez kitabın müxt lif hiss l rini müxt lif vaxtlarda yazırdı; b z n ortadan yazırdı, b z n is sondan. Brod Kafkanın tamamlanmamış s rl rinin çoxunu çapa vermişdir. M s l n, Kafka \"M hk m \" romanının b zi f sill rini nömr l m miş v tamamlamamışdır. Eyni ş kild , \"Q sr\" romanının b zi cüml l rini tamamlamamış, b zi hiss l rini anlaşılmaz saxlamışdır. F sill ri yenid n qaydaya salmış, m tni redakt etmiş, punktuasiyanı d yişdirmişdir. \"M hk m \" 1925-ci ild Verlag Die Schmiede n şriyyatı t r find n n şr olunmuşdur. Qalan iki roman Kurt Volf t r find n çap olunmuşdur: \"Q sr\" (1926) v \"Amerika\" (1927). 1931-ci ild Brod Kafkanın 1917-1924-cü ild yazdığı hekay l ri \"Böyük Çin s ddi\" adı il n şr etdirmişdir. Kitabı Gustav Kiepenheuer Verlag n şriyyatı buraxmışdır. Brodun buraxdığı seriyalar ad t n \"D qiq n şrl r\" adlandırılır. Brod 1968-ci ild v fat etdikd n sonra sayının minl rl olduğu t xmin edil n Kafkanın kağızlarını katib si Ester Hoffey buraxmışdır. O, b zil rini satmış v ya n şr etdirmiş, lakin çoxunu qızları Eva v Ruta buraxmışdır. Onlar is kağızları çap etdirm kd n imtina etmişdirl r. 2008-ci ild bacılar v İsrail Milli Kitabxanası arasında m hk m prosesi başlamışdır. İsrail Milli Kitabxanasının iddiasına gör Brod 1939-cu ild F l stin mühacir t ed nd bu kağızlar İsrail xalqının mülkün çevrilmişdir. 2012-ci ilin oktyabrında is qanuni olaraq m hk m kağızların İsrail Milli Kitabxanasına aid olduğuna dair q rar q bul etmişdir."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/kim-peki-bu-hifzi-topuz", "text": "Bugün, Türk edebiyatının seçkin isimlerinden biri, Hıfzı Topuz'u kaybettik. 1923 yılında İstanbul'da doğan Topuz, hayatının her anını edebiyata ve gazeteciliğe adadı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan Topuz, gazetecilik kariyerine Cumhuriyet gazetesinde muhabir olarak başladı. Ardından Milliyet gazetesinde köşe yazarlığı yaptı ve Hürriyet gazetesindeki çalışmalarıyla da unutulmaz bir iz bıraktı. Gazeteciliğinin yanı sıra, edebiyat ve tarih alanında da çığır açan eserlere imza attı. \"İstanbul Hatırası\", \"Yedi Tepe'nin Üzerinde\", \"Büyükada'da Bir Yaz\", \"İstanbul'un Kayıp Anıları\", \"Sultan Abdülhamid'in Haremi\" ve \"Cumhuriyet'in İlk Yılları\" gibi başyapıtlar, onun derin bilgisini ve kalem ustalığını yansıtıyor. Topuz, pek çok ödülle onurlandırıldı. Sait Faik Hikaye Armağanı'ndan, Sedat Simavi Edebiyat Ödülü'ne; Tarih Vakfı Ödülü'nden, Necip Fazıl Kısakürek Ödülü'ne kadar birçok ödülü hak etti. Onun eserleriyle büyüyen nesiller olarak, Topuz'un mirasını yaşatmak en büyük görevimizdir. Türk edebiyatının bu kıymetli ismini, her zaman sevgi ve saygıyla anacağız."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/kiraz-agacinin-kokundeki-kurtulus", "text": "Bir varmış bir yokmuş, bir zamanlar toksik masküleniti isimli, hükümdarı ataerki, yasası stereotip ve bekçileri nefret olan bir gezegende Zümrüt ve Anka adlı iki arkadaş yaşarmış. Zümrüt; kimi kirazlı küpelerin, fırfırlı eteklerin, rengarenk rujların ışıldayan dünyasında en büyük tutkularından biri şarkı söylemek ve bu alanda uzmanlaşarak bestelerini, yeryüzü aşkın yüzü oluncaya kadar sevgi tohumunu ekmek için kullanmak isteyen bir kadınmış fakat içinde yaşadığı gezegen, onu hiçbir zaman olmayacağı bir insana dönüştürmek konusunda ısrarcıymış. O kendisine atanan cinsiyeti reddedip hayallerinin peşinden koşan bir kadın olmak isterken Hükümdar ataerkinin yasaları tarafından erkek olarak topluma empoze edilir, Zümrüt'ten, gezegendeki her erkeğin yaptığı görevi, yani mavi üniformayı üstüne geçirip nefret bekçiliği yapması istenir, gezegendeki toksik maskülenitenin pompaladığı Erkekler kadınlardan üstündür. Namus kavramı tamamen kadınlara aittir, korunması gereklidir ve yine o namusun korunması kadın evlenene kadar bir başka erkeğin görevidir. Kutsallarını koruması, bu yasalara uymayan aykırıları ise homofobi ve nefretin verdiği yetki ile yok etmesi beklenirmiş yani Zümrüt'ün olmak istemediği bir insan gibi yaşaması istenirmiş. Halbuki Zümrüt'ün tek istediği normallerin anormalleştirilmediği bir atmosferde dilediği gibi nefes alabilmekmiş. Anka ise yasaların zihinlere ve bilinç dışına pompaladığı Çocuk yap ve kendini kocana ada. kutsalını reddeder, annesinin ve annesinden önceki kuşakların yazgısını kendisine yazgı eylemek yerine o yazgının zincirini kırmak istermiş. Yaşadığı toplumda yaptığı çocuk sayısı ve onları yetiştirme tarzı ile övülmek, kocasını ne kadar memnun ettiği konusunda ön plana çıkmak yerine, yaşamında hep araştırmacı, maceracı ve üretken, ayakları üzerinde dimdik duran bir kadın olarak hatırlanmak istermiş. Anka'nın en büyük tutkularından biri ise kaskını, ceketini ve deri pantolonunu kuşanıp özgürce motosiklet sürmek, Zümrüt'le her zaman buluştuğu kiraz ağacının altına motosikleti ile gelmekmiş fakat yine yasanın pompaladığı Araç kullanmak erkeklere ait bir eylemdir ve elinin hamuru ile kadınlar erkek işine karışmamalıdır. kutsalı yüzünden önce yasalar tarafından ardından da mutsuzluk ve otoriterlik üzerine kurulmuş aile kurumunun direği, babası tarafından kısıtlanmış ve motosikleti elinden alınmış. Bir ilkbahar sabahı Anka, aynı kiraz ağacının altında arkadaşı Zümrüt'ü bekliyormuş. Anka uzaktan karnını tutarak yaklaşan, saçları dağınık ve yüzü kan içerisinde bir kadının kendisine yürümeye çalıştığını görmüş. Anka da dizlerinde derman kalmamış bu kadına doğru yürümeye başlamış. Kadına doğru yaklaştıkça kalbi hızla çarpmaya başlamış ve şaşkınlık içerisinde kadının yanına koşmuş. Anka, lütfen koluma gir ve ağacın altına gidelim. Biraz nefes aldıktan sonra anlatacağım her şeyi. Anka Zümrüt'ün koluna girerek ve aslında olan bitenleri tahmin edercesine, göğüs kafesinde öfkenin ve hüznün kaçınılmaz acısını hissederek kiraz ağacının altına yürümüş. Kiraz ağacının altına geldikten sonra Anka sırtını ağaca yaslamış, meraklı gözlerle dizine yatıp gözyaşını tutmaya çalışan ve sanki boğazındaki düğümü çözmeye çalışırcasına yutkunan Zümrüt'e bakıyormuş. Tutma gözyaşlarını Zümrüt, ben bakıyorum etrafa, şimdilik kimse bize bakmıyor, nefret bekçileri de gözükmüyor ortalıkta. demiş Anka karşısındaki Erkekler ağlamaz. kutsalının yazdığı tabelaya öfkeyle bakarak. Olmaz Anka, dikkatli olmamız gerek. Şu sıralar yine cadı avı başlattılar. Daha üç gün önce arkadaşım Hande'nin nefret bekçileri tarafından yakılarak katledildiğinin haberini aldım. Sesimizi kimse duyurmuyor. demişti Hande ölmeden önce son konuşmamızda bana. Gerçekten öyle, sesimizi kimse duyurmuyor Anka, varoluş mücadelesi vermeye çalışırken ellerimizin arasından hayatlarımız kayıp gidiyor, özgürlüğümüz desen zaten çoktan hükümdarın ve yüceltilerek gezegenimizi zehirleyen erkekliğin ayakları altında. Çok üzgünüm Zümrüt, o kadar işliyor ki içime hüzün, koca bir çaresizlik bulutunun içine hapsedilmişiz gibi sanki. Ben de babamla kavga ederek çıktım evden. Beni evlendireceklermiş, artık başka bir adamın namusu olacakmışım. Düşünebiliyor musun, babam beni insan olarak değil de artık elden çıkarılması gereken bir mal olarak görüyor. Üstelik biliyorsun, benim kalbimde hep Alkım atıyor. Nefret bekçileri onu sırf Hükümdar'ın Lezbiyen, Mezbiyen, Yok Öyle Bir Şey. sözünü eleştirdiği için meydanın ortasında darp ederek katletti ama o benimle yaşıyor hala. O hala gözlerime bakarak Korkma, ben hep seninleyim. diyor. Ben onu motosikletimle kat ettiğim yollarda yaşatacağım, o yollarda güneşin doğuşunu beraber göreceğiz, batışını beraber izleyeceğiz, okuduğum her kitapta onu bulacağım. Onun anısını ve onunla kurduğumuz hayalleri hayatımın her alanında yaşatmak isterken kendimi tanımadığım bir adamın sömürü makinesi haline getiremem, buna izin veremem. Şşşş, sessiz ol Zümrüt, nefret bekçileri yaklaşıyor. Senin yanına gelirken at kuyruğu yaptığım saçlarımı kesen, tokamı da postalları ile ezen bekçilerdi onlar, beni yere düşürüp karnıma tekmeler atanlardan ikisiydi o geçenler. Aşkın Yüzü Gezegeninin Zümrüdüankaları Gelecek zamanlarda çıkaracağım albümün adı olacak ve mücadelemizi anlatacak bu albümdeki bütün ezgiler. Küllerimizden yeniden doğacağız, yıllarca çeşitli damgalamalarla, nefret söylemleri ile ateşe atılan biz ötekileştirilenler, ezilenler, küllerinden yeniden doğacak ve yaşamaya değer bir yaşam bizlerin olacak. İşte dostlarımıza bütün planımızı Lubunca olarak anlatacağız ki gizlilik ihlali yaşamayalım ve yeni yaşamlarımıza sorunsuz bir şekilde yelken açalım. O halde, bir hafta sonra, 17 Mayıs saat gece 3'te bu kiraz ağacının altında buluşuyoruz, 3.30 gibi de yola çıkıyoruz. Ama gidiş yolu konusunda benim bir fikrim yok. Heyecanı ve sevinci tüm benliğini kaplamış olan Zümrüt, bakışları gülümsercesine, başını kiraz ağacının zarif dallarına bakmak için kaldırmış ve o esnada, ufak bir esinti ile beraber, dalından kusursuz bir ahenkle süzülen kiraz çiçekleri, Zümrüt'ün yüzünü okşadıktan sonra yepyeni yaşamlara gebe olan toprağa düşmüş, adeta Hayallerinin ve varoluşunun peşinden koşmaya devam et, başta ruhundaki ve bedenindeki yaralar olmak üzere nefretin senin yaşamında koca oyuklar oluşturduğu bütün yaralar iyileşecek. diye fısıldarcasına... Ardından Anka'ya dönerek, Ağacın köklerinden olan özgürlük kökü uzaya giden yola çıkıyor ve o yolu takip ettiğinde hiçbir etiketin ve kalıbın olmadığı sonsuzluğa ulaşıyorsun. Fakat şöyle bir şey var ki o kökün kendini göstermesi için bir ritüel var. Ağacın gövdesine ellerimizi yerleştirip gözlerimizi kapatarak Toksik masküleniti yerinden oynar, kadınlar özgür olsa. diye haykırıyoruz. Böylelikle özgürlüğün kökü parlamaya başlıyor ve bize bir kapı açıyor, biz de bu gezegeni yerinden oynatıp şeytanlaştırılmadan yaşayacağımız bir atmosfere doğru yolculuğumuza başlamış oluyoruz. Bir gün yine kiraz ağacının altında otururken Dünya gezegenindeki insanların adalet, eşitlik ve yaşam mücadelesine dair bir kitap okuyordum, kitapta toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve erkek egemen sistem sonucunda ortaya çıkan, tıpkı bizim yaşadığımız şiddet, zulüm ve cinayetler ile karşılaştım. Bunun için mücadele eden dünyalıların, meydanlarda haykırdığı Dünya yerinden oynar, kadınlar özgür olsa. Sloganı ile karşılaştım ve içimde öyle umuda gebe bir his oluştu ki bir anda benim dudaklarımdan da Toksik masküleniti yerinden oynar, kadınlar özgür olsa. Sözü döküldü, ardından özgürlük kökü ile yollarımız kesişmiş oldu, aslında bir başka gezegenden bulunduğumuz gezegene yine kadınlar kadınların yani bizlerin yuvası oldu. Saat çok geç olmuş Zümrüt, nefret bekçileri şimdi O saate orada ne işi varmış? kutsalının genelgesini okumaya başlarlar. Beni elden çıkarılması gereken bir mal olarak gören sözde namus bekçim aslı ailemizin hegemonyası, saldırganlığına her türlü bahaneyi yapıştıran diktatör babamın şüphesini çekmeyeyim daha fazla, diyerek yerinden fırlayan ok misali korku dolu bakışlarla ayağa kalkmıştı Anka. Zümrüt ve Anka, daha önce hiç yaşamadıkları bir şekilde, içlerinde dolaşmaya başlayan ümit kurdunun başlattığı kıvılcım ile her zamanki vedalaşmalarından farklı olarak daha da sıkı sarılmışlar birbirilerine ve evlerine gitmek üzere yola çıkmışlar. Hükümdara ve nefret bekçilerine ufacık bir hediye bırakarak ayrılmak istedim bu korkusuz korkakların gezegeninden. Hadi, benimle gel ve bana yardım et. Hiçbir şey anlamayan Zümrüt, Anka ile birlikte kiraz ağacının en tepesindeki dala tırmanmaya başlamış. Zirvedeki ağaç dalına vardıklarında rüzgar yüzünden savrulan bez parçasını dala sabitleyip ardından bantlamışlar. Aşağıda kendilerini şaşkınlıkla izleyen insanların yüzlerinde bir anda farklı farklı duygular belirmeye başlamış. Kimi o bez parçasına hüzünle bakıyormuş kimi öfkeyle, kimi de acı bir gülümsemeyle... Artık kiraz ağacının en tepesinde, Louis Aragon'un Meşhur Dünya şiirindeki dizelerinden biri olan ADALETİN TERAZİSİ YANLIŞLARIN LANETLİ KİTABINDA. Sözü dalgalanıyormuş. Artık gitmemiz gerek Anka, birazdan nefret bekçileri uyanacak. Haklısın, haydi aşağı inelim, dostlarımızı da daha fazla bekletmeyelim. Anka, Zümrüt ile beraber tırmandığı dallardan yavaş yavaş inerken kalabalığın arasından tanıdık bir yüzün kendisine gurur dolu gözlerle baktığını görmüş ve yaşadığı korkuyla karışık şaşkınlık ile beraber adımları daha da hızlanmış. Yere ayak bastıklarında ise Anka, yüreği ağzında atarcasına o tanıdık yüze doğru koşmuş ve, ANNE! Ne işin var senin burada? Eğer beni geri döndürmek için çabalamaya geldiysen boşa dil dökmüş olursun çünkü ben, omzuma yüklenmesini istemediğim yüklerin karşılaştığım gölgesiyle, ensemde hissettiğim nefesiyle yaşamaktan çok yoruldum. Ben, benden beklenen o her şey benim kaderimmiş. nefessizliğini omuzlamaktan çok yoruldum... Benim bir tanem, güzel kızım... Lütfen sakin ol. Ben seni o pervasızca hapsedileceğin çıkmazlar girdabının içine çekmeye değil, aksine o girdaptan kendimi ve yıllardır bu atmosferde bile bir bakışımızla birbirimize liman olduğumuz Sümbül'ü de çıkarmaya geldim. Anka'nın annesi Feza Hanım, kendinden birkaç adım geride olan komşusu Sümbül Hanım'ın yanına gidip ellerinden tutmuş ve yüzlerinde gün gibi beliren mahcup bir gülümsemeyle Anka'ya gülümsemişler. Sümbül teyze, Anne... İnanın bana çok mutluyum fakat yıllarca gizlenerek bu gerçeği saklamış olmanız kim bilir nasıl ağır gelmiştir size, içinizde kim bilir ne acılar çekmişsinizdir ama geçti, şimdi ne yapacağımızı size de hemen anlatacağım ve bu gezegenden kurtulacağız, artık sizleri birbirinizden koparmaya çalışarak sizi bambaşka hayatlara mahkum edip bunları da birbirinize izletmeyecek hiç kimse. Benim güzel kızım, ben sana küçüklüğünden beri niçin bu kiraz ağacına kurduğumuz salıncaklarda masallar anlatıyorum sanıyorsun? Veya lubuncaya sadece sizin kuşak mı hakim zannediyorsun acaba? Ah bu gençlik, bizi fazla hafife alıyorlar Sümbül, sevgilim. Bugün öğrenmiş oldular Fezacım Yaş almış LGBTIQ+'ların da var olduklarını ve olabileceklerini. Ahh anne! Kendimi kandırılmış gibi hissediyorum ama olan bitenlerin detayını daha sonra konuşalım olur m? Eğer biraz daha yola çıkmazsak nefret bekçileri uyanacak ve bizleri korkunç bir son bekleyecek yani eski yaşamlarımız... Hükümdar tarafından ortaya çıkıp nefret bekçileri tarafından korunan kutsalların işlendiği tabelalar, bu haykırış ile sarsılıp ortadan ikiye ayrılmış ve hemen ardından kiraz çiçekleri dans edercesine kalabalığı çevrelemiş. Kiraz ağacının içerisinden bir ışık eşliğinde özgürlük kökü belirmiş ve ağacın gövdesinden kalabalığa doğru kocaman kapı açılmış. Eşitlenmeye açılan bu kapıyı gören sevgi tohumlarına hasret insanlar, koşarak uzayın kollarına bırakmışlar kendilerini."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/korkut-ata-izinde", "text": "Halkbilimciler, dilbilimciler, tarihçiler, Türkologlar, edebiyatçılar bugüne kadar Korkut Ata'yı okumuş-yazmış-araştırmış-tartışmışlardır. Korkut Ata hakkında yazılmış sayısız eser ve araştırmada Korkut Ata'yı ozan, müzisyen, bilgin, yönetim erkinin müşaviri olarak tanırız. Korkut Ata dilinden anlatılan Dede Korkut hikayelerinden onun varlığına ulaşırız. Bir nevi Oğuzname diyebileceğimiz Dede Korkut hikayelerinde tıpkı Orta Asya coğrafyasında yaşayan Oğuz boyları gibi önce Şamanizm inancının etkilerini görmekteyiz. Ardından mücadeleler ve göçler yoluyla etkileşimin doğurduğu zaruretler neticesinde Korkut Ata'nın İslamiyet ile müşerref kılındığına tanık oluyoruz. Korkut Ata gençliğinde gördüğü bir rüyasında 40 yıl yaşayacağı gösterilir, rüyanın etkisinde kalan Korkut Ata, uzun yaşamam arzusuna kapılır ve hastaları ziyaret eder, fakir fukarayı gözetir, velhasıl 200 yılı aşkın yaşadığı rivayet edilen Korkut Ata'ya \"Çalap\" ın uzun bir ömür bahşettiği aktarılır. Günümüzde Türkiye coğrafyasında Korkut Ata'yı tanımak isteyenlerin bakacağı ufuk: Zeki Velidi Togan, Orhan Şaik Gökyay, Muharrem Ergin, M. Fuad Köprülüdür. Korkut Ata; Orta Asya menşeli bir çalgı olan 'kopuz' un mucididir. Hikayelerini anlatırken de kopuzu ona eşlik eder. Orta Asya Türk topluluklarında bahşılar koşukları, saguları, yırları, destanları dile getirirken bir terennüm vasıtası olarak kullandıkları kopuzu aynı zamanda kötü ruhları kovma ve iyi ruhlardan yardım dileme aracı olarak, hastalıkları tedavi ederken ve yarı dini ayinleri yönetirken de kullanmışlardır. Orta Asya'daki göçebe Türkler'in eğlencelerinde müziğin ve çalgıların önemli bir yeri bulunduğunu, en önemli çalgısının ise kopuz adıyla anıldığı görülür. Kaynaklar kopuzun yayılma alanının Türklerin göç yollarıyla paralellik gösterdiği ve kültürler arası etkileşim neticesinde genişlediği konusunda fikir birliği içindedir. Korkut Ata hikayelerinde bizlere neler anlatır? Mangışlak bölgesinde bulunan yeni el yazması, Türkistan nüshası olarak ta adlandırılır. Bu nüshada yer alan \"Salur Kazan'ın Yedi Başlı Ejderhayı Öldürmesi \" hikayesinde Aras Nehri çevresi ile Kars yöresinin fethi anlatılarak; ardından Kazan'ın üst üste tekrar girdiği mücadeleleri ve asıl büyük hedef olan ejderhayı öldürmesiyle hikaye son bulmaktadır. Dede Korkut Hikayelerinin içeriği; hepsi bir toyla başlar. Toy; mühim konularda karar vermek için yapılan toplantı. Hikayelerde çocukların ad kazanması için yaptıkları iş gözetilir. Boğaç Han, ismini boğayı öldürmesiyle alır. Hikayelerde soyut ve somut birçok değerin kültür içinde işlendiğini görürüz. Babanın yaptığı yanlışa rağmen oğlunun esir düşen babayı kurtarması gibi. \"Babanı kırk namertten kurtar. Yürü oğul baban sana kıydıysa sen babana kıyma.\" deyince, \"Benim için geldin ise oğlancığımı öldürmüşüm, Yiğit sana günahı yok dön geri \" der. \"Bırakmam yok kırk namerde, Aksakallı ihtiyarlar senin gider ise, Benim de içinde bir aklı şaşmış bilinci yitmiş ihtiyar babam var, Bırakmam yok kırk namerde...\" diyerek babasını kurtarır. Günümüzde gizemini koruyan, önemini yitirmeyen, araştırmaları devam eden Korkut Ata Hikayeleri; geçtiğimiz yıllarda UNESCO'nun İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası listesinde yer aldı. Gelecekte yeni bir yazma nüshayla karşılaşmayacağımızı bilemeyiz. Hem dünyanın bu kadar önem verip kütüphanelerinde yer verdikleri hem de sayısız araştırmacının geçmişten günümüze titizlikle irdeleyip üzerine çalışmalar yaptığı bir miras. Şimdilerde büyük şehirlerimizde tiyatrolarda yer almaktadır. Çizgi film şeklinde ve çocuk kitapları olarak küçüklere ulaşmaktadır. Tüm gelişmeler sevindirici olmakla beraber asla yeterli görülmemelidir."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/korkutuk-druk-filmi-uzerine-birkac-soz", "text": "Çok basit bir konuya sahip olan Körkütük filmi kanlarındaki alkol miktarını belirli bir oranın üzerinde tutarak hayatlarının kalitesini arttırmayı ve hayatlarında neyin değişeceğini gözlemlemeyi düşünen dört lise öğretmeninin öyküsünü anlatıyor. Hikayenin görünen yüzü, Norveç'li düşünür Finn Skarderud'un insanların doğduğu andan itibaren kanındaki alkol oranının olması gerekenden %0,05 düşük olduğu ve bunu düzenli bir şekilde dengelemek için az miktarda ve düzenli olarak alkol alınması gerektiği tezinden besleniyor. Başrolünde yine Mads Mikkelsen gibi bir ustanın yer aldığı 2012 yapımı Jagten filminden aşina olduğumuz yönetmen Thomas Vinterberg yine çok iddialı bir yapımla karşımıza çıkıyor ve yönetmenin 2020 yapımı bu filmi beklentileri boşa düşürmeyerek akademi ödüllerinde En iyi uluslararası film ödülünü de aldı. Ve kuşkusuz bu ödülü sonuna kadar hak etti. Geniş çerçeveden baktığımız zaman Körkütük filminin bir deney filmi olduğunu belirtebiliriz. Yönetmen başrolde oynayan Martin haricinde kalan hiçbir oyuncunun karakterine odaklanmamış. Başta bu durum rahatsız etse de film ilerledikçe bunun nedenleri daha anaşılır bir hale geliyor. Körkütük filminin çekimlerinde mekan olarak birçok yer kullanılmış fakat esas itibariyle film Martin'in karakterine oturtmuş ve mekan bolluğuna rağmen Martin'in dünyasının etrafında dönüyor. O yüzden aslında bu filmi Martin'in karakterinin sınırlarıyla çevrelenen bir tek mekan filmi olarak ele almakta bir sakınca yok. Çünkü yan karakterler dahi sanki yalnızca esas karakteri beslemek dışında bir işleve sahip değil ve itiraf etmek gerekirse daha önce bu kadar çok mekana sahip olup bir karakter şahsında 'tek mekan' hissi veren bir filme denk gelmemiştim. Gelmişsem de anımsamıyorum. Yönetmen bu filmle bunu istedi işte. Bize bakın doğru olan budur demedi... Bakın durum budur, bu durumu anlayın dedi. Ve hepiniz takdir edersiniz ki anlamak benimsemek değildir. Ve ben Martin'i anladım. 40'lı yaşlarında egosunu yasladığı çekiciliğini ve yaşamdaki akışkanlığını kaybeden, popülerliğe dair bir şeyi kalmayan, daha da acısı eşine bile eskisi gibi albenili görünemeyen bir adam Martin. Orta yaş kaosu bir yana onun bir şekilde varoluş sorunları var. Sorgulamalarını bırakmış mı, hevesi mi kalmamış belli değil. Yaşamın gidişatı da böyledir zaten. Hani filmin başında gençler suyun kenarında içki yarışı yapıp doyasıya içip eğlenirken sahne sanki yönetmen hatasıyla aniden kesiliyor gibi oluyor da filmin ismi çıkıyor ve daha sonra orta ve ileri yaş öğretmenlerin odasına dönüyor ya kamera... İşte orta yaş kaosu da böyle bir şey. Süreç gibi değil de an gibi bitiyor gençlik ve o ruhtan da eser kalmıyor birdenbire... İşte tam o anda bir sıçrama gerçekleşiyor, 10 yıl arada kaynıyor gibi. O ortadan kesilen sahne bize bunu anlatıyor işte. Bu yüzden yaşama durup baktığı yeri benimsemesem de yönetmen öyle istediği için ben Martin'i gayet iyi anlıyorum. Bu anlamda bu film klasik bir komedi filmi değil, klasik anlamda bir drama da değil. Bu film sahici bir film ve sahici olanın bütün özelliklerini aynı anda taşımayı başarabilmiş. Birçok duyguyu Martin karakteri üzerinden hepimizin yaşamış olmasının başarısı da yönetmene ve Mads Mikkelsen'in oyunculuğuna yazar. Filmin sahne sahne açılıp çözümlenecek çok yönü var fakat bu kez ana hatlarıyla kalmasını yeğliyorum. Çünkü yönetmen de bize aslında bir karakter analizinin ana hatlarını vermiş. O yüzden diyorum ki; iyi filmdir, izleyin!"} {"url": "https://bubisanat.com/posts/kosmos-bilim-ve-merakin-yolculugu", "text": "Kosmos 1980 yılında yayımlanmış, bizim elimize ise tam on sekiz yıl sonra yani 1998 yılında Reşit Aşçıoğlu'nun kitabı tercüme etmesiyle gelmiştir. Kosmos Yunanca bir sözcük olup \"düzen içinde evren\" anlamına gelmektedir ve bir nevi \"karmaşa\" dediğimiz kaos kavramının karşıtıdır. Carl Sagan, kendi düşünceleri nezdinde bize düzeni oluşturan yapı taşlarından biri olan merakımızı alıp masaya koyup otopsi yapıyor ve bize bunu öyküleşirerek anlatarak bilim dilini daha anlaşılır kılıyor. Yazar merakın tarihini, geçmişte kalmayıp günümüz yakın tarihe kadar sürüklemesi astronomide başlayan yelpazeyi astrobiyoloji, fizik, kimya, felsefe, mitoloji, etimiloji, tarih alanlarına kadar genişletiyor. Ee bize de bu engin deryayı izlemek kalıyor. Carl Sagan, bu engin deryayı bizlere keşfetme fırsatı verirken bir okuyucu olarak bu deryanın Heraklitos'un değişim nehriyle aynı olduğunu söylemem gerek. Heraklitos'un \"Aynı nehirde iki kez yıkanamazsın\" sözü, bilimin değişimle eş değer olduğunu mükemmel bir şekilde ifade eder. Nehir, sürekli akar ve su sürekli değişir, aynı şekilde bilim de sürekli gelişir ve değişir. Bilim, geçmişten günümüze yeni keşiflerle evrilen bir süreçtir. Bir zamanlar bilinenler bugün farklıdır, Plüton'un statüsü gibi. Bu nedenle, Heraklitos'un nehrinin suyu gibi, bilim de sürekli değişir ve gelişir, böylece zamanın bizi taşıdığı bir yolculuğun bir parçası oluruz. Carl Sagan bu yolculukta bilimin mürekkebini taşıyan deryanın kapısını bize açar fakat kendi zamanı çizgisinde aralar kapıyı. Örnekle açıklamak gerekirse Carl Sagan zamanında Güneş sistemi dışı gezegenlere ait bilgiler sınırlıydı, günümüzde ise yüzlerce ötegezegen keşfedildi ve bazıları yaşanabilirlik potansiyeline sahip olarak kabul ediliyor keza Carl Sagan zamanında Plüton bir gezegen olarak anılırken bugün cüce gezegenlerin içinde yer alıyor. Özetle yazar bize merakın atomlarını kitapta bir bir nöronlarımıza işliyor kitabın sonunu bize yani okuyucuya bırakıyor. Bilim ve merakın dansı hala ahenkli şekilde devam etmekte. Kosmos, bilim ve merakın muhteşem dansını sunarken Carl Sagan'ın kelimeleriyle evrenin büyüsüne kapılmaya hazır olun. Bu kitap, sadece gökyüzünü değil, aynı zamanda kendi içsel evreninizi de keşfetmenizi sağlayacak bir yolculuk niteliğindedir. DNA'mızdaki nitrojen, dişlerimizdeki kalsiyum, kanımızdaki demir, elmalı kekteki karbon çöken yıldızların içinde üretilmiştir. Hepimiz birer yıldız tozuyuz. Kitap, zamanın zincirini çatır çatır koparır. İnsanların mucize yaratan sihirbazlıklarının bir kanıtıdır. Öyle garip kavramlarla yetiştirilmişiz ki bizden birazcık değişik bir kişi ya da toplumla karşılaşınca onların bize yabancılığı nedeniyle güvensizlik duyuyoruz ya da nefret ediyoruz. Oysa her bir uygarlığın anıtları ve kültürü, insan olmanın değişik biçimde anlatımından başka bir şey değildir."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/kucuk-bir-didim-bodrum-anisi", "text": "Didim-Akbük arası ortalama 20 kilometredir. Şehir içinden tam ücretle 9 liraya toplu taşıma ile görülebiliyordu orası. Ben de atlamıştım bir minibüse. Minibüs ilçe merkezinden çıktı ve ana yola girdi. Bu yolda Didim'in çıkışından itibaren makilik ağaçlar vardı. Yol sağlı sollu bu tip ağaçlarla kaplanmıştı. Hatta yolun sağ tarafında adını hatırlamadığım bir hatıra ormanı gördüm. Evet! Orası dahi makilikti. Küçük dinlenme tesislerini geçtikten sonra minibüs Denizköy'e varmıştı. Burada bir yolcumuzu bıraktıktan sonra kavşaktan karşıya, Akbük tarafına doğru yol aldık. Akbük merkezine varmadan önce bizi sahil siteleri ve bu sahil sitelerinden denize girmek ve piknik yapmak için sahile akın eden aileler karşıladı. Sanırım burası \"Emekli olunca Ege'de küçük bir sahil kasabasına yerleşeceğim.\" cümlesindeki kasabaydı. Çünkü sahildekilerin yaş ortalamaları biraz yüksekti. Minibüs artık bu sahil sitelerinin olduğu kısımdan çıktıktan sonra Akbük'e girmişti. İlçe girişinde terk edilmiş, muhtemelen içlerine girince keskin bir çiş kokusunun duyulabileceği eski, küçük villa tipi yapılar ve bir iki harabe otel vardı. Daha o zamandan içime bir kurt düşmüştü. Kendi kendime \"Ulan, buraya geldik de, burada bir şey yok.\" diyordum ki hislerimde yanılmamıştım. Şoförden beni merkezi bir yerde indirmesini rica etmiştim fakat indirildiğim yerin merkezi olabileceği konusunda şüphelerim vardı. Çünkü bu kadar küçük bir belediye binasını ve hemen karşısındaki bir onun kadar küçük Migros'u daha önce hiçbir yerde görmemiştim. Resmen hiçbir yerdeydim. Hiçbir şeyin ortasındaydım. Birine sorup sahile nasıl inebileceğimi öğrendim. Telefonumdan bakıp da gidebilirdim ama ben insanlarla iletişim kurma çabası içindeydim. Fakat bir amca beni çok şaşırttı. Aramızdaki diyalog tam da şu şekildeydi. Navıgassyonung yohh mu, bah da git, millet de bi alem olmuş ya Rabbım! Ben de tıpış tıpış uzaklaşıp gölgede telefonumdan uygulamayı açıp sahili buldum fakat amcanın navigasyon derkenki yüz ifadesini o gün akşama kadar aklımdan silemedim. Anlaşıldığı üzere Akbük'te istediğimi bulamamıştım. Zaten sahilde de iki tane çay ocağı ve bir tane birahane vardı. Onlar da sinek avlıyordu. Bu gezim hüsranla sonlanacakken günümün daha yeni başladığını fark ettim ve Didim'e değil de aksi yöne doğru otostop çekmeye karar verdim. Beni yolda çeken bir şeyler vardı. Bir kere yola çıkmıştım ve iki saat sonra geri dönmek bana göre değildi. Bulunduğum yer yolun ormanlık tarafı olduğundan pek fazla araç geçmiyordu. Zaten geçenler de beni görmezden gelip yoluna devam ediyordu. Bir iki araç sonra nihayet bir kamyon durmuştu. Kamyondaki dayıya nereye gideceğini sormadan hemen atlamıştım kamyona. Nereye gidersen oraya giderim, dedim. Kamyondaki dayı Bozbük denen bir yerde bir firmaya mal götürüyordu. Bu da artık Aydın sınırından çıkıp Muğla'ya geçebileceğim anlamına geliyordu. Bu fikir beni daha da heyecanlandırmıştı. Şehir değiştiriyordum. Bu sırada Bodrum'da, Aydın'da okurken tanıştığım bir arkadaşımın olduğu aklıma gelmişti. İlkay... İlkay da benim gibi otelde çalışmak için gelmişti Ege taraflarına. Hatta gelirken otobüslerimiz aynı dinlenme tesislerinde mola vererek gelmişti. Yani birlikte geldik de denebilir. O Bodrum'a devam etti, ben ise Didim'de kalmıştım. Bu arada, bindiğim kamyondaki dayıdan bahsetmeden geçmek istemem. Bu dayı Ege şivesinin vücut bulmuş hali gibiydi. Ortalama verecek olursam on kelimeden sekizini anlamıyor, ikisini de anlamış gibi kafa sallayıp \"Aynen dayı, haklısın.\" diyordum. Bir iki diyalogdan sonra garip bir sessizlik oldu. Dayı benim onu anlamadığımı anladı ve radyoya ses verdi. Pot kırmıştım. Yolumuza Buray'ın yaz şarkısı denebilecek kıvamda olan \"Alaz Alaz\" parçasıyla devam ettik. Daha komiği ise dayının bu şarkıya Ege şivesiyle eşlik etmeye çalışmasıydı. Sağ olsun, keyifli bir yarım saat geçirmiştim. Kamyondan indim. 15-20 dakikalık güneş altında yürüdükten sonra bir gölge bulmuş ve çökmüştüm. Sırtımdan akan teri çantamı çıkarırken hissetmiştim. Ayrıca artık göz altlarım ve kollarım da yanmaya başlamıştı. Kuşatmıştım. Derken, bir ter damlası kürek kemiklerinin arasında kayarak aşağı doğru indi. Hafiften de rüzgar esince tişörtümde soğuyan terim sırtıma değiyor ve soğukluk hissediyordum. On dakika kadar bekledikten sonra otostop çekmememe rağmen bir aile beni arabasına aldı. Herhalde kuş uçmaz kervan geçmez bu yolda tek başıma kalmamı istemediler. Var olsunlar... Bu aile Haydar Koyu'na doğru devam edeceğini söyledi. Aslında beni de davet ettiler ama ben Bodrum'a gideceğimi söyleyip Haydar Koyu'na dönülen yol ağzında indim. Tabii sonradan Haydar Koyu görsellerine bakıp gitmediğime pişman oldum... Olsun, sıkıntı değil, yaz boyu Ege'deyim ve her hafta sonu müsaittim; illa ki çıkar gelirim. İndiğim Haydar Koyu sapağı çok ıssızdı. Çevremde çam ağaçları ve sadece bir tabela vardı. Tabela, yakınlardaki bir köyü işaret ediyordu. Bu da otostop şansımı pekala artırıyordu. Bu sapakta ilginç bir şey oldu. Bir domuz gördüm. Evet! Ormanın ortasında bir domuza rast gelmek çok ürkütücüydü aslında. Fakat hayvanın bana saldırma amacında olmadığını anladığımda çok daha serinkanlı davranmaya başladım. Öylece önümden süzülerek geçti gitti. Arada bir o da beni kontrol ediyordu. Belli ki o da benden korkuyordu. Fakat yine de bir yabani domuzu bu kadar yakından görmek ürkütmüştü. Tavsiyemdir: görmeyin! Domuz macerasından sonra eski bir Toros araba süzülerek geldi ve durdu önümde. Yine Ege şivesi... Abinin söylediklerinden anladığım kadarıyla binebileceğimi söylüyordu ve atladım direkt. Arabasına bindiğim bu abinin yakın zamanda anneannesi vefat etmiş ve onun hayrına lokma yaptırıyorlarmış; yani mevlit gibi bir şey varmış. Lokma bu yörede hayır için yapılan, şerbette kızartılan bir tatlıdır ve çok severim. Beni de davet etti abi. Lokma yersin, su alırsın yanına, dedi. Bu abi o sıcak havada bana can suyu gibi gelmişti resmen. Neyse efendim, arabamız tıngır mıngır Haydar Koyu'ndan uzaklaşıp Gürçamlar denilen, tatlı mı tatlı evlerin olduğu bir köye vardı. Köy çıkışında bir bahçeli eve girdik. Cenaze sahipleri oturmuş lokmalarını yerken ben kapıdan girince bir anda gözler bana döndü. O an hiç bozmayıverip \"Allah rahmet eylesin, ruhu şad olsun.\" deyip lokma arabasına doğru hızlı adımlarla yol aldım. Bak sen, dedim kendi kendime, senin ağzından rahmet falan çıkıyor; Allah, diyorsun, hayırdır? Susuz kalınca inançsızlık bitiyor, öyle mi, deyip kendimi fırçalamıştım bir güzel. Neyse ki fazla rahatsızlık vermeden lokmamı ve suyumu alıp oradan ayrılmıştım. Günün bu kısmı tam da Ege'de geçen yaz dizilerini andıran bir ayardaydı. Absürt komedi; yalnız gülmek yasak. Gürçamlar Köyü, Milas'a bağlı güzel bir köydü. Bir an düşünüp acaba köyün içine dalsam mı, diye... Fakat yola düşmek fikri daha ağır bastı ve kaldırdım parmağımı. Milas Belediyesi yazılı bir çöp kamyonuna denk gelmiştim. Yine aynı şekilde nereye gideceklerini sormadan bir çırpıda kamyonun içine atmıştım kendimi. Abiler Milas'a doğru gideceklerini, istersem beni de Bodrum sapağında indireceklerini söylediler. Bayağı güzel bir denk gelişti çünkü tek arabada bayağı bir yol kat edecektim. Kamyon orman içlerinden geçerek yoluna devam ediyordu. Bu kadar sığ ağaçların olduğu bir yer daha görmemiştim. Balta girmemiş orman dedikleri bu olsa gerekti. Ayrıca yine birkaç domuz görmüştüm. Fakat bu sefer uzaktaydım ve kamyonun içinde, güvendeydim. Hah! Güven kısmı biraz tartışılır. Çünkü kamyonumuzun freni olmadığını farkettim. Aracı kullanan abimiz motor freniyle yokuş iniyor ve elinden geldikçe freni kullanmıyordu. Büyük şehirden gelen birisi olarak bir belediye aracının bu denli eski ve bakımsız oluşu içimi burkmuştu aslında. Kendi içimde siyasete dalmış ve yolu unutmuştum. Bodrum yoluna geldiğimizde çöp kamyonundan indim. Oradan bir araç bulmak gibi bir kaygım olmadı çünkü araçlar vızır vızır geçiyordu. Parmağımı tam kaldırmıştım ki tarifeli sefer yapan Milas-Bodrum arabası zınk diye durdu. Başta binip binmeme konusunda kararsız kaldım çünkü otostopla yoluma devam ediyordum fakat kapı açılıp klima serinliği yüzüme vurunca ayaklarım arabaya doğru gitti. Bu minibüsle Bodrum otogarı, oradan da Bodrum merkeze gittim. Bodrum merkezine gitmekle hata yaptığımı araçtan indikten sonra fark ettim. Sanki bir tatil beldesine değil de büyük şehirde çarşıya gelmiştim. Trafik, esnaf, satıcılar... Her biri ayrı bir sinir bozuculukta idi. Herkes bir yerlere yetişme çabası içinde hızlı hızlı yürüyor ve kalabalık oluşturuyordu. Bodrum'a karşı ilk izlenimlerim olumsuzdu. Beklediğimi bulamamıştım. Buradaki arkadaşım İlkay, Türkbükü denen ve magazin programlarına göre ünlülerin akın ettiği bir tatil beldesinde çalışmaktaydı. Buraya giden araçlar ilçe otogarından yarım saatte bir kalkmaktaydı. Yorulmuştum, Didim dönüşünü de otobüs ile planlıyordum fakat en son araba saat 20.00'daydı. Saat ise 18.00 civarıydı. Aynı anda hem İlkay'ı görüp hem de Didim arabasına yetişebilmem imkansızdı. Bilen bilir, seyahat zehri bir kere vücuda zerk edildi mi işiniz zor... Ne olacaksa olsun, deyip İlkay'a doğru yol aldım ben de. Araba 45 dakika gibi bir sürede Türkbükü'ne vardı. İlkay'la planladığımız gibi sahile indim. Burada birkaç ünlüye rastladım. İsimlerini falan bilmiyordum fakat ucuz Türk dizilerinde onlara denk geldiğimi söyleyebilirim. Yani umarım öyledir. İlkay'ın çok güzel bir arkadaş grubu vardı çalıştığı otelde. İş çıkışı sahile inip beraber vakit geçirebiliyor ve sohbet edebiliyorlardı. Hepsi de çok iyi insanlardı. Onlarla sohbet etmekten keyif almıştım açıkçası. Ben ise Didim'de işten çıkınca boşluğa düşüyordum. Bazen gidip ormanda koşup çöp topluyor, bazen de sahile inip bir iki bira yuvarlıyordum. Ve bunları tek başıma yapıyordum. Takılabileceğim bir arkadaş ortamı oluşmamıştı. Ofistekiler benim yaşıtım değildi. Kaldığım lojmandakiler ise dışarıya nadiren çıkıyorlardı. Durumlar böyle olunca yaşıtım bir grupla vakit geçirmek gerçekten ruhumu doyurmuştu. Her şey iyi ve güzeldi de... Nasıl Didim'e dönecektim? Otogara gideyim, her türlü hallederim, demiştim İlkay'a. Edemedim. Bir sonraki Didim arabası gece saat 03.30'daydı. Mecburen otogarda Terminal filmindeki Tom Hanks gibi vakit geçirecektim. Öyle de oldu. Soğuk, demir bir banka oturdum. Etrafı izledim. Okuduğunuz bu yazının bir kısmını orada yazdım. Telefonumu şarj için bir dükkana bıraktığım için çantamda kalan, iş yerinden bize verilen maaş kartının zarfına yazmıştım. İyi ki yola devam etmişim, dedim. Otogarda kalmaktan keyif almıştım. İyi ki de günün başında Akbük'te umudumu kaybedip geri dönmemişim, dedim. Otobüs saatinin nasıl geldiğini bilmedim. Bir anda kendimi Didim otobüsünde buldum ve kaldığım lojmana döndüm. Artık gün pazartesiydi ve dinlenmeden çalışmaya başlamıştım. İşte size ani gelişen ve plansız yapılan işlerin ne kadar zevkli olabileceğine dair küçük bir örnek bu yazı. Görsel: Didim'den görünen Bodrum, Türkbükü'nün tepeleri."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/kucuk-burjuvalarin-mutevazi-sofrasi", "text": "Bugün 29 yaşıma bastım. Otuza merdiven dayadım artık. Geriye dönüp baktığımda arkamda acı, tatlı hatıralar bırakmışım ama hep hatırıma kederli hatıralar, hüzünlü geceler hücum etmekte. Şimdiyse kendimi sona çok yakın hissediyorum. İşte önümde babam yatmakta, boylu boyunca. Onca yıldır tanıdığım adam, sessizce her zamanki halinden çok farklı olarak- yatmakta. Şimdi bana bazı işler buyurmalı, anlamsız koşuşturmalarla kalabalığın içinde sebepsizce beni yormalıydı. Lakin orada öylece yatıyor şimdi, çıt sesinden uyanırdı bu adam, bana mısın demeden yatıyor. Ne ezanı işitti ne sala verilince meraklanıp kim öldü acep diye sordu. Tabutu 6 kişi aldı omuzlarına, yavaş yavaş yürümeye başladık. Gerçi severdi böylesine hürmet görmeyi, el üstünde tutulmayı. Halinden memnu olsa gerek. Mezarlığın sürgülü, demir kapısı açıldı, önde hoca efendi, arkada biz, hoca efendi tabutun içinde yatıyor, önde hoca efendi yürüyor, arkada hoca efendi ağlıyor. Mahşeri bir kalabalık var etrafta: eş, dost, akraba, tanıdık, tanımadık herkes gelmiş. Birçoğundan hazzetmezdi babam, surat asardı onlara. Bugün kimse umursamıyor onu, onun surat asmasını gerçi ben de umursamıyordum zaten hep asıktı suratı, pek nadiren gülerdi. Mutluluğun ne olduğunu bilmiyordu kanımca yahut sevmiyordu mutluluğu. Şu koskocaman toprak yığınının altında yatıyor demek şimdi. Evdeki koltuğu yalnız kalacak demek. Artık yemekten önce su istemeyecek, bozulan her eşyayı tamir etmeye çalışmayacak, olur olmaz her şeye bağırmayacak, köhneleşmiş fikirleriyle kimseyi zehirleyemeyecek, artık hiç gülemeyecek ama en azından bir daha hiç ölmeyecek. Demek ölüm dedikleri buymuş hoca efendi: yıllar yılı başkalarının namazını kıldırdın, salasını okudun, kokuşmaya yüz tutmuş cesetlerini yıkadın, kuran okudun arkalarından. İşte şimdi sıra sana da geldi. Seni de yıkadılar, hatta beni de çağırdılar ama kardeşimi gönderdim güç bela, dayanamazdım zira- salanı okudular, kuran okudular sanki duyacakmışsın gibi, üstüne toprak bile attılar, öldürdüler nihayetinde."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/kucuk-iskender-den-bir-duzyazi-acaba-edebiyatci-neden-sevilmektedir-ise-yaradigi-icin-mi-ise-yariyorsa-yaradigi-is-nedir-gerc", "text": "Altını çizelim artık: Hiçbir sanatçı halkın bir adım önünde değildir! Halk da, bu kaçışın arkasına saklanamaz. Sen, sanatçıya bu misyonu yüklemeye çalışacaksın, sonra da onun yalnızlıktan kaynaklanan marjlardaki seyahatini de entelektüelizmle suçlayacaksın. Yağma yok! Türkiye'nin topraklarında sanata gönül vermişlerin arasındaki temel çelişkilerden biri de budur: Üreten, itilmiştir; üretimi değerlendiren ise, üretici'nin konumunda olamadığı için kıskanç, ukala ve saldırgandır! Bunda yadırganacak bir şey yok: Doğrular, artık bizi üzmemeli! Tek doğru vardır: O da yanlış'ın ta kendisi! Hiçbir cevabın taklidi olamaz; ancak sebepler taklit edilebilir. Büyük sanatçı ile sıradan olanın arasındaki farkın izahı da bu. Telaşla merak'ın kaynaşması, istikrar ile tedbirsiz hareketin dökümanlara dönüşmesinin kökeni, mananın kuvvete dayandığı noktalardaki hiciv, hep bu cevap ile sebep'in taklitle olan ilişkisinin analizinde gizli. Görkemi nereye oturtacağız?! Edaya mı, isabete mi?! Edaya oturtursak asil, isabete oturtursak kahraman mı olacağız?! Hay Allah, galiba şiir hakkında yazalım derken ereceğiz! Şairin siftahı, tarihi algılayabilmesidir. Tarihteki yeri hakkında az çok bilgi sahibi olabilen şair, manada yetkinleşir. Türkiye'de şiirin gidişatı biraz da dergilerle koşut adeta. Her dönem, her tarz, her bakış açısı kendi dergisini oluşturmuş. Son yirmi yıla bakacak olursak, 2000'in başında böyle, kendiliğinden oluşmuş bir dergi, bir izan göremiyoruz. Seksenlerde başlayıp bugüne dayanan şiirlerdeki farklılığa bu noktadan da yaklaşılabilir. Bütün ayrılıklarına rağmen kimi şairlerin bir araya gelerek yürütme çabası gösterdikleri Şiir Atı, Göçebe dergileri yayınevlerinden bağımsızlıklarıyla yukardaki mesele işarettir. Oysa Selim Temo ile Devrim Dirlikyapan'ın, Nilay Özer ile Enderemiroğlu'nun, Ayhan Kurtla Bejan Matur'un, Imgehan'la Metin Kaygalak'ın, Osman Çakmakçı ile Nur 'un, Didem Madak'la Şerafettin Kaya'nın tanışıp tanışmadıkları bile meçhul! Birbirileriyle ilişki kurmamış bir nesil mi yetişti?! O eski fotoğrafları ne çok özlerim: Birkaç zat-ı muhterem, aynı masada oturmuşlar; sohbet esnasında kısa bir molada objektiflere poz vermişler. Son yirmi yılın şahsiyetlerinden kaçının böyle doğal ve mühim fotoğrafı var?! Yalnızca şiir yazılarak şair olunmaz! Şairi şair yapan insani ve toplumsal konumudur aslında. Her şair, bir büyü yaratır. Her şair, yarattığı büyüden kendi de etkilenir ve o büyüyü reddetmeye çabalar. Edip Abi, yarattığı büyüyle şiirin bildik akışının büyüsünü bozdu. Büyünün bir metafizik uzantısı değil, bir aşk biçimi olduğunu belgeledi. Galiba, bu belgeydi hayattan ilk önce sökülmesi ve yaramaz insanların omuzlarına apolet niyetine dikilmesi gereken. Biz gerekeni yaptık sanıyorum. En azından seksenli yılların dize dizicileri / dize düzücüleri! İçimizdeki huzur, dışımıza kar yağdırdı! Meymenetsizliğimiz, metanetimizi arttırdı! Her şeyden ders aldık, hiç ders vermeye kalkışmadık! İşte size bizim neslin ifşası! \"Böyle bir yazıya nasıl başlayacağımı bilemiyorum\" cümlesiyle başlayan... diye başlayan ikinci türev yazılara rastlamamız sıkıcıdır ve bu rastlantıya denk düşen kişilerin psikolojilerinde gerçekten çok ciddi problemler baş gösterebilir. Hastalıklar, ölümler, afetler karşısındaki çaresizliğimizin bizi hassas dengelerden hassas noktalara sürmesi, mücadelede önemli bir sesi kaybetmenin, yalnızlığımıza tuz biber eken toplumsal acısı, şaşkınlığı, düştüğümüzü sandığımız boşluk, \"toparlanmamız vakit alabilir\" kaygısı, bulunduğumuz alan hani bir de edebiyatsa, burada yıkılan çınar köklü olmanın ötesinde doğrudan doğruya kök'se, mesela Can Yücel'se, işimiz hiç de kolay değil. O, \"seksenler, doksanlar\" diye belirtilen onlu yıl tanımlamalarına kızardı, ama ne yazık ki seksenli yıllarda ortaya çıkan, hissizliği hiçlikle karıştırmak ve bunu varoluşçuluğun uçlarında dolaşmanın afili delikanlılığı sayan muhteremlerin sevgisiz, soğuk, yapay, soyluların hizmetine verilmiş mısralarla donattıkları şiirlere ve hayat biçimlerine hep uzak durdu. Onlarla aynı dili kullanarak çatışmak yerine küfrü bastı. Havlayan köpeğin ısırabileceği ihtimalini asla gözardı etmedi. Peki Can Baba'yı bu denli kalıcı ve güçlü kılan neydi?! Neden bu kadar çok sevildi?! \"Şiirin tanımında geçmiyor elbette 'genç olmak' olgusu; ama şiire erken başlamanın avantajlarının, şiire has dezavantajları sıfırlayabilmesi açısından önemli. Hele hele okurun önünde pişmeye çalışmak daha da önemli. Bir örnek vermek gerekirse, koltuğunuzun altına sıkıştırdığınız bir şiir dosyasını usta bildiğiniz bir şaire götürdünüz ve okumasını rica ettiniz. O şairin o şiirleri okuyup okumadığı hakkında asla bilginiz olamaz. Şair, sizi kırmamak için kırık dökük birkaç kelime etme gereğini duyacaktır; oysa dergide yayımlanan bir şiirinizi okuduğunu, beğendiğini ya da hatalı bulduğunu söyleyen bir şair sizin şiirinizin önünü açar... Burada benim anladığım gençşiir, kesinlikle yaşla sınırlı değil. Şiire erken başlamakla genç şiiri birbirinden ayırmak gerek. Bugünün genç şiir tavrı ile önceki dönemin genç şiir tavrı arasında ciddi farklılıklar var. Kendimle karşılaştırma yaparak çözümlemeye çalışmak istiyorum: Bugünün genç şairlerini okuduğumuzda onların dünya ve Türk Şiiri tarihi hakkında donanımlı olup olmadığı anlaşılmıyor öncelikle. Böylelikle 'eski şiire alternatif bir genç şiir'in samimiyeti ortadan kalkıyor. Tuna Kiremitçi'nin büyük bir yetenek olduğu halde şiire, müziğe ve sinemaya parçalanmışlığı eksi puandır. Kastettiğim bu! Haydar Ergülen, bir işte çalışmayıp yalnızca şiire gömülse yer yerinden oynarmış gibi geliyor bana. Şiire ne getirdiği tartışmalı genç şiirin; yoksa oturmuş bir şiir yazan yaşı genç bir şairin yazdığına mı genç şiir diyeceğiz?! İlhan Berk'in hala genç bir şiir yazdığını görüyoruz. 'Durmadan arıyorum' diyor adam. İyi ya da kötü, her kitabı bir öncekinden farklı mecralarda. İşte genç şiir bu! Yoksa Ayhan Bozkurt, Didem Madak, Devrim Dirlikyapan, Zeynep Köylü şiirlerini safrasız, tok yazmalarına karşın 'genç şiir' çizgisinde değiller; bu da köklerini yitirmelerine yol açıyor. Yalnızca iyi şiir yazan insanlara dönüşüyorlar. Tehlikeli bir şey bu. İmzası kapatılmış bir şiiri okuduğumuzda 'hah, bilmem kimin şiiri' diyemiyorsak genç şiir olmadığı kesindir. Burada kalıplaşmış bir şiir yazan kişiyi değil, şiirini yenileştirirken tavrını değiştirmemiş şairi anlatmaya çabalıyorum. Nazım'ın genç kalışının nedeni de bu sanki. Şu anda genç şiir çizgisinde gördüğüm birkaç isim de vermek isterim: Serap Erdoğan, Kemal Varol, Göçkenur Ç., Nilay Özer. Turgut Toygar, güzel bir saptama yapmıştı: 'Günümüz şiirinin yenileri Osmanlıca'ya kayıyor.' Doğru. Daha mı şiirsel geliyor, yoksa anlam zenginliği mi yüksek?! Şiirde ustalığa giden yollardan en kestirmesi, belki de en çetini özgünlük olsa gerek. Hem özgün bir şair olarak ustalığınızı sergileyeceksiniz, hem usta bir şair olarak özgün çizginizi uzağa, farklı mecralara taşıyacaksınız. Her özgünlük ustalık getirmediği gibi, her ustanın kalemi de yeniliğe açıktır diye bir genel kural yok. Nazım, hem usta, hem özgün hem de yenilikçi olmanın tadını çıkartan şairlerden. Orhan Veli, özgün ve yenilikçi. Ustalığı kısa yaşamının altında ezili kalan bir şair. Dağlarca, usta ve özgün. Yenilik peşinde olduğu savı, belki Çocuk ve Allah'ın arkakapısında kalmış durumda. Usta ve yenilikçi şairlerin topu, neredeyse cumhuriyetin az öncesi ve az sonrasıyla sınırlı. Buradaki yenilikçilik, şairliklerinden değil, büyük olasılık, ülkenin sosyal değişimine ayak uydurmanın baharından. Herşeyin silbaştan yenilendiği bir dönemde şairlerin bit pazarlarına düşmesi mümkün değil! Peki, şu on beş yılın bilançosu nedir?! Yani 1984-1998 arası. Bir kısım eleştirmen artı puanları sıralarken, diğerleri kayıpların peşinde. Yalnızca özgün olabilenlerden birkaç örnek: Oğuzhan Akay, Osman Olmuş, Hüseyin Alemdar, Akgün Akova, Kaan İnce, Metin Üstündağ, Elif; Cezmi Ersöz, Yıldırım Türker... Yalnızca özgün ve yenilikçi olabilenlerden birkaç örnek: Tarık Günersel, Nilgün Marmara, Gülseli İnal, Seyhan Erözçelik, Sami Baydar, Birhan Keskin... Özgün ve Usta olabilenlerden birkaç örnek: Enis Batur, Haydar Ergülen, Murathan Mungan, Sina Akyol, Lale Müldür... Görüldüğü üzre, özgünlük ağırlıklı bir şiirde yenilik olgusunun eksikliği ustalaşmanın en büyük handikapı. Yenilikçi olan ustalaşamıyor; ustalaşma yolundaki şair yenilikten kaçınıyor. Arkadaş Z. Özger'i erken göndermenin acısı daha da belirginleşiyor. Ya doksanlar'a ne demeli?! Kimin şiiri özgün?! Herhangi bir şiiri okuduğunuzda onun şairini hemen teşhis edebiliyor musunuz?! Kimin şiiri yenilikçi?! Bir önceki kuşaktan aldıklarına farklı bir tarz, farklı bir yaklaşım getirebilmiş?! Kim usta?! Kimin şiiri dilden dile dolaşabiliyor?! Haydi şiirden vazgeçtik; kimin bir mısrası özel defterlerimizin başköşesinde?! Fotokopi şiirler yazılıyor. Fotokopi duyarlıklar yaşanıyor. Fotokopi jestler ve hırçınlıklar, gündeme hakim. Yalnızca özgün olabilmek, yalnızca özgün ve yenilikçi olabilmek, özgün ve usta olabilmek yerine, yalnızca karakterini iyi sergilemek, yalnızca karakter sergilerken farklılığını yaşadığı yüzyıla uyarlayabilmek, durumu kurtarmak, yazmış olmak, yazdığını her dergide yayımlatabilecek kadar ün rantı yakalamak ve bulunduğu noktayı korumak unutulmamak için mümkün olabildiğince saldırgan ama duygusal olmak demek belki de 2000 yılının eşiğindeki, içi boşaltılmış, okuru kaybedilmiş Türkçe Şiir'in menüsünü yeniden tartışmak demek olacaktır. Durup düşünmek gerekiyor. Belki böyle kabul görürüz! Bütün bunlar bu güne kadarki düşüncelerimin bir reprodüksiyonu olarak adlandırılmalı, ama bence seksenlerin en önemli saptaması, bu insanlara yapılan haksızlıktı: Önemsenmediler; haklarında hiçbir ayrıntılı araştırma yapılmadı. Bir anlamda tüketilmeye, popülerleştirilerek yüzeyselleştirilmeye çalışılındılar. Oysa bugün şiirin doksanlarına, iki binlerine bakıldığında hiç değilse büyük bir güç olarak geldikleri ve şimdiki arkadaşlara göre politik oldukları söylenebilir; evet, politik yanlarını ortaya koymaktaki çekinceleri yüzünden suçlanabilirler; doğrudur. En azından doksanlar, iki binler kadar cool takılmadılar! 'Benim şiirim Behçet Necatigil'le aynı ayardadır' diyecek kadar küstah değildiler. Ve bu lafları kendilerine söyleten şair-i azamlarının ne bok olduğunu anlayacak ve onlarla savaşıp bir poesium kazanacak kadar da yürekliydiler! Ee, bir mücadelede nefer olmak başka, askeri okul şairi olmak başka!"} {"url": "https://bubisanat.com/posts/kucuk-kara-balik", "text": "Ne zaman İran edebiyatından bir eser okusam hep o aynı anlam dünyasına ait buruk bir his kaplar içimi. Birçok Küçük Kara Balık'ın hikayesini hatırlatır bana. Kitap bir çocuk kitabı özellikleri taşıyorsa da yetişkinlerin anlam dünyasına yönelik derin bir felsefeye sahiptir. Oldukça sade bir anlatıma sahip olan kitap, İran edebiyatından alışık olduğumuz yoğun süslü anlatımdan eser taşımıyor. Anlam yönünden ise Çağdaş İran edebiyatına tanışıklığı olanlara gizliden gizliye zuhur eden buhranlı bir his yabancı hiç gelmeyecektir. Kitap bir çocuk kitabı olma özelliği taşıyor demiştik. Yazar, bolca sembollere başvurmuş; bu açıdan alegorik olan kitap küçük bir balığın var olduğu dünyayı keşfetme arzusunu, içinde yaşadığı gölün dışında başka nelerin olduğunu, yaşamın yalnızca içinde yaşadığı bu gölden ibaret olup olmadığını merak etmesinin sonucunda başından geçen serüveni anlatmaktadır. Bir çocuğun hayatı keşfetme güdüsüne göldeki diğer canlıların ket vurma çabası bize kendi hayatımızı hatırlatıyor. Korkular, kaygılar ve belirsizlik bizi hep daha fazlasını düşünmekten ve bunun uğruna hareket etmekten alıkoyabilmiştir. Fakat Küçük Kara Balık'ta bu merak bitmemektedir. Ailesinin ve sosyal çevresinin ikazlarına rağmen bu uğurda yola çıkmıştır. Küçük balık, bu uğurda türlü tehlikeler ile karşılaşıyor fakat hepsinin üstesinden gelebilecek bir cesaret ve kararlılık göstererek tehlikelerden kurtulmayı başarıyor. Bu uzun yolculukta birçok farklı canlı ile karşılaşıyor ve onlardan bazen nasihat alıyor bazen ise onların yaşam şekillerini, bakış açılarını öğreniyor. Kimisinin yaşamak adına çok korkak olduğunu, kimisinin ise tıpkı yaşadığı göldeki balıklar gibi dünyayı yalnızca kendi yaşamından ibaret sandığını fark ediyor. hatta ona \"Bizden daha iyisini bulamazsın.\" diyen kurbağaya hiçbir şey bilmediklerini, eğer bilselerdi kendilerini güzel bulan başka canlıların da olabileceğini düşünebileceklerini söylüyor. Öykünün sonunda ise nine hikayeyi bitiriyor ve hikayenin geri kalanını ertesi gece anlatacağını söylüyor. İşte tam burada kara balığın akıbetinin ne olduğu konusunda hikayenin ucu açık kalıyor ve yazar bu mevzuyu bizim hayal gücümüze bırakıyorken bize de kendi okyanusumuzda ay ışığını seyrederken derin düşüncelere dalmak kalıyor."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/kucuk-prens-kitabinda-ataturk-e-hakaret-var-mi", "text": "Merhaba sevgili kitap dostları! Bugün sizlerle son zamanlarda okuduğum ve büyülendiğim bir kitaptan bahsetmek istiyorum: \"Küçük Prens!\" Bu eser sadece bir çocuk kitabı değil, aynı zamanda derin anlamlar ve gözlem dolu bir hikaye. Antoine de Saint-Exupery'nin bu başyapıtı; sıra dışı bir gezegenin hikayesi üzerinden insan doğasını, ilişkileri ve hayatın anlamını sorguluyor. Eser, yazarın kendi yaşam deneyimlerini ve havacılık kariyerini de yansıtıyor. Küçük Prens, yolda karşılaştığı farklı gezegenlerdeki karakterlerle etkileşimde bulunurken her biri farklı insan tipini temsil ediyor. Bu karakterlerin hikayeleri, insanların iç dünyalarını ve toplumsal yapısını eleştirirken yazar; insan doğasındaki çelişkileri ve yaşamın derinliklerini inceliyor. Kitap, masalsı bir dil ve çocuksu bir bakış açısıyla evrensel temaları işliyor. Arkadaşlık, sevgi, özgürlük, sorumluluk gibi kavramları ele alırken aslında bunların hayatımızdaki gerçek anlamlarını vurguluyor. Ayrıca \"Küçük Prens\" kitabı hakkında yaygın bir yanılgıdan bahsetmekte fayda var. Bazı kişiler kitabın Atatürk'ü hedef aldığını düşünülebiliyor. Ancak kendi deneyimimde kitabın böyle bir niyet taşımadığını ve Atatürk ile herhangi bir ilişkisi olmadığını gördüm. Hikaye, kurgusal motifler içeriyor ve dikkat çeken bu motiflerden biri, II. Mahmud Dönemi'ndeki giyim devrimi ile bağlantılı. Bu durumun yazarın eserindeki kurgusal bir bölümde de anlattığı gibi dış görünüşün, insanların bakış açısını nasıl etkileyebileceğine örnek olduğunu düşünüyorum. \"Küçük Prens\" aynı zamanda dış görünüşün insanların bakış açısını nasıl etkilediğini de anlatıyor. II. Mahmud Dönemi'ndeki giyim devrimi, kurgusal bir motif olarak kullanılarak insanların yargılama alışkanlıklarına ve dış görünüşünün yanıltıcı doğasına dikkat çekiyor. Eser, çocukların saflığı ve merakının ötesinde, yetişkinlere yönelik derin mesajlar sunuyor. Hayatın karmaşıklığını anlatan bu eser, her okunduğunda farklı bir katmanı keşfetmenizi sağlıyor. Eğer hala \"Küçük Prens\"i okumadıysanız kesinlikle listenize eklemelisiniz! Bu kitap hem iç dünyanızı keşfetmenize hem de yaşamın anlamını sorgulamanıza yardımcı olacak."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/kultur-alisverisi-isol", "text": "Ve böylece Bombo, Julito'nun evine televizyon izlemeye geldi, Julito da Bombo'nun Afrika ormanlarındaki evinde muhteşem bir hafta geçirdi. Bir gün eve gelen kocaman bir kutudan, şehirde yaşamak isteyen bebek fil Bombo çıkar. Bombo günlerini televizyon karşısında hipnotize olmuş bir şekilde geçirirken Julito doğal hayatın tadını çıkarır. Bir hafta bittiğinde Bombo Afrika'ya, Julito da televizyon karşısındaki koltuğuna geri döner. Julito için işler çok renkli. Bombo'nun tecrübesini ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Çağımızın vebası ekran bağımlılığı ve üzerimizdeki çarpıcı etkisi daha güzel anlatılamazdı sanırım."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/kum-taneleri", "text": "Oturdu bir kumsala Teresa, ufuklara baktı denizin sonunu göremeyeceğini bilerek. Bacaklarına yapışmış kum tanelerine baktı, derin nefesler alıp verdi ve tatlı rüzgarın saçlarıyla oynamasına izin verdi. Manzara inanılmazdı ama çok yorgundu Teresa, henüz doğru düzgün yaşayamadığı bir ömrün yorgunluğunu taşıyordu omuzlarında. Gülüşü bütün gözleri ağlatmaya yeterdi, söyle bana bir gülüş nasıl ağlatabilirdi gözleri? Arkasında saklıyordu gülüşünün, bütün bir dünya yükünü. Kabullenmişti Teresa, bu dünyada mutluluk ondan epey uzaktı. Ellerine kum tanelerini aldı ve bir tanesini seçip \"İşte koca evrende sadece buyum\" dedi ve başka bir kum tanesini seçti \"Belki başka bir kum tanesinde tekrar doğarım ve orada huzuru bulabilirim\" dedi."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/kurk-mantolu-madonna-raif-efendi-nin-ruhu-neden-hayattan-saklandi", "text": "Raif Efendi'nin hikayesi aslında trajedilerin en hüzünlüsü denilebilir. Kendisine Neden yaşıyorum? sorusunu sormayı bırakmış, hayatına vurdumduymaz bir tavırla devam eden bir karakter... Hayatta çokça Raif Efendi vardır aslında, bu karakter sadece yaşarken ölenlerin bir temsilcisidir. Acısı ve deneyiminin çokluğu hayatı algılayışını değiştirip çok sıkıcı bir hale getirmiştir. Karakterimiz kimileri için naif ve içedönük olmaktan ziyade korkak bir karakterdir. Aslında bu düşünceye katılıyorum. Raif Efendi çok korkmuştur. Mutluluğunu kaybetmekten korkmuş, daha sonrasında kullanmak üzere saklamak istemiştir. Ancak sakladıklarına bile dokunmaya korkar o; sevgiye, hatıralara ve aşka... Çünkü onlara çok değer vermiştir, kaybetmeye korkacak kadar çok. Raif Efendi'yi bulunduğu duruma çocukluğunun problemli dönemleri sokmuştur. Çocukluğunda sosyal hayatının sıkıntılarından kurtulmak için sanata sarınmıştır. Okuduğu kitaplar kendisine yeni ve yaşanabilir bir dünya kurması için eşi bulunmaz fırsatlar yaratmıştır. Gerçeklikten uzak ve insan ilişkilerinden bağımsız hareket etmiştir. Ardından resme olan merakı onda bir iç döküş ve rahatlama aracı olmuştur. O, insanların özellikle ailesinin beklentilerinden uzaklaşmak, baskı yoluyla üzerine yüklenen sorumluluklarından kaçmak istemiştir. Zamanla Raif Efendi için kaçış aracı haline gelen resim, onu aşık olacağı kadının eseri olan Kürk Mantolu Madonna tablosuna götürmüştür. Raif Efendi yaşadığı hayal dünyasından kopmasını sağlayan bu tablo sayesinde Maria Puder ile tanışır. Tablodan o kadar etkilenir ki Maria'nın uzun süre tablodaki kadın olduğunu anlayamaz. Anladığı zaman ise hayata tutunmaya başladığı yani Maria'ya aşık olduğun andır. Hayatla olan tüm bağlarını bir insana yoğunlaştırır Raif Efendi. Mutludur. Ancak bu mutluluğa hayatında bir daha asla sahip olamayacağını bilmemektedir. Babasının ölümü ile Türkiye'ye dönmesi üzerine Maria ile olan ilişkisi sekteye uğrar. Onu yanına almak için minik planlara sahip olsa da planlarını asla gerçekleştirememiştir. İlişkisinin Türkiye'de kaldığı zaman içinde zayıflaması aslında kendinden kaynaklanır. Karakterin ismi bu konuda çok büyük bir ipucudur aslında. Merhametli demektir Raif. Karakterin kendisi dışında herkese merhameti vardır. Özgüvensizliği nedeniyle sevdiği kadınla sağlıklı iletişim kuramaması onu yerinde saydırır. Kendine o kadar güvenmez ki aldatıldığını ve unutulduğunu düşünür. Mektuplarından cevap alamaması ile iyice hayata küser ve eski içe kapanık halinde geri döner. İleriye atılmayan her adım insanı geri götürdüğünden Raif Efendi de yavaş yavaş kurduğu bağlardan uzaklaşır. Bu onu, kendisini ölüme götürecek düşüncelere sevk eder. Ruhsal bunalımı nedeniyle hayattan kopan ve artık hiçbir şeyi umursamayan Raif Efendi evlenip çoluk çocuğa karışır. Çevirmen olarak işe başladığı şirkette kimseyle gerçek ilişkiler kurmaz. Onun için tüm hayatı, çevresi, ailesi, cinsiyeti kendisini hayattan koparan unsurlardır. Kısacası kendi intiharını hazırlar Raif Efendi, düşünceleri ise onun yardımcılarıdır. Raif Efendi'nin yeni bir yaşam belirtisi göstermesi Maria Puder'den bir kızı olduğunu öğrenmesi sayesindedir. Tutmaya başladığı günlük de karakterin Maria Puder'in ölüm haberi üzerine yaşadığı derin acı ile sonlanmıştır. Kızını sahiplenememesi ve Maria'ya yaptığı haksızlığın cezasını kendisine ödetmek için yaktırmıştır belki de yazdığı günlüğü. Çünkü hayata tutunacak hiçbir şeyinin kalmadığını anlamıştır ve kendini ölümün kollarına bırakır. Ukdelerle dolu hayatında sıkıntılar içinde fiziksel varlığını sürdüren fakat ruhen hayattan saklanan Raif Efendi'yi ancak kendi psikolojisinin hazırladığı ölüm rahatlatabilirdi. Bu ölüm beni rahatlattığı gibi diğer okuyucuları da rahatlatmıştır belki? Hayatı zaten yaşamamaktaydı Raif Efendi, varlığı hayallerinde geçerliydi."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/kursun-asker-bir-iki-uc", "text": "Evvel zaman içinde kalbur saman içinde. Yıldız kaydığı vakit, mavi bostan içinde. Bu aciz gördüğünü söyler, gördüğü onu ondan eder. Dertsiz başıma dert açtım, kel kafam sırma saç ister. Sırma saç mintan oldu, mintan uçtu kuş oldu. Gökteki yedi renk, kondu böğrüme can oldu. Ağaç kovuğundan çıkar, kötülük bacadan kaçar. İyilik seni bulur, bulmazsa senden olanı bulur. Bir varmış, bir yokmuş. Yine kel kafam ve bohçam ile girecek masal ararken önümdeki masal kuyusuna atlayıverdim. Hangi ülkenin padişahına konuk olacağım derken gözü yaşlı bir güzele denk geldim. Sırma saçlı mı desem, ak benizli mi desem de size bu güzeli anlatsam... İyisi mi siz bana kulak verin. Zamanlardan bir zamanda billur sesli bir güzel varmış. Bu billur sesli güzel annesini küçük yaşta kaybettiğinden babası ile yaşıyormuş. Yaşıyor da denilemez ya. Babası tüccar olduğundan bir gidiyor altı aydan evvel dönmüyor, o da büyükçe bir evde bir hizmetçi ile senelerini geçiriyormuş. Hizmetçi her işi yapıyor, hanımının elini sıcak sudan soğuk suya koymuyormuş. Bizim billur sesli güzel de etliye sütlüye karışmıyor, ihtiyaç olunca yardım ediyor onun dışında bahçede tüm gün hayvanlar ile ilgileniyormuş. İki horoz, bir at ve üç tavuk ile günlerini geçiyor, çoğunlukla babasının geleceği günü umutla bekliyor, babasının yolunu gözlüyormuş. Küçükken kaybettiği annesini çok hatırlamasa da anne sevgisi eksikliğini hep hissediyor, babama da bir şey olursa diyor, korku ve endişeyi içinde yaşıyormuş. O özlemle babasını bekleyedursun, babası bir gün evin avlusundan üç kadın ile çıkagelmiş. Bu gelenlerin biri üvey annesi diğer ikisi de üvey kardeşleri imiş. Babası ticaret esnasında tanıştığı bu hanıma evlilik teklifi etmiş, ben şehir şehir gezerken kızımın başında bir annesi olsun diye hayatını bu kadın ile birleştirmiş. Hal böyle olunca evimin kurulu düzeni altüst olmuş, hizmetçi kız evden kovulmuş. Ev idaresi üvey annesine geçtiğinden ağzını açamıyor, bunca yıldır kendilerine hizmet eden, ailelerinden biri olan çalışan kızı kovmalarına anlam veremiyormuş. Zaman ilerlemiş. Babasının ticaret vakti geldiğinden ev ahalisi at sırtındaki babasını uğurlamış. Olacak olan olur derler ya. Zaten üvey annenin planı belliymiş. Kovulan hizmetçinin yerine masraf edemeyiz diye bir kova su ile iki bezi koymuş güzeller güzeli kızın önüne. E ne anlasın bizim narin elli, çıt kırıldım yürekli temizlikten? Suyun içine bir bir akmış gözyaşları. Beceremediğinden de elleri yara bere içinde kalmış. Sabah gidip akşam gelen üvey annesi ve üvey kardeşlerine hazırladığı her yemek ya tuzlu oluyor ya da balçık gibi oluyormuş. Üvey anne ve kardeşleri hizmetçi muamelesi yaptıkları evin asıl sahibine hor davranıyor, tuttuğun elinde kalıyor diye azarlıyorlarmış. Zaman geçmiş. Üvey annenin canına tak etmiş bu iş bilmez aş bilmez kız. Madem beceriksiz kızsın, ne diye evde bir boğaz daha fazla besleyelim ki demiş hınzır düşünceleri ile şeytani kıskandıran tavrıyla ettiğini etmiş, yolunu bulmuş. Hem de öyle bir yol bulmuş ki kedi misali düşmüş yine dört ayak üstüne. Hazır kocam da iş yolculugunda iken bu beceriksizi vereyim birine kurtulayım, döndüğü vakit birbirlerini sevmişler ve evlenmişler, derim diye düşünmüş kızı vermiş bir adama. Annenin yoksullara ettiği iyiliklerdir kızım bu avucumdakiler. O iyilikler durdu, olgunlaştı senin avucuna kondu. Dar zamanda sana yardımcı olacaklar. Bunları kirpiklerine saklayacaksın. Sen perili sayıyı söylemeden çıkamazlar. Senden başka kimse de göremez. İhtiyacın olduğunda gözlerini üç kere hızlı hızlı açıp kapayıp üçe kadar saydın mı bir bir inerler saklandıkları kirpik ininden. demiş ve ortadan kaybolmuş. Billur sesli kız rüya mı gördüm, hayal mi geçti diye çok aldırış etmese de denemekten ne zarar gelir canım demiş, denilen gibi kirpiklerini üç kere açıp kapamış bir de üçe kadar saymış. Durmuş, beklemiş. Kafayı yemedim inşallah diye de bir Fatiha üç İhlas okumuş. Ne rüyası, gerçeğin ta kendisi gelmiş bulmuş kendisini. Kirpiklerinden birer birer inmiş bizim kurşun askerler. Hepsi de parmak boyunca ya var ya yok. Can mı üflendi, her ne olduysa normal insan gibi hareket ediyor, bir o yana bir bu yana gidiyorlarmış. Tencereler kaynamış, toprak kirden kara bağlayan ev beyaza bürünmüş. Karısının hamaratlığı karşısında kocası küçük dilini yutmuş. Şimdi de haramatlığı herkesin dilinde dolaşıyor, koca koca kadınlar evine misafir olmak için evin kapısında kuyruk oluşturuyormuş. Beyler ise hanımlarına, onu örnek gösteriyor haramatlığına onlar bile hayran kalıyormuş. Yaşlı kadın ne yapıyor dediğinizi duyar gibiyim. O da ağaçtan yapılmış sedirinde billur sesli kızı tebessüm ederek izliyormuş. Bu sefer billur sesli kızın masalına eşlik ettik. Size lisan ile arzımızı açık ettik. Kurşun askerler ile derde derman olduk. Billur sesli kızın umutsuzluğuna umut olduk. Siz de umutsuzluğa kapılmayın. Belki de kurşun askerler etrafınızdadır kim bilir... Çünkü biliriz ki umutsuz olan bizden değildir. Sağlıcakla kalın, masalsız kalmayın."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/kuru-otlar-ustune-bir-bakis-sunma-cabasi", "text": "Nuri Bilge Baba sinemadan önce fotoğrafçılık yapıyormuş. Bence tam da bu noktada fotoğrafçılığın getirdiği estetik bakış açısını filmlerinde buluyoruz. Şu anda vizyonda olan Kuru otlar Üstüne filminin senaryosunu Ebru Ceyla ve Akın Aksu ile birlikte yazmışlar. Hatta film senaryolaştırılmadan önce Nuri Baba'nın film yapma gibi bir arzusu yokmuş. Sonra bir gün film mi yapsak diye kendiliğinden gelişerek ortaya Kuru Otlar Üstüne çıkmış. Filmin sahnelerini hatırlamaya çalışıyorum. Bir dahakine elimde kağıt kalem gideceğim çünkü sonrasında sanki hiç izlememiş gibi oluyorum ama biraz zorlarsam anımsayacağım. Filmin konusu; taşraya giden bir öğretmen ile taşra hayatı arkadaş ilişkileri, diyaloglar, kent taşra ikilemi, fotoğraflar ile harmanlanarak görsel bir hazine vadediyor. Nuri Baba'nın sinemasında genellikle ön planda olan fotoğrafik, öyküsel ve metinsel anlatımı burada iliklerimize kadar hissediyoruz. Samet ve Kenan taşrada öğretmenler. Aynı lojmanda ev arkadaşı olarak yaşıyorlar ve aynı okulda öğretmenler. Samet'in öğrencilerinden birisi olan Sevim ile yakın bir iletişimi var. Ancak Sevim bu iletişimden etkileniyor ve hocasına aşık oluyor ve mektup yazıyor. Bu mektup başka bir öğretmen tarafından bulunuyor, olaylar burada gelişiyor. Mektup Samet'in eline geçiyor, Sevim bu durumdan çok utanıyor ve mektubu Samet'ten geri istiyor, Samet mektubun onda olmadığına dair yalan söylüyor ve Sevim bu yalanı fark ediyor. Sevim intikam almak için Samet ve Kenan Hoca'nın cinsel istismarda bulunduğuna dair suçlamada bulunuyor, hikaye bundan sonra daha da derinleşmeye başlıyor. NBC genellikle eleştirdikleri bir soru olan neden tüm filmlerin taşrada geçiyor sorusunda verdiği bir cevap vardı. Diyor ki mekanlara takılmayın, insan her yerde aynı insan, aynı ilişkileri görürsünüz. Öğretmenler odasında geçen diyalogların o çok gerçekçi örneğini görebilirsiniz. Kendinizi iş hayatınızdaki arkadaşlarınızla düşünün, tam olarak bir araya geldiğinizde birbirinize katlanmaya çalıştığınız, arada bir sohbet ettiğiniz ve aslında hiç samimi olmadığınızı görebilirsiniz. Samet karakterini biraz ele almak istiyorum, sanki uzaklara giderse her şey bir anda değişecek sanıyor. Sert ama bir o kadar da babacan öğretmen tavrını çizmeye çalışıyor. Sevim'le aslında samimi ve bence flörtöz tavırlarının farkında olmadan ilişkileniyor. Sevim ise bu yakınlığı farklı yorumluyor ve öğretmenine aşık oluyor. Genç kız olarak bekleyeceğimiz hareketle Samet'i şikayet ederek intikamını alıyor. Burada da gördüğümüz gibi eğer bir ilişkide ne kadar çok verici ve kurtarıcı rolünde olursanız kurtardığınız kişinin isteklerine uymadığınız anda kurban sizden intikamını alır, fedakarlık karşılığını olması gerektiği gibi alır. Samet Kenan'dan intikam almak için Nuray ile yakınlaşıyor ve Nuray istemese bile Kenan'a bunu anlatıyor ve anlatırken hiçbir şey olmamış gibi davranıyor. Kenan bir süre Nuray'dan uzak duruyor ve kendisi ile iletişime geçmiyor. Tüm bunlar yaşanırken Kenan ve Samet aynı evde yaşamaya devam ediyor. Birbirleri ile olan hesaplaşmalarını aynı evde aynı okulda ilişkilerini bozmadan yapıyorlar, bu beni şaşırttı. Samet Kenan'ı karşısına alıp konuşsa, rahatsızlığını dile getirse nasıl olurdu diye düşündüm ama sanırım konuya yetişkin bir yerden yaklaştım, gerçek hayatta bu şekilde yaşanmıyordu, toplumun sana sunduğu davranış motiflerini sergilemelisin, aksi şekilde davrandığında kendi gerçekliğine uyumlu ancak toplumun gerçeklikten kopuk ve uyumsuz olarak yaftalanıyorsun. Nuray karakteri muazzamdı. Özellikle ayağının kesilmesi sonrasında topallıyor ve yeni hayatına adapte olmaya çalışıyor, bence bunu da gayet iyi yapıyor. Hem Samet hem de Kenan ile olan ilişkisinde kendi gerçekliğini ortaya koyuyordu. Kenan ile daha soft ve yakın bir ilişki kurarken Samet'ten o kadar haz almıyor gibiydi. Samet ile yemek masasında geçen diyaloglarda asla bir haklı bulamıyorsunuz, bazen Samet çok haklı, bazen de Nuray çok haklı. İkisi arasında kendimi pinpon topu gibi hissederek izledim ve aslında bir hakem edasıyla kim haklı karar vermeye çalıştım ama olmadı, ikisini de destekledim, sanırım tıpkı hayatta olduğu gibi. Aslında hiç birimiz bir konuda yüzde yüz haklı olmuyoruz, sadece görüşlerimizi sunuyoruz. Yemek masasında bir sahne vardı, kamera bir anda Samet'ten uzaklaştı Nuray'ı ensesinin arkasında çekti, sahneden Samet yok oldu, biz seyirci olarak sadece Nuray'ın arkadan onun silüetini gördük. O esnada Nuray'ın arkasından saçlarına bir rüzgar esintisi geldi ve bir anda Nuray Samet ile tartışan ve fikirlerini sunan cinsiyetsiz bir karakterden çıkarak bir kadına dönüştü. Masadan kalktı, koltuğa oturdu ve Samet'in yanına oturabilmesi için alan açtı. Tam olarak bu sahne beni çok etkiledi çünkü burada bir dönüşüm vardı, karakterinin dönüşümü. Bu sefer Samet'e bir erkeği tanımak üzerine sorular sordu ve bir yerde içten bir an yaşayıp ağladı. Samet Nuray'ı öptü. Nuray duraksadı, o an devam edip etmeme kararını aldı ve odasına geçti. Odasına geçerken Samet'e bakış attı ve Samet gitmesi gerektiğini anladı. Samet'in salondaki ışığı kapatmasını istedi çünkü kendi vücudunu göstermekten çekiniyordu. Samet ışığı kapatmak için salona geçtiğinde bir anda Nuri Bilge bizleri film setine çekti. Tam da burada aslında filmin mekanlardan çok öyküsel, metinsel ve diyalogsal tarafı olduğunu anlıyorduk. Burada önemli olanın taşra, kent olmadığını, hayatın salt gerçekliği olduğunu görüyorduk. Bir anda bu filmde hiçbir karakterle tam olarak empati kurmadığımı her bir karakterin hem ben olduğunu hem de benden çok uzak olduğunu hissettim, kendi anımı yaşamış oldum. Samet banyoya girdi, ilaç aldı. Çünkü Nuray'ı sevmiyordu, sadece Kenan'dan intikam almak için oradaydı ve sonrasında olanı biteni bir şekilde Kenan'a anlatmak niyetindeydi. Ve dediğini de yaptı. Nuray ise Kenan'ın aramalarına cevap vermediği için gecenin bir vakti beklenmedik bir anda Samet ve Kenan'ın evine gitti. İkisi de çok şaşkındı. Nuray Kenan'a neden ona cevap vermediğine dair sorular sordu tabii ki Kenan geçiştirdi. Nuray'ın buradaki cesur duruşuna hayran kaldım, beni yanlış bir şey yaptığım için yargılıyor musun ve bu yüzden mi uzak duruyorsun diye sordu. Arkadaşınla aramızda geçenleri yapmaya hakkım yok muydu, bunu yapınca senin gözündeki olması gereken kadın çizgisinden mi düştüm diye açıklıkla sordu. Ben sadece bu bacakla ne kadar kadın olduğumu ve bu dünyadaki haklarımın ne olduğunu anlamaya çalışıyorum dedi. Bu gerçeklik ve açıklık çok etkileyiciydi. Oyunsuz ve net bir şekilde durumu aktardı ve çok cesurdu. Hayran kalınası. Filmi bundan sonrasında artık Samet'in tayin haberi ile ve kışın kalkarak yazın geldiği anlarla görüyoruz. Beyaz karlar kalkıyor, kış bitiyor ve kuru otlar çıkıyor. Sinematografik olarak kahverengi ve sarı renkleri ile gördüğümüz tüm mekanlar artık gerçekten bu renklerin sahibi olan kuru otlar ile bezeniyor. Samet, Nuray ve Kenan'ın arasındaki konular çözülüyor ve artık taşradan ayrılma vakti geliyor, Samet kendi çelişkilerini, iç dünyasının çıkmazlarını ve sonunda Sevim ile olan ilişkisini çözüyor. Filmi seyretmek benim için bir romanı izlemek gibiydi, roman okurken mekandan daha çok diyaloglar vardır konuşmaları okursunuz. Kuru Otlar Üstüne de bu konuşmaları izlerken kendimi bulduğum, karakterlerle empati kurduğum, diyaloğun karakter üzerindeki belirleyiciliği ile görsel dilin üzerinde bir yapıt olmuş, tadı damağımda kaldı."