{"url": "https://www.bilgeyik.com/10-video-birlestirme-programi-tavsiyesi-881", "text": "Daha önce video düzenleme işlemi yapmadıysanız piyasadaki popüler programlar göz korkutucu derece karmaşık ve bir o kadar da pahalı görünebilir. Profesyonel düzenlemeler için bu tür programlar kullanmak şarttır ancak basit birkaç video kesme, birleştirme işlemi için ücretsiz ve çok daha kullanışlı olan bir video birleştirme programı kullanarak oldukça başarılı sonuçlar alabilirsiniz. Pek çok basit ve ücretsiz video birleştirme programı olduğu için bu konuda tecrübesi olmayan kullanıcıların kafası biraz karışabilir. Webtekno editörleri tarafından hazırlanmış olan video birleştirme programı tavsiyeleri listesi bu konuda kararsızlara yardımcı olacaktır. Bazılarının ücretli abonelikleri olsa da temel hizmetleri ücretsiz olarak sunan video birleştirme programlarını gelin yakından inceleyelim. - Movie Maker & Video Editor for Windows - Avidemux - Format Factory - Invideo - VirtualDub - Online Video Cutter - DaVinci Resolve - MP4Tools - VSDC Free Video Editor - Machete Video Editor Lite Microsoft tarafından geliştirilen ama son versiyonlarda kullanılmayan Windows Movie Maker benzeri bir program olan Movie Maker & Video Editor for Windows üzerinden pek çok temel video düzenleme işlemini ücretsiz ve kolay bir şekilde gerçekleştirebilirsiniz. Küçük boyutlu bir program olduğu için herkes tarafından rahatlıkla kullanılabilir. Avidemux video düzenleme programı son derece basit ve bu nedenle de oldukça kullanışlıdır. Programın tek amacı video kesme ve birleştirmedir. Bu sayede programı kurduktan sonra düzenlemek istediğiniz videoyu açmanız ve elle ya da süre girerek hızla işlem yapmanız mümkün. Format Factory aslında tam olarak bir video birleştirme programı değil. Programın amacı, dosya format dönüştürme işlemi yapmak. Ancak video dosya formatlarını dönüştürürken sunduğu kesme ve birleştirme araçları, pek çok video birleştirme programından çok daha başarılı sonuç veriyor.. Invideo bir video birleştirme programı değil, online video editördür. Yani hiçbir bir program indirmeden herhangi bir internet tarayıcısı ile Invideo internet sitesini açarak video kesme ve birleştirme gibi temel pek çok video düzenleme işlemini hızlı ve ücretsiz bir şekilde gerçekleştirebilirsiniz. Üstelik Invideo, kullanıcılarına birçok ücretsiz araç sunuyor. VirtualDub, son derece basit ve kullanışlı arayüze sahip bir video birleştirme programı. Düşük boyutlu ve ücretsiz olmasıyla dikkat çekiyor. VirtualDub programı üzerinden video kesme ve birleştirme gibi temel düzenleme işlemlerini yaparak videonuzu farklı bir dosya formatında çıkarabilirsiniz. Online Video Cutter bir video birleştirme programı değil, online video editördür. Bilgisayarınıza herhangi bir program indirmeden yalnızca internet tarayıcınız üzerinden Online Video Cutter internet sitesini açarak videonuzu düzenleyebilirsiniz. Yüksek boyutlu dosyalarda biraz yavaş çalışsa da günlük işler için ideal ve ücretsizdir. DaVinci Resolve video düzenleme programı gerçek profesyonellere hitap ediyor, bu nedenle hem ücretli hem de ücretsiz versiyonu bulunuyor. Ücretli versiyonu çok daha geniş bir araç yelpazesi sunsa da temel video düzenleme işlemleri yapacaksanız ücretsiz versiyonun da pek çok işe yarar araç sunduğunu söyleyebiliriz. MP4Tools, süsten püsten uzak yalnızca görev odaklı bir programdır. Adından da anlaşılacağı üzere MP4Tools ile yalnızca MP4 formatındaki videolar üzerinde işlem yapabilirsiniz. Bu sınırlı kullanım alanı sayesinde son derece basit bir arayüze sahip olan açık kaynak kodlu MP4Tools programı ücretsizdir. Ücretsiz olarak kullanabileceğiniz video birleştirme programlarından biri olan VSDC Free Video Editor, basit ve kullanışlı arayüzü ile dikkat çekiyor. Kesme ve birleştirme gibi temel video düzenleme işlemlerini başarılı bir şekilde uygulayabileceğiniz VSDC Free Video Editor, son derece pratik araçlara sahip olduğu için herkes tarafından kolayca kullanılabilir. Machete Video Editor Lite son derece sade bir arayüze sahip, oldukça kullanışlı bir video birleştirme programı. Özellikle AVI ve WMV formatındaki videolar üzerinde harikalar yaratabiliyor. Video kesme ve birleştirme gibi temel işlemler odaklı olduğu için birkaç basit dokunuşla tüm işlemleri başarılı bir şekilde gerçekleştirebilirsiniz. Webtekno editörleri tarafından seçilen, en kullanışlı video birleştirme programı tavsiyelerini listesini inceledik ve programların öne çıkan özelliklerini gördük. Listedeki programların profesyonel video düzenleme için çok da uygun olmadığının tekrar hatırlatalım."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/11-subat-uluslararasi-bilimde-kadin-ve-kiz-cocuklari-gunu-884", "text": "Birleşmiş Milletler 2016 yılında 11 Şubatı Uluslararası Bilimde Kadın Ve Kız Çocukları Günü ilan etti. Bu bildirinin amacı daha fazla kadın ve kız çocuğuna bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik alanlarında öncülük ve iş bulmaya teşvik etmekti. Yapılan araştırmalarda matematik ve fen alanlarında erkek ve kız çocukları arasında yetenek açısından önemli bir fark olamamasına rağmen dünya çapında STEM konularındaki mezunların yüzde 35'inden azının kadın olduğunu, mühendislik ve bilgi teknolojisinde ise daha az olduğunu göstermektedir. Science, Technology, Engineering, Mathematics sözcüklerinin baş harflerinden oluşan kısaltma. Tüm dünyada bilim, teknoloji, mühendislik ve matematik disiplinlerinin tüm seviyelerinde yıllar boyunca önemli bir cinsiyet farkı devam etti. Kadınlar, yükseköğretime katılımlarını artırmaya yönelik muazzam ilerleme kaydetmiş olsalar da, bu alanlarda hala yetersiz temsil edilmektedirler. Cinsiyet eşitliği, Birleşmiş Milletler için her zaman temel bir konu olmuştur. Toplumsal cinsiyet eşitliği kadınların ve kız çocuklarının güçlendirilmesi, yalnızca dünyanın ekonomik kalkınmasına değil, aynı zamanda 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Gündemimin tüm amaç ve hedeflerinin gerçekleştirilmesine de önemli bir katkı sağlayacaktır."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/12-kizgin-adam-filmine-dair-801", "text": "Günümüz sinemasında renkli ve büyük bütçeli filmlere alışmış olan izleyici 12 Kızgın Adam'ı belki de bu kadar kült bir yapım olarak öne çıkmasa tercih etmeyecektir. Çünkü çekildiği dönemde de yapımcılar aynı endişeyi taşımışlar: Baştan sona aynı mekanda geçecek bir film çekmenin risk olduğunu düşünmüşler. Fakat tam da vermek istediği mesajla paralel olarak tüm önyargıları yerle bir edip tüm zamanların en iyi filmlerinden biri olmayı başarmış. Filmi izledikten sonra sizde bıraktığı etkiyle bu başarısının sebeplerini anlayabiliyorsunuz. Gerek çekim teknikleriyle gerek çarpıcı mesajlarıyla sinemanın en güçlü sanatsal yönünü izleyiciye sunuyor. Devasa bütçeler olmadan da iyi film çekileceğini ispatlayan bir örmek. (Şekil 1). Kısaca özetleyecek olursak tüm kanıtlar aleyhine olan bir suçlunun ceza alması 12 hakemin kararına bağlıdır fakat hepsinin oyu aynı olmalıdır. Aslında filmin başında o odada 13. kişi olarak izleyici yer alıyor. Filmi izlerken kapıldığım hissiyat bu yöndeydi. Suçsuz oyunu tek kullanan ise jüri üyesi Davis oluyor ve beklenildiği gibi büyük bir tepkiyle karşılaşıyor. İşte o anda sizi saran rahatsız edici hisle yavaş yavaş tanışıyorsunuz. Siz de Acaba mı? Sorusunu soruyorsunuz. Jüri üyelerinin bir amacının da bir an önce kalkıp sıcak evlerine gitmek olması bu sorgulamaya sizleri ister istemez itiyor. O andan itibaren haksız olma ihtimali de olsa Davis'e hak vermeye başlıyorsunuz. Çünkü adınıza karar veren insanların bunu üstünkörü bir şekilde aceleye getirmesi şartlar ne olursa olsun kabul edeceğiniz bir şey değildir. O noktadan sonra Davis'in argümanlarını ve neden o kadar kanıta rağmen suçsuz diyebildiğini merak ediyorsunuz. O da büyük bir riske giriyor ve ikinci kapalı oylamada onun dışında tüm oylar aynı olursa oyunu o yönde kullanacağını belirtiyor. İkinci oylama sonucunda yaşlı jüri üyesi McArdle suçsuz oyu kullanıyor ve yine büyük bir tepkiyle karşılaşıyor (Şekil 2). Bu sahnede sorguladığım ise insanların fikri ne kadar aleyhinize olursa olsun doğru bildiğinizi alacağınız tepkileri umursamadan dile getirebilmenin zorluğuydu. Fakat bu sayede belki de on iki kişinin dikkatine ve vicdanına terk edilmiş masum biri haksız yere ceza almayacak. Bu noktadan sonra heyecan ve gerilim de giderek artıyor filmin sonuna kadar tüm kanıtların nasıl da büyük bir yanlış anlaşılmadan ibaret olduğunu ve aslında idam edilmek istenen çocuğun suçsuz olduğunu öğreniyorsunuz. Fakat bunun yanı sıra size çok değerli mesajlar veriyor. Bunun en başında karşınızda ne kadar zıt fikirli insan olursa olsun doğru olduğuna inandığınız şeyi tüm sonuçlarına rağmen savunmanın değeri var. Bir taraftan da oradaki jüri üyelerinin her birinin ayrı karakterlerini görüyorsunuz. Bazılarının sırf çoğunluğa uymak için suçlu dediğini, bazılarının sırf geçmişine dair sorunlarını fikrine yansıttığını, bazılarının da tek amacının bir an önce evine gitmek olduğunu görüyorsunuz. Bir taraftan insanların sadece kendini düşünmesi ve sırf tepki almamak için doğru bildiğini savunmaması sizi rahatsız ediyor. Fakat bir tarafta da kendinizi sorguluyorsunuz acaba ben o odada olsaydım ne yapardım diye, Aslında orada olmaya da gerek yok bu sorgulamayı yapmak için. 1950' lerde çekilmiş siyah beyaz bir filmin günümüz insanlarını bu kadar iyi yansıtmasına şaşırıyorsunuz. İnsanların bencilliği, empatiden yoksunluğu, kişisel problemleriyle etrafındaki mahvetmeleri günümüzün başlıca sorunlarından. O yüzden Davis karakterini severken Lee Cobb'den nefret ediyorsunuz. Bir de John Fiedler gibi zekasına çok güvenen duygudan yoksun bir karakterin suçsuz olduğunu kabulleniş sahnesini ve şaşkınlığını görüyorsunuz. Koşullar ne olursa olsun suçlu bir çocuk ta olsa asla acımadan karar verebilecek bu adam mantığına yenik düşmenin azabını yaşıyor. Bu da size hayatta her zaman haklı olamayacağınızı hatırlatıyor. Bir izleyici olarak bu konudaki düşüncem hayattaki her şeyi mantık ve strateji üzerine değil biraz da insani duygular üzerine kurmanın gereğiydi. Filmin ortasında başlayan yağmur da sizi rahatsız ediyor, insanların evine gidemeyip ortak bir karar vermek zorunda olmasıyla birlikte ortamda giderek artan gerilim fazlasıyla hissediliyor. Bu sahne Davis'e fanatik bir biçimde hak vermeye başladığınız noktaya denk geliyor Filmin insan psikolojisine de hitap eden pek çok yönü var. Çekimin göz hizasının üstünden başlayıp zamanla masanın alt hizalarına kadar inmesi bilinçaltındaki klostrofobi duygusunu güçlendirmektedir. (Şekil:3). Bu da tek mekanı etkili bir biçimde kullanmanın bir örneği. Her yönüyle izleyiciye artı katacağını düşündüğüm 12 Kızgın Adam filmini herkese öneririm. Yarım asır önce çekilmesine rağmen günümüzü çok iyi anlatan ve herkesin kendine dair notlar alacağı güzel bir film. Siyah beyaz filmlere karşı önyargınız varsa bu filmle birlikte kırılacaktır."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/2018-yks-magdurlari-mizahta-derece-yapti-200", "text": "- 1. 1. Bonservis kanayan yaramızsa demek 😀 - 2. 2. Çimento, kürek derken bi baltaya sap olacağız hep beraber. Ha gayret! - 3. 3. Bu çocuğu nasıl böyle dize getirdiniz? - 4. 4. Üniversite elden gidiyeeehhh! - 5. 5. Emzirme koçluğu da bi düşünülmeli. - 6. 6. SIFIR sıkıntı. - 7. 7. Haklı bi yerde :D - 8. 8. Bu kalıp olmadan bir mizah düşünemiyoruz milletçe. - 9. 9. O yazım hatalarıyla yine güzel bir yere kapak atmış :D - 10. 10. Ama n`apıyoruz? Fala inanmıyor falsız da kalmıyoruz. - 11. 11. AAA! Hayır kızlar öyle kolay pes etmek yok! - 12. 12. 😁 - 13. 13. Fakat biraz üzmedi mi sizi de? - 14. 14. Mezuna kalanlar için bir diğer alternatif. Ve beklenen haber dün gece ansızın kapıda belirdi... Bir haber ancak bu kadar güzel kapıda belirebilirdi! 😀 YKS 2018 sonuçları kiminin yüzünü güldürürken kimine de mizah şöleni yaptırarak okuyucuların yüzünü güldürdü. 2. Çimento, kürek derken bi baltaya sap olacağız hep beraber. Ha gayret! 5. Emzirme koçluğu da bi düşünülmeli. 8. Bu kalıp olmadan bir mizah düşünemiyoruz milletçe. 10. Ama n`apıyoruz? Fala inanmıyor falsız da kalmıyoruz. 11. AAA! Hayır kızlar öyle kolay pes etmek yok! 14. Mezuna kalanlar için bir diğer alternatif. Güldük, eğlendik, mizah yaptık. Bunlar sonucu bir miktar katlanılabilir yapan şeyler. Fakat onca emek?.."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/2019un-en-cok-aranan-10-sarkisi-514", "text": "Popüler uygulama Shazam tarafından belirlenen 2019 yılının en çok aranan 10 şarkısı, Bilgeyik ile beraber sizlerle."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/agaclar-yoneticilerini-nasil-secer-945", "text": "Şimdi kırılmış ve kopmuş olan, vaktiyle ötekilere göre en uzun o tepe sürgününün hemen altındaki öteki kısa sürgünlere gün doğuyor. Aralarından birini seçecekler. Büyüme ve gelişme çalışmaları durmayacağına göre; bu iş ve işlemleri biri yürütecek; ama seçim nasıl olacak? Bıraksanız hepsi gönüllü tek adam olmaya. Bu arada binlerce yıldır yürürlükte olan doğa yasaları ağırlığını koyuyor ve ölüp giden tepe sürgünü arkadaşımızın yerine, onun hemen yakınında olan fakat gücü kuvveti yerinde enli boylu bir tepe sürgünü arkadaşa bu kadroyu veriyorum, hayırlı uğurlu olsun diyor. Böylece seçim KPSS sınavına gerek kalmadan, doğal yasalara göre sonuçlanıyor. Yeni görevli tepe sürgünü, biçimini ve duruşunu eski tek adamın haline benzeterek, kendisinin ve tüm ağacın yaşantısını denetim altına alıyor. O gün derste dinlediklerimi biraz da süsleyerek eşe dosta anlatırdım kimi zaman. Yazmaya bir türlü elim gitmezdi. Belki çoğu kimsenin bildiği bir şeydi; ama bunu yazılı bir kaynakla güçlendirmek gerekirdi. Ben bunu derste hocamdan dinledim; bu iş böyle oluyormuş galiba yazamazdım. Birinci şekilde; Tepe tomurcuğu canlıdır. Hemen altındaki iki tomurcuğa etki yapmakta, onları baskı altında tutarak onların gelişimini geciktirmekte; ancak bir alttakine gücü yetmediği için o tomurcuk gelişmektedir. İkinci şekilde; Tepe tomurcuğu kesilmiş, baskı ortadan kalktığı için tüm tomurcuklar gelişmiştir. Üçüncü şekilde; Kesilen tepe tomurcuğu ilkyardım görmüş, lanolin macunuyla kaplanarak bakım yapılınca birinci şekilde olduğu gibi üstten ilk iki tomurcuk baskı altında kalmış daha alttaki ise gelişimini sürdürmüştür. Birinci ve üçüncü şekilde tepe tomurcuğunun yaptığı baskı, kendine en yakın tomurcukları gözetim altında tutmak ve onların gelişimine izin vermemektir. Eğer; biraz eğilip bükülse, zayıflığını çevresine gösterse, doğa yasası hemen uygulamaya geçecek; alttaki tomurcuk biraz güçlü ve gösterişli ise, tepedekinin kadrosuna el koyacaktır. Sözün özü, insan ilişkilerindeki herkesin bildiği yasalar doğada bin yıllardır uygulanmakta; önde olan, üst makamda bulunan kişi, kendi yakınında güçlü birinin olmasını hiçbir zaman arzu etmemektedir. NOT: Fotoğraflar bana aittir; isteyen kullanabilir."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/anam-cara-eski-irlanda-kulturunde-ruh-arkadasligi-955", "text": "Anam Cara Kelt dünyasında ve özellikle eski İrlanda kültüründe ruh arkadaşı anlamına gelir. İrlandaca ruh anlamındaki anam ve arkadaş anlamındaki \"cara kelimelerinin birleşiminden türemiştir. Keltlerin kültüründe \"anam cara, insanların manevi yönünün gelişmesinde önemli bir olgu olarak görülürdü. Öyle ki anam cara yani ruh arkadaşı olmayan kişi kafası olmayan bir bedene benzetilir. Anam cara ruhani rehberlik, yoldaşlık olarak da tanımlanır, Kelt din insanları druidlerin sıkı bağlı oldukları bir gelenekti. Aynı zamanda iki insanın mistik birleşimini, yoldaşlığını da tesis eden bir gelenekti. İnsan ruhunun bir başka ruh ile tamamlanmadan eksik kalacağına inanılıyordu. Söz konusu gelenek iki kişinin sosyal yaşamda ve inançsal dünyada birbirine yardımcı olması, birinin bir diğerine dini rehber olması ve ayrıca sosyal dayanışma kültürünün oluşması durumunu meydana getirir. Kadın ya da erkek ayrımı olmaksızın tesis edilebilen bir ilişki biçimiydi. . Bu anlamda İrlanda'nın Hristiyanlaştığı erken dönemlerde de yeni din içerisinde de kendisini gösterir. İrlanda'nın Hristiyanlaşması deyince akla günümüz İrlanda kültürünün en güçlü figürlerinden Aziz Patrick gelir. MS 5. Asırda İrlanda'ya gelen Aziz Patrick İrlanda'da Hristiyanlığı yayan ve önemli inançsal otorite olan şahıstır. Günümüzde Aziz Patrick günü İrlanda'nın kültürel bayramlarının en önemlilerindendir. Günümüz İrlandalıları için Aziz Patrick bir milat kabul edilir. Aziz Patrick İrlanda'ya ilk ayak bastığında yüzyıllardır süren pagan gelenekle karşılaştı. Hristiyanların tek ilahına karşın Keltlerin çok tanrılığını gördü. İrlanda Keltleri Hristiyanlık öncesi pek çok Avrupa halkı gibi, animistik bir inanç dünyasına sahipti ve tabiatta gördükleri nesneleri ve doğa olaylarını manevi varlıklar ya da tanrılar olarak görüyorlardı. Akarsular, denizler, gökyüzü, tepeler her biri ilahi bir ruha sahip olarak algılanıyordu ve inançsal anlamda önemli ritüel pratiklerin sergilendiği, kutsal mekanın sınırlarını da çiziyorlardı. Her ne kadar günümüz İrlanda'sı için Katolik bir inanç egemenliğinden söz etsek de diğer Katolik dünyadan farklı olarak eski geleneklerin de yaşatıldığı bir kültüre sahiptirler. Batı dünyasında izleri zaman geçtikçe silinen mistik öğreti ve geleneklerin bazı yansımalarını İrlandalılar yaşatıyorlar. Anam cara bahsine dönecek olursak, bu kavramı günümüzde hala diri tutan olaylardan birisi 1997 yılında yazılan bir kitaptır. John O'Donohue Anam Cara: Kelt Dünyasından Manevi Bilgelik ismi taşıyan kitabı hem kadim Kelt kültürünü hem de anam cara terimini popülerleştirdi. Yazar O'Donohue, kaleme aldığı kitapta İrlanda'nın kadim geleneklerinin bazı gizemlerini okurla paylaşıyor. Eski İrlanda inançsal sözlerini, duaları ve bir takım kutsamaları da kullanarak, günümüz kültürü ve insanının içinde yaşattığı saklı/mistik ilahiliği dışa vurmayı amaçlamıştır. Kitapta yazar, doğanın ve hayatın döngülerini İrlanda'nın kadim kültüründen yola çıkarak aktarıyor."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/ankara-roma-hamami-ankyra-caracalla-hamami-914", "text": "Ankara'nın tarihi çok eskiye dayanan noktalarından birisi; Ulus'tan başlıyoruz yazımıza. Ankara Kalesinin hemen altında; Ulus Heykel'e yaklaşık 500 metre uzaklıkta bulunan Roma Hamamı. Ankara'da antik dönemlerde bir hamam olduğuna ilişkin bilgiler mevcuttu. Ancak bu hamam ile ilgili keşifler henüz yapılmamıştı. Ta ki 1931'de başlayan bir inşaata kadar. Bu inşaat esnasında Roma Hamamı'na ilişkin bir takım kalıntılar keşfedildi. Böylece bu antik hamam artık tespit edilmişti. Her ne kadar burası Roma Hamamı olarak adlandırılsa da burası aslında bir höyüktü. Höyük ne demekti? Yani aşağıdan yukarıya doğru tarihleri barındıran bir tepeydi aslında. Friglere, Romalılara, Selçuklulara, Osmanlıya ve bugün bizlere eşlik ederek oluşmuş bir höyük. En katmanda kazıldıkça altından tarih çıkıyor. Bu bölgenin biraz daha yukarısında, kaleye daha yakın kısmında Agustus tapınağı bulunmaktadır. Palestra bölgesinde göreceğiniz sütunlu yolun, Agustus tapınağına kadar ilerlediğini belirtelim. Bu sütunlu yol Çankırı caddesinin altında kalmıştır. Ancak ben, bu yazımızı Roma dönemine ilişkin bilgiler ile donatacağım. Ve sizlere bugün de çok belirgin kalıntıları olan hamamdan bahsedeceğim. Ankara Roma Hamamı veya Caracalla Hamamı olarak da adlandırıldığını işitebilirsiniz. Zira bu hamam, Roma İmparatoru Caracalla tarafından sağlık tanrısı Asklepios'a ithafen yapılmıştır. Caracalla, 211 217 yılları arasında tek başına hüküm sürmüştür. Günümüz Ankara'sı o zamanların Ancyra'sında bulunan bu hamam, Caracalla'nın göze çarpan önemli icraatlarından birisidir. Caracalla, savaş için seyahat ettiği bir sırada yol kenarında çişini yaparken; Julius Martialis tarafından uğradığı bir suikast sonucu öldürülmüştür. Caracalla Hamamı ardında çok güzel kalıntılar bırakmıştır. Hamamın mimarisi incelendiğinde, taşrada bulunan hamamlarla kıyasla; imparatorluk standartlarında yapıldığı anlaşılmaktadır. Duvarlar, tonoz, taban mozaikleri, su yolu gibi kalıntıları günümüzde çok net bir şekilde gözlemleyebiliyoruz. Bu komplekse ilk giriş yaptığınızda kendinizi büyük bir arazide bulacaksınız. Bu sizi karşılayan alan palestra olarak adlandırılır. Hemen arkasında ise hamam bölümü bulunur. Çevreyi ise bu bölgede bulunan steller, sütunlar, altarlar, lahitler sarar. Çok fazla sayıda stel ve sütun bulunur. Palestradan hamam bölgesine geçmek bayağı bir zamanımı almıştı çünkü her bir steli, uzun uzun incelemiştim. Bölgede mil taşları ve kitabeler de bulunuyor. Bu kitabeler tarihi sosyal, kültürel anlamda anlamamıza büyük oranda katkılar sağlamış. Antik dönemlerde, eğitimler, sporlar, güreşler gibi spor aktiviteleri palestralarda yapılırdı. Ardından hamama gidilirdi. Tabii Roma döneminde hamamlar sadece yıkanmak, banyo yapmak için kullanılmazdı. İçeri de çalgılar çalınır, insanlar yer içer eğlenir, sohbetler edilir, aktiviteler yapılırdı. Palestranın hemen arkasında giyinme odaları bulunuyor. Giyinme odalarından sonra ise doğrudan hamama geçiliyor. Hamam, Hipakaust sistemi ile ısıtılmakta. Hamamda ılıklık, sıcaklık ve soğukluk bölümleri bulunmakta. Frigidarium'da bir yüzme havuzu bulunuyor. Terlemek için Caldariuım kullanılıyor. Caldariuım'un hemen yanında 3 adet oda bulunuyor. Bu odalar sıcak odalardır. Terlemek için kullanılır. Caldarium'un ön tarafında ise servis salonları bulunuyor. Isıtılmış odaların önünde ise küçük küçük bir frigidarium var. Palestradan sonra giriş yapılan kısım kapalı palestra olarak adlandırılmış. Bu alanın solunda ise içeride bulunan frigidarum'dan yaklaşık 2 kat daha büyük bir frigidarium daha bulunuyor. O dönemlerde hamamlar sadece sıcak bir duş için değil. Aynı zamanda serinlemek için de kullanılabiliyordu. Bunu nasıl yapıyorlardı? Güneş almayan bir bina, camları yok, havalandırması güzel ve koca taş bloklardan oluşan duvarlar düşünüldüğünde gayet makul bir serinlik sunabiliyor. Elbette günümüzdeki klima ile soğutulmuş odalarla kıyaslamamalıyız. Bu hamamın ısıtma sistemi o kadar net bir şekilde belirgin ki, incelemeye başladığınızda bir an için antik döneme gidip geliyorsunuz. Hamamın 8. Yüzyıla kadar kullanıldığı düşünülüyor. Bu nedenle, o dönemde oldukça büyük bir popülariteye sahip olduğu düşünülüyor. Zaten ziyaret ettiğinizde hamamın ne kadar büyük olduğu gözünüze çarpıyor ve burada ne kadar fazla kişinin hamamdan yararlanabileceğini düşünüyorsunuz. Hamamın su kaynağının, Elmadağ'dan taş bloklarla taşınarak getirildiği yönünde bulgular taşıyor. Ayrıca girişin hemen sol tarafında biraz aşağıda bir mezar odası var. Ancak üzerinde yazan bilgilere göre; bu mezarın Gar'ın inşaatı sırasında bulunduğu ve bu yapının bu bölgeye uzmanlar eşliğinde taşındığına dair bilgiler bulunmaktadır. Ziyaretiniz esnasında bu mezar odasına da dışarıdan şöyle bir bakmayı ihmal etmeyin."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/arama-motorlari-nasil-calisir-500", "text": "Her saniye artmakta olan sayısız kelime, fotoğraf, video ve daha niceleri... John MacCornick'in deyişiyle; \"Dünyanın en büyük samanlığı\", yani internet. Ve bu samanlıkta aradığımız \"İğneyi\" saniyenin çok daha altında sürelerde karşımıza çıkaran arama motorları. Peki algoritma nedir? Arama motorları bunu nasıl yapıyor? Yazımızda bu soruları cevaplamaya çalışacağız, öyleyse başlayalım. Şu anda kullandığınız cep telefonunuz, bilgisayarınız, tabletiniz, arabanız, televizyonunuz, sosyal medya siteleri ve hatta muhtemelen yakın bir tarihte hayatımızın içine yerleşecek olan robotlar ve daha niceleri; bunların hepsinin altında algoritmalar yatar. Algoritma, kabaca işlem basamaklarıdır. Belirli bir sorunu çözmek için veya belirli bir işi kolaylaştırmak için algoritmalar yazılabilir. Örnek vermek gerekirse; elinizde yüzlerce isim var ve siz bunları alfabetik sıraya göre dizmek istiyorsunuz. Bu işlemi bilgisayarınıza çok rahat şekilde yaptırabilirsiniz. Şayet liste çok uzun değilse saniyelerden daha kısa sürer. Siz bilgisayara bu işlemi yapma komutunu verdiğinizde bilgisayar arkada belirli bir algoritma yürütür. - Annenin iyi olduğu anı yakalamalısın. Mesela kahve içerken olabilir. - Eğer annen olumlu karşılarsa babandan iste. - Babanı arayıp isteme, baban sert biri. Baban işten geldikten sonra uygun anı bekle, mesela televizyon izlerken olabilir. - Babandan uygun anda iste, eğer vermezse sessizce odana çekil; verirse ona söz verip harçlığını al. Alın size bir algoritma! Yukarıda \"Harçlık isteme algoritması\" yazdık. Gelin işleri biraz daha zorlaştıralım ve programlama derslerinde ikinci veya üçüncü haftalarda ödev verilen hesap makinesi programının algoritmasını çıkarmaya çalışalım. - Kullanıcıya hoş geldin mesajı ver. - Kullanıcıya yapmak istediği işlemi sor. - İşlem yapılacak ilk sayıyı iste. - İşlem yapılacak ikinci sayıyı iste. - İki sayıya belirtilen işlemi yap. - Sonucu ekrana bas. - 1 nolu koda dön. Bu kadar örnek verdikten sonra anlaşılır olduğumu umuyorum. Bu arada, algoritmalardan bahsetmişken daha önceden yazdığım, yine bir algoritma olan sezar algoritmasından burada bahsetmiştim. Bu bölümde anlaşılır olmak maksadıyla \"İndeks\" kavramından bahsetmek gerekiyor. İndeks bilgisayar bilimlerinde kullanıldığı gibi kitapların sonunda da kullanılan yaygın bir kavramdır. Okuduğunuz kitabın sonlarını incelemişseniz illa ki görmüşsünüzdür; \"Dizin\" bölümü vardır. Genellikle dizin bölümünde hangi kelimenin hangi sayfada geçtiği yer alır. İndeks de öyledir, arama motorumuzda arattığımız kelimelerin \"Tarih notları\" olduğunu düşünelim. Bu aramamızda birinci indeksimiz \"Tarih\" kelimesiyken ikinci kelimemiz \"notları\" kelimesidir. Şimdi bu örnek üzerinden arama motorlarının bu işi nasıl yaptıklarını madde madde anlatmaya çalışalım. Aşağıda 3 farklı internet sitesi ve içeriğini görüyorsunuz. Burada yaptığımız şey işi kolaylaştırmak, koskoca İnternet dünyasında \"Tarih notları\" gibi bir kelimeyi aratsaydık, sanırım milyonlarca sayfa karşımıza çıkardı. |Tarih notları pdf dosyasına aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz. |Tarih dersi lisede pek ilgilyle takip edilen bir ders değil, genelde not için çalışıyor öğrenciler. - \"Tarih notları\" kelimelerini internette ara. - Kelimelerin bulunduğu sayfadaki her kelimeye indeks ver. - \"Tarih\" ve \"notları\" kelimelerinin yakınlığını bul. - Aradığım bilgiye yakın olma ihtimallerine göre sırala. Arama motorumuz ilk başta kelimeleri İnternet dünyasında arıyor. Ardından bulduğu sayfalardaki her kelimeye bir indeks veriyor. İndeks verme işlemini şöyle gösterebiliriz. Yerlerini tespit ettik. \"Tarih\" kelimesi 1. sitede 1. kelime, 2. sitede 6. kelime, 3. sitede 1. kelime; \"Notları\" kelimesi 1. sitede 2. kelime, 2. sitede 3. kelime, 3. sitede 12. kelime. Algoritma sıralamamızda 3. basamakta belirttiğimiz \"Yakınlıklarını bulma\" işlemi nasıl yapılıyor? Bilgisayarın bizim gibi beyni yoktur, kelimeler arasında ilişki kuramaz ve ne okuduğunu anlayamaz. Ancak arattığımız kelimelerin birbirine yakın olması bilgisayar için önemlidir. Genellikle ne kadar yakınsa aradığımız şeyle de o kadar ilintilidir. Yakınlıklarını bulma işlemini ise sitelerde tespit edilen kelimelerin indekslerinin farkının mutlak değerini bularak yapıyor. Mutlak değerini buluyoruz çünkü eksili ifadeler karşımıza çıkabilir, ama bizim işimiz uzaklıkla, bu yüzden mutlak değer kullanacağız. Bu yaptıklarımızdan sonra başarıyla bir sıralama işlemi yapabiliriz. \"Tarih Notları\" kelimesini internette arattığımız zaman ilk önce birinci sonra sırasıyla diğer siteler gözükecektir. Bu arada sıralama işleminde bir diğer önemli şey de şu; arattığımız kelimelerin indekslerinin küçük olması. Kabul edersiniz ki arattığımız şeyi gerçekten bize gösterecek bir internet sayfasında, arattığımız kelimeler başlangıçta olmalıdır. Tabi bu bizim arama motoru kullanma kabiliyetimize yani ne kadar iyi anahtar kelime arattığımıza da bağlı. Koskoca arama motorları sadece bu işlemleri mi yapıyor? Hayır. Google'ın 200'den fazla sıralama tekniği kullandığı biliniyor. Gelin bir teknikten daha bahsedelim. Linkleri tahmin ettiğimizden de fazla kullanıyoruz. Bir videoyu, yazıyı, siteyi veya herhangi bir şeyi; genellikle beğendiğimizde azımsanacak derecede azınlıkla da beğenmediğimizde paylaşıyoruz, kimi zaman mesaj olarak kimi zamansa bir tweet olarak. Linklerle arama motorlarının ilişkisi ne? Yukarıda da kalın harflerle belirttim, mesele burada beğenmek. Arama motorumuz daha fazla link verilen siteyi daha yukarılara taşıyor. Yine iki siteden gidelim. Burada çok sevdiğim bir arkadaşımın ders notları var, bakın derim. Burada hocalarımızın hocasının ders notları ver, bakın derim. Elimizde \"Burada\" denilerek link verilmiş iki tane site var. Farz edelim ki soldaki, yani herhangi birinin verdiği linkteki site eski bir site olsun, bu yüzden ziyaretçisi ve kullanıcısı sağda verilen siteden daha fazla, hayliyle verilen link de daha fazla. Arama motorumuz ilk başta soldaki siteyi yukarı çıkaracak gibi dursa da işler öyle yürümüyor. Sağdaki siteye herhangi biri link vermedi, Onur Soğuk verdi! Sağdaki site daha önce çıkmalı o zaman? Evet, ama nasıl? Arama motorumuz nasıl Onur Soğuk'un bu işte yetkin bir isim olduğuna ve onun verdiği linkteki siteyi daha yukarıda göstermeye karar verecek? Yukarılarda da belirttiğimiz gibi bilgisayar bizim gibi zeki değildir. Ama algoritmamızın burada yaptığı bir kurnazlık daha var, Onur hocanın kendi sitesine verilen link sayısı! Onur Soğuk çok tanınan biri olduğu için onun sitesine verilen link sayısı hayli fazla, dolayısıyla onun verdiği link de yukarılarda gözüküyor, yani sağda verilen sitedeki link, kendisine link veren sitenin puanını da hanesine katıyor!"} {"url": "https://www.bilgeyik.com/atesin-kontrolu-insanin-evrimine-nasil-yon-verdi-596", "text": "Ateşin bulunması insanlık tarihinin dönüm noktası olarak kabul edilir. Şimdiye kadar keşfedilmiş olan en eski ateş kalıntısı günümüzden 476 milyon yıl önce, karaları işgal eden bitkilerin yandığı Orta Ordovisyen Dönem'e aittir. Bu tarih önemlidir, çünkü bu zamanlardan önce atmosferdeki oksijen oranı oldukça düşüktü ve yanmaya kolay kolay izin vermiyordu. Zaten karalarda da yoğun bir yanıcı madde birikintisi olmadığından, alevli yanma tepkimesine pek rastlanmıyordu. Ancak ne zaman ki karalar bitkiler tarafından işgal edilmeye başladı ve oksijen oranları yanma değerinin üzerine ulaştı, işte o zaman bildiğimiz anlamıyla alevli tepkimeler ve hatta geniş alanlara yayılan yangınların izlerine rastlamaya başladık. Atalarımız ateşi keşfettiklerinde yaşamları birçok açıdan daha kolay hale geldi. Sıcaklık, ışık ve koruma için ateşi kullandılar. Ama ateşin faydası kadar zararı da vardı. Ateşten çıkan duman gözlerini yaktı ve bazı hastalıkları beraberinde getirdi. Benim burada bahsetmek istediğim nokta ateşin kullanım amacı veya çıkan hastalıklar değil, insan türlerinin evrimlerinin hangi noktasında ateşi kontrol altına alabildiğidir. Tarih sahnesine oldukça geç evrimleşmiş bir tür olarak çıkan insanlar ise, ateşi bilinçli olarak kontrol altına alabilmiş tek türdür. Bu da ateşi bizler için daha anlamlı yapmaktadır. Diğer türlerde ateşle birlikte evrimleşme söz konusu olabilse de, ateşi bilinçli kontrol edebilen başka bir hayvan türü tespit edilememiştir. Fakat bu konuda kesin bir yargı yoktur. Ancak ateş günümüzden yaklaşık 400.000 yıl kadar önce Homo Erectus tarafından kontrol altına alındığını biliyoruz. Fakat bundan 125.000 yıl kadar önce, birçok farklı insan türü ateş kullanmıştır. Ateşin kontrolü insanları davranışsal olarak etkilemiştir. Çünkü ateşin kontrolü ile insanlar istediği zaman ışık yaratabiliyorlardı. Böylece avlanma gibi aktivitelerini gün ışığı ile sınırlandırmıyordu. Ateş keşfedilmeden önce insanların korktuğu birçok böcek türü ateşin keşfi ile ateşten korkarak insanlardan uzak durmaya başlamıştır. Bu da insanlara ciddi bir evrimsel avantaj sağlamıştır. Öncül insanlar binlerce yıl yırtıcılardan kaçarak, mağaralarda, ağaç tepelerinde saklanarak yaşadı ve doğada epey bir zayıf canlı konumundaydı. Çoğu yırtıcının tersine karanlıkta görememe gibi bir dezavantaja sahipti ve bu nedenle hayatını idame ettirmesi çok zordu. Çoğunlukla diyeti bitki, sert kabuklu yiyecekler ağırlıklı olsa da bunların yanında böcek yiyicilik, küçük memeliler ve leşler sayesinde biraz etten oluşuyordu. Tarih çizgisi böyle ilerlerken insanlık belki de milestone diye adlandırabileceğimiz olaya, ateşi evcilleştirme başarısına imza attı. Bu sayede artık ekoloji hiyerarşisinde epey yukarılara çıkmıştı. Artık kaçmak zorunda değillerdi. Saklandıkları yerlerden çıkıp özgürleştiler. Ağaç yaşamı tamamen yok oldu ve öncül insanlar savanlara yayıldı. Evrimde gerçekten çok kritik bir role sahip olan ateş ve ateşin evcilleştirilmesi bizim bugünkü formumuzu almamızda büyük pay sahibi. Ateşin insan evrimine etkisini özetleyecek olursak; beslenmesini, beslenmesine bağlı zeka gelişimini, toplumsal yapıyı, kültürel birikimleri, dili, ekolojik seri katile dönüşmemizi sayabiliriz."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/aurora-kutup-isiklari-nasil-olusur-252", "text": "Kuzey Işıkları, Kutup Işıkları ya da Aurora olarak da adlandırılırlar. Sadece kuzey kutbunda değil, güney kutbunda da gözükebilir. Bu nedenle Kutup Işıkları olarak adlandırılmıştır. Kuzey bölgesinde görüntülenen ışıklara Kuzey ışıkları denir. Yani sadece Kutup bölgelerinde görünen eşsiz ışıklardır. Bu eşsiz ışiıklar tamamen doğal olarak oluşurlar. Renkleri Mavi ve Yeşil ve Kırmızı tonlarında olması nedeniyle mükemmelin de ötesinde bir manzara sunar. Her yıl binlerce insan bu manzara için turistik seyehatlere çıkmaktadırlar. Güney kutbunda oluşan ışıklara 'Aurora Australis' denmektedir. Kuzeyde oluşan ışıklara ise 'Aurora Borealis' denir. Işıkların oluştuğu nokta tam olarak İyonosferde oluşurlar.. Işıklar en çok 60 - 72 derece enlemleri arasında gözükür. Aurora, yüksek enerji düzeyine sahip oksijen ve azot atomlarının güneşten gelen yüklü parçacıklar ile etkileşerek temel enerji düzeyine dönmesi sonucunda foton salınımı oluşturmasıyla ortaya çıkar. Ortaya çıkan bu foton salınımı ortaya Kuzey ışıklarını çıkarır. Dalgalı hallerde bu salınım kayarak ilerler böylece dans eden Aurora'lar görürüz. Aurora, Oksijen emisyonlarında Yeşil ya da Kahverengi tonlarında ışıklar çıkarken, Nitrojen emisyonlarında mavi ve kırmızı tonlarında görülebilir. Bu durumda yüksekliğine bağlı olarak atmosferde bulunan gaz oranlarıan göre renginin değişmesine neden olur. Dünya her an güneş rüzgarlarına karşı direnme durumundadır. Güneş'ten gelen yüklü parçacıklar bu güneş rüzgarları ile yer yüzüne ulaşır. Güneş rüzgarları yoğun ve sıcak plazma halindedirler. Yukarıdaki görselde bu durumu net bir şekilde görebilirsiniz."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/avrasya-kaya-resimlerinde-turk-kultur-ve-mitolojisi-979", "text": "Bu kısa makalede Türk tarihi üzerine yapılan güncel çalışmalardan birisi olan \"Avrasya Kaya Resimlerinde Türk Kültür ve Mitolojisi\" başlıklı kitaba değinilmiştir. Kitabın yazarı Halil Can AKGÜN, uzun yıllardır sürdürdüğü akademik çalışmaları ve özel olaraksa kaya resimleri üzerine yürüttüğü incelemeleri, bir kitap çalışmasıyla yeni bir boyuta taşımıştır. Türk kültürü ve tarihi üzerine yapılan araştırmalarda kaya resimleri önemli kaynaklar olarak ön plana çıkmaktadır. Eski Türklerin geçmişiyle ilgili bilgi aldığımız \"kaynak\" niteliğindeki kaya resimleri, Türklerin inanç dünyası, gündelik hayatı, mitolojisi, gelecek tasavvuru, kişisel merakları ve ilgileri dahil olmak üzere çok geniş bir yelpazede bilgi içermektedirler. Türk tarihi üzerine yapılmış güncel çalışmalar içerisinde önemli bir pencere açan bu eser, araştırmacılar için önemli bir başvuru kaynağı olacak, alanın meraklısı okurlar içinse yeni ufuklar açacak bir kitap olacaktır. \"Daha yazının şekillenip sistemli hale gelmesinden önce, eski çağlarda insanlar kayalar üzerine yaşamlarından birçok sahneyi çizerek gerek Tanrı ile gerekse gelecek kuşaklar ile iletişim kurduklarını düşünüyorlardı. Hatta bazen yazı ve semboller kutsal bile sayılmıştır. Bu noktada ise sembollere ve kaya resimlerine \"kutsal bir iletişim aracı\" diyebiliriz. Kaya resimleri bir anlamda insanlığın ilk entelektüel çabalarını bizlere yansıtmaktadır. Türk kültürüne dair mevcut kaya resimlerinin bulunduğu coğrafyaya göz atıldığında Baykal Gölü'nün çevresinden başlayarak Buryatya, Güney Sibirya, Lena Irmağı kıyıları, Hakasya ve Tuva ile Gorno-Altay bölgeleri çevresinden Moğolistan, Kuzey Çin, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan, Afganistan, Azerbaycan, Doğu Anadolu, Batı Anadolu, Kafkasya, Kuzey Karadeniz ve Balkanlar'da yer aldığı görülmektedir."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/az-bilinen-netflix-dizi-onerileri-101", "text": "- 1. 1 - Atypical - 2. 2 - The End of The Fucking World - 3. 3 - Dirk Gently's Holistic Detective Agency - 4. 4 - Trollhunters - 5. 5 - MobPsycho 100 - 6. 6 - 3% - 7. 7 - 13 Reasons Why - 8. 8 - Daredevil - 9. 9 - Ozark - 10. 10 - Maniac Malum, Netflix Türkiye pazarına girdikten sonra muhteşem bir reklam faaliyetine girişti. Öyle ki, en çok izlenen dizileri her mecrada gözümüze gözümüze soktular. Netflix üyesi dizi/film tutkunları da haliyle önlerine sunulan bu tabağı bitirdikten sonra arayışlar içine girdiler. Sıra dışı bir dizi olan Atypical'da Otistik Sam'in kız arkadaş bulma maceralarını izlerken ailesinin iç hesaplaşmalarını ve ilişkilerindeki incelikleri, hataları izliyorsunuz. Zaman zaman güldüren, zaman zaman ağlatan bu enteresan diziyi gayet sürükleyici bulacağınıza eminim. Kendisinin psikopat olduğunu düşünen sorunlu bir genç olan James, bir gün hayvan öldürmekten sıkılır ve ilk gerçek cinayetini tasarlamaya başlar; ancak aynı kendisi gibi sorunlu olan cüretkar Alyssa onu bu içsel yolculuğunda istese de yalnız bırakmayacaktır. Todd Brotzman'ın boktan hayatını; parasızlık, başarısızlıklar, pişmanlıklar ve şanssızlıklarla dolu olduğu düşünür... Ta ki Dirk Gently ile tanışana kadar. Aslında BBC yapımı olan bu dizi Otostopçunun Galaksi Rehberinin yazarı Douglas Adams imzası da taşıyor. Zaten ilk bölümden bu tarzı hissetmemek imkansız. İnsanlığın farkında olmadığı bir savaşın parçası olan iki Troll'ün epik savaşı, Jim ve arkadaşlarının hayatını değiştirecek şekilde sonuçlanır. Guillermo del Toro imzalı bu yapım, animasyon sevmeyenleri bile ekrana kilitleyecek cinsten. Anime veya mangalardan uyarlanmış Japon aksiyon dizilerine bir şans vermek isteyenlerin beğenebileceği bir yapım. Esper denilen psişik güçlere sahip insanların anlatıldığı bu dizide, Mob isimli esper'in sabrının sonuna ulaşırken yaşadıkları konu ediliyor. Distopik bir gelecekte geçen dizi, düşük bütçeli bir Brezilya yapımı. Kurgusal hatalar ve ufak tutarsızlıklara rağmen soluksuz izlenecek bu yapım hemen her distopik gelecek temalı yapımda olduğu gibi, bir sistem eleştrisidir. Gelecekte kurulan sistem dünyayı ikiye böler: her sene düzenlenen sınavı geçen %3'lük kesim ve diğer insanlar. Bir kısım lüks içinde yaşarken diğer insanlar kısıtlı kaynaklarla hayatta kalmaya çalışmaktadır. Dizi tutkunlarının şans vermesi gereken bir yapım. Arkadaşları Hannah intihar ettikten sonra, Hannah'nın sınıf arkadaşları ve onların sırlarını anlatır. Hannah öldükten sonra Clay'a gönderdiği postada intihar etmeden önce kaydettiği kasetler bulunmaktadır. Küçükken kör kalan Matt Murdock adalet takıntısı nedeniyle, gündüzleri avukat geceleri ise süper kahramanlık yapmaktadır. Süper kahraman dizi/filmlerini sevmeyenlerin bile izlediği bir süper kahraman dizisi olan Daredevil, gerek senaryosunun doluluğu gerekse oyunculukları ile ön plana çıkıyor. \"Bu dizi mi az biliniyor?\" dediğini duyar gibiyim ancak süper kahramanlara uzak insanlar için böyle olabilir düşüncesi ile listeye almaya karar verdik. Bir uyuşturucu baronun 500 Milyon Dolarını aklamak için ailesini Chicago'dan Missouri'deki Ozark bölgesine sürükleyen bir adamın hikayesini anlatan bu dizi Breaking Bed hayranlarını oldukça memnun edebilecek niteliklere sahip. Annesi ile sorunları olan bir doktorun garip bir ilaç deneyine katılması oluşan ilişkiler ve olaylar ağını anlatan bu mini dizi sırf Emma Stone için bile izlenilebilir."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/bacasiz-ev-877", "text": "Bu gece nasıl bir karanlıkta olduğumu bilmeni istemem. Işıklar sönmüş. Eviniz yıkıldı yıkılacak diyorlar. Bacası olmayan tek ev bizimki olduğundan evimizin bu yüzden yıkılacağını düşünüyorum. Eve bir baca yapsak olmaz mı, diyorum. Çocuk aklı deyip gülüyorlar. İşte bu koca şehirde karanlıkta yatarken hissettiklerimin özeti bu hayallerden ibaret. Yarım yamalak olsa da asla inkar edemeyeceğim bir geçmişin ıstıraplı çırpınışları... Koynuma; sanki yaş kütükleri öğütmüş sobadan bir kürek dolusu kor ateş koymuşlar. Ben ise, o sobanın bedenimi yalım yalım kuşatan sıcaklığını çok özledim. Ateşimin kırk derece olduğu zamanlarda, sobanın önündeki delik deşik muşambanın üzerine uzandığımda, yüzümün yanarken sırtımın üşüdüğü o günü özlüyorum. Etrafımdaki sesleri hayal meyal hatırladığım bu tuhaf zaman diliminde, erken yaşta okuduğum kalın kitaplardan birinde yaptıklarından dolayı kendisine çok hak verdiğim bir delikanlının zihnimde beliren yüz hatlarının, kendinden emin ifadesini seyrediyorum. Kitabı yeni okuduğum için o hastalık süreci boyunca bu küçük halüsinasyonlar devamlı olarak tekrar ediyor. Bir an ayağında prangalarla mahkum edilmiş olsa da kalbindekilerden kurtulduğu için tebessüm ediyor. Ateşim kırk derece. Battaniyeyi tepeme sarıp nefesimle terlemeye çalışıyorum. Bacası olmayan evdeki sobanın ısısıyla yüzümün gerildiğini düşünüyorum. İnat etme hastaneye git diyor. Hastaneleri oldum olası sevmemişimdir. Yine hastalıktan gözlerimin seğirdiği bir günde hayatımda ilk defa bayıldığım o an aklıma gelir. Dezenfektan kokusundan başka bir sebep bulamadığım bu talihsiz olayın unutulması için uzun süre kimsenin hasta olmaması için dua etmiştim. O günden sonra, her hasta olduğumda, harıl harıl yanan bir sobanın karşısında yatıp her zamankinden farklı düşünebilmenin ne anlama geldiğini sorgularım. Çoğu zaman düşüncelerimin ne derece doğru olduğuna karar veremem. Bu yüzden sadece körkütük düşünürüm. Varlığımda duyduğum ürpertinin sessizce dışavurumudur bu düşünceler. Bu gece nasıl bir boşlukta olduğumu bilmeni istemem. Sen beni hep farklı tanımıştın. Belki beni o delikanlı kadar cesur bir roman kahramanı zannetmiştin ama ben pek yazarların ilgisini çekecek tiplerden değilim. Bu dünyaya gelmiş olmaktan dolayı derin azap duyan, bu çetin yazgının içindeki manayı ararken kendi varlığına yabancılaşan hasta bedenimi bir roman kahramanı olmakla avutuyorum. Fakat insanlığın geldiği nokta beni şaşırtıyor. Bu dünyaya dört elle sarılmak ve erişmek istediğimiz hedefler uğruna, yol üstünde karşımıza çıkan her türlü engeli profesyonellikle bertaraf etmek üzerine kurulu hayatlarımız var. Ne kadar mutsuz olduğumuzu kendimize bile itiraf edemeyecek kadar mutluyuz. Bu düşüncelerimden dolayı beni ne kadar yargılasan haklısın. Hatta bir gün ölmeyi istediğimde, beni alelacele susturduğunda bu korkunun bizleri neden bu kadar kuşattığını merak etmiştim. O zaman ilk hastalığımda bunu düşüneceğime dair kendime söz vermiştim ama aradan üç hastalık geçti hala bu konuyu düşünemedim. Doğumların ve doğum günlerinin kutsandığı, ölümlerin ise önce garipsenip bir zaman sonra hiç yokmuş gibi kutlamaların ve koşturmacanın içinde kaybolduğu bir dünyayı giderek daha da tuhafsıyorum. İnsanoğlu kendini doğduğu andan itibaren ölümsüz kılmış. Öldüğünde ise ölümsüzlüğü yaşayanlara miras kalıyor. Acınacak haldeyim, bunun farkındayım. Boğulacak gibi oluyorum ama terim kuruyup ateşim yükselmesin diye battaniyeden kafamı çıkartıp bir temiz hava alamıyorum. Böyle bir durumda seninle daha önce hiç konuşmadığım kadar açık olabildiğim için mutluyum. Sağlıklıyken çoğu problem yokmuş gibi görünür. Bu yüzden o kitabın bana öğrettiği gibi böyle zamanlarda düşünerek vicdanımı rahatlatırım. Bir gün ölümsüzlüğü başkalarına bıraktığımda, hayatın tüm güzellikleri ve tüm deneyimleri geride kalan saniyelerden ibaret olduğunda, sayrı bedenimle bunları sorgulamadığım için kendimi suçlamak istemem. Bu yüzden sana minnet duyuyorum. Bir insanın en gizli köşelerinde, hatırasında, çocukluğunu geçirdiği yıkık dökük bir harabe kadar yer kaplayan ama onun için çok önemli olan parçalar vardır. Onları keşfedebildiği müddetçe kendini tamamladığını hisseder. Bu karanlık anımda keşif yolculuğumda bana destek olduğun için çok teşekkür ederim. Ateşim otuz dokuza düştü. Eviniz bir seneye yıkılır diyorlar. Biraz büyümüşüm. Bunu söyleyenlere hayret ediyorum. Görürsünüz iki sene de geçse yıkılmayacak diyorum. Bacası yok diye arzın dibine gömeceksiniz yakında. Sizin söylediğinize göre yanması lazımdı bu zamana. Sobadan çıkan dumanla tavanın tahtaları zift bağlamış. El dayanmıyor tahtalara, lav gibi kurum akıyor. Yanmadığına değil de yıkılmadığına mı şaşırıyorsunuz? Enkazın altında kalırsak bir gün, dumandan boğulmadığımız için şükrederim. O evde yaşamadığınız için bilmezsiniz. Kışın tahta koridorun üstüne camsız pencereden karlar doluyor. Sabahına oracıkta donuyorlar. Sadece sobalı oda sıcaktır. Kardan adam yapıp elimiz uyuşunca sobalı odaya koşarız. Elimizi ısıtıp sobaya patates atarız. Fırını kırık olduğundan isli olur tadı. Yağda kızartırsanız hele daha islidir. İsli patatesi bir tek ben severim. Ev bacasızken soba sağlam olur mu derler. İte kaka sokarlar yaş odunları. Bana mısın demez isli soba. Kızıla keser, demir kızılına... Bu soba böyleyse cehennem nasıldır dediklerini duyarsın. Cehennem sağlamdır dersin, is yapmaz. Çocuk aklı deyip gülerler. Karanlıkta fırtınanın sesini dinlemek için bazen tahta koridora koştuğumuz da olur. Tahta koridorda beklediğiniz zaman yüzünüze çarpan kar fırtınasının -camsız pencereye gözlerinizi kısarak yaklaştığınızda burnunuzu sızlatan o soğuğun- meşe odunları küle çeviren sobanın yakıcı sıcağından pek bir farkı yoktur. Battaniyeyi üzerimden atıp derin derin nefes alıyorum. Odanın tüm soğuğu bir anda terli bedenimi istila ediyor. Nefesimle boşanan terim bir anda kuruyor, başım ağrımaya ateşim yükselmeye başlıyor. Soğuk koridordaki camsız pencereden bir tokat gibi kar fırtınası tüm bedenime çarpıyor. Çocukluğumdaki evin yıkıldığını hissediyorum. Sallanan merdivenleri teker teker göçüp iki üç can alıyor. Çatının zift bağlamış iskeleti alevalıyor. Bu gece nasıl bir karanlıkta olduğumu bilemezsin. Kör bir duman ciğerlerimin, katran gibi her köşesine oturmuş. Çocuk yaşta okuduğum kalın kitaplardan birinin sayfaları tutuşmuş. Bu güne kadar hiç yüzleşmediğim bir gerçeğin farkına varıyorum. Karanlıkta yüzümü tunç rengine çeviren ışığın karşısında düşüncelerimden öylesine korkuyorum ki... İsli sobanın karşısında, yırtık pırtık muşambada asırlarca uyumak istiyorum."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/benim-efemera-larim-920", "text": "- Ş. Nihal Somer, İshak Keskin, Bir Bilgi Kaynağı Olarak Efemera ve Türleri, Bilgi Dünyası: Cilt 13 Sayı 2 (2012) \"Bilimsel çalışmaların farklı kaynaklarla desteklenmesi, araştırmaların eksiksiz bir şekilde ortaya konulabilmesi bakımından önemlidir. Bu bağlamda özellikle gündelik yaşamın ayrıntılarını belgeleyen ve bu nedenle kültür tarihi çalışmalarında kullanılabilecek güçlü niteliklere sahip efemera türü belgelerin de bilgi kaynağı olarak değerlendirilmesi gerekir. 16. yüzyıldan itibaren gündeme gelen, özellikle bilimsel araştırma paradigmasının değişimiyle sürekli artan bir önem kazanan efemera, konuya yaklaşım ve kaynak değerleri yanı sıra tanım ve türleri anlamında da tartışılmaktadır. Bu bilgi kaynağının özellikle koleksiyoncular, arşivciler, kütüphaneciler ve müzeciler tarafından mesleki bakış açılarına dayalı çeşitli tanımları yapılmıştır. Ayrıca efemeranın türlere dayalı olarak değerlendirilmesi söz konusudur ve şüphesiz bunlar arasında arşivlerin, kütüphanelerin ve müzelerin koleksiyonlarına dahil edebilecekleri birbirinden farklı türler bulunmaktadır. Bu makale, temelde Türk arşivcilerin dikkatini efemera konusuna çekmeyi amaçlamaktadır. Bu bağlamda, efemeranın tanımı ve tanımsal sorunları incelenerek arşivcilik bakış açısını yansıtan yeni bir tanım getirilmeye çalışılmış, farklı bakış açılarıyla sınıflandırması ele alınmış ve arşivlere kabul edilebilecek türlere de değinilmiştir\". Konuyu derinlemesine irdelemek isteyenlerin, anılan makaleye başvurmaları gerekir. Meraklısına ışık tuttuğumuz bu yolda biz de biraz birşeyler öğrenmek istersek; efemera sözcüğünün eski Yunanca ephemeron ve emeros sözcüklerinden İngilizceye ephemera olarak geçtiğini, günlük kullanımdaki özellikle yazılı ya da basılı kağıt malzemelerin biriktirilmesinden başka bir şey olmadığını, bilmemiz gerekir. Şimdi öğreniyorum ki; ben en azından 75 yıllık efemerist mişim. Efemera biriktirenlere böyle diyorlar çünkü. İlkokul son sınıftaki öğretmenimin el yazılı takdirnamesinin, başöğretmenimin geçmiş olsun yazısının bendeki değerleri dışında da kıymete bindiğini yeni öğreniyorum. Bunlar da bir şey mi, gazete kesikleri, kartvizitler, kartpostallar, mektuplar, davetiyeler yani taşıması ve saklaması kolay ıvır-zıvırlar. - Biriktirmek amacıyla üretilmezler deniliyor; ben de bir kenarda dursun düşüncesiyle adını bile bilmeden saklamışım efemeraları. Efemera biriktireyim diye bir amacım zaten yoktu. - Kısa ömürlü olurlar deniliyor, hiç de öyle değil; ben kullandığım, yok etmediğim sürece pekala yaşıyorlar. Örneğin ilkokul birinci sınıf dergilerim bugün tam 78 yıllık. Ben kullandım; ciltlettim ve benden sonra iki kızkardeşim daha kullandı. Torunum ilkokuldayken birlikte yaptığımız sayfa onarımlarından sonra yeniden yaptırdığım - güzel cildin içine açıklamalı bilgiler ekledim ve üniversiteyi bitirince kendisine armağan ettim. Kim demiş efemeralar kısa ömürlü diye. Salvador Dali sergisi için aldığım biletin ömrü, sergiyi geziş süresiyle sınırlı olabilir; ama ben saklarsam yıllarca sürebilir kapsadığı anılar. - Gerçek değerleri zamanla anlaşılır dedikleri doğru. Aziz Nesin'in bendeki birkaç mektubu ve rahmetli dayımın vasiyeti olarak çocuklarının Vakıf'a yatırdığı paranın makbuzunun değeri bizler için ölçülebilir mi? - Yararlıkları değişken olurmuş; kuşkusuz doğru. Benim efemeralarım arasında bulunan, Alp Dağlarının yamaçlarından derlenmiş kuru bir çiçek, belki benden başka kimseye bir şey söylemez. Söylemez; ama, Julie Andrews'in bu çiçek için seslendirdiği Edelweiss şarkısını internette beğendiğini söyleyen ihtiyar bir kadının çocukluk anılarını acı da olsa yeniden yaşatabilir. Çünkü babası İkinci Dünya Savaşında ölüme giden bir askerdir Avusturya ordusunda ve bu şarkıyı hiç dilinden düşürmez savaşa gitmeden önce. O günlerin küçük kızı Gabrielle bugün benimle yaşıt bir ihtiyardır. Kuru çiçekli bir Edelweiss efemerası, internet sayfasında beni ve Gabrielle'i 70-80 yıl öncesine götürebilmektedir. - Ivır zıvır ürünler olarak küçümsenirler yargısı da pek yerinde değil gibime geliyor. Gerçi biz işimize yaramayan herşey için bu değerlendirmeyi kullanırız; ama o gün gereksiz görünen şeylerin bir başka gün aranan nesneler olacağını önceden kestiremeyiz kimi zaman. Küçük bir anı ile perçinlemek isterim bunu: Çalıştığım araştırma kurumunda, kısa sürede hazırlanması istenen bilgiler olurdu sıklıkla. Bakan bir yurtdışı gezisi yapacak olsa; gidilecek ülkenin doğal yapısı, çevre sorunları, demografik yapısı ve benzeri konular gündeme gelirdi ansızın. Bu nedenle, genel bazı konuları önceden hazırlayıp bir kenara koyardık. Teknik eleman kadrosu istemenin gerekçeleri için hazırlanmış acıklı sayfalar da yer alırdı bu kutuda, önemli bir konudaki Tübitak raporu da. Başka amaçlarla kullanmak için yaptırılan çok uygun bir siyah cilt beziyle kaplı bir kutumuz vardı. O zamanki müdür bu kutuda toplardı bu belge ve bilgileri. Gerçekten çok işimize yarardı karakutu adını verdiğimiz bu gereç. Uçak kaza kırım raporuna yardımcı olan karakutudan esinlenmiştik kutuya ad koyarken... Biz karakutu diyorduk; ama müdürümüz emekli olunca yeni gelene kutuyu tanıtmak istediğimizde kutu üstündeki etiketi farkettik: Kutumuzun adı Ivır Zıvır olmuştu artık. Kendisi Amerika'da master yaptığı için biz de kutunun adına yabancı bir söylem yakıştırdık kendimizce: Ayvır Zayvır dedik kutuya. Her iki yönetici de rahmetli oldu, kurum dağıldı, hepimiz de bir köşeye dağıldık; bu arada bizim Ayvır Zayvırın sonu ne oldu bilemedik. Sözü Efemeraya bağlarsak; sizin çok önem verdiğiniz bir konu, bir başkası için çok rahatlıkla ıvır zıvır olabiliyor. Diyelim ki; ben ilk nüfus kağıdımı koymuşum efemeralarım arasına. Zaman zaman ben de bakıyorum, eşe dosta da gösteriyorum. İkinci Dünya Savaşının o yokluk dönemini yaşıyoruz birlikte. Nüfus kağıdımın son sayfalarında Kaput Bezi Verilmiştir, Ekmek Karnesi Verilmiştir damgaları acı-tatlı anıları yeniden yaşatıyor insana. Torunuma o günlerin ayrıntısını anlatırken yardımcı oluyor bu belgeler bana. Belki başkası için döküntüden başka bir şey değil. Ben efemeralarıma nasıl bir düzenleme yaptığımı anlatayım size: Zarflar içinde biriktirdiğim 300'ü aşkın efemeram vardı kitaplığımda. Düzenleme yaparken; içinde saydam plastik zarflar bulunan- klasörler kullandım ve her saydam dosyaya 2 tane efemera yerleştirdim. Arkalı-önlü koyduğum belgeler zarfa bakar bakmaz görülebiliyor. Plastik zarfları numaraladım ve herbirinde hangi efemera olduğunu bildiren dizelgeyi klasörün ön kapağı arkasına yapıştırdım. Ben her klasördeki saydam dosyaları 1'den başlayarak numaralandırdım. Zaten 3 klasörüm var şimdilik. Mavi-kırmızı-lacivert kapaklı. Hepsinin kapak arkasına yapıştırdığım dizelgelerde 1'den başlıyor efemera numaraları. Konulara ya da tarihlere göre bölümlendirerek sıralamak olanaksız. Onlarca konu, yüzlerce değişik tarih oluyor düzenlerken. Bu durumda; bir efemerayı ararken zorluk olmuyor mu? Oluyor doğal ki... Birazcık uğraş da onun tadı-tuzu artık. Bilgisayarımdaki bir dosyadan klasör dökümlerini tarıyorum, aradığımı nasıl bir başlıkla kaydetmiş olacağımı düşünüyor; çok, ama çok kısa sürede aradığıma ulaşıyorum. Adlandırmaya bir standart getirebilsem işi daha kolay çözerim gibime geliyor. Önünüze gelen, gözünüze takılan her nesneyi de efemera yapmaya kalkmayın sakın; birlikte yaşadıklarınız size çöpçü balık diyebilirler. Aşağıdaki örnekler benim düzenlediğim klasörlerin ön kapak içindeki dizelgelerinin bir bölümüdür. Dizelgedeki numaralar o klasördeki saydam zarf sayısını gösterir. Her zarfta genellikle arkalı önlü olmak üzere 2 efemera bulunur. İçeriği kapsamlı ise her zarfta bir efemera yer alır. Klasörler genellikle 30-60 saydam zarf kapsar."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/bilgisayar-bilimlerinin-6-buyuk-fikri-749", "text": "Kısıtlanmış veri depolama kapasiteleri ve uzun programlama prosedürleri ilk bilgisayarlardaki algoritmaları kısıtladı. Ancak bu kısıtlamalar elektrik-elektronik mühendisliğinin katkılarıyla ortadan kalkmaya başlayınca algoritmalar daha fazla ve daha karışık yapılara uygulanmaya başlandı. Algoritmik biçimdeki bu işleri ifade etme girişimleri insan beynine yük olmaya başlayınca da daha fazla araştırma algoritmalar ve programlama süreçleri üzerine yöneldi. Gödel'in eksik teoreminin sonucuyla birlikte matematikçiler ilerleyen teknolojinin yeni ortaya çıkardığı algoritmik süreçle zaten uzun zamandır ilgileniyorlardı. Böylece Bilgisayar Bilimleri olarak bilinen yeni bir disiplin sahneye çıktı. Bilgisayar bilimleri kendini algoritmaların bilimi olarak kurdu. Bilgisayar bilimleri o kadar kapsamlıdır ki; matematikten, mühendislikten, psikolojiden, biyolojiden; işletme yönetimine, dilbilimine kadar geniş bir alanda kullanılır. Aslında Bilgisayar bilimlerinin farklı alanlarında çalışan araştırmacılar Bilgisayar bilimleri için çok farklı tanımlara sahip olabilirler. Mesela Bilgisayar Mimarisi alanında çalışan bir araştırmacı minyatürleştirmeye odaklanır ve onun tanımı teknolojinin uygulamaları ve gelişimi üzerine olur. Ancak veri tabanı sistemleri üzerine çalışan bir araştırmacı Bilgisayar bilimini bilgi sistemlerini daha yararlı yapan bir yol olarak görür. Buna rağmen, bu araştırmacıların tamamı algoritma biliminin yönlerine dahil edilir. Algoritmaların Bilgisayar bilimlerinde oynadığı merkezi role bakmak, ilerideki çalışma sahanızı belirleyecek soruları tanımlamak için yararladır. Şu anda burada kullandığımız bu terim, bir varlığın iç ve dış özelliklerinin arasındaki farka atıfta bulunur. Soyutlama işlemi; bilgisayar, otomotik vitesli araba veya mikrodalga fırın gibi karışık aygıtların detaylarını göz ardı etmemize ve onu sadece kullanmamıza izin verir. Dahası, bu yolla karışık sistemler ilk önce tasarlanır; bilgisayarlar, arabalar ve mikrodalga fırınlar, bileşenlerin her birinin detaylarından belirli bir seviye soyutlanarak inşa edilir. Soyutlama uygulayarak bunları inşa ve analiz edebiliyor, yönetebiliyoruz. Eğer detaylı bir seviyeden bakılırsa karışık bilgisayar sistemleri son derece bunaltıcı olurdu. Soyutlamanın her bir seviyesinde, iç karışıklığını göz ardı ettiğimiz ve soyutlama araçları olarak adlandırdığımız sistemi bileşenler açısından inceleriz. Bu bizim aynı seviyedeki her bir bileşenin diğer bileşenlerle etkileşimine odaklanmamıza ve bileşenlerin parçalar topluluğu olarak nasıl bütün bir sistemi oluşturduğunu anlamamıza izin verir. Böylece detaylar denizinde kaybolmaktansa elimizdeki işle ilgili sistem parçasına odaklanabiliriz. Şunu vurgulamalıyız ki, soyutlama sadece bilim ve teknoloji ile sınırlı değildir. Toplumumuzun diğer türlü mümkün olmayacak bir yaşam tarzı yaratmasını sağlayan önemli bir tekniktir. Pek azımız günlük yaşamda bu tekniğin uygulandığını anlıyoruz. Kendi başımıza üretemeyeceğimiz, yapamayacağımız yemekler yiyor, kıyafetler giyiyoruz. Elektriksel cihazları ve iletişim sistemlerini altında yatan nedenleri anlamadan kullanıyoruz. O şeyi yaratan mesleklerinin detaylarını bilmeden onların ürünlerini kullanıyoruz. Her bir yeni ilerlemeyle toplumun çoğunluğu soyutlama araçları sayesinde onu kullanmayı öğrenirken, toplumun küçük bir parçası o alanda uzmanlaşmayı seçer. Bu şekilde toplumun soyutlanmış cihazlar, araçlar, uygulamalar deposu genişler ve toplumun yetenekleri giderek artar. Bilgisayarlar sadece alışılmış komutları uygulayan karışık makineler olarak görülebilir ancak şimdi doğası gereği yaratıcı bir Bilgisayar bilimleri alanını göreceğiz. Yeni algoritmaları keşfetmek ve uygulamak, dünyayı çevreleyen problemleri çözmek için araçlarımızı doğuştan gelen kullanma arzumuza bağlı olan bir aktivitedir. Bilgisayar bilimleri görsel, dilsel ve müzikal sanat olarak çevremizi kapsayan ifadelerin bir formu değildir, ayrıca bizlere dünyaya yayılan yeni dijital ifadeleri de kazandırır. Büyük yazılım sistemleri yapmak yemek kitabı tarifini uygulamaktan daha çok yeni bir heykeli hayal etmek gibidir. Onun biçimlerini ve işlevlerini tasavvur etmek dikkatli bir planlama gerektirir. Bileşenlerini üretmek zaman, detaylar dikkat ve pratik beceri gerektirir. Kullanıcıya sunulan en son ürün, programın yaratıcılarının estetik ve anlayışının somutlaşmış halidir. Bilgisayarlar ayrılabilir ve sayısallaştırılabilir her türlü bilgiyi kullanmaya uygundur. Algoritmalar baş döndürücü çeşitlilikte yollardan herhangi biriyle, bu dijital olarak sunulmuş bilgileri işleyebilir veya transfer edebilirler. Bu bir ifadeyi diğer ifadeyle, bir bilgisayardan diğerine karıştırma değildir; Bilgisayar algoritmaları örneklere bakmamıza, simülasyon oluşturmamıza ve yeni bilgileri ilişkilendirmemize de olanak verir. Büyük veri kapasiteleri, yüksek hızlı bilgisayar ağları ve güçlü hesaplama araçları bilim ve mühendisliğin birçok diğer disiplininde önderlik ediyor. Karmaşık proteinleri simülasyonlaştırarak yeni bir ilacın etkilerini tahmin etme, kitapları sayısallaştırarak dilin evrimini inceleme veya iç organların iç medikal tarama yapmadan 3D fotoğraflarını oluşturma gibi... Arzu eden okurlarımız bu konudaki çok daha ayrıntılı bir yazıma buradan ulaşabilirler. İnsanın isteklerini çalıştırılabilir bir bilgisayar algoritmasına çevirmek artık programlama olarak adlandırılıyor. Bilgisayar bilimleri bilgisayar programlamadan çok daha fazlasını içerir Çalıştırılabilir algoritmalar tasarlayarak problem çözme yeteneği tüm bilgisayar bilimcilerinde gözlenir, gözlemlenmesi gerekir. Bilgisayar algoritmaları sadece küçük algoritmik adımları çalıştırmak için yeteneklidir ancak programlama dilleri sayesinde yapılan soyutlamalar çok çok daha fazla karışık problemlerin kodlarla çözümlerini kolaylaştırır. İnternet dünyanın çevresindeki bilgisayarları ve elektriksel cihazları birleştirir ve toplumu bilgiyi depolama, getirme ve paylaşma yoluyla derin bir şekilde etkiler. Ticaret, haberler, çevre ve iletişim şimdi bu birbiriyle iletişimde olan küçük ağlara daha fazla bağımlı hale geliyor. İnternetin erişimi kişisel bilgilerimizin güvenliği ve gizliliği için derin etkilere sahip. Siber dünyada çok fazla tehdit var. Sonuç olarak, kriptoloji ve siber-güvenliğin önemi bu bağlantılar dünyamızda gittikçe artıyor. Arzu eden okurlarımız kriptoloji hakkındaki daha detaylı yazıma buradan ulaşabilir. Bu yazı \"Computer Science- An Owerview - J. Glenn Brookshear and Dennis Brylow\" adlı kitaptan çevrilmiştir. Kitabın Türkçe çevirisi de mevcuttur, konu hakkında ileri bilgi almak isteyen okurlar kitabı edinebilirler."