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/kutsal-geyigin-olumu-the-killing-of-a-sacred-deer-film-analizi", "text": "Euripides'in anlatımlarına göre Miken'li Akha Kralı Agamennon avlanmaya gittiği sıralarda ormanlık alanda ihtişamlı bir geyikle karşılaşır. Yaşadığı kısa bir tereddütün ardından kararını verir ve geyiği öldürür. Bunu yaptığında kutsallığın farkında değil midir yoksa 'bu güzellik benim olmalı' diyerek kibirden beslenen bir duyguyla mı hareket etmiştir bilinmez. Bilinen bir şey vardır elbette; o da Artemis'in yasalarının keskinliği. Agamennon'un öldürdüğü geyik Artemis'in kutsalları arasındadır ve bu durum Agamennon'un cezalandırılmasını gerektirmektedir. Artemis, Agamennon'a duruma uygun bir cezayı reva görür. Buna göre eğer Agamennon kızını kurban etmezse bundan sonra nerede olursa olsun oranın tüm rüzgarları ebediyen kesilecektir. Bu durum aynı zamanda savaşta olan Akha'lar için olumsuz bir durumdur çünkü savaş stratejilerini rüzgar üzerine kurmuşlardır. Kısacası eğer Agamennon kızını kurban etmezse Akha'lar Truva Savaşı'nı kaybedecektir. Bunun üzerine Agamennon savaşın selameti açısından kızı Iphigenia'yı kurban eder ve geri gelen rüzgarlar sayesinde savaşı kazanır. Fakat kutsal geyiğin ölümü onu Artemis'in lanetine maruz bırakmıştır bir kere. Savaşı kazandıktan sonra ülkesine dönen Agamennon kızının kurban edildiğini öğrenen acılı anne, kraliçe Clytemnestra tarafından öldürülür. Kutsal geyiğin ölümünün yarattığı lanet İphigenia ve Agamennon'un hayatlarına mal olmuştur. Başta klasik bir aile yaşantısını betimleyen kamera sonraları yüzünü sorunlu bir baba profili çizen Dr. Steven'a dönüyor. Çocuklarına davranışları kendi çizdiği kurallar ve sınırların çerçevesinin dışına çıkınca doktorun içinden çıkan öfkeli adamı, kibirden beslenirken izliyoruz. Çünkü o mutlak bir otorite ve tek söz sahibi olan bir varlık. Aynı hisler öyle tahmin ediyorum ki Kutsal Geyikle göz göze gelen, kutsal geyiğin ihtişamından büyülenen ve kibrinden dolayı o güzelliğe mutlak bir sahiplik yapmak isteyen Agamennon'da da vardı. Muhtemelen Lanthimos, Agamennon'un tasvirini getirip muhteşem bir oyunculuk performansı sergileyen Colin Farrel'da yeniden bizlere yansıttı. Aynı zamanda kendine çok güvenen, idealist bir cerrah olan Dr Steven, tam olarak davranması gerektiği gibi davrandı ve olaylar kontrolünden çıkınca çılgına döndü. Bu çılgınlığı çocukları rahatsızlandıktan sonra onlara zorla yedirmeye çalıştığı yemekte de, onları zorla ayağa kaldırma kabalıklarında da görüldü. Agammenon'un kibirden beslenen kontrol hastalığı tamamen onun vücudunda yeniden ete kemiğe bürünüyordu sanki. Filmin ilerleyen sahnelerinde Martin'in babasının ölümünde doktor Steven'ın payının büyük olduğunun anlaşılması filme nefes aldıran, gırtlağına bir kalem borusu sokarak sıkışmış havanın dışarı çıkmasını sağlayan bir durumu açığa çıkardı. Belki seyircide empatiden beslenerek Martin'e yakınlaşmasını isteyen bir duyguyu da dışa vurdu. Bu andan itibaren Steven'ın çocuklarının masumiyeti de anlamını yitirmeye başladı ki yönetmen Yorgos Lanthimos insanın içinde yanan intikam ateşinin ne kadar güçlü olduğunu gayet iyi biliyordu ve bunu olanca çıplaklığıyla beyaz perdeye düşürmüştü. Agamennon gibi kibir abidesi bir kralı çaresiz düşürecek olan şeyin ancak tanrı katından gelen bir buyruk olduğunu görmüştük. Ancak Grek mitlerinde anlatılan tanrıların şimdiki zamanda bir karşılığı yoktu. Bunun yerine yönetmen bilinen Tanrı ya da Allah'tan gelen bir buyrukmuş gibi de lanse edebilirdi fakat o, olumlu veya olumsuz insani duyguların, doğaüstü olan bir varlık-yokluğa teslim edilmesini kabul etmedi. Bu yüzden tanrısal olanı bir insana, Martin'e verdi. Martin'in doktorun ailesini nasıl hasta ettiği de anlamını yitirmiş oldu. Hasta oldular çünkü olmaları gerekiyordu. Nasıl Artemis'in rüzgarları kesip Agamennon'u cezalandırmasında rüzgarların kesilme nedenie dair herhangi bir bulgu yoksa, burada da doktorun ailesinin hastalanmasının nasıl gerçekleştiğine dair bir bulgu yok çünkü her iki hikayede de anlatının ana gövdesini oluşturan şeyler rüzgar ya da hastalıklar değil; Agamennon ya da Dr. Steven'ın cezalandırılması. Lanthimos bizi buna sürükledi. Ve Artemis'in istediği kurbanı Steven da istedi ve filmin sonunda kaçınılmaz olan gerçekleşti. Dr. Steven ailesinin geri kalanını kurtarabilmek adına oğlu Bob'u öldürdü. Burada seçim yapmak zorundaydı fakat o seçim yapmadı. Ailesinin her bir üyesini aralıklı olarak koltuklara oturttu, hem onların hem kendi gözünü bağladı ve tüfeği eline alıp kendi ekseni etrafında dönüp ateş etmeye başladı ve seçim şansa kaldı. Bob/İphigenia öldü, rüzgarlar/sağlık geri geldi ve Akha'lar savaşı kazandı/Steven'ın ailesi yaşadı. Lanthimos'un özellikle sürekli olarak adını andığım The Lobster ve Dogtooth filmlerinde insan psikolojisini nasıl derinlikli işlediğini ve bunu zaman-mekan bağlamına büyük bir ustalıkla oturttuğunu görmüştük. Bu filme mitoloji üzerinden tarihsellik algısı dahil olsa da benzer dokunuşları çok yoğun bir şekilde gördük. Öncelikli olarak şunu belirtmek isterim ki yönetmenimiz psikolojik deneyleri bir hayli seviyor. İnsanları zamandan da bağımsız olmayacak şekilde belli sınırların içerisine yerleştiriyor ve gözlemliyor ve deyim yerindeyse kobaya çeviriyor. Bu durum başta rahatsızlık verse de dünya düzeninin bu şekilde işlediğini düşününce filmleri daha bir anlamlı hale geliyor. Hepimiz kobayız diye fısıldıyor kulağımıza... Kuşkusuz bunu zihninde yapıyor ve sonuçlarını biz bir film olarak beyaz perdede seyrediyoruz. Dogtooth bu konuda baştan aşağı bir psikoloji deneyiydi. Duvarların içerisinde rafine yaşayan ailenin ruh dünyasında gezintiye çıkıp cinsellik başta olmak üzere birçok yönden bu insanları çözümlemiştik. The Lobster da benzer şekilde sınırları çizilmiş bir mekanın içine sıkıştırılmış ve belli kurallar çerçevesinde 'yaşatılan' bireylerin toplumla temaslarını ve psikolojilerini gözler önüne seriyordu. Şu an masaya yatırmış olduğum The Killing of the Sacred Deer filminde de mekanın ve zamanın sınırlarını çizen, tanrı edasına sahip olan Dr. Steven'dı. Kendince koyup ailesi üzerinden yaşama geçirdiği dogma kuralların ailesinin psikolojisi üzerine etkileri film boyunca akıp gitti ve kuşkusuz bu film de diğerleri gibi psikolojik deney filmi olarak kabul edilebilir. Doktorun, eşi Anna ile cinsel ilişkiye girdiği sahne bu noktada çarpıcıdır. Anna herhangi bir insani duygu, tutku yaşamadan dümdüz, robot gibi bir pozisyonda yatağa uzanır, doktor ona son şeklini verir ve ilişki başlar. Son derece mekanik bir sahnedir ve biz bu sahnede yaratıcının mükemmel olana bakış açısını okuruz. Yaratıcı karşısında köpeği ben gezdireyim ya da çiçeklere şu saatte su vereyim ve hatta bu gece tutkuyla sevişelim gibi sözleri kendine hakaret sayar çünkü karakteri yaratımlardan dolayı tamamen dejenere olmuştur."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/kuzgunun-gozlerinden-bir-peri", "text": "Evvel zaman içinde bir küçük peri kızı vardı. Bu peri kızı bir bülbül yuvasında gözlerini açtı, bir anne bülbül tarafından yetiştirildi. Küçük, mavi bülbül kardeşleri ile yıllarca iç içe yaşadı, onlar gibi şakımaya başladı. Bir gün anne bülbül yavrularına uçmayı ve kendi başlarına yiyecek bulmayı öğretmek için yuvalarından çıkardı. Peri kızının kanatları minik parlak beyaz transparan bir renkti. Kardeşlerininki gibi tüyleri yoktu onun, ince ışıldayan, estetik damarları vardı sadece. Kardeşleri uçmaya cesaret edemezken o yuvada oturduğu yerde kanat çırpıp havalanır, kardeşlerine gösteriş yapardı. Bülbül kardeşler ise hem imrenir hem hayranlık duyardı peri kızına. Farklı olduğunu bilirler ama onu dışlamazlardı. Günlerden bir gün kardeşlerine uçmalarında yardımcı olup kendisi de eğlenirken küçük kardeşi arkada kaldı. Onu güvende tutmak ister gibi yavaşladı peri kızı da. Bir anda bir rüzgar esti ve yavru bülbül sarmaşıkların arasına savruldu. Kanatlarına dolanan sarmaşıklardan hareket edemiyordu. Peri kızı yanına uçtu hemen, minik güzel elleri ile dolanan sarmaşıkları bir bir ayırmaya çalıştı. Tam kurtarayım derken ikinci sert bir rüzgar esti, bu kez de peri kızı sarmaşıkların arasına savruldu. Bir anda karşısında bir çift kırmızı göz belirdi. Siyah heybetli bir kuzgundu bu. Gözlerini diktiği peri kızından bir an olsun bile ayırmıyordu, böylesine güzel bir varlığı daha önce hiç görmediğinden hem vahşice hem de merakla onu izliyordu. Peri kızının yavaşça kıpırdadığını ve kaçmaya çalıştığını hissedince hemen onu güçlü gagası ile yakalayıp büyük ve geniş kanatları ile kardeşlerinden çok ama çok uzaklara götürdü. Ara ara attığı gizli bakışları haricinde başka hiçbir ifade göstermeden kendi yuvasına uçtu. Peri kızı daha önce hiç bu kadar büyük bir ağaç görmemişti, karanlıklar içerisinde tüm heybetiyle ormanın derinliklerinde sanki tüm dünyaya uzanabilirmiş gibi görünen kökleri ve dalları ile peri kızını kendine hayran bırakan çok ama çok yaşlı bir ağaçtı bu. Ağacın gövdesinde kendiliğinden oluşmuş bir oyuntunun içine bıraktı peri kızını. Bu yeni yere alışmaya çalışan küçük peri karanlığın içinde zar zor yeri yokladı. Kuru ve sert oyuğun içinde yumuşak yapraklardan oluşan bir yüzey vardı. Peri kızı sırtını yumuşak yeşil yüzeye yasladığında korkudan sırt kaslarının ne kadar gerildiğini anladı. Kuzgun ona sırtını dönmüş, oyuğun girişi ve peri arasında tampon olmuştu. Peri kızının kaçacağını düşünüyordu ona bakmasa bile tüm duyuları ile onu takip ediyordu. Kuzgunun omuzlarındaki gerginlikten onu tutmak konusunda ne kadar kararlı olduğunu anlayan peri kızı sessizliğini koruyordu, en sonunda yorgunluğuna dayanamayıp uyuyakaldı. Uyuyarak kuzgun için ne kadar büyük bir iyilik yaptığını bilmiyordu o sıralar. Başını omuzlarını üzerinden çevirip periyi izleyen kuzgun çok büyük bir belanın içine girdiğini biliyor fakat onu gördüğü ilk andan beri o belaya bile isteye uçuyordu. Bu nadide güzellik kızıl uzun saçları ve beyaz teniyle olduğu yeri sanki güneş gibi aydınlatıyordu. Kuzgun şimdiden onun yokluğunun küçücük oyukta ne kadar büyük bir boşluğa sebep olabileceğini düşünüyor, bunu düşündükçe tüyleri ürperiyor, içi üşüyordu. Daha önce karşılaşmadığı bu hislere o kadar büyük bir yabancılık çekiyordu ki, sordu birden kendine: \"Aşk dedikleri hastalık, sevgi denen şey bu muydu? Eğer öyleyse bir an evvel kendini korumaya almalı, hislerini bir sandığın içine hapseder gibi hapsedip ona binbir maskenin ardından bakmalıydı. Eğer kalbini ona açarsa güzel peri her güzel şeyin yaptığı gibi bilerek veya bilmeyerek onu paramparça ederdi. Çok korkuyordu bu yabancı histen ama korku faktörü karşısında mışıl mışıl tüm kaygısızlığı ile uyuyordu. İşte şimdiden ormanın en vahşi ve acımasız varlığını çok da öteleyemeyeceği bir yol ayrımı bekliyordu."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/lafzi-intihar", "text": "Bir mevzu var. Ben kendime açıklayamıyorum. Söze dökmek güç, oldukça güçlüyüm. Sorumluluk almak pahalı, metalik dert değil. Hissini deşecek duygusal zeka dibini köşesini zorluyor. Bir mevzu var. Benim içimde ama benim çözemeyeceğim. Ruhumun tellerini çatısız evlere bağlamışım akordu bozulmuş sesi çıkmıyor. Başka ben kalmamış komşudan da alamadım. Birkaç malzemesi eksik olacak, olanla idare edeceğiz. Böyleymiş öğrenilmiş çaresizlik insan canına bile neyse demeyi öğrenirmiş. Bir mevzu var, tüm hüzünlü şarkılarda gözlerimde birikiyor. Yağmurlara gark etsem de gönlümü, razı edemediğim bir mevzu. Bir mevzu var çırpındıkça daha derine batıyorum. Derinler bana tanıdık oysa tanıdıklar bana yabancı geliyor. Bir mevzu var gece yarısında aklımı ipe götürüyor. Direniyorum bir gün boyun eğmekten korkarcasına lakin hükmün gereğini bulamıyorum. Bir mevzu var konuşmanın yetmediği, susmanın çözmediği, zamanın ise tükendiği bir mevzu. Film bitmiş, salon boşalmış perde simsiyah. Akıp gitmişiz ömür sahnesinde. Bir ben kalmışım geride, kafamdaysa binbir mevzular..."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/lale-muldur-un-yeni-kitabi-kadinesk-yayimlandi", "text": "Lale Müldür'ün şiirleriyle Ercan Arslan'ın resimlerinden oluşan Kadınesk, Yapı Kredi Yayınları şiir dizisinden çıktı. Kadınesk adıyla yayımlanan kitaptaki şiirler Lale Müldür'ün 2016 baharında Berlin'de Ercan Arslan ile karşılaşmasından bir gün sonra, ressamın atölyesinde geçen gecelerde yazılmış."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/lolita", "text": "Mailini bugün alabildim çünkü çok yoğundum bilirsin biz ressamlarda çalışırız. Konuyu uzatmadan sorununa geliyorum, hiç meraklanma ben de senin yaşındayken ilham sorunları yaşıyordum, geceleri uyuyamıyor sabahları uyanamıyordum bu çok normal. Bu durumdan nasıl kurtulduğuma gelirsek bu herkesin bildiği bir hikaye değildir beni en iyi takip edenlerin bile zor bilebileceği bir hikayedir bu. Gerçeği söylemek gerekirse benim bir ilham perim vardı. Bu öyle masallardan duyduğun perilerden değildi, onun adı Lolita'ydı. Onunla bir Kasım sabahı müzede karşılaştık, pat diye önüme düşmüştü sanki. Daha dün gibi hatırlarım. Bundan 19 yıl önce ben senin yaşlarındayken bize bir ödev verilmişti son senemdi, hepimizden bir resim yapmamızı ve bunlardan seçilenlerin mezun olacağını söylediler tabii ki de bu bir güzel sanatlar öğrencisi için basit bir şeydi asıl zor olan yaptıklarımızın müzede açık arttırmada satılacağıydı. Ben de senin gibi zor durumdaydım bir ay kadar kısa sürem vardı fakat ben hala başlamamıştım. Bunun için 5 Kasım sabahı erkenden çıkıp müzeye gittim amacım ortamı görüp fikir öğrenmekti. Tablolara baktım, heykellere baktım alanım olmamasına rağmen torslara bile baktım fakat bir türlü aklıma fikir gelmiyordu anlaşılan mezun olamayacaksın dedim kendi kendime. Sonra arkamdan biri seslendi sesi tüy kadar hafifti bir o kadar da yumuşak buna rağmen beni düşüncelerimden ayırabilmişti. Önümden çekilir misiniz? fark etmeden onla heykelin arasına girmiştim, elinde bir defter bir kalem vardı, yavaşça geriye doğru çekildim o da kalemle deftere bir şeyler yazmaya devam etti. Haddime değil fakat yazılanları okursanız diğerleri için daha fazla zamanınız olur tanımadığım insanlarla konuşmak pek huyum değildi ama o beni kendine çekmişti. Cevaben gülümsedi ve yüzüme baktı. Kim? diye sordum ilk söylediğinde anlamamıştım. Zafer Tanrıçası Nike, belki de Victoria olarak biliyorsunuz. Böyle elinde defneden taç tutar ne yazık ki bilmiyordum. Mitoloji ile hiç aram yoktu. Kusura bakmayın bilmiyorum gülümseyip arkasını dönüp gitmişti. Bende biraz daha gezdikten sonra eve geri döndüm anlaşılan bir günüm daha gitmişti. O gün dört tane küçük resim defteri ve bir eskiz defteri bitirdim fakat bir türlü olmuyordu. Saat gece yarısını geçmişti fakat gözüme bir gram uyku girmiyordu. Ayakta gezinirken kitaplıkta gözüme bir kitap ilişti tahmin edebileceğin gibi mitoloji ile alakalıydı aldım ve okumaya başladım. Okurken uyuya kalmışım sabah çok geç kalkmıştım ve biliyor musun kalkınca ilk iş olarak müzeye gittim. Neden bunu yaptım bilmiyordum ama şimdi neden yaptığımı biliyorum. Yine dünkü sırayla tablolar, heykeller, torslar- gezdim ve onu gördüm. Bu sefer Meryem Ana tablosunun önüne geçmiş bir şeyler karalıyordu. Yanına gidip gitmemek konusunda kararsızlığa düştüm. Hatta burada ne aradığımı bile düşündüm. Arkamı dönüp kapıya doğru yürüdüğüm sırada o yumuşak sesi tekrar duydum. Bir merhaba yok mu?arkamı döndüğümde o gülümsemesini takınmıştı yüzüne yanına gidip selam verdim o gün hayatımın en güzel günlerimi yaşayacağımı bilseydim ama ne fayda o zaman gençlik insan anlamıyordu. O gün bütün günüm onla geçmişti müzenin bahçesine oturup sanat, edebiyat, müzik aklına ne gelirse hepsinden konuştuk konuşmadığımız şey kalmamıştır herhalde diye düşünebilirsin ama kalmıştı. Nerdeyse her gün müzenin önünde buluşuyor ve sürekli yeni şeyler hakkında konuşuyorduk. Gün geliyor Shakespeare gün geliyor Picasso her gün bir birimizden yeni şeyler öğreniyorduk. Bazen öyle bir konuşuyordu ki aramızdaki yaş farkı yok olup gidiyordu. Hali ile ben o zaman üniversite son sınıftaydım o ise daha on yedisinde. Ve tabii ki ödev günümde yaklaşıyordu, bana yardım etmeye çalışıyordu fakat ben buna izin vermiyordum. Hatta bazı günler gelip ben de kalır çizdiklerime bakardı benimle çizerdi buna gerek olmadığını ne kadar söylesem de çalıştığım için kendime bakamayacağımı söyler bana ev işlerinde yardım eder bildiği yemeklerden yapardı. Ailesi yoktu, yetimhane de büyümüştü gerçek adını hiçbir zaman öğrenememiştim beraber geçirdiğimiz sayılı günlerde sürekli aynı kitabı okur dururdu. Vladimir Nabokov'un Lolita'sını okurdu. Neden sürekli onu okuduğunu sorduğumda ailemden bana kalan tek şey bu derdi bu yüzdende adı Lolita kalmıştı. O kitabı hiç okumadım okursam benim Lolita'mın yerine geçmesinden endişeliydim gerçi hala da öyleyim. Bir gün Londra'ya Carmen operası geldi, şu Çingene kızı ve askeri konu alan. Hayatında en çok tiyatroyu sevmesine rağmen hiç gitmemişti bunun için gidip oyuna bilet aldım ona sürpriz yaptım çok sevindi o gece üstünde kırmızı bir elbise vardı ben de takım giymiştim basit ama güzel bir çifttik. Oyun boyunca onu inceledim her bir mimiğini ve o zaman fark ettim resmim tam yanı başımda duruyordu. Oyun çıkışı beraber Londra sokaklarında dolaştık gece yarılarına kadar gezdik onu en son o zaman gördüm. Eğer onu o zaman son görüşüm olduğunu bilseydim kaldığı yurdun kapısına onu öylece bırakıp gitmezdim ona onu sevdiğimi söylerdim. Ona onun resmini sergiye götüreceğimi söylerdim onu oradan bırakmazdım gel benimle derdim bu gece de gel ve koltuğumda uyu ama demedim. Bilemedim. Gittiğini ertesi gün teslimden sonra öğrendim. Güzel haberi vermeye gittiğimde onun oradan ayrıldığını öğrendim. Koşarak müzeye gittim yoktu acaba eve mi gitti düşüncesiyle eve gittim gelmemişti bile. Bana bir veda bile etmeden kaybolmuştu ortadan. Hem kaybolmasının verdiği üzüntü hem de veda bile etmemesine olan kırgınlığımla evden dışarı çıkıp g bütün şehri gezdim. Resmim sergilendi, satıldı her yerde duyuldu belki duyar gelir umudu ile her sergiye, davete gittim fakat gelmedi. Lolita gideli 19 yıl oldu ve ben ona ne bir teşekkür ettim ne de sevdiğimi söyleyebildim. Ben o küçük kıza 19 yıldır aşığım ve o beni bu yerlere getiren eserim. Ona bu kadar aşık olmam için aramızda tek bir temasa gerek bile kalmamıştı o defteri göstermesi yetmişti. Aşk şimdiler de çok başka. Lolita'yı nerde diye merak ediyorsan ben de bilmiyorum tek bildiğim kayboluşundan 3 yıl sonra ceketimin cebinde bulduğum resim ve arkasına iliştirilmiş Fransızca not. Bu resim ilk karşılaşmamızda çizdiği eskizdi ve not da Ma verite je t'aime yazıyordu. Bana böyle veda etmişti. Anlayacağın genç adam bütün güzel şeyler yanımızda etrafımızdaki her şey bizim için bir ilham kaynağı etrafına iyi bak ve hiç zaman kaybetmeden yap bunu. Benden sana büyük bir tavsiye ancak bu olabilir. Yoksa sende benim gibi kırk dört yaşında hayatını yaşamayı bırakıp bir hayaleti beklersin. Sağılacakla."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/madde-bagimliligina-karsi-dusuncelerim-madde-kullaniminin-tarihcesi-ve-veriler-uzerinden-ornekler", "text": "Psikoaktif madde; merkezi sinir sistemini etkileyerek beynin fonksiyonlarını değiştiren, algıda, duyuda, davranışlarda, bilinçte ve ruh halinde değişimlere neden olan kimyasal maddelerdir. Başta alkol alımından yani kendimin de kullandığı maddeden örnek verecek olursam alkol esnasındaki rahatlık ve sevinç, alkol, etkisini yitirdiğinde birtakım iş ve toplumsal ortamlardan soyutlanmaya ve beraberinde uyku ile öfke problemleriyle peşini saran huzursuzluğa, huzursuzluğun yarattığı bitkinliğe ve çöküntüye sebebiyet veriyor. Depresyonda olduğumu hissettiğim dönemde arkadaşımla sık sık alkol alıyorduk ve paramız oldukça içebiliriz düşüncesi kafamıza yerleşmişti. Alkolün bana dost olduğunu düşünüyordum. İçimde bir huzursuzluk, gelecek kaygısı ve boşluk hissi taşıyordum. Alkol aldığınızda size huzur getireceğinizi düşünürsünüz çünkü sinir sisteminizle oynar. Alkolden sonra kötü olduğumda bunu alkole bağlamak yerine kendi duygu karmaşama bağladım. Alkolün, kendi karmaşam dışında yarattığı başka bir karmaşa daha vardı ki onu göremiyordum. Şimdi ara sıra, özel zamanlarda alkol alıyorum ve üzerimde sürdüğü hükümle içimdeki boşluk hissinden de kurtuldum. Bahsedeceğim başlıca husus, alkol veyahut sigara kullanıma dayalı bir araştırma ve düşüncesi yazısı olmasa da bahsetmek istedim. Yazım, daha çok yasa dışı uyuşturucu maddeler üzerine şekillendi. \"Küçükken çok sevdiğim bir sanatçı uyuşturucudan öldüğünde idrak edemiyordum. Ağladığımı ve Lil Peepli tişörtümü hatırlıyorum sadece. Çok sevdiğim yabancı bir diziyi izlerken dans eden \"şirin görünümlü insanların\" gerçekten tatlı getirdiğini sanmışım o şirinlikle. Gençlik-lise dizilerindeki madde kullanımının bu denli normalleştirilmesi hiç de Küçükken fark edilecek şeyler değildi. Şimdi ciddiye alınması gereken ve karşısında bilinçli olunması gereken sahnelere dönüştüler. Tarihte yazılı belgelerden bilgi edinebildiğimiz ilk madde alkoldür. İlk kullanımı fermante edilmiş bal ve meyvelerin tüketilmesi, üzüm fermantasyonlarıyla olmuştur. İlk veriler MÖ. 6000. lerde bugünkü Ermenistan bölgesindedir. Eski Mezopotamya'da reçete tabletlerinde şarabın ilaç olarak kullanımını işaret eden verilere rastlarız. MÖ.2000lere ait Hammurabi Kanunları'nda şarabın yapılışı ve kullanımı ile ilgili kurallar bulunur. Atina'da Dionisos, içki ve şarap tanrısı kabul ediliyordu. Tek tanrıcılıktan biri olan Musevilere geldiğimizde ise \"sarhoş olmamak şartıyla\" içki içilmesine izin verilmiştir. Alkolün dışındaki madde kullanıma dair izler ilk olarak Asurlar, Sümerler ve İskitlerde görülür. Kenevire benzer bir bitkinin yapraklarını ateşe atıp çıkan dumanı soluyarak sarhoş olduklarını yazmışlardı. 1091-1276 yılları arasında İran'da Hasan Sabbah'ın liderliğinde hüküm süren Haşaşin Devleti, bağımlılık yapıcı maddeleri terörist emellere ortak ederek terör amacıyla madde kullanımına önemli bir örnek oluşturdu. Hasan Sabbah; alkol, esrar ve başka uyarıcı maddeleri kullanarak bağımlı yaptığı fedaileriyle birçok suikast planlamış ve başka yasadışı örgüt ve oluşumlara örnek teşkil etmiştir. Başta Selçuklu veziri Nizm-ül Mülk olmak üzere kendisine ve tarikatına karşı olan birçok bilimciyi, devlet insanını, sanatçıyı öldürttü... - istesem bırakırım cümlesi yerini bu meret bırakılmaza bırakır -bağımlı olmam cümlesi yerini kurtulamıyoruma bırakır. -bir kereden bir şey olmaz cümlesi yerini bir daha içmemem lazıma bırakır. Avrupa 2020 raporu gençlerde kullanılan en yaygın maddenin \"esrar kullanımı\" olduğunu söyledi. -2019 yılında 15-64 yaş grubu arasında 275 milyon kişi, her 18 kişiden 1'i en az bir kere uyuşturucu kullandı. -2019 yılında madde kullanımına bağlı 500 bin kişi hayatını kaybetti. - Esrar en yaygın madde olarak tespit edildi. Misal esrar maddesi doğada doğal olarak yetişir bu yüzden de esrar ve afyon gibi doğal kaynaklı maddelerin bağımlılık yapmayacağı düşüncesi yaygındır. Maddenin doğal olması onun oranını/potansiyelini göstermez. Afyon da doğal bir madde ancak şiddetli bağımlılık yaptığı bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Bilimin ışığında ilaç endüstrisindeki gelişmeye paralel sentetik bağımlılık yapıcı maddeler de sentezlenip kullanılıyor. Mental hastalıklara yönelik ilaç geliştirme çabaları \"Barbitüratlar ve Benzodiazepinler\" gibi bağımlılık yapan ilaçların piyasaya girmesine sebep oldu. Barbitüratların kullanımı \"kırmızı reçete uygulaması\" gibi önlemlerle kontrol altına alındı ve kullanım alanları kısıtlandı. Hiçbir madde endüstride kullanıldığı gerekçesiyle masum değildir. İlaçlardaki kullanımı bile \"kırmızı reçete uygulamasına\" alınıyorsa \"ottur, zararı yoktur.\" Deyimi yalnızca bir avuntudur. Esrarın bağımlılık potansiyelinin eroin ve kokainden düşük olması da bu deyimi yaygınlaştırdı sanırsam. Daha az zararlı, o halde denesem bir şey olmaz algısıyla milyonlarca insan bu tuzağa düştü. Tuzak her zaman görünmez değildir, düşmek isteyen düşecektir. Ayrıca başta esrar kullanımı ve diğer bağımlılık yapıcı maddeler ilk denendikleri dönemde uyuşturucu değil, uyarıcıdır. Bu sebeple de bağımlı olunmayacağına karşı doğan inanç, bağımlılık yolundaki ilk adım olur. Savaş Sırasındaki Durum: ABD'nin Vietnam savaşı sonrası durumu bu konuya örnek teşkil eder. Ülkesine dönen 200 binden fazla Opiod bağımlısıyla uğraşılmıştır. Askerler, morfin ampullerini \"ağır stresi gidermek\" için kötüye kullanmışlardır ve savaş sonrasında onları bağımlılık süreci karşılamıştır. 1960 sonlarına da genel bir bakış atmak istersek; Maalesef modernite, popüler kültür, basitleştirme, özendirme, birtakım sevimli ve hoşgörülü görünen akımlar insanları bir kuyudan aşağı doğru çekiyor aslında. Misal hippi akımı, hoşgörülü yaklaşımlarla beslenerek aramıza girdi ama kısa sürede gençleri bağımlılık yapan maddelerin kullanımına doğru çekti. Bir alt kültür oluştu. \"Savaşma seviş\" gibi özgürlükçü sloganlarla kendilerine \"çiçek çocukları\" dediler ve gerçekten de barışçı bir müzikle sahneye çıktılar. Fakat planlar her zamanki gibi işleyemedi. Madde kullanımının yaygınlaşmasında büyük rol oynadılar. Hiçbir stres ve anksiyete belirtisi bağımlı olunarak çözülmez. Hiçbir şekilde eğlenmek için de kullanılmamalıdır. Çünkü esrar kullanımını veyahut eroin, kokain gibi maddeleri, 40 yılın başında içilen bira gibi düşünemem, düşünmemeliyiz. Alkol ve sigaranın da ciddi bağımlılıkları olduğu unutulmamalı fakat uyuşturucu gibi maddelerle kıyaslamaya sokulduğu sürece uyuşturucunun ne kadar kötü olduğunu hafifletmiş oluruz. Gözümüzdeki yeri ne kadar tehlikeli olursa o kadar bize ulaşamaz. Aksi halde daha az tehlikeli görürsek ve gerçekleri görmemek adına insanların yorumlarını belirttiği sitelere bakarsak masum görünen şeytanın avı oluruz. Özetle hiçbir madde sahte bir dost olmamalı, hayatınızda size stres veren şeyi bir anlık önlenmesi için de orada olmamalı. İşte yavaş yavaş ailelere burada iş düşüyor ki; lütfen çocuklarınızı ilgisiz ve sevgisiz bırakmayın. Katlanarak süregelen ilgisizlik ve sevgiden yoksunluk gençlerin madde kullanımına sarılmasına sebebiyet veriyor demektir. Stresle başa çıkamıyorsa bir uzmadan terapi almasına yardımcı olun. Size anlatamadığı şeyleri anlatmasına yardımcı olun, onları hiçbir şekilde yargılamamaya çalışın ve en önemlisi çok sevin. Sevmenin yanında iyi bir dinleyici olun ki kafasındaki sesleri dindirmenin yolu uyuşturucu maddelerinden geçmesin. Kendi kuşağımın maddeler hususunda çok duyarlı olmadığını üzülerek görüyorum. Farkındalık oluşturmak istediğim için bu araştırmaları yaptım. Kendinizi ve sevdiklerinizi uyuşturucu maddelerinden lütfen koruyun. Sizi rahatsız eden ve işkillendiren kişi, yer ve olaylardan da uzaklaşın. Bağımsız gençlik olalım ve bağımsız yetişkinler. Her iki anlamda da, her zaman!.. Çok bilgilendirici ve farkındalık uyandırıcı bir yazı!"} {"url": "https://bubisanat.com/posts/makedonya-kodlari", "text": "Sabah 10:00'da bindiğimizde sanki Samsun'a, Denizli'ye, ne bileyim Hatay'a gidiyormuş hissi uyandıran uçağımız bir buçuk saat uçtuktan sonra 10:30'da Üsküp'ün Büyük İskender Havaalanına konuveriyor pıt diye. Jetlaglık bir durum yok, altı üstü bir saat fark var memleketle burası arasında. İndirimli bilet yakalamışız yol arkadaşımla bir süre önce, hem vizesiz hem ucuz hem de yakın diyerek haydi bir gidelim görelim şu Balkan ellerini demişiz Nisan başında. Kiril alfabesi selamlıyor bizi iner inmez. Dedelerinin mezar taşlarını okuyabilmek için alfabelerini değiştirmemişler herhalde bu Slavlar diyorum içimden, öyle her şeyi ulu orta söylemek pek adetim değildir. Uluslararası havaalanı olması hasebiyle İngilizce tabelaları takip edip, bastırıyoruz pasaporta mührü, geçiyoruz kapıdan tık diye, resmi olarak Avrupa'ya ayak basıyoruz. Yav hep sen mi geleceksin, bir de biz gelelim, bir çayını içelim dediğimiz Balkanlardan gelen soğuk hava dalgası karşılıyor bizi Kuzey Makedonya'da... Çay falan da ikram etmiyor, söyleyeyim. Güneş varsa fena olmayan, bir bulutun arkasına saklandığında kıta değiştirmiş gibi hissettiren bir garip hava. Ya da ben tribe girdim, bilmem artık. Çok da önemli değil zaten. Havaalanında görecek bir şey yok. Uçaklar iniyor, kapıda o uçaklardan inenleri karşılayacak olanlar bekliyor, birileri başka birilerini uğurluyor, o uğurlananlar başka bir havaalanının çıkışında başkaları tarafından karşılanıyor falan... Etraf boş, uzakta zirvesi karlı dağlar görünüyor puslu bir havada. Frişopluk bir işimiz de yok madem, haydi inelim şehre diyoruz. Peş peşe dizilmiş sarı taksilerin hemen önünde bir otobüs var. Biniyorsun o otobüse, bir saate şehir merkezindesin. Yalnız bileti içeride satıyolar! Haydaa, şimdi kemeri çıkar, montu çıkar, güvenlikten geç falan bir sürü dert diye bile düşünemeden içerde buluyorum kendimi, güvenlik falan yok girişte, hemen sağda bilet gişesi, gişede bir abla. Hav maç diyorum, denar mı yüro mu diyor. Biletin adam başı, pardon kelle başı 200 Makedon dinarı olduğunu öğreniyorum İngilizce bilmeyen abladan. Ben euro vercem dersen düz 4 euro alıp üstünü de dinar olarak veriyor. E bir euro 60 dinar? O zaman 240 dinar aldın sen benden diyesim geliyor, kadın İngilizce bilmiyor, ben Makedonca bilmiyorum, 40 dinar dediğin kayda değmez bir miktar zaten, ayağımda hala İstanbul'un tozu, ciğerlerimin dibinde hala bir miktar memleket havası varken germeyeyim diyorum İskender'in torunlarını. Uzuyorum gişeci ablanın gişesinin önünden. Bavulları nereye koyacağımızı soruyoruz şoföre. Şoför gülümsüyor, açık bagaj kapağını gösteriyor eliyle. İşaret dili ne güzel bir şey, herkes herkesi iyi kötü anlıyor diyorum içimden. Dışımdan desem kim anlayacak ki sanki! Sonra içimden başka bir ses, bunların el alfabesi de Kirilce mi acaba diyor, ya ne olacaktı diyor içimden başka bir ses. İçimde böyle saçma fırtınalar koparken biniyoruz otobüse. Otobüs sessiz, şoför gamsız, 10 dakika rötarımız var ama herkes umarsız. Bileti satan abla geliyor bir süre sonra, sattığı biletin yarısını yırtıp geri alıyor, aldığı kısım için herhangi bir ödeme yapmıyor bana. Kadına bakıyorum, aslında ingilizce biliyorsun da niye 40 dinar fazla aldın, üstelik hatıra olarak saklayabileceğim bileti vicdansızca yırttın diye soracağımı bildiğin için İngilizce bilmiyormuş gibi yapıyorsun diyorum gözlerimle, kadın ne bakıyosun be diyor gözleriyle, yanlış anladın der gibi çeviriyorum kafamı camdan dışarı. Bu muymuş Üsküp diyorum. Evet, doğru tahmin... Sessizce diyorum bunu, dudaklarımı oynatmadan... Sağlı sollu Kırklarelimsi köylerden geçiyoruz bir süre, binalar çoğalıyor ve boyları uzuyor. Çoğu eski, aralara yenileri yapılıyor. Eskiler yenilerden güzel bence. Birden çift katlı kırmızı bir otobüs geçiyor yanımızdan, zamanda mı atladık, boyut mu değiştirdik, ne ara Londra'ya geldik esprileri patlıyor otobüste... Anladınız tabii öyle olmadığını. Pek de komik olmayan bu espriyi için için yaptığımı söylememe gerek yoktu madem niye yazdım bunca kelimeyi? Üsküp için tatil planlayan zavallıları bir de ben ne diye kandırdım şimdi durduk yere? Döneyim o zaman asıl meseleye. Kaldırımı olmayan yollar, saçma kavşaklar ve sanırım Tito'nun yaptığı, yıkıldı yıkılacak bir üst geçit/viyadük kırması köprüden geçip altından su akan gerçek bir köprüye geliyoruz, Vardar bu sanırım diyorum yol arkadaşıma. Kafamı çevirince, aktığı yönde bir kilise görüyorum. Güzele benziyor ilk bakışta, fakat biraz uzun bakınca kilisenin geçen hafta falan yapıldığını anlıyor insan. İki gün sonra da bu kiliselerin Makedon TOKİ'si tarafından her bir yana dikildiğini idrak ediyorum nihayet! City Center nam üçüncü durakta duruyoruz. Biz inerken binenler var, demek burdan binip havaalanına gidebiliriz diyorum. Nerde olduğumuzu anlamaya çalışıyorum. Yol arkadaşım hazırlıklı. Tüm planlar, gezilecek yerler hazır, çevrimdışı Makedon haritası indirilmiş, kalacağımız evin konumunu açıyor, yürüsek mi, taksiye mi binsek diyoruz. Henüz yeniyiz Üsküp'te, Taksim'deki Arap turist muamelesi görmek istemiyoruz daha şimdiden. Üstelik şehri de şöyle bi görmüş oluruz diyerek çekiyoruz bavulumuzu peşimizden. Bavulumuz efendi Allahtan. Yok bagajda gitmem, vay bu yol bozuk girmem, yok efendim yağmurlu, dışarı çıkmam, içime yemek almam, ayakkabı taşımam falan gibi kaprisleri yok. Nereye çekersek geliyor peşimizden, ne koyarsak içine kapatıyor fermuarını, sessiz sessiz taşıyor her şeyimizi. Bavulumuza bi yakınlık hissediyorum bi an. Duygusal bi bağ kuruyorum. İsim vermek istiyorum kendisine ama yol arkadaşımın gözünde bir de bavula isim koyan garip adam olmak istemiyorum. Şehrin kenarı olduğunu tahmin ettiğimiz bölgenin yollarında yürüyoruz aheste aheste, binalar genellikle eski, belli ki sosyalist devletin zamanında yaptığı toplu konutlar. Pek estetik durmuyorlar, kaldırımlar da çok eski fakat garip bir şey var. İstanbullu olarak ilk başta çözemiyoruz. Karşıdan karşıya geçeceğimiz bir anda duraksıyoruz, ileride bir yaya geçidi var ve herkes orayı kullanıyor, yayalar arabalara dikkat etmiyor nerdeyse, arabalar hemen duruyor, yayaların güvenine şaşırıyorum. Herhangi bir Üsküplünün İstanbul'da en fazla 15 dakka yaşayabileceğini düşünüyorum bu özgüvenle, tüm gezi boyunca yapacağımız gibi yine de arabaları kontrol ederek geçiyoruz biz karşıdan karşıya. Yaya geçidinde arabalara bakan da sadece biz oluyoruz herhalde. Konuma doğru yürürken sürekli etrafı kesiyorum, küçük bir Çorum kasabasına dönüyor çevre, sıvasız tuğla binalar, tek katlı dükkanlar, geçen yüzyıldan kalma abiyeler, ayakkabılar satan mağazalar, her şeyci bakkallar... Çorum'da olmadığımızı hatırlatan tek şey iki dükkanda bir karşımıza çıkan kumarhaneler. Üsküp'ün soluk renklerinin aksine göz yoran bir vitrini var bu dükkanların. Girmeye imtina edip yola devam ediyoruz. Kalacağımız ev güzel bi bina diğerlerinin aksine. Civardaki en yüksek yapı, resepsiyondaki kadına Boban'ı soruyoruz. Kim olduğumuzu söylüyoruz, hemen arıyor, Bobi, diyor, misafirlerin geldi Belli ki kankalar Boban'la. Bobi geliyor ama biz kankası olmadığımız için Boban diye selamlıyoruz kendisini. Nasıl giriş yapacağımızı anlatıp, bizi daireye çıkartıyor. Küçük, tek odalı bi daire. Fransız balkonu bir dağımsı tepeye bakıyor. Zirvede bir haç var. Milenyum Haçı. Makedonya Cumhuriyeti tüm parayı kutsal dinine harcıyor belli ki. Geceleri ışıklandırılan ve tüm Üsküp'ten görülen bu haç seyahat rotamızda yok. Göreceğimizi gördük zaten. Birkaç dakika soluklanıp hemen atıyoruz kendimizi Üsküp sokaklarına. Rota belli. Türk Çarşısına gideceğiz. Yürüyelim diyoruz. Bir şehri tanımanın en iyi yolu bence yürümek. Binaların giderek yükselmesinden, caddenin genişleyip trafiğin artmasından, kaldırımlarda insanların çoğalmasından merkeze yaklaştığımızı anlıyoruz. Sonra sağımızda bir park görüyoruz. Üsküp'te çok heykel olduğunu duymuştuk ama metrekareye bu kadar heykel de beklemiyorduk. AB'den gelen tüm parayı heykele yatırmış sanki adamlar. Pardon, bir de kaldırımlara bisiklet yolu yapmışlar! Halkbank'ın tam karşısında Savaşçı Kadınlar Parkında bir sürü heykel. Kim peki bunlar? Kitabeleri Kirilce, anlayamıyoruz tabii. Şunlar asi Makedonlar olsa gerek diyorum kıyafetlere, posbıyıklara ve eski tüfeklere bakarak. Ben asi diyorum onlara bir zamanlar uç vilayeti olduğu Cihan İmparatorluğunun başkentinden gelmiş biri olarak ama başkente uzak bu eyaletin yerli halkı için özgürlük savaşçısı bu adamlar. Böyle saçma bi dünya işte, adamın ne yaptığı önemli değil, senin nerden baktığın belirliyor her şeyi. Sonra bi grup kolları havada adam heykelinin önünde duruyoruz, bunlar da sosyalist devrimin önderleri herhalde diyoruz. Hemen arkalarında antik dönem tanrılar mıdır artık, filozoftur belki ya da II. Filip'tir bilemiyorum artık, başka heykeller, onların tepesinde dört tane at heykeli... Eee? Savaşçı kadınlar nerde peki? Yine mi savaştalar yoksa! Parkın içine girmeye gerek yok, kenardan baktığında öbür kenarı görüyosun zaten. Üç beş bank, bir iki yaya yolu, az ağaç, bol çalı, çokça çayır... Yanından geçip devam ediyoruz hedefe. Yol arkadaşım vegan, nerede ne yiyebileceğine de bakmış elbet. Paradise nam bir dükkana uğruyoruz. Bir tabağa açık büfe gibi çeşitli yemeklerden dolduruyoruz, genç garsonumuz tabağı tartıp fiyatı söylüyor. Garip geliyor bana ilk başta ama sonra genelde böyle fiyatlandığını öğreniyoruz Üsküp'te. Fiyatlar makul, iki kişi tıka basa yemeğe 350 dinar (yaklaşık 120 lira civarı) veriyoruz. Doymuş karnımızla şehrin sıkıcı sokaklarına dönüyoruz yine. Görebildiğim en eğlenceli şey, kırmızı çift katlı 70 model otobüsleri. Bir süre daha yürüdükten sonra Rus mimarisini andıran büyük yuvarlak pencereli, çok betonlu binalar, barok tipli saray görünümlü binalarla komşu oluyor yavaş yavaş. Yalnız bi gariplik var, binanın dışı barok ama içi bi bok değil! Öğreniyoruz ki heykelden artan parayla sosyalist dönemlerin kamu binalarının dış cephelerine bildiğin straforla efendim gotiktir, baroktur, ar nuvodur falan, havalı havalı şekil yapmış adamlar, baya turist kandırıyolar yani! Çok durmuyoruz meselenin üstünde. 1350'den 1850'ye kadar olan tarihi silip kendilerine yeni bir tarih yaratmaya çalışan bir grup insan bir devlet kurmuş bi şekilde, kurdukları devletin adını ne koysak diye debelenmiş, Güney Balkan mı desek diyip vazgeçmiş, hadi Kuzey Makedonya diyelim de alt komşuyu şeetmeyelim madem diyebilmiş insanlar nihayetinde. Şehrin merkezi daha imansız, TOKİ kiliselerinden görünmüyor pek ortalıkta. Rahibe Teresa'nın doğduğu evi müze yapmışlar. Müzecilikten anladıkları da duvarlara üç beş resim, sağa sola bir iki eşya, ıvır zıvır bir iki mobilya, al sana Teresa bu evde yaşadı! Yanına da biraz modernimsi ama elbette devasa bir çan kulesi dikmişler, dikiyolar yani hala, inşaatı devam ediyor yani. Çocuklarının sorularına cevap veremeyen Türk baba ve onun ailesiyle birlikte gezdiğimiz Arnavut Teresa'nın Makedonya'daki evinden neyseki parasız gezdiğimize sevinerek çıkıyoruz. Nispeten yeni bi köprünün girişinde Sfenks heykeli selamlıyor bizi. Avrupa'nın ortasında Sefnksin ne işi var demeyin, Nefertiti'nin babası Batlamyus'un da Makedon olmasına gönderme yapıyolar muhtemelen, e iyi de niye sadece Sfenks peki? İskender yüzünden Yunanla boğuştuğumuz yetti, bi de Nefertiti'de Makedondur diyip Mısır'la diplomatik kriz yaşamayalım mı dediler acaba? Yaşadılar belki, ne bileyim ben, Makedonya uzmanı değilim sonuçta. Yol arkadaşımla ilk seyahatimizin tadını çıkarmaya çalışan gariban iki turistiz biz. Madem turistiz, e o zaman bi de şu köprünün üstünde fotoğraf çekelim diyoruz Vardar'ı arkamıza alıp. Arkamıza aldığımız sadece Vardar ve dizi dizi köprüler olmuyor fakat! Bir de korsan gemisi var nehirde! Bismillah diyip ne olduğunu çözmeye çalışıyoruz. Gerçek bir korsan gemisi olamaz, o kesin. Çünkü gemi baya büyük, üstünde durduğumuz köprünün ve geminin öte yanındaki diğer köprünün açılır kapanır bir durumu yok. Demek ki bi grup korsan, gemilerini direk bu iki köprü arasında yapıp, ne ileri ne geri gidebildiklerini fark ettikleri anda tahta bacaklarını sürüye sürüye gemiyi bar yapmaya karar vermedilerse, AB'den gelen paranın bir kısmıyla da bu gemiyi yapmış ülkenin kalkınması için hiçbir adımı atmaktan çekinmeyen adamları. Adamlar yapmıştır diyorum mutlak bir kesinlikle çünkü herhangi bir kadın böyle bir salaklığı hem de bu kadar çirkin yapmaz. dükkanlarda. İstanbul'a burdan tespih ya da pijama taşımayı düşünmüyoruz. Bavulumuzdan memnunuz, yeni bir bavula ya da bıçak bileme taşına da ihtiyacımız yok, abiyeler ve spor ayakkabılar desen 92 model, alıp götürsen memlekete ikinci elciler bile almaz o derece, plastik huniler, lokma takımları da ilgimizi çekmiyor, terk ediyoruz bu gecekonmuş sokağı ve sefil dükkanlarını. suya atlamak üzere olan bi kadın heykeli! Üstelik ilk atlayan kişi değil bu mayolu, boneli kadın, önden biri daha atlamış ama o suyun altında, sadece bileklerini ve ayaklarını görüyoruz, artık arkadaşı mıdır, kocası mıdır bilinmez. Heykelin kalan kısmı suyun altında mı yoksa sadece gördüğümüz kısımları mı yapılmış sorusunu aklımdan atmaya çalışarak yürümeye devam ediyoruz çok da uzun olmayan ama kısa da sayılmayacak Taşköprü'nün üzerinde. Köprünün öbür ucu büyük bi meydan, meydanda bir sürü heykel, kaplama binalar, azizler, rahipler, askerler dolu. Hepsi çok büyük ama ihtişamdan, heybetten uzak, sadece büyük, boş, kuru, soğuk bir büyüklük... Meydanın ortasında devasa bi sütunun üstünde, atına binmiş bi İskender var. Babası Filip de olabilir gerçi, bilmiyoruz, yazmıyor bir şey! O zaman oturup bir bira daha içelim diyoruz, güzel bir mekan var tam meydanda, yerel biraları Skopsko içiyoruz, bira iyi. Herkes sakin, kimse bağırmıyor, garsonlar ilgili. Garsonlar her mekanda güler yüzlü ve ilgili ama aceleleri yok. Bir bira diyosun, hemen diyor, sonra gidip biraz barda barmenle konuşuyor, diğer garsonla günün kritiğini yapıyor, sen tam biradan ümidi kesmişken getiriyor, üstelik tam getirmesi gereken zamanda getirmiş gibi. Bu topraklarda hemen kavramı bizim alışık olduğumuzdan biraz farklı. Yalnız fiyatlar gayet makul her yerde, kazıklanmayacağız hissi zihnimizi sarmalıyor inceden. Artık menüye bakıp kur hesabı yapmayı bırakıyoruz biz de. Başka ne görebiliriz Üsküp'te diye notlarımıza bakıyoruz, bir şey kalmamış! Gezip bitirmişiz Üsküp'ü! Yarının planlarının konuşuyoruz her şeyi çoktan planlamış yol arkadaşımla. Ohri'ye arabayla gitmenin daha mantıklı olduğuna karar veriyoruz. Yarının kaba planını da yaptığımıza göre Üsküp'te görülmedik heykel bırakmayalım bari diyerek Vardar'ın kıyısında yürümeye başlıyoruz. Nehrin paralelindeki geniş yaya yolunda salınmanın Üsküp'te yapılabilecek en iyi aktivite olduğunu gün batmak üzereyken fark ediyoruz. Huzurlu insanlar, neşeli çocuklar, sakin teyzeler, grup halinde şen kahkahalar atarak yürüyen genç kızlar, onlar için hiç telaşlanmayan aileler, bisikletiyle gezenler. Şimdi ben böyle anlattım diye sakın siz öyle aman aman bi kalabalık beklemeyin haa. Aralarına karışasım geliyor. Yüzlerine bakıyorum, mutlular. Durup durup bağıran, söven bir başkanları yok, çok belli, ya da bağırıyorsa da pek umursamıyorlar, Milli Savunma Bakanlarının ya da Tarım Bakanlarının adını bilmiyorlar kesin, ne tür dertleri vardır acaba? Dertleri yokmuş gibi gezinen insanların arasında yürümek iyi geliyor, aralarına karışmak, kaybolmak istiyorum bi an. Sonra titreyip kendime geliyorum, ne yaparım lan ben Üsküp'te bi ömür diyorum, İstanbul'un kaosuna alışmış adamım nihayetinde, alışmış da kudurmuştan falan hani... Neyse efenim, derdime daha da dert katmayı, saçma sapan sorularla zihnimi yormayı bi kenara bırakmaya ve Üsküp'ün bitmek bilmez heykelleri arasında turluyoruz aheste aheste. Yol arkadaşıma bir kokteyl bar önerilmiş, buluyoruz Mixology'yi, sakin, şık bi mekan. Girip nefis kokteyller deniyoruz. İlk kez içeride sigara içilmeyen bi mekandayız. Sigaramızı dışarıda içerken diğer sigara içenlere kulak misafiri olmak istiyorum. Yüzleri gülen insanlar hep ama ne konuştuklarını anlamıyorum, j harfi Makedon diline minnettardır kesin, k ve c'yle birlikte... Gün erken başlamış, Üsküp genel olarak hayal kırıklığı yaratmış, alkol kana iyice karışmış, göz kapaklarım bugünlük bu kadar yeter diye bağırmaya başlayınca haydi diyoruz, dönelim eve. Akşam olmuş hava soğuk, yürüyerek dönüyoruz eve, ortalık bomboş. Nerde bu insanlar merakı sarıyor zihnimi, zihnim hiç durmuyor yaban diyarlarda. Gerekli, gereksiz bir sürü soruyor bana. Aynı zihnim hiçbir soruma yanıt vermiyor, git yat komutuna takılmış, zihnimin saçmalama üstadı olan kısmı merakta hala ama, nerde lan bu insanlar diyor. Hadi ben hiç bilmediğim bir şehri baştan aşağı yürüyerek gezmişim, Üsküplüye ne olmuş peki? Hayır acele eden tipler de değiller. Yoruldular demek ki diyorum. Zihnim neden yorulmuş olabilir sorusunu kafamda döndürmeye başlayınca kes sesini lan diyorum zihnime usulca, için için Üsküp'ün sakin kaldırımlarında. Akşam yemeğini Milenyum Haçı'nın karşı tepeden salona dolan ışığında yerken uyukluyorum..."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/marmaris-ten-datca-ya-datca-dan-bodrum-a", "text": "Marmaris İçmeler'deki işimden istifa ettikten sonra buradaki mekanlarda müzik yapan \"Çıkamadık İşin İçinden\" grubu üyelerinden Ahmet Umut ve Çağrı'nın evinde kalmaya başlamıştım. Bu arada arkadaşlarım diye demiyorum iyi gruptur. İleride güzel işler yapacaklar, şimdiden takip etmekte fayda var. İş sonrası iki gün o evde vakit geçirdikten sonra nihayet yola çıkma cesareti bulmuştum. Yapacağım bu küçük gezide konaklamayı çadır ile yapmayı planlamıştım. Bunun için Marmaris'te bir Migros'tan ucuz yollu ve iş de görecek bir çadır aldım. Ulaşım için ise belli bir planım yoktu ama yine de uygun bir yer bulup oradan otostop çekmeye başlamıştım. Söz konusu uygun yer Marmaris, Armutalan'ın çıkışı idi. Burada 10-15 dakika kadar otostop denedikten sonra nihayet bir araç yanaştı ve beni aldı. Aracın sahibi aslen Antalyalı olduğunu ve Muğla'da yaşadığını söyleyen yörük bir abiydi. Bu abi odunculukla uğraşıyormuş ve hayatı boyunca çalışmış. Üniversiteyi sevmediğini ve okulu erken bıraktığını söyleyen bu abi çocuklarını da meslek edinmeleri için meslek lisesine göndermiş. Üniversite düzeyinde eğitim almalarına ise izin vermemiş. Onların şu an birer gemi teknisyeni olduğunu fakat şirket sahipleri, tanıdıklarını işe aldığı için çocuklarının işsiz kaldığını söylüyordu. Bu araçtan Hisarönü yakınlarında bulunan Değirmenyanı Köyü'nde indim. İki tarafını da yüksek ağaçların kapladığı bu yolu biraz oturup izlemiştim. Oradan ayrılmadan tekrar otostop parmağımı kaldırmaya başladım. Bu sefer biraz daha uzun bekledim ama şansım bir şekilde döndü ve başka bir araca bindim. Konuşmalarından Datçalı olduklarını anladığım iki abi aldı. Kısa bir tanışma sohbetinin ardından abiler bana bir daha soru sormadılar. Benimle muhatap bile olmadılar. Bir ara beni arabaya aldıklarını unuttuklarını dahi sandım. Öylece oturdum arka koltukta. Kalacak bir yer bulup çantamı bırakıp hemen insanların arasına karışmak istedim. Bir an önce bu küçük ilçeyi keşfe çıkmam gerekiyordu çünkü hem hava kararmaya başlamıştı hem de çantam artık ağırlaşıyordu sırtımda. Daha önceden ayarladığım camping telefonlarıma cevap vermiyordu. Umutsuzluğa kapılmadım ve hatta sahildeki Cumhuriyet Meydanı'nda oturup bir-iki bira içtim. Bu meydana daha önce İzmir Bostanlı'da gördüğüm Günbatımı Terası benzeri ahşap merdivenler yapılmıştı. Burada biraz oturdum, denizi ve körfezin solundaki sessiz sakin meyhanelerdeki insanları seyrettim. Datça'da insanlar mekanların dışında pek içmiyor gibi gelmişti. Yani o ahşap merdivenlerde oturup içenlere, sahildeki kayalıklara elinde bira ile oturanlara pek rastlamadım. Bu yüzden ben de öyle ortalık yerde biramı yudumlarken biraz çekindim açıkçası. Biraz burada zaman geçirdikten sonra telefonlarıma cevap vermeyen camping'e doğru yürümeye karar verdim. Meydanın üst tarafında bir dükkan dikkatimi çekti. Bu dükkanda cama Datça-Bodrum arasında feribot seferlerinin saatleri yazılmıştı. Vay be! Demek Bodrum'a feribot varmış. dedim. Saat sabah 9'da, öğle 12'de ve öğleden sonra 5'te olmak üzere günde üç adet feribot, Datça'dan Bodrum'a gitmek üzere kalkıyormuş. Fiyatlar ise yetişkin için 200 lira, öğrenci için 100 liraydı. Üstelik gidiş-dönüş seçeneği de sunuluyor. Eğer gidiş-dönüş alınırsa fiyat yetişkin için 380 lira olan ücret, öğrenci için ise 190 lira oluyordu. Yazın başından beri bir tekne turu yapmayı istemiştim. O an Acaba bu bir fırsat mı? diye düşündüm ve hemen fiyat bilgisi aldım. Açıkçası fiyatı biraz pahalı buldum ama öğrenci indiriminden yararlandığımda pek de can yakmayacağını düşündüm. Görüldüğü üzere buradan sonra gezinin seyri biraz değişti. Yola, Datça'ya ve Akyaka'ya gitmek için çıkmıştım fakat şimdi Bodrum'a gitmek için bilet alıyordum hem de feribotla. Can Yücel'in bulunduğu mezarlıkta dikkatimi çeken birçok mezar taşı vardı. Buradaki mezarlar çoğunlukla önemli insanlara aitti: şair, hakim, emekli öğretmen, komutan vs. daha birçok önemli insan buraya defnedilmişti. Yani Datça önemli insanlara ev sahipliği yapmıştı ve yapıyordu. Can Yücel'i ziyaret ettikten sonra ise hemen iki kilometre kadar ileride olan Eski Datça Evleri'ne doğru yürüdüm. Burası daha çok hediyelik eşya satan dükkanların ve kahvaltıcıların olduğu iki üç sokaktan oluşan küçük bir yerdi. Gelmeye değer mi bilemedim ama kusursuz İnstagram profiline sahip olanlar için güzel bir lokasyon. Güzel fotoğraflar çektirebilirsiniz; ben çektirmedim. Toparlayacak olursak, Datça bende abartı duygusu uyandırdı. Burası öyle abartıldığı ve çok konuşulduğu kadar masum ve güzel bir yer değil bence. Hatta 5-10 km dışarıya çıkıldığında çoğu yerde Eski Datça Evleri konseptinde evlerin inşaatlarını görmek mümkün. Diğer yandan, Datça Belediyesi'nin Twitter hesabındaki anlatıldığı kadar veya abartıldığı kadar heyecan uyandırmadı bende. Belki başka bir zaman başka bir şekilde tekrar gelmem gerekir, bilemiyorum. Datça macerası bu kadardı. Buradan sonra feribotla Bodrum'a geçtim ve iki gece orada kaldım daha sonra ise tekrar Marmaris İçmeler'e döndüm. Bodrum'da benim gibi otellerde çalışan bir arkadaş grubum vardı; onlara oraya geleceğimi haber verdim. Onlar ile okuldan tanışmıştık ve öğrenci toplulukları aracılığıyla güzel işler yapıyorduk. Datça'da gün boyu vakit geçirdikten sonra Bodrum'a doğru gitmek üzere Datça Otogarı'na gittim. Daha önce bahsettiğim Cumhuriyet Meydanı'ndan belediye otobüsleri ile ulaşım sağlanabiliyor oraya. Otogardan bizi alan bir otobüsle Datça Feribot İskelesi'ne gittik. Otobüste ise birkaç aile ve bir grup Amerikan aksanlı turist vardı. İskeleye vardığımda buranın küçük bir marinaya benzediğini düşünmüştüm. Sıra sıra küçük kafelerin olduğu bu iskelede bir de market vardı. Herkes bindikten sonra feribot hareket etmeye başladı. Marketten edindiğim İlber Ortaylı'nın İnsan Geleceğini Nasıl Kurar isimli kitabını okumaya başladım. Feribotta çay, kahve ve atıştırmalık yiyecek alınabilecek küçük bir büfe bulunuyordu fakat oldukça pahalıydı. Öyle ki karton bardakta sunulan bir kahveye 20 lira vermiştim. İki saatlik tekne turu tadındaki yolculuğun ardından feribot, Bodrum Gümbet'teki iskeleye yanaştı. Buradan Bodrum Kalesi'ni görmek mümkündür. İskele merkezi bir konumda olduğundan her yere kolayca ulaşım sağlanabiliyordu. Öyle ki arkadaşlarımdan biriyle hemen yakında bulunan barların, meyhanelerin ve turistik mekanların olduğu sokakları gezmiştik. Daha sonra oradan çıkıp yakınlarda bulunan bir alışveriş merkezine gidip diğer arkadaşlarla buluştuk. Burada biraz vakit geçirdikten sonra kalacak yer bulma telaşına girmiştim ve bu sırada öğreniyorum ki bu arkadaş grubundan birileri Türkbükü'nde bir camping'te kalıyormuş. Geç olduğu ve yolu da uzatmamak için oraya korsan taksiyle gittik. Bu arada Bodrum'da çok fazla korsan taksi var. İlginçtir bu korsan taksilerden taksi duraklarının haberi var ve bir nevi anlaşmalı olarak çalışıyorlar. Daha önce Bodrum'u ve Türkbükü'nü gezmiştim fakat bu sefer daha fazla vaktim vardı ve daha çok gezebilecektim. Bu yüzden motivasyonum yüksekti. Gece oraya vardık. Datça'dakinin aksine bu camping'in manzarası güzeldi, banyosu ve tuvaletleri de temizdi. Çadırımı uygun gördüğüm bir alana kurdum ve geceyi orada geçirdim. Ertesi sabah için planım Bodrum Yalıkavak'a gitmekti. Oradaki o ünlü marinayı görmek istemiştim. Sabah erken uyandım, biraz sahili turladım, kahve içtim ve sonra hemen yola koyuldum. Bindiğim minibüs Yalıkavak'a Gündoğan üzerinden gidiyordu. Arada burayı da görme fırsatım oldu. Türkbükü-Gündoğan arası oldukça virajlı ve yokuşluydu. Bu yolun en çok sevdiğim kısmı bütün Türkbükü'nün görüldüğü o yüksek tepeydi. Minibüs önce Gündoğan'a vardı. sonra Yalıkavak'a... Minibüs durağından çıktıktan sonra kısa bir yürüyüşün ardından Yalıkavak Marina'daydım. Lüks tekneler, yatlar, restoranlar, mağazalar... Orada beni karşılayanlar bunlar olmuştu. Küçük bir turun ardından burayı bitirmiştim ve hala gün yarılanmamıştı bile. Biraz kendi serseri, serbest tarzımla gezdiğim için Yalıkavak'tan çıkıp merkeze gitmeye karar verdim. Burada ise Bodrum Kalesi'ni ve Halikarnas Mozolesi'ni gezdim, gördüm. Bu tarihi yapılara Müze Kart ile giriş yapılabiliyordu. Ben de yeni bir kart çıkarıp gezmiştim. Bodrum Kalesi'nde dikkatimi çeken şey, içinde bir caminin olmasıydı. Kanuni döneminde yapılan bu camiyi Google'da aratınca oranın ibadete açılacağı haberlerini görerek iki katı şaşırmıştım. Bir diğer takıldığım nokta ise kalenin her yerinde haç işareti vardı. Karşı olduğumdan değil ama, O dönemde cami yapılırken bu haç işaretleri neden kaldırılmamış? diye kendime sormuştum. Cevabını da bulamamıştım. Kaleyi gezdikten sonra Halikarnas Mozolesi'ne gittim. Burası ise bomboştu; hem ziyaretçi açısından hem de eser açısından. Tarihi bir alan boşaltılmış; koca bir çukur. Birkaç bilgilendirici yazıt, resim ve video dışında bir şey görememiştim. Hmm, nerede acaba? diye sordum kendime. Çok da düşünmeden British Museum'un internet sitesine girdim. Bir de ne göreyim? Adamlar koca mozoleyi götürmüş, koymuşlar müzelerine. Biz de burada tasvirlerine bakmakla yetiniyoruz. Anlatım dilinizi gayet beğendim. Merakla okudum. Güzel bir hikayeydi."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/masal-degil-hikaye", "text": "-1- Puslu bir güz mevsiminin egemen sürdüğü topraklarda sularım ısınsın diye bakıyorum. Sularım ısınıyor. Güz değil aslında... Güzü güz kıvamında yaşamışsan bütün mevsimler güz gelir adama. Bir yaprak kayar dilek tutarsın. Masallarda yıldız kayınca dilek tutulur. Mesele güzse yaprak kayınca dilek tutulur. Büyük bir yaprak açar göğsünde. Ömür Hanım gelir. Güz, ardından gelir. -Hikayenin başı- sanatının egemen sürdüğü hikayelerin ilki. -2- Bütün sevdalara yağmur yağar. Sevdalılar ıslanır. Bir aşka yetişirsin yağmur altında. Hangi mevsimde yağmur başlarsa güz gelir mevsim adama. Bütün sevdalara yağmur yağar. Sevdalılar ıslanır. Bir aşka yetişirsin yağmur altında. -3- Arabanın kalkmasına on dakikalık süre var. Yağmur sokağa adım atmamla beraber başladı. Bir arabesk ritim tuttu ayaklarım. Normal şartlarda arabaya yetişmem imkansız. Ama şartlar normal değil. Ve arabaya yetişmem lazım... İçimdeki fon müziği müzikal ritmini kaybetti. Yüzüme yediğim bütün yağmur darbelerine rağmen yoluma devam ettim. En olağan hızla saate bile bakmamaya özen göstererek... ''Sevdalılar Islanır.'' sözünü tekrar ettim yol boyunca. Ritim hızlandı. Normal olmayan bütün şartlara rağmen yetişmiştim. ''Bir aşka yetişirsin yağmur altında.'' sözü yağmura eşlik etti. İçimdeki fon müziği müzikal ritmine geri döndü. Beyaz otobüs renklendi. Üzerinde sadece benim göreceğim \"Ömür Hanım Halk Otobüsü\" yazısı yanıp söndü. Hangi mevsimde yağmur başlarsa güz gelir mevsim adama... Çok Teşekkür ederim değerli düşünceleriniz için. Üslubunuzu farklı, keyifli ve ilgi çekici buldum. Kaleminize sağlık. üç gün bekleme sistemi ve üç edebi türe kadar editör onayına sunmak güzel bir sistem olmuş. ilgilenen arkadaşlara sonsuz teşekkürler güzel platform."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/masal-degil-hikaye-p-12-p-p-br-p-p-hikayelerimiz-formullerimizi-olusturur-der-biri-sonra-ekler-milattan-once-yasayanlara-sora", "text": "-12- Bir yaprak kayar dilek tutarsın. Her dilekten sonra yağmur başlar güz gelir. İki fotoğraf karesiyle fark ettim. Anladım. Duydum. Duyunca emin oldum. Bu savın doğruluğunu sizde fark edeceksiniz. Anlayacaksınız. Duyacaksınız. Milattan önce yaşayanlar daha iyi bilir. Bu bir ütopya değil. Kaburgasız insanların dünyasında kabuğundan çirkin çıkan saf ırklar güzün başlamasıyla kaburgası çalınır. Kaburgasının çalınmasıyla yeni bir fotoğraf karesinde bulur gönlünü. Fark edilen değişikliğin formülü kaburganın çalınmasıymış anladım, gözlerinde duydum. İki fotoğraf karesi fark et. İki fotoğraf karesini anla. İki fotoğraf karesini duy. Elini kaburgana atmana fırsat bulmadan çalınmıştır. Şimdi güz, güz kıvamında. Milattan önce yaşayanlara sorabilirsiniz. Sevdiğinin yanında güzelleşir insan."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/masal-degil-hikaye-p-4-p-p-br-p-p-bir-kadindan-duymustum-ilginc-ve-guzel-bir-utopyaya-katilarak-devam-ediyorum-p-p-utopya-suy", "text": "-4- Bir kadından duymuştum. İlginç ve güzel bir ütopyaya katılarak devam ediyorum. -Toplu taşıma araçlarının kaldırılmasını istiyorum. Tanrısal bir kaburgayla, bulutların üzerinde bütün halka seslenen bir edayla söylemişti. Kadında çok ayrı bir şey vardı. Dışarıda görünen herkesten farklı, anlam veremediğim. Toplu taşıma araçlarının kaldırılacağına inanmıştım. Bu ütopya demeç veya gazete haberi olsaydı kısaltmalara D. A. diye geçerdi. Bu ütopya demeç ve gazete haberi olmadı. Bu ütopya akşam haberlerine ''S. S'nin kaburgası çalındı.'' diye geçti. -5- Bütün ütopik ütopyalara karşı halktan yana tavır almaktan başka çare yoktu. Burası dünya ve burada güz var. Sırayı görmezden gelmek zorundaydım. Otobüse en fazla benim binmeye ihtiyacım vardı. Adalet önce gelenin binmesi değildi, en fazla ihtiyacı olanın binmesiydi. Başımı kaldırıp arkaya doğru baktığımda gözüm Ömür Hanım'a ilişti. Seyrek saçlıysan yağmur seni başka bir adama dönüştürür. Tanımış mıydı acaba? Saçım beni ele vermese de gözlerim beni ele verecek kıvamdaydı. Tebessümümü saklayamadı. İkimizin gözleri de kendini ele vermek için elinden geleni yapıyordu. Tebessümümü saklayamadım. Kimseyi görmez oldum. Arada iki metrelik mesafe olmasına rağmen kendimi kucağında hissettim. Eli, saçı, gözleri, burnu, kulakları, dudakları değişmişti. Bu organların zaman içinde güzelleştiklerine ilk defa şahit olmuştum. Hangi mevsimde yağmur damlaları değerse camlara güz gelir mevsim adama... -6- Hayatın hepsi formüller üzerine kurulu ve herkesin kendine has bir formülü var. Sadece bize ait, parmak izi kadar özel olan formülü bulmak için ömür tüketenlerdeniz. Milattan önce hakkında pek bilgi bulunmamakla beraber milattan sonra için yüzyıllardır insanlar kaburgasını aramakta. Kimi yasak bir elmada buldu kaburgasını, elma şekline büründü kaburga. Kimi İstanbul'da herhangi bir köprüden atlarken ölmeden önce buldu ve kaburga ölüm şekline büründü. Yaşlı bir adam yıllarca bir fotoğrafla yaşadı, kaburga fotoğraf silüeti aldı. Başkası kaburga ismine D dedi. Bir başkası başka bir harf olan D ve kaburga D ve diğer D'ler ismini aldı. Yani bir D'de buldu kaburgasını. Genelev penceresinde sigara içerken buldu kaburgasını başka biri. Kimi yıllarca kaburgasını bulduğunu zannetti. Milattan sonra çok acayip bir yüzyıl. S. S. D. A.'nın kaburgasının yüreğine oturmasıyla kalbinin eksik parçasını yerleştirdi. Bu sayfayı herkesin yüreğine oturan kaburgayı bulması temennisiyle kapatıyoruz."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/masal-masal-icinde-kukla-oyunu", "text": "Çocuklarla defalarca izlemekten çok büyük keyif aldım. Aklıma geldikçe tekrar oralarda oturup oyunu izleyebilme isteği canlanıyor içimde. Her dakikasında insanın geleceği ışıl ışıl gördüğü, sevgi gibi bir oyun. Daha sonrasında tesadüfen kaderini sev kitabındaki minik bir kısmın alınıp bu şekilde uyarlanıp her yaşta insanın izleyip büyüleneceği bu kukla oyununa dönüştüğünü gördüm. Yani bu benim tahminim tabii ki çünkü hikaye aynı. Işıl Kasapoğlu yazdığı ve kuklaya uyarlayıp yöneten güzel insan Sibel Altan. Çevre Tiyatrosunda yeniden sahnelenmişti. Umarım bu zor zamanlar bir an önce kimse daha fazla üzülmeden biter de çocukların güzel enerjisini her an oyunun içine yollayıp neredeyse sahneye atlayacak şekilde heyecanla izledikleri bu güzel oyunu ve nicesini izleyebiliriz."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/mavi-ama-sicak-degil", "text": "Hiçbir şey havada asılı kalmasın. Olan biten her şey bembeyaz, ipek gibi bir sayfaya dökülsün ki yaşanılanlar mana bulsun. Anlamın kendisi ancak kelimelerle mümkün. Seçtiğim her bir kelime yaşadıklarımı zihnmimdeki haritaya oturtsun ki ben, bene yaklaşırken elimde bir kılavuz olsun. Bu, anladıklarımı yeterince aktarabilmek için zihnimi dökmeden önceki bir niyettir. Zihnimi, asılı kaldığı salıncaktan alamıyorum bu gece. O kimdi? Neydi? Ben ne anladım, biz bir şey biliyor muyuz, ben bilmiyorum. Yeterince anlatmaya değer mi, ondan bile emin değilim. Yeniden bir oyunun içinde miyiz? Biz aslında gerçek bildiğimiz şeyin gerçekliğini her adımda sorgulamazsak sahte olan maskesini çıkardığında dünyamız yeniden yıkılırsa diye endişe ediyor içim. Takıldım. Onda, orda kaldım. Duyduklarımı inkar ediyor zihnim. Duymadığım daha neler var kim bilir. Tercihlerim bana iyi gelmiyor. Bu iyi gelmeyişlerin üstünü örtmek için iyi kelimeler seçip yazmaya sığınıyorum. Yazayım ve zihnimi oyalayayım ki iyi gelmeyen tercihlerimin hissettirdiklerini içime, en derinlere saklayayım. Kendimden kaçışıma bir çizik daha attığım gecedir bu. Artık daha yavaş da kaçsam eylemlerin sonucu hep aynı. Kendimden kaçıp gitmek istediğim yer aşikar. Ancak orada mavinin sıcaklığı yok. Çünkü mavi, soğuk bir renktir. Soğuk olan bir renkten beni ısıtmasını bekliyorum. Bu en büyük kaçıştır işte: İçimdeki sıcaklığı bulamayıp başka yerlerde ısınmaya çalışmak. Bir gün buz keseceğim ve ancak o zaman kendi ateşimle ısınmaya başlayacağım. Kendime soruyorum; bunun için buz kesilmeye gerek var mı? Demek ki var. Demek ki hala öğreneceğim şeyler var. Ama ben bir an önce bu ısdırap bitsin istiyorum. Bir an önce o içsel bilgiye sahip olup yoluma kaldığım yerden başka insanlarla devam etmek. Belki de mesele budur. Bilgiye sahip olmayı istemek. İçselleştiremediğim ve sahip olmaya çalıştığım her şey gibi bu durum da keşmekeş kılıyor tüm hayatımı. Tıpkı bu aşk gibi. Sahip olmaya çalıştıkça kendimi burda buluyorum. Başarısız bir şekilde gelerek sadece yazıyorum. Oysa içimde bir yerlerde onu hissettiğim de olmuştu. Şimdi o duygu çok uzak. Bu mesafe yüzünden sahip olma hırsım gün yüzüne çıkıyor ve gerçek olan bir şeyi kaybediyorum. Yine ve yine kendimi burada buluyorum. Zihnim durmuyor."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/maximilien-robespierre-ve-kont-mirabeau-karsilasirsa", "text": " Evet, ancak bir dostla laflamaya her zaman vaktim vardır. Dostu mu? Bu kadar kibar olmanıza gerek yok birbirimizi sevmediğimizin bilgisi güzel ülkem Fransa'nın bile sınırlarını aşmıştır. O zaman kalkmam için bir engelde yok mösyö. Mirabeau, eve gitmek istiyor ancak onun kendisiyle ne konuşmak istediğinde merak ediyordu. Dostlarınızı masanızda size eşlik etmeleri için her zaman bu kadar bekletir misiniz mösyö? Yoksa sıradan bir avukat sizin gibi bir kontun masasına erişme şerefine hiç kavuşamadı mı, dedi. Hayır dost olmadığımızı artık ben de kabul ediyorum. Ancak şunu da unutmamanızı isterim ki sıradan bir halk veya avukat bir kontun masasına oturabiliyorsa bu düşmanınız sayesinde gerçekleşmiştir. Satranç oynamayı bilirisiniz değil mi mösyö? Bence rolünüz ancak bu oyundaki bir piyon kadardır. Gerçekleşmesi kaçınılmaz ve bir sürü etkene sahip olan bu şanlı ilerleyişte lütfen kendinizi büyütmeyiniz mösyö. Hatta siz tahtadaki başka bir piyonu yiyerek takımına ihanet eden bir hainsiniz. Mirabeau böyle bir cevap beklemiyordu adeta şoka uğradı ancak buna karşılık vermek artık bir gurur meselesi olmuştu. Siz avukatlar en çok süslü sözler söylemeyi bilirsiniz! Lakin kralımız mecliste kan emici aristokratlarla birleşip halkı dinlemezken ben ayrı bir meclis oluşturup, ''Burada toplanan meclis Ulusal Meclistir. Fransız ulusunun gerçek temsilcileridir.'' Demeseydim siz şanlı Bastille Baskını'nın gerçekleşebileceğine inanıyor muydunuz? İşin özü mösyö sözle olmuyor bu işler. Mösyö sürekli geçmişten konuşuyorsunuz ben ise ileriden gelecekten bahsetmek için geldim. Benim geleceğimde bu ulusun geleceğinde ''kralımız'' diye hitap ettiniz haşerenin yeri yoktur, o kan emici hayvanların en büyüğüdür bu sıfatın kullanılmasına dahi tahammül edemem. Kralı başı olduğu aristokrasiden ayırıp aristokratlardan nefret ediyorsunuz ne tuhaf doğrusu yoksa bunun nedeni Montarlier Markizi Marie-Therese Richard'la mı ilgili? Ayrıca sizin parladığınız meclisin toplanmasına Dauphine bölgesinin şanlı halkı sebep olmuştur. Kan emici haşere, bir damarı kaybetmeden böyle bir şeye kalkışmazdı. Aklınızda en az diliniz kadar sivri ve yüzeysel mösyö. Nasıl böyle konuşabildiğinize de hayret doğrusu. Hangi devlette görülmüş sizin kralsız yönetim. Böyle bir yönetim altında kim baş olacak kim karar verecek? Tüccar veya eğitimli kesime mi güveniyorsunuz. Tüccarların işi gücü ceplerindeki trafiği denetlemektir. Eğitimli kesimi yani sizi düşünüyorsanız Buna ne sayınız ne bilginiz yeter. Şimdi yanınızda yürüyen halk bile sizin dinsiz ve kralsız yönetim anlayışınıza karşı gelecektir. Çünkü siz halkı anlamamışsınız. Konuşmalarımız kayıt altında değil ve siz şimdi düşmanınızın en büyük düşlerini öğreniyorsunuz yerinizde olsam daha sert konuşmamı isterdim. Etrafınıza bakmak isteseniz Amerika'da görürüsünüz. Kral olmayınca ne olacak biliyor musunuz? Eşitlik olacak. Kral eşitsizliğin önündeki en büyük put ve eşitsizliğin simgesi o putu devirdiğimizde eşitsizlikte ortadan kalkacak. Ama sizin de o putun altında ezileceğinizi biliyorum. Çünkü sizde eşitlik düşmanısınız öyle olmasa birinci maddesinde '' İnsanlar, haklar bakımından özgür ve eşit doğar ve yaşarlar. Sosyal farklılıklar ancak ortak faydaya dayanabilir.'' geçen eşitliğe dayalı oluşturulmak istenen yeni düzene karşı çıkıp kralımız dediğiniz canavarın veto hakkını korumaya yönelik görüşler belirtmezdiniz. Doğrusu her şeye bir cevabınızın olmasını takdir ediyorum. Ancak hep sözde kalıyorsunuz. Ben düşüncemin arkasındayım siz halkı benim kadar iyi tanımıyorsunuz onların Katolik onurlarının veya krala bağlığının ne kadar güçlü ve hassas olduğunun farkında değilsiniz. Şikayetçi olduğunuz bu eşitsizlik dediğiniz düzen ancak iyileştirilebilir ve öyle olması gerekir. Sizin iddia ettiğiniz gibi yıkılmalar bir anda olacak şeyler değildir; zaten toplumun iyiliği için olmaması gerekir. Sanırım kitaplardan başınızı kaldırmadığınız için halı benim kadar tanımıyor ve bu gerçeği göremiyorsunuz. Sizin için ne kadar zor olduğunun farkındayım ancak alçakgönüllülük gösterip bu gerçeği görenlerden öğrenin. Müsaadenizle mösyö. Kurduğunuz bu düzende doğaya karşı gelip olması gerekeni engelliyorsunuz! Kurduğunuz bu düzende siz ve sizin gibi eşitlik düşmanları, halk düşmanları söz sahibi sizin de dediğiniz ve gösterdiğiniz gibi sözle olmaz. Bunu kral ve çevresi yıllarca kan emerek ve erlerini korumak için kan dökerek, eşitlik isteyen Dauphine bölgesi köylülerinin kanını dökerek kanıtlamıştır. Öncelikle en büyük simge kralın kanı dökülecek sonra eşitlik fikrine karşı en ufak bir düşmanlık gösterenlerin başı ezilecek. Size tavsiyem onu da başlangıçta bir kıvılcım dahi olsa katkınız olduğu için veriyorum putların altında kalanlardan olmayın! Robespierre, Mirabeau yakasını bıraktı ve bir an önce nefes almak için kendini Paris'in sokaklarına attı. Kaçırıp evliliğini bozduğu için hapis yatmıştır. Güzel bir anlatım. Gayet akıcıydı. Kaleminize sağlık."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/mechul-p-zor-bir-gunun-sonuna-geldim-nihayet-saatlerim-sokaklarin-basinda-gordugum-suratlari-kafamdaki-hayaliyle-ayirt-etmekl", "text": "Zor bir günün sonuna geldim nihayet. Saatlerim, sokakların başında gördüğüm suratları kafamdaki hayaliyle ayırt etmekle geçti. Uzun suratlar, küçük gözler, büyük dudaklar ve buz gibi havada üşümüş yanaklardan başka hiçbir şeye denk gelmedi gözlerim. Ne onun gözlerine denk geldim ne de her baktığımda alev alan kalbimin atışını hissettim. Dün akşam kalan eşyaları arasında bir fotoğrafı geçti elime. Saçlarını kestirmişti önceki günü. Bana kalsa asla kıyamazdım ki bana da kalmadı zaten. Hiçbir şeyini sormazdı bana. Akşamın son vakitleri kafamı kaldırdım ve karşımda bambaşka bir kadın. Güldü önce Nasıl olmuş? dedi eliyle bir yandan saçlarını düzelterek. Sesinden anladım çok hoşuna gitmişti bu hali. Çok güzel olmuş dedim üstüme düşen şeyin bu olduğunu düşünerek. Zaten doğruyu söyle dese yine çok güzel olmuş derdim. Karşı koyulamaz tavrındandı benim böyle oluşum. Ama hiç şikayet etmem halimden. O ne zaman mutlu olsa benim de içimde eser bahar rüzgarları. Saçları kadar yumuşak gözleri kadar mavi bu rüzgar. Ne aramız bulutlu, ondan eser ne de önümüz yaz, güneş getirir. Yeşile benzetsem kendime ait zannederim. Evime giden yollar ona götürür beni. Her yeşilde onu ararım; açan çiçekte, meyve veren ağaçta, dallardan sarkan yapraklarda.. Hiçbir yerde bulamamıştım onu bugün. En azından denedim diyorum kendi kendime. Aklımda kaybolacağıma sokaklarda kayboldum. Kimseye denk gelmedim belki ama kafamın içinde hep konuştuk onunla. Nerede olduğunu söylese keşke. Kesik kesik konuşuyor zihnimde. Parçaları toparlamaya çalışırken hep eksik kalıyor aynı yapbozun köşeleri gibi. En kolay yerleri orası olur halbuki. Elindeyse yerleştirirsin hemen. Benim ellerim bomboştu. Yarın yine aramaya çıkar mıyım bilmiyorum. Bugün de sadece yürümeye çıkmıştım oysaki. Belki yarın da sadece yürümeye çıkarım. Kafamı kaldırmadan adımlarımı izleyerek yürürüm bu kez. Hızlı hızlı geçerim sokakları her karşılaştığım yüze dalmadan. Ama belkide çıkmam, saatlerce aynı koltukta otururum. Hava yağmurlu olacakmış. Pencereden yağmuru izlerim. Sesini duyarım belki gök gürültülerinden. Biliyorum, haykırıyorsun sen de neredeyim ben diye. İnan bilsem, inan haberim olsa olacaklardan, bir an bile ayrılmazdım yanından."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/medusa-nin-gozlerindeki-sir", "text": "Medusa bilindiği üzere yılan saçaklı saçlarıyla, onu, gözünün içine bakan, göz göze geldiği kişileri taşa dönüştürmesiyle tanıyoruz. Aklıma -ironik olacak- çağrışımdan muhtemelen \" gözlerin gözlerime değince felaketim olurdu, ağlardım \" şiiri geldi... neyse... Medusa karşı tarafa bir felaket olarak göründüğü bir gerçek fakat görünen buzdağının bir de görünmeyen kısmı var. Gorgon olarak bildiğimiz Medusa başka bir versiyonda tanrıların bile kıskanacağı güzellikte ölümlü bir genç kız olarak karşımıza çıkıyor. Denizlerin tanrısı Posedion işte bu güzellikten gözlerini alamaz, Medusa'nın peşine düşer fakat karşılık alamayınca öfkeden deliye dönen Posedion bir gün Athena tapınağında Medusa'yı yalnız görür ve tecavüz eder. Athena bu durum üzerine tecavüz durumunu kızın güzelliğini bir kışkırtıcı ana sebep görüp Medusa'yı saçları yılanlarla sarılmış, yüzüne bakılamaycak kadar çirkin bir canavara dönüştürerek, lanetler. Lanet artık Medusa için ondan korkan, iğrenen taş kesmiş bakışlarla çevresini saran koca bir yalnızlıktan ibarettir. Başka bir versiyonda ise Athena tapınağında Medusa, Posedion ile birlikte olması sebebiyle Athena tarafından gorgona dönüştürülür. Athena tapınaktaki durumu sindirememesinden midir bilinmez, Perseus'un bir iddia üzerine Medusa'nın peşinde olduğunu öğrenen Athena, Perseus'a Medusa'yı kolaylıkla öldürmesi için özel aynalı kalkanını ve Medusa'nın başını kesip kendisine getirmesi için bir torba verir. Bu mit yıllar sonra Benvenuto Cellini'nin 'Perseus'un cesareti' başlığı ile yaptığı esere ilham kaynağı olur. 2008 yılına geldiğimizde ise İtalyan sanatçı Luciano Garbati, yıllarca ona dayatılan kötücül tasvirin tersine bir figür olarak bir heykel yaratarak adalet terazisini ters düz eder. Şu an heykel New York Ceza Mahkemesi'nin önünde 'adaletin simgesi' başlığıyla sergilenmektedir. Meraklılar için iki heykelin linkini kaynakçada paylaşacağım. Sizden bir ricam var. Medusa heykelini gördüğümüzde Gargamel görmüş şirin gibi davranmayalım. Artık hikayeyi biliyoruz. Medusa miti ilk zamanda primatif perspektifle yaklaşılıyordu ve yoruma, düşünmeye neredeyse sıkıca kapatılmış bir kapı olarak karşımıza çıkıyordu. Bu durumun en önemli etkeni toplumun yapısı diyebiliriz tabii. Benvenuto Cellini'nin 1549'da çalışmalarına başlayıp 1554'te tamamladığı eseri bu duruma örnek teşkil ederek, form olarak döneminin kapalı kapılarını açmış olsa da düşünce olarak kalıp düşüncelerle lineer ilerlediğini kapalı kapıyı açma zahmetine girmediğini-bu eserinde- söyleyebilirim. Dünyadaki gelişmelerle düşünce evrenimizde de evrimleşmeler sonucuyla birlikte 2008 yılında Garbati'nin ürünün doğumuna tanık oluyoruz. Garbati, geleneksel düşünceden dışarı çıkarak düşünceleri dokunulmaz boyutunu bir tarafa itekleyerek mitlerin, düşüncelerin sosyopsikolojik boyutlarını ele almamız gerektiğini bizlere eserini sunarak söylemiş oluyor. Şimdi bu merakın ve gerçeğin mirasçısı olarak, Mustafa Kemal Atatürk'ün bize bıraktığı akıl ve bilimi yürekten kucaklayarak, Medusa'nın heykeline cesurca, anlayışla ve insanları gerçeğe doğru yönlendirerek bakalım. Gerçeğin ışığında, Medusa'nın gözlerine bakmak artık bir cesaret işareti olacak. Unutmayalım, gerçek her zaman özgürce açığa çıkar! Wilkinson, P. (2022). Efsaneler ve Mitler. Sayfa 54. Wilkinson, P., Caroll, G., Faulkner, M., Field, J. F., Haywood, J., Kerrigan, M., Philip, N., Pumphrey, N., Tocino-Smith, J., & Alfa yayını. (2018). Mitoloji Kitabı. Sayfa 82. Sears, K. (2020). Mitoloji 101. Say Yayınları. Sayfa 175-177."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/melanie-itiraf-ediyor", "text": "Artık kim olduğumu bilmiyorum, kayboldum. Kendimi bir anda buluyor, sonrasında yitiriyorum. Yok oluşa giden yolda, varlığın veçhelerine tutunamıyorum. Felsefi birkaç algoritma tanıtlıyorum zihnimde, bedenimdeki titremeye çare olmuyor. Sıfır birden büyüktür, iki hiç var olmamıştır. Üşümüyorum, korkuyorum. bir kahve dolduruyorum fincanıma, bir parça çikolata ayırıyorum kenara. Daha fazlasını hiç beklemediğim için kendime üzülüyorum. Mutlu olmak demek nedir biliyorum. Küçücük şeyler ile kendimi kandırabilirim. Küllükteki sigara, parmaklarımın arasındaki fincan, gökyüzünde kara bulutlar. Beden ile ruh arasındaki bölünmeden meydana gelen hoşnutsuzluk laf-ı güzaf. Yalnızca sapkın dertlerim oluyor böyle akşamlarda, Melanie'nin göğüsleri gibi ya da dilimi kıçının arasında gezdirirken inleyişleri... Esrik mizah anlayışımı hiç kimseye kabul ettirmek durumunda değilim. Ruhum sükunet ile hemhal, bedenim ise kaygılarla dolu. Şimdi, O meşhur süvari gibi tüm bedensel aktivitemi gözardı etmeyi ve sonrasında yalnızca \"düşünüyor\" öznesi olmaya çalışacağım. Artık kim olduğumun bir önemi yok, mühim olan yalnızca şu lanet olası ses. O'nu isimlendirmeyeceğim, gerçek ses değil, ses gerçek değil. Birkaç telkin ile kendime gelmeye çalışıyorum. Artık \"ben\" yok. Boşlukta salınıyor, bir sarkaç gibi. Tutunulabilir uçları yok, hiçbir nesneden destek almaksızın havada askıda kalıyor, tüm bağlantı noktalarını dikkatle soruşturduğunda bile onu görmek imkansız. Bazen gözlerin birleşim noktasında, bazen ise göğsün tam ortasında yanan bir ateş. Nadir görülen bir hastalık, daha enderi ise iki noktada birden yanmasıdır. Mükafat olduğu gibi cezadır. Çünkü hiçbir ateş sonsuza kadar yanmaz, önünde sonunda form değiştirecektir. Sonlu olduğunu kavrayabilir, sonsuz olduğunu kavraması ise daha uzun sürecektir. Her şey gerçek ve sahte, ayırt etmek görevini yükümlülükler arasına ekleyiniz. Bilindiğinde bilmek imkansız oluyor, sürekli ötelenen bir imkansızlık sürdürüşü. Devam edemediğinizde bile devam ediyor, üstelik bedava! Korkutucu olduğu ölçüde mükemmel. \"Biz düşenleriz!\" diye bağırıyor biri, artık göklerde yerimiz yok! Yer altına yolculuğa çıkıyoruz, sonsuz cezamızın son durağında; Araf'tayız."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/melekten-insana", "text": "Bir tanrı bahçesinde yaşayan, bembeyaz kanatlı bir melek varmış. Yumuşacık tüylerdenmiş kanatları. Işıl ışılmış. Onu her yere taşırlarmış. Güneşe kadar çıkarmış melek, onunla konuşurmuş. Güneşin sıcağı meleği yakmaz, kanatlarına zarar vermezmiş. Aksine onları daha da parlatırmış. Rüzgarlar, meleği savuramazmış oradan oraya, başıboş kuşlar gibi. Kocaman kanatları korurmuş onu. Güçlü ama hafiflermiş. Canını yakmazlarmış. Bir gün melek, kızdırmış bahçesinde yaşadığı tanrıyı. Öyle çok kızmış ki tanrı, neyi var neyi yok hepsini almış elinden. Diğerleri önemli değilmiş de, kanatlarını da almış meleğin. Dayanamamış melek, kanatları olmadan yaşamaya. Bahçeye düşen kuş tüylerinden yeni kanatlar yapmaya çalışmış. Kirli, kapkara, pislik içinde, üstelik işe yaramaz kanatlar çıkmış ortaya. Her bir tüy, farklı kuştan düşmüş, kim bilir nerelerde gezmiş, hangi çöplüklere dadanmış kuşların tüyleriymiş bu tüyler. Meleği uçuramamış, çirkin tüylerden yaptığı kanatları. Uçamayınca haliyle koskoca bahçede yapayalnız kalmış melek. Hiçbir yere kımıldayamamış. Sonunda canına tak etmiş, çıkmış tanrının karşısına. Kanatlarını geri istemiş. Tanrı gülmüş ama meleğe kanatlarını geri vermeyi kabul etmiş. Melek sevinçten ne yapacağını bilemez haldeymiş, her şey yoluna giriyor diye düşünmüş. Ama tanrı, kanatlarını sırtına geri takarken meleğin kulağına fısıldamış; senin cezan kanatsız kalmak değil, onları kullanamamak. Bunun ne anlama geldiğini anlamamış melek, sonra sırtındaki ağırlığı hissetmiş. Onun güzeller güzeli kanatlarının tüyleri teker teker balmumuna dönüşmüş. Bu haldeyken uçamazmış, güneş kanatlarını eritir, rüzgarsa kırarmış. Yine bahçede yalnız hayatına devam etmiş melek. Gün geçtikçe, hava ısınıyor, hava ısındıkça da balmumu kanatları yavaş yavaş eriyormuş. Günler geçmiş, her gün kanatları biraz daha küçülmüş meleğin. Son balmumu tüy eridiğinde, artık bir melek değilmiş, sıradan bir insana dönüşmüş. Nefes alan, yemek yiyen, yaşayan ama zevk almayan, görmeyen, uçamayan bir insana. Tanrıların bahçesinde yaşayan güzel kanatlı bir melekten, elindeki her şeyi kaybetmiş mutsuz bir insana..."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/mert-hudai-kayadibi-nin-ilk-oyku-kitabi-fiyasko-cikti", "text": "Üyelerimizden Mert Hüdai Kayadibi'nin ilk öykü kitabı \"Fiyasko\" çıktı!"} {"url": "https://bubisanat.com/posts/mihri-hatun", "text": "Mihri Hatun Şehzade Bayezid ve Şehzade Ahmet'in edebi muhitlerinde bulunmuş, devrinde adını duyuran başarılı bir kadın şairdir. Mihri Hatun ailesinden dolayı edebi, dini bilgileri ve Arapça, Farsçayı öğrenmiştir. Bu alanlarda geniş bilgiye sahip, kültürlü bir şairdir. Mihri Hatun şiirlerinde duygularını ve düşüncelerini samimi ve açık bir şekilde söyleyen bir şairdir. Diğer divan şairleri gibi şiirlerinde bilgi ve yeteneklerini göstermek yerine duygularını ifade etmek amacıyla yazar. Bu yüzden Mihri Divanı'ndan onun hayatı ve psikolojisine etki eden olaylar hakkında bilgi edinebiliriz. Baharın ve bayramın neşesini veren bu beyitlerde Mihri Hatun'un neşesini, hayata umutla bakışını görürüz. Mihri Hatun'un divanının sonunda bu neşesi yerine umutsuz bir tutum sergilediği görülür. Artık yaşlandığını ve ömrünün boşa geçtiğini ifade eder. Tazarru'-name Mihri Hatun'un son yıllarında yazıldığı tahmin edilen manzumesidir. Bu manzumede Mihri Hatun pişmanlıklarını anlatır, nefsine öğütlerde bulunur. Mehmet Arslan Tazarru'-name için Ömrünün sonlarına gelmiş tam bir mümin kadının itiraf ve pişmanlıklarıyla dolu bir manzume niteliğindedir. der. Bu manzumeden bir beyte bakalım. Ey Mihri, bu dünya kapısında ömrün günah işlemekle geçti. Sana şu nasihat verdim fakat hiçbirini dinlemedin. Mihri Hatun bu beyitinde kendisini dürüst bir şekilde eleştirir. Bu dürüst tavrı onun şiirlerine samimilik katar. Kendisi hakkında ne düşündüğünü bu beyitte görürüz. Ey Mihri! Sana merhametsizi sevme dedim, dinlemedin. Onlar her kötülüğü sana ettiler ki hoş ettiler. Yukarıdaki beyitlerde görüleceği gibi Mihri Hatun Divanı'ndan onun hayata bakışı, kendi hakkındaki fikirleri, hayatı, duygu ve düşünceleri hakkında bilgi edinmek mümkündür."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/namik-kemal-in-edebiyatimizdaki-yeri", "text": "Namık Kemal 1840 yılında doğmuştur. Doğum yılı yetiştiği dönemi ve mensubu olduğu devri anlamak açısından önemlidir. Klasik eğitim gören Namık Kemal, henüz on dört yaşındayken bir defter dolusu şiir yazmıştır. Klasik tarzdaki şiirleriyle erken yaşta ün kazanır. Şinasi ile tanışmasından sonra yeni bir edebi anlayışa yönelir. Fikren yeni bir edebi anlayışa yönelse de klasik şiir biçimini kullanmıştır. Bu açıdan aldığı klasik eğitim önemlidir. Namık Kemal, Şinasi'yle beraber edebiyatımızdaki yeniliklerin taşıyıcı ayaklarındandır. Namık Kemal'i incelerken Şinasi'yi muhakkak anmalıyız. Şinasi, Namık Kemal'in Batı ile tanışmasını sağlayan kişidir. Namık Kemal'in edebiyattaki yeri ve devrindeki etkisini belli başlıklar altında inceleyebiliriz. Namık Kemal'in ilk şiirleri biçim ve içerik olarak klasik şiir kategorisine girer. Namık Kemal'in bu şiirlerinde Leskofçalı Galip Bey'in etkisi görülür. Namık Kemal'in bu tarzda yazdığı şiirler ona ün kazandıracak kadar başarılıdır. Şinasi'yle tanıştıktan sonra şiirlerinin muhtevası değişir. Şiirlerinde klasik şiir biçimini kullanmaya devam eder. Namık Kemal'in şiirinin bu evresini Ahmet Hamdi'nin tanımıyla gazelden vatani şiire olarak adlandırmak doğru olur. Namık Kemal'in bu dönemde yazdığı şiirlerinde hürriyet, meşrutiyet, millet, kanun gibi fikirler ön plana çıkar. Celal ve Son Pişmanlık mukaddimelerinde edebiyatın bir eğlence olduğunu söyleyen Namık Kemal, aynı zamanda edebiyattan faydalanılabileceğini söyler. Nitekim şiirlerinde hürriyet, meşrutiyet gibi fikirlerini, roman ve tiyatrolarında bazı ahlaksal dersler verdiğini görürüz. Namık Kemal bu şiiriyle halkı arkasına alarak iktidara cephe alır. Namık Kemal'in ihtilal adamı ruhunu burada görürüz. Hürriyet, kanun, millet hakkındaki fikirlerini sarih bir şekilde bu şiirde görürüz. Ayrıca kasideye ad vererek klasik şiir kalıbını biraz da olsa kırmış olur. Namık Kemal tiyatroyu faydalı bir eğlence olarak tarif eder. Tiyatroyu ne kadar eğlence olarak görse de tiyatro eserlerinde her daim bir mesaj vardır. Ahmet Hamdi Namık Kemal'in tiyatrosu bir dava tiyatrosudur. der. Tiyatrolarında vatanperverlik, insan hakları gibi konulardaki fikirlerini ve geleneğe tenkitlerini olay içinde yazar. \"Vatan yahut Silistre\" piyesi Namık Kemal hayattayken oynanan tek piyesidir. Piyes oynandığında halk arasında heyecan uyandırır ve bir kısmı ayaklanırlar. Piyeste Namık Kemal'in acemiliğini gösteren yerler olsa da halkta uyandırdığı heyecan piyesin dönemi için gayet başarılı olduğunu gösterir. Bu piyes ülke dışında da etki göstermiştir. Özellikle Rus matbuatı bu piyesle ilgilenmiştir. Bu piyes ve halk arasındaki etkisi Namık Kemal'in dönemindeki etkisini görme açısından önemlidir. İntibah ve Cezmi olmak üzere iki romanı vardır. Orhan Okay'ın tanımıyla: İntibah, eski hikaye geleneğimiz ile Avrupai roman arasında ilk metindir. Bu metin yayınlandığı dönem peş peşe dört defa basılmıştır. Kitaba gösterilen bu ilgi Tanzimat yazarlarının özellikle gazeteyle oluşturmaya çalıştığı okuyucu kitlesinin oluştuğunu gösterir. İntibah romanında basit bir şekilde olsa da ruh hallerinin değerlendirildiği görülür. Ahmet Hamdi'ye göre Mahpeyker'in yalısının ve yatak odasının tasviri bu alanda ilk ciddi denemedir. Kitabın başındaki Çamlıca ve bahar tasvirinde kasidenin nesib bölümüne benzerlik görülür. Bahar tasviri yaparken gül deyince bülbülü hatırlar. Bu mazmunları kullanırken yeni ifadeler aradığı da fark edilir. Namık Kemal romanda okuyucuyu yönlendirmek ister. Özellikle karakter anlatımlarında görülür bu yönlendirme. Örneğin Mahpeyker karakterini anlatırken hep kötüler. Cezmi tarihi bir kadroya sahiptir. Tarihi bir eser olmasına rağmen dönem hayatından uzak bir anlatımı vardır. Kitap bitmemiştir. Lisan-ı Osmani'nin Edebiyatı Hakkında Bazı Mülahazatı Şamildir makalesinde özellikle eskinin tenkidini yapar. Namık Kemal'in dil ve edebiyat hakkındaki düşüncelerini açıkça bu makalede görürüz. Türkçe bir gramer yapılması, lügat düzenlenmesi gibi önerilerde de bulunur. Belagat kitabı yazılması teklifinde bulunması bir ayağının hep Doğu'da kalacağına işarettir. İran şivesinden ve şiir dilinden şikayet eder. Bu makale yeni edebiyatın bir nevi manifestosudur. Kubilay Ünsal, Celaleddin Harzemşah makalesinde Tiyatronun tarihi ve başka ülke edebiyatlarındaki önemi hakkında devrinin ilk tiyatro bilgisini veren Namık Kemal, kendi devri için hayli zengin ve ileri bir tiyatro kültürüne sahip olduğunu da bu yazısında gösterir. der. Namık Kemal en sevdiği edebi tür olan tiyatro hakkında devrine göre geniş bir kültür ve bilgiye sahiptir. Tahrib-i Harabat eseri Ziya Paşa'nın Harabat Mukaddimesi'ne eleştiridir. Ziya Paşa bu mukaddimesinde halk şiirinin asıl edebiyatımız olduğunu söyler. Namık Kemal, Ziya Paşa'nın eskiyi canlandırmak istemesine kızar. Ziya Paşa'nın Harabat Mukaddimesi'nde kullandığı beyitleri tek tek eleştirir. Ziya Paşa Harabat eseriyle Abdülaziz'e tekrar yanaşmak ister. Namık Kemal'i kızdıran noktalardan biri de budur. Namık Kemal bu eserin ardından Takib-i Harabat eserini yazar. Bu eser Tahrib'i tamamlar. Buradaki fikirleri Tahrib'e göre daha sönüktür. Namık Kemal'in klasik edebiyata yönelttiği tenkitlerinde belli başlı noktalar vardır. Öncelikle dil üzerinden eleştirir. Edebi eserlerde kullanılan Türkçe ile halkın kullandığı dil arasındaki farkı eleştirir. Edebi dili halk diline yaklaştırmak gerektiğini savunur. İkinci olarak klasik edebiyatın hayal dünyasını eleştirir. Klasik edebiyatın hazır bir hayal sistemine sahip olması ve bu hayal sisteminin şairi tabiattan, gerçeklikten uzaklaştırması eleştirilerini yönelttiği noktalardır. Namık Kemal'in bu eleştirileri incelenirken klasik edebiyat içinde yetiştiğini unutmamak gerekir. Klasik edebiyatı eleştirmesi için bu edebiyatı iyi bilmesi gerekir. Namık Kemal ilk edebi romanı yazmasıyla, eserlerinde belirttiği fikirleriyle, tenkitleriyle devrine ve Türk edebiyatına damgasını vurmuştur."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/nazar-boncugu-3", "text": "Varlıklı bir ailenin oğlunun fakir bir kıza gönlü düştü. Kız da güzeldi ama. Kıvırcık saçları beline kadar inerdi. Süt beyazı teni, açık kahve gözleri, ona tatlı bir hava katan çilleri olsun, güzel kızdı. Okumayı çok severdi. Gününün çoğunu bahçedeki verandada kitap okuyarak geçirirdi. Kitaplardaki gibi bir aşk yaşamayı düşlerdi. Biri onu alsın, göklerin tepesine çıkarsın. Sonunda yere çakılacak bile olsa aşkın yaşanmaya değer olduğuna inanıyordu. Aşkı, sonrasında gelen acıyı... Ah! Kitaplardaki kızların yerine koyuyordu kendini. Anne ve babası aşık olarak evlenmemişti. Daha çok mantık evliliği onlardaki. Onun istediği bambaşka bir şeydi. Oğlanı gördüğü an aradığı insan olduğunu anlamıştı. Zengin olduğunu çok sonradan öğrenmişti. Sıcak bir yaz gününde kız okuduğu kitabın düşlerine dalarken yolun karşısında onu görmüştü. Nasıl da yakışıklıydı! Olabilir mi diye düşünmüştü. Oğlan da onu beğenmişti. Yanına gelip kısaca sohbet ettiklerinde kız ertesi gün onu yeniden gördüğüne hiç şaşırmamıştı. İlk görüşte aşk denmezdi. Oğlan her gün türlü bahanelerle uğramıştı. Nihayetinde birbirleri için yaratıldıklarını anlamışlardı. İlk defa el ele tutuştuklarında kız heyecandan öleceğini sandı. Oğlana bakınca içi gidiyordu. Kitap okumayı da bırakmıştı artık. Ne idiği belirsiz, evinin önünden geçen bir oğlana gönlünü kaptırmıştı. Aileler karşı çıksa da boyun eğmişlerdi. Aşkın karşısında durmak günahtı çünkü. Saygı duymaktan başka çareleri kalmamıştı. Dillere destan bir düğünle de evlenmişlerdi. İşte, her şey bundan sonra kopmuştu. Ortada hiçbir sebep yokken tartışmalar başlamıştı. Birbirlerine tahammül edecek halleri kalmamıştı. Sabah akşam evden gürültü eksik olmuyordu. Köylüler neler olup bittiğini aralarında tartışıyorlardı. Hepsinin hemfikir olduğu bir konu vardı. Belli ki birinin nazarı değişmişti. Komşular kapıyı çalıp onlara durumu izah etmişlerdi. Aralarında bu konuyu tartışmışlardı. Sahiden de evliliklerden bu yana değişen şeyler vardı. Bekarlıklarında olduğu gibi aşk dolu değillerdi. Buluttan nem kapacak hale gelmişlerdi. Kızın gözlerine baktıkça içi giden oğlan başını çevirir olmuştu. Her sabah kocasını işe uğurlayan kız yataktan zor kalkıyordu şimdi. Nazar değişmiş olması muhtemeldi. Kız evin her tarafına nazar boncuğu astı. Kıyafetlere de boncuk takmayı ihmal etmedi. Eve hoca çağırıp dua okuttu. Nafile bir çabaydı. Evlilikleri gittikçe daha fena hale geldi. Bir yerden sonra kız da bunalmıştı. İçinden çabalamak gelmiyordu. Gel zaman git zaman, kız hamile olduğunu öğrendi. Zaten evlilikleri dayanılmazdı. Bir de çocuk gelirse ne yaparlardı? Bu sefer oğlan da çabaladı. Ne olursa olsun eskisi gibi hissederlerse yeniden aile olabilirlerdi. Oğlan kıza hak verse de tek kelime etmedi. Evlerini geçtiler, yürümeye devam ederek kızın kapısını çaldılar. Kız onları isteksizce eve aldı. Kahve ikram etti. Kız hamile olduğunu gerekçe göstererek reddetti. Bu esnada bozulduğunu fark etmişti. Oydu belli ki. Kocası işaret verdiğinde kız onu belinden yakaladı. Her şey bir anda gelişti. Yalnızca tek gözünü almak yeterli olurdu herhalde. Kızın ciyak ciyak ağlamalarına karşın hiçbir şey onları durdurmamıştı. Nihayetinde gözünü aldıklarında kızı arkalarında bırakıp evden çıktılar. \"Ben de aynı.\" Oğlan elinde tuttuğu gözü gelişi güzel fırlattı. Evin önüne geldiklerinde kız ellerini silmesi için kocasına mendil verdi. Kuzeni kendi halinde sakin biri gibi gözükürdü ama içten içe hasetliği vardı. Sonuçta yaşı büyüktü. Kızın ondan önce zengin ve yakışıklı bir oğlanla evlenmesi gücüne gitmişti. Hem de aşkları dilden dile dolaşırken... Ama hiçbir zaman bela okumamıştı kıza. Ondaki tamamen insani bir kıskançlıktı. Nitekim kızın bunu görecek hali yoktu. Kocası kapı eşiğinde elinde bıçakla belirdiğinde kuzeni ayağa fırladı. Neler olup bittiğine anlam verememişti. Kız tek gözünü almakla yetinmemişti bu defa. Haset köpek! Kuzeninin iki gözünü birden çıkartmıştı. Yolda yürürken avucundaki gözlere bakıp keyiflenmişti. Ne biçim insandı bunlar! Aşka saygıları kalmamıştı. \"Nasıl hissediyorsun?\" diye sordu oğlan. Kız avucundaki gözleri fırlattı. \"Kızma canımın içi. Zavallının tekiydi, onu demek istedim.\" Uzun zaman sonra kocasına böyle seslenmişti. Oğlanın da hoşuna gitti. Evin önüne geldiklerinde oğlan karısını içeri sokmadı. Kız kapının önünde bekledi. Dakikalar sonra evden çığlık sesi yankılandı. Kocası avucunda bir çift gözle geldi. Üstü başı kan revan içinde kalmıştı. Kız hafiften endişelenerek sordu. \"Ne yapacağız?\" diye sordu kız merakla. Oğlan hayatında en çok sevdiği insana, ilk ve son aşkına baktı. Parmaklarını kıvırcık saçları arasında gezdirdikten sonra dudağının kenarına bir öpücük kondurdu."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/nazli-cilek-kibirli-bocek-ters-giyilesi-bir-beyaz-gomlek", "text": "Huysuz uğur böcekleri fasulyeleri dürtüklüyordu. Onların bu şıklığına güvenir pervasızlığına dayanamadım. Başımı çevirdim. Çilekleri sulamak istedim. Mevsimi geçse de suladım. Nazlı çileklere yeten sabrım vardı. Ama işte uğur böcekleri! Yahu adıyla barışmaz mı canlı? Barışsanıza. Getirsenize uğur! Gerçi sevilmekle onların da derdi. Her gören aman ne tatlı, ne şirin diyip elliyor. Afedersin mahrem kalmamış onları da anlıyorum. Yine de görevi aksatmak yakışmıyor. Kaç kez girdiler bu bahçeye, kah elma ağaçlarının tepesindelerdi, kah çiçeklerin dibindelerdi; sırf tiplerine güvenip arılarla dalaştılardı bir kez. Valla ağızlarının payını aldılar, o füze kıçlı sivri dilli arılar, o maharetleriyle sizin bir ceket misali çırptığınız kırmızılığınızdan mı ürkecekti? Ürkmedi. Uğur böcekleri kaçıştıydı, eee fasulyelerle ben de koyduk kahkahayı. Ama bu sevilmekle dertli, kibirden bozma minik böcek; aldırış etmedi. Hatta içlerinden temsilci çıktı, dedi ki: \"Koskocaman arı. Bir de yenemeseydi bizi! Önemli olan cesaret zaten. Bak biz dikensiz tüfeksiz direndik ya ona; arı, iğnesi olmasa bir halt edemeyecek. Emeğini öylece başkasına yemek eden böcekten hayır mı gelir?\" Demek sadece sevilmekten dertli değillerdi. Var oluşlarınım başkalarına boşluktan süzülüveren bir şans getirmesi canlarını sıkıyordu belli. Mücadele ede ede, yok edivermişler bu özelliklerini. Ben geldiğimden beri hep sevdim, her gün ayrı tatlı buldum o al yanaklarını. Dua mırıldandım misal, döndüm bunları mı gördüm, hemen bir işaret saydım. Ama öyle olmuyormuş. İstifasız olsalar da iş bırakma eylemleri bitmediğinden uğur getirmek yönünde etkileri bulunmuyor. Çilekler cilveyle dik duruyor, su işini abarttım. Bunları da sırf gönülleri olsun diye, yeni atanmış öğretmen şefkatiyle sarıyorum hep. Sihirli eller ismiyle anılan bir cerrah vardı, eskilerde gördümdü. Parmakları bir piyanistinkinden daha mı sihirli bilmem ama çok izledim, çok izledim, çok çok çok izledim onu. Kaptığım maharet bu oldu işte. Diplerindeki otları o sihirli ellerden öykündüğüm bir özenle ayırıyorum ortalardan. Hem de bir işe yaramasa da. Hem de çilek bana dönüp kırmızı tatlı bir tanesini sunmayacak olsa da. Hem de canım bu sıcakta burada dikilmeyi hiç, ama hiç istemese de. Çünkü o sihirli parmaklar da, ayakta dikilmekten harap olsa da devam etti durduydu. Ben çok ezberciyimdir beyler bayanlar, hele birine özendim mi kendimi o sanıveririm. Afedersiniz küçükken okuduğum kitaplar yüzünden az daha beyaz gömleği ters giyecektim. Sebep? Eh çocuk da olsa ben cadıyım, yok efendim öcülerle döğüştüm, demeyecek insan dediğin. Ama bak mesela, düşünürsen bir uğur böceği de kendi uğruna sövmemeli. Ama bunlar sövüyor, küsmüş ve kesmişler komple. Açık davettir: ters gömleği bu uğur böceklerine giydirmek üzere gelen gelsin, hava hala çok güzel akdenizde."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/ne-umdum-ne-gordum-the-idol", "text": "Eğer birilerinin canını sıkacak bir dizi yapmışsanız, kötü olsa dahi konuşulur. Grinin Elli Tonu filminin 'kötü film' ödülü alması gibi. Ödüller alındı, paralar kazanıldı ve reklamın iyisi kötüsü olmadı. Ben mi? Buraya The Idol'u konuşmaya geldim. Seksist yapısı, dizi boyunca kullanılan ışıklar, kullanılan seks dili ve abartmıyorum; dizideki her bir oyuncu neyi anlatmak istemişse, Levinson her birine psikolojik bir darbe vermiş. Bütün oyuncular çok yetenekli. Arka planda bilerek en iyileri seçildiği belli. Mahremiyet bir durum mu, olay mı, kabullenmek mi, yoksa bir değer mi? Eğer mahremiyet dediğiniz ve hayatınızın içinde tanımladığınız kelime hangi anlamlara geliyor bilmiyorum ama bu dizide bir oyuncuya tecavüzcü yaftası yapıştırılması mı dersiniz, yoksa baş rol kızımızın yakın çevresinde işleyişin içine karışılması mı dersiniz, yoksa siz kendi kendinize şarkı söylerken karanlıklar içinde birinin sizi dinlemesi mi dersiniz... Çünkü daha önce görmediğimiz önerme, işleyiş tarzı var. İlk bölümden daha ne olduğunu anlamak çok zor. Biri yetenekli insanları avlayıp onları her deneyime evet dedirten bir avcı, bir yanda acıdan zevk alan ve annesinin hayatından gitmesi ile acının yerine ne koyacağını bilemeyen bir av.... Dersem inanmayın. Dizi çok baş döndürücü. Jennie'nin manejerinin onun yanında olmasını anlayabiliyoruz, tüm süreç boyunca. Jennie'yi biliyor musunuz bilmiyorum. Kendisi Koreli bir şarkıcı. Tayfayı çok ünlü ve ekran başında çok fazla duran kişilerden seçmişler. Dizinin son kısımlarına doğru, Jennie'nin manejerinin dediği söz aklımdan çıkmıyor. ''Evet, hayat bazılarımız için zor oluyor ve anlıyorum, hayatta kalmak için elinden geleni yaptın ama Jennie'ye bir şey olursa...'' Devamını izlerseniz öğrenirsiniz. Şarkıların anlamları çok hoş, özellikle my sweet lord."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/nesneleri-hissediyorum-12", "text": "ekimin yumuşak esintisinde yaprak dökümü sezonuna merhaba, dememek mümkün değil. tam da tüm edebiyatçıları harekete geçirir nitelikte... ben de fırsatçılık yapıp hünerlerimi tazeliyorum işte. hava, tam da doğu express yapmalık değil mi? sahi: \"leyla... ela gözlü bir çöl ahusu/ saçları bahtından daha siyah.\" derken ahmet hamdi, hangi yaprak dökümüne tutuşmuştu? rol çalmamalıyım. tez canlıyım doğrusu, mazur görün. gel gelelim varoluşsal sancılarımı sizlerle boyutlandırmaya... sizler için aracı ancak varoluşsal olarak histaljik kıvranmalar içerisindeyim. bazen kafanızı cama yaslayıp saatleri devirdiğiniz yolculukta bazense kültürel etkinlikten kalma elinize tutuşuveririm. İtalyanlardan koparıp histaljik etkilere boğduğunuz; neşeli bir günden jeton, mutluluğa ortak günlerden bir davetiye, yere batan sarnıcına bir müze kart... bu serinin konuğu, ben bilet! tam da köhne baharda methiyelere layık... bakmayın mütevazıyımdır, köhne baharın esintisine kapıldım sadece. çoğu kez hayatlarınızda dönüm noktasıyımdır aslında. büyük dersler çıkardığınız gösterilerden, ortak olduğunuz sevinçlerden, anı kutularınıza sığınan bir parça veyahut hatırlamak sözcüğünün en hoyrat yanı! dönüp dolaşıp avuçlarınıza sinen bir parça oldum. evet, ben bilet. yirmi birinci yüzyılın bitmek bilmeyen telaşesine tutuşmuş histaljik bir parça!"} {"url": "https://bubisanat.com/posts/nietzsche-ve-hitler", "text": "Sanıyorum birçoğumuzun bildiği bu sözlerin sahibi acaba sadece tanrıyı öldürmekle kalmıyor, milyonlarca insanın ölümüne neden olan bir şeyler mi yazıyordu? Hitler'in kendisini saygıyla andığı Nietzsche gerçekten de onun ilham perisi miydi? Gelin, çağının ötesinde eserler vermiş, ülkemizde de çokça bilinen ve sözleri sosyal medyada sıkça paylaşılan bu filozofun hayatına şöyle bir göz atalım ve devamında yukarıdaki sorulara yanıt arayalım. Friedrich Wilhelm Nietzsche, 15 Ekim 1844'te, Thüringen'in küçük bir Alman kenti olan Röcken'de dünyaya geldi. Kendisinden iki yıl sonra kız kardeşi Elizabeth doğdu. Elizabeth Förster'ın kardeşine olan yüksek beklentili tutkuları ve kıskançlığı yaşamı boyunca Nietzsche'yi olumsuz anlamda etkilemiş görünmektedir. Fakat bu durumun, Nietzsche'yi Nietzsche yapan şeylerden biri olduğunu söyleyebiliriz. Nietzsche ilahiyat ve klasik filoloji çalışmak için Bonn Üniversitesi'ne gitti. Bu yıllarda tanıştığı Schopenhauer, fikir dünyasında çok etkili oldu. Sonrasında Hristiyanlığı reddeden filozofumuz, dil bilimi üzerine çalışmaya devam etmek için Leipzig'e taşındı. 1869'da henüz yirmi dört yaşındayken Basel Üniversitesi'ne doktora tezi dahi olmadan profesör olarak atandı. 1871'de çıkardığı Müziğin Ruhunda Tragedyanın Doğuşu adlı kitapla ses getirmiş, akademide göze batmaya başlamış ve kendisi de akademiden kopmaya, çağa aykırılığını fark etmeye başlamıştı. 1879 senesine kadar akademide kaldıysa da artık Nietzsche için yol görünmüştü. 1879'da emekliye ayrıldı ve Avrupa'yı gezmeye başladı. Sağlığına ve kendine uygun yerler arıyordu. Şiddetli baş ve göz ağrıları yüzünden uzun yazılardan ziyade veciz halinde yazmayı alışkanlık haline getiren Nietzsche; Böyle Buyurdu Zerdüşt, Şen Bilim, İyinin ve Kötünün Ötesinde gibi önemli yapıtlarını bu dönemlerde yazdı. 1882'de Avrupa gezisine devam ederken, bu uzun geziyi sonlandırabilecek bir şey oldu. Roma'da Lou Salome ile, evlenmeyi düşünebildiği belki de tek kadınla tanıştı. Ne yazık ki karşılıksızdı hisleri, evlenme teklifi ettiğinde Lou Salome, bir düşünür ve bir insan olarak onu ne denli ilginç buluyorsa bir erkek olarak da o denli itici bulduğunu söyleyerek onu reddetti. Kardeşi Elizabeth'in çevirdiği entrikalar sayesinde de bu evlilik gerçekleşemedi. Nietzsche, Avrupa'da gezinip durmaya devam etti. 1888 yılının Nisan ayında Torino'ya taşındı. Aynı yıl yazdığı mektuplarda akıl sağlığını kaybetmeye başladığı görülebiliyordu. Bir gün şehrin meydanında dolanırken bir atın kırbaçlandığını gördü, atı korumak için koşup hayvanın boynuna sarıldı ve sonra yere yığıldı. Hayatını insan şefkatinin zayıflığını eleştirerek geçiren Nietzsche'nin son aklı başında hareketinin bir acıma hareketi olması ne de ironiktir! Nietzsche bu olaydan yedi gün sonra akıl hastanesine yatırıldı. 1897'de kardeşi Elizabeth'in evine getirildi. 1898 ve 1899'da Nietzsche, en az iki kere inme geçirerek konuşamaz ve yürüyemez hale geldi. 1900 ağustosunun ortalarında zatürreye yakalandıktan sonra 24-25 Ağustos gecesi bir başka inme geçirdi ve 25 Ağustos'ta öldü. Öldükten sonra yayımlanmamış notlarını kardeşi Elizabeth toparladı ve Güç İstenci adıyla kitaplaştırdı. Fakat Nietzsche'nin onları yayımlamaya pek niyeti yok gibiydi; yapıtının üzerine alışverişi listesi vs. yazması bunu gösteriyordu. Yine de kardeşi tarafından yayımlandı ve Hitler ile isminin anılmasına sebep olan eserlerden biri oldu. Elizabeth bir Nazi destekçisiydi ve bu yüzden eserin Nazilerin hoşuna gidecek şekilde düzenlenmesini sağladı. Bununla da bitmiyordu. Nietzsche'nin efendi-köle ahlakı kuramı da Güç İstenci ile aynı kaderi paylaşacaktı. Bütün bunların yanında Nietzsche'nin ideal ahlaka saldırması, iyilik ve acımayı zayıflık olarak görmesi ve merhameti kötülemesi, savaşın yararlı yönünü onaylaması, savaşı ve güçlülüğü öne çıkardığından dolayı bedensel güzelliği, güçlülüğü ve erkekliği öncelemesi, demokrasiyi eşitlikçi ve zayıfların ahlakı olarak gördüğünden dolayı küçümsemesi faşistlerce benimsenmesine neden olmuştu. Üst insan kuramına baktığımızda yine benzer bir sonuçla karşılaşırız. Kendi değerlerini yaratmış ve buna göre yaşayan, zihni ön kabullerden arınmış, acıları kendi lehine çevirebilen ve kendisi için savaş vermiş kişidir üst insan. Sarışın, mavi gözlü ve uzun boylu 'Ari' Alman ırkıyla konunun ilgisi yok gibi görünmektedir. Ayrıca üst insana giden yol devletin bittiği yerdedir Nietzsche'ye göre. Zaten zayıfların eseri olan devlet, zayıfların putudur da; devletin kendisi de zayıflığın işaretidir; Zerdüşt onda Soğuk canavarların en soğuğunu görür. Devlet üst insan ideali için bir tehdittir. Devleti ideolojilerinin merkezine alan Naziler, üst insanın bu kısımlarıyla ilgilenmemeyi tercih etmiş olmalılar. Bütün bunlar ışığında Nietzsche'nin Hitler ve yaptıklarıyla bağdaştırılamayacağını düşünüyorum. Fakat bu filozof 20. yüzyılda başka birçok kişiyle bağdaştırılabilir. Felsefede; Gilles Deleuze, J. Derrida, Martin Heiddegger, L. Wittgeinstein, J. P. Sarte, George Bataille; Edebiyatta Bernard Shaw, Stefan Zweig, Andrei Gide, Jack London, Albert Camus bunlardan birkaçıdır. Ayrıca Nietzsche etkilenimli filmler oldukça çoktur. Bunlardan birkaçı \"Torino Atı (2011)\", \"Kurban (1986)\", \"Dogville (2003)\", \"Manderley (2005)\", \"Antichrist/Deccal (2009),\"Kaynak (2006)\", Avrupa (1991) adlı filmlerdir. Modern Dünyanın Dahileri belgeseli, Nietzsche bölümü. Dolu dolu ve gerçekten derinlemesine bir inceleme olmuş. Yazılarınızın devamının gelmemiş olması okuyucularınızda kalp kırıklığına sebep oluyor. Bundan alıkoyan ne ise umarım yakın zamanda pençesinden kurtulup tekrar yazmaya başlarsınız. Verilen bilgilerin üstüne çok güzel analizler yaparak zenginleştirmişsiniz. Alıntılarla uyumunu ben de çok beğendim. Güzel ve faydalı bir yazıydı, emeğinize sağlık. Derli toplu, tadında, faydalı bir içerik olmuş. Emeğinize sağlık. Zaten Nietzsche ve Hitler hakkında bilinen bazı bilgilerin üzerine çok güzel alıntılar, veriler eklemişsiniz. Etraflı, özenli incelemişsiniz konuyu. Tebrik ederim, kaleminize sağlık."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/o-duraktan-otobus-gecmiyor-yalniz", "text": "Ne öğrendim? Buyrun, duvarlara çarpan Beethoven tınıları ve bir kupa da ananas-açai çayı ile anlatayım. Şimdi görmeye başladım. Nasıl değersizleştirildiğimi, zamanında vermediğim tepkilerin içimi nasıl yaraladığını, kendimi gözetmenin ne demek olduğunu anladım. Tüm bu anlayışın en çarpıcı noktası ise eylemlerime dikkat etmezsem yine karanlıkta kalacağımdı. Hem de çöp dolu bir çukurda. Yeni bir yılın ilk ayını bitirdiğimiz şu gecede, 25 yaşımın tam ortasında, 25 yıllık birikmiş çöpü dökmeye çıktım bu gece. Pandora'nın kutusu açıldı. Bu kez kötülükler değil, tüm sırlarım ortaya çıktı. Tüm noktalar bir çizgiyle birleşti ve o yeni binanın ilk temeli atıldı. Ondan geriye sekizde kendimi gözetmenin ve eylemin gücü var. Tam olması gerektiği gibiyim. Zamanla kurduğumuz çarpık ilişkinin dışındayım. En iyi bildiğim şeyi yapıyorum; kendimi, sadece kendime, duygularımla ifade ediyorum. Objektifim şimdi daha net. Zihnimin fotoğrafları artık daha çarpıcı. Benim merkezinde olmadığım her şeyi bir tarafa bırakıyorum. Bu duraktan otobüs geçmiyor artık. İçten içe zaten hiç gelmeyecek olduğunu bildiğim bir otobüsü beklemiş, durmuşum. Yeni değil, eskisini daha da iyileştireceğim hayatıma kadeh kaldırıyorum. Sınırlar çizildi. Şubatla beraber bugün ilk kar geldi buralara. Soğuk, işte şimdi gerçek. Ben gerçek olanın peşindeyim. Benliğim gerçeği aramanın ve bulmanın tutkusuyla yanıp tutuşuyor. Nedir o tutkuyla aranan gerçek? Şimdilik bu duraktan otobüsün geçmediğidir. Biliyorum. Ben yola çıkmak için otobüsün geçtiği başka bir durağa gidiyorum. Suyun akış yönünün tersine yüzdüm durdum bir süre. Yüzme bilmediğim yetmiyormuş gibi bir de. Hissettiklerim içimden yüreğimi yararcasına geçiyor, bir anlam, bir karşılaşma bekliyordu. Bir hafta öncesinde gelişen olaylar ve dün yaşananlar, aylar boyu süren bir yolculuğu bitirdiği gibi, tüm hayatıma da sirayet etti. Ruhsal yolculuğum beni, bana hatırlattı. Kendime geldim. Bana gelenlere de -yaşam tarafından- teşekkür ederim. Omurgamdaki varlık sancısını alan kendimle olan barışım, bir savaş başlatmış en derinlerimde. Bir çukurun içinde uzun süre kalmış, aşağıdan yukarıya, ışığa bile bakmamış sadece karanlığı görmüşüm. Işıktan karanlığa dalmak bizi kör eder. Önce hiçbir şey göremez, ne olduğunu anlayamayız. Karanlıkta olduğumuzu ancak gözümüzün ona alışmasıyla anlar, sonra onun içinde de görebilir ve hareket edebilir hale geliriz. Karanlıkta da yolunu bulmak güzeldir elbet. Ancak bir denge için yeniden ışığı görmek, onu unutmamak gerekir. Kavramlar ancak zıt anlamlarıyla var olabilir. Ben varlığı sadece karanlıkta bulup bir süre ona alıştım. Işığın varlığını yok saydım. Oysa şimdi yavaş yavaş kafamı yukarıya kaldırıyorum. Çukurdan atlayıp geçen insan ayaklarını görüyorum. Bazen çukura çöp atıyorlar, çoğunlukla izmarit. Yüzüme düşen çöplerle yine de onlara bakıyorum. Ayaklarımın altında o çöpleri biriktirerek. Çukurdan çıkmazsam çöpten bana da yer kalmayacak. Yüzümü şimdi ışığa çeviriyorum. Birden gelen karanlık nasıl görme yetimizi bizden alıyorsa ani ışık da bizi kör eder. Görmenin iki ayrı yüzü olan ışık ve karanlığın, ani etkisinin aynı olması da ne garip. Teşekkür ederim, okuduğunuz için. Fotoğrafta bana ait."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/oppenheimer-ben-simdi-olum-oldum-dunyalarin-yok-edicisi", "text": "Duyurulduğu andan itibaren dillerden düşmeyen Oppenheimer, sonunda izleyiciye sunuldu. 3 saatlik bu biyografi dram/gerilim türündeki film, oyuncu kadrosuyla dikkatleri üzerine çekmeyi başarmıştı. Oyuncu kadrosunda Cillian Murphy, Florence Pugh, Robert Downey Jr., Matt Damon, Emily Blunt, Rami Malek gibi usta oyuncular yer alıyor. Orkestra şefi de Nolan olunca filmi izlememek için bir sebebiniz kalmıyor elbette. II. Dünya Savaşı döneminde nükleer silah üretmek için Amerika'da başlatılan Manhattan Projesi kapsamında ilk atom bombasını icat eden fizikçi J. Robert Oppenheimer'ın dünyaya kendi kendini yok etme gücünü vermesinin hikayesini konu edinen Christopher Nolan'ın merakla beklenen son filmi Oppenheimer, son dönem sinema tarihinde örneğine çok az rastladığımız bilim insanı biyografisi olarak karşımıza çıkıyor. Oppenheimer gibi Amerika ve dünya tarihine damga vurmuş bir adamın biyografi filmi olması gerekiyordu. Tam bir Amerikan filmi. Atom bombası binlerce insanı anında buharlaştırsa da bu Amerikalılar için büyük bir gururdu. Bu açıdan hem Amerikalılara soslu bir vatan mastürbasyonu yaptıracak hem de yıllar sonra tüm dünyaya Oppenheimer'ı kahraman ilan ettirecek bir film yapılması önemliydi. Genel anlamda beğendiğim bir film olan Oppenheimer, Nolan'sı bir biyografi filmi olarak değerlendirilebilir. Kanaatimce gereksiz uzunlukta olan bu yapım, muhtemelen Oppenheimer'ı tarihte en iyi anlatan film olma iddiasıyla birçok detayı içerisinde barındırıyor. Yapmışken tam yapalım mantığıyla oluşturulmuş bir yapım gibi geldi bana. Bu da filmi uzatan ana etkenlerden biri diye düşünüyorum. Daha çok Amerikan toplumuna hitap eden, tam bir Amerikan filmi. Bu açıdan uzunluğunu olumsuz anlamda eleştireceğim. Sırf Amerikalıları mutlu edecek detaylar barındırsın diye bu filme 3 saatimi ayırma zorunluluğum yok. Ancak Oppenheimer'ın hayatını Nolan'ın gözüyle sinemada izlemek isteyenlere sıkıcı gelmeyebilir. Şahsen ben Oppenheimer'ın yaşamından çok, Nolan'ın ne yaptığıyla ilgileniyorum. Genel hatlarıyla sinemada izlenilmesini tavsiye edebileceğim bir yapım değil. Hele hele IMAX'te izleyecek olanlar büyük hata yapar. Evinizde de izleyebileceğiniz bir yapım. Sinematografik açıdan, tıpkı atom bombasının ardındaki adam gibi, Nolan da izleyicinin zihninde silinmez bir etki oluşturan bir bomba bırakıyor beyaz perdeye. Filmin her karesinde Nolan'sılığı hissediyorsunuz. Kamera açıları, kullanılan renk paletleri ve müzikler filmin en keyifli yanları diyebilirim. Bu açıdan ustalık eseri olduğunu bizlere fazlasıyla gösteriyor. Tüm bunların dışında viral reklam olarak bizlere sunulan 'gerçek bomba patlaması' öğesi, filmin en gerilim dolu anı. Patlama anının gerilimini koltuğunuzda izlerken fazlasıyla yaşıyorsunuz. Sizleri koltuğunuza yapıştıran soluksuz bir ses tasarımı ve epik bir görsel şölen... Bunlar filmi ön plana çıkaran en önemli detaylar olarak göze çarpıyor. Oppenheimer'ın yaşamından oldukça fazla detay barındıran filmde zaman kavramı biraz karmaşık işlenmiş diyebiliriz. Zaman kavramı belirli bir çizgisel ilerleyiş göstermiyor. Bu durum izleyicide bir anlam karmaşasına yol açabilir. Aslında uzunluğundan ziyade zamanın doğrusal bir seyirde ilerlememesi ortaya bir sıkıcılık çıkarıyor. Bu durum da Nolan'ın zamanı bükme takıntısı nedeniyle kendini gösteriyor. İç içe geçen farklı zamanlardaki sahnelerin harmanlanması biraz kafa karışıklığı oluşturabilir. Filmin sonunda her şey netleştiğinde bu karışıklık daha toparlayıcı bir hal alıyor. Bir biyografi filmi olduğundan Oppenheimer karakterini eksene alan film; günahıyla sevabıyla, iyisiyle kötüsüyle baş karakteri her yönüyle izleyicinin önüne atıyor. 'Bu karakterin kahraman ya da katil olacağına siz karar verin' diyor yönetmen. Karizmatik bir kişiliğe sahip olan Oppenheimer, duygularını çok fazla dışa vurmasa da içerisinde tıpkı atomun yapısı gibi büyük bir karmaşıklık ve çatışma barındırıyor. Yönetmen, bir yandan bizlere Oppenheimer'ın hayatını estetik bir şekilde dramatize ederken, bir yandan da karaktere sembolik ve metaforik olarak yaklaşıyor. Kahramanımızın ahlakı, vatan sevgisine yenik düşüyor. Bombayı yaparsa ortaya çıkaracağı şiddetin farkında olsa da bu bombanın patlatılmasını da istiyor. Vicdan azabı çekse de 'ben ülkemi çok seviyorum' diyebiliyor. 'Elime kan bulaştı' cümleleri ağzından çıksa da 200 bin kişinin bombaya bağlı sebeplerden yaşamını yitirmesini normal karşılıyor. Aslında dediğimiz gibi; yönetmen, baş karakteri izleyiciye bırakıyor. Ana karakteri bir yandan potansiyel suçlu olarak görmemizi sağlarken, bir taraftan da çekici hale getirmeye çalışıyor. Yani filmi klasik iyi-kötü savaşı olmaktan çıkardığı gibi, ana karakterle de izleyiciyi özdeşleştirirken kafalarda soru işaretlerinin oluşmasını sağlıyor. Bu noktada seyircinin bir rahatlama hali yaşayarak, ana karakterle özdeşleşmiş bir şekilde sinema salonundan çıkmasını istemiyor. Narsistik bir şekilde tüm günahlarımızdan arınarak, mücadeleyi de Oppenheimer üstünden zaferle sonuçlandırarak, cahil mutluluğuna kavuşmamızı istemeyen yönetmenimiz, amacına ulaşıyor ve filmin sonunda bize farklı sorular sordurmayı başarıyor. Ancak bana göre Oppenheimer hala büyük bir katil. Olacakları önceden bilip de sırf vatan aşkı ve dünya barışı safsatası yüzünden 200 bin kişinin buharlaşmasına göz yummak... Bu ancak bir delinin eseri olabilir. Bazıları için askeri açıdan bir başarı, bazıları içinse insanlık tarihinin en karanlık yönlerinden biri. II. Dünya Savaşı'nı sonlandırmak için Hiroşima ve Nagazaki'ye atılan atom bombaları, yüz binlerin canını aldı ve nesiller boyu süren korkunç bir travmaya sebep oldu. Tüm bu kaosun arkasında ise aslında dünya bilim tarihinde çığır açtığını düşünen bir fizikçinin insanlığı ileriye götürme arzusu ve belki de yenemediği egosu vardı. Ya çok zeki ya da deli. Ya da her ikisinin karışımı. Ancak bence o da mağlup. Bu incelemenin daha detaylı olmasını beklerdim açıkçası. Filmi IMAX'te izledim. Ses ve görüntü çok iyiydi fakat sırf dikkat çekmek için olduğunu düşünüyorum. Bununla birlikte film vizyona girmeden önce çok fazla yorum yapıldı mükemmel diye."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/oppenheimer-da-mantik-sagduyu-cikmazi", "text": "Christopher Nolan'ın uzun bir süre gündemi avucuna alan biyografik filmi Oppenheimer sanıldığının aksine bize yalnızca Oppenheimer şahsında bir bombanın yapılış hikayesini anlatmıyor. Bu film insanı kendisiyle yüz yüze bırakıyor. Filmde oyunculuğu ile devleşen Cillian Murphy'nin tedirgin, bazen umursamaz, bazen kibir kokan bakışlarında kendimizi aramamızı istiyor. İnsan, sanayi devriminden bu yana ortalama olarak böyle bir şey diyor. R. Downey, Matt Damon gibi Güçlü oyuncular tarafından taşınan karakterlere rağmen aslında bizi Cillian Murphy ile karşı karşıya getiriyor. Film boyunca yakın plan çekimlerde Cillian Murphy'nin bakışlarında bir şeyler okumaya çalışıyoruz. Bu bir adamın vicdan azabından, mantık çıkarımlarından ya da sarsılmaz fikirlerinden ibaret bir durum değil. Filmin içerisinde filmin kendisine ait mahkeme sahneleri olsa da Christopher Nolan esas mahkemeyi Murphy'nin mimiklerine kurmuş ve kesinlikle bize buyrun karşınızda atom bombasının mucidi Oppenheimer, size onu yargılama şansını veriyorum diyerek Murphy'nin yüz ifadelerini kadrajın tamamına sığdırmıyor. Cillian Murphy kadrajı kaplıyor çünkü Nolan bize buyrun kendinizle, ortalama bir insan profiliyle yüzleşin diyor. Mantık, felsefenin ana tartışma konularından birisi ve filozoflar tarih boyunca süren materyalizm-idealizm tartışmaları gibi bu konuda da uzun solukta devam eden tartışmalar yürütüyor. Kuşkusuz bu tartışmalar özellikle metot meselesini de direkt olarak etkiliyor. Öncelikle bir hedefin belirlenmesi gerekir ve metot o hedefe yürüyüş biçimini belirler. Felsefecilerin yürüttüğü mantık içerisinde esas olarak bundan pay çıkarmak mümkün. Nasıl bir metot kullanılacak? Hedefe yürürken kullanılacak metodun sağduyu ile bağı ne olacak? Ya da önemli olan hedefin kendisi ve kullanılacak yöntemlerin tamamı mubah mıdır? Oppenheimer filmi Cillian Murphy'nin geçişken duyguları üzerinden inceden inceye bunu işliyor işte. Tek başına mantık, buz gibi soğuk gerçeklere dayanır. Düşünürün bireyin parmak ucunun incinmemesi için dünyayı yakıp yıkması mantık dışı bir şey değildir dediği nokta düşünüldüğünde bu daha iyi anlaşılır. Bu durumda mantıksal yapının vicdani bir sorgulamasına da ihtiyaç kalmaz. Ancak metoda sağduyuyu eklersek bu kez durum farklılaşır. Ortaya çıkacak olan yöntem daha 'insani' bir hal alır. Oppenheimer filmi bizi mantığın soğukluğu ve sağduyulu metot ikileminde salındırır. Yürütülen savaşın seyrini değiştirecek olan bir devasa bombadan söz edilir. Bu bombanın hazırlanma sürecinin içerisindeki detaylara çekiliriz ve kendimizle baş başa kalırız. Bu savaşın bir şekilde sonlandırılması gerekir. Bu sonlanmada taraflardan biri savaşı kazanmak isterken aynı zamanda o savaşın son savaş olmasını istemektedir. Yani atılacak olan atom bombasının 'mantıksal' zemini aslında çoktan hazırlanmıştır. Eğer savaş sonlanacaksa sağduyu bir kenara bırakılabilir. Bu durum ister istemez mubahlık durumunu ortaya çıkarır. Nolan bu filmde benim daha önce hiçbir filmde görmediğim şekilde güçlü oyunculuklara rağmen yan karakterleri soluklaştırıp filmi mantık-sağduyu arasında cereyan edecek şekilde izleyici ile Oppenheimer arasında geçirmiş. Film aslında American Prometheus: The Triumph and Tragedy of J. Robert Oppenheimer kitabının iyi bir uyarlaması olarak kabul edilebilir. Çünkü Oppenheimer'a ilişkin yaklaşım ve anlatılar birbirinden farklılık gösterebilmekte fakat bu anlatılar içinde en yaygını belirttiğim kitap. Bu kitaptan yola çıkılarak bir biyografi filmi haline getirilmiş. Christopher Nolan'ın yönetmenlik tarzından dolayı klasik biyografilerden ayrıldığı rahatlıkla söylenebilir. Çünkü düz bir anlatım ve taraf belirlemeden ziyade Nolan'ın yıllar önce tartışılmış ve 2022 yılında Oppenheimer'ın sonuçlanmış olan davasından dolayı netleştirilmek istenen bir durum var. Öncelikli olarak Oppenheimer'ın suçlandığı nokta atom bombası gibi devasa bir kitle imha silahının yapımına neden olmak ya da buna kaynak sağlayan gizli Manhattan Projesi'nin lideri olmak değil. Çok daha basit bir şeyden dolayı yargılanıyor Oppenheimer. Komünistlerle bir bağı var mı, yok mu? işte bu dosya 2022 yılında sonuçlanıyor ve Oppenheimer temize çıkıyor. Temize çıkıyor dediğim Oppenheimer'ın komünistlerle bağlantısı olmadığı anlaşılıyor. Bununle birlikte esas tartışmalardan uzaklaşılıyor ve insanların içinde bir rahatlama beliriyor. Christopher Nolan bu filmiyle dosyayı yeniden açıyor ve bu kez farklı boyutuyla... Cillian Murphy'nin canlandırdığı Oppenheimer'ın ruh dünyasına iniyor ve tam orada mantık ile duyguları birbiriyle çatıştırıyor. Bilim ile sağduyunun ayrılmaz bir bütün olup olmadığını bizim zihinlerimizde tartışmaya açıyor. Cillian Murphy'nin derin bakışlarının arkasına bizi götürüyor ve sorgulatıyor... Bu açıdan bakılınca film oldukça güçlü bir film çünkü taraf tutmadan argümanları filmde mimikler ve güçlü diyaloglarla vermiş, seyirciyi düşündürmüştür. Bunu yaparken bilimin kuantum öncesi ortaya atılan ve klasik bilimde geçerli olan tarihin düz çizgisel akışı noktasını da kırmıştır. Filmin, zemini azıcık bile sallantıda olan tek bir diyaloğu, görüntüsü yok. İkinci kez izlediğimde özellikle kusur kollayan bir göz ile aramama rağmen özellikle diyaloglarda kusur bulamadım. Büyük bir ustalıkla yazılmış metni düşünüp durdum. Seçilen kelimelerden, kullanılan teorik aktarımlara kadar hepsi bir biçimiyle Oppenheimer'ın karakterini, filmin tamamını besliyor. Örneğin Jung Freud arasında cereyan eden dönem çekişmesinden bahsedilmesi yazının başında bahsedilen ikilemin anlaşılması için önemli. Nitekim Jung daha çok toplumsal bellekten dem vururken Freud psikolojiyi daha tekil olana, yani bireye indirger. Filmin tamamında da bu gerilim var. Tekil olan ile çoğulun yaşadığı gerginlik. Yine bir sahnede T. S Elliott'un 1. Dünya savaşının ardından yayımlanan, epik şiir olan Çorak Ülke kitabını görüyoruz. Bu şiirin derinine indiğimizde aslında en iyi savaş karşıtı şiirlerden biri olarak kabul edilebilir. Savaşın yıkıcılığı üzerinden çöküşü anlatan, moderniteyi yerden yere vuran muazzam bir şiir ve şiiri okuduğunda insanda oluşan hiçbir his savaşın zerresini dahi beslemeyecek cinsten... İnsanı savaştan uzaklaştıracak her türlü duyguyu taşıyor ve bunu pasif bir biçimde de yapmıyor. İşte Nolan filmde bu kitabı Oppenheimer'ın eline tutuşturuyor. Hem de en yoğun ikilemi yaşadığı dönemde. Fakat burada mesele Oppenheimer'ın savaştan kurtulmanın en iyi yolunun daha büyük bir savaşla mümkün olduğunu düşünmeye başlaması. Filmde buna benzer birçok derin anlatı içeren öğeler var. Oppenheimer'ın duvarda gördüğü ve bir Pablo Picasso'nun ikinci Dünya savaşının arifesinde 1937 yılında çizdiği tablo Femme assise aux bras croises bunlardan yalnızca birisi. Yani bu yönüyle de değerlendirdiğimizde, Nolan bir biyografiyi sinematografyasıyla, imgelemle 'kuruluktan' kurtarmış gibi görünüyor. Ben, bilimin sağduyudan koptuğu zaman ancak vahşeti doğuracağını düşünen biri olarak -ki günümüzde yaşanan durum da budur- gelişen süreci tamamen sapma olarak değerlendiriyorum. Bu yönüyle baktığımda Prometheus Oppenheimer benzetmesinin yalnızca duygu yergisi olduğunu düşünüyorum. Prometheus büyük bir savaş gerçekleştirerek ateşi tanrılardan geri alıp insanlığa teslim eder ve bunun sonucunda cezalandırılır ve bağlandığı bir kayalıkta henüz sağken ciğeri kartallara yedirilir. Yani yaptığı devrimciliğin büyük bedelini öder. Oppenheimer'ın mahkemede 'vatan hainliğinden yargılanması da Prometheus ile ilişkilendirilmiş. Bunun herhangi bir geçerliliği, tutarlılığı yok. Fakat filmde bana kalırsa Oppenheimer Prometheus lakabından çıkarılıp biraz da hak ettiği yere konulmuş. Herkeste aynı sonucu açığa çıkarır mı bilemem fakat Oppenheimer'ın vicdani muhasebesini zayıf bulmama rağmen psikolojisi film üzerinden bana yansıdı ve bilim-vicdan bağlamını da birçok yönüyle düşünmeye başlamış oldum. Sonuç olarak Oppenheimer, onun ruh haline bürünmenin zor olduğu bir film ve bunun nedenleri de Nolan'a yazar ancak biraz da gayret ederek filmin içine girebilirse insan, yaratmak istediği hisleri izleyicide yaratmayı başarabilen bir film. Nolan'ın onu özgün kılan tarzından bazı nüveleri içinde barındırsa da Dunkirk'te olduğu gibi onun epeyce dışına taştığı görülüyor. Nolan'ın diğer filmlerinde yarattığı tempo, görüldüğü üzerinden bu filmde yok fakat bu tempoyu daha çok izleyicinin zihninde dönüp duracak sorgulamalarda yürütmeyi esas almış ve bunu başarmış gibi görünüyor. Bunun yanında Nolan bence daha önceki filmlerinde de görüldüğü gibi yalnızca kadın karakter yazımı konusunda değil genel olarak karakter yazımı konusunda sıkıntı yaşıyor. Bir biyografi filmi olması itibariyle karakter yazımlarını belki bu film üzerinden değerlendirmek yeterli sonuç açığa çıkarmayacaktır ancak bu filmde Nolan özellikle kadın karakter yazımı konusunda neredeyse dibe vurmuş. Oysa örneğin Kitty karakterinin zaaflarıyla, duygularıyla, iradesiyle yani genel özellikleriyle daha güçlü yazılması filmi daha başarılı bir hale getirebilirdi. Bu yazıyı yeni gördüm, nasıl görmemişim anlamadım. Filmi izlediğimden beri burada filmle ilgili bir yazı bekliyordum."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/oppenheimer-p-oppenheimer-i-izlemeye-giderken-beklentimiz-dusuktu-yonetmen-christopher-nolan-in-burada-biraz-durmakta-fayda-v", "text": "Oppenheimer'ı izlemeye giderken beklentimiz düşüktü, yönetmen Christopher Nolan'ın (burada biraz durmakta fayda var. 30 Temmuz doğumlu aslan burcu yönetmen, muazzam zihin yapısıyla muazzam filmler kazandırdı sektöre. İnception, prestige, memento gibi... Nolan tam bir deli, zihin yapısı karmaşık olduğundan ve filmlerini emek emek inşa ettiğinden kimilerince eleştirilse de ben son derece başarılı buluyorum. Öyle ki interstellar filminde Mısır tarlası sahnesinde gerçekten mısır ekmiş, büyütmüş, satmış ve filme de bütçe sağlamıştır. \"İçinde bir tutam delilik barındırmayan hayat, eksik bir hayattır.\") son filmleri diğerleri kadar mutlu etmediği için beklentimiz düşüktü. Sinemaya gidip filmin başlamasını bekledik ve ilk saniyeden itibaren gözlerimizi ekrandan alamadık. Akıcı ve anlaşılması güç olması zekiceydi, bundandır biyografik olan film beklenenin aksine asla sıkmadı. Oyuncular, yıldızlar geçidiydi. Bu da Nolan'ın aslan burcu zekasından. Aslanlar kendi gibi ışıldayanlarla çalışmayı severler ve bilirler ki en çok gişeyi onlar yapacaktır. Oyunculuk muazzamdı. Yapay ve irite edici tek bir oyuncu yoktu ki Peaky Blinders dizisinden olsa gerek Cillian Murphy'i hep itici bulmuşumdur. Filmi izleyince atom bombasının mucidi, ünlü fizikçi J. Robert Oppenheimer'ı, Murphy'den başka kimse oynayamazmış gibi geldi. Rol yapmamış, rolü yaşamış gibiydi. Ağzında sürekli sigara, muzip bir gülüş, zeki bakışlar, atom bombasını icat etmeden önce yaşadığı zihin kargaşası, icattan sonra Japonya'nın önce 6 Ağustos Hiroşima bombalanması sonrasında 9 Ağustos Nagazaki bombalanması ve ardından gelen Oppenheimer'ın kendini katil hissetmesi ve bu duygularla mücadelesi sırasında yargılanırken savaşmayıp kendini cezalandırmaya çalışması gibi duyguları oyuncu seyirciye çok başarılı geçirmiş. Ben etkilendim. Bir diğer etkilendiğim karakter karısı Kitty Oppenheimer oldu. Çarşafları içeri al, çarşafları içeri alma şifreli konuşmaları ve özellikle Kitty'nin soruşturma esnasında savcıyı zeki manevralarla rezil etmesi. Zeki kadınları izlemeyi özellikle çok seviyorum. Lewis Straus karakterini canlandıran Robert Downey Jr.'da takdire şayan bir oyunculuk sergilemiş. Kompleksleri, egoist tavırları ve paranoyak gelgitleri çok başarılıydı ancak Oppenheimer'a düşmanca tavırları onu ele verenin Straus'un ta kendisi olması sürpriz değildi. Oppenheimer'ın komünist bağlantılarını deşifre edip onun güvenlik soruşturmasına -yapay- maruz kalmasına sebep olanın Lewis Straus olduğu tahmin edilebilir şekilde işlenmişti."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/orhan-veli-kanik-ve-hayati", "text": "Orhan Veli Kanık halk ağzındaki adıyla Orhan Veli, 13 Nisan 1914'te İstanbul'un Beykoz ilçesinde kısa hayatına gözlerini açtı. Türk şiirindeki eski yapıyı temelinden değiştirmeyi amaçlayarak kendine özgü anlatışını şiirine yansıttı. Şiirlerinden farklı olarak hikaye, deneme, makale ve çeviri alanında birçok eser yazdı. Yalın bir anlatımı benimseyerek şiir dilini konuşma diline yaklaştırdı. 1941 yılında, arkadaşlarıyla birlikte çıkardıkları Garip adlı şiir kitabında bu fikirlerinin örnekleri olan şiirleri yayınlandı ve Garip hareketinin doğmasına sebep oldu. Bu hareket özellikle 1940-1950 yılları arasında Cumhuriyet Dönemi şiirinde büyük etki bıraktı. Garip şiiri hem yıkıcı hem de yapıcı özelliği ile Türk şiirinde bir mihenk taşı kabul edilir. Telif hakkı bir süre önce kalkan Orhan Veli Kanık'ın diğer kitapları ise; Şairin İşi, Yazılar, Öyküler, Konuşmalar, Orhan Veli Kanık Bütün Şiirleri, Hoşgör Köftecisi, Sakın Şaşırma, Yalnız Seni Arıyorum kitaplarıdır. Orhan Veli'nin takma adı ise Mehmet Ali Sel'dir. Bu adı ise polislere yakalanmamak için kullanır. Şairimiz 1950 yılında belediyenin açtığı çukura düştükten sonra beyin kanaması sonucunda 36 yaşında hayata gözlerini yummuştur."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/orhan-veli-nin-dusesi-belle-eskenazi", "text": "Orhan Veli'nin düşesi olan Bella Eskenazi 1923 yılında İstanbul'da doğmuştur. İlk ve ortaöğretimini farklı okullarda sürdürmüş, liseyi İstanbul Kız Lisesi'nde okumuştur. 40'lı yıllarda Ankara'da yaşayan ablası Dora'yı hep ziyaret edermiş. Bella Eskenazi Ankara ziyaretleri sırasında, eniştesi olan Erol Güney'in arkadaşı Sabahattin Eyüboğlu'nun isteği üzerine Hasanoğlan Köy Enstitüsü'nü ziyaret eder. Bella, burayı o kadar çok sever ki burada para alamadan öğretmenlik yapmak ister. Hasanoğlan Köy Enstitüsü'nde de İngilizce ders verecek kimse yokmuş. Bella'nın Yahudi asıllı olup ve isminin Bella olması yüzünden, Milli Eğitim bakanlığı yetkilileri bu atama konusunda kararsız kalmış. Sabahattin Eyüboğlu ve Hakkı Tonguç, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ile görüşmeye giderler. Cumhurbaşkanı'na \"Hasanoğlan'da İngilizce dersi verebilecek bir kız bulduk ama adı Bella\" dediklerinde aldıkları yanıt, \"Ee? Ne bekliyorsunuz, hemen işe alın.\" olmuştur. Erol Güney'in yine üniversiteden arkadaşı olan Orhan Veli, sık sık Erol Güney'i ziyaret eder. Bella da Orhan Veli'yle oradan tanışıklık ederler. \"Ankara'daydık, Sabahattin Eyüboğlu'nun evinde. Briç oynuyorlardı. Ablamla eniştemden önce varmıştım. Orhan da oradaydı. Genelde çalışmak için başka bir odaya geçerdim, Orhan da briç oynamadığı için genelde benimle kalır, sessizce bir köşede çalışırdı. O gün sedirin üzerine uzanmış, çalışıyordum. Bir ara defterimi istedi ve bir şeyler karalamaya başladı. \"Al bakalım düşes!\" dedi, beni \"düşes\" diye çağırırdı. \"Düşes bu iş böyle gitmez!'' derdi. Baktım, ''Sere serpe'' şiiri! O an şiiri benim için yazdığı hiç aklıma gelmedi, sonradan öğrendim."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/oslo-31-agustos-2011", "text": "Joachim Trier imzalı Oslo üçlemesinin ikinci filmi \"Oslo, 31 Ağustos\", insanı hem saatlerce üzerine konuşturabilecek bir varoluşsal sorgulamalara iterken, aynı zamanda söyleyecek hiçbir şey de bırakmıyor. Çünkü film bittikten sonra baş başa kaldığımız şey derin bir sessizlikten başkası değil. Bağımlılık tedavisinin devam ettiği rehabilitasyon merkezinden, Oslo'daki iş görüşmesine gitmek üzere bir günlük izin alan Anders ile günübirlik bir gezintiye çıkıyoruz. Bu gezide yalnızca Oslo'da değil, Anders'in iç dünyasında geziyor ve onun hayatında yer almış ve görülmeye değer kişileri ziyaret ediyoruz. Orta yaşa doğru emin adımlarla ilerlerken, gençlik artık dikiz aynasından görebildiğimiz bir görüntüden ibaret olmaya başlıyor ve filmdeki karakterler bize kendi aynalarındaki görüntüyü paylaşıyorlar. Kimse aslında göründüğü gibi mutlu değil ancak yola devam etmenin bir yolunu bulmuş gibi görünüyorlar. Öyle ya otoyolda belli bir hızda giderken bir anda frene basamazsın. :) Ve Anders, bu akıp giden yolculukta herhangi bir duygu hissedemediği, anlamlandırmayı başaramadığı, bir parçası olamadığı ve ait hissedemediği bir yaşamın karşısında durup onunla bir gün boyunca flört edip, bir 31 Ağustos sabahı diğer insanların aksine frene basmaya karar verir. Başrolde, üçlemenin ilk filminde de izlediğimiz Anders Danielsen Lie, bu filmde de bizi büyük bir melankoli ve varoluşsal soruların içine kolaylıkla bırakıyor. Anders'in etkileyici oyunculuğu, Trier tarzı ve donuk İskandinav atmosferi bize tekrardan güzel bir film sunuyor. Joachim Trier imzalı Oslo üçlemesinin ikinci filmi \"Oslo, 31 Ağustos\", insanı hem saatlerce üzerine konuşturabilecek bir varoluşsal sorgulamalara iterken, aynı zamanda söyleyecek hiçbir şey de bırakmıyor. Çünkü film bittikten sonra baş başa kaldığımız şey derin bir sessizlikten başkası değil."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/oteki-aslanlar-gokce-gokceer", "text": "Öteki Aslanlar kızıma 4-6 yaş aralığında sık sık okuduğum, her okuduğumda beni hüzünlendiren bir masal kitabı. Masalda yer alan Ama bazen evini terk etmen gerekebilir. Onu ne kadar seversen sev, yaşadığın yer seni mutlu etmeyebilir... Bu durumda gitmek gerekir... gibi cümleler; bana ülkelerinden savaş, ekonomik kriz veya baskıcı yönetimler yüzünden ayrılmak zorunda kalan ve daha iyi bir yaşam için yollara düşen insanları hatırlatıyor. Tam sınırdayken son bir kez dönüp yurduna bakan, belki bir gün aydınlık yarınlarda yeniden kavuşmak üzere ona veda eden mültecileri... Denizleri, can yeleklerini, botları! Kitapta, yaşadıkları ormanda çıkan yangın sonrası göç etmek zorunda kalan aslan ailesinin zorlu yolculuğu ve varış noktasında kendilerinden farklı olan diğer canlıların onları kabullenme süreci anlatılıyor. Gönüllü veya zorunlu göçten sonra vardıkları yabancı topraklarda var olmaya, tutunmaya çalışan tüm göçmenler gibi! İçinde bulunduğumuz çağın en büyük sorunlarından biri olan göç dalgaları ve ülkelerin bununla baş ederken kimileyin uyguladıkları acımasız yöntemler üzerine çokça düşündüğüm, aslında dertlediğimden ötürü Öteki Aslanlar benim için ilk okuduğumdan beri gözümde biriken yaştır. Okurken kızımdan sakladığım! Sonra ne zaman okusam masalın göçü anlatan sayfalarında hep aynı hüznü yaşarım! Masalda, mavi tüylü anne aslan ve yavruları yorucu bir yolculuğun sonunda nihayet bir ormana varıyor fakat ormanın kralı kırmızı parlak tüyleri olan aslan onları farklı göründükleri için istemiyor. Diğer hayvanlara göre görkemli bir görüntüsü olan ve çevresini küçümseyen aslandan tüm hayvanlar çekiniyor. Fakat içlerinden birinin cesareti diğer hayvanları harekete geçiriyor. Bu kibirli ve güçlü aslan karşısında birçok hayvan misafirlerin ormanda kalması için birleşiyor tıpkı haksızlık karşısında birlikte hareket ederek kazanan topluluklar gibi, onlar da ormanın kralına karşı galip geliyor. Beni duygudan duyguya sürükleyen masal nihayet baba aslanın da ailesine kavuşmasıyla son buluyor. Öteki Aslanlar, farklılıklara saygıdan birlikte hareket etmenin önemine kadar bir çok konuda toplumsal mesajlar içeriyor. Kitabın son sayfalarındaki Dünyada hiçbir orman, hiçbir toprak parçası, gökyüzü ya da denizin sahibi yoktur. Onlar hepimizindir... cümleleri; çocukların zihinlerine, var olanı paylaşmak adına bir güzel mesaj daha bırakıyor. Öteki Aslanlar'ı okuyun, güçlü olduğu için başkalarının yaşamı üzerinde hakkı olduğunu iddia eden karanlık kalplilere karşı aydınlık yarınlar için okutun! Öteki Aslanlar kızıma 4-6 yaş aralığında sık sık okuduğum, her okuduğumda beni hüzünlendiren bir masal kitabı. Masalda yer alan Ama bazen evini terk etmen gerekebilir. Onu ne kadar seversen sev, yaşadığın yer seni mutlu etmeyebilir... Bu durumda gitmek gerekir... gibi cümleler; bana ülkelerinden savaş, ekonomik kriz veya baskıcı yönetimler yüzünden ayrılmak zorunda kalan ve daha iyi bir yaşam için yollara düşen insanları hatırlatıyor. Tam sınırdayken son bir kez dönüp yurduna bakan, belki bir gün aydınlık yarınlarda yeniden kavuşmak üzere ona veda eden mültecileri... Denizleri, can yeleklerini, botları!"