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/bilgisayar-tarihine-adini-yazdiran-kadinlar-761", "text": "- 1. Tarihteki İlk Programcı: Ada Lovelace - 2. ENIAC 6 ve Women's Work - 3. İlk E-Kitap Okuyucu: Angela Robles - 4. İlk Bilgisayar Tabanlı Telefon Santrali: Erna Schneider Hoover - 5. River Raid: Carol Shaw - 6. Roberta Williams - 7. Arm İşlemci Mimarisi: Sophie Wilson - 8. GPS, GSM, Wi-Fi: Hedy Lamarr - 9. Liskov Değiştirme Prensibi: Barbara Liskov - 10. FORMAC & Jean Sammet - 11. Grace Murray Hopper Büyükanne COBOL - 12. Yazılım Mühendisliği: Margaret Hamilton - 13. İnternetin Annesi: Radia Perlman Bilgisayarlar günümüzün olmazsa olmaz cihazları olmuşlardır. Ne kadar dışarıdan bakıldığında bilgisayar mühendisliği erkek mesleği olarak dursa da bilgisayar bilimlerinin ilk adımları kadın akademisyenler tarafından atılmıştır. Fakat 1980'li yıllarda ev bilgisayarlarının erkek çocuklara yönelik pazarlanması sebebiyle kadınların bilgisayar bilimlerinden uzaklaşmasına ve erkeklerin bu alana el atmasına neden olmuştur. Buna rağmen son yıllarda bilgisayar bilimleri üzerinde çalışan kadın sayısı artmaya başlamıştır. Bu yazıda bilgisayar tarihinde önemli rol oynamış kadınların başarılarını sizlerle paylaşmak istedim. Ünlü İngiliz şair Lord Byron'ın kızı Ada Gordon bilgisayar tarihinin ilk öncülerinden kabul edilir. İlk olarak 13 yaşındayken uçan bir makine tasarlamıştır. Matematik ve bilgisayar tarihine geçmesinin nedeni, Babbage'ın Analitik Makine adlı ilkel bilgisayarı için yazdığı bir algoritma olmuştur. Analitik Makine hiçbir zaman yapılmadı ama 1940'larda ilk modern bilgisayarın gelişmesine ilham verdi. Ada, makinenin belli ve sonlu sayıda adımdan oluşan bir plan kullanarak Bernoulli sayılarını nasıl hesaplayabileceğini tarif ediyordu. İşte bu notlar, tarihteki ilk bilgisayar algoritması ve ilk bilgisayar programı olarak kabul edilir. 1843'te yayınladığı bir makalede, böyle bir makinenin uygun programlanması halinde, karmaşık matematik problemlerini çözmek, müzik bestelemek ve grafik çıkarmak için kullanılabileceğini öngördü. Bugün kullandığımız bilgisayar, tablet, akıllı telefon gibi cihazlara baktığımızda Ada'nın geleceği gördüğünü söylemek çok da yanlış olmaz. Fakat o zamanlar bir kadının kendi adına bir yayım yapması uygun görülmediği için yalnızca adının baş harflerini yazdırdı. Bunun sonucunda, birçok başka bilim kadınının başına gelen onun da başına geldi ve bir matematikçi olarak yaptığı çalışmalar büyük ölçüde unutuldu gitti. Ada Lovelace bilgisayar dünyası adına ilk meşaleyi yakmıştır. Daha sonra Ada Lovelace'e hitaben 1970 yılında geliştirilen Ada programla diline kendisinin adı verildi. Ayrıca her yıl Ekim ayının ikinci salı günü, Ada Lovelace Günü olarak kutlanmaktadır. Modern bilgisayar teknolojisi ilk olarak, İkinci Dünya Savaşı sırasında ortaya çıkmaya başladı ve o dönem kadınlar bu yeni endüstrinin ön saflarında yer alıyorlardı. En başta kodlama ve veri yönetimi işleri women's work yani kadın işi olarak düşünülüyordu. 1940'ların başında, dünyanın ilk tamamen dijital bilgisayarı olan Electronic Numerical Integrator ve Computer'ı programlamaları ve onarımları için ABD Ordusu tarafından 6 kadın seçildi. Bu ekipteki 6 kadın; Frances Snyder Holber, Kathleen Mcnulty, Mauchly Antonelli, Jean Jennings Bartik, Marlyn Wescoff Meltzer, Frances Bilas Spence and Ruth Lichterman Teitelbaum du. Bu 6 kadının müdürü ise Adele Goldstine isminde bir kadındı ve ENIAC'ın el kitabını bizzat yazdı. Ne yazık ki ne ENIAC Kadınları ne de bu kadınların çalışmaları hak ettikleri değeri bir türlü göremedi. Hatta bu isimler makinenin 50. yılı şerefine düzenlenen etkinliğe davet dahi edilmediler. Tarihteki ilk e-kitap okuyucunun mucidi Angela Robles; İspanyol mucit, öğretmen ve üç çocuk annesi. 1949'da icat ettiği ve patentlediği cihazın çalışır durumda bir örneği İspanya'da Ulusal Bilim ve Teknoloji Müzesi'nde sergilenmektedir. Erna, 19 Haziran 1926'da New Jersey'de dünyaya geldi. Dünyadaki ilk bilgisayar tabanlı telefon santrali yazılımının geliştiricisi ve buradaki icadıyla ilk yazılım patentlerinden birinin sahibi olan Erna Schneider Hoover'ın icadı aklına ikinci çocuğunu doğurduktan sonra hastanede yatarken gelmiş. Bu yüzden o sırada çalıştığı Bell Labs'in avukatları patent belgelerini imzalatmak için kendisini doğum izninde ziyaret etmişler. Carol Shaw, 1955 yılında Palo Alto'da doğdu. 128-byte'lık hafızada sonsuz büyüklükte harita üreten oyun mimarisinin geliştiricisi Carol Shaw, ürettiği eserin büyük bir teknik başarı olması dışında sonradan koskoca bir Shoot'em Up oyun sınıfının şekillenmesini sağladı. Tarihteki ilk profesyonel kadın video oyun tasarımcısı olarak bilinmektedir. Atari 2600 için yaptığı River Raid oyunu 1 milyondan fazla satmıştır. Roberta Williams, 16 Şubat 1953 yılında Kaniforniya'da doğdu. Adventure oyun dalında ortalığı sarsmış Sierra'nın iki kurucusundan ve kült oyun serisi King's Quest'in yaratıcısı Roberta Williams, aynı zamanda 1980 yılında Mystery House adında tarihteki ilk grafikli adventure tarzındaki oyunu yaratan kişidir. Sophie Wilson, 1957 yılında İngilitere'de doğdu. Bugün tüm akıllı telefonlarda ve çok sayıda elektronik cihazda kullanılan Arm işlemci mimarisini tasarlamış, geçmişte de Acorn Bilgisayarları'nın ve efsanevi BBC Basic'in geliştiricisidir. Hedy Lamarr, 9 Kasım 1914 yılında Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nda dünyaya geldi. Matematik zekası olan Hedy, savunma teknolojileri konusunu sevdi. Hedy Lamarr'ın ilk hedefi; uzaktan kontrol sağlanabilen torpidoların, düşmanın sinyal karıştırıcıları sebebiyle denetiminin kaybedilmesini engellemekti. Torpidoyu yönlendiren radyo frekansı düşman tarafından belirlenirse, sistem elektronik olarak kilitlenir ve kontrol kaybedilirdi. Hedy Lamarr'a göre uzaktan kumandanın telsiz frekans ayarı sürekli olarak değiştirilirse düşmanın müdahale imkanı kalmazdı. Fakat telsiz ve torpido aynı zamanda frekans değiştirmeliydi. Komşusu Antheil, Hedy Lamarr'a bu konuda yardım etti. Çözüm, delikli kağıt rulolara kaydedilmiş olan notalara göre müzik çalmakta olan piyanolardı. Otomatik piyanoların çalışma düzeninden etkilenen Hedy Lamarr ve Antheil, 'frekans atlamalı yayılı spektrum' teknolojisini daha da ileri boyuta taşıdı. Telsiz vericisi ve torpidoya yerleştirilen ve delikleri aynı olan rulolar, frekansı aynı zamanda değiştirecekti. Hedy Lamarr ve Antheil'ın oluşturmuş oldukları temelden yararlanılarak, günümüzde milyarlarca insanın kullanmakta olduğu GSM, Wi- Fi ve GPS teknolojileri icat edilmiş oldu. Elektroniğin Öncüleri Vakfı 1997'de Hedy Lamarr'ın bu patentini fark ederek Elektronik Öncüsü Ödülü layık gördü. Hedy Lamarr, bu icatlarından dolayı para kazanamadı. Hedy Lamarr, 2000'de Florida'daki gösterişsiz evinde hayata veda etti. Barbara Liskov, 7 Kasım 1939'da Los Angeles'da doğdu. İlk nesneye yönelik programlama dillerinden biri olan Clu'yu geliştiren ama en çok nesneye dayalı programlama programcılarının aşina olduğu Liskov Değiştirme Prensibi ile bilinmektedir. Jean Sammet, 1960'lı yıllarda IBM tarafından bir programlama dili olarak kullanılan ve ayrıca sembolik matematik için kullanılan FORMAC'ı geliştirdi. Jean, bu hizmetinin daha öncesinde de Sylvania Electric Products'ta çalışırken, Army Signal Corps için yapılan bir bilgisayar olan MOBIDIC için yazılım geliştirmeyi başarmıştı. Jean ayrıca tıpkı Grace Hopper gibi COBOL'un gelişimi için çalışıyordu. Tümamiral Grace Murray Hopper, 9 Aralık 1906'da Newyork'ta doğdu. Bug ve debugging terimlerinin mucidi olan Grace Hopper, bilgisayar programcılığı konusunda bir öncüdür. İkinci Dünya Savaşı sırasında ABD Donanması ile çalışırken Mark 1 bilgisayarına katkıda bulundu. Grace daha sonra Mark 2 ve Mark 3 bilgisayarlarında çalıştı ve ardından UNIVAC 1 ve 2'nin programlama gelişimini yönetti. Grace Hopper tarafından yazılan not, bug kelimesinin bilgisayar terimleri arasında yer edinmesini sağlamıştır. Hopper ayrıca, 1950 yılında tarihteki ilk derleyiciyi geliştirmiştir. Tarihteki ilk yüksek seviyeli programlama dillerinden Cobol'u geliştiricilerindendir. Kendisinin bunları yapmasından 70 yıl sonra hala program yazarken çıkan bugları debug ettiğimiz, hala yüksek seviyeli dillerde bir şeyler yazıp derlediğimiz hatta bazı yerlerde hala Cobol kullanıldığı düşünülürse bize çok uzun ömürlü bir miras bıraktığını söyleyebiliriz. Grace'nin üstün hizmetlerinden dolayı kendisine 2016 yılında dönemin Amerikan Başkanı Obama tarafından Presidential Medal of Freedom verilmiştir. Yazılım Mühendisliği tabirinin mucidi Margaret Hamilton, 17 Ağustos 1936'da Paoli, Indiana'da dünyaya geldi. 1969 yılında Apollo11 uçuşundaki komut ve ay modüllerini milyon kilometre uzaktaki aya götürüp getiren, 145.000 satır Assembly kodunu hem tasarlamış, hem yazmış, hem yazan ekibi yönetmiştir. Tabi o zamanlar test edecek araçlar yoktu ve kodun tek deneme şansı vardı. Tamamen otomasyon olmasa da en ufak bir hatanın sapıttırabileceği bu kadar hassas bir işi Assembly gibi ilkel bir dilde 1960'ların koşullarında sorunsuz başarıya ulaştırmak gerçekten yazılım tarihindeki en büyük başarılardan olabilir. Ayrıca bilgisayar bilimlerinde günümüzde pek revaçta olan Asenkron Programlama, Priority Queue, Fault Tolerance konularında da tarihteki ilk modellerini geliştirmiştir. 2016 yılında en ünlü, kadın NASA çalışanlarının legolarının sergilendiği LEGO Ideas'da adına özel lego sergilendi. ABD başkanı Barack Obama tarafından sanat, televizyon, spor ve bilim dünyasından 21 kişiye Özgürlük Madalyası verildi. Bu 21 kişi arasında yazılım dünyasının efsane kadını Margaret Hamilton'da bulunmaktadır. Radia Perlman, 1985 yılında Ethernet kullanarak çok büyük veri ağları oluşturmayı mümkün kılan Spanning Tree Protocol'ü keşfetti. Bu başarısı ile Radia İnternetin Annesi olarak adlandırıldı fakat oldukça mütevazı şekilde hiç kimsenin bu sıfatı hak edemeyeceğini söyleyerek böyle adlandırılmayı reddetti. Gelecekte daha bir çok kadın bilim insanının başarılarını görmeyi diliyorum."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/bilgisayara-virus-bulasmamasi-icin-neler-yapmaliyiz-253", "text": "Günümüz bilgisayarlarının en büyük tehtidi virüsler! Günümüzde bilgisayar kullanım oranı oldukça arttı. Bu durumda beraberinde bilinçsiz kullanıcılar getiriyor. Bilinçsiz kullanıcılar, düşük güvenlik düzeyine sahip bilgisayarlarla buluştuğunda ortaya kredi kartı hırsızlığı gibi kötü sonuçlar çıkarıyor. Güncel işletim sistemi demek Güvenlik düzeyini en üst seviyeye çıkarmak demek. Şuanda Windows 10 kullanılıyor. Windows 10'un altında bir işletim sistemi kullanıyorsanız bunun lisansını hemen Windows 10'a yükseltmenizde fayda var. Bilgisayarın otomatik güncellemeleri daima açık olmalıdır. Açık olmayan otomatik güncelleştirmesi demek tespit edilen güvenlik açığının bilgisayarında asla kapanmaması demektir. Bilgisayar ayarlarına girip otomatik güncelleştirmeler kısmına tıkladığınızda karşınızda aşağıdaki gibi Güncelsiniz ifadesi çıkması gerekir. Güvenlik duvarı, sizi internetten gelen saldırılara karşı, uzaktan erişimlere karşı ya da yerel olarak bir virüsün sistem üzerinde etki oluşturmasına karşı önlem sağlar. Güvenlik duvarını kapatmanın evin kapısını açık bırakıp uyumaktan hiçbir farkı yoktur. Ayarlardan güvenlik duvarına girdiğinizde karşınızda aşağıdaki gibi yeşile boyanmış bir ayarlama görüntülüyor olmalnız gerekir. İnternetten indirdiğiniz dosya gerçekten indirmek istediğiniz dosya olmayabilir. Eğer bir program indirmediyseniz. exe uzantısına sahipse %99 ihtimalle virüstür. Bu nedenle ekrana gelen uyarı mesajlarını okumadan evet / hayır butonlarına tıklamayınız! Bilgisayarı satın aldığınızda içinde kurulu gelen Windows sürümünü başka bir sürümle değiştirip kırılmış Windows sürümlerini asla yüklemeyin! Kimse babasının hayrına bu programları ücretsiz sunmaz. Virüslü bir başlangıç yaparak 1-0 yenik başlamayın Ayrıca hiçbir programı da korsan kullanmanızı tavsiye etmiyoruz. Aksi halde Kredi kartınızın bilgilerini bile çalabilecek virüsleri ellerinizle bilgisayarınıza yüklemiş olursunuz."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/bir-bilmecem-var-gencler-960", "text": "İkinci Dünya Savaşı sırasında bir ülkenin hava üssünden kalkan uçaklara düşman hedeflerinin bombalanması emrediliyor. O günlerin teknolojisine göre çok hızlı olan bu uçaklar pervaneli uçak yani jet uçağı değil. Doğaldır ki; hava üssünden havalanan uçakların görevi yerine getirdikten sonra sayılarında hiç eksik olmadan gittikleri gibi -kendi üslerine dönmeleri bir başarı simgesi. Ancak bu uçaklar birgün 4, birgün 5 uçak eksiğiyle dönüyorlar. Üslerine geri dönen yani görevini tamamlayan uçakların ise hepsinde hasar var; hepsi yara almış hem de aynı yerlerinden, kanatları ve kuyrukları hep delik deşik. Bana çizilen resmi aşağıya aynen alıyorum. Resimdeki çarpı işaretleri uçakların yaralanma yerlerini gösteriyor. Bana da bu bilmeceyi yöneltti torunum, hadi bakalım dede, ben planör pilotuyum deyip havacılık kampındaki anılarını anlatıyorsun bize, bröven falan da var ama, çöz şu bilmeceyi de görelim dedi. -Almışlar. -Aynı fabrikanın aynı model ve tipiymiş uçaklar. -Yokmuş. Yani sizin de aklına gelebilecek başka soruları da sıraladım; ama işime yarayacak bir yanıt alamadım. Düşünüp durdum; giden yılı böyle uğurladım, tüm umudum gelen yıldaydı, bir ilham gelecek çözecektim bilmeceyi, olmadı. Torunum durumumu perişan görmüş olacak ki yeni yılımı kutlarken yanıtı söyledi bana. Nasıl oldu da böyle düşünemedim diyerek hayıflandım. Tüm umudum bu yazıyı okuyacak gençlerde... Şimdi: Bu olaydaki uçakların nereleri güçlendirilmeli? Çözen olur ve gerekçesini de yazarsa bu sayfanın sonunda bana da haber versin. Bu arada yeni yılın tüm okurlarımıza ve Bilgeyik çalışanlarına sağlık ve mutluluk getirmesini dilerim."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/bir-muzigin-turu-nasil-belirlenir-18", "text": "Çoğu insanın dinlediği müzik aslında onun karakterini yansıtır. Davranışından, olaylara bakış açısına kadar bir çok faktörde dinlediği müzik türünün etkisi vardır. Tabii bu herkes için geçerli değil. Bunu neye dayanarak söylüyorum? Çünkü insanın dinlediği müzik tarzı aslında kendi tarzını da oluşturmuş olur. Peki bi insan müzik tarzını neye göre seçiyor? Bilinç altınızda yatan, duygularınıza tercüman olan müzik türleri sizin müzik tarzınızı belirliyor. Peki bu müzik türleri neye göre belirleniyor? Müzik türünün belirlenmesindeki en önemli faktör müziğin ritmidir. Örnek vermek gerekirse; pop müzik yapmak için 80-120bpm arasındaki ritmler tercih edilir. Ritm kendini hemen gösterebilir. Karadeniz müzikleri ise genelde 7/16, 7/8, 5/8'lik ritmleri tercih etmişlerdir. Fakat temposunun ne olduğunu bilsen de bir şarkının sadece temposundan rock müzik mi, yoksa metal müzik mi olduğunu anlayamazsınız. Bunun için Enstürmanlara da bakmamız gerekiyor. Tercih edilen enstürman ritmle birlikte türü az çok ortaya çıkarır hatta belirleye de bilir. Ancak bu kesin bir sonuç vermez. Örneğin Pop bir şarkı da birden elektro gitar solosu ile karşılaşabilrisiniz. Bu yüzden bir de vokale bakıyoruz... Şarkıyı nasıl seslendiriyor."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/bir-neslin-ergenlik-donemine-damga-vuran-efsane-sarkilar-190", "text": "- .1. İrem Hayalet Sevgilim - .2. Salim - Alo - .3. Badem Sen Ağlama - .4. Dj Akman Seninle İlk Defa - .5. Seksendört Ölürüm Hasretinle - .6. İsmail YK Bombabomba. com - .7. Manga Bir Kadın Çizeceksin - .8. Musa ft. Gülşah - Çek Git Bebeğim - .9. Emre Aydın Afilli Yalnızlık - .10. Duman - Seni Kendime Sakladım - .11. Nil Karaibrahimgil Pırlanta - .12. Mirkelam Asuman Pansuman - .13. Enbe Orkestrası Unutamam - .14. Yalın Zalim - .15. Muhabbet - Sie Lieght In Meinen Armen - .16. Özgün Elveda - .17. Sagopa Kajmer Ben Hüsrana Komşuyum - .18. Aslı Güngör Kalp Kalbe Karşı - .19. Rafet El Roman ft. Yusuf Güney Aşk-ı Virane Sevgi ve nefretin bir arada harmanlandığı o rap şarkısını hangimiz unutabildik ki? Evet evet tam tahmin ettiğiniz gibi Çek Git Bebeğim... Bize her şarkısını sevdiren, her şarkısını dinlettiren Duman grubu bu şarkısıyla bir zamanlar yüreğimizi tam on ikiden vurmuştu... İlk dinlediğimizde \"kim bu Asuman ? Ne alaka pansuman ?\" gibi soruları aklımıza getiren o güzel ama iç dünyamızda karmaşa yaşatan şarkı. Bir dönemin gençlerinin duygusal boşluğuna denk geldi. Hepimiz biraz da olsa dinleyip ağladık valla. Özellikle o dönemdeki genç nesli fazlasıyla etkileyen Sagopa rap dünyasında bu şarkısıyla fazlasıyla söz ettirdi kendinden. Bu şarkıyı ne kadar sevdiğimizi anlatmaya gerek yok sanırım ? Hepimiz fazlasıyla sevdik, dinledik ve dinliyoruz. Bir adam gördük ve sesine hayran olduk. O adam Rafet El Roman'ın el verdiği Yusuf Güney'di. Aşk-ı Viraneyle hayatımıza dahil oldu ve kabul edelim ki bu şarkı hepimizin hayatında yer buldu."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/bir-sair-bir-agac-ve-bir-siir-951", "text": "Gelin bu bilinmezleri, sondan başa doğru, gün ışığına çıkaralım biraz. Newton asal renklerin 7 tane olduğunu söylerken Goethe sadece sarı ve mavi olarak 2 asal renk olduğunu, bugün gördüğümüz ve bildiğimiz renklerin bu 2 renkten türediğini ispatlamaya çalışmıştır. Yerçekimi yasası nedeniyle Newton'a saygısı vardır; ama bir de gökçekimi olduğundan söz açmaktadır. Gökçekimi olmasaydı bitkinin topraktan aldığı su, ağacın tepesine kadar nasıl ulaşırdı? demektedir. Yaprak tomurcuklarının evrilerek çiçek biçimi aldığı iddiası da botanikte iyice derinlere dalan Goethe'nin uğraş alanları içindedir. Yapraklı bir ağaç olmasına karşın, bitkisel sıralamada kozalaklı ağaçların da önüne yerleşir ve Açık Tohumlular familyasında yer alır. Milyarlarca yıl önce iğne yapraklı ağaçların üreyip çoğalmasına öncülük eder; ama kendi geniş yapraklarında hiçbir değişiklik olmaz. Hatta bu görünümünü bugüne dek korur. Bu inatçılığı nedeniyledir ki; doğu ülkesi mabetlerinde kutsal ağaç sayılır. Bu özellikleri dolayısıyla bizim dilimizdeki asıl adı filkulağı olmasına karşın mabet ağacı olarak da anılır. Japonya'ya atılan atom bombalarından etkilenmeyen tek canlı türüdür. Hiroşima ve Nagazaki'de Atom bombası günlerinde sağ kalan mabet ağaçları bugünkü ziyaretçileri şaşırtmaktadır. Erkek ve dişi ağaçlar ayrı ayrıdır, tıpkı incir ağaçları gibi. Döllenme, tozlaşma ile olduğundan dişi ağaçların yakınında bir yerde bir erkek ağaç mutlaka vardır. Dişinin meyveleri kayısı renginde kiraz saplı ve erik büyüklüğündedir. Bu güzelliğe karşın meyveler çok bir kötü koku yayarlar. Sonbaharda meyveden sonra yaprak dökmeye hazırlanan ağaçlar altın sarısı görünümleriyle park ve bahçelerin değerli bitkilerindendir. Bizim bu ağacı, Türkçemizde fil kulağı olarak adlandırmamız güzel bir benzetmedir. İki simetrik parçadan oluşan yaprakları vardır ki; Goethe'nin şiirinde de bundan bahseden bir dize bulunmaktadır. Yurdumuzun çeşitli bölgelerinde park ve bahçelerde bu ağaca rastlanır. Örneğin; Ankara'da Gar yakınlarında, Teknik Okullar civarında ve TBMM parkında gelişmiş örnekleri vardır. Ben 2003 yılında Meclis bahçesindeki filkulağı ağacından aldığım tohumlardan çoğaltıp eşe-dosta verdiğim birkaç fidanın gelişiminden haber alamadım; ama benim ağacımın çocukluk dönemine ilişkin bir fotoğraf bu yazının başında yer almaktadır. Goethe'nin 1815 yılında yazdığı aşağıdaki şiiri ben de 2015 yılında çevirmiştim. Şiirin 200. yılını kutlar gibi. Çeviri sözcüğü de şiir için pek yerinde bir tanımlama değil bence. Türkçe Söyleyen tanımlaması benim için daha geçerli. Sind es zwei, die sich erlesen, Fand ich wohl den rechten Sinn, Fühlst du nicht an meinen Liedern, This leaf from a tree in the East, Has been given to my garden. Which pleases me and thoughtful people. Or are these Two, which have decided, To reply to such a Question,"} {"url": "https://www.bilgeyik.com/bir-yazar-iki-kitap-938", "text": "Kitap okumak, okuduklarınla çevrene bilgi yönünden yardımcı olmak çok önemli bir özelliktir. Kitap tanıtım eylemi de bu davranışın önemli araçlarından biri. Söz konusu deneme türü bir kitapsa, çok büyük bir zevk oluyor benim için bu iş. Nedense çok seviyorum bu türü. Kimi kişiler hiç sevmez; ama bana göre çok güzel bir bilgi kaynağıdır denemeler. Bilgiçlik taslamadan bilgi aktarır okuruna, yenidünyalara yollar açar, kapalı kutular için anahtarlar verir. Bilgeyik sayfalarında okuduğum bir yazıya göre; deneme türünün değişmez ağa babası Montaigne'dir. Bu tür edebiyattan zevk alanlar onun deneme yazılarıyla başlar okumaya. Bende de böyle başladı bu tatlı hastalık. Denemeler kitabını bir kez ele aldım lise yıllarında, olay bitmişti artık. Ömür boyu başucu kitabımdı o, ya da aynı türden kitaplar. Herkes gibi; kimi zaman ezberinizde kalan satırları yinelersiniz kendi kendinize, kimi zaman altlarını çizersiniz herhangi bir anlatımda alıntı yapmak üzere, kimi zaman da her okuyuşunuzda yeni keşiflerde bulunursunuz. Tanıtacak olduğum bu kitap da böyle bir alışkanlıkla dikkatimi çekti; Kitapyurdu yayınlarının birkaç satırlık tanıtım yazısıyla. Kitap yeni yayımlanmış; çok genç bir yazar, bayağı iddialı satırları var tanıtımında. Kargo ile ısmarlama yapan bir arkadaşıma eklendim, kitap geldi ve incelemeye başladım. Önce, kapak hoşuma gitti İlk sayfa arkasını çevirdim ki; editör de o, kapak tasarımcısı da o, düzeltmen de o, yani yazar Arda KUKUL. Yeni yayınlar böyle oluyor herhalde diye düşündüm. Akıcı bir anlatımla başlayan enfes bir Giriş var önce, neredeyse kitabın özünün özü gibi damıtık bilgiler. Sonra sıra numaralı konular serpiştirilmiş sayfa başlarına; her bir numara bir konuyu betimliyor. Ben okurken dikkatimi çeken konulara bir başlık koydum numaranın yanına. Mutlaka dönüp yeniden okuyacağımı bildiğimden konuları bulmakta kendime kolaylık olsun istedim. Anlatım maddeleri bir önem sırasını göstermiyormuş; öyle söylüyor yazar. Satırlar, daha doğrusu yoğunlaşan düşünceler beni şaşırtmadı değil. Yazar henüz 27 yaşında, iç kapaktan anladığımıza göre; tamam, kendisi yüksek- öğrenimli, daha yükseği için de çabalıyor; ama bu denli anlatımlara Montaigne bile ancak 39 yaşında başlamış. Döndüm Google'dan yeniden baktım; yanlış bilgi aktarmayayım diye. Doğruymuş, bilgi biriktirmek o denli hızlı olamıyormuş orta çağda. Boşuna demiyorlar ortaçağın bilginleri, bugünün orta öğrenim bilgilerine sahipti diye. Gençler çok şeyi, çok hızlı ve de doğru olarak öğrenip öğretiyorlar. Kutluyorum. Para bir tabudur birçok toplumda diye başlıyor konuya. Ne kadar kazanıldığı konuşulmaz, sorulmaz; ayıptır.... Toplum bunu göre göre para konuşmayı ayıplarsa, genç nesiller nasıl iyi bir finansal eğitim alabilir? Kendi paralarını kazanmayı, bu parayı nasıl harcamaları gerektiğini, nasıl ve neden yatırım yapmak zorunda olduklarını hangi yollardan öğrenebilirler? diyerek sürdürüyor anlatımını. Bu dönemde kitap basmanın sorun olduğunu eş-dosttan olduğu kadar, basından da izliyoruz her gün. Yukarıda adını andığım yayınevi sanırım bir kolaylık sağlıyormuş yazarlara. Yazarlar, basım için gerekli araç gereç giderlerine hiç katılmıyor, satışlar yayınevinin adresinden yapılıyor, baskı sayısı da isteğe göre olduğu için, gereksiz giderler önleniyormuş. Yazar ve yayınevi satış gelirine ilişkin özel bir anlaşma yapıyormuş. Piyasanın bu görünümünde yazarlara özellikle de genç yazarlara yol açmak gerçekten yararlı bir atılım. Kutlamak gerekir uygulamaya başlayan yayınevini. Bana, çok akıllı ve ışıltılı bir yöntem olarak geldi bu konu, bu nedenle duyduklarımı gençlere iletmek istedim. Yazıyı burada kesip olgunlaşmaya bırakmıştım ki; aynı yazarın ikinci bir kitabı daha yayımlandı aynı yayınevince. Fikirler başlığıyla yayımlanan bu kitabın gidiş yolu da aynıydı; türü yine deneme, kapak çizimi yine yazarın, alt başlığı da şöyleydi: Bilim, Felsefe ve Bireysel-Toplumsal Gelişme Potansiyeli Üzerine Notlar. Yurdumuz insanı olan üç büyük filozofu yakın çekimle bize anlatan yazar; merak konusunun bilimsel önemi üzerinde duruyor, bilim-uygarlık-bağımsızlık ilişkisini irdeleyerek geri kalmışlık ve tarih bilincine eğiliyor. Yazmanın önemi ve düşünceye etkisini inceledikten sonra müzelerin toplumsal gelişmeye katkılarını kendi yaşam örnekleriyle de renklendiriyor. İnsanlığın ve de günümüzün tartışmalarının kaçınılmaz konusu İnanç, Din Sömürüsü, Laiklik ve Devlet Kontrolü üzerine görüşlerini belirten yazar, Yaşamak ve Yaşatmak üzerine notlarla kitabını şiirsel satırlarla sonluyor. Kitabın başında çok kısa olarak kendini anlatan yazarın lisansüstü eğitimini St. Petersburg Ulusal Araştırma Üniversitesi'nde sürdürdüğünü anlıyoruz. başlıklı bir kitabın yazarlığını Emilien Mantel adlı bir Fransızla bölüştüğünü gördüm; ama İngilizcem felsefe konularına, emekli cüzdanım da kitabın fiyatına ulaşmaya yardımcı olmaz sanıyorum. Sözün özü; ben Yaşam Haritasını ve Fikirleri okudum, beğendim, sizlerin de aklınızın bir köşesinde bulunsun istedim."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/birkac-mektup-birkac-resim-976", "text": "Birgün İstanbul Beyazıt'ta bulunan, sahaflar çarşısında birkaç kitap arıyorum. Dükkanlardan birine girdiğimde, kapının yan tarafında duran, içi tıka basa dolu bir çuvalı devirdim. Pek utandım. Hemen eğilip çuvalı dikleştirdim. İçinden dökülenleri, dükkan sahibinden özür dileyerek toparlamaya giriştim. Çuval, eski zaman fotoğraflarıyla doluydu. Elime ilk gelen fotoğrafa baktığımda irkildim. Çünkü elinde silindir şapkası, üzerindeyse çok şık bir frak, beyefendi merhum Menderes döneminin Türkiye Büyük Millet Meclisi başkanıydı. Öteki fotoğrafları hiç incelemeden, el çabukluğuyla çuvala koydum. Bunu yaparken, devirdiğim çuvalın iki adım ilerisine fırlamış görkemli bir gelin fotoğrafı değdi gözüme, hemen uzanıp aldım. Onu da çuvala sokuşturdum. Yukarıda alıntısını yaptığım kitabı yeni bitirdim. Bu jilet kesiği yarayı yıllar önce ben de yaşamış biriyim. Zaman zaman o yaranın sızısını yüreğimde duyarım. Yine yıllar öncesine uzanmak zorunlu oluyor. Ankara Ayrancı semtindeki kapalı pazar yerinde Antika Eşyalar için bir gün ayrılmıştı. Her ayın ilk pazar günü, sadece eski eşya alım satımı yapılıyordu. Evimize çok yakın olduğu için eşimle birlikte nelerin pazara düştüğünü, nelerin alınıp satıldığını görmek istedik. Bir kahve değirmeni, bir asker palaskası, eski model bir abajur, bir hamamtası yanyana durunca belki anlamsızdı; ama alıcısının elinde değer kazanıyordu. Gezerken bir eski dolaba gözümüz takıldı; zarif incecik mermerli bir yüzü ve fotoğrafla dolu küçük bir çekmecesi vardı. Çekmece açık olduğu için fotoğraflara bakılabiliyordu. Satıcı, eğer istiyorsak fotoğraflardan seçim yapıp satın alabileceğimizi söyledi. Böyle bir niyetimiz olmadığı gibi, bizimle ilişkisi olmayan fotoğraflara bakmanın bile rahatsızlığını duyar olduk. Nişan töreni için olsa gerek, sıralanmış birkaç kişi, mutluluk hepsinin yüzünden okunuyor; ama bana hüzün veriyor tanımadığım bu insanların pazar yerine düşmüş bu eşyaları. Minik bir bebeğin kollarından tutmuş bir anne ya da bir abla ilk adımını atmasına yardımcı oluyor. Arka köşede yaşlı bir adam düzgün boyunbağı ve şapkasıyla evden çıkmaya hazır. Kim bu tanımadığımız kişileri bize zorla tanıştıran insanlar? Fotoğraftakiler değil sanırım; onların çocukları, torunları belki. Belki onların da tanımadıkları bir kuşak önceki akrabalar. O kartlarda yer alan kişiler nerede şimdi? Çekiyorum, gülümseyin denildiğindeki tatlı heyecanlar, fotoğraflar basılıp gelene kadar geçen acaba gözümü kapamış mıydım korkusu. Eşim ve ben bizden sonra bu jilet kesiği acısını kimseler çekmesin diyerek eve geldik ve bu konuda yapacaklarımızı planladık. Albümlere yerleştirilmiş fotoğraflar dışında zarflarda biriken-bizden sonra hiç kimsenin tanıyıp bilemeyeceği-fotoğrafları teker teker keserek dumansız olarak yok ettik. Saymadık ama sonradan oranlamamıza göre 150 kadar fotoğrafı pazara düşmekten kurtardık. Bayağı hafiflemiştik. Bir okul duvarı, uzaktan çekilmiş bir fotoğraf, iki kafa görünüyor ama kimdir nedir biz bile bilemiyoruz. Kes gitsin dediklerimize bir örnek bu duvar üstü görüntüsü. Annemin genç kızlık mahallesinden bir görüntü; fotoğraftakilerin birini olsun tanıyacak kimsemiz kalmadı. Saklanmasında hiçbir anlam olmayan bu görüntüyü yok etmek en akıllı iş olacak. Fotoğraflara ne yapacağımıza karar verdik; ama mektuplar için ne yapacağız? Zarflarıyla birlikte tarih sırasına göre yıllarca sakladığımız, ilk okuma anındaki heyecanların yeniden yaşanması olanaksız olan el yazılı satırlarla dolu tam 500 A4 sayfasını nasıl yok etmeli acaba? Gerçi o zamanlar A4 diye bir sayfa icat edilmemişti ; bizim için Dosya Kağıdı vardı ve ortadan katlanıp her tarafı dolunca dört sayfa mektup olurdu. Bu hesaplama biçimiyle ben eşime 1200 sayfa, eşim de bana 600 sayfa mektup yazmıştı. O sevgiler, o özlemler, o doğum sevinçleri bu zarflarda saklıydı şimdi. Peki, bizden sonra kim yaşayabilecekti bu heyecanları, kızım damadım ve torunumu da kararlarımıza ortak ederek yakım düzenini kendimiz düzenledik. 2003 ya da 2004 olmalı, torunum anne ve babasıyla denize yakın bir yere gitti; yaz dinlencesi için. Bahçe içindeki bitkilerini bize emanet ettiler. Tam aradığımız ortamdı. Mektupları yüklendik ve olay mahalline yerleştik. Ev halkını yolcu ettikten sonra mektup zarfları açılmaya başlandı. Kimi mektubu satır arası okuduk kimine kıyamadık bu kalsın dedik. Yakma işlemi için araç-gereç hazırdı. Üstü kiremit tepsiyle kaplı minik bir soba vardı. İçinde ateş yanınca üstteki kızgın kiremitten yararlanılıyordu. Ben seyyar sobanın küçük duman borusunu taktım bahçenin ortasında boş bir yere koydum. Yanıcı olarak mektuplar, yakıcı olarak kibrit ve yanmanın sürekliliği için oksijen yani temiz hava bizi bekliyordu. Bu malzemeyi biraz beklettik ve az soğumuş bir üzüm suyu açtık. Tadına varabilmek için bardak aralarına zaman tanıdık. O tatlı olay böyle başladı ve birkaç saat sürdü. Kimseler duymadı, kimseler görmedi, birkaç anı-mektup dışında hiçbir kalıntı bırakmadık hepsini yaktık. -------------------- Resim ve fotoğraf arasındaki önemli farkı, bundan tam 41 yıl önce akademisyen bir konuşmacıdan öğrenmiştim. Resim, kalemle ya da fırça ile yapılıyor; fotoğraf ise teknolojik araç gereçlerle görüntülüneliyordu. Ben de bir şarkının adından aktardığım ve başlıkta kullandığım resim sözcüğü dışında şimdi profesör olan o akademisyenin söylediğini yaptım."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/bitkilerle-yasamak-insanlara-neden-iyi-gelir-772", "text": "HomeHow tarafından yapılan bir ankete göre Kaktüs, dikenli bitkiye adanmış olağanüstü 23 milyon gönderi ile açık ara en çok Instagramlanabilir ev bitkisi 2. sırada fotojenik Hoya ve ardından Monstera geliyor. Y kuşağı ve Z Kuşağı saplantısı son yıllarda patladı. Peki neden bu belirli nesiller bitkilere bakmayı bu kadar çok seviyor? Bu, İngiliz yazar Alice Vincent'ın son kitabı Rootbound: Rewilding a Life'da araştırılan bir soru. Yazarın 20'li yaşların ortalarında yaşamındaki gerçek olayları takip eden bir 'doğa anısı'. Hayatımda pek çok şey beklediğimden farklı yönlere gittiğinde, teselliyi bahçecilikte ve bitkilerde buldum diyor. Yazar, bitkilerle güçlü bir duygusal bağı olduğunu söylüyor. Vincent, BBC Culture'a \"Bir şeyin filizlendiğini, çiçeklendiğini ve hatta tohuma gittiğini görmenin derinden hareket eden bir yanı var\" dedi. Uzun ve karanlık bir kıştan sonra yeni büyümede veya çok yıllık sevilen bir bitkinin topraktan geri dönüşünde bulunmanın gerçek bir sevinci var. Bitkilerin mevsimsel değişimini ve etrafımdaki daha geniş doğal dünyayı günlük hayatımda bana yol göstermeye yardımcı olan bir şey buluyorum. Bahçe işleri de benim için çok düşündürücü bir şey.\" Ve Rootbound, \"kendilerine ulaşmaları söylenen ve bir şekilde eksik olmasını bekledikleri yaşamı bulma\" deneyimleriyle \"rezonans bulan\" yaşlarındaki okuyucuların ilgisini çekti. Vincent, kilitlenme sırasında kitabını \"teselli ve sakinleştirici bir okuma\" bulan birçok okuyucudan da geri bildirim aldığını söylüyor. Ve Vincent, boş zamanlarında bahçıvan olan edebiyat editörü Katherine White da dahil olmak üzere tarihteki çeşitli bitki kadınlarından ilham almıştır. \"Asla bahçeye kadar giyinmedi - tüvit takım elbise ve Ferragamo ayakkabılarıyla dışarı çıkar.\" Sonra Jamaica Kincaid ve Alice Walker \"bahçeciliği sömürgecilik ve kölelik bağlamına yerleştiren\" bahçe yazıları için var. Ayrıca, flora ve faunayı boyayarak dünyayı dolaşan bir sanatçı olan Marianne North. Ve Gertrude Jekyll ve Beth Chatto, \"her ikisi de bahçe tasarımının ataerkil kalesini ele geçirdi ve bugün ekme şeklimizi kökten değiştirdi\"."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/bizim-dongusel-ekonomimiz-934", "text": "Üretim ve tüketim sürecinde mümkün olduğu kadar az kayıp vermeyi, Atmayı mümkün olduğu kadar çok geciktirmeyi, Ürünün hayat döngüsü atarak bitirilmez; aksine, yeniden hayat kazanması sağlanır; diye ekliyor. Döngüsel ekonomi kavramı, hemen her çevrecinin bildiği 3R yerine; 5R kullanılarak sıralaması ile genişletilmiş. Önce 3R'yi anımsayalım: Bir ürün ya da hizmetin kullanım aşamalarında geçerli olan 3 ayrı sürecin İngilizce baş harfleridir 3 R. Çevrecilerin de abecesidir. - Tüketimi ve satın almayı azaltmayı simgeleyen Reduce - Ürünleri yeni baştan kullanmayı simgeleyen Reuse - Kullanılamayacakları geri dönüştürmeyi simgeleyen Recycle Bu 3R, gereksinimleri karşılayamamış olacak ki; 2R daha ekleyerek bunu 5R şeklinde tanımlar oldular. Eklenen R'lerden biri Refuse, öteki de Rot. Refuse artık 5'li sıralamanın ilk aşamada yer almakta ve kullanımı azaltmayı değil; ürün çok gerekli değilse hiç satın almamayı, alımı reddetmeyi simgelemektedir. Sıralamada en sonda yer alan Rot ise; atıkların gübreye dönüştürülmesini ve doğaya yararlı olmasını simgelemektedir. - Alma Kardeşim - Azalt Kardeşim - Aklını çalıştır, bak ne güzel onarmışsın - Al bunu da dönüştürmeye koy Kardeşim - Ahan da bunları gübre yap Prof. Dr. Nuroğlu'nun belirttiğine göre; Kenneth Boulding (1966) tarafından ortaya atılan uzay gemisi teorisinden esinlenilmiş bir sistemmiş; döngüsel ekonomi. Bu teoriyi biraz kurcalayayım, birşeyler öğreneyim dedim; ama pek sarmadı beni. Buna karşıt olarak ortaya atılan Yaşam Sandalı Etiği ya da Cankurtaran Etiği daha anlaşılır bir şey gibi. Anlaşılır; ama pek insani değil bana göre. Merak edenler için söyleyeyim; Google'da arayıp tıklayınca epey yazı var bu konularda. Kenneth Boulding ve James Garrett Hardin sorgulamanız gerekiyor. Bu yazıya konu olan döngüsel ekonominin ayrıntıları Sayın Elif NUROĞLU hocanın Fikir Turu sayfasındaki makalesinde çok yönlü ve sayısal olarak işlenmiştir. Prof. Dr. NUROĞLU'ya göre; Türkiye koşulları bu sisteme hazır değildir ve geçiş de pek kolay olmayacaktır. Ben de Türk halkının ORTA ve ALT ekonomik kesiminin bu aşamaları, 3R'leri 5R'leri hiç bilmeden, duymadan yıllardır zaten uyguladığı ve uygulayacağı kanısındayım. Sayıları belki azalmıştır; ama eski takım elbisesini tornistan yaptırarak oğluna bayramlık diktiren babalar, eski eteğinden kızına fırfırlı elbise çıkartan anneler hala aramızdadır. El emeğinin değer kazanması ve işçiliğin pahalanması nedeniyle bu uygulamalar azalsa bile, bu kültür hala yaşamaktadır aramızda. Bizim aile yapımızda, büyüğün oyuncakları ve giysileri küçüğe kalır, babanın ve annenin giysileri çocuklarda değerlendirilirdi eskiden. Hele okul kitapları!.. Sizin kitaplar alt kattaki komşu çocuğuna verilirken; belki üst kattaki ağabeyin kitapları da size gelirdi. Örneğin ben ortaokula başlarken; yan komşumuz İnci ablanın çöp amacıyla kapıya koyduğu okul çantasını babama onartıp kilit taktırarak, 125 kuruşa pazardan alınan ve kaçıncı el olduğunu bilemediğim ortaokul şapkasına kokart koyup okula gitmiştim. 1969 yılında görev gereği gittiğim Finlandiya'dan dönerken o zaman 5 yaşında olan - kızıma bir yağmurluk almıştım. Çok cici bir itfaiyeci şapkası olan parlament mavisi üzerine siyah benekli muşambadan yapılmış kullanışlı bir şeydi. Çok severek giydi kızım onu; ama bir iki yıl sonra giysi küçük geldiği için kız kardeşimin çocuklarına verdik. Sıra ile onlar kullandılar, sapasağlam kaldığından inanmayacaksınız belki ondan sonra tam 14 çocuk, daha doğrusu anababa da tattı o güzelliği. O arada minicik bir onarım yapılmış olarak kızıma geri döndü o yağmurluk. Bugün 27 yaşında olan torunum da döngü içine girdiğinden - tadına bakmıştı o yağmurluğun. Döngüsel sistem uygulayıcılarına ayıp olur düşüncesiyle kimselere yağmurluk veresimiz yok artık. Belki torunumun çocuğu da kullanır, kimbillir? Döngümüzün çapı hayli geniş olmuş şimdi fark ediyorum. Toplumdaki bu uygulamalar, bizim halkımızın döngüsel ekonomiyi zaten yaşamakta olduğunu göstermiyor mu size? Biz her şeye her zaman hazırız. Yeter ki bu işleri kural koyarak yaptırmasınlar bize. O zaman tepemiz atar, kural falan dinlemeyiz. Biz kendi işimizi kendimiz yapmalıyız. Planlama yapma, yasaya bağlama ve benzeri yaptırımlar açmaz biz! Püsküllü montu şu zamanlarda giyeceksiniz deyip de çıldırtmayın insanı. Biz emekliler her şeyi bildiğimiz gibi- döngüsel ekonomideki yer ve sıramızı da kendimiz bilir ve uygularız! Konuyu biraz yumuşatarak anlaşılır kılmak için verilen bu örnekleri hoş karşılayan lütfen. Ben gerçekçi bir bakışla Türk halkının çok sert olmayan kurallarla donatılmış bir Döngüsel Ekonomi eyleminde başarılı olabileceği kanısını taşıyorum; o kadar. Bu konuda Sayın hocam Elif NUROĞLU kadar karamsar değilim."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/bozkirin-savasci-kulturu-pecenekler-584", "text": "Bir kültürün, bir halkın şekillenişinde en önemli unsur coğrafyadır şüphesiz. Peçenekler hareket halinde oldukları ve yaşam sürdükleri bu coğrafya sayesinde önemli bir güce kavuştular. Coğrafya ana vatanlarına benzemekte, onların savaşçı özelliklerine ve hayvanlarının otlak ihtiyacına cevap vermekteydi. Uzun mücadeleler ve göçler sonrası \"9. asrın ikinci yarılarında Don, Kuban, Dnepr, Kırım, Tuna bölgelerine yayılan Peçenek Türkleri çeşitli boy beylerinin idaresinde, hepsi kendi başına buyruk bir şekilde yaşıyorlardı. Peçenek toplumu özgür toplum yapısına sahipti, hiçbir devlete tabiiyette bulunmuyorlardı. Bu nedenle kendileri de bir devlet teşekkülünde bulunmamışlardır. Peçenekler, Karadeniz'in kuzeyindeki sahaya dağılmış ve her bir uruk kendisine düşen mevkii işgal etmiş vaziyetteydi. Hayvancılık, avcılık, savaş ve akınlar Peçenek insanının ihtiyaçlarını fazlasıyla karşılamaktaydı. Her zaman at sütünde, elde kılıç ve okla geçirdiklerinden her zaman için sefere hazır bir atlı ordu halinde bulunurlardı. Peçenekler geçimlerini sahip oldukları savaşçı yeteneklerine borçluydular. Hem ganimet için akınlar yapıp hem de Bizans gibi merkezi devletlerde paralı askerlik yapıyorlardı. Savaşçı özellikleri onların kültür dairesini şekillendiren en büyük etkendir. Hayat tarzları tamamıyla bu güçlü özellikleri üzerinden şekillenmiştir. Tıpkı diğer göçebe savaşçı Türkler gibi coğrafyayı iyi kullanıp, savaş taktiklerini ona göre uygulamışlardır. Konar göçer olmanın verdiği öz güvenle hareket kabiliyetlerini güçlü kılmışlardır. Akıncı, mobilize bir kültür oluşturmuşlardır. Zamanla bu özelliklerini kullanamamaları ve yitirmeleri onları diğer topluluklar içinde erimeye itecektir. Savaşçı özelliklerinin güçlü olmasında şüphesiz ki atın önemi çok büyüktür. Yiğit ölünce atı da öldürülür ve sahibiyle gömülürdü. Sahibinin öteki dünyada atına bineceği ve yaşamlarını sonsuza kadar birlikte sürdüreceklerine inanılırdı. Peçenekler de dönemin birçok Türk halkı gibi konar-göçer yaşam tarzına sahiptirler. Bu özellikleri, onların özgür yapıları ve otorite tanımazlıklarıyla da birleşince, güçlü Peçenek askeri gücünü doğurmuştur. Göçebeliğin ana sebebi iklimdir. Göçebelikte insanların ve hayvanların iklime, coğrafi şartlara bağlı olarak sürekli hareket etmesi söz konusudur. Göçebe yaşamın zor olması mücadelecilik ruhunu geliştirmiş bu da savaşçı toplum yapısına neden olmuştur. Ayrıca Peçenekler'de ve genel anlamda Türklerde tarımın gelişmemesi özel mülkiyeti, özel mülkün gelişmemesi de sınıf farklılığını ve kölelik anlayışını engellemiştir diyebiliriz. Türkler asker ve idareci olarak yerleşik düzene geçilmesi taraftarı olmamışlardır. Göçerlikten yerleşik hayata geçilmesinin siyasi egemenliklerinin ve hatta varlıklarının sonu olacağı fikrine sahiptiler. Ayrıca şehirleşmeyi tembellik olarak algılamışlardır. Türk göçebeliği hiçbir yerde durmaksızın yaşamak değil mevsimsel doğal yaşama uyumdur. Hatta doğaya anlam yükleme süreci yaşayışa, geleneklere, inanışa yönelik içerikler taşıyabilmektedir. Peçenekler, Kafkasların kuzeyinden Macaristan bozkırlarına uzanan alanda konar-göçer vaziyette 8 büyük uruğun altında toplanmışlardı. Bulundukları coğrafyada birçok Türk ve Slav boyları mevcuttu bunlardan karşılıklı etkileşimleri söz konusudur. Peçeneklerin günlük hayatta kullandıkları aletler ve silahlar Orta Asya menşeli eserlerdi. Gündelik kullanılan gereçlerde örneğin; çömlek, sürahi, ibrik ve güğümlerde özellikle estetik bağlamında önemli, çok detaylı işlemeler bulunmuştur. Bitki kökenli motifler özgünlüğü bakımından önemlidir. Ayrıca kuşak süsleri, at koşumları da önemli bulgulardandır. Yeni coğrafyalarında Orta Asya kültürünü uzun müddet yaşatmışlardır. Bozkırda atın önemi çok büyüktür. Savaşçı ve göçebe Türklerin hayati değeridir. Göçebelik genel anlamda mimariyi engellemiş, taşınabilir sanat ve çadır kültürü gelişmiştir. Sürek avları, at yarışları, güreş, okçuluk, kılıç oyunu ve çevgen denilen atlı top oyunu önemli sportif faaliyetlerdendir. Peçeneklerin'de alfabe olarak, tıpkı Hazarlar gibi ufak tefek değişikliklerle birlikte, Göktürk Alfabesini kullandıkları bilinmektedir. Peçenekler ait olduğu keşfedilen yazıtlar bize oldukça değerli bilgiler ve buluntular sunmaktadır. Türk milletinin bir parçası olan Peçeneklere ait bu yazıtlar 1799 senesinde, Macaristan'ın Torontal vilayetindeki Nagy-Szent-Miglos denilen yerde, bir evin avlusunda bulundu. İlk olarak Atilla'nın mezarı da sanılan buluntular süren çalışmalar sonunda aydınlatıldı ve Atilla'ya ait olmadığı anlaşıldı. Kök Türk alfabesinin devamı olan bir dille yazıldığı ve Peçeneklere ait izler taşıdığı saptanmıştır. Peçenekler diğer Türk boyları gibi Gök Tanrı inancına mensuptular. Bildiğimiz gibi gökte yaratıcı bir tek Tanrı tasavvuru ve yanında Animizmin ana hatlarını oluşturduğu bu din, Orta Asya'nın kadim inancıdır. Tabiatla oldukça içi içe bir inançtır. Kam, Şaman, Baksı bu inancın dini görevlileri, ayinleri yöneten, tanrıyla ve ulu varlıklarla iletişime geçen kişilerdir. Animizm; bütün varlıkların ruh sahibi olduklarına inanmaktır. Animistlere göre canlı cansız her şeyin bir ruhu vardır. Bu ruhların görevleri ve adları beraber bulundukları maddelere göre belirtilmektedir. Gök Tanrı inancına göre her varlığın bir ruha sahip olduğuna inanılmaktadır. Örneğin Ağaç, Dağ, Nehir, Kurt, At, Ateş kültleri ve bunların genel anlamda ifadesi olarak da kullanılan Yer-Sub kültleri oldukça önemli inanışlardır. Her varlık hem maddi hem de ruhi olarak iki şekilde algılanır. Eski Türkçede Tanrı sözcüğü Tengri biçiminde söylenirdi, ayrıca Tengri sözcüğü, gök anlamına da gelirdi. Eskiden Kök olarak söylenen gök sözcüğünün ise Eski Türkçede üç anlamı vardı: Biri bugünkü kullandığımız anlamı ile gök, gökyüzü; biri, yine bugünkü kullandığımız anlamı ile mavi renk; biri de bugün kullanmadığımız anlamı ile ulu, yüce, kutsal. İşte Kök Tengri/Gök Tanrı deyiminde geçen kök/gök sözünün taşıdığı anlam ulu, yüce, Kutsal'dır. Buna bağlı olarak da Kök Tengri/Gök Tanrı deyimi Ulu Tanrı, Yüce Tanrı anlamlarına gelir. Söz konusu olan tek bir yaratıcı Tanrı ve bu tek Tanrı'ya yapılan saygı dolu bir sesleniştir. Türklerin kendi öz inançları, tek tanrıcılığa dayanır. Gök Tanrı'nın özelliklerinden söz etmek gerekirse şunlar söylenebilir: Öncelikle tektir, eşi ve benzeri yoktur. Yaratıcıdır; bilinen ve bilinmeyen her şeyi O yaratmıştır. Savaşlarda Tanrı'nın iradesi ile zafere ulaşılır. Buyurur, iradesine uymayanları cezalandırır. İnsanlara kut ve uluğ bağışlar ama bunları layık olmayanlardan geri alır. Canlılara yaşam verir. Ölüm onun iradesine bağlıdır. Varlıklara yaşam verdiği gibi, dilediğinde de onu geri alır. Türklerde dini ve milli törenlere bütün herkes katılırdı. Toy adı verilen şölenlerde kurbanlar kesilir, at yarışları düzenlenir ve dans edilirdi. Bu durum Türkler arasında sosyal dayanışmanın gelişmesine ortam hazırlamıştır. Törenlerde en çok Kopuz adı verilen bir müzik aleti kullanılırdı. Şölenlerde düzenlenen yağmalı toy geleneği vardı. Hakanlar, boy beyleri zaman zaman çadırlarını, mallarını halka yağmalatırdı. Törenleri kamlar yönetir. Kam, Türk halk kültüründe büyücü din adamı ve şifacıdır. Şaman, Baksı ve Gam olarak da telaffuz edilir. Topluluklarda doğaüstü güçlerle iletişime geçtiğine inanılan din adamıdır, hastalara şifa verir, Tanrıyla insanlar arasındaki iletişimi sağlar. Zamanla bulundukları coğrafyada üstünlüklerini kaybedince diğer unsurların arasında erimeye başlamışlardır. Bir kısmı Hristiyanlaşmaya başlamış, bir kısmı da Anadolu'ya doğru kayıp buradaki Türklerle birleşmişlerdir. Netice olarak kültür ve inanç bazında değişime maruz kalmışlardır."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/bozkirin-tezenesi-neset-ertasin-anisina-256", "text": "- 1. 1. \"Ölürüm sevdiğim zehirim sensin...\" - 2. 2. \"Sinemde gizli yaramı kimse bilmiyor. Hiçbir tabip şu yarama merhem olmuyor. Boynu bükük bir garibim yüzüm gülmüyor. Gönlüm hep seni arıyor, neredesin sen?\" - 3. 3. \" Söylerim sözüm almıyor. O yar yüzüme gülmüyor. Garip gönlümü bilmiyor. Eyvah eyvah!\" - 4. 4. \"Kalpten kalbe bir yol vardır görülmez. Gönülden gönüle gider.\" - 5. 5. \"Ben seni senin gözünden sakınırım, kıskanırım...\" - 6. 6. \"Mevlam ayrılık vermesin gökte uçan kuşa Leylam...\" - 7. 7. \"Bir kazma al bir kürek, mezarımı kaz gayrı...\" - 8. 8. \"Açma zülüflerin yar yellere karşı. Senin zülfün benim telim değil mi?\" - 9. 9. \"Cennet alada eşlerin güzel. Emsalin dünyada yoktur bulunmaz.\" - 10. 10. \"Vade tekmil olup ömrün dolmadan, emanetçi emaneti almadan, ömür bağının gülü solmadan, varıp bir cananın kulu oldun mu?\" - 11. 11. \"Sevda çöllerinde ben mecnun oldum. Şu garip gönlümün yarisin bildim. Bir başka seversen işte ben öldüm! Ne olur ölmeden öldürme beni!\" - 12. 12. \"Ey garip gönlüm dertli yoldaşım! Niye belli değil baharın kışın? Var mıdır sormazlar ekmeğin aşın. Zengin isen ya bey derler ya paşa. Fukaraysan ya abdal derler ya cingan haşa!\" - 13. 13. \"Kalpten kalbe bir yol vardır, gözünen görünmez sırdır. Ikimizin kalbi birdir. Sen benimsin ben seninim.\" - 14. 14. \"Ben yandım aşkım narına. Meyletmem dünya malına. Ölürsem ben mezarıma, gelme gayrı. Gelme leyli leyli...\" - 15. 15. Ve son olarak diyor ki üstad: Bir söyleşisinde \"Bana öldü demeyin, yoruldu gitti deyin\" demişti. Gariplerin ustası, bozkırın tezenesi, halkın sanatçısı Neşet Ertaş yorulup gideli 6 yıl oldu... Bize bıraktığı en güzel miras dillerden ve gönüllerden düşmeyecek olan en güzel türküleri ve türkü sözlerini sizler için derledik. \"Hep sen mi ağladın hep senmi yandın,"} {"url": "https://www.bilgeyik.com/bugun-kendin-icin-ne-yaptin-941", "text": "Önce bir bardak su içmelisin. Sakince oturmalı ve kendini rahatlatmalısın. İstersen bir tütsü yakabilir ya da sevdiğin bir kokuyu sıkabilirsin. Seni rahatlatacağını düşündüğün, gözlerini kapattığında sana sakinlik verebileceğini düşündüğün her ne varsa onunla başlayabilirsin. Rahatladıktan sonra bir aynanın karşısına geçebilir yahut yatağına uzanıp gözlerini kapatabilirsin. Birkaç derin nefes ardından ''Bu gün kendim için ne yaptım?'' sorusunu sormalısın kendine. Cevap bulabiliyor olmak seni daha bitmemiş olan gün için motive edecektir muhakkak. Eğer bugün kendin için bir şey yapmamışsan, lütfen hemen harekete geç. Bugün seninle var! Kendin için bir kahve, bir yemek, bir cilt bakımı... Sadece sen istediğin için. Sadece sen var olduğun için yap bunu. Kendin için yaptığın her şey sana değerli olduğunu bir kez daha hissettirecektir. Her şeyi bir kenara bırak ta, dön bir bak kendine.. Sen olduğun için o rutinler, o telaşeler, emekler, saygılar, sevgiler.. Sen varsan var her şey ve herkes, sen yoksan hiç."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/buzaginin-oykusu-927", "text": "Belki bir Türk vardır bu şarkıyı benim gibi dinleyen\" diyorsun Zehra. Yıl 2021 ve ben de 84 yaşımda olduğumu bilerek yorum yapıyorum 23 yaşındaki Zehra kızım. \"Ruhumu dinlendirmek için\" diye ekliyorsun. Ben de öyle yapıyorum. Sana ve Baez'e sağlıklı ve mutlu günler diliyorum. Yorumların sayısı bugün 2811 olmuş. Benim yorumum da en üstte yer alıyor hep. Meğer en iyi yorumlar esasıyla sıralamışlar yorumları. Bana göre; tarih ya da iyi olarak betimleme, işin iletişim açısından teknik yanı, yaşıma hürmeten öne alıyorlardır beni gibime geliyor. Bir Yidiş türküsüydü aslında. Sözleri de müziği de epey elden geçmişti. Baez 1941 doğumlu olduğuna göre türkü, 1930'lardaki yokluk günlerini anımsatıyordu belki de. Demek ki; türkü, Baez'den çok önceki günlerde söyleniyordu. Çeviride kesime götürülen hayvanı Buzağı olarak tanımlamışlar; ama ne kadar yoksul olursa olsun, henüz süt emen 6 aylık yavruyu kesime götürmez köylü. Yidiş dilinde Dona olan bizin dilimizdeki Danadır kuşkusuz. En azından 15 aylık vardır. Bir buzağı var, hüzünlü gözlerle bakan. Ve çok yukarılarda bir kırlangıç, Buzağı gökyüzüne hüzünle bakınca Kanatların olsaydı sen de özgür bir kırlangıçtın şimdi diyor çiftçi buzağıya. Edebiyat yorumcularının bu konuda değişik görüşleri var. Çeşitli metaforları yorumluyorlar. Zaten söz yazarı da Polonyalı bir Yahudi yazar. Sözlerin birkaç el değiştirdiğini söylüyor kaynaklar; hatta bestenin bile. Son noktayı 1960'da Joan Baez koymuş ilk albümünde. O günden bu yana Baez gibi söyleniyor bu şarkı, onun protest yorumuyla. Bir buzağı var, hüzünlü gözlerle bakan. Ve çok yukarılarda bir kırlangıç, Ve bir yaz gece yarısına kadar. Ve bir yaz gece yarısına kadar. 3 oktavlık pürüzsüz soprano sesi, uzun saçları, doğal ve iddiasız güzelliği ve aktivist kimliği ile Joan Baez,1960 gençliğinin Madonna'sı olur. Kendi şarkılarını yazabilmesine rağmen, Amerikan köklerinin ortaya çıkmasında ön safta rol oynayarak geleneksel folk baladlar söyler. İyi ki de söylüyor Joan Baez, 7'den 70'e hatta daha ilerisine- hepimiz dinliyoruz büyük bir beğeniyle. Konu hayli ilginç, ben yararlanmanız için iki kaynak vereyim size. Rahatça ve geniş bir zamanınızda mutlaka okuyun."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/buzul-nedir-nasil-olusur-buzul-cesitleri-nelerdir-443", "text": "Akarsular ve yer altı suları gibi, yeryüzünün şekillenmesinde buzullar da önemli öneme sahiptir. Buz kütlelerinin hareketleri, bir çok yeri şekillendirmiştir. Dünya'nın %10'u buzullarla kaplıdır. Ancak yakın Jeolojik geçmişimizde bu oran %30 idi. Dünya'nın birçok bölgesi şekillenirken buzullardan etkilendiği için halen bu izleri taşımaktadır. Alpler, Cape Cod ve Yosemite Vadisi şu anki şekillerinin karakteristik özelliklerini buzullara borçludur. Buzullar günümüzde de yeryüzünü şekillendirmeye devam etmektedirler. Buzullar, hidrolojik ve kayaç döngüsü gibi yer yüzündeki iki temel döngünün bir parçasıdır. Hidrolojik döngü, suyun atmosferden yeryüzüne, yeryüzünden yer altı kaynaklarına ve ardından tekrar atmosfere dönüşmesi şeklinde ifade edilebilir. Kayaç döngüsü ise; magma kayaçlarının tortul kayaçlara, tortul kayaçların da başkalaşmış kayaçlara dönüşmesini ifade eder. Buzullara gelecek olursak; hidrolojik döngüde yağış yüksek bölgelerde sıcaklığın düşük olduğu yerlerde gerçekleşirse hemen ve doğrudan denize ulaşmak yerine bir buzulun parçası haline gelebilir. Buz bir gün eriyip, denize ulaşacak olsa da bir buzul olarak onlarca, yüzlerce hatta binlerce yıl kalabilir. Buzulu oluşturan kar, sürekli olarak erime ve donmaya maruz kalır. Erime ve donma işlemleri gerçekleşirken azalan basınç ve hava kar yapısını değiştirir. %20 ile %30 arasında hava bulunan eski kar tanecikleri de %20'nin altında basınca ulaştığında buzul buzunu oluştururlar. Buzul, yüzlerce veya binlerce yıllık bir zaman diliminde buzul buzlarının oluşturduğu kalın kütlelerdir. Yüksek dağlık bölgelerde bulunur. Çok miktarda küçük buzullardan oluşur. Bir akarsu edası vardır. Vadi şeklinde aşındırılmış yüzeyde çok yavaş bir şekilde ilerler. Başlangıç noktasından itibaren belirli bir noktaya kadar uzanan buz deresidir. Genelde çok geniş olmazlar, çoğu gözlenen vadi buzulları dardır. Uzunlukları ise Dünya'nın farklı yerlerinde coğrafi koşullara göre değişkenlik gösterir. Alaska ve Yukon bölgesinde 112 km kadar devam eden vadi buzulları kayda geçmiştir. Vadi buzullarının aksine, örtü buzulları çok daha büyük boyutlardadır. Geçmişte çok fazla buz örtüsü olmasına karşın günümüzde sadece iki tane örtü buzu bulunur. Birisi Kuzey Yarım Küre'de bulunan Grönland'da bulunur. 1,7 milyon kilometre karelik biz buz örtüsü adayı sarar. Adanın %80'i buzdan oluşur. Ortalama olarak kalınlığı ise 1,500 metredir. Bazı yerlerde buz katmanı 3,000 metreye ulaşabilir. Diğer bir buzul örtüsü ise Güney Yarım Küre'de yer alan Antarktika buz örtüsüdür. Yaklaşık 4,3 Km kalınlığa ulaşan bölgeleri vardır. 13,6 milyon kilometre karelik bir örtüdür. Bu boyutlarda olması Kıtasal örtü buzulları olarak da adlandırılmalarına neden olmuştur. Bu buzulların akış yönleri belirsizdir. Dolayısı ile her yöne hareket edebilirler. Buzul buzunun Antarktika kıyıları boyunca, okyanusa akan kısımlarında buz tabakaları adı verilen buzul türleri oluşur. Bunlar örtülü buzlardan hareket ederek kıyıya ulaşan ve denize doğru hareket eden buz kütleleridir. Denizin yüzeyde kalan kısımları buzulun en kalın kısımlarını oluşturur. Dibe doğru indikçe ise buz tabakasının inceldiği görülür. Bunlar her ne kadar örtülü buzlardan oluşmuş olsa da, kar yağışı ve donan deniz suyunun buzu ile de beslenirler. Plato ve dağların üstlerini örten buzul kütlelerine takke buzulu denir. Üzerinde bulundukları araziyi tamamen örterler. Fakat kıtasal ölçeklere göre çok daha küçüktürler. Takke buzulu ve örtü buzulları genelde bir saçak buzulunu besler. Büyük buz kütlelerinin kenarlarından vadilere doğru uzanan buzul türleridir. Bu aslında bir vadi buzulu türüdür. Dağlarda oluşan örtü buzulu veya takke buzullarının bir parçasından denize doğru akarlar. Birden fazla vadi buzulunun dağların etek kısımlarında toplaşarak geniş bir yelpaze oluşturarak yayılan buzul türleridir. Boyutlar buzul vadilerinin uzunluğuna, sayısına ve hacmine göre değişkenlik gösterir. Buzul buzunun hareketi akış olarak adlandırılır. Akışın iki türü vardır. Bunlardan birincisi plastik akıştır. Buz üzerindeki yükün ağırlığı belirli bir seviyeye ulaştıktan sonra buz, bir plastik malzeme gibi davranarak akışkanlık göstermeye başlar. Diğer bir türü ise buzul kütlesinin tamamının zemin üzerinde kaymasıdır. Çoğu buzulun bu şekilde, tabansal kayma ile hareket ettiği düşünülmektedir. - Havalar aşırı derecede ısınacak ve bu durum kontrol altına alınamayacak. - Beraberinde kuraklık hakim olabilir - Dengesiz bir iklim hakim olacak, sıcak olması gereken bölgeler soğuk, soğuk olması gereken bölgeler sıcak olacak bu durum tarım alanında büyük bir felakete yol açacaktır. Ayrıca bir gün içerisinde yaşadığımız hava durumu değişikliği büyük oranda farklılıklar göstereceği gibi, farklılıklar oldukça sert biçimde seyredecektir. - Okyanusların dengesi bozulacaktır, bu denge bozukluğu beraberinde bir takım okyanus canlıların yaşam faliyetlerini sürdürebilmesi için zorlaşacak ve deniz canlılığındaki çeşitlik azalacaktır - Su seviyesinin yükselmesi vesilesiyle bazı şehirler su altında kalabilir."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/cumhuriyetin-divasi-muzeyyen-senar-178", "text": "Cumhuriyet'in divası Müzeyyen Senar aramızdan ayrıları 3 yıl geçti. Bu sene, 16 Temmuz 1918'de doğan Müzeyyen Senar'ın 100. doğum gününü kutladık. Atatürk'e Dolmabahçe Sarayı'nda şarkılar söylemiş, o istedi diye saçlarını kısa kestirmiş ve yıllarca değiştirmemiş, her rakı yudumladığında Ata'sını anan bir Cumhuriyet Kadını Müzeyyen Senar. Cumhuriyetin Divası 1918'de Bursa'nın Kemalpaşa ilçesinde doğdu. Babası Mehmet Efendi bir eczanede çalışırken, annesi Zehra Hanım özel günlerde ve aile meclislerinde güzel sesiyle şarkılar söylerdi. Müzeyyen Senar küçük yaşlarından itibaren annesiyle şarkılar söyler ve annesini örnek alırdı. Bir gün annesi ile gittikleri bir düğünden sonra Müzeyyen Senar birden kekeme olur. Kekelememek için konuşurken dizlerine vurur Müzeyyen Senar. Öyle ki vurmaktan yara olmuştur dizleri. Birçok doktor, hoca gezmelerine rağmen kekemeliğine bir çare bulamazlar. Sadece şarkı söylerken kekelemez Müzeyyen Senar. Kekemeliği zaman geçtikçe düzelir ancak sinirlendiğinde ve heyecanlandığında tekrardan kekeler. Anne ve babası boşanır Müzeyyen Senar'ın daha sonra. Babasında kalır ancak annesinin özlemiyle yanıp tutuşmaktadır. Bir gün babasının cebinden gizlice para alarak İstanbul'a taşınan annesini aramaya gider. İstanbul'a gider ama annesini nasıl bulacağını bilemez. Sirkeci Garı'nda karşılaştığı iyi kalpli gizemli bir kadın onu evine alır ve ertesi gün annesini bulmasını sağlar. Müzeyyen Senar daha sonra bu kadını bulmaya çalışsa da bir türlü başaramamıştır. Hatta ünlü olduktan sonra verdiği ilk konserlerde bu gizemli kadını görme umudu ile şarkı söylemeye başlamadan önce uzunca bir süre hep izleyicileri gözlemiştir. Ünlü Arap müzisyen Ümmü Gülsüm'ün parçalarını seslendirerek Arap dünyasına da sesini duyurur. Ünü yayıldıkça gazinolarda da söylemeye başlar, Gazinolarda söyledikçe ünü daha da yayılır. Öyle saygı duyulan biri haline gelir ki; Müzeyyen Senar'ın söylediği gazinonun yakınında çalışan taksiciler kornaya dahi basmaya çekinirler. Çalkantılı yaşamı ve evliliklerindeki hayal kırıklıklarına rağmen sahneye hiç ara vermeyen Müzeyyen Senar hamileyken dahi sahneden uzak kalamaz. Arka arkaya çıkardığı taş plaklar onun ülke genelinde tanınmasını sağlar. 1970'lerde televizyonun yaygınlaşması ile televizyon programları da yapan Müzeyyen Senar televizyonda da takdirleri toplar. 1983'te bırakma kararı alır ancak ara ara da olsa sahnelere çıkar. Artık müzeyyen senar yorulmuştur ve yerini gençlere bırakmak istiyordur. 1998 yılında devlet sanatçısı seçilir. 2006 yılında ise son noktayı koyar. 88. yaş günü vesilesiyle 40 kişilik özel bir davetli listesi hazırlatır ve muhteşem bir yaş günü kutlaması ile sahnelere veda eder. Sevdiği işi yapan Müzeyyen Senar bizlere de Türk Sanat Müziğini sevdirir. Gidişiyle doldurulamaz bir boşluk bırakır. Cumhuriyetimizin Divası müziğini ve bizleri 8 Şubat 2015'te İzmir'de yalnız bırakmıştır."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/denize-yildirim-dusmesi-baliklari-oldurur-mu-307", "text": "Öncelikle şunu bilmekte fayda var: 2014 yılında NASA'nın Hava Durumu uyduları aracılığı ile yapmış olduğu bir araştırmaya son beş yıl verilerine göre; toprak üzerine düşen yıldırımlar okyanuslara düşen yıldırımlardan 10 kat daha fazla. Yine de okyanus ve denizlere yıldırım düştüğü görülüyor. Tuzlu su tıpkı bir metal kadar iletkendir. Böylesine iletken maddeler akımları yüzeylerinde yayarak etrafına iletir ve bu elektrik akımı aşağı doğru gitmez. Yani yüzeyde yayılır. Böylelikle akım derinlere ulaşmamış olur. Suyun yüzeyinde dağılan yüksek elektrik akımı balıklara ulaşamadığı için herhangi bir deniz canlısı bu çarpılmadan etkilenmez. Tabi balıklara yüzeye çok yakın yüzmüyorsa? Eğer yüzeye çok yakın yüzen balıklar varsa yıldırımın ardından suyun yüzeyinde ters bir şekilde yattığını görebilirsiniz. Hafif bir balık ızgara kokusuyla 😅 Ancak genel olarak balıkların bu kadar yüzeyde yüzmediğini de biliyoruz. Balıklar daha derinlerde yaşarlar. Ancak tatlı sularda durum başkadır. Tuzlu su kadar iletken olmayan tatlı sularda bu akım yüzey boyunca dağılmadığı için daha derinlere doğru iner ve daha fazla canlının zarar görmesine neden olur. Tuzlu suyun daha iletken olmasının nedeni NaCl2'dir Sodyum ve Klorür iyonlarının elektrik yüklerini taşımasıdır. Elektrik akımı tuzlu su ile buluştuğunda bu iyonlar ile doğrudan akımın yönü değişecektir ve iyonların bulunduğu her noktaya elektrik akımı ulaşacaktır. Tuzlu su ve tatlı sudaki elektrik akımının iletimi ile ilgili küçük bir deneyi de isterseniz aşağıdan izleyebilirsiniz. Teşekkürler Sayın Akkaya, yazınızdan edindiğim bilgiler eski merakımı yeniden canlandırdı. Yıldırım \"düşer mi?\" yoksa \"çıkar mı?\". Yerden yükseldiğini savunanlar da var. Benim ormanda gördüğüm yıldırım yanıkları; ağacın dibinde daha çok zarar yaparken, aynı ağacın tepesine doğru daha az zararlı oluyordu. Sanki ilk ateşleme aşağıdan yukarı doğru oluyor izlenimi kalıyordu bende. Bu konuda bir kaynağa rastladınız mı? İlginize şimdiden teşekkür eder, tuzlu su videosu ve Dostoyevski yazısı için de teşekkürümü yinelerim. Tüm çalışanlarınıza selamlar..."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/dil-bilgisi-ve-yazim-hatalarini-duzelten-grammarly-1-milyarin-uzerinde-olan-degerlemesini-90-milyon-dolar-daha-arttirdi-532", "text": "Tüm Dikkatler ses bazlı arayüzlerin üzerinde artarken, yazılı sözcükler yolu ile iletişimi geliştirmek için yapay zekayı kullanan Grammarly Şirketi zaten hali hazırda karlı olan büyümesini bir yatırım turu ile daha da arttırdı. 20 milyon insan tarafından kullanılan ve yazılı dil bilgisi hatalarını düzeltmek için bir araç olan Grammarly son yatırım turunda yaklaşık 90 milyon dolar yatırım aldı. Şirketin CEO'su Brad Hoover, Grammarly'nin araçlarını genişlettiği ve daha fazla platformda bu araçları birleştirdiği için değerlemelerinin 1 milyar dolardan daha fazla olacağını doğruladı. Bugün Grammarly birçok tarayıcı, masaüstü uygulaması ve Microsoft Office gibi spesifik uygulamalarda kullanılabiliyor. Ancak yazılı sözcükler yoluyla iletişim kurduğumuz kanallar sürekli gelişiyor bu yüzden bu uygulamaların artacağını söyleyebiliriz. Son yatırım turu daha önce 2017'de ki 110 milyon dolarlık yatırım turunu da yöneten ''General Catalyst'' tarafından yönetiliyor. Grammarly bugün insanların bazı özelliklerini ücretsiz olarak kullandığı ancak dil bilgisi hatalarının yanı sıra okunabilirliği, sayı hatalarını, vurgu tavsiyelerini vb. daha fazla özelliği kullanmak için para ödediği bir sistem olan freemium modeli ile çalışıyor. Grammarly gerçekten insanların her zaman karşılaştığı resmi yazı ve e-mail cevaplama gibi gerçek sorunlarını çözüyor. Grammarly için kullanıcıların etkili bir şekilde iletişim kurmalarını sağlamak tek amaç. Bu yüzden piyasada ki birçok rekabete rağmen Grammarly günlük 20 milyon aktif kullanıcı ile lider konumda yer alıyor."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/dil-ogrenmenin-5-puf-noktasi-825", "text": "Hepimiz gerek işimiz gerek çevremiz gerek bazı nedenler ve bazen de istekler doğrultusunda yabancı dil öğrenmeye çalışıyoruz. Bu yazımda size yabancı dil öğrenmenin 5 püf noktasından bahsedeceğim. Hadi o zaman başlayalım! - ÖĞRENİLECEK DİLİ SEÇMEK: -Dil Kökenlerinden Yararlanmak: Eğer internette araştırırsanız dillerin kökenlerine ayrılan tabloları görebilirsiniz. Örneğin Fransızca, İtalyanca ve İspanyolca aynı kökenden geliyorlar. Bu nedenle eğer Fransızca biliyorsanız, İtalyanca ve İspanyolcayı çok hızlı ve pratik bir şekilde öğrenebilirsiniz. Çünkü dil kurallarından tutun kelimelere kadar birbirine benzeyen bir sürü şey var. Türkçe de biliyorsunuz ki sonradan eklemeli dil, bunun avantajlarını kullanabilirsiniz: Bizim dilimiz Altay kökenlerine dayanıyor. Bu yüzden Japonca, Korece, Moğolca öğrenebilirsiniz. -Bilen birisinden yardım istemek: Bu sizin yanlış yönlere gitmenizi engeller ve doğru bilgiye ulaşmanızı sağlar. Fakat tabi ki de bu zorunlu değil, başka birisine danışmadan da dil öğrenilebilir. -İnternette web site ve forumlarına bakmak/ Youtube ve Google veri taraması yapmak: Bu yöntemlerle bir sürü kaynak bulabilirsiniz, hem de ücretsiz! Artı olarak da daha verimli olduğunu düşünüyorum. Çünkü kendi öğrenme tekniğinize göre kaynaklar bulmak öğrenme hızını artırıyor. - DİL ÖĞRENİRKEN DİKKAT EDİLMESİ GEREKENLER: - Uygulama İndirmeyin : Dil öğrenmek ve kelime öğrenmek için uygulama indirmek sadece sizin vaktinizi çalar. Artı olarak da sadece ezber yapmış olursunuz. Ezber yaparak ilerlemek deneyim yaşayamadığınızdan dolayı gündelik yaşantınızda hiçbir işinize yaramaz. -Kelime Öğrenirken İlk Hedefiniz Meyveler, Hayvanlar, Eşyalar olmasın: Öğreneceğiniz dilde ilk konuşacağınız ve kullanacağınız kelimeler asla bir hayvan ismi ya da meyve adı değildir. Bunun yerine öğreneceğiniz dilin en çok kullanılan ilk 1000 ya da 5000 kelimesini öğrenmeliyiz. Bu daha çok işe yarayacaktır ve kullanışlı olacaktır. -Rastgele Kelime Listeleri Oluşturmayın: Her zaman bir şarkıdan, dergiden, kitaptan, diziden, filmden çıkarıp da yazdığın kelime grupları aklınızda daha fazla yer edinir ve oturur. Bu nedenle kelime defteri kullanırken rastgele kelimeleri seçmeyin. Aklınızda oturacak şekilde yapın. -Kalıplardan Kurtulun: Kelime ya da dil bilgisi öğrenirken kalıplar kullanmak aklınızda daha az süre kalmasına sebep olur. Bunun yerine etrafınızda duyarak ya da görerek öğrenmeye, kendinizi şartlandırmamaya çalışın. -Kendinizi Şartlandırmayın: Kendinize \"Ana dilim gibi öğrenmeliyim.\" gibi bir şartlandırma koymayın. Bu hem moralinizi düşürür hem de kendinizi yorar. Hevesinizin ya da moralinizin kırılması, o dili öğrenmenize engel bile olabilir. Bu nedenle ASLA kendinizi şartlandırmayın. -Dil Öğrenmeyi Ders Çalışmak Olarak Kodlamayın: Dil öğrenmek ders çalışmak değildir. Sadece okulda dil öğrendiğimizden dolayı bu bizim aklımızda ders çalışmak gibi kodlanmıştır. Fakat eğer bu algınızı yıkmazsanız dil öğrenmek sizin için bir işkenceye dönüşebilir ve verimli olmaz. -Ön Yargılara Kapılmayın: Başkalarının sizin üzerinizde ön yargı oluşturmasına izin vermeyin. Başkalarının düşüncelerinden etkilenmeyin. Örneğin; eğer Korece öğrenmek isteyen biriyseniz size \"kpopçu musun?\" diyecek olan çok kişi vardır. Fakat onlardan etkilenmeyin, istediğiniz dili istediğiniz şekilde öğrenme özgürlüğüne sahipsiniz. -Öğrendiğiniz Dilden Olan Şarkılar Oluşturun: Müzik ve şarkı dinlemeyi özellikle sevenler için daha uygun olan bu yöntem ile aklınızda daha çok kelime tutabilir ve o dile aşinalık kazanabilirsiniz. Bu yöntem dilde aksanın oturması için de kullanılabilir. -İzleyebileceğiniz Film ve Dizilerin Listesini Çıkartın: Ne kadar çok o dilde film ve dizi izlerseniz hem kulak aşinalığı kazanırsınız hem de yavaş yavaş da olsa dili öğrenmeye başlarsınız. Dil öğrenenlerin zaten çoğu dizi ve film izleyerek öğrendiğini de belirtiyor. -Arkadaş Edinin ve Konuşmaya Başlayın: Karşınızda o dilde konuşan biri ile pratik yapma fırsatı bulmak gerçekten sizi çok geliştirir. Hem de gerçek hayatta kullandığınız aksanınızı da geliştirir. Bunu isterseniz görüntülü, isterseniz sesli, isterseniz de yazılı olarak internetteki ücretsiz bir sürü uygulamadan yapabilirsiniz. Güvenlik konusunda endişe duyuyorsanız eğer de aşağıda güvenli olduğunu düşündüğüm ve önerdiğim uygulamalara göz atabilirsiniz. -İlginizi Çekebilecek Şeyleri Araştırın: Dilin kullanıldığı bölgelerdeki magazin, tarih, müzik vb. şeyleri araştırmak dile olan ilginizi artırır ve daha çok içinde olmanızı sağlayabilir. Bu nedenle bu yöntemi denemenizi öneririm. -Günlük Hayatta Duyduğunuz Kelimeleri Not Alın: Filmlerden, kitaplardan, müziklerden birçok kelime duyuyoruz. Öğreneceğiniz o dilden duyduğunuz her kelimeyi not alın. Günlük hayatta bunları paragraf yazarak ya da konuşarak kullanın. Bu kelime haznenizi genişletir. -Yabancı Kaynaklı Kitapları Kullanın: Türk yayınevine mensup dil kitapları bazen yetersiz olabiliyor ve yanlış bilgi içerebiliyor. Bu nedenle genellikle yabancı kaynak kitaplar kullanmanızı öneririm. Bu, öğreneceğiniz dilin yayınevlerinden olabilir, ki bu sizi daha fazla geliştirir. -Elektronik Cihazlarınızı Öğreneceğiniz Dile Çevirin: Herkesin elinde en az bir telefon, bilgisayar ya da tablet gibi bir cihazı oluyor. Şu korona sıralarında da malum çok maruz kalıyoruz. Bunu bir fırsata çevirerek mobil cihazlarınızı öğreneceğiniz dile çevirin. Bu öğreneceğiniz dil ile daha fazla haşır neşir olduğunuzdan sizi hem geliştirir hem de yeni bilgiler edinmenize yardımcı olur. -Kişisel Olarak İlerlemeye Çalışın: Okuldaki gibi müfredat olmayan bir dil öğrenmek daha kolay ve planlı olur. Çünkü müfredata göre ayak uydurarak giderseniz kısıtlanırsınız. Benim önerim okul dışında bir dil öğrenin ve öğrenirken Türk müfredat sistemine göre gitmeyin. - KULLANILABİLECEK VE ÖNERİLEN UYGULAMALAR:"} {"url": "https://www.bilgeyik.com/dostoyevski-idamdan-nasil-kurtuldu-180", "text": "Bu sözler Dostoyevski'nin Suç ve Ceza kitabında geçer... Raskolnikov karakterinin sarf etmiş olduğu sözlerdir. Aslında Dostoyevski'nin idam anında yaşamış olduğu tecrübelerin aktarıldığı bir metindir. 1849 yılında devlet aleyhine propaganda yapmak suçlaması ile tutuklandı. Rusya'nın avrupa ülkelerinden çok geride kaldığını düşünen aydın insanlar, bir reformun gerekliliğine inanıyordu. Dostoyevski reform fikrini benimseyerek, dönemin reformcuları arasına katılmayı tercih etti. O dönemin Rus Çarı olan I. Nikolay, çarlığa karşı yürütülen bu propagandalar karşısında sert bir tavır ortaya koyarak, Dostoyevski ve arkadaşlarının tutuklanmasını emretti. 1849 yılında tutuklanan Dostoyevski ve arkadaşları, tam 8 ay boyunca sorguya çekildi. Yapılan sorgulamaların ardından Dostoyevski ve arkadaşları, noelden 3 gün önce (22 Aralık 1849) idama mahkum edildi. Dostoyevski aylarca öleceği günü bekleyerek hapiste kaldı. 22 Aralık günü gelip çattığında ise, 21 arkadaşı ile beraber gözleri bağlanarak infaz alanı olan Seminosvki'ye götürüldü. İnfaz edilmek üzere üçerli gruplar oluşturuldu. Dostoyevski 2. grubun son sırasındaydı. Önce ölüm fermanları okudundu. Ardından nişanlar alındı. Tam her şey bitti derken bir atlı çıkıp geldi. İdam emirleri iptal edildi. Çar, tüm hükümlüleri affetti. Ancak devrim planı kuran bu yapılanma cezasız bırakılmadı. İdam cezası yerine 4 yıl kürek mahkumluğu ve 6 yıl zorunlu askerlik cezasına çarptırıldılar. Bu dört yıllık kürek mahkumluğu Dostoyevski'nin dönüm noktasıdır. Kürek mahkumluğu, her iki ayağıda zincirlenmiş haldeyken; -40 C de kar küreme, mermer cilalama, tuğla taşıma gibi en ağır işler demektir. Üstelik incil dışında kitap okumak da yasaktır. Dostoyevski, Suç ve Ceza kavramları ile ilk defa burada karşılaşmıştır. Dostoyevski 4 yıllık kürek mahkumiyetliğinin ardından orduda zorunlu olarak görev aldı ve cezasını tamamladı. Dostoyevski'nin bir dönem ilgi duyduğu ve savunduğu düşünceler başarısız olsa da edebiyatın önemli bir devrimcisi olmayı başardı. Özellikle yaşamış olduğu bu anılar sayesinde eserlerine çok büyük katkılar sağlamıştır. Dostoyevski'nin bundan sonraki dönemi, ikinci yazarlık dönemi olarak adlandırılır. İlk yazarlık döneminde yazdığı kitaplar büyük ilgi toplamadığı gibi, bazı kitapları dönemin ünlü eleştirmenleri tarafından ağır eleştirilere maruz kalmıştır. Günümüzde baş yapıt olarak nitelendirilen çoğu eseri ikinci yazarlık dönemine aittir. -Ezilenler (1861) -Ölüler evinden anılar (1862) -Yer altından notlar (1864) -Suç ve Ceza (1866) -Kumarbaz (1867) -Budala (1869) -Ecinniler (1872) -Delikanlı (1875) -Karamazov Kardeşler (1881)"} {"url": "https://www.bilgeyik.com/dunden-bugune-bilgisayar-347", "text": "1960ların başında, bundan yalnızca 60 yıl kadar önce bir bilgisayar kendinize ait bir taneye sahip olamayacağınız, birçok kişinin erişimi bile bulunmayan bir veri işleme makinasıydı. Elimizin altında bugün masaüstü, dizüstü ya da tablet gibi ve hatta elimizdeki akıllı telefonlarımız ve saatlerimiz de dahil olmak üzere bilgisayar türevleri var. Telefonu ayrı bir noktaya koyuyorum fakat bilgisayar dediğimiz makinamız tek bir gün elimizden alınsa birçok işimiz alt üst olur değil mi? Düşünün ki bu içimize işleyen alışkanlık ve hatta mecburiyetin tarihi yalnızca yarım asır. Bilgisayarların gelişmesi, internetin hayatımıza girişi ve bunları takip eden türlü yazılımlar ile bugün, 50 yıl öncesinden bambaşka bir zamanı yaşıyoruz. Örneğin bu yazıyı bilgisayarınızda, tabletinizde ya da telefonunuzda, ben yazdıktan hemen sonraki birkaç dakika içinde okuyabiliyorsunuz. Tabi bu bilgisayarla birlikte internet sayesinde. İnternet kullanımı bilgisayarların hayatımıza girişine paralel gelişiyor. Şöyle bir düşününce aslında bilgisayar internetin kullanımı için bir araç gibi düşünülebilir. Oysa internet, kabul etmek zor olsa da fikir olarak bilgisayarın bir yan ürünü gibi ortaya çıkıyor. Asıl icat bilgisayar, çünkü görünen o ki, bilgisayar olmasa internet de olmayacaktı. Peki, insanlar neden bir bilgisayara ihtiyaç duydular? İşin özü ilkokulda kullandığımız abaküslere dek gidiyor çünkü bugün alıştığımızın aksine bilgisayar iletişimden ziyade bir bilgi işleme ve hesap yapma aleti olarak ortaya çıktı ve dünyanın farklı yerlerinde benzer ihtiyaçlara sahip kurumlardaki uzmanlar kendi sürümlerini geliştirdiler, bu nedenle bilgisayarın tek bir mucidi yok gibi gözüküyor. Farklı uzmanların çalışmalarının her biri bir diğerine katkı sağlayarak bilgisayarlar evrilmeye devam etti. Kimi kaynaklar bu makinaların ilk ortaya çıkışının 1950lerde üniversite laboratuvarları olduğunu belirtse de başka kaynaklar daha öncesinde, 1040lı yıllarda Almanlar tarafından 2. Dünya Savaşı uçak ve füzelerini geliştirmek amacıyla yapıldığını belirtmekte. Tabi tartışmasız olan şu ki, bilgisayar fikri daha eskiye dayanıyor. 1830larda Charles Babbage bir hesaplama ve analitik makinesi icat ediyor böylece hesap kitap işlerinin bir makine tarafından yapılmasının işlevselliği fikri ilk bilgisayarların çıkış noktası olarak kabul ediliyor. Benzer ihtiyaçlarla bir şeyler icat etmeye girişen mucitlerin oluşturduğu birikim bilgisayarı evrensel bir icat olma noktasına taşıyor. 1940larda askeri amaçlarla yapılan makinaların bugünkü bilgisayarlardan çok farklı çalışması ve bambaşka amaçlara hizmet etmesi nedeniyle Konrad Zuse'nin icadı olan bu Alman makinasının modern bilgisayarların atası olmadığı bir tartışma konusu. Ve sonrasında karşımıza ticari amaçlarla kullanılabilen ve seri üretimi yapılan bilgisayarlar çıkmaya başlıyor. Bunlardan ilki UNIVAC. UNIVAC, manyetik bir bant olan giriş çıkış birimlerine ve bir yazıcıya sahipti. Aynı yıllarda IBM 701 de piyasaya sürüldü. Bu bilgisayar vakum tüplüydü ve basitçe programlanabilen bir yapısı vardı. 1960lara doğru vakum tüpler, diot ve transistorları ile değiştirilince daha hızlı, güvenilir ve ucuz bilgisayarlar üretilmeye başlandı. Kişisel bilgisayarlara geldiğimizde bazı kaynaklar ilk kişisel bilgisayarın Altair 8800 olduğunu öne sürmektedir fakat bu bilgisayarın bir ekranı ya da klavyesi olmayışı bu fikri tartışmalı hale getirir ve büyük çoğunluk tarafından IBM PC ilk kişisel bilgisayar olarak kabul görür. Bu bilgisayarda veri saklama işlemi ilk olarak Floppy disket sürücü ile yapıldı ve sonrasında sabit disk eklenerek bilgisayarın gelişimi devam etti. İlk DOS sistemli işletim sistemi IBM PC'de kullanılmıştır. İlk kişisel bilgisayarın üretimini takiben bunu çalıştıracak bir sistem bulmaya çalışan IBM, Microsoft ile anlaşmıştır ve Windows'un temeli olan ilk DOS sistemi başlarda pek çok hata ile üretilse de zamanla geliştirilmiş ve bilgisayarlarda yerini almıştır. Sonrasında Apple başta olmak üzere birçok teknoloji firması kendi kişisel bilgisayarlarını üretip geliştirmeye devam ederek piyasadaki yerlerini almıştır."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/dunya-durmadan-donuyor-donuyor-971", "text": "Bunları düşünürken yaşanmış bir örnek geldi aklıma birden. Tam 40 yıl önce çok yakın bir akrabamın davetiyle Almanya'daydık. Yıllık iznimizi geçirdiğimiz her gün; yeni şeyler görüyor, yaşıyor; kimi zaman da komşu ülkelere kadar uzanıyorduk. Ev sahibimiz, Türkiye'de Alman Lisesi'ni bitirmiş, Almanya'da da mimarlık okumuştu; ama asıl mesleğini yapmıyor; dil konusundaki başarılarını yeminli çevirmenlik olarak kendi bürosunda değerlendiriyordu. Türkçeyi aksanlı fakat rahat konuşan eşi Almandı ve oğlu ilkokul 2. Sınıftaydı o zamanlar. Bir akşam yemeğinde çeşitli konuları eşeliyorduk. O yıllarda henüz bilgisayar yaygın değildi; disk, çubuk bellek ve benzeri araç gereçler yoktu. Müzik için en aranılır pratik araçlar; uygun bir teyp ve kaliteli kasetlerdi. Aynı tip müzik araç-gereçleri satan başka bir yerde aynı nitelikteki kasetlerin aldığımız fiyatın çok altında bir fiyatla satıldığını görünce gerçekten çok şaşırdık. Aynı markaydı, 90 dakikalıktı ve önceden aldığımız bir kasete ödediğimiz paraya bu kasetlerden iki tane alabilirdik ve öyle yaptık. Hemen 2 kaset de oradan satın aldık ve eve döndük. Akşam yemeğinde bu bize göre - anlamsız fiyatlandırmanın nedenini ev halkından öğrenmek istedik. Gelinimiz Ben bir müzik firmasında muhasebe işlerine bakıyorum; bizim firma LP üretiyor, kaset fiyatını bilemem demiş Almanca. Kocası Yalçın abi, ben bu işlerden hiç anlamam; bizim oğlana danışırım hep, gel bu işi ona soralım dedi. Oğlu ancak 7-8 yaşlarındaydı, nasıl uzmanlık yapacağına şaştım; ama hemen gelmişti, işte karşımızdaydı. Babası bizim maceramızı anlattı çocuk yaştaki bilirkişiye Almanca olarak. O dikkatle dinledi; iki kaseti de üst yazılarıyla inceledi ve Ben hangisinin ucuz hangisinin pahalı olduğunu size söyleyeyim mi demiş babasına, Almanca olarak. Bizim de onayımızı alındı ve kasetlerden birini işaret ederek Bunu daha pahalı almışsınız; ama ben de hep bunu alıyorum sizin gibi. Öteki sıradan işler için kullanılabilir, müzik için önerilmez dedi. Şaşkınlığım tepe yapmış olacak ki Lütfen anlatsın bize bu işin ayrıntısını dedim babasına.. Önce bu işin başlangıcını anlatayım size diyerek ilkokul 2. sınıftaki genç, uzmanlığını konuşturmaya başladı ve devamla Dünya kendi etrafında çok hızlı dönüyormuş, kitaplar öyle yazıyor öğretmen de öyle söylüyor. Bu kadar hızlı dönen bir cisim mutlaka bir ses çıkarırmış, otoyollarda hızla giden arabalar gibi. Fakat dünyanın çıkardığı bu sesi bizim duymamıza olanak yokmuş; kulağımız o vınlamayı alamazmış. İşte; ses kaydı yaparken kullandığımız kaset kromdioksitli ise bu vınlama kasetlere kesinlikle işleyemez, ses çok net olur; ucuz teyp bandında ise kayda girermiş. Ucuz olan kasetleri dinlerken biz bu vınlamayı fark etmezmişiz; ama kayıt kalitesiz olurmuş dedi. Teşekkür ettik bilirkişimize ve onu Türkiye'den bize ısmarladığı teneke itfaiye arabasıyla oynamaya yolladık. Tam o sırada babası oğlunu yanına çağırdı ve önce Türkçe olarak ulen bu kadar derin bilgilerin var; öyleyse söyle bana Almanya Cumhurbaşkanı kim, adı ne?. Oğlan şaşırdı birden ve ekledi Almanca olarak Ne bileyim, ben daha çocuğum onu siz bilirsiniz ancak diyerek odasına yollandı. Bu kadar elektronik oyuncak arasında bizden özellikle istediği teneke ve tahta oyuncaklar ona çekici geliyor; onları ezip büküyor, şekilden şekile sokuyordu. Ertesi gün okul karnesi verilecekti bilirkişimizin. Karneler öğrenci velilerine veriliyordu. Annesiyle birlikte biz de katıldık karne teslim kuruluna. Annesi öğretmenin yanına gitti; öğretmen ona yarım dosya kağıdına yazılmış bir not verdi ve açıklamalarda bulundu. Annesinin yüzü asıktı biraz, eve gidince işin aslını babasından öğrendik. Sınıfta kalma, bütünleme gibi engeller olmadığından sınıfı zaten geçmişti; ama dersi çok dikkatle dinlediği halde verilen ödevleri zamanında yapma işine hiç girişmiyordu. Arkadaşlarıyla sık sık kavga ettiği oluyordu. Biraz daha derli toplu olması isteniyordu öğretmeni tarafından. Anlayacağınız bizde olduğu gibi Zayıf /Orta /İyi/Pekiyi ya da Geçer / Geçmez/ Bütünleme gibi sözcükler kullanılmıyor rakamlarla not verme yolu uygulanmıyordu."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/dunyanin-dort-bir-yanindan-ninniler-270", "text": "- 1. 1 - Azerice Ninni - 2. 2 - Almanca Ninni - 3. 3 - İngilizce Ninni - 4. 4 - İspanyolca Ninni - 5. 5 - Fransızca Ninni - 6. 6 - Kürtçe Ninni - 7. 7 - Arapça Ninni - 8. 8 - Farsça Ninni - 9. 9 - Lazca Ninni - 10. 10 - Ermenice Ninni - 11. 11 - Aborijin Dilinde Ninni - 12. 12 - Bir Afrika Dilinde Ninni - 13. 13 - Yunanca Ninni - 14. 14 - Rusça Ninni - 15. 15 - Çince Ninni - 16. 16 - Japonca Ninni - 17. 17 - Hintçe Ninni - 18. 18 - Tatarca Ninni - 19. 19 - Portekizce Ninni - 20. 20 - İtalyanca Ninni - 21. 21 - Süryanice Ninni - 22. 22 - Moğolca Ninni - 23. 23 - Makedonca Ninni - 24. Bonus - Dandini Dandini Dastana Bebeklerin ilk iki yılında düzenli bir uyku alışkanlığı geliştirmeleri çok zordur. Bu yüzden özellikle taze ebeveynlerin en çok hasretini çektiği şey uykudur. Bu sorun bizleri yüzyıllardır yormuş olacak ki insanın olduğu her coğrafyada endemik bir ninni bulmak mümkün. Tabii tüm dillerin farklı olması gibi ninnilerin de tınıları, melodileri ve ritmleri farklı farklı. Ne var ki hepsi de rahatlatıcı ve dinlendirici. Lay lay gözüm ağlama Yüreğimi dağlama / Yat uykun şirin olsun Uykuma taş bağlama... Arrorro mi nino, arrorro mi sol, arrorro pedazo, de mi corazon."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/e-ticarete-dair-en-cok-sorulan-5-soru-852", "text": "E-ticaret sektörü günümüzün en hızlı gelişen sektörlerinden birisi haline geldi. Özellikle COVID-19 Pandemisinin ardından e-ticaret sektöründe büyük bir sıçrayış gerçekleşti. Bu süreçte birçok kişinin alışveriş alışkanlıklarında yaşanan değişikliklerle beraber kişilerin ve şirketlerin de gelir elde etme yöntemlerinde farklılıklar yaşanmaya başladı. E-ticaret'in hızlı bir şekilde büyümesinin ardından birçok kişi ve işletme bu sektöre adım atarak internetten ürün satma kararı aldı. Bazı kişiler bu kararlarını hızlı bir şekilde gerçekleştirirken bazı kişiler ise hala akıllarındaki soru işaretlerine yanıt bulmak istiyor. E-ticaret sektörüne girmek isteyen kişiler için hazırladığımız E-ticaret'te Dair En Çok Sorulan 5 Soru adlı bu yazımızda sizlerden en çok gelen soruları yanıtlayacağız. Sizler de bu yazımızda akıllarınızda yer alan soru işaretlerine yanıt bulabilir ve e-ticarete adım atabilirsiniz. Elektronik Ticaret ya da bilinen adıyla E-ticaret, internet kullanımının artmasından sonra ticaretin elektronik ortamlara taşınmasına verilen isimdir. Ürün, hizmet, dağıtım, tanıtım ve ödeme süreçlerinin bilgisayar ağları üzerinden kurulması olarak da tanımlanabilmektedir. E-ticaret kendi içerisinde farklı modellere ayrılan bir sektördür. - B2B ; Ürün ve hizmet satışlarının iki firma arasında gerçekleştiği e-ticaret türüdür. - B2C ; Ürün ve hizmet satışı yapan bir firmanın ürünlerini tüketicilere sattığı e-ticaret modelidir. - C2C ; Ürün ve hizmet satışlarının iki tüketici arasında gerçekleştiği e-ticaret türüne verilen isimdir. E-ticaret satışların gerçekleşme yöntemine göre ayrılan bir sektör iken firmaların satış yaptığı ürünlere göre de ayrılan bir sektördür. - Dikey E-ticaret; E-ticaret ile internetten ürün satan işletmelerin yalnızca bir kategoride ürün satmasına verilen isimdir. - Yatay E-ticaret; E-ticaret sektöründe faaliyet gösteren firmaların büyük bölümü tarafından tercih edilen e-ticaret modelidir. Genellikle yatay e-ticaret yapan işletmeler bir e-ticaret sitesi üzerinden farklı ürün kategorilerinde satışlar yapmaktadır. E-ticaret ile internetten ürün satmak isteyen kişilerden en çok gelen sorulardan birisi e-ticaret yapmak için şirket kurmak gerekli mi sorusudur. İnternetten satılan her ürün için bir fatura kesme zorunluluğu bulunmaktadır ve e-ticaret yapan kişilerin bir vergi mükellefi olması ve devlet tarafından istenilen verileri ödemesi gerekmektedir. Bu nedenle e-ticaret yapmak isteyen bir kişinin şirket kurma zorunluluğu bulunmaktadır. Fakat e-ticaret sektöründe faaliyet gösteren kişilerin vergi muafiyetinden yararlanarak bir şirket kuruluşu gerçekleştirmesi mümkündür. Genellikle e-ticaret ile internetten ürün satmak isteyen ve iş hacimlerini küçük ve orta ölçekli olarak tanımlayan kişiler şahıs şirketi kurarken büyük iş hacmi planlayan kişiler ise limited veya anonim şirketlerine yönelmektedir. Sizler de ilk olarak iş hacminizi belirleyip ardından şahıs, limited ya da anonim şirket türlerinden birisini kurarak internetten satış yapmaya başlayabilirsiniz. E-ticaret'te Dair En Çok Sorulan 5 Soru arasında yer alan bir diğer sorumuz ise e-ticaret nasıl yapılır sorusudur. Günümüzde e-ticaret ile internetten ürün satmak isteyen kişi ve işletmelerin büyük bölümü bu soruya yanıt aramaktadır. - İlk olarak bir şirket kuruluşu gerçekleştirmelidir. - Ardından satılacak ürünlere ve ürünlerin alınacağı tedarikçilere karar verilmelidir. - İşletmeler ürünlerini sergilemek için bir e-ticaret sitesi kurmalıdır. Pazaryerlerinde satış yapmak isteyen kişiler bu aşamada pazaryeri entegrasyonu bulunan e-ticaret alt yapılarını tercih etmeye özen göstermelidir. - Yaptığınız satışların tahsilatını almak için sanal pos entegrasyonuna önem vermeniz gerekmektedir. - Ürünlerin gönderimi için işletmeler bir kargo anlaşması yapmaya özen göstermelidir. - Ürünlerini daha fazla kişiye ulaştırmak ve satış yapmak isteyen kişi ve işletmelerin dijital pazarlama çalışmalarına önem vermesi gerekmektedir. Sizler de bu adımları takip ederek bir e-ticaret sitesi kurabilir ve internetten satış yapmaya başlayabilirsiniz. E-ticaret sitesi kurmak isteyen kişi ve işletmeler tarafından en çok yanıt aranan sorulardan bir diğeri de e-ticaret sitesi kurma maliyeti nedir sorusudur. Çünkü E-ticaret sitesi kurmak isteyen kişi ve işletmeler buna göre bir bütçe planı hazırlamaktadırlar. - Şirket Kuruluş Masrafları - Mali Müşavir Masrafları - E-ticaret Alt Yapısı Masrafları - Ürün Tedarik Maliyetleri - Lojistik ve Depolama Maliyetleri - Sanal Pos Maliyetleri - Dijital Pazarlama ve SEO Maliyetleri Gibi birçok masraf e-ticaret sitesi kurma maliyetleri arasında değerlendirilmelidir. Bu masrafların yanı sıra e-ticaret sitesi kurma maliyetleri şirketinizin ihtiyaçlarına ve e-ticaret süreçlerine göre farklılık da gösterebilmektedir. E ticaret ile internetten ürün satan kişi ve işletmeler için ürünler aslına bakıldığında ilk gelir kaynaklarından birisidir. Bu nedenle e-ticaret sitesi kurmak isteyen kişi ve işletmeler tarafından en çok sorulan sorular arasında e-ticaret'te hangi ürünleri satabilirim sorusu da yer almaktadır. - Teknolojik ürünler - Anne ve Bebek Ürünleri - Kadın ve Erkek Giyim Ürünleri - Kişisel Bakım Ürünleri - Spor ve Outdoor ürünleri - Petshop ürünleri e-ticarette en popüler kategoriler arasında yer almaktadır. Sizler de e-ticaret ile internetten ürün satmak istiyorsanız bu kategorilerde bulunan ürünlerden seçimler yapabilir ve internetten ürün satmaya başlayabilirsiniz. E-ticaret sitesi kurmak ve e-ticaret süreçlerini iyi bir şekilde yönetmek istiyorsanız şimdi sizler de Ticimax e-ticaret alt yapılarını tercih edebilir ve e-ticarette başarıyı yakalayabilirsiniz. Ticimax e-ticaret alt yapılarıyla çalışmak için demo talep formunu doldurabilir ve 15 günün ardından Ticimax ile çalışmaya başlayabilirsiniz. Ticimax'ın ücretsiz e-ticaret eğitimleri ve e-ticaret hakkında bilgi almak için Ticimax'ı Youtube, Instagram, Facebook ve Twitter üzerinden takip edebilirsiniz."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/elektrikli-araclar-iki-yonlu-sarj-istasyonu-ile-faturalari-odeyecek-ve-aile-butcesine-katki-sunacak-765", "text": "Yapılan bir çalışma otomobillerin ömrünün %95'ini otoparkta bekleyerek geçirdiğini ortaya koyuyor. İster içten yanmalı ister elektrikli olsun otomobiller ile ulaşım aslında en verimsiz ve masraflı ulaşım yöntemidir. Fakat o kadar konforlu ve hayatımızı kolaylaştırıyor ki verimsiz olmasına rağmen yılda yaklaşık 80 milyon otomobil satılıyor. Peki bu verimsizliği azaltmak ve otomobilleri durduğu yerde hem çevreye katkı sağlayacak hem de para kazanarak maliyetlerini azaltacak şekilde kullanma şansımız olsaydı güzel olmaz mıydı? İşte burada çift yönlü şarj istasyonu devreye giriyor. Amerika merkezli elektrikli otomobiller için şarj istasyonu üreticisi Wallbox, \"Quasar\" isimli bidirectional şarj istasyonu ile elektrikli otomobillere yeni fonksiyonlar kazandırmayı hedefliyor. Öncelikle iki yönlü şarj istasyonu nedir ve nasıl çalışır ona bakalım. Hali hazırda kullanılan tek yönlü şarj istasyonları, şehir hattından ya da ev üstüne konumlandırılmış güneş panellerinden gelen alternatif akımı, doğru akıma dönüştürerek elektrikli otomobilleri şarj ediyor. Fakat tam tersi yöndeki elektrik hareketini desteklemiyordu. Yeni nesil iki yönlü şarj istasyonu ise, gerektiğinde araç içerisindeki bataryadan aldığı DC akımı inverter aracılığı ile AC'ye çevirerek hem ev içindeki elektriğin kullanılmasını sağlıyor hem de gerektiğinde şehir hattına elektrik sağlayarak park halindeyken sahibine para kazandırıyor. Bu sistemdeki en önemli nokta elektriğin otomobil bataryasında ne zaman depolanacağı ve ne zaman tekrar kullanıma sunulacağıdır. Dünyanın birçok ülkesinde, elektrik ücretleri tüketim yoğunluğa göre gün içinde değişiklik göstermektedir. Özellikle gündüz elektrik ücretleri gece tarifesine göre çok daha fazladır. Gece, elektrik ücretleri daha uygunken doldurulan otomobil bataryaları, gündüz ev için kullanılarak elektrik faturalarından tasarruf edilmesini sağlayacaktır. Bu şekilde otomobilden eve elektrik sağlanması V2H olarak adlandırılmaktadır. Ayrıca güneş panelleri ile gün ışığında üretilen elektrik, otomobilin bataryasında depolanacak, akşam hava karardıktan sonra da hem ev içerisindeki aydınlatma ve ev aletlerinin elektrik ihtiyacı için kullanılacak hem de fazla üretilmesi durumunda elektrik ücretleri göreceli olarak daha pahalı iken şehir hatlarına elektrik satarak para kazanacaktır. Bu şekilde otomobilden şehir hatlarına elektrik sağlanması da V2G olarak adlandırılmaktadır. Diğer en önemli nokta ise, doğru planlanmış bir şarj istasyonu altyapısı ile gün içinde değişkenlik gösteren elektrik talebi ülke genelinde dengelenebilecek olmasıdır. Böylelikle maksimum ihtiyaca göre planlanmış kapasite daha stabil talebe göre tekrar revize edilecek ve ülkelerin elektrik altyapı yatırımları daha verimli hale gelecektir. Talebin çok yüksek olduğu aralıkta, kitlesel olarak şarj istasyonuna bağlanmış otomobiller ile şehir hattı desteklenirken, talep düşüşü olduğunda otomobil bataryaları doldurularak talep belirli bir seviyede korunacak ve anlık dalgalanmalar daha verimli kontrol edilecektir. 2016 yılında yayınlanan world electric vehicle journal dergisindeki bir makaleye göre, elektrikli otomobil ile beslenen şehir hatlarından otomobil başına yıllık en az $400 gelir elde edileceğini, frekans dengeleme olarak kullanılması durumunda ise yıllık $5000 kadar kazanılabileceğinin altı çizilmiştir. Hem ev içi kullanım hem de şehir hattına elektrik satma fonksiyonu düşünüldüğünde, ömrünün büyük bir çoğunluğunu park yerinde geçiren otomobillerin daha verimli kullanılacak olması elektrik dünyasında yeni bir sayfa açmışa benziyor. Kim bilir, belki bir gün elektrikli otomobiller park halindeyken bitcoin madenciliği yapar, bulut için veri depolayabilir."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/en-cok-izlenen-yesilcam-filmlerinin-afisleri-172", "text": "\"Yeşilçam\" denilince herkesin aklına gelen; bazen yüzünüzdeki o tatlı gülümsemenin sebebi, bazen de kalbinizi derinden etkileyen o muhteşem filmlerin afişlerini sizler için derledik."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/evelyn-berezin-kimdir-382", "text": "Bir de kelime işlemcilerini düşünelim. Word, Open Office, ya da daha basiti Notepad... Bunlar geliştirilmeden, en basitinden bilgisayar programlamak gibi temel bir bilgi işlem görevini icra etmek bile inanılmaz zor olacaktı. İşte Bilgi Sekreteri isimli ilk kelime işlemcisini ve kopyala yapıştırın mucidi Evelyn Berezin. Evelyn Berezin 12 Nisan 1925'te Rusya'dan göçen Yahudilerin yaşadığı Bronx'ta doğdu. 1941'de Hunter College'da yüksek öğrenimine başladı. Önceleri o dönem kadınlar arasında oldukça popüler olan Ekonomi alanında eğitim görmeye karar verdiyse de daha sonra yeni iş fırsatlarını görerek New York University'ye geçmiş ve Fizik alanında yüksek öğrenimine devam etmiştir. Bu sayede bilgisayar ve işlemciler konusunda kendini geliştirme fırsatı bulmuştur. New York University'den mezun olduktan sonra Evelyn Berezin, Amerika Atom Enerjisi Komisyonunda görev almıştır. Daha sonra ise 1951'de Electronic Computer Corporation'da Mantıksal Tasarım Departmanının başına geçmiştir -ki o zaman bir kadın için bilgi işlem sistemlerinde bırakın yönetici olmayı çalışmak bile çok sıradışı bir durumdur. 1957 yılında Electronic Computer Corporation, Underwood Typewriter Company tarafından satın alınınca; ilk ofis bilgisayarı olarak kabul edilen ve Amerikan Ordusu için uzaklık, cephane dağılımı vb. gibi özel konuların hesaplamalarında kullanılmak üzere sipariş edilmiş bilgisayarları tasarlamıştır. Underwood Typewriter Company geliştirmelere devam etmeme kararı aldıktan sonra ise Berezin, Western Union'ın bir iştiraki olan Teleregister isimli firmaya geçmiştir. Burada vakumlu tüpler, elektromekanik anahtarlar ve yeni transistör sistemini kullanarak Dünya'nın ilk havayolu rezervasyon sistemi olarak anılan Reservoir isimli sistemi kurmuştur. Bu sistem daha sonra geliştirilerek Amerikan Havacılık Dairesi tarafından 60 şehirde aynı anda sadece 1 saniyelik tepki süresi ile kullanılmıştır. Ayrıca Berezin, Teleregister'da çalışırken Dünya'nın ilk bilgisayarlı bankacılık sistemlerinden birini de geliştirmiştir. 1968'de ise sekreterlerin işini kolaylaştırmak için bir kelime işlemcisi geliştirmek fikrine bağlanan Evelyn Berezin. Ertesi yıl bu fikri olgunlaştırarak daha sonraları büyük kitlelere ulaşmayı başaracak olan Redactron Corporation'ı kurmuştur. Bu firmanın ana ürünü, ekranı olmayan, sadece bir klavye ile yazıcıdan oluşan ve şimdiki buz dolaplarının büyüklüğünde bir kelime işlemci olan \"Data Secretary\" olacaktır. Daha sonraları benzer bilgisayarlar daha uygun maliyetlerle IBM gibi büyük üreticiler tarafından üretilmeye başlanınca Berezin'in firması, dönemin ekonomik yapısının kırılganlığının da etkisi ile satılmıştır. Fakat Berezin'i bu durum yıldırmamış ve ürünlerini geliştirmeye ve satmaya devam etmiştir. Bu arada Berezin'in Redactron Corporation isimli firması sektörün ilk start-up'ı olarak da tarihe geçmiştir. Bir şekilde yoluna devam eden Berezin daha sonra dergi dağıtımı, muhasebe ve bankacılık alanında daha spesifik ürünler geliştirmeye ve kelime işlemcisinin boyutlarını küçültmeye çalışarak bir şekilde sektördeki yerini korumayı başarmıştır. 2010'da İngiltere'de yayınlanan bir iş blog'unda onun için Berezin olmadan ne Bill Gates, ne Steve Jobs ne internet, ne Word, ne Excel sayfaları ne de iş hayatını 21. yüzyıla taşıyan herhangi bir ürün mümkün olurdu sözlerine yer verildi. Yazılım geliştirmeyi kolaylaştıran ürünleri de düşünüldüğünde bu, gayet yerinde bir iddiadır. Bilgisayar alanında öncü insanlardan biri olan Evelyn Berezin bu alanda birçok ödül ve patentin de sahibidir. Israel Wilenitz adında bir kimya mühendisi ile 51 yıl evli kalan Evelyn Berezin, kişisel ve profesyonel sebeplerle soyadını değiştirmemiş ve hiç çocuk sahibi olmamıştır. 2002 yılında eşini kaybeden Berezin, bu kaybı sonrasında birçok hastalıkla boğuşacak ve 2016 yılında 91 yaşında iken konulan lenfoma teşhisinden sonra tedaviyi kısmen redderek hayatının son yıllarını arkadaşları ile geçirmeye karar verir. 93 yaşında iken de arkadaşlarının yanında hayata gözlerini yumar Berezin. Bilgi işlem dünyası birçok şeyini borçlu olduğu gelmiş geçmiş en zeki insanlardan birisini kaybetmiştir."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/evlerimizdeki-tehlikeli-kimyasallar-125", "text": "Günlük hayatımızda kullandığımız kimyasalların çoğunun sağlığımıza ciddi zararları vardır. Gelin onlara göz atalım ve alternatif olarak doğal ve zararsız kullanabileceğimiz maddeleri öğrenelim. Güzel koku için sıktığımız oda spreyleri içeriğindeki kimyasallar nedeniyle vücuda büyük zararı bulunmaktadır. Oda spreyleri formaldehit, petrol distilatları, 1.4 diklorobenzen ve aerosol iticiler gibi kimyasallar içermektedir. Bu kimyasallar toksik özelliklere sahip olup bazı rahatsızlıklara neden olabilir. Oda spreylerinin ortamdaki kötü kokuyu uzaklaştırmaz sadece kamufle eder. Burunun kokuları algılama şeklini değiştirmektedirler. Bunun içinde p-diklorobenzen kimyasal maddesi ile yapar, bu kimyasal kanserojen bir maddedir. Oda spreyinin neden olduğu sağlık sorunları : alerjik reaksiyonlar, karaciğer hastalığı, astım, böbreklerde problem, gastrointestinal sorunlar ve deride döküntü. Naftalin maden kömürünün damıtılmasıyla elde edilir. Uzun süre kullanmayacağımız yünden yapılan eşyaları haşerelerden korumak için kullanırız. Ancak bu malzemenin de sağlığa zararları bulunmaktadır. Sigaranın içinde bulunan zararlı maddelerden biri naftalindir ve uzun süre solunması halinde kırmızı kan hücrelerini öldürmektedir. Çıkarmış olduğu gaz akciğerlere zarar vermektedir. Bu zararlı maddeyi kullanmak yerine eşyalarımızı korumak için rendelenmiş sabun veya sabun tozu kullanabiliriz. Bu malzemler amonyak içermektedir ve deriyi yakabilir aynı zamanda gözleri ve ciğerleri tahriş etmektedir. Sprey tüplerdeki malzemeler ise asit ve amonyak damlaları havaya dağıldığı için kolayca solunabilir veya cilde, göze temas edebilir. Bunların yerine temizliğimizi karbonat ve çamaşır sodası ile yapabiliriz. CamSil olarak bildğimiz bu maddeler amonyak, izopropil alkol, propilen glikol, etonalamin gibi kimyasallar içermektedir. Bunlar hem doğadaki canlılara zarar vermektedir hem de insan hayatına olumsuz etkilerii vardır. Sindirim, solunum ve üreme sistemine olumsuz etkileri vardır. Camsil yerine camlarda iz bırakmayan, su tutmayan hiçbir kimyasala gerek duyulmayan mikrofiber cam silme bezlerini kullabiliriz. Dezenfektanlar ucucu kimyasallar içerir bunu solunum yoluyla vücudumuza alırız. Bu kimyasallar : kresol, fenol, formaldehit, etanol, amonyak ve klordur. Özellikle kresol maddesi karaciğer, akciğer, böbrek, pankreas ve dalakta hasara neden olur, merkezi sinir sistemini etkiler ve depresyon, sinir hali ve hiperaktiviteye de yol açabilmektedir. Bu maddelerden biri tabii ki çamaşır suyu. Bu maddeleri kullanmak yerine sıcak su, boraks, biberiye ve kekik yaprağıyla evde hazırlanan dezenfektanı rahatlıkla kullanabilirsiniz. Deterjanlar doğada geri kazanılmayan fenol, amonyak, naftalin ve diğer kimyasalları içerir. Fosfat içermeyen ürünleri tercih etmeliyiz bunun yanı sıra elde bulaşık yıkarken kullandığımız bulaşık deterjanları da fosfat içermemelidir. Hem çamaşırlarımız yıkarken hemde bulaşıklarımızı yıkarken toz sabunla temizlik yapabiliriz. Çamaşırları sabunla yıkamadan önce çamaşır sodasıyla yıkarsak sabunla reaksiyona girip sararmalarını önleriz. Fosfat içermeyen deterjanlara 2 kaşık boraks ve 4 kaşık çamaşır sodası ekleyerek mikrop öldürmek ve beyazlatmak için de kullanabiliriz. Ve bunlara alternatif olarak saç&vücut temizliği, cam silme, bulaşık yıkama, ev temizliğinde ve çamaşır yıkarken kullanabileceğimiz doğal bi mucize sabun cevizi. Sabun fındığı da denilen bu madde kendi halinde yetişen bir meyvedir. Güneşte kurutulan bu meyve doğal bir deterjan olarak kullanılmasının yanısıra şampuan, sıvı sabun, sıvı bulaşık detarjanı, sıvı el sabunu ve aklınıza gelebilecek her alanda kullanılabilir. Hiçbir katkı maddesi ve zararlı kimyasal içermemektedir! 1 Litre su ve 10 adet sabun cevizini 20 dk. kaynatın ve sonrasında süzün. Elde ettiğimiz bu suyu istediğiniz her alanda temizlik için kullanabilirsiniz."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/evrendeki-ilginc-goruntuler-ve-detaylari-969", "text": "Hepimizin bildiği üzere evren koca bir derya deniz. Ve bu kadar uçsuz bucaksızlıkta tahmin edemeyeceğimiz keşifler ve görüntüler elde ediliyor. Bu yazımda bu ilginç görüntülerden ve keşiflerden birkaç tanesini inceleyeceğiz. Galaksimizdeki bir kısım yıldız, Güneş gibi yalnızdır. Bir kısmı da diğer yıldızları katlar ve çiftler halinde çevreleyen, yörüngeleri o kadar sık yıldızlardan oluşur ki bu bazı yıldız sistemleri Dünya ile Ay arasına sığabilir. 2022 yılında MIT'deki bazı gökbilimciler ve Kevin Burdge tarafından, Zwicky Geçici Tesisi'nden 1.000'den fazla görüntüyü tarayan ve yaklaşık bir saat parlaklık değişkenliği periyotlarına sahip yıldızları tanımlayan bir bilgisayar algoritması kullanılarak her 51 dakikada bir birbirlerini daire içine alıyor gibi görünen, oldukça kısa bir yörüngeye sahip yeni bir yıldız sistemi keşfettiler. Felaketsel yıldız sistemi veya diğer bir adıyla ZTF J1813+4251, Herkül takımyıldızında yaklaşık 51.3 ışık yılı uzaklıktadır. Bu sistem içinde bir yıldız ve beyaz cüce barındırmaktadır. Beyaz cücenin yıldızdan kendisine dış hidrojen katmanlarını çekmesiyle -felaketsel bir değişen- olarak kabul edilir. Bu süreç, yüzyıllar önce gökbilimcilerin bilinmeyen bir felaketin sonucu olduğunu varsaydıkları muazzam, değişken ışık parıltıları olarak görünür. Bu ölçümlerle araştırmacılar, sistemin bugün muhtemelen ne yaptığına ve önümüzdeki yüz milyonlarca yıl içinde nasıl gelişmesi gerektiğine dair simülasyonlar yürüttüler. Yıldızların şu anda geçiş halinde olduğu ve güneş benzeri yıldızın hidrojen atmosferinin çoğunu doymak bilmez beyaz cüceye \"bağışladığı\" sonucuna varıyorlar. Güneş benzeri yıldız sonunda çoğunlukla yoğun, helyum bakımından zengin bir çekirdeğe indirgenecek. Başka bir, 70 milyon yıl içinde, yıldızlar genişlemeye ve ayrılmaya başlamadan önce sadece 18 dakikaya ulaşan ultra kısa bir yörünge ile birbirine daha da yaklaşacakları şeklinde öngörüleri var. Kahraman Kümesi, adını Yunan mitolojisindeki kahraman Perseus'tan alır. Bilinene göre Perseus, Gorgon kardeşlerden Medusa'nın kafasını Graeae'nin Perseus'a verdiği ayna yardımıyla kesmiştir. Zaten gökyüzünde tasvir edilen hayali çiziminde, Perseus'un bir elinde Medusa'nın kesik kafası, diğer elinde ise kılıcı vardır. Abell 426 olarak da adlandırılmış olan Perseus Kümesi, binlerce galaksiyi içerisinde barındırır. Bu kümenin içinde multimilyonluk derecelerdeki gaz kütlelerinin olması sebebiyle evrenin bilinen en ağır köşelerinden biridir. Kahraman Kümesi 5,366 km/s durgunluk hızına ve 863 çapa sahiptir. 1 Mart 1970 yılında bu kümeden geldiği tespit edilen X ışını emisyonu da kayda geçen veriler arasındadır. Küme, X-ışını bandında gözlemlendiğinde gökyüzündeki en parlak kümedir. Şu anda kümenin çekirdeğine göreli plazma kabarcıkları üfleyen radyo kaynağı 3C84'ü içerir. Bunlar, kümenin X-ışını görüntüsünde delikler olarak görülür, çünkü X-ışını yayan gazı uzaklaştırırlar. Radyo kabarcıkları olarak bilinirler, çünkü kabarcıktaki göreceli parçacıklar nedeniyle radyo dalgalarının yayıcıları olarak görünürler. Bu kümedeki NGC 1275 gökadası, X-ışını emisyonunun en parlak olduğu yerlerden biridir. Ayrıca NGC 1275 bizden 237 milyon ışık yılı uzaklıkta bulunan ve Kahraman A, Perseus A veya Caldwell 24 isimleriyle de bilinen 1.5 Tip bir seyfert galaksidir. Seyfert galaksileri, yüksek yüzey parlaklığına ve güçlü tayf yayılımına sahip aktif galaksilerdir. Bu yüzdendir ki NGC 1275 inanılmaz güçlü bir X-ışını ve radyo dalgası kaynağıdır. NGC 1275'in merkezinin kütlesi, 340 milyon Güneş kütleli bir karadeliğin kütlesine eşittir ve eliptik bir galaksidir. Ayrıca Chandra X-Ray Teleskobunun yaptığı bu Persu-eus Kümesi gözlemleri sonucunda gökbilimcilerin dikkatini çeken bir keşif yapıldı. Bu keşif Perseus'un merkezindeki NGC 1275 galaksisinde yer alan süper dev karadeliğin savurduğu materyaller olduğu ve Karadelikten saçılan parçacıkların, gökbilimcilerin 'körfez' adını verdiği esrarengiz, obruk biçimli bir alanda biriktiği şeklindedir. Radyo teleskop ağı ile elde edilen veriler, körfezden hiçbir madde salınımı olmadığını gösterdi. Bu durum, karadeliklerle bağlantılı kozmik yapıların aksi bir davranışı sergiliyor. Dahası, Perseus'tan kopan gaz kütlesinin bilgisayarda oluşturulan standart modelleri, körfezi temsil eden kemer biçimli yapının aksi yönde oluşması gerektiğini savundu. Ortada bir aksi durum söz konusu olduğu için uygulanan simülasyonlardan bir tanesi bu körfez adını verdikleri bölgenin ve dev gaz kütlesinin oluşumu hakkında bilgi vermeye çok yaklaşmıştır. Simülasyona göre, Perseus benzeri büyük bir kümede yer alan gaz iki bileşim halinde yer aldı: Sıcaklığı 30 milyon derece civarında gezen bir soğuk merkezi bölge ve buranın etrafını saran, sıcaklığı üç kat yüksek bir diğer bölge. Ardından Samanyolunun 1000 katı kütleye sahip küçük bir galaksi kümesi Perseus'u sıyırdı. Yani, merkezinden 650,000 ışık yılı mesafede geçti. Bu yakın geçiş esnasında, gaz kütleçekimsel bir etkileşim oluşturdu. Sonuç olarak, kapladığı alan giderek genişleyen soğuk bir gaz döngüsü ortaya çıktı. Yaklaşık 2,5 milyar yıl sonra gaz kütlesi merkezinden 500,000 ışık yılı mesafeye uzaklaştı ve dış sınırında yok olmadan önce milyonlarca yıl dönüp duran dev gaz kütleleri oluştu. Bu dalgalar, iki akışkanın arayüzündeki hacim farklılığından ortaya çıkan Kelvin-Helmholtz dalgalarının devasa örnekleri olarak beliriyor. Benzerleri ise okyanuslarda, bulut yapılarında ve dış gezegenlerde de gözlemleniyor. Hatta, Güneş'in yüzeyinde oluştukları bile birçok kez gözlemlendi. Perseus'ta beliren körfez yapısının bugüne dek tespit edilen en büyük Kelvin-Helmholtz dalgası olabileceği bu simülasyona göre ihtimaller dahilinde. Daire içindeki alan, körfez olarak isimlendirdikleri bölgedir. Bu muazzam yapı ise Dünya'dan yaklaşık 6,500-7000 ışık yılı uzakta yer alan Yılanlar Takımyıldızında yer alır. Gaz ve tozun yeni yıldızlar oluşturma aşamasında olması ve yakın zamanda oluşan yakın yıldızlardan gelen ışık tarafından aşındırılması sebebiyle bu şekilde adlandırılmıştır. Yaratılış Sütunların kulelerinde Chandra X-Işını Teleskobu tarafından yapılan gözlemde çok fazla X-ışını kaynağı bulunamamıştır ancak bu yapının bulunduğu bölgede genç yıldızlardan çeşitli X-ışını enerji seviyelerindeki kaynakları gözlemlenmiştir. Sütunlar, nispeten yakın ve sıcak yıldızların ultraviyole ışığından gelen fotobuharlaşma tarafından aşındırılan soğuk moleküler hidrojen ve tozdan meydana gelir. En soldaki sütun ortalama dört ışık yılı uzunluğundadır. Bulutların en üstündeki parmağımsı çıkıntılar Güneş Sistemi'nden daha büyüktür ve arkalarındaki gazı yoğun UV akışından koruyan buharlaşan gaz küreciklerinin gölgeleri tarafından görünür hale gelir. Bu gaz küreciklerinin kendileri yeni yıldızların kuluçka makineleridir. Yıldızlar daha sonra gaz küreciklerinden ortaya çıkar ve sonra buharlaşır. Bugüne kadar bütün uzay teleskopları bu yapıyı fotoğrafladı, bu yüzden en ünlü iki teleskobumuz olan Hubble ve James Webb tarafından elde edilen görüntüleri de eklemeden geçemeyeceğim. Uzayda yer alan ve oldukça dikkat çekici olduğunu düşündüğüm bu nesneler ve yapı hakkında oldukça detaylı bilgi vermeye çalıştım. Kim bilir uzayın bilmediğimiz köşelerinde daha ne kadar farklı ve güzel görüntüler vardır.. Onların da görüntülerini ve hakkında edineceğimiz bilgiler elimize ulaşana kadar bilimle kalın."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/fakir-baykurtun-bende-kalan-mektubu-963", "text": "Bir üniversite profesörü Morsay adlı bir yaylada arkeolojik araştırmalar yapmaktadır. Araştırmayı gerçekleştiren takım arasında; profesörün yardımcıları ve kızlı-erkekli bir öğrenci topluluğu da vardır. Araştırma takımı yaylada yerleşik durumdadır. Yaylanın yerli halkından Çakır'ın torunu Gülcan bir gece sancılanır. Hastayı ilçe merkezine ivedilikle ulaştırmak gerekmektedir. Profesörün araştırma işlerinde kullandığı bir cipi vardır. Hasta kızın dedesi Çakır, profesör ve yanındakilere daha önceden birçok iyiliklerde bulunduğu halde profesör cipi vermez. Tek umut orman bölge şefinin cipidir. Şef de vatan millet söylevleri çekerek vermekten kaçınır cipi. Daha sonra kiralanan bir ciple Gülcan öğrencilerin yardımıyla hastaneye yetiştirilir. Yetiştirilir; ama geç kalınmıştır, Gülcan ölmüştür artık. 1965-66 yılları olmalı, bir telefonla toplantıya çağrıldığım ilçe merkezindeki işletme müdürlüğüne hemen ulaşmak için lojmandan çıktım. Şoför cipi hazırlamıştı zaten. Yol, köyün içinden geçiyordu, orman işçisi olarak tanıdığım bir köylü el sallayınca arabayı durdurttum şoföre. İlçe merkezindeki hastaneye götürülecek bir hastası vardı adamın, babası sancılanmıştı gece. Müsaade edersem cipin bir köşesine ilişebilirler miydi? Neden olmasın diye düşündüm kendi kendime, bir iki laf eden çıkardı; ama sonunda bir sağlık sorunuydu bu, cip de benim babamın malı değildi ya, devletin malı milletin zorunlu bir işi için kullanılacaktı. Hastayı tek doktorlu ilçe hastanesine bıraktıktan sonra cipi belediyenin karşısındaki boş bir alana park etti şoför. Ayağımı yere basmamıştım ki; tanıdık bir yüzün selamıyla karşılandım. Beni karşılayan ilçeden köylere, kimi zaman da köylerden ilçe merkezine yolcu taşıma işini yapan Bıdık Mustafa idi. Hal hatır sormama fırsat vermeden Mustafa bana, kendi cipinin aylık taksitini ve benzin parasını ödeyip ödeyemeyeceğimi sordu. Tatlı dilli bir adamdı, biliyordum; ama sözün nereye bağlanacağını da kestirmedim değil. Ben ağzımı açamadan Bıdık söylenmeye başladı bana: Şefim, ben seni tanıyorum, ilçede de ormanda da yaptığın çalışmaları, köylülerle ilişkilerini biliyorum; ama bir daha köyden ilçe merkezine -hasta bile olsa- yolcu taşırsan sen de bir Bıdık Mustafa olursun benim gibi. Parayla taşıyor hastaları derler senin için. Ben inanmam; ama sana yazık olur dedi ve Seni tanımamış olsam kaymakama doğrudan dilekçeyle durumu bildirirdim eklemesini de yaptı. Mustafa'ya söyleyecek bir sözüm yoktu haklısın dedim sadece. Yalnız kalınca bu iğneleme bu yakınma ötesindeki tatlı gözdağının nedenini buldum: Bir ay kadar önce, annem ve babam bizleri görmek torunlarını sevmek için yanımıza geleceklerdi. Mevsim yazdı ve biz ormancılar ilçe merkezinden çıkıp ormandaki lojmanlarımıza dağılmıştık. İlçe merkeziyle kaldığımız yer arasında en az 20 km. yol vardı. Anne ve babamı resmi cipe bindirip ormandaki lojmanımıza götüremezdim; önceden işi planlayarak Mustafa gibi taşıma işleri yapan başka bir şoförle pazarlık ettim ve ödemesini peşin yaptım. Otobüsle gelen büyüklerimi karşıladım; aynı cipe ben de bindim ve ormandaki lojmanımıza gittik. Mustafa belki kendisini neden tercih etmediğim için bana karşı bir kırgınlık duymuştur diye düşündüm. Yayla romanını bitirdiğimde gözlerim yaşlıydı. Benim yaşadığım bu olaylar tüm ayrıntılarıyla gözümün önüne geldi. Rahmetli Fakir Baykurt'a yazdığım satırlarda Bıdık Mustafa'nın beni uyarması ana konuydu. O sıralarda kızının bizim fakülte öğrencisi olduğunu duymuştum, onu sordum. Kitaplardaki dizgi yanlışlarından söz açtım ve ladin ağacından söz açarken şapkasız a harfi kullanmamız gerektiğini de anımsattım. Aşağıdaki Fakir Baykurt imzalı mektup çok değerli bir anıdır benim için. Sizler de bu güzel mektubu okurken onun çok güzel romanlarını Yılanların Öcünü, Irazca'nın Dirliğini, Tırpanı, Köygöçüreni Yüksek Fırınları ve daha nice roman ve öykülerini anımsayın istedim. Asıl adı Tahir olan yazar, Elif ve Veli Baykurt çiftinin oğlu olarak 15 Haziran 1929'da Burdur'un Yeşilova ilçesine bağlı Akçaköy'de dünyaya geldi. Fakir Baykurt, 11 Ekim 1999'da Almanya'nın Essen kentinde pankreas kanseri nedeniyle 70 yaşındayken hayatını kaybetti ve İstanbul Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedildi. Yazarın yaşantısına ilişkin geniş bilgiler internet sayfalarında bulunabileceği için, burada ayrıntılı bilgiye gerek görülmemiştir. Yaylayı okuyup bitirdikten sonra yazığınız güzel mektup için teşekkür ederim. Çoktandır böyle güzel mektup almamıştım. Hakkımda belirttiğiniz beğenme duygularından başka, kişiliğinizde değerli, yurt sorunlarını, bilinçle, heyecanla ele alan değerli bir ormancıyı tanımış olmakla da çok sevinçliyim; birgün yüz yüze gelip ortak ilgi konularımızda söyleşme fırsatı bulmamızı dilerim. Uyarılarınıza çok sevindim. Ne kadar titizlensem, yer yer savrukluktan kurtulamadım. Bundan kendim de şikatçıyım. Yazma heyecanıyla çok şey gözden kaçıyor, bunu anlıyorum da, defalarca düzelttiğim, gözden geçirdiğim halde, gene de sayfalara serpilen kusurları anlamıyorum, hoşgörmüyorum. Kitaplarımın düzeltilerini de kendim yaptığım halde, baskı düzeltmelerini demek istiyorum, dediğiniz gibi, dizgi yanlışını aşan yanlışları, sıkılarak ben de sonradan görüyorum. Genellikle yayla kavramına, eksik yada değişik anlam veriyoruz. Halk arasında başka, coğrafyacılar dilinde başka. Yükseklikle ilgisi kesin değil. Ovadan alçak yaylalar var, yayladan yüksek ovalar var. Akarsu vadileriyle bölünmüş düzlükler yayla, bölünmemiş düzlükler ova... Ladin, bakın gene imiyle yazdım, Mersin Antalya arasındaki dağların yüzlerinde var, gördüm, tanıdım, yöresel söyleyişle iladin de diyorlar. Duyduğunuz doğru. Kızım Orman Fakültesinde okuyor. Çok sevdiğimiz bir alanda yetişecek inşallah! Böylece ormanlarımızı, olumlu yönde düşünen, çalışan ormancılarımızı çok çok tanıma olanağı bulacağız diye seviniyorum. Yeniden teşekkür ediyorum. Saygılar ve başarı dilekleri sunuyorum, kardeşim."