} {"url": "https://bubisanat.com/posts/otostopla-bafa-golu-gezisi", "text": "Bafa Gölü'nün güzelliğini öven birkaç blog okumuştum. Bu bloglarda oranın bir kuş cenneti olduğu ve üzerinde küçük adacıkların olduğu yazıyordu. Bodrum'a yolu düşenlere ise uğramaya değer bir yer olduğu tavsiye edilmekteydi. Benim de Aydın'da yaşadığım zamanlarda hep gitmek isteyip de bir türlü gidemediğim bir yerdi. Didim'den öteye bir türlü gidememiştim. Derler ya: nasip, kısmet. O gün bugünmüş demek ki. Bafa Gölü'ne doğru gidiyorum ama yolunuzun üzerinde uygun bir yerde inebilirim, dedim. Türkülerin ardından balıkçıların olduğu yere gelmiştik. Restoranlar sıra sıra dizilmiş ve hepsi de göle bakıyordu. Dayılar beni de davet etti balık yemeye ama ben türlü ısrarlara rağmen yalnız gezmek istediğimi söyleyip onlardan ayrıldım. Restoranların kenarından sahile doğru indim ve kayalıkların üzerinde güneşin kavurucu sıcaklığına rağmen dolaştım. Beklentim değişik kuş türleri görmekti fakat kuşların olduğu bölüm gölün Aydın tarafında kalmıştı. Biz ise Muğla tarafına geçmiştik. Yine de görülmeye değer bir yerdi. Bloglarda bahsedilen adacıkları gördüm. Martıların göl üzerinde süzülüşünü ve avlanışını izledim. Sahilde eski bir kayık gördüm. Üzerine oturup çantamdan çıkardığım çubuk krakeri yedim. AnnenMayKantereit grubundan \"Barfuß am Klavier\" şarkısını mırıldandım. Dayılarla balık yemeye gitseydim belki de bu kadar keyif almayacaktım bu geziden. Sahil boyunca biraz daha yürüdükten sonra yola tekrar çıkmaya karar verdim. Orman içinden ana yola giden bir patika buldum ve oradan yürüyerek ana yola çıktım. Ana yolda gölgelik yoktu. Belki de otele vardığımda farkettiğim güneş yanıklarım orada oluşmuştu. Bu yol otoban olduğu için araçlar çok hızlı geçiyordu. Tek umudum hemen yakınımdaki benzin istasyonundan çıkan ve henüz hızını alamayan araçlardı. Daha çok onları durdurmaya çalışıyordum. Daha önce de bahsettiğim gibi lüks otomobillerde tek başına gidenler beni görmezden geliyor veya korna çalarak yoldan çekilmemi işaret ediyordu. Model olarak eski olan araç sahipleri ise en azından nereye doğru gideceklerini işaret ediyorlardı. Bu iki-üç saniyelik işaretlerle araç sahipleri \"Ben senin işine yaramam kardeşim, ilerden döneceğim.\" veya \"Araba dolu be güzel dostum, boş olsa tabii ki alırım.\" ifadelerini bana aktarabiliyorlardı. Ben de hafif öne eğilip sol elimi göğsüme götürüp, sağ elimle de selam verip bir nevi \"Teşekkür ederim, düşünmeniz yeterli.\" cevabını veriyordum. Görüldüğü gibi otostopun kendine ait bir dili var. Güneş altında 15-20 dakika falan geçirmiştim ki henüz benzin istasyonundan çıkmamış aracın içinde bana doğru bağıran iki tane dayı... Ellerini havaya kaldırmış bana doğru gel gel, yapıyordu. Önce duraksadım, sonra kornaya basıldı ve daha şiddetli bağırmanın ardından koşmaya başladım. Sanırım 200 metre kadar koşmuştum. Yakınlaşmaya başladığımda beni çağıran bu aracın aslında beni buraya getiren dayılar olduğunu farkettim. Şansa hiç inanmayan ben evren tarafından bu konuda alt edilmiştim. Bu arada güneş altında yandığım yetmezmiş gibi koştuktan sonra terlemiştim. Tişörtümde çantamın kollukları hizasınca ter izi oluşmuştu. Dönüşte de aynı dayılara denk gelmek çok iyi olmuştu benim için. Çünkü tek arabada hem Bafa Gölü'ne gelmiştim hem de Didim'e dönüyordum. Bir otostopçu için bulunmaz bir şeydi bu. Aracı kullanan dayı \"Şurada, yukarıda bir köy gördüm, çok güzel evler var bir bakalım ondan sonra Didim'e döneriz.\" dedi. Anlaşılan bu dayı da gezginci ruha sahipti. Bahsi geçen köyün adı Pınarcık'tı ve hakikaten köy halkı güzel evlerde yaşıyordu. Köyü tepeden biraz seyrettikten sonra Didim yoluna döndük. Dönüşte de aynı şekilde türküler açan dayımız yine beni uzaklara götürmüştü. Azeri sanatçı R van Ar bova'dan Oduna Çok Yanmışam ezgisini dinleyerek yolumuza devam ediyorduk. Didim'e Akbük üzerinden gidelim diyen Amasyalı dayı gezmeye çok hevesliydi. Bu da benim, tabii ki, hoşuma gidiyordu. Güzel bir macera yaşıyordum. Yol uzadıkça ben de keyifleniyordum. Akbük'ü geçen arabamız Didim'e girmişti. Dayıdan beni minibüslerin geçtiği bir yerde indirmesini rica ettim, o ise beni merkeze kadar bırakmıştı. İnerken \"Vallah hep beraber ne güzel gezdik geldik, ehehe.\" diye bir espri yaptım fakat tam anlaşılmadı. Ufak bir sessizliğin ardından \"İyi günler\" deyip arabadan indim. İndiğim yer Didim Altınkum Sahili'ne yakın bir yerdi. Hemen sahile inip bir gölgelik buldum ve başımdan geçenleri yazmaya başladım. Böylece hem ruhen hem de bedenen uzaklara gittiğim bir gezinin sonuna geldim. Değerli yorumlarınız için teşekkür ederim. Size bir şeyler hissettirebildiysem ne mutlu bana... Gezerken değil de kampüsümün olduğu yerde otostop çekmiştim, İstanbul'un dışı zaten ve otobüse almayan sevgili şoförlerimiz sağ olsun bizi az yollarda bekletip üşütmediler. Ben de onu hatırladım, sövmelerimizi ve şükür geldik demelerimizi falan. Kaleminize sağlık, güzel yazıydı. İşaret parmağı aşağıyı işaret ediyorsa \"buradayım, şehir içinde, il dışına gitmiyorum\" demektir. Yine işaret parmağı sağı gösteriyorsa \"hemen şu sağdan, yakın ilçeye gidiyorum; senin istediğin kente değil\" demektir bu. İki el yanlara açılırsa ise \"yer yok gardaş, kusura bakma\" demektir bu. Uzun yıllar, Manisa İzmir arasında otostop çektim. Yıllar sonra aynı yerde, bu sefer ben, otostopçu gençleri alıyorum."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/papi", "text": "Merhaba. İsmim Papi. Ben hayali bir arkadaşım. Benim işim bu. Her çocuğa atanan bir hayali arkadaş vardır. Mesela ben şu anda Doruk'un hayalinde yaşıyorum. O altı yaşında, o yüzden ben de öyleyim. Biz hayali arkadaşlar çok güzel oyunlar biliriz ve asla sinirlenmeyiz. İşimi de seviyorum doğrusu; ama beni çok zorlayan bir tarafı var: Çocuklar büyümeye başladıklarında, hayal dünyaları da giderek küçülüyor ve bize yaşayacak alan kalmıyor. Yok olma tehlikesiyle karşılaşıyoruz her seferinde. Bu nedenle büyüyen çocuklardan ayrılıp yeni çocuklar, kendimize yaşayabileceğimiz yeni hayal dünyaları aramamız gerekiyor sık sık. Bu hem çok yorucu, hem ayrıldığımız arkadaşlarımızı özlüyoruz; hem de sürekli endişe içinde yaşamamıza neden olan bir durum. Bu nedenle benim bir tek hayalim var: Ben gerçek olmak istiyorum. Bu hayalimi nasıl gerçekleştirebileceğimi henüz bilmiyorum, ama hayallerin güzel yanı da bu, bir şeyi çok çok istediğinde ona nasıl ulaşacağını tam olarak bilmesen de seni oraya götürecek yardımlarla karşılaşmaya başlıyorsun. Doruk şu an öğle uykusunda, o yüzden benim de biraz zamanım var. Onun hayal dünyasındaki ormanda dolaşmaya çıktım, bana iyi geliyor. Mor ağaçlar, uçan filler, dört nala koşan çiçekler, gökkuşağı renginde bir gökyüzü ve çikolata şelaleleri var burada. Ah Doruk, sen hiç büyüme. -İmdaaat! -Kimse yok mu? Burada sıkışıp kaldım! Ses Lego taşlı kuyudan geliyordu. İçine eğildim ama karanlıktan başka bir şey göremedim. -K... Kimse var mı?'' -Ah şükürler olsun! Evet buradayım, Dün korkunç bir fırtına vardı ve kuyuya düştüm, şimdi çıkamıyorum. Bana yardım eder misin? Dünkü korkunç fırtınayı hatırlıyordum. Doruk, annesi onu dinleyip dikkate almayınca öfke nöbeti geçirmişti. Böyle zamanlarda kendini görünmez, güçsüz, küçücük hissediyor. Görülmeye, duyulmaya, anlaşılmaya dair müthiş bir ihtiyacı var, biliyorum. O öfkelenince hayal dünyası da talan olmuştu, ama bugün toparlanmış. -Tamam, seni çıkarmanın bir yolunu arayacağım, birazdan dönerim. Etrafta aşağı sarkıtabileceğim bir ip aramaya başladım. Devasa jelibonlardan oluşan göle geldiğimde, yılan gibi olanları birbirine bağlayarak aşağı sarkıtabileceğim fikri geldi aklıma. Şüphesiz ip daha kullanışlı olurdu, ama Doruk düz ip hayal etmezdi, ben de onu bunun için seviyordum. Bağlama işini bitirince kuyuya geri döndüm. -Sana jelibon sarkıtıyorum, ucuna sıkıca tutun, yukarı çekeceğim seni. İpin diğer ucunun aşağı doğru çekilip ağırlaştığını hissettim. -Tamamdır, tutundum. Hazırım. Tahminimden çok daha hafifti, aslına bakarsanız, neredeyse tüy gibiydi. Yukarı çıktığında nedeni anlaşıldı. Bir insanın avcuna sığabilecek boyutta, minicik bir periydi bu. -Çok çok teşekkür ederim. Dünden beri burada korkuyla bekliyordum. İyi ki geldin. İsmim Lila. Ben bir su perisiyim. Normalde ışınlanabiliyorum ama dünkü fırtına beni çok halsiz bıraktı, bu sefer yapamadım. Belki duymuşsundur, biz dilekleri gerçek kılabiliyoruz. Sana teşekkür etmek için bir dileğini gerçekleştirebilirim. Kalbine en yakın arzun nedir? Bunu söyledikten sonra en yakındaki börek çalısından bir parça patatesli börek koparıp yemeye başladı. ''Off! Acıkmışım, dünden beri bir şey yememiştim.'' -Ben bir hayali arkadaşım. Benim en büyük dileğim gerçek olmak. Hayal dünyasından çıkmak. Bunu gerçekleştirebilir misin? -Ahh, bunu benden ilk isteyen hayali arkadaş sen değilsin ne yazık ki. Ancak maalesef bunu bu şekilde gerçekleştiremem. Yani sen isteyince yapamam. Bu dileğin, bağlı olduğun çocuktan gelmesi gerekiyor. Senin gerçek olmanı o istemeli ve sen ona bunu istemesini söylememelisin. Kendisi düşünmeli ve gönülden arzulamalı. Tahmin etmeliydim. Doruk böyle bir şey istemezdi. Benim sadece kendisinin görebildiği, sadece onunla oynayan, ona özel bir arkadaş olmamdan çok memnundu, bunu sık sık dile getirirdi. -Neden gerçek olmak istiyorsun? Burada her şey mümkünken? Ona endişelerimden ve Doruk'un da hayal dünyasının en nihayetinde küçülmeye başlayacağından bahsettim. Endişelerimi hak vererek dinledi. -Bak ne diyeceğim: İstersen seni Peter Pan'ın \"Var Olmayan Ülkesi'ne\" götürebilirim? Orada çocuklar hiç büyümüyor. Onlardan birinin hayali arkadaşı olabilir ve sonsuza kadar güvenle yaşayabilirsin. Ne dersin? Bunu hiç düşünmemiştim. Var Olmayan Ülke, tabi ya! Hakkında anlatılanları çok duymuştum. Yeni bir macera da hiç fena olmazdı doğrusu. Üstelik çocukların büyümesinden de endişe duymam gerekmeyecekti. -Olur Lila, çok isterim! Ancak öncesinde eve uğrayabilir miyiz, Doruk ile vedalaşmak istiyorum. Böylece Doruk'un yanına gittik. Lila dışarda bekleyeceğini söyledi. Doruk uyanmış en sevdiği treniyle oynamaya başlamıştı. -Hoş geldin Papi. Hadi kovboyculuk oynayalım dedi tüm naifliğiyle. Ona uzun uzun baktım. Yaklaşık 2 yıldır birlikteydik. Annesiyle babası o dört yaşındayken boşandığında atanmıştım ona. Uyuyamadığı tüm o gecelerde yorganın altında el feneriyle gölge oyunu oynadığımız, korktuğunda kendini güvende hissetmesi için dolabına saklandığımız, gizlice yediği dondurmalar karnını ağrıttığında birlikte ağladığımız, ve güldüğümüz, çok güldüğümüz, tuhaf tuhaf oyunlar ürettiğimiz, annesiyle babasının tekrar bir araya geldiğinin hayalini özlemle kurduğumuz tüm o zamanlar geçti gözlerimin önünden. Dalgın bir şekilde minik elleriyle tren raylarını düzelterek kendi kendine mırıldanışını izlerken ona şefkatle baktım. O an anladım. Başka bir yere gidemezdim. Ne şimdi, ne sonra. Onun bana ihtiyacı vardı. Hepsinin vardı. İşin ucunda yok olma tehlikesi olsa da, bir çocuğa daha arkadaş olabilmenin, yüzünü güldürebilmenin iç huzuruna değerdi. -Hadi oynayalım Doruk'cuğum. Ben şerif olacağım. İsmim Papi. Ben hayali bir arkadaşım. En büyük hayalim tüm çocukların güvende ve mutlu olması."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/particlefever", "text": "Belgesel sevenler için güzel bir alternatif ParticleFever. Tabiat ve evren üzerine nice belgesel yapılmış, tabiatın ve evrenin kanunları, düzenlilikleri veya düzensizlikleri incelenmiş neticesinde insanın sınırlı bilgi birikimi doğrultusunda belgeseller aracılığı ile bu bilgiler bizlere aktarılmıştır. Her geçen gün teknolojide yaşanan gelişmeler bir önceki bilgiyi geçersiz kılmakta ya da mevcut bilgileri daha ileriye taşıyarak yolumuza ışık tutmaktadır. Bu şık tutanlar içinde beni en çok etkileyen belgesellerden biri son günlerde izlediğim ParticleFever oldu. CERN nedir? Neden kurulmuştur? Birbiriyle çok fazla çekişmesi olan devletlerden yüzlerce insanın ortak bir amaç için bir araya gelmelerinin nedeni nedir? Bunlar ve daha fazlası hakkında bilgi almak ve konunun detaylarına inebilmek için bu belgeseli seyredebilirsiniz. Belgesel 2007 tarihi ile başlıyor. Devasa platformu ve Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'nı görmek bile heyecan verici. Yeni bir çağ başlayacak ve biz bunun ilk kanıtlarını görebilecek olanlar arasında mı olacağız düşüncesi ile şevkle, istekle, karınca gibi çalışan insanlar... İzleyin, izlettirin. CERN ile ilgili detaylı bilgiye aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz. Keyifle ve ilgiyle izleyebileceğiniz, arka plan da neler oluyor'un cevabını kısmen de olsa cevaplayacak bilgilendirici bir belgesel."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/particlefever-belgesel-sevenler-icin-guzel-bir-alternatif-particlefever-tabiat-ve-evren-uzerine-nice-belgesel-yapilmis-tabiat", "text": "Belgesel sevenler için güzel bir alternatif ParticleFever. Tabiat ve evren üzerine nice belgesel yapılmış, tabiatın ve evrenin kanunları, düzenlilikleri veya düzensizlikleri incelenmiş neticesinde insanın sınırlı bilgi birikimi doğrultusunda belgeseller aracılığı ile bu bilgiler bizlere aktarılmıştır. Her geçen gün teknolojide yaşanan gelişmeler bir önceki bilgiyi geçersiz kılmakta ya da mevcut bilgileri daha ileriye taşıyarak yolumuza ışık tutmaktadır. Bu şık tutanlar içinde beni en çok etkileyen belgesellerden biri son günlerde izlediğim ParticleFever oldu. CERN nedir? Neden kurulmuştur? Birbiriyle çok fazla çekişmesi olan devletlerden yüzlerce insanın ortak bir amaç için bir araya gelmelerinin nedeni nedir? Bunlar ve daha fazlası hakkında bilgi almak ve konunun detaylarına inebilmek için bu belgeseli seyredebilirsiniz. Belgesel 2007 tarihi ile başlıyor. Devasa platformu ve Büyük Hadron Çarpıştırıcısı'nı görmek bile heyecan verici. Yeni bir çağ başlayacak ve biz bunun ilk kanıtlarını görebilecek olanlar arasında mı olacağız düşüncesi ile şevkle, istekle, karınca gibi çalışan insanlar... İzleyin, izlettirin. CERN ile ilgili detaylı bilgiye aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz. Keyifle ve ilgiyle izleyebileceğiniz, arka plan da neler oluyor'un cevabını kısmen de olsa cevaplayacak bilgilendirici bir belgesel."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/paul-valery-ile-dunya-bakismalari-kimi-insanlarin-bizi-cok-kotu-bilmeleri-hosumuza-gitmeli-cunku-yamru-yumru-bir-aynada-cirki", "text": "Düşünce, evrenin daha çabuk yok olmak için bulduğu yollardan biri olabilir. Haklı çıkmak isteyenden korkun. Doğru ile kendi kişiliği arasında, özellikle sıkı bir ilişki olduğunu sanır. Aklı kendi karısı sanıp kıskanır. Oysa, akıl ne kadar birisinin karısı olursa, o kadar az akıl'dır. Bir zafer takının alından geçmek, bir boyunduruğun altından da geçmektir. Çocukları severim. Çünkü, eğlenince eğlenirler, ağlayınca ağlarlar ve birinden ötekine kolayca geçerler. Ama ikisindeki yüzlerini birbirine karıştırmazlar. Her biri ötekinden kesinlikle ayrıdır. Ya bizde?... Süs, gözler için bir oyalamadır. Orantı kendini göstermeden etkili olmalı. Düşünce, bizi, şanlı şerefli durumumuza karşı olduğu kadar, halimizin çürüklüğüne, düşüklüğüne karşı da korumalı. Üzgünüm, ondan ağlıyorum diyordu Yaşantı. Ağlıyorum, ondan üzgünüm diyordu Müzik. Kesin düşünceler, çok geçmez, hiçbir şey yapmamaya götürürler. İnsanlar, gösterdikleri ile birbirlerinden ayrılırlar, sakladıklarıyla birbirlerine benzerler. İnsanın ödevi, ne için yaratılmışsa onu elinden geldiğince yapmaktır. Hiçbir şey için yaratılmış değilsen, ödevin yoktur. Bunun doğruluğu şundan belli: Herkese ödevler vermeyi gerekli bulan her doktrin, herkesin bir şey için yaratıldığını ve herkes için aynı şeyin geçerli olduğunu ileri sürüyor. Dostlarımızın yürekleri çok kez düşmanlarımızın yüreklerinden daha kapalıdır bize. Kendine yaranma gurur, başkalarına yaranma ise boş gururdur. Gücün güçsüzlüğü, güçten başka bir şeye inanmamasındadır. Dünyada en çok kötülük yapanlar hiç de en kötüler değildir; beceriksizler, savsaklar ve safdillerdir. Bir miktar iyi insan olmasa, kötüler güçsüz kalırdı. Her erkekte bir kadın vardır, ama hiçbir sultan onun kadar saklı değildir. Asıl züppe, sıkıldığı zaman sıkıldığını, eğlendiği zaman eğlendiğini açıklamaktan korkandır. Büyük şair sayılanlar, şiiri kamuoyunda ciddiye aldırtanlar, onu bir kurum, bir Devlet işi yapanlardır. Yalnız gazeteler ve kitaplar yoluyla bilinen bir şeyin, bilinmediğine yemin edebilirsiniz. Aşk; sevmek özenmektir. Öğreniriz onu. Kelimeler, eylemler, duygular öğrenilir. Kitapların, şiirlerin rolü. Özgün aşk binde bir olsa gerektir. Bundan bir masal konusu çıkarılabilir. Aşk ve düşünce karışımı içkilerin en sarhoş edenidir. Falan kişi yalnız sizin bildiğiniz insan değil, bilmediğiniz insandır aynı zamanda. Bu bilmediğiniz insanda, onun olacağı ve kendinin de bilmediği insan vardır. İnsanlar birbirini yemek için birbirinden nefret etmek zorundadırlar. Bu bakımdan hiç de hayvanlardan üstün sayılmazlar. Hayvanlar birbirlerini azgınlıkla yerler ama, kin duyarak değil. Hayvanda yararsız hiç bir şey yoktur. Omuzuna dostça dokundum, meğer yarası tam ordaymış. Denize, duvara bakarken bir cümle, bir dans, bir çember görüyorum. Göğe bakarken, büyük ve yalın gök bütün kaslarımı genişletiyor. Göğe bütün bedenimle bakıyorum. Sözün anlatmak istediğini anlattığı binde birdir. Gözlerimizde yanılmak, düşüncelerimizde yanılmaktan daha zararlıdır. Kendimizi ne kadar bilmediğimizi, yazdıklarımızı yeniden okurken anlarız. Sanattaki güçlük, şair olana düşünceler getirir; şair olmayanın elinden düşüncelerini alır. Eleştirmenler: En miskin köpek bile Öldürücü bir yara açabilir; kuduz olması yeter. Kendi bulduğumuz bir kalıp içinde düşünebilseydik, en güzeli bu olurdu. Bilmediğimiz şeyden söz etmek daha çok hoşumuza gider. Çünkü odur düşündüğümüz. Kafanın çabası ona gider ve yalnız ona gidebilir. Akıl, şairin uyağı akıldan yeğ tutmasını ister. Şiirde felsefe yapmak dün de bugün de, şaşırtıcı dama kurallarına göre oynamak olmuştur. Eserler: Biçim, eserlerin iskeletidir; iskeleti hiç olmayan eserler vardır. Bütün eserler ölür ama, iskeleti olanlar, bu kalıntı sayesinde, eti olanlardan daha çok yaşar. Kolayca taklit edilebilecek, taklit edildiği de kolayca inkar edilebilecek şeylerden kaçınmalıdır. Sanat: Eşyada hani ne olduğunu söyleyemediğimiz bir hal var ya? İşte onu körü körüne taklit edebilirsen belki o zaman güzele ermiş olursun. Düşünce, düz yazıda oturur; şiirde ise yardım eder, gözetler, yol gösterir. Bizim için söylenen her şey yanlıştır, ama bizim düşündüğümüzden başka türlü yanlıştır. İnsan, kendini hiçbir zaman yeterince beğenmez ki, tümü ile içini açabilsin. Bana güç geleni her zaman yeni bulurum. Tanrı erkeği yarattı; yalnızlığını yeterli bulmadı; ona bir de eş yarattı ki, yalnızlığını daha iyi duyabilsin. Makine yönetiyor. İnsan hayatı sıkı sıkıya bağlı ona ve mekanizmaların korkunç keskinliğindeki isteklerine boyun eğmiş. İnsanların yarattıkları makineler doymak nedir bilmiyorlar. Şimdi, kendilerini yaratanları etkiliyorlar, onları kendilerine göre yoğuruyorlar. Onlar, iyi dizginlenmiş insanlar istiyorlar. Aralarındaki ayrılıkları siliyorlar yavaş yavaş ve onları kendi düzenli işleyişlerine, düzenlerinin tekdüzeliğine elverişli kılıyorlar... Makine ile aramızda bir çeşit anlaşma var, sinir sisteminin toksinlerdeki gizli cinlerle girdiği korkunç bağlaşmalara benzer bir anlaşma. Makine bize yarar sağladıkça, daha yararlı oluyor. Daha yararlı oldukça da, biz eksikleniyoruz, onlarsız yaşayamaz oluyoruz. Bizim düşüncemize kendi düşüncemiz olduğu için inanmamayı öğrenmeliyiz. Tersine, kendi düşüncemiz olduğu için onu dizginlemek ve büyük kuşku ile karşılamak gerekir. Bizim dediğimiz şey, bize zor aydınlanan ve zor tutulan bir yoldan, yolların en karanlığından gelen şeydir. Bizim dediğimiz şey, bizde olduğu bahanesiyle her şeyi göze alan, bizimle her istediğini yapan birisine bağlıdır. Klasisizm, romantizm, realizm, hümanizm gibi sözlerle ciddi olarak düşünmek mümkün değildir. Şişeler üstündeki etiketlerle insan ne sarhoş olur, ne de susuzluğunu giderir. Beni sev demeyin her zaman, bir şeye yaramaz bu. Ama Tanrı öyle diyor. Kimi insanların bizi çok kötü bilmeleri hoşumuza gitmeli. Çünkü yamru yumru bir aynada çirkin görünmek iyi bir şeydir. Erdemlilerde kötülük iyiliğin tuzu biberidir. Erdemsizlerde ise tam tersi. Umut yaşatır ama gergin ip üstünde. Derdini kağıda dökmek tuhaf bir heves. Birçok kitabın kaynağı, hem de en kötülerinin. En aydınlık düşüncelerimiz, karanlık bir çabanın kızlarıdır. Dahi insan bana biraz dehasından verendir. Her tartışmada insanın savunduğu bir tez değil, kendisidir. Ressam gördüğünü değil, görülecek olanı yapmalı. Bir şef, başkalarına ihtiyacı olan insandır. Bir devlet, yaşayan ve kendine karşı çıkanı ne kadar koruyabiliyorsa, o kadar güçlüdür. Tanrı her şeyi hiçten yarattı. Ama hiç, kendini belli ediyor. Bütün dünya bir tohuma soluk verir ve bir ağaç yapar ondan. Yaşamak istiyorsan, ölmek de istiyorsun demektir. Yoksa yaşamanın ne olduğunu kavramıyorsundur. Herkes bir başkasından bir şeyi saklar ve herkes kendinden bir şeyi saklar. Demek ki, içtenliğin iki yamacı var."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/peki-ama-neden-p-zamansiz-bir-saatin-tik-taklari-arasinda-bir-filin-golgesi-dans-ediyordu-gokkusaginin-renkleri-tersten-okunu", "text": "Zamansız bir saatin tik takları arasında, bir filin gölgesi dans ediyordu. Gökkuşağının renkleri tersten okunuyordu ve her harf bir yıldıza dönüşüyordu. \"Peki ama neden?\" diye sordu bir kum tanesi, denizin dibindeki bir ahtapotun şapkasını giyerken. Mantar şeklindeki bulutlar, gökyüzünde şarkı söyleyen balıklarla doluydu. Her nota, bir çikolata parçasına dönüşüp yağmur gibi yağıyordu. Bir kedi, şemsiyesini açıp çikolata damlalarından yapılmış bir gölde yüzüyordu. Ormanın ortasında bir telefon kulübesi, sürekli farklı dillerde konuşan bir papağanı barındırıyordu. Papağan zaman zaman Dostoyevski'nin eserlerini Japonca okuyor, bazen de Shakespeare'in sonelerini Morse alfabesiyle işaretliyordu. Bir çaydanlık kendini bir filozof olarak tanıttı ve evrenin sırlarını anlatmaya başladı. Ancak her cümlesi bir tekerlemeyle sona eriyordu. \"Evren geniş bir pastadır, ama kimse kirazını seçemez, çünkü kirazlar aslında küçük gezegenlerdir.\" diyordu. Bir grup kalem bir tuval üzerinde futbol oynuyordu. Kalemlerin her hareketi, tuvalde absürd ve renkli desenler oluşturuyordu. Kale kaleye karşı oynayan kalemler bir ressamın rüyasında şampiyon olmuştu. Deniz kenarında bir saat kendini bir denizanası sanıp sahildeki kumları sayıyordu. Her kumu bir yıldıza benzetiyor ve \"Bu benim galaksim.\" diyerek gülümsüyordu. Ve sonunda, bir grup harf kelimelerin anlamlarını unutup bir dans pistinde vals yapmaya başladı. Her adımda yeni bir cümle doğuyor ama hiçbiri tamamlanmıyordu. Çünkü Dadaizm'de her şey mümkün ama hiçbir şey kesin değildi."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/puslu-anlatilar-ustadi-bir-ihsan-oktay-anar-portresi", "text": "İhsan Oktay Anar, babasının mesleği gereği ilk ve ortaokulu İstanbul'da okumuş, lise çağlarında İzmir'e gelmiştir. Burada Karşıyaka Erkek Lisesi'ne başlamış ancak tamamlayamadan okuldan atılmıştır. Okuldan kaçıp kütüphaneye gittiği için okuldan atılan yazar, lise eğitimini akşam lisesinde tamamlamıştır. Lise eğitiminden sonra Ege Üniversitesi Felsefe bölümünü kazanan Anar, bu bölüme isteyerek girmediğini anlatır. Felsefe bölümünün kendisi için kolay geldiğini, böylelikle okumaya ve yazmaya daha çok zaman ayırabildiğinden bahseden yazar, yüksek lisans eğitimini de aynı üniversitede tamamlamıştır. Yüksek lisans eğitimini ise askerliği ertelemek için yaptığını söyler. Çalışmaya lise yıllarında başlamıştır. Karşıyaka Erkek Lisesi'nde akşamları eğitim alan Anar, boş kalan zamanlarında tabela boyamış, daha sonra yağlı boya resimlerle uğraşmış ve bunu üniversite yıllarına kadar sürdürmüştür. Ege Üniversitesi Felsefe Bölümünü kazandıktan sonra iş hayatından uzaklaşıp üniversite ve yüksek lisans eğitimleri ile uğraşmıştır. 2011 yılında Ege Üniversitesi Felsefe Bölümünden öğretim üyesi olarak emekli olmuştur. Özlem Hanım, İhsan Oktay Anar'la ilgili söyleşilerinde eşinin suskunluğu tercih ettiğine, dinlemeyi ve gözlemlemeyi yeğlediğine, şakacılığına, klasik müzik hayranlığına, keman çalmayı sevdiğine değinir. Göz önünde bulunmayı sevmeyen Anar, özel hayatı hakkında açıklamalarda bulunmaz. Basına veya televizyon programlarına çıkmayı reddeder röportaj vermez, sosyal medya kullanmayı da tercih etmez. Koçakoğlu'nun röportajları dışında Anar'ı, romanları veya kendi kişiliği hakkında konuşurken duymayız. Bu yüzden onun kişisel hayatı hakkında daha fazla bilgiye ulaşmak o kadar da kolay değil. Anar'ın Puslu Kıtalar Atlası'ndan önce yazıp yayınlamadığı Tamu adlı bir romanı daha vardır. Edebiyat dünyasına girişi, daha sonra da hep anılacak olan Puslu Kıtalar Atlası romanı ile olmuştur. Bu roman diğer romanları üzerinde de büyük etkiye sahiptir. Puslu Kıtalar Atlası, Türk edebiyatında, postmodern anlatı geleneğinin üzerine eklenen, kendinden önceki romanlardan tarihsel ve fantastik anlatılarıyla ayrılan bir romandır. Romanın kurgusunda birbirinden ayrı ilerleyen karakterler anlatılarının sona doğru kesişmesi, buna rağmen bir sonuca varmayışı, okura her şeyin hayal ile gerçek arasında bir yerlerde olduğunu düşündürür. Uzun İhsan Efendi'nin bir karakter mi yoksa Anar'ın kendisi mi olduğu soruları okurun kafasını karıştırır. Anar'ın bunu bilerek yaptığı şu ifadelerden anlaşılır: Ben de düşünüyorum, dolayısıyla varım, ama kimim? Galata'da, Yelkenci Han'ı bitişiğinde ikamet eden Uzun İhsan Efendi mi yoksa bugünden tam üç yüz sekiz yıl sonra, İzmir'de oturan mahzun ve şaşkın adam mı? (237). Anar, romanda çoğu yerde üstkurmacayı ustalıkla kullanır. Anlatıcı, karakterlerin tüm kaderini bilirken okurun da neye dikkat edeceği üzerinde durur. Anlatı ilerlerken ilahi bir müdahale olur ve Uzun İhsan Efendi/Anar olaya müdahale eder. Yazarın ikinci romanı olan Kitab-ül Hiyel, üç kişinin hayat öyküsünü birleştiren ve aralara karışan grafiklerle, tablolarla görsel zenginlik taşıyan farklı bir eserdir. Kitab-ül Hiyel, Osmanlı'nın üç döneminde geçen üç karakterin çerçeve hikayesini aktarır. Roman, tarihsel roman tekniği kullanılarak kurmaca bir tarihin içinde mekanikle ilgilenen mucitlerin hiyel ilmiyle olan ilişkilerini anlatır. Kitab-ül Hiyel'de yine uzun boylu, çekik gözlü tasvir edilen Uzun İhsan Efendi, roman boyunca Yafes Çelebi, Calud ve Üzeyir'e yakın bir yerdedir. Uzun İhsan Efendi, romanda yılların yaşlandırmadığı karakterdir ve yine postmodern anlatıda yazarın kendini tasvir etmesine aslında metne dahil olmasına örnektir (Gizli, 76). Yazarın üçüncü romanı olan ve sekiz öyküyle aktarılan Efrasiyab'ın Hikayeleri'nde mitler, fantastik ögeler masalsı bir geleneksel anlatıyla oluşturulmuştur. Ölüm, bir karakter olarak romanda yer alır. Ölüm, canını alacağı insanlarla oyun oynamayı sever. Apturrahman, Ölüm'e bir teklifte bulunur. Oyunu kazanırsa yüz sene daha yaşayacak eğer kazanamazsa Ölüm, Apturrahman ve bir arkadaşının canını alacaktır. Apturrahman oyunu kaybeder ve kendisiyle birlikte Cezzar Dede'yi de Ölüm'e mahkum eder. Ölüm, bunun üzerine Cezzar Dede'ye bir teklifte daha bulunur. Kendisine anlatacağı her hikaye Cezzar Dede'nin hayatına bir saat daha katacaktır. Bu şekilde torunlarına hikayeler anlatarak bir süre daha yaşamaya devam eder. Uzun İhsan Efendi, bu romanda Ölüm'den sürekli kaçan bir karakter olarak sunulur. Vadesi dolan Uzun İhsan Efendi, her seferinde garip bir şekilde Ölüm'den kurtulmayı başarır. Çünkü romanın sonunda Ölüm, Uzun İhsan Efendi'den yardım ister. Uzun İhsan Efendi, Ölüm'ün bu yardım isteğini bir süre daha yaşamak karşılığında yerine getirerek Ölüm'ü alt eder (Gizli, 76). Anar'ın dördüncü romanı Amat: bir gemi ve mürettebatının fantastik ve büyülü maceralarını konu alır. Romanın konusu, her biri günahkar olan denizcilerin giderek makus kaderlerine ve günahlarının cezasını çekmeye yaklaştıkları bir lanetli gemide geçer. Diyavol Paşa, geminin kaptanıdır ve sürekli içer. Bunun sebebi kendinin şeytan olduğunu düşünmesidir. Amat, sıradan bir savaş gemisi değildir. Gemi mürettebatının her biri günahkardır. Üstelik geminin kaptanı Diyavol Paşa, eserde şeytanı simgeler. Amat, içinde her türlü acayipliklerin olduğu ve günahkarların yer aldığı bir cehennem olarak tasvir edilir (Gizli, 76). Amat, olağanüstü olayların mürettebat tarafından olağan bir şekilde karşılandığı, her bir karakterin fantastik ögelerle betimlendiği bir eserdir. Birbirine bağlanan en sonunda çözümlenen örgülerle Amat gemisi sakinleri aynı sona mahkum olurlar. Suskunlar, Yegah, Dügah ve Segah olmak üzere müzik makamı üzerinden üçe ayrılır. Musiki, romanda sıkça kullanılan bir motiftir. Karakterlerin çoğu farklı bir enstrüman çalar. Kanun, keman, ney gibi müzik aletleri çoğu yerde tasavvufi anlatıyla fantastiğin iç içe girdiği bir anlatıyı ortaya çıkarır. Hayaletler, şeytanlar ve fantastik ögeler Suskunlar'da belirgin şekilde yer alır. Yazarın altıncı romanı olan Yedinci Gün, üç bölümden oluşur. İhsan Sait, sevdiği kadın Prenses Döjira'ya kavuşmak için geleceğe gitmek ister. Bu astral seyahat için bir zeplin tasarlar ve uzun uğraşlar sonucunda zeplini yapmayı başarır. Zeplin, türlü olaylardan sonra havalanmayı başarır. Havada seyir halinde olan zeplin düşürülmeye çalışılır ama bir şekilde bu saldırıdan kurtulur. Zeplin en yükseğe çıktığında İhsan Sait kendini dondurur ve geleceğe doğru yol alır (Gizli, 47-48). Yedinci Gün romanında ana karakterin isminin İhsan oluşu yine Anar'ın kendi ismini üstkurmaca olarak kullanmasıyla ilgilidir. Yedinci Gün, altı günde tüm maceraları yaşayıp yedinci gün dinlenen İhsan Sait'in yarı tanrı formuna ulaşmasını betimler ve tanrının dünya yaratımını alegorileştirir. Metafizik ve fantastiğin izlerini bilimkurguyla birleştiren Anar, romanı gerçek mi düş mü sorularının etrafında bir aralıkta bırakır. Postmodern anlatı bu romanda da sıkça göze çarpar. Yazarın yedinci romanı Galiz Kahraman, İdris Amil adlı baş karakterin sıradan bir insan olmasının ötesine gitmeye çalışmasını ve her şey olmaya çalışıp hiçbir şey olamayışını anlatan bir romandır. Romanın sonunda aslında İdris Amil'in bir antropolog tarafından üst insan olduğu belirtilir. İdris Amil anlatının galiz kahramanıdır. Romanda İdris Amil'in başından geçenler daima abartılı, ironik bir dille sunulur (Gizli, 89). Anar, 2022 yılında Tiamat'ı okurlarına sunar. Sekizinci romanıyla uzun bir aradan sonra edebiyat dünyasına tekrar dönen Anar, seçtiği konu ve onu işleyişiyle yine kendi üslubunu ve çizgisini ortaya koyar. Olaylar, 1915 yılında T1amat kodlu Abdülhamit sınıfı bir tahtelbahir gemisinde yani bir denizaltında geçer. Mürettebat, bir destroyer yok ettikten sonra terk edilmiş bir şilebe rastlar. Mürettebattan bazıları şilebe, erzak ve ganimet bulma umuduyla gider. Şilebin etrafında kafatasları delinmiş ve içi boş, tuhaf cesetlerle karşılaşırlar. Ardından bir sandık bulurlar. Bu sandığı ve yine şilepte rastladıkları yedi çiviyi de tahtelbahir gemisine getirirler. Sandığın gelmesiyle esrarengiz olaylar ve uğursuzluklar başlar (Tunçtan, 156-57). Tiamat, yoğun ve peş peşe ilerleyen olayları soluk kesmeden okuyucuya aktarır. Anlatının içinde mitler, dini referanslar ve fantastik unsurlar yer alır. Konusu itibariyle Amat'ı çağrıştıran Tiamat, bir denizaltı olması ve Amat'tan zaman olarak yüzlerce yıl sonraki bir zamanda geçmesiyle farklı bir bağlamda durur. Amat'ta herkesin bir günahının olduğu ve geminin temsilinin buna göre sağlandığı konusu üzerinde durulurken Tiamat'ta yedi günah üzerinde durulur. Zengin kişi kadrosunun yanı sıra tek bir karaktere odaklanmayan Anar, okura üzerinde durup düşüneceği bir pusula vermez. Olayların bir bütün olarak görülmesi için karakterlere ayırdığı anlatı cümlelerini kısa tutar. Onları birbiri arasında konuşturur ama kimin haklı veya haksız olduğuna okur karar vermekte güçlük çeker. Anar'ın romanlarında karakterler birbirleriyle uğraşırlar. Çok iyi veya çok kötü tiplemeler ise hepsinde bir kusur olacak şekilde çizilir. Her karakter birbirinden farklıdır. Mesleği, fiziksel görünüşü, inanışı ve ırkı gibi birçok tarzda tipin bir arada olması odağı yolculuk odağından sürekli kaydırır. Anar'ın romanlarında her kesimin bir araya geldiği ve rollerin tepetaklak olduğu karnavalesk bir anlatıyla sunulması hem kozmopolit Osmanlı'yı öne çıkarır hem de anlatıcının mesajını iletmesine yardımcı olur. Bu bölünmüşlük bizi neredeyse tüm romanlarında takip eder. Okur, maceranın devamlılığı için odağını bir türlü kime çevireceğini bilemez. Bu, Anar'ın tek bir gerçek yoktur demek isteyişinden kaynaklanıyor olabilir. Okur, belirli bir anlama vardığı anda Anar, bunun tam da öyle olmadığından bazı pürüzlerin çıkabileceğinden bahseder. Bu sayede gerçek, roman boyunca sürekli ertelenen bir olgu haline gelir. Postmodernizmin yıktığı anlamı tekrar kazanmayı veya hiçbir anlamın olmayışını bu şekilde belirten Anar, bu yönüyle kurguları olağanüstülük ile sadelik arasındaki çizgiye oturtur. Anar, karakterlerini isimlendirirken uzun tamlamaları kullanır. Karakter, genelde falancalardan olur ve belirli bir ata mesleğini veya bir şekilde aldığı lakabı kullanmaya devam ettiği için o adlarla romanda yer alır. Yabancı birçok kelime de bu çeşit tamlamalar ve Türkçeye uyarlamalarla Anar'ın oynadığı oyunu karmaşıklaştırır. Anar, romanın gerçekliğini ustaca kurgularken bu gerçekliğin üstüne serdiği fantastik ögeleri ara ara verip anlamı bulanıklaştırır veya anlamı bu mantık dışı olan gerçeğin üstünde arar. Anar romanlarında mitler metnin özünü oluşturur. Masalsı anlatının yanında bu mitlerin, rivayetlerin, dinsel anlatıların romandaki belirli bir karakter üzerinden iletilmesi bu anlatıları gerçeğe daha da yaklaştırır. Rivayetler, sağlam kaynaklardan alındığı vurgulanarak kimi zaman anlatıcının bakış açısından kimi zaman da karakterden okura aktarılır. Anar'ın romanlarında Fantastik, Osmanlı'nın meşhur yerlerinde, düşsel alemlerde, denizlerde ve ara sokaklar gibi tanıdık mekanlarda geçer. Postmodern anlatım tekniklerinin yoğunluğu anlatıdaki bütüncül, tek merkezli bir yapılanmayı da alt üst eder. Daha doğrusu İhsan Oktay Anar'ın romanlarında tanımlanabilecek bütüncül bir yapı vardır; ancak bu yapı parçalılık üzerine kurulmuştur. Doğal olarak da İhsan Oktay Anar'ı tek bir izlek üzerinden açıklamak yetersizdir. (Karlıdağ, 2018) Parçalılık, diğer postmodern Türk edebiyatı metinlerinde olduğu gibi Anar'ın romanlarında da vardır. Anar'da anlatının konusu belliyken sona giden yolda karmaşıklaşan olay örgüsü, anlatıcının/yazarın müdahaleleri, metinlerarasılık, alıntı, kolaj, parodi, pastiş, üstkurmaca gibi tekniklerle birlikte okurun içinden kolay kolay çıkamayacağı bir labirente dönüşür. Çok göz önünde olmadan eser vermeyi yeğleyen İhsan Oktay Anar, fantastikle tarihselin, geçmişle gerçeğin harmanlandığı çokkatmanlı yepyeni bir anlatı evreni kurarak, okuruna sürprizlerle dolu ama zorlu bir okuma süreci vadederek 1990 sonrasında çağdaş Türk romancılığında tamamen kendine özgü bir yer edinmiştir. (Karlıdağ, 2018) Fantastik anlatıların yer yer gerçeğin üzerini örttüğü romanlarında kurduğu güçlü üslubuyla Anar, okurunu anlatı dünyasının içine davet ederken tarihi yeni baştan betimler. Okura daha sonra karşılaşacağı garip olaylar silsilesi için bir dinlenme alanı açar. Bu sayede puslu anlatıların, sonsuz koridorların içinde kaybolurken hiyel ile hayali karıştırmanın nelere mal olacağını öğrenir, efrasiyabın efsanelerini ergitiriz içimize. Amat ile Tiamat'ı fırtınalı bir günde ufukta hayal meyal görürken yolda bir yerlerde ölümden kaçmakla meşgul olan Uzun İhsan Efendi'ye rastlarız. Belki de Uzun İhsan Efendi, bir yerlerde o muzip ifadesini takınıp düşünüyor ve belki de biz onun hakkında fısıldaşırken o her şeyi bilmek için zamanda sürekli yer değiştirip yeni öyküsü için efsaneler arıyordur kim bilir... - Anar, İhsan Oktay. Puslu Kıtalar Atlası İstanbul: İletişim Yayınları, 2015. - Aydemir, Mustafa ve Tunçtan, Bilcan. \"İhsan Oktay Anar'ın Tiamat Adlı Romanında Postmodern Özellikler.\" Edebi Eleştiri Dergisi, 2022: 153-164. - Ertem, Cengiz. Türk Romanında Modern Arayışlar ve Postmodernizm. 2000 yılında Türk Öykü ve Romanı- Sempozyum Bildirileri, 1999: 92-111. - Gizli, Ceylan. İhsan Oktay Anar'ın Romanlarında Fantastik Unsurlar. Yüksek Lisans Tezi. Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi, 2019. - Koçakoğlu, Ahmet. İhsan Oktay Anar Hayatı-Eserleri-Sanatı. Yayımlanmış Yüksek Lisans Tezi, Selçuk Üniversitesi, 2008."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/quentin-tarantino-kitap-cikariyor-sinema-spekulasyonu", "text": "Quentin Tarantino'nun ilk kurgu dışı kitabı \"Cinema Speculation\", 25 Ekim 2022'de çıkıyor. \"Cinema Speculation\"ın, 70'lerin Amerikan sineması bağlamında \"film eleştirisi, film teorisi, habercilik ve kişisel tarih\" karışımı bir kitap olduğu ifade ediliyor. Efsane yönetmenin HarperCollins Publishers tarafından yayımlanacak olan 400 sayfalık eseri, Amerika menşeili çoğu internet kitapçısında ön siparişe açıldı."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/rainer-maria-rilke-den-mektuplar-asla-tutmaya-calismamakla-simsiki-tutuyorum-seni", "text": "Sevgi zor, başka her şeyden zordur; yaşanacak diğer güç durumlarda doğanın kendisi insanı derleyip toparlamaya, vargücüyle işe sarılmaya yöneltirken, sevginin güçlenmesi seveni kendisinden tümüyle el çekmeye isteklendirir. Sevmek iyidir, çünkü zordur sevgi. İnsan olarak bir başkasını sevmemiz, belki de yükümlü kılındığımız en çetin, en ağır bir görev, en büyük sınanma ve sınav, bütün ötekilerin yalnızca hazırlık oluşturduğu bir çalışmadır. Bunun içindir ki gençler, her bakımdan bu toy kişiler sevginin altından kalkacak durumda değildir, henüz öğrenmeleri gerekir sevgiyi, bütün varlıkları, bütün güçleriyle her çarpmada kabaran yalnız ve ürkek kalpleri üzerine odaklanıp sevgiyi ilkin öğrenmeleri gerekir. Ama öğrenim dönemi kendi içinde kapalı, uzun bir zamanı kapsar. Dolayısıyla, sevmek uzun bir zaman parçasını kucaklayan, yaşam süresinin hayli ilerisine kadar uzanan bir yalnızlıktır insan için, tek başınalıktır yoğun ve derin. Sevgi bir kez bir başkasında çözünüp erimek, kendini bir başkasına adamak, bir ikinci kişiyle birleşmek değildir; çünkü henüz durulmamış, gelişim sürecini tamamlamamış, düzenden yoksun birinin bir başkasıyla birleşmesi ne anlam taşır? Sevgi yüce bir nedendir tek kişinin olgunlaşıp kendi içinde bir varlık sahibi olmasını, dünya olmasını, bir başkası uğrunda dünya olmasını sağlayan. Sevgi, alçakgönüllülük tanımayan istektir bir kişiye yöneltilmiş, onu başkaları arasından seçip büyük bir misyonu gerçekleştirmeye buyur eden çağrıdır. Benim için kızları ve kadınları anlamaya çalışmak kadar doğal bir şey yok; çünkü sanatla uğraşan kişinin en derin yaşantısı dişil nitelik taşır, bir gebeliği, ardından bir doğumu kendisinde barındıran bir yaşantıdır bu. Sevilmek, yana yana tükenmektir. Sevmek, kandilin yağı bitmeksizin yanmaktır ışıl ışıl. Sevilmek geçiciliktir, sevmek kalıcılık. Derinliğine sevginin özelliğidir, gözlerini açar insanın, onu adaletle davranan biri yapar. Seven birini incitmek korkusundan daha kötü bir cezaevi yoktur. Ancak ölümden yola çıkarak, ancak ölümden yola çıkarak sevgiye haksızlık etmekten kaçınabiliriz. Ama işte bu konuda büyüklerin o alışılmış görüşleri yanıltır bizi, yolumuza durur. Bu konudaki geleneklerimiz bize yol gösterecek niteliklerini yitirmiş, köklerinden aldığı güçle artık beslenemeyen kuru dallara dönüşmüştür. Ayrıca, erkeğin dalgınlığını, dikkatinin çelinmesini ve sabırsızlığını buna ekler, öte yandan erkekle ancak seyrek yaşanan mutlu ilişkiler sırasında kadının büyük çapta veren biri olduğunu, çocuğun birbirinden kopmuş ve yıkılmış erkekle kadını her zaman geride bırakıp ileri geçtiğini, yine de onlar gibi bir çaresizlik içinde bulunduğunu düşündük mü, başımızı önümüze eğip şunu itiraf etmemiz gerekiyor: Durumumuz hiç de iç açıcı değildir. Ancak sığlıktan uzak, engin ve kendine özgü iki ayrı dünyayı içlerinde barındırması insanları birbirine bağlayabilir. Gençler açıkça ortada bu henüz böyle ikili bir dünyayı kendilerinde taşıyabilmekten uzaktır; ama yeter ki yaşamlarını doğru dürüst kavrayabilsinler, zamanla gelişip büyüyecek ve gereken hazırlığı geride bırakarak böyle bir mutluluğa kavuşabileceklerdir. Sevenler olarak akıldan çıkarmamaları gereken bir şey varsa, sevmede işin acemisidirler, doğru dürüst yaşamasını bilmez, sevgide çıraklık dönemini geçirirler henüz sevmeyi öğrenmek ve her öğrenim işinde olduğu gibi sakin ve sabırlı davranmak durumundadırlar. Sevgi kapılarını çalmaya görsün, sabretmeyi henüz öğrenememiş gençlerin kendilerini birbirlerine kaldırıp atmaları, bütün dağınıklıkları, düzensizlikleri ve karmaşalarıyla kendilerini oldukları gibi saçıp savurmaları, pek sık içine düştükleri çok ağır bir yanılgıdır... Peki, bunun sonunda olan nedir? Gençlerin birliktelik dedikleri, ellerinden gelse seve seve mutlulukları diyecekleri, gelecekleri gözüyle baktıkları o kırık dökük parçalar yığını karşısında yaşamın yapacağı ne vardır? Sonunda gençlerden her biri böyle bir sevgide sevdiği uğruna kendini yitirdiği gibi, sevdiğini de çıkarır elden, hatta belki sonradan seveceği pek çoklarını da. Özellikle üzerinde anlaştığımız bir nokta varsa, tüm birlikteliğin ancak komşu iki yalnızlığın güçlenmesiyle söz konusu olabileceği, ama özveri denen şeyin özü gereği bu birlikteliğe zararı dokunacağıdır; çünkü kendinden el çeken biri bir varlık sahibi olmaktan çıkar. Birbirine kavuşmak için iki insanın ikisi de kendini feda etmişse, bundan böyle ayakları altındaki zemin kayıp gitmiş ve biraradalıkları sürekli bir düşüş sürecine dönüşmüştür. Bana göre bir evlilikte önemli olan, aradaki tüm sınırları kaldırarak tez elden bir birlikteliği sağlamak değildir. İyi bir evlilik eşlerden her birinin ötekini yalnızlığının bekçisi yaptığı, ona duyabileceği en büyük güveni duyduğu evliliktir. İki insanın birlikteliği olanak dışıdır ve böyle bir birlikteliğin gerçekleşmiş göründüğü evlilikte eşlerden birini ya da her ikisini tam bir özgürlük içinde yaşamaktan ve gelişmekten yoksun bırakan bir sınırlama, karşılıklı bir anlaşma söz konusudur. Ne var ki, birbirine alabildiğine yakın insanlar arasında da uçsuz bucaksız uzaklıkların söz konusu olabileceğini varsayarsak, yeter ki birbirini kocaman bir gökyüzü altında her zaman oldukları gibi görmelerini sağlayacak o uzaklığı sevmenin üstesinden gelsinler, bu kendileri-ne olağanüstü güzel bir birlik ve beraberlik içinde yaşamanın yolunu açacaktır. Ortada bir suç varsa, sevgideki özgürlüğün çoğaltılmasına çalışmamaktır. Sevenlerin yapacağı tek şey vardır: Birbirinin özgürlüğüne dokunmamak. Oysa birbirini tutup bırakmamak kolay gelir sevenlere, önceden öğrenilmesi de gerekmez. Asla tutmaya çalışmamakla sımsıkı tutuyorum seni. İnsanlar pek çok şeyi olduğu gibi sevginin yaşamdaki yerini de yanlış anlamış, sevgiyi bir oyun ve eğlence aracı yaparak, oyun ve eğlencenin insanı çalışmaktan daha mutlu kıldığını sanmışlardır; oysa çalışmak kadar insana mutluluk veren bir başka şey yoktur. En büyük mutluluğu kendisinde barındıran sevgiye ise, çalışmaktan başka bir şey gözüyle bakılamaz. Yani seven biri çetin bir iş kendisini bekliyormuş gibi davranmak zorundadır. Böyle biri pek çok yalnız kalacak, iç dünyasında gezip dolaşacak, toparlanıp kendini sımsıkı elinde tutacak, harcadığı çabayla kendini olgunlaştırmaya bakacaktır. Her ne kadar seziyorsak da, sevginin özünün birliktelikte değil, sevenlerden her birinin karşısındakini bir şey olmaya, sınırsız ölçüde çok şey olmaya, gücünün yetebileceği son şey olmaya zorlamakta yattığını şimdiye kadar belki hiçbir zaman bize açık seçik gösteren olmadı. Sevmek zor bir iştir. Biri sevmeni istedi mi, seni zor bir işi üstlenmeye çağırıyor demektir. Ama altından kalkılamayacak bir iş de değildir bu. Çünkü senden bir insanı sevmen istenmemektedir, çünkü acemilere göre değildir bir insanı sevmek; senden bir Tanrı'yı sevmen de beklenmemektedir, çünkü olgunlaşmanın en üst aşamasına erişenler bunun üstesinden gelebilir ancak. Senden söz konusu istekte bulunan, dikkatini senin için zor olan'a çekmektedir, bu da doğrusu senin gereksindiğin, aynı zamanda sana hepsinden çok hayrı dokunacak şeydir."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/rainer-maria-rilke-nin-hayati-ve-edebiyati", "text": "Öncelikle Rilke'nin insanlar ile arasındaki ilişkiye bakarak şiirlerindeki imgeleri anlamak daha kolay olacaktır. Rilke'nin annesi çok zengin bir aileye mensup olduğu için oldukça hırslı bir kadındır. Hatta bu nedenle annesi Rilke'yi küçük yaşlarda kız çocuğu şeklinde giydirerek yetiştirmiştir. Zengin bir ailenin kızı olduğu için özgürlüklerinin kısıtlanması, özlemlerini Rilke üzerinde uygulamaya itmiştir. Bu nedenle de Rilke çok ince ruhlu bir yapıya sahip olarak yetişmiştir. 6 yaşına kadar annesinin arzularını yerine getirmek için kendisi kullandığını düşünen Rilke, büyüdüğünde annesinden ve kadınlardan uzak durmaya başlamıştır. 9 yaşında anne ve babasının ayrılmasıyla da annesiyle yaşamaya ''mecbur'' kalmıştır diyebiliriz. Nietzsche'nin aşık olduğu kadın olan Salome, Rilke'nin sanatçı kişiliğinin gelişmesinde ve şiirlerine ilham olma açısından önemli bir yerde durur. \"Sensin yalnızlığımın tek sebebi. Tek seni karıştırabilirim. ya da iz bırakmayan bir koku. Günlük yaşamımın yaşanıp bitmiş bir hikayesi, Ressam Heinrich Vogeler'in sözlerine kulak veren Rilke, 1901 yılında evlendi. Sadece bir yıl süren bu evliliğin hemen sonrası Rodin'in yaşamını yazmak için Paris'e gitti. Bir süre sonra da Rodin'in özel sekreterliğini ya maya başladı. Hem Paris yaşamı hem de Rodin ile olan ilişkisi Rilke'nin yaşamında ciddi bir dönüm noktası oluşturdu. Rodin'in özel hayatından çok Rilke, onun sanatı ile ilgilenmiştir. Auguste Rodin, yazarın düzyazı türündeki ilk eserini oluşturur. Bu sayede de yazın hayatı başlamıştır. Rilke her ne kadar şiirleriyle ön planda görünse de çağdaş Alman romanında da oldukça kendine has bir çizgi belirlemiştir. Herkesin yaptığını yapmamaya yemin etmişçesine modern çağa ve insanların dar kalıplarda kabul ettikleri cansız duygulara karşı bir direniş göstermiştir. İnsanları birbirine yabancı hale getiren anlayışa ve insanları bir süre sonra yalnızlığa düşüren yaşama karşı takındığı kendine özgü tavrı ile birçok sanat dalında da çoğu sanatçıyı etkisi altına almıştır. Sadece kendisi değil aynı döneme denk gelen birçok edebiyatçının ve sanatın diğer dallarındaki birçok kişi ile aynı görüşte birleştiği açık bir şekilde görülüyor. Rilke bu dönemi edebiyat alanında Stefan Zweig, Robert Musil, Karl Kraus, Hermann Broch ve Franz Kafka; psikanaliz ve psikolojide Sigmund Freud ve Alfred Adler; felsefede Ludwig Wittengenstein ve daha birçok alanda döneminde kendilerine özgü belirledikleri çizgiler ile sanatta ve edebiyatta çok önemli yer edinmiş kişilerle aynı döneme denk gelmiştir. Stefan Zweig'in kurduğu bir cümlede Rilke'nin sanki bir yemin etmiş gibi şiir hayatına girdiğini ve bunun dış dünyadan bağımsız bir evren olduğunu ifade etmiştir. Tüm bu söylemler bize Rilke'nin şiirinin tek bir noktada buluştuğunu gösteriyor: Özgürlük. Evet, Rilke gerçekten de şiirinin çizgisini farklı bir yerden çizip başka bir yerde bitirmeye karar vermiştir. Yok bir sevgilim, bir dört duvar, Bu şiirinde genel bir çerçeve çizen Rilke, kişinin kendisine yabancılaşması, sessizliğe doğru kendini çekme, ölüm korkusu, çevreye yabancılaşma gibi konulara bu ve bunun gibi daha birçok eserinde yer vermiştir. Hiç şüphesiz ki Rilke ve onun adını duyup sanatını merak edenler bir araya getirdiği kelimelere hayranlıkla bakacaktır. Yaşamı hakkında çok daha bilgi olduğunu düşünüyorum ama gün yüzüne çıkmak için zamanını bekliyor olmalı... Tıpkı bir şiirinin bitmesi için farklı kelimeleri yerlerinden çekip sanatına dahil etmesi gibi... İlgiyle okudum. Güzel, faydalı bir içerik olmuş. Ellerinize sağlık."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/ratatouille-ratatuy-p-bu-arada-konuyu-anlatmadan-once-hassas-icerikleri-soyluyorum-p-p-yakalanma-sahnesi-cok-fazla-var-p-p-ha", "text": "Hayallerden korkan insanlar için: başka dünyalara kapı açan, hayal kurdurtan ve hayal kırıklığına uğratan sahneler var. Romantizmden korkan insanlar için: karakter romantik bir film açmış ve filmde bol keseden atan bir romantik figür var, bir de romantizmin sömürülme sahnesi var. Hiyerarşiden korkanlar için: idol alma olayları, pis hiyerarşik entrikalar var; aileler yüzünden hayallerin hafife alınması, geciktirilmesi var. Filmi izlemeden önce bunu mutlaka değerlendirin. Işıklandırmalarda, sakinleştirme, odaklama, heyecan, odaklamama kısmını çok iyi ayarlamışlar. Pixar'ın kendini bu konuda geliştirdiğini düşünüyorum. Bu arada ortada şöyle bir sıkıntı var ki film fantastik de değil, aşırı fantastik ve repliklerinde bazı mantık hataları var gibi. Mesela fare, hem Fransızca biliyor, aslında farelerin Fransızca bilmesinde sıkıntı yok, mümkün, ileri zamanlarda olabilecek bir şey ama sıkıntı şurada, fare; kısa bir zamanda, kağıtlarda yazan şeylerin, Fransızların konuşma sesleriyle bir alakası olduğunu anlayabiliyor, hem de hiçbir eğitim almadan ve sonra da bir insanla konuşmaya kalkınca sadece kafa sallıyor, onun el kol hareketlerini kontrol ediyor, falan. Saçlarını tutarak kontrol etme kısmına çok takılmadım çünkü o fantastik dünya, alternatif evren olarak düşünülebilir. Ki farelerin büyü yaptığı veya başka bir şey açıklanmamış. Bunu geçtim, fare uzaktan çok sesi çıkmayabilir ama adamın kulağına yaklaşarak bağırabilir ve adam sesleri duyabilir o zaman ya da o kadar insani bir fare ya, üstüne sesini kalınlaştırıp insanın anlamasını sağlayamaz mıydı? İşte bunlar havada kaldı. Bir de farenin televizyondaki baharatları Fransızca isimleriyle tanıyabilmesi var ve hepsini tanıyor hayvan o kadar kısa sürede, hem de eğitimsiz. Bunun hem görsel hem de işitsel zekası var, faredeki IQ bizimkinden daha yüksek yani, bu da filme fantastik film demek için başka bir neden. Yani film boşuna fantastik adıyla anılmamış ancak insanlar \"fantastik dünyada her şey olabilir\" demekten, filmin neden fantastik olduğunu incelemeyi unutmuşlar. Bu arada farenin bir tek kendisi değil, babası da çok zeki, hayvan geçmişi hesaplayabiliyor ve çıkarım yapabiliyor ve bunu örneklendirip oğluna canlı örnek gösterebiliyor. Üstelik farelerin hepsi çok zeki ve dilleri de Fransa'nın insanlarınınki kadar gelişmiş bir dil, müzik bile yapabiliyorlar. Sıkıntı şurada: hani rekabet, kapitalizm var ya... o zaman o binaların nasıl o kadar düşük katları olduğunu anlayamadım, ki bahsettiğimiz yer, restoran ve çevresi. Ne bileyim, gücün büyüsünden dolayı bozulmuş olan insanların bu kadar mütevazı bir yerde olmaları pek kafamda oturmadı. Tamam, restoranın ambiyansı yine pahalı duruyor ama bu işin içinde bir iş var, adam milyonlarca televizyona çıkıyordu, mükemmeliyetçi olduğu için bile olsa yani, neden değişmeyen tek şeyi yemek konusundaki mükemmeliyetçiliği değil? Bunu bana ancak mobilyalardaki pahalılık açıklayabilir işte. Havada kaldı demiyorum ama anlamakta zorlanmıştım ilk başlarda. Yine de... ne kadar insanların değişik yemeklere alışık olması, farelerin çok zeki olduğu bize alternatif evreni anlatsa da, ya da geleceği... o kapitalist dünyada binaların ne kadar küçük olduğunu açıklayacak bir şey bulamıyorum, çünkü Fransa, günümüz Fransa'sı gibi duruyor. Bir de şöyle bir mantık hatası var, herkesi hayvanlardan nefret ediyor olarak yapmışlar, restorandakileri bile, her şey o kadar gelişti ya, bir tanesi de hayvansever değil miydi? Tamam, bu fare, ama Fransızların kaptığı hastalıklar geçmişteydi ve geçmiş geçmişte kaldı ve heyecan arayan, inekleyen insanların fare kovalaması ya çelişkidir ya da ikiyüzlülük. Şimdi diyeceksiniz ki \"ne var bunda?\" Ben de diyeceğim ki fareden kaçmak için ortalığı dağıttılar, herkes mi fobik olur? Bu imkansız! Fazla yükselirken aklıma şunlar geldi: fakirlikten gelen beyaz yakalılar. İşte bu bütün olayı açıklar, bu insanlar heves için bir kerecik gelmiş böyle insanlar olabilir; dışarıdakilerin hiç restorana girmemiş olma ihtimalleri de var. Binalar da şöyle aklıma geldi ve çevre, insanlar nostalji manyağı olmuş çünkü şimdi bile nostalji dalgası üstümüze üstümüze geliyor, yani böyle bir şey mümkün, bu da restoranın çevresindeki binalar için bir açıklama. Yalnız... Uydursam da oturtamadığım bazı şeyler var, onlar da şu: fareler bizden daha doğal yaşamış ve önümüzdeki yakın gelecekte bile birçok insan, ateşe dayanıklılığı elde edemeyecekken o delicesine kızan tavada fare nasıl durabildi? Fareler, kapana karşı bile dayanıksızken bu fizik kurallarında ikilik yaratacak olay kesinlikle sorgulanmalı. Bu, filmin öbür kısımlarında da maalesef ima bile edilmemiş durumda. Hatta benim uydurduğum yorumlar bile filmde ima edilmemiş durumda. Tek görebildiğim şey, televizyon, eski televizyon gibi görünen yeni televizyon olabilir ancak bunu Pixar bilerek mi düşünmüş, yoksa onlar bunu yanlışlıkla yaptı da ben mi kafamda bir şeyler kuruyorum, bu hala tartışılır. Neyse, uydur uydur ebe gümeci, bazı replikler konusunda uydura uydura rahatladım. Bunu yapabildim çünkü dünyanın binbir türlü hali var, yani her şeyi tahmin edebiliyorsun. Ve umarım Pixar'da bu filmi yapanları aşacak kadar derin düşünmemişimdir. Ha, bir de verdikleri umutlara bakalım, insanlarla fareler arasında iletişim gelecekte mümkün ama bunun Fransa gibi yerlerde biraz daha gecikebileceğini düşünüyorum. Bu arada filmin yorumunu Fransızlar daha iyi yapabilir çünkü Fransa'daki siyaset ve zooloji olaylarını benden iyi Fransızlar bilir, ben ne kadar yorum yapsam da Türk kafasıyla yorum yapıyor olarak kalacağım, Fransa'da kalmayan insan Fransız gibi düşünemez. Ve bu konuda size üzücü bir haber vermek istiyorum, film kadrosunda ön plana çıkanlar, yönetmenler ve müzisyen ve bunlar bilin bakalım nereli? Yönetmenlerden biri İngiliz, öbürü de Amerikalı! Üstelik müzisyenleri de İtalyan! Irkçı durabilirim ama coğrafya kaderdir. Şimdi, filmin kadrosuna iyice bakacağım, umarım Fransızlardan yardım almışlardır da bunların hiçbirinin havada kalmadığına ikna olabilirim. Bu arada mutlu sonları çok da mantıksız bitmedi, daha saçma bir mutlu son bekliyordum. Bir de ileri dakikalarda gücü elde eden karakterin şımarması bence olabilecek bir ihtimaldi, o da hiç saçma değildi. Yani son 30 dakikadaki repliklerden memnun kaldım. Memnun kalmadığım tek kısım şu, pişirme konusunda fareler arasında mükemmel bir organizasyon vardı, hem de gerçekten dört dörtlük demek istedim, sadece inanılmaz demek değil ki \"sadece filmlerde olur\" diyeceğimiz repliklerden bir tane daha bulmuş oluyoruz bunu görerek. Gelin görün ki sonu o kadar saçma değildi, şikayet edildiler, dükkan kapatıldı ve yeni bir dükkan açmak zorunda kaldılar."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/realist-bir-intihar-besir-fuad", "text": "İntihar kavramı hem insanlık hem edebiyat için tartışmalı bir konu. Batıda intihar salgını muhtemelen Werther ile başladı. İntiharı bir romanıyla doruklarda yaşatan Goethe, aslında insanlığı derinden etkiledi. Peki şark dünyası bunu nasıl gördü? İslam dini açısından günah sayılan intihar, bu dünyada nasıl duyurdu kendini? Osmanlı'da adeta bir intihar salgını başlatan ünlü pozitivist Beşir Fuad isminden bahsedeceğim. Yaşadığı dönemde çağın aydınlarından farklı bir pencerede olan lakin öldükten sonra ve bilhassa ölüm biçemi ile derin izler bırakan önemli bir şahsiyettir Beşir Fuat. İntihar ederek hayatına son veren Beşir Fuad'ın intihar nedeni çok fazla tartışılmış ve farklı farklı kalıplar içerisinde mantığa oturtulmaya çalışılmıştır. Onu anlamak için öncelikle hayatını şöyle bir gözden geçirmek gerekir. 1853 senesinde dünyaya gelen Beşir Fuad, hali vakti yerinde olan Gürcü kökenli bir ailenin çocuğuydu. İlk olarak Fatih rüştiye mektebinde beş yıl öğrenim görmüştür. Ailesiyle gittikleri Suriye'de Cizvitler Mektebi'nde okumuştur. Burada aldığı eğitim fikirlerinin ve hayatının şekillenmesinde çok önemli bir noktadır. Tamamı ile batılı bir eğitim almıştır bu okulda ve Fransızcayı çok iyi öğrenmiştir. Bundan sebeptir ki hayata bakışı oryantalist değildir. Cizvit mektebinden sonra üç yıl askeri idadi sonrasında ise Mektebi Harbiyeyi bitirir ve sarayda Abdülazizin yaverliğini yapmaya başlar. Sırp Savaşı, Rus Savaşı ve Girit isyanında fiilen bulunmuş, kahramanlık göstermiştir. Kendisinden bahsetmeyi sevmediği için yazdığı askeri makalelerde iştirakından bahsetmemiştir. Yalnız bir yazısında bu savaşlara gönüllü katıldığını yazmıştır. Vakıa askerdim, fakat memuriyetim hasebiyle Girit'e gitme mecburiyetim yoktu, Sırp ve Rusya muharebelerinde nasıl kendi arzum ile bulunduysam Girit'e de öyle gittim. Beşir Fuad Girit'te beş yıl kalmıştır. Bir yazısında Girit'te altı ayda Almancayı, dört ayda da İngilizceyi öğrendiğinden bahsetmektedir. İstanbul'a döndüğünde ise askeri memurluğunu bir süre devam ettirir ve Ahmet Mithad'ın söylemiyle kılıcını duvara asıp kalemini eline alır. Zafer rüyaları ancak kalemle gerçekleşebilirdi. Abdülaziz Han'ın yaveri bu çetin kavgaya kahramanca atıldı. Ama çağdaşlarının dilini konuşmuyordu Beşir. Her makaleyle biraz daha yalnızlaşıyor, uçurum biraz daha derinleşiyor, anlayışsızlık kine inkılap ediyordu. Ahmet Mithat'a göre yaşadıkları çağda Doğu'nun en zeki savunucusu Muallim Naci ise Batı'nın en güçlü sesi de Beşir Fuad'tı. Tanzimat döneminde bilim, felsefe, edebiyat eleştirisi, biyografi alanlarında eser vermiş sıra dışı bir Osmanlı aydınıdır. Sıra dışılığı romantizm akımının etkisindeki diğer Tanzimat aydınlarından farklı olarak edebiyatta realizmi ve Natüralizmi; felsefede pozitivizm ve materyalizmi benimsemesindendir. Türk edebiyatının ilk denemecisi, ilk Türk materyalist, ilk biyografici, ilk eleştirmen gibi sıfatlarla anılır. Kendi toplumunu ve dinini ilkokul çocuğu düzeyindeki malumatlarla tanıyan Fuat, sahip olduğu azıcık malumatı da asıl kaynağından değil de Fransızca ve İngilizce çevirilerinden öğrenmişti. Ahmet Mithat'a göre özellikle Kuran-ı Kerim'i Fransızca tercümesinden öğrenmesi onun meseleleri yanlış ve eksik yorumlamasına neden olmuştu. Kendi toplumunun dinamiklerinden farklı bir noktada bulunması, intihar etmeseydi belki de bu kadar önemsenmeyecekti. Doğu toplumlarının genel kaidesi olan felaketleri dinsel öğeler üzerinden irdelemek ne yazık ki o dönemde de kendisini göstermiştir. Kafirane bir statüde anılan Beşir Fuat intiharının ardından bedenini kadavra olarak üniversiteye bağışlamak istemiştir lakin onun dinsiz olduğu öne sürülmüş ve insanları zehirler düşüncesiyle bu isteği kabul edilmemiştir. Beşir Fuad'ın intihar nedenlerine gelecek olursak öncelikle annesinin hastalığını söylemek gereklidir. Annesi şizofrendi, dönemin söylemiyle hezeyan-i tazallümi ruhsal hastalığı vardı. Natüralist bir bakış açısına sahip Fuad bu hastalığın kalıtsal olduğuna inanıyor ve bir gün kendisinin de bu şekilde cinnet geçireceğine inanıyordu. Annesinin 1886 mart ayında ölmesinden sonra artık hastalığın kendine geçtiğine inandığı ve annesinin sanrılarını yaşamamak için intihar fikri üzerinde daha ciddileştiği düşünülmektedir. Fakat üzerinde çalıştığı kitapların bitmesini beklemiştir ve nihayetinde yaklaşık bir yıl sonra intiharını gerçekleştirmiştir. Ayrıca kişisel hayatı son derece çalkantılıydı. Bir çok evlilik yapmış; ama bir türlü aradığı saadeti bulamamıştı. Beşir Fuat aslında bir çok kadınla farklı farklı ilişkiler yaşayan biri değildi bir gün çok değer verdiği bir arkadaşına cinnet geçireceği fikrini uzun uzun anlattıktan sonra arkadaşı ona bu fikirden uzaklaşman için hayatını biraz değiştirmen senin için iyi olabilir diye bir öneride bulunmuştu. Beşir Fuad da bunun üzerine bir çok kez genelevlere gitmeye başlamıştır. Genelevde çalışan bazı kadınları kötü yoldan kurtararak onlarla ilişki yaşamaya başlaması bir çok kötü alışkanlığa sahip olmasına neden oldu. Bu kötü alışkanlıkların başında; tehlikesini bilmesine rağmen bilhassa zengin gençlerin arasında süratle yayılan eroin zerk etme alışkanlığı başta geliyordu. Yakın zamanda Namık Kemal ismini koyduğu bir oğlunun ölümü ise Beşir Fuad'ın bir başka trajedisiydi. Beşir Fuad kendini bir yere ait hissedememiştir. Evliliği tercihen değildi ama saygılıydı ona karşı. Bir de Fransız metresi vardı ve bunların arasında sıkışıp kalmıştı. Ahmet Mithat'a yazdığı mektupta bu durumun onu daha da yalnızlaştırdığını görebiliyoruz. Ey hafıza! Kanıyor Ne varsa süzdüğün. Siyah zambak: Koridorlarında usulca açan o Cizvit mektebinin 'Gecede yazmayı mutad edindim' daha o zamandan. Sırdır çünkü yazı: Candan doğar ve ayan ettikten sonra sır olur. Beşir Fuad'ı kanlar içerisinde bulduklarında henüz ölmemişti. Doktora söylediği son sözler ise \"Doktor beş dakikalık ömrüm kaldı ne uğraşıyorsun!\" olacaktı. Dönemin Osmanlı toplumunda intihara bir hastalık olarak bakılır. Gerek toplum gerekse birey düzeyinde bir hastalık. Toplumsal hastalıkların en fecisi ve en amansızı. Bu yüzden İntihar kavramına oldukça yabancı olan halk bu haberden çok etkilenir. Fuad'ın ölümü hem işlediği bu büyük günah yüzünden hem de bunu uygulayışı bakımından tepki çeker ama o dönem için bir efsane haline gelir. Gazetelerde olayın detayları yayınlandıktan sonra İstanbul'da bir intihar salgını başlar adeta. Arka arkaya pek çok intihar vakası yaşanır. Beşir Fuad bu eylemi ile sadece zihinlerde bir kavram olan ve pek zikredilmeyen intiharı görünür ve mümkün kılmıştır halkın gözünde. Arka arkaya gelen intihar haberleri üzerine dönemin padişahı 2. Abdulhamid olarak intihar haberlerine yayın yasağı getirir ve bu yasak intihar vakaları durulana kadar yaklaşık 6 ay devam eder. Beşir Fuad'ın beni en çok etkileyen yönü, fikirselliği ile yaşamsallığı arasındaki sarsılmaz çelik gibi iradesidir. Doğru bildiği ve uğruna yaşamını idame ettirdiği düşüncelerini yaşamına son verirken bile göstermiştir. İlmi, hayatının odak noktasına koyuşu onu dönemin aydınlarından çok farklı kılıyordu. Şark toplumlarında geçmişten süregelen ve halen daha baki olan duygusallık ve romantizm seviciliği onda yoktur. İntihar etmek onun için zor bir şey değildi ve bence bunu planlayıp yapma düşüncesi hayatının en haz verici eylemi olmuştur onun için. Bu yüzden onu tevkif etmek bir yana tebrik ediyor ve onu en iyi anlatan sözü ile yazımı bitiriyorum. Bende sevindim sizler ile tanıştığıma. Biyografileri severim, bir kişiyi tanımak için en gerekli yazın şeklidir. Ama sanırım sizler kadar koleksiyoner değilim. Sizler de bir gün yazacaksızınız ve eminim çok güzel olacaktır. Korku konusuna gelirsek, bence yaşam korkuların belirsizliği üzerine kurulu ve bizler bu belirsizliği yönetebildiğimiz kadar yaşarız. Aslında bahsettiğiniz sayısız olayların ve ruh hallerinin bizde de olduğunu söyleyebiliriz sadece bizde zuhur etmiyorlar. Ben sadece intiharın da bunlardan olduğunu ve içimizde olduğuna inanıyorum. Bazılarında bu belirgin bir şekilde ortaya çıkar ve bunu yansıtma şekilleri farklı olur. Fuad bunu gayet makul bir şekilde karşılayıp yararlı bir metaya döndürmek istedi. O yüzden kolaycılık diyemem onun yaptığına ve saygı duyuyorum. Ben teşekkür ederim Serkan bey. Bende biyografi ile ilgileniyorum ama kendim hiç kaleme almadım henüz yazanları okuyorum. Biyografi koleksiyoncusu denilebiir. Serkan bey, farklı pencerelerden bakıyoruz bu konuya! İnsancık olarak şu evrende sayısız olayın ve ruh halinin şahidi ya da okuyucusuyuz. Binlerce korku ile geleceğe yürüyoruz. Korkuyu sentezleme şeklimiz, hayata yansıtma biçimiz önem kazanıyor bu durumda. Biyografi seven biri ile tanıştığıma sevindim. Teşekkür ederim Özge hanım. Halının altına süpürülmüş bir kişilik Fuad, çıkarmak istedim. Teşekkür ederim Çiğdem hanım. İlk biyografi denememdi. Bence intihar etme dürtüsü normaldir çünkü her insanın içinde intihar etme korkusu vardır ve bundan kaçmaya çalışır. Albert Camus'un uçurum örneğinde dediği gibi bizler uçurumlardan düşebileceğimiz için değil oradan atlama ihtimalimiz olduğu için korkarız. Beşir Fuad, zaten içimizde olan şeyden kaçmayıp onunla yüzleşti. Böyle bakınca bence kolaycılık diyemeyiz yaptığına. Biyografi okumayı severim lakin şimdiye kadar okuduğum hiçbirine benzemiyor! 35 yıla çok şey sığdırmış, çok mücadeleci bir ruh ve bedenin intiharını cesur addedemeyeceğim! Bence Fuad Bey en kolay yolu seçmiş belkide kendine ihanet etmiştir. Kendi tabiatınına aykırı bir son olduğu yazıyor yazınızda. Yaşamak zor zanaat! Zira herkes için kendine göre bir zorluk. Ben Fuad bey ile yazınız sayesinde tanıştım. teşekkürler! İçerik gerçekten başarılı. Keyifle okudum, kaleminize ve emeğinize sağlık."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/roman-1", "text": "Bir hamamın duvarına keskince atılan bakışlar ince ayrıntılarda yalnızca tarihin herhangi bir döneminde bir yaşam hatırasının gizlerini içerisinde barındırıyordu. Açlık, sefalet, korku, mutluluk ve aşk başka ne duygu yaşanmış olabilir ki. Yağmur damlalarının dokunduğu her kereste parçasından duyguların izleri dökülüyordu ıslak sokaklar üzerine. Yalnızca tek imge gelir insanın aklına bacası tüten hamamı görünce. Görevini yerine getirmenin haklı gururunu yaşayan tarihi hamam gövdesini sokağa oturtmuş ve yağmurun altında sigarasını tüttürüyor. İki arabanın asla yan yana geçemeyeceği ve geçmiş insanların ileri görüşsüzlüğü mü yoksa bencilliği mi denecek kadar dar yolların kesişiminde kurulu bir hamam. Ölüm gelene kadar devam eden ömrün içerisinde kimi zaman geçmişten beklenmedik bir vizyon. Nedeni bilinmez bilinçaltının değer atfettiği bir yaşanmışlık. Bir yağmur ıslanan içerisinde anlatılan betimlemeleri barındıran bir tarihi hamam dar sokaklar soğuk dükkanın önünde ayakta duran hafif sıkılmış bir çocuğun bakış açısına ait bir izlenim. Günü ayı yılı önemi bilinmez ancak ömrün geçmişe dair sonuna kadar taşıyacağı bir anı gibi durmakta. İçinde duygu barındırmayan belki biraz sıkılganlık bir anı. Çocukluğum dediğinde istemsizce aklında hayalinde bir yerlerde beliren ekranda oynayan görüntüsüz görüntüler. Geçmiş dediğinde bu görüntüler toplamı diye düşündü. İşte dünya tarihi tüm insanlığın kendisinde olduğu gibi sahip oldukları kimsenin göremediği görüntülerin toplamından ibaret değil mi? Oysa hep başka birileri anlatır. Birileri senin hatırında 2 sn olan görüntüleri anlatır anlatır kitaplar dolusu anlatır. Napolyon için Waterloo tarihi hamamı hatırlayan çocuk gibi anlık değil midir? Veya Fatih için İstanbul' un fethi. Ömür bir an gelir yolun sonunda ama bir kitapta kalan adın ana sığmaz taşar. Diyebilir miyiz o zaman ömür yaşamaktır yalnızca anlar senfonisi. Herkesin zihni nasıl çalışır dedi elleriyle titrek ama gürültülü ses sahibi kepenk yuvalarını tutarken. Benim armut bildiğim karşımdakine de armut mu gözükür. Yoksa benim etrafımda var olduğunu sandığım şeyler yalnızca beni kandırmak üzere mi kurgulanıyor. Annem babam evimden dışarı adımımı attığımda benim bilmediğim benden gizli bir hayat mı yaşıyorlar. Geri döndüğümde belki de her şey bana göre ayarlanıp, bambaşka kişiliğe bürünüp benim bu şekilde yaşamam için bir yalan uyduruyorlar. Eliyle dudaklarını dişlerine götürürken dudak derilerinin tamamını düşünceler arasında mideye indirmişti. Birden ezan sesi duyuldu yakınlardan. Güneşi daha uzun gölgelere mahkum eden vakit ikindi olmuş, caminin etrafına kurulu çarşının ritüeli gibi yaşlı esnaf koşarcasına ticaretlerini bırakmış merdivenlerden yukarı tırmanmaya başlamışlardı. Herhalde yaşlı esnafa ölüm daha yakın olduğundan namazı cemaatle kılmaları gerekirken, oğulları torunları kendilerinden daha genç olup namazını kılan her kimse iki vakit arasında namaz kılma hakkına sahipti. Belki esnafların arasında yaştan ötürü görülmeyen camii hiyerarşisi budur diye düşündü. Bu kalabalık içinden gelen ezan sesi düşüncelerine durgunluk getirip bir gerçeğin hatırına gelmesine ve tüm düşüncelerden vazgeçmesine sebep oluyordu. Her ne varsa bir gün yok olacaktı. Yok oluş kesinlik içeren mutlak bir gözlem ve şüphelerin sonlandığı bir kavramdı. Bu gerçeklik karşısında neyin ve hangi düşüncenin bir önemi vardı ki. Bu gösterir ki varlıktan ziyade yokluk ötesine önem atfedilmesi daha elzem olmaz mı? Bu ses gereksizliğin değersizliğin sonunda daha değerlinin itibarını gözler önüne seren bir çağrıydı. Mutlaklık buradaydı kurtuluş bu çağrının peşine takılanların olmalıydı. Bu çaba mutlak yok oluştan kurtuluş, tekrardan var olmak kavgasıydı. Yeni umutlar, gerçekleşeceği hayal edilen güzellikler, ekonomik kalkınma, özgürlükler. Özgürlükler mi? Bu insanların özgürlüklerle bir alakası yoktu. Her şey konuşuluyor yapılanlar yapılması gerekenler yapılmayanlar. Tüm konuşulanlar ekonomik refaha yönelik temenniler yada kesin bir çalışma sonucu çıkmış politik kararlar tadında. Özgürlükler mi ekonomik kalkınmada bunun ne alakası olabilirdi? Özgürlük bilinçlerde terör olarak karşılık buluyordu. Kim bilir kendilerince haklılık payları vardır. 