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/farkli-kulturlere-ait-ilginc-gelenekler-556", "text": "Dogonlar dünyanın yuvarlak olduğunu bilir, dünyanın Güneş etrafında döndüğünü, ayın dünya etrafında döndüğünü, Satürn'ün halkalarını, Jüpiter'in uydularını, Sirius'un aslında tek bir yıldız olmayıp.. Sirius A, B ve C olarak üçlü bir sistem oluşturduğunu ve bunların birbirleri etrafında 50 yılda döndüklerini bilmektedirler. Sirius yıldızının eski zamanlarda bir kızıl dev olduğunu, Sirius B yıldızının ve bu yıldızın içe çökerek evrenin en ağır maddelerinden biri olan Nötrino yıldızı olduğunu bilmektedirler. Dogon Kabilesi uzayda modern teleskoplarla zor görülen ilginç astronomik bilgileri yıllar önce söyleyerek bilim insanlarını şaşırtmıştı. Gerekli hiçbir teknik araca sahip olmayan ve uygarlığımızın ancak 1930'larda temasa geçtiği Dogonlar bu kadar bilgiyi nereden elde etmişlerdir. Batı Afrika'daki Fon kabilesi üyeleri ölen çocuklarının ruhlarını yanlarında taşımak için yaptıkları oyuncak bebekleri insan gibi göğüslerinde taşıyorlar. Hohovi diye adlandırdıkları heykelcikler kabile için oldukça önemlidir. Hohoviler çocuğun ruhunun ahşap oyuncak bebekte yaşadığı sanılan halidir ve özenle şekillendirilmiş heykelcikler yaşayan çocuklar gibi dolaştırılır, beslenir, yıkanır, hatta okula götürülür ve aileleri tarafından uyutulur. Onlara gerçek bir bebek gibi davranan kabile üyelerinin fotoğraflarını Fransız fotoğrafçı Eric Lafforgue çekti. Bu Vudu bebeklerinin sadece ölü insanların kafataslarından yapıldığını da ayrıca belirtelim. Bebek ölümleri oranı Benin'de yüksektir. Bebekler genelde çocuk hastalıklarından ölürler. İkiz doğum oranları oldukça düşük olduğu için ikizlere saygı gösterilir. İkizlerin doğumundan üç ay sonra, ikizler hala yaşıyorlarsa, anne babalar topluluklarının diğer üyelerinden hediyeler toplamaya giderler. İkizlerden biri ya da ikisi birden ölürse, annesi göğüsleri arasındaki heykelleri taşır ve başında bir tepsi ile dolaşır, ikizler için sadaka alır. Topluluk üyeleri biraz para ya da yiyecek bağışlar. Etiyopya'da ki Omo Vadisin de yaşayan Mursi kabilesinin kızlaır 15-16 yaşında kilden yapılan tabağa benzeyen şeyi alt dudaklarına takarlar. Tabağın genişliği arttıkça isteyeceği başlıkta artıyormuş. Erkekler ise vücudunu kireçle boyar. Mursiler Omo Vadisinde ki 50 kabileden en ilginç olanları. Evlenmek isteyenler çubuklarla dövüşür dövüşü kazananan köyden istediği kızla evlenir. Evlenme cağına gelmiş erkekleri için kendini ispatlama partisi yaparlar. Karo kabilesinde; kadınlarda ve erkeklerde vücuda yapılan dövmeler amaç olarak farklıdır. Bir karo kadını güzellik için dövme yaparken erkek ise güç gösterisi için dövme yapmaktadır. Hacamat adı verilen bu dövme şekli, derinin önce jiletle kaldırılması ve ardından yerine kül konulmasıdır. Burada amaç yaranın iltihap kapıp şişmesidir. Dans törenlerinden önce tüm karo halkı vücudunu kireç ve tebeşirle boyar. Yüze siyah, kırmızı, sarı ve beyaz gibi renklerle desenler çizilmektedir. Dans figürleri Masai'ler ile benzerlik gösterir. Erkek en yükseğe zıplamaya çalışır ve sonra kadın gelir kendine uygun olan erkeği seçer. Dansın amacı çiftleri birleştirmek olduğu için sadece dolunay çıktığı zaman tören yapılır. Erkekler Donga denilen sopalar ve ağaçtan yapılmış yastıklarla gezerler. Bu sopaları sadece kabilenin meclisi tarafından cesaret onayı almış olan kişiler kullanabilir."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/fillerin-uzak-mesafelerden-haberlesmesini-saglayan-ozellikleri-427", "text": "Afrika'nın geniş savanalarında yaşayan bu canlılar gruplara bölünerek farklı bölgelerde yiyecek ararlar. Bir filin hortumu ile çıkardığı ses başka bir fil tarafından 8 km öteden bile duyulabilir. Ayrıca fillerin genizlerine açılan özel bir organ yardımı ile çıkardıkları, insanın duyamayacağı kadar düşük frekanslı sesler 18 km'ye kadar diğer filler tarafından işitilebilir. Fillerin çok daha uzak mesafelerdeki akrabaları ile anlaşmalarını sağlayan şey üzerinde yürüdükleri yerin ta kendisidir. Sesin iletildiği ortamın yoğunluğu arttıkça, ses titreşimlerinin daha hızlı ve daha uzun mesafelere ulaşması fillerin çok daha uzak mesafedeki akrabaları ile iletişim kurmalarını sağlamaktadır. Üstelik bu yöntem hava koşullarından ve diğer çevresel faktörlerden daha az etkilenmektedir. Örnek olarak 80 kiloluk bir insanın yerde sıçraması toprak aracılığı ile yaklaşık olarak 1,5 km öteye iletilebilmektedir. Bu harekete sebep olan ağırlık arttıkça sesin ulaştığı mesafe de artmaktadır. Bu şekilde 3 tonluk bir filin ayağını yere vurması ile oluşan titreşimler yaklaşık olarak 36 km öteden duyulabilmektedir. Buna ek olarak fillerin ön ayak tabanlarında bulunan yağ kesecikleri bu titreşimleri algılamalarını da kolaylaştırıyor. Ön ayaklardan alınan bu titreşimler, bacak ve omuz kemikleri ile fillerin kulaklarına iletiliyor."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/fuzyon-nedir-434", "text": "Cevabı çok basit aslında; \"bir veya birden fazla hafif atomun birleşmesi sonucu daha ağır çekirdekli atomlara dönüşmesi\" Bu işlem Füzyon olarak adlandırılır. Nükleer kaynaşma, atomların birleşmesi gibi ifadeler de bu olayı tanımlamak için kullanılabilir. İki hafif atom, uygun ısı düzeyinde çekirdeklerin çarpışması sonucunda kaynaşabilir. Bu durumda ortaya daha ağır çekirdeğe sahip farklı bir atom çıkar. Bu Füzyon işlemi esnasında ise ortaya çok büyük oranda enerji açığa çıkar. Açığa çıkan enerji miktarını kabaca tasvir etmek gerekirse, petrol ile elde ettiğimiz enerjinin 10 milyon katı kadar bir enerjiden bahsedebiliriz. 10 milyon kat mı? Evet, 10 milyon kat. Güneş, füzyon olayı ile hayatını sürdürür. Hidrojen atomunun 1 protonu vardır ve nötrona sahip değildir. Hidrojenin izotopları olan Döteryum'da 1 nötron, Trityum'da ise 2 nötron bulunur. Döteryum ve trityum gerekli koşulları karşılarsa Helyum atomunu oluşturur. Güneş de füzyon ile Helyum atomlarını açığa çıkarır ve gerekli enerji bu şekilde sağlanır. Füzyon'un gerçekleşebilmesi için bazı kriterler vardır. Bu kriterlerden birisi \"Sıcaklık\" diğeri ise \"Lawson kriteri\"dir. Güneş'te; en hafif element olan hidrojen, diğer hidrojen atomları ile birleşerek helyumu atomu oluşturur. Füzyonun oluşabilmesi için uygun olan ısı miktarı çok yüksektir. Bunu ateş yakarak elde etmek pek mümkün değildir. Bir milyon santigrat ile ifade edilen ısı miktarına ihtiyaç vardır. Güneş'teki sıcaklık, füzyon için uygundur. Füzyon işleminde yüksek ısıya ihtiyaç duyulmasının başlıca nedeni, atom çekirdeklerinin pozitif yüke sahip olmalıdır. Atomların çekirdekleri birbirlerine yakınlaştığında çok şiddetli bir şekilde birbirlerini iterler. Bunu engellemek için çok yüksek miktarda kuvvet uygulamak gerekir. Böyle bir kinetik enerjinin oluşumu 20-30 milyon santigrat dereceye eş değerdir. Plazmanın dağılmadan hapsedilmesi için gerekli zamanın ve plazma yoğunluğunun ilişkisini tanımlar. Plazmadan dışarı çıkan güç, içeri giren güç ile aynı olması gerekir. Günümüzde Füzyon Nükleer santralleri bulunmamaktadır. Yani şuan için füzyon ile nükleer enerji üretilmiyor. Bunun yerine yapması daha tehlikeli fakat daha ucuz ve kolay olan fisyon tercih edilir. Bahsedildiği üzere füzyonu gerçekleştirebilmek için gereken şartları karşılamak çok zordur. Ancak imkansız değildir. Kayıtlarda 1952 yılında Amerika tarafından kullanılan bir füzyon bombasından bahsedilir. Bu bombada gerekli sıcaklık ve enerji fisyon ile tetiklenerek füzyon işlemini başlatır. Dünya üzerinde bulunan en yıkıcı silahtır. Atom bombasından 1000 kat daha fazla enerji çıkarabilir."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/gastronominin-diyet-uzerindeki-onemi-798", "text": "Geçmişten beri insanlar ''Az ye, sağlıklı yaşa'' diye öğüt verip durmuşlardır. Yaşam kalitemizi ve süremizi belirleyen şey şüphesizki beslenme şeklimizdir. Kaç yaşında olursak olalım sağlıklı ve zinde bir hayat sürdürebilmek için beslenme alışkanlığımıza dikkat etmemiz ve özellikle de tıka basa doyana kadar yemeyi bırakmamız kaçınılmazdır. Çevrenizde kuşkusuz pek çok kişi ''Su içsem kilo alıyorum'' bahanesiyle diyetini bozar. Gerçekten de su içmekle kilo alınıp alınmayacağı bir kenara, böyle bir bahane bir anlamda insanın karakterini ele verir. İnsanlık tarihi boyunca yaşanan kıtlık dönemlerinde atalarımız hayatta kalma yolunda, az miktardaki gıda maddesinden mümkün olduğunca çok besini almaya çalışan genleri kazandı. Yani insanlar az da olsa yiyecek bulduğunda onu yağa çevirerek vücutta depolama eğilimini kazandı. Evet, vücudumuz az yese bile kilo alacak şekide yaratılmıştır. Öyle olmasaydı atalarımız açlıkla mücadeleden muhtemelen sağ çıkamayacaktı. Diyet diyince insanların gözüne yeşil bir perde iniyor. Oysa diyet sürekli yeşillik veya sebze tüketmek değildir. Öncelikle bu algıyı yıkmamız gerekiyor. Diyet açlık değildir. Çünkü açlık mutsuzluğu doğurur. Mutsuzluk ise aklımıza gelebilecek en tehlikeli hastalıkların başlıca sebebidir. Sağlıklı bir yaşam sürdürmek adına beslenmemize dikkat etmemiz, gerekirse yiyip içtiklerimize sınır koymamız gerekiyor. Bu noktada devreye 'diyet' kavramı giriyor. Diyet yapmayı kolaylaştırmanın en güzel ve en eğlenceli yolu; farklı tarifler deneyip hem karnı hem de gözü doyurmaktır. Çünkü insanlık tarihi boyunca gastronomi ve insan sağlığı paralel olarak değişim göstermiştir. Gastronomi doğrudan gıda ile bağlantılıdır. İnsan sağlığını etkileyen en önemli faktör de vücudumuza aldığımız gıdalar olduğu için gastronomi ve diyetetik alanı ayrılmaz bir ikilidir. Gastronomi yemeğin içeriği, yemek sanatı ve yemek yapımı ile ilgilenir. Diyetisyen ise yemeğin vücuda etkisini ve hastalıklarda beslenme konularını inceler. Gastronominin diyet üzerine üstlendiği role beraber bakalım. Diyelim ki ben diyet yapıyorum. Ama sadece hurma, pekmez, üzüm, kayısı v. b gıdalar benim tatlı ihtiyacımı karşılamıyor. Karşılasa da bir noktadan sonra bana çekici gelmiyor. Ve beni mutsuz edip strese sokuyor. Ben tatlı, pasta, kek yemek istiyorum. Fakat şeker, un ve yağdan uzak durmam gerekiyor. Gastronomi tam da bu noktada bize sağlıklı reçeteler üretir. Şöyle de denilebilir. İkame ürünlerle sonu olmayan seçenekler sunar bize. Beyaz un yerine tam buğday, badem, yulaf v. b unları; ayçiçek yağı yerine zeytinyağı, hindistan cevizi yağı kullanılarak hem tatlıların kalorileri düşürülebilir hem de damak zevkimize uygun hale getirilebilir. Güzel, iştah açıcı sunumlar ile diyetleriniz kabus olmaktan çıkar. Çünkü içinde sanat barındıran her şey güzeldir."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/gnulinux-ve-ozgur-yazilim-felsefesi-507", "text": "İddialı başlayacağım yazıya. Çoğunluğun, özellikle benim içinde bulunduğum neslin bilgisayarlar ile tanışıklığı genelde çok benzerdir. Karne bilgisayarı, komşu bilgisayarı, kuzen bilgisayarı, ağabey bilgisayarı, babanın iş bilgisayarı... Uzatabiliriz daha. Genelde oyun oynamak için istedik bilgisayarı. Yaş büyüdükçe kimisi alakasını kesti bilgisayarla, kimisi daha fazla yol aldı, kimisi de sabit şekilde kaldı. Herkesin kendine dair bir hikayesi vardır muhakkak, ama ortak olan bir şey var ki; hepimiz ama hepimiz, çok nadir görülen istisnalar dışında Bilgisayarı \"Windows\" zannettik. Ondan başka bir şey yoktu bizim için. Ve aldığımız bilgisayarın içinde lisanslı şekilde gelmiyorsa, neredeyse hepimiz cr cklenmiş Windows sürümleri kullandık ve kanunen suç işledik. Bilgisayar demenin Windows demek olmadığını anlatmaya çalışacağım bu yazıda. Dilim döndüğünce Özgür yazılım felsefesinden bahsetmeye çalışacak; GNU/Linux dağıtımlarının ne olduğundan bahsedeceğim. Öyleyse başlayalım. İşletim sistemleri adı üzerinde olduğu gibi, birbirleriyle \"Anakart\" üzerinde iletişim halinde olması gereken donanımları \"İşletecek\" yazılımlardır. Bunu yapan sadece Windows ürünleri değildir. Özgür yazılım felsefesine en az Windows kadar uzak olan Apple'ın MacOS işletim sistemi olduğu gibi, Özgür yazılım felsefesinin mihenk taşlarından olan Linux dağıtımları da vardır. Adı geçmişken kendi görüşümü söyleyeyim; Apple'in bütün ürünleri aynı donanıma sahip olmasına rağmen eşdeğer bilgisayarlarından çok daha pahalı fiyatlarla satılıyor. Bunu hak etmediğini düşünüyorum. Bilgisayarlarımızda yaptığımız işlemler; oyun oynamak, internet dünyasında sörf yapmak, belge hazırlamak vs. Bunları yapmak için Windows'a mecbur değiliz. Hem daha legal hem de daha güvenilir olan bir seçenek var karşımızda; GNU/Linux dağıtımları. GNU/Linux dağıtımlarına geçmeden önce Özgür yazılım felsefesinden bahsetmeliyiz. Yazılım dediğimiz şey teknoloji dünyasındaki her şeydir aslında. Bu yazıyı yazdığım siteden tutun da, sosyal medya sitelerine kadar; buzdolabının akıllı sisteminden tutun da arabaların akıllı sistemine kadar; oyunlarımızdan tutun da oyun konsollarına kadar her şey yazılımdır, her şey yazılımla var olur. Peki ya \"Özgür\" ifadesi, yazılımın neresindedir? Eğer bir Windows kullanıcısı iseniz -ki genellikle öyledir- kullandığınız programların kaynak kodlarını göremezsiniz, onu değiştirip kendi amaçlarınıza daha uygun hale getiremezsiniz ve hatta belki de en acısı, ona para verip satın almadıysanız; internetten cr ckli halini indirmişseniz büyük bir tehlike içinde olabilirsiniz, ondan da ziyade büyük bir suç altındasınız, yaptığınız şey legal değil. - Yazılım geliştiricileri tekerleği yeniden keşfetmekle vakit harcamaz, daha önceden üretilmiş olan araçları yazılımlarına ekleyerek bunlar üzerine yeni şeyler inşa edebilir. - Aynı işi yapan yazılımların en iyi yönleri alınarak kullanıcılara optimum çalışan, kaliteli yazılımlar hızla sunulabilir. Kullanıcılar var olan yazılımlar arasından istediğini deneyerek kendi ihtiyacını rahatça seçebilir. - Kullanıcılar özgür yazılımlara çok makul fiyatlar ile ya da -çoğunlukla- 0 maliyetle sahip olabilir, dolayısı ile yazılım ücretlerine ayırdıkları kaynaklarını donanıma ya da diğer ihtiyaçlarına ayırabilir, yaşam ve çalışma standartlarını yükseltebilirler. - Yazılımın kaynak koduna da sahip olduklarından dolayı kullanıcılar kritik yazılımların nasıl çalıştığını anlamak için kaynak kodlarına bakabilir, isteklerine göre özelleştirebilir ve kaynak tasarrufu sağlayabilir. Elbette kullanıcılar yazılım üretimi konusunda bilgili olmak zorunda değildir, ne bir programcı kiralamak kullanıcı için, ne de var olan bir yazılım üzerinde değişiklik yapmak bir programcı için zordur. O \"Büsbüyük\" şirketlerin sunduğu İşletim sistemlerinde tercihleriniz pek de önemsenmez aslında, istediğiniz gibi dizayn edemezsiniz, ama Linux dağıtımlarında öyle bir durum yoktur. Kullanımınıza göre bir dağıtım seçebilirsiniz. Genelde yeni başlayacaklar için Ubuntu dağıtımı tavsiye edilir. Gözünüze çok farklı ve hoş geldiğinin farkındayım. Daha da iyileri var bence. Mesela benim şu anda kullandığım dağıtım Deepin'in masaüstü ortamı. Görebileceğiniz gibi çok sadedir. Mac Os'a da benzerliği su götürmez bir gerçek. Bir başka ayrıntıdan daha bahsetmek sizlere Linux dağıtımlarında istediğinizi yapabileceğinizi anlatmak için iyi olacaktır. Linux dağıtımlarında masaüstü ortamlarınızı bir kaç kod ile değiştirebilirsiniz, mesela serverınız için Ubuntu kurdunuz, görünümü çok ağır, bilgisayarınıza gereksiz yere iş çıkarttığını düşünüyorsunuz. Xfce masaüstü ortamını kurmak istiyorsunuz, yapmanız gereken sadece bir komut yazıp bilgisayarı yeniden başlatmak. Kod aşağıda. Yazdığımız kodu adım adım açıklamak gerekirse; sudo kelimesi bize yönetici olmayı sağlıyor, yönetici olmadan bir şey kurup bir şey kaldıramazsınız. Sudo ifadesi yer aldığı için komutu yazıp enter tuşuna bastıktan sonra sizden şifre istenecektir. apt-get ise depolar üzerinde işlem yapacağınızı söyleyen bir komut. Yapacağınız işlemi ise bir sonraki ifadede \"installl\" ile söylüyoruz, yani \"kur!\" Ardından da kuracağımız yazılımın adını yazıyoruz ve işlem bitiyor! Bilgisayarı yeniden başlattıktan sonra açılış kısmında kullanmak istediğimiz masaüstü ortamını seçiyoruz, işte bu kadar! Tüm yazı boyunca Linux dağıtımlarını övdük, duyar gibiyim \"Hiç mi kötü, eksik bir şeyi yok bu Linux dağıtımlarının?\" dediğinizi. Var, ama onun sebebi de Linux dağıtımları değil, oyun yapan \"büyük mü büyük\" şirketler. Oyunlarını zahmet edip Linux'a uyumlu yapmıyorlar, çünkü onlara mali olarak az getirisi olan bir şey. Hali hazırda Steam'de Linux dağıtımlarında oynanacak birçok oyun bulunmakta ama neredeyse yok denecek kadar az. Peki bu sorunu nasıl çözüyoruz? Şöyle ki Linux dağıtımlarında \"Wine\" ve \"PlayOnLinux\" adlı yazılımlar var. Bu yazılımlar sizin \". exe\" uzantılı dosyaları çalıştırmanızı sağlıyor, yani oyunlarınızı. Her uygulamayı başarıyla çalıştırdığı söylenemez, ama çok işe yaradığını biliyoruz. Linux dağıtımları hakkında daha birçok şey var, mesela hiç tarih mevzusuna girmedik, tarihinden bahsetmedik. Bu yazı umarım sizin hayatınızda GNU/Linux'a başlangıç olarak önemli bir yer tutar, en azından bir denemenizi tavsiye ederim. Aşağıya hem ileri okumalar, hem de tavsiye manasında birkaç yazı bırkacağım. Ve tabi ki wikipedia, muhakkak buraya da bir göz atın derim."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/goz-renklerimiz-neden-farkli-209", "text": "Göz, ışık sayesinde görür. Bilgilerimize göre, canlılarda ilk göz denizde oluştu. Bu tam manasıyla çömez bir gözdü çünkü sadece ışığın olup olmadığını anlıyordu ve tabi ki o şartlar için çok kullanışlıydı. Zamanla göz dediğimiz yapı içe çöktü, bu içe çökmenin ardından ışığın nereden geldiğini anlayabiliyorduk fakat bu seferde ışığın gelme miktarı azaldı. Evet, bundan sonra iris oluştu, iris göz bebeğimizi büyütüp küçülten bir kastır. Güneş evrenimizi aydınlatır, oradan çıkan ışınlar yaklaşık 8 dakika sonra evrenimize ulaşır ve bazıları ozon tabakasında sönümlenir. Evrenimize ulaştıktan sonra, cisimlere çarpar ve yansır. Yakında da bir göz varsa, göz cisimden yansıyan ışınları, geliş açılarına göre ayırt eder ardından bir takım kimyasal olaylardan sonra beynimizde görüntü oluşur. Aslında renk dediğimiz şey tamamen ışınların dalga boyları ile alakalı. İnsan gözünün algılayabildiği dalga boyu 400-700 nm arasıdır. Homo sapiens, yani biz insan ırkı, ilk olarak Doğu Afrikada ortaya çıktık. Güneşin yoğun olduğu böyle bir yerde, morötesi, yani dalga boyları çok kısa olan, çok yüksek enerjili ışınların yıkıcı etkilerinden korunmak için melanin birikiminin yüksek olması gerekti. Melanin deri rengini belirleyen bir pigmenttir. Doğu Afrikada, melanin birikiminin fazla olması yani deri renginin koyu olması morötesi ışınların yıkıcı etkilerinden korunma sağladığı gibi, irisin de koyu olmasını sağladı. O zamanlar kaçınılmaz olan mutasyonlardan tabi ki oradaki insanlarda nasibini aldı ve arada derede farklı ten renginde, farklı göz renginde insanlar çıktı. Tabi ki, doğanın en temel yasalarından olan doğal seçilim yasası gereği bunlar hep azınlıkta kalıyor. Derimizin yoğun olması, derimizdeki melanin zırhının altında D vitamini birikmesine sebep olmuştur. Zamanla kuzeye göç başlayınca D vitamini yetersizliğinden dolayı, insanlar raşitizm hastalığından ölmüşlerdir ve doğanın en temel yasalarından olan doğal seçilim yasası işlemeye devam etmiştir. Bu şekilde kuzeye gittikçe ten rengi açılan ve renkli gözlü bireylerin sayısı artmıştır. - Vücudumuzdaki her yıkma olayını, birleştirme olayını, bütün sistemleri, yapıları genlerimiz yönetir ama çok şaşırtıcı bir şekilde Avustralya Queensland Üniversitesi uzmanları, 4000 kadar kişi üzerinde yaptıkları deneyler sonucunda; \"Evet, insanın göz rengini belirleyen gen budur diyebileceğimiz özel bir gen yok\" açıklamasında bulundular - Güneş en çok fotonu, bizim algılayabildiğimiz dalga boyu aralıklarında gönderir, çünkü bizim gözümüz güneşe uyum sağlayarak evrimleşmiştir, yani güneş biz onu algıladığımız için bize onu göndermiyor, güneş onu gönderdiği için biz onu algılıyoruz. - Normal bir elektrik lambasından saniyede yüz milyar kere yüz milyar foton çıkar ancak gözümüz beyni yormamak için bunları iletmez. - Kedi, köpek, kurt, çakal gibi hayvanların bazılarında göze gelen ışınlar retinayı geçebilir. Bu ışından yararlanmak için retinanın arkasında tapetum denilen bir yapı vardır. Tapetum, ışığı retinaya geri yansıtır. - Karanlıkta fotoğraf çekerken, gözümüzün kırmızı çıkmasının sebebi, fotoğraf makinesinin flaşından gelen ışının göz damarlarımıza girip, kanlara çarpıp geri yansımasından dolayıdır. Bu sorun göz rengi açık olanlarda daha çok görülür."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/guvenli-bir-surus-icin-olmazsa-olmaz-motosiklet-aksesuarlari-925", "text": "Motosiklet aksesuarı denilince akla ilk gelen ürün tabii ki kask oluyor. Piyasada pek çok farklı kask çeşidi bulunurken bu kaskların tümü motosiklet kullanımına uygun olmayabiliyor. Eğer siz de yüksek güvenlik sunacak bir ürün arıyorsanız seçeceğiniz kaskın motosiklet için üretilip üretilmediğine mutlaka dikkat etmelisiniz. Bunun yanı sıra kafa ölçünüzü, kaskın ağırlığını ve marka kalitesini de kontrol etmenizde fayda var. Kask, her mevsim kullanılması gereken bir güvenlik aksesuarı olduğundan havalandırma özelliklerine de göz atmalısınız. Böylece hava şartları değişse de konforlu bir sürüş sağlayabilirsiniz. Motosiklet için özel kıyafete ihtiyaç olup olmadığı zaman zaman tartışılıyor. Fakat eğer motosikletle uzun yol gidiyor ve yüksek hızlara çıkıyorsanız kesinlikle özel kıyafetler giymenizde fayda var. Çünkü motosiklet giyim aksesuarları, herhangi bir düşme veya kaza sonucu sürüklenme durumunda vücudunuzu korumaya yardımcı oluyor. Normal kıyafetlerden çok daha kalın malzemelerden üretilen bu motosiklet kıyafetlerinin içerisine dizlik, omuzluk ve sırtlık gibi aksesuarlar da yerleştirilebiliyor. Siz de bu tür kıyafetlerle birlikte yüksek kalitede koruyucu motorcu aksesuarlarını birlikte kullanarak sürüşleriniz sırasında maksimum koruyuculuk sağlayabilirsiniz. Az tercih edilen aksesuarlar arasında yer alan boyunluklar, özellikle şehir içi kullanımı yerine cross motosiklet aksesuarı arasında sıkça yer alıyor. Fakat kask kadar önemli olan bu ürünün yüksek hıza çıkılan her tür sürüşte tercih edilmesinde fayda var. Çünkü darbe esnasında kaskla birlikte iyice ağırlaşan başınız sert şekilde savrulabilir. Bu da boynunuzda ciddi zedelenmelere veya kazanın şiddetine göre ölümle sonuçlanabilecek kadar ciddi sonuçlara yol açabilir. Ağır kazalarda darbenin basıncı omuzlarınıza ve boynunuza bineceği için siz de boyunluk kullanımıyla yaralanmaları en aza indirebilirsiniz. Boyunluk ve kaskın tamamlayıcısı olan omuzluklar, bellik ve sırt koruyucu ile bir araya geldiğinde tam koruma sağlıyor. Omuzluklar sürüş konforunu artırırken belinizi, omurganızı ve böbreklerinizi korumak için sırtlık ve bellik kullanılıyor. Ergonomik olarak tasarlanan bu tür ürünler, motosiklet sürerken sizi rahatsız etmemesi için mümkün olduğunda hafif bir yapıya sahip. Bununla birlikte ister yaz aylarında isterseniz de kış aylarında sürüş yapın, yüksek rüzgar sağlığınızı etkileyebiliyor. Bellik ve sırtlık gibi motor için aksesuar çeşitleri sizi hem rüzgardan korumaya yardımcı oluyor hem de duruşunuzu düzelterek oluşabilecek sırt ağrılarını azaltmanıza yardım ediyor. Motor sürerken kontrolü daha rahat sağlayabilmeniz son derece önemli. Bunun için de her tür hava şartına uygun bir eldiven tercih etmeniz gerekiyor. Yağmurlu ve rüzgarlı havalarda gidonu rahatça kavrayabilmeniz ve yönetebilmeniz için birbirinden kullanışlı motosiklet eldiveni çeşitleri bulunuyor. Bunun yanı sıra motosiklet gidon aksesuarları da kullanılabiliyor. Gidona geçireceğiniz rüzgar koruyucu elcikler, kontrol etmeniz gereken tüm alanı sararak çok daha pratik ve konforlu bir kullanım sunuyor. Motosiklet aksesuarları nelerdir denilince akla gelen çeşitler arasında dizlik ve dirseklikler de çoğu zaman yer alıyor. Bu ürünler, herhangi bir şekilde düştüğünüzde eklem yerlerinizi korumaya ve sürtünmeyle birlikte cildinizde oluşabilecek hasarı en aza indirmeye yardımcı oluyor. Böylece büyük kazalardan dahi küçük sıyrıklarla kurtulabilmeniz mümkün oluyor. Zaman zaman bu tür ürünler motosiklet kıyafetlerinin içerisine giyilebildiği gibi dış taraftan da takılabiliyor. Gece sürüşlerinde, motosikletlerin mevcut aydınlatmaları her zaman yeterli olmayabiliyor. Özellikle uzun yol sürüşlerinde artan hıza bağlı olarak, ihtiyaç duyulan görüş mesafesi de artıyor. Şehir içerisinde motosiklet sürerken belirli bir mesafeyi görmek, durmak için yeterli olabiliyor. Fakat uzun yollarda 100 km üzerine bir hıza sahipken mevcut görüş mesafesinin 2, hatta 3 katı görüş alanına ihtiyaç duyuluyor. Böylece yavaşlamak ve durmak için yeterli zaman kalıyor. Siz de motosiklet ışık aksesuarları ile motorunuzun aydınlatmasını güçlendirebilir ve güvenli sürüşün keyfini doyasıya çıkarabilirsiniz."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/hangi-bardak-ne-icin-kullanilir-973", "text": "Bir içecek tüketmek sadece elinizdeki meşrubatla ilgili değil, onunla birlikte gelen deneyimle de ilgilidir. İçtiğiniz içeceğin tadını sonuna kadar çıkarmak istiyorsanız, doğru bardak türleri kullanmak büyük fark yaratabilir. Kokteyllerden meyve sularına bir içecek içmek, bir araya getirilmiş birçok tat ve dokudan oluşan bir tecrübedir. Her birinci sınıf içki türü için her bir içeceğin ayrı özelliklerini geliştirmek adına kendine özgü özelliklere sahip belirli bir cam türü vardır. Bazı bardakların aromayı korumak için dar bir ağzı bulunur, bazılarının ise içeceğin vücut ısısıyla ısınmasını önlemek için uzun bir sapı vardır. Her bardak, içeceği daha iyi hale getirmek için tasarlanmıştır ve gerçekten de işe yarar. Bununla birlikte bu kadar çok içki türü varken halihazırda mevcut birçok bardağa ayak uydurmak ve hangi bardağın ne için kullanıldığını tespit edebilmek bazen kafa karıştırıcı olabilir. Bu yazımızda en popüler bardak türlerini listeledik ve hangi bardak ne için kullanılır, sizin için derledik. Her farklı içeceği daha iyi hale getirmek için farklı bardak çeşitleri vardır. Elbette bizim geleneksel olarak kullandığımız ve her evde bulunan su bardakları, en yaygın olarak tercih edilen bardak çeşitleri arasında yer alır, ancak bunların kullanımı için ek faktörlere ya da koşullara ekstra özen gösterilmesi gerektiğini pek söyleyemeyiz. Öte yandan geliştirilmiş aromalar ve doğru sıcaklıklar, sudan farklı içecekleri tüketirken oluşan içme deneyimini iyileştiren iki temel faktördür. Aşağıda farklı içecekler, yerler ve atmosferler için uygun bardak seçeneklerini listeleyerek onları tanımanıza ve daha sofistike bir parti sahibi olmanıza yardımcı olacak önerilerde bulunuyoruz. Kırmızı şarap için tasarlanan kadehler, şarabı kolayca döndürmek ve havalandırmaya yardımcı olmak için daha büyük, yuvarlak bir kaseye sahip olmalıdır. Uzun sap, çok ısınmasını önlemek için eli içecekten uzak tutar. Beyaz şarap kadehlerinin ağız alanı daha küçüktür ve bu nedenle şarabın çok hızlı oksitlenmemesi için havalandırılacak daha küçük bir yüzey alanı oluşturur. Bu, beyaz şarapların genellikle sahip olacağı daha hafif ve hassas notaları korumak içindir. Köpüklü şarap baloncukların korunmasına yardımcı olacağından ve çok hızlı bir şekilde düzleşmesini önleyeceğinden daha da az yüzey alanına ihtiyaç duyar. Uzun, ince çanağı ve küçük ağzıyla flüt kadehler, özellikle şampanya için kullanılır. Klasik, geleneksel kokteyl bardağı, genellikle 85 ila 170 gram olmak üzere çeşitli boyutlarda gelebilen ters koni bir kasedir. Buzsuz kokteylleri servis etmek için kullanılır. Şekli, tüm geleneksel kokteyllerin ilginç aromalara sahip olacağı gerçeğinden evrilmiştir ve geniş ağız, içicinin burnunun içeceğin yüzeyine yaklaşmasına ve tamamen kapanmasına, böylece kokteylin kokusunu ve tadını tam olarak alabilmesine izin verir. Bir highball bardağı, alkolsüz bir karışımdan oluşan ve buz üzerine dökülen 'uzun' kokteyller ve benzeri karışık içecekleri servis etmek için kullanılan cam bir bardaktır. Örnekler: Virgin Mojito, Rakı, Cin & Tonik. İsminden de anlaşılacağı gibi Irish Coffee veya Hot Toddy gibi sıcak kokteyller, en iyi şekilde, ısıya dayanıklı camdan yapılmış ve içeceği rahat bir şekilde tutmanızı sağlamak için saplı bir Irish Coffee bardağında servis edilir. Martiniler başlangıçta kokteyl bardaklarında servis ediliyordu, ancak içecek 90'lı yıllarda çeşitli votka bazlı bir evrim geçirerek porsiyon boyutları büyüdü. Martini bardakları, genellikle daha büyük bir kaseye sahip olmaları ve altlarının tamamen konik olmasıyla geleneksel kokteyl bardaklarından farklılık gösterir. Old-Fashioned ya da Tumbler olarak da bilinen viski kadehleri ağır tabanlı, kısa, geniş, sapsız bir camdır. Geniş tabanı, onu karışık içecekler için popüler kılar ve ayrıca viski, cin ve brendi gibi saf likörlerin içilmesinde kullanılır. Cin hangi bardakla içilir sorusuna viski bardağı yanıtını vermemiz mümkündür. Likör kadehi, az miktarda tatlı likörün tadını çıkarmak için tasarlanmış, kısa saplı ve genişletilmiş kenarlı küçük bir bardaktır, üstelik camı da diğer bardak çeşitlerine göre biraz daha kalındır. Tipik olarak az miktarda güçlü likör servis etmek için kullanılan shot bardakları, içeceğinizin tadını çıkarmak yerine kolaylık sağlamak için tasarlanmıştır, farklı şekil ve boyutlarda karşınıza çıkabilirler. Muhtemelen birayı doğrudan şişesinde veya bira bardağında görmeye alışkın olsanız da, aslında birkaç farklı bira bardağı stili vardır. Bu klasik stillerin yanı sıra, buğday, pilsner, lager ya da malt biralarla en iyi şekilde çalışan lale gibi stiller arasından seçiminizi yapabilirsiniz. Bu güzel açıklamaların yanında birer de görsel bulunsaydı, herbiri için okuyucuyu google'da aramaktan kurtarırdı sanırım. Ben hemen hepsini buldum; teşekkürler..."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/hazimsizliga-iyi-gelen-bitki-caylari-241", "text": "Hazımsızlık, gaz ve şişkinlik günümüzde sıkça görülen sağlık sorunları olmuştur. Tıpta ''dispepsi'' denilen bu rahatsızlık, karnın üst bölgesinde ağrı, erken doyma, şişkinlik, mide bulantısı gibi şikayetlerle tarif edilebilir. Bu şikayetlerin birçok sebebi vardır. Düzensiz besin tüketimi, hareketsiz yaşam, yeterli miktarda lif ve posa alınmaması durumlarında hazımsızlık, gaz ve şişkinliğe sebep olabilir. Hazımsızlık, gaz ve şişkinliğe iyi gelir. Anason bitkisini kaynayan suya atıp içerisine tarçın ve limon ilave edebilirsiniz. Gün içerisinde 1 - 2 fincan anason çayı içebilirsiniz. Gaz problemi yaşayan küçük çocuklarda ve bebeklerde günde 1 çay kaşığını geçmeyecek şekilde verilmesi önerilir. Gaz ve şişkinlik şikayetlerinde çokça tercih edilen bir bitki çayıdır. Kalınbağırsak sancılarını giderir. Kasları yumuşatan ve spazmlara iyi gelen rezene gaz ve şişkinliği azaltır. Midesi bulananlar ve karın ağrısı çekenlerin kullanması uygundur. Gaz şikayetlerinde oldukça etkili ve sık tüketilen baharat olarak bilinir. Çorbalara, yemeklere ve bitki çaylarına ilave edilerek tüketilebilir. Anason gibi bebek gaz şikayetlerinde oldukça etkilidir. Özellikle çay olarak da tüketilebilmesi sebebiyle vücuda birçok fayda sağlar. Bağışıklık sistemini güçlendirir ve bağırsak sorunlarını ortadan kaldırır. Tüketim önerisi olarak 3 çay kaşığı bitki fincana konur ve üzerine kaynar su dökülür, üzeri kapanarak 5-10 dk. demlenir ve yemeklerden sonra tüketilmesi önerilir. Zencefil, yasemin çayı, yeşil çaylar da doğru tüketildiği taktirde bağırsak sorunlarında oldukça etkili olan bitkilerdir. Ancak unutulmamalıdır ki bitki çaylarını fazla miktarda tüketmek sağlık açısından doğru değildir. Bitki çaylarını tüketimini olması gereken sıklıkta ve olması gereken miktarda tüketmelisiniz."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/her-ucgenin-ic-acilari-toplami-180-derece-midir-783", "text": "Matematikte tanımların ve ispatların ne kadar önemli olduğunu, bunların damdan düşer gibi anlatılmamasının gerektiğini fonksiyonlar yazımda vurgulamıştım. Aynı sorunu ele alabilmek ve daha anlaşılabilir olması için farklı bir örnekle karşınızdayım. Üçgen dediğimde herkesin aklına gelecek olan şekil bellidir. Görüldüğü gibi buradaki üçgen düzlem üzerine aktarılmıştır. Düzlemin ne olduğuna da değinelim. Eni ve boyu olan, ama kalınlığı ve genişliği olmayan, hayali, sonsuza kadar giden bölgeye düzlem denir. Bunu anlayabilmemiz için şu bilgiye sahip olmamız lazım: Düzlem üzerindeki çokgenlerin dış açıları toplamı 360 derecedir. bunun için 13 saniyelik şu videoya bakınız. Başka açıklamalar da var ama en rahat anlaşılanı bu diyebilirim. Bu gidişle işin içinden çıkamayacağız gibi duruyor. Acaba öyle mi, bir bakalım. Bunları biliyoruz. Bu bilgiler birer kabuldür. Bir şeylerin başlangıç noktası olmalı. Sonsuza kadar ispat yapacak halimiz yok ya. Burada asıl önemli olan kabuller arasındaki ilişkilerdir. Dik açıyı 90 derece kabul ediyorsanız, doğru açıyı 180 derece kabul etmek zorundasınız. Aksi halde hem geometriye hem de doğanın kendisine aykırı davranmış olursunuz. Şunu sorabiliriz: dik açı neden 23 derece değil de 90 derece olarak kabul ediliyor? bunun cevabını sizlere bırakmak istiyorum. Ama kesin olan bir şey var ki, siz oraya hangi açı değerini kabul olarak alırsanız alın: Hiçbir şey değişmeyecektir. Evren kendisiyle çelişmeyecektir. örneğin: ben 1 metreyi 100 cm olarak değil de 200 cm olarak kabul ediyorum ve bunu da herkese kabul ettiriyorum. Ne olacak peki bunun sonunda? Dünyanın hacmi 4_5 katına mı çıkacak veya boy uzunluğunuz bir anda ikiye katlanıp tavana değeceğinizi filan mı zannediyorsunuz? Her ülkede aynı ölçü birimlerinin kullanmadığını da belirtmek isterim. Görüldüğü gibi asıl önemli olan bir kabulden yola çıkarak digerlerine atadığın ilişkilerin birbiriyle tutarlı olmasıdır. Böyle olduğu sürece, istersen bir sayısını iki katına çıkarıp farklı sembolle ifade et. Hiçbir şey değişmez ama tutarlılık şart: birden sonra gelen ikiyede aynı ilişkiyi ataman lazım. Kaba Tanım= Küre üzerinde alınan herhangi üç noktanın birleştirilmesi ile oluşturulan üçgenlerdir. Küresel üçgeni düzleme aktarmaya çalıştığımızda buna benzer bir şekil ortaya çıkacaktır ve görüldüğü gibi iç açıları toplamı 180 dereceden farklıdır. Yazımın video halini de sizler için hazırladım. İyi seyirler."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/hosting-nedir-hosting-ne-ise-yarar-859", "text": "Hosting, host etmek kelimesinden türetilen bir kelimedir. Türkçe'de \"barındırma Hizmeti\" anlamına gelmektedir. Bir web sitesini yayınlamak için websitesine ait kodları, resimleri, belgeleri, yapılandırmaları barındırmanız gerekir. Bu belge, kod ve dokümanlar elbette bir bilgisayarda barınır. Ve aslında siteye bağlanan herkes o bilgisayara bir şekilde bağlanmış olur. Yani hosting; bilgi, belge veya kodların 7 gün 24 saat barındırıldığı ve erişilebilir olduğu bilgisayarlardır. Evet bilgisayarlardır. Google Drive gibi bulut hizmetlerle sakın karıştırmayın. Çünkü hostingler sadece bilgi veya belgelere erişim sağlamaz aynı zamanda bunları yürütmeye de olanak tanır. Örneğin php ile kodladığınız bir web sayfasını çalıştırmak için bir apache gibi bir web sunucu programına ihtiyaç duyarsınız. Bu programı disk hizmeti veren bir yere kuramazsınız ancak hostinglerde muhtemelen kurulu olarak gelecek ve barındırmaya başladığınız PHP kodları yürütülerek programa dönüşecek ve karşınıza web sayfası olarak görüntülenecektir. Site barındıran bu bilgisayarlar Veri Merkezi adı verilen yerlerde bulunur. Yüzlerce kişi, host edilen siteye bağlandığında bu ihtiyaçları karşılayabilecek bir bilgisayar ve internet alt yapısı olması gerekir. Barındırma hizmeti aldığınız firmaya ait bilgisayarın bulunduğu ortamda; internet, elektrik gibi teknik gereksinimler en üst kalitede bulunur. Örnek vermek gerekirse normal bir iş yerinde 100mbit/sn download hızı, 10mbit/sn upload hızı bulunurken; bir ortalama bir hosting hizmetinde 2.000mbit/sn download/upload veya 100gbit/sn upload/download ulaşmak hatta çok daha fazlasını bile almak mümkündür. Bu bilgisayarların CPU ve RAM özellikleri gündelik hayatta kullandığımız CPU ve RAM donanımlarından katbekat üstündür. Üstelik oluşabilecek elektrik kesintisine karşın sürekli olarak UPS ve Jenaratörlerle desteklenmektedir. Konuyu daha iyi anlayabilmek adına, gelin evinizdeki bilgisayarla veri merkezlerinde bulunan bilgisayarları kıyaslayalım. Genelde tercih edilen bilgisayarlar bu şekilde yatay olarak üretilir. Bu hem yerden tasarruf sağlar, hem de harddiskleri çıkarıp takmak için sökmenize gerek yoktur. Slotlarından halledebilirsiniz. Literatürde verimerkezinde bulunan bilgisayarlar server olarak adlandırıldığı için ben de yazının geri kalanında sunucu olarak kullanacağım. Bu sunuculara birden fazla işlemci takabilirsiniz. Böylece 64 çekirdekli bir sunucu elde edebilirsiniz. Genelde sunucu için üretilmiş özel işlemciler kullanılır. Intel XEON sunuculara takılmak için üretilen popüler bir işlemcidir. Şimdi hosting konusuna geri dönelim. İnternetten aylık 10 TL 'ye hosting aldığımızda bize böyle bir bilgisayar vermiyorlar. 🤣 Bu bilgisayarları sanallaştırma yöntemiyle bir çok işletim sistemine bölünerek parçalanır. Ve bu bilgisayarlarda 1000'den fazla websitesi barınabilir. satın aldığınız hostinglerde bu binlerce kullanıcıdan birisi olmuş olursunuz. Bu duruma da paylaşımlı hosting adı verilir. Hostinge dosya atmak için veri merkezinde bulunan bilgisayara gidip kablo ile bağlanıp dosya yüklemeniz gerekmiyor. Zaten paylaşımlı hostinglerde böyle bir şey yapmak istediğiniz anda reddedilirsiniz. FTP protokolü ile bu bilgisayarlara bağlanabileceğiniz şifreler verilir size. Bu şifrelerle herhangi bir FTP programı ile bağlanarak dosyaları aktarabilrisiniz. - Hayır Böyle bir uğraşa girmeye hiç gerek yok. Yani teknik olarak evet kullanabilirsiniz ama; 7/24 açık olması, yüksek bağlantı gerektirmesi ve bilgisayarda başka işlemleri yapmanızın da zorlaşacağını göz önünde bulundurursak, bu işe girişmek hiç mantıklı değil. Hosting hizmeti veren birçok firma bulunuyor. İçinizin estiğince dilediğiniz firmadan satın alarak kullanabilirsiniz. Bizler bilgeyik olarak omurtech. com'u tercih ediyoruz."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/huzursuzlugun-kitabi-908", "text": "bizler kalın kitaplardan korkan insanlarız fakat bu kitap başucu kitabı olabilecek nitelikte bence. zaman zaman hatırlamak isteyeceğiniz dilden. Pessoa kitabından isterim ki kitabı okuyunca, şehvetli bi kabus görmüş gibi olun. şeklinde bahsediyor. benim üzerimde de tamamen bu etkiyi yarattı."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/ilk-bilirkisiligim-978", "text": "Bu resimle yazımın sonundaki resim, benim isteğim üzerine bilgisayarımdaki bir sitede Yapay Zeka tarafından çizilmiştir. İçinden yol geçen, küçük bir gölü ve eski bir kamyonu olan bir orman köyü resmi istedim. Birkaç saniye içinde 4 değişik resim yapıp gönderdi bana. Taşrada göreve başlayışımın ilk haftalarıydı. Askerlikten sonra meslek memuriyetimin de ilk günleriydi. İlçe merkezindeki berberde tıraş olurken içeri biri girdi ve Şefim yarın öğleden sonra keşfe gideceğiz, hakim bey görev yazısını Orman İşletmesine gönderdi, haberiniz olsun dedi. Yıllarca sürecek olan Şefim seslenişine yeni yeni alışıyordum. Bölge Şefliği o günlerde mesleğin ilk aşamasıydı. İşe başlar başlamaz Şef oluyordunuz. Sandalyem geriye dönemediği için ben döndüm ve Arkadaş ne keşfi bu? Orman davasıyla falan bağlantılı ise ben bilirkişi olamam; çünkü orman dairesinden tarafım, başka bir dava mı yoksa dedim. Ölümle sonuçlanan bir trafik kazasıymış. Köy yolunun bir kenarını göletten sızan su, yolu kaygan hale getirmiş, kamyon devrilmiş, kamyonun üstündeki tek yolcu ilçe merkezine gelirken sizlere ömür, şoför ve yanında oturana bir şey olmamış. Kendi kendime yüksek sesle söylendim; ben ne anlarım trafik kazasının ayrıntısından, benim ehliyetim bile yok, bunları hakime şimdiden söylemem gerekir sanırım. Gelen mahkemenin katibiymiş. Bunları yarın söyleyin isterseniz, siz hiç bilirkişilik yapmamışsınız galiba, devlet memuru olarak bundan kaçamazsınız dedi ve yarın görüşme dileğiyle ayrıldı berberden. Berber Naci durumu benden önce anlamış olacak ki; yarım kalan saç tıraşımı tamamlarken Çoğu zaman ortaokulun resim öğretmeni giderdi bu işlere; ama izinli herhalde, birkaç gündür ortalarda yok dedi. Dükkandan yeni çıkmıştım ki müdürümüzle karşılaştım. Yalçın, ceza mahkemesinden bir yazı geldi; yarın bir keşif varmış seni görevlendirmişler ve önceden telefon etti ceza hakimi ben de senin adını verdim diye ekledi. Yapacağım işin bir çizim işi olabileceğini, gerekenin hakim tarafından anlatılacağını da söyledi. Ertesi gün öğle tatilini zor yaptım. Birşeyler çizilecekse bir şerit metre ve bir klizimetre işe yarar diyerek yanıma aldım. Bir not defteri almayı da unutmadım. Söylenen saatte belediyenin karşısındaki otoparkta bu işler için bekleyen iki cipten birine doluştuk, hakim, katip, şoför ve ben. Olaya tanık olan bir kişi ve kamyon sürücüsü olay yerinde bizi bekliyormuş. Yola çıktık ve çok kısa bir süre sonra bir köy yoluna saptık. Toprak bir köy yolu, yandaki göletten sızan su ile yer yer ıslak. Olayın geçtiği yerde hepimiz indik. Devrilen kamyonu kullanan sürücü ile yanındaki arkadaşı orada bizi bekliyordu. Savcı olay sırasında gelmiş gerekli işlemleri yapmış, kamyon sürücüsünün tutuklanmasına gerek olmaksızın ceza mahkemesini uygun görmüştü. aşağıdan yukarı ya da yukarıdan aşağı olan eğim, alet içinden okunur. Hakim bana önce yemin ettirdi, bilgi ve görgümü tarafsız kullanmam için; sonra yapacağım işi anlattı. Tanık ve sanığı dikkatle dinleyerek olay yerinin ayrıntılı bir krokisini çizecektim. Sanık şoför yakındaki bir köye eşya getirmiş, yanında arkadaşı da varmış, ilçe merkezine dönerken bir köylü vatandaş ben de arkaya atlayabilir miyim, ilçede işim var diyerek arkaya atlamış. Hava yağışlı yol ıslakmış hatta gölet yola su taşırıyormuş. Kayacağını anlayan şoför sudan kaçmak için yolun sol tarafına yanaşmak istemiş; ama küçük kamyon yolun eğimi nedeniyle ansızın devrilmiş; çünkü yolun üst yanı alt yanından daha yüksekmiş, arkadaki yolcu kamyon kasasına sıkışmış hareketsiz kalmış. Tanık da sanık da aynı ifadeleri verdiler, katip hakimin söylediklerini tutanağa geçirdi, bana dinlediklerimin ışığında hazırlayacağım çizimi en kısa zamanda mahkemeye iletmem gerektiğini de tutanağa ekledi. Hepimiz tutanağı imzaladık. Ben o sırada köy yolunun genişliğini, küçük kamyonun kasa genişliğini ölçtüm ve not ettim. Yolun enlemesine eğimi çok önemli olacak düşüncesiyle onu ve yolun o bölümdeki boyuna eğimini de yazdım bir kenara. Olay yerini bir haritada göstermek gerektiği geldi aklıma. Bunun için o çevrenin yerel tanımını ve yakınındaki köylerin adını öğrendim. Ölçülere, görgülerime ve dinlediklerime dayanarak bir çizim yapacağımı hakime söyleyerek olay yerindeki görevimi bitirdim ve geldiğimiz ciple ilçe merkezine döndüm. İşletme Müdürüme, verilen görevi tamamladığımı çizeceğim krokiyi yarın mahkemeye teslim edebilmem için gece dairede çizim yapmama izin vermesini istedim. Olumlu karşıladı Mahkeme işlerinin gününde yapılması gerekir, çizimde aydınger kağıdı ve renkli mürekkep de kullanabilirsin diye ekledi. Teşekkür ettim ve hemen çalışmaya başladım. O yörenin haritasını buldum; elle küçültmek zor ve sağlıksız sonuç verirdi. Bu kopyalama pantografla çok kolay olacaktı. Daha önce birkaç kez pantograf kullandığım için hemen sonuç aldım. Kocaman arazi haritasını bir dosya kağıdına gereken ayrıntılarla aktardım. Olay yerinin çizimini aydınger kağıdına gereken yerlerde siyah, kırmızı ve yeşil çini mürekkep kullanarak yaptım. Yolun enine ve boyuna kesiti eğimlere ve ölçeğe uygun olarak çizilmiş; olay yerindeki gölet ve kamyonetin devrildiği yer haritada belirtilmişti. Pantograf; haritacılık, terzilik gibi alanlarda kullanılan, bir biçimi büyüterek ya da küçülterek kopya eden, kollu, eklemli bir çeşit cetveldir. Pantografın, bir ucu sabitlenirken bir ucu şekil üzerinde gezdirilir. Diğer çizici uç da aynı şeklin küçüğünü çizer. Büyüğünü çizmek için ortadaki çizer ucu en sağ üste alır, en üstteki ucu ve kopyalayacağınız şekli ortaya kolayca yerleştirirsiniz. Bunlar eski günlerin ilerici araçlarıydı. Bugün yapacağınız iş, bir fotokopiciye gitmek ya da hiç gitmeden evde işi bitirmektier. Teşekkür ettim ve hemen çalışmaya başladım. O yörenin haritasını buldum; elle küçültmek zor ve sağlıksız sonuç verirdi. Bu kopyalama pantografla çok kolay olacaktı. Daha önce birkaç kez pantograf kullandığım için hemen sonuç aldım. Kocaman arazi haritasını bir dosya kağıdına gereken ayrıntılarla aktardım. Olay yerinin çizimini aydınger kağıdına gereken yerlerde siyah, kırmızı ve yeşil çini mürekkep kullanarak yaptım. Yolun enine ve boyuna kesiti eğimlere ve ölçeğe uygun olarak çizilmiş; olay yerindeki gölet ve kamyonetin devrildiği yer haritada belirtilmişti. Ertesi sabah çizimi mahkeme kalemine teslim ettim. Yaptığım çizimin yeterli olup olmadığı İstanbul Teknik Üniversitesi tarafından onaylanırmış, oraya gönderilecekmiş Biz sizi ararız dediler. Yazının başında söylediğim gibi; bu resmi de benim istediğim ayrıntıları kullanarak Yapay Zeka çizdi."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/ilk-hamburgeri-turkler-mi-yapti-kimin-bu-hamburger-804", "text": "Günümüzde şüphesiz ki en popüler yemek olan fast food restorancılığın en popüler ürünü hamburgerdir. Hamburger bütün olarak pişirilen mayalanmış ekmeğin pişirildikten sonra ikiye bölünüp arasına yağlı kıyma konularak hazırlanan bir yiyecektir. İçeriği hamburgerin ismini değiştirebilir. Örneğin peynir var ise Cheeseburger, acı ise Mexican Burger gibi. Bugün bu kadar revaçta olan bu yemeğin keşfedilmesi popüler oluşundan çok eskilere dayanır. Hamburgerin kökeni hala araştırmacıların tartışmalarına konu olsa da çok büyük bir kitle nerede çıktığı konusunda hemfikirdir.13. yy da Cengizhan'ın Moğol ordusu Dünya ülkelerine kök söktürdüğü zamanlarda hamburgerin temelleri sayılabilecek Tatar Bifteği dedikleri bir yemek ortaya çıktı. Moğollar göçebe bir toplumdu. Hayvanları ve kış için ayırdıkları bütün ekmekleri kurutulmuş etleri yurt dedikleri tekerlekli arabalar ile yanlarında taşıyorlardı. Zamanlarının çoğu at üstünde seyahat ederek geçiren Moğollar'ın hem doymaları hem de ellerindeki yemeği idareli bir şekilde doymaları gerekiyordu. Aynı zamanda seyahatlerine ara vermeden at üzerinde beslenme ihtiyaçlarını halletmeleri ve tabii ki et yemeleri gerekiyordu. Başarılı bir orduyu etle beslemek zorundalardı. Böylece at üzerinde seyahat ederken tek elle kolayca yiyebilecekleri tatar bifteğini keşfettiler. Moğollar yıllarca sürek seferlerinde kurutulmuş etleri eyerlerinin atına koydukları zaman daha yumuşak olduğunu fark ettiler. Bugün bile kullandığımız eti dövme tekniğinin temelleri aslında Moğolların bu davranışlarından geliyordu. Moğolların keşfetti bu yemek tabii ki bugün bahsi geçen hamburgerden oldukça uzaktı. Fakat tarihe bakıldığı zaman hamburgere en çok benzeyen yemek tatar bifteğidir. Cengizhan'ın torunu Kubilay Han 13. Yy'da Rusya'yı işgal etmiş ve burada yaşanan kültürel etkileşim sayesinde Ruslar tatar bifteğini öğrenmişlerdir. Ruslar tatar bifteğine yumurta ve çeşitli baharatlar etkileyerek bugünkü anlamda köfteye daha da yaklaşmasına neden olmuşlardır. Ruslar bu yemeği çok sevmişler kendilerine göre yorumlamışlardır ve sonuç olarak buna Rus Tatar bifteği adını vermişlerdir. Hamburger Rusya'dan dünyaya yayılmıştır. Rusya'dan yayılan Hamburger Avrupa'nın birçok noktasına yayıldı. Bu noktalardan biri Almanya diğeri ise İngiltere'dir. İngiltere de 19. yy da yaşamış fizik profesörü Dr. James Salisbury tatar bifteğini hamburgere daha da yaklaştıran kişi olmuştur. Dr. Salisbury sağlıklı bir yaşam için günde 3 defa sıcak suyla yıkanmış biftek yenilmesi gerektiğini öne sürmüştür. Dr. Salisbury The Relation of Alimentation and Disease adlı 1888'de yayımlanan kitabında Salisbury Bifteği ismiyle bir hamburger köftesi tarifi vermiştir. Dr. Salisbury soğanın insan sağlığında mucizevi bir ürün olduğunu savunuyordu ve verdiği biftek tarifinde kullanılan et kadar kıyılmış soğan da kullanılması gerektiğini yazmıştır. Dr. Salisbury sayesinde 19. yy'da hamburger İngiltere'de oldukça popüler olmuştur. Daha sonra kolonileşme döneminde Dr. Salisbury Amerika kıtasına yolculuk etmiş ve öğretim hayatına burda devam ederken Salisbury bifteğini de burada yaymaya devam etmiştir. Rusya'dan yola çıkan tatar bifteğinin bir diğer bayrak taşıyıcısı da kolonileşme faaliyetlerinin en başında Amerika'ya göç eden almanlar olmuştur. Bu hadise oldukça önemlidir çünkü bu tarihten sonra artık Tatar bifteği, Rus bifteği, Salisbury bifteği olarak anılan yemek kesin olarak adına kavuşacaktır. 19'yy da Rusya'dan öğrendikleri tatar bifteğini kendilerine göre yorumlayan Almanlar kolonileşmek amacıyla Hamburg limanından deniz yoluyla New York limanlarına seyahat etmişlerdir. Yanlarında birçok Alman peyniri, ekmeği, waffle gibi yeni ürünlerle beraber Ruslar'dan öğrendikleri tatar bifteğini de götürmüşlerdir. New Yorkta oldukça yeni olan bu ekmek arası lezzet kısa zamanda popüler olmuş ve adı Hamburg'dan gelen anlamında Hamburglu yani Hamburger olmuştur.1940'lı yıllarda baş gösteren 2. Dünya savaşından sonra Almanları anımsaatan bu isminden rahatsız olan İngilizler ve Amerikanlar hamburgerin ismini Salisbury Bifteği olarak revize etmeye çalışmışlarsa da başarılı olamamışlardır. Çünkü o tarihlerde sanayi devrimi çoktan başlamış bugün bilinen onlarca fast food markası çoktan popüler olmuş Hamburger bütün Amerika'nın beğenisi ve onayını almıştı. Zamanla çeşitlendirilmesi vesilesiyle ismi kısaca Burger'e dönüşmüştür. Bilinen ilk hamburger usulü köfte 1834' de New York'da dönemin ünlü restoranlarından biri olan Delmanico's da hazırlanmış ve 10 cente menüdeki yerini bulmuştur. Bu şu an hamburger denince akla gelen ilk markaların kuruluşundan neredeyse bir asırdan fazla zaman demektir. Bilinenin aksine Mc Donald's kurucuları Richard ve Maurice Mc'donald'ın icat ettiği bir yiyecek değildir. Günümüzde hamburgerin kendilerine mal edilme sebebi bugün bilinen formuna yaklaştırmış olmaları ve bir pazarlama mucizesi olarak sektöre sunmuş olmalarıydı. Bazı araştırmalara göre hamburgeri bugünkü popüleritesine ulaştıran seyyar arabasında köfteyi yassı hale getirip 1916 yılında ekmek içinde satan Walter Anderson olmuştur. Walter Anderson sokak arabasından 4 sene sonra yakın dostu Billy İngram ile birlikte ilk ayaküstü yemek restoranı olarak da bilinen White Castle'ı kurmuştur. Walter Anderson zaten Ohio'da oldukça popüler olmuş olan Sliders larını artık küçük seyyar arabasında değil döneminde oldukça ilgi çeken gelecek yüzlerce fast food restoranına yol gösterecek olan White Castle da satmaya başlamıştır. White Castle'ın kuruluşu tam anlamıyla sektöre bir yıldırım gibi inmiş ve sadece seneler içerisinde White Castle'ı örnek alan muadilleri piyasada ortaya çıkmıştır. White Castle Amerika'da ilk çıktığı yıllarda göçmenler ve araba fabrikası çalışanları tarafından oldukça benimsenmiştir. Bu dönemde fast food restoranlarının gelişmesinin en önemli sebeplerinden biri de otomobil sektörünün çok hızlı olması ve bu restoranların drive thru yani genelde arabaya servis veriyor olmalarıydı. Tabii ki bunda insanların yeni arabalarını bir araya gelerek birbirlerine gösterme amacı da vardı. Tarih boyunca yemek yemenin statü göstermeyle doğrudan alakası olmuştur. Hamburger tabii ki yıllar içerisinde oldukça gelişti ve değişti. Bununla beraber iç ve dış çevre etkileri de değişmeye devam etti. Hayat daha hızlandı, sanayi devrimi hayatı doğrudan etkiler hale geldi artık büyük şehirlerde insanlar hızlıca yemek yiyor, hızlı yaşıyor ve daha çok para kazanıyorlardı. Tabii ki yeni teknolojilerini yarıştırmaya devam ediyorlardı. Fast Food sektörünün tam da yeni bir form aradığı dönemlerde 1940 yılında Richard Mc Donald ve Maurice Mc Donald tarafından California'da kurulmuştu. Rich ve Mac kardeşlerin California'nın San Bernardino kasabasında kurdukları bu restoran aslında ilk açıldığında mükemmel bir ivme kazanmamıştır.15 sene boyunca bu küçük kasabaya özgü olma özelliğini koruyan bu restoran Rich ve Mac kardeşlerin üstün üretim ve pazarlama zekaları sayesinde adeta 15 sene boyunca kuluçkada kaldı.15 senenin sonunca Mc Donald's tamamen kendi ürettiği teknolojileri kullanan bir restoran haline geldi. Patatesler 180 derecelik yağda tam 2 dakika pişiyor 1 kiloluk kızarmış patatese özel olarak üretilen tuzluk ile 15 gram tuz dökülüyor, köfteler 3 dakikadan fazla pişmiyor kısacası bu restoranda tam anlamıyla bir sistem işliyordu. Her şey saat gibi çalışırken Mc Donald kardeşler Taylor'un kalite yönetim kuramını kullanarak departmanları ayırmış ve elemanlar için niteliği elzem olmayan bir özellik haline getirmiştir. Yapmaları gereken tek şey tuz için çarkı çevirmek içecek için düğmeye basmak ve köfteyi çevirmekti. Bu kurulması uzun süren sistem sağlam bir şekilde 10 sene içerisinde bütün Amerika Kıtasına 20 senede Avrupa'ya 31 sene sonra ise İstanbul'a kadar yayılmalarına fırsat verdi. Bugün bu sistem sayesinde Pekin'de ve New York'ta tamamen aynı lezzette hamburgerler yemek bilimsel olarak kanıtlanmış bir durumdur. 1986 yılında ilk Mc Donald's İstanbul'da Taksim Meydanına açıldı. Amerikan hamburgeri ilk defa Türkiye'ye girdi. İnsanlar lüks bir restorana gidercesine giyinip kuşanıp bugün öğrenci yemeği sayılabilecek hamburgeri yemeye gidiyorlardı. 2017 Brand Z Raporu'na göre dünyanın en değerli sekizinci markası olan McDonald's olarak, dünyanın dört bir yanında yer alan 34 bini aşkın restoran ve 1,6 milyonu geçen çalışanımızla, günde ortalama 58 milyon müşterimizi mutlu edebilmek için çalışıyoruz. Türkiye'de de McDonald's, bugün yaklaşık 260 restoranı ve 6000 civarında çalışanı ile yılda 100 milyon kişiye hizmet vermektedir. Mc Donald's Türkiye'de 260 farklı noktada hizmet vermektedir ve 6000'den fazla personeline istihdam sağlamaktadır. Dursun, Ö. (1999). Self-Servis Düzenine Bağlı Zincir Fast-Food Restoranların Yemek. Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/imza-ve-muhurler-980", "text": "Türk Dil Kurumu Sözlüğü imza sözcüğünü şöyle tanımlıyor: Bir kimsenin herhangi bir belgeyi yazdığını veya onayladığını belirtmek için her zaman aynı biçimde kullandığı işaret. Çocukluğumuzdan başlayarak elimize geçen kağıda yaptığımız karalamalarla başlıyor imza çalışmaları ve kimi zaman ömür boyunca da sürüp gidiyor. Gençlik dönemlerinde sık sık değişen imzalar, yıllar geçtikçe değişmez bir kalıba giriyor. Nikah işleminden sonra eşinin soyadını kullanmak isteyen kadın, nişanlılık döneminde başlayan yeni imza çalışmalarını sonlandırıp uygulama alanına taşıyor. Okuma yazması olmayanlardan da başparmak izi alınıyor imza yerine. Sayıları giderek azalsa bile yine de uygulanıyor bu yöntem. Parmak izleri her insanın kendine özgü olduğu ve hiç değişmediği için gerektiğinde incelemeyle denetlenebiliyor. İmza konusunda Osmanlı tarihimizden de ilginç örnekler var, bunların en önemlisi Yedi Sekiz Hasan Paşa. Okuma yazma yok paşamızda; ama büyük kahramanlıklar ve çalışmalarla erlikten sonra tüm rütbeleri alarak paşalığa kadar yükselmiş. İmza gerektiğinde eski yazıyla yedi ve sekiz rakamlarını yanyana yazıyor ya da bir çizgi ile birleştiriyor. İstanbul Laleli'de Yedi-sekiz Hasanpaşa Fırınını bilmeyen yoktur sanırım. Ayrıca bir yalısı da var Boğaz'da. Meraklılar Google Hazretlerine başvurabilir. Hasan Paşa zamanında mühür kazıtma işi yürürlükte değil miydi, yoksa paşalık aşamasına gelenler için pek uygun sayılmaz mıydı bilmiyorum; ama devletin yürürlükteki mevzuatına göre eşim ve ben birer tane mühür kazıtıp kullanmak zorunda kaldık vaktiyle. Olay şöyle gelişti: Kızımın doğumundan sonra arkadaşlarımız tarafından çocuğa yollanan bir paketin postada kaybolduğunu saptadık. İlçenin posta müdürü çok yakından ilgilendi; ama bir türlü paketlmize kavuşamadık. Bir arkadaşımızın yolladığı paketteki; Şevket Süreyya'nın Tek Adam kitabına mı yanalım, yoksa çocuğumuz için seçilen ve o günlerde pek aranan göz yakmayan bebe şampuanına mı, ufak tefek bebek giysilerine mi bilemedik. İstanbul'dan Anadolu'nun tam ortasındaki bir dağ başına posta ile paket göndermek en sağlıklı yoldu herkes için. 60 yıl önce kargo olmadığı gibi taşıma işini yapan büyük ambarlar küçük eşyalarla uğraşmazlardı. Posta müdürü bize mevzuata uygun bir yöntem önerdi. Paketlerimizi değerlendirilmiş posta olarak gönderirsek kaybolduğunda; gönderinin değeri kadar parayı PTT ödemek zorundaydı. Bunun için istenen şey, gönderilecek eşyanın değerini belirtmek, değere göre artan posta giderini ödemek ve gönderen kişinin adına kazınmış bir mühür ile PTT'ye gitmekti. Yani okuryazar olmanız, güzel imza kullanmanız yetmiyordu bazı işlere, ille de adınız soyadınız kazılı mühür olmalıydı. Mühürlerimiz hazırladık. Mühürcüler, bakır ve çinko karışımı olan pirinç metalinden dökülmüş mühürlerin üstüne ad ve soyadını sağdan sola doğru ters olarak kazırlar; ıstampa mürekkebiyle boyanan mühür basıldığı yerde düz olarak okunur. Gerektiği zaman eritilmiş kırmızı muma bastırılır ve kullanılan torbanın sahibinden önce açılmamasını güvence altına alır. İlkel bir yöntemle çelik kalem kullanılıp yazıldığından bu ilkel yazılı harflerin aynını yeniden kopyalamak olanaksızdır. PTT işlemlerinde, seçim torbalarında ve birçok resmi işlerde güvenliği sağlamak için bu kullanım çok yaygındır. İmza çok önemlidir insanın yaşamında. İlginç öyküleri de vardır herkes için. Araştırma yapmışlar, boş kağıtta kalem denemek ya da mürekkebi sınamak isteyen kimselerin hemen tümü kendi imzasını çakarmış uzatılan kağıda. İmzalarının hiç okunmamasını, taklit edilememesini isteyenler garip karalamalar yaparlar attıkları imzanın üstüne. Kimi yalnız adını, kimi adının baş harfini ve soyadını yazar. Ünlü karikatürcümüz Altan Erbulak gibi kimi sanatçılar da resim bile eklerler harflerine. İmzanın en güzeli ve mantıklısı adını ve soyadını kendi el yazınızla yazmaktır. Bunun ilginç bir örneğine yıllar önce yurtdışında tanık oldum ben. Görevli olarak bulunduğumuz Finlandiya'da Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü merkezi Roma'dan yollanan çekleri paraya çevirmek için bankaya gittik. Dört beş kişilik grup içinde yurtdışı işlerde deneyimli bir meslek büyüğümüz de vardı. Önce o çekini imzalayıp karşılığını aldı; sonra ben imzaladığım çeki verdim ve paramı alarak benden sonrakine kendi çekini imzalamasını söyledim. Attığımız imza paramızı aldık demekti. Arkadaşım imzalı çekini görevliye uzattı; ama adamcağız garip bir gülümseme ile şaşkınlık anlamında- mimikler yapmaya başladı. Yanımızdaki büyüğümüz merakla ilgili görevliye yaklaştı ve çeke o da baktı. Bu kez o da gülümsemeye başladı. Çekin imza yerinde siyah bir yün yumağı biçiminde bir karalama vardı, tek bir harf bile okunamıyordu. Şimdi rahmetli olan büyüğümüz, arkadaşımızın kulağına eğilerek adını ve soyadını el yazısı ile yazmasının en doğru imza olduğunu, isterse yalnız adının baş harfi ile soyadını yazabileceğini söyledi. Görevlinin haklı olduğunu yün yumağı imzanın geçersiz sayıldığını ekledi. Ben o sırada pek rahattım; çünkü adımı el yazımla imza olarak kullanıyordum. Türkiye'ye döndükten sonra adımın yanına soyadımı da ekledim ve hiç değiştirmeden kullanıp duruyorum. Bizde garip bir alışkanlık var. İmzanın okunamaması başarılı bir imza kullanımı sanılıyor. Evet, kolay taklit edilecek kadar da basit olmamalı, ama karmakarışık bir harf yığını biçiminde de görünmemeli. Zaten imzanız taklit edilecek denli önemli biriyseniz siz kendinize özgü bir imza yaratırsınız sanırım. Elektronik imzaların anlatımını da bu işin uygulayıcılarına bırakarak noktalayalım."