'Herkes kendi yaşadığını bilir' dedi koca benli zanaatkar adam. Şapka konusunda yapılan şakalar, gülüşmeler konuşmayı takip ediyordu. Otuz sene kandırıldığını iddia eden ile otuz sene kandırıldıklarını anlamayanlar bir arada toplumun özetini sunuyordu. Dünyanın var olduğu andan beri tez ve antitez görünümlü bir şeylerin bir arada çatışması kaçınılmaz olmuştur. Bu düşüncelerle dalgın bir şekilde dururken, şeftali diye başlayıp sonu küfürle biten bir kargaşa çıkmıştı karşı dükkanın içerisinde. Halı satılan dükkanda çalışan kalfanın şeftaliye olan zaafını şaka malzemesi haline getiren esnaf topluluğu artık günün sonu yaklaştıkça kendine uğraş aramaktaydı. Yapılan işler yapılmış satılan şeyler satılmış alınanlar alınmıştı. Bir günün sonuydu artık bu. İkindi vaktinden akşam vaktine kadar geçecek olan gün dönemi sohbet, şakalaşma, esnaf ziyaretleri ve günün bilançosunu hazırlama şeklinde yapılacak işlemlerden ibaretti. Yeni bir gün ve yeni açılan dükkanın eski arnavut kaldırım sokaklarına ilk güneş ışıklarının vurması. Ne muazzam bir huzur. Sessizlik, tarihi caminin merdivenlerinden adım adım aşağıya inen güneş ışıkları dükkanın ve tarihin birleşik burna gelen kokusu. Çay ocağından söylenen günün ilk demli çöplü acı bir bardak çayı, yanında birkaç parça peynir ve simit. Arnavut kaldırımında dengesizce duran iskemlenin üzerine oturmak çayını taşların üzerine bırakmak ve simitten bir parça koparmak. Güneş artık biraz daha binaların üzerinde yükselmeye başlamıştı. İnsanın kalabalık içerisinde yalnız kalması ve limitler dahilinde sessizliğin içerisinde etrafı gözlemlemek. İşin olmasına karşın boş oturabilmek, kendi isteğinle bir şeyleri yapma özgürlüğüne sahip olmak ve karnını doyurabilecek günlük yemek. bunlar benim için yeterli diye düşündü. Aslında bu söylenenler tüm insanlığın ortak yeter noktası diye devam etti. Bu yeter noktasını geçen insanlar hem kendi huzurlarını hem de başkalarının yeter noktalarını gasp ettiklerinden başkalarının da huzurlarını yok ediyorlardı. Sonunda yokluğun beklediği varlık yolculuğunda fazla ağırlığa ne gerek vardı? Biriktirilecek hangi ağırlıktan bıkmaz ki insan? Ancak bir yandan da yaşanılan zamanın gerçekliğinde toplumun tümünün yeter noktasına ulaşabilmesi için toplumun gerekli yeter üretim noktasına ulaşması gerekiyordu. Bunun mümkün olması için de birilerinin bireysel yeter noktasını aşması ve birikim yapmasının zorunluluğu tarih denilen yazılı süreçte belirtilen bir gerçeklikti. Varlığının zorunlu sonucu olarak ikiliğe düştüğünü hissetti. Bir şeyler yaparken ya da yapmazken düşüncelere dalmayı seviyordu. Bu durum belki yaşadığı anın huzurundan belki kaygısından belki de telaşından kaynaklanıyordu. Ama düşüncelere daldığı zamanlar ki çoğunlukla tezi ortaya koyarken yanında antitezini de düşünmeyi yeğlerdi. Tez antitez bunlar fazlaca akademik kavramlardı. Kendisi yalnızca düşündüğünün karşı görüşünü de birlikte değerlendiriyordu. Ancak bu durum kendisini sürekli bir tarafsızlığa itiyordu. Ya da en doğru anlatımla her şeye haklılık payı veriyordu. Ne düşünüyorsa buna zıt olan ne varsa bu düşünce dahi anlamlı olabiliyordu. Bu da kendisine ileriye atılacak bir adımlık yol imkanı vermiyordu. 'Arıyorum sana çok güzel bir kadın bulacağım.' Dedi tebessüm ederek. 'Acele et habu hacının haberi olmasın.' Bastonunu yan dükkandaki abisini kastedercesine sallayarak devam etti 'Senin hacı bulamadı. Bakalım sen napacan.' duraksayarak bir süre daha bakmaya devam etti. Sonra bastonunu yere vura vura yandaki dükkana doğru gitti. Yusuf Dayı bu çarşının bir nevi maskotuydu. Yıllardır kar kış demeden evinden dükkana gider gelir. Evlenme hayaliyle yanıp tutuşan, varlığında var olanların en temiz duygularını barındıran bir meczuptu. Elinde bir poşetle tekerlekli sandalyesinde oturan bir adamla, sandalyeyi kullanan bir kadın dükkandan içeri girdiler. Adam epey bir yaşlanmış cildi buruşmuş ve hastalığından kaynaklı olsa gerek bitkin bir haldeydi. Kadında başını bağladığı eşarbının ucunu ağzına kapatarak boğuk bir sesle iç çamaşırı aradıklarını ve aradıkları çamaşırlarının özelliklerini anlattı. Adamın elinde adı görülmeyen bir kitap üzerinde kara kaplı bir defter vardı. Masanın üzerine doğru adam defteri uzatmaya çalıştı. Adama yardım etmek için eliyle deftere doğru uzandı. Cılız bir sesle yardım topladığını ameliyat olması gerektiğini defterin içerisinde raporların ve hastalığa ilişkin bilgiler yer aldığını anlattı. Müşteriye gösterilmek üzere açılan iç çamaşırları üzerinde duran defter yapraklarında rapor başlıklı yazılar ve başka türlü altlarında kallavi bir insana ait olduğu anlaşılan imzaların bulunduğu yazılar vardı. Defterin üzerinde bulunan bu yazılara bakıyor okuyor gibi yapıyordu ama hiçbir şey anlamıyordu. Defterde yazılanları okuduğu yoktu. O muhteşem çelişki anı gelmişti. Soğuk terler hafif hafif boşalmaya başlamıştı ensesinden. Ne diyebilirdiki? Bu anlarda gibi yapmaktır kurtarıcı olan her zaman. Hastalığını anlıyor gibi yapmak acı çektiğini anlıyor gibi yapmak ve okuduğunu anlıyor gibi yapmak. Belki de karşısındaki de bu gibi yapmak üzerinde psikolojik bir taarruz hamlesi ile kazanmayı hedefliyordur. Çamaşır hediye etmekte akla gelen yöntemdi ancak karşı tarafın tepkisini ölçmek gerekiyordu. Müşteri gibi gelen sonra olayı yardım talebine çeviren müşteriyi ilk kez tecrübe ediyordu. Bu durum karşısında ne yapması gerektiğini okuyor gibi yaparken değerlendiriyordu. Sonunda cami derneğine bu adamı yönlendirerek kendisinin de pek bir yardım yapamayacağını işyerinin sahibi olmadığından dem vurarak adamdan kurtulma yöntemini seçmişti. adam beklediği cevabı almışçasına çamaşırları unutarak kadının yardımıyla dükkanı terk etti. Gidenleri takip ederek bunların her dükkana uğradıklarını kimilerinin terslediklerini kimilerinin üç beş kuruş verdiklerini kimilerinin de cevapsız bir şekilde sanki hiç yokmuşlarcasına kayıtsız kaldıklarını gözlemledi. Muazzam bir cesaret değil miydi birilerinden bir şey istemek ? Ya da bir şeyler istemek zorunda kalmak. Reddedilmek gibi olumsuzluklar üzerine yağmasına rağmen merhameti başkalarında aramak. Acizlik içerisinde kalırken belki de hiçbir ümidin kalmamasına rağmen başkalarından ümit dilenmek. Kendine öğretilen yardıma muhtaca yardım edilmeliydi. Ama yardıma muhtaca yardım her zaman temenni de kalıyordu. Ayrıca yardıma muhtacı kim belirleyecek. Bunun bir göstergesi falan var mıydı? Yardıma muhtacın kim olduğunu yardım dileyenin yardıma muhtaç olup olmadığını veya gerçek ihtiyaç sahiplerini nasıl belirleyeceğiz? Bu imtihan dünyası olarak tasavvur edilen hayatta bu çelişki de kimin imtihanı bu durum? Kandırılmak mı kanmak mı? Belki bir gözyaşı silinecek belki de bir kahkaha atılacak enayiler diye başlayan güzellemelere eşlik ederken. Bu çelişkiler kayıtsızlığa hareketsizliğe sebep oluyor bireyin davranışlarında. Yavaş yavaş topluma sirayet ediyor. Çare bulunmayan dertler dermansız kalırken, sömürü isteğinde olanlarda hazinelerinde Karun misali yaşama müptela oluyorlar. İmtihan nerde başlıyor nerde bitiyor cevabına kocaman bir sessizlik eşlik ediyor ancak."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/roportaj-katman-katman-kesfedilesi-bir-hikaye-leyla-ve-robot", "text": "Sesli ve resimli çocuk hikayeleri uygulaması Kidly'de yayınlanan Leyla ve Robot'un yaratıcıları şair Berna Kahraman ve ses tasarımcısı Nihan Yeşil ile buluştuk. Hikaye, eğlenceli resimleri ve zengin ses tasarımıyla büyülerken, ebeveynleri ise sorgulamaya teşvik ediyor. İki çocuğum var, teknoloji onlar için en ilgi çekici konulardan. Leyla'yı kurgularken, onları teknolojiyi özgürce ve akıllıca kullanan bir arkadaşla tanıştırmak istedim. Leyla, hayatı doğduğu günden itibaren kurgulanan günümüz çocuklarından... Durmaksızın aktiviteden aktiviteye koşuyor; ödevinin, sporunun ve hatta oyununun bile saati, sırası belli. Ama bu tempodan hiç şikayet etmiyor Leyla, şikayet etmeye bile vakti yok. Robot ise Leyla'nın hayal dünyasının bir ürünü. Bütün bu koşturmacaya verdiği bir cevap gibi düşünebiliriz. Hikayede Robot, Leyla'nın farkında bile olmadıklarını dile getiriyor aslında. Ses, normalde pek farkında olmasak da hikayenin çok büyük bir parçası. Bir film izlerken örneğin, içinden müzikleri ve ses efektlerini çıkardığınızda çok şey değişiyor. Bu yüzden Leyla ve Robot'ta olabildiğince zengin bir ses dünyası kurduk. Gözlerinizi kapatsanız dahi sesler size tüm detayları veriyor. Böylelikle Leyla ve Robot okuyucuya, katman katman keşfetme olanağı sunuyor, keşfettikçe ise yeni hayal dünyalarının kapılarını aralıyor. Şehirli yetişkinler olarak kendi hayatımız koşturmaca içinde geçerken, çocuklarımızdan da aynı tempoyu bekliyoruz. Leyla ve Robot bu anlamda, ebeveynlerin bir durup düşünmelerini ve kendilerini eleştirmelerini hedefliyor. Leyla'nın hayatına bir robot bile ayak uyduramıyor. Çocukların sıkılmasına, serbestçe oynamasına fırsat bırakalım ki yaratıcılıkları tetiklensin, hayal dünyaları genişlesin. İlk dikkatimizi çeken Kidly'nin özgün bakış açısıydı aslında. Günümüz çocuklarıyla konuşmak istediğimiz konuları, eğlenceli ve kısa hikayelerle anlatıyorlar. Resimlendirme ve seslendirmeleri ise inanılmaz kaliteli! İçinde bilim, sanat, felsefe gibi konularda hikayelerin yanı sıra mindfulness, meditasyon pratikleri içeren hikayeler de var. Haliyle, bizde ayrı bir yeri olan Leyla ve Robot'un, günümüz değerlerini bu denli önemseyen bir platformda olması bizim için çok değerli oldu. Bizce Kidly, sadece içerik üreticileri olarak göz bebeğimiz Leyla ve Robot'u yayınladığımız bir platform değil. Aynı zamanda birer birey ve anne olarak çocuklar için gerçekten iyi içerik sağladığına inandığımız bir uygulama. Kidly'nin görünen yüzü eğlenceli ve ilham verici hikayeleriyken, arka planda ise çok ciddi bir kalite kontrolü var. Tüm hikayeler psikolojik danışman eşliğinde yayınlanıyor. Ayrıca Kidly, Finlandiya Eğitim Birliği'nden uluslararası bir pedagojik uygunluk sertifikasına da sahip. Kısacası, çocuklar en değerlilerimiz ve Kidly de onlar için hep en iyisini yapmaya çalışıyor. Hikayeleri okumak için uygulamayı indirmeniz yeterli. Keşfetmeye, Leyla ve Robot ile başlamanızı öneririz!"} {"url": "https://bubisanat.com/posts/rzami-evren-yapan-hikayeleri-bolum-1-stajim-dunyaya-cikti", "text": "Eğer çalışkan bir öğrenciyseniz ve staja gitme zamanınız geldiyse, yazılı olmayan bir kural devreye girer, staj yeriniz kötü bir yere çıkacaktır. Benim de başıma gelen buydu. Önce kendimden bahsetmeliyim galiba. Ben bir Rzami'yim. Rzami, evren yapan demek. Evrenin sonunda ne vardır biliyor musunuz? Boşluk. Koca, büyükçe bir boşluk. Biz Rzamiler o boşlukta yaşarız. Evreni ve içindekileri 'yapar' ya da diğer kullandığımız tabirle 'oluşturur'uz. Staja gideceğim yeri merakla bekliyordum. Rzamiler olarak ışık oluşturmaktan yerçekimi oluşturmaya kadar her bir dersi öğrendikten sonra bir staja çıkarız. Staj, verilen görevleri tamamlamak ve bunları kaydetmekten oluşur. Bu süreçte görevlerden bazılarında kullanalım diye bize atomlardan verirler. Ne oluşturacaksak oluşturalım atomlar sayesinde yaparız bunu. Benim neyden var olduğumu soruyorsanız eğer boşluktan diyeceğim. Staj yerlerimiz sırayla açıklanmaya başladığında, staj yapmayı en çok istediğim Gliese 581 d gezegeninin, sınıfımdaki dersleri umursamaz tembele çıkması da başka bir yazısız kural olmalı. Ardından benim adım okundu. Dünya, denildi. Hangi gezegen olduğunu hatırlamaya çalışırken öğretmenimin yüzündeki acıyan ifadeyi gördüm. Yerini de öğrendikten sonra yola çıktım. 'Dünya' ismini defalarca tekrarlayarak hatırlamaya çalıştım. Hatırladım da. Orası, benden önce giden stajyerin kuralı ihlal ettiği yerdi. Kural 1: Yaptığın veya yapılmış canlının hayatına müdahale edemezsin. Ölüm ve diğer her şey kozmosun akışındadır. Müdahale etmek, dengeyi bozmaktır. 'Aşık olduğu bir dişi için yapmış bunu?' 'Aşk mı? O ne?' Hiçbirimiz cevabı bilmiyorduk. Dişinin ne olduğunuysa derslerimizden birinde öğrenmiştik. Oluşturduklarımıza, oluşturuluşlarını devam ettirebilsinler diye farklı cinslere ayırırız bazen. Bana söylenilen yere yaklaşıyordum gittikçe. Güneş Sistemi... Büyük bir yıldızın çevresinde sıralanmış gezegenler. Güneş ilerledikçe uzay içinde, onlar da çevresinde dönerek ileriye doğru gidiyorlar. 'Evrende durağanlık yoktur.' İlk öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Henüz ilk derslerimi görmeye başlamıştım. Başlangıç dersinde 'Evrende Var Olan Ve Yok Olan Durumlar' konusunu işliyorduk. Dünya'ya gelip tam önünde durdum. Staj yapmayı hayal ettiğim gezegenlere göre çirkindi. Mavi ve kahverengi gözüküyordu, renkli sayılmazdı. Dünya'dan görevli iki Rzami'yi bulmadan önce bir süre daha izledim. Ekosistemlerinin kaç tane olduğunu tahmin etmeye çalıştım. Gezegenin titreşimlerini fark etmeye çalıştım. Öğretmenlerimizin her biri, ders verdikleri oluşturmalarda görev yapıp emekliye ayrılmış Rzamilerdir. Her Rzaminin emekliye ayrılacağı bir olay olur. Emekliliğinizi ya bir kara delik bekçisi ya da öğretmen olarak yaşarsınız. Bu kadar izlemek yeter, diyerek gökyüzünün başladığı yerde kalan iki Rzaminin yanına gittim. İlki, yıllar önce Müdür'le birlikte çalışırken buraya sürülmüş. Söylentiye göre Müdür, ona yanlış yaptığı bir yapım işi için kızdığında Müdür'e, insanları yapacak kadar büyük bir saçmalık yapmadığını söylemiş. Müdür'ün verdiği cevap onu Dünya'ya sorumlu olarak yollamış. 'Eta Carinae' yıldız sistemini tasarlayacak kadar başarılı olan bir Rzami, bu gezegende sıkışıp kalmıştı. Kendisine Eta C. dememi istiyordu. İkincisi ise, henüz işinin başlarındayken Dünya'ya atanmış. O zaman, büyük bir umutla başarı getireceğine inanarak henüz yeni oluşturulmuş gezegene, tasarladığı 'Dinozor'ları bırakmış. Yaptığı Dinozor canlarının neredeyse her özelliğe sahip olanını tasarlamış. Uçan, et yiyen, uzun boynuyla ağaçlardan beslenen... Ancak yarattığı canlılar hiç beğenilmemiş. Özellikle kürklerini fazla iğrenç bulunmuş. Yok edilmelerine karar verilmiş. Onun yerine iş arkadaşının, şimdilerde Müdür olmuş Rzami'nin, insan tasarımı kabul edilmiş. Ona nasıl hitap etmemi sorduğunda bana 'Siktir git!' diyerek cevap verdiği için ben ondan bahsederken 'Sponch' diyeceğim. Çünkü sürekli Hidrojen, azot, oksijen, karbon, fosfor ve sülfür karışımı içip duruyordu. Sponch, Wasp 12 b gibi bir gezegenin fikir sahibi, bu başarısızlığı kendine yedirememiş. Başkası sonlarını getirmesin diye kendi elleriyle yok edip Dünya'nın altına hapsetmiş. Yok ederken o kadar şiddetliydi ki gezegen, göktaşıyla çarpılmışa dönmüş. Sponch konuşmayı pek sevmiyordu. Onun tersine Eta C. yardımsever gözüküyordu. Biri oluşturduğumuz Kahverengi Cüce gezegenler gibiydi. Başlarda yıldız olmaya yaklaşmış ama yeterince kütlesi olmadığı için başaramayıp öylece kalmıştı. Kahverengi Cüce'nin kütlesi yetersiz çıkmışken Sponch'un ise dirayeti yetersiz çıkmıştı. Bir başarısızlık yüzünden pes etmemeliydi bir Rzami. Diğeri ise, oluşturduğumuz serseri gezegenlere benziyordu. Yıldızının etrafında dönerken yörüngesinden fırlatılarak evrenin karanlığında bir başına ilerlemeye terk edilmiş serseri gezegen gibiydi. Büyük başarıları varken Müdür'ün kibri yüzünden buradaydı. Eta C. , geldiğimde okumakla meşguldü. Ona ne okuduğunu sordum. 'Bir hikaye.' dedi. 'Hikaye mi? O ne?' diye sordum. 'İnsanların oluşturduğu bir şey. Burada yaptığım tek şey bunları okumak.' 'İnsanların oluşturma gücü mü var?' diye şaşkınlıkla sordum. 'Evet. Ama yalnızca kelimelerle.' Ve bana uzattığı hikayeyi okumaya başladım. Şehrin sakinleri bilmezler o duvarın tarihini, bir tek ben bilirim, şehrin kıyısındaki nehir olan ben. Çünkü onu yapan ustalar benim dibimden aldılar toprağını. İnsanlardan önce bu şehirde 'Martig' denilen bir ırk yaşardı. En uzunları üç metre, en kısa boyluları iki metre olan bu ırkın; bedenleri yılan gövdesine, ayakları ise karınca ayaklarına benzerdi. El olarak göğüslerinin ortasından çıkan, ikisi ince ikisi kalın ve kalınlarla incelerin yan yana durduğu sarmaşıklar vardı. Erkeklerinin alnının ortasında, keçi boynuzuna benzeyen bir boynuz uzanırdı. Dişilerin alnında ise bir delik olurdu. Sonbahar döneminde erkek martigler dişi martiglerin alnındaki boşluğa boynuzlarını yerleştirir, bir parçasını dişideki boşluk kırarak içine alır, iki mat geçtikten sonra bu parçayı dişiler gelip benim içime bırakırlardı. Ben de tam üç mat boyunca onları serin sularımda saklardım. Üç mat dolmak üzereyken üstüm buz tutardı. Ve oluşmaya başlayan yavru martigler bu buzu kırarak dışarı çıkarlardı. Her bir çiftin ömürleri boyunca yalnızca tek bir çocuğu olurdu. Bu da onların hızlı çoğalmasının önünde büyük bir engeldi. Burayı keşfeden ilk insan kabilesi, ilk önce martiglerle dost olmaya çalıştı. Sonuçta dünyada onlardan güçlü çok fazla ırk vardı ve martigler korkutucu görünse de insanlara iyi davranmışlardı. Evlerini onların yanına kurdular. Topraklarının çok verimli olduğunu söyleyip birazını da kendi ırkları için kullanmak istediler. Martigler paylaşmayı kabul etti. Aradan geçen üç senenin ardından burada yaşayan insan kabilesi fark etti ki martigler onlar kadar hızlı çoğalamıyordu. Ama insanlardan daha uzun ömürlüydüler. Bu da onlarla birlikte yaşayan insan kabilesine bir fikir verdi. İçlerinden birini gizlice, onların buraya sürülmesine sebep olan kabileye yolladılar. Daha geniş bir arazi bulduklarını söylediler ve eğer bütün toprakları eşit şekilde bölüşme şartıyla, martigleri yok etmek için yardıma çağırdılar. Bir hafta sonra martig bebeklerin üzerimdeki buz tabakasını kıracağı zaman başlıyordu. Martigler bu dönemde bütün işlerini bırakır nehre gelip yavrularının çıkışını izlemeye başlarlardı. Hangi çıkan bebek martig kendilerinin bilmezlerdi, bütün bebek martigler onların yavrusuymuş gibi bakar, besler ve büyütürlerdi. Dışarıdan gelecek olan kabile şehrin çevresindeki tepelere gelip gördükleri martiglere mızraklarını ve oklarını atacaklar, bir yandan da şehirdeki insan kabilesi onlara saldıracak ve üzerimi özel bir sıvıyla ateşe vereceklerdi. Böylece bebek yavrular ısınan suyum yüzünden yanarak ölecek ve martiglerin soyu tükenecekti. İnsanlar, planlarını başarıyla uyguladılar. İki günün ardından tek bir martig bile sağ kalmamıştı. Topladıkları cesetleri gömmek yerine bana atmayı tercih ettiler. Dibimdeki toprağıma yığılan martigler suyumu yükselttiler. Bedenlerini olabildiğince hızlı çözdüm. Hepsini kendi toprağıma ve suyuma kattım. Ne kadar uğraşırsam uğraşayım yalnızca tek bir yavruyu kurtarabildim. Yumurtamsı kabuğundan çıkması geç sürdüğü için, normalde ölecek bir bebek martig, yaşayabilmişti. Onu sularımın şehrin dışına çıktığı bir yere akıttım. Şehrin dışındaki ormana çıkmasını sağladım. Martigleri öldürmek için çağırdıkları kendilerinden fazla insana sahip kabilenin, toprakların tek sahibi olabilmek için bir sene sonra onları da yok ettiğini söylememe gerek yok. O insanların da cesetlerini içime attılar. Ama kabul etmedim. Hepsini kıyıya vurdum. O hainleri içime katmak, suyumda ve toprağımda parçalarını yaşatmak istemiyordum. Üçüncü defa kıyıya atışımdan sonra cesetleri toplayıp tepelerden birinde yaktılar. On gün boyunca duman altında kalmalarına rağmen, toprağı mezarlık yapmadıkları için seviniyorlardı. Sonuçta onu sürecek, yiyecek yapmak için kullanacaklardı. Kendi ölülerini israf olmasın diye yiyen bir kabileden bu beklenirdi zaten. İnsanların hesaplayamadığı şey, benim alacağım intikamdı. Yağan her yağmurda taşıyor; tarlalarına, ekinlerine, evlerine zarar veriyordum. Senelerce beni ıslah etmek için uğraştılar ama nafile. Kabile, onun dediklerini yaptı. Kendi toprağımdan olan bu duvarı aşamıyordum. Aradan iki nesil geçti. Bu sırada kabile genişlemiş, şehrin dışındaki ormana sınırları yaklaşacak şekilde yayılmıştı. Ormana giden insanlar ölüyordu. Yaşayacak kadar şanslı olan tek kişi bir çocuk olmuştu. Ninesinin ona anlattığı masaldaki yaratığın ava çıkan baba ve amcasını yediğini söylüyordu. Kimse ona inanmadı. Önce hayal gücü büyük bir çocuğun korkudan uydurduğu bir hikaye dediler. Sonra çocuğun delirdiğini düşündüler. Ormana gidenler onlar için yalnızca kaybolmuş kişilerdi. Geniş, sık ağaçlı bu ormanda çıkışı bulamıyorlardı. Kaybolmaların ardından şehrin yöneticisi ormana giriş yasağı koydu. Duvar ise, hala bembeyaz boyasıyla orada duruyordu. Benim dibimde olduğu için pek dikkatlerini çekmiyordu duvar. Ne için örüldüğünü zaten unutmuşlardı. Yıllar geçse de eskimeyen boyası onlara ilginç gelmiyordu. Biri boyalıyordu işte. Bir gün, yaşlı bir adam sandalyesini alarak duvara geldi. Eşi öleli yalnızdı. Nehre, bana gelip biraz üzüntüsünden kurtulmak istiyor olmalıydı. Duvarın önüne oturup başını yaslamasıyla birlikte kafası çatladı. Duvar, yukarıdan aşağıya doğru bir çatlak oluşturarak gelmişti ve adamın kafasına geldiği anda başını tepeden çatlatıp ortadan ikiye ayırmıştı. Gürültü, çevredekilerin dikkatini çekti. Ne olduğunu anlamak için duvara yaklaştılar. Biri daha kafasını yaklaştırdı duvara incelemek için. Duvar yeniden yukarıdan aşağıya çatladı, kendisine yaslanan kafayı çatlattı ve eski sağlam haline döndü. Üzerinde gezinen elleri de aynı şekilde çatlatıyordu. Ortadan ikiye ayrılmış eliyle çığlık atanlar, acıdan ne yapacaklarını bilemeyip benim içime atladılar. Şehrin yöneticisi, olanları duyduktan hemen sonra duvarın önüne geldi. Gözleriyle görsün diye bir koçu getirip kafasını duvara yasladılar ama hayvana bir zarar gelmedi. Şaşırdılar. Bu duvar sadece insanların mı kafasını çatlatıyordu? Yönetici, şehirdeki hapishaneden idamlık bir mahkumu getirtti. Kafasını tutup duvara yasladılar. Duvar, yukarıdan aşağıya kafatasına doğru çatlamaya başladı. Beyaz boyanın üzerinde çatladıkça oluşan karanlık, mahkumun kafasına kadar ilerledi. 'Çat'. Mahkumun kafası çatlamıştı. Yönetici, gülmeye başladı. İşte şimdi yöneticiliğine insanların karşı çıkmasını önleyecek gücü bulmuştu. Kahkaha atarak, yanındaki hapishane yöneticisine sordu. 'Kaç tane idamlık mahkum var? Hepsini getir.' Akşama kadar hapisteki bütün idamla yargılanan mahkumların kafatasını çatlatmıştı bile. Duvarın çevresine iki görevli bıraktı. Kimse yaklaşmayacaktı. Yarın sabah duvarın çevresine bezler gerdirtecek, çatlattığı her bir kafadan akan kanlar bu bezlere sıçrayacak ve kanlı bezlerin parçalarını her bir evin kapısına astırtacaktı. İbret olsun diye. Şehirdeki herkese gücünü bir kez daha göstermiş olacaktı, hep hatırlayacakları bir şekilde. Akşam eve gittiğinde ise eşi ona bakıp oğlunu sordu. Onun yanında değil miydi? Telaşlanmamasını söyleyip yardımcılarından birine oğlunu, hangi oyuna dalmışsa oradan alıp eve getirmesi emrini verdi. Yardımcısı bir saatin ardından geldi. Oğlundan hiçbir iz yoktu. Arkadaşlarından birine ormana gideceğini söylemiş, ama kimse onu ormana giderken de görmemişti. Arama ekipleri kurdurdu şehrin yöneticisi. İki gün boyunca ormanda aradılar oğlunu. Üçüncü gün iki kişi daha kayboldu. Dördüncü gün üç metrelik bir canavar gördüklerini söyleyenler oldu. Yedinci gün on dokuzuna basalı birkaç gün olmuş oğlunun parçalanmış cesedini buldu yüzbaşı. Onuncu gün ayı kapanları kurdular. Oğluna saldıran bir ayı olmalıydı. On birinci gün bütün şehir korkunç bir böğürtü duydu. Ayı değil, bir canavar bulmuşlardı. Daha önce ormanda canavar gördüğünü söyleyen çocuğa gösterdiler yakaladıklarını. Çocuk o kadar korktu ki dili tutuldu. Güçlükle kafasını, bir aşağı bir yukarı oynatarak 'Evet.' diyebildi. Bu canavar, benim asırlar önce sakladığım ve ormana kaçmasına yardım ettiğim bebek Martig'di. Oğlunu ararken duvarı unutan yönetici, henüz ölmemiş olan canavarı duvara öldürtecekti. Her yerinden halatlarla bağlanmış, yarı baygın canavar için; tekerlekli, düz ve üç metrelik bir tahta yaptılar. Canavarı güçlükle bu tahtaya yatırdılar. Yaralı bacağının acısından kendinden geçmiş, baygın canavar karşı koyamıyordu onlara. Canavarın kafası duvara değecek şekilde tekerlekli tahtayı ilerlettiler. Canavarın kafasını duvara yasladılar. Duvar, bu kez yukarıdan aşağıya doğru çatlayarak kafatasına inmedi. Canavarın yaslanmış kafasının çevresinden başlayarak duvarın her ucuna çatlaklar oluşmaya başladı. Ve duvardan dışarıya martigler dışarı çıkmaya başladı. Bu seferkiler üç metrelik değillerdi. Çok kısa boyluydular. İnsanlar, korkuyla duvarın çevresinden koşarak kaçmaya başladılar. Yönetici ise şaşkınlıkla izlemeye devam ediyordu. Çıkan her bir cüce martig, çevresine topladığı karıncalarla, yılanlarla, keçilerle birleşiyor ve gittikçe devleşiyorlardı. Yılan gövdelerine, karınca ayaklarına ve boynuzlu alınlarına kavuşuyorlardı. Şehrin yöneticisinin hatası, yakaladığı martigin kafasını duvara yaslayarak öldürtmeye çalışması değildi. Onun hatası bu şehre ilk geldiğinde, şehirdeki yılanların ve karıncaların çokluğundan şikayet edip onları zehirle yok etmeye başlamasıydı. Zehirlenen karıncalar ve yılanlar duvara gelerek bedenlerini duvardaki toprağıma sürmüşlerdi. Duvarın içindeki ve dibindeki toprak onların bedenini kabul etmişti. Duvar bir daha eski halindeki duvar olmadı. Devleşen her bir Martig, şehirdeki insanlara saldırmaya başlıyordu. İlk ölen şehrin yöneticisi oldu. Kafası kopmuştu. Akşama kadar şehirde yaşayanlardan kadınlar ve çocuklar hariç kimse sağ kalmamıştı. Onlar da şehirden kaçarak yaşayacak başka yerlere gittiler. Martigler yeniden küçüldü. Halatlarla bağlı olan martigi serbest bıraktılar. Yaralı bacağıyla ormana gitti yeniden. Kalan küçük martigler yeniden duvar oldular. Oradan insanlar geçerse yeniden dağılıyor, martig olarak saldırıyorlardı. İlk defa bizim dışımızda üstelik oluşturduğumuz bir canlıda yapma gücü olduğunu öğreniyordum. İnsanların ilk defa iyi bir özelliğini öğrendim. 'Staj yerin burası, şimdi ne yapmak istersin?' diye sordu Eta C.. Staj görevlerime baktım. Göreve gittiğimiz gezegendeki canlıların hayatlarını yaşamam gereken görevler vardı. 'Öncelikle üç insan hayatı yaşamalıyım.' dedim. 'O kolay.' Beni Dünya'ya insan hayatı yaşamaya yollayacak olan makineye getirdi. Rzamilerin ilk yapıtlarından biriydi bu makine, toprak ve su yığınına dönüştürürdü. Bana bilmem gerekenleri anlattı. 'Orada, bir Rzami olduğunu asla hatırlamayacaksın. Yaşayacağın insan hayatının süresi, nasıl bir hayat yaşayacağın ise bilinmez.' Makinenin içine girdim. Makineyi şans dileyerek kapattı. Bu, Rzamiler arasında eski bir espiridir. Evreni oluştururken şansı içine yanlışlıkla düşürdük. Makinenin kapağı kapandıktan önce toprağı ve suyu hissettim."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/sabahattin-ali", "text": "Yıllarca baskılar, hapishaneler ve ölüm. O doğru bildiğini söylemekten hiç çekinmedi. Uğradığı saldırılara, kahırlara karşı inandığı yolda direndi, ulusunun bağımsızlık ve esenliğini, emekçi halkının özgürlük ve mutluluğunu savunmaktan geri durmadı. \"Namuslu olmak, ne zor şeymiş meğer! Bir gün Almanların pabucunu yalayan, ertesi gün İngilizlere takla atan, daha ertesi gün de Amerika'ya kavuk sallayan soysuzlar gibi olmak istemedik. Yalnız ve yalnız bir tek milletin önünde secdeye vardık. O da kendi cefakeş milletimizdir. Duymuyorsun şırıltısını yanı başında akan derenin. Artık o kitap bir şey söylemez sana, Sen kalkamadın bir türlü yattığın yerden. Bir varmış bir yokmuş sanki dünya, Ne güzel bir yazı. Ellerinize sağlık."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/sait-faik-abasiyanik", "text": "Sait Faik Abasıyanık, 1906 senesinde Adapazarı'nda dünyaya gelmiştir. Çocukluk dönemleri, 1. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı gibi iki büyük harbe denk gelir. 1924 yılında ailesi ile İstanbul'a gelen Abasıyanık, İstanbul Erkek Lisesi'nde öğrenim görür ve ilk öyküsü olan İpekli Mendil i kaleme alır. 28'de İstanbul Üniversitesi - Edebiyat Fakültesi'ne girer, iki sene sonunda ekonomi okumak üzere Fransa'ya gider. Fransa yılları, sanatında ve sanatçı kişiliğinde derin etkiler meydana getirir. 34'te babasının isteği üzerine Türkiye'ye dönüp ticarete atılır fakat bir süre sonra bu girişimi sonlandırır. Dergilere, gazetelere çeşitli şiirlerini ve öykülerini gönderen Sait Faik'in pek çok eseri bunlarda yer buldu. Üniversite dönemlerinde Beyoğlu'nda dolaşan ve kıraathanelerde vakit geçiren genç yazar, edebi muhitlerle de tanışmaya başladı. Bu dönemlerde on öyküsü ve bir adet yazısı Hür Gazete'de yayımlandı. Fakat Abasıyanık, bu öykülerin hiçbirini kitabına almadı. O, Modern Türk öykücülüğünün köşe taşı, kökü kendisinde olan yazarıdır. Kısa öykü tekniğinden taşarak insanı, doğayı basit ve samimi yani iyi ve kötü taraflarıyla, olduğu gibi; şiirsel bir üslup ve usta bir dille anlatır. Kalıplaşmış bir hareketin veya muhtelif bir edebi anlayışın, tarzın takipçisi olmamıştır. Toplumsal konuları değil de bireyin toplum içindeki sorunlarını kaleme alan Abasıyanık'ın, genellikle kendi yaşamından yola çıkarak şehirli alt sınıf insanını, o insanların yaşam biçimleri, isteklerini, dertlerini, korku ve sevinçlerini ele alarak insanı ele alan, insanın hakikatini anlamaya çabalayan sanatçılar sınıfında yerini buldu. Yazı hayatı boyunca sorumlu avare, gözlemci balıkçı, çakırkeyf sirozlu, küfürbaz şair, müflis tacir, züğürt yazar, hamdolsun diyemeyen rantiye, anadan doğma çevreci gibi türlü türlü sıfatlarla anılmıştır. Kaleme aldığı tüm türleri bir şairin duyarlılığında ve kendine has tarzıyla harmanlamıştır. O, anlık heyecanları yansıtan bir izlenimci ve -Fransa yıllarının edebi karakterine bir katkısı olarak- fovist ressamların üslubunu hatırlatan tarza sahiptir. Yazın hayatının başında Andre Gide'den çeviriler yapan yazarın daha sonra Fransa yıllarındaki anıları öykü halinde Varlık Dergisi'nde yayınlandı. Maddi olarak ilk kazancını 36'da Remzi Kitabevi'nden çıkan Semaver adlı öykü kitabı ile sağladı. Bir mektubunda dediği üzere; aylaklığı yüzünden yazdıklarını sağda solda unutuyor ve ayrıca yazdıklarının ilgi görmemesinden ötürü kırgınlık duyuyordu. İkinci kitabı olan Sarnıç, 39'da Çığır Kitabevi'nden çıkmış olan on altı öykülük bir kitaptır. Her iki kitapta da Adapazarı, Burgazada ve Bursa'da geçirdiği çocukluğu ile İstanbul'da ve yurt dışındaki gözlemlerini aktarmaktadır. 1940'lı yıllara gelindiğinde ise üçüncü kitabı Şahmerdanı yayımlar fakat bu sefer Fransa'daki gözlemlerine yer vermemiştir. Bu kitabın Çelme adlı öyküsüyle halkı askerlikten soğutma gerekçesiyle tutuklandı ve askeri mahkemeye sevk edildi. Sonuç olarak yazar, davadan beraat etmiştir. İkinci Dünya Savaşı sürerken, 1942 yılında bir süreliğine adliye muhabirliği yapar ve o sırada yazdıkları ölümünden sonra \"Mahkeme Kapısı\" adıyla basılır. 40 ve 48'lerde yazmaya çok vakit ayıramayarak yalnızca Yürüyüş, Büyük Doğu, İnkılapçı Gençlik, Servet-i Fünun gibi çeşitli dergilere hikayeler yollar. Muhabirliğe başlamadan önce Medarı Maişet Motoru adlı Yeni Mecmua dergisinin 75. ve 95. sayıları arasında yazdığı 19 bölümlük hikayesini kitaplaştırmak ister fakat basacak hiçbir yayıncı bulamaz. Sonunda Yokuş Kitabevi'nde basılır ancak kitabı Bakanlar Kurulu Kararı ile toplatılır. Bunun üzerine yazın hayatı tekrar yavaşlama sürecine girer. İşte bu sürecin verdiği kırgınlığın etkisiyle Lüzumsuz Adam adlı kitabı kaleme alır. 1948'e gelindiğinde ise siroz hastalığı ortaya çıkmıştır. 50'de Varlık Yayınları tarafından Mahalle Kahvesi adlı kitabı yayımlandı. Gittikçe nükseden hastalığının aksine Sait Faik'in yazın hayatı en sağlıklı, en verimli günlerini yaşıyordu. Yine Varlık Yayınları'ndan Havada Bulut, Kumpanya ve Son Kuşlar yayımlandı. 1953 yılında ABD'de Mark Twain Cemiyeti, modern edebiyata katkılarından dolayı Onur Üyeliği Ödülü verdi, yazar bunun üzerine; \"Dünya edebiyatına hizmet filan etmediğimi söylemeye ne hacet. Bu, üyelik verilebilmesi için uydurulmuş nazik bir sebeptir sanırım.\" sözlerini dile getirir. Aynı yıl, Kayıp Aranıyor adlı ikinci romanı Varlık Yayınları'ndan ve Şimdi Sevişme Vakti adlı tek şiir kitabı Yenilik Yayınları'ndan çıkar. 54'te Alemdağ'da Var Bir Yılan ve Georges Simenon çevirisi olan Yaşamak Hırsı adlı kitapları çıktı. 11 Mayıs 1954'te geçirdiği bir krizle ebediyete kavuşur. Sait Faik; Andre Gide, Jean Genet ve Comte de Lautreamont gibi isimlerden etkilenirken Ferit Edgü, Adalet Ağaoğlu ve Demir Özlü gibi isimlere de ilham olmuştur. Ölümünden sonra Burgaz Adası'ndaki evi müzeye dönüştürülen yazarın adına her sene Sait Faik Hikaye Armağanı verilmektedir. Abasıyanık, toplum dışına itilmiş, suçlu durumuna düşmüş insanları hikayelerinde güzel bir ortamda görmek ister. Onun anlatıcıları; hak, emek, insan sevgisi ve insana acıma duygusuyla hareket etmektedir. Sait Faik Abasıyanık'ın hikayeciliği Fethi Naci'ye göre; 1936-40 arasındaki ilk dönem öyküleri, 1948'de yayımlanan Lüzumsuz Adam ve 52'de yayımlanan Son Kuşlar sonrasında ise ölümüne kadar yazdıkları -Alemdağ'da Var Bir Yılan- öyküler olarak üç kategoride ele alınabilirken A. Özkırımlı'ya göre ise; dört kategoride incelenmesi gerektiği savunulur. Bunlar; çocukluk yılları anıları, Fransa yılları, İstanbul'un kenar mahallesinden yaşayan insan portrelerini ele aldığı öyküler ve adada balıkçılarla geçirdiği günlerdir. Bu dönem hikayeciliğinde mekanlar değişiklik göstermekte, yaygınlaşmış kanının aksine bu dönemki dil savrukluğu daha az ve klasik cümle yapılı hikayeleri vardır. İkinci dönem hikayelerinde ortaya çıkacak olan dilinin coşkulu, şiirsel havası bu dönemde az rastlanır bir özelliktir. Öyküleri; tutunamayanların, küçük insanların ve ötekilerin barınağı haline geldi. Temeli olmayan bir özgür dünya düşüyle okura herhangi bir ideoloji dayatmasına gitmeden, bireysel bir proje niteliğinde olan öykülerini kaleme aldı. En büyük düşü; tüm insanların birbirini sevdiği bir dünya idi. Doğduğunda Mehmet Sait adı verilir fakat yazar, ismine babasının adını ekleyip Mehmet'i atar ve adı Sait Faik olur. Ailesi Abasızzadeler ya da Abasızoğulları olarak anılırken Sait Faik, Soyadı Kanunu çıkınca Abasıyanıkı alır. Varlık dergisinin 15 Nisan 1934 tarihli 19. sayısında yayımlanır. Tahsin Yücel, Sait Faik Varlık Dergisi, 1 Aralık 1954. No:413, sayfa 7. İlk kitabının yayınlanmasından duyduğu sevinci yıllar sonra Hallaç adlı öyküsünde anlatır. Abasıyanık, Sait Faik. Açık Hava Oteli. Bilgi Yayınevi, 1980. Sayfa 279. Kitabın kapağında adı Said Faik olarak yazılmıştır. Sevengül Sönmez (Şubat 2007), A'dan Z'ye Sait Faik, Yapı Kredi Yayınları. Yazılarında ölüm temasının ağırlıkta olduğu görülmüştür. Aynı ödül, Atatürk'e Türk ulusuna rehberlik ettiği için verilmiştir. İkinci baskısı 1952 senesinde Birtakım İnsanlar adıyla yayımlanmıştır. Metin Ergin, Sait Faik'in Annesi Oğlunu Anlatıyor, Cumhuriyet Gazetesi, 19 Eylül 1954. Sayfa 5. Yaşar Nabi Nayır, Sait Faik İçin Notlar, Varlık Dergisi, 1 Temmuz 1954. No:408, sayfa 8. Fikret Ürgüp, Sait Faik'in Psikolojik Yapısı Üzerine Bir Deneme, Yeditepe Dergisi, Nisan 1964. No:96, sayfa 6. Fikret Ürgüp, Sait Faik'in Psikolojik Yapısı Üzerine Bir Deneme, Yeditepe Dergisi, Nisan 1964. No:96, sayfa 6. Fikret Ürgüp, Sait Faik'in Psikolojik Yapısı Üzerine Bir Deneme, Yeditepe Dergisi, Nisan 1964. No:96, sayfa 6. Şerif Hulusi, Sait Faik'le Birlikte Geçen Günler: Edebiyat Üzerine Konuşma, Yeditepe Dergisi, 15 Mayıs 1956. No:107, sayfa 2. Sait Faik Abasıyanık (1954), Alemdağ'da Var Bir Yılan, Varlık Yayınları. Sait Faik Abasıyanık, Mahalle Kahvesi / Karanfiller ve Domates Suyu, Varlık Yayınları, İstanbul, 1954. Tahir Alangu, Cumhuriyetten Sonra Hikaye ve Roman, İstanbul, 1965. Cilt II, Sayfa 114-115. Fethi Naci (Mayıs 2003), Sait Faik'in Hikayeciliği, Yapı Kredi Yayınları. Küllük Dergisi, 1. Sayı, 1 Eylül 1940. Sait Faik Abasıyanık, Bitmemiş Senfoni, Bilgi Yayınevi, Hazırlayan: Muzaffer Uyguner. Sayfa 124. İbrahim Kavaz (1999), Sait Faik Abasıyanık, Şule Yayınları. Ahmet Oktay, Sait Faik Üzerine Düşünceler, Argos, No.21, Mayıs 1990. Sait Faik, Alemdağ'da Var Bir Yılan, Varlık Yayınları. Sait Faik Abasıyanık (1952), Son Kuşlar / Haritada Bir Nokta, Varlık Yayınları. Sait Faik Abasıyanık (1948), Lüzumsuz Adam, Varlık Yayınları. Çok teşekkür ederim. Evet ya o akış sonra sonra benim de sinirime dokundu. Sait Faik'e vakit ayırmak iyi geldi aracılığınla Özlem, bilgiler çok güzel derlenmiş. Yanı sıra zaman kipleri bir tık daha denk olsa çok daha akıcı okunurdu diye düşünüyorum naçizane. Elinden daha çok biyografi çıksın isterim! Sevgiler."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/sanattaki-pusulaniz-polikrami-p-br-p-p-yillarini-sanata-vermis-ya-da-sanata-henuz-adim-atmis-olan-kisilerin-aradiklari-her-se", "text": "Yıllarını sanata vermiş ya da sanata henüz adım atmış olan kişilerin aradıkları her şeyi bulabilecekleri bir dükkan: Polikrami! Polikrami, 5 yılı aşkın tecrübesi ile sanat dünyasının ihtiyaçlarına her geçen gün daha çok yanıt veren çevrimiçi bir mağaza haline gelmiştir. Polikrami'de esas olan önce gönül kazanmak daha sonra kaliteli ürün sunmaktır. Nitekim Polikrami'ye yolu bir kere düşenler mutlaka birkaç kere daha uğrarlar. Kalitenin uygun fiyatla sunulduğu Polikrami'de sanatseverler neler mi bulabilir? Polikrami ürün evrenini tanıyalım. Polikrami, her sanatçıya dünyayı hayalleri ve elleri ile değiştirme fırsatı verecek ürünleri sunar. Kırtasiye kategorimizde ofiste veya evde güvenilir ve dayanıklı malzemeler yer alır. Polikrami'de her çocuğun ve her yetişkinin potansiyelini ortaya çıkarabilmesi için ürün çeşitliliği fazladır. Çünkü Polikrami, yalnız tek bir alana değil birden çok alana yönelir. Modern ve yenilikçi ürünleri ile de 7'den 70'e herkese hitap eder. Polikrami'de 1. sınıf boyaları, 1. sınıf fırçaları, en yeni eskiz araçlarını ve aradığınızdan fazlasını bulmanız mümkün. Polikrami'de gördüğünüz tüm ürünler, en kaliteli malzemelerden üretilmiş ve uzun yıllar dayanacak şekilde tasarlanmıştır. Sanat dükkanımızda her sanatçının ihtiyacına ve zevkine göre bir şeyler olacağından eminiz. Geniş yelpazeye sahip kırtasiye kategorimiz, tüm sanat, ofis ve okul ihtiyaçlarınızı karşılayacak kapasitededir. Geniş ürün çeşitliliği sunar. Boyama kalemlerinden keçeli kalemlere kadar aradığınız her kalem daha iyi bir sanat üretmek için ihtiyacınız olan her şey bu kategoride! Polikrami'de; defterler, klasörler, zımba makineleri ve kalem kutuları da dahil olmak üzere oldukça kapsamlı bir ofis ve okul kırtasiye ürünleri yer alır. Profesyonellerin tercihi; Faber Castell, Copic Marker, Arteza, Prismacolor, Bigpoint, Talens, Van Gogh, Derwent, Rembdrant, Amsterdam, Art Creation gibi dayanıklılığı yüksek markalar da Polikrami'de yer alır. Polikrami'deki boya kategorisi, sanatsal eylemlerini gerçekleştirirken her kalitede malzemeleri ve her kalitede araçları kullanmak isteyen herkes için; akrilik boya, yağlı boya, suluboya, kuru boya, pastel boya ve markör içerir. Akrilik boya: Kağıt, tuval, ahşap gibi çeşitli alanlarda çalışan sanatçıların tercihi olan akrilik boyalar Polikrami'de! Akrilik boyalar içeriğindeki pigmentler sayesinde dış etkenlere karşı daha dayanıklı olduğu için tercih edilir. Akrilik boya kategorimizde bulunan renk seçenekleri ile muhteşem tonlamalar elde edilebilir. Akrilik boya çeşitlerimizi incelemek için https://www. polikrami. com/akrilik-boyalar. html tıklayın. Yağlı boya: Polikrami'den satın alacağınız yağlı boyaların renk yoğunluklarını su ile kolaylıkla çözebilirsiniz. Yağlı boyalarımız, kıyafete bulaşması durumunda sabunlu su ile kolayca çıkarılabilme imkanı sunar. Yağlı boyalarımızda koyulaşma ve katılaşma olmaz. Polikrami'de satışa sunulan yağlı boyalar, kuruduktan sonra parlama yapmaz. Eserinizdeki yağlı boyalar suda çözünmez ve ışığa karşı renklerini kaybetmez. Yağlı boyalarımız tüp içerisinde olduğundan kolay kullanım sağlar. Ayrıca yağlı boyalarımız cilde zarar vermeyen maddelerden oluşmuş ve EN71 testlerinden başarıyla geçmiştir. Yağlı boyalarımızı incelemeki için https://www. polikrami. com/yagli-boyalar. html bağlantısına tıklayın. Sulu boya: Polikrami'de bulunan suluboyalar, parlak ve canlı renklere sahip olmakla birlikte yoğunluk derecesi de oldukça idealdir. Kağıt ya da karton gibi yüzeylerde de çok iyi sonuçlar elde edilir. Suluboyalarımızın muhteşem karışım özelliği ile boyadığınız noktanın üzerinden başka bir renkle geçerseniz ortaya canlı tonlarda başka bir renk çıkar. Ellere ve kıyafetlere bulaşması durumunda da leke bırakmaz ve kolaylıkla çıkar. Eğer boya kuruduysa telaş yapmanıza gerek yok, çünkü boyalarımız kuruduktan sonra su ya da ıslak mendil ile kolayca çıkacak bir yapıda üretilmiştir. Polikrami'de satılan boyalar cilde zarar vermez. Tüm boyalarımız EN71 testlerinden başarıyla geçmiştir. Suluboya ve su kabı çeşitlerimizi ve incelemek için https://www. polikrami. com/suluboyalar-ve-su-kabi. html bağlantısına ziyaret edin. Kuru boya: Kuru boya çeşitlerimizde birçok paket boyutu mevcuttur. Çeşitli setlerdeki kuru boya kalemleri tüm renklendirme çalışmalarınız için ideal kalemlerdir. Uçlarının yüksek kalitesi, boyama resimlerinin alanı çok hassas olduğundan özel olarak üretilmiştir. Kuru boyalarımızın renk pigmentlerinin muazzam yoğunluğu sayesinde belirgin ve canlı bir renk deneyimi yaşayabilirsiniz. Kuru boya çeşitlerimize göz atmak için https://www. polikrami. com/979-boya-kalemleri. html bağlantısına tıklayın. Pastel boya: Polikrami'de yer alan pastel boyaları, sanat eserinizi gölgelendirmek için ve en göz alıcı çizimleriniz için kullanabilirsiniz. Pastel boyalarımız çeşitli renk gradyanlarına kolayca dağılabilirler. Pastel boya çeşitlerimizi incelemek için https://www. polikrami. com/4572-pastel-boyalar. html tıklayın. Markör: Profesyonel işaretleyici kalemlerimizle dikkat etmeniz gereken tüm detayları kolaylıkla halledebilirsiniz. İçinizdeki ilhamın açığa çıkmasına yardımcı olmak için çeşitli renklerde, uçlarda ve stillerde kalemleri Polikrami'de bulabilirsiniz. İsterseniz kendinize isterseniz sevdiklerinize hediye alırken ideal olan birçok renkli kalem setini de online mağazamızda sunuyoruz. Unutmayın Polikrami'de herkese uygun bir sanat ürünü mutlaka var! Sitemizi ziyaret edin..."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/savasin-basladigi-gun-nicola-davies-rebecca-cobb", "text": "Sıradan bir günde savaşın şehrini bir enkaz yığınına çevirdiğini hayal et. Tehlikeli bir yolculuk yapmak zorunda olduğunu, gittiğin yerde kimsenin Hoş geldin demediğini, her şeyi, herkesi kaybettiğini... Bazen umutlarının tükendiği anda senin gibi küçük bir çocuk gelir ve sana çok ama çok değerli bir şey verir... Yazar notu: 2016 yılının baharında Birleşik Krallık hükümeti 3000 kimsesiz çocuk mülteciye sığınma hakkını vermeyi reddetti. Aynı dönem bir çocuk mültecinin sınıfta yeterli sandalye olmadığı gerekçesiyle okula kabul edilmediğini duydum. Bu metin bunun üzerine ortaya çıktı ve ilk olarak Guardian gazetesinin web sitesinde sanatçı Jackie Morris ve Petr Horacek'in boş sandalye çizimleriyle yayımlandı. Daha sonra yüzlerce insan her şeyini kaybetmiş, gidecek hiçbir yeri ve eğitim alma şansı olmayan çocuklarla dayanışma sembolü olarak boş sandalye resimleri paylaştılar. Bu hikayenin bizlere nezaketin gücünü hatırlatması ve daha iyi bir geleceğe dair umut olması dileğiyle... Sokağın başına vardığımda insanlar gülümsemiyor, kapılarını çarpıyordu. Savaş şimdi de kapanan kapıların ardındaydı... Konusu itibariyle kitap sizi korkutabilir ama korkutmasın mutlaka okutulması gereken bir kitap. Bir çocuk kitabından çok daha fazlası."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/sebeb-i-telif-ismet-ozel-baskalarinin-askiyla-basliyor-hayatimiz-baskalarinin-dusunceleriyle-degil-ustumde-yildizli-gok-demis", "text": "İsmet Özel'in en güzel şiirlerinden birisi, teşekkürler!"} {"url": "https://bubisanat.com/posts/sen-p-nbsp-gecenin-laciverdinin-kirilip-gri-maviye-dondugu-vakit-kendi-nefesimle-uyandim-ic-cekisim-arasinda-bir-kelime-vardi", "text": "Gecenin laciverdinin kırılıp gri maviye döndüğü vakit kendi nefesimle uyandım. İç çekişim arasında bir kelime vardı anlamsız. Vakos, vikas... Beynim nereden ürettiyse artık. Acı bir tadıyla dikildi karşıma yalnız. Karnımda yumru yumru uykudan öncesinde yaşananlar... Kelimeden bir de uykudan zımpara kağıdına dönmüş boğazımla kalktım. Bedeni öteki odada, kapının ardında. Daha demin o ve bedeni odada, buradaydı. Şimdi bedeni yatağın üstünde o yok. Daha demin nefesi ciğerindeydi. Şimdi sıcaklığı uzaktan dahi uzakta. Göçte. Kapımın karşısında kapısı vardı. Beyaza boyadığımız kapı. Boyarken güldüğümüz kapı. Bana bir kez olsun kapanmayan kapı. Bu kapı kapalıydı. Bir ışık süzülüyordu bulduğu yerden. Hiç bensiz yatmamıştı bedenlerimiz birbirine kavuştuğundan düne değin. Korkardı yalnızlıktan. Karanlıktan korktuğu kadar. O yüzden ışığı açık bırakmış olmalıydı. Bir korkuyu diğerine katmamak için açık bıraktığı ışığı görünce kalbimin buzu eridi aktı. Yeşil bir kuzu geçti yüreğimin ortasından. Onu kirpiğinin dinlendiği yanağına dokunarak uyandırmak teni tenimdeyken sesimden ziyade sıcaklığımla uykudan çekmek istedim. Benimle uyandığı tüm sabahlar gibi. Sonra özür dilemek üstüne durmadan. Affedilesiye kadar. Bunların hepsi çağladı zihnimde. Kendimi güç bela dizginledim. Yavaşça açtım kapıyı. Yatağın üstünde bedeni... Ak çarşafları kana bulanmış, yeri kan almış o solgun yatıyordu. Yanına koştum bilmeden nefesi için kalbinin tıkırtısı için göğsüne dayadım kulağımı. İkisi de yerinde yoktu. Sabaha onun sesiyle uyanma şansı yok. Bir dahaki mayıs kahkahalarla gülmeyecek. Şu geçen kasım gibi mesela burnu kızarıp öksürdükçe kıştan şikayet edemeyecek o kıştan. Şarap kelimeleri tökezletmeyecek haftaya. Telefon etmek için attım kendimi odadan. Bir yardım için... İşe yaramayacağını biliyordum da durduramadım kendimi. Kırmızı, ak ve ten grisi... Karışırken bu renkler birbirine bir şimşekte beynime inmek için ne dediğimi bilmeden cankurtaranı çağırdım. Tekrar yanına vardım. Vardım dedim ya birden zemini eski evler gibi fayans kaplı, nasıl da nefret ederdi, koridorlar kilometrelere eriştiğinden. Hatta ışık yolu olduğundan. Canının aktığı bileğini kavradım. Onu gitmekten alıkoyayım diye. Çöküverdim yanına. Sesin, kahkahanın, şikayetin ona ait ona dair kelimelerin yokluğu... İnanmak buna güç tanrıya inanmaktan. Ayın yarılmasından, kanın şarabından, yılanlı asalardan, tanrıların nefesinden, perilerin şarkısından, ruhların kıyamından bahset bana zira hepsi umarsızca daha gerçek. Gerçekler onlar, gerçektiler. Gelecekte yerini almış bekleyen şu an etimi kanırtan ona dair olanaksızlıklar ise deli saçması. Olanaksızlıklar ki bir karardan olma o andan dile getirilmeyecek andan doğma. Olanaksızlıklar kaza kurşunu çocuklar. İstemez, istemez bu çocukları. Dinmez, arsız çığlıklarıyla defolsunlar. Ben zaten çocukları hiç sevmedim. Gelmediler. Ben bekledim ne kadar zaman olduğunu bilmeden eli elimde elim bileğinde. Canı gitmiş yatıyordu diğer eli ise bir yumruktu. Ölümden korkup son kez mi yumruğunu göstermişti ? Kirpikleri hayalimdeki gibi yanağında ebedi dinlenecek. Çürüyene kadar dinlenecek. Saçları yayılmış uykudayken sevdiğim, uyanıkken aşkına düştüğüm saçları. Üzerinde benim onunla son kavgamda giydikleri vardı. Kavganın son oluşu büyüdü büyüdü yutamadım ben. Son kelimesi ne yakıcıydı. Üç harfe yenildim ben. Az sonra bedeni alacaklar. Saçları solgun tenine daha şimdiden nasıl olduysa çökük avurtlarına, ölüm buradan mı giriyor bedene, rağmen ışıklı. Canı orada saçlarında sanki. Alacaklar bedeni. Onun gibi olan o olmayan yalnız saçı ışıklı kabuğu. Alacaklar götürecekler. Alacaklar yıkayacaklar. Alacaklar gömecekler. Ne kadar zaman geçmişti. Ne yapılır bu durumda kestirmek zordu. Oturup onu düşünecektim artık. Bir yerden başlamak lazımdı ömürlük meşgaleme. İnkar pelerini kendini atmıştı. Ben yalnızca onu düşünmekle onda kaybolabilecektim bundan sonra. Soğuktaki onu. Nemdeki onu. Toprağa düşecek onu. Cemreyken ceset olacak onu. Toprağa karışacak onu. Bırakamayıp tefekkür edeceğim. Kara gözleri vardı. Çukura kaçacak. Siyaha düşecek. Teninde benim izim vardı. Eti çürüyecek. Sesi... İlkin seslerin yankısı zihinden göçecek. Aynasına bakıyordum. Önünde ıvır zıvırıyla. O asla ıvır zıvır demezdi onlara. Ben ıvır zıvır deyince de bu sefer bana gelirdi azarlanma sırası. Elden bir şey gelmiyordu. Zaman da en sonunda benimle oturdu koltukta sanırım. Sabahın körü hala. Uykulu boğukluk olacaktı sesimde. Çıkmıyordu ama. Etim kesilmişti. Omuzlarıma haber çökmüştü. Kara haber, acı haber başkalarına verilecek ilkin bana dillendirilecek. Sesim cankurtaranı aradığımda çıkmış, çağırmaktan başka işe yaramamıştı asla gelmeyecek yardımı. Bir gün evveli olsa uyandırmaktan korkum olurdu. O zaman sessizlik bulurdu anlamını. Yumruk biçimindeki eline gözüm takıldı yine. Yumruğun arasında buruşmuş kağıt... Gittim yine yanına kurtardım oradan kağıdı. Açtım. Okudum. Aşık mıydık biz ki ? Aşıklar mıydık? Bunun cevabını biliyorum. Sormadan. Değildik. Ben körkütük aşıktım orası ayrı. Sense kardeşini, arkadaşlığını belki kalp çarpıntını buldun. Ben senin genç boynuna düşen bakışımda, köprücük kemiklerine hasretimde, parmaklarına ait kıskançlığımda kelimelerine dair kıvancımda yaşardım boyuna. Yarı sarhoş yarı suçlu yakalanacağımdan korkak gizlemeye çalışırdım her şeyimi. Gözün koparak gelse zamanın içinden katılaşsa tecrübeyle görürdün sevdamın leylek bacaklı beceriksizliğini. O an ağladım. Sonunda gelen sirenler de benimle ağladı. Güne ermiş gök de... Ben acı sözlerime inat kelimesizliğimle kalakaldım."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/serap-kadioglu-ve-siar-dergisi", "text": "Edebiyatımızın vazgeçilmezi olan, hatta belki de temel yapı taşlarını oluşturan etmenlerden biri olan dergiciliğin önemini vurgulayarak başlamak istiyorum. Dergiler edebiyatımız için önemlidir çünkü biz edebiyatseverler dergiler sayesinde yeni eserler ve güçlü kalemler keşfediyoruz. Örneğin günümüzde hala okumaya devam ettiğimiz şairler, hatta yazarlar dergiler sayesinde çıkış yapmıştır. Mesela Mavera dergisi ile tanıdığımız Cahit Zarifoğlu, yine aynı şekilde Diriliş ile Sezai Karakoç... Ve bu gibi şairleri tanımamızı sağlamıştır dergiler. Bizler için kısaca önemi budur. Lafı çok uzatmadan kısaca Serap Kadıoğlu'nun hayatından bahsetmek isterim. Aslında birazdan aşağıda da okuyacağınız gibi kendisi inşaat üzerine bitirmiştir okulunu, yaşadığı dönemde başörtü yasağının bulunmasından dolayı okumak istediği edebiyat bölümünü okuyamamıştır ancak bu durum onu yıldıramamıştır çünkü edebiyata gerçekten tutkuludur ve şiire aşıktır. Serap Kadıoğlu, şair ve yazardır. Rize'de doğan Kadıoğlu ilkokul, ortaokul ve liseyi Rize ve İstanbul'da okumuştur. Ailesinin isteğiyle okuduğu 19 Mayıs Üniversitesi İnşaat bölümünden türlü zorluklarla mezun olmuştur... Özel eğitimler alarak gazete muhabirliği, kariyer danışmanlığı, editörlük gibi işler yapmıştır. Başörtü yasağının kalkmasıyla birlikte İstanbul Üniversitesinde Sosyoloji ve Anadolu Üniversitesinde Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerini okumuştur. Şiire olan tutkusu onu hiçbir işte rahat bırakmayınca 2014'ün sonlarında ekibini kurarak Şiar adında bir edebiyat dergisi çıkarmıştır. Halen Şiar dergisinin genel yayın yönetmenliğini yapan şair, aynı zamanda Anadolu Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu üyesidir. Şiirleri ve yazıları İtibar, Şiar, Türk Edebiyatı vb. gibi dergilerde yayımlanmıştır. Evet sizlere Serap Kadıoğlu'nu ve Şiar dergisini aktardım, bu dergiyi seçmemin nedeni ise başta da belirttiğim gibi edebi şiar edinmesi... Günümüzde de bazı insanların oldukça ihtiyacı olan edep ve ahlak kavramlarını bu dergide de görmek mümkün. Beğenmenize sevindim, bu gibi çok bilinmeyen kimseleri araştırmak uğraşı içerisindeyim, zamanla yeni içerikler gelecektir."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/ses-p-yeniden-basladigim-gun-hic-ic-acici-degildi-dun-geceden-baslayan-siddetli-yagmur-siddetini-azalmis-olsa-da-yagmaya-deva", "text": "Yeniden başladığım gün hiç iç açıcı değildi. Dün geceden başlayan şiddetli yağmur şiddetini azalmış olsa da yağmaya devam ediyordu. Hava karamsar bulutların etkisi altındaydı tıpkı karamsar düşüncelerim gibi. Ne yapacağını bilmeyen adımlarımla mutfakta buldum kendimi. Bir kahve fena olmaz dedi fısıldayan bir ses. Nasıl duyduğumu küçüklüğümden beri çözemediğim ve kafamın içinde yankılanan o ses. İlk duyduğumda korku içinde evin içinde gezinmiştim ve beni uyaran o sesi dinlemeyip babama anlatmıştım her şeyi. Babam çok aklı başında olmadığından benimle dalga geçmekten başka bir şey yapmamıştı. İlerleyen günlerde onunla konuşmaya başlamıştım. Dışarıdan beni görenler deli zannediyordu ve arkadaşlarım beni dışladığından artık tek arkadaşım o olmuştu. Sadece arkadaş değil benimle yaşayan biri. Sanki bir bedende iki kişi varmış gibiydi ve ben onu bu hayat denen oyunda kendime takım arkadaşı seçmiş gibiydim. Yıllar geçtikçe herkes babamla aynı tepkiyi verir diye onu herkese altıncı his diye açıklayabildim ama kimse anlamadı veya derin sorular sormadılar o konu hakkında. Bazen birbirimizi bunaltırdık ve iyi olmadığımızda o hiç ses çıkarmaz bende son ses müzik dinlerdim. Bu ritüelimiz olmuştu tekrar tekrar kavga etmemek için. İlk aşkımla tanıştığımda beynim yanlış olduğunu savunuyor kalbim başka bir şey söylüyordu. Kalp ile beynimin kavgasına ses bile karışmamıştı ve ben ona sorana kadar sessiz kalmıştı. İçimden ne yapmalıyım diye sorduğumda cevap hiç gecikmemişti. Duygularını tahlil edemiyor musun? Beni yüksek sesli kulaklığın ve dinlediğin şarkılarla susturabilirsin ama duygularını susturamazsın küçüğüm. Video oyunu gibi seçimimi yapıp yaşananlara baktım. İlişkimizde zaman kavramı yoktu sanki. Gelişi güzel buluşurduk ve ben onun gözlerinde kaybolurdum nedensiz. Ayrıldığımızda hem haklı hem haksız çıkmış olmak beni çok yormuştu. Aslında hep geri döneceğine emin olan ve yaşananlardan intikam almak isteyen kişi aynıydı. Tüm hepsinden uzaklaşıp kendimi işime verdim artık sesin ne dediği umurumda bile değildi. Konuşmasını duymamak için müziklere sığınır, kalemle kağıdımı sigara kokan ellerimle seviştirir onu yazardım sadece. Bir gece ansızın gelen arama ile telefonun ekranına bakakaldım ve sesin kahkahalarını dinledim. Telefonu açtığımda kulaklarımdaki ses beynimin uyuşmasına yetmişti. Zamansız aşıklardık biz. Plansız sevmiştik birbirimizi. Tüm intikam planları yapan beynim uyuşmuş kalbim normalin üzerinde atmaya başlaması ise saniyeler sürmüştü. Onunla yıllar sonra içtiğim kahvenin tadı şimdi içtiğim taze kahveden çok daha lezzetliydi. Zamansız aşkın onsuz geçireceğiniz uzun zamanlar olduğunu ve tekrar bir araya geldiğinizde birbirinizden isteseniz de vazgeçemeyeceğinizi bilmeniz tek acı tarafı sanırım. Bir kaç ayın ardından oynadığım bu hayat oyunun ne kadar zorlayıcı olabildiğine tekrar şahit olmuştum. Tek başıma savaştığım bütün kalelerimin düşmanlarım tarafından ele geçirildiğini gördüm ve daha fazla kaldıramayacağıma kesinlikle emindim. Gücümü toparlayıp geri dönmem uzun sürmezdi. Tek başıma krallığımı kurduğum bu şehirden ayrılmak zorlayıcı bir hamleydi. Fakat bu hamleyi yapmazsam oyun burada sona erecekti. Benimse sonlandırmaya hiç niyetim yoktu. Bu şehirdeki son hamlemi onu arayıp buluşma teklif ederek yapmıştım. Ona aldığım çelikten pusula kolyesinin yanında bir alyans vardı. Buluştuğumuzda hayat oyununda yaptığımız hataları konuşup şimdilik veda ettik birbirimize yine. Bir gün tekrar bir araya geleceğimize emindik. Elimdeki kolyeyi ona verdiğimde baktı ve gülümseyip boynuna taktı. Son hamlemin kokusunu içime çekerek ayrılmıştım yanından. Kahvemi içerken gözlerim elimdeki yüzüğe gitti sahi ne kadar zaman geçmişti. Sonbaharın hoyrat rüzgarı yaprakları bir sağa bir sola savururken beynimdeki düşünceleri savuran ses rüzgar gibi hoyrattı. Çok uzun zaman önceydi yavru ceylanım. Çok uzun zaman önce. Sesin ne anlatmaya çalıştığını anlayamamıştım. Ne demek çok uzun zaman önce? Yavru ceylanım o hayat denen oyununu bitireli yıllar oldu. Hatırla MANOLYAM."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/sevgili-yabanci", "text": "Beni yordun. Beni üzdün. Beni küllere ittiğin yerde yeniden doğuşumu izledin. Beni sevdin. Bana saygının zorunluğunda dibe itişinin kaygılarını taşıttın. Beni bir ömürde yaşımın dört katı kadar yordun. Benim içimdeki telleri tek tek kopardın. Kendi yağmurunda boğulma numarası yap. Beni uçlara iten şeylerin en büyük müsebbibi sendin. Ayna düştü. Artık çıplak gövdemde tek kelamın geçmiyor. Duvarlarım yıkıldı, kimliğinin kaygısını silen bir sürüngendim kabuk değiştirdim defalarca değiştim yine de görmedin. Gözlerin beni görmeyecek kadar yüksekteydi. Ben senin göğünde hiç yer almadım. Bağımsız olmanı dilerdim. Tüm prangalar içinde bir beni sonsuza dek geçmişle yok edişini izlemek. Silinişimi izlemekten keyif alarak sona ermek. Bitişini izle isterdim yarattığın kalabalığın verdiği yorgunluğu. Sen beni dibe itişini ve kaygılarımı görmedin. Sondu. Son kez içimden gelerek elimi uzattım sana. Geri çevirdin. Hiçbir nasılsın kırdığın gitarın tellerini onarmayacak. Hoşgörmenin kendimi kandırmak ve senin değişim ihtimalini varsaymak olduğunu geç öğrendim. Bitti. Tüm bağları silikleştirdin. Ben değilim çığlığının müsebbibi. Bırak artık yakamı her düştüğünde suçlayacak bir kukla aramayı. Sonunda buldum hangi köşede ağlayacağımı. Sonunda düştüm ve dizlerime battı taşlar. Yavaş yavaş üfledim. Bitti. Hiçbir kıta eksilttiğin sevgiyi vermeyecek yağmur damlaları gibi düşüyorsun. Beni ilk kez kaybediyorsun."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/sezai-karakoc-un-monna-rosa-siiri-ve-poetikasi", "text": "Ve vardır her vahşi çiçekte gurur. Sezai Karakoç Cumhuriyet döneminde çokça eser veren Türk edebiyatının önemli bir şairidir. Şairin İkinci Yeni tavrı ile anılmakla beraber onlardan ayrışan kendine has yapısı da vardır. Birçok türde eser vermiş, en çokta şiirleri ile bilinmektedir. Poetikasının temelini metafizik oluşturmaktadır. Eserleri yanı sıra çağın sorunlarını ele alan, bunlara çözüm bulmaya çalışan, neden sonuç ilişkisi kuran bir şairdir. Karakoç eserlerini çeşitli konular üzerinden ele alır. Sabrı, çileyi, umudu, İslam aleminin sorunlarına odaklanan tavır sergiler. Hem Doğu hem de Batı kültürüne hakim olan şair bu ikisini eserlerinde sentezler. Bu çalışmada şairin yaşayış biçimini, poetikasını, Monna Rosa eseri ışığında inceleyeceğiz. 1952'de Monna Rosa'nın ilk bölümünü yazar ve arkadaşlarına gösterir. Şiiri çok beğenen bir arkadaşı Hisar dergisinde yayınlar ve bu sayede şiir üne kavuşur. Şairin bu şiiri için platonik bir aşk ve akrostiş şiir lafları halk arasında cereyan etse de Karakoç bunların hiçbirine yanıt vermemiş, şiirin bu belirsizliği hala gizemini korumaktadır. Bu şiir yayınlandıktan elli yıl sonra Karakoç'un kitaplarında yerini alır. Yıllar sonra Karakoç'un Cemal Süreyya'ya yazdığı mektubunda ise Ankara'nın hür hayalli çocukları bizlere ne oldu? şeklinde sitem barındıran cümleleri yer alır. Üniversiteden mezun olduktan sonra İstanbul'da hem memurluk yapar hem de Büyük Doğu dergisinde yer alır. Bu yıllarda annesinin vefatını acı içinde karşılar. Bu üzüntü ile Yoktur Gölgesi Türkiye'de şiirini yazar. Kendi annesi ve Anadolu kadınlarını anlatır. Değişen siyasi olaylarla edebiyatta dönüşür. Garip akımı devamında Ülkü Tamer, Edip Cansever, Cemal Süreyya, Turgut Uyar, İlhan Berk, Ece Ayhan gibi isimlerle beraber İkinci Yeni'de yerini alan temsilcilerinden birisidir. Şairin Balkon adlı şiiri Cemal Süreyya tarafından dergiye gönderilir ve İkinci Yeni şiir döneminin özgün ve yenilikçi şiiri olarak yerini alır. Ancak Karakoç tamamen İkinci Yeni izinden gitmez, en başından beri yalnızlığı ön planda olan şair yine seçtiği yolda bireysel ilerler. Edip Cansever'in Yer Çekimli Karanfil kitabı üzerine materyalist başlıklı şiir yazar. Bunun üzerine birçok polemik olsa da Karakoç hiçbir yazıya cevap vermemiş hiçbir yerde konuşma yapmamıştır. Bu olaydan sonra ise memuruyeti dolayı Anadolu'ya gider ve bir süre sonra kendi dergisi Diriliş'i çıkartır. Bu dergide kendine yeni bir ekol edinmiş olur ve birçok şaire de yer verdiği için önemlidir. 1965 yılında işinden istifa eder ve şiire daha çok yönelir ardı ardına sayısız eser verir. Çalışmaları siyaset felsefi fark etmeksizin temelini Diriliş dergisine de adını veren İslam görüşünün çağa yansıtılması; kendini bilmek, doğruyu bilmek, batı düşünce ve edebiyatını iyi öğrenmek amacını, düşünce yapısını taşımış ve eserlerinde izlerini de göstermiştir. Bir süre sonra Diriliş Partisi kurar, bugün Yüce Diriliş Partisi olarak varlığını devam ettirir. Karakoç, fikir adamı olmasıyla beraber yaşadığı zorluklara rağmen duygu ve düşüncelerini uzun yıllarca eserlerinde ifade etmiştir. Yalnızlığı benimsemiş, gözden uzak bir hayat yaşamıştır. Ödül törenlerine dahi katılmamıştır. Görünür olmak yerine yazarlığını ön plana atarak çekimser kalmıştır. Şairin çok geniş bir şiir anlayışı vardır. İnsanın içinde yaşadığı dönemin eleştirini yapar ve bunu yaparken bir neden sonuç ilişkisi kurar. İnsanların ve İslam toplumunun çektiği zorlukları şiir vasıtasıyla dile getirir ve bir çıkış, kurtarma yolu arar. Onun şiirlerinde yaşamı ve kişiliği gereği yalnızlığı, toplumun acılarını, hüznünü, çileyi görebildiğimiz gibi bir yandan da umudu ve sabrı da eserlerine yansıtır. Necip Fazıl gibi dini düşünceleri baskın ve dava olarak gördüğü bu düşünceyi içselleştirerek insanı biricik hakikat olan Allah ile bütünleştirmeyi hedefler. Öncelikle Poetika nedir? Sorusu ile başlarsak bunu Todorov şu şekilde açıklar: Edebiyata dair hem soyut hem de içsel bir yaklaşmadır. (Todorov, 2018: 37.) Karakoç'un yaşamı ve şiirleri paraleldir. Ona göre sanat, insan yaşamı ile bir bütündür. İnsan olmadan şiir olmaz. Öyleyse insanın sadece yaşadıklarını değil, olumsuzluklarına bir çözüm yolu da sanat ile sağlanmalıdır. Sanat algısından birisi de metafiziğin alt başlığı olan din felsefesidir. Varoluş ve yeniden dirilmenin -ki bu konuda Diriliş adını verdiği dergisi dahi vardır.- egemen kıldığı metafizik anlayışından bahseder. Bu anlayışa akıl, deney, gözlem, hakikat, öte alem, özgür insan kavramlarını dahil eder. Karakoç'un sanatında bunun zemine oturtulmuş olduğu görülür. Bir sanatçının eseri için inişli çıkışlı olması gerektiğini söyler. İlham, Allah'tır. Ona duyulan sevgi ve heyecanın gelgitli oluşu da esere yansır. İnsanın kendi içinde, öz benliğinde yaşadığı, yaratıcıya karşı duyulan inancın şair tarafından gerçekçi hislerle yeri geldiğinde çile ile sanatına aktarmalı anlayışına sahiptir. Metafiziği ön planda tuttuğu poetikasında Necip Fazıl'dan, Yunus Emre'den Şeyh Galib'ten, Mevlana'dan etkilendiği kadar Batılı sanatçılar Rimbuad'dan Marx'tan da etkilenen bir isimdir. Donanımlı bilgisi, yelpazesinin geniş olması çok yönlü kişiliğindendir. Yaşamı boyunda memurluk, yazarlık ve politikayla uğraşmış, birçok alanda çalışma şansı elde etmiştir. Düşünce ve eser çeşitliliği çalışma bolluğundan kaynaklansa gerek ki şiirlerinde de kendi janrasını oluşturmuştur. Garip akımından sonra İkinci Yeni şairlerden olsa da kendine özgü özelliklerini poetikasında barındırmaktadır. Şair, Monna Rosa şiirini genç yaşta üniversite yıllarında yazmıştır. Bu şiir hem Divan edebiyatının mistik havasını taşır hem de modern şiirden izler barındırır. Şiire akrostiş olarak bakıldığında Muazzez Akkaya'm şeklinde bir isim çıksa da şair bunu kanıtlayan -veya reddeden- bir açıklamada bulunmamıştır. Esere bu gözle bakıldığında beşeri, Batılı tarzın aşkını yansıtmasıdır. Ancak Divan mazmunlarını da görmemek mümkün değildir. Şiirde sıklıkla geçen gül, bülbül tabirleri Divan edebiyatının bilinen hatta artık eskimiş sayılacak mazmunlarıdır. Karakoç ise bunların geride kalmasını istemez ve Batılı şiir anlayışıyla adeta sentezler. Bahsi geçen gül, şiirine adını veren Monna Rosa'nın Rosa'sıdır. Bu sayede hem bir kadına- belki de platonik- aşkı hem de gelenekselci anlatım ile Tanrı olarak adlandırılabilir. Daha açık bir ifade ile Karakoç, Hatıralar eserinde şunları söyler: Edebiyatımızın 'gül', 'bülbül' gibi mazmunları alay konusuydu. Bütün değerler yere serilmiş gibi gözüküyordu. Kadın; 'tak takıştır, sür sürüştür, muhallebiciye gel piyasa vakti' çerçevesinde algılanıyordu. Ben hecede ısrar ediyordum. 'Gül' kavramını yeniden diriltmenin gereğini düşünüyordum hep. 'Monna Rosa' böyle doğdu. Modern bir Leyla ile Mecnun denemesiydi bu. Bir gencin dilinden anlatış şeklinde başladı şiir. 'Rose' bilindiği gibi, 'gül' demekti. Böylece aşağılanan 'gül' kavramını yeniden gündeme getirmek istedim. Aslında 'gül' mazmunu ve modern anlamda 'Leyla ile Mecnun' hikayesi, şiirimize tekrar bu şiirle girdi denebilir. (Akt. Karataş, 2019: 215). Şiir Leyla ile Mecnun eserine benzer yoldan türemiş, varyantlaşmıştır. Şiirin devamında geçen Açma pencereni, perdeleri çek/... seni görmemeliyim kısmında Leyla ile Mecnun'un kavuşamaması, Mecnun'un sevdiğini görmeyişine benzer. Öteliyim diyerek farklı alemlerin insanları oluşunu ve şairin poetikasında var olan metafizik alemden bir diğerine seslenişi temsil eder. Yani şiire bütünüyle bakıldığında hem bir çile hem de özlem ve kavuşulmayan vuslat hali vardır. Bu hisler bir sevgiliye olabileceği gibi beşeriden ilahi aşka geçiş olan tasavvufi özellikte taşır. Başta insana olan aşk son dizeler ile ilahı aşka geçer. Tasavvufun vahdet-i vücud kavramı burada nükseder. Leyla ile Mecnun hikayesi gibi insana duyulan aşkın aslında yaratana olması, yaratılan ile yaratıcını ilişkisindendir. Geleneğin özelliklerini modern şiire bu şekilde aktarmaktadır. Şair duygu ve düşüncelerini, varoluşun temelinde yatan yaratıcı inanışını, şiire mistik bir hava katarak ifade eder. Metafizik kavramlarını gelenekselci yaklaşımdan gelen tasavvufi bağlamda bir araya getirir. Nitekim bu sayede şiirini modern çağa uydurur. Poetikasındaki akıl ve mantık bir yandan da duygu ile zuhur eder. Bu sayede çeşitlilik elde eder. Taklitten uzak sanat anlayışına sahiptir. Geleneğin izlerini üslubuyla özgün şekilde birleştirir. Dolayısıyla geçmiş ile bugün arasına köprü kurar. Bu köprüde Monna Rosa şiiri büyük önem taşımaktadır. Bir aşk şiiri olarak dillere pelesenk olur. Poetikasında diriliş, insanın varoluşu, metafizik, İslam aleminin gayesi yer alır. İnsanı maddesellikten çıkararak ona ruh verir ve hakikati işaret eder. Nitekim bu nedenle de İkinci Yeni'den ayrışır. Hem Batı hem de Doğu kültürüne hakimdir. Şiirlerine Batılı özellikleri katar, Monna Rosa ismini de o kültürden alır. Diyarbakır'da doğan şair Doğu kültürü ile yetişir, İslami kaygı güder ve onu ön plana çıkarır ve bütün bunları Batı şiir anlayışı ile sentezler; sanatını modern şiire uydurur. Sanatın özünü metafizik olduğunu söyler. Akıldan üstün olanın gönül olduğunu ifade eder; ancak bunu hayalperest bir yandan değil, aksine gerçekçilikle ayakları yere sağlam basan bir yerden ele alır. Sanatı ile gerçekte yaşanan sorunlara sadece değinmez aynı zamanda çözüm yolları arayarak bunu somutlaştırır. Bütün bunlar sayesinde Karakoç kendine bir janra oluşturur ve bu onun sanatını özgün kılmaya zemin hazırlamaktadır. KARAKOÇ, S.(2013) Gün Doğmadan, İstanbul: Diriliş Yayınları. KARATAŞ, T. (2019). Doğunun Yedinci Oğlu Sezai Karakoç. İstanbul: İz Yayıncılık. SÜREYYA, C. (2019) 99 Yüz: İzdüşümler - Söz Senaryosu. 7. Baskı. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/shakespeare-and-company", "text": "Shakespeare and Company; Paris'in göbeğinde, Seine Nehri kıyısında, Notre-Dame'in karşısında bir kitapçıdır. Açıldığı 1951 yılından bu yana İngilizce konuşan yazarların ve okurların buluşma yeri oldu ve bir Left Bank edebiyat kurumu haline geldi. George Whitman, kitabevi aracılığıyla Beach'in dükkanının ruhunu sürdürmeye çalıştı ve burası kısa sürede Paris'teki göçmen edebi yaşam için bir merkez haline geldi. Allen Ginsberg, William Burroughs, Anais Nin, Richard Wright, William Styron, Julio Cortazar, Henry Miller, William Saroyan, Lawrence Durrell, James Jones ve James Baldwin mağazanın ilk ziyaretçileri arasındaydı. Mağazanın açıldığı ilk günden itibaren yazarlar, sanatçılar ve aydınlar, dükkanın rafları ve kitap yığınları arasında gün boyunca sıra olarak ikiye katlanan küçük yataklarda uyumaya davet edildi. O zamandan beri, kitapçıda Alan Sillitoe, Robert Stone, Kate Grenville, Sebastian Barry, Ethan Hawke, Jeet Thayil, Darren Aronfsky, Geoffrey Rush gibi bilinmeyenler de dahil olmak üzere yaklaşık 30.000 genç ve genç yazar ve sanatçı kaldı. ve David Rakoff. George'un tanımladığı gibi, bu konuklara \"şans rüzgarlarıyla içeri ve dışarı sürüklenen\" yuvarlanan devedikenilerden sonra Tumbleweeds denir. Bir topluluk ve komün duygusu onun için çok önemliydi -dükkanından \"kitapçı kılığına giren sosyalist bir ütopya\" olarak bahsetti. Her Tumbleweed'den üç şey istenir: günde bir kitap okumak, günde birkaç saat dükkanda yardım etmek ve bir sayfalık bir otobiyografi yazmak. Bu otobiyografilerin binlerce ve binlercesi toplandı ve şimdi hikayelerinden parçalar bırakmış yazarları, gezginleri ve hayalperestleri yakalayan etkileyici bir arşiv oluşturuyor. Sylvia birkaç yeni edebi girişim başlattı. Haziran 2003'te, Shakespeare and Company ilk edebiyat festivaline ev sahipliği yaptı ve ardından üç festival daha düzenlendi. Yıllar boyunca katılanlar arasında Paul Auster, Will Self, Marjane Satrapi, Jung Chang, Philip Pullman, Hanif Kureishi, Siri Hustvedt, Martin Amis ve Alistair Horne ve diğerleri yer aldı. 2011'de, de Groot Vakfı ile birlikte, Shakespeare and Company, dünyanın dört bir yanından yayınlanmamış yazarlara açık bir roman yarışması olan Paris Edebiyat Ödülü'nü başlattı. Son yıllarda kitapçı, Richard Linklater'ın Before Sunset ve Woody Allen'ın Paris'te Gece Yarısı filmlerinde konuk oyuncu olarak yer aldı. Shakespeare and Company ayrıca haftada en az bir ücretsiz edebiyat etkinliğine ev sahipliği yapmaya devam ediyor ve Zadie Smith, Lydia Davis, John Berger, Jennifer Egan, Carol Ann Duffy gibi günümüzün önde gelen yazarlarının yanı sıra genç ve gelişmekte olan yazarları ağırlamaktan mutluluk duyuyor. David Simon, Edward St. Aubyn ve Jeanette Winterson. Dükkanın son projeleri arasında bir Shakespeare and Company yayın kolu ve Paris çevresindeki kırsalda bir çiftlik ve yazarların inziva yeri için devam eden bir arama yer alıyor. George Whitman 14 Aralık 2011'de -98. doğum gününden iki gün sonra- vefat etmesine rağmen bu kitapçı adlı romanı hem Sylvia hem de Shakespeare and Company'de okumaya, yazmaya ve uyumaya devam eden herkes tarafından yazılmaya devam ediyor. Shakespeare and Company is an English-language bookshop in the heart of Paris, on the banks of the Seine, opposite Notre-Dame. Since opening in 1951, it's been a meeting place for anglophone writers and readers, becoming a Left Bank literary institution. When the store first opened, it was called Le Mistral. George changed it to the present name in April 1964 on the four-hundredth anniversary of William Shakespeare's birth in honor of a bookseller he admired, Sylvia Beach, who'd founded the original Shakespeare and Company in 1919. Her store at 12 rue de l'Odeon was a gathering place for the great expat writers of the time Joyce, Hemingway, Stein, Fitzgerald, Eliot, Pound as well as for leading French writers. Through his bookstore, George Whitman endeavored to carry on the spirit of Beach's shop, and it quickly became a center for expat literary life in Paris. Allen Ginsberg, William Burroughs, Anais Nin, Richard Wright, William Styron, Julio Cortazar, Henry Miller, William Saroyan, Lawrence Durrell, James Jones, and James Baldwin were among early visitors to the shop. Three things are asked of each Tumbleweed: read a book a day, help at the shop for a few hours a day, and produce a one-page autobiography. Thousands and thousands of these autobiographies have been collected and now form an impressive archive, capturing generations of writers, travelers, and dreamers who have left behind pieces of their stories. Sylvia introduced several new literary endeavors. In June 2003, Shakespeare and Company hosted its first literary festival, followed by three others. Participants over the years have included Paul Auster, Will Self, Marjane Satrapi, Jung Chang, Philip Pullman, Hanif Kureishi, Siri Hustvedt, Martin Amis, and Alistair Horne, among many others. In 2011, with the de Groot Foundation, Shakespeare and Company launched the Paris Literary Prize, a novella contest open to unpublished writers from around the world. In recent years, the bookstore's had cameo appearances in Richard Linklater's Before Sunset and Woody Allen's Midnight in Paris. Shakespeare and Company also continues to host at least one free literary event a week, and has been delighted to welcome young and emerging writers along with today's leading authors, such as Zadie Smith, Lydia Davis, John Berger, Jennifer Egan, Carol Ann Duffy, David Simon, Edward St. Aubyn, and Jeanette Winterson. The shop's latest projects include a Shakespeare and Company publishing arm and an ongoing search for a farm and writers' retreat in the countryside around Paris. Although George Whitman passed away on December 14, 2011 two days after his 98th birthday his novel, this bookshop, is still being written, both by Sylvia and by all the people who continue to read, write, and sleep at Shakespeare and Company. Daha derli toplu bir yazı olabilirdi. Benim ilgimi çekti ama çevirinin düzenlenmesi gerek."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/sihirli-tiyatro-nun-kapisindan-gecmek-hermann-hesse-nin-alegorisi", "text": "\"Bozkırkurdu\" romanının katmanları ve alegorik değeri, eserin temel unsurlarından biridir. Roman, \"kurt\" alegorisi üzerine kurulmuştur ve Hermann Hesse, bu alegori aracılığıyla insanın içsel çatışmalarını ve bölünmüş benliğini anlatır. Bozkırkurdu, kiralamak istediği odayı incelerken, her şeyi beğenir gibi yapar ancak bir yandan da içinde olduğu durumu gülünç bulur gibi bir tavır sergiler. Bu, Bozkırkurdu'nun ilk kişilik bölünmesini ve içsel çatışmasını temsil eder. Harry Haller'ın iç dünyasında, yarı kurt/hayvan ve yarı insan olarak tanımlanan iki farklı varlık arasında bir çatışma başlar. Daha sonra, anlatıcı, Harry Haller'i zorla profesörlerin konuşma yapacağı bir konferansa davet eder. Konuşma yapacak profesörler, şatafatlı giysiler içinde ve kasıntı hareketlerle doludur. Bu profesörlerin yapmacık davranışları ve sözleri, Bozkırkurdu'nun içsel eleştirisini tetikler. Bozkırkurdu, profesörlerin samimiyetsizliğini, bencil çabalarını ve yüzeysel entelektüelliklerini eleştirir. Onun bakışı, çağımızın yapmacık ve bencil tutumlarına karşı bir eleştiri niteliği taşır. Bu bölüm, Bozkırkurdu'nun iç dünyasındaki çatışmayı ve dış dünyadaki insanların yapmacıklığını yansıtır. Aynı zamanda, romanın alegorik değerini ve Bozkırkurdu'nun içsel yolculuğunu vurgular. \"Bozkırkurdu\" romanındaki anlatıcı, Harry Haller'in zihinsel durumunu bir tür akıl hastalığı olarak görmüyor. Tam aksine, Haller'in yaşadığı acıların kökeninin doğal bir kusur değil, birbirine uyumsuz yeteneklerin ve güçlerin zenginliği olduğunu düşünüyor. Haller'i bir dahi olarak görüyor ve onun acı çekmesinin, Friedrich Nietzsche'in bazı özdeyişlerini doğruladığını fark ediyor. Bozkırkurdu, ev sahibinin yeğenine Nietzsche'den alıntılar yapar: \"Gerçekte çekilen acılardan gurur duymak gerekir, her acı bize yüksek bir aşamada bulunduğumuzu anımsatır.\" Ayrıca, Hermann Hesse'nin anıları ve notları da Nietzsche hakkında yazılar içerdiğini gösteriyor. Yazar Hermann Hesse, Nietzsche'nin izinden giderek, Zerdüşt yapıtını gerçek insana veya üst insana giden yol üzerindeki başka bir durağı olarak tanımlar. Bozkırkurdu'nun notlarını okuyoruz. İlk satırlardan itibaren yoğun bir melankoli ve intihar düşüncesi belirir. Haller'in fiziksel acılarına tanıklık ederiz. Günümüzde biliyoruz ki yazar Hermann Hesse, Haller gibi yoğun fiziksel acılar çekmekteydi ve eklemlerindeki bu ağrıları kaplıcalara giderek hafifletmeye çalışmaktaydı. Nietzsche gibi Hesse'nin de bu fiziksel acıları düşünce dünyasına yansımıştır. Bozkırkurdu, bu fikrin bir tezahürü olarak kendi iç dünyasını anlatmaya devam eder. Bozkırkurdu, yaşadığı mekanı hem beğenir hem de ona tiksinti duyar. Şu şekilde burjuva dünyasına seslenir. \"Ne yazık ki bu ruhsuz zamanın ortasında, bu mimari yapıların, bu mağazaların, bu politikanın, bu insanların manzarası karşısında alttan kalkmak öylesine zor ki!\" der Bozkırkurdu ve kurt alegorisi ile burjuva dünyasını eleştirir. Bu bölüm, Haller'in fiziksel ve duygusal acılarına ve içsel dünyasına dair önemli bir pencere sunar. Burjuva dünyasına yöneltilen eleştiriler de romanın temel temasını yansıtır. Bozkırkurdu, acılar ve serzenişlerle dolu bir ruh haliyle sokaklarda dolaşmaktadır. Birdenbire yanıp sönen ışıklı bir reklam panosu görür. Panoda yazanlar dikkatini çeker: \"Sihirli Tiyatro, herkes giremez, yalnızca kaçıklar için!\" Bu ifade, ''Alice Harikalar Diyarı''ndaki Alice'in izlediği tavşana benzemektedir. Tıpkı Alice gibi, Bozkırkurdu da bu sihirli tiyatroya girmeyi ve farklı gerçeklikleri keşfetmeyi umar. Ancak, Bozkırkurdu tiyatroya girmek istese de kapıda bir engelle karşılaşır. Kapıları denemesine rağmen içeri adım atamaz. Daha sonra, sırtında tiyatro pankartı taşıyan bir adamla karşılaşır. Adam, dur işaretlerine aldırmadan yürüyen Haller'i uyarır ve \"Herkes için değil!\" der. Ancak Bozkırkurdu ısrarcıdır ve adam ona bir kitapçık verir. Bu sahne, Hermann Hesse'nin \"Alice Harikalar Diyarı\"na göndermede bulunduğu ve \"eşik arketipi\"ni kullandığı bir anıdır. Bozkırkurdu'nun tiyatroya girmeye çalışması, yeni bir gerçekliği keşfetme isteğini yansıtır. Ancak bu isteği gerçekleştirmek için önce belirli bir engelin üstesinden gelmesi gerekecektir. Harry Haller'e verilen bir kitapçık önemli bir felsefi metin olarak karşımıza çıkar. Kitapçığın başlığı \"Bozkırkurdu Üzerine İnceleme\"dir ve içeriği oldukça güçlü ve derin bir felsefi içerik taşır. Kitapçık, \"Bir zamanlar Bozkırkurdu takma adıyla Harry isminde biri vardı.\" cümlesiyle başlar ve Haller'in dünyasına dair tespitler içerir. Kitapçık, Bozkırkurdu'nun iki farklı kişiliğe sahip olduğunu belirtir: Biri kurt, diğeri insan. Aynı ikiliği başka insanlarda da gördüğünü söyler ve bu insanların insan/tilki, insan/balık gibi iki farklı ruhu bir arada uyum içinde taşıdığını ifade eder. Ancak Harry için durum farklıdır; kurt ve insan yan yana yaşamaz ve birbirlerine yardım etmezler. Harry'nin bu içsel ikiliği, insancıl davranışlarda kurdun saldırgan bir şekilde ortaya çıkmasına ve insanı alay konusu yapmasına, hayvansal davranışlarda ise insanın kurdu canavar olarak görmesine neden olur. Yazı, aslında insan hayatının bir ikiliği barındırdığını ve bu ikiliklerin anne-baba, tanrısal-şeytansal, mutluluk-acı çekme gibi birçok yönü olduğunu vurgular. Kitapçık, Bozkırkurdu'nun bağımsızlığına olan inancını da ele alır. Bozkırkurdu, kendi özgürlüğünü korumak için para, rahat yaşam, kadınlar veya güç sahipleri için kendini satmamıştır. Bu bağımsızlık onun yalnızlığına yol açmıştır ve bu, yaşamının belirleyici bir özelliğidir. Bozkırkurdu, burjuva yaşamından nefret eder, ancak paradan ve şıklıktan da vazgeçmez. Bu nedenle varlığının bir yarısıyla mücadele ettiği şeyi, diğer yarısıyla kabul eder. Bu metin, Harry Haller'in içsel çatışmalarını ve toplumsal eleştirilerini derinlemesine ele alır. Bozkırkurdu'nun ruhunu daha derinlemesine inceliyoruz ve onun neden burjuvazi karşıtı bir insan olduğunu anlıyoruz. Bozkırkurdu, yüksek derecede bireyselleşmiş bir karakterdir ve bu bireysellik onu insan benliğine karşı getirir ve onu yok etmeye yönlendirir. Ancak Bozkırkurdu, ermişlik ve zevkperestlik arasında sıkışıp kaldığı için özgür ve vahşi bir yolculuk yapamaz ve burjuvazinin anaç yıldızına zincirlenir. Bu noktada burjuvaziye bir parantez açarak şunu belirtmek gerekir: Burjuvazi, kişilik olarak tanımlanan şeye göz yumarken aynı zamanda bu kişiliği devletin eline teslim eder ve onu koz olarak kullanır. Bozkırkurdu'nun dünyasında, bu burjuva tavrının bazı sonuçlarına da tanık oluruz. Hermann Hesse'nin, bu metinde bireysel ruhu kolektif insandan ayıran bir \"apolitik militan\" olduğunu belirtmek önemlidir. Hesse, bireyin sözcüsü olarak kabul edilir ve insanın gerçek insana -üst insan- dönüşmesinin dünyayı değiştireceğine inanır. Bozkırkurdu'nun özlemi aileyle bütünleşmiştir, ancak bu özlemdeki karmaşıklığa dikkat çekmek önemlidir. Harry Haller'in içsel çatışmaları ve bunalımları bu noktada ele alınırken Hermann Hesse'nin kendi yaşamına da göndermelerde bulunduğunu unutmamak önemlidir. Bu bölümde, Hermine ve arkadaşlarıyla birlikte müzik ve dansın tadını çıkarmaya çalışan Bozkırkurdu, kısa bir süre için burjuva zevklerine kapılır. Ancak bu durumun uzun sürmediğini belirtmemiz gerekir. Bir kostümlü baloya katılan Bozkırkurdu, burada Sihirli Tiyatro'nun yapılacağını bildiren bir kağıt alır. Sabaha karşı balo sona erer, ardından Bozkırkurdu, Hermine ve Pablo Sihirli Tiyatro için bir odaya girerler. Sihirli Tiyatro'nun içkiler ve sigaralarla açılan kapıları, birer farklı bilinçaltı dünyasını temsil eder. Her kapı, farklı bir zihin kırıntısını yansıtır. Bozkırkurdu bu kapılardan geçerken bilinçaltındaki farklı dünyaları deneyimler. Ancak \"Bütün kızlar senindir\" ve \"Sevgi için nasıl öldürülür?\" yazılarını görünce, Hermine'yi öldürmeyi düşünür. Bu eylem, Hermine'nin ona yaşamı öğretmesine karşılık, kendi yaşamını sürdürmek istemesinin bir ifadesi olabilir. Son sahnede, Mozart Bozkırkurdu'nun karşısına çıkar. Mozart ve Goethe gibi ölümsüzler, kültürel yüksek değerleri temsil eder ve Harry için önemlidirler. Bu an, Harry'nin içindeki çatışmayı yansıtır: Yani ölümsüzler dünyası ile sıradanlaşmış modern dünya arasındaki çatışmayı. Bozkırkurdu, Sihirli Tiyatro'dan yaşamayı öğrenen biri olarak çıkar. Sonunda, Harry'nin intihar seçmediği ve yaşamı sürdürme isteğini bulduğu anlaşılır. ''ben''in parçalarıyla oynanan bu satranç oyununun üstesinden gelmeyi ve gülümsemeyi öğrenmiştir artık. Ve hikayemiz böyle sona geliyor, bu eser yazılalı yüzyıl olsa dahi günümüzde hala geçerliliğini koruyor ve evet insanlar hala değişmedi. Gittikleri gezdikleri ve vakit geçirdikleri yerler değişti fakat özünde hala aynılar. Sosyal medyanın hayatımıza girmesiyle beraber gerçeklik algımızı daha fazla yitirmeye, olmadığımız biri gibi yaşamaya devam ediyoruz. Haller'in nefret ettiği Burjuva aslında günümüz dünyasında her birimiziz. Kaleminize sağlık, çok iyi bir içerik."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/siir-in-bahcesinde-soylesiler-10-elif-burcu-ozkan-ile-soylesi", "text": "Şiir bahçemizin bugünkü konuğu şair ve akademisyen sevgili Elif Burcu Özkan. Larva ve Koza adlı şiir kitaplarıyla adım attığı edebiyat dünyasındaki yolculuğuna son kitabı Halı Altı Monologları ile devam ediyor. Şiir kitaplarının yanı sıra Latinceden çevirdiği, Seneca'ya ait Bilgenin Sarsılmazlığı adlı felsefi bir kitap da bulunuyor. Hoş buldum! Teşekkür ederim davet için. Edebiyat yolculuğu benim yaşamımla eş zamanlı, çocukluğumdan başlayan ve ölene dek benimle ilerleyecek en uzun yolculuğum. Şiir kitaplarım da yaşantım, çocukluğum, düşüncelerim, okuduklarım, tahayyüllerim, hayallerim gibi beni ben yapan birçok şeyin şiir sanatına uygun şekilde, imge kılıflarıyla süzülmüş hali. Basıma hazırladığım romanlarım da, oluşturmaya yeni başladığım öykü kitabım da, yeni şiirlerim de kendi öyküsünü akıtacak nehir yatağını hangi edebi türde daha iyi ifade edecekse oraya yerleştirdiğim heybelerim. Kısacası; yazdığım her şey dokunduğum, gördüğüm ya da duyduğum dünyanın edebi dışavurumu. Hayat yolculuğumdan ayrı tutamıyorum o yüzden. Bilgiyi öğrenme ve paylaşma isteği akademisyenliğin getirdiği bir sonuç değil; onun en önemli sebeplerinden biri. Yani işini severek yapan hemen her akademisyen başta bu tutkusunu kazanca dönüştürme ve hayatının her alanına yayma dürtüsüyle bu mesleği seçiyor. Bu dürtü de haliyle onun hayatındaki birçok alana sirayet ediyor, yansıyor, kişiliğinin bir parçası oluyor. Bu benim için de böyle oldu. Öğrenme ve paylaşma isteğine edebiyat tutkusu ve yazma yeteneği de eklenince okumak, öğrenmek, paylaşmak ve yazmak; onun yolunu açtığım çocukluk ve özellikle ilk gençlik dönemimden beri hayatımın parçası olarak nitelendirebileceğim doğal bir eyleme dönüştü. Çağdaş şiirleri, günümüzde yazılan yeni eserleri de takip etmeye dair merakım ve isteğim hep güçlü bu yüzden. Hiçbir zaman yolun bitmediğini, yeni başladığını ve öğrenmem gereken çok şey olduğunu hissediyorum; bu da beni ve kalemimi geliştiriyor. İnsanın çıkmazlara girmesi bence büyümek ve hayatı anlamak için gerekli. Işıklı, düz ve ferah yol size konfor sağladıkça körelirsiniz, merak duygunuz yok olur; tembel bir zihinle, yüzeysel bir ruhla kalmanız çok olasıdır. Çıkmazlar yorucu ve bazen siteme neden olsa da çıkış yolunu aratan sebepler. Araştırma, sorgulama, derin düşünme, analiz gibi birçok tekniği esas olarak bilinmezliklerden, hayatımızdaki çıkmazlardan sonra kullanıyoruz. Böylece kendimizi, yaşamı, bağlantıları ve nedensellikleri anlamaya ve çözmeye başlıyoruz. Bu da bizi ve ruhumuzu büyütüyor. İkilem olduğu için arayış var; düşüşler olduğu için yukarı çıkış var. Her şey karşıtıyla mevcut. İnsanı yoran her şeyin altında bir öğreti var, onu görmek asıl önemli olan. İçsel konuşmalar birikimin sonucu, umut ise eskiyi yıkıp yeni bir gelecek inşa etmenin sonsuz arzusu ve inancı bende. Geçmişin kancalarından kurtulup özgür ve sağlıklı bir hayat kurabilmenin, yeni bir kimlik ve bakış açısı kazanabilmenin yolu umutsuzluğa sevk eden şeyleri çözümleyip aynı hataları yapmamaktan geçiyor. Bir şiirimde Yüz deliye bin yama yaptı sökük dünya / Umudu kendi halinde çürümeye yatırdı. derken günümüzde bu çözümlemenin es geçilip gerçek ve ayakları yere basan umudun terk edildiğini vurgulamak istedim. Burada detaylar, kişinin mücadelesi ve olaylara nesnel bakabilmek kilit nokta. İnsan isterse hayatındaki birçok şeyi değiştirebilir, umut biraz da bu değişime olan inançla ve verilen emekle ilgili. Bu güzel yorum için teşekkür ederim. Şiir yaşayan, hayatla birlikte akan bir tür. Bizim gibi soluk alıyor, bir şeyleri arıyor, özlüyor, düşlüyor veya duyumsuyor. Biz geliştikçe, deneyimledikçe ve öğrendikçe birikimlerimizin şiire yansıması kaçınılmaz. Şiir ya yeni bir şey söylemeli ya da olanı, bilineni, gizleneni veya düşleneni yeni bir tarzda söylemeli. Günümüz şiirini, dergileri, e-dergileri ve fanzinleri elimden geldiği kadar takip etmeye çalışıyorum. Şiir lirik havasından çıkıp daha protest, somut ve yeniden yeraltı şiirine yakın bir kimliğe büründü özellikle son birkaç yılda. Bunun sebebini biraz da içimizdeki bireysel veya toplumsal değişiklikler, her türlü sıkışmışlık, umutsuzluk, değişen değerler, ilişkiler ve olgular, çabuk tüketim, bozulan sosyo-ekonomik ve ahlaki değerler gibi birbirinden bağımsız görünen ama birbiriyle ilintili etmenlere bağlıyorum. Bunların yanı sıra, farklı şeylere değinme ve fark yaratma isteği gibi itkiler ve somut şiir anlayışına daha fazla yaklaşma da buna zemin hazırlıyor. Sözün sesin önüne geçtiği, daha asi kimlikli, uzun dizeli, meramı bol şiirlere doğru bir çizgiye geçtiğimizi düşünüyorum. Bu da şiirin farkındalık yaratma gücü açısından, değişim ve yenilik açısından, şiirde yeni melodiler ve tatlar duyumsama noktasında belirgin şekilde farklı ve göze çarpan, iyi bir gelişme. Yaşamımız genelde aynı döngülerde tekrar ediyor. Halı altına süpürülüyor birçok şey. Bugünkü iyi ya da kötü halimiz, durumumuz zaten özellikle dün atılan tohumlardan ve adımlardan kaynaklanıyor. Biz bugünü dün yazıyor, bugün yaşıyoruz. Buna inanan biri olarak, günlük hayatta da yazarken de en çok önemsediğim şeylerin başında geliyor ayna tutmak ve olayın iç yüzünü vurgulamak. Şiirlerimde kendime, okura, başkalarına, yaşadıklarıma, insanlığa, hayata ve olgulara dair kendi zihnimden ve ruhumdan aynalar tutuyorum. Hayatın, insanın bir yansıması olduğuna inanan biriyim. Hiçbir şeyin bizden tamamen bağımsız olamayacağı bir hayatta bizi biz yapan her şey bir başkasının gerçekliğinde de yer alabiliyor. Aynı güneşli durumlarla aydınlanıp aynı geceyle kararabiliyor, aynı ufuklara bakıp hayal kurabiliyor birçok insan. Çoğu şeyimiz ortak. Bunların sebebi de temeldeki ortaklıklar. Bu nedenle alt yapılara, olayların başlangıç noktalarına psikanalitik yaklaşmak hayatta olduğu gibi şiirde veya diğer edebi türlerde de öncelediğim bir şey. Yolun sonunu anlamak, onunla yüzleşmek isteyen, başladığı noktaya bakmalı. Birçok şiirimde gizlenen veya fazla düşünülmeyen yönlere, buzdağının görünmeyen kısmına yöneliyorum bu yüzden. Hissetmek ve hissettirebilmek yaşamımda olmazsa olmaz dediğim bir şey benim için. Ruhuma işlemeyen hiçbir şeyden kalıcı bir keyif alamıyorum. Bu çağa içsel olarak ayak uyduramayan biriyim. Kendimi uydurmak için zorluyorum aslında. Birçok şeyin içi boşaltıldı, ilişkiler menfaat ve yalanla doldu. İnsanlar saflığını yitirdi. Kötü bir gidişattayız bu anlamda. Edebiyat, psikoloji ve felsefe bu yüzden nefes oluyor bana. Beni durduğum noktadan hem geriye hem ileriye aynı anda baktırıp olaylara bilgece yaklaştırabiliyor. Şiirde de kırgınlıklarım, umutlarım, hak ettiklerim veya hüsranlarım aynı potada eriyip içinde koyu renklerin de bulunduğu rengarenk bir tablo çizebiliyor. Bu sayede aynı hisleri ve yoksunlukları duyanlara tercüman olmuş da oluyorum. Şiir, yerine ve tarzına göre sorgulatan bir hoca, silkeleyen bir dost ya da uzaktan sırt sıvazlayan bir duygudaş halini alabiliyor. Çocukluğu kişinin anadili ve kaderi olarak görüyorum. Bugünkü iyi ya da kötü yaptığımız, düşündüğümüz veya deneyimlediğimiz çoğu şey genellikle çocukluğumuzda yaşadığımız deneyimlerden, eksikliklerden, olumsuz veya olumlu tecrübelerden, kırgınlıklardan ya da mutluluklardan kaynaklanıyor. Çocuklukta edindiklerinin ve yaşadıklarının uzantısını görmeyen, onu iyileştirmeyen, yaralarını onarmayan, bugün neyi neden yaşadığını anlayamaz, daha güçlü, farkındalıklı veya mutlu bir gelecek inşa edemez. Kırık bir dalın üzerine sağlam bir yuva kuramazsınız. Sağlam olmayan yuvalardan da sağlam şehirler ve sağlam bir dünya oluşmaz. Çekirdek, meyvenin özü. Bu yüzden çocukluğumuzu anlamak, onun yaralarını sarıp bugünden bile olsa onu kucaklamak çok önemli. Son cemrenin yanık ağzından düşsün toprağa/ Yıkasın midesi guruldayan yarım yaşlarımızı derken bunu kastetmiştim."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/siir-in-bahcesinde-soylesiler-11-yusuf-araf-korkutan-ile-soylesi", "text": "Şiir'in bahçesinde bugünkü konuğumuz şair, yazar ve belgesel yönetmeni Yusuf Araf Korkutan. Edebiyatın farklı türlerinde eser ortaya koyan, Yusuf Araf Korkutan'ın Ten Düğmeler ve Evlerde Unutulan Yüzüm adlı şiir kitapları bulunmaktadır. Merhaba sevgili Erman, hoş buldum. Davetin ve ince düşüncen için ben teşekkür ederim. Yazmayı seviyorum. Yazının konusunun ne olduğu ile ilgilenmiyorum sadece yazıyorum ve yazmak bana kendimi iyi hissettiriyor. Bunların okurda karşılığının ne olduğu şimdiki zamanda çabuk öğrenebiliyoruz. Sanırım işin en tatlı ama bazen de en acı yanı da bu oluyor. Çünkü bazen yazdığımız şeyler muhatabını bulana kadar bir sürü engebeden geçiyor. Yaşamın, yaşamaya çalışmanın ya da yaşamın içerisinde kendimizi bulduğumuz o sürecin belki de bir belgesi olsun istiyoruz. Hayatta kendimizden ne bırakabiliriz diye düşünürken günümüz Türkiye'sinde, aklımıza sadece not etmek, belge bırakmak geliyor diyebilirim. Kitabın ismini 16 yıl yaşamış olduğumuz evden taşınınca belirlemiştim. Kirada oturan bir ailenin ferdi olarak sürekli ev değiştiren bir aile olmasak da sonuç itibariyle mülkiyet duygusuna sahip olmamak geride bıraktıklarımız ve ilerde yine bırakacağımız şeylere bizi hazırlıyor. Ev, benim için kıymetli bir tanım. Aileden de öte arkadaşlıklar, hatıralar ve değişimin canlı şahidi olduğum bir alan. Şu an bile o evden, o mahalleden kendimi koparabilmiş değilim. İlk aşık olduğum, kavga ettiğim, dayak yediğim, evden atıldığım, arkadaşlıklar kurduğum ve arkadaşlıklar yıktığım o mahalleden, ev hissinden uzaklaşmak beni yaraladı diyebilirim. Şu an da bile yeni evlere, semtlere alışmış değilim. Bu kitabın ismi de içerisindekiler de o evden, mahalleden kalan belgeler, izlekler diyebilirim. Mastara'nın çekim süreci ve çekimden önce o belgeselin konusunu bulma olayım dehşet bir şekilde komik ve biraz da meşakkatli oldu. Bunu Üniversite hocam Turgay Kural'a borçluyum. Belgesel alanında tanıdığım ve gerçekten de müthiş iyi bir eğitimcidir. Kendisinin öğrencisi olmak, öğrencisinden çok arkadaşı olmak -çünkü bize hep öyle hissettirdi- benim için büyük onur ve şanstı. Parasızlık, öğrencilik, imkanların kısıtlı olması ve daha birçok şeyin içinde bu belgeseli ortaya koymak feci derecede sancılı oldu. Aslında buradaki bütün mesele ekip olabilmek ile ilgili. Kadir Sülüner, canım dostum. İki defa çektik o belgeseli, bir kışın soğuğunda bir de yazın sıcağında. Her iki zamanda da koşulsuz şartsız yanımda oldu ve bana güvendi. Birbirimize güvenerek ortaya koyduğumuz bir işti. Bethkustan köyü yaşayanları da o süreçte bizlere öyle iyi baktılar ki anlatamam. Süryani kültürünü, yaşamını canlı canlı deneyimlemek çok güzeldi. Kaliteli festivallerde finalist olduk. 15. Boston Türk Filmleri Festivali'nde hocamızın filmi ile finalist olarak kaldık bu büyük onurdu. Tabii tatsız olan tek şey dünyanın dehşet vebası pandeminin o sürece denk gelmesi oldu. Hepsi birer anı ve güzel tecrübeler olarak kaldı. Birbirimizi anlamak istemiyoruz. Daha doğrusu birbirimizi anlamak zorunda olmadığımız gerçeğini yeni kavrıyoruz. Dinliyoruz, nezaketen. Çünkü dinlemek bazen dinleneceğinin garantisini de getirir diye düşünüyoruz. Bunlar karşılaştığım şeyler. Birine bir şeyleri anlattığım zaman cımbızla alınan yerleri görünce hayret edebiliyorum. Dizedeki anlatım yine sürekli annemle pazara gittiğimde tezgahın arkasından doldurulan ürünlerin genelde daha yavan ürünler olduğu gerçeğiydi ve pazara gelen anneler poşet isteyerek ürünleri kendi seçmek isterdi. Oradaki durum biraz da insanlar arasındaki iletişimin geri dönütlerindeki çıkarımlarıma yakın geldi. Çocukluğun masumiyetine dair bir özlem belirgin dizelerinde. Tüketim toplumu içinde duyduğun bu özlemi senden dinlemek isteriz. Bu dize aslında bir deyim. Kitabın tamamlanma aşamasında mutfakta annem ile halam bir konuda konuşurken annemin hayatını kaybeden dedem hakkında söyleyeceği iyi bir tirada başlamadan önce söylediği deyim. Bahsini ettiği kişinin kendi hakkında bir şey söyleyemeyeceği ve kalanların onun bayrağını tutacakları gerçeği. Bu hayata da o kadar benzer bir şey ki, özellikle iyi olan hakkında övgü dolu sözler söylemekten imtina eden fakat kötü şeyleri de kimseye sıra vermeden söyleyen kişiler olduk. Duyarsız değiliz, duyarlarımız çoğalmaya başladı. Bu aslında doğal karşılanması gereken şeyleri o kadar çok şiddetle, öfkeyle ve baskıyla kapatılmaya çalışıldı ki hangisine koşacağımızı şaşırdık. Kendi içinde güzel ve iyiyken yaşamaya çalışan şeyler bir noktadan sonra birilerinin gözüne batmaya başladı. Hatta batmaya başlamadı o yere göz koydular. Artık her şeyi tek bir pencereden görmüyoruz, odalarımızda duvarlardan çok pencereler var ve seçip kara veriyoruz. Bu yüzden de en ufak bir şeyi bile kurtarıp nefes aldırsak ne ala ama işte nefes almaya mecal kalırsa. Küçük yaşta evlenen bir kadının ilk çocuğu olmak. Babamın sürekli gurbette olması. Birlikte büyüdüğüm seneler. Anne ile oğuldan çok arkadaş olduğumuz zamanlar. İkimizin de dehşet bir şekilde yalnız kalıp sorumluluk duygusunu erken tanımış olmamız. Yaşadığımız ülke, kültür ve akrabalıklar. Birbirimize arkadaşlık etmemiz için daha onlarca sebep. Kitabı oluştururken, şiirleri ortaya çıkardığım zamanlarda karşılaştığım tokat buydu. Bunu söylemek, belgelemek güdüsü sanırım. Paylaşmaya yalnızlıktan başlayarak bir gün paylaştığın kişinin de olmayacağı ya da paylaştığın kişinin yanında belki de senin olamayacağın ihtimalinin gerçekliğinin farkında olmak. Sadece bu. inan bana gülüm, ölüm yok bir tek! ölüm yok bize!"} {"url": "https://bubisanat.com/posts/siir-in-bahcesinde-soylesiler-12-oguzhan-kayacan-ile-soylesi", "text": "Şiir'in bahçesinde söyleşilerimizin bugünkü konuğu sevgili şair Oğuzhan Kayacan. Şiirleri ve yazıları ile farklı bir ses olmaya çalıştığı edebiyat dünyasında, Oğuzhan Kayacan'ın Nafile Dikit adlı şiir kitabı bulunmaktadır. Hoş buldum sevgili Erman Hocam, davetin için teşekkür ederim. Değerli bir söyleşi dizisi, takipteyim. Kendimi anlatma meselesine gelince... Elbette birkaç cümle ile insan kendisini anlatabileceğini düşünemiyor ya da düşünmek istemiyor, insan popülasyonunun gereğinden fazla olması değerimizden kaybettirmese de bunun yanında, karşısında güçsüz olduğumuz bütün bu dünya düzenine karşı tutumumuz -zaten ancak kendimizden; yani tavrımızdan, yaptıklarımız ve yapmadıklarımızdan kaynaklanan- değerimizi de azaltıyor. Bu faslın ardından Oğuzhan Kayacan'ı şöyle anlatabilirim: Ispartalı, yörük, Ankara Hukuk mezunu, açıktan edebiyat okuyor, özel hukuk alanında yüksek lisans yapıyor, avukatlık stajının son haftalarında, fanzinci, şiir yazarı ve ilgisini cezbeden her alanda okumaya, bazısındaysa üretmeye çalışan biri. Bir senedir İstanbul'da yaşıyor. Bir zamanlar resimle özellikle karikatür çizmekle uğraşıyordu, bıraktı. Futbol oynuyordu, bıraktı. Bağlama çalar. Cahilliğini azaltmaya ve uyum sağlamaya çalışır. Şu sıra çok fazla çalışmadan ama onurumu da koruyarak nasıl rahat yaşayabilirim sorusu üzerine kafa yorar ve koşulsuz fonlara açıktır. Aslında aklımda bir şiir kitabı çıkarmak yoktu henüz ama Klaros Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Lokman Kurucu 2020'nin Kasım'ında beni aradı ve benden dosya istedi. Daha sonra fanzinci dostum Göktürk Yaşar ile bu dosya ile ilgili süreç devam etti. Bunu bir fırsat olarak düşündüm ve bir süre sonra bir dosya teslim ettim ama dosyaya koyabildiğim şiirlerimin eski ve yetersiz olduğunun da farkına varıyordum dosya yayınevinde beklemedeyken -kafamın hem yaşım hem yaşantım hem de dünyada olup bitenler dolayısıyla çok çalkantılı olduğu da bir dönemdi. Şiirimdeki cahil melankoliden de uzaklaşmıştım ama dedim bari ilk kayda değer sayılabilecek şiirlerim de bu ilk kitapta olsun, beni okuyacak olan o değişimi, o süreci görsün -samimiyete/açık olmaya çok inanıyordum, beni sakata getirse de. 2019'da başka fink adında bir booklet üretmiştim, yine aynı yıl Grunge Poetry'de yayımladığımız şiirlerimizde de o bookletteki tanımlamanın güç olduğu basit tarz hakimdi. İşte bu tarzda yazıverdiğim şiirleri de bir kitabın içinde görmek istemiyordum. Şiir algımın değişmesinden haber veren şiirlerdi, önemleri bununla kısıtlıydı, çok meczubi ve biraz iticilerdi, pek bir değer taşıdıkları da söylenemezdi. Çünkü onlar o günlere aitti, orada kalmışlardı ve bağdaşıksızlığın suyunu çıkardığımı da biliyordum. Şiire ciddi yaklaşmaya daha sonra başladım. 2021'in Ocak, Şubat ya da Mart'ı gibi tekrar Lokman Kurucu aradı, bu kez Grunge'daki son şiirleri ve bu mecranın tavrını beğendiğini, değerli bulduğunu söyledi ve orada şiirleri yayımlanmış şairlerin dosyası olup olmadığını sorduktan sonra benim koordine ettiğim bir seri üretebileceğimizi söyledi. Ben de bu fikri sevdim, Grunge'a eser göndermiş ve eser göndermemiş ama başka mecralarda ürettiklerini beğenerek okuduğum kişilerle iletişime geçtim. Kiminin hazır bir dosyası yoktu, kimi dosyasını bir yayınevine göndermiş ve cevap bekliyordu, kimi yarışmaya göndermiş onun sonucunu bekliyordu... Elinde hazır dosyası olan şairlerden olumlu yaklaşanlar dosyalarını iletti. Bazılarının ön-edit'ini yaptım, dosyaları iyice inceleyip notlar aldım ve fikirlerimi şairlerle paylaştım. Bu süreç devam ederken benim Kasım 2020'de hazırladığım dosyam bekliyordu, tüm kitaplar birlikte çıkacaktı. Ben de o süreçte yazdığım şiirlerin de eklenmesini istedim. Giderek rahatlıyor sesi, çünkü son eklediğim şiirler şiirdeki sesimi ararken ilerlemekte olduğumu hissettiren şiirlerdi. Son şiir -kitaba adını veren- ile 49. sayfa arasındakiler sonradan eklediğim şiirler. Bu eser bir tematik bütünlüğe sahip değil, bir kitap olmasını sağlayacak bir üslup birliği de var denemez. 2017-2021 yılları arasında yazdığım ve dosyaya son halini verdiğim zaman hala iyi kötü beğeniyor olduğum şiirlerden bir seçki mahiyetindeydi. E zaten başka finkte de İskender'den alıntıladığım gibi düşünüyordum hala, röportajının birinde şunu diyordu: Şair kitap yazmaz ki şiir yazar. Kitap yazanlar nesir düşkünleridir. Kitabın son hali Lokman Kurucu'nun editörlüğüyle iyileşmiş hali. Kalabalık ve kaotik bir dosyaydı öncesinde. Öyle işte, hoş bir deneyimdi ilk kitap, süreci de anlatmış oldum böylece -hazır fırsatım varken. Şimdiyse ikinci dosyam bitti sayılır. İlk kitabın acemiliğinden sıyrıldığımı düşünüyorum ama tamamen içime sinene kadar bekleyecek, aylardır da bekliyor. Tek bir şiir dili kullanıldığını ya da sınırları belli ve kolay tanımlanır birkaç şiir dili kullanıldığını düşünmüyorum. Az'da çoğu yapan, gösteren; yoracaksa yorduğuna değen, şiirin ilkel imkanlarıyla yetinmeyen şairlerin şiirlerini okumayı seviyorum. Güncel şiirde birbirine benzeyen üslupları ve deneyi görmemizin şiir dilinin kronolojik tahlili yapılacaksa şiirle çok az alakası olduğu görülecektir. Yozlaşmaktan haz duyan bu kültürün taşıyıcılarında ve politik eksenin tayini çıktıkça bir o yana bir bu yana gidiveren boynu eğik kitlelerin dilinde, yakın siyasi tarihte ve kelimenin kaybettirilmesi için bin türlü uğraş verilip kayıp gidecek şekilde ayarlanmış, kurumsallaştırılmış görselliğin ve ses'in hakimiyetinin kurulmasında aranmalı bunun sebebi, böyle düşünülüyorsa -ki doğrudur demiyorum, arayanın bulacağı yeterince uzun dilli şair tanıyorum. Avuçta beş on kelime kalsa da şiir yazılma biçimi için sınırsız kombinasyon olacak ama görülenle görüldüğü şekline ikna olmuş bir ilişki kurmak kısırlığı getiriyor işte. Gözün ötesinde hakikat, şiir de. Her yere yalnızca kendileri çağrılan, ürettikleri basit ve kötü olsa dahi zaten onlara bakılmadığından bunun sorun teşkil etmediği ve networkleri ve etiketleriyle on binlerce lirayı birkaç saatte cebine indiriveren, belediye-akademi-bakanlık-televizyon vs. sevdalısı bir oligarşik grup varsa da bunlar birkaç kişiden ibaret. Şairlerin bugün neredeyse tamamı sokaktalar zaten, şiir de başka yerde değil. Birçoğu da barınmanın görece ucuz olduğu yerlerde yaşıyor. Marmaray'a binen şair şiir yazma işini hobi olarak değerlendirmiyorsa Marmaray'ın demirindeki yapışkan kir şiire öyle ya da böyle işleyecektir. Bununla birlikte şiirin; şairin rahat yürüyemediği sokaktan geçen milyon kişinin zaten umurunda olmaması bir yana şair de onlara karşı şiirini onların algılamasının garanti olduğu bir çizgiye çekme yükümlülüğü içerisinde değil, mevzu anlamdan ibaret de değil. Öyle olması için uğraşmak isteyen için elbette kendi bileceği iş denir ama şiir herkes için ve anlaşılmak maksatlı yazılmak zorunda olamaz. Bedava bir şey değil şiir. E burada da her gün saatlerce emeğini satmak zorunda olup kalan azıcık vaktini şiire ayırmak istemeyen bireyi suçlayacak değilim elbette. Sadece düzenin somut koşulları ile şiirle kurulacak sağlıklı ilişki arasındaki çelişki bu. Bunu aşmak şairin sorumluluğunda diyebilseydik bile zaten her bireyin sorumluluğunda olduğunu kabul etmek gerekirdi. Raftaki şairi indirmedikçe şiir kitlelere ulaşamaz, şiirin kitlelere ulaşması isteniyorsa toplum -nasıl olacaksa- cringe ve hayalet sıfatlı güncel şairi ciddiye almalı. Bu yalnızca şiirle ilgili bir problem bile değil; önce sözle, sonra değeri olan sözle ilgili. Geçmiş ve bugün arasındaki farklılıklara dair sitemin var şiirlerinde. Özellikle insanların özünü ve duygularını unutmasının, değişen dünyaya sorgulamadan adapte olmalarının sitemi öne çıkıyor. Bu konuda düşüncelerini almak istiyorum. Tabii. En büyük problem sual olunmazcılık... Ha dayağın tadı da fena, o ayrı. Egemen kendi yolunda onurlu kişi kendi yolunda yürüyecek herhalde ne yapalım... Çatışmalardan hasarlar aldım, alıyorum. Bu şiirde söz ettiğim bayık bir nostalji/geçmiş sevdası değil, daha gerçekçi bir yerden ama alaycı da bir yerden bakıyorum aslında tüm bu yıkıma. Bu şiir Nafile Dikit 'in arka kapağında yer alan ve 2018'in başlarında yazdığım şiirle art arda okunmalı, o arada dünyanın ve Türkiye'nin, sığındığımız her yerin ve şeyin anasını ağlattılar, ben de bunu daha lokal bir yerden anlattım. İşportacı önemli bir imgeydi, Tünel Bar da i-şi-mi-zi geeeri is-ti-yooo-ruzcular da... Bu şiir çingene bohçası gibi görünse de böyle olması gerekiyordu. Kuşlarsa tamamen makara... Bugün hala diretilen yılışık kuş imajının hakikaten şiirde bir hizmeti olmasıyla ilgili, ha belki yine çok yoktu ama... Bu şiir biraz haybeden görünse de aylardır şiir yazmadığım bir dönemden sonraki ilk şiirim olduğu için aslında kafamda dönüp duran meseleleri öyle şov yapmaya falan kalkmadan doğrudan söylediğim bir şiir. Kaygı çok kapsamlı, üzerine de epey okuduğum, düşündüğüm bir olgu. Bu vesileyle Kierkegaard'ın onu özgürlüğün baş dönmesi olarak tanımladığını da hatırlatayım. Bu şiiri kaygıyla ilişkilendirmen hoşuma gitti Erman Hocam. Arka planda hep açık, ram'den yiyor kaygı. Görece uzun vadede yarını düşünmemenin, savruk ve boşbeleş yaşamanın verdiği belki süperegosal rahatsızlıkla ilgiliydi bu şiir dümdüz. Çok şükür çıktım o girdaptan. Yapıyor olduğunun faydasına inanıp ona odaklanabilen zamanı anlamlandırmıştır diye düşünüyorum. Şu zamana kadar pek enteresan bir düşüncem olmadı bu hususta. Bu şiir işte o az önce sözünü ettiğim 2018'deki şiir. Şimdi böyle düşünmüyorum tabii ki. O zaman tipik bir sözde-sosyalist liseli idim. Artık öyle safiyane bakacak bir hal kalmadı bende, Cebeci'deki dört seneden sonra. Ki ortam da elverişsiz, herkes bu durumda gibi görünüyor. Kimse kimseye hesap vermeyecek gibi... Birileri öyle ya da böyle hep bir şeyler yazacak zaten. İyi şiirler görmek iyi hissettiriyor, kötü şiirler görmek kötü hissettiriyor. Yola çıkan kişi, yerle bir olmazsa, Yürüme, Oruç Aruoba, Metis Yayınları, 1992, İstanbul."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/siir-in-bahcesinde-soylesiler-13-hatike-sengul-ile-soylesi", "text": "Şiir'in bahçesinde bugünkü konuğumuz şiir'in yeni yüzlerinden Hatike Şengül. Şiirleri dergilerde ve çevrimiçi edebiyat sitelerinde yayımlanan Hatike Şengül ile şiiri ve edebiyata olan ilgisini konuştuk. Sevgili Hatike, bahçemize hoş geldin. Şiirle başlayan edebiyat yolculuğunu senden dinleyebilir miyiz. Hoş buldum sevgili Erman. Öncelikle bu güzel davetin için çok teşekkür ederim. Kafka kendisini şöyle tanımlıyor: \"Benim edebi ilgi alanlarım yok, ben edebiyattan ibaretim, başka hiçbir şey değilim, olamam.\" Hatike Şengül 'de Edebiyattan ibaret başka hiçbir şey değil olamaz. Şiir yolculuğuma gelirsek durduk yere kimse bavul hazırlamaz öyle değil mi? Bavulumun içine bir mesele koydum, öfke koydum, itiraz koydum. Yol uzun yolun başındayım. Ben tamamen özgün olmak imkansızdır diye düşünüyorum. Bugüne kadar yazılmamış hiçbir şey kalmadığına inanıyorum. Tabi ki okuduğum şiirlerden etkileniyorum. Bazen bakıyorum yazdığım şiirler okuduğum şiirlere benzemiş. Bu yüzden sürekli aynı şairleri okumamaya özen gösteriyorum. Kendi dilimi kurmak bana daha heyecan verici geliyor. Daha çok dünyaya kulak misafiri olmaya çalışıyorum ve kendi içime dört gözle bakmayı deniyorum. Hayat bana hiç yumuşak yüzünü göstermedi. Ben de ona karşı yumuşak yüzlü değilim. Dişe diş, göze göz, kana kan diyelim. Aşk karnınızda kelebekler uçması gibi bir his yaratan, onu gördüğünüzde vücudunuzdaki serotonin hormonunun yükselmesiyle sebepsiz mutlu olma durumunu meydana getiren ve adrenalin hormonuyla birlikte heyecanınızın tavan yaptığı saçma, karışık duyguların sona erdiği bir aşk benim işlediğim. Bitmiş bir aşktan geriye kalan pişmanlıklar, özlemler, yaşanmamışlıklar, yaşanmışlıklar, öfkeler, nefretler gibi gibi... Bu çeşitlilik dünyayı farklı algılayan kişilere hitap edebilmek açısından kazandırabilir şaire. Kaybedecek bir şeyi olacağını düşünmüyorum. Evet, birçok kavramı sorguluyorum. Fakat en çok sorguladığım ve karşı çıktığım cinsiyet eşitsizliği. Ülkemizde, kadına biçilen roller benim canımı sıkıyor. Ben görmezden gelemiyorum ve susturulan her kadının sesi olmaya çalışıyorum. Onların dile getirmeye çekindikleri şeyleri yazıyorum ve yazmaya devam edeceğim. Şiirlerini çoğu zaman cesaretle ortaya koyduğunu ifade ediyorsun. Bu cesareti bizim için biraz ayrıntılı bir şekilde dile getiririmsin. Cesur/um demek pek doğru olmaz aslında. Cesur/uz demeliyim çünkü benim şiirim içimde çığlık atan kadınların sesi. Ben değil aslında şiirleri yazan içimdeki başka kadınlar. Onların konuşamadığı her şey benim şiirlerimde yer alıyor. Cırcır böceklerinin sadece erkek olanları kanatlarını birbirine sürtüp ses çıkarır. Bu insalar için geçerli değil."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/son-aksam-yemegi-p-bugun-benim-dogum-gunum-misafirlerim-birazdan-gelecek-nbsp-dile-kolay-seksen-sene-yasamisim-sasirilacak-is", "text": "Bugün benim doğum günüm. Misafirlerim birazdan gelecek. Dile kolay, seksen sene yaşamışım. Şaşırılacak iş doğrusu! Üstelik iki kere doğmuşum. Evet, mübalağasız iki kere doğmuşum. İlki anamın rahminden, ikincisi ise beni öldü zannedip gasilhanede yıkarlarken doğmuşum. Beni yıkamak için soymuşlar, dua ederek başlarlar iken soğuk suyu vücudumda hissdince \"hooop\" diye ayaklanmışım. İki doğumumda da anadan üryan bir şekilde hayata gözlerimi açmışım. O gün bugün, hep soğuk suyla yıkanırım. Ne olur ne olmaz, yaşarken ölüyoruz bazen, siz de bilirsiniz. O yüzden soğuk suyla yıkanmak en garanti çözüm oldu benim için. Mesela oy attığım bir parti iktidar olamazsa soğuk suyla yıkanırım, tuttuğum takım kaybeder yahut berabere kalırsa soğuk suyla yıkanırım. Size de tavsiye ederim naçizane. Soğuk suyla yıkanın. Yaşamanızı garanti altına alın. Örneğin bir arkadaşınız kişisel gelişim kitabı okudum hayatım değişti diyorsa hemen soğuk suyla yıkanın, flörtünüz sen hangi burçsun diyorsa soğuk suyla yıkanın. Ama suya birlikte girin. Azıcık batıldan kimseciklere zarar gelmez. Üstelik aşk mefhumu biraz da batıl içeren bir durumdur. Kapı çaldı, nihayet misafirlerim geldi, kapıdan sıra ile Derviş Hasan, Ressam Atiye, Siyasi Murat, Ali, Veli geldi. Ali ile Veli'nin bir mesleği yahut lakabı yoktu. Kardeşlerdi. Eskiden on dönüm tarları varmış. Babası tarlayı ikiye bölmüş işletmeleri için bizim çocuklara vermiş. Bir zaman sonra, Ali askerdeyken tarlanın tam ortasının hemen solundan su çıkmış. Rivayete göre Veli suyu, Ali ile bölüşmemiş. Veli'nin anlattığına göre ise tarladan su çıkmamış, hepsi köylünün tevatürüymüş. Ali de o gün bugündür Veli ile konuşmuyormuş. Ama beni kırmadılar, ikisi de bugün geldi. \"Haydi ayakta kaldınız, buyrun lütfen oturun.\" dedim. Yemek masasının etrafında oturduk. \"Bu ecnebi adeti de nereden çıktı? Müslüman doğum günü kutlamaz. Eğer cennete sadece bugün katıldığım doğum günü için gidemezsem hepinizin adını veririm umrumda olmaz.\" dedi Derviş Hasan. \"Siz zaten, ispiyonculuğu hayat felsefesi haline getirmişsiniz.\" dedi Siyasi Murat. \"Bana bak deyyus, ilkin felsefe haramdır, ikincin sen zaten dinsizin önde gidenisin. Seni bu konu ırgalamaz.\" dedi Derviş Hasan. Ressam Atiye \"AAA! Hasan bey, Murat bey lütfen ama arkadaşımızın doğum gününe geldik. Başlamayın yine rica ediyorum.\" dedi \"Sen yat kalk bu karıya dua et diyeceğim de dua da bilmezsin şimdi sen Murat.\" dedi Derviş Hasan. \"Karı değil, kadın\". dedi Siyasi Murat. \"Beyaz mı Kırmızı mı?\" diye sordum. Ressam Atiye beyazı tercih etti. Diğer kişilere tekrar sordum. Yine yanıt alamadım. Öküz gibi birbirimize bakıyorduk. Hiddetlendim. Bağırarak \"Arkadaşlar son kez soruyorum Beyaz mı Kırmızı mı?\" dedim. Murat ağlamaya başladı. \"Komiserim vallaha beyazı da bilmiyorum kırmızıyı da. Biz vatanına bağlı milletin çıkarlarını gözeten sade vatandaşlarız. Beyazın da Allah belasını versin, kırmızının da.\" dedi. Murat, yetmişdokuz senesinde çok işkence görmüştü, sesimi yükseltince beni polis zannetti. Bu alıştığımız bir durumdu. \"Sus! Yalan söyleme, arkadaşın beyazlardan aldığın bilgileri kırmızılara ilettiğini söyledi. Asıl görevin ise beyazların adına bildiri yazmakmış. Ne boksun sen? Bak sana gökyüzünü unuttururum. Beyaz mı Kırmızı mı son kez soruyorum. Söylemezsen buradan çıkamazsın.\" dedim. Titrer bir şekilde beyazı tercih etti. Geriye üç kişi kaldı. Veli: \"Ben beyazı seçerim seçmesine de Ali de beyaz derse bana kırmızı verirsin\". dedi \"Hiç yorma kendini ben kırmızı diyorum. Bu hırsızın seçtiğini seçmem zaten\" dedi Veli. \"Vallaha beyaz da Allah'tan gelir kırmızı da, ama ben prensip gereği çorba içeceğim.\" dedi Derviş Hasan. Rahat bir nefes aldım. Bu sorunu da hallettim. Başbakan olacak adamım vesselam. Yemekleri ve içecekleri getirdim. \"Bir dakka bir dakka, burada kola var.\" dedi Ressam Atiye. \"Siz de mi kolayı protesto ediyorsunuz? Afedersiniz benim aptallığım.\" dedim. \"İşte müslüman karı dediğin böyle olur, bana da kola getirme ayran getir.\" dedi Derviş Hasan. \"Ben kimseyi falan protesto etmiyorum, ben öğrenciyim. Ne olur vurma dur! dur!.\" dedi Siyasi Murat. Üç kola iki ayran getirdim. \"Ben beyaz demiştim ama siz bana önce kola sonra ayran getirdiniz. Lütfen bana beyaz şarap getirebilir misiniz?\" dedi Ressam Atiye. Hep birlikte \"Heeeeeeee\" dedik. Ama şarabımız yoktu. Ben tavuk mu et mi diye sormuştum. \"Neyse, sonra içeriz. Mühim değil. dedi Ressam Atiye. \"Ben de seni İsrail'e karşı sanıyordum. Sen ne melem bir karıymışsın.\" dedi Derviş Hasan. Murat titreyek \"Karı değil komiserim kadın kadın.\" dedi. Derviş Hasan bastonunu gösterdi. \"Ben sana konuş dedim mi? Bak bu jopu alırım.\" dedi. Yemeğe başladık. Çok keyifli dakikalar geçiriyorduk. Ressam Atiye ortamın verdiği rahatlık ile \"Siz kardeşsiniz, bu küslük son bulsun artık bu sofranın hatrına. Hem dinimizde küslük hoş karşılanmaz değil mi Hasan bey\" dedi. \"Atiye bacım haklı, küslük haramdır.\" dedi Derviş Hasan. Murat kendine gelmişti. \"Hasan'a göre herşey haram zaten. Adamın yaşaması haram. Ama gerçekten barışın artık.\" dedi. \"Murat biraz daha konuşursan bu jopla istemediğin şeyler yapacağım sana.\" dedi \"Tamam komiserim özür dilerim, özür dilerim.\" dedi Murat. \"Mesele toprak değil, daha mühim. Helali hoş olsun kardeşime çıkan su. Onun hakkıysa onun hakkıdır. Çok daha büyük aramızdaki mesele.\" dedi Ali. \"Bak halen daha su çıktı diyor, teneke kafalı. Su çıkmadı. Köylüler bizi kıskandı. Mesele bu. E be salak, su çıktı diyelim, sen gördün mü suyu? dedi Veli. \"Bana köylüler onu da söyledi merak etme, sen bütün suyu kullanıp kuyuya beton dökmüşsün.\" dedi Ali. Hepimiz güldük. \"Ali, köylüler seni gerçekten kandırmış galiba. Bu olay kulağa çok saçma geliyor. Hem mesele su meselesi değil dedin. Büyük mesele ne?\" diye sordum. Ali kafasını öne eğdi. \"Veli bana tecavüz etmiş.\" dedi. Hepimiz şaşırdık. Derviş Hasan cebinden tesbihini çıkartarak of çekmeye başladı \"Şu fani ömrümde daha ne kadar sapkınlık göreceğim tövbe estağfirullah.\" dedi. \"İşte bu salağın yüzünden köyde barınamadık. Bu, kasabaya gitmiş. Tapu Kadastro'da bulunan görevli memura durumu izah etmiş. Memur da bu tecavüz meselesi, inceleme için geleceğiz demiş. Bu da neyi inceleyecekleri karıştırmış, korkmuş. Köye kadar öz kardeşim bana tecavüz etti diye koşmuş. Olay büyüdü biz de kaçtık. Mesele bu.\" dedi Veli. Hepimiz birden \"Ohhhhhh\" çektik. Yemekler bitti. \"Evet şimdi hediye faslına geçelim.\" dedi Veli. Bana mp3 player almış. Ali de kulaklık almış. Birbirlerini her şekilde tamamlıyorlardı ama farketmiyorlardı. Murat da bir poşet toprak almış. \"Toprağı ne yapacağım ben?\" dedim. \"Elektrik verilirse toprağı vücuduna sürersin. İşe yarıyor.\" dedi. Teşekkür ettim. Derviş Hasan da Tesbih almış. \"Çekerken beni hatırılarsın\" dedi. Murat kahkaha attı. \"Jop geldi gelecek Murat.\" dedi Derviş Hasan. \"Komiserim özür dilerim, ben asla öyle demek istemedim.\" dedi Murat. Herkes hediyesini vermişti. Sıra Ressam Atiye hanımdaydı. \"Efendim, bugüne özel bir tablo yaptım. Müsadenizle takdim etmek isterim\" dedi. Resim Leonardo Da Vinci'nin Son Akşam Yemeği idi. \"Teşekkür ederim, ancak siz demiştiniz ki bugüne özel bir tablo yaptım, ben siz yaptınız sanıyordum. Olsun düşünmeniz yeter.\" dedim. Nezaketimi kırmak istemedim. \"Elin gevurunun resmini almış kendi resmim diye bize yutturacak.\" dedi Derviş Hasan. \"Hayır efendim, rica ederim. Bu benim tablom, ben farklı bir bakış açısı getirdim.\" dedi. \"Ne tür bir bakış açısı getirdiniz Atiye Hanım çok güzel olmuş bu arada.\" dedi Murat. \"Efendim şöyle, resimde onüç kişi var. Ortadaki adam hariç herkes bir telaş içinde. Ben de adam mahçup oldu diye yorumladım\" dedi Ressam Atiye. \"Bacım, on üç kişi dediğiniz Hz isa ve on iki havarisi. Bu sanat mı şimdi?\" dedi Derviş Hasan. Ankara Güzel Sanatlar Akademisi mezunu idi Hasan. Çok güzel resimler yapardı. Bir, ar. \"Efendim, ortadaki adam yemeğin sahibi ve yemeğe tuz koymayı unutmuş. Ben de tencerenin içlerine tuz koydum.\" dedi. Murat ayakta alkışladı. \"İşte sanat bu. Sanatın ve sanatçının her daim yanındayız.\" dedi. Derviş Hasan hariç hepimiz ayakta alkışladık, ellerimiz kanayacaktı neredeyse. Sinir hastalıkları uzmanı Prof. Dr. Nermin Kurtalan odaya geldi. \"Evet arkadaşlar, yemeğiniz bitti ise herkes beyaz ve kırmızı kutulardan hapını alsın, uyumaya gitsin.\" dedi. Bugün benim de doğum günüm(: güzel tesadüf oldu."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/spil-dagi-na-varmak", "text": "Kafanızı kaldırınca tüm Manisa'yı kucaklayan bir alamet görürsünüz. Egemenliğini tarih öncesi çağlardan beri kabul ettirmiş bir dev. Yola çıkıyoruz, dolambaçlı yollardan geçiyoruz. Çarpık kentleşmenin tarih ile bütünleştiği mahallelerden geçiyoruz. Bir adım sonrası çataşlaşan yol, sola gidersen Mevlevihane - gözlerimi kapatıp uhrevi havayı dimağımda hissedip yola devam ediyorum- tabi hedefimiz haşmetli Spil olduğundan yolumuza sağdan devam ediyoruz. Her virajı her dönemeci ayrı bir heyecanı barından bir o kadar da altımızdaki aracın canını okuyan dik yokuş boyunca manzanın keyfine doyarak ilerliyoruz. O da ne! karşımızda yolu kesmiş kısrak sürüsü \"yılkın atları\" diye anılırlar. Artık o kadar insana alışmışlardır ki kendiniz için aldığınız poğaçalarınızı bile paylaşabilirsiniz onlarla. Güzellikleri karşısında nutkunuz tutulur. Aşağı yukarı yarım saat yolculuktan sonra Spil Dağı milli parkına varıyoruz. Çam ağaçlarının hegemonyasında oturacak bir yer arıyoruz. Her taraf beyazdan bir örtü - ee çıkarken yolda yoktu diye şaşırıyoruz - zirveye varınca tüm Manisa ovası ayaklar altında kalıyor. Zirvede bungalov evler, aileler için piknik yapmalık alanları görüyoruz. Bu kadar çıktık ama değdi mi diye düşünürken eşşiz manzara ile büyüleniyoruz. En kısa sürede yeniden yapmalıyız diyerek gerisin geri dönüyoruz."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/stefan-zweig-amok-kosucusu-p-class-ql-align-justify-em-zweig-i-nereden-taniyorsun-em-p-p-class-ql-align-justify-em-ozgun-konu", "text": " Özgün konuları ve derin karakterleri olan öykülerinden. Kitap gemisinde çok bunalan bir adamın ıssız bir yer bulması ile başlıyor. Geminin tenha bir yerinde gizemli bir adam ile karşılaşan karakterimiz bu gizemli adamın ilginç hikayesini ondan dinlemeye başlıyor. Bu gizemli adam Hindistan'da görev yapmış olan bir doktordur. Orada görevini yaptığı zaman zarfında hiç unutamayacağı bir olay ile karşılaşmıştır. Gizemli doktor çaresiz ve umutsuz bir tavır ile onu yıkıma götüren hikayeyi başrole anlatır. Başrol diyorum fakat eserde ona oldukça az rol verilmiş. Neyse, ondan yardım istemek için odasına gelen seçkin Avrupalı bir hanımefendinin teklifini kadının küstahça davrandığını düşünerek geri çevirir. İşte doktorun ruhsal ve psikolojik olarak dönüşümü burada başlamaktadır. Yardım etmediği için pişman olan doktor günlerce kendi iç muhasebesi içinde kalır. Doktor doğru olanı yapmanın bir sorumluluk olarak insanlara öğretildiği ve ahlakın vicdan yerine geçtiği modern zamanlarda psikolojik ve duygusal olarak farklı bir yöne savruluyor. Tam bu süreçte, Malezya civarında \"amok\" olarak adlandırılan bir hastalığa tutuluyor. Bu hastalık bir tür cinnet halidir ve kişi fütursuzca önüne gelen herkesi öldürebilir; tükenene kadar veya biri onu durdurana kadar hasta, koşmaya devam eder. İşte doktor da bir \"amok koşucusudur\" ve onu bu hale getiren şeyin peşindendir. Günlerce kadına ulaşmaya çalışır. Doktorun yardım etmeyeceğinin anlayan kadın merdiven altı bir yerde operasyona girmiş ve ölüm ile burun buruna gelmiştir. Doktor ise kadının son dileğini gerçekleştirebilmek için mesleğini bile bırakmak zorunda kalmıştır. Vicdani olanın ne olduğunu ve doğrularımızın ölçütleri üzerinde yeniden düşünmememizi sağlayacak bir kitap. Kitapta ilgimi çeken bir diğer konu ise Avrupalıların yerlilere karşı bakış açısını da yansıtmış olması... Örneğin, birçok yerde doktor yerlileri aşağılık medeniyetten uzak cahiller olarak gördüğü izlenimini veriyor. Bu tutum Zweig'in de yaşadığı dönemin sosyolojisinden izler taşımaktadır. Öte yandan anlatım tarzı olarak sade yalın diyaloglara ve çokça benzetmelere başvurmuştur. Derin izlenimler özgün bir şekilde sunulmuş ve bazen dışarıdan içeriye bazen içerden dışarıya karakterlerin derin algılarına yer vermiştir. Keskin ve derin anlatımı bir öykü değil de roman bitirdiğim hissini verdi."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/suc-ve-ceza-okudugum-anladigim-ve-hissettigim-kadariyla-bir-inceleme", "text": "Raskolnikov, St. Petersburg'un gözlerden uzak kenar mahallelerinde yaşayan, üniversite eğitimini tamamlama şansını neredeyse kaybetmiş, zeki bir hukuk öğrencisidir. Ancak onun hikayesi sadece maddi sıkıntılarla sınırlı değildir, aynı zamanda toplumsal adaletsizliklere ve ahlaki değerlerin erozyonuna tanık olan bir karakterdir. Bu nedenle Raskolnikov, sık sık etrafındaki dünyayı ve insanları sorgulayan, düşüncelerle dolu bir karakter olarak ortaya çıkar. Kafası düşüncelerle daima meşguldür, sık sık kendi iç dünyasında dolaşır ve ahlaki değerleri sorgular. Raskolnikov'un içsel çatışması, romanın merkezindeki temayı oluşturur. Kendini bir suç işlemesi gerektiğine ikna etmeye çalışır. Hedefi, tefecilik yapan ve Raskolnikov'un büyük bir borcu olduğu Alyona İvanovna'yı öldürmektir. Raskolnikov, bu kadını topluma hiçbir faydası olmayan, insanları dolandıran biri olarak görür ve onun ölümünün insanlık için bir hizmet olacağını düşünür. Bu cinayeti işlemesiyle kendisini bir tür halk kahramanı olarak görmeye başlar. Raskolnikov'un bu en temel argümanı, Nietzsche'nin \"üstün ırk\" teorisine dayanmaktadır. Raskolnikov, kendini sıradan insanların üzerinde bir birey olarak görür ve bu nedenle kendisi için normal ahlaki kuralların geçerli olmadığını düşünür. Bu teoriye göre, bazı insanlar toplumun gelişimi için sıradan kurallara uymadan özel eylemler yapma yetkisine sahiptirler. Raskolnikov, tefeci kadını öldürerek toplumun daha yararlı bir bireyi olan bir başkasına imkan sağlama amacını güder -örneğin kendisini- Planı, kadını öldürdükten sonra onun paralarını almak ve eğitimine devam etmek, ayrıca istemediği bir zenginle evlenmek üzere olan kız kardeşi Dunya'yı kurtarmaktır. Raskolnikov, kadını soğukkanlı bir şekilde öldürdükten sonra şok içinde paraları ve değerli eşyaları alamaz ve neredeyse suçüstü yakalanır. Dairede fazla vakit geçirdiği için tefeci kadının üvey kız kardeşi Lizaveta, tesadüfen içeri girer ve Raskolnikov onu da öldürmek zorunda kalır. Raskolnikov'un işlediği ikinci cinayet, onun içsel çatışmasının zirvesini temsil eder çünkü Lizaveta İvanovna tamamen suçsuz bir kişidir ve onun öldürülmesini haklı çıkarmak için kullanabileceği meşru bir neden yoktur. Raskolnikov, ilk cinayeti işlerken Alyona İvanovna'yı topluma zararlı biri olarak görüp toplumsal bir \"yarar\" sağlayacağına inandığı için öldürme fikrini daha rahat kabul edebilir. Ancak ikinci cinayeti işlediğinde bu sefer masum bir kişiyi öldürmüş ve bu eylemi ahlaki açıdan haklı çıkaramaz hale gelmiştir. Dostoyevski'nin eserlerinde sıkça karşılaşılan bir temadır suçun psikolojik etkileri ve suçlu vicdanının iç dünyasındaki yıkıcı etkileri. \"Suç ve Ceza\"da, Raskolnikov'un ikinci cinayeti işlemesiyle birlikte suçun ahlaki yönünü ve içsel çatışmalarını daha da vurgulayarak bu temayı işler. Raskolnikov'un suçluluk hissi, onun içsel yolculuğunun önemli bir parçasıdır ve bu hissiyat, romanın ilerleyen bölümlerinde nasıl başa çıkmaya çalıştığını ve kendi ahlaki değerlerini nasıl yeniden değerlendirdiğini gösterir. Romanın bir bölümünde sokaklarda ağır yük taşıyan bir atın çilesi ve ölümü, Raskolnikov'un içsel çatışmasını ve ahlaki düşüncelerini sembolize eder. At, burada güçsüzlüğü ve çaresizliği temsil eder. Ağır yükü taşımak için son gücünü kullanırken hastalığı ve açlığı nedeniyle acı içinde inler. Bu sahne Raskolnikov'un işlediği suçun ağırlığını taşıdığı anları yansıtır. Atın acısı, Raskolnikov'un suçluluk duyguları ve vicdan azabıyla paralellik taşır. Raskolnikov'un yaşadığı büyük çöküş, atın acısıyla özdeşleşir. Aynı zamanda bu sahne, insanın diğer canlılara karşı sorumluluğunu sorgulamanın bir yansımasıdır. Raskolnikov atın acısını gördüğünde insanların nasıl davranmaları gerektiğini düşünmeye başlar. Atın çektiği acı, karakterimize insanların empati yapma ve yardım etme sorumluluğunu hatırlatır. Bu sahne, Dostoyevski'nin romanında ahlaki değerlerin, insanın iç dünyası ve toplumsal sorumluluk ile nasıl bağlantılı olduğunu ele alır. Kitabın ilerleyen sayfalarındaki Raskolnikov ve Sonya arasındaki ilişki, romanın önemli bir unsurudur. Sonya'nın sadeliği, masumiyeti ve inancı, Raskolnikov'un dünyasını etkiler. O, Sonya'nın ahlaki değerleriyle tanıştıkça kendini sorgulamaya başlar. Sonya'nın etkisi altında Raskolnikov'un içindeki insanlık ve ahlaki sorumluluk duygusu canlanır. Raskolnikov, suçunu itiraf etmeye karar verdiğinde Sonya onun yanında durur ve onun manevi destekçisi olur. İtiraf sahnesi, Raskolnikov'un artık suçun ağırlığını taşımak istemediğini gösterir. Sonya'nın varlığıyla suçluluk duygusu onu iyileştiren bir yön alır ve suçu itiraf etmek, onun için bir tür kurtuluş ve arınma anlamına gelir. Peki Sonya Raskolnikov'da ne görmüştür ve ona karşı empati kurar, destek olur? Aslında Sonya ve Raskolnikov, benzer zorlukları paylaşırlar. Her ikisi de ahlaki değerlere bağlı kalmaya çalışan ancak toplumun sıkıntılarıyla karşı karşıya kalan karakterlerdir. Sonya, fahişelik yaparak ailesini geçindirmeye çalışırken Raskolnikov ise maddi sıkıntılar içinde boğuşurken katil olur. Bu benzer zorluklar, aralarında bir empati köprüsü kurmalarına yardımcı olur. Sonya, insanların içindeki insanlığın ve iyiliğin her zaman var olduğuna inanır. O, insanların hatalar yapabileceğini kabul eder. Raskolnikov'un iç dünyasına baktığında onun da insanlık ve ahlaki değerlere dair bir çatışma yaşadığını görür. Bu benzer inançlar, Sonya'nın Raskolnikov'a empati yapmasını ve onu anlamasını kolaylaştırır. Kitabın sonunda, Raskolnikov'un içsel dönüşümü derin ve etkileyici bir şekilde resmedilir. Suçunu itiraf ettiği andan itibaren vicdanının uyanışı başlar. Bu ahlaki bir sorumluluk duygusu taşıma yolunda ilk adımdır ve Raskolnikov'un insanlık değerlerine yeniden bağlanma isteğini yansıtır. Sibirya'da yaşadığı süre boyunca diğer mahkumlar ve insanlarla empati kurarak insanlığa olan inancı canlanır ve insanların yaşamlarına daha fazla saygı duyar. Sürgün hayatı, suçunun sonuçlarına katlanma ve içsel bir arınma fırsatı sunar. Kitabın sonlarına doğru Sonya ile buluşması, Raskolnikov'un bu içsel dönüşümünü tamamlamasına yardımcı olur. Bu öykü, insanın suçluluk duygularını kabul ederek, vicdanını dinleyerek ve insanlık değerlerine bağlanarak içsel bir dönüşüm geçirebileceği felsefi bir yolu anlatır."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/super-bir-berdus-christopher-mccandles", "text": "Christopher Mccandles; birçok insana ilham birçoğuna da nefret kaynağı olmuş, hayatı ve hayatın anlamını doğada arayan fakat bunu tedbirsizce yaparak yaşamından olan, sistemin yarattığı kapitalist düzenin insanı kendisinden uzaklaştırdığını düşünen bir berduş, gezgin ve kimilerine göre de hippi. Birisi eğer Christopher Mccandles'ı bir paragrafta anlatmamı isteseydi, sanırım onu anlatacak cümlelerim bunlar olurdu. Fakat onu anlatmak ve anlamak için bir, iki paragrafın asla yeterli olmayacağını belirtmek istiyorum. Kendisi kısa bir hayat yaşamış olabilir lakin birçok dönüm noktalarından ve değerli anılardan oluşan içi dolu bir yaşam geçirmiş. Onun hayatının örnek veya ibret alınabilecek tercihlerle dolu olduğunu söylemek yanlış olmaz. İşte bu yüzden onun hayatını bilmek ve hayat ile ölüm arasındaki ince çizgiyi daha iyi bir şekilde kavramak Christopher'ı anlamamıza ve onunla ilgili kendi anlamlarımızı çıkarmamıza yardımcı olacaktır. Yazıma başlamadan önce Christopher'ın hayat hikayesini anlatan biyografik roman (Krauker, 2014) İnto The Wild'dan bir paragrafı sizlere göstermek istiyorum. Aşırı ölçüde hassas bir genç olan McCandless modern hayatla kolay kolay uyuşmayacak, katı, inatçı bir idealizm taşıyordu. Tolstoy'dan çok etkilenmişti. Özellikle de bu büyük Rus romancısının basit ve yoksul hayatı tercih ederek zenginlik ve imtiyazlarla örülü bir dünyayı terk edişine hayran kalmıştı. Üniversite yıllarında yakınlarını önce etkileyecek ancak sonraları ürkütecek üzere Tolstoy'un çileciliğine ve ahlaki katılığına öykünmeye başladı. Yaban Alaska topraklarına adım attığında bolluk içinde bir dünyaya yönelik hayaller gütmüyordu: aradığı şey tam olarak tehlike, zorluk ve Tolstoyvari bir feragattı. Peşinde olduğu tüm bu şeylere fazlasıyla ulaştı da. Christopher 12 Şubat 1968 yılında ABD'nin Kaliforniya eyaletinde dünyaya gözlerini açtı. Son derece normal, bol bol oyuncaklarla oynadığı mutlu bir çocukluk geçirmişti. Çocukluğunun ardından yetişkinliğe adım atmasıyla beraber Emory Üniversitesinde Tarih ve Antropoloji bölümlerini okumaya başlamış ve bölümü derece ile bitirmişti. Christopher'ın çocukluğu ve üniversite dönemi ile ilgili elimizde pek kaynak bulunmamasıyla beraber bulunan kaynaklarda da Christopher'ın normal bir çocukluk geçirdiği yazdığı için maalesef insanın karakterinin şekillendiği bu yıllar ile ilgili değerli bilgiler veremeyeceğim. Bunun sebebiyle de Christopher'ın hayatındaki bizler için en önemli dönem üniversite bittikten sonraki atıldığı hayat macerasıdır. Christopher 22 yaşında lisans eğitimini tamamlamış ve mezun olmuştu. Mezun olmasıyla beraber ailesinin yüksek lisans yapmasını tavsiye etmesine karşılık Christopher bu tavsiyeye uyma kararı vermiş ve yüksek lisans yapmak için hazırlıklara başlamıştı. Fakat mezun olmasıyla beraber Christopher'ın davranışlarında belirgin değişiklikler ortaya çıkmış ve derin bir buhran yaşamaya başlamıştı. Christopher aslında içinde bulunduğu dünyanın onu sıkıştırmasından yorulmuştu. Yaşadığımız ömürlerin kısa olduğunu ve anlamsız uğraşlar için yıllarımızı feda ettiğimizi düşünüyordu. Kendisi de bu sistemin içine yaşı ilerledikçe iyice dahil olmaya başlamıştı ve bu durumun farkındaydı. Bu yüzden derin bir buhranın içinde yüzüyor, geleceği ile ilgili önemli kararlar almasının gerekeceği kritik bir döneme giriyordu. Bu kritik dönem Christopher'ın verdiği, hayatının en önemli kararı olacak bir kararla son bulmuştu. Christopher tasını tarağını toplayıp, kendisini doğanın ve maceranın içerisine atacaktı. Öncelikle bir aile dostunun kendisine yüksek lisans eğitimi için verdiği 25.000 doları Oxfam International adlı bir açlıkla mücadele vakfına bağışladı ve büyük bir yük olarak gördüğü paradan kurtuldu. Bundan sonra da çantasını hazırlayıp, arabasına atladı ve yollara koyuldu. Yolculuğuna Amerika'nın kuzeyinde başlamıştı. Arabasında ya da çadırında yatıyor, elindeki bir miktar erzakla besin ihtiyacını karşılıyordu. Başına gelen ilk tersliği Colorado Çölünde yaşamıştı. Çölde bir kum fırtınası ortaya çıkmış ve arabası bozulmuştu. Ailesi onun bu ani kayboluşundan sonra polise başvurduğunu ve polis tarafından arandığını tahmin edebiliyordu; bu yüzden yaptığı ilk şey arabanın plakasını söküp onu yakmak olmuştu. Arabanın bozulması onun yolculuk şevkini kırmamış, aksine daha da arttırmıştı. Artık otostop çekip gerçek bir berduş gibi seyahatine devam edecekti. Christopher arabasının bozulmasından sonra otostop çekerek seyahatine devam etmişti. Seyahati sırasında birçok Hippi ile tanışmış, kültürlerinden etkilenmişti. Hippilere bu yıllarda Tramp şeklinde hitap ediliyordu. Christopher da bundan etkilenmiş ve seyahati boyunca kullanacağı yeni ismini belirlemişti. Artık onun adı Alexander Supertramp olmuştu. Christopher Colorado bölgesindeki keşfini tamamladıktan sonra yolculuğuna Meksika da devam etmek istemişti, fakat Meksika sınırından geçerken kimlik kontrolü yapılıyordu ve ailesi tarafından bulunmak istemiyordu. Bu sebeple Christopher küçük, eski bir kano kullanarak Colorado nehri aracılığıyla kaçak bir şekilde Meksika'ya geçme kararı almıştı. Christopher 2300 km uzunluğundaki bu dev nehri, tam da kendisinin macera tutkunluğuna yakışacak bir şekilde eski bir kanoyla geçmiş ve Meksika'ya ulaşmıştı. Meksika'da macera tutkunu insanlarla karşılaşmış ve yolculuğunun en heyecan verici dönemlerinden birini geçirmişti. Fakat Christopher için bu asla yeterli değildi. Kendisi daha çok zorlanmak istiyor; yaşamı, doğayı ve hayatta kalma savaşını iliklerine kadar hissetmek istiyordu. Kendi özüne ulaşmanın, yaşamın anlamını öğrenmenin tek yolunun bu olduğunu düşünüyordu. Ne pahasına olursa olsun bundan vazgeçmeyecekti. Savaşacak ve çabalayacak; güneşi, ağaçları kısacası doğanın eşsiz güzelliğini kaçırmayacaktı. Christopher kendisini gerçekten zorlayabileceği ve kendisini bulabileceği yerin Alaska olduğunu düşünüyordu. Uzun yolculuğunun diğer kısımları onun için bir hazırlanma ve alışma süreciydi. Asıl hedefi Alaska'ydı ve oraya ulaşmak için bolca otostop çekeceği yeni bir rota oluşturdu. Önce Meksika'dan yeniden Colorado nehrini kullanarak çıkış yaptı ve otostop ile Güney Dakota'ya ulaştı. Christopher Güney Dakota üzerinden Alaska'ya ulaşmayı planlamıştı. Güney Dakota'da biraz zaman geçirdikten sonra büyük yolculuğuna başlamak istiyordu, fakat Dakota Eyaletinde tahmin ettiğinden daha fazla zaman geçirmiş bulunmuştu. Orada Ron isimli yaşlı bir adam ile tanışmış; ona bahçe işlerinde yardım etmesi karşılığında Ron 'un evinde konaklamıştı. Ron ile geçirdiği süre boyunca ikisi arasında bir baba oğul ilişkisi ortaya çıkmıştı. Christopher Alaska planından Ron'a bahsettiğinde; Ron bu planı çok tehlikeli bulmuş ve oraya iyi bir şekilde hazırlık yapanların bile hayati sorunlarla karşılaştığını Christopher'a söyleyerek onun vazgeçmesini istemişti. Fakat Christopher'ı hayatına pahasına verdiği bu karardan döndürmek pek de imkan dahilinde olan bir şey değildi. Christopher Güney Dakota'da geçirdiği aylardan sonra artık asıl yolculuğuna, Alaska macerasına başlamak üzere yeniden yollara koyuldu. Onu bu dünyada son kez görecek kişinin arabasına bindi. Bu kişi Jim Gallien isimli sendikalı bir elektrikçiydi. Jim deneyimli bir avcıydı ve Alaska'ya doğru Christopher ile birlikte yol alırken Christopher'ın çantasının yakın zamanda oluşacak hava şartlarına göre hazırlanmış bir çantaya nazaran çok daha hafif olduğunu fark etti. Jim Gallien hatırladığı kadarıyla Christopher hakkında yaptığı bir konuşmada; çantanın içinde bu türden bir yolculuğa çıkıldığında alınması gereken erzak miktarının yakınından bile geçmeyecek kadar az erzak bulunduğunu söylemişti. Alaska'ya ulaşmalarına kısa bir süre kaldığında Jim Gallien, Christopher ile konuşmak istemişti; çünkü Jim yol boyunca Christopher'ın Jack London fantezilerini yaşamak uğruna, başlarına neler gelebileceğini akıllarından geçirmemiş çatlaklardan biri olup olmadığını düşünmüştü. (Krauker, 2014) Jim Christopher'a Alaska'ya, ıssız ormanlık alana ulaştığında tahmin edildiği gibi sakin, huzurlu, iyi vakit geçirebileceğin bir bölgeyle değil; hızlı akan nehirlerle, insanı rahat bırakmayan sivrisineklerle ve avlayacak hayvanın çok az olduğu bir bölgeyle karşı karşıya kalacağını söylemişti. Jim onunla sohbet ettikçe bir kaçık olmadığından emin olmuştu fakat halen Christopher'ın bu ihmal içerikli davranışlarını mantıklı bulmuyordu. Christopher yanlışlıkla çantasında sadece beş kiloluk pirinç olduğunu itiraf etmişti. Christopher silahına güveniyordu fakat tüfeği de 22 kalibrelik bir tüfekti ve 22 kalibrelik bir tüfek ile o şartlar altında avlanabilmek neredeyse imkansızdı. Christopher Araba yolculuğunun sonuna geldikten sonra Jim, Christopher'ın ayakkabılarının karlarla kaplı bu zorlu bölgede işe yaramaz olduğunu fark ettiği için kendi lastik çizmelerini Christopher'a verdi. Christopher asıl yolculuğuna artık başlamıştı. Farkında olmadığı, belki de farkında olduğu fakat belli etmediği şey ise bu yolculuğun onun son yolculuğu olacağıydı. Christopher Alaska sıra dağlarının kuzeyinden itibaren yürümeye başladı ve bu yürüyüşü tam 65 km sürdü. Vücudu bu kadar zor hava şartlarında, bu kadar uzun bir mesafe kat ettiği için aşırı bitkin düşmüştü. Fakat şans halen onun yanındaydı. Christopher ıssız Alaska sıra dağlarının ortasında Fairbanks ilçesine ait eski bir halk otobüsü ile karşılaşmıştı. Bu otobüs onun yeni yuvası olacaktı. Hakikatten de iki yıllık yolculuğunda Christopher'ın bağlandığı tek yer bu otobüs olmuştu. Christopher bu otobüste yaklaşık 3 ay yaşadı ve gerçekten de avlanabilmiş, asgari de olsa karnını tok tutabilmişti. Yaz ayının gelmesiyle beraber avlayacak hayvan bulmakta zorlanacağını fark eden Christopher Temmuz 1992 de artık yolculuğunu sonlandırma kararı verdi. Geri dönüş yolundayken 3 ay önce rahat bir şekilde atlattığı nehrin debisinin arttığını ve derinliğinin yükseldiğini gören Christopher geri dönüşünü ertelemek zorunda kaldı. Gerçekten zor bir dönem onu bekliyordu ve o da bunu fark etmeye başlamıştı. Otobüsüne geri dönme yolunda iken etrafa yardım notları bırakmıştı. Christopher uzun bir yürüyüşün ardından otobüsüne geri dönmüştü. İki ay sonra nehrin yeniden geçebileceği bir seviyeye geleceğini fark etmişti. İki ay daha hayatta kalması gerekiyordu. Ondan sonra da yolculuğu tamamlanacaktı. Mevsim değişikliği sebebiyle hayvanların göç etmesi, bölge değiştirmesi sebebiyle avlanmakta zorluk çekmeye başlamıştı. Nihayet avladığı bir geyiği ise muhafaza edememişti ve yeniden erzak sıkıntısı çekmeye başlamıştı. Hava şartlarının yıpratıcılığı ve açlıkla beraber iyice güçten düşmeye başlamıştı. Avlayacak hayvan bulamadığı için bulduğu bitki kökleri ve meyvelerle beslenmeye çalışıyordu. Christopher tüm yolculuğu boyunca, yolculuğu ile ilgili notlar tutuyordu. 