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/insan-ozunun-populerite-ve-para-karsisinda-hizli-deger-kaybi-835", "text": "Bu cümle, son yıllarda sosyal medyada yaşanan ünlü doğumlarını özetlemekte. Buna yapılacak birkaç itiraz olabilir. Örneğin: ee ama eskiden bu kadar imkan yoktu. Çok iyi yetenekler sönüp gidiyordu. İnsanlar içindeki cevher keşfedilemeden saçma sapan işlerde ömür harcayıp sessiz sedasız ölüp gidiyordu. Ama şimdi imkanlar çok ve insanlar yaşamak istediği gibi yaşıyor ilgi duyduğu alanlara yönelip ses getiriyor. Ama insan denen varlık bunu önceleri bilimde, felsefede, sanatta yapmak için uğraşırdı. Bunu hakkıyla yapmak için çabalardı, bu uğraş alanlarının hakkını vermek için çeşitli eğitim süreçlerinden geçerdi. Tabiri caizdir bu uğraş tavasının kızgın yağında pişerdi. Kendisini her yönden geliştirmeye çalışırdı. Okurdu, araştırırdı, yazardı. Diksiyonuna dikkat eder dili kurallarına vurgusuna uygun kullanmak için müthiş bir çaba harcardı. Tabi tüm bunları sırf fark edilmek adına yapmazlardı en azından hepsi öyle yapmazdı. Kendisine saygısı olanlar hayattan zevk almayı isteyenler veya şu bizim anı yaşamak isteyen tayfadan olanlar var ya, he işte onlardan olanlar vardı. Ama onlar anı yaşamayı kendileri için isterdi ve hayattan ölçülü bir şekilde zevk almaya bakarlardı. Dedik ya felsefeyle uğraştıkları için ölçülü hayat hakkında yazan filozoflardan da haberleri vardı. Ama şu an durum değişmekte. Müzik piyasası değişmekte, sanat başka bir hal almakta, sinema sektörü değişmekte, parayı kazanma yolları değişmekte asıl önemli nokta ünlü olma yolları çeşitlenmekte. Yukarıda saydığımız alanlarda kendini iyi hisseden ya da yapabileceğine inanan insanlar o alanlara yoğunlaşırdı. Geçerliliği olan ve değer atfedebileceğimiz alanlardı bunlar. Bu alanlar çaba, emek isteyen ve çeşitli alanlarla ilişkisi olan alanlar olduğu için birkaç alanla da ilgili bilgi sahibi oluyordu insanlar. Ama devir değişti. Artık emek ve çaba zaman kaybedilen kavramlar haline geldi. Bu kavramların yerini KOLAY YOL dan diye bir şey aldı. Binanın kolonlarını eksilttiğinizde bu binanın masrafı yanında sağlamlığından da çalmış olursunuz. Binanın kalabalığa bakan cephesini istediğiniz kadar süsleyin çiçek, böcek çizin hoş görünsün bakanlara. Ama en yakındaki fırtınada yerle bir olması işten bile değil. Yıkılan sadece bina olmakla kalsa hadi neyse derim ama maalesef o süse aldanan kalabalığında başına birkaç kiremit düşecektir. Sırada uçurumlar var ve bu uçurumlara el ele popüler bir şekilde öz çekimler etiketlerle atlamamıza az kaldı."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/ipad-mini-3-ios-12-inceleme-260", "text": "- Tabletin açılma süresi uzadı. - Uygulamaların açılma süresi uzadı. - Uygulama arası geçiş süreleri uzadı. - Tablet daha hızlı ısınıyor - Kasıyor - Pil daha hızlı bitiyor"} {"url": "https://www.bilgeyik.com/iphone-yerine-alinabilecek-telefonlar-251", "text": "Artan döviz kurları telefon piyasasını da bir hayli etkiledi. Bu durumda Apple ürünleri araba fiyatlarını aratmaz oldu. Hal böyle olunca artık ekonomik olarak daha uygun telefon/tablet arayışına girildi. Kaliteli olan ve alınabilir bulduğumuz ekonomik cihazları burada sizlere tanıtacağım. Şık bir tasarıma sahip olan P20, 5.8' ekrana sahip. 1080 x 2244 çözünürlüğü ve 429ppi piksel yoğunluğu mevcut. IPS - LCD Ekranı var. 12mp kamerası gayet güzel fotoğraf çekebiliyor. 4GB Ram'i var ve 128GB Telefon hafızası bulunuyor. 3400mAh bataryası ile 19 saat konuşma süresine sahip. Gayet kullanışlı olan cihazımızın 5.8' ekranı, 577ppi piksel yoğunluğu ve 12 mp kamersı bulunuyor. Snapdragon 835'e sahip. Performans olarak 4GB RAM ve 3000mAh bataryası var. 3G'de 11 saat 4G'de 12 saat ve Wifi bağlantısı varken 14 saat batarya dayanıklılığı var. Standby konumunda 13 gün boyunca batarya dayanabiliyor. Ayrıca plus modelleri de mevcut. Daha büyük ekran için S8+'a bakabilirsiniz. Büyük ekranlı telefonları tercih edenler için yien ekonomik ve güzel bir serimiz var. 6' ekranlı 1080 x 2220px çözünürlüğe sahip 411ppi piksel yoğunlu bulunan bir ekrana sahp. Super Amoled ekranı var. 16Mp kamerası şahane fotoğraflar çekiyor. 3GB Ram'i var. Fakat 3500mAh bataryası bulunuyor. Konuşma süresi 21 saat. Batarya olarak diğerlerinden daha ön planda ayrıca kamerası da güzel fotoğraf ve video çekiyor. 1080p video çekebiliyorsunuz. 6' ekran, 2160 x 1080 ekrana sahip. Snapdragon 660 İşlemcisi var ve 12MP kameraya sahip. 3800mAh bataryası var. Ayrıca yerli üretim olarak da bilinen General Mobile'ın bu modeli de alınabilir cihazlar arasında bulunuyor."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/iron-man-kostumu-gercek-oldu-508", "text": "Geçtiğimiz günlerde iki insanın bir araya gelmesiyle birlikte günümüzün Iron Man kostümüne en yakın zırh tasarlandı. Titanyumdan yapılan bu zırh kurşun geçirmiyor, uçabilmemizi sağlıyor. Efsane avcıları programının sunucularından Adam Savage bu prototipi tasarlamak için Marvel şirketinden de izin alarak çalışmalarına başladı. Adam Savage'ın amacı ilk Iron Man filminde ki zırh olan Mark 2 yi yapmaktı. Marvel destek olmak amacıyla zırhın filmde kullanılan üç boyutlu modelini dosyalarını Adam Savage'a yolladı. Savage, bu zırhın üzerinde değişikler yaparak savaş ve uzay sanayisinde kullanılan titanyumu kullandı ve bunu 3 boyutlu yazıcılarda bastırdı, bu süreç 3 ay sürdü. Bu kadar uzun sürmesinin sebebi ise 3 boyutlu yazıcıların her milimetrelik katmanı ayrı ayrı işlemesinden dolayıdır. Bunun için Savage, maden okulundan yardımlar aldı. Basma işleminden sonra matkabın bile delemediği zırhın parçalarını bir araya getirdiler. Fakat titanyum tutkal ile yapıştırılamadığı ve çok esnek olmadığı için başka titanyum dışı yardımcı ürünlerden faydalandılar. Ayrıca reaktörün olduğu bölüme ise gerçek bir reaktör değil seramik kullanıldı. Silah testine tutulan bu zırh kolay bir şekilde testi atlattı, c4 ile testi zorlaştırmalarına rağmen zırh sağlam çıksa bile patlamanın yaydığı hızlı dalgalar, ateş ve şarapnel parçaları size gelmese dahi dalgaların hızı vücudumuzun içinde ki atomların yerini değiştirip ölüme neden olabiliyor. Fakat Savage'ın tasarladığı bu zırh şok dalgalarını durdurduğu gözlemlenmiştir. Tasarlanan bu zırh Iron Man gibi patlamalardan etkilenmiyor. Uçuş aşaması için Richard Browning'den yardım istendi. Browning ise bu işe babasının mucit olmasından etkileniş olsa ki mikro jet motorları alarak uçma çalışmalarına başlamış. Uçmayı başaran Browning gerçek yakıt kullandığı için 15 litrelik yakıt tankına rağmen 3-4 dakika havada kalabiliyor. Saatte 50 km hız ve yerden 3.5 km yükseğe çıkabiliyor. Sadece bu haliyle 340.000 pound değerindedir. Adam Savage ve Richard Browning bir araya gelerek ikisinin ayrı ayrı tasarladığı bu kostümler birleştirme işlemine başlanmış. İlk olarak Savage uçmayı denese de başaramayıp Richard Browning bunu başararak gerçek Iron Man kostümü başarıyla sonuçlanmıştır."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/isportacilikta-30-gun-949", "text": "Yılı 1967 olarak anımsadığıma göre; İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi içindeki İşletme Enstitüsünün, fakülte olmadan önceki son yılı olmalı. Orada eğitim gören bir meslektaşım birgün masama birkaç sayfalık bir rapor koyarak ilgi duyacağını sandığım bir çalışma raporu getirdim sana, oku, sonra tartışalım dedi. Daktilo yazısıyla 8-10 sayfalık yıpranmış bir teksir çoğaltmaydı. Doğruyu söylemek gerekirse başlığı dikkatimi çekmişti. Kimin yazdığı ve tarihi belirgin değildi. Anlayabildiğime göre; bu bir bitirme ödevi ya da ya da bir tez çalışması örneği idi. Getiren arkadaşıma ders kaynağı olarak verilmişti; başlığında İşportacılıkta 30 Gün yazıyordu. Ben işportanın anlamını biliyordum; ama önce sözcüğün nereli olduğunu merak ettim. Tahmin ettiğim gibiydi; sözcük İtalyanca kökenliydi sporta yani sepet-tezgah anlamına kullanılıyor ve İtalyanca okunuşuna biraz yakın bir sesle işporta olarak dilimize geçiyordu. Önce düşünüp kaba çizgilerle planlama yapıyor, nereden işe başlamasının doğru olacağını çevreden öğrenerek Kapalıçarşı'nın yolunu tutuyor. Mahmutpaşa yokuşunun işportacılarla dolu bulunduğunu, öteki işporta yerlerine göre kendi gidiş gelişine daha uygun olduğunu öğreniyor. Sabahın erken saatlerinde Kapalıçarşı'nın Mahmutpaşa'ya açılan kapısı yakınlarında gözlem yapmaya başlıyor. Sabahın o saatlerinde büyük bir kalabalık Kapalıçarşı'dan çıkıp Mahmutpaşa yokuşundan aşağı akıp gidiyor. Yol üstünde işportacılar dizilmiş herbiri kendi uzmanlık alanlarına göre çeşitli araç gereç ve giyim eşyası pazarlıyor. İşportacıların sesi bütün sesleri bastırıyor. Bizim araştırmacı genç bir kaldırımdan, oluşan kalabalığı ve hareketliliği gözlemliyor. Tam önünde muşamba bir tezgah üstünde satış yapan-sonradan iki kardeş olduğunu öğrendiği- satıcıların pantolon kayışı, atlet, kilot, mendil pazarladığını ve oldukça iyi satış yaptığını defterine not ediyor. Saat 10-11'e doğru iki kardeşten birinin satış mallarını bir torbaya toplayıp tezgahı boşaltarak gittiğini, diğerinin satış yerini muhafaza ettiğini görüyor. Giden çocuk yine aynı torba ile gelip içindekileri tezgaha sıralıyor. Bu kez sabah satılan mallara hiç benzemeyen şeyler çıkıyor ortaya: Kadın iç çamaşırları, kadın çorapları, çocuk oyuncakları gibi. Ne güzel satış yapılırken birden ürün değişiminin anlamını açıklayamıyor araştırıcımız; ama tezgah yavaş yavaş kadın ve ellerinden tuttukları çocukları ile alış-veriş havasına giriyor yine. Çocuk sesleri işportacı sesini bastıramasa da varlığını kabul ettiriyor. Araştırmacımız, öğleden sonrasını yokuşun aşağı köşesinde yer alan bir başka işportacıyı incelemekle geçiriyor. Plastik güneş gözlüğü satıyor bu satıcı, erkek ve kadın gözlükleri. Güneş tepeden vurmuş, yolcular terlemiş yorulmuş; ama gözlük satan delikanlı satışa zor yetişiyor. Bizim araştırıcının iştahı kabarıyor ve böyle bir girişimi yapabileceğine kendini inandırıyor. Fakat acele etmemek gerek, sahayı biraz daha tanımakta, satılacak malların nerelerden sağlanabileceğini öğrenmekte yarar var. O da öyle yapıyor zaten. Akşam kaldığı yere gidince günün dökümünü yapıp aldığı notları düzenliyor ve ertesi sabah yine ilk gözlem yerine dönüyor. Tablo aynı: İki kardeş yine atlet, mendil, kemer, kasket ve benzeri malları yığmışlar tezgaha, müşteriler teker teker yaklaşıyor, ödemesini yapıp uzaklaşıyor. Müşterinin azaldığı bir çay molasında, işportacı abi soruları yanıtlıyor: Dışardan göründüğü kadar basit bir iş değil bu satış türü diyor ve devam ediyor; Biz bu işlerle uğraşan bir aileden geldiğimiz için sıkıntı çekmedik; ama sen en azından 30 gün bizleri ve bizim gibileri gözlemelisin. Satılan mal çeşitlerini zaman zaman değiştirdiğimizi iyi gözetlemişsin; hapsinin nedeni var. Günün ilk saatlerinde yokuş aşağı akan kalabalığın büyük bir kısmı vasıfsız işçi takımı; taşıyıcı, inşaat işçisi gibi güce kuvvete dayalı çalışmalar yapan kimseler. Birinin kemeri eskidiyse ötekinin atleti mutlaka yırtılmıştır, mendil onların olmazsa olmaz bir kullanım aracıdır. Terini de ona siler, akşam ekmeğini de ona sarar, koşarak iş bulma umuduyla yollara düşer, biz de onların bu ihtiyaçlarını kasketle, kemerle, mendil ve atletle ama az karlı satışlarla gidermeye çalışırız işte. Araştırmacımız notlar alıyor konuşmadan sonra ve incelemesini tamamlamak için önünde daha epey çalışma günü olduğunu düşünüyor. Artık kararlıdır, olayı yaşayarak öğrenmeyi amaçlıyor; aşağı tarafta güneş gözlüğü satan delikanlıyı gözlem alanı içine alıyor. Gözlüklerin fiyatı, kadın erkek fark etmeden hepsi aynı fiyat 9 lira. Sanki aslı 10 liraymış da 9 liraya düşmüş gibi. Ben bundan biraz daha düşük fiyata satabilirsem başarırım bu işi diye düşünerek önceden öğrendiği toptancının yolunu tutuyor. Hemen yakın bir iş hanındaki toptancı yeni bir satıcı kazandığı için memnun. Bizim araştırıcının istediği 10 adet gözlüğü herkese verdiği fiyattan 4 lira olarak satıyor. Çok seviniyor bizimki tanesini 5 ya da 6 lira olarak düşünürken 4 liradan aldığına. Toptancının verdiği karton bir kaba koyuyor gözlükleri, biri gözünde biri elinde 9 liradan satan delikanlının epey uzağında bir köşeye konuşlanıyor. Acemi bir sesle de bağırmaya başlıyor: Son model güneş gözlükleri bunlar, kadın erkek 6 liraya... İkindi vaktine kadar bir iki satış yapıyor, ama ucuz sattığı halde ilgisini çekemiyor kimsenin. Yine bağırıp piyasayı hareketlendirmek isterken omzuna bir el dokunuyor. Düzgün giyimli orta yaşlı bir adam Bak delikanlı ben şu arkandaki dükkanın sahibiyim. Senin geçmeye çalıştığın bu yollardan yıllar önce geçtim ve epey deneyim kazandım ki bu dükkanı işletiyorum artık. Bu sabahtan beri seni izliyorum. Çok yanlış bir fiyat politikası izliyorsun. Bu gözlüğün fiyatını sen koyamazsın, koyarsan yanlış oluyor. Hemen aşağıda aynı malı satan bir satıcı var ve 9 liradan su gibi satış yapıyor. Aynı gözlüğü senin 6 liradan satmakla sürümden kazanamazsın. Bak kimse gelmiyor sana, ucuz olduğu için bir eksiklik ya da defo var sanıyorlar. Sen bugün satışa bir ara ver ve yarın 10 lira fiyatla piyasayı aç, hem de benim dükkanın önünde. Zorlanırsan arada bir 9 liraya inersin, haydi iyi istirahatler diyor. Şaşırıyor bizim acemi satıcı, sabahı zor ediyor ve bir gün önceki köşesinde yerini alıyor. Son modeller bunlar, güneş gözlükleri vaaaar... demeye başlıyor. Bir iki kişi derken o arada 4 satış yapıyor; hem de tanesi 10 liradan. Akıl erdiremiyor bir gözlükten tam 6 lira kar ettiğine. Demek ki aşağıdaki gözlükçü günlerdir 9-10 liradan fiyatı oturtup sürekli kazanmış. Akşam olmadan 10 gözlük bitiyor; bizimki arkadaki dükkana uğrayıp teşekkür ediyor sahibine. Fiyat oluşturmanın kafadan yapılamayacağını, piyasayı koklamak gerektiğini dükkan sahibinden öğrendiğini belirterek aldığı notlara yenilerini ekliyor. Ertesi gün, bir yandan toptancıdan aldığı 20 gözlüklük bir partiyi satmaya başlarken, bir yandan da karşıdaki dükkanın kapısında yer alan işportacının çanta satışına göz ucuyla tanıklık ediyor. Öğrendiği çok şeyler var artık: İşportacıların hemen tümüne alıcılar kendi ayaklarıyla gelirmiş; saha avantajı işportacıda olduğu için fiyat belirlemede egemenlik sağlarmış. Bir başka işportacılık türü daha varmıış; işportacı orta boy çantasını alır, alıcının ayağına gider periyodik ziyaretlerle malını satarmış. Örneğin bir semtin bütün terzi dükkanlarını bilen işportacı onları haftada bir ziyaret eder, her renkten makara, fermuar ve düğme isteklerini karşılar ya da yeni isteklerini sipariş olarak kaydedermiş. Bu tür işportacılığı, bu konuda deneyim kazanmış orta yaş üstü işportacılar yaparmış. Terzilerin bir makara bir fermuar ve benzeri malzeme alıp gelmeleri büyük şehirlerde bir dert ve yol gideri olduğundan çoğu esnaf bu tür alış verişi yeğlermiş. Bunları da notları arasına almış bizim araştırmacı. Bu işlere kendini adadığı 30 günün içinde sakalara da yardım etmiş, yolunu yöntemini öğrendikten sonra da esnafa iyi su içme suyu satıcılığı yapmış. O tarihlerde iyi suyu mahalle çeşmelerinden dolduran sakalar teneke ile alıcılarına ulaştırırlardı; plastik şişeler yaygın değil hatta yoktu, su endüstrisini sakalar elde tutuyordu. Size anlattığım bu konular, bir araştırma raporu olarak düzenle daktilo edilip ilgili hocaya sunulmuş ki; araştırmalarda gözlem yapma, yaşayarak öğrenme, canlı kaynaklardan yararlanma gibi yöntemleri kullanmaları için ders veren profesör tarafından sonraki dönem öğrencilerine dağıtılmış. İyi ki de dağıtılmış; böylece ben 55 yıl önce okuduğum konuyu bir daha yineledim. Kimi okurlar da belki yeni bilgiler elde ettiler; ama hepimiz, işportacı kardeşlerimizin ürettiği, sözlüklerde yer almasa bile dilimize giren batan geminin malları bunlar / hayyret bişeyy /ikizlere takke / bayanlara file filesi olmayan bayan nafile ve benzeri deyişler kulaklarımıza her zaman çok sıcak gelecek."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/java-8-stream-api-kullanimi-748", "text": "Benim hala kullanırken yardım aldığım bir özellikten bahsediyor olacağız bu yazımızda. Hem ben bir daha üzerinden geçmiş olacağım hem sizlerin öğrenmesine katkı sağlamış olacağım. Ama unutmayın ki bir IDE açıp kendiniz denemezseniz öğrenemezsiniz. Sık sık okuyup sık sık alıştırma yapmalısınız. Java 8 ile birlikte Stream API ile yığınsal veriler üzerinde kolayca işlemlerimizi yapabilme özelliği gelmiştir. Bir liste veya dizi üzerinde kolaylıkla kodlama yaparken en cok kullandığımız işlemleri yapabiliriz. Stream API sayesinde sık kullanılan çeşitli operasyonları yapabilirsiniz. Klasik bir örnek olacak ama 30 satır kod yazıyorsanız Stream API sayesinde 1 satıra düşürebilirsiniz. - filter - forEach - map - reduce - distinct - limit - collect - count - min / max Yukarıda sıraladığım operasyonlar ile stream API'ları kullanabilirsiniz. Örneklendirelim. sorted methodu eklersek alfabetik sıralama yapacaginizi de soyleyebilirim. Asagidaki örnekte yine ayni String Dizi uzerinden Filter methodunun başka bir şekilde kullanıldığını görüyoruz. Bu örnekler sizlere çok anlamlı gelmeyebilir fakat profesyonel dünyadan örnekler aklinıza getirerek bu örnekleri özümseyebilirseniz kafanıza tam anlamı ile oturabilir. collect: Collect metodu intermediate operatörlerle yapılan işlemleri bir liste olarak geri döndürür. Aşağıdakı ornekte de hem bir For döngüsü hem de yeni bir dizi görüyorsunuz. Aşağıdaki örnekte ise limit belirleyebildiğimizi görüyoruz. Birden fazla sart birden fazla kontrol yapabilirsiniz."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/java-8-stream-api-ornekler-752", "text": "Bu konu ile ilgili bir yazı daha paylaşmıştık (Bknz: Java 8 Stream Api kullanımı). Şimdi ise daha fazla örnek ve anlatımla bu özellikleri pekiştireceğiz. Aşağıdaki kod bloğunda Student Classına ait objelerin age değişkenlerine gore, kücükten büyüğe doğru sıralama elde ederek, sorted listesine atıldığıını görüyoruz. Reversed fonksiyonunu eklerseniz tam tersi bir liste elde edebilirsiniz. Streamlerle bir dosyadan veri okuyabilir ve okunan verilere koşullar vererek istediğimiz çıktığı elde edebiliriz. Barış Manço şarkılarını içeren örnek TXT dosyası içeriğini aşağıda paylaşıyorum. Bu Stringleri projenize text dosyası olarak ekleyebilirsiniz. Bu koşulları çoğaltabiliriz ve profesyonel projeler için düşünebiliriz. İşlerin çok çok kolaylaştığını görebilirsiniz. Aşağıdaki örnekte ise IntSummaryStatistics objesiye ilgili bir örnek göreceğiz. Bu obje bize liste ile ilgili tüm detayı vermektedir."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/kafa-radyo-ne-zaman-yayina-baslayacak-366", "text": "Gelişme 29.01.2019: Bazı illerin frekansları açıklandı. İstanbul 89.6, Ankara 87,5, İzmir 102,0... İnternet yayınları https://t. co/3x7YqJ55mP ve Radyoland uygulaması üzerinden. Uydudan dinleyenler Türksat'ta küçük bir arama yaparak @kafaradyo yu bulabilirler... Gelişme 23.01.2019: kafaradyo. com açılıyor. Muhtemelen öncelikle radyoland uygulamasında online yayın yapacak olan radyonun altyapısı hazırlanıyor... Kafa Radyo yayına başladığında, hangi frekansta olduğu, programları ve programların saatleri belli olduğunda bildireceğiz. Takipte kalın! Guzel bi radyoya benziyor kafa radyo bakalim neler olacak. com sitesinden dinliyorum sizede tavsiye ederim."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/kanli-ay-tutulmasi-hakkinda-birbirinden-guzel-tweetler-198", "text": "Kanlı Ay Tutulması yine Twittercılara malzeme oldu. Birbirinden güzel ve farklı tweetleri sizler için derledik."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/karsu-donmez-ile-tanistiniz-mi-326", "text": "Karsu Dönmez, Türk kökenli şarkıcı, piyanist, besteci, söz yazarı ve aranjördür. Giriş bu cümle ile başladığında insan, bahsedilen kişinin geçmişte yaşamış yıllarını bu işe vermiş kıdemli bir sanatçı olduğunu düşünebilir. Oysa Karsu yalnızca 1990 doğumlu. Türk kökenli denmesinin sebebi ise ailesinin Hatay'dan Hollanda'ya göçü ardından Amsterdam'da doğmasıdır. Konuşmalarını dinlediğinizde kırık Türkçesi ve samimiyeti ile sizi bir anda kavrıyor enerjisi. Sahne kariyeri babasının sahip olduğu restoranda piyano çalarak başlar. Ancak öyle bir yetenek ki, restoran alanı talebe yetersiz kalınca ailesi konser vermesi için Karsu için bir salon tutmaya karar verir ve bu kadarla hiçbir dinleyici tatmin olmayınca konser teklifleri yağmaya başlar, amaç Karsu'nun yeteneğini daha çok müziksevere ulaştırmaktır. Yeteneğinin keşfedilmesiyle Karsu, Hollanda'daki Amerikan Büyükelçiliği'nin verdiği bir burs ile Amerika'ya gider ve Rhode Island Üniversitesi'nde şan eğitimi alır. North Sea Jazz Festival'e katılır ve hatta New York Carnegie Hall gibi önemli yerlerde konserler verir. Yurtdışında doğması ve orada yaşamasına rağmen Türkiye ile de bağlarını sağlam tutmaya kararlıdır. Türkülerimizi seslendirir ve kattığı kendine has yorum ile çok beğenilir."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/kasko-cam-degisimi-974", "text": "Türkiye'de araçların en çok değişim gören parçalarının camları olduğunu biliyor muydunuz? Giderek daha sık yaşanmaya başlayan dolu baskınları başta olmak üzere araç cam değişimi pek çok farklı sebepten dolayı meydana gelebilir. Cam değişimi, kasko sahiplerinin ya da kasko yaptırmayı planlayanların en çok merak ettiği konuların başında yer alır. Özellikle kaskoda cam değiştirme hakkı konusunu merak eden sürücüler, araç camlarının değişimi sonucu oluşan yüksek tutarlı maliyetleri kasko üzerinden karşılayıp karşılayamayacaklarını bilmek ister. Cam değişimi veya kaç adet cam değişimi kaskonun hasarsızlık indirimini bozar başta olmak üzere kasko cam değiştirme konusu ile ilgili merak ettiğiniz tüm detaylara bu yazımızdan ulaşabilirsiniz. Aracıyla kaza yapıp camından hasar almış sürücülerin en çok merak ettiği konuların başında araç cam değişimi kaskonun hasarsızlığını bozar mı konusu olmaktadır. Her şeyden önce belirtmekte fayda vardır ki kasko ile cam değişimi, kasko sigortası yaptıran sigortalıların teminatları dahilinde bir hizmettir ve aynı poliçe döneminde oluşan herhangi 1 adet cam değişimi hasarsızlığı bozmaz. Aracınızın camı kaskonuz üzerinden değiştirdiğiniz ya da tamir ettiğiniz durumlarda hasarsızlığınız bozulmaz ve anlaşmalı cam servislerine gitmeniz veya cam muafiyet poliçe satın almanız durumunda hiçbir ek ücret ödemezsiniz. Aracınızın camları taş çarpması, trafik kazası, doğal afetler ya da hırsızlık gibi pek çok farklı nedenden ötürü hasar alabilir. Bu noktada devreye girecek olan kasko poliçeniz, orijinal cam değişimi sağlayan firmalardan parça temin ederek cam değişimi işleminizi tamamlamanıza yardımcı olur. Trafik kazası ya da hırsızlık sonucu arabanızın camlarında oluşabilecek hasar, kasko sigortanızda yer alan bu teminat sayesinde hemen giderilmekte ve aracınızın camları en kısa sürede tamir edilmekte ya da değiştirilmektedir. Kasko ön cam değişimi veya kasko arka cam değişiminin sorunsuz ve masrafsız bir biçimde yapılabilmesi için belli başlı belgelere sahip olmanız ve bu belgeleri sigorta şirketinize iletmiş olmanız gerekir. Bu belgelerle birlikte eğer kaza sırasında varsa görgü tanıklarının beyanı alınmalı, kazanın boyutunu gösteren fotoğraflar da çekilerek sigorta şirketine iletilmelidir. - Kasko poliçesi - Hasar beyanı - Ehliyet fotokopisi - Ruhsatın fotokopisi, - Hasar hırsızlıktan dolayı meydana geldiyse karakol tutanağının \"Aslı Gibidir\" onaylı fotokopisi - Araç şirket aracıysa şirketin imza sirküleri ve vergi levhası fotokopisi - Son araç muayene raporu - Kırılan/hasar gören camların boyutları alınır, modeli ve seri numarası belirlenir. - Aracın orijinal parça hizmetleri ile hizmet veren kurumlarla iletişime geçilerek gerekli cam parçalarının siparişi verilir. - Eğer varsa aracın içinde kalan cam kırıklarının temizliği gerçekleştirilir. - Sipariş edilen cam geldiğinde araca takılır. - Demontaj-Montaj işlemi tamamlandıktan sonra test sürüşü yapılır, camlarda herhangi bir problem olup olmadığı test edilir. - Aracın sorunsuz bir biçimde test sürüşünü tamamlaması sonrası araç servisten çıkartılarak sahibine teslim edilir. - Eğer cam hasarı anlaşmalı bir serviste gerçekleştiyse tamirden hiçbir ücret alınmaz. - Tamir anlaşmasız bir serviste yapıldıysa ödeme önce sigortalı tarafından yapılır, ardından sigorta şirketi poliçe klozuna uygun olarak ücreti sigortalıya tazmin eder."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/kategori-arkeoloji-20-74", "text": "Antik çağda insanlar tuvalet ihtiyaçlarını gidermek için latrinaları kullanırdı. Antik çağda insanlar tuvalet ihtiyaçlarını gidermek için latrinaları kullanırdı."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/kategori-arkeoloji-74", "text": "Antik çağda insanlar tuvalet ihtiyaçlarını gidermek için latrinaları kullanırdı. Antik çağda insanlar tuvalet ihtiyaçlarını gidermek için latrinaları kullanırdı."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/kategori-bilim-68", "text": "Bilim veya ilim, fiziki ve doğal evrenin yapısının ve hareketlerinin birtakım yöntemler aracılığıyla sistematik bir şekilde incelenmesini de kapsayan entelektüel ve pratik çalışmalar bütünüdür. Kuruyan göllerimiz giderek çoğalıyor. Sulak alanlarımıza sahip çıkmamız gerek... Çok sevimli fareler de var; aşkları insanlarla yarışan... Antik çağda insanlar tuvalet ihtiyaçlarını gidermek için latrinaları kullanırdı. Bilimsel olarak kanıtlanmayan bilgiler \"mucize\" olamaz."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/kategori-biyoloji-75", "text": "Çok sevimli fareler de var; aşkları insanlarla yarışan... Bilimsel olarak kanıtlanmayan bilgiler \"mucize\" olamaz. Bir Yaratılış Harikası Filler: Nesli tükenmekte olan karanın kralları. Bu yazı kartalın yeniden doğuşunun hikayesi ve tüm zamanların dev kuşu moa hakkında bilgiler içermektedir. Bu yazıda hücre ve kök hücre kavramları açıklanmış, kök hücre türleri anlatılmıştır."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/kategori-biyoloji-90-75", "text": "Çok sevimli fareler de var; aşkları insanlarla yarışan... Bilimsel olarak kanıtlanmayan bilgiler \"mucize\" olamaz. Bir Yaratılış Harikası Filler: Nesli tükenmekte olan karanın kralları. Bu yazı kartalın yeniden doğuşunun hikayesi ve tüm zamanların dev kuşu moa hakkında bilgiler içermektedir. Bu yazıda hücre ve kök hücre kavramları açıklanmış, kök hücre türleri anlatılmıştır."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/kategori-dizi-film-7-96", "text": "Dizi ve filmlerle ile ilgili derlediğimiz yazılar..."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/kategori-dizi-film-96", "text": "Dizi ve filmlerle ile ilgili derlediğimiz yazılar..."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/kategori-edebiyat-56-79", "text": "Edebiyat veya yazın; olay, düşünce, duygu ve hayalleri dil aracılığı ile estetik bir şekilde ifade etme sanatıdır. Daha kısıtlayıcı bir tanımla, edebiyatın; bir sanat formu olarak oluşturulan yazılar olduğu düşünülmüştür. Bunun nedeni, günlük kullanımdan farklı olarak edebiyatın, dil ürünü olması etkilidir. Kimi bilim insanlarının şiirleri bestelenir bile... Türkçe dünyanın en güzel dillerinden biridir. Doğru konuşup doğru yazalım... 'Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.' Bana kitabı okutan cümle buydu işte."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/kategori-edebiyat-79", "text": "Edebiyat veya yazın; olay, düşünce, duygu ve hayalleri dil aracılığı ile estetik bir şekilde ifade etme sanatıdır. Daha kısıtlayıcı bir tanımla, edebiyatın; bir sanat formu olarak oluşturulan yazılar olduğu düşünülmüştür. Bunun nedeni, günlük kullanımdan farklı olarak edebiyatın, dil ürünü olması etkilidir. Kimi bilim insanlarının şiirleri bestelenir bile... Türkçe dünyanın en güzel dillerinden biridir. Doğru konuşup doğru yazalım... 'Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.' Bana kitabı okutan cümle buydu işte."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/kategori-fizik-39-76", "text": "Fizik maddeyi, maddenin uzay-zamanda hareketini enerji ve kuvveti de kapsamak üzere bütün ilgili kavramlarla birlikte inceleyen doğa bilimidir. Daha genel olarak, evren ile ilgili nasılları cevaplamak için doğanın genel bir analizidir. Fizik en eski akademik disiplinlerden biridir. Bu yazıda katı, sıvı ve gaz basınçları incelenmiş, manometreler hakkında bilgiler verilmiştir. Bu yazıda, günümüzde modern elektrik motorlarının çalışmas prensiplerinin altındaki temel fizik bilgisi anlatılmıştır. Bu yazıda Elektromanyetizmanın ne olduğundan, neyi incelediğinden bahsedilip birkaç uygulamasına örnekler verilmiştir. Bu yazıda Manyetizma ve mıknatıslardan bahsedilerek Elektromanyetizma'ya giriş yapılmıştır. Kinetik, potansiyel ve mekanik enerji üzerine..."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/kategori-fizik-76", "text": "Fizik maddeyi, maddenin uzay-zamanda hareketini enerji ve kuvveti de kapsamak üzere bütün ilgili kavramlarla birlikte inceleyen doğa bilimidir. Daha genel olarak, evren ile ilgili nasılları cevaplamak için doğanın genel bir analizidir. Fizik en eski akademik disiplinlerden biridir. Bu yazıda katı, sıvı ve gaz basınçları incelenmiş, manometreler hakkında bilgiler verilmiştir. Bu yazıda, günümüzde modern elektrik motorlarının çalışmas prensiplerinin altındaki temel fizik bilgisi anlatılmıştır. Bu yazıda Elektromanyetizmanın ne olduğundan, neyi incelediğinden bahsedilip birkaç uygulamasına örnekler verilmiştir. Bu yazıda Manyetizma ve mıknatıslardan bahsedilerek Elektromanyetizma'ya giriş yapılmıştır. Kinetik, potansiyel ve mekanik enerji üzerine..."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/kategori-genel-81-97", "text": "Kestanenin toplanması, kabuklarından arındırılması ve sofralara gelene kadarki yolculuğu."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/kategori-genel-97", "text": "Kestanenin toplanması, kabuklarından arındırılması ve sofralara gelene kadarki yolculuğu."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/kategori-kultur-69", "text": "Kültür, toplumların kendilerine özgü olan ve gelecek nesillere aktardıkları maddi veya manevi her şey. İnsana ilişkin bir kavram olarak kültür, tarih içerisinde yaratılan bir anlam ve önem sistemidir. Kimi bilim insanlarının şiirleri bestelenir bile... Türkçe dünyanın en güzel dillerinden biridir. Doğru konuşup doğru yazalım... Bu yazıda mevcut düzen dahilinde demokrasi incelenmiştir."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/kategori-sosyal-medya-17-98", "text": "2018 YKS Mağdurları Mizahta Derece Yaptı! Ankara'nın sıkıcılığından yakınan Ankaralılar kırdı geçirdi!"} {"url": "https://www.bilgeyik.com/kategori-sosyal-medya-98", "text": "2018 YKS Mağdurları Mizahta Derece Yaptı! Ankara'nın sıkıcılığından yakınan Ankaralılar kırdı geçirdi!"} {"url": "https://www.bilgeyik.com/kategori-spor-7-93", "text": "Sürüş güvenliği için motosiklet aksesuarlarını ihmal etmemek gerekiyor."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/kategori-spor-93", "text": "Sürüş güvenliği için motosiklet aksesuarlarını ihmal etmemek gerekiyor."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/kategori-tarih-101-81", "text": "Silvia Federici'nin cadılar, kadınlar, beden ve ilksel birikim üzerine çalışmaları ve görüşleri."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/kategori-tarih-81", "text": "Silvia Federici'nin cadılar, kadınlar, beden ve ilksel birikim üzerine çalışmaları ve görüşleri."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/kategori-teknoloji-70", "text": "Teknoloji mal veya hizmetlerin üretiminde veya buna yönelik amaçların gerçekleştirilmesinde kullanılan beceriler, yöntemler, işlemler, tekniklerin derlenmesi veya bilimsel araştırmalardır. Bu yazıda Bilgisayar bilimlerinin yapıtaşları olan 6 büyük konuya değinilmiştir."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/kategori-tv-radyo-12-89", "text": "Adnan Oktar`ın Tutuklanması Yine Twitter`cılara Malzeme Oldu!"} {"url": "https://www.bilgeyik.com/kategori-tv-radyo-89", "text": "Adnan Oktar`ın Tutuklanması Yine Twitter`cılara Malzeme Oldu!"} {"url": "https://www.bilgeyik.com/kategori-yasam-72", "text": "Sürüş güvenliği için motosiklet aksesuarlarını ihmal etmemek gerekiyor. Yabancı dil öğrenirkekn dikkat edilmesi gerekenler..."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/kefenin-icindekiler-mi-agir-basan-taraf-mi-910", "text": "Demokrasi, siyasal denetimin doğrudan doğruya halkın ya da düzenli aralıklarla halkın özgürce seçtiği temsilcilerin elinde bulunduğu, toplumsal ve ekonomik durumu ne olursa olsun tüm yurttaşların eşit sayıldığı yönetim biçimi. Demokrasi ilk olarak Yunanistan'da Atina şehir-devletlerinde uygulandı. Bu sisteme Atina demokrasisi de denmiştir. Bu şehirlerde oy kullanma hakkına herkes sahip değildi. Bu hakka sahip olmayanlar arasında kadınlar, köleler ve yabancılar vardı. geriye oy kullanacak yaklaşık otuz bin yetişkin Atina erkeği bulunduğu tahmin edilmektedir. Buradan da anlaşılacağı üzere çok az bir sayı için oy kullanma hakkı söz konusudur. Buradan Roma dönemine baktığımızda uygulanan devlet sistemi, tam olmasa da temsili demokrasiye yakın niteliklere sahipti. Demokratik diyebileceğimiz haklar sosyal sınıflara göre şekil almaktaydı ve güç seçkinlerin elindeydi. bununla beraber Asya'nın güneyinde yer alan bazı bölgelerde de uygulanan temsili sistemler demokrasiye daha doğrusu temsili demokrasiye benzetilebilir. Tahmin edeceğiniz gibi bu bölgelerde de güç kast sisteminin olması yine gücün varlıklı ve seçkinlerin elinde olduğunu söyleyebiliriz. Bu döneme bakacak olursak, gözümüzü hemen İngiltere'ye çevirmeliyiz. Bu dönem çok büyük sayılacak bir olay kral tarafından yetkilerinin halk ve din adamları adına kısıtlamasıdır. Magna Carta Libertatum'un ilanıyla beraber kısıtlamalar nedeniyle halkın çok az bir kısmı katılabilmiş olsa da 1265 yılında ilk seçimler yapılmıştır. Bu olay sadece İngiltere ile kısıtlı kalmadı çeşitli ülkelerde ve otonom bölgelerde demokrasinin ilkelerinden yola çıkılarak seçimler yapılmıştır. Lakin katılım için belli başlı kriterler vardı örnek verecek olursak :erkek olma, vergi verme vs. Bu yüzyıllarda demokrasi Fransız İnsan ve Yurttaş Bildirgesi ve Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi ile yükselmeye ve ses getirmeye başladı. Demokrasi bu büyük devletler öncesinde küçük topluluklara mal edilmekteydi. İlk Liberal demokrasi bu dönemde Amerika'nın kurulmasını sağlayanların oluşturduğu sistem diyebiliriz. 1788 yılındaki Amerikan anayasası hükümetlerin seçimlerle kurulması ve insan hak ve özgürlüklerinin korunması amacını güdüyordu. Tabi bundan öncesinde her ne kadar koloniden koloniye farklılık gösterse de demokratik özellikler vardı. Bu kolonilerde belli miktarda vergi veren ve bazı kriterleri sağlayan beyaz erkeklere seçme hakkı tanınmaktaydı. Amerika' da yaşanan iç savaş sonrası 1860 yıllarında bazı değişikliklerle kölelere özgürlük ve oy hakkı verilmesiyle demokraside önemli bir adım daha atılmış bulunmaktaydı. 1789 Fransız Devrimi ile beraber bir anayasa hazırlandı ve iktidar halkın seçtiği parlamento ile kral arasında paylaştırıldı. Bu dönem Ulusal Konvansiyon hükümeti yetişkin ve belli miktarda vergi veren erkeklerin oy vermesiyle seçilmiş oldu. Lakin ilerleyen yıllarda Napolyon'un başa geçmesiyle demokrasiden koşar adım uzaklaştı. 20. yüzyılla bakacak olursak demokrasi hızlı bir değişme ve gelişme gösterecektir. Yüzyılın başlarında, I. Dünya Harbi'nin sonunda Avusturya-Macaristan ve Osmanlı gibi büyük imparatorlukların dağılmasıyla çok sayıda yeni devlet ortaya çıktı ve bu yeni ülkelerin devlet yönetimi genellikle, dönem baz alındığında, demokratik sayabileceğimiz yöntemleri vardı. 1929 yılında ortaya çıkan Büyük Buhran döneminde birçok ülkede ortaya diktatörlükler çıktı. Örnek verecek olursak İspanya, İtalya, Almanya ve Portekiz' de Faşist diktatörlükler ortaya çıktı. Bu dönem ayrıca Balkan ve Baltık ülkelerinde, Küba, Brezilya, Japonya ve Sovyet Rusya'da demokratik olmayan yönetimler iktidar koltuğunda yerini aldı. II. Dünya Savaşı sonrası sömürgecilik anlayışı son buldu ve tekrar birçok bağımsız ülke ortaya çıktı. Demokratikleşme hareketleri Bati Avrupa'da yoğunlaştı. Almanya ve Japonya'da diktatörlükler son buldu, silahlanma politikası yerine, II. Dünya Savaşı sonunda imzalanan anlaşmalarında etkisiyle, refah devleti olma amacını güttüler. 20. yüzyıldaki en büyük çekişmelerden biri de demokratik olmayan Sovyet Bloğu'nda yer alan ülkeler ile Batı demokrasileri arasında gerçekleşen Soğuk Savaş oldu. Komünizmi yaymaya çalışan Sovyet Rusya ile diğer demokrasi çeşitleri arasından sıyrılmış liberal demokrasiyi yaymaya çalışan Amerika liderliğindeki batı gurubu arasındaki çekişme 1989 yılında son bulmuştur. Korumacı demokrasi sınırlı ve dolaylı bir demokrasi modeli sunar. Pratikte, yönetilenlerin rızası düzenli ve rekabetçi seçimlerle sağlanır. Siyasi eşitlik böylelikle eşit oy hakkını ifade eden teknik bir kavrama dönüşür. Dahası, oy hakkı gerçek bir demokrasi için yeterli değildir. Bireysel özgürlükleri korumak için yasama, yürütme ve yargı üzerinden güçler ayrılığına dayalı bir sistemin tesisi şarttır. Bireyin ve toplumun gelişimini esas saymıştır. Bu tip demokrasilerin en radikal olanı Rousseau tarafından dile getirilmiştir. Ona göre bireyler ancak içinde bulundukları toplumun kararlarını şekillendirebilmesine doğrudan ve sürekli olarak katılımları halinde 'özgür' olabilirler. Bu açıdan bakıldığında, doğrudan demokrasiyi tanımlamakla birlikte bu şekilde oluşturulacak genel iradeye vatandaşların itaat etmesi durumunda özgürlüğe kavuşacakları savıyla ayrılır. Kalkınmacı demokrasinin, liberal demokrasiye daha ılımlı hali ise John Stuart tarafından dile getirilmiştir. Mill'in bakış açısına göre demokrasinin en büyük yararı, vatandaşların siyasi hayata katılımlarını sağlayarak, onların anlayışlarını ve duyarlılıklarını güçlendirir. Bu yüzden kadın olsun fakir olsun herkesin oy verme hakkının olması gerektiğini savunur. Fakat bu oy hakkını 'eşit' olarak savunmamıştır. Örneğin vasıfsız işçiye bir oy vasıflı işçiye iki oy, donanımlı meslek sahipleri ise beş oy hakkına sahip olması gerektiğini, böylelikle demokraside çoğunluğun tiranlığı korkusundan kurtulabileceğini savunuyordu. Basitçe herkesin oy hakkının olmasını savunurken çoğunluğun verdiği kararların her zaman doğru olmayabileceğini belirtiyordu. Demokraside öncelik demokraside mi yoksa eşitlikte mi olması gerektiği tarih boyunca tartışılmış ve tarih, bu ikisini bir arada tutacak sistem teorisini üretme çabalarıyla sıklıkla karşılaşmıştır. Liberal demokrasi sistemi de bunlardan biridir. İçinde barındırdığı liberal kelimesiyle özgürlüğü, demokrasideki siyasi eşitlik kavramıyla da eşitliği temsil etmektedir. Bunu düşünürken ekonomi disiplinindeki liberalizm ile siyaset disiplinindeki liberalizmin birbirinden ayırmamız gerekir. Basit olarak liberal demokrasi; iktidarı halkın belirlediğini ancak bu iktidarın bireysel özgürlüklerle sınırlandığı bir siyasal sistem olarak belirtebiliriz. Hoşgörü ve tüm fikirlerin var olabildiği bir rekabet ve siyasi eşitlik prensiplerinde gerçekleştirilen seçimlerle iktidara temsili bireylerin getirilmesi liberal demokrasilerin temel nitelikleridir. Bu kavram komünist rejimlerde gelişmiş demokrasi çeşitlerini kapsamaktadır. Kendi aralarında farklar bulunmasına rağmen liberal demokrasi sistemleriyle kesin olarak karşıt bir çizgidedir. Genel olarak siyasi eşitliğin yanında sosyal demokrasi ile ekonomik eşitliğinde sağlanması gerekliliğini savunmuşlardır. Marx, kapitalizmin yıkılmasından sonra geçici bir proleteryanın devrimci diktatörlüğü'nün olacağını sonradan ise proleter demokrasi sistemiyle komünist bir toplumun oluşacağını savunmuştur. Komünist devletlerde görülen demokrasi sisteminin fikir yapısı Marx'tan çok Lenine'e aittir. Bu ülkelerde, partilerin denetimsiz gücünün demokrasiyi gölgede bıraktığı eleştirisi yaygın olarak yapılmaktadır. Buraya dek bakacak olursak demokrasiye katılmanın kriterleri arasında erkek olmak ve vergi vermek vurgulandı. Yakın zamanda kadınlara çoğu ülkede seçme ve seçilme hakkı verildi. Lakin vergi hala geçerliliğini korumaktadır. Devlet size çeşitli hizmetler verir ve bunun karşılığında sizden vergi adı altında bu hizmetin karşılığını almaktadır. Sıradan bir yurttaşın birkaç kuruşuyla devletin yüksek kademelerindeki insanların vergileri arasında tabii olarak büyük farklar bulunmaktadır. Buna özel şirketleri de katmazsak eğer düşüncemiz yarım kalacaktır. Yıllardır süregelen vergi alımlarında vergi kişinin gelirine ve mal varlığına göre belirlenmektedir. Vergi sisteminin insanlara iktidarda söz hakkı tanımasının acaba teknoloji çağına yansıması nasıl oldu? Olayın temeline indiğimizde şöyle bir olguyla karşılaşmaktayız '' paran varsa söz hakkı alabilirsin!'' Bizim burada eleştirdiğimiz nokta söz hakkının vergiye göre değil yurttaşlığın getirdiği sorumlulukların, vazifelerin yerine getirilip getirilmediğine göre verilmesi gerektiği ve bunun da yapılmaması. Devlet sana hizmet verir ve o hizmetin karşılığını alır, ki bu tabiidir. Parası olan herkesin söz hakkına sahip olması bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde daha doğrusu gelişmemek için elinden geleni yapan ülkelerde çok büyük sorunlar yaratmaktadır. Eline telefonu alan herkesin bir konuyla ilgili yorum yapmasında bir sıkıntı yok bunun olması gerek ve herkes söz hakkına sahiptir lakin bu konu hakkında yorum yapmadan önce ne gibi kaynak taraması yapıldı? Bu konuya bence diye başlayıp bence diye bitiriyorsan çöplüğe bir çöp daha atmaktan başka bir şey yapmadığını sana hatırlatmamız gerekir. Saçma sapan yorumların okumayan bilmeyen insanları ne tür eylemlere sevk ettiğini bilmeyen bireylerin ellerindeki telefon saçmalık için biricik araçtır. Bu saçma bireyler her konu hakkında söz sahibi sanatta, siyasette, sporda ee tabii bir kısa mesajla her şey çözülmekte ve yılın sanatçısını sporcusunu seçebilmekte. Burada kriter paranın olup olmaması ve senin bir telefonu satın alıp alamayacağın. - yhaa sana ne yhaa demokratik bir ülkede yaşıyoruz denmekte."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/keyifle-dinleyeceginiz-alternatif-rock-ve-lirik-turk-muzik-gruplari-233", "text": "Türkiye'de pek bilinmeyen grupları sizin için derleyerek kulaklarınızın pasını silmeyi hedefliyorum. Umarım beğenir ve işte aradığım buymuş dersiniz, şimdiden iyi dinlemeler. Her müzik türünden parçaları birleştirmeyi başarmış İstanbul doğumlu grubumuz ihtiyacımız olan enerjiyi ve aynı zamanda ruh dinginliğini 2014 yılından itibaren bize sunuyorlar ve umarım uzun yıllar da sunmaya devam ederler. Sizi harika bir gitar solosuna sahip bu parçayla baş başa bırakıyorum. Bir Ankaralı olarak bu grubun en sevdiğim yanı sanırım şarkılarında Ankara'ya yer veriyor olmaları. 2011 yılından beri müzik yapan bu grup lirik müzik tarzıyla kalabalıklar içerisinde sıkışıp kalmış yalnız sizi besleyecek. En son albümlerinden olan bu şarkıyı güzel bir kahve eşliğinde dinlemenizi öneririm. İsimlerini gördüğüm an yüzümde anlamsız bir tebessüm oluşuyor. Çılgın bir soliste sahip olan Büyük Ev Ablukada'nın sahip olduğu müzik tarzını tanımlamak isteyen kimse tanımlayamıyor, diyebileceğim tek bir şey var evimizde sohbet ettiğimiz arkadaşlarımızdan hiçbir farkları yok. Şimdi bizi duygusallaştıracak bir grupla tanışacaksınız. Kulağınıza sesi ninni gibi gelecek bir soliste sahip bu grup kalbinizi dinlemeniz gereken zamanlarda sizlere çok yardımcı olacak. Kalbinizi açın bu şarkıyı dinlerken o doğru olanı yapacaktır. 2013 yılında youtube vasıtasıyla genç müzik tarzlarıyla ilk çalışmaları olan 'Kurtar Beni Meyhane' ile hayatlarımıza dahil olmuşlardır. Genç arkadaşlarımızı dinlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. Ve en son olarak sizi Ankara doğumlu, bozkırın 5 atlısı şimdilik sadece cover'lar ile Ankara'da sahne alan, İstanbul ve İzmir de turnelere katılan, albümlerini yapmaya hazırlanan stoner rock grubuyla tanıştırıyorum. Türkçe müzik yapmıyorlar fakat Türkiye'de eksik kalmış bir dal olan stoner rock'ı size dinleterek gençliğinize geri götürüyorlar."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/kitaplar-ah-kitaplar-916", "text": "Yıllar geçti; antika pazarlarında ve sahaf kapılarında yığılan, savrulan kitapları gördüm; çünkü internet icat olmuş mertlik bozulmuştu. Benim kitaplarımın da bunlara benzemesine gönlüm razı olmadı. Yeni bir düzen kurmak için; bendeki tutukevlerinden, yani kitaplığımın raflarından onları kurtarıp daha özgür alanlara aktarmayı planladım. Önce meslek kitap ve dergilerinden başladım işe. Rahmetli olan bir meslektaş ağabeyim adına kurulan kitaplığa 200 parça meslek kitabı ve dergiyi bağışladım. Sonra bir sisteme oturttum bu işleri; benim kitaplığımda tıkanıp kalacağına ilgileneceklere ulaşsın istedim. Kitapları dağıtmak dileğindeydim; ama gönderme giderleri benim için hayli yüklü olacaktı; çünkü 2600 kadar kitap ve dergi vardı elimde. Olay kısa sürede rayına oturdu. Hiçbir yerden olumsuz yanıt gelmedi. Hatta Atılım Üniversitesi evime bir taşıt göndererek, onlar için ayırdığım dergi ve kitapları kendileri aldı. Daha sonra düzenlenen bir törende bir plaket ve zarif bir teşekkür yazısı verdikleri gibi, kütüphane girişine kitap bağışçısı olarak adımın yazıldığını da gördüm. Durmak yok, bağışa devam diyerek; adı aklımda yanlış kalmadıysa Kars Kafkas Üniversitesi'ne, Burdur, Bayburt, Akçakoca Meslek Yüksekokullarına, Tokat Gaziosmanpaşa Fen-Edebiyat Fakültesi'ne kendimce uygun kitapları derleyerek yolladım. Hemen hepsinden teşekkür ve demirbaşa kayıt yazısı aldım. Bunların içinde bana en ilginç gelen bir fen-edebiyat dekanının telefonu oldu. Gönderdiğim paketlerden çıkan kitaplara bakarak mesleğimi tahmin etmek istemiş; ancak başaramamıştı. Gazeteci olabilir miydim, öğretmen ya da hukukçu? Çünkü paketten sanat tarihine ilişkin kitaplar da çıkıyordu, mimarlık kitapları da vardı, medeni kanunla ilgili kitaplar da... Saydıklarınıza çok yakın bir meslek hocam dedim; Ormancıyım ben. Evime çok yakın olan Çankaya Belediyesi İkinci Bahar Lokali'nin görevlileri ile konuştum; yeni açılan kitaplıklarına, pazar arabasıyla dolu dolu iki sefer yaptım. Ankara Ayrancı semtinde, götürdüğüm kitaplardan yararlanacak çok kişi olduğunu söylediler. Öte yandan; iyi bir yükseköğrenim gördüğü halde ikinci el kitap satışıyla geçimini sağlayan bir genç vardı. Engelli annesi işyerinde kitapların bilgisayar kayıtlarını tutuyor; yaşlılık nedeniyle gözleri görmeyen babası bizleri sesimizden tanıyordu. Bu çalışkan arkadaşa, değerlendirmesi için epey kitap ve ansiklopedi verdim. Ben bu yaştan sonra slogan falan atamam, eylem yapamam Bağdat'ı bulamam; ama kitap kokan yerleri gözüm kapalı bulabilirim diyerek; Kuğulu Park Gezi Günleri'ni elimde kitap torbalarıyla iki gün şenlendirdim kendimce. Götürdüklerimin gençler arasında anında paylaşılması sonsuz mutlu etti beni. Şiir kitaplarımın tümünü rafta bıraktım. Onların kimi 60 yıllık, kimi 40, kimi 10 yıllık arkadaşımdı benim. Saydım; 126 taneydi. Doğrusu onlardan ayrılamazdım. Dostlarımın, adıma imzaladığı armağan kitaplar vardı; onlarsız da olamazdım. Kararı verdim; torunuma şimdi ve daha sonra meslek yaşantısında kaynak olabilecek 70 tane kitabın dışındakilerle de vedalaşma zamanı gelmişti artık. Güvendiğim sahaf bir arkadaşa her hafta bir taksi dolusu kitap taşıdım. Sanıyorum beş altı sefer yaptım. Bu tür kitapların alış ederini, sahaf piyasası üzerinden değerlendirdi arkadaşım, hiç karışmadım. Bana yapılan ödemeleri toparladım; sırası gelince yeni bir bilgisayar ya da akıllı bir telefon alabileceğime sevindim doğrusu. Yine de çok zor oldu biliyor musunuz, yıllarımı birlikte geçirdiğim kitaplarımdan ayrılmak. Gençlikte bekar odalarımın arkadaşıydı o kitaplar. Evlendim; benim başucumdaydılar hep dağ başlarında. Sonra çok çoğaldılar, ikişerli üçerli sıralar yaptılar raflarda. Süs için değil, okunmak için orada olduklarını biliyorlardı. Çok değişik kişilere gittiler, gittikleri yeri şenlendirip geldiler. Sonunda onlarla ortaklaşa aldığımız bir kararla anlaşmalı bir ayrılık yaptık. Yazının başındaki şiir alıntısı işte bu nedenle orada yer alıyor. Metin Altıok'un Küçük Tragedyalar kitabındaki ilk şiirdir Öndeyiş. O, Ah kavaklar, kavaklar! dedikçe ben içimden Ah kitaplar kitaplar! diyorum. Acı düştü peşime ardımdan ıslık çalar."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/kitle-iletisim-araclarindan-sinemada-gastronomi-konusu-803", "text": "Yemek olgusu insanlığın ortaya çıkışından bu yana birçok disiplin ile iletişim içerisinde olmuş ve etkilenmiştir. Gastronomi henüz bir teorisi olmadığı için bilim olarak kabul edilmez fakat; fen bilimleri, teknoloji, beşeri ve sosyal bilimler gibi birçok bilim dalından etkilenmiş bir disiplindir. Etkileşim içerisinde olduğu disiplinlerden biri de sanattır. Rafine mutfağın yükselişinin başlangıcı olan 16. Yy'a kadar genellikle beslenmeden başka bir fonksiyonu olmayan gastronomi disiplini rafine mutfakla beraber estetik ve sanatla beraber anılmaya başlamıştır. Bilinen en eski yemek kitabı yazarı olan Mithaekios'un 25 eseri günümüze ulaşmamıştır. Onun ardından gelen Athenaios M. Ö. 2. yy'da yaşamış Ege denizi dolaylarını kıyı boyu gezerek gördüklerini ve yediklerini önerilerle birlikte kaleme almıştır. Fakat bu eserler günümüze ulaşamamıştır. Gastronomi yazılarıyla ilgili günümüze kadar ulaşan ilk eser Achestratus'un kaleme almış olduğu 'Hedypatheia' dir. Kitaplar milattan önceki yıllardan beri en yaygın kitle iletişim araçlarından olmuştur. Teknolojinin gelişmesiyle kitapların yerini yeni teknolojik kitle iletişim araçlarına bırakması kaçınılmaz olmuştur. Bu araçlardan en popüleri ve en etkilisi sinemadır. Bin yıllardır kümülatif şekilde toplanmış bütün gastronomi eserleri, sinemanın ilk ortaya çıktığı tarihlerden itibaren filmlere sirayet etmeye başlamıştır. Günümüzde yemek bir iletişim biçimi olarak da kullanılmaktadır. Aynı zamanda görsel sanatlarda da kültürlerin kimliklerini yansıtmada oldukça belirleyicidir. Sinemada yemek üzerinden iletişim söylem analizi ve gösteri bilim yöntemleri kullanılarak gerçekleşir. Bu sayede yemek bir dil gibi kullanılmış olur izleyiciyle eser arasında bir iletişim biçimine dönüşür. Genellikle yemeğin sanatta kullanılmasının sebebi betimlenmek istenen bir ve ya bir grup insanın sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik durumunu ifade etmek için kullanılmıştır. Örneğin ziyafet sofraları kullanılıyorsa anlayabiliriz ki; sahneye konu olan hikayede bir zenginlik söz konusudur. Ya da tam aksine fakir sofralar ve ya ucuz yiyecekler kullanılıyorsa aslında o sahnede anlatılmak istenen karakterlerin maddi durumudur. Tabii ki sinemada yemek bu ana mesajların yanı sıra zaman içerisinde birçok bağlamda kullanılmış sinemanın en popüler betimleyici ögelerinden biri olmuştur. Örneğin: Francis Ford Coppola' nın yönetmeni olduğu The Godfather filmine baktığımızda ise kült İtalyan restoranı mafya buluşmalarının mekanı olmuştur. Film neredeyse İtalyan restoranında geçmektedir. Açık ve ya kapalı fark etmeksizin gangsterlerin zenginliklerini nitelendirmek amaçlı lüks restoranlar tema olmuştur. Bu durum filmden sonra gelenekleşmiş özellikle Japon sinemasında mafyatik filmlerin merkezi genelde restoranlar olmaya başlamıştır. Kirli işlerin paravanı olan restoranları kimi zaman espri konusu olmuştur; Quentin Tarantino'nun Pulp Fiction filminde ana karakterler Vincent ve Jules'un arasında geçen Paris'teki hamburger muhabbeti filme damgasını vurmuştur. Burger King'e gitmediği için ' Whopper' ın nasıl söylendiğini bilmemesi filmde espri konusu olmuştur. Bazı filmlerde kültürler arası uçurumların betimlenmesinde yemek, büyük bir mesaj taşıyıcıdır. Mesela İndiana Jones filmlerinde ise baş kahramanın yerlilerin arasına yapmış olduğu yolculukta onların ne kadar yabani olduğunu betimlemek için yedikleri Avrupa insanına farklı ve iğrenç gelen yemekler gösterilmiştir. Only Lovers Left Alive ( 2013 ) isimli Vampir filmi içinde tek bir sahne bile yemek sahnesinin geçmemesi açısından oldukça ender bir filmdir. Bu filmde vampirlik anlatıldığı için ve insanı çağrıştırdığı için hiçbir şekilde yemek sahnesi kullanılmamıştır. Buradan artık görsel sanatlarda yemeğin yokluğunun bile yemeğin filme bir anlam kattığını söylemek mümkündür."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/kizil-azize-louise-michel-964", "text": "Sayın okur bu makale size, hayatını bir mücadeleye adamış, ideallerinden asla geri adım atmamış ve tutkulu düşlerinin peşinde koşan bir kadının hayat hikayesinden söz edecektir. Dünyanın bugünden daha kötü olmadığı, sömürü ve adaletsizliğin kol kola hüküm sürdüğü ortamda açan kızıl karanfillerden birisinin hikayesi... Bu hikayenin kahramanı, 19. asırda eşitsizlik ve sömürüye karşı verilen mücadelelerin simge ismi ve öcüsü, hayatını daha adil bir yaşam idealine feda eden; bilimin egemen olup, sömürünün son bulduğu düzeni düşleyen, hayatını devrimci bir şiir gibi yaşayan Louise Michel'dir. Louise Michel Fransa kırsalında annesi, büyükannesi ve büyükbabasıyla büyümüştü. Harabe bir malikanede yaşamış, çok kitap okuyarak büyümüştü. Gençlik dönemine geldiğinde öğretmen okuluna gitmiş, kaleme aldığı şiirleriyle birlikte Victor Hugo ile mektup arkadaşlığı yapmıştı. Yaşamı boyunca şiirler kaleme aldı, bunun yanında kurgu eserler de yazdı, hayallerini kurguyla kağıtlara dökmüştü. Kadın erkek eşitliğine inanıyor, sömürünün ve yoksulluğun son bulmasına yönelik mücadelelerden kaçınmıyordu... Şimdi biraz Louise Michel'in mücadele hayatından bazı başlıklara değinelim. 1800'lerin ikinci yarısında Fransa'nın Prusya ile olan savaşı, Paris kapılarına kadar dayanmış, şehir kuşatma altına alınmıştı. Açlık, soğuk ve hastalık kol gezerken tabii ki sıradan insanlar, tüm faturayı ödeyen kitleler olmuştu... Louise Michel, bu çetin şartlar altında yoksullar ve özellikle de çocukları doyurmak için çabalıyordu. Tüm yaşananların gerçek sorumlusunu biliyor ve düzenin adaletsizliğinden gelen pis kokuları alıyordu. Sözünü hiçbir zaman sakınmadı ama elini de hep taşın altına koydu... yoksullar karneyle gıda temin ederken ve onları da birbiriyle paylaşırken zenginlerin istiflediği ve çürümeye yüz tutan erzağı da biliyordu... halk da bunun farkındaydı. Sürgün hayatına yelken açtığı uzun deniz yolculuğunda hastalıklarla ve türlü zorluklarla karşılaştı. Yolculuk esnasında hücresini paylaştığı kişilerle yiyeceklerini ve kıyafetlerini de paylaşıyordu, hatta bunun için çoğu zaman aç kalıyordu. Kaybettiği mücadele arkadaşlarını ve Paris'in yoksul çocuklarını sık sık hatırlıyordu... ve sık sık şiir yazıyordu, kız kardeşinize son bir umut olsun diye bol çiçekli kırmızı karanfiller atın. Yeni Kaledonya'ya vardığında Paris Komünü'nden sürgündeki bazı mücadele arkadaşlarıyla karşılaştı. Daha da önemlisi yerli halkla yakınlaştı. Fransızların uyguladığı sömürgeciliğe tanık oldu. Yerli halkın çocuklarıyla Avrupalıların çocuklarını bir araya getiriyor onlarla zaman geçiriyor ekip biçiyordu. Sınıfsız ve sömürüsüz bir dünyanın bir kapı deliğinden görünümüydü yaşananlar adeta... fakat bu olanlar bazı Avrupalıları rahatsız edecekti ama Louise Michel bunlarla da mücadele etmesini bilecekti. Öte yandan yerlilerin halk hikayelerini, mitlerini ve geleneklerini kaleme alıyordu. Farklı kültürlerle, farklı insanların hak ve özgürlük mücadelelerinden oldukça etkileniyor ve onların mücadelesine saygı duyuyordu. Öyle ki Fransa kontrolündeki Cezayir'den gelen sürgünlerle kolay bağ kuruyordu. Yeni Kaledonya yerlilerinin toprak mücadelelerini destekliyor ve Fransa sömürge valisiyle de mücadele ediyordu. Ayaklanan yerlilere destek oldu, fakat kanlı bir şekilde türlü oyunlarla bastırılan ayaklanma sonrası Fransa, çok büyük bir katliam yaptı. Louise Michel, sağ kalan yerlilere destek olmak adına, şiirlerini Victor Hugo'nun da desteğiyle yayımlamış, yine Fransa gazetelerinde yaşanan katliamları anlatmıştır. 74 yaşına geldiğinde çok istediği Cezayir seyahatini de gerçekleştirdi, mücadele dolu ömrünün yorgun düşürdüğü bedeni 74 yaşında hayata veda etti. 22 Ocak 1905'de Paris Komünü savunucularının hatırası eşliğinde, kızıl bayraklarla ve bol çiçekli kırmızı karanfillerle geniş kitlelerin eşliğinde toprağa verildi. Paris'in yoksul halkının, Yeni Kaledonya'nın yerlilerinin ve Paris Komünü'nün kızıl azizesi Louise Michel, arkasında güçlü bir mücadele hikayesi bıraktı. Yaşamı boyunca Louise Michel feminist, anarşist ve sosyalist hareketlerin yoldaşı olmuştur."