12 Ağustos sabahı ise son notunu tutmuş bulundu. Söylediğim gibi Christopher'ın bitki kökleri ile beslenmekten başka çaresi kalmamıştı. Fakat hayatının en büyük hatasını o gün yapmıştı. Yanında zehirli, zehirsiz bitkileri tanıtan bir el kitabı olmasına rağmen; açlıktan dolayı kitaba bakmak aklıma bile gelmemiş ve zehirli bir bitki kökünü yemişti. 35 kilo kaybetmiş, açlıktan bitkin düşmüş ve soğuk hava şartlarında hayatta kalmaya çalışan birinin başına gelebilecek en kötü şeylerden biri başına gelmişti. Vücudunun bu zehirli bitkiye karşı gösterecek bir bağışıklık gücü kalmamıştı. \"Mutlu bir hayat yaşadım ve bu yüzden Tanrı'ya müteşekkirim. Hoşça kalın, Tanrı hepinizi kutsasın\". -Alexander Supertramp Christopher iki yıl sürmüş bu yolculuğunu 18 Ağustos günü bu dünyaya vedasıyla tamamlamıştı. Cesedi iki hafta sonra bir avcı tarafından bulunmuş ve ailesine götürülmüştü. Christopher yaşamıyla birçok esere ilham kaynağı oldu. Hayatının anlatıldığı İnto The wild filmi ve Jon Krauker'in Yabana Doğru isimli biyografik kitabı Christopher'ı belli bir bakış açısıyla bizlere tanıttı. Onun hayatından nasıl bir ders alacağımız ya da nasıl bir ilham alacağımız ise bizlere kaldı. Benim kafamda ise halen cevap veremediğim iki soru belirdi."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/sylvia-plath-sirca-fanus", "text": "Toplumun tabu konularından birisi etrafında sert adımlarla dolaşan ve yarı otobiyografik ögeler barındıran bir roman Sırça Fanus. Kitap boyunca ana karakter Esther Greenwood'un, toplumun ondan beklentileriyle birlikte yaşadığı kimlik karmaşasından dolayı adım adım intihara sürüklenişine eşlik ediyoruz. Bu sürüklenişi, kitabın yazarı Sylvia Plath'in hayat hikayesinde de görebiliriz. Özellikle günlüklerine göz atıldığında, Sırça Fanus romanıyla gösterdiği paralellik hatırı sayılır bir boyutta. Bu yüzden yazarın tüm o süreci, hissiyatları çok gerçekçi ve etkileyici bir biçimde romana yansıttığını düşünüyorum. Roman boyunca oldukça depresif bir dil kullanılmış olsa da aynı zamanda mizahi bir tutum da söz konusu. Yazar, ağdalı bir dil yerine yalın ve samimi bir dil seçmiş. Bu da biz okuyucuların ana karakterle daha yakın bir ilişki kurmasını sağlıyor. Bu sayede intihar sürecini, sebeplerini onunla birlikte hissedebiliyor ve görebiliyoruz. Benim fikrime göre Esther'i bu duruma sokan temel sebep düşük benlik algısı. Bu algının getirisiyle de toplumsal dayatmalara karşı gerekli duygusal direnci gösteremeyerek kendini koca bir Sırça Fanus'un içerisinde kim olduğunu bilemeyen bir halde buluyor. Kısacası, toplumsal dayatmaları, özellikle kadına yönelik olanları tetikleyici unsur olarak ele alabiliriz diye düşünüyorum. Fakat öncelikle benlik algısının neden gelişemediğine değineceğim. Sonrasında ise toplumun kadına olan dayatmalarından ve tüm bunların intihar fikrine etkisinden bahsetmek istiyorum. Çünkü ancak Esther'i ve yaşantısını anlayabilirsek onun intiharla kurduğu bağı anlayabileceğimizi düşünüyorum. Esther'in babası, Esther 9 yaşındayken vefat ediyor. Karakterimiz, kayıp sonrası yaşaması gereken yas sürecini, annesinin bunu yönetememesinden kaynaklı olarak yaşayamıyor. Bu durum da Esther'e güçlü bir travma olarak geri dönüyor. Çünkü kaybın sonrasındaki yıkım hissiyatı ve suçlayıcılık özümsenip dışa vurulamıyor. Sonuç olarak, karakterimiz tüm acıyı kendi benliğine yönlendiriyor. Geriye de elimizde parçalanmış, gelişememiş bir benlik kalıyor. Düşük benlik algısı da kişiyi kendi içindeki ve çevredeki her türlü saldırıya karşı savunmasız hale getiriyor. Kitabın daha henüz başlarındayken bile aslında yıllardır içerisinde bulunduğu çökkün ruh halinin yansımalarına rastlıyoruz. Fazlasıyla belirgin bir şekilde depresyon belirtileri göstermekte karakterimiz. Mutsuzluğunu açıkça dile getiriyor. Fakat kitap biraz daha ilerledikçe şöyle bir itiraf alıyoruz katıksız bir mutluluğu ancak dokuz yaşına kadar tatmış olduğumu şimdiye dek fark etmeyişimin ne garip olduğunu düşündüm. (Plath, 1963, s.78). Aslında yalnızca bu birkaç satır bile bize görünürdeki yaşamdaki afallamışlığın temelini çok net bir şekilde gösteriyor. İlk intihar girişimine kadar birçok sayfada karakterimizin ne olmak istediğini bilmediğini, sürekli oradan oraya bir uçtan öbür uca atlayıp durmak istediğini görüyoruz. Hatta, kendisini tanımıyor bile. Kendisine olan yabancılığın izleri de kitapta ara ara karşımıza çıkan ayna simgesiyle beliriyor. Aynada ne zaman kendisine baksa bir türlü kendisini göremeyen, çok farklı benzetmeler yapan bir karakter Esther. Bir diğer ize de yabancılara kendisini takma isimlerle, uydurma hikayeler anlatmasıyla rastlıyoruz. Kendiyle bütünleşememe ve yabancılaşma, düşük benlik algısının bir uzantısı olarak ortaya çıkıyor. Gelişememiş benlik algısından sonra Esther'i ve intihar fikrini daha iyi anlayabilmek adına şimdi de kadına yönelik toplumsal dayatmalara göz gezdirmekte fayda var. Roman, Esther'in yazın New York'ta staj yaptığı süreçle birlikte başlıyor. Bu yaşına kadar derslerden hep pek iyi almış, ödüllerle dolu bir yaşantıya sahip ana karakterimiz, büyük şehirde bulunduğu çevreyi daha kitabın başlarında yozlaşmış olarak nitelendiriyor. Stajyer diğer kızların modaya düşkünlükleri, erkeklerin peşinde dolaşmaları ve büyük hayallerinin iyi eğitimli birisiyle evlenmek olması Esther'i onlardan ayrıştırıyor. Çünkü Esther hayatını iyi bir talip bulup ona çocuk verip çocuklarına bakarak sürdürmek istemiyor. Toplumun ondan beklentileriyle uyuşmayı başaramıyor bir türlü. Fakat bu toplumsal baskıyla mücadele etmeye yetecek kadar güçlü bir benliği de yok. Bu yüzden karakterimizin sürekli olarak bocaladığına şahit oluyoruz. Bir yanı direnmeye çalışırken öteki yanı ne yapması gerektiğini bir türlü bilemiyor. Kadınların evlilik ve kariyer konularında hislerinin dikkate alınmaması, sorulmaması Esther için çok yaralayıcı bir durum. Zaten ben kavramını kendi içinde oturtamamışken bir de üstüne toplumun onun cinsiyet kimliğini yok saymasıyla yüzleşmek zorunda kalıyor. Kısacası bir uçtan iç dünyası onu intihar fikrine sürüklerken, hemen yanındaki uçtan da dış dünya onu aynı yöne çekiştiriyor. İkisinden birinin bile \"ortalama\" seviyede olamayışı ötekinin çekim kuvvetine dur diyemiyor. Esther için en çok üzüldüğüm şeylerden birisiydi bunu fark etmek. İnsanın hem çevresiyle hem de kendisiyle savaşmak zorunda kalmasının yıpratıcılığını onda da görebiliyordum kitabı okurken. Yazının başlarında bahsettiğim depresyon belirtilerine değinmek istiyorum biraz da. Çünkü içsel sıkıntıların somut dünyada ortaya çıkışını gözlemlemenin intihar sürecini anlamamıza yardımcı olacağını düşünüyorum. Karakterimizin yataktan çıkmakta zorlandığını, insanlarla iletişime çok fazla geçmek istemediğini, kitabın ilerleyen sayfalarında pek sık banyo yapmadığını görüyoruz. Ayrıca iç dünyasında ne kadar mutsuz ve tatminsiz olduğunu da bu sıralarda belirtiyor. İştah konusu da ayrı bir belirteç olarak karşımıza çıkmakta. Kitabın başlarında normal seviyenin üstünde sayılabilecek bir iştaha sahipken, kitabın ortalarında iştahının tamamen kesildiğine şahit oluyoruz. Aynı zamanda ciddi şekilde uyku sorunları da tüm bu süreçle birlikte baş gösteriyor. Esther'e göre günlerce gözüne uyku girmiyor hiçbir şekilde. Zaten ilk psikiyatriste gidişi de bu yeme ve uyku sorunlarıyla birlikte gerçekleşiyor. Bu sıralarda da ölüme ve intihara karşı ilgisinin oldukça arttığını görüyoruz. Bence, karakterimizin bu fikirle alakalı haşır neşirliğini arttırması aynı zamanda onu zihninde normalleştirmeye başlamasına da sebep olmakta. Örneğin, gazetede özellikle intiharla alakalı haberleri okuyor. Bir başka örnek de bulunduğu ortamlarda olası intihar yöntemlerini düşünmeye başlaması. Bunların, insanın intihar eylemini gerçekleştirmeye yakınlaştığı en yakın anlar olduğu söylenebilir. Karakterimizde kafasında çeşitli kurgular oluşturarak tehlike çanlarının çaldığını bize haber veriyor. İlk adımı küvette jiletle kesmeye çalışarak atıyor fakat başaramıyor. Burada da yazının ilk başında bahsettiğim asıl sebeplere kendisi ses veriyor. Sanki asıl öldürmek istediğim şey o derinin altında ya da başparmağımın altında atan o ince mavi damarda değil, başka bir yerde, daha derinde, daha gizli ve ulaşması çok daha güç bir yerdeydi. (Plath, 1963, s.78). Esther'in bedensel olgusunu ortadan kaldırmaktan ziyade o içsel sıkıntısını ortadan kaldırmak istediğine iyice emin oluyoruz. İntihar, çözülemeyen iç dünya sorunlarının insanı çaresizlik içerisinde bıraktığı noktada bir çözüm olarak vuku buluyor. Esther bir sonraki denemeyi kendisini asmaya çalışarak gerçekleştiriyor. Fakat bunda da başaramıyor, bu işe uygun bir tavanlarının olmadığına kanaat getiriyor. Buradaki en dikkat çekici nokta bence, karakterimizin eylemi net bir şekilde gerçekleştirene kadar aslında oldukça fazla zaman harcıyor olması. İntihar fikrine kapılır kapılmaz anında, kesin bir şekilde gerçekleştirmek yerine kendini oyalıyor gibi gözüküyor. İçsel bir direnme olabileceğini düşünüyorum bu durumun da. Kendisini her ne kadar fazlaca umutsuz hissetse ve kendi hastalığının tedavisinin olmadığını düşünse de bir arayış içerisinde. Şehir değiştirmek, Katolik Kilisesine katılmak gibi kaçış yöntemleri düşünüyor. Bu detaylar aslında durumun düşünüldüğü kadar umutsuz olmadığını gösteriyor bizlere, hala Esther'in içinde savaşan savaşmak isteyen bir parça var. En sonunda, bir kutu hapı içerek intihar girişimini gerçekleştiriyor. Başarısızlıkla sonuçlanan bu girişim sonrasında psikiyatri hastanesine yatırılıyor. İyileşme sürecinin başlangıcının bu bölüm olduğunu düşünüyorum ben. Özellikle psikiyatristiyle kurabildiği sağlıklı ilişkinin onu hayatta tuttuğunu ve bir nebze de olsa kendisini anlamasına yardımcı olduğu kanaatindeyim. Bu yüzden, intihara meyilli insanlar için uyumlu bir terapistin oldukça önemli olduğu kanısındayım. Yazının ilk başında bahsettiğim düşük benlik algısını geliştirmede yardımcı olacak, çözülememiş travmaların kapısını yavaş yavaş aralayacak bir kişi Esther için çözüme giden en doğru yol olarak gözükmekte. Romanda, Dr. Nolan'la olan konuşmalarına ya da düşüncelerine çok yoğun şekilde değinilmemiş. Yine de satır aralarında onunla konuştuğu sıralarda iyi hissettiğini ve sonrasında da tekrardan bir boşluğa düştüğünü okuyabiliyoruz. Kitabın sonu aslında ucu açık bir şekilde bitiyor, karakterimizin hastaneden çıkıp çıkamadığını öğrenemiyoruz. Fakat kitabın son sayfalarından intihardan uzaklaştığı ve tekrar iştahının açılması gibi olumlu durumların gerçekleştiğini görüyoruz. Bence bu gidişattaki en önemli etken, psikiyatristinin onunla kurduğu güvenilir bağdı. Bu sayede, benlik algısını geliştirme adımları atarak toplumsal dayatmalara dayanacak gücü kazandı. Özetle, Esther küçük yaşta yaşadığı travmanın etkisiyle düşük benlik algısına sahip bir karakterdi. Bu yüzden de yaşı ilerledikçe toplumun ondan beklentilerine karşı savaşacak bir beni yoktu. İç dünyasıyla ve dış dünyayla savaşamayacağını, kurtulamayacağını düşündüğü için de intiharı bir seçenek olarak gördü. Sırça Fanus, Sylvia Plath'in intihara giden yolda insanların neler yaşadığını, toplumun insana kurduğu baskıyı etkili ve keyifli bir dille okuyucuya aktarmayı başardığı bir eser. Yorumunuz için teşekkür ederim. İncelememim içeriğini daha çok \"intihara sürükleniş ve sebepleri\" oluşturduğu için benliğin gelişimi ve yaşanan değişim üzerinde çok fazla durmadım bu yazımda. Fakat şunları söyleyebilirim, psikiyatristiyle kurduğu güvenli bağ dışında aynı zamanda, hastanede bir arkadaş edinmişti, Joan. Onunla birlikte kendilerine özgü bir dünya edindiklerini dile getiriyor kitabın sonlarına doğru. Birisi tarafından anlaşılabilmenin -ki hayatındaki karakterlere baktığımız da onu pek de anlayamadıklarını görüyoruz. özellikle annesi-, içselleştirebildiği bir bağın kurulabilmesi benliğin gelişimine katkı sağlayan etkenlerden olabilir diye düşünüyorum. Kadın kimliğiyle alakalı sıkıntılar yaşayan birisinin bir kadınla bir dünya paylaşabildiğini söyleyebilmesi oldukça kıymetli. Ayrıca kitapta günlük hayata yansımasını da, eskiden görüştüğü Buddy adındaki bir erkekle çay içerken ki düşünce ve tavırlarından görebiliriz örneğin. Önceden bu konuyla alakalı çok fazla gitgel yaşarken, duygu yoğunluğunda boğulurken artık öyle olmadığını görüyoruz. Etkilenmiyor. Çünkü zaman içerisinde kendi kadın kimliğini kendi istediği şekliyle kabul edebilmeyi başarmış. Elbette bunlar kendi çıkarım ve yorumlamalarım. Fazla uzatmak istemedim, umarım biraz fikir verebilmişimdir. Ben de severek okumuştum, incelemenizi de beğendim. Kaleminize sağlık, detaylı ve başarılı bir inceleme."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/tarih-sahasinda-taberi", "text": "Tam adı Ebu Ca'fer Muhammed b. Cerir b. Yezid el-Amüli et-Taberi el-Bağdadi olan Taberi; Taberistan'ın Mazenderan eyaletine bağlı Amol şehrinde, varlıklı bir ailede 838-839 yılında doğmuştur. 7 yaşında hafız, 8 yaşında imam olan Taberi; 9 yaşında da hadis ezberlemeye başlamıştır. Taberi; 12-13 yaşlarına geldiğinde ilim tahsili için Rey, Basra, Kufe, Medine gibi şehirleri gezdikten sonra Bağdat'a yerleşmiş ve 19 Şubat 923 tarihinde vefat etmiştir. Taberi çok iyi bir tefsir alimi olmasının yanı sıra hadis, fıkıh, kıraat alimi, aynı zamanda da döneminin en iyi tarihçilerindendir. Çoğu eseri günümüze ulaşmamakla birlikte, özellikle tarih ve tefsir sahasında kaleme aldığı iki eseri tam olarak bugün kütüphanelerimizde yer almaktadır. Taberi'nin günümüze kadar ulaşmış olan, kırk yıl boyunca her gün kırk sayfa yazarak tamamladığı ve Türkiye'de de Taberi Tefsiri olarak bilinen Camiu'l-Beyan an Te'vili Ayi'l-Kur'an adlı tefsirinden biraz bahsetmek gerektiğinin kanaatindeyim çünkü söz konusu olan bu tefsir eseri günümüzde hala okunmakta olup yapılan yeni çalışmalarda da kaynak niteliğindedir. Taberi; tefsirinde Hz. Muhammed 'den gelen haberlere, sonra ise sahabe ve tabilerin görüşlerine yer vermiştir. Daha sonra ise bu rivayetleri kendi aralarında uygunluk açısından tasnif etmiştir. Taberi bu eserinde tarihçiliğini de konuşturarak kendinden önceki tefsir alimlerinin hemen hemen hepsinin görüşlerini ve rivayetlerini bir araya toplamış, ortaya bir tefsir ansiklopedisi çıkartmıştır. Öte yandan söz konusu olan rivayetleri saymakla yetinmeyip rivayetlerin kime ait olduğuna ve ona nasıl ulaştığına da değinerek rivayet edilen metni de doğruluk açısından incelemiştir. Taberi, tarih sahasında yazılan en önemli eserlerden birisi olan Tarihu'l-Ümem ve'l-Müluk/ Tarıhu'r-rusül ve'l-müluk adlarıyla bilinen Milletler ve Hükümdarlar Tarihi adlı eserini 903-915-916 yılları arasında Arapça olarak kaleme almıştır. Taberi, bu eserinden dolayı tarihçiler arasında büyük bir şöhrete kavuşmuş olan ve tarihin babası olarak kabul edilen Herodot'a benzetilerek \"İslam Dünyasının Herodot\"u olarak nitelendirilmiştir. Bununla birlikte Alman şarkiyatçı Carl Brockelmann'a göre, bu eser ilk dünya tarihleri arasındadır. Yıllık yöntemini kullanan ilk tarihçi olan Taberi; bu eserinde yaratılıştan Abbasi Devleti'nin zamanına kadar geçen olaylardan, tarihi kişilerden, peygamberlerden, insan ırkının kökenlerinden ve çingenelerden bahseder. Taberi; eserinde tarihi belge niteliği taşıyan şiirlere, konuşmalara, mektuplara ve anlaşmalara da yer verdiğinden dolayı bu eser yapılan yeni çalışmalarda önemli yere sahiptir. Nitekim Hz. Muhammed 'in Rum İmparatoru Heraklius'a, Necaşi Ashame'ye ve Sasani İmparatoru Kisra'ya gönderdiği mektuplar bu eserde de yer almaktadır. Taberi eserin birinci kısmında, İslam öncesi dönemi ele alıp yaradılıştan itibaren Hz. Muhammed dönemine kadar gönderilen peygamberlerden bahseder. Bu kısımda bütün rivayetleri eserine alarak Ahd-i Atik'ten yararlanmıştır. Sayılan her nesne çift yahut tek olur. Sayılan varlık olduğu takdirde, ondan önce iki sayısının bulunması tabidir. Bu ise sayılan nesnelerin evveli ve başlangıcı olduğunu gösterir. Tek olduğu takdirde onun evveli ve başlangıcı birdir. Bunlardan her biri bu varlıkların başlangıcı ve evveli bulunduğunu gösterir. Evveli olan her varlığın ise bir Yaradan'ı bulunması zaruridir. İyi içerikti, duymadığım bir isim. Teşekkürler ve emeğinize sağlık. Kaleminize sağlık. Güzel bir içerik olmuş."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/the-power-of-the-dog-kendi-baktigim-pencereden-bir-film-incelemesi", "text": "Bu inceleme başından sonuna kadar film hakkında bilgiler içerir, bu yüzden lütfen okumadan önce filmi izlediğinizden emin olun. Film, sadece görsel açıdan değil; aynı zamanda insan psikolojisinin karmaşıklığını ve erkeklik kavramının içsel yönlerini keşfetmesiyle de büyüleyici bir eserdir. Film, Phil ve Peter arasındaki zıtlığı ve bu zıtlığın onların hayatlarına nasıl şekil verdiğini anlatır. Phil, dışarıdan bakıldığında sert, kararlı ve güçlü bir erkek gibi görünse de filmin ilerleyen bölümlerinde duygusal olarak bağlandığı akıl hocasını kaybetmesiyle iç dünyasında köklü değişiklikler yaşadığını öğreniriz. Phil'in sert karakteri, içinde yaşadığı dünyanın baskılarına ve beklentilerine karşı direnmek zorunda kaldığını açıkça gösteriyor. Phil'in kendisine tezat kardeşi George ise ona nazaran daha sakin, iyi niyetli ve gösterişten çokça hoşlanan bir erkek. Kardeşi Phil'in aksine işçi botları giymiyor mesela. Temiz, takım elbiseli ve ayağında daima parıldayan ayakkabılar var. Buradan iki kardeşin soyadı, büyüdükleri yer, sahip oldukları imkan ve aileleri aynı dahi olsa bile üstlendikleri görev ve bulundukları konumların kendilerini dönüştürdüğü farklı kişilikleri görüyoruz. İki kardeşin birlikte çekip çevirdikleri çiftlikte sürü otlatmaktan dönen Phil, George ve yanlarında çalışan erkek gibi erkek adamları, akşam yemeği için uğradıkları Rose ve oğlu Peter'ın işletmesinde sabahlarlar. Peter'ın feminen davranışlarından rahatsız olan Phil, çocukla dalga geçer ve bu durum sonunda Rose'un kalbini kırar. Onu teselli etmekte Phil'in kardeşi George'a kalır. Film iki karakterin evlenip çiftiliğe gelmesiyle başlamış olur. Rose'un çiftliğe gelmesi ve George'un bütün ilgi ve sevgisinin yeni karısına yönelmesi ile birlikte Phil, kurduğu otoritenin sallantıya girdiğini hisseder ve büyük bir kıskançlıkla Rose'a psikolojik baskı uygulamayı başlar. Rose, Phil'in psikolojik baskılarından kurtulmak için çareyi içmekte bulur. Kıyafet altlarında yahut yorgan altlarına sakladığı şişeler ile çiftlikte Phil ile sıkışmış durumda gününü kurtarmaya çalışır. Ancak bu durum doktorluk okuyan Peter'ın yaz tatili için çiftliğe taşınmasıyla tamamen değişir. Rose'un feminen oğlu Peter; daha sakin, iyi niyetli ve duygusal bir erkek olarak betimleniyor. Bu karakterin zıtlığı filmin temel temasını oluşturuyor. Phil, başta Peter ile dalga geçmekten zevk alır ancak zamanla onu koruması altına almaya başlar. Peter'a at binmeyi, kement yapmayı ve fırlatmayı, kısaca kendince bir erkek ne yapmalı, nasıl olmalıyı öğretmeye çalışır. Bu artık Phil'in, Peter'a bir öğretmen olarak yaklaştığı yerdir. Tıpkı film boyunca duyduğumuz Phil ve geçmişteki akıl hocası arasındaki ilişkiyi bu yeni ikilide hissederiz. Özlemini duyduğu hocasına karşı duygularını yumuşak bir erkek olarak gördüğü Peter'la yaşar. Ancak Rose, bu ilişkiden rahatsızdır ve ikisini avcı ve kurban olarak nitelendirir. İzleyici içinde bu durum gözle görülebilir bir durumda. Phil'in Peter'e karşı soğuk ve umursamaz tavırları, daima lider olarak durduğu konumu her an kemikleri kırılacakmış gibi duran genç çocuk için bir tehlikedir. Ancak Peter, zamanla annesini intiharın eşiğine sürükleyen bu adamla yaşadığı ilişkiyi tersine çevirir. Peter'ın, Phil'e karşı kendi kırılgan dünyasından merhamet beslediğini düşündüm. Sanki Phil'i içinde yaşadığı sert, asla kırılmaz kabuğundan çıkarmak istermiş gibi hissettim. İşte filmin ters köşesi burasıydı. Peter, Phil'i düzeltmeye ya da kurtarmaya çalışan bir karakter değil ve hiç olmayacaktı. Peter, kendisini gerçek erkek olarak nitelendiren bu adamı bir sorun olarak görüyordu sadece. Hayatında sahip olduğu tek şeyin, annesinin, hayatına mal olabilecek bir sorun hem de. Aslında Peter filmin başından beri bir erkektir. Annesini koruma iç güdüsüyle yaşayan bir erkek. Bu durumda kendine biçtiği görevle birlikte Phil'i ortadan kaldırmakta kendisine düşer. Zamanla Phil'in güvenini ve sevgisini kazanan Peter, annesinin sorununu zekice ortadan kaldırır. Aslında Peter, en başından beri Phil'in zaten kendisini dönüştürmeye çalıştığı erkek olduğunu seyirciye gösterir."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/the-two-popes-kendi-baktigim-pencereden-bir-film-incelemesi", "text": "Film, Katolik Kilisesi'nin Başpsikopos'unun seçimiyle başlayan bir hikayeye odaklanırken, aslında derinlemesine bir din incelemesi sunar. Filmin konusu gerçek bir hikayeye dayanır. Ben filmi, Hristiyanlık, Katoliklik, Ortodoksluk ve diğer semavi dinlerden bağımsız olarak tüm dinleri içeren asıl Tanrı inancına ve yaratılan varlıkların inanç biçimine odaklanacağım. Film, dinin insanlar arasında nasıl bir bağ kurduğunu ve aynı zamanda nasıl ayrıştırıcı bir etken olabileceğini anlatıyor. Papa Francis ve Papa Benedict'in dini yorumları ve uygulamaları, dinin içsel çeşitliliğini ve farklı bakış açılarını gösteriyor. Bu, dini bir bakış açısıyla değerlendirdiğimizde bizi iki temel yolun karşılaştığı bir noktaya götürüyor: Baskıcı ve geleneksel yaklaşım ile yapıcı ve yenilikçi bir bakış açısı. Baskıcı ve geleneksel yaklaşımda Papa Benedict, dinin sıkı kurallar ve gelenekler tarafından belirlendiğini ve değişime açık olmadığını söyler. Katolik Kilisesi'nin geleneklerini korumak ve sürdürmek için çaba gösterir. Yapıcı ve yenilikçi tarafta ise Papa Francis, insanların değişen dünyaya uyum sağlaması gerektiğini ve dini öğretilerin esnek olması gerektiğini düşünür. Ayrıca sosyal adalet ve yardımseverlik gibi konuları vurgular. Bu yaklaşım, dinin insanların ihtiyaçlarına ve toplumsal değişimlere nasıl cevap vermesi gerektiğini vurgular. Örneğin Papa Benedict, kilise kurallarının sıkı bir şekilde uygulanmasını isterken, Papa Francis, kiliseyi daha açık ve kabul edici hale getirmeyi amaçlar. Ya da Papa Benedict, cinsel yönelim gibi konularda daha katı bir tavır sergilerken, Papa Francis, bu konularda daha hoşgörülü bir yaklaşım benimser ve toplumun değişen ihtiyaçlarına daha fazla dikkat çeker. Bu iki farklı yaklaşım, dinin nasıl yorumlandığı ve uygulandığı konusundaki çatışmaları ve dinin toplum içindeki rolünü derinlemesine ele alırken, izleyiciye farklı düşünce tarzlarının ve inanç sistemlerinin nasıl etkiler doğurabileceğini gösterir. Ayrıca film, dinin içindeki türevleri, yani farklı cemaatleri vurgulayarak, dinin ne kadar çeşitli yorumlara açık olduğunu hatırlatıyor bizlere. Papa Francis, Tanrı'nın kendisine bahşettiği dünyevi yaşamın ve nimetlerin tadını çıkaran, aynı zamanda dinin öğretilerini yaşamaya çalışan bir rahip. Tüm film boyunca, insanların yaşamlarına karışmış olan bu dengeyi anlatmaya çalışarak, dünyevi zevklerden rahatsızlık duymamanın gerektiğini ve bu zevkleri Tanrı'dan utancını taşımadan yaşayabileceğimizi hatırlatır. Bu düşünce bizlere Tanrı'ya inanmanın, aynı zamanda dünyevi yaşamın tadını çıkarmanın bir engeli olmadığını vurgular. Başpsikoposumuz olan Papa Benedict, Papa Francis'e tamamen zıt bir tutum sergiler. Kilisesine ve Katolik Hristiyan aleminin sorumluluklarını taşırken fazlasıyla gelenekçi bir yaklaşım benimser. Başlarda değişime pek açık olmayan Benedict, Papa Francis'i fazla kendini beğenmiş ve uçarı birisi olarak görür. Ancak zaman içinde, bu iki farklı fikir ve inanç yapısına sahip adam arasında bir arkadaşlık ve anlayış gelişir. Benedict, Papa Francis'in düşünce tarzı ve yaşam biçimine hayranlık duymaya başlar. Uzun yıllar boyunca milyarlarca insanın sorumluluğunu taşımanın ağırlığı, kilisenin ve üst düzey siyasilerin baskıları yüzünden Benedict'in dini inancını yaşamak ve paylaşmak konusundaki enerjisi tükenmiştir. Bu baskılar, onu dinini bir yük olarak görmeye ve hatta dini artık sadece bir görev olarak görmeye yönlendirmiştir. Bu noktada, dinin özünden uzaklaşmış ve daha çok bir rutin haline gelmiştir. Film sırasında üzerinde düşündüğüm bir konu, dinin zorlama yoluyla öğretilemeyeceğiydi. Din, kişinin içsel bir deneyimidir ve kişinin hissettiğiyle ilgilidir. İnsan doğası gereği kendisinden daha büyük ve yüce bir varlığa inanmaya meyillidir. Bu varlık, insanın yalnız veya savunmasız hissettiği zamanlarda sığınabileceği bir kudrettir. Ancak bu yüce varlıkla insan arasındaki iletişim, zorlama veya dayatma yoluyla değil, isteyerek ve yürekten inanarak gerçekleşmelidir. Din, kişinin iç dünyasına ve vicdanına özgü bir meseledir. Toplum baskılarıyla, insanları tercihlerinden dolayı günahkar göstererek veya Tanrı'nın istediği gibi bir insan olmadıkları için cehennemde yanacakları tehdidiyle Tanrı'yı sevdiremezsiniz. Onun merhametinden, sevgisinden ve bağışlayıcılığından söz etmelisiniz. Her insanı eşit yarattığından ve adaletinin her zaman tecelli edeceğinin güvencesini vermelisiniz. Korktuğumuz şeyleri sevmeyiz, onlardan sadece korkarız. Bize zarar vermesinden korktuğumuz içinde hep diken üstünde yaşarız. İyilikleriyle ve merhametiyle yaklaşanı severiz. Sevdiğimize güvenir ve daima sevdiğimizin yanında olmak isteriz. Sanırım bu günlerde Tanrı'yı öğretmeye ve sevdirmeye çalışan din adamlarının sorunu da bu. Din adamlarının görevi, insanlara Tanrı'yı sevdirmek ve öğretmekten ziyade, Tanrı'nın sevgisini, merhametini ve adaletini vurgulamaktır. Sonuç olarak, \"The Two Popes\" filmi sadece bir din tartışması değil, aynı zamanda insanların dinin nasıl yorumlandığına ve uygulandığına dair bir derinlemesine düşünce sunarak içinde kaybediyor."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/tino-nun-dusleri-bankta-tino-kalbinin-derinliklerindeki-gizli-kapilari-acmak-isteyen-kucuk-buyuk-cocuklara-sevgiyle-ve-guvenl", "text": "Tino, kalbinin derinliklerindeki gizli kapıları açmak isteyen küçük / büyük çocuklara; sevgiyle ve güvenle elini uzatan bir dost oluyor. Terapötik nitelikte bir kitap. Metaforlar içerdiğinden iyileştirici özelliğe sahip. Çocuğun çözüm bulma becerisini destekler nitelikte. Hayal kurmanın güzelliğini hatırlatır. Çocuğun yaratıcılığını kendini değerini ona fark ettirir. Bu kitapla çözülmemiş problemlerin metaforlar üzerinden iyileştirmesi amaçlanmıştır. İnsan metaforik bir masal dinlerken beyin dalga boyları arasında değişim yaşanır. Terapötik iletişimle ve empatiyle hayal gücümüz çözüm bulma becerisini gerçekleştirir."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/titane-film-okumasi-yabancilasmanin-sinirlari", "text": "Birbirine karıştığı halde birbirinden bağımsız bir şekilde hissedilen, cinsel birleşmeyi andıran motor ve metal sesleri, ritmik hareketlerin beslediği bir şehvetin ardından yüzden damlayan tere benzeyen koyu kıvamlı motor yağının akışkanlığı ve giderek doruğa ulaşan doygunluk sahnesiyle açılan sekans... Ne anlatacak bu bu film derken başlayan hikaye ve hikayenin içinde debelenip duran, ara ara istifra etmeye niyetlenen, buna rağmen arayışını bırakmayan, merakla devamını arzulayan bilincimiz. Aslında sürekli olarak burnumuzun dibinde olan, gördüğümüz fakat yorumlamaktan imtina ettiğimiz ne kadar çarpıklık varsa hepsini gözümüzün önüne seren devam sahneleri... Kuşkusuz, bu filmi izlemek seyir halindeki bir otomobilin camından dışarıya bakmak gibi değil. Bu filmi izlemek seyir halindeki bir otomobilin içindeyken yolun kenarındaki dikenli telleri tutup ellerimizin parçalanmasını seyretmek gibi... Yol kenarında akıp giden görüntüler bilincin içine işlemiyor belki ama bu filmin her karesi zihnimize kazınıyor. Sanıyorum hayatımda izlerken en çok zorlandığım, kıvrandığım, üstesinden gelemeyeceğimi düşünüp yarıda bırakmakla devam etmek arasında en çok ikilemde kaldığım filmdi Titane! Bu film ele aldığı konuları o konuların sertliğinde vermiş ve izlerken aslında rahatsızlık duymamız gereken fakat bir şekilde yumuşatıldığı için rahatsızlık duymadığımız her şeyi konunun sertliğini psikolojimize yedirerek bize sunmuş. İlk defa yaşam içerisinde aşırı rahatsızlık duymam gereken şeylerin zihnime nasıl yumuşatarak aldığımı, bunun o konunun ciddiyetini nasıl zayıflattığını hayretle izledim. Biraz daha somuta indirgeyecek olursak bu film ele aldığı konuları o konunun sertliğine ve rahatsız ediciliğine öylesine denk bir şekilde vermiş ki teorik olarak algılananı derinden sarsarak konunun ciddiyetini ruha işlemiş. Filmin birbirinden bağımsız sayılmayacak iki bölümden oluştuğunu belirtelim. Birinci bölümde vahşetin, sadizm ve mazoşizmin ortaya çıkmasına zemin olan temel taşlarını, yani Alexia'nın çocukluk zamanlarını ve Alexia'nın yetişkin bir yaşa ulaştıktan sonraki halinde bunun yansımalarını izliyoruz. İkinci bölümde ise Alexia'nın işlediği bir cinayeti eline yüzüne bulaştırdıktan sonra kılık değiştirip kaçarken bir yerde gördüğü kayıp ilanından sonra karar vererek o kayıp erkek çocuğa dönüşümü ve sonrasını izliyoruz. Filmin her iki kısmı yönetmen tarafından büyük bir ustalıkla birleştirilmiş ve geçişi izlerken izleyicide herhangi bir boşluk hissine mahal vermiyor. Bu durum izleyicinin Alexia ile empati yapmasından değil, kurgunun güçlü olmasından ileri geliyor. Filmin her iki bölümünde ortaya çıkan durum aynı karakter olan Alexia ve sonrasında saklanmak için büründüğü kimlik olan Daniel'in birbiriyle çelişmesinden ziyade, dönüşümün alt yapısına dair psikolojik alt yapısı epey güçlü bir senaryo ile ilgili. Çünkü Alexia'nın çocukken yaşadığı bazı olayların geleceğe nasıl tesir edebileceğinin olasılıkları güçlü bir şekilde ele alınmış. Filmin henüz başında babası tarafından kullanılan bir arabanın arka koltuğunda Alexia'nın çocukluk haliyle karşılaşırız. Ekşittiği suratıyla babasının kullandığı arabanın motorunun sesini taklit etmektedir. Sonra kamera babasına döner. Babasının yüzünde bıkkınlık ve tahammülsüzlük okunmaktadır. Kızının çıkardığı motor sesinden rahatsız olan baba arabada çalan müziğin sesini yükselterek kızının sesini bastırmaya çalışır. Küçük Alexia bunu görünce sesini iyice yükseltir ve babanın yüzündeki bıkkınlık ve stres belirtisi daha da artar. Alexia bu kez ayağıyla babasının koltuğunu arkadan itince babası sesini yükseltir. Bunun üzerine Alexia emniyet kemerini çıkarıp arabanın arkasında bakmak üzere arkasına dönünce şoför koltuğunda bulunan babası bir refleksle sesini daha da yükselterek arkasına döner ve Alexia'yı sertçe tutup oturtmak ister ve bu sırada direksiyon hakimiyetini kaybedince kaza kaçınılmaz bir hale gelir. Burada babasıyla kızı arasında yaşanan gerilim özgün bir baba-kız ilişkisinden ziyade geneli kapsayan bir iletişim şekline ışık tutmaktadır. Filmin ilerleyen sahnelerinde daha da belirginleşecek olan toplumsal cinsiyet rolleri çok fazla detaya inilmeden Küçük Alexia ve babası arasında cereyan eden iletişim biçimine gömülmüştür. Giderek artan memnuniyetsizlik, yükselen ses tonu, kız çocuğunun ben de varım dercesine kendince uyguladığı yöntemler, babasının yükselen sesi ve çığrından çıkması aslında toplumsal bir denklemin çöküşünün göstergesidir. Normal koşullarda bu tür sahnelerin ardından filmlerde eğer ölüm gerçekleşmezse bazı gard pozisyonlarının kırılmasından dolayı iki uç arasında bir uzlaştırma çabası görünürken bu filmde bu yoktur. Kaza sırasında doruğa çıkan gerginliğin inmesini beklerken film ikinci sekansa geçer ve biz yine hastane odasının kapısının önünde üzgün, yaptığından pişman olan bir baba, duygularında ve meydan okumasında kırılma yaşayan bir Alexia bekleriz. Alexia'nın kafası darbe almıştır ve titanyum bir plakanın kafatasının üzerine yerleştirilmesi gerekmiştir. Ameliyat biter ve doktor fiziki fonksiyonlarını kontrol etmektedir. Alexia'nın yüzünde meydan okuyan bir ifade, teslim olmamanın belirtisi vardır. Deyim yerindeyse dik dik babasının gözünün içine bakmaktadır. Kamera babasına döndüğünde onda da daha önceki umursamaz bir bıkkınlık ifadesi görürüz. Çok fazla kızı için kaygılandığına dair bir belirti ya da keder yoktur. Bir an önce bu iş bitse de gitsek telaşındadır. Aralarında hiçbir şekilde olumlu duygu geçişleri olmaz. Ne bir sarılma, ne bir şevkatli söz. Sıradan bir olaymış gibi hastaneden çıkarlar. Alexia taburcu olduktan sonra hastanenin kapısında ilk iş olarak arabalarına doğru gider ve arabalarının halen çalışabilir durumda olduğunu anlayınca çok mutlu olur, arabaya yaklaşır ve elleriyle arabayı okşadıktan sonra camına yüzünü yaslayıp bir süre huzurla durur ve bir de arabanın camına bir de öpücük kondurur. Bu inanılmayacak derecede ilginç bir olaydır çünkü aynı araba Alexia'nın ölümüne neden olacaktı. Alexia yetişkin bir kadın olmuş, arabaların üzerinde erotik danslar yapılan bir gece kulübünde striptiz yaparak hayatını kazanmaya başlamıştır. Bu alışılmışın biraz dışında bir durumdur çünkü çoğu yapımda bu tür mekanlarda çalışan kadınlar bu işi hayat şartlarından dolayı zorunluluktan dolayı yaptıkları halde Alexia'nın bu işi tercih etmesi tamamen bilinçli bir tercihtir. Çünkü Alexia'nın zihni parçalanmış durumdadır ve organik olandan git gide daha çok uzaklaşmaktadır. Metal ile kurduğu yapay bağ onun için hayatın gerçekliği halini almıştır. Filmin birçok sahnesinde özellik sadizm konusunda Marquis de Sade'nin cinsellik ve acı üzerinden yaptığı değerlendirmelerin mührü vardır. Çünkü Sade'a göre cinsel hazzın arka planında acı vardır. Bu acı cinsel hazzı besler, büyütür... Bu yüzden sadizm yaşamın doğal bir sonucudur. Çocukken geçirdiği kazada acıyı tadan Alexia'nın kafatasına çakılan plaka artık hayatının tamamına nakşolmuştur. Cinsel haz ve acı bu kadar iç içe geçtikten sonra haz konusunu parlak, göz alıcı arabalarla sevişirken çözen Alexia, yaşamın diğer yanını tamamlamak için çalışma vakitlerinden arta kalan zamanlarında bir takım seri cinayetler işler. Cinselliğin de gerçekleşmesi ile birlikte Alexia'nın yabancılaşma süreci tamamlanmış ruhu mekanikleşmiştir. Bu bilinen anlamda bir bütünleşmekten ziyade yabancı olanın nüfuz etmesidir. Yabancı olan ile yaşanan temasların sağlıklı sonuçlar doğurmayacağı da bilinir. Alexia evde uyandığında uyluk kısmında morluklar ve vajina bölgesinden akan motor yağıyla karşılaşır. İnsan bedenine karışan yabancının tezahürünü izleriz bu sahnede, daha da sonra dizlerini karnına çekip yatağına uzanır. Bu sahneler yaşamımıza sızmış olan, üzerimizde eklektik duran bütün yabancılığı rahatsız edecek şekilde bize gösterir çünkü Alexia'nın yüz ifadesinde huzura dair bir şeyler okumak bir hayli zordur. Kafasına, zihnine atılan bir tohumla başlayan yabancılaşma genetiğe aktarılmıştır. Aynı insana aslında yabancı olan 'iktidar' olgusunun insana zorla eklemlendikten sonra genlerle nesilden nesile aktarılır hale gelmesi gibi. O yüzden bu sahne üzerinden rahatlıkla bio-iktidar çözümlemesi de yapılabilir. Çünkü yabancılaşma yeni bir şeyi ortaya çıkarmıştır. Hibritleşme... Alexia'nın hamileliği, giderek büyüyen karnı aslında bir felaketin, yani melezin habercisidir aynı zamanda. Kötülük tekil olmaktan çıkıp kendini bir bedende, ruhta yaşatmaya başlamıştır. Dolayısıyla bu melezleşmenin ortaya çıkaracağı sonuç kendi köklerinden, toplumundan tamamen uzaklaşmış bir varlık gerçekliğidir. Filmin son sahnesinde Alexia'nın doğurduğu omurgası metalden olan bebek tam olarak bunu temsil eder. Kendine yabancılaşan insan aynı zamanda topluma ve toplumsallığa da yabancılaşmıştır, zihinde başlayan yabancılaşma Alexia'yı bir seri katil haline getirmiştir ve bu cinayetlerden birini işlerken eline yüzüne bulaştırır ve kaçmak zorunda kalır. Burada kaçacak olduğu şey aslında kökleri ve esas benliğidir. Ve benliğini yitirmiş birinin yapacağı temel şey gemileri tümden yakarak geçmişiyle arasına tamamen set çekmektir. Yönetmen bu geçişi bir yangınla vermeyi tercih eder çünkü ateşin insanlık tarihinde gelişim açısından önemli bir rolü olsa da aynı zamanda bir kara delik gibi her şeyi yutan, yok eden de ateştir. Alexia annesini ve babasını evle birlikte yakarak topraktan beslenen son köküne de darbe vurur ve yola düşer. Buradan itibaren filmin ikici yarısı başlar. Adrien dönüşümünden sonra yeni bir benliğin keşfini yaşamaya başlar. Yeni babası yıllar önce kaybettiği oğlunu bulduğunu düşünür ve ona dört elle sarılmak ister. Bir erkek olarak hayatında bıraktığı her boşluk psikolojisini zedelemektedir zira! Burada oğluna duyduğu sevgi ayrı bir tartışma konusudur ve bir erkek olarak o boşluk artık dolmuştur. Adrien ona tuhaf gelse de oğlu olarak benimser ve onu kazanmaya çalışır. Bu aynı zamanda onun için bir 'evcilleştirme' meselesidir. Çünkü erkeğe verilen misyon budur; evcilleştirmek. Yani kendi çemberinin içine sığdıracağı şekilde terbiye etmek. Erkek; eşini, kız kardeşini, arkadaşını, sevgilisini ve hatta annesini sürekli olarak evcilleştirme eğilimindedir çünkü bu cins tarihin başından beri yüceltilmiştir. Yunanlıların meşhur yarı tanrısı Prokrusthes nasıl insanları kendi boyuyla eşitlemek için ayaklarını kesiyor veyahut kasnak sistemiyle büyük acılar çektirerek boylarını uzatıyorsa erkek de bunu yapar. Babanın film içerisinde yaşadığı sinir geçişleri bununla ilgilidir. Çünkü uzun yıllardır aradığı oğlunu bulmuştur ve evcilleştirmek zorundadır. Aradan geçen zamanla birlikte Adrien'in aslında Adrien olmadığını anladığında dahi kim olursan ol benim oğlumsun demesini de buraya koyabiliriz. Adrien'in evden kaçmak istediği sahne çok çarpıcıdır. Çünkü adrien o evde yaşadığı sürece kadınlığını unutmuştur ve erkek olmanın gerçekliğini görmektedir. Yönetmen otobüs sahnesinde, filmin başından beri kullandığı imgelere dayalı anlatım biçiminden taviz vermek zorunda kalacaktır. Çünkü birilerinin cinslerin benimsediği rollerin yapay bir düzlemde gerçekleştiğini bize hatırlatması gerekmektedir. O sahnede yönetmen yeter artık der. Her şeyi bu kadar normalleştirmemelisiniz! Otobüste erkek profilini gözümüzün içine bu yüzden sokar. Arkada oturup ağza alınmayacak cümleler kuran bir 'eril' grubun otobüsteki siyahi kadına ettikleri hakaretler Adrien'de büyük rahatsızlığa neden olur. Ancak titanyumdan dolayı kendine ve toplumuna o kadar yabancılaşmıştır ki yaşadığı rahatsızlık tamamen bireyseldir. Orada siyahi kadının durumunu pek de umursamaz fakat kadın olmanın zorluklarını fark eder. Yönetmenin yabancılaşmanın imgelemi olarak Alexia'nın zihnine çaktığı titanyum levha aslında hepimizin kafasında mevcut ve Julia Doucornau bütün bunları yalnızca hepimizi temsil edecek bir birey üzerinden anlatmış hepsi bu!"} {"url": "https://bubisanat.com/posts/topraga-ekilen-kiz-1-bolum", "text": "Zeynep şeker mi şeker, elma yanaklı bir kızdı. Herkes de onu severdi. Komşular, akrabalar hep sorardı. Zeynep'in yanakları hep böyle kırmızı mıydı? Annesi bebeklik fotoğraflarını gösterirdi. Zeynep çocukken de pek tatlıydı! Kehribar gözlü... Annesi nazar değmesin diye kakül kestirmişti. Alnından inen koyu kestane saçları gözlerini bir nebze de olsa saklıyordu çünkü. Ailesinin ona gözü gibi bakmasına karşılık Zeynep de onları bir gün olsun üzmemişti. Saygılı ve kibardı. Derslerinde de başarılıydı. Dışı ne kadar tatlıysa içi de bir o kadar baldı! Durduk yere insanın onu sevesi gelirdi. Ailesinin en büyük korkusu bir gün onu alıp götürmeleriydi. Ne var ki Zeynep on ikisine basmadan öteki tarafa göçmüştü. Ölümü ani ve beklenmedik olunca ailesi feryat etti. Babası köy kahvesine uğramaz oldu. Evin önünden geçenler evdeki matem havasından gözyaşlarını tutamadı. Köyün üstüne kara bulutlar çöktü. Sonbaharın ortasında zemheri indi köye. Yaşamak dayanılmaz olunca kadının canına tak etti. Bir gece ansızın kendini dışarıya attı. Köy kısmı dışarıda esen kötülüğü bilirdi. Hiç çıkılır mıydı dışarıya? Kadın önemsemedi. Kocası da durdurmadı onu. Karısının peşinden o da indi sokağa. Bir süre yürüdüler öylece. Hava öyle berbattı ki esen rüzgar içlerine işliyordu. Kadın giydiği kırmızı hırkaya sarıldı. Böyle giderse sabahı göremeyeceklerdi. Ama ne olacaktı ki? Zeynep yoktu artık. Hayatta kalma arzuları ağır basınca kendilerini evin önünde buldular. Dış kapıdan geçip içeri girecekleri sırada kadın bir şey fark etti. Bahçedeki ekinlerin olduğu tarafta biri vardı. Hayra alamet olmadığı kesindi. İlk bakışta insan sandı ama bu saatte ne çıkacağı belliydi. Kocasının kolundan destek aldı. Her şeyi bırakmış olmalarına rağmen derinlerde bir duygu içlerini kemiriyordu. Yine de yanına gittiler. Bahçenin köşesine ektikleri domates, biberler ne zamandır bakılmadığı için kuruyup gitmişti. Soğuyan havanın da etkisi vardı bunda. Üstlerini örtmek kadının aklına bile gelmemişti. Yenipazar köyünde cinlerin ekinlere dadanması nadirdir. Ancak her ihtimale karşı tarlanın başına korkuluk diker, boynuna da muska koyarlardı. Cinin eşeleyip kazdığı toprakta kuruyan bitkilerin köklerini kemiriyordu. Onun bu hali ikisinin midesini ağzına getirmişti. Ne tepki vereceklerini şaşırmışlardı. Dua edecek oldular ama bu kötü bir fikirdi. Üç harfliler dua edilmesinden hoşlanmazlardı. Ağzına dolu bir toprak alan cin başını kaldırıp onlara baktı. Yaşlı, çirkin bir adama benziyordu. Göz kapakları yoktu. Saçı kısmen dökülmüştü, kafa derisi kanıyordu. O kadar zayıftı ki derisi kemiğine yapışmıştı. Cinden derin bir inleme sesi duyuldu. İğrenç bir sesti bu. Kaba, hırıltılı... \"Kız... Nerede?\" Zor konuşuyordu ama ne olduğunu anladıklarında kadın aklını kaçıracağını sandı. Cin dosdoğru kızının penceresine bakıyordu. Kızına ne zaman musallat olmuştu? Kocasının kolundan destek aldı. Ağlamak istiyordu ama öfkesi baskın çıkmıştı. \"Zeynep'im öldü. Sen mi götürdün onu? Sen mi... Kızım! Yavrum... Ah!\" Elini kalbine götürdü. Bu kadarına dayanması mümkün değildi. Avucundaki tohumları onlara uzattı. Kadın alıp almamak konusunda kararsızdı ama başka çaresi de yoktu. Kocasına baktı, aynı fikirdeydiler. Birazcık bile umut varsa kızlarını geri getirmek için her şeyi yaparlardı. Gece olunca cinin gelmesini beklediler. Kızlarının odasındaki pencereden onu gömdükleri yere baktılar. Ancak ne kadar beklerlerse beklesinler cin gelmedi. Günler, aylar geçti. Tohum büyüdü, yaprakları çıktı. Onun büyümesini izlemek içlerindeki hasreti dindiren yegane şeydi. Tüm hayatlarını Zeynep'ten sonra bu tohuma adamışlardı. Aylar sonra bitki yeterli olgunluğa ulaştı. Daha önce hiç görmedikleri türden pespembe bir çiçekti bu. Kızlarına benzetmişlerdi. Onun gibi güzel, narin... Kadın yapraklarına dokunmaya kıyamadı. Gün boyu yanında oturup onunla konuştu. Sonra bir gece kızının odasındaki pencereden cini gördü. Çiçeğe doğru yaklaşıyordu, can havliyle aşağı indi. Kocası da peşinden inmişti aşağı. Cin çiçeğe dokundu ama farklı bir dokunuştu onunki. Bahçede ekinleri söktüğü zamanki gibi değildi. Zarar vermek istememişti. \"Bize çocuğumuzu geri vereceğini söylemiştin,\" dedi adam, çiçeğe zarar vermesinden korkuyordu. Cin karşısındaki karı kocaya baktı. Sahi nasıl bir aptallıktı bu! Anlaması mümkün değildi. Zaten insan olmak da böyle değil miydi Arzularına boyun eğmekti. Olmayacak işi oldurmaya çalışmaktı. Umut etmek, sonrasında hayal kırıklığına uğramaktı. Yine de istemekti. \"Karşılığında bizi mi alacaksın?\" Adamın sorusundaki tedirginliğe karşın cin sakin bir sesle konuştu. Cin arkasını dönüp gitmeye başladığında ne yapacaklarını bilemediler. Birbirlerine sarılıp uzun süre ağladılar. Duyguları alt üst olmuştu. Kızınız çiçeğe karıştı ne demekti? Karşısındaki güzel çiçek bir zamanlar çocuğu olan Zeynep miydi? Ama düşününce Zeynep bir çiçek olsaydı tıpkı böyle gözükürdü. \"Allah'ım... Nasıl bir günah bu?\" dedi adam, pişmanlıkla. Karısı aynı fikirde değildi. Adam kendini karısından ayırdı. Aklını kaçırmıştı şüphesiz. Nasıl bir felaketin içine düştüklerini göremiyordu. Tek önemsediği kızının yanlarında olmasıydı. Ama ne uğruna? Odasına dönmek yerine bahçede kaldı. Karşısındaki güzel çiçeğe suçlulukla baktı. Zeynep yanlarında kalacaktı ama insan olarak değil, çiçek olarak! Mutlu olacak mıydı? Asla derdini, sıkıntısını anlatamayacaktı. Hareketsizce, konuşmadan, yalnızca ona bahşettikleri hayatı yaşayacaktı. Bir daha asla Zeynep'in sesini duyamayacaklardı. Arkadaş edinmeyecekti. Gülüşünü zamanla unutacaklardı. Adamın yüreğine bir sıkıntı çöktü. Kızı öldüğünde bile bu denli çaresizliğin içine düşmemişti. Zeynep'i çok severken ona böyle bir kötülüğü nasıl yapmıştı? Ruhu cennete gidecek miydi orası bile meçhuldü. Öteki tarafta anne babasına lanet okuyacaktı. Canı acıdığında bunu dile getiremeyecekti. Korkunç bir hata yapmışlardı! Adam elini kalbine götürdü. Nefesi tıkanınca olduğu yere yığıldı. Kalp krizi geçiriyordu ama o zaman karısından yardım istemek aklının ucundan bile geçmedi. Sessizce kabullendi durumu. Ölmesi gerekiyordu. Zeynep'e yaptığı kötülüğün cezasıydı bu. İnşallah onu affederdi. Gözlerini kapatınca kızını gördü. Zeynep'in ona gülümsediği kısacık bir anı... Adamcağız oracıkta son nefesini verdi. Her şey sona erdiği için mutluydu. Kadın onu bulduğunda kocası çoktan öteki tarafa göçmüştü. Feryat etmedi bu kez. Yapılması gereken belliydi. Kızının yanına bir çukur daha kazdı ve kocasını güç bela oraya götürerek içine attı. Gece olunca cinden tohum isteyecekti. Toprağı okşadı. Ailesini asla bırakmaya niyeti yoktu. Ne yaşanırsa yaşansın onları terk etmeyecekti. Kocası, kızı... Yine beraber olacaklardı."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/topraga-ekilen-kiz-2-bolum", "text": "Zehra tereddüt etti. Annesinin ne tepki vereceğini kestiremiyordu. Bir yandan da çiçeklerden kurtulmak istiyordu. \"Anlarsa fena olur ama,\" diye geveledi ağzında. Henüz işlemediği günahın pis lekesi yüzünde belirmeye başlamıştı. İçini sıkıntı bastı. Eskiden ablasına ait olan odanın penceresinden dışarı baktı. Annesi her zamanki gibi evde durmak yerine çiçeklerle alakadar olmayı seçmişti. Karnına bir ağrı saplandı. Hiçbir zaman kadının sevgisini tam anlamıyla kazanamamıştı. Teyzesinden öğrendiği küçük bir bilgi ona hayatı zindan etmişti. Doğduğu gün kız olursa adı Zeynep olacaktı. Ama annesi kızını Zeynep'e benzetememiş, onu ablasının ismini taşımaya layık görmemişti. Zehra babasına çok benziyordu. Fazla güzel sayılmazdı ama çirkin de değildi. Gözlerinde çocukluğun verdiği masumiyet ışıldıyordu. Her nasılsa ablasına karşı duyduğu öfke bile söndürememişti bu ışığı. Ali de babasına çekmişti ama onun yanakları ölen ablası gibi kıpkırmızıydı. Bu sebeptendir ki kadın az da olsa kızını andıran oğluna her zaman değer vermişti. Ali bu sevginin tamamen başka bir şeyin üstüne kurulu olduğunu biliyordu. Doğdukları andan beri çocuklar fark etmişti durumu. Kocası hala anlayabilmiş değildi. Kadının gözünde eski evinden getirdiği çiçekler kadar değerleri yoktu. İki kardeş gece hiç uyumadılar. Uygun bir saatte evden sessizce çıktılar. Hava zifiri karanlıktı. Rüzgar buz gibi esiyordu. Ne hava! Zemheri inmişti köye. Soğuktan nefesleri kesilmişti. Çiçeklere doğru yaklaşırken etraflarına bakındılar. Kimsecikler yoktu. Ses de çıkmıyordu. Cinlere bulaşmadan işlerini halletmek istiyorlardı. Tüm hayatlarını mahveden çiçeklerin kökünü söktüklerinde tuhaf bir rahatlama hissettiler. Uzun zamandır taşıdıkları bir yükü atmak gibi... Zehra elinde tuttuğu pembe çiçeğe bakarken doğru kararı verdiklerini düşündü. Onlarla ne yapacaklarından emin değillerdi ama. \"Çöpe mi atsak?\" diye sordu Ali ama bu kötü bir fikirdi. Annesi bulursa onları öyle bir döverdi ki... Ya da daha fenası öldürürdü. Bu düşünce bile yeterince korkunçtu. Bahçedeki ağacın arkasına tünemiş cin içinden güldü. Bir kez daha insanların ne kadar anlaşılmaz olduğunu düşündü. Annesinin en değer verdiği şeyi öldürmüşlerdi. Buna rağmen tek korkuları yakalanmaktı. Sanki gerçeği bilmiyorlar mıydı? Tuhaf şeydi insan olmak... Cin karanlığın içinden süzülüp onlara doğru gelmeye başladı. Ağzından çıkan sesler belli belirsizdi. Zehra az da olsa ayırt edebilmişti. Zeynep diyordu! Korkudan beti benzi attı. Ali henüz fark edebilmiş değildi ama ne olursa olsun kaçmak zorundaydılar. Zehra kardeşinin bileğinden tuttuğu gibi onu evin içine sürüklemeye başladı. Cinin adımları yavaştı. Onlara doğru gelirken hiç acele etmiyordu. Evin içine girdiklerinde kapı deliğinden baktı Zehra. Onların değil, çiçeklerin peşine düşmüştü anlaşılan. Ali tek yatmak istemeyince Zehra onunla uyumaya razı oldu. Zaten kardeşini yalnız bırakmaya içi el vermemişti. Kollarını ona doladı, zavallı korkudan titriyordu. Ellerindeki toprağı temizlemişlerdi ama tırnaklarının içine de girmişti. Bedelinin bu kadar ağır olacağını tahmin etmemişlerdi elbette. Sabah olunca kıyamet kopacaktı. Nitekim kadın uyanır uyanmaz çiçeklere bakmaya gitti. Feryadı ev ahalisini uyandırmıştı. Çiçekler mahvolmuştu. Üstelik kökleri de yenmişti. Kadın dövündü, durdu. Kocası ona yardım etmek istedi ama nafile. Yanına kimseyi yaklaştırmadı. Toprağı avuçladı. Nasıl ağlıyordu! Zehra ve Ali pişman olmak şöyle dursun, annelerinin verdiği tepkiden rahatsız oldular. Belli ki cini başlarına o musallat etmişti. Hem de ne uğruna? Öfkeleri taşma noktasına gelince canlarına tak etti. Evden kaçıp doğruca muhtarın evinin yolunu tuttular. Bu olanların affedilir bir yanı yoktu. Annesi onları nasıl bir belaya bulaştırmıştı! Muhtar sabahın erken saatinde kapısını çalan kardeşleri içeri buyur etti. Onlara gevşemeleri için su verdi. Zehra bir çırpıda olan biteni anlattı. Kelimeleri doğru düzgün kuramasa da muhtar derdini anladı ve, \"Tarla cini musallat etmiş size,\" dedi. \"Üç harflilerin... adını anmasak daha iyi,\" dedi Zehra ürperirken. İçinden dua etmek istedi ama ellerinde hala toprak kalıntıları taşırken buna hakkının olmadığını düşündü. Kardeşine engel olması gerekirdi. Bu günahı ömrü boyunca taşıyacaktı. Muhtar onları uğurladıktan sonra arkalarından uzun uzun baktı. İşledikleri günahla yüzleşip tövbe etmek yerine soluğu babaannelerinin kapısında almışlardı. Olan biteni anlatınca zaten gelinden haz etmeyen yaşlı kadın kıyameti kopartmıştı. Eline bir sopa alıp eşi dostu da toplayıp evin yolunu tutmuşlardı. Kalabalığın bir anda büyümesi çocukları korkutmuştu. Zehra kardeşini arkasına aldı. Ellerindeki toprağa baktı. Başka yolu yoktu. Neler olup bittiğini görmemek için eve girmemişlerdi. Ama kalabalığın dağıldığını görünce ne olduğunu çok iyi biliyorlardı. Ali ablasına iyice sokuldu. Dün gece olduğu gibi titriyordu. Başka şeyler de konuştular ama sesleri git gide uzaklaştı. Zehra ve Ali nasıl bir durumun içine düştüklerini yeni idrak ediyorlardı. Toprağa bulaşan elleri... Hayır, kandı bu. \"Allah'ım affet!\" dedi Zehra. Kardeşi ona bakınca bunu sesli dile getirdiğini fark etti. Bir daha asla bu konuda konuşmamak için sözleştiler. Gözlerle verilmiş, sessiz bir sözdü bu. Zehra kardeşinin kolundan tuttu ve kalabalığa karıştılar. Günahları toprağa gömüldü. Herkes olanları unuttu."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/true-detective-in-dorduncu-sezonu-geliyor-basrolde-jodie-foster-yer-alacak", "text": "HBO, sevilen dizilerinden True Detective'in dördüncü sezonu için çalışmalara başladı. Beş Emmy ödüllü polisiyenin yeni sezonunda, başrolde yine çok büyük bir isim yer alacak. Jodie Foster, Alaska'da geçecek dördüncü sezonda dedektif Liz Danvers karakterine hayat verecek. 2014 yılında başlayan True Detective'in ilk sezonunda Matthew McConaughey ve Woody Harrelson; bir sonraki yıl yayımlanan ikinci sezonda Colin Farrell, Vince Vaughn, Rachel McAdams ve Taylor Kitsch başrolleri paylaşmışlardı. 2019'da çıkan üçüncü sezonda ise Oscar ödüllü Mahershala Ali başarılı dizinin başrolüydü. Yeni sezonda başrolü üstlenecek olan iki Oscar ödüllü Jodie Foster, ilk kez majör bir dizide majör bir karakteri canlandıracak."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/tunel-ernesto-sabato-p-oncelikle-bu-kitap-hakkinda-daha-once-bir-inceleme-yazmistim-ama-bana-biraz-sig-gorundu-p-p-ben-karakt", "text": "Öncelikle bu kitap hakkında daha önce bir inceleme yazmıştım ama bana biraz sığ göründü. Ben karakteri asla narsist, manüplatif bulmuyorum. Dilerseniz ayrı bir zamanda bunu tartışırız. Kitap, Maria'nın Castel'in \"Annelik\" tablosuna olan ilgisi ile başlıyor. Olay örgüsü salt bir okuyucu bakış açısı ile bakarsak Castel saplantılı birisi, hatta narsist arttıyorum OKB olabilir. Bence değil. Bu tamamen öznel bir yorumdur. Castel ile Maria'nın diyaloglarını incelersek Castel sürekli haklı çıkmak için Maria'ya sorular sorar. Örneğin \"Kocan ile yatarken haz alıyor musun? Yoksa numara mı yapıyorsun?\" Bu soru şöyle sorulabilir. \"Bana da mı numara yapıyorsun?\" Castel'in merak ettiği şey bu zaten. Maria'nın kocası kör. İleriki sayfalar da loş ışık yüzünden Castel'in Maria'yı \"KİBRİT\" aracalığı ile görebildiğini okuyoruz. Manüplasyon burada başlıyor. Maria sürekli Castel'i manüple ediyor, git diyor gidiyor gel diyor geliyor. Zaten kendisi kadınlar ile iletişim kurmakta zorlanan birisi. Maria \"Bu denizi seninle beraber görmeyi o kadar çok istedim ki\" diyor. Annelik tablosunda pencereden dışarda denize bakan bir kadın var. Yani \"Tünel\" Alegorisi ne kadar eş zamanlı olarak görülse aslında paraleldir, ve hiçbir zaman bu karakterler kesişeyemecektir. Burada anne, Maria'dır. Baba da diğer dört karakterlerin birleşimidir. Kuzeni Richard Maria'ya aşkından intihar etmiş. Ve de diğer kuzen Hunter... Hunter, Richard, Castel ve Kocası. Dört erkeğin üçü aynı. Richard, Castel, Kocası. Richard'ın kötücül düşüncüleri olduğunu ve Maria'nın Richard'ı Castele benzetmesi boş yere değil. Çünkü ikisi de aynı metalara sahip karakterler. Kocası da manüple edildiğini ve aldatıldığını biliyor ama sesini çıkartmıyor. Bu kitap Hunter'in şu cümlesi için yazılmıştır. \"Ben Cervantes değilim, aynı zaman da tembelim.\" diyor. Castel ise aklını bir köşesinde \"Ben hem Cervantes'im hem de tembel değilim.\" diyor Ve Cervantes Don Kişot'u hapishanede yazıyor, Castel ise akıl hastanesinde yazıyor. İkisi de dört duvar arasında yazılmış."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/turklerin-iz-birakan-entrumani-santur", "text": "Müzik her çağda insanlığın bir ihtiyacı bir uğraşı olagelmiştir. Geçmişten günümüze insanlar hem müzikle bir araya gelmişler hem de kendileriyle baş başa kalma aracı olmuştur. İşte santur da uzun zaman insanlarla birlikteliği olan bir enstürman günümüzde pek az biliniyor. Santur; Türkiye, Irak, İran, Yunanistan, Hindistan, Çin, Kore, Romanya, Macaristan gibi dünyanın birçok ülkesinde icra edilen kadim bir sazdır. Santuru Türk Dil Kurumu Kanuna benzer, tokmaklarla çalınan bir tür saz, Kubbealtı Misalli Büyük Türkçe Sözlük ise Tellerine iki küçük tokmakla vurulmak suretiyle çalınan kanuna benzer çalgı biçiminde tanımlıyor. İlk hali Asur ve Babil zamanlarına kadar giden (MÖ 600) santurun, kanun ve piyanodan çok daha eski bir çalgı olduğu, aynı zamanda kanun ve piyanonun atası olduğu biliniyor. Santurun tekamül seyri bize gösteriyor ki bu enstürman klavilord, harpsikord, klavsen ve en sonunda piyano gibi sazların yapılmasına öncülük etmiştir. Babillerin santur kullandıklarına ilişkin en önemli tarihsel belge Tevrat'tır. Buhtunnasr, namı diğer adıyla Nabukednezar Kudüs'ü işgal edip Yahuda Devleti'ne son verdikten sonra Dura ovasına altından yaptırdığı büyük bir put diktirdi. Yıkılan devletin bütün görevlilerini, ileri gelenlerini bu putun önünde toplattı. Sonrasını Kitab-ı Mukaddes'in Danyal bölümünden izleyelim: Ve münadi bülent avazla nida ederek Ey akvam ve milel ve elsine size emir olunuyor: Boru, düdük, tanbur, keman, santur, tulum ve her nevi müsiki alet sadasını işittiğinizde yere kapanıp Melik Nabuhadnasar'ın nasip etmiş olduğu altun surete secde edesiniz! Babiller'de olduğu gibi Mısır' da da müzik aletleri genellikle dinsel törenlerde rahipler tarafından kullanılıyordu. Kitab-ı Mukaddes'te de diğer çalgılarla birlikte santur Allah'ı ululamanın, ona hamd ve şükretmenin bir aracı olarak tanımlanır. Söylenegelen efsaneye göre, Şeyh Galip'in cennet çalgısı olarak nitelendirdiği Santur'u, Pers. Şahı İsmail, \"Kadın sesine benzediği\" gerekçesiyle beş yüz yıl boyunca yasaklamış. II. Bayezid sükuneti seven, memleketi mamur, halkı refah içinde görmek isteyen bir padişah olmakla beraber hastalar için tedavi merkezi de yaptırmıştır ve bu darüşşifada ruh hastaları müzikle tedavi edilmiş, gerekli her türlü yöntem için olanaklar sağlanmıştır. Bu hastane akustiği ve planlanması açısından müzikle tedaviye uygun bir şekilde inşa ettirilmiştir. Bu yapısıyla Türk psikiyatrisi ve medeniyetinin eşi bulunmaz bir hastanesidir. Hastanede 12 küçük, bir de ortada büyük kubbeli, altı köşeli asıl merkezi hastane yapısı, hemen onun yanındaki büyük avl etrafına gruplanan 6 odada, 16 yüzyıl ortalarından 1912 yılına kadar akıl hastalarının yatırıldığı bölümü vardı. Evliya Çelebi, merkezi binada haftanın 3 günü 10 müzisyenden (3 hanende şarkı söyleyen; 7 sazende: keman, santur, musikar, ud, ney, vb. çalan) oluşan bir saz ekibinin hastalara konser verdiğini söylemektedir. Darüşşifada ilaç ve müzik tedavisi yanında güzel kokularla rehabilitasyon yapıldığı da bilinmektedir. Türkiye tarihinde santur ile ilgili tedavi anlamında birçok bilgiye ulaşılabilir. Şimdi de bir santur ustası ile tanışma vakti: Türk musikisine yüzlerce beste vermiş, bilinen tek santur virtüözü olan Santuri Ethem Bey bize birçok ışık sunacaktır. Soğukçeşme Askeri Rüştiyesini bitirdikten sonra müzik eğitimine Enderun'da başlayan ve burada keman çalmayı istemesine rağmen santur çalmaya yönlendirilmiştir. 1871 yılında Firuzağa'da dershane açarak öğrenci yetiştirmeye başladı. Maliyede miras memuru olarak çalışmaya başlayan Ethem Bey, bir taraftan da musiki derslerine devam etti. Aynı görevi 1908-1913 yılları arasında Dar-ül Musiki-i Osmani'de yaptı. Birkaç yıl sonra büyük oğlu Mehmet Ali, Diyale Muharebesi'nde öldü. Oğlunun vefatının ardından sağ tarafına felç vuran Ethem Bey, hayatının sonuna kadar felçi yaşadı. 1902 yılında Santuri Ethem Efendi Yalısı olarak bilinen bu yalıda yaşayan müzisyen, Göksu deresi kıyısında satın aldığı bu yalıda ömrünün sonuna, yani 1926 yılına kadar yaşamıştır. Beykoz'da yaşayan Ethem Efendi'yi yalısında dönemin birçok önemli musikişinası, şairi ve yazarı ziyaret etmiştir. Ömrünün son yirmi dört yılını Beykoz'da geçirmiştir. Ethem Bey, birçok makamdan 400'e yakın eser vermiştir. En bilinen eseri Şehnaz ve Sultaniyegah longalarıdır. Bir diğer eseri ise sultaniyegah makamındaki Güller Açmış Bülbül Olmuş Bikarar adlı eserdir. Şehir Dergisi'nin 152 inci sayısında yer almıştır. Teşekkürler Mısra ;) , lakin yazarken çok dikkat etmeme rağmen başlıkta yazım yanlışımı görmek üzdü :( kontrol etmiştim halbuki. Bu konuda #BaharERİŞ e katılmamak elde değil."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/tutunamayanlar-oguz-atay-okudugum-anladigim-ve-hissettigim-kadariyla-bir-inceleme", "text": "Bu yazı en başından sonuna kadar romandan bilgiler içerir. Lütfen yazıyı okumadan önce kitabı okuduğunuzdan emin olun. Roman, hayatın içindeki sonsuz olasılıkları keşfetmeye çalışan ve bu anlamlara sıkıca tutunmanın ne kadar zor olduğunu hisseden insanların hikayesini sorguluyor. Temelde bir \"tutunamama\" hikayesi olarak öne çıkıyor. Tutunamayan: Beceriksiz ve korkak bir hayvandır. İnsan boyunda olanları bile vardır. İlk bakışta, dış görünüşüyle, insana benzer. Dik arazide, yokuş yukarı hiç tutunamaz. Yokuş aşağı, kayarak iner. Gözleri çok büyük olmakla birlikte, görme duygusu zayıftır. İnsanlarda görülen durgunluk, hafif sıkıntı, sebebi bilinmeyen vicdan azabı ve hiç yoktan kendini suçlama gibi duygulara sebep oldukları, hekimlerce ileri sürülmektedir. Başları daima öne eğik gezdikleri için, çeşitli engellere takılırlar. İnsanlar arasında barınmaları ev düzenine uyamamaları nedeniyle- çok zor olmaktadır. Şehirlere yakın yerlerde yaşadıkları için, onları şehrin içinde, çitle çevrili ve yalnız Tutunamayanlara mahsus bir parkta tutarak, sayılarının azalmasını önlemeyi düşünmenin zamanı artık gelmiştir. Turgut, Selim'i yeniden keşfetmek amacıyla derinlemesine araştırmalar yapar. Selim'in karakteri, dış dünyayla uyuşmaz ve yaşayış tarzı diğer insanlardan farklıdır. Selim, insanların değerlerinden sapmış, farklı bir yaşam sürdüren biridir. Roman boyunca birçok \"Selim\" vardır ve bu farklı Selim karakterlerini, Selim'in arkadaşları aracılığıyla tanırız. Selim'in hayatını inceledikçe hayatın sonsuz olasılıklarını ve bu olasılıklara sıkıca tutunmanın yararsızlığını anlamaya başlarız. Selim Işık karakteri hikayenin merkezindedir ve aslında tutunamayanların prototipi olarak görülebilir. Onun bunalımlı, ıstıraplı ve toplum tarafından anormal olarak kabul edilen bir ruh hali vardır. Selim, hayatın karmaşıklığını ve çelişkilerini kavramaya çalışırken içsel bir sarsıntı yaşar. Selim, mühendislik mesleğinin yanı sıra sanatla da ilgilenen kültürlü bir insandır. Ancak hayatın karmaşıklığı, bunalımlı düşünceleri ve içsel çatışmaları, onu bir tutunamayan haline getirir. Onun bulanık hayalleri ve içsel zorlukları, sonunda intihara götürür ve kendi benliğini kaybetmesine neden olur. Selim, bireysel bir yolculuk başlatma amacını benimsemiş bir entelektüelken sonunda bir tutunamayan olur. Turgut, Selim'in hayatına giren insanlarla görüştükçe tutunamamanın ne anlama geldiğini ve nasıl bir yabancılaşma deneyimi olduğunu anlar. Bu araştırmalar aynı zamanda Turgut'un kendi iç dünyasını da inceleme fırsatı sunar. Selim'in hayatını derinlemesine incelemek, Turgut'a kendi iç sesi olan Olric'i de tanıma şansı verir. Olric, Turgut'un iç dünyasının yankısıdır ve onunla sürekli bir içsel diyalog halindedir. Turgut, Olric ile konuşarak düşüncelerini açığa çıkarır ve kendi iç sesiyle yüzleşir. Onunla konuşur, dertleşir. Büyük bir dönüşüm yaşamıştır ve var olma çabası içerisindedir. Öyle ki bu çaba bir kavga gibidir. Bu kavganın iki tarafını da Turgut oluşturmaktadır. Naçizane fikrim, Turgut Selim'in hikayesini birleştirmeye çalışırken kendi hikayesini bozmuştur. Tutunamayanlar; toplumdan dışlanmışlığın, topluma, yaşadığı yere, hatta bireyin kendisine yabancılaşmasının, çaresizliğin, umutsuzluğun ve tutunacak bir dal bulamamasının yansımasıdır. Selim kendisiyle olan bu kavgasını ölmeyi seçerek sonlandırmış, Turgut ise konforlu hayatından kaçarak bir tutunamayan gibi yaşamayı tercih etmiştir."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/usher-evi-nin-cokusu-dizi", "text": "-Hayat limon veriyorsa -Limonata mı yapsınlar? -Hayır. Önce insanları limon kıtlığına inandırmak için bir medya kampanyası başlatırsın. Arzı kontrol etmek için limon stoklaman şart. Ardından medya saldırısı başlatırsın. Seni seviyorum demenin tek yolu, nişanların ve yıldönümlerinin vazgeçilmez aksesuarı limonlar olur, güller unutulur. Limonlar moda olur. Reklam panolarında 'Limon yoksa havanı alırsın.' yazar. Sınırlı sayıda üretilen limon bilezikler, limon damlası denen pırlantalar. Apple'la anlaşırsın. Yeni işletim sistemine 'OS-Limon' derler.'O' üzerinde aksan olur. Organik limonlardan yüzde 40, ihtilafsız limonlardan yüzde 50 komisyon alırsın. Başkenti limon lobileriyle doldurur;sızdırılarn seks kasetinde birine limon yedirirsin. Timothee Chalamet, Cannes' da limonlu ayakkabılar giyer. Bir etiket kampanyası yaparsın. Bir şey 'havalı', 'sıkı' veya 'harika' değilse limonluda değildir.'O filmi gördün mü? O konsere gittin mi? Gerçektende limon tütüyordu.' Billie Eilish... müthiş bir şey #limon. Doktor, öz toksinlerden arınmak için günde dört limon ve bir limon fitili tavsiyesinde bulunur çünkü toksinlerden daha korkunç olan hiçbir şey yoktur. Sonra tohum patentini alırsın. Önce limonları m m ye benzeten bir dizi genetik kod yazarsın. M m -limon-DNA için bir gen dizilimin olur. Bunları çarpraz tozlaştırıp tohumları doğanın her yanına serpersin. Bu genetik kod arazilerinde görününce telif hakkı bahanesiyle çiftçileri dava edersin. Arkana yaslanıp milyonları toplarsın. Daha sonra işin bitince 'limparator' luğunu milyar dolara satarsın. İşte ancak o zaman kendine bir limonata yaparsın. -Hayat limon veriyorsa"} {"url": "https://bubisanat.com/posts/uzunun-maceralari-1-uzunun-dogusu", "text": "Bir yokmuş, iki yokmuş. Zamanların birinde, zamansız bir adam yaşarmış. Boyu boyuna, huyu huyuna uzar gidermiş. Öyle olmuş ki uzunluğu, adam \"Uzun\" diye çağırılır olmuş. İnsanlar zamanla Uzun'u sevmiş. Uzun demiş ben büyüyünce büyük adam olacağım. Uzun bir gün şaşılacak bir olayla karşılaşmış. Varlıklı sayılan bir kimseyi, halkın ambarlarından hasat çalarken görmüş. Bilirsin zengin olmak zordur, ticaretle uğraşınca çiftçileri ziyaret etmek gerekiyor. Hans Amcan'la sohbet etmeye geldim. Almanak Hans ekmek fiyatlarından şikayetçi. Ortaklaşa bir çözüm buluruz belki dedim. Ya öyle mi? Ne hoş bir hareket. Bu düşünceli davranışını takdir ettim. Yolun açık olsun. Bunu bir kere yemiştim, enfestir. ZongZong Diyarı'ndan kestane balı demek. Bu çok değerli bir hediye, bunu kabul edemem. Al yahu ye ye, hatta bir ara bize uğra manda yoğurdu vereyim. Güzel bir tarif biliyorum. Hadi kendine iyi bak Uzunum."