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/kokar-agac-mi-cennet-agaci-mi-953", "text": "Yabancı adları Türkçeleştirip kullanmayı hiç istemem; ama bu ağacın adı için zorunlu oldu sanırım. Pek hak etmediği halde biz - biraz kibarlaştırarak- Kokar Ağaç diyoruz. Yapraklarını ezince hoşlanmadığımız bir koku verdiğinden olacak. Yabancılar da -sanki- inadına Cennet Ağacı diyorlar. Haklılar; çünkü ağacın anavatanı Çin ve Japonya. Hem bu ülkelerin hem de batılıların inançlarına göre; cennet hep yukarıda, göklerde olduğundan böyle bir adlandırmayı uygun bulmuşlar. Öte yandan, Büyük Çin uygarlığında 'gök' dediniz mi akan sular durur. Unutmayalım, Çinliler devletlerini Merkez İmparatorluğu diye tanımlamanın ötesinde, en başta imparatorlar, kendilerini de Gök'ün Oğulları olarak isimlendirirmiş. Dolayısıyla bilimsel adı Ailanthus altissima olan bu ağaca Gökağaç / Cennet Ağacı / Aylantus /Aylandız / Kokar ağaç da deniliyor. - 20 metreye kadar boy ve 50 santimetreye kadar çap yapıyor. - Yağışı az zayıf topraklarda hatta - hava kirliliğinin yoğun olduğu yerler dahil - ülkemizin her yöresinde yetişiyor. - Kalori değeri, liste başı olan meşeyi (3815 cal/gr) bile sollayarak 3824 cal/gr kaloriyi buluyor. - Verimi yüksek ve selülozu kolay elde edildiği için kağıt sanayisinde aranan bir ağaç. Amerika Birleşik Devletleri'nde bu amaçla kullanılıyor. - - İlk yıldan sonra her 3 yılda bir olmak üzere hektardan 60 ton yakacak alınıyor. - Kök ve kütük sürgünü verme özelliği çok yüksek. - Anavatanı Çin'de mobilyacılıkta, yapı işlerinde, ambalaj sandığı ve karoser yapımında önde geliyor. - Rüzgarlı yörelerde doğal rüzgar perdesi kurulmasında en çok yararlanılan türlerden biridir. Avusturya'da bu amaçla deneniyor ve olumlu sonuçlar alınıyor. - Dut ağacı kadar nitelikli olmamakla birlikte, yaprakları ipekböcekçiliğinde kullanılıyor. - Yaprak ve kabukları ilaç sanayisinde kullanılıyor. - Cennet ağacı böcek ve mantarlardan hiç etkilenmiyor. Güneydoğu Ormancılık Araştırma Enstitüsünce 1983 yılında Dicle Üniversitesi kampüsünde yapılan bir adaptasyon denemesine göre; bölgede 1000 m. yükseltinin altında orman dışı alanların ağaçlandırılmasında, erozyon kontrol önlemlerinin uygulandığı alanlarda, özellikle yol şevlerinde ve GAP alanında yapımı düşünülen rüzgar perdelerinde güvenle kullanılabilecek bir ağaçtır cennet ağacı. Bütün bunların yanında bu ağaç türünü istilacı tür olarak adlandırıp kent merkezlerinde ve yolboyu ağaçlandırmalarda kullanılmamasını isteyenler de var. Çok kök sürgünü yapıyor, kaldırımları patlatıyor, aman dikkat diyen dernekler de var ; var ama, mayıs haziran aylarındaki yeşilden sarıya, daha sonra kırmızıya dönen çiçeklerinin güzelliği nedeniyle peysaj uzmanlarınca da çok aranıyor."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/kombinlerde-sapkanin-yeri-923", "text": "Aksesuar reyonlarında renk renk modellerle karşına çıkan şapkalar, her mevsim kurtarıcı ürünler arasındadır. Şapka modelleri sayesinde kadın ve erkekler, en telaşlı anlarında saçına başına hemen çeki düzen verebiliyor. Özellikle de yaz sıcaklarında saçlarının terlemesinden şikayet edenler, kendine göre en iyi ve şık yazlık şapka arama telaşına giriyor. Bu telaşa son vermek ve kafanın her açıdan rahat etmesini sağlamak için seninleyiz! Bir şapka gün içinde bana ne kazandırabilir ki dediğini duyar gibiyiz. Bu soru öylesine anlamlı ve çözüm isteyen bir soru ki; sana burada birçok cümle kurabiliriz. Kuracağız da hatta. Çünkü kadın ve erkek şapka modelleri sayesinde kombinlerini kurtarıp tarzını konuşturmana destek olmak istiyoruz. Şapka kullanımı hakkında daha çok bilgiye ulaşmak, en iyi şapkayı seçmek, kombinlerde şapka seçimini kolaylaştırmak için bu satırları dikkatlice okumalısın. Her mevsim kolayca şapka takmak ve havalı tarzına biraz daha hava katmak için diyeceklerimiz sana ışık tutsun! - Şapka hem iyi bir aksesuar hem de sağlıklı bir eşyadır. Sağlıklı olmasındaki etken başı güneş ışınlarından korumasıdır. - Çok sıcak günlerde başının güneşten korunması için şapka takabilirsin. Tıpkı kış günlerinde soğuktan korunmak için bere taktığın gibi. - Şapkayı kullanman için sana bir neden daha sunalım. Oldu ki saçların çok dağınık ve acilden evden çıkman gereken bir durum var. Hemen bir şapka tak ve saçlarının dağınıklığını kamufle et. - Bünyen hassas ise ve sıcaklarda hemen vücudun etkileniyorsa; bedenini korumaya önce başından başlayabilirsin. Bunun için şapka takabilirsin. - Özellikle de beyaz tenli kişilerin sıcak günlerde dışarı çıkması, cildinde bazı lekelerin oluşmasına neden oluyor. İşte bu günlerde yüzünde leke ve çil oluşmaması için kep şapka modellerinden yardım alabilirsin. - Erkek ve kadın şapka türleri, her kombine ayak uyduran türden. Özellikle de cool ve rahat kıyafetlerle kolayca kullanabilirsin. - Yaz kombinlerinde jean + tişört üzerine dilediğin renkte şapka takabilirsin. - Spora giderken eşofman giydiğinde eşofman rengine uyumlu şapka kullanabilirsin. - Kadınlar için ışıl ışıl şapkalar tasarlanırken erkekler için de yine aynı gösteriş ön planda. Havalı ve cool görünen şapkalar, gömlek üzerine de kullanılmakta. - Keten pantolon, yakalı bir tişört seçimi yapan erkekler tarzına uyan şapkaları tercih edebilir. - Öğrenciler okula giderken, sporcular gün içinde, çalışanlar ise iş yerine gidip gelirken her kıyafetle şapka kullanarak sağlığına önem verebilir. - Eğer şapka kullanmaya yeni başlıyorsan, baş çevrene uyumlu bir model almalısın. Genellikle şapkalarda ayarlanabilir kemerler yer alır. Bu modelleri dilediğin ölçüde kullanma imkanın olduğunu unutma. - Bucket şapka adıyla bilinen şapkalar, sadece ön tarafta değil ense tarafında da gölgelik bulundurur. Eğer bu modelleri alacaksan, ensenin rahat ettiği bedenlere yönelmelisin. - Şapkalarda genellikle havalandırma delikleri yer alır. Bu deliklerin olduğu modeller sanna özellikle yaz günlerde büyük oranda yardım eder. Çünkü saçların sıcakta çok terleyebilir. Delikler sayesinde hava alacağı için terleme riskin çok düşük olur. - Alışverişinde dikkat etmen gereken konulardan biri de şapkanın dokusudur. Elde yıkamaya uygun olup olmadığına dikkat etmelisin. Eğer şapka üzerinde dökülmeye müsait taşlar ya da pullar varsa biraz düşünmelisin. Aldığın şapka suya dayanıklı olmalıdır. Siyah şapka modelleri kiri ve tozu çok belli etmez ancak açık renkli şapkalar kısa sürede kirlenebilir. Temizliği konusunda ne yapacağını bilmiyorsan; en kolay şapka temizlik önerilerimizi hatırlayabilirsin. - Şapkada genellikle az da olsa ter kokusu kalır. Bu kokunun giderilmesi için sık sık temizlenmesi gerekir. Temizliği konusunda çamaşır yumuşatıcısından destek alabilirsin. - Şapkanın sığabileceği bir kabın içine 1 fincan çamaşır yumuşatıcısı ekleyerek üzerini geçecek kadar sıcak su eklenir. - Şapka bu suyun içinde 1 saat kadar bekletilir. 1 saat sonunda duş başlığı ile şapka durulanır. Ardından kuruması için havadar bir ortamda askıya asılır. Bu yöntem sayesinde şapkadaki istenmeyen kokular temizlenir. - Şapkaların lekesini gidermek için de çamaşır deterjanı olan bir su hazırlanır. Lekeli bölge eski bir diş fırçası ile çitilenir. Sıcak su sayesinde leke yumuşayarak temizlenir. - Kuruyan şapka yeni görünümüyle ve mis kokusuyla yeniden kullanıma hazırdır. - Erkek ve kadın şapkalarını çamaşır makinesine atman önerilmez. Sadece yumuşak dokulu bucket şapka modelleri düşük derecede yıkamaya uygundur. Şapka yaygın olarak bahar ve yaz aylarında kullanılan bir aksesuardır. Soğuk günlerde daha çok bere kullanımı tercih edilir. Zaten şapkanın dokusu ve yapısı da sıcak günlere hitap edecek şekilde tasarlanır. Yağmurlu günlerin sona erdiği, havaların ısındığı sıcak günlerde şapka kullanılması önerilir. Sıcak mevsimlerin en sevilen aksesuarlarından biri olan şapka, sıcak havalarda yüz ve baş bölgesini korumak için takılmalıdır. Bazı bölgelerde kış günleri ılık ve güneşli geçebilir. Akdeniz ve Ege illerinde kış döneminde de şapka kullanıldığı görülebilir. - Tişörtle kombinlemesi kolay olan hayvan figürlü kep şapkalar senelerdir çok popüler. Sen de hayvan figürlü şapkaları seviyorsan takmaya başlayabilirsin. - Ayakkabı renginle uyumlu olan şapkaların kullanımı da yaza damgasını vuran türden bir seçim. Krem ayakkabı ile krem şapka kullanarak tarzını yansıtabilirsin. - Desenli şapkalar yaz günlerinde kombinlere hareketlilik katmakta. Kamuflaj, çift renk ya da çizgi detaylı şapkalar sayesinde birçok kıyafeti kolayca tamamlayabilirsin. - Şapkanın güneşten koruyan gölgelik kısmını hem önde hem de arkada kullanabilirsin. Enseni korumak istediğin anlarda havalı bir görünüm kazanarak şapkanı ters takabilirsin. - Saçların uzunsa; şapkanın arka kısmında yer alan boşluktan saçlarını bağlayıp çıkarabilirsin. Bu yöntem sayesinde hem güneşten korunmuş olursun hem de saçlarının enseni yakmasını önleyebilirsin. - Bucket tarzı şapkaları kullanırken saçlarını açık bırakabilirsin. Bu model toplu saçlar için uygun olmayabiliyor. - Kep şapkalar artık tesettür kombinlerinde de yer alıyor. Başörtüsünü bağladıktan sonra şapkayı takarak kombinine son dokunuşu yapabilirsin. - Erkeklerde şapka kullanımında yeni bir detay moda! Şapkayı başına tam olarak geçirmeden hafiften havada bırakarak saçlarını ön plana çıkarabilirsin. Bu rahat ve cool şapka kullanımı sayesinde, tarzını konuşturabilirsin. Genellikle kep şapkalarda bu kullanım yaygın. - Şapka takarken gözlük kullanabilir miyim diyenler; elbette gözlüğü takabilirsin. Önce gözlüğü takıp ardından şapkayı başına geçirebilirsin. Güzel bir konu işlenmiş; mevsim meyvesi gibi... Fazla ayrıntıya girmeden hemen herkesi ilgilendirir sanıyorum. Liseyi bitirene kadar öğrenci kasketlerimiz vardı; zorunlu olarak kullandığımız. Sonra Dostsyevski'nin roman tiplerinden esinlenmiş olmalıyım ki, yamuk yumuk kasketler taktım üniversite yıllarımda. Daha sonra bereler yıllarca ayrılmaz parçam oldu, yaz mevsimi dışında. Yazın kullandığım spor şapkalarla ev halkı tarafından -o zamanki -Milli Piyango satıcılarına benzetildim. Çalışma yerindeki zorunlu takım elbiseler sırasında -kendisi uzun yıllar yurt dışında bulunmuş - bir meslektaşım başımdaki şapkayı görünce \"dışarlardan giyiniyorsun\" diye takıldı bana. Oysa ben Samsun'dan satın almıştım fötr şapkamı. Şimdi de var spor kasketler, kepler askıda ama, yaş 85'e ulaşınca gelişine çakıyor insan, kombin falan kalmıyor. Şapka güzel de içindeki kafayı sağlam tutabilmek hepsinden güzel artık..."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/komur-nasil-olusur-komur-cesitleri-nelerdir-281", "text": "Kömürün keşfi M. Ö 1000 yıl kadar öncelerine dayanır. Nerede, nasıl ve tam olarak kimler tarafından bulunduğuna dair net bilgi bulunmamaktadır. Dünyanın çeşitli bölgelerinde yer altında bulunan kömür rezervlerinin kendiliğinden yüzeye çıkması sonucunda, insanların bu siyah taşların ne kadar yanıcı olduğunu keşfederek kullanmaya başladığı düşünülüyor. M. Ö 1000 yıl kadar geriye gittiğimizde; demir, bakır gibi madenleri şekillendirmek için ihtiyaç duyulan yüksek ısıya ulaşmak için insanlar kömür kullanıyordu. Marco Polo'nun Çin seyahatinde, Çin halkının siyah renkli taşlar kullanarak suları ısıttığını ve bunlarla yıkandıklarını belirtmiştir. (1271- 1274) 13. yüzyılda kömürden en çok faydalanan Avrupa ülkesi İngiltere'dir. Türkiye'deki ilk kömür yatakları, Karadeniz'in kıyısında bulunan Ereğli'den İnebolu'ya kadar uzanan maden yataklarıdır. 1829 yılında Uzun Mehmet adlı bir Türk denizci asker tarafından bulunmuştur. Kömür, geçmiş çağlarda bulunan bitkilerin; doğanın ve zamanın etkisiyle fosile dönüşmesiyle oluşan kaya türüdür. Kömürün kimyasal bileşenleri karbon, Hidrojen, Oksijen, Kükürt ve Azot elementleridir. Bataklıkların veya nemli toprakların etrafında bulunan dev bitkiler, çalılar veya ağaçlar yaşamsal faaliyetleri sona erdikten sonra dibe doğru çökmeye başlarlar. Yerin altında kalan bu bitkiler, uygun sıcaklık koşulu ve nem oranı sağlandığında milyonlarca yıl sonucunda parçalara ayrılarak kopmaya başlar. Kopan bu parçacıklar nemin etkisiyle bir jel haline dönüşür. Çamur ve kumla kaplanan karbon zengini bu jel zamanla uğrayacağı kimyasal reaksiyonlar sonucunda sertleşmeye başlar ve kaya haline gelir. Ancak bu reaksiyonların gerçekleşebilmesi için uygun sıcaklık koşulları çok önemlidir. Yer altında bulunan levhaların hareketleri, tektonik hareketler, volkanik dağların devreye girmesi gibi etkenler uygun sıcaklık koşullarının sağlanmasına çok yardımcı olmuştur. Bu görselde kömürün çeşitliliğine ve nasıl oluştuğuna dair güzel bir betimleme yapmıştır. Bitkiler, fosilleşme evresinde koşullara ve yer altındaki konumlarına göre bir takım kimyasal ve fiziksel farklılıklar gösterir. Bu farklılıklar kömürün kalitesinde farklılıklar gösterir. Bu farklılıklara göre de kömürler 3 farklı çeşide ayrılır. Yukarıda belirttiğimiz resimde de gördüğünüz gibi bitkilerin köklerinin bulunduğu yer altında kalan kısımda \"turba\" yazmaktadır. Turba kömüre dönüşmeyen bitki kalıntılarıdır. Ancak kömür gibi yanıcıdır. Fakat bir sünger kadar yumuşak ve bitki saçaklarından oluşur. Ufalanır, sert değildir ve kaya özelliği taşımadığı için \"Kömür\" olarak sınıflandırılmaz. Linyit, oluşumunu tamamlayamamış kömür çeşididir. Ortalama 60 Milyon yılda oluşur. Bu nedenle yumuşak bir yapıları vardı %65-70 oranında karbon barındırırlar. Mat bir görünüme sahip olan Linyit, kolayca ufalanır. Karbon miktarının düşük olması bir tarafa yoğun oranda nem barındırır. Açık kahverengi ile koyu kahverengi arasında bir renk ile topraksı bir görüntüsü olduğunu söyleyebiliriz. Taş Kömürünün oluşabilmesi için en az 200-250 milyon yıl geçmesi gerektiği düşünülür. %80-90 oranında karbon miktarına sahiptirler. Linyit kömürlerin zamanla fosilleşmeye devam etmesi sonucunda taş kömürleri oluşmaya başlar. Linyit kömürlere göre daha serttir. Elde ufalanmaz ve kurudurlar. Renkleri siyahtır. Antrasit, oluşumunu tamamlayan en kaliteli ve en değerli kömür çeşididir. Fosillerin Antrasit haline gelebilmesi için en az 300 milyon yıl gerektiği düşünülür. Ayrıca en yüksek karbon oranına sahip olan kömür çeşididir. (%90-95) Antrasit'in rengi siyahtır. Diğerlerinden ziyade zarif bir parlaklığı vardır. Yanma kalitesi diğer kömürlerle kıyaslandığında çok daha etkilidir. Diğerlerinden çok daha fazla ısı enerjisi yayarlar. Şartlar uygunluğunu korursa antrasit Grafit kömür çeşidine dönüşebilir. Karbon adlı kimyasal maddenin saf halidir. Grafit, ark lambası kömürlerinin yapımında ve yağlama maddelerinde kullanılır. Kil ile karıştırılarak kalem ucu elde edilebilir. Bu kömür çeşidi ısı kaynağı olarak kullanılmaz. Grafit çok yumuşak bir malzeme olduğu için makinelerin metal olan aksamlarını çizemez. Bu yüzden makinelerin önemli parçalarını yağlamak için Grafit kullanılır. Grafit yüksek ısılarda işlenerek çeşitli yağlar ile karıştırıldıktan sonra makine yağı haline getirilir. Grafit sayesinde makinelerin hareketli parçalarının birbirine sürtünmesi kesin olarak engellendiği gibi, makine parçalarının da ömrü uzar. Her kömür çeşidi fosil bazlı değildir. Bazı kömür türleri kimyasal yollarla oluşturulduğu gibi odundan doğrudan da elde edilebilir. Odun kömürleri bu fosil kömür türleriyle karıştırılmamalıdır. Odun kömürleri ağaçlardan elde edilen odunların bir araya getirilip havasız ortamda uzun süre yakılmasıyla elde edilir. Tercih edilen kaynak genelde meşe ağacıdır. Kok kömürü, kimyasal yöntemlerle elde edilen kömür türüdür. Doğada yalın halde bulunmaz. Taş kömürün içerisinde bulunan gazlar çıkarılarak elde edilir. Evlerde sobaları yakmak için kullanılır."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/kozmik-kartografya-kozmografi-968", "text": "Kartografya, harita gösterimleri çıkarmak amacıyla uygulanan tüm çalışmaları kapsayan bir bilim dalı ve haritalama yöntemidir. Harita benzeri gösterimler, küreler, üç boyutlu kabartma haritalar şeklindedir. En ilişkili olduğu dal Coğrafya olmasıyla beraber Astronomide de kullanılmaktadır. Kartografyanın tarihi milattan önceye dayanmaktadır. O zamanlarda duvar resimlerine işlenmiş olarak karşımıza çıkmaktadır. Kartografyanın amacı; konum, hayatın işeyişi gibi konularda bilgi vermekle beraber haritaya aktarılmasıyla işlenen bilginin insanlara ulaşması ve diğer bilim dalları tarafından kullanılmasını sağlar. M. Ö. 6 yüzyıldan itibaren gelişme gösteren bu alan; teleskop ve pusula gibi buluşlardan sonra gelişmesini ivmelendirmiştir. Dünya'nın en eski haritası 1492'de Alman haritacı Martin Behaim tarafından yapılmıştır. Bu harita 1492'de Alman haritacı Martin Behaim tarafından yapılan haritadır. Şimdi gel gelelim kozmik dünyada kullanımına. Kozmik kartografya veya diğer adıyla kozmografi, kozmos yani evrenin genel özelliklerini haritalayan bir bilim dalı ve yöntemidir. Hindu ve Budist toplumlarda kozmografi; nehirler, kıtalar, ve denizlerle çevrili Meru Dağı üzerinde merkezleşmiş bir evreni şematize ederken, modern astrofizik kullanımında kozmografi; madde dağılımını ve kinematikleri belirlemek için kullanılır. Bir tane kozmik kartografya haritasını inceleyerek tüm bunları pekiştirelim şimdi de. Bu inceleyeceğimiz haritanın spesifik adı Dark Energy Spectroscopic Instrument 'dır. Daha iyi irdeleyebilmek için yukarıdaki haritanın aynısını numaralandırarak bakacağız. 1 numaralı şekil, evrenimizin başlangıcını yani tarihini temsil eder. Büyük patlamadan bu yana, evrenimiz madde oluştukça birçok değişiklikten geçmiştir ve sonunda yıldızları, galaksileri ve bizi içinde barındırır hale gelmiştir. Bu değişikliklerin nasıl gerçekleştiğini ve evrenin ne kadar hızlı büyüdüğünü anlamak için, neden oluştuğunu anlamamız gerekir. Bu kozmografi haritasında bulunan 1 numaralı şekil tam olarak bunu temsil etmektedir. 2 numaralı şekil, evrenin pasta grafiğidir. Gözlemlerimizden, normal maddenin evrendeki içeriğin sadece% 5'ini oluşturduğunu biliyoruz. % 26'sı karanlık maddedir. Ancak yerçekiminin etrafındaki normal maddeyi ve ışığı nasıl etkilediğini inceleyebiliriz. Diğer % 69'u karanlık enerjidir. Bildiğimiz kadarıyla, karanlık madde ile ortak olan tek şey ürkütücü bir isimdir. Karanlık enerji, kozmosun hızlı genişlemesi ile kredilendirdiğimiz gizemli güçtür. 3 numaralı şekil, zaman haritasıdır. Işığın seyahat etmesi zaman alır. Yakın galaksilerden gördüğümüz ışık nispeten gençtir, ancak daha yaşlı galaksilerden ışık çok daha eski bir evrenden gelir. Bu nedenle, evrenin farklı zamanlarda neye benzediğine yakın ve uzak haritasını çıkararak bir göz atabiliriz. Bu, çevremizdeki galaksilerin Sloan Dijital Gökyüzü Araştırması tarafından yapılan bir haritasıdır. Dünya merkezdedir. Bir kum saatine benzer çünkü bunlar SDSS'nin ölçtüğü gökyüzündeki galaksilerdir Yakından bakarsanız, bazı yapıları görebilirsiniz. 4 numaralı şekil ise aslında bizi temsil eden figür veya logodur. 5 numaralı şekil, bu harita gökyüzünün DESI'nin baktığı kısımlarını göstermektedir. Biz buna \"ayak izi\" diyoruz. Bir parça Samanyolu'nun güneyinde ve biri kuzeyindedir. DESI, ölçeceğimiz 30 milyon galaksiyi alarak bunu işlemiştir. 6 numaralı şekil, DESI'nin ana kaynağı yani evidir. DESI, Arizona, Kitt Peak'teki bir dağın tepesinde yer almaktadır. Dağdaki en büyük teleskop olan Mayall'ın bir parçası bulunmaktadır. 7 numaralı şekil, teleskoptur. 15 tonluk bir birincil aynayı, ince ayarlı optikleri, bir odak düzlemini ve spektrograflarla dolu ayrı bir odayı destekleyen devasa bir yapıdır. 8 numaralı şekil, bu teleskobun nasıl çalıştığını anlatan basitleştirilmiş bir diyagramıdır. İlk olarak, ışık birincil aynaya çarpar. Daha sonra odak düzlemine çarpmadan önce bir dizi lense yansır. Odak düzlemi, her biri kendi galaksisinin ışığını toplayabilen 5.000 robotik konumlandırıcıdan oluşan bir disktir. Her robotik diskten gelen ışık daha sonra fiber optik kablolar aracılığıyla ışığı ölçen spektrograflara gönderilir, böylece her galaksi için bir spektrum elde edebilir. (11). 9 numaralı şekil, odak düzlemidir. Genellikle her bir konumlandırıcının değerlerini, odak düzleminde konumlandırıldıkları için çizeriz. Bu, teleskop Andromeda'yı işaret ettiğinde gördüğümüz şeyin bir çizimidir. Bu galaksi mükemmel miktarda gökyüzünü kaplar, böylece sadece konum değerlerine bakarak onun bir \"resmine\" sahip oluruz. Diğer galaksiler, her birinin kendi pozisyonerini alacağı kadar uzaktadır. 10 numaralı şekil ise, pozisyonelerdir. Robotik konumlandırıcılardan birinin neye benzediğinin bir diyagramıdır. 11 numaralı şekil, spectradır. Bu, her galaksiden elde etmek istediğimiz ölçüm türüdür. Bir galaksiden gelen ışık, farklı miktarlarda enerji için mevcut olan ışık miktarında kodlanmış birçok sinyal içerir. Işığın yoğunluğunu enerjinin bir fonksiyonu olarak çizdiğinizde, bunun gibi bir şey görürsünüz. Bu, merkezinde çok aktif bir kara delik bulunan parlak bir galaksi türü olan bir kuasarın spektrumudur. Belirli enerji seviyelerinde belirli zirveler görmeyi bekleriz. Bu değişimler galaksinin hareketine dayanır ve uzaklığını ölçmemize izin verir. 12 numaralı şekil, Draco'dur. Yani Draco takımyıldızıdır. 13 numaralı şekil, Tomog'dur. Tomog, Samanyolu için O odham kelimesidir. Tohono O'odham halkı Kitt Peak'e ve onu çevreleyen topraklardır. 14 numaralı şekil, kozmik dilbilimidir. Bu denklemler gökbilimcilerin kozmolojiyi tanımlamasına ve incelemesine yardımcı olur. Diğer nesnelerin nasıl daha sönük göründüğünden, evrenin farklı bileşenlerinin evrimini nasıl etkilediğine kadar her şeyi ifade ederler. Buradan anlayacağımız üzere DESI ve benzeri haritamalar çok eski zamanlara dayansa da günümüzde de güncel bir haritalamadır. Günümüzde yapılan DESI ile yapılan birkaç araştırmanın görsel sonuçlarını da eklemek istiyorum. 15 numaralı ve son şekil ise, Canis Major'dur. Yani Köpek takımyıldızıdır. Bu haritalandırmadan anlayacağımız üzere bu ve benzeri yöntemler Astronomide de kullanılmaktadır. DESI ile yapılan birkaç araştırmanın güncel görsel sonuçlarını da eklemek istiyorum. Tamamlanmış Sloan Dijital Gökyüzü Anketi'nden 3 boyutlu gökada haritasından bir kesit. DESI'nin Evrenin üç boyutlu CT taraması. Dünya, sol altta, Başak takımyıldızı yönünde 5 milyar ışıkyılı aşkın bir süredir bakıyor. Video ilerledikçe, perspektif Çoban takımyıldızına doğru kayıyor. Her renkli nokta, sırayla yüz milyarlarca yıldızdan oluşan bir galaksiyi temsil eder. Yerçekimi, galaksileri yoğun kümeler, iplikler ve boşluklardan oluşan bir kozmik ağa çekmiştir. Bu yazımdan da anlaşılacağı üzere kartografya tekniği oldukça kullanılan bir yöntem olmakla beraber Astronomide de kullanılması bilgilerin işlenmesini ve düzenli hale geçirilmesi konusunda epey kolaylık sağlar. Umarım bu yöntemle yapılan daha fazla çalışma görebiliriz."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/kriptoloji-nedir-sifreleme-nedir-475", "text": "Merhaba sevgili Bilgeyik okurları, bu yazıda sizlere Kriptoloji biliminden ve şifrelemelerin temel mantığından bahsedeceğim. Kriptoloji basitçe şifre bilimidir. İstenilen ve gizliliği önem gösteren metinlerin bir yere iletilirken veya bir yerde depolanırken belirli algoritmalar tarafından şifrelenmesidir. Tarihi MÖ 1500'lü yıllara kadar dayanan şifreleme örneklerinin en önemli olanı kuşkusuz MÖ 101 ve 44 yılları arasında yaşayan Jül Sezar'ın devlet iletişiminde kullandığı \"Sezar Şifrelemesi\" olarak anılan yöntemdir. Sezar şifrelemesi şu anda kullanılmayan bir tekniktir. Ancak meselenin anlaşılması bakımından en iyi örneklerden biridir. Sezar şifrelemesi kabaca alfabedeki her harfin kendisinden sonraki 3. harfe karşılık gelmesidir. Mesela, \"ab\" gibi bir metin Sezar şifreleme tekniğiyle şifrelendiğinde \"çd\" şeklini alır. Buradaki 3 sonraki harf değiştirilebilir; 5 sonraki, 1 sonraki, hatta 4 önceki harf yapılabilir. Hatta alfabenizdeki sıralamayı değiştirerek güvenliği artırmak iyi olacaktır. \"ab\" şeklindeki bir metni şifrelediğimizde karşımıza şöyle bir şey çıkacaktır. Yine aynı şekilde şifreleme tekniğimize noktalama işaretleri de ekleyerek güvenliği artırabiliriz. Ama nihayetinde bunlar ortalama bir programcının kırabileceği şifrelerdir. İlerleyen bölümlerde kabaca bir şifreyi nasıl kırabileceğimizi anlatmaya çalışacağım. Kriptolojiden bu kadar bahsetmişken Yapay Zeka biliminin kurucusu sayılan Alan Turing'in 2. Dünya savaşında Almanların şifreleme tekniklerini çözerek savaşın 1-2 yıl daha erken bitmesini sağladığını söylemeden geçmek olmaz. Şifreyi şifrelemek demek, güvenliği birkaç katına çıkarmak demektir. Hatta art arda ne kadar şifreleme yaparsak güvenlik o kadar artar. Peki, niye çok fazla sayıda art arda şifrelemeler yapmıyoruz? Bu soruyu cevaplamadan önce \"ab\" adlı metnimizi art arda iki kere şifrelemek isteseydik nasıl bir manzarayla karşılaşacaktık bunu cevaplayalım. \"ab\" metnimiz biliyorsunuz ki ilk şifrelediğimizde \"çd\" şeklini almıştı. Evet daha güvenli olurdu ama programcıların ilgilendiği tek şey güvenlik değil, aynı zamanda hızdır da. Güvenlik/hız oranını iyi tutturmak gerek. Modern şifreleme teknikleri genelde geri döndürülemez, yani kırılması uzun yıllar alacak şifrelerdir. Sosyal medya siteleri bizim bilgilerimizi bu şekilde saklamaktadırlar. Biz herhangi bir sosyal medya hesabımıza giriş yaparken girdiğimiz şifremiz, kullanılan şifreleme algoritmasıyla şifrelenir ve sunucuda bulunan, siteye kayıt olurken girdiğimiz şifremizin şifrelenmiş haliyle eşleşip eşlenmediğine bakılır. Eğer eşleniyorsa giriş yapılır. İşte tam olarak bu yüzden şifremizi ne sistem, ne de sistemin sahipleri bilemezler. Sadece biz biliriz. Bu yüzden de şifremizi unuttuğumuzda bize eski şifremizi söyleyemezler, yeni şifre oluşturmamızı isterler. Modern şifreleme teknikleri olan MD5, SHA1-2-3 gibi teknikler hakkında buradan bilgi alabilir, kendi şifrelerinizi oluşturabilirsiniz. Sezar şifreleme algoritmasından yukarıda bahsetmiştik. Kabaca bir daha tekrar etmek istersek; girdiğimiz her harfi, yine bizim istediğimiz sayıda ileri/geri harfe atıyor. Mesela girdiğimiz harf 1 ise ve biz \"z\" harfini şifrelemek istersek \"a\" olarak gözükür. Yani, bizim seçebileceğimiz tam olarak 29 sayı vardır, ileri veya geri. Bu 29 ayrı ihtimal demektir. İşleri biraz daha zorlaştırmak istersek, mesela alfabemiz bildiğimiz sırayla değil de karmaşık olsaydı. O zaman 29! gibi muazzam bir ihtimal daha hesapta olacaktı. Yani yine kabaca tam olarak 29.29! gibi bir ihtimalden bahsediyoruz. Bizim için çok zor görünen ve yıllar alacak bir hesap, ama bunu bilgisayara anlattığımız zaman çok kısa. Bilgisayara bunu anlattık, bilgisayar da tek tek bütün ihtimalleri saniyeler içinde denedi, peki ya bilgisayar bu kelimelerin hangisinin manalı, dolayısıyla çözülmüş olduğunu anlayacak? Cevap basit, her seferinde TDK'ye bağlanıp kelimenin var olup olmadığı kontrol edilecek, var olan kelimeleri birbir listeleyecek, ki fazla kelime çıkacağını sanmıyorum. Yukarıda anlattıklarım korkunç gelebilir ama hayır, ortalama altı bir programcının bile yarım saatini almayacak kodlamalar."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/kuflenmis-bir-yiyecek-yenir-mi-142", "text": "Öncelikle yiyeceklerin üzerinde bulunan ve küf olarak adlandırılan bu noktacıkları yakından tanıyalım. Görmüş olduğunuz bu noktacıklar aslında mantarların sporlarıdır. Mantarlar bu üreme hücreleri ile çoğalırlar. Bu küfler aslında besinlerin içerisine doğru dallanarak üremeye devam ederler ve aslında bu dallanan küfleri de gözlerimizle görmemiz mümkün olmaz. Küf mantarı yemenin zararlı olmayacağını duymuş olabilirsiniz. Ancak bu iş elbette ki öyle olmuyor. Şuana kadar çoğu küf mantarının zararsız olduğu tespit edilmiştir. Ancak içlerinde zararlı olabilecek küf mantarları da bulunmaktadır. Hatta bu zararlı küf mantarlarından bazıları toksik maddeler içermektedir. Bu maddeler alerjiye sebep olan, nefes darlığını tetikleyen zehirli kimyasallardır. Bazı küflerde kanserojen madde olan aflatoksin bulunur. Yediğiniz mantarlı yiyecekte bu zararlı maddelerin olmadığına eminseniz yemenizde sakınca olmayacaktır. Ancak buna emin olmak için bir laboratuvar testi yapmanız gerekebilir 🙊 Bu çok zararlı olan küf mantarları genelde mısır ve yer fıstığı gibi besinlerde bulunur. Ünlü bilim insanlarının bu konuya bakış açıları oldukça net. Süzme peynir, çökelek, krem peynir gibi yumuşak olarak tabir edilen peynirler asla tüketilmemelidir. Fakat yüzeyi daha kalın olan sert peynirlerde, küf derinlere inemeyeceği için küflü olan kısmı kesilerek küfsüz olan kısımları yenebilir. Çedar, Parmesan gibi peynirler bu sert yüzeyli peynirlere örnek verilebilir. Ancak bu peynirler de kesinlikle küfle beraber yenmemelidir!"} {"url": "https://www.bilgeyik.com/kuruyan-gol-marmara-935", "text": "Manisa ilimizde kuruyan göl Marmara beni çok etkiledi. Yılların ihmali değil ama düzensiz kullanımıyla bu olumsuz sonuca ulaşılması çok üzdü beni. Bu konuda yazılmış eski raporlara göz attım, gazete haberlerini eşeledim ve uzunca bir derleme yazı yaptım önce. Okunması çok tatsız olacak bu belgelerin sıralanması okuyucuya hiç çekici gelmeyecekti; vaz geçtim. Kitaplığımdaki bir kitaptan yararlandığım bilgiler ve konuya ilişkin olarak hazırlanıp uygulamaya konulan bir projenin ayrıntılarıyla bilgeyik okuyucularına yararlı olacağını sandığım aşağıdaki yazıyı hazırladım. Salihli'nin kuzeyinde, Salihli-Akhisar karayolunun doğusunda yer alan 4400 ha.'lık göl, denizden 70 m. yüksekliktedir. Gediz Vadisi'nin kuzeyinde kalan Adala mevkiindeki depresyon çukurunun önünün bir yandan Kumçay Deresi, diğer yandan Gediz Nehri tarafından getirilen alüvyon glasyeleri ile tıkanması sonucu bugünkü Marmara Gölü ortaya çıkmıştır. Göl Doğu-Batı doğrultusunda uzanır. Boyu 12 km., en geniş yeri 6 km.'dir. Azami derinliği 3-4 m.'dir. Adala mevkiinde Gediz Nehri'nden göle doğru bir kanal açılmıştır. Su çıkışı bu kanal üzerindeki regülatörlerle kontrol edilmektedir. Göl suyu tatlıdır. Göl çevresi genelde 50 m. , yer yer 150 m. genişliğinde saz kamış, kındıra ve çeşitli sucul bitki örtüsü ile çevrilidir. Gölün kuzeyinden ve doğusundan giren derelerin ve açılmış olan kanalların kıyıları, yer yer tamamı sucul bitkilerle kaplıdır. Gölün çevresinde tarım alanları yer alır. Gölde; Yayın, Sazan, Kızılkanat balıklarına, Su Yılanı, Su Kaplumbağası ve Kurbağa türlerine rastlanır. Göldeki kuş yaşamı Ornitolojik Özellikleri başlığı altında şöyle anlatılmaktadır: Ege Bölgesi'nde sukuşları göç yolu üzerinde önemli bir kışlama ve kuluçka alanıdır. Marmara Gölü sukuşları popülasyonunda son yıllarda (1980 sonlarına doğru) belirli bir artış olmuştur.1986 kış sayımlarında 25 000'i aşkın sukuşu belirlenmiştir. Marmara Gölü'nde; Tepeli Kutan, Küçük Batağan, Karaboyunlu Batağan, Karabatak, Küçük Karabatak, Küçük ve Büyük Ak Balıkçıl, Külrengi Balıkçıl, Angıt, Fiye Çamurcun, Yeşilbaş, Kılördeki, Kepçel, Boz Dalağan, Tepeli Dalağan, Sakarmeke, Kızkuşu ve Küçük Kumkuşu ile Deniz Kartalıdır. Gölün kullanım şekilleri ve insan ilişkilerinden şöyle söz açılmaktadır: Göl suları pompa ile kanal ve kanaletlere verilerek çevredeki tarım alanlarının sulanmasında kullanılmaktadır. Balıkçılığın göldeki etkinliklerin başında yer aldığı belirtilmekte; Manisa ve İzmir illeri ile çevre illerin avcılarının gölde yarattığı av baskısının büyüklüğünden, göle verilen zararın avcılık mevsimi dışına da taştığından bundan 30 yıl önce bile söz açılmaktadır. Türkiye'nin Sulak Alanları kitabının hazırlandığı yıllarda, gölde kirlilik konusunda yapılan bir çalışmaya rastlanmamıştır. Ancak çevredeki tarım alanlarında kullanılan kimyevi gübre ile zirai mücadele ilaçlarının yağışlarla ve sulama suyu fazlası ile göle taşındıkları sanılmaktadır. Gölün kuzeyinde yer alan Sazköy'ün evsel atıkları ve fosseptik sızıntıları ile hayvansal atıkların gölü kirlettiği belirtilmekte, Marmara Gölü'nün, 1992-93'te DSİ'nin bu gölde yaptığı çalışmalarla büyük ölçüde kurutulduğundan söz edilmektedir. Kanımızca; Devlet Su İşleri'nin çalışmaları köylülerin tarlalarına su ulaştırmak için yapılan eylemlerdir. Amaç; gölü kurutmak değil; ama tarlalara verilen su nedeniyle göldeki suyun azalmıştır. Sanırım; yerel halk ve yöneticiler bu konuda daha sağlıklı bilgi sahibidirler. Gölün ana kaynağı Gördes Çayı suyu Gördes Barajı'nda tutulmakta, Ahmetli Deresi'nden besleme kanalı ile iletilmesi gereken su da göle verilmemektedir. Doğa Derneği Koordinatörü Galip Ener; Kum Çayı ve Gördes Çayı'nın birleşip göle akması gerektiği noktada, suyun çevredeki iki kum ocağı tarafından motorlarla çekilerek depolandığını öne sürmüştür. Doğa Derneği Sulak Alanlar Koordinatörü Burçin Yaraşlı ise gölün kuruduğu 2019 yılından sonra balıkçılık faaliyetlerinin tükendiğini belirterek, \"Balıkçılıktan geçinen aileler buradan göç etmek zorunda kaldı\" demektedir. Kuruyan Marmara Gölü'ne Hayat Verecek Proje diyorlar. Bence; öncelikle kuruyan alanlara su dolacak, kuruyan yerler göl kıvamına gelecek, Ağaçlandırma Projesi de yıllarca ve düzenle uygulanacağı için bu güzel gölün doğal koruyucusu olacaktır. Bir zamanlar göçmen kuşların uğrak noktası olan Manisa'daki Marmara Gölü'ne yeniden hayat verecek proje İzmir Orman Bölge Müdürlüğü tarafından başlatıldı. Kuruyan gölün eski günlerine döndürülmesi için başlayan projede ekosistemi yeniden tesis ederek, mevcut olan flora ve faunanın korunup geliştirilmesi ve sürekliliğinin devam ettirilmesi amaçlanırken, oluşan su açığının da yok edilmesi hedefleniyor. Kuruyan Gölü kurtarmak için önemli bir projeyi hayata geçiren İzmir Orman Bölge Müdürlüğü kuruyan gölün çevresini ağaçlandırarak, hem vahşi sulamanın önüne geçmeyi hedefliyor hem de tahrip olan flora ve faunayı yeniden hayata geçirmeyi amaçlıyor. Çevre köylerden mevsimlik işçilerle başlatılan proje kapsamında göl havzasının etrafına farklı ağaç türlerinin fidanları dikilmeye başlandı. Manisa Valiliği koordinasyonunda Doğa Koruma Milli Parklar Bölge Müdürlüğü, DSİ Bölge Müdürlüğü ve Orman Bölge Müdürlüğünün genel müdürlükleri tarafından imzalanan işbirliği protokolü kapsamında kuruyan gölün eski günlerine döndürülmesi amaçlanıyor. Göl ve havzasındaki ekosisteminin yeniden tesis edileceği projede, mevcut olan flora ve fauna yeniden kurulup, korunarak geliştirilecek ve sürekliliği devam ettirilecek. Gölde oluşan su açığı nın da bu faaliyetlerle yok edilmesi amaçlanıyor. 2022 Ocak ayında 65 hektarlık alanda ağaçlandırma çalışması başlarken, 20 bin servi 65 bin dişbudak olmak üzere toplam 85 bin fidan dikilecek. 2022 yılı sonbahar ve 2023 ilkbahar döneminde de 150 bin fidan daha dikilerek 165 hektar daha ek olarak ağaçlandıracak. . Toplamda göl yöresinde 764 hektar alanda yaklaşık 900 bin adet fidan dikimi hedefleniyor. Seçilen fidanlar Ege Bölgesi'nin doğal türleri olması bakımından çok isabetli, gençliklerinde hızlı büyümeleri nedeniyle de amaca uygundur. Proje tamamlandığında yörenin doğal flora ve faunası yerine gelmiş; mevcut türler korunmuş, genişletilmiş ve sürekliliği sağlanmış olacaktır. Ağaçlandırmadaki yeni dikimler sayesinde kuşların da tekrar yuvalarına dönmesinin sağlanacağı ve gölün su tutma kapasitesinin artırılacağı belirtiliyor."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/madde-ve-ozellikleri-516", "text": "- 1. Madde - 2. Maddelerin fiziksel özellikleri - 3. Maddelerin kimyasal özellikleri - 4. Maddelerin ortak özellikleri - 5. Hacim - 6. Kütle - 7. Tanecikli ve Boşluklu yapı - 8. Maddelerin ayırt edici özellikleri - 9. Yoğunluk - 10. Dayanıklılık - 11. Bir soru, iki sıvıyı karıştırırsak yoğunluğu nasıl belirleriz? Sevgili Bilgeyik okurları, bu yazımızda yeni bir seriye başlıyoruz. Bu ve bundan sonraki yazılarda bazı temel fizik konularından bahsedeceğiz. Bu serideki ana amaç genelde çalışkan öğrencilerin bile anlamakta zorlandığı Fizik dersine farklı bir bakış açısı ile bakmak. Zor görünenin aslında, anlamak ve anlatmak isteyince zor olmadığını kavratmak. İlk yazımız da \"Madde ve özellikleri\" ünitesi altındaki konuları içeriyor. Maddenin ne olduğundan ve özelliklerinden bahsedeceğiz bu yazıda, öyleyse başlayalım. Evrende yer kaplayan hacmi ve kütlesi olan her şeye madde denir. Aslında neredeyse tüm evren maddelerden oluşur. Hayatımızın tamamında madde vardır ve hayatımızın çoğuna hakimdir. Doğada bulunan maddeler ortak özelliklerine göre 4 farklı gruba ayrılmışlardır, bu gruplara maddenin halleri denir. Bunlar katı, sıvı, gaz ve plazma halleridir. Bu 4 farklı gruptan plazmayı açıkladıktan sonra katı, sıvı ve gaz hallerinin özelliklerini bir tablo şeklinde vereceğim. Nötr katı bir maddeyi ısıtmaya başlarsak ilk önce erir. Isıtmaya yüksek değerlere kadar devam edersek iyonlaşmaya başlar ve plazma halini alır. Maddenin plazma hali evrenimizin %96'sını oluşturur. Alev, neon lambalar, yıldırım, güneş örnek verilebilir. |Hacimleri sabittir, belirli bir şekilleri vardır. |Belirli bir şekilleri olmadığı gibi belirli bir hacimleri de yoktur. İçine konuldukları kabın şeklini alırlar. |Yok denilecek kadar az seviyede sıkıştırılırlar, sıkıştırılamazlar olarak kabul edilirler. |Sıkıştırılmaları katılardan daha kolaydır ama yine yok denilecek kadar az seviyede sıkıştırılırlar, sıkıştırılamazlar olarak kabul edilirler. Katıların, sıvıların ve gazların sıkıştırılmalarına dair bir iki söz söyleyelim, yukarıdaki bilgiler gökten inme bilgiler değildir, bir sebepleri vardır. Sebepleri ise taneciklerin birbirleri arasındaki mesafelerdir. Katı maddelerin tanecikleri arasındaki mesafe yok denilecek kadar az, sıvıların keza yine yok denecek kadar az ama katılar kadar da yakın değil, gazların ise katı ve sıvıya göre bir hayli fazla. Maddenin 4 halinden bahsettikten sonra maddelerin birkaç özelliğinden daha bahsetmek gerekiyor. Bu özellikleri fiziksel, kimyasal, ortak ve ayırt edici özellikler olarak ayırabiliriz. Fiziksel özellikler genellikle maddenin dış görünüşünde değişiklik yapan özelliklerdir. Yoğunluk, sertlik örnek verilebilir. Erime, donma şekerin suda çözünmesi fiziksel olaylardır. Atomlara bağlı olaylardır. Maddenin iç yapısını bağlar. Asidiklik, elektron ilgisi gibi örnekler verilebilir. Kağıdın yanması, demirin paslanması, meyvelerin çürümesi gibi örnekler verilebilir. Evrende var olan maddelerin başlıca 5 tane ortak özellikleri vardır, bunlar aşağıda sıralanmıştır. - Eylemsizlik - Hacim - Kütle - Boşluklu yapı - Tanecikli yapı Eylemsizlik Newton'ın 1. hareket yasasıdır. Newton'ın hareket yasalarına dair bilgilere daha önce yazdığım buradaki yazımdan ulaşabilirsiniz. kabaca şu şekilde tarif edilebilir; cisimlerin yapmakta oldukları hareketi koruma isteği. Örnek vermek gerekirse sağa doğru 5 km/s hızla giden bir cisim tahayyül edelim. Eğer bu cisme sağa doğru bir kuvvet uygularsak cisim hızlanmak ister, eylemsizlik yasası gereği eylemsizlik kuvveti sola doğru uygulanır, cismin hareketini korumak ister. Yine aynı şekilde cisim sağa doğru giderken sola doğru bir kuvvet uyguladığımızda eylemsizlik gereği cisim sağa doğru ola hızını muhafaza etmek ister ve eylemsizlik kuvveti sağa doğru uygulanır. Eylemsizlik yasasının çok bilindik bir araba örneği vardır, duran araba hızlandığı zaman cisim durgunluğunu muhafaza etmek ister ve geriye doğru yapışırız, bizi geriye doğru yapıştıran kuvvet eylemsizlik kuvvetidir. Hacim maddenin evrende kapladığı yerdir. \"V\" harfi ile gösterilir. Düzgün cisimlerin hacmi matematiksel işlemler sonucu hesaplanabilirken (Mesela küpün hacmi bir ayrıntının üç kere kendisi ile çarpılması sonucu bulunur, yani x3) şekli düzgün olmayan cisimlerin hacimleri dereceli silindir yardımıyla hesaplanır. Kütle maddenin içerdiği madde miktarı olarak çok kabaca tanımlanabilir. Çok daha ileri seviye tanımları mevcuttur. Hatta belki hatırlayanlarınız vardır, geçen sene kütlenin tanımı da değiştirildi. İleri seviye tanımı değiştirildi demek daha doğru olur sanırım. Kütleyi sakın diyeyim ağırlıkla karıştırmayalım, ağırlık kavramını da ileride açıklayacağız ama şimdilik kütlenin hiçbir yerde değişmeyeceğini ama ağırlığın her yerde değişebileceğini söylemiş olalım. Tanecikli yapı maddeyi oluşturan atom ve moleküllerin tanecikli yapılardan oluşmasını temsil ederken, boşluklu yapı kavramı bu taneciklerin arasında boşluk bulunduğunu temsil eder. Adı üzerinde olduğu gibi maddeleri birbirlerinden ayırt etmemize yarayan özelliklerdir. Maddenin diğer özelliklerine bağlı değildir, kütle, hacim vb. gibi. Erime noktası, kaynama noktası, genleşme, elektrik iletkenliği, erime ısısı gibi örnekler verilebilir. Eğer seriye devam edersek bu serinin sonunda yukarıda saydığım bütün kavramları tanıyacaksınız. Madde ve maddelerin özelliklerinden bahsettikten sonra, bu konu altında bulunan birkaç kavramı da paylaşmak istiyorum, gelin o kavramlara beraber bakalım. Bir cismin sabit hacim ve sıcaklıkta asla ama asla yoğunluğu değişmez! Kaldırma kuvveti konusunda da temel adımlardan biri olan yoğunluğu burada anlamak orada yorulmamak için mühimdir. Bazı maddelerin yoğunlukları ve yoğunluk konusundaki bazı grafikler aşağıda verilmiştir. Düzgün geometrik cisimlerin dayanıklılıkları bu formül ile hesaplanabilir, ama kabaca düzgün geometrik cisimlerin dayanıklılıklarının uzunluklarıyla ters orantılı olduğunu söyleyebiliriz. Canlılar kısmında ise vücut boyutu ne kadar büyükse dayanıklılığın o kadar azaldığını söyleyebiliriz, mesela bir fil kendisinin yarısı kadar bir başka fili bile sırtlayamaz. Ama bir karınca kendisi gibi 15-20 tane karıncayı sırtlayabilir. Burada kaç tane sıvı kattığımız önemsizdir, sadece yapılacak işlem sayısını artırırız. Peki diyelim ki elimizde sonsuz hacimli bir kap azıcık zeytinyağı (0,8) ve sonsuz su var. Bu 3'ünü karıştırdığımızda yoğunluk 1'e yaklaşır ama asla ve asla 1 olmaz. Matematiksel netlikte bir cevap isteyenlere 1'in soldan limiti cevabını verebilirim. Limit konusunu merak edenler için burada limit hakkında bilgilerin olduğu bir yazı var, bakabilirler. Peki ya bir sıvıyı başka bir sıvıyla karıştırdığımızda ve tabi ki bunlar birbiri içinde çözünmeyen sıvılar olduğunda, hangi sıvı altta kalıyor? Yoğunluğu daha fazla olan. Yoğunluk birim hacimdeki kütle miktarı değil miydi? E o zaman aynı ortamdalar ise bu kütlesi daha fazla olanın ağırlığının da daha fazla olmasına sebep olur, bu da ağırlığı fazla olanın, yani yoğunluğu fazla olanın aşağıya çökmesine sebep olur. Bir yazının daha sonuna geldik, umarım bir hata yapmadan elimden gelenin en iyisini yapabilmişimdir. Serinin diğer yazılarında görüşmek üzere!"} {"url": "https://www.bilgeyik.com/magda-szabo-hayati-ve-eserlerine-bakis-975", "text": "Rock'n roll kadar yoğun, radikal ve çarpıcı. Janos Hay, Magda Szabo' yu böyle anlatmış. Onun yaşadığı dönemi, ülkesinin bir uçtan diğer uca savrulurken ki çetin zamanları düşününce Hay haksız sayılmaz. 5 Ekim 1917 yılında Debrecen de doğduğunda ülkesini, Avusturya- Macaristan İmparatorluğu yönetiyordu. Bir yıl sonra Macaristan bağımsızlığını ilan eder, ülkedeki en örgütlü güç komünistler yönetimi ele geçirir. Monarşiden kopup bağımsız olan Macaristan, henüz bir yaşındaki Magda gibi hayatın ve dünyanın kendisine hazırladığı yazgıyı bilmeden yürümeye çalışır. Akabinde Budapeşte işgal edilir, iktidar devrim düşmanı Beyazların eline geçer. Kömünistler idam edilir ve Yahudi saldırıları başlar. 1932 yılında büyük bunalımla Nazilerle yakın ilişkiler kurulur, 1941'de de Almanya'nın yanında savaşa girmek zorunda kalırlar. Magda da Dobruca Üniversitesi'nde Latin ve Macar Edebiyatı üzerine eğitimini tamamlar, Kalvinist bir kız okulunda öğretmenliğe başlar. Almanya savaşta ağır kayıplar verince Macar hükümeti gizlice Batılı müttefiklerle görüşmeye başlar. Bunun üzerine Almanlar 1944'de Macaristan'ı işgal eder. Yüz binlerce Yahudinin Auschwitz'e yolculuğu başlar. Aynı yılın eylül ayında Budapeşte Sovyetler'in uzun kuşatmasına dayanamayıp teslim olur. Debrecen'de Sovyetler geçici bir hükümet kurar. Magda da bir yıl sonra Kültür bakanlığında yazar çevirmen olarak işe başlar. Yaptığı William Shakespeare çevirileri ile de bu dönemde tanınır. Edebiyatının yörüngesini oluşturacak biyografik detayları yazmaya başlar. 1947'de yazar, çevirmen Tibor Szobotka ile evlenir, edebi ve siyasi mücadelenin içine girer. Yeni Ay edebiyat grubu ile faaliyetlerini sürdürürler. Magda bir yazısında bu gruptaki herkesin çocuk sahibi olmaktan özellikle kaçındığını anlatır. Çünkü çocuklar iktidar tarafından muhaliflere karşı bir baskı unsuru olarak kullanılmakta, onları tehdit edilebilir hale getirmektedir. Aslında bu dönemde birçok önemli edebiyatçı gibi Magda Szabo da klasik anlamda bir muhalif olduğu için değil, edebiyatını iktidarın hizmetine sunmadığı için sessizliğe mahkum edilmiştir. Szabo yazma serüvenine şair olarak başlar. İlk şiir kitabı Kuzu 1947'de yayımlanır. Ancak ülke bir türlü siyasi olarak durulmaz. Sosyal demokrat ve komünist parti birleşmeye zorlanarak 1949 yılında seçimlere girer. Ardından kendisini Stalin'in en iyi öğrencisi olarak tanımlayan Rakosi başa geçer. Szabo ve eşi hakkında başlatılan karalama çalışmaları sonucunda, rejim kitaplarının yayınlanmasını engeller, Kültür Bakanlığındaki işine de son verilir. Aldığı Baumgarten Ödülü, politik duruşu nedeniyle iptal edilir. Bu süreçte Budapeşte'de mahkeme kararları ile binlerce kişi işinden olur ve halkın korkulu rüyası haline gelecek siyasi gizli polis kurulur. Stalin'in ölümünün ardından Başbakan Imre Nagy ile birlikte hafif bir açılma politikası başlar. Sular durulur. Ancak 1956 yılında üniversitelerdeki protestoların ateşlediği bir ayaklanma patlar. Sovyetler Birliği bu ayaklanmayı yüz bin askerle bastırır, Imre Nagy kapalı olarak yargılanır. 1988'e kadar sürecek Janos Kadar dönemi başlar. Kadar dış politikada kayıtsız şartsız Sovyet yanlısı bir politika izler. Bunun karşılığında elde ettiği görece bağımsızlık ile gizli polis lağveder. Gulaş Komünizmi adı verilen dönem başlar. Halka diğer Varşova Paktı ülkelerine göre biraz daha özgür ve refah seviyesi yüksek bir hayat sunmak için kolları sıvar. Magda Szabo nun da suskunluğu sona erer. 1958 yılında Fresko romanını yayınlar. Genç bir kadın olan Corina'nın, sanatçı olma mücadelesi uğruna saygıdeğer ailesini bırakmasını anlatır. Birbirine geçmiş, bilinç akışıyla sunulan bir iç monologlardan oluşur. Romanın sonunda Corina ailesi ile püritan bir cenazede bir araya gelir. Tüm aile tarihi ve yalanlar ortaya dökülür. Corina'nın başkaldırısı, sanatın, diktatörlük yönetiminin kültürel politikası karşısında kazandığı değeri simgeler. Roman kısa süre sonra ülkenin en önemli edebiyat ödüllerinden Attila Jozsef Ödülü'ne layık görülür ve bu kez gerçekten de ödülünü alır. Karanlık, suskun geçirdiği yıllardan sonra Fresko ile uluslararası üne de kavuşur ve büyük başarı elde eder. Eserleri tüm dünyada kırk iki dile çevrilir. Avrupa ülkelerinin en iyi yüz kitabı sıralamasında yer alır. Üretken bir yazar olarak edebiyatın her alanında eserler verir. Çocuk ve gençlik romanlarının en dikkat çekeni Barany Boldizsar adındaki şiir olarak yazılan masal kitabı (1958) Zsofi'ye söyleyin (1958) adındaki eserleridir. 1959 yılından itibaren artık sadece yazar olarak hayatını kazanmaya başlar. Çok yazan ve çok kitap yayınlayan, artık işi başından aşkın, aranan, takdir gören bir yazar olur. Bu sürede eşiyle birlikte yıllarca oturduğu tek odalı evden Julia Sokağı'ndaki eve taşınır. 1963'te yayımladığı romanı Yavru Ceylan bir yandan yaşamın sırlarını ifşa etmeye çalışırken diğer yandan ümitsizce aşk ve mutluluk girişimlerinde bulunan bir kadının iç monologlarından oluşur. Ardından yayınladığı Pilatus (1963) ve Danaida (1964) romanlarında kadın ruhunun derinliklerini ele alır. 1963'de İzanın Şarkısı yayınlanır. Aşırı kontrolcü, insanların görünenden ötesi ile ilgilenmeyen bir kız ile ona fazlasıyla güvenen annenin çıkmazlarını anlatır. Iza'nın duygusal gerçekliğini kaybetmiş iç dünyası Etelka'yı azar azar yok eder. Ayrıca İzanın Şarkısı dünya edebiyatında ender görülen anne-kız ve kuşak çatışmasına ilişkin yazılan romanlara iyi bir örnektir. 1969'da Katalin Sokağı' yayınlanır. Barış içinde geçen romantik bir hayatın savaş ile nasıl paramparça olduğunu, aile ve birey üzerindeki yıkımını anlatır. 1970'den itibaren de otobiyografik eserler verir. \"Eski Bir Çeşme de mutlu bir çocukluk geçirdiği ailesini ve çocukluk anılarını anlatır. Yine aynı tarihte yayınlanan Kökler adlı romanında çocukluğunu arkasından yayınlanan Eski Bir Hikaye romanında annesini anlatır. 1971'de Macaristan'da ilk kez kadın cinselliğinin açıkça tartışılmasına yol açacak kitabı \"Eski Usul Hikaye'yi\" kaleme alır. En tanınmış romanı ise 1971'de yayınlanan Abigail romanıdır. Roman yatılı bir okulda okuyan bir subay kızı olan Georgina Vitay'ın gözüyle savaşı, aşkı ve sadakati anlatır. Roman hem bir diziye hem de bir müzikale uyarlanmıştır. Magda'nın ülkesinde ve dünyada en çok okunan romanıdır. Dünyada en popüler romanı 'Kapı'dan bile fazla okunmuştur. Bunun nedenini 'Abigail'in bir gençlik romanı diyebileceğimiz formda yazılmış olması ve okullarda okutulmasına bağlayabiliriz.1975'te Saatler ve Kurtlar adı altında topladığı dramalarını yayınlar. Szabo'yu dünyaya tanıtan otobiyografik unsurlar taşıyan 'Kapı' 1987 yılında yayınlar. Yazar Hanım'ın gözünden gizemli yardımcının olağanüstü hayat hikayesi anlatılır. Yazarın deyimiyle Emerec ile arasında mitolojik bir ilişki vardır. Roman, Julia Sokağında yaşayan herkesin destekçisi, ihtiyacı olanın yardımına koşan, yalnız kimseye evinin kapısını açmayan Emerenc'in hüzünlü hayat hikayesi ekseninde kurgulanmıştır. Yazar Hanım tıpkı Iza gibi, öğrenilmiş hümanizmin, peşinden giderek bilgelik ve sezgilerden uzak kararlarıyla Emerenc'i kendi istediği sondan uzaklaştırır. Tüm dünyada yazarın başyapıtı olarak kabul edilir. Fransa'nın saygın ödüllerinden olan Prix Femina Etranger Ödülüne layık görülmüştür. 2012 yılında sinemaya uyarlanmıştır. Bir romancı olarak Magda Szabo, Thomas Hardy, François Mauria'nın edebi geleneğin içinde anılır. Eserleri ilk okuyuşta klasisizm zincirine takılmış değerli yapıtlar izlenimi verir. İrdelendiğinde eserlerinde, tarihinde yaşan olayların kişiler üzerindeki yıkımlarını işler. Verdiği otobiyografik eserlerle, Çocukluk ve gençlik travmalarını Macaristan'ın yakın tarihiyle birlikte iç içe geçirerek anlatır. Postmodern bir anlatı ile kendi tarihini yazmıştır. Sürgün, yakın tarih, mekan-insan ilişkisi, keder, yalnızlık, iletişimsizlik, yas duygusu, kırgınlık, acı, pişmanlık, değişen toplumsal yaşam, adalet, empati eserlerinin temalarını oluşturur. Yazınında aynı ölçüde karakteristik olan tema seçimi, arketipsel bir kesinlik ve tesadüfilik içerir. Temalar romana akarken eğilip bükülür; belli bir duruma ait, düzensiz bir hale gelir. Bu da romanlarına vurucu ve hayati sonuçlar katmıştır. Bir eleştirmen, Magda Szabo'nun romanları için, Her daim derinlere ve daha komplike gizemlere uzanan Oedipus miti gibi 'kadim bir çözüm yoludur' der. Thomas Hardy 'in taşranın toplumsal gerçekleri ve sosyal hayatı kadını görmezden gelerek anlattığı romanlarına, Magda tepki verircesine güçlü kadın karakterler yaratmıştır. Romanlarının evreni, sorunlu bireyler oluşturur. Karakterlerin çok azı kendi varlıklarından beslenir. Kolektif bilinçaltının var ettiği, yaralı karakterlerdir. Suça bulanmış karakterler, içgüdüsel bir baskı ile günaha teşvik edilir. Dünyadaki adalet beklentilerini yitirmiş, iç dünyalarının güvenine ve ruhlarındaki sorumluluğa yaslanmışlardır. Çekilen ıstıraplar bireyi empatiden yoksun bırakır. Karakterler ölümcül bir tutku ile birbirlerini yok ederler. Kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış bu figürlerin, yılları suskunlukla son bulur. 1992'de çıkardığı deneme kitabıyla edebiyata hala tutkuyla bağlı olduğunu ispatlayan bu yürekli kadın, tüm ömrünü adadığı yazınını, mücadeleci ve güçlü kişiliğinin bir sembolü haline getirmeyi başarmıştır. Macar edebiyatının değil aynı zamanda Avrupa edebiyatının da en önemli romancılarından biri oldu. Eserleri en çok yabancı dile çevrilen Macar yazarı unvanını aldı. Dünya Edebiyatının önemli yazarları arasına giren, Magda Szabo 19 kasım 2007 yılında 90 yaşında Kerepese'te hayatını kaybetmiştir. - Yavru Ceylan,1972 E-Yayınları. - Kapı, 2007 Yapı Kredi Yayınları. Çeviren: Hilmi Ortaç - Katalin Sokağı, 2009 Yapı Kredi Yayınları. Çeviren: Tarık Demirkan - Yavru Ceylan, 2013 Yapı Kredi Yayınları. Çeviren: Yasemin Pichler - Izan'nın Şarkısı, 2017 Yapı Kredi Yayınları. Çeviren: Hakan Tansel - Abıgaıl, 2023 Yapı Kredi Yayınları. Çeviren: Figen Uç - Magda Szabo kitapları - https://tr. wikipedia. org/wiki/Macaristan_tarihi - Macaristan'da Aydınlanmanın Dili ve İdeolojisi"} {"url": "https://www.bilgeyik.com/marie-curie-kimdir-269", "text": "Marie Curie, Nobel ödülünü alan ilk kadındır. Nobel ödülünü ilk kez fizik dalında almış, ardından Kimya dalında da Nobel Ödülüne layık görülmüştür. Bu ödüller, Marie Curie'yi tarihte iki Nobel ödülüne sahip ilk bilim insanı yapmıştır. Marie Curie, eşi Pierre ile beraber radyoaktif elementler ile ilgili çalışmalar yaptı. Çabaları sonucunda Polonyum ve Radyum'u buldular. Ancak bu keşif, onlar için hiç iyi olmadı. Marie, X-Ray ışınlarına yoğun bir şekilde maruz kalması dolayısıyla hastalanarak 4 Temmuz 1934 yılında hayata gözlerini yumdu. Marie, X-Ray ışınlarına o kadar çok maruz kalmıştır ki, halen 19. yüzyıldan kalma defter ve kitapları aşırı derecede radyoaktivite barındırmaktadır. Marie Sklodowska Curie (7 Kasım 1867) Polonya asıllıdır. Annesi bir kız yurdunun müdürü, babası ise bir lisede matematik ve fizik öğretmenliği yapmıştır. Marie Curie, çok meraklı ve okulunda çok başarılı bir öğrenciydi. Ancak Marie için acı çok erken başladı, henüz 10 yaşındayken tüberküloz yüzünden annesini kaybetti. Varşova'da yaşayan ve ilköğrenimini Varşova'da gerçekleştiren Marie, okulunun en başarılı öğrencisiydi. Ancak Varşova üniversitesine gidemedi çünkü o yıllarda Varşova Üniversitesi sadece erkekleri kabul ediyordu. Kız öğrencilerin üniversite öğrenimi görmesi için yurt dışına çıkması gerekiyordu. Bunun yerine Marie Curie, o dönemlerde illegal şekillerde eğitim veren bir üniversiteye giderek kendini geliştirmeye devam etti. Kardeşinin tıp kazanması ve çalışıp para biriktirmesiyle beraber kardeşi Marie Curie'ye de yardım etmeye başladı. 1891'de kardeşinden aldığı desteklerle beraber nihayet yurt dışına çıkma imkanı buldu ve Sorbonne Üniversitesini kazandı. Bunun üzerine Fransa, Paris'e giderek oraya yerleşti. Ancak maddi zorluklar üniversitede de Marie'nin peşini bırakmadı. Finansal zorluklar yüzünden düzenli beslenemedi ve bir çok kez hastalandı. Sadece çay ve tereyağlı ekmekle günü geçirdiği bilinir. 1893 yılında yüksek lisans derecesini fizik ile tamamladı. Bir sonraki yıl ise matematik ile başka bir derece kazandı. Marie Curie, Nobel ödülü alan ilk kadındır. Ayrıca iki farklı dalda Nobel ödülü alan ilk bilim insanıdır. Halen Nobel'de iki dalda başarılı olan tek kadındır. İlk Nobel ödülünü, 1903 yılında eşi ile beraber yaptığı radyoaktivite çalışmaları ile Fizik alanında aldı. Eşiyle beraber ödülden aldığı paraları kullanarak çalışmalarına devam etti. 1911 yılında ise polonyum ve radyum elementlerinin keşfinden dolayı Kimya alanında Nobel Ödülü almıştır. Bu süre zarfında, Albert Einstein, Max Planck gibi diğer ünlü bilim insanlarının da katıldığı Solvay kongresinde kendi alanında yaptığı çalışmaları tartışma imkanı buldu. 1914 yılında Paris Üniversitesinde Radyum enstitüsü kuruldu. Marie Curie bu enstitüye müdür olarak atandı. Ardından 1. Dünya Savaşı'nın patlak vermesi ile beraber, taşınabilir röntgen cihazı geliştirdi. Kızı Irene ile beraber kadınların X Işını teknolojisini öğrenmesi adına çalışmalar yaparak bir çok kadına bu teknolojiyi anlattı. 1. Dünya savaşı döneminde geliştirdiği taşınabilir röntgen cihazına \"Little Curies\" takma adı verildi. Askerlere yerinde müdahale edebilmek için bir çok fizik tedavi uzmanına bu teknolojiyi ve aracı kullanmayı öğretti. Bu öğreti, çalışma ve alanında yapmış olduğu deneyimler Marie Curie'nin aşırı derecede radyasyona kalmasına neden oldu. 1934 yılında kan kanserine yakalandı. Aynı yıl Fransa'da hayata gözlerini yumdu. Ölüm nedeninin aşırı radyasyon olması nedeniyle \"bilim için ölen kadın\" olarak günümüzde halen anılmaya devam ediyor."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/marsin-dunyaya-en-yakin-konuma-gelmesi-199", "text": "Her 15-17 yılda birer kez gerçekleşen bu olay bizlere görsel bir şölen sunacak (Bir sonraki yakınlaşma 6 Ekim 2020 tarihinde olacak ). (Mars Güneş etrafındaki yörüngesini 687 günde tamamlıyor.) Fakat bu yıl Mars'ta etkili olan toz fırtınasının parlaklığı bir miktar düşürmesi bekleniyor. Bu arada Mars'ın Dünya'dan net olarak görünür olabilmesi için bu yakınlaşma esnasında Dünya'nın Güneş'e en uzak konumunda bulunması gerekiyor. Bu da bir sonraki yakınlaşmanın (6 Ekim 2020) bu kadar net bir görüntü sunamayacağı anlamına geliyor. Bir sonraki net yakınlaşma ise 2035 yılında olacak."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/masculin-feminin-erkek-disi-film-incelemesi-jean-luc-godard-ve-fransiz-yeni-dalgasi-spoiler-icerir-658", "text": "- 1. Fransız yeni dalgası, nedir? - 2. Masculin Feminin - 3. Belli başlı diyologlar, film bize ne diyor? Merhaba sevgili Bilgeyik okurları, bu yazımızda Marx'ın çocuklarını ve Pepsi'nin çocuklarını karşılaştıran, aralarındaki ilişkiyi çözümleyen ve çoğu sahnesinde ince eleştiriler barından bir Jean-Luc Godard filmini konu almak istiyorum. Sırasıyla ilk önce yönetmenimizden bahsedecek ve Fransız yeni dalgası üzerine birkaç bir şey söyledikten sonra film hakkında konuşacağız. Öyleyse başlayalım. NOT: Şu anda hayatta olan yönetmenimiz Jean-Luc Godard, hala daha kameranın arkasında çalışmaktadır, üretmeye devam etmektedir. Yönetmenimiz, son yıllarda gündeme düşen ve uzun yıllardır dünya sahnesinde eksik olan sokak eylemleri konusunda hafızalarımızı tazeleyen \"Sarı Yelekliler\" hakkında bir film çekeceğini duyurmuştur. Fransız yeni dalgası hiçbir zaman örgütlü bir yapıda belirginleşmedi, örneğin bir dergi çevresinde toplanmadılar veya kendilerine bir isim takmadılar. Kimi zaman ayrı zamanlarda kimi zaman yakın zamanlarda, çoğu zamansa birbirlerinden bağımsız olarak otoriteye karşı koydular ve belirli kurallara, belirli tabulara uymayarak da bir şeyler yapılabileceğini, hatta çok daha iyi şeyler yapılabileceğini gösterdiler. Otorite? Burada ne arıyor ya otorite? dediğinizi duyar gibiyim... Hayatın her alanında olduğu gibi burada da bir otorite var ve bittabi ona karşı koyanlar da yani otoriteye boyun eğmeyenler de. Peki bu dalganın kurucuları neye karşı koydular? Bir otorite olduğunu anladık, peki bu otoriteden farklı olarak ne yaptılar? Tekniksel manada birçok kültleşmiş kurala karşı koydular; mesela izleyicinin duyduğu her sesi anlayabilmesinin şart olmadığını düşündüler ve bunu filmlerinde uyguladılar. Bazı sahnelerde bilinen karakterlerden sesler gelmektedir ama ne konuşulduğu anlaşılmamaktadır, bunun altında yatan sebep seyirciyi filmin içine çekmek, oradan biriymiş gibi hissettirmektir. Veyahut bir başka tekniksel karşı koyuş; kameranın açısında bulunan karakterin her zaman tüm yaz hatları belli olmalıdır, belli değilse bile bir amaç olmalıdır; hayır dediler, bu bir zorunluluk değildir ve hayatın gündelik akışına terstir. Nitekim bu dalganın çoğu filminde verdiğimiz bu örneğe uyan birçok sahne görülmektedir. Son bir örnek, mesela her zaman \"tanınan\", \"yıldız\" oyuncuların filmde rol almasının şart olmadığı da birçok filmde gösterilmiştir. Bazı çevrelerce denilebilir ki \"bütçe yetersizliği yüzünden yapılmıştır, fikirsel bir tercih olmaktan çok maddi bir zorunluluktur\", olabilir, böyle değildir diye bir iddiam yoktur. Düşünsel manada ise her film birer sanat manifestosudur denilebilir, her filmde, daha da doğrusu her bir sahnede verilmek istenen toplumsal mesajlar vardır. Ne gibi mesajlar? Dönemin siyasal ve toplumsal atmosferine uygun mesajlar. Fransız yeni dalgası üzerine birçok okumalar, tartışmalar yapılabilir ama özet olarak mesele yukarıda anlattığımız gibidir; eleştiri çevrelerinden gelen ve çoğu zaman birbirinden bağımsız olan insanlar o zaman hakim olan anlayıştaki \"tabu\" olan her şeye karşı çıkmışlar ve yeni bir şey denemişlerdir, başarılı da olmuşlardır. Nitekim onların ortaya çıkardığı bu \"Fransız yeni dalgası\"na bu isim yine eleştiri çevrelerince takılmıştır. Filmimiz bir kafede, ilerleyen sahnelerde de sıkça karşımıza çıkacak bir kafede, ayrı masalarda oturan bir kadın ve bir erkeğin sohbetiyle başlar. Bu iki kişi filmimizin ana karakterleridir, biri \"Pepsi'nin çocukları\"nı simgeleyen kadın karakterimiz \"Madeleine\", diğeri ise \"Marx'ın çocukları\"nı sergileyen Paul'dur. Film boyunca ana akış bu ikilinin arasındaki bir \"aşk\"ın merkezinde ilerler. Eleştiriler, tespitler bu iki kişi ve onların aşkının çevresinde yapılır. Paul sorgulayan, tartışan, zaman zaman işçilerle oturup konuşan, sendikalarda görev alan, dönemin havasına da uygun olarak duvar yazıları yazan bir genç, yani filme göre \"Marx'ın çocuğu\". Madeleine ise tüketen, sistemin ona \"hedef\" diye sunduklarını, ulaştığında mutlu olacağını düşündüğü şeyleri hedefine koymuş, ulaşabileceğini sanan oysa ulaşmaya çalışırken ömrünü tüketecek, çoğu şeyi sorgulamayan ve otoriteye biat eden bir genç, yani filme göre \"Pepsi'nin çocuğu\". İkilinin aşkı acılı bir şekilde son buluyor diyebiliriz. Paul, ölen annesinden kalan parayla ev aldığını söylüyor. Paul Madeilen ve onun arkadaşlarına evi gezdirirken \"yanlışlıkla\" düşüp ölüyor. Bundan emin değiliz, biz izleyicilere böyle bir sahne gösterilmiyor. Paul'un öldüğünü ve o an evde bulunanların polise verdiği ifadeleri görüyoruz. Acaba Godard bize bu sahneyi göstermeyerek bir soru mu sormak istemektedir? Bakalım, ilerleyen bölümde tartışacağız. Paul ilerleyen sahnelerde Madeilen'in miss 19 seçilen bir arkadaşıyla sohbet eder. Godard'a göre, bu sahne Paul'un bir \"Tüketim ürünü\" ile sohbetidir. Sohbetten ziyade bir sorgu havası vardır, soruların sıklığı ve baskısı hissedilir düzeydedir, bu da bir rahatsızlık yaratır, doğrudur ama verilen cevaplar ve miss 19 seçilen arkadaşımızın tavırları da en az sorgu hissi kadar rahatsız edici ve üzücüdür. Sahne şöyle ilerler; Miss 19 seçildikten sonra okulu bıraktığını söylemesi üzerine Paul'un \"Arabayı eğitime mi tercih ettin?\" sorusuna kadın \"İkisine de sahip olmak çok güzel.\" şeklinde cevap verir. Paul \"Sosyalizm senin için ne ifade ediyor?\" diye sorar, cevap \"Yeterli birikimim yok, cevap vermek istemiyorum.\" olur. Paul bu sefer \"Sosyalizm senin için ne ifade ediyor, açıklar mısın?\" der, cevap \"Anlatmaya çalışırdım ama her şey birbirine girer.\" olur. Kadın karakterin her soru sonrası yüzünde oluşan gülümseme ise alttan alta içinde barındırdığı bir \"Ezikleme\" duygusunun dışavurumudur adeta. Paul'un soruları bitmez, ısrarı devam eder. Cevap: Elbette farklı şeyler ama cevaplamaya gelince... Cevap: Hızlı bir yaşam, özgürlük. Böyle söylememin kaynağı gidip görmemdir. Orada her şey farklı, sıkı çalışıyorsun ama yaşam çok hızlı. Sürekli bir telaşe içerisinde olma, sürekli yapacak çok işinin olması düşüncesi oluyor hep kafanda. Cevap: Gerici demek çoğu şeye karşı çıkmak, olacaklara destek vermemek anlamındadır sanırım. Paul bunun iyi bir şey mi kötü bir şey mi olduğunu sorar, cevap ise \"iyi olsa gerek. Her şeyi kabullenen insanları sevmiyorum.\" olur. Paulda soru biter mi hiç, sormaya son sorusunu sorduğunu fark etmeden devam eder😀 \"Şu an dünyanın hangi bölgelerinde savaş var söyleyebilir misin?\" Son cevap da gelir, \"Bilmiyorum, üzerine kafa da yormadım.\" Bence Godard burada her ne şekilde olursa olsun toplum tarafından bir konuda birincilikle ödüllendirilen birinin bile dünyanın neresinde insanların öldüğü hakkında bir fikir sahibi olmadığını, tüketimin bizleri ne hale getirdiğini görmek istiyor. Bu sahne çok büyük farklılıklar olmakla beraber, sanki toplumdan biriyle konuşuyormuş, yani çevremizden biriyle, yani aslında kendimle konuşuyormuş gibi hissettirdi. Benim için en etkileyici sahnelerden biri olduğunu söyleyebilirim. Paul, Madeilen ve onun arkadaşlarıyla sinemadayken Paul ve Madeilen konuşur. Arkadan biri \"Öndekiler, sessiz durun da izleyelim!\" der. Bunun üzerine Paul çok yüksek sesle \"Kes sesini, Troçkist!\" diye bağırır. İlk izlendiğinde komik gelebilecek bir sahnedir bu sahne, çünkü günlük yaşamımız göz önüne alındığında orada bağırmak çok uç insanlar için bile ekstrem bir eylemdir. Peki, Paul niye bağırmıştır, Godard'ın vermek istediği mesaj nedir? Bence burada dönemin Sovyet yönetimine ince bir sitem, bir eleştiri vardır. Muhalif seslerin ne şekilde bastırıldığı gösterilmek istenmiş olabilir. Yine aynı sinemada, Paul izledikleri filmin ISO tarafından yayınlanan gösterim standartlarına uymadığını fark eder ve koşaral gösterim odasına girer. Oradakilere ISO tarafından yayınlanan kuralları okur ve çıkar. İzleyiciler olarak sormamız gerekir; Paul Marx'ın çocuğu değil miydi? Paul kurallara karşı koymuyor muydu? Godard'ın böyle bir iddiası bulunmamaktadır, bu iddia biz izleyicilerin \"Marx'ın çocuğu\" diyince aklımızda canlandırdıklarımızdan dolayı bize aittir. Peki, Godard'ın bu sahnedeki amacı nedir? Bence üç ihtimal var; birincisi bu sahnede Godard sinema sektöründeki kendini \"sorgulayan, yenilikçi\" olarak tanıtan meslektaşlarının aslında öyle olmadığını göstermek istemiş olabilir. İkincisi Bu sahnede Godard yukarıdaki gibi yine sol içi tartışmalara karşı bir eleştiride bulunmuş olabilir. Eleştirilen ve reddedilen şeyin asllında içten içte eleştiri sahibini ele geçirdiğini göstermiş istemiş olabilir. Üçüncüsü ise her iki ihtimalin de doğru olabileceğidir. Filmin sonlarına doğru Madeilen'in ünü artmaktadır. Madeilen bir stüdyo kaydından Paul ve arkadaşı Madeilen'in arkadaşı Elizabeth ile çıktıktan sonra kapıda bir gazeteci Madeilen'i röportaj için yakalar. Bu sahnede Madeilen Paul'a asistanıymış gibi davranır ve arabayı getirmesini söyler. Paul gazeteciden uzakta bir yerde Elizabeth'e şimdi ne yapacağını sorar, Elizabeth ise hani elinden her iş gelirdi, git bul der. Paul gider ve bulur. Nasıl halletiğini sorduklarında Paul \"Genelkurmayı aradım, arabam nerede yarım saattir bekliyorum! Çabuk buraya bir araba yollayın! dediğini, bunu daha önce içişleri bakanlığına yaptıklarını ve işe yaradığını söyler. Nitekim yine işe yarar, araba gelir ve giderler. Burada Godard tarafından söylenmek istenen belki de şudur; aslında ne kadar hassas, ne kadar bozulmaz gözüken sistem çok küçük numaralarla tam tersi çalışabilir ve hatta çökebilir. Burada Godard bizi anlam aramak zahmetinden kurtarır, söylenmek istenen gayet açık ve nettir. Yazımız bitti, umarım ki sizlere ufak da olsa bir katkım olmuştur. Yazının yazım sürecinde eşsiz katkılar için Furkan Sönmez'e en içten teşekkürlerimi sunarım."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/mavi-isik-filtreli-gozlukler-faydali-mi-zararli-mi-864", "text": "Öncelikle mavi ışık nedir bunu biraz kavrayalım. Elektro manyetik spektrum içinde dalga boyu 400 nm ve 500 nm arasında olan yüksek enerjili ışık grubuna mavi ışık denir. Bizler gün boyu bu dalga boyuna sahip olan bu ışık türüne maruz kalırız. Mavi ışık; gün ışığında, elimizdeki akıllı telefonlarda, bilgisayarlarda, tabletlerde, televizyonlarda ve soğuk beyaz renkler içeren ışıklı ortamlarda kısacası hemen hemen her yerde bulunabilir. Peki bu ışık bizim için faydalı mı? zararlı mı? bunu biraz inceleyelim. Mavi ışık konusunda halen çeşitli araştırmalar yapılmakla beraber şu ana kadar varılan bilgiler, mavi ışığın bize hem yararlı hem de zararlı olabileceğine işaret etmekte. Aslında mavi ışığın zararlı hale gelmesinde kendi davranışlarımızın daha etkili olduğunu söyleyebiliriz. Sebebi ise vücudumuzun doğal dengesine olumsuz etkide bulunmamız şeklindedir. Bunu daha iyi anlamak için öncelikle melatonin hormonuna bir bakalım. Uyku düzenleyici hormon olarak bildiğimiz melatonin hormonun, vücudumuzdaki salgılanma düzenini ayarlamada mavi ışığın etkisi çok büyüktür, tetikleyici etkiye sahiptir. Bunu söyle açıklayabiliriz. Mavi ışığa maruz kalmak melatonin salgısını düşürür, uykumuzu açar. Mavi ışığı bloke etmek ise melatonin salgısını artırır, uykumuzu getirir. Örneğin sabahları uyandığımızda gün ışının içerisinde bulunan mavi ışık, gözlere gelerek melatonin hormonunun baskılanmasında tetikleyici rol oynar ve bedenin açılıp kendine gelmesini sağlar. Bu sayede uykumuz açılır ve dinçleşmeye, güne hazır hale gelmeye başlarız. Akşamları gün ışığı kaybolmaya başladığında ise mavi ışıkta azalacağı için vücut melatonin salgılamaya başlar ve uyku moduna girmeye başlarız. Bu bize gerekli olan düzenli uykuyu oluşturmamızı sağlayan sistemdir. Buraya kadar her şey normal. Fakat hayatımızda vazgeçilmez hale gelen dijital ekranlı elektronik cihazlar, uyku düzenimiz başta olmak üzere birçok konuda sağlığımızı olumsuz etkilemektedir. Mesela tam uyumak üzereyken telefonumuzu alıp bir süre ekrana bakarsak gözlerimiz mavi ışığa maruz kalacağından vücut güne başlangıç gibi algılayarak melatonin salgılanması baskılanacak ve uykumuz açılacaktır. Ya da gün içinde sürekli mavi ışığı bloke eden bir gözlük kullanıyorsak bu defa vücut mavi ışık alamayacağı için uyku zamanı gelmiş gibi algılayarak melatonin salgılamaya başlayacaktır ve günün büyük bir bölümünü uykulu, yorgun ve halsiz geçirmemize neden olabilecektir. Gün ışığı varken sadece ekran başında mavi ışık blokeli gözlükleri kullanmak sağlığımızı korumak için faydalıdır. Gün ışığından faydalanmış ve melatonin salgımızı düşükte tutmuş oluruz. Bu sayede enerjimizi kaybetmeden güne devam edebiliriz. Akşamları ise gün ışığı tamamen kaybolduğunda, sürekli olarak mavi ışık blokeli bir gözlük kullanmak bizleri çevremizdeki dijital ekranlardan ve ışık kaynaklarından çıkan mavi ışığa karşı engel oluşturarak melatonin hormonumuzu salgılamayı artıracak ve gerektiği saatte sağlıklı bir uyku uyumamızda olumlu etkiler oluşturacaktır. Mavi ışık yüksek enerjili bir ışık türü olduğu için uzun süre yüksek miktarda maruz kalmak retinadaki ışığa duyarlı hücrelere zarar verici etkide olup, makula dejenerasyonu, sarı nokta, göz yorgunluğu riskini artırmaktadır. Hatta daha güçlü parlak mavi ışıklar görmede kalıcı hasarlar oluşturabilmektedir. Ayrıca mavi ışığın korneadan içeri alınması çocuklukta daha fazla iken ileri yaş seviyelerinde daha da azalır. Fakat mavi ışığın zararlı etkilerine karşın çocuklukta üretilen dengeleme mekanizması daha güçlü iken ileri yaşta bu dengeleme mekanizması daha düşük seviyelerde çalışır. - Yatmadan son bir saat önce mavi ışıkla ilişkimizi kesmek - Dijital mavi ışığa karşı zaman yönetimi yapmak - Ekran parlaklığını ayarlamak - Bazı gıdalar ve takviyeler tüketmek - Oda ışıklarını ayarlamak - Gece karanlıkta uyumak - Mavi ışık koruyucu gözlükleri doğru kullanmak"} {"url": "https://www.bilgeyik.com/micheal-jacksoni-beyazlatan-hastalik-vitiligo-162", "text": "Pop'un Kralı Michael Jackson'ın ameliyatla ve ilaçlarla beyazladığı yalanı bir dönem hepimizin konuştuğu bir efsanedir. Dönemin iddialarına göre Michael Jackson siyahi olmaktan nefret etmektedir ve rengini değiştirmek için uğraşmaktadır. Bu iddialar bir dönem o kadar şiddetlenir ki siyahi ünlüler tarafından, renginden utandığı için, eleştiri yağmuruna tutulur. Belki de böyle düşünülmesinin sebebi geçirdiği estetik ameliyatlardır. Oysa Michael Jackson estetik ameliyat geçirdiği hiç saklamamıştır ve renk değiştirmek için herhangi bir çabası olmadığını da özellikle belirtmiştir. Yıllarca hastalığının \"kötü\" görüntüsünü aşırı makyajla gizlemeye çalışan Michael Jackson kitabındaki açıklamalara rağmen bu konuda kimseyi kendisine inandıramamıştır. Ta ki 1993 yılında Oprah Winfrey'le yaptığı röportajda, halkın en çok sorduğu sorunun, \"niçin beyazlaşmak için ameliyat olduğu ve siyah biri olmaktan neden utandığı?\" sorusu olduğunu öğreninceye kadar. Bu konuda daha önce de açıklama yaptığını ifade eden Michael Jackson bacaklarındaki lekeleri göstererek tartışmalara en sonunda nokta koymayı başarmıştır. Michael Jackson'ın ifadesine göre hastalığı 1982 yılında çıkardığı Thriller albümünün çalışmalarından önce başlamıştır. Başlangıçta beyazlıklar az olduğu için siyah makyaj uygulayan Jackson 1987'den sonra beyaz alanların baskın olmasıyla beraber beyaz makyaj yapmaya başlamıştır. 1993 yılından sonra ise vücudunun görünen alanlarının çoğunun beyazlaması sebebiyle makyaj yapmayı bırakmıştır. Vitiligo basitçe, cildin farklı bölgelerinde beyazlıklar oluşturan bir bozukluktur. Ciltteki renk hücrelerinin yok olması sebebiyle bu beyazlıklar oluşur. Bu renk hücrelerinin adı melanosit'tir. Vitiligo ayrıca mukoza zarlarını ve gözü de etkileyebilir. Vitiligo'nun otoimmün bir hastalık olduğu düşünülmektedir. Otoimmün hastalıklarda vücut kendi hücrelerine adeta bir yabancı hücreymiş gibi saldırır. Vitiligo'da da bahsi geçen melanosit hücrelerinin bağışıklık sistemi tarafından yok edildiği tezi savunulmaktadır. Bazı araştırmalara göre ise ağır güneş yanıkları ve stres de vitiligo'ya sebep olabilmektedir. Ancak bu tez kanıtlanamamıştır. Vitiligo'nun etkilediği beyaz bölgedeki kıllar da rengini kaybeder. Beyaz alanların sınırlarındaki deri ise diğer yerlere göre daha koyu hale gelebilir. Etkilenen beyaz bölgeler genellikle güneş ışığına karşı aşırı duyarlı hale gelir. Genel kanı vitiligo hastalığına yakalanan kişilerin deri kanseri olma riskinin daha yüksek olduğudur. Vitiligo en çok el, yüz, boyun ve ayaklarda kendini gösterir. Bilinen kalıcı bir tedavisi yoktur ancak hastalığı yavaşlatmayı ve durdurmayı hedefleyen uygulamalar mevcuttur. Vitiligo'nun nedeni ise, diğer otoimmün hastalıkların çoğunda olduğu gibi tam olarak bilinmemektedir."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/mucize-agac-okoume-913", "text": "Pazar günleri TV'de ilgiyle izlenen 7'den 77'ye adlı program giderek ilginçleşiyor. 18 Şubat günkü programa konu olan İçinden Yazı Çıkan Ağaç izleyiciler kadar bilim adamlarını da şaşırttı. Programcısıyla, işadamıyla, din adamıyla, bilim adamıyla olayla yakından ilgilenen herkes, ağacı bir mucize olarak nitelendirdi. Bugüne dek literatürde bu olaya benzer bir kayda rastlanmamıştı; ağaca dışarıdan bir etki de sözkonusu değildi; öyleyse, bugünkü bilgilerimizle olayı açıklamak olanaksız olduğuna göre bu bir mucizeydi. Anlatılanları ve gösterilenleri ben de ilgiyle ve önyargısız izledim. Mesleğimin konusu olması bakımından da sıradan bir izleyicinin üstünde bir dikkat gösterdim. Videom olsa belki birkaç kez izleyip daha da ayrıntılı noktalar yakalayabilirdim; ama olmadı. Bana göre gerçekten bir mucize sözkonusuydu. TRT ve YÖK ortak yapımı bir mucize ile karşı karşıyaydım. Çağı geri atlayarak Ortaçağa gidiyordum dörtnala. Ne diyordu ağacın sahibi işadamı ve de sunucu Barış Manço? Ağaç Gabon'dan getirilmişti; 12 m boyundaydı ve daha sonra 4'er metrelik parçalara bölünmüş ve mucizeye bakın ki- yazılan yazı ortadan bölünüp kaybolmamıştı. Yine, bölünen tomruk bıçağın altına konmuş ve yine mucizeye bakın ki yazı yüzeye gelecek ve okunacak biçimde dilinmişti. Oysa bu, 360'ta 1 olasılıktı. Ağaç yuvarlak olduğuna göre; bıçağın altına başka yönde de girer, yazı kesinlikle okunamaz ve hatta görülemezdi bile. Ayrıca kesim işlemi Cuma günü yapılmıştı; bu da kutsal bir rastlantıydı. İzleyiciye yapılan açıklama böyleydi. Bu ağacın odununda lif kıvrıklığı olamazdı. Dışarıdan bir kimse bunu yazmış olsa bile, ağaç onu hemen onaracak ve izler yok olacaktı. Öyleyse bir dış etki sözkonusu değildi. Bugünkü bilgilerimizle bunu açıklayamayacağımıza göre bu bir mucizeydi. Tüm ekranı birkaç kez kaplayan bu bilimsel raporun tüm dünyaya duyurulmuş olması kuşku uyandırdı bende. Ormancılık bilgilerimi yokladım. Ben böyle bir ağaç türünü ad olarak biliyor; ancak tanımıyordum. Pek çok ormancının adını bile bilmediğini de kesinlikle biliyordum. Birkaç yıl önce bir dergide yayımladığım bir yazı geldi aklıma. O yazıda, Türkiye'ye dışarıdan gelen Afrika kökenli ağaçlardan söz ediyor, adlarını sıralıyor, bu adların ne olduğunu ormancı meslektaşlara soruyor ve ilginç yanıtlar alıyordum. Okoume -Framire-Wawa- Paduk-Anigre-Lati-Dauka-Khaya-Kosipo-Sapelli-Sipo-Bubinga-Niangon-Conrdia-Bongosi... gibi bu şiirsel adların, kimi bir futbol takımı olduğunu söylüyor, kimi de Japon arabalarının markasıdır diyordu. Benim o yazıda belirttiğim korkum; dışarıdan kabuklu gelen bu ağaçların yabancı böcekleri de getireceği ve bu böceklerin kendi ağaç türlerimize büyük bir yıkım yapacağıydı. TV'deki mucize ağaç da bu ağaç türlerinden biri olduğu için kitaplığıma el attım. Gabon'a ilişkin iki üç satır bilgi derleyeyim dedim. Sonra da hemen bu yazıyı düzenledim. Aslında izlediğim yanlış bir yoldu; biliyorum. Böylesine önemli bir konu incelemeyi, araştırmayı gerektirirdi; ama, bilim adamlarımız yüreklendirdi beni. Programdan anladığım kadarıyla, onlar da böyle ciddi bir raporu bir günde düzenlememişler miydi? Öte yandan benim bilimsellik gibi bir savım da yoktu. Şimdi uzatmadan kendi görüşümü belirteyim: Böyle bir mucize sözkonusu olamaz. Açıklayamadığımız her şeyi doğaüstü olarak nitelersek bilimde ilerleme de olmaz zaten. Ağacın içinden çıkan bu yazı, Gabonlu bir okur-yazarın ağaç genç iken gövdesine yazdığı, daha doğrusu kazdığı bir yazıdan başka bir şey değildir. İklim gereği ağacın çok hızlı büyümesi nedeniyle yara içeride kalmış; ancak dıştaki büyüme daha hızlı olduğundan yazının üzeri kapanmıştır. Ameliyat izlerinin vücudumuzda kalıp kaybolmadığı gibi... Gabon, 1960 yılında bağımsızlığa kavuşan bir Batı Afrika ülkesidir. O yıllara kadar Fransızların egemenliği altındadır. Yerli dilin yanında Fransızca konuşulduğu gibi, çok az sayıda Arapça konuşan halk da vardır. Büyük çoğunluk putperest olmakla birlikte, az sayıda Katolik ve bir azınlık oluşturacak kadar Müslüman halk da bulunmaktadır. Ülkede yıllık yağış ortalaması 2000 mm'nin üstündedir. Yıllık ortalama sıcaklık 30 dereceyi aşmaktadır. Mucize olarak nitelenen Okoume ağacının tomruğu, kaplamalık çıkarılmak üzere yurdumuza getirilmiştir. Taşıma boyu 12 m'dir ki; bu 12 metre, ağacın kalın olan kısmını yani köke yakın bölümünü de kapsamaktadır. Çünkü, kalın olan bölümden daha enli bir kaplama alınacaktır. Yazıyı ağaca kazıyan kimse, dipten başlayarak ilk bir-iki metrede bu işlemi yapmıştır. Ağaç dörder metrelik bölümlere ayrılıp kesildiğine göre de, kazılan yazının ilk parça içinde kalması mucize değil; doğaldır. Peki, içinde yazının olduğu dört metrelik tomruk, bıçağın altına her hangi bir yönde konulsaydı, kesitte yazı okunabilir miydi? Kuşkusuz okunamazdı. Program sunucusu bunu da ilahi bir rastlantı olarak niteliyor. Oysa hiç de öyle değil. Çünkü, yıllar önce yazıyı ağaca kazıyan Gabonlu da ağacın geniş yüzeyini seçmiş ve çalışırken daha rahat hareket edebilmiştir. Şimdi Türkiye'deki işadamı da geniş yüzey bıçağın altına gelecek biçimde yerleştirme yapmış ve geniş yüzeyden daha dekoratif ve para eder görüntüler almayı amaçlamıştır. Tomruğun dar olan yüzeyini bıçağın altına yatırıp dar kaplamalar almak yerine geniş yüzeyden yararlanmıştır ki; en akılcı yoldur. Demek ki, geniş yüzeyde çalışmayı, yazıyı kazıyan da, kaplamayı alan da yeğlemiştir. Bu da bir mucize değildir. Tomruğun, kesit alınmak üzere cuma günü bıçak altına verilmiş olması, cuma gününün Türkiye'de çalışma günü olması nedeniyledir. Öteki İslam ülkelerinde olduğu gibi cuma günü tatil olsaydı, tomruğun dilinme işlemi cumartesi ya da başka birgün yapılmış olacaktı. Bu konunun olayla zaten doğrudan bir bağlantısı yoktur. Olaya mucize açısından yaklaşılırsa, bundan daha güçlü destekler sıralanabilir. Olay kutsal bir aya denk getirilir, ezan saatine denk getirilir; akla yatkın olabilecek dayanaklar bulunabilir. İşadamının belirttiğine göre, ellerinde kutsal yazıyı içeren sadece 100 tane kaplama vardır. Bu çok olağandır; çünkü daha fazlası olamaz. Kendisinin söylediğine göre; kaplamaların kalınlığı 0,5 mm'dir. Demek ki, kazılan yazının derinliği de en fazla 5 cm'dir. Balta, keski, keser ya da benzeri bir gereç kullanılarak kazıma yapılmıştır. Yazı, ağacın kök yakınından başlayıp yukarı doğru yazılmıştır. Arapça sağdan sola doğru yazıldığından ilk sözcük olan Allah kök tarafında, son sözcük olan Muhammed ağaç gövdesinin üst yanında yer almıştır. Muhammed sözcüğü ötekiler kadar belirgin kazınamamıştır; çünkü yazıyı kazıyan sağ eliyle buraya uzanamamıştır. Böylece Gabonlu yazarın sol elini kullanamadığı da anlaşılmaktadır. Eğer sol elini kullanmış olsa, yukarıya rahatça uzanacak ve Muhammed sözcüğü ötekiler kadar belirgin olacaktı. Öte yandan Bismillah; Bismillahirrahmanirrahimin müslüman halk arasındaki söyleyiş biçimidir. Gabonlu Müslüman da kazımada bu kısa söyleyişi seçmiş ve yazıyı Bismil-Allah biçiminde kazımıştır. Bize göre, mucizevi bir yazıda zaten böyle bir halk söyleyişi olamaz. Bilim adamlarımız bunun bir Mucize olduğunu, bilimsel açıklamada bulunamadıklarını tüm dünyaya duyurdular. Ben de bu işin Gabonlu, inançlı bir okur-yazar müslümanın, katolik ve putperestlere gösterdiği bir tepki olduğunu söylüyor; Allah bu tür açıklamalar yapan bilim adamlarımızın YÖK'lüğünü göstermesin diye dua ediyorum."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/neden-muzik-yapiyor-ve-sarki-dinliyoruz-822", "text": "Popüler bilim adamı Nicola Tesla, \"Dünyadaki tüm sırlar frekanslarda gizlidir. Frekansları takip ederseniz ona ulaşabilirsiniz\" demişti ölmeden önce. Bu noktadan bakılınca müzik sanki sadece bilimsel bir şey gibi kulağa geliyor. Ama aslında bu soruyu cevaplamanın birçok yolu var. Bu soruları düşünene kadar müzik dinlemek ve müzik yapmak benim için çok anlamlı değildi. \"İnsanların çoğu bunu yapabiliyor zaten. Şarkı söyleyebilirim, keman çalabilirim, müzik de yapabilirim.\" gibi cümlelerle kendimi alay ediyordum. Ama işlerin böyle yürümediğini fark ettim. Müziğin biraz matematik gibi olduğunu fark ettim. Nefret etseniz veya cevabı bilmeseniz bile, cevabı bulana kadar çözmeye çalışıyorsunuz. Bu arada, notaların ve melodilerin matematikten çok daha zor olduğunu bilmelisiniz. Bunun matematikte olduğu gibi bir girişi ve çıkışı yok. Belirli bir zaman ve kural yok. Elbette birçok kural var ama en büyük fark, kendi kurallarınızı kendiniz yapıyor ve çiziyor oluşunuz. Çünkü müzik senin kuralların ve çizgin; benim değil, patronun, annen, erkek kardeşin ya da arkadaşının değil. Bence sorularımın cevabı tam olarak bu: Şarkı söylemeyi ve müzik yapmayı seviyoruz çünkü kendi sınırlarımız oluyor ve kimse sana ne karışabiliyor ne de sınırlarını geçebiliyor. Kendi dünyanızı siz oluşturuyorsunuz; binalarınızı inşa edebilir, vatandaşlarınızı kontrol edebilir, kendi kurallarınızı koyabilir, kendi dünyanızdaki her şeyi kontrol edebilirsiniz. En iyisi de şarkılar sizi yargılamıyor. Onlar sadece sana yardım ediyorlar ve sana inanıyorlar. Bazen anne, bazen baba ve bazen de arkadaş gibi oluyorlar. Cevap beklemeden size inanıyorlar. Huzura kavuşmak için sadece bir tuşla melodileri açmak yeterli oluyor. Sadece sen ve ruhun devrede oluyor o sırada. Başka hiç kimse değil. İşte bu yüzden müzik dinlemeyi her şeyden bazen çok seviyorum. -Still with you, by Jeon Jungkook."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/nerde-o-eski-19-mayislar-eski-gencler-843", "text": "Mustafa Kemal' in eseri nutuk bu sözlerle başlar. O günlerde vatan toprağı talan edilmekte. Köyler yakılıp yıkılmakta. İnsanlar çeşitli cemiyetler kuruyor. Ne acıdır ki kurtuluşun görüldüğü bu cemiyetler içinde manda ve himayeyi isteyenler de vardır. Halk kime nasıl inanacağını bilememekte. Bununla beraber bir şeylere inanacak gücü de son derecede hızlı bir şekilde tükenmekte. Sözleriyle devam eder. Bizler yeni bir 19 Mayıs' ta yine beraberiz. Tam tarih verecek olursak 19 Mayıs 2021. Atatürk' ün cümlelerinin üstünden tam 102 sene geçti. Peki o günden bu yana neler değişti. Ülke ve bu bayramın hediye edildiği gençler olarak neler yapmaktayız. -Bugünün tarihi nedir? - 19 Mayıs 1919 - Hmm demek öyle. O zaman bugünü Gençlik ve Spor Bayramı ilan ediyorum? Sanırım bunu böyle anlatsam buna inanacak birkaç insan bulabilirim. Bazılarına göre komik olabilir ama bu durum acıklıdır, şu an bu devirde bunlara inanmak şaşılacak bir şey olmalı. En son klasik bir bayram yazısı olmayacak diyordum. ''İşte budur böyle olmuş o zamanlar neymiş öyle hmm kutlu olsun'' yazısı olmayacak. İnsanımız özellikle gençler için durum pek de iyi görünmemekte. İyi bir liseye yerleşmeliler hemen birkaç sene sonra üniversite sınavı. Çoğunun bin bir cefa ile yerleşeceği bir bölüm. Ve sefalet dolu üniversite yılları. Maddi durumu yetersiz olanlar derslerden sonra yarı zamanlı bir iş bulup çalışacaklar. Okul ile iş yeri arasında mekik dokumakla geçen yıllar. Eee ama üniversite öğrencisi kendini geliştirmeli, tiyatroya, konsere gitmeli varsa kız arkadaşıyla bir yerde yemek yemeli. Bunu gidip kyk yurtlarında 8 kişi üst üste kalan öğrencilere sorun onlar size gerekli açıklamayı yapacaktır. Eski bayramların tadı, heyecanı, neşesi yok. Olmaz tabi uyutulan bir nesil yetişiyor. Tutunacak hiçbir şeyi olmayan bir z kuşağı var. Mustafa Kemal Paşa zamanında dış güçler saldırmaktaydı. Şu an kendi elimizle bezdirdiğimiz bir nesil var. O zamanlarda Amerika ya da İngiliz mandasını isteyenler vardı. Yavaş yavaş bunu kabullenen bir nesil var. Aaaa nasıl olur özgür bir toplumuz? Öyle mi dersin sabret bakalım daha bitmedi yazı. Bu ülkede kızlar hala okula gönderilmeyip genç yaşta evlendirilmekte! Peki ne yapalım. Atatürk gibi birinin gelip bizi kurtarmasını mı bekleyelim? O imkansız işte. Öyle biri gelmez daha. Olaya karamsar bakmıyorum. Öyle bir insan gelmeyecek diye durum değişmeyecek diye bir kural yok. Bu ülkenin her karışı için birer Atatürk olmalı, birer Koca Seyit olmalı. Bunu çalışarak, okuyarak, sorgulayarak yapmalı. İlerleme adına, insanlık adına engelleri yerle bir ederek yapmalı. İşe eğitimle başlamalı, eğitimi zayıflayacak bir ülkede yok olmak, hakarete uğramak, eriyip gitmek işten bile değildir. İlkelliği ırkı, dili, dini bir kenara bırakmalı. Bunların insanın biricik değerleri olduğunu anlamanın vakti geçiyor. Bünyamin kardeşim, Bu çok güzel yazınız için sizi kutlar, kırılmayacak umutlarınızın sağlıklı günlerle devamını dilerim."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/nihatla-sivrisinek-hangi-radyoya-gececek-179", "text": "1998 yılından Best FM'de yayın hayatına başladı. Büyük bir beğeniyle dinlenen Nihat Sırdar 12 yıl boyunca Best FM ile çalıştı. 2005 yılından itibaren ise Alem FM'e geçerek Nihat'la Curcuna ve Nihat'la Sivrisinek programlarını sunarak devam etti. 2013 yılının Ekim ayından bugüne değin Show Radyo'da program yapmaya devam ediyor. Ancak Eylül ayından sonra farklı bir radyoya geçeceğini duyurdu. İstanbul 89.6, Ankara 87,5, İzmir 102,0... İnternet yayınları https://t. co/3x7YqJ55mP ve Radyoland uygulaması üzerinden. Uydudan dinleyenler Türksat'ta küçük bir arama yaparak @kafaradyo yu bulabilirler... GELİŞME 11.01.2019: Güçlü Mete Bugün Twitter hesabından çok az kaldığını duyurdu. Görünen o ki kurulacak radyonun logo ve isim çalışmaları bitmiş. Çok yakında yayında olmalarını bekliyoruz. Nihat'la Sivrisinek Programı 21 Kasım Çarşamba Akşamı özel bir yayın yapacak. Sadece Online olarak dinlenebilen RadyoLand'a buradan ulaşabilirsiniz. Nihat Sırdar ve ekibinin kuracağı radyo kanalı ile ilgili gelişmeler anlık olarak sizlerle paylaşılacaktır. GELİŞME 21.10.22018: Nihat Sırdar Instagram'da yaptığı açıklamalarda Yeni bir ulusal radyo kurulduğunu duyurdu. İşlemlerim büyük bir çoğunluğunun tamamlandığını ve ekibinde kemik kadrosunun belli olduğunu duyurdu. Ayrıca Show Radyo'da yaptığı programlar aynı saatlerde olmak kaydıyla aynı format ile devam edecek. Yeni Radyo'nun ismiyle ilgili olarak da Aynı \"Kafa\" da olduğumuzu söyleyebilirim diyerek Kafa dergiden bir kapak görseli paylaştı. - Nihat Sırdar - Sivrisinek - Zeki Kayahan Coşkun - Muray Seymen - Güçlü Mete - Sunay Akın GELİŞME 10.09.2018: Nihat Sırdar programa eylül ayı boyunca Show Radyo'da devam edeceğini yineledi. GELİŞME 18.09.2018: Nihat Sırdar 5 Ekim Salı günü Show Radyo'da programlarının son kez yayınlanacağını. Son yayının İzmir'den yapılacağını açıkladı. Nihat Sırdar'dan Henüz hangi radyo'da olacağına dair bir açıklama gelmedi. Şu an için Nihat ve Sivrisineğin hangi radyoya geçeceği ile ilgili net bir bilgi bulunmuyor. Şu anda Show Radyo'da Nihatla Sivrsinek programı eski kayıtlar üzerinden devam ediyor. 10 Eylül'den itibaren canlı olarak tekrar yayında olacaklar. Sonrasında ise hangi radyoda olacağı bilinmiyor. -Yeni frekans neresi? -Çok kısa süre içinde belli olacak ve duyuracağız. -Yoksa yeni bir radyo mu kuruluyor? -Neden olmasın? -Bu gizem nedir, artist misiniz? - Niye saklayalım belli olsa? -Emekli mi oldun? -Yaşa takıldım:)"} {"url": "https://www.bilgeyik.com/okan-bayulgen-hangi-radyoda-255", "text": "Okan Bayülgen uzun süredir Virgin radyo'da yayın yapıyordu. Show Radyo'da verilen bilgiye göre Okan Bayülgen radyo hayatına Show Radyo'da devam edecek. \"Kabereden Naklen Okan Bayülgen\" adlı programı ile, 1 Ekim 2018'den itibaren 18:00 - 20:00 arasında Okan Bayülgen'i Show Radyo'da canlı olarak dinleyebilirsiniz."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/orta-cagda-bir-muhendislik-dehasi-cezeri-619", "text": "Tam adı, İsmail Ebul-iz Bin Razzaz El-Cezeri olan ve bizim Cezeri batı dünyasının ise Cazari/Gazari olarak bildiği, çağının ilerisindeki bilim insanı 1153 yılında Cizre'de doğmuştur. Mekatronik biliminin öncüsü kabul edilir. Aynı zamanda dünyanın ilk sibernetik bilgini olan Cezeri, bilgisayarın temellerini oluşturacak çalışmalarıyla bilinir. Ayrıca robotlar, saatler, otomatik çocuk oyuncakları, termos, şifreli kilitler ve şifreli kasalar gibi 60 civarında makinenin mucididir. Cezeri'nin çalışmalarını günümüze aktaran, kendi kaleme aldığı el-Cami beyne'l- ilmi ve'l- ameli'n-nafi fi sına ati'l-hiyel adlı eserdir. Cezeri bu eserini Diyarbekir Sultanı Sukman bin Artuk'un isteği üzerine kaleme aldı. Sultan, Cezeri'nin çalışmalarına çok kıymet veriyordu ve bu nedenle kaybolup gitmelerini istemiyordu. Bu eser sayesinde teknik ve bilimsel çalışmalar oldukça ilerledi. Cezeri, 25 yıl Artuklu sarayında Sultan Kara Aslan ve torunu Nasıruddin Mahmud'un yanında görev yaptı. Bu görevinin ardından memleketi Cizre'ye döndü ve burada vefat etti. Yaşamına dair bilgilerimiz, büyük ölçüde kendi kitabında anlattıklarıyla sınırlıdır. Sibernetik ve otomatik sistemler alanında çalışmaların başlangıcı hususunda; Almanlar Leibniz'i, Fransızlar Descartes ve Pascal'ı, İngilizler Bacon'ı bilim dünyasında ileri sürer. Ancak Cezeri, tüm bu bilim insanlarından 600 yıl önce sibernetiğin ilkelerini ortaya koydu. Yaptığı çalışmalar dönemindeki insanları hayrete düşürüyordu. Bu sebeple dönemin insanları ona zamanın harikası anlamına gelen Bediuzzaman diyordu. Cezeri yapmış olduğu çalışmaların çizimini ve teknik anlatımlarına da kaleme aldığı eserde yer vermiştir. Çalışmalarını teoride bırakmayıp onları denemiş ve hayata geçirmiştir. Kendi ifadesiyle Tatbikata çevrilmeyen her teknik ilmin, doğru ile yanlış arasında kalır der. Cezeri hakkında anlatılanlar arasında en dikkat çekeni, bir robot yaparak Artuklu Sultanına sunduğu ve robotun otomatik olarak çalıştığı, kısıtlı bazı hareketlerde yaptığı aktarımıdır. Ayrıca kitabında buna yönelik çizimlerin olması bu aktarıma delil olarak gösterilir. Cezeri'nin Diyarbakır'da görev yaptığı sırada icat ettiği pek çok otomatik makina sarayda kullanılmaktaydı. Abdest almak için su döken otomat, içecek ikramı yapan robotlar, müzik enstrümanı çalan aletler, saray salonlarında gezen tavus kuşu şeklinde makineler, su saatleri ve 24 şifre ile açılabilen kilitler gibi pek çok icadı sarayın içinde kullanılıyordu. Kaleme aldığı eserde yaklaşık 300 makine ve sistemin bilgileri mevcuttur. Bunların çalışma prensiplerini şemalarla tarif etmiştir. Suyun kaldırma kuvveti ve basınç gücünü kullanarak, tamamen yeni bir teknikle otomatik hareketler elde eden sistem kurdu. Cezeri'nin hava, boşluk ve denge prensibini kullanarak yaptığı araçlar oldukça meşhur olmuştur. Kitap I Eşit saatlerin ve Güneş saatlerinin geçişlerinin belirtildiği saatlerin yapımı üzerinedir. On bölümden oluşur. Kitap II İçki partileri için uygun kap ve figürlerin yapımı üzerinedir. On bölümden oluşur. Bölüm 8: Bir kadeh ve şişe tutan bir adam. Şişeden kadehe şarap doldurup içer. Kitap III İbriklerin, kan alma teknelerinin ve abdest alma leğenlerinin yapımı üzerinedir. On bölümden oluşur. Bölüm 2; Hükümdarın abdest alması için kendi kendine su dökebilen, ülüğü ördek şeklinde olan ibrik. Kitap IV Şekillerini değiştiren fıskiyeler ve sürekli çalan flüt için araç yapımı üzerinedir. On bölümden oluşur. Kitap V Derin olmayan göllerden ve ırmaklardan suyu yukarı çıkaran araçların yapımı üzerinedir. Beş bölümden oluşur. Kitap VI Değişik ve farklı şeylerin yapımı üzerinedir. Beş bölümden oluşur. Bölüm 2; Küre üzerinde bulunan, konumları bilinmeyen üç noktanın merkez noktası, bu araç yardımıyla dakik olarak saptanabilir; kullanılan dar, geniş ve diğer açılar da onunla ölçülebilir. Bilimsel çalışmalar daima birbirinin öncüsü ve tetikleyicisi olmuştur. Cezeri'de çalışmalarını yaparken bilimin birikerek ilerleyen ve gelişen prensibinin örneği olmuştur. Kendisinden önce yapılmış pek çok çalışmadan faydalanmış ve bunları geliştirmiştir. Özellikle Antik Yunan ve Bizans bilim insanlarının çalışmaları Cezeri'ye çok yardımcı olmuştur. Cezeri'yi bilim dünyasında öne çıkaran en önemli özelliği deneye olan düşkünlüğü olmuştur. Yaptığı çalışmaları hayata geçirmek onun için oldukça önemliydi. Kitabında detaylı tariflere, çizimlere ve şemalara yer vermesi de diğer bilim insanlarına deney yapabilmeleri ve makineleri kullanabilmeleri için yol göstermektedir. Daha da önemlisi fikirlerinin uygulanabilmesinin yanında sınanabilmesi içinde bir kılavuz bırakmıştır. Cezeri, bir mucit olmaktan ziyade bir mühendistir. Çalışmaları mühendislik açısından yeni fikirler ve yöntemlerle doludur. Cezeri'nin yapmış olduğu makinelerden su çarkı ile işleyen tulumba, modern mühendisliğin gelişiminde doğrudan rol almıştır. Bu alet, çift etki ilkesinin uygulanması, dönme hareketinin ileri-geri harekete çevrilmesi, emme borusunun bilinen ilk kullanılışı olması sebebiyle önemlidir."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/peri-bacalari-nasil-olusmustur-316", "text": "Türkiye'nin nadide güzelliklerinden peri bacalarına ev sahipliği yapan ilimiz Nevşehir'dir. Bu bölgeye Kapadokya denmesinin peri bacalarıyla hiçbir ilgisi yoktur. İsmini Kapadokya Krallığı'ndan alır. Nevşehir'de bulunan bu bölge günümüzde Kapadokya olarak anılmaya devam edilmektedir. Kapadokya paleolitik çağdan günümüze kadar birçok uygarlığın yerleşkesi olmuş ve günümüze kadar birçok miras bırakmıştır. Bu bölgede yaşayan en eski uygarlık Hititlerdir. Kapadokya konum olarak aynı zamanda İpek Yolu'nun önemli kavşaklarından birisidir. Bölgede milyonlarca yıl öncesine ait deniz canlısı fosilleri bulunmuştur. Bu da bir zamanlar bu bölgenin iç deniz olduğunu göstermektedir. Fayların sıkışması sonucu Toros adı verilen sıradağlar oluşarak bölgede büyük bir değişim yaratmıştır. Fayların hareketi gibi etkenlerden dolayı bölgede volkanik faaliyet meydana gelmiştir. Erciyes Dağı, Güllü Dağ ve Hasan Dağı bu çevreye en yakın noktada bulunan volkanik dağlardır. En yakınında Erciyes bulunur. Erciyes Dağı lav, tüf ve kül tabakalarından oluşur. yaklaşık 10 milyon yıl önce püskürmeye başlayan lavlar çevrelere yayılarak platolara doğru ilerlemiş, burada bulunan iç denizleri, akarsuları ve gölleri kurutmuştur. Kuru zemin üzerinde 100 - 150 metre kalınlığında tüf tabakasının oluşmasına neden olmuştur. Tüf tabakaları lav ve küllerden oluşan genelde açık renkli ve kolayca ufalanan yapılara sahiptir. Bu tabakalar kil, kil taşı ve bazalt kayaçlar da içerdiğinden bazı alanlarında sertleşmiştir. Yakınlarında bulunan ırmak ve diğer akarsular yoğun yağmurların etkisiyle zamanla taşarak sellere yol açmıştır. Hem yağmur etkisi, hem seller hem de rüzgarın aşındırması geçen milyonlarca zaman içerisinde bu kayaçların oyulmasına, delinmesine ve aşınmasına neden olmuştur. Bazı noktalar aşınmanın etkisiyle minik ovalar oluştururken bazı noktalarda bulunan sert kayalar bu aşınmalara karşı yenik düşmemiş. Böylelikle sert kayaların bulunduğu noktalarda tüf tabakasını korunmuş ve peri bacaları adını verdiğimiz yapıların oluşmasına neden olmuş."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/periyodik-cetvel-nasil-olusmustur-275", "text": "Periyodik Cetvel'in mucidi Dmitri Mendeleev, Sibirya'nın Tobolska şehrinde doğan(1834) Rus kimyager ve mucittir. Mendeleev on yedi kardeşin en küçüğüydü. Babasının ölümünün ardından annesi onu eğitim alması için batıya St. Petersburg'a gönderdi. 1859 ve 1861 yılları arasında sıvıların kılcallığı ve spektroskop konularında araştırmalar yaptı ve spektroskop üzerine kitap yazdı ve dikkatleri üzerine çekmiş oldu. Almanya, Fransa'da Avagadro Hipotezi üzerine araştırmalar yaptı. Daha sonrasında ticari amaçlı damıtma yöntemi üzerine çalışmalar yaptı. Bu çalışma ile Rusya'da ilk petrol rafinerisi kurulmasına katkıda bulunmuş oldu. Tabii en önemli çalışması St. Petersburg Üniversitesi'nde görevli olduğu sırada 'Periyodik Cetvel''i bulmuştur. Otuz beş yaşındayken, elementleri düzene sokmanın bir yolunu bulmaya çalıştı. Elementleri iki şekilde gruplandırdı: Atom ağırlığına göre, veya elementlerin ortak özelliklerine göre. Bu dizilimi ise elementlerin fiziksel ve kimyasal özelliklerindeki düzenlilikten yola çıkarak oluşturmuştur. Mendeleyev'in, Kuzey Amerika'da solitaire kağıt oyunundan ilham aldığı söylenmektedir. Oyunda kartlar süitlerine göre yatay olarak, rakamlarına göre dikey olarak sıralanır. Mendeleev, benzer şekilde elementleri periyotlar denilen yatay diziler halinde ve gruplar denilen dikey sütunlar halinde sıralamıştır. Dikey sütunlar benzer özelliklere sahip kimyasalları bir araya getirir. Öyle ki, metallere özgü kimyasal benzerlikleri sebebiyle bakır gümüşün üstünde, gümüş de altının üstünde yer alırken, helyum, neon ve argon, soygazlar sütununa yerleşir. Yatay diziler de kimyasal elementleri atom çekirdeklerindeki proton sayısına, yani atom numarası olarak bilinen değere göre, küçükten büyüğe doğru sıralar. Hidrojen elementinin bir protonu vardır, dolayısıyla atom numarası birdir ve tablonun ilk elementidir; Uranyumun doksan iki protonu vardır, dolayısıyla tablonun sonlarında yer almaktadır ve atom numarası doksan ikidir. 1907 yılında, St. Petersburg'ta yakalandığı grip nedeniyle hayatını kaybetmiştir. Periyodik tabloyu oluşturduğu sırada 63 element biliniyordu, ölümünden sonra 86 element keşfedildi ve çalışmalarının önemi bir kez daha anlaşılmış oldu. Bu kadar hızlı artış elementlerin periyodik tablosu sayesinde olmuştu. Mendeleyev'in ismi Ay'da bir kratere ve periyodik tabloda keşfedilen 101 numaralı elemente verilerek, ismi onurlandırılmış oldu."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/perseid-meteor-yagmuru-11-13-agustos-217", "text": "Bir saat içerisinde 100'den fazla göktaşının atmosferimizde parçalandığını gözlemleyebilirsiniz. Bu durum halk arasında yıldız kayması olarak adlandırılır. Aslında yıl içerisinde gerçekleşen tek meteor yağmuru Perseid değildir. Ancak Perseid'i özel kılan Ağustos ayına denk gelmesi sebebiyle, açık bir gökyüzü olma ihtimalinin diğerlerinden çok daha fazla olmasıdır. Böylelikle gözlemlemek ve fotoğraflamak çok daha kolay olacaktır. Ayrıca gözlem için herhangi bir teleskop ya da dürbüne ihtiyaç duymuyorsunuz. Çıplak gözle izlenebiliyor. Perseid meteor yağmurunu şehirde gözlemlemek mümkün değildir. Şehrin yaydığı ışık, büyük oranda kirliliğe yol açacağı için; 5-10 adetten fazla yıldız görmeniz mümkün olmayacaktır. Tabii bu da bir şeydir. Ancak Şehirden uzak karanlık yerleri tercih ederseniz, seyredeceğiniz yıldız sayısı bir hayli artacaktır. Ankara'da, Ankara Üniversitesi Gözlemevi Perseid meteor yağmuru için etkinlikler düzenleyerek bu şöleni izleme fırsatı sunuyor. Ancak daha profesyonel bir gece geçirmek isterseniz, ışığın az olduğu şehirden daha uzak yerlere gitmeniz gerekir. DSLR fotoğraf makinası ile uzun pozlama yaparak bu şöleni fotoğraflandırabilirsiniz. Işığın az olduğu yer ve en karanlık zamanı tercih etmeniz faydalı olacaktır. 02:00 - 04:00 saatleri aralığı günün en karanlık saatleridir. Swift Tuttle, 133 yılda yörün ge turunu tamamlar. 13km yarıçapa sahiptir. Bu kuyruklu yıldız ilk olarak 1992 yılında gözlemlenmeye başlamıştır. En yakın geçişi 1993 yılında gerçekleşmiştir. Bu yıdlız, sürekli olarak yörüngede ilerlerken peşinde küçük toz ve buz bulutları bırakır. Dünya'da bu yörüngeyi kesen bir yörüngeye sahiptir. Bu yörüngeden geçerken, Swift Tuttle'ın bırakmış olduğu bu enkaz kalıntıları atmosferimizden içeriye çok hızlı bir şekilde geçer. Bu geçiş sırasında yoğun sürtünmeden dolayı toz parçaları yanmaya başlar. Bu olaya meteor yağmuru adı verilir. Yörüngede bulunan Swift Tuttle enkazı da ortalama olarak 45km/s hız ile yörüngede ilerlemeye devam eder. Bu nedenle her yılın 10-13 ağustos günleri arasında meteor yağmurunu gözlemlemek mümkün olur. Evet, yörüngelerimizin kesişiyor olması, Swift Tuttle adlı kuyruklu yıldızı potansiyel bir tehtid olarak görmemize neden oluyor. Bundan sonraki en yakın geçiş 14 Ağustos 2126'dır. Bazı resmi olmayan kaynaklara göre bu tarihte Swift Tuttle'ın dünyaya çarpma tehlikesi bulunuyor. Ancak resmi kaynakların olmaması nedeniyle bu konuya ilişkin herhangi bir kaynak bulunmamaktadır."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/programlama-artik-cocuk-isi-792", "text": "Geleceği şekillendirecek bugünün çocukları olduğuna göre, çocukların küçük yaşta teknolojik kazanımlar elde edebilmeleri için ebeveynlerin ve eğitimcilerin yönlendirmeleri büyük rol oynamakta. Çocuklarımız teknolojiyi eğlence amaçlı kullanmaktan çok üretim odaklı kullanmalı diye düşünüyorsanız bu yazı size çok yardımcı olabilir. Çocukların programlama öğrenmesini zevkli hale getiren uygulamaları sizin için bir araya getirdik. Bu uygulamalar sayesinde çocuğunuz hem eğlenecek hem de öğrenecek. Scratch, MIT Lifelong Kindergarten Lab tarafından geliştirilen ücretsiz bir temel programlama dili uygulamasıdır. Ebeveyn/eğitimci rehberliğinde çocuklarınızın temel programlama eğitimine başlaması için çok uygundur. Okuma-yazma bilen ya da yeni öğrenmeye başlayan her çocuk Scratch'i kolaylıkla öğrenebilir. 8-16 yaş arası çocukların kullanımına göre tasarlanmış oldukça basit bir ara yüze sahiptir. Geleneksel programlama dillerinin aksine Scratch ile program yazmak için kodların bloklar halinde üst üste ve yan yana bir araya getirilmesi gerekir. Çocuğunuz, sürükle bırak yöntemi ile kolay bir şekilde blokları yerleştirerek bilgisayarda animasyonlar, oyunlar ve hikayeler yaratabilir. Çocuğunuz Scracth ile resim, ses, müzik gibi çeşitli medya araçlarını bir araya getirebildiği için rahatlıkla kendi animasyonlarını ve bilgisayar oyunlarını tasarlayabilir. Ebeveynler için açıklayıcı müfredat talimatları vardır. Ayrıca çocukların geliştirdikleri programları paylaşıp, sorular sorabileceği bir topluluğa da sahiptir. Scratch ile çocuklar teknolojiyi akıcı bir şekilde kullanmayı ve teknoloji ile yaratmayı öğreneceklerdir. Önerilen Yaş Grubu: 8-16 yaş. Bilgisayarınıza buradan indirebilirsiniz. Kodu Game Lab Microsoft tarafından geliştirilmiş, çocukların basit görsel programlama diliyle 'oyun' geliştirebildikleri, oynayabildikleri ve yaptıkları oyunları arkadaşlarıyla paylaşabildikleri bir temel programlama dili uygulamasıdır. Kodu'nun grafik ara yüzü ilgi çekicidir. Çocuğunuzun anlayıp uygulayabileceği komut sistemine dayalı sözel bir dili vardır. Çocuğunuz, oyunu 3 boyutlu bir dünyada keşfetmek ve tasarlamak için bu uygulamayı kullanabilir. Çocuklarınız, Kodu ile kendi oyun evrenini tasarlayabilir, karakterlere komutlar verebilir ve kendi oyun senaryolarını kurgulayabilir. Önerilen Yaş Grubu: 8-14 yaş. Bilgisayarınıza buradan indirebilirsiniz. Çocukların kodlamayı kolayca ve eğlenceli bir şekilde öğrenip uygulayabilecekleri yazılımlardan biri de \"Blockly\" dir. Blockly, Scratch ten esinlenerek Google'ın geliştirdiği çocuklara yönelik ücretsiz bir programlama aracıdır. Blockly; Scratch programı gibi animasyon ve oyun yapma üzerinden değil bloklara verilen özel görevleri yerine getirerek öğrenilen bir yapıdadır. Bu yüzden çocuğunuz bu programla hangi bloğu nerede hangi amaçla nasıl ve ne zaman kullanacağını daha kolay öğrenir. Labirent, bulmaca veya kuş gibi farklı görevleri yerine getirip kodlamayı eğlenceli bir şekilde öğreten bir uygulamadır. Blockly uygulaması EBA üzerinden akıllı tahtalarda da açılabilmekte ve sınıf içerisinde kullanışlı bir şekilde eğitim yapılmasına olanak sağlamaktadır. Önerilen Yaş Grubu: 10+. Bilgisayarınıza buradan indirebilirsiniz. LEGO Mindstorms, MIT araştırmacıları tarafından tasarlanıp LEGO şirketi tarafından üretilen bir ilköğretim öğrencisinin bile kendi başına robot geliştirebilmesine olanak sağlayan yeni bir teknolojidir. Program öğrenmeyle ilgili yaklaşımlardan biri de robotik çalışmalardır. Çoğu çocuk, gerçek dünyada çalışan şeyleri programlama fikrine olumlu yanıt verir. LEGO Mindstorms, çocuk dostu bir görsel programlama yapısına sahiptir. LEGO programlama dili küçük çocuklar için yeterince basittir. Çocuğunuz farklı eylemleri, değişkenleri ve olayların farklı oluşumlarını blokları sürükleyip bırakarak gözlemleyebilir. Programlama yazılımını ücretsiz olarak bilgisayarınıza indirebilirsiniz, ancak programın çalışması için bir LEGO Mindstorms kiti edinmeniz gerekir. Bildiğiniz gibi robot geliştirmek mekanik, elektronik ve bilgisayar alanlarında üst düzey bilgi ve beceri gerektirmektedir. LEGO Mindstorms kitinin içindeki teknik tuğlalarının birleştirilmesiyle robotun mekanik yapısını, hazır mikroişlemci ve sensörleri sayesinde de robotun elektronik aksamlarını üst düzey bilginiz olmasa da kolayca oluşturabilirsiniz. - Sifon çeken robot, - Robot köpek, - Davul çalan robot, - Piyano çalan robot, - Zeka küpü çözen robot, - Alkış sesiyle ışığı kapatan robot, - Su doku çözen robot, - Kare çizen robot, - Topa vuran robot, - Top fırlatıcı robot, - Helikopter robot, - Kağıt katlayan robot, - Kağıda yazı yazan robot, Önerilen Yaş Grubu: 10+. Bilgisayarınıza buradan indirebilirsiniz. Bu uygulama ve programlar sayesinde çocukların algoritmik zeka gelişimleri açısından güzel bir temel oluşturabilirsiniz."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/raki-masanizin-adabina-yakisir-en-efsane-turk-sanat-muzigi-parcalari-170", "text": "- 1. Müzeyyen Senar- Bir İhtimal Daha Var - 2. Zeki Müren - Ah Bu Şarkıların Gözü Kör Olsun - 3. Münir Nurettin Selçuk - Dönülmez Akşamın Ufkundayım - 4. Seyyan Hanım - Hasret - 5. Melihat Gürses - Dillerde Name Adın - 6. Muazzez Abacı - Vurgun - 7. Bülent Ersoy - Çile Bülbülüm - 8. Hüner Coşkuner - Seni Ben Ellerin Olsun Diye mi Sevdim - 9. Behiye Aksoy - Bir Garip Yolcu - 10. Safiye Ayla - Muhabbet Bağı - 11. Zeki Müren - Sorma Ne Haldeyim - 12. Emel Sayın - Duydum ki Unutmuşsun - 13. Belkıs Özener - Sevemedim Karagözlüm - 14. Muazzez Ersoy - İntizar - 15. Müzeyyen Senar, Safiye Ayla - Kimseye Etmem Şikayet - 16. Nesrin Sipahi - Hani O Bırakıp Giderken Seni - 17. Gönüş Yazar - At Kadehi Elinden - 18. Zekai Tunca - Eski Dostlar - 19. Nigar Uluer - Elbet Birgün Buluşacağız - 20. Sevim Şengül - Senede Bir Gün - 21. Barış Manço - Gamzedeyim Deva Bulmam - 22. Perihan Altındağ Sözeri - Kapın Her Çalındıkça - 23. Bonus - Sezen Aksu - İstanbul İstanbul Olalı - 24. Bonus 2 - Neşet Ertaş - Yalan Dünya - 25. Bonus 3 - Tanju Okan - Öyle Sarhoş Olsam ki Rakı masasına neden çilingir sofrası denir bilir misiniz? Rakı masasında yüreklerin kilitleri çözülür, masada bulunanların birbirinden gizlisi saklısı kalmaz da o yüzden. Rakı masasının adabı da biraz bu çilingir yakıştırmasının ağırlığına dayanır. Rakı yavaş içilir, her mezeyle içilmez, her yerde rakı içilmez vs. vs... Argümanlar çoğalır. Oysa rakı masasının en geçerli tek kuralını olan \"yüreğimizin kilidini açmayı\" doğru uygulamanın yolu; rakının yanında dinlediğiniz müziklerle, rakı masasında yanınızda oturan kişinin doğru seçilmesinden geçer. Demleneceğiniz kişiye karışamayız ama müziklerle ilgili söyleyeceklerimiz var..."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/refraksiyon-kirma-kusuru-nedir-856", "text": "Karşımdaki kişinin yüzünü neden seçemiyorum? Telefonumdaki yazılar birbirine karışmış gibi yada gelen otobüsün üzerindeki yazıları neden göremiyorum? gibi yakınmalarınız var ise sizinde bir göz doktoruna gidip gözlerinizde refraksiyon kusuru olup olmadığını kontrol ettirmeniz gerekmektedir. Bu yazıda hep duyduğumuz miyop, hipermetrop, astigmat ve presbiyopinin ne demek olduğunu açıklayacağım. Kırma kusuru olmayan göz anlamına gelen Emetrop bir gözde kornea kırıcılık gücü, lens kırıcılık gücü ve aksiyel uzunluk olması gereken normal değerlerdedir ve baktığımız cismin görüntüsü bütün bu bölümlerden geçerek gözün arka tarafında bulunan retinanın üzerine düşer ve oradan optik sinirler vasıtasıyla kafatasımızın arkasında bulunan beynin oksipital lobuna kadar iletilir. Bu sayede görme olayı dediğimiz olay gerçekleşmiş olur. Fakat bazı nedenlerden dolayı görme olayını gerçekleştirecek olan bölümlerden biri yada birkaçı görevini tam olarak yerine getiremiyorsa gözümüz artık refraksiyon kusurlu bir göz haline geliyor ve cisimlerin görüntüsünü gerçek halinden farklı algılamaya başlıyoruz. Bu noktada ise göz doktorları hastalara gözlük kullanımı önerisinde bulunabiliyor. Muayene sırasında çıkan değerlere göre hastanın hangi refraktif kusura sahip olduğunu öğrenebiliyoruz ve bunu düzeltici etkide değerler reçetemize yazılıyor. Uzağı görememe olarak bilinen miyop, kişilerin cisimlere baktığında oluşan görüntünün retinanın üzerine değil ön tarafına düşmesi nedeni ile oluşur. Bu nedenle miyop olan kişiler genellikle uzağı gözlerini kısarak baktığında görüntünün daha iyi hale geldiğini söylerler. Bunun nedeni genellikle gözün aksiyel uzunluğunun olması gerekenden daha uzun olması ve gözleri kısma hareketi ile göz içi lensinin şeklinde değişiklik yaparak görüntüyü retina üzerine düşürme çabasıdır. Gözü kısma ile görüntüyü düzeltme çabası her zaman başarılı değildir çünkü oluşan miyopi değeri yüksek güçte olabilir ve kişi her zaman bu düzeltmeyi gerçekleştiremez. Miyop numaraları genellikle büyüme eğiliminde olup kalıtsal olarak oluşma olasılığı yüksektir. Miyop kişilerin reçetesine yazılan değerler - değerde olur ve kalın kenarlı mercekler ile bu sapma düzeltilir. Ayrıca miyop olan kişilerin göz numaraları belli bir değeri aşmadıkça yakını görmekte hiç problem çekmezler. Yakın gözlüğü kullanımı ihtiyaçları oluşmaz. Ancak yüksek miyop kişiler yakını görmekte problem yaşarlar ve gözlüğü çıkartarak yakını daha iyi görürler. Hatta bu durum için doktorlar normal miyop değerinden daha küçük olan farklı bir numara yakın gözlüğü önerebilirler. Yakını iyi görememek olarak bilinen hipermetrop, bazen presbiyopi ile karıştırılan bir refraksiyon kusurudur. Her iki kusurda da yakın iyi görülemediği için konunun hastalar tarafından karıştırılması gayet normal. İlk başta bunun izahını yaparak konuyu daha iyi kavrayabiliriz. Hipermetrop numaraya sahip olan kişilerin genellikle göz içi aksiyel uzunlukları olması gerekenden daha kısa yada kornea yüzeyi daha düz olduğu için kırıcılık gücü azalmakta ve retina üzerine düşmesi gereken görüntü, retina arkasına düşecek şekilde kırılma yapmaktadır. Miyopta olduğu gibi kalıtsal geçiş olasılığı yüksektir. Yaş faktörü önemli olmaksızın her yaşta görülebilir, fakat çocuklarda odaklanma gücü yetişkinlerden daha güçlü olduğu için hafif hipermetrop çocuklar belli bir yaşa kadar gözlük kullanmadan net görebilirler. Ayrıca her yenidoğan bebek bir miktar hipermetrop olarak doğar. Bunun sebebi ise aksiyel uzunluğun doğumda 16-17 mm kadar olmasıdır ve vücut geliştikçe aksiyel uzunluk yetişkinlerdeki 21-22 mm seviyesine gelene kadar cisim görüntüleri retinanın arkasına odaklanacak şekilde oluşur. Presbiyopi ise bunların dışındaki sebeplerden dolayı ortaya çıkar ve yaş faktörü en etkili sebeptir. Ayrıca presbiyopi başlığı altında işleyeceğiz. Hipermetrop kişilerin reçetesine yazılan değerler + değerde olur ve ince kenarlı mercekler ile bu sapma düzeltilir. İleri yaştaki hipermetroplar aynı zamanda kendisine 30 cm kadar yakın olan cisimleri görmektede zorlanabilirler bunun için doktor ayrıca yakın gözlüğü değerleri bulunan reçete yazmaktadır. Şekilleri eğik olarak görmek olarak bilinen astigmat kusuru, korneamızın olması gereken gibi düzgün bombelikte olmayıp, farklı meridyenlerde farklı bombeli şekilde olması nedeniyle kaynaklanmaktadır. Bunu dünyamızın kutuplardan basık ekvatordan şişik haline benzetebiliriz. Korneamız bu şekle girdiyse, bundan dolayı göz içine alınan ışığın eksen doğrultusu değişmekte ve görüntü retinanın belli bir yerine noktasal odaklanması yerine çizgisel olarak odaklanmaktadır. Astigmat, miyop ve hipermetropla birlikte aynı anda görülebilir. Kalıtsal geçiş olasılığı yüksektir. Belirti olarak yatay ve düşey çizgilerin görüntülerinde bozulmalar hissedilir, bağ ağrısı ve gözlerin görmek için daha çok çaba sarf etmesinden dolayı hızlı yorgunluk oluşabilir. Miyop astigmat, hipermetrop astigmat ve mix astigmat olarak üç çeşidi vardır. Astigmat olan kişilerin reçetelerine yazılan değerler + yada - güçte mercekler olur. Şimdide hemen hemen herkesi belli bir yaştan sonra yakın gözlüğü kullanmak zorunda bırakan presbiyopiden bahsedelim.30 cm ve daha yakından baktığımız cisimleri artık eskisi gibi net göremiyorsak ve cismi daha uzağa götürerek odaklamamızı sağlayabiliyorsak ve yaşımız 35-40 yaş ve üzeri ise presbiyopi başlamış demektir. Peki nedir bu presbiyopi? Aslında göz içindeki lensimiz gençken daha yumuşak haldeydi ve yumuşak olduğundan, bize yakın cisimleri odaklamak için, göz kaslarımız lensimize akomodasyon hareketi yaptırıyordu. Yani gözümüzün içindeki ince kenarlı olan lensimizi yanlardan sıkarak daha bombeli hale getiriyor ve kırma gücünü artırıyor, fokuslanmayı yükseltiyordu. Bizde bu sayede bize 30 cm'den yakın olan cisimleri rahatça görebiliyorduk. Fakat yaş ilerledikçe göz içi lensimiz eski yumuşaklığını yitiriyor ve bunları hareket ettiren kaslarda işlevlerini yerine getiremiyor. Elimizdeki kitabı okumak için yeterli odaklanma gücünü artık göz lensimizi yanlardan sıkarak elde edemiyor hale geliyoruz. Bu nedenle doktorlar gözlük reçetemize yakın numarası ekliyorlar. Lensin hareket edememesinden kaybettiğimiz kırma gücü hesaplanarak bu bize gözlük olarak veriliyor. Presbiyopi, tek başına bir tanıdır fakat hastada önceden miyop, hipermetrop ve astigmat tanılarından biri var ise reçeteye yazılacak değer +ADD hesaplamalarına göre belirlenir ve kullanılan mercek + yada - şeklinde olabilir."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/romalilarin-umumi-tuvaleti-latrina-915", "text": "Beslenmek ne kadar doğalsa, tuvalet ihtiyacını karşılamak da o kadar doğaldır. Bu nedenle antik çağlarda herkesin ücretsiz veya çok makul fiyatlarla faydalanabileceği umumi tuvaletler yani Latrina'lar inşaa edilmiş. Bulunan Antik Latrinalar incelendiğinde genelde hamamların hemen yanıbaşına yapıldığı gözlemlenmiş. Böylece hamamdaki atık su, kanalizasyon giderlerini temizlemek için kullanılabiliyordu. Ancak hamamlardan bağımsız olarak, kendi kanalizasyon sistemi olan Latrina örnekleri de gözlemlendiği gibi, hususi olarak evlere yapılan daha küçük latrinaların varlığına da ilişkin bulgular var. Latrinalarin içerisinde yer yer, freskler ve zeminlerde mozaikler bulunuyordu. Yapılan keşiflerde Latrinalarda genellikle Fortuna Tanrısına ait heykellerin olduğu biliniyor. Şimdi gelelim Latrinalarin genel yapısına. Şekillerde de gördüğünüz gibi Latrinalarda 2 adet oval delik bulunuyor. Bunların birisi yukarıda diğeri ise hemen bitişiğindeki altında. Üst kısımda bulunan delik tuvaleti rahatça yapmak için tasarlanırken altta bulunan delik ise taharetlenmek için tasarlanmış. Şimdi işler biraz daha ilginçleşiyor. O dönemlerde taharet musluğu ve tuvalet kağıdı gibi icatlar henüz keşfedilmemişti. Pişmiş topraktan yapılan çanak çömlek kalıntıları bu konuda oldukça yardımcı bir araçken maddi durumu elveren insanlar veya kentler diyelim ki o dönem için bunun çok pahalı bir envanter olmadığı kanaatindeyim; Xylospongium kullanılıyordu. Xylospongium ne ola ki? Dediğinizi duyar gibiyim. Bir sopanın ucuna bağlanan deniz süngerine Xylospongium veya tersorium adı veriliyor. O dönem şartlarına göre hijyenik bir gereçti. Kalçaların arasını temizlemek için kullanılıyordu. Latrinalarda ihtiyaç giderildikten sonra altta bulunan delik yardımıyla bunu rahatça yapabiliyordunuz. Bazı bölgelere göre farklı kültürler işleniyordu. Kimi yerlerde kendinize özel bir tersoriuma sahip olurken, bazı yerlerde ortak bir tersoriumun olması çok sorun değildi. Hatta bazı kurallara tabiiydi. Örneğin kullandıktan sonra içi su ve sirke ile dolu olan bir kaba batırıp bir sonraki kişinin kullanabilmesi için temizlenmeliydi. Suyun bunu temizlemek için yeterli olmadığı, sirke ile kirlerin çözülerek daha hijyenik bir gereç haline getirebildiği biliniyordu. Ayrıca Latrinaların kanalizasyon sistemi oldukça önemliydi. Aksi halde hoş olmayan kokular etrafı sarar ve insanları çok rahatsız ederdi. Anadolu'da bir çok noktada Latrine örnekleri bulunuyor. Bu örnekler günümüze Roma döneminden kalmış. Eğer yolunuz Ephesus'a düşerse hamamın hemen yanında bulunan Latrina'yı da incelemeyi unutmayı. Tabi günümüzde maalesef kullanılmıyor :) :) M. S. 4. YY'da kadınlar ve erkekler için farklı latrinaların olduğuna dair kalıntılar elde edilmiş. Ancak Latrina yapıları milattan sonra 5. yüzyıldan sonra artık kullanılmamaya başlanmamış ve bu kültür yok olmuş. Ayrıca yine çok ünlü olan Tralleis antik kentinde de çok iyi korunmuş bir Latrina bulunuyor. Sayın Akkaya, Gerçekçi yazınız ilginç ve çok hoş. Beşinci yüzyıldan sonra latrinaların unutulmaya başladığından söz açıyorsunuz; ama, ben Finlandiya'da bir orman evinde 1969 yılında kullandım latrinayı. Tamamen tahtadan yapılma bir yapı içinde 2-3 kişilik oturma yerleri olan, sizin fotoğraflardakilerin aynı, yalnız önde temizlenme delikleri yok. Görev nedeniyle gittiğimiz bu ormanlık yerler Çarlık zamanında Rus aristokrasisinin- -hatta bizzat Çar'ın- yaz tatilini yaptığı gözde yerlermiş. Kullandığımız latrina ( adını 53 yıl sonra yazınızdan öğreniyorum) birbirimize haber vererek sabahın ilk saatlerinde teker teker uğradığımız istirahatgahtı Geniş kabinde su ya da benzeri bir temizlik gereci yoktu. İşlem bitince içinde toz kireç olduğunu yorumladığımız teneke kaptan alınan bir kürek kireci delikten aşağıya döküyor; aynen kedilerin yaptığı gibi ayıbınızı kapatıyordunuz. Bu latrina, kalınan yerden biraz uzakta orman içinde yapılmıştı; insanlara eski yaşantıları anımsatıyorlardı sanırım. Bu konuda tamamlayıcı bir bilgi daha eklemek isterim. Geçen yıl, bir dostum Rusya'da ormanda yazlığı olan oğlunun yanında tatil yaparken sizin anlattığınız ve benim yaşadığım olayla karşılaşmış. Bir küçük çağdaşlaşma var yalnız; işlem bittikten sonra ayıbınızı gizlemek için bir kürek kireç değil sadece bir tablet atacakmışsınız deliğe... Bu güzel söyleşiye neden olan yazınız için teşekkürler; çünkü yarım yüzyıl sonra bana, yaz ortasında 24 saati gündüz olan Finlandiya günlerini yeniden yaşattınız.."