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/van-gogh-tan-kardesi-theo-ya-mektuplar-bir-seye-karsi-kendimi-savunmak-istiyor-ve-beceremiyordum", "text": "Canım, mektubunda öyle kardeşçe bir kaygı sezdim ki, artık susmaktan vazgeçip sana yazmak boynumun borcudur. Tam şuurumla, bir deli olarak değil, senin bildiğin kardeşin olarak yazıyorum bu mektubu. İşin doğrusu şu: buranın bir kısım adamları belediye bir bildiri göndermişler (80 kadar imza varmış), benim serbest yaşamaya hakkı olmayan bir adam olduğumu ya da buna benzer bir şey yazmışlar bildiride. Bunun üzerine polis komiseri ya da merkez komiseri beni yine tımarhaneye atmak emrini verdi. Durum şu ki kaç gündür deli hücresinde, kilit ve anahtar altında başımda gardiyanlarla kapalıyım, oysa suçlu olduğum ne kanıtlanmıştı ne de kanıtlanabilir. Tabii içimden çok içerliyorum bütün bunlara. Gene tabiidir ki kızmam doğru olmaz, çünkü bu durumda özür dilemek suçlu olmayı gerektirir sanırım. Yalnız haber veriyorum ki kurtarasın; ama dilediğimi sanma. Çünkü bütün bu suçlamanın sonunda boşa çıkacağından eminim. Yalnız, beni kurtarmak için güçlük çekersin. Kendimi tutmasam, öfkemi dizginlemesem, hemen tehlikeli bir deli derler bana. Sabırla, umutla beklemeli, zaten sert heyecanlar durumumu ancak kötüleştirebilir. Onun içindir ki bu işe karışmamanı, işi oluruna bırakmanı istiyorum. Bilmiş ol ki araya girmen belki işleri karıştırır, büsbütün çıkmaza götürür. Üstelik de anlayacaksın ki ben şu anda tam sakinim ama; yeni ruhi heyecanlar kolayca gene aşırı bir duruma düşürebilir. Anlarsın, bu kadar adamın bir tek insanı, üstelik de bir hastayı arkadan vurmak için birleştiklerini görünce nasıl fena oldum, kafama bir tokmak yemiş gibi olduğumu anlarsın. Neyse bunları bil, manevi durumuma gelince, epey sarsıldım, gene de kızmamak için kendimi tutuyor, sakin kalıyorum. Zaten bu üst üste krizlerden sonra alçak gönüllülük yakışır bana. Sabırlı olmaya çalışıyorum. En önemlisi senin de sakin olman ve işlerinin hiçbir bakımdan bozulmamasıdır. Evlen de sonra düzene koyarız bütün bu işleri ve bu arada da beni burada olduğum yerde bırak. Eminim ki belediye başkanı da polis komiseri de dostturlar aslında ve bütün bu işleri düzeltmek için ellerinden geleni yapacaklar. Burada serbest değilsem de, dilediğim bir sürü şeyim yoksa da, pek o kadar kötü durumda değilim. Masrafları yüklenecek durumda olmadığımızı da bildirdim zaten. Masraf yapmadan taşınamam ki, üç ay oldu ki çalışamıyorum, oysa beni rahatsız etmeseler, çileden çıkarmasalardı çalışabilirdim pekala. Bu günlerde iyiyim, içimde anlatılması güç bir hüzün tortusu var vücutça zayıf düşeceğime kuvvetlendim ve çalışıyorum. Bereket hava güzel ve güneş pırıl pırıl, bura insanları da şimdilik unutmuş gibi bütün sıkıntılarını, öyle olunca da neşe ve canlılık taşıyorlar. Bu günlerde Dickens'in Noel Hikayeleri'ni okudum, öyle derin şeyler var ki, sık sık okumalı; Carlyle ile ilişkileri var bu hikayelerin. Roulin benim babam olabilecek kadar yaşlı değilse de, bana öyle sessiz ve ağırbaşlı bir şefkati var ki; ihtiyar bir asker genç askere nasıl davranırsa öyle. Bir söz bile söylemeden tavrıyla şunu der gibidir: yarın başımıza ne gelir belli olmaz, ama ne olursa olsun beni aklından çıkarma. İyi geliyor insana bu, çünkü bu adam bezmiş, küsmüş bir insan değil, kusursuz da, mutlu da değil, pek o kadar doğru da değil, ama öyle saf, akıllı uslu, duygulu ve inançlı ki. Dinle, Arles'dan yakınmaya hiç hakkım yoktur, düşünüyorum da, hiçbir zaman unutamayacağım nice insanlar gördüm diyorum. Su basmış ve evin birkaç adım ötesine kadar yükselmiş, üstelik de ben yokken evde ateş yanmadığından, döndüğümde su ve rutubet akıyordu duvarlardan. Atölyeyi böyle batmış ve atölyeyi canlandıracak olan etütleri öyle bozulmuş görmek bana çok dokundu, geri dönülmez... oysa çok basit ama sağlam bir yer kurmayı öyle istemiştim. Ne çare ki benden üstün güçlere karşı gelemedim, daha doğrusu ben zayıf davrandım, bu yüzden de bir çeşit vicdan azabı çekiyorum, tam nedenini söyleyemem, ama krizlerimde o kadar çok bağırmamdan sanırım. Bir şeye karşı kendimi savunmak istiyor ve beceremiyordum. Gönüllü yazılmak istiyorum; ama beni almazlar diye korkuyorum, asıl çekinmemin nedeni de bu, yani burada beni almamaları mümkün ve muhtemel.. Beni beş yıllığına Lejyona sokabilecek bir tanıdık olsa, giderdim. Belki, diyorum, ama neyse, beni alacaklarını bilsem, giderdim Lejyon'a. Ne var ki bir makine gibi yaşadığımdan beri çekingen ve kararsız oldum. Ama sağlığım çok iyi ve biraz da çalışıyorum. İki yanında pembe çiçekli kestane ağaçları bulunan bir yolun resmini yapmaya başladım, resimde çiçek açmış küçük bir kiraz ağacı, bir de mor salkım var, parkın patikalarında güneşli ve gölgeli yerler nokta nokta. Bu tablo, ceviz çevreli bahçe resmine karşılık olur. Beş yıllık gönüllü gitmekten dem vuruyorsam, sakın sanma ki bunu kendimi feda, etmek ya da bir iyilik yapmak niyetiyle yapıyorum. Hayatta bir baltaya sap olmadım ve kafam da hem şimdi, hem daha önceden de soyut işliyor, yani başkaları benim için ne yapsa, ben düşünüp de dengeye sokamıyorum hayatımı. Ama burada hastanede olduğu gibi bir kurala uymam gerekti mi, rahat ediyorum. Bu arada elimden geleni yapıyorum ve ne olursa olsun resim de olsa, dört elle sarılıyorum. Ama resim için harcanan para beni bir borçluluk ve suçluluk duygusu altında eziyor. Buna bir son vermek fena olmaz, elden gelirse. Mektubuna teşekkür. M. Salles'in bütün bu işlerde çok iyi davrandığını söylemekte haklısın, çok borçluyum ona. Sana söylemek istiyordum ki buraya gelmekle iyi ettiğimi sanıyorum: çeşitli deli ve kaçıkların bu hayvanat bahçesinde hayatını gerçeği gerçeğine görmekle, deli olmaktan duyduğum beıli belirsiz korku siliniyor içimden. Yavaş yavaş deliliğe herhangi bir hastalık gibi bakmaya alışıyorum. Sonra da çevre değiştirmiş olmak iyi geliyor bana, öyle sanıyorum. Anladığıma göre, buranın hekimi benim hastalığımı sara cinsinden bir buhran saymaya eğilimli görünüyor. Ama ben pek sormadım. Resim kasasını aldın mı, bir zarar daha gördü mü görmedi mi diye merak ediyorum. Daha iki tabloya çalışıyorum mor süsen çiçekleri ve bir leylak fidanı, her iki motif de bahçeden alınma. Çalışmanın bir ödev olduğu düşüncesi takılıyor kafama ve çalışmak için bütün yetilerimin kısa zamanda yerine geleceğine inanıyorum. Ne var ki çalışmam beni öylesine kapsıyor ki; hep böyle hantal ve beceriksiz kalacağımı ve bundan sonra da hayatımı bir düzene koyamayacağımı sanıyorum. Aslanım, unutmayalım ki küçük heyecanlar hayatlarımızın büyük kaptanlarıdır ve hiç farkına varmadan dinleriz onları. İşlediğim ve daha işleyeceğim hatalar üzerine kendimi toplamam bana zor geliyorsa da, unutmayalım ki; ne sıkıntı, ne de bunalımlarımız, ne de sağduyu ve iyi niyet bizim tek kılavuzlarımızdır. Ve sen de bilmelisin ki, ağır sorumlulukları göze alman, yüklenmen gerekiyorsa, en iyisi birbirimizle fazla uğraşmamamızdır, çünkü sanatçının hayatı hakkında gençliğimizde edindiğimiz görüşlerden çok uzak yaşamamız; bizi bir kader birliği içinde birleştiriyor ve kardeşlik bağlarımızı daha da sağlamlaştırıyor nasıl olsa. Koşullarımız da öylesine birbirine denk ki, burada böcekler çıkıyor yemeklerin içinden, tıpkı Paris'te olabileceği gibi, buna karşılık senin Paris'te kırları düşünmen ve gerçekten yaşaman pekala akla gelebilir. O kadar önemli de değil, ama ne de olsa güven veriyor insana. Onun için baba oluşunu bizim eski fundalıkların bir insanı gibi karşıla diyorum, bil ki şehirlerin patırtısı gürültüsü, sisi dumanı ve bunalımları içinde bile, sonsuz bir sevgiyle bağlıyız bu fundalıklara. Demek istiyorum ki, bir sürgün, bir yabancı, fakir bir adam bil kendini, babalığını de öyle kabul et, fakir adamın sağ duyusuyla vatanın gerçek varlığına dayan, gerçek varlığını duymuyorsan, o duygu her gün içinde biraz zayıflıyorsa, anılarına dayan. Er-geç gerçekleşecektir bu alın yazımız, ama bugün bana çok garip görünen o Paris'te; seninle benim avare avare gezdiğimiz günlerin güven dolu neşesini ve kaygısızlığını unutup da; bugünkü sıkıntılarımızı fazla ciddiye almak biraz iki yüzlülük olur. Evet, burada zaman zaman yemekte böcek varsa da, sende bir kadınla bir çocuğun bulunmasına o kadar seviniyorum ki! Zaten örneğin Voltaire'in her aklımıza gelene inanmak konusunda bizi büsbütün serbest bırakmaması hayırlıdır. Sevgili kardeşim; sana mektuplarımı çalışmadan ara bulduğum zaman yazıyorum. Deli gibi çalışıyorum. Hiç böyle olmamıştı. Herhalde Eugene Delacroix'nın dediği benim de başıma geldi, yani dişlerimin döküldüğü, soluğumun kesildiği bir zamanda eriştim resme . Bu yürekler acısı hastalık beni dinmez bir hırsla çalıştırıyor ama sabahtan akşama kadar ara vermeden uzun zaman ve yavaş çalışmakta. Bilmiyorum, ama sanıyorum ki pek kötü olmayan bir iki tuvalim var tezgahta: sarışın buğdayları biçen bir orakçı, bir de açık renk fon üstüne bir portre. Bunları yirmilere verebiliriz, zamanında beni hatırlarlarsa, ama hatırlamasalar da vız gelir, unutmaları daha iyi bence. Dün başgardiyanın portresine başladım, belki karısınınkini de yaparım: evli ve hastaneden birkaç adım ötede bir çiftlik evinde oturuyorlar. Yüzü çok ilginç, hatırlıyorsan, Legros'nun güzel bir ofortu var, yaşlı bir İspanyol asilzadesinin portresi, adam ona benziyor işte. İki kolera salgınında Marsilya hastanesinde bulunmuş, insanların acı çekip öldüklerini çok görmüş, yüzünde içe dönük bir ifade okunuyor, öyle ki istemeyerek Guizot figürü geliyor akla. Çünkü biraz değişik de olsa aynı hava var ikisinde de. Kırk yılda bir umut girdi içime, biliyor musun ne diliyorum: tabiat benim için ne ise, aile de senin'çin o olsun. Yani ben; toprağı, çimeni, sarı buğdayı, köylüyü nasıl seviyorsam, sen de insanlara olan sevginde, hem çalışma, hem de avunma ve gerektiği zaman kendi kendini yeni baştan yaratma gücünü bulasın istiyorum. Bak, çağımızda kendi eseriyle ortaya çıkmayıp, başkalarının yaptığını işleyen ve yayan adamlar vardır. Örneğin kitap çevirenler yahut gravür ve lito yapanlar, Vernet gibi, Lerat gibi. Bununla demek istiyorum ki kopya yapmaktan çekinmem ben. Ah, İtalya'ya gidip Giotto'nun eserini kopya edebilsem! Öbür primitifler arasında O çok başka bir ressam. Primitif olmasa, Delacroix gibi modern bir ressam sayılırdı. Hoş, primitifleri çok görmedim, ama Giotto aralarında iç açıcı bir ressam. Daumier'nin İçki Düşkünleri ve Regamey'in Zindan ında yağlı boya resimler yapmayı tasarlıyorum, tahta üstüne gravür olarak bulursun onları. Şimdilik Millet'ler üstüne çalışıyorum, yani çalışacak konularım eksik değil görüyorsun. Yarı mahpus olarak da uzun zaman uğraşacak şey bulurum. Empresyonistlerin renkte açtıkları çığır daha da gelişecek, ama bunun geçmişle bir bağlantısı var; birçoklarının gözünden kaçıyor; ben empresyonistlerle öbür ressamlar arasında kesin bir ayrılık olmadığını göstermeye çalışacağım. Bu yüzyılda Millet, Delacroix, Meissonier gibi aşılması imkansız ressamların bulunmasını büyük bir talih sayarım. Meissonier'yi bir takım kişiler kadar sevmiyorsak da, Okuyanlar , Durak ve daha birçok tablolarına diyecek yoktur: bunlar iyi resimdir vesselam. O zaman da insan onun en güçlü olan askeri resimlerini, bu konuyu tarlalar kadar sevmiyoruz diye, pekala bir yana bırakabilir. Aurier'nin yazısı, kendimi bırakmayı göze alsam, gerçekçilikten daha çok uzaklaşmam ve Monticelli'nin bazı resimlerinde olduğu gibi renklerle bir çeşit müzik yapmaya girişmem için destek olabilirdi bana. Ama gerçek benim gözümde öyle değerli ve gerçeği vermeğe çalışmak öyle çekici ki, renklerle müzisyen olmaktansa kunduracı olmak daha iyi sanıyorum. Hem ne olursa olsun gerçekçi kalmak beni hala ürküten hastalığa karşı savaşımda bana bir silah olabilir belki. Parktaki taze çimenin iki resmini yaptım biri çok basit, işte çabuk çizilmiş bir krokisi. O zaman da kendimi koyuvereceğim, ama düşünmeden değil de, olabilecekken olmamış şeyler üstünde durup yakınmadan. Diyorlar ki resimde bir şey aramamalı, beklememeli, iyi bir resim, hoş bir sohbet, güzel bir yemek, daha öte mutluluk istememeliymiş. Arada da az parlak şeyleri hesaba katarak tabii. Belki doğrudur söyledikleri, hele bu yoldan hastalığı aldatıp oyalayabilirsek. Tatlı mektubuna ve içinden çıkan 50 Frank'a çok teşekkür. Madem her şey iyi, en önemlisi odur ve daha az önemli şeyler üstünde durmaya gelmez; baş başa oturup iş konuşmaya gelince, o gün daha uzaktır herhalde. Öbür ressamlar, ne düşünürlerse düşünsünler, günlük alış veriş işinden uzak kalıyorlar içgüdülerine uyarak. Eh, doğrusu, resimlerimizi konuşturmaktan başka çaremiz de yok. Ne var ki, sevgili kardeşim, birçok kez söylediğimi bir daha söylüyorum, elden geldiği kadar iyi yapmak konusunda bütün çabaları harcadıktan sonra elde edilen bir ciddilikle bir daha söylüyorum ki sana, sen bir Corot satıcısı değilsin sadece, sen benim aracımla birçok resimlerin yaratılmasına katılmış bulunuyorsun ve bu resimler keşmekeşin içinde bile huzurlarını korurlar. İşte buraya vardık. Ve nisbi bir bunalım anında sana söyleyebileceğim en önemli söz de budur. Evet, ölmüş sanatçılarla yaşayan sanatçıların resimlerini satan satıcılar arasında durum çok gergindir şu anda. Lisedeyken Von Gogh potreleri çizmek hoşuma giderdi belki birgün onlara bu güzel paylaşımınızı okuduktan sonra kardeşi Theo'yu eklemek iyi gelebilir."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/vargit", "text": "En sarp dağın tepesinde ülkelerden bir ülke varmış. Yolları uzun labirentleri aratmayan bir ülke. Çok yükseklerde yer alan bu ülkede mutlu geyikler yaşarmış. Geyiklerin en sevdiği oyun bu dağa tırmanmak imiş. Ülkenin diğer bir sakini vargit çiçeği imiş. Kış mevsimi bastırıp dağları bembeyaz örtü sarınca vargit özgürlüğünü ilan edermiş. Öyle ki bu ülkede kışa dayanabilen tek çiçek vargit imiş. Kışın sertliğine karşın yaşam alanı bulan bu çiçek, ülkede kış olduğunda ülkeyi saran sakinlik ve etrafa dolan huzurun yankısıyla ülkenin en mutlu çiçeği olarak ünlenmiş. Kışın gelişi ise doğada beliren vargitlerden anlaşılırmış. Vargitler kış mevsimi gelince coşkuya kalıp tomurcuklanır envai libasları kuşanır mutluluk pırıltıları etrafa savururlarmış. Mutlu geyikler kışın ayazından kemiklerine kadar etkilensede bu vargitlerin güzel kokusundan büyülenir kasıp kavuran kışa rağmen vargitlerin ışıltısından gözleri kamaşmış şekilde yanıbaşlarından ayrılamazlarmış. Mutlu geyikler ve mutlu vargitler ülkesinde; vargitler geyiklerin bağrındaki misk kokusuna, geyiklerde vargitlerin büyüleyici kokusuna tutkun kendi kokularını işitmezlermiş de birbirlerine kenetlenerek bir kışı mutlu geçirirlermiş. Kışın bol mutluluk taşan bu ülkeyi bulmak için dervişlerin nefesi tükenmiş, yamaçlarda bir türbede konaklamak düşmüş bahtlarına. Manastırlar kurulu nice dağlar hep bu mutlu ülkeyi bulmak için imiş. Oysa bu ülkeyi bulmak bir vargitin toprağına varmak, mutlu bir geyiğin oyununa ortak olmak, havanın uçuş uçuş savurduğu kar tanelerini takip etmek kadar kolaymış. Bu ülkenin ismine; hep arzulanan ülke olduğu için, mutlu vargitlerin peşinden sürüklediği mutlu geyiklerin ülkesi anlamında VARGİT ülkesi denmiş. Yolunuz vargit ülkesine çıkarsa bir gün mutluluğu güzel kokuların geldiği yönde bulacaksınız. Bir mutlu geyikle oyun oynamayı asla unutmayın! Mutluluk ülkesi Vargit'e varmak için ihtiyacımız bir zümrüdüanka değil mutlu geyikler. Merak etmeyin Vargit ülkesi yolcuları karlar ülkesinde üşümeyeceksiniz, biliyorsunuz ki mutluluk sıcacıktır."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/varligima", "text": "Yaşanmamış ve yaşanmaya yemin etmiş her hülya, ıstırap vadilerinde saçlarını savurdu yağmurun şırıltısına. Gök kusmak üzere meylettiğinde Tanrı'nın öfkesini, aklıma düşen her yıldırım seni getirdi hatırıma. Yitip gittiğini sandığım bir dünya ümit belirdi karşımda. İşte budur bana bakışlarından arta kalan. Ellerini uzat sevgilim ve seninle geçip giderken bu kıtalar arasında, yoldan çıkmışlara nasihatler edelim. Belki bir yol buluruz umutların tükenme safhasında. İlham verir bakışların tan ağardığı anda. Her seher yeli birer mısra fısıldar ve onları dizerim tespih taneleri gibi avuçlarına. Böylece sabrı öğrenir, Tanrı'yı hoşnut ederiz bu insan curcunasında. Cennet ve cehennem bir mana bulurken varlığından, bundan bihaber geçirdiğim onca zaman sinemde taht kuran bir hüsran artık. Varlığın silüetidir cennetin bu Dünya'da, yokluğun cehennemimdir gençliğimin baharında. Ellerini çekme üzerimden, ne cennetten kovuldum ne yasak meyveler kursağımda. Sadece bir sen varsın kan diye dolaşan tüm uzuvlarımda. Ben geceyi böyle şer, böyle amansız geçirirken seneler boyu, bir harp deryası aklım bana ümitsiz haller şart koştu. Hala batıyorsa ciğerlerime nefesim, bu Dünya'ya bıraktığım ahtandır. Hala ümitvar atıyorsa kalbim, mutlak Tanrı'nın oluru ve senin varlığındandır."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/varsayilan-yok-oldu-p-bolum-10-p-p-br-p-p-sezen-aksu-dua-p-p-cem-adrian-gemiler-p-p-br-p-p-once-hafif-bir-sarsilir-yer-sonra-", "text": "Önce hafif bir sarsılır yer, sonra evin ta başına yıkılır. \"Sinan\" adını kaçıncı tekrarlayışım olduğunu bilmiyordum, 2 kişi Sinanın başında bekliyordu, birkaç kişi ayakta olan biteni anlamaya çalışıyordu, duvarın dibine sinmiş bedenimi gizlemeye çalışıyordum, uzun zaman sonra ilk kez korkuyu bu kadar yakınımda hissettim, korku resmen ete kemiğe bürünüp yanıma kurulmuş gibiydi, sanki kendimi ondan saklamam kurtarmam gerekiyormuş gibi hissediyordum. Ambulans sirenini duyunca gömleğimin koluyla burnumu silerek ayaklandım, \"Açılın, yol verin\" sesler yükseliyordu, insanlar zamanla daha çok toplanıyor herkes görmediği olay hakkında konuşuyordu. \"Ben de gelebilir miyim, benim arkadaşım\" kafasını sallayan hemşire sedyeyi ambulansa yerleştiriyordu, arkasından bende ambulansa bindim ve benim için en yavaş geçen saniyelerle ayrıldık ara sokaktan, ambulansın sireni adeta kulaklarımda çalıyor gibiydi, durduramadığım ağlayışımla hemşireye baktım, bana bir şey demesini bekliyordum, yarası derin değil demesini, sakin ol demesini, iyileşecek demesini bekliyordum ama o sadece hızlıca hastaneye varmayı diliyor gibiydi, tıpkı herkes gibi. Anlamadığım birçok konuşma geçti iki hemşire arasında o anlarda yaşanan tüm bu şeyin rüya olmasını istiyor, arabaya bindiğim ana dönmeyi ve orada kalmış olmayı istiyordum ama bunların hepsi benden çok geride kalmıştı, yok olan giden onlarca şey vardı şimdi. Hastaneye ulaştığımızda Sinan'ı tek başına yoğun bakım servisine aldılar, ellerimde ve üzerimde kurumuş kan vardı, kan lekelerini görmesem kendimi bu anın hiç yaşanmadığına dair kandırabilirdim belki ve Sinan'ı bırakıp giderdim ama üstüme sinen kan kokusu yakamı bırakmamaya yemin etmişti, tıpkı yıllar önceki gibi hiçbir şey yapamadan çaresizce yoğun bakım kapısının önünde oturdum, bacaklarımı kendime çekip bedenimi iyice küçülttüm, orada öylece kalsam yaşadığım her saniyeden daha huzurlu geçecekti belki. Gözlerimi kapatıp yıllar evvelinden duyduğum melodinin kulaklarımda çalmasına izin verdim, melodi çaldıkça ruhum bedenimden uzaklaşıyordu, en sonunda tüm bu olanlara dayanamayan ruhum tamamen gitmişti, bedenimse ceset misali bir yumak gibi toplanıp harektsizce durmaya başlamıştı. \"Hanımefendi\" kolumu sarsarak beni uyandıran hemşireyi görünce afalladım, sırtımda ve başımda müthiş bir ağrı vardı, kollarımı iki yana indirip ayılmaya çalışarak bulunduğum yere baktım, aklımdan geçen 'Sinan' ismiyle tamamen kendine gelmişti bilincim. \"Tamam\" birlikte asansöre binip üst kata çıktık. \"Anladım, sağolun.\" Gösterdiği yerden lavaboya girdim, fazlaca sıvı sabunu avuçlarıma doldurup kirinin çıkması için ovmaya başladım, yavaş yavaş çıkan kan suyla birlikte akmaya başladı, kollarımı da yıkadıktan sonra üstümdeki gömleği çıkardım, gömleğin altında tişört vardı, gömleğin üstünde kan lekeleri olan yerlere sıvı sabundan döküp elimde yıkadım lekelerin bi kısmı çıksa da bi kısmı çıkmamıştı. \"Leş gibi oldum resmen\" kendi kendime konuşurken lavabodan çıkan bir kadın selam verince nezaketen ben de selam verdim. \"İyi misiniz?\" Kadın elini kuruturken sormuştu bu soruyu, \"Evet, iyiyim\" dedikten sonra yüzüme su vurmaya başladım, soğuk su beni kendime getirmekte oldukça etkili bir yöntemdi. Kadın gülümseyerek başıyla selam verdikten sonra dışarı çıktı, o gidince aynadaki yansımamla baş başa kaldım, elimde kanı az buçuk çıkmış bir gömlek, altları morarmış bir çift göz, omuzları düşmüş kendi haline küfreden bir Buçe, kim olsa ne olduğunu sorardı herhalde, etrafa kan sıçramış üstelik. Tiksinerek bakarken temizleyecek olanlardan onların gıyabında özür dileyerek dışarı çıktım, gömleğime bir kez daha baktıktan sonra derin bir nefes alıp verdim. \"Kusura bakmayın\" yüzüne bakmadan ve başka bir şey demeden yürümeye başladım, 302 nolu odayı bulmam şarttı. \"Haklısınız\" az önceki tavırları değişmiş gibiydi, ben mi aklımı kaçırmıştım acaba? Hayır emindim, az önce beni durdurmak ister gibi bir tavrı vardı, bir insanın acelesi olup olmadığını mimiklerinden anlayabilirdim, az önce gözlerinde bu telaş yok gibiydi, bir an önce arkasını dönüp gitmesi de buna işaretti. \"Uzatırsanız hastane güvenliğini çağıracağım, deli misiniz nesiniz\" kolunu çekip hızlıca merdivenlerden indi. Düşünceler zihnimin duvarlarına tırmanırken 302 nolu odanın kapısını açtım, Sinan'ı görmeyi umduğum oda bomboştu."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/varsayilan-yok-oldu-p-em-bostanci-dayi-denk-geliriz-belki-em-p-p-em-mert-demir-atese-dustum-em-p-p-p-p-strong-em-hem-ben-yine", "text": "\"Hanımefendi çok özür dilerim, ben odaları karıştırmışım, 302 nolu oda değil 203 nolu odada kalıyor arkadaşınız. Az önce kontrol etmeye gittiğimde size yanlış odayı söylediğimi fark ettim. Arkadaşınız uyanmış sizi bekliyor\" gülümsemeye çalışarak kafamı salladım, bunu ne kadar becerebildiğimi bilmiyordum. \"Evet, gayet iyi. Merak etmeyin\" kafamı sallayarak teşekkür edip merdivenleri indim ve hastanenin çıkışına doğru hızlı adımlarla yürümeye başladım. Madem iyiydi artık vicdanım rahat bir şekilde tüm bu saçmalığı geride bırakabilirdim. Hastaneden çıktığım anda adımlarım yavaşladı ve beni bilmediğim bir doğrultuda yürümeye zorladı, hastaneden uzaklaşırken nereye gittiğimi bilmiyordum ama zaten bunun bir önemi de kalmamıştı öyle değil mi? Kimse tarafından merak edilmeyen ve artık kimseyi de merak etmeyen ben adım adım bilmediğim yolları yürümekle yükümlüydüm artık, belki de tam şuan her şeyi gerçekten arkamda bırakmıştım aslında istifa ettiğimde bir şeyleri geride bıraktığımı sanmıştım ama Sinan'ın çehresinden tüm geçmişim bana yansıyor gibiydi, bu hissi nasıl anlatacağımı bilmiyorum ama onda maziden kalan bir şeyler vardı ve ben bu şey her neyse ondan nefret ediyordum, hiç tanımadığım halde Sinan'a güvenmeyi bile göze aldığım zaman belki de geçmişin içime serpiştirdiği bir huzuru barındırıyordu her şey yani anlamak istediğim, Sinan da hem beni korkutan bir şey vardı hem de yaşadığım şeylerin huzurunu hissediyordum. Tüm bu hisleri kucaklayarak ve yoldaşım görerek çok daha ilerilere gittim, bir yerden sonra aklım bunları da düşünmek istemedi ve koşmaya başladım, nefesim kesilene kadar ve tamamen kaybolana kadar koştum, ne yapacağımı bilmiyordum bilmek de istemiyordum en fazla ölecektim değil mi? Başka ne olabilirdi ki, belki Sinan'ın yerine geçecektim ve o bıçaklanmayı ben yaşayacaktım ve hatta onun kadar şanslı olmayıp hastaneye gidemeyecektim ama sonuç olarak nefesim kesilene dek yaşayacaktım. Plansız olacaktı güzergahım, robot gibi kodlanmış değildim artık, hem herkes beni ölmüş sayabilirdi. Var sanıp görmedikleri Buçe yok olabilirdi. Nefes nefese kaldığım için durup bir duvara yaslandım, bacaklarım daha fazla dayanmadığı için yere oturdum. Aldığım nefes ciğerimi yaksa da nefes alıyordum, burada istediğim kadar oturabilirdim, nefesim normale dönene kadar kalabilirdim ve kimse bana ses çıkaramazdı ama bıraktığım hayatımda aldığım nefesin yeri ve zamanı birçok kişiyi ilgilendiriyordu, dinlenme bile belirlenen kriterlere göreydi, çalışmak hakeza aynı şekilde belirlenen kriterler çerçevesinde vardı, birgün fazla hasta olamazdım bile hasta olmanın da zamanı belliydi, hep bir koşuşturma içindeydim de neden? Zaten her şey fazlasıyla yok muydu bende? Bu koşuşturmanın daha da iyisi olmak istememin sebebi neydi, zaten bir iş sahibiydim neden tüm çalışma arkadaşlarımı rakip olarak görüyordum? Onlardan biri işini kaybetse bu ben olmadığım için memnun hissediyordum, acınası haldeymişim meğer. Derin bir nefes alarak ayağı kalktım ve kendimi ilk kez bu kadar özgür hissettim, şimdi hiçbir sınır yoktu öyle değil mi? Ben her şeyi en baştan dizayn edebilecek hakka sahiptim, babam gelip bu meslekte çok para var bu işi yapacaksın demeyecekti, babam varlığımdan haberdar bile olmayacaktı, kimse yarış atı gibi koşmam için zorlamayacaktı beni, ben hırslarıma kapılıp gecemi gündüz etmeyecektim. Bu özgürlüğün bedeli ne olacak bilmiyorum ama ben zaten önceki hayatımda da bedel ödüyordum, yarış atı gibi koşmak için öncesinde bir de çalışıyordum, yarışın en iyisi olmak için. Kısaca birilerini geçmek için nefes alıyordum, gökyüzü bile gülümsetmiyordu beni. Ne zamana kadar dayanacaktım ki zaten, bir gün tabi ki patlak verecekti."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/varsayilan-yok-oldu-p-kendimden-hallice-seni-kimseye-anlatamazdim-p-p-br-p-p-mabel-matiz-bir-hadise-var-p-p-br-p-p-bu-nefret-", "text": "Bu nefret ne zaman her yeri sardı da bir sarmaşık gibi hiçbirimiz göremedik bilmiyorum, çok eskiye dayanan bu nefret sarmaşığı şimdi birbirine düşman olanları bile boğuyor, meğer büyüyene kadar her fikir onun kuklasıymış. \"Sinan hastaneye geliyorum, o zaman alay etmene devam edersin\" telefonu kapatıp gerisin geri yürümeye başladım, gelirken bana çok uzun gelen yollar şimdi kısalmış gibiydi, belki de düşünce yükünden kurtulduğum için omuzlarım hafiflemiş ve adımlarım kolaylaşmıştı. Bir müddet yürüdükten sonra hastaneye vardım, Sinan elini çenesine yaslamış bacak bacak üstüne atmış geldiğim yönün tersine bakar vaziyette oturuyordu, birkaç büyük adımla yanına gidip, \"Gidelim Buçe\" Sinan ayaklanıp yürümeye başlamıştı ama yürüyemiyordum, adam silahla dışarı çıkmıştı bile, havaya iki el ateş ettiğinde kanım donmuş gibi hissediyordum, Sinan bıçaklandığında da öylece kalakalmıştım, kaçma isteği tüm bedenimi sardığı halde ayaklarım kıpırdayamıyordu. \"Buçe\" Sinan bir kez daha bağırıp kendime gelmem için beni sarsınca ayaklarımı sürüyerek hastaneden uzaklaştım, patlayan silah sesi kulaklarımda yankılanıyor ve yıllardır unutmak istediğim görüntüyü tekrar ve tekrar gözümün önüne getiriyordu. Sonunda korunmak için bir ağacın arkasında durup hala gelen sesleri dinliyorduk, \"Sakin ol, sanki ilk kez eli silahlı adam görüyorsun\" kafamı kaldırıp yüzüne çevirdim, dalga geçmiyordu, küçümsemiyordu. \"Alo Buçe?\" karşıdaki sesi duyunca ilk hissettiğim öfkeydi sanırım, Merhabalar, hikaye nasıl gidiyor? Umarım beğeniyor ve merak ediyorsunuzdur, merak edenler için söyleyeyim ben de merak ediyorum. Bu arada wattpad dışında BuBiSanat uygulamasında da yazıyorum, kullanıcı adım mmuhafiz, okumak isteyenleri bekleriz efenim."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/varsayilan-yok-oldu-p-rody-dunyada-unutturamaz-ihanetini-p-p-br-p-p-insan-en-cok-da-kendisini-oturdugu-masanin-karsisinda-gor", "text": "İnsan en çok da kendisini oturduğu masanın karşısında gördüğünde yalpalıyor, hesap soruyor ya içi bile kendinden işte o an dolu gözlerle bakıyor kendi sinirli suretine, kırılmış suretine sarılmak istiyor, içini ısıtmak istiyor ama içi kabul etmiyor kendini, hep yok sayılmış o kırgın içi affetmiyor bu kez kendini. \"Gözlerini belerterek bakma bana korkunç görünüyorsun Buçe, şarj aletini aldıktan sonra cebime koymayı unutmuşum sonra da arabada bırakmışım herhalde\" her konuşmasında beni daha çok sinirlendirmeyi başarabiliyordu bu adam. \"İkinizde mi?\" Diye teyit ettiğinde kafamızı salladık. \"Hemen getiriyorum siparişlerinizi\" diyerek uzaklaştı yanımızdan, o sırada Sinan telefonuna abanmış biri ile mesajlaşıyordu. \"Hey nereye daldın yine\" deyince kendime geldim. \"Kalkalım\" kasaya gidip ödemeyi hallettikten sonra dışarı çıktık. \"Aptal kız bu yoldan gitmeyeceğiz, dön\" dedi. Peşine takıldım ve hiç bilmediğim, adını duymadığım yerlere gitmeye başladık, anladığım kadarıyla Sinan burada uzun bir süre yaşamıştı ve avcunun içi gibi biliyordu çoğu yeri. Tabiri caizse ayağımıza kara sular inene kadar gezdik her yeri, zamanın farkında değildik hava karamaya başlayınca kalacak bir yer aramak istedik. Ara bir sokağa girdiğimizde birkaç tane çocuk yol boyu yerde oturuyordu, kiminin elinde sigara, kiminin elinde küçük poşetler ve kiminin elinde çakı vardı. Biraz korksam da çaktırmamaya çalışıyordum. \"Gençler, misafirimiz var\" hepsi ayaklanıp etrafımızda çember oluşturdular. \"Ablacım, kaldır o bıçağı. Vereceğiz parayı tamam mı?\" Dedim ama ikna olmuşa benzemiyordu muhtemelen kafası yerinde değildi. \"Tamam değil\" daha ağzındaki cümleyi tamamlamadan elindeki bıçağı Sinanın karnına birkaç kere batırdıktan sonra arkasına bakmadan koşarak gitti, diğerleri de onu takip ederek uzaklaştılar, Sinan elini karnına götürüp dizi üstüne düşünce ellerim istemsiz ağzımı kapattı. Küçük bir bağırıştan sonra ne yapacağımı bilmez halde duruyordum, Sinanın bedeni yere düşünce dizlerimde derman kalmamıştı, yanına oturduğumda belki de en çaresiz anlarımdan birini yaşıyordum. Elim kanayan yarasına gitti, amacım bastırıp kanamayı biraz da olsa durdurmaktı ama bu yeterli değildi, aklım donmuş gibiydi. \"Neresi burası, lütfen ambulansa tarif edin burayı, arkadaşım bıçaklandı, lütfen\" yalvarır gibi sesimi yükselterek konuşuyordum caddenin ortasında, sonunda biri gelip telefonu elimden aldı, onun gelmesiyle birkaç kişi daha toplandı ve birlikte Sinanın yanına gittik, adam giderken ambulansı aramış ve hemen durumu anlatmıştı, \"Ben hemşireyim, sakin ol ilk müdahaleyi yapacağım\" bir kadının konuşmasıyla üstümden bir nebze de olsa yük kalkmış gibi hissediyordum. Kadın, Sinanın yanına koştu, etraftakiler de seferber olmaya başlamıştı, dizlerimin bağı çözüldü o saniyelerde, elimde olmayarak yere düştüm, ellerim titriyordu, ona bir şey olmasın istiyordum, ona bir şey olma ihtimalini düşünemiyordum bile. \"Sinan\" dilimden ismi döküldü ama sesim çıkmamıştı."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/western-turu-film-incelemesi-the-searchers-john-ford-1956", "text": "Western türüne iyi bir örnek olan bu film, Amerikan Batı'nın keşfinin yapıldığı erken dönemlerinde geçmektedir. Ethan Edwards adlı bir eski Konfederasyon askeri, kız kardeşi ve yeğeninin Komançi Kızılderilileri tarafından kaçırılmasından sonra, onları aramak için bir arayışa çıkar. Filmin başlangıcında, yerliler tarafından tuzağa düşürülüp öldürülen bir ailenin intikamının peşinde koşan askerin macerasına tanıklık ederiz. Film boyunca işlenmiş, Western türüne özgü ögeler göze çarpacaktır. Her Western türünde olmasa da kovboyların üstünün kirli ve toprak içinde olması, yaptıkları işe ve yaşam tarzlarına göre gerçekçi bir biçimde işlendiği görülür. Öte yandan yerliler daha acımasız, kirli, ahlaksız, düzensiz bir hikaye biçimlendirilmiş. Buna göre, beyaz insanın modern ve düzenli, ahlaklı bir yaşam biçimine sahip olduğunu göstermeyi amaçlamıştır. Yaygın bir işleyiş biçimi olan bu kültür arası zıtlıklar ve kontrastlar Hollywood sineması temalarında sıkça görülür. Ayrıca bu tür filmeri, belirli bir dönemi ve o zamanın kültürüne özgü hikayeler anlatması Western filmlerini ilgi çekici bir noktaya taşımıştır. Şiddetin bu filmde kaçınılmaz olduğunu; ırkçılık ve yabancı düşmanlığına dair ögelerle iç içe geçtiğini görürüz. Filmin şiddet içeren sahneleri oldukça yoğundur. Ethan, Comanche'leri öldürürken sert ve acımasız davranır, özellikle de Comanche'lerin kadınlarını ve çocuklarını bile hedef alır. Bu şiddet sahneleri, Ethan'ın intikam için yaşadığı acımasız duyguları ve Amerikan Batı'nın keşfinin sertliğini gösterir. Ancak, filmin şiddet sahneleri sadece bir gösteriş ya da şiddeti romantize etmek için değil, aynı zamanda şiddetin sonuçlarını da yansıtır. Ethan'ın şiddet dolu intikam arayışı, ailesine ve sevdiklerine zarar verir ve onun insanlıktan çıktığını gösterir. Filmde şiddet kaçınılmaz bir tema olarak işlenir ve filmin ana karakterinin intikam arayışı nedeniyle şiddetin dozu giderek artar. Ancak, filmin şiddet içeren sahneleri sadece bir gösteriş değil, aynı zamanda şiddetin sonuçlarını yansıtır ve ana karakterin insanlığından çıkmasına neden olan acımasız duyguları eleştirir. Western türüne özgü sinematografik ögeleri, filmin atmosferini belirleyen ve izleyicinin Batı'nın vahşi doğasına bir yolculuk yapmasını sağlayan önemli unsurlardır. Western filmleri, genellikle geniş açılı çekimler, görkemli manzaralar, özelleştirilmiş renk paletleri, geleneksel kostümler ve güneş ışığı kullanımı gibi sinematografik ögelerle tanınır. \"The Searchers\" da bu geleneği devam ettirir ve filmin büyük bir kısmı geniş açılı çekimlerle, doğanın görkemli manzaralarıyla doludur. Filmin renk paleti, Western türünün sert ve acımasız doğasını yansıtacak şekilde tasarlanmıştır. Kostümler de Western tarzında deri kıyafetler, botlar ve şapkalar gibi geleneksel Batı kıyafetleri olarak tasarlanmıştır. Güneş ışığı kullanımı, Western filmlerinde yaygın bir görsel araçtır ve bu yapım da güneşin yükselişi ve batışı gibi doğal ışık kaynaklarını kullanarak doğanın güzelliğini vurgulamak için kullanılır. Bu sinematografik ögeler, Western türünün özelliklerini yansıtan bir atmosfer yaratır ve bu filminin duygusal etkisini arttırır."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/ya-bulursa", "text": "Bursa, kendisine bağlı ilçe kuruluşları, kale tepesi, Gemlik, Mudanya, İznik Gölü, Uludağ, Cumalıkızık, külliye ve türbeleri ile gerçekten büyük şehir. Terminalden ulaşım, otobüslerle kolay ve rahat. Yalova üzerinden feribot seferleri devam ederken yakın zamanda Osman Gazi Köprüsü de hizmete girdi. Halk arasında bilinen Bedri Rahmi Eyüpoğlu tarafından Nazım Hikmet'e, ceza evinde kalırken ithaf edilen şiir, \"Bursa'nın ufak tefek taşları\" Zülfü Livaneli'nin şarkı formatında seslendirdiği güzel bir dinletidir. 600 yıllık Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluşunda önem arz ediyor. Zeki Müren'in mezarlığı, Müzeyyen Senar'ın ruhu Bursa'nın temel direğidir musikimiz açısından bakarsak. Darende Tarikatı'nın köklerinde liderlik eden bağ, Somuncu Baba'ya dayanır. Fakir halka ekmek dağıtan fırını gizli bir dergah aleminin dünyevi dokunuşudur. İstanbul Üsküdar'a irşat ehli alimi, tekke müdavimi duası ile yetiştirilen Aziz Mahmud Hüdai'nin hocası Üfdade Hazretlerinin türbesi de buradadır. Diyenler olur illa ki, Bursa'yı zaten Evliya Çelebi rüyası üzere seyahatnamesinde anlatmış. Tarih değişen, yenilenen, gizlenen, bir o kadar da tehlikeli unsurlar taşır. Ne yazık yeşilliğe, zeytine STK yetmemektedir. Kızılderililerin \"para ve beyaz adam\" atasözü tabiri, ahilik bilincinin kayıp gitmesinden dolayı, mimari restore hataları, betonlaşma bize şunu düşündürüyor: Gerçek ile dayatılan, gelenekçi ve modernleşme çelişkisindeki savaş, insanlığın iç yolculuğundaki ayrımdır. Yani \"memories of with remember yourself, so walking the future.\" Geçmişin, anılarınla kendinin geleceğe yürüyüşü. Uzun bir cümle farkındayım ama anlatmak istediğim sadece yaşadığımız değil, bizden önceki yaşananları da yaşatmak. Aslında beni Bursa üzerine deneme yazısı almaya iten güç, Edirne'ye gittiğim kulüp ile İznik Gölü ve Cumalıkızık bölgesine ziyaretimiz. Çünkü şehrin merkezine çocukluğumdan beri gitme imkanı buluyordum. Tamamen keyfi, saha çalışması niyeti ile yeniden bir pazar sabahı 6.00'da Pendik'ten Esen Tur aracı en son beni aldı ve yola çıktık. Alıştım yolda olmaya, bu sefer sinirlendiğim için değil, motivasyon duyguları kabarıyor içimde. Vardığımız yer Yalova'dan Orhan Gazi istikametinde Cumalıkızık. Hacı Osmanlı Sofrası'na köy kahvaltısı için ahşap merdivenlerden çıktık. Yetkili arkadaş Eskişehir'e gidemediğim için temsili magnet armağan etti. Çiğ börek aramadım dersem yalan olur. Çay, pişi, yoğurtlu kırmızı lahana salatası, peynir, zeytin, reçel, klasik domates, salatalık... masayı süsleyen şahane bir donanım vardı. Ancak alerjim olduğundan yumurtadan yapılan omleti yemediğim için kendi hakkımı eşlik eden arkadaşlara bıraktım. Bizimle ilgilenen Mesihan Hanım ile hoş sohbetimizi ayaküstü gerçekleştirip ayrıldık. Lavabolar için ayrılan alanın üst çatısında duran televizyon vardı. Hafızamda Yılmaz Erdoğan'ın Vizontele filminde ilk kez televizyon ile karşılaşan halkın kerpiç duvar üstünde antenlerle uğraştığı sahneyi canlandıran siyah beyaz ekran nostaljisi. Görünce o meşhur espriye hep beraber güldük doğal olarak. Yola devam ediyoruz. Rehberimiz Bursa'da ikamet ettiği için Cumalıkızık içinde dolaşırken bize eşlik etti. Meydan Çarşı Çeşme önünde durduk. Halk efsanesi: Aile kurmak isteyenlerin kısmeti açılsın diye iki kere çevreyi turlaması gerekiyormuş. Her cuma toplanılan caminin barınması ve kızık, yörenin bileşik ismi Osmanlı Oğuz Türklerinin Kızık boyundan gelmelerinden kaynaklanıyor. Unesco Dünya Mirası listesine dahil edilmesi güzel bir haber. Arnavut taş kaldırımları yağmur sularının birikinti yapmaması için kurulmuş. Hala Bolu'yu andıran cumbalı evleri korunuyor. Cumbalı ev demek binanın üst katının balkon mantığında çıkıntılı olmasından ileri gelir. Küçük Emrah'ın Kınalı Kar dizi çekimlerinden sonra görmeye rağbet artmış. Cin Aralığı, Yunan askerlerinden kurtulmak için Osmanlı askerlerinin gizli geçit açmasını temsil ediyor. Halk efsanesine göre de kötü enerjideki diğer canlıların kovulmasını sağlıyor. Minik dere kıvrım kıvrım akıyor taşların üzerinde sekerek. Davul zurna çalan çingeneler harçlık koparmaya çalışıyor. Küçük çocukların sigaraya alışması hoş değil, yürek dayanmıyor. İtfaiyesi ve meşhur Merkez Camii nostaljik görünüyor. Hemen yanında Kardelen Kestane Şekeri yörenin lezzetlerinden. Dönüşte ahududu şerbeti içerek İznik Gölü'ne devam ediyoruz. Kahve için durakladığımızda keyif alamadık, makineyle yapılan ticari kahvelerden tat alamıyorum. Çayın kalabalıkla arası iyidir. İznik'te Romalılar, Selçuklu Devleti, Haçlılar, nihayet Osmanlı hakimiyetinin izleri var. Yoğun olarak rehberimizin Bursa hakkında söylediklerini yazamayacağım. Donanımlı olduğuna hemfikiriz. Ancak Emir Sultan üzerine kıssadan hisseler araştırmalıyız. Ulu Camii sütunlarına işlenen güneş sistemi gözler önüne seriliyor, Batılı isimlerden çok önce adım atıldığı hakikat. Tarihi Maksim Gazinosu'nun sadece tabelası karşılıyor sizi şimdilerde. İznik Meydan Çarşısı çok büyük. Mutasavvıf Eşrefoğlu Rumi ve diğer sandukalar, Çandarlı Halil Paşa, Nilüfer Hatun İmareti, Süleyman Paşa Medresesi, Orhan Gazi Ayasofya Müzesi, II. Murad Hamamı, Şeyh Kutbettin Camii, Yeşil Camii bu topraklarda yerini edinmiş. Mevlid Kandili dolayısı ile manevi bir ruh sinmişti. Gölde küçük bir yerleşke var çay içmek için mola verdik. Helva kavurmuşlar, renkli fincanlar çok zarifti. 23 Nisan 2017 özellikle yorgun temaşalardan sonra devletimiz açısından fazlasıyla değerli. TRT müzik kanalında Mustafa Keser'in şarkı söylediği eski bant yayın kayıtları yayınlanıyordu. İbrahim Tatlıses çıktı ardından. Yorumlanan türkü, \"Yeşil ördek gibi daldım göllere\". Yüzüme vuran gün batımı Van Gogh tablosunu andırıyordu. Otobüsün en ön camından fotoğraflamaya çalıştım. Karamürsel sepetlerini ve çini sanatını es geçmeyelim, buraya özgü el becerilerinden. Bursa, Bursa, Bursa... Sürekli karşıma çıkıyor şiirler, türküler, resimler nereye baksam Bursa. Önce Konya idi şimdi Bursa.. benim kaderimin ağları Bursa ile Konya arasında dokunmuş incecik görünmez ipliklerle. Yüreğimi bağlamış Kudret-i İlahi bu ipliklerle beni Bursa'ya ve Konya'ya..."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/yagmurlu-bir-son", "text": "Uyandım, yağmur yağıyordu penceremdeki damlalara baktım. Perdesiz odamdan dışarıyı izlemeyi severdim. Sahi, neden bu odaya perde almamıştım? Başım ağrıyordu, dün gece neler oldu bilmiyorum. Yine geç yatmış olmalıyım. Peki saat kaç? Öğleden sonra 1 mi? Evet, kesinlikle geç yatmıştım. Mutfağa gidip bir kahve alıp döndüm. Pencerenin yanına oturup yağmur damlalarını izlemeye başladım. Telefonumu çıkarıp bir şiir açtım. Telefonu pencerenin kenarına koydum. Küçük İskender \"Bir daha bana benzeme angel\" sevdiğim bir şiirdi. Zihnimden geçen her şeyin dudaklarımda kapana kısıldığını fark ettim. Onu ne kadar sevdiğimi hiç söylemediğim aklıma geldi. Şimdi ne yapıyordur kim bilir? Belki yazdığım şiirleri okuyordur... Ona en son ne zaman bir şeyler yazdım? Cevap vermiş miydi? Yağmur şiddetini artırdı artık şimşekler de çakıyor. Duvarımdaki tabloya baktım. Orfe ve Evridiki. Sevdiği için Hades'i karşısına alan o ozan, Orfe. Diğer duvarda Goya'nın Kronos tablosu, ürkünç. Masanın üstünde bir kağıt vardı. Dün gece bir şiir yazmış olmalıyım. Neden hiçbir şey hatırlamıyorum ve bu baş ağrısı neden geçmiyor? Aklımdan sürekli \"om mani padme hum\" demek geçiyordu. Lotusun içindeki mücevheri bulabilmiş miydim? Ruhumu acıdan kurtaracak olan ilaç Nepenthe. Bilmiyorum belki de baldıran içmeliyim. Bunu düşününce gülümsedim. Telefonum çaldı arayana baktım. Yakın arkadaşım arıyor. Birkaç gündür konuşmuyoruz merak etmiş olmalı. Telefonu açtım \"efendim\" dedim. Nerede olduğumu ve ne yaptığımı sordu. Evde yağmuru izlediğimi söyledim. Akşam yanıma geleceğini söyledi. Bu akşam mı? Bu akşam olmaz. Gerçi bundan sonra hiçbir akşam olmaz... İçinizden bu gece ölecek olanlar içimdeki hisleri ne kadar anlayabilir bilmiyorum. Aşk, keder, gözyaşı ve şiir. Ne hissettiysem şiirlere yazdım. Duvardaki yazıya baktım. \"Sevi seniyorum\" bunu okuyunca gülümsedim. Basit bir yazım hatası gibi görünen bu yazı aslında bilerek öyle yazılmıştı. Sevmeyi seniyorum, sevmek sensin anlamı taşıyordu. Bu kadar romantik olunur mu? Şimdi onun adını kalbinin duvarlarından nasıl sileceksin? Silmesen de olur dedim kendime. Ya sen? Onun seni hatırladığına emin misin? Geçip giden bir anı olduğunu düşün. Seni aciz herif. Kendime bu kadar sert olmam normal mi? Herkese yumuşak davranırken kendime bu kadar sert olmam. Belki de duvardaki yazının anlamını kimse bilmemeli bunun bir yazım hatası olduğunu düşünmelilerdi. O şiir geldi aklıma \"halbuki aşk, başka ne olsundu hayatın mazereti.\" yaşama devam etmenin başka bir sebebi olabilir miydi? Tutunduğum bütün dalları kırılan bu hayat ağacı beni yine yüzüstü bırakmıştı. Öyle bir dünya işte burası dedim. Sanki evde biri varmış gibi konuşuyordum. Masaya uzanıp şiiri aldım. Yine mi? Yine ona yazmıştım. Bu kaçıncı dedim kendime. Hiç okumayacağı kaçıncı şiiri yazıyordum? Galiba bu sonuncuydu. Bardağı mutfağa götürmeliyim. Ayağa kalktım bir iki adım sonra sendeleyip yere düştüm. Bardak kırıldı. Bir parçası yanağımı kesti. Artık yürümeyi bile beceremiyorsun dedim kendime. Son günlerim hiç iyi geçmemişti. Son günler mi? Bu ne garip bir kelime oyunuydu... Ayağa kalkıp yanağımdan damlayan birkaç damla kana baktım. Kırık parçalar her yere dağılmış onları temizlemeliyim. Boşverip oturdum. Zamansız mı gönderilmiştim dünyaya? Zihnimden ne çok soru geçiyordu. Kırmızı ceketim neredeydi acaba? Kırmızı ceketin ne alakası var? Babam öldüğünden beri ailemden kimseyi görmemiştim. Ne yapıyorlardır kim bilir? Acaba bugün öldüğümde cesedimi bulabilecekler miydi? Eğer arkadaşım bugün evime gelmeyecek olsaydı ölü bedenim kaç gün yalnız kalırdı? Cenazeme gelmeyin. Aşkın cenazesinde kimse olmayacak. Düşünürken yanağımdan akan kanlar pantolumu kırmızı renge boyuyordu. Neden altımda pantolon vardı? Ne ara giydim ki onu? Sanırım başımın neden ağrıdını anladım. Bu kadar fazla şeyi düşünürsen tabi ki ağrır. Yağmur dindi ellerime bakabilirim artık gerçi Turgut Uyar bunu kar için söylemişti ya neyse. Karanlığıma ve yalnızlığıma başkaldıran kırmızı bir gülün varlığını gördüm. Hepsinin solduğunu sanıyordum. Onunla konuşuyor olsam bu gülü ona verirdim. Sever miydi bilmiyorum. Ben ona ne kadar ilgili davransam o benden o kadar uzaklaşıyordu. O şarkı çalıyordu. \"Aşk ve elveda kantosu\" seni unutacağım demiştim. Unutmak demişti. \"Unutmaktan daha güzel bir ayet olamaz.\" Neyse artık bir önemi yok. İsa sevginin insanlığı kurtaracağını düşünmedi mi? Vergilius \"Omnia vincit amor; et nos cedamus amori\" derken haksız mıydı? \"Aşk her şeyi fetheder, ona teslim olalım.\" Ne yanlışlığı vardı Vergilius'un? Ellerimi yüzüme perçinledim. Ağlamak ciddiyet ister. Sevmek yürek. Peki ya ölmek? Ölmek yaşamak ister. Önce yaşamak gerek. Yaşanmamış bir hayattan ölmek ölmek midir? Ve onu gördüm. Masamın üzerinde duran resmini. Aptallıktı. Seni seviyorum demeliydim. Bugünden sonra bir anlamı yok. Kapı çalıyor. Açmaya gitmedim. Elimde bir bardak kırığı var. Onu ne zaman aldım? Bileklerim! Kan! Bileğimi ne ara kestim? Ben kapıyı bir süre açmayınca kapıyı kırdılar. Gelen arkadaşımdı. Yere düşmüştüm. Gözlerimi biraz aralayıp arkadaşıma gülümsedim. Sol elimde kanlı bir kağıt vardı. Bir şiir. Son kez la belle dame sans merci demek için son bir şiir. Gözlerim kapandı..."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/yaratilan-dizisi-uzerine-son-mu-baslangic-mi", "text": "Yaratılan... Çağan Irmak'ın yapımlarını çok beğenen biri olarak bunu da çok beğendim. Ancak sanki bazı noktalarıyla Ulak filmini çağrıştırdı bana bazı replikleriyle. Bu kıyam meselesine kafayı biraz takmış bir yönetmenimiz ancak işlediği tema çok güzel. Yaratılan dizisi 20 Ekim'de Netflix'de gösterime girdi. Oyuncular arasında başrol olarak Taner Ölmez ve Erkan Kolçak Köstendil dikkat çekiyor. Şimdi dizinin biraz analinizi yapayım size analiz severler toplanın. Tıbbın normalde yaşatma üzerine kurulu olduğu bir gerçek. Bu dizide de aslında yaşatmanın da ötesinde tamamen ölümsüzlüğü arzulayan ancak bunun sadece yaratana özgü olduğu gerçeğini gözden kaçıran iki kişi var. Biri bu konuda daha hırslı tanrı kompleksi taşıyor adı Ziya. Diğeri ise hem bilinmeyene yoğun arzu duyuyor hem de daha güvenli şekilde bilinmeyeni keşfetmeye çalışıyor. Aslında İhsan etik taraftayken Ziya bilimin etik dışı çizgisinde ilerliyor. Şimdi biraz spoiler olacak; gidişatı çok anlatmadan yorumumu eklemek istiyorum. En sonunda Ziya yarattığının, kendi varlığının, gücünün, idrakinin ötesinde onu aşan 'bir gerçekliğe' dönüştüğünü fark ediyor ve kendi eserinden kaçıyor. Modern bilim de biraz böyledir aslında. Günümüzde insanlar kendi yarattıkları makinelerden, yapay zekalardan, teknolojilerden korkar hale gelmiştir, diziyi izlerken hep bunu düşündüm. İnsan en çok kendi yarattığı gerçeklikten korkar bence. Bazen bilmek acının ve yıkımın kendisi olur. Dizideki bazı replikler insanı gerçekten bilinç düzeyinde büyük farkındalıklara teşvik ediyor. Mesela İhsana soruyorlar nereye gidersin o da ''hiçten gelip hiçe giderim diyor''. Yani kaybedecek bir şeyi olmayan ve bu dünyaya ait olmayan birisi o artık. İhsan, dervişler gibi bu dünyaya artık farklı bir gözle bakıyor. Çünkü geldiği yer insanların akıllarının ermeyeceği bir noktada. İnsan gittiği her yeri cehenneme çeviriyor ve bunu dizide dile de getiriyor. ''Gittiğim her yere ölümler götürdüm''. Sonuç olarak aslında yaşam bize çok karmaşık gelse de kendi içinde basit ve belirli bir düzeni var. Biz ''yarattığımız'' anlamların istilasına uğrayarak kendi hayatlarımızı cehenneme çevirebilecek kadar hem güçlü hem de onun karşısında aciz varlıklarız. Onun sınırına müdahale edersek kendi sonumuzu kendimiz getirebiliriz. Astrolojiyle ilgilenenler var ise aramızda yorumlarımın sonunu bir de şöyle bağlamak isterim. Mesela ben izlerken hep Plütonu andım. Bilmeyenler için söyleyeyim, Plüton, astrolojide sembolik manada ölüm, yer altı, Hades, yıkıcılık, baskıcı güç gibi anlamlar taşıyor. Karakterlerin sürekli ölüm ötesiyle, ölümle, yeniden dirilmekle, ölüm-yaşam arasındaki o geçişe yönelik yoğun arzular, tutkular duymakla çok fazla meşgul olmaları bana Plütonu andırdı. Plütonun aşırılıkları aslında karakterlerimize bu dünyada cehennemi yaşattı. Onlar çünkü Plütonun karanlık tarafına geçmeyi seçtiler. Tıbbı, bilimi kendi güç zehirlenmelerine alet ederek ölümle ve yaşamla oyun oynamaya çatıştılar. Bu yüzden karakterlerimiz ölüme yakın deneyimler yaşadılar ve çevrelerinde dokundukları tüm hayatları da kendi yıkıcı etkileriyle paramparça ettiler."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/yasam-becerilerini-gelistirme-programi", "text": "Online toplantılar, seminerler, eğitimler, dersler artık hayatımızın içinde yer almaya başladı. Sosyal medya, internet, teknolojik gelişmelerin zararları üzerinde çok duruyoruz. Faydaları olduğu da yadsınamaz bir gerçek. Zamanın genişletilmesi ve verimliliğini artırabilme gibi bir yönleride var. Hayatımda önemli bir yer edinen etkinlik esasında 6-7 Mayıs 2023 tarihi olarak kararlaştırılmış ardından program takviminde değişikliğe gidilmişti. Büyük bir heyecan içinde beklediğim program bu ay 7-8 Ekimde gerçekleşti. Program konukları: İlber Ortaylı, Acar Baltaş, Zülfü Livaneli, Ozanser Uğurlu, Şermin Yaşar, Bahar Eriş idi. İki gün süren yoğun bir programdı. Özellikle ikinci gün bir hayli yoğundu zaman ağırlığı olarak. İçeriğine dair çok fazla girmek istemiyorum. Dolu dolu içeriğiyle program benim için bir dönüm noktası olduğunu belirtmek isterim sadece. Ülkemizin mücevherlerinden İlber Ortaylı'nın geçmiş ile ilgili ve geleceğe dair tavsiyeleri değerlendirmeleri elzemdi. Zülfü Livaneli ise felsefe okumalarının hayatımızda yer edinmesi gerektiği ve düşünce yapımızda felsefi bakışın büyük önem arz ettiğini aktardı. Şermin Yaşar tarafından dilin önemi ve yaşatılması, Acar Baltaş tarafından hayatı nasıl şekillendirebileceğimiz, Ozanser Uğurlu ise şu içinde bulunduğumuz çağda bizi baskılayan sorunların nasıl daha katlanılır kılınacağı, Bahar Eriş ile de etkileşimli değişik sunumuyla Odaklanamama / Dikkat Dağınıklığı gibi konularda yol gösterdiler. Canlı oturumlar ile değerli konuklar ile bir araya geldiğimiz mekanları aşan bu program ile herkes kendi heybesine yıldızlarını yerleştirdi diye düşünmekteyim. Etkinliği düzenleyenlere ve katılan konuklara teşekkürü borç bilirim."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/yasamak-alnimin-yazisi", "text": "Not: Bu bir otobiyografi denemesinin denemesidir. İlk otobiyografimin giriş kısmı tıpkı Charles Dickens'ın İki Şehrin Hikayesi romanının girişinde olduğu gibi harika bir betimlemeyle başlıyordu ve sinematografik bir şekilde tüm kameraları benim doğduğum yıllara götürüyordu. Daha romantik bir yaklaşımla ele aldığım doğum hikayemi ikinci otobiyografimi yazarken hiç kullanmadım. Hatta doğumumu ve çocukluk yıllarımı resmi bir olay olmaktan çıkarıp gayet göz ardı edilebilen bir konumda tuttum. Hayatımın odak noktalarından biri olan okuma ve yazmayı ilk otobiyografide temelde tutmuşken ikinci otobiyografimde eksik yanlarımı ve kendime dair eleştirilerimi dile getirdim. İlkokuldan lise yıllarıma kadar geçen zamanda nelerin hayatımı etkilediğini, eğitimimi, çevremi ve aileden uzak yıllarımı yeterince aktardığımı düşündüğüm için sanırım ikincide bunlara pek fazla değinmedim. Geriye dönüşlerle ve ileriye sıçrayışlarla oluşturduğum ikinci otobiyografimde kendimi geliştirmekten beni alıkoyan şeylerden stres ve acılardan ve bunların hayatımdaki yerinden söz edip çözümü üzerindeki görüşlerimden bahsettim. Bir Nuri Bilge Ceylan filmi olmasa da onun senaryosunu anımsatan taşra betimlemelerim, bozkırı yer yer alaşağı edişimle sonlandı. Bu cümlelerim sonraki otobiyografimde sıkça bahsettiğim bozkırlı olmaktan keyif duymadığım, hayıflandığım ve kişiliğimi etkileyen sonuçlanmaları içeriyordu. Yoğun bir şekilde yazma serüvenim üstünde durduğum ilk biyografimde bunun üzerine tartışılması gerekiyormuş da o anı beklemişim gibi birbiri ardına sıralanan paragraflarla yazma deneyimimi açıklamışım. Kendimi tanımlarken sorduğum sorular ben buyum diyememenin verdiği çekingen yanıtlarla birlikte kararsızlığımı gözler önüne sermiş. İlk otobiyografimde pandeminin kişiliğimin dönüşümünde ne denli etki ettiğinden bahsettim. Hayatımı keskin bir bıçak gibi kesen bir şey olarak tanımladım pandemiyi. Sona gelişimle başı yakalayışım arasında saçlarımı uzatışım, bazı şeylerin peşini bırakmak isteyişim ve eskiyi iteleyişim üzerinde durdum. Yeterince içime döndüğümü hissettiğim için fazlasıyla dışarı döneceğim bir yılın bana doğru geldiğini fark etmemiştim o günlerde. Zorla tutulduğum o ferahlama alanından artık yeter deyip çıkmak sosyal bir açlığı da beraberinde getirmişti çünkü. O zamanki ben bile buna inanamazdı ama şimdi her şey olağan geliyor. Hayat tüm bu geçirgenlikleri, parçalıkları olup bitmeleriyle devam ediyor. Onu tanımlamayı bıraktığımı söylemiştim. O kadar çok zaman harcadım ki bunun üzerine, ateşkes bile imzaladım onunla. Tıpkı burada olduğu gibi ilk otobiyografimde de hayatımın şu ana kadar geçirdiğim anlarının genel değerlendirmesini yaptım. Her şeyi kabul ettim, hayat çünkü her zaman acı sunmamıştı bana. Eckhart Tolle, İnsana asıl acı çektiren şey kendi düşünceleridir. dediğinde her duygunun insanın kendi çabalarıyla oluştuğundan bahsediyordu. Her şeye rağmen mutlu olabilmeyi biliyordum. Duygularımı bastırmadan onları her anıyla yaşayacağım günleri merakla bekliyorum."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/yasami-boyunca-mustafa-kemal-i-bekleyen-eleni-karinte-den-bir-mektup", "text": "Bir Rum iş adamının kızı olan Eleni ile Mustafa Kemal'in evlenmesine önce Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanım'ın izin vermediği, daha sonra da babasının Eleni'yi kahyasıyla evlendirdiği anlatılıyor. \"Çok seneler geçti, ben halen her gün senden haber bekliyorum. Herhangi bir zamanda mektubumu alırsan, beni hatırla. Kağıttaki gözyaşlarımı görebileceksin. Yıllar ve olaylar geçiyor, seninle ilgili çok şeyler konuşuluyor. Mektubumu okurken, başka kadını seviyorsan, mektubumu yırt. Benim seni sevdiğim kadar, o kadını o kadar çok seviyorsan, kendisine hiçbir şey söyleme, senin kadar mutlu olmasını diliyorum. Fakat balkondaki kızı hatırlıyorsan ve başkasını sevmiyorsan, seni beklediğimi ve ömrüm boyunca bekleyeceğimi bilmeni istiyorum. Döneceğini, beni unutmayacağını biliyorum. Babam vefat etti. Beni senden ayırdığından tam bir yıl geçti, beni eve kapattı ve bir ay çıkmama izin vermedi. Ağladım, biliyorum ki tüm kilitleri ve hapisleri boşuna harcadı. Beni evlendirecekleri adamı sadece bir kez gördüm ve kendisi bana onu sevebileceğimi söyledi. Ben kendisine, 'Hayır, ben sadece ilk aşkımı seviyorum' dedim. Babam beni hiç bir zaman affetmedi ve ben de kendisini affetmedim. O zamanlardaki gibi artık genç ve güzel değilim."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/yazarlar-neden-oldurulmeli", "text": "Ben katil değilim, o halde birini öldürmeliyim. Neyse öldürmek iki dakika beklesin önce bir puro içmeliyim ve yarım kalan tezimi yazmalıyım. Sonra öldürme işlemine başlayabilirim, zaten kimleri öldüreceğimi biliyorum. Çakmağım neredeydi benim? Haa, buldum işte. Neyse bak sana ne anlatacağım bir kitapta okumuştum. Annesi Afrikalı, babası Japon, kendisi insan bir yazardı adını hatırlamıyorum. Aman bize ne zürriyetinden, milliyetinden sadete gelelim. Şöyle yazmıştı. Kimler yazmalı biliyor musun diyordu. Deliler, göçebeler, işçiler, köylüler ve kadınlar yazmalı. Bunlar dışında kimsenin bir şeyler yazmaya hakkı yok diye buyurmuştu yazar olacak o zat. Hassiktir be oradan, hassiktir. Sen kimsin de kimin yazıp, yazmayacağının hükmünü veriyorsun. Yaaa of. Karışık işler işte boş ver. Sana kimleri öldüreceğimi anlatayım. Birinci olarak kendimi, öyle düşünce olarak falan değil ha, intihar olarak da algılama. Farklı bir ritüel olarak yapacağım bu eylemi, sebebini sonra açıklarım. İkincisi... İkincisi yok, yani şuan için yok. Belki ilerleyen zamanlarda olur. Daha düşünmedim. Hadi votka içelim, getir şişeyi. Sonrasında belki hastalıklı kadınlara bakarız. Votkadan hoşlanmazsak ucuz şaraplar içeriz, belki de televizyon izleriz gerçi deterjan tanıtımı yapmak için icat edilen bir kutudan çokta bir şey beklememek lazım. Onun için votka ya da şarap içmek daha doğru bir hareket olacaktır. Bak sana başka bir hikaye anlatayım. İşkoç bir yazarın hikayesi. Farazi konuşmuş olsa da güzeldir. Ne dediğini tam hatırlamasam da şöyle bir şeyler diyordu sanki. Çözülmezmiş hiçbir şey senin istediğin gibi, olmazmış düşündüğün gibi ama çaresi olmazmış bunca şeyin. Hikayeyi hatırlamasam da bahsettiği şeyler bunlardı. Neyse siktir et, bize ne milletin hikayesinden. Gel biraz yatalım, geceler uzun değil artık. En azından hayatımızı bok edecek kadar. En iyisi biraz dinlenmek ve bolca içmek. İçki yetmezse başka keyif verici şeylerim de var haberin olsun. Hem kuru hem sulu anlarsın ya. Gel biraz adrenalin yükseltelim ne dersin? Geç bakalım şöyle, soyun. Başlasın vuslat, başlasın büyük debdebe. Ne dersin? Arap raksçılar gibi kıvır, titret bütün bedeni, meşk et bana. Votka, sigara kesmez zift getir, ab-ı hayat olsun bize, zift getir. Sana Fransız bir yazarın hikayesi anlatacağım bu sefer. İlhamını Anadolu'dan almış Fransız bir yazar, abuk subuk hikayeler, saçma sapan masallar anlatan pis bir moruktu kendisi. Kesin ölmüştür. Şöyle diyordu. Adının geldiği yeri bileceksin, soyun-sopun, para, malın önemi olmayacak. Anadolu gibi kurak, ıssız, dümdüz bozkır gibi olacaksın. Ovada küsmek zordur kafanı çevirsende, kaçsanda saklanamazsın. Acem dağlarına benzemez burası, dağılılar kolay küser çünkü dağların, taşların ardına saklanabilirsin ama Anadolu'da bunu yapamazsın her şey apaçık ortadadır çünkü. Diğerleri gibi bu da boş boş konuştu anlayacağın. Hadi ver bir cigara, sigara değil ha cigara. İçin için yanalım. Ne çok insan tanımışım değil mi? Enteresan. Sana asıl mevzuyu anlatmadım ben, tezimin konusunu. Tezimin konusu \"Yazarlar neden öldürülmelidir.\" Nasıl bir konu sence, bok gibi değil mi? Bence bok bile bu konunun yanında kıymetli kalır. Sen yazsan ne yazardın diyeceğim de, bana ne amına koyayım. Ben kendi işimi kendim yaparım. Senin bildiğin garip guraba, öldürülmesi gereken bir yazar var mı? Varsa onu da öldürürüm sorun değil benim için. Yoksa bu senin için bir sorun mu? Eğer öyle düşünüyorsan koy götüne gitsin, üç kuruşluk dünya işte ne bekliyorsun ki. Tabakamın üzerinde ne yazıyor gördün mü? İki harf Ö ve L yani öl hayatın özeti budur. Bunun hayatın özeti olduğunu da nereli olduğunu kendi bile bilmeyen bir gezginden duymuştum. Yanlış hatırlamıyorsam tabakayı da ondan çalmıştım. Ne kadar sarkastik değil mi? İki harf ve koca dünya ben olsam az yazardım nedenini boş ver. Baksana gündüz geri geliyor, her geçen gece sabah olur ne kadar acı değil mi? Şimdi neden öyle dedin diye merak edersin sen. Açıklarım ama önce işemem gerekiyor. Gel bir seyahate çıkalım seninle. Neresi olduğunu bilmeden, bir Acem'den duymuştum oraların güzelliğini ama tam koordinatları hatırlamıyorum. Sanırım bir Baltık ülkesiydi, oradaki insanlar her gün yeni bir güne uyanırmış ve hiçbir şeyi merak etmezmiş. Ne kadar güzel değil mi? Bir de buralara baksana. Her gün yeni bir keder, yeni bir buhran insan merak etmeden hayatta kalamaz ki burada. Hem o da öyle söylememiş miydi? Kim mi? Adını benim koyduğum, yaşını senin verdiğin kişi. Sahi ne demişti? Hmm... Gün geçtikçe her şeyi yavaş yavaş unutuyorum, yaşlandım sanırım. Bu durum beni ziyadesiyle memnun ediyor, hiçbir bok yapmadan hayatın sonunun gelmesi çok güzel değil mi? Geçti artık benden demek, adım atacak derman bulamamak çok güzel, dehşetli güzel hemde. Votkayı, sigarayı, puroyu, tezi siktir et. Çay koy! Bu her şeyi unutmanın vakti geldi, çay koy! İki gecedir düşünüyorum. Ben ne yaptım da bu hale geldim. Bilmiyorum, bilsem bu halde olmazdım zaten. Hem ne varmış halimde. Bir sen varsın, bir tezim, birde sigaram. Haa votkamı da unutmamak lazım onun yeri ayrı. Çayı siktir et, gel biraz kuru takılalım. Getir çarşafı, getir nevaleyi. İnceden dumanlanalım, sonra seninde tadına bakacağım unuttum sanma. Sen kim misin? Sen benim hastalığımsın, sen saplantımsın, sen varya sen... Neyse, öylesin işte. Tanımsızsın lan, tanımsız. Daha fazla anlatmaya gerek yok binaenaleyh tezimi yazmam gerekiyor ve bunu yalnız yapacağım. Kalk siktir git şimdi. Giderken yanına çarşafı al, sonra sar içine; sigaramı, votkamı ve tezimi. Sonra da yak gitsin, çek içine. Duman duman işlesin ciğerine. Yapmıyorum hiçbir şey; yazmıyorum tez, içmiyorum sigara, votka. Hepsinin amına koyayım. Ne gerek var bunlar haa. Ne gerek var? Soruyorum sadece. Hayatımı sikti bu saydığım şeyler, hayatımı. Sen bunların başını çekiyorsun, sen evet sen. Şaşırdın mı? Şaşırma, haklıyım her kelime de, her şeyde. Anladın mı? Anlamazsın. Son bir şey istiyorum senden, gitmeden önce. Getir revolverimi kafama sıkacağım, böylece tezimi gerçekleştirmiş olacağım."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/yeni-hayat-yolunda-guc-veren-film-onerileri-my-happy-family", "text": "Netflix'te izlediğim en iyi içeriklerden birisi olan bu 2017 yapımı film, 52 yaşındaki bir kadın olan Manana'nın ebeveynleri, kocası ve çocuklarıyla beraber yaşadığı evden ayrılıp kendi evine çıkma kararı almasıyla başlıyor. Toplum yapısı olarak bize çok çok benzeyen Gürcistan' da da tıpkı bizde olduğu gibi böylesi bir karar alkışlarla karşılanmıyor. İşin içine dış kapının dış mandalı diyebileceğimiz aile fertleri dahi giriyor ancak Manana akşam yemeğinde pasta yiyebilme özgürlüğünü kazanmak konusunda epey ısrarcı ve öyle kolay kolay pes etmiyor. Bu film hakkında her düşündüğümde kendi evime 52 yaşıma gelmeden çıkabilmeyi diliyorum ilk olarak. Sonra hayali bir karakter olsa dahi Manana'nın cesaretiyle gurur duyuyorum."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/yol-almis-bir-tekne-gibiyim-bir-gun-batiminda-dumende-gri-ve-siyah-tonlu-bir-siluet-yelkenleri-dolduracak-hafif-bir-ruzgar-an", "text": "Yol almış bir tekne gibiyim bir gün batımında. Dümende gri ve siyah tonlu bir siluet. Ana yelken açık, cenovanıda açmışsın. Ama uzaklarda kalmışlar demir atmış gibi. Deniz bürünmüş gri bir gümüş tonuna. Kimi yerleri parlar, kimi yerlerinde matlıklar. Korkarsın şamandıraya bu kadar yakın olmaktan. Ama kaptan bilir bu suları nerede sığlık var. Yol almış bir tekne gibiyim bir gün batımında."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/zahterli-kruvasan", "text": "Çocukluğum, büyükannemin ablasının yatak odasında, yüz yıllık bir iskemlede Larnaka'yı ve Beyrut'u dinlemekle geçti. İkiye bölünmüş bir adada 50 kilometre uzaktaki Larnaka'yı yirmi sekiz yaşımda, uçakla kırk beş dakikalık mesafedeki Beyrut'u kırk yaşımda görebildim. Savaşların eksik olmadığı bu coğrafyada, fırsat buldukça gittiğim Larnaka sokakları, çocukluğumda anlatılanları gözümde canlandırmam için hazırlanmış bir film seti gibiydi. Ata toprakları olan Lübnan'da, Hiba'nın evindeki beşinci günümdeyim. Büyük teyzemin de yaşamış olduğu bu evde huzur ve sevgi dolu günler geçiriyoruz. Lübnan çok güzel ancak Paris kadar pahalı bir şehir. Her on yılda bir İsrail tarafından bombalanmasına rağmen kendi küllerinden yeniden doğuyor ve Orta Doğu'da bir inci gibi parlıyor. Güney'de Filistin topraklarından 1940'lı yıllardan beri mülteci alırken şimdi buna bir de Suriyeli mülteciler eklenmiş. Lübnan ve Beyrut'un kelime anlamlarını dün öğrendiğimde, Beyrut'un hemen yakınındaki bembeyaz karlı dağlardan geldiğini anlıyorum. Burada Arapça bir başka duyuluyor. İçinde Fransızca saklı kelimelerle konuşuyorlar ve herkesin ağzından sanki şarkılar dökülüyor. Lübnan akşam saatlerinde karanlıklara gömülmesine rağmen insanları memleketlerine büyük bir aşk duyuyor. \"Arap dünyası bir araya gelebilse bu acıların hiçbiri yaşanmazdı.\" diye bir konuşma geçtiğinde hep birlikte yere bakıp sessizliğin içinde kayboluyoruz nargile kokusunda. Zahterli ekmeğin kokusu tüm acıları bir anlık siliyor, nefis kokuyor. Burada ağzınıza ne koysanız kendiliğinden eriyor. Lübnan mutfağında geçen çocukluğumda bu lezzetler bana büyükannemi özletiyor. Zahter kokusu tüm Lübnan'da buram buram tütüyor. Baalbeck, Tanrı'nın Vadisi. Burası, Beyrut'un iki saat kadar uzağında, İsrail'in göz koyduğu Golan Tepeleri'nin güneyi ve arkası Suriye sınırı. Dün gözlerimi hüzünden açamadığım Suriyeli mülteci kamplarından, Tanrı'nın Vadisi Baalbeck'e kadar \"Neden?\" diye sorduğum ve isteyerek fotoğraf almadığım saatler yaşıyorum. Sebebi belki saygı, belki hüzün, belki de onları resimleyip insanlara \"Vay be!\" dedirtip yapmacık hüzünlerine şahit olmak istemeyişim. Baalbeck tarih kokuyor ve gördüklerim beni büyülüyor. Anjar bölgesi, Ermenilerin. Lübnan'da farklı dinler, mezhepler, huzur ve sevgi içinde birlikte yaşıyor. Gümüş takılarıyla ünlü Anjar'da, bizi zahter kokuusyla karşılıyorlar ve Nora adında bir kadın düzgün Türkçesiyle \"Hoş geldiniz, nasılsınız?\" diyor. Madlen adındaki rehberimiz Ermenilerle pazarlık yapılmaması gerektiğini söylüyor. Vedalaşıp ayrılıyoruz. M. Ö. 8. yüzyıldan kalma altı yüz dükkanlı bir arkeolojik alanı geziyoruz, zahter kokusu ve korna sesleri giderek yok oluyor. Ertesi gün tüm aile bir araya geliyoruz, masalar kuruluyor, lezzetler gerçekten inanılmaz ve bizim unuttuğumuz Osmanlı mutfağının onların geleneksel mutfağı olduğuna şahit oluyoruz. Biz dört kedili bir evde huzura uyanıyoruz ve bu Lübnan sabahında burnuma zahter kokusu gelirken aklıma mülteciler düşüyor. \"Beyrut'u anlatmak öyle kolay iş değil.\" diyorlar, bu coğrafyada bombalar patlar, bir sürü insan ölür ama kimseler duymaz. Kaldığımız ev, otuz yıldır tam altı kez yeniden restore edilmiş, kurşun delikleri kapatılmış. Savaşın yorgun izleri ve hüznü karışıyor piyano seslerine. Çiğ kuzu ciğerini soğan ve ekmekle ısırırken arak kokusu sarıyor nefesimizi. Sabahları, Abdallah'ın kurduğu kahvaltı masasında biz Fransızca günaydınlaşırken ona Arapça \"Günaydın\" diyoruz. Öyle sadık ki işine, öyle sessiz, öyle kendi halinde, Sudan'dan Lübnan'a ailesine daha iyi bakabilmek için gelmiş, Abdallah'ı çok seviyoruz ama bunun ötesinde, okuma yazma bile bilmeyen ben yaştaki bu adam farklı bir duygu uyandırıyor bende. Sabahları Abdallah masaya kruvasan koyuyor, çıtır çıtır taptaze, her lokmada farklı bir lezzet geliyor kruvasanlardan, en çok hoşuma zahterli olan gidiyor \"Kaç Fransız zahterli kruvasanın tadına bakmıştır?\" diye düşünüyorum. Abdallah yanında çay getiriyor, bıkmadan hep ne istediğimizi soruyor, görevi memnun etmek. Bilmiyor ki \"Zahterli Kruvasanın\" kokusu yeter de artar. Fransız kültüründen gelen kruvasanı zahterle hazırlayacak kadar kendine güveniyor Lübnanlılar, tıpkı Arapçanın içine kattıkları Fransızca kelimeler gibi. Dünyanın en eski fosillerinin olduğu bir Maronit köyünde, hiç eskimemiş binalarının arasında dolaşıyoruz. Bir vatoz fosili takılıyor gözüme, hayat gerçekten suda başlamış. Byblos, bize bugün çok iyi davranıyor, misafirperver sokaklarında adımlıyoruz. Lübnan yemeklerinin olduğu bir köy lokantasında yemek yiyoruz. Beyrut'un güneyinde, İsrail'e doğru Saida kentinde doğmuş büyükannem. Lübnan'da uyanacağımız son üç sabahımız kaldığını fark ediyorum. Savaş yorgunu kadının kedili evinde bizi çok özleyeceğini söylüyor duvarlar. Sarılıyoruz, ayrılık vakti yaklaşırken, hüzün doluyor içimiz. \"Flower of Damascus\" adında bir yere giriyoruz. Damascus, yaseminleriyle ünlü güzelim bir şehirken şimdi ne haldedir kim bilir? Beyrut'ta, Damascus Sokağı bile var, sınır komşusu Suriye ile yemeklerinin birbirinden hiç farkı yok. Lübnan gecelerinde, The Flower of Damascus'un altı kişilik orkestrası Arap halk ezgilerini ve Fairouz'dan eserler söylerken ezgiler içimize işliyor, bizim meyhanelerimizde çalınan ve söylenenlerin ne kadar yozlaştığını konuşuyoruz. Gecenin sonunda orkestraya gidip teşekkür ediyoruz. Lübnanlı kadınlar, giyinmeyi, süslenmeyi ve eğlenmeyi çok iyi biliyorlar. İnce çorap üzerine giydikleri şortlar, topuklu ayakkabılar, özenle yapılmış saçlar, bir an \"Ben neredeyim?\" sorusunu sordurtuyor bana. İnsanların bir elinde nargile, diğer elinde arak, herkes bir ağızdan bu orkestraya eşlik ediyor ve dans ediyor gece boyunca. Flower of Damascus'da Lübnan gecelerinin çok ilginç bir yüzünü daha görüyoruz, insanlar buraya sabah dörde kadar geliyorlar ve gece hiç bitmiyor buralarda. Özellikle hafta sonları Beyrut sokakları hiç sessizleşmiyor. Biz son sabahımıza kuş sesleriyle uyanıyoruz. Kırk yaşımda görebildiğim bu güzel ata topraklarına veda etme zamanı. Lübnan'ın ağzının tadı hiç bozulmasın, Orta Doğu'da hep bir inci gibi parlasın, küllerinden yeniden doğacak bombalara maruz kalmasın. Öyle güzel ağırlandık, karşılandık ve sevildik ki ayrılmak zor olacak buradan. Hoşça kal güzel Lübnan, denizinin mavisi, havanın kokusu, yıldızların, kuşların ve insanların hep barış içinde yaşasın. \"Siz hiç zahterli kruvasan yediniz mi?\" Ben denedim ve çok sevdim."} {"url": "https://bubisanat.com/posts/zuleyha-ersingun-kaygi-kusu-z-o-c-k-o", "text": "Züleyha Ersingün - Kaygı Kuşu Z. O. Ç. K. O. Yorumlarınız için teşekkür ederim, yetişkinler ve çocuklara ilham olması dileği ile.. Konusu çok güzelmiş, bir mektup zinciri... Elinize sağlık. Ne güzel bir öneri. :) Teşekkürler..."}