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/rusyadaki-oligarklar-hakkinda-897", "text": "Merhaba, bu yazımızda 2022'nin henüz ilk çeyreğini dahi tamamlamamışken, insanlık dışı saldırılar nedeniyle sıkça duyduğumuz ''oligark'' terimini inceleyeceğiz. Elbette bunun için 'oligarşi'nin ne olduğunu bilmemiz gerekir. Kısaca ve genel bir tabirle açıklayalım. Oligarşi, gücün az sayıda, küçük ve ayrıcalıklı bir grupta olduğu yönetim şekli olarak açıklanmaktadır. Etimolojik geçmişi Yunancaya dayanmaktadır ve Yunanca''oligo-'' ve ''arkhein'' kavramlarının bir araya gelmesiyle oluşmuştur. İlk kullanımı ise Yunan filozof Aristoteles'e dayanmaktadır (MÖ 384-322). Eski dönemlerde Yunanistan ve Roma benzeri ülkeler oligarşi ile idare ediliyorken günümüzde Suriye, Küba, Cezayir, Suudi Arabistan, İran, Irak gibi ülkeler oligarşi ile idare ediliyor. Girişte yaptığımız tanımdan da anlayacağınız üzere oligark; oligarşik düzendeki yöneticilere ve oligarşiyi destekleyenlere verilen isimdir. 1991 yılında Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından öne çıkan bu terim, günümüzde Rusya'daki büyük şirketlerin sahipleri olan isimleri karşılamaktadır. Yani ultra zenginlerden bahsediyoruz. Bir oligark, akrabalık, din, ekonomik statü, prestij ve hatta diliyle toplumun geri kalan kısmından ayrılan yönetici sınıfın üyesi olabilmektedir. Rusya'nın Ukrayna'yı işgaline karşı ultra zengin Rus oligark iş insanları da yaptırım listesine alındı. İngiltere ilk aşamada Putin'e yakın üç oligarkın bankalardaki milyarlarca dolarını dondurdu. Tüm Rus oligarklarının İngiliz bankalarında 800 milyar dolardan fazla birikimi olduğu düşünülüyor. Bizim ülkemizde rusların konakladığı son 20 yılda yapılmış bazı yatırımlarda Rus oligarkların kayıt dışı sermayelerinin olduğu söyleniyor. Ancak paralar, Putin yüzünden risk altında. Rus oligarkları doğuran süreç, Gorbaçov'un 1985'te Sovyetler Birliği'nin başına geçmesiyle başlıyor aslında. 'Perestroyka' denilen reformlara hız veren Gorbaçov, serbest piyasanın da önünü açmak istiyordu. Kooperatifleri teşvik etti. Kabiliyeti olanlar için bu iyi bir fırsattı. Özel teşebbüsün neredeyse mümkün olmadığı bir ortamda kendi işletmelerine sahip olabileceklerdi. Özellikle Komünist Parti içinde iyi bağlantıları olanlar bu fırsatları çok daha güzel değerlendirebilirdi. Nitekim öyle olacaktı. Sonradan 'oligark' adıyla milyarderler listesine girecek 'kabiliyetli' isimlerin çoğu o günlerde sıradan işlerde çalışıyordu. Kimi sade bir devlet memuru, kimi ortalama bir parti görevlisi, kimi de taksi şoförüydü... Tabii daha iyi yetişmiş, partinin ve zengin devlet işletmelerinin yönetiminde olanlar da vardı. Sonradan herkes fırsatları değerlendirebildiği ölçüde ilerleyecekti. Kimi banka kuracak, kimi ucuza aldığı petrolü ve madenleri misliyle kar edecek şekilde ihraç edecekti. Özelleştirmeler Sovyetlerin dağılmasıyla başladı. Yeltsin döneminde bu süreç daha da hızlandı. Özelleştirilen fabrikaların yöneticileri ve süreci yakından takip edenler bu fırsatı kaçırmadılar. Neredeyse para ödemeden çok önemli fabrikaların sahibi oldular. Madenler, medya şirketleri, enerji tesisleri, petrol kuyuları ve daha birçok değerli işletme kooperatifler döneminden beri daha da gelişen bu isimlere geçmeye başladı. Bazı ihalelere dışarıdan kimseyi sokmamaya başladılar. Değerli devlet şirketleri neredeyse 'çerez' fiyatına sonradan 'oligark' olarak isimlendirilecek bu şanslı kişilere satılıyordu. Oligarklar, artık siyasete tesir ve nüfuz edebilecek güçteydiler. Medya da onların elindeydi. 1996 seçimlerinde Yeltsin'i bütün güçleriyle desteklediler. Yeltsin seçimi kazanınca onların desteğini unutmadı. Rusya'nın ekonomik ve mali düzeni neredeyse onlara göre dizayn ediliyordu. Öyle güçlüydüler ki IMF'den ne kadar borç alınacağından, kimin başbakan olacağına kadar her siyasi konuya müdahil olabildikleri konuşuluyordu. Onlar kazandıkça Rus hazinesi kaybediyor, ekonomi küçülüyordu. Paralar da Rusya içinde yatırıma dönüştürülmek yerine, yurtdışındaki hesaplara aktarılıyordu. Kendi iktidarını sürdüren Putin, oligarkların önce siyasetteki gücünü, sonra ekonomik hakimiyetlerini kırdı. Mahkum edildiler, Sibirya'ya sürüldüler... Putin, kendi hakimiyetini tanımayanları Rusya dışına itti. Kendi sistemini kuran bu adam, kendi dostlarını güçlendirdi. Yani kendi oligarklarını oluşturdu. Bir dönem Rusya'nın en zengin insanı olduğu düşünülen Mihail Hodorkovski şimdi İngiltere'nin başkenti Londra'da yaşıyor. Putin 2019'da Financial Times'a, \"Bizde artık oligark yok\" ifadesini kullanmıştı. Rusya'nın Ukrayna'yı işgaliyle Batı'nın Rusya'ya ekonomik yaptırımları gündeme geldi. Bu kapsamda ilk tedbirlerden biri Rus iş insanlarının bankalardaki paralarına geldi. Başta da bahsettiğimiz gibi İngiltere, bazı Rus oligarkların İngiliz bankalarındaki milyarlarca dolarını dondurdu. Oligarklar için Ukrayna'da da hemen hemen benzer bir süreç işledi. Sovyetler dağılınca oradaki devlet şirketleri de benzer yöntemlerle el değiştirdi. Ancak süreç içinde siyasi değişim ve çalkalanmalara bağlı olarak yeni zenginler ortaya çıktı. Ukrayna geçtiğimiz yıl, bir kısmının hala Rus etkisinde olduğuna inandığı, oligarkların siyasete müdahalesini önlemek için yasa çıkardı. 10 yıl yürürlükte olacak bu yasaya göre oligarkların siyasi partileri finanse etmeleri ve büyük çaplı özelleştirmelere girmeleri yasaklandı."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/sadece-iibfde-okuyanlarin-anlayacagi-durumlar-183", "text": "Sadece İİBF'de okuyanların anlayacağı durumlarla ilgili tweetler derledik. İyi eğlenceler. -Ne okuyorsun? HOMMER June 14, 2018 - kimi işleteceksin yiğenim (%97 AKP li) -Çok güzel Türkiye'de hak ettiği yerde olan bi bölüm değil (%99 CHP li) -İşletme nedir neden ezan okumuyorsun (%92 sadet) -tıp okuyorum. İktisat March 25, 2018 -hukuk okuyorum -iktisat okuyorum -Kamu yönetimi okuyorum"} {"url": "https://www.bilgeyik.com/salmonelloz-nedir-781", "text": "Salmonelloz, sindirim sitemini etkileyen bir bakteri olan salmonellanın sebep olduğu akut ve kronik ishalle seyreden ve sayısız hayvan türünde ölüme sebep olan, sistemik enfeksiyonla seyreden bakteriyel bir hastalıktır. Birçok çiftlik hayvanında bulunabilen bu bakterinin bazı türleri insanlara bulaşabilmektedir yani zoonozdur. - Sığırlarda S. dublin, S. typhimurium - Koyunlarda S. abortus ovis, S. montevideo - Atlarda S. abortus equii - Domuzlarda S. choleraesuis - Kanatlılarda S. pullorum, S. gallinarum, S. enteritidis, S. typhimurium, - Kedi ve köpeklerde S. typhimurium Bu hastalık sindirim sistemiyle ya da anneden yavruya plasenta aracılığıyla bulaşabilmektedir. Amerika Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi her yıl bir milyondan fazla insanın yiyecek kaynaklı enfekte olduğunu bunlardan 420'sinin ölüm ile sonuçlandığını yayınlamıştır. Ülkemizde de Tarım ve Orman Bakanlığı Salmonelloz kontrol programı yayınlamıştır. Aşağıdaki linkten sayfaya ulaşabilirsiniz. Kemirgenler ve kuşlar da hastalığın diğer bulaş yolları arasındadır. İnsanlarda ve hayvanlarda benzer bulgular görülmektedir. İshal, ateş, karın ağrısı, eklem ağrısı, konjunktivit, hamilelerde düşüğe neden olmaktadır."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/samsun-tekkekoy-921", "text": "Alt kat komşum apartmandan ayrıldıktan sonra ortak posta kutusunda bir dergi birikmeye başladı. Yayın ve dağıtım yerini öğrenebilmek için dergiyi açtım ve benimle konu olarak hiç ilgisi bulunmayan bu tıp dergisinin gönderildiği yere haber vermek istedim. Dergiye abone olan doktorun bu adresten ayrıldığını, yeni adresini bilmediğimi, derginin ziyan olmaması için gerekenin yapılmasını bildirdim. Adı STED olan ve ilk okunuşta anlamsız gelen başlık; açılımı Sürekli Tıp Eğitimi Dergisi adının baş harflerinden oluşuyordu. Genç doktorlar için olduğu kadar, her aşamadaki uzmanlar için de ilginç araştırmalar içeriyordu bu dergi. Bir köy odasında karşılanışımızı anımsıyorum hayal meyal. Kısacık boyumla yüzünü hiç seçemediğim; zaten ben seçene kadar da aldığı bir haberle doğuma yetişmek için giden Talia ebeyi göremiyorum bile.. Samsun'dan Tekkeköy'e getirilen odun sobasını dayım ve babamın kurması, kunduracılık yapan dayımın yaptığı ve her zaman ayağımı vuran ayakkabımın o arada ayağımı çok acıtması, taba ve lacivert renkli süet yüzlü ayakkabımı parçalama isteğim, aklımda kalanlardan... Gözlerim aradan geçen yıllar için mi doldu? Yoksa o köy odasında gördüğüm insanlardan hayatta tek ben kaldığım için mi? Ya da o tek odalı ebe evinden 28 odalı Sağlık Ocağı binasına kavuşan bir yurt köşesinin sevinci mi, bilmiyorum. Talia ebenin at üstünde tek başına sağlık dağıttığı günlerden, 59 sağlık görevlisinin özveriyle hizmet yaptığı bugünlere ulaşmak kolay olmadı sanıyorum. Ek: Annemin, arkadaşının adını Talia olarak bildiğimizi kesin olarak anımsıyorum. Yazıyı düzenlerkenTalia ya bir anlam veremedim önce, Taliha yazımının daha doğru olacağını düşündüm ve öyle yazdım. Yanıldığımı Osmanlıca-Türkçe sözlüğe baktığımda anladım. Sözlükte Taliha yoku; yalnız Talia sözcüğü vardı ve Öncü anlamına geliyordu."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/saraplik-uzumler-831", "text": "Şaraplar Asma ailesinde yer alan Vitis vinisfera türüne ait üzümlerden elde edilmektedir. Şarabın kalitesini; üzüm çeşidi, fermentasyon ve dinlendirme gibi özellikler belirlemektedir. Şarabın karakteristik özellikleri meşe fıçılardaki fermentasyon sonucu oluşmaktadır. Ayrıca şarabın asitlik dengesini değiştiren malolaktik fermentasyon da şaraptaki keskin malik asidin daha yumuşak olan laktik aside çevrildiği ve aslında alkolik fermantasyon sonrası olgunlaşmasıyla ilgili süreçtir. En meşhur kırmızı şaraplık üzüm türüdür. Kökeni Fransa olmasına rağmen birçok ülkede kolayca yetiştirilebilmektedir. Ülkemizde ise özellikle İzmir ve çevresinde yetiştirilmektedir. Geç olgunlaşır ve yıllandıkça tadı yumuşar ve birçok yemekle tüketilmeye olanak sağlar. Özellikle meşe fıçılarda bekletilir. Genellikle merlot ve cabernet franc ile karıştırılır. Kabuğu kalın olan bu üzümler tanen yönünden zengindir. Genç şaraplar baharat ve bitter çikolata notalarına sahipken; yıllanmış şaraplar daha çok vanilya ve kahve aromalarına sahiptirler. Genellikle kırmızı et ile tüketilmeye uygundur. Yumuşak, tombul ve erken olgunlaşan Merlot üzümünün tanen miktarı düşüktür. Bu nedenle daha sert ve geç olgunlaşan cabernet sauvignon ile beraber harmanlanarak kullanılır. Tek başına da kullanılan bu üzüm; yumuşak, rahat içimlidir ve erik aroması içerir. Merlot şaraplarının da kırmızı et ile tüketilmesi önerilir. Beyaz şarap üretiminde en çok kullanılan yeşil üzüm çeşididir. Sek şaraplardan köpüklü şaraplara kadar hemen her türlü şarap yapımında kullanılabilir. Özellikle köpüklü şarap ya da şampanya yapında tercih edilmektedir. Genellikler yağlı balıklarla tüketilmesi önerilir. Fransa'nın Loire Valley bölgesinde yetiştirilen daha sonra Güney Afrika'da da üretilmeye başlanan beyaz şarap yapımında kullanılan bir üzüm çeşididir. Yüksek asiditeye sahip olması sayesinde köpüklü şarap ve aynı zamanda tatlı şarap üretiminde kullanılmaktadır. Özellikle salata, balık ce tavuk gibi hafif yiyeceklerle birlikte tüketilmesi önerilmektedir. Mor renkli kırmızı şarap üretiminde kullanılan bir üzüm çeşididir. Fransa'nın Beaujoais bölgesinde üretilir. Yüksek asiditeye sahip bu üzüm türü karbonik maserasyon yöntemi ile tadı yumuşatılır. Orta gövdeli, meyve notaları içeren şarap üretiminde kullanılır. Beyaz şarap yapımında kullanılan pembe ve kırmızı şarap yapımında kullanılan aromatik bir üzümdür. Baharatlı ve egzotik bir aroması vardır, sek veya tatlı olabilir. Almanya ve çevresindeki ülkelerde yetişir. Asmasının narin ve düşük asiditeli olması nedeniyle verimi düşüktür. Genellikle baharatlı ve mayhoş bir tada sahip olan bu üzüm çeşidinin alkol oranı yüksektir. Özellikle kırmızı meyve ve beyaz biber tatlarını içermektedir. Yapılan şaraplar asit, tanen ve renk yönünden zayıf olduğundan şiraz, carignan ve cinsaut gibi taneni yüksek üzümlerle karıştırılarak yapılmaktadır. Beyaz ve kırmızı etlerle tüketilmektedir. Kırmızı şarap yapımının yanı sıra şampanya ve köpüklü beyaz şarap yapımında da kullanılan, Fransa'nın Burgundy bölgesinde yetiştirilen üzüm çeşididir. Çilek, kiraz ve ahududu aromalarını içeren orta gövdeli şarap yapılmaktadır. Fransa'nın Bordeaux bölgesinde yetiştirilen yeşil bir üzüm çeşididir. Sauvage yabani, blanc beyaz anlamına gelmektedir. Bu üzümle yapılan şaraplar genellikle taze ve körpe olarak nitelendirilmektedir. Dinlendirildikten sonra bu şaraplar, peynir veya balık ile tüketilmeye uygundur. Hatta sushi ile tüketilebilecek sayılı şarap arasında yer almaktadır. Diğer şaraplardan farklı olarak Şiraz, Pers kültürüne aittir. Üzüm çekirdeksiz ve çok tatlıdır. Orta derecede asidiktir ve yine orta miktarda tanen içeren bu şarap en koyu, tam gövdeli şaraplar arasında yer almaktadır. Koyu meyve tatları içermektedir. Yumuşak kokulu peynirlerle çok daha iyi tüketilmektedir. Yerli şaraplık üzümlerimizden birisidir. Marmara ve İç Anadolu Bölgesi'nde yetiştirilmektedir. Kırmızı şarap üretiminde kullanılan bu üzümün verimi düşük olduğu için dikim alanı azaltılmıştır. Baharatlı bir tada sahip olmakla birlikte, tanen miktarı azdır. Elazığ ve çevresinde üretilen yerli bir üzüm türüdür. Ülkemizde üretilen en büyük üzüm türü olmakla birlikte, şarap üretimde kullanılan en kaliteli iki üzümden birisidir. Kabukları boğazkereye göre daha incedir. Şarapları ince, yoğun kırmızı meyve tatları içeren, dolgun ve orta tanenlidir. 10 yıla kadar çok rahat yıllandırılabilmektedir. Kırmızı et ile tüketilmeye uygundur. Boğazkere de Diyarbakır ve Elazığ çevrsinde yetiştirilen yerli üzümdür. Yoğun gövdeli, lacivert tonlu koyu kırmızı renkli, kurutulmuş kırmızı meyve ve baharatların zengin ve güçlü aromalarını içermektedir. Tanen miktarı yüksektir. Öküzgözü ile birlikte yapılan şarap daha kaliteli olmaktadır. Kırmızı et kebapları, hindi, somon ve Gruyere peyniri ile tüketilmesi tavsiye edilir. Ankara Kalecik'te en verimli şekilde üretilen üzüm çeşididir. Taneleri orta büyüklükte olan bu üzüm, koyu mavi renkli ve çekirdeklidir. Kendine özgü bir aroması vardır. Şarabı; meyve aromalı, hafif-orta gövdeli, düşük asitli ve düşük tanenlidir. Türkiye'deki en iyi yıllanma potansiyeline sahip üzümlerindendir. Kalecik karasının da kırmızı etle tüketilmesi tercih edilmektedir. Çal karası Denizli ve çevresinde üretilen bir başka yerli üzüm türüdür. Şeftali ve gül aroması içeren orta asidik pembe şarap yapımında kullanılır. Çilek ve böğürtlen tatlarını da içerebilmektedir. Balık ve tavuk ile tüketilmesi önerilmektedir."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/sayfa-yazar-olmak-istiyorum-9", "text": "Bilgeyik yazarları, kendilerine ait özgün içerikleri çeşitli alanlarda yazarak okuyuculara ulaşır. Bilgeyik, bilgi kaynağı olarak kullanılan özgün bir web sitesidir. Herkes yazar olabilir. Bilgeyik, yazarlardan herhangi bir ücret talep etmediği gibi, herhangi bir ücret ödemesi de gerçekleştirmez. Bilgeyik'te bir makale yayınlanmadan önce editör ve redaktör ekibimiz tarafından incelenir. İçeriğin özgünlüğü ve uygunluğu kontrol edildikten sonra yayınlanır ve tarafınıza bilgilendirilme yapılır. Makaleleriniz dilerseniz adınız ile dilerseniz de \"Bilgeyik\" adı ile yayınlanır. Makalenizi yayınlamak için üye olup zaten üyeyseniz üye girişi yapıp profilim menüsünden makalelerim kısmına girerek \"Makale Yaz\" butonu ile beraber ilk makalenizi oluşturabilirsiniz. Unutmayın! Makalelerinizi kendi cümlelerin ile \"özgün\" olduğu şekilde yazmanız çok önemli. Daha önce farklı yerlerde yayınlanmış olan bire bir aynı makaleler onaylanmayacaktır."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/ses-kaynaginin-mesafesi-nasil-olculur-417", "text": "Uzakta bir yıldırım düştüğünde ya da havai fişek patladığında; olayın sesinin, görüntüsünden çok daha sonra bize ulaştığını fark etmişsinizdir. Bunun sebebi, sesin havadaki hızının ışığın hızına oranla çok çok düşük olmasıdır. Sesin havadaki hızı 343 Metre/Saniye aralığında iken ışığın havadaki hızı 300.000 Kilometre/saniyedir. Yani ışık hızı sesten yaklaşık 900 bin kat daha fazladır. Bu yüzden yıldırım ya da havai fişek gibi ses kaynağı olaylar gerçekleştikten sonra sesi duymamız hayli zaman alır. olarak hesaplanır. Yani yıldırımın görüntüsü ile sesi arasındaki geçen 10 saniyelik süre yıldırımın 3,4 km uzakta olduğunu gösteriyor. Olayı daha da basitleştirmek için her 3 saniyelik fark için 1 kilometre olarak hesap yapmak çok da yanlış olmaz. Hesaplama yöntemini öğrendik. Peki bir yıldırımın, şimşeğin ya da havai fişeğin duyulabileceği maksimum mesafenin ne kadar olduğunu hiç düşündünüz mü? Bu her ne kadar ortam koşullarına bağlı bir durum da olsa sesi kaydedilen en uzak yıldırım 64 kilometre olarak kayıtlara geçmiştir. Ne var ki o mesafede düşen bir yıldırımın ışığının gözlemciye ulaşması oldukça zor olduğundan konumuzla pek alakası yoktur. O yüzden gözlemlenebilir bir yıldırımın, şimşeğin ya da havai fişeğin sesini net olarak en fazla 15 Km öteden duymak mümkün olabilmektedir. Hatta yağmurlu hava koşullarında bu mesafe 10 Kilometreye kadar düşmektedir. Bu arada uyarmadan da geçmeyelim, eğer yağmurlu bir günde açık alandaysanız ve yıldırımın size olan uzaklığını 8 kilometreden az olarak hesaplıyorsanız, güvenli bir yere sığınmakta fayda var. Zira yıldırımın voltaj değeri 10 milyon ile 100 milyon volt arasında değişmektedir ve darbe akımı yaklaşık olarak 30.000 amper gücündedir. Ayrıca yıldırımın düştüğü noktadaki sıcaklığı 30.000 C ye kadar ulaşabilir. Bu sıcaklık güneşin yüzey sıcaklığından fazladır. Bu yüzden yıldırımın düştüğü noktanın özellikle ilk 1 km'lik çapında bulunan insanlar tehlike altındadır."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/seyahatnameler-eski-zamanin-sinirsizlari-ve-zamanimizin-sinirlari-880", "text": "Eski Dünya'nın en hareketli zamanlarında diyardan diyara giden seyyahlar, yeni dünyaların ve Yeni Dünya'nın keşfine ilham olurlar. Anlattıkları olaylar ve hikayelerle birçok meraklı kaşif ruhlu ve yol düşkünü, bilinen dünyanın sınırlarını zorlamaya başlar ve anlatılanları arama peşine düşerler. Kendi yolculuklarını, kendi yollarını ve gelip geçtikleri yaşamı kaleme alır bazıları. Yüzlerce yıllık bu yol hikayeleri bugün okuması en zevkli eserlerdendir. İnsanı alıp kaleme alındığı devre, satırlarda anlatılan olayların içine götürmektedirler. Bazıları üsluplarıyla anlatılan olaylarıyla insanı fantastik alemlere yolculuğa çıkarmaktadır. Kendi devrinde veya yakın devirlerde bu eserleri okuyanlar amansız bir macera ruhuyla yola düşüp bu fantastik yaşamın içerisine doğru kendilerine hakim olamayarak sürüklenmişlerdir. Bu kişilerin serüvenleri de birer seyahatnameye dönüşmüştür zaman zaman. Gerçeğin, kurgunun, mit ve efsanelerin gelip dolduğu ciltlerce eser ortaya çıkmıştır. Şüphesiz asırlar sonra bile seyahatname okuyanlar yol iptilası olurlar. Öte yandan seyahatnameler farklı toplumlar arasında bilgi alışverişini sağlamışlardır. Doğru veya yanlış, insanların birbirleri hakkında daha fazla bilgiye sahi olmalarına aracı olmuşlardır. Seyyahların kendi kültürleri ve toplumları dışındaki insanlara bakış açılarını, yargılarını ve öteki olanı nasıl anladıklarına şahit olabilmekteyiz. Eserlerin kaleme alındığı dönemin ötekileri kimlerdi, farklı kültürlerin birbirlerine bakışı, yargıları nelerdi bunları okumak mümkündür. En önemlisi de sıradan insanların yaşamı, inançları ve kültürleri nasıl cereyan etmektedir, bu insanlar söz konusu dönemde nasıl yaşıyorlardı, bunu seyahatnamelerde görmek mümkündür. Bu eserlerde insanların ön yargılarını, korkularını ve düşman algısını gözlemlemek, biz ve onlar mevhumlarını anlamaya çalışmak bakımından da faydalıdır. Seyahat nameler özellikle sosyal bilimlerle ilgilenenlerin önemle dikkat etmesi gereken eserler olsa da çok dikkate alındıkları düşünülemez. Genelde tarihçilerin haşır neşir olduğu bu eserler, zaman zaman edebiyat meraklılarının da çekim alanına girmekte. Fakat sıradan okurların bir köşesinden yakalayıp tutunduğu seyahatname okuma tutkusu, az olsa da hayli kayda değerdir. Seyahatnameler her ne kadar eseri kaleme alan ya da daha sonraları onları duyduklarından yazanların, kaleminden dökülen kelimeler olsa da bu durumu bilme bilinciyle okumak, yazılanların büyüsünden pek bir şey eksiltmiyor. Belki de meseleye bilimsel yaklaşacakların veya bir veri olarak seyahatnameleri kullanacakların temel dayanak noktası bu noktada olabilir. Yine sadece edebi bir haz almak için okunuyorsa veya insanlar içindeki iflah olmaz yol dürtüsünü beslemeyi amaçlıyorsa, yolda evvelden yürüyenlerin hikayeleri onların sözleriyle dökülen satırlar eminim çok keyif veriyordur. Bildiğimiz gibi ejderhalar, cadılar, devler, vampirler, amansız yaratıklar, periler, kerametler, kahraman savaşçılar, efsanevi varlıklar ve masalsı diyarlar seyahatnamelerde bolca yer eder bunun yanında hayatın buz gibi gerçekleri, yoksulluk, kötü hükümdarlar, savaşlar, kıyımlar, hastalıklar, yalan, gerçek, zenginlik, iyilik, müzik, kadim sözler ve gelenekler, sıradan insanların muazzam dünyaları ve varlıklı insanların sefil dünyaları sıklıkla seyahatnamelerde kendilerine yer bulur. Yolda olup bitenler, görülenler, işitilenler ve yolun getirdikleri satırlara dökülür. Zamanımızda artık bazı instagram hesapları, bloglar ve youtube gibi platformlar da bir nevi seyahatnameye dönüşmüş durumda. Tabi ki bu platformlar ve buradaki içerikler seyahatnamelerle bir tutulamaz. Ama bin yıl öncesinden çekilmiş bir youtube yol vlog'u sanırım pek çok insanın hoşuna giderdi. Artık pek çoğumuz sanal platformlarda paylaşılan içeriklerle yol hikayesi yazıyoruz. Bazen bir görselin altına sayfalarca duygu, tavsiye, tecrübe ya da bir şiir döşerken, bazen sadece asıl şiiri veya hikayeyi görselin anlatmasını istiyoruz. Gidemediğimiz veya gitmek istediğimiz yerleri gezen insanların içeriklerini takip etmek bizleri mutlu ediyor. Yolda olanı seviyoruz belki bazen de yolda olmayı seviyoruz. İş piyasasında ezilen, yaşamı işin kapladığı alandan fırsat bulup araya sokamayanlar, arada yakaladıkları ve bir göktaşının evrende süzülürken yeryüzüne düşme ihtimali kadar az olan bir ihtimal ederindeki fırsatta, gezdikleri yerin ve yol arkadaşlarının görsellerini sanal aleme boşaltıyorlar. Hayat sadece bu anların uç uca eklenmesiyle katlanılacak bir şey değil kanaatimce, eğer yol çağırıyorsa ve yolda olmak mutlu ediyorsa yola düşmek gerek, ya da en azından her fırsatta. Ama bunun dışında insanı mutlu eden herhangi bir şey için de bu geçerli olmalı, bize yaşamın olağanı diye dayatılan yapay ve son birkaç bin yıllık duvarları yıkmak gerek. İçinde boğulduğumuz ekonomik ve sosyal sistemin dayattığı çürümüşlüğü aşıp başka bir dünya kurmak mümkün. Bunu tecrübe eden pek çok insan var, bu bir hayal veya ütopya değil. Yaşam bize dayatılan çalışma şartları, toplumsal cinsiyet normları ve yapay sınırlar değil, bunlardan öte bizim içimizde, yine derinlerde sakladığımız kadim bilgelikle beraber bizi yola düşürecek ve herkesle eşit adil bir yaşam kurabilecek güçte. Seyahatnamelerle bu satırların alakasını tesis etmeye gelecek olursam; seyahatnameler her ne kadar zaman zaman bazı fikir kalıplarına sıkışmış insanların eserleri olarak, taraflı kaleme alınsa da yazan kişilerin emellerini aşarak, sınırsız ve sınıfsız bir yaşamın umudunu ateşlemektedir. Yani aslında onların emellerinden bağımsız bir serüven cereyan etmekte. İnsanlara çok uzak bir geçmiş gibi görülse de insanlık tarihini düşündüğümüzde, kısa bir an kadar bize yakın olan bir geçmişte kaleme alınmışlardır, içindeki yol ruhunu öldürmeyenlerin hayatı tam anlamıyla yaşayanların hikayesi. Fantastik bir roman gibi, yani o kadar gerçek :). Seyahatnameler, eski zamanın sınırsızlarının hikayeleri. Bu eserler belki de bizleri kendi gerçekliğimizle yüzleştirecek. En önemlisi de inanların bastırılan ve kontrol altında tutulmak istenen merak ve keşif duygusunu ateşleyecek belki de. Seyahatnameleri okumak ve kendi seyahatnamemizi yazma noktasında bizleri ateşleyecektir. Tabi bu yazma işleminden evvel seyahatnameleri okumak ve yola düşmek gerek. Sonra, sonra... anlatılacak hikayemiz olur. ALES paragraf sorusu tadında kaleme aldığım bu kısa yazıyı bitirirken, beni iflah olmaz bir seyahatname okuruna dönüştüren ve yolda tanıştığım seyahatnameleri sizlere naçizane tavsiye niteliğinde sunmak isterim. Kıymet verir okursanız çok mutlu olacağınıza eminim, ya da sizlerde seyahatname okuyorsanız lütfen okuduğunuz eserleri yorum olarak yazın."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/siluet-cekimi-nasil-yapilir-224", "text": "Silüet fotoğrafları, gün doğumu ve batımı zamanlarında göz alıcı kareler yaratmak için, çokça kullanılan bir fotoğrafçı tekniğidir. Genelde merak uyandıran bir hava sergileyen silüet fotoğrafları nesneyi veya bir kişiyi ters ışık önünde konumladırılarak, insanın hayal dünyasına hitap eden karelerdir. Silüet fotoğraflarının nasıl çekildiğini, ayarların nasıl yapıldığını, nelere dikkat edilmesi gerektiğini öğrenmek istiyorsanız makalemizin devamını inceleyin. Silüet fotoğrafının nasıl çekildiğini merak edenler ilk olarak arka plan baz alınarak ve bir kişiyi veya nesneye odaklanarak yapılır. Nesnemizi veya kişimizin pozlamasını azaltarak güzel bir silüet fotoğrafı çekmiş oluruz. Öncelikle tripod kullanarak da görüntünün titrememesini sağlarız. Diyafram öncelikli veya manuel modlardan birini seçmelisiniz. Odağınızı kadrajınızda gördüğünüz parlak noktaya ayarlamalısınız. Net ve keskin bir fotoğraf için diyafram aralığınızı ortalama f/8 ve f/13 arasında bir değer seçmelisiniz. Silüet fotoğrafı çekerken olabildiğince az ışık az kullanılır. Flash'ınızın kapalı olduğundan emin olun. Çekeceğiniz fotoğrafta birden fazla nesne varsa bu iki nesneyi olabildiğince birbirinden ayrı tutun. Herhangi bir yere yaslanan kişileri nesneyle birleşik olarak olarak gözükmemesi için mesafeli durması gerekir."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/siradan-insanin-devrimi-16-asir-avrupa-koylu-savasi-952", "text": "16. asra gelindiğinde Avrupa coğrafyası, din savaşlarının, feodal beyler ve krallıklar arası güç mücadelelerinin, iç savaşların, ayaklanmaların yaşandığı, insanların asılsız suçlamalarla katledildiği ve köylülerin mülksüzleştirildikleri olaylara sahne olmaktaydı. Takvimler 1524'ü gösterdiğinde, Avrupa çok şiddetli hareketler silsilesi içerisindeyken, bir büyük hadise daha vuku buldu. Bazı tarihçiler bu olayı sıradan insanların devrimi olarak tanımlamaktadır. Bu tarihten itibaren yarım asır boyunca Almanya'nın güney bölgelerinde kırdan gelen yerel ayaklanmalar oldu. Söz konusu dönemde halihazırda kentlerde yaşanan mezhep çatışmaları, inançsal ve toplumsal dönüşüm ve dengesizlikler kırsala yayıldı. Kırda yaşayan kitleler, yılardır maruz kaldıkları ağır vergilere, eşitsizliğe, adaletsizliğe, yoksulluğa ve din kullanılarak yaratılan sömürü biçimine baş kaldırdılar. Bu hadise tarihe Köylü Savaşı olarak geçecekti. On binlerce kişiden müteşekkil halk orduları, yıllardır sömürü gördükleri manastırlara ve şatolara saldırarak harekete geçti, kentleri kuşattılar ve hareketi oradan oraya taşıdılar. Piskoposlar ve Lordlar bu beklenmedik hareket karşısında hazırlıksız yakalandılar, halk kitlelerini müzakere yoluyla oyalamaya ve yatıştırmaya yeltenirken bir taraftan da güçlü prensliklerden destek aradılar. Şehirlerdeki oligarklar ne yapacağını şaşırmış vaziyetteydi. Bir taraftan onların da piskoposlara ve lordlara karşı kendi kalkışmaları vardı ve yerel oligarklar, halkın yanında ayaklanmaya katılmak için baskılanıyordu. Diğer taraftan da isyanların tehdidindeki arazilerin sahipleriydi bu kişiler. Bu nedenle de ayaklanmadan uzak durmak ve barış ortamının sağlanmasını umarak, kenara çekilip olaylara karışmak istemiyorlardı. Öte yandan isyana geçen halk, bazı şehirleri ele geçirmeyi, kimi şehirlerin de yanlarında tavır almasını sağladılar. Salzburg madencileri ve köylüleri harekete dahil oldu. Heilbronn'da halktan ve de özellikle kadınlardan gelen baskı üzerine, kentin idarecileri dinsel kurumların hepsini işgal eden ayaklanmacılara kapılarını açmak mecburiyetinde kaldı. Bu sayede isyancılar, Memmingen, Weinberg, Stuttgart, Kaufbeuren, Neustadt, Mülhausen ve Bermatingen gibi kentlerin kontrolünü ele aldılar. Ayaklanmaya katılan kitleler her tarafta çoğu zaman yerel programları birleştirmek suretiyle şikayetlerini listelediler. Memmingen bölgesi köylüleri tarafından, hareketin taraftarı asi bir papazın ve zanaatkarların desteğiyle sıralanan 12 maddelik bir metin, çoğaltılarak bir nevi hareketin ulusal manifestosu niteliğini aldı ve yayıldı. Söz konusu liste, halk için ciddi ehemmiyet tesis eden yerel cemaatlerin kendi papazlarını atamaları ve ondalık verginin kullanımı noktasında karar mekanizmasının halkta olması gerektiği gibi, inançsal mahiyette taleplerle başlıyordu. Fakat bunların yanında insanların yaşamında can alıcı diğer taleplere de yer veriliyordu; serfliğin kaldırılması, lordlara ödenen kimi vergilerin kaldırılması ve ortak arazilerin işgaline, derebeylerinin köylülerin balık tutması, avlanması ve odun toplamasına engel olmasına ve keyfi adalete artık bir son verilmesi bunlardan bazılarıydı. Köylü hareketi içerisinde de görüş ayrılıkları söz konusuydu, aralarında lordlarla yaşanan gerilimin barışçıl yollarla çözülebileceğini savunanlarda vardı. Fakat köylülerin en basit talepleri bile, lordlar ve kilise için büyük bir tehdit olarak görülüyordu. Kendi düzenlerini temelden sarsacağını düşündükleri bu harekete ve fikirler ödün vermek niyetinde değillerdi. Halkı oyalamaya başladılar, halka bazı imtiyazlar sunuyormuş gibi yaptılar. Öte yandan paralı askerler toplamaya başladılar. Egemen sınıf kurduğu paralı orduyla, kendisine tehdit oluşturan halk hareketini 1525 Nisan ayında, çok daha sert bir şekilde bastırdı. Kaynakların ifadesine göre yaklaşık 100.000 köylü katledildi. Protestanlığın önderi, reformcu Martin Luther, köylü ordularının mücadelesine karşı tavır almıştı. Sıradan halkın taleplerine gelince lordlarla işbirliği tapmıştı. Köylüleri cinayet işleyen barbar hırsızlar olarak niteleyip, onlarla savaşan lordları destekleyen metinler yazdı. Luther yoksul halkın kazanımlarına o kadar karşıydı ki, bunlar kuduz bir köpeğin öldürülmesi gibi parçalara ayırılmalı, boğazlanmalı ve bıçaklanmalıdır dedi. Yine kaleme aldığı bir mektupta, lordların ölümündense köylülerin ölümünü yeğlediğini de belirtir. Önde gelen reformcular lordların yanında saf tutup, sıradan halkın hak mücadelesinin tanrıya ve kutsal kitaba ihanet olduğunu ateşli bir şekilde savundular. Fakat Thomas Müntzer gibi bazı reformcu vaizler halkın mücadelesine sahip çıkmışlardır. Bu vaizler Luther'in hareketine ilk başta destek olup, daha sonra onun saf değiştirdiğini savunup eleştirmişlerdir. Müntzer vaazlarında halkın ezilmesine karşı saf tutuyordu. Hristiyanlığın safının da bu olduğunu savunuyordu. Fakat bu tavrı dolayısıyla hedef oldu, ülkede sürekli yer değiştirip gizlenmek zorunda kaldı. Luther lordları onun peşine taktı. Günümüzde dahi ana akım tarihçiler Müntzer'in ve dolayısıyla ezilenlerin kimliğini ve mücadelesini lekelemek adına, onu delilikle suçlar. Tarih Luther'den övgüyle söz ederken, gerçeklerin arkasında duran Müntzer hep görmezden gelinir. Müntzer, ayaklanmalar sırasında halk hareketi içerisinde yer alırken, Mülhausen şehrinde henüz 28 yaşında işkencelerden geçirilip kafası kesilerek katledildi. Sıradan insanların ayaklanması, Almanya coğrafyası için önemli sonuçlara yol açtı. Prensliklerin gücü arttı. Prensliklerden şikayetçi olup birleşik büyük Almanya hayal eden şövalyeler, ilk başlarda ayaklanmaya ilgi duydular, fakat ayaklanmanın bastırılması sonrası lordların yoksullar üzerindeki yumruğu oldular. Oligarklar da vakit kaybetmeksizin lordların yanındaki yerini aldılar. Köylülerin mücadelesine çekimser kalan şehirli orta ve üst sınıf, bu mücadeledeki tereddüttü ve sonrasında lordların gücünü pekiştirmesiyle kurdukları düzene sessiz kalmasıyla, aslında kendi egemenliğinden de ödün verdi. Protestanlık Almanya'da takındığı tavırla, lordların güdümüne girdi. Luther'in savları ibadetteki ve tanrı katındaki eşitlik düşünceleri dolayısıyla zayıfladı. Lütercilik kendisiyle çelişkiye girdi. Lütercilik lordları Katoliklik karşısında savunup, önemli bir bayrak olurken, halk kitlelerinin sömürülmesi yönündeki ideolojik katkıyı da lordlardan esirgemedi. Lütherciliği bu duruma düşüren şüphesiz halkın isyanına iştirak etmeyip bunun da ötesinde halkın katline fetva vermesi oldu, yanında saf tuttukları lordlar onların düşüncelerini ve inançlarını boşaltıp, kullanışlı bir aparat kılmayı bildiler. Tıpkı Roma İmparatorluğunun yaşadığı yıkımı Hristiyanlıkla kucaklayıp, bu dini ideoloji olarak kullanması gibi, Alman lordlar da Protestanlığı ideolojik olarak kullandılar. Gerek papaya ve Katolik kilisesine karşı, gerekse yoksul halka karşı Protestanlığa sarıldılar. Almanya'nın güneylerindeki yoksul kitleler bir süre Katolik-Protestan savaşının kurbanı oldular. Avrupa coğrafyası mezhep savaşları içindeyken, lordların ve dini zümrelerin kazanımları azalmadı aksine arttı ve geniş halk kitlelerinin hak mücadeleleri karşısında gerek mezheplerin savunucuları gerekse lordların hepsi, inanç fark etmeksizin aynı safta yer aldı."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/somurgecilerden-once-afrika-904", "text": "XIX. ve XX. asırların batılı sömürgecileri Afrika'ya Kara Kıta ismini verdiler. Sömürgecilere göre bu kıta tarihten ve uygarlıktan bihaberdi; İnsanlıktan bihaber Oxford'lu Prof. Egerton'a göre Afrika'daki yaşa boş, can sıkıcı ve vahşi bir barbarlıktan ibaretti. Bu saygıdeğer profesörü, dönemin İngiltere'sindeki veya Avrupa'nın herhangi bir sanayi beldesindeki işçilerin yaşamlarına doğru bir gezintiye çıkarsak, gerçek barbarlığı görürdü. Ya da zaten bunların bilincinde yüksek ilim faaliyetlerine devam ediyordu, bilemeyiz. Batı'da Afrika'ya dönük ön yargılar o denli kuvvetliydi ki, XII. asırda Zimbabwe kentine gelen ilk Avrupalılardan olan jeolog Carl Mauch, bu kentin lokal bir köken taşıyamayacağına, zamanında kuzeyden gelmiş beyazların, kendi yapılarına benzer yapıların kopyalarını yaparak buraları inşa ettiklerini ileri sürmüştür. 1965 yılında tutucu bir İngiliz tarihçi olan Hugh Trevor-Roper, Afrika'da yalnız Avrupalıların tarihi ardır. Gerisi büyük ölçüde karanlıktır ifadesini güçlü bir cehalet ve kötülükle yazacaktır. Öte yandan Avrupa, Asya ve Amerika'da uygarlığı yaratan aşamaların hepsi Afrika kıtasında da vuku bulmuştu. Hem de bir sefer de değil, pek çok sefer. Bilindiği üzere bunun en somut örneği Mısır'dır. Ne kadar ki Mısır uygarlığını salt Afrika uygarlığı olarak tanımlayamasak da, Mezopotamya kültüründen karşılıklı etkileşim söz konusu çünkü. Mısır'ın kökenleri Nil'in yukarlarında Afrika'nın derinliklerinde yatıyordu. Heredoros MÖ. 1000 senesinde kısa bir müddet Mısır'ı ele geçiren, kendi özgün yazı sistemlerini geliştiren Nübyeli Kuş Uygarlığından bahseder. Romalılar, Hristiyanlığın erken dönemlerinde bu dini benimseyen ve İslam'ın ilk yıllarında Müslümanlara kucak açan ve kendi alfabelerine sahip Etiyopya Aksum uygarlığını çok iyi bilmekteydiler. İslam devletlerinden, Hindistan, Çin ve uzak doğunun diğer coğrafyalarından gelen tüccarlar, Mozambik'in güney sahasındaki doğu Afrika kentlerinin neredeyse tamamıyla ilişki içerisindeydiler. Ünlü seyyah İbn-i Batuta 1331 yılında, Tanzanya'daki Kilva kentini yeryüzündeki en güzel kent olarak anlatıyor. Avrupalıların Leo Africanus diye isimlendirdikleri Granadalı Hasan el-Vazzan XV. Asırsın ilk yıllarında Sahra Çölü'nü aşıp Nijer Irmağı havzasınca iki düzine kraliyete uğradığından söz eder; Timbuktu'dan çokça hakim, işinin ehli doktor ve din adamlarıyla beraber binlerce kişiyi barındıran, Berberi topraklarından gelen yüzlerce el yazması kitap pazarına sahip bir kent olarak söz eder. Günümüz Uganda'sından Buganda'dan kuzeyde yer alan Angola'ya değin uzayan Kongo Krallığı'ndan, Afrika'nın geniş orta kuşağı boyunca ve kıtanın batı kıyılarının ormanlık coğrafyalarında pek çok uygarlık yer alıyordu. Benin'i ilk ziyaret eden Portekizliler buradan oldukça etkilenmişti. Afrika kıtasındaki uygarlıkların peşi sıra varoluşu, temelde Asya, Avrupa ve Amerika'yla benzerdir. Bazı coğrafyalarda insanlar, komünal oluşumlarda belli başlı kan bağları ve diğerleri arasındaki kamplaşmaların oluşmasına yol açabilecek, ihtiyaçtan fazla ürün elde edebilecek toprak işleme yöntemleri geliştirdiler. Arkasından söz konusu belli başlı soy gruplarından kimileri, toplumu sömüren yönetici sınıflar halini alacaktı. Bununla beraber köylülerin ve çobanların yanında işinde ustalaşmış zanaatkar ve tüccar kitleler doğdu. Zaman zaman bu hadiseler diğer uygarlıkların tesiriyle ivme kazandı. Mısır doğrudan Nübye'yi tesir altında bıraktı; Arabistan toplumları karşı kıyıdaki Etiyopya'yı etkiledi, Arap, Hint ve uzak doğulu tüccarlar, doğudaki Afrika şehirlerini etkiledi. Bu durum sadece, söz konusu etkilerden faydalanabilecek eğilimlerin bağımsız biçimde meydana gelmiş olmasıyla olasıydı. Tüccarlar, sadece kıtanın güneyindeki alışveriş sağlayacak olan, karışık birer topluluk olmuş yerlere gidiyorlardı. Kıtanın farklı halklarının yaşamlarını sürdürme yöntemlerindeki ciddi değişiklikler, esas olarak dış müdahalelerden bağımsız bir biçimde meydana geldi. Bu vaziyet, bitkilerin evcilleştirilmesini göz önüne alırsak, başka hiçbir sebeple değil ise bile, Avrasya ve Nil havzasındaki eski bitkilerin Sahra altı Afrika'sı ikliminde yetişemeyeceği için de doğruydu. Bunun ötesinde Afrika toplumları kendi özgün tarım yöntemlerini geliştirdiler. Benzer dorum daha sonraları, demircilik için de geçerliydi. Afrika'nın batısındaki demirciler, aşağı yukarı MÖ. 1000'de Avrasya'da yeni demir madeni işlemenin uygulandığı dönemde, demiri eritmeyi öğrenmişlerdi. Fakat kullanılan teknikler farklıydı, bu durumda Afrika ve Avrasya arasındaki bağımsız gelişmeye dikkat çekmektedir. Tarımdaki ilerleme ve demir Sahra altı Afrika'sının gidişatını oldukça değiştirdi. Yeni teknikleri ilk uygulamaya başlayan Afrika'nın batısındaki Bantuca konuşan halklar, nüfuslarını hızla arttırdı. Bu durum MÖ. 2000 ve MS. 500 arasında, güney ve orta Afrika avcı-toplayıcı halklarının çoğunu yerlerinden edecek vaziyete geldi. Yüksek miktarda fazla tarımsal ürün elde etmiş olan veya ticaret yapabilen kişiler, MS. VI. yüzyıldan sonraki bir aşamadan itibaren, sınıfsal ayrımlara ve de kentleşmeye başladılar. Ticari faaliyetler Afrika'nın doğu kıyıları ile Asya'nın Hint Okyanusu kıyılarındaki halklarla temasa geçirdi. Batı Afrika kentleri bir taraftan Mısır, bir taraftan da Fas ve Cezayir topraklarıyla ilişkiler kurdular. Afrika halkları geniş anlamda ticari ağlar yaratmıştı. Zamanla yazı sistemlerini geliştirmemiş halklar Arapçayı kullanmaya başladılar ve bununla beraber bazı halklar İslam dinine yöneldiler. Zira değişen yaşam biçimi, üretim ilişkileri, ticaret ve kentleşme eski Pagan inançlardansa Semavi dinlere daha uygundu. Zamanla Afrika'ya özgün hadiseler, sırasıyla Mısır, Nübye ve Etiyopya medeniyetlerini doğuruştur. XV. Asra varıldığında, sınırın berisinde ya da hatta kimi dönemler sınıf öncesi halklarda yaşam süren ilkel topluluklarla karışmışsalar bile, kıtanın bir kıyısından diğerine farklı uygarlıklar vardı. Avrupalılar Afrika'ya ağızları sulanmış vaziyete ayak basmadan evvel, Afrika İslamiyet yoluyla dünya ticaret ağına bağlıydı. Afrikalılar, nihayetinde meydana çıkmakta olan dünya sistemine yem oldular. Öyle boyutlara vardı ki, uygarlıkları, onlara insan-dışı muamelesinde bulunan ırkçı ideolojilerce tarihsel literatürden neredeyse silindi. Fakat bunun nedeni bir yerde coğrafyanın azizliğinden kaynaklanır. Doğudan batıya uzanan Avrasya'da hemen hemen benzer iklimi yaşayan, geniş arazilere sahip, netice itibariyle benzer ürünlerin, tahılların geniş bir alanda yetiştirilmesine olanak sağlar. Ayrıca hayvancılık içinde uygun coğrafi ve iklimsel koşullara sahiptir. Dolayısı ile tarımdaki gelişmeler nispeten hızlı bir biçimde yaygınlaşabilmekteydi. Zira bu durum, benzer şartlarda tarımsal faaliyet yürüten halkların komşuluk ilişkileriyle gelişiyordu, gerçekleşiyordu. Yine büyük kitlesel insan hareketlilikleri hızlıca gerçekleşebiliyordu. Hunlar ve Moğollar örneğinde olduğu gibi, her ne kadar kan ve talan getirdikleri daha çok ileri sürülse de bunun yanında, yeni teknikler ve bilgi de getirebiliyorlardı. Buna karşın Afrika kıtası malumumuz, kuzeyden güneye doğru uzanır, bunun neticesiyle de kıtada farklı iklim kuşakları görülür. Akdeniz kıyısı, Fas-Cezayir hattı ya da Mısır bölgesinde üretilen ürünler savana ikliminde yetiştirilemez. Bununla birlikte, bu bölgelerde yetişen bitkiler, ekvatora yakın tropik bölgelerde bir fayda sağlamaz. Doğal olarak tarımsal teknikler üzerindeki lokal düzenlemeler, devrim niteliğindeki yeni ulaşım biçimleri, iklimsel engelleri aşmaya imkan sağlayıncaya dek, güçlükle lokal ehemmiyet üstlenmekten ileri gidebiliyordu. Öte yandan büyükbaş hayvancılığın kıtanın doğusuna yayılmasına mani olan doğal bir engel de mevcuttu; çeçe sineği. Evcilleştirilmiş sığırları olan tarım toplumu, büyükbaş hayvancılık için elverişli olan kıtanın güney topraklarına ulaşmakta problem yaşıyorlardı. Derin denizlere sahip olan kıtanın batı kıyılarında ulaşım XV. Asra kadar neredeyse imkansızdı. Çünkü o zamana kadar güçlü rüzgarların üstesinden gelebilecek gemicilik imkanı, yeryüzünün hiçbir köşesinde yoktu. Doğu kıyılarına ise daha ulaşım rahattı. Fakat burada da büyük yüksekliklere sahip karanın içlerine ulaşmak oldukça zordu. Aynı zamanda Sahra Çölü, büyük kıtayı Atlantik'ten Nil'e kadar bölüyordu. Bu büyük çöl, MS. 500 senelerinde ehlileştirilmiş devlerin kullanımından sonra dahi, gözü kara seyyahlar dışında tüm insanlar için ciddi bir engeldi. Avrupa'da bulunan Almanlar, İskandinavlar ve Britanyalılar benzeri nispeten daha geri kalmış toplumlar, 'Karanlık Çağlar'da dahi Hindistan'da, Çin'de ve Ortadoğu'da cereyan eden yenilikleri ve gelişmeleri öğrenebilmekteydi. Avrupa, yeryüzünün en büyük kara parçasında olup bitenlerden faydalanabiliyordu. Sahra altı halkları ise sadece kendi öz kaynaklarıyla idare etmek mecburiyetindeydi. Avrasya'nın hemen hemen yarısı boyutundaki ve nüfusu da altıda biri kadar olan Afrika, coğrafya ve iklim tarafından nispeten yalıtılmış bir haldeydi. Fakat bu durum tarihsel süreç çerisinde peş peşe görülen Afrika uygarlıklarının varlığıyla da anlaşılacağı üzere, toplumların gelişmesi önünde aşılmaz bir engel teşkil etmiyordu. Ama Avrupa'dan gelen, Asya'nın bilgi ve teknolojisine de çok evvelden ulaşmış, bunları geliştirmiş, aç gözlülerle yüz yüze geldiklerinde, bahsi geçen engeller Afrika halklarını ölümcül bir dezavantaj ile karşı karşıya bırakmıştı."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/sosis-cinsi-kopekler-pitbullardan-daha-tehlikeli-878", "text": "- Pitbullar tehlikeli ve yasaklanmaları lazım! - Vicdansızlar, aileyi evden çıkarmışlar! - Tüm sokak köpekleri toplanmalı ve barınaklara gönderilmeli! Bu yazı bir köşe yazısı ve tartışma, laf yetiştirme niteliği taşımaktan ziyade birkaç yanlış bilgiyi bilimsel verilerden yola çıkarak düzeltme umuduyla yazılıyor, umalım ki öyle olur... Yukarıdaki tablodan da görülebileceği gibi, Pitbull cinsinden çok daha güçlü cinsler bulunmaktadır, ki bu cinslerin biri çok yakından bildiğimiz Sivas Kangalıdır. Sivas kangalının tek ısırığı 3 Pitbullun ısırığından daha güçlü! Öyleyse, eğer mevzu güçlü olmaksa yukarıdaki tablodaki çoğu hayvan da tehlikeli kabul edilmeli ve pitbull cinsine uygulanmak istenen yaptırımların aynısı, hatta belki daha fazlası diğerlerine de uygulanmalıdır. Madem öyle, neden 10 köpek saldırısnın 9'unda pitbull var? dediğinizi duyar gibiyim. Sebep ise anlaşılmak istendiğinde çok basit. Pitbullar güçlü yapıları ve tehlikeli oldukları düşüncesiyle onu tehlikeli bir silah haline getirebilecek insanlar tarafından sahiplenilip, onların kurallarına göre büyütülüyor. Bunun sonucunu ise hepimiz biliyoruz. Aşağıdaki fotoğraf belki de çoğu şeyi açıklıyor... Geldik yazının en şaşırtıcı bölümüne. Sosik cinsi köpeklerin pitbullardan daha agresif olduğunu biliyor muydunuz? Aşağıdaki tablodan da görülebileceği gibi, pitbull cinsi köpekler agresiflik konusunda sosis cinsi köpeklerin yanına bile yaklaşamıyor. Bu bilgi Applied Animal Behaviour Science dergisinin 2008 yılı 114. sayısından Breed differences in canine agression adlı makaleden elde edilmiiştir. Arzu eden okur, makaleye buraya tıklayarak ulaşabilir ve daha ayrıntılı bir bilgi edinebilir. Aynı makalede, yine doğru bilinen bir yanlış olarak, pitbull cinsi köpeklerin diğer cinslere göre ısırıklarının farklı olduğu, tabiri caizse ısırıp bırakmadığı ve kitlendiği söyleminin doğru olmadığından da bahsediliyor. Sonuç olarak, sevgili okur, bu hikayenin de kötü karakteri insan. Pitbulllar bir grup insan tarafından gücün sembolü olarak görülüyor, ona göre yetiştiriliyor ve sonuç, hepimizin malumu vahim saldırılar oluyor. Bu konuda yapılacak bellidir, pitbull veya diğer X ırkına karşı, bu bir grup insanın böyle bir ilgisi varsa, o köpekleri sahiplenmelerine engel olunmalıdır. Çözüm, bir veya birden fazla ırkı yok etmek, sokaktaki tüm köpekleri toplayıp hali belli olmayan barınaklara tıkmak değildir."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/tanri-ve-irade-905", "text": "İnsana özgü erdemlerden biri olan irade, seçim ve yaptırım gücüdür. Bu kelime günümüzde genellikle ''özgür irade'' şeklinde kullanılır. Özgür irade ise hiç kimsenin tesiri altında kalmadan ve zorlaması olmadan seçim yapabilmek anlamına gelir. Cüzi İrade: İnsanın kendi yaptıklarıyla kaderini belirlemesidir. Türüm Öğretisi: Nicelik ve nitelik olarak gelişmiş olanın bir olandan çıktığı düşüncesi. varlıkların oluşumu. tüm gerçekliğin bir ve ezeli-ebedi aşkın bir varlıktan zorunlu olarak çıktığını öne süren metafizik görüşüdür. Sudur Öğretisi: Yaratılış teorileri arasındaki yerini Helenistik dönemde alan sudur görüşü, Yeni Platoncu akımın kurucusu Plotinos'un geliştirdiği bir teoridir. Plotinos'a göre evren, varlığa kaynaklık eden Tanrı'dan Nous 'un taşması ve aşağıya doğru gitgide somutlaşarak çeşitli katmanlar meydana getirmesiyle meydana gelir. Ortak noktada şu sonuçlar çıkar bu iki öğretiye göre insan yaratığı zorunlu bir varlığın eseridir. Bu zorunlu varlık bu yaratılışın bilincinde değildir. iradesi dışındadır. Örneğin; Bir gül bitkisinin gerçek ve asıl amacı güzel koku yaymak değildir. o güzel olduğu için hoş kokar varlık amacı hoş kokmak değildir. bu örnek gül için geçerli olabilir en azından olabilir diyebiliriz akıl saçmalamaz. Aynı mantığı yüce ve en yetkin varlığa uyguladığımızda bu o kadar da olağan gelmez. Çünkü söz konusu gül bitkisi değil aşkın varlık olan Tanrıdır. Külli irade ve cüzi iradenin özü şudur: Ey yaratılmış varlık olan sıçan ne kadar çabalarsan çabala içinde bulunduğun kafesi ben tasarladım ben imal ettim. Çıkış kapılarını havalandırma borularını ben tasarladım ve tüm çıkış kapılarının anahtarlarıyla beraber yiyeceğin de bende ona göre davran. Unutmadan özgür irade de verdim sana. İnançlı bir bireyle tartışmaya girildiği zaman tartışmanın daha doğrusu çoğu tartışmanın sonunda tıkanma olur ve şöyle bir cümle kurar: '' cüzi iradem beni buraya kadar getirebildi'' deyip tartışmanın devamını külli iradenin getirmesini ister. Bunu da külli irade adına kendi yapar... Lakin tartışmanın öbür kişisinin cüzi iradeden başka tartışacak kimsesi yoktur. Antikitenin inanışına göre varlık hiyerarşisi vardır Tanrı ya da en yüce iyi bu hiyerarşinin en üst noktasındadır. İnsan bu seviyedeyken en yüksek iyi insanın bu seviyesine inmez. Peki insan çıkabilir mi? En azından kendini tümüyle inanışa teslim etmiş biri çıkabilir. Anlayacağımız bunu sorgulayan kişinin oraya çıkmak gibi bir şansı yok. Şunu söyleyebiliriz ki inançta ve inançlı birinde iradeden söz edilemez. Çünkü Tanrı insanı yarattı. peki insanın bundan haberi var mıydı? Hayır. Peki kendisine yaratılmak ister misin diye soruldu mu? Hayır. Kendisine soru sorulabilmesi için yaratılması gerekir. İradesi dahilinde bir iş yapılabilmesi için dahi önce ilk olarak ''İRADESİ DIŞINDA'' yaratılması gerekir. Ve Tanrı insanı, insan - irade karşılaşmasında insanı sahaya 1 - 0 yenik halde çıkardı."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/tarla-faresinin-yasantisina-bir-bakis-932", "text": "Çok önce yazıp yayımladığım bu yazım bayağı ilgi çekmişti. Hatta genç bir meslektaşım; bu yazının bir ders malzemesi olarak sınıfta kullanılabilmesi için lisansüstü derse giren hocasının izin istediğini yazdı ve izin vermemi rica etti benden. Seve seve isteği yerine getirdim doğal olarak. Bilimsel bir hava içeren yazının herkesin anlayacağı bir dille aktarılmasına örnek olabilirmiş. İki ayrı süreli yayında yayımlanan o yazı, bilgeyik ölçülerine göre belki uzun olabilir, daha önemlisi yayımlanmış bir yazıyı yinelemek zaten etik olmayacağı gibi bu sayfaların kurallarına da uymaz. Şöyle bir yol düşündüm kendimce; Aşkın Simgesi= Tarla Faresi başlıklı bu yazımdan birkaç ara başlık vereyim okuyuculara, ilgilenenler olursa benden yazının tamamını istesinler, hemen göndereyim e-mail olarak. Bahar aylarıydı, çimlerin üzerindeki karlar eridikçe önce bir-iki delik belirdi bahçede. Günler geçtikçe o bir-iki, 10-15 oldu. Sonra yüz bilmem kaç delik. Kimi 3-4 cm çaplı kimi daha geniş ya da dar, toprağın derinlerine inen gözenekler. Birbirinden bazen metrelerce bazen de 30-40 cm uzaklıkta olan, güzelim çimleri göz göz oyan delikler. Ankara'nın Gölbaşı İlçesi'ne bağlı Esenbel'de oluyor bunlar. Derdime bir çare bulmak için, doğruca Yenimahalle Tarım İlçe örgütünde aldım soluğu. Konu komşunun söylediğine göre bu yaratıklar tarla faresiydi ve bunun tek ilacı zehirli buğdaydı. Benim tahminime göre 1 kg., bizim ev halkına göre de en az 2-3 kg. buğday ancak yeterdi zehirleme işlemi için. Çok yakın ilgi gösterdi bu işle ilgili uzman. Önce tarlamın büyüklüğünü sordu. Ne kadardı tarla, 40-50 dönüm var mıydı? Beni meslekten çiftçi sandı galiba. Bir dönümden küçük çimle kaplı bir yer olduğunu öğrenince; ben size zehirli buğday KULLANMAMAYI önereceğim, dedi. Ne kadar dikkat edersek edelim, yine de çevreye bir zararı olurmuş zehirli buğdayın. Bizler dikkatli olsak bile ölmüş zehirli fareyi yiyen kedi, köpek, kuş zarar görürmüş bundan. Benim almayı düşündüğüm 1 kg.'la en az 5 dönüm yer ilaçlanabilirmiş. Çünkü bir deliğe 5 adet ilaçlı buğdaydan fazlası konulmamalıymış. Açıklaması gayet basit, şöyle oluyor: Hayvan bir kez çok zeki, öyle kolay kolay faka basmıyor. İlacı elle bırakmışsan, yani teninin kokusu biraz sinmişse, ağzını bile sürmüyor. Bir kaşıkla 5 adet buğday tanesi bırakmışsan eğer, zevkle yiyor ve geri çıkarmıyor da, daha fazla bırakmışsan, açgözlülük edip yiyince zehir nedeniyle hepsini kusuyor. Oysa ilacın, hayvanın vücudunda en az 20 dakika kalması gerekli etkili olması için. Kusunca kendisine yapılan komployu çakıyor hayvan ve vücut acayip bir bağışıklık düzeni kuruyor ilaca karşı. İlacı ne kadar bol kullanırsan alacağın sonuç o denli olumsuz oluyor. Sonra da benim yurdum insanım sızlanıp duruyor, dünyanın zehirini kullandım fayda etmedi diye. Memelilerin ancak %3'ünde eşlerine sadakat varmış. Tarla fareleri de bunların içindeymiş. İlk cinsel birleşiminde beyinlerindeki, aşağıda adı yazılı 2 hormonda artış olurmuş tarla farelerinin. Dr. Insel, oxcytocin ve vasopressin adlı bu hormonları tarla farelerinden alıp laboratuvarda deli dana gibi sağa sola saldıran çapkın farelere vermiş. Sonuç tam bir kılıbıklık durumu. Eşine ileri boyutta bağlı, onun yanından ayrılmayan ve ömürboyu da ayrılmayacak olan bir ev erkeği olmuş bizim çapkın laboratuvar fareleri. Şu bizim tarla farelerinin çok düşmanı var; onlardan biri de tilki işte. Hani o kurnazlığına nasıl olduysa hepimizin inandığı tilki. O da malı toptan götürenlerin başında geliyor. Yakalanan bir tilkinin midesinden bir akşamın nevalesi olarak tam 60 tane fare saymış biliminsanları. Zehirli buğday kullanıldığında tilkilerin sayısında da azalma oluyor böylece. Gelelim yine mahzun bakışlı tarla farelerimize. Araştırma kaynakları tarla farelerinin yılda 5-6 kez doğum yapabildiğini yavruların da 2 ayda cinsel olgunluğa erişebildiklerini, hatta ilkbaharda yavrulayan bir dişinin yıl sonunda torununun yavrusunu kucağına alabildiğini söylüyor. Beslenme sorunu olmayan yıllarda bu miktarın 32 000 adede varabileceğini söyleyen kaynaklar var. Öyle ya da böyle 500'den aşağı hiç düşmüyormuş bu miktar. Koşullar elverişli değilse, beslenme zor olacaksa, enflasyon üç haneli rakamlara ulaşmışsa doğum kontrolü yapıyor kendi kendine ve çoğalmıyor hayvan. Baştan da dediğim gibi ben uzmanın sözünü dinledim. Zehirli buğday yerine yuvaları su ile doldurarak farelerin dağılıp kaçmalarını yeğledim. Üç kez su saldım deliklere sonra da delikleri taşla sıkıca kapadım. Daha doğrusu deliklerin çapından daha geniş olan taşları çaktım deliklere. Toprak düzeyinden de 6-7 cm. aşağıya kadar iteledim. Üzerlerini toprakla doldurdum. Oraları çim tohumuyla yamadım. Delikleri sürekli kontrol ediyorum, her hangi bir yeni kazılma var mı diye. Taşla kapattım delikleri; ama, inanılır kaynaklar mermeri bile delebildiğini söylüyor bu mahzun bakışlının."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/temel-bilimler-uzerine-851", "text": "Bu yazımda temel bilimler hakkındaki bazı yanlış anlaşılmalar ve sorunlara değinmek istiyorum. Temel bilimler ne yazık ki gelişmemiş ülkelerde çok fazla önem görmemekte. Bu durumda öğrenciler, bu bölümleri yeteneği ve isteği olmasına rağmen gelecek kaygılarından dolayı tercih etmiyor veya edemiyor. Öncelikle sorunun nedenlerini iyi teşhis etmemiz lazım. Gelişmemiş veya gelişmekte olan ülkelerin bilime ve teknolojiye ayıracağı bütçeler, gelişmiş ülkelere göre daha az ve sınırlıdır. Hal böyle olunca da, yatırımlar temel bilimlerden mühendislik alanlarına doğru kayıyor. Çünkü mühendislik sektörü temel bilimlere oranla daha kısa vadede somut veriler elde edilmesini sağlıyor. Bizim sorunumuz da burada başlıyor. Mühendisliğin uygulama alanları ve dinamikleri temel bilimler üzerine kuruludur. Teorikten pratiğe geçiş gibi düşünülebilir. Teorik altyapının oluşumu ise temel bilimlere bağlıdır. Hiçbir formül-denklem kendiliğinden ortaya çıkmaz. Einstein gibi bir fizikçinin teorik çalışmaları, mühendislerin pratiğe dökebileceği farklı çalışma alanlarının ortaya çıkmasına olanak sağlamıştır. Bu sebeple temel bilimle uğraşan insanları, mühendislik alanında çalışan kişiler için akıl hocaları veya beyin takımları gibi düşünmek pekte yanlış olmaz. Böyle bir durumda, temel bilimler desteklenmezse; üretseniz bile tüketici durumunda olursunuz. Temel bilimlerle uğraşan insanlardan kısa süreli sonuçlar ve somut olgular beklemek mantık dışıdır. Yıllar önce Maxwell'in elektromanyetik dalgalar ile yaptığı çalışmalar o çağın insanlarına ve yöneticilere belki de bir şey vermemiştir ama günümüzde birçok teknolojik aletin üretimi bu çalışmalara dayanmaktadır. Kısa vadede getirisi büyük olmayabilir ama geleceği inşa eden toplumlar ve devletler arasında yer almak istiyorsanız yatırımlarınızı bu yönde arttırmanız gerekir. Bir ülkenin bilim alanında ilerleyebilmesi için temel bilimlerin üzerinde durulması ve bu alanlara teşvikin arttırılması şarttır. Bunun olabilmesi için de gençlerin 'iş bulabilir miyim, çalışma ortamı yaratabilir miyim, araştırmalarımı hangi koşullar altında yapabilirim ? ' gibi kaygılarının giderilmesi gerekmektedir. Bunun olabilmesi içinde her şeyden önce liyakat gereklidir. Haksız bir şekilde, bilgisi olmadan yüksek makama atanan yöneticiler ülkeyi de bilimi de felakete sürükler. Herhangi bir bilim ekibini düşünelim. Bu insanlar fizikle ilgili bir araştırma yürütüyor olsunlar. Bu ekip yeri geldiğinde CERN gibi önemli araştırma merkezlerini ziyaret edecek vesaire. Hepsi için önemli bir maddi kaynağın ayrılması gerekiyor. Ama gidip de birkaç sene sonra müteahhit kafasıyla 'hani siz ne ürettiniz bağamm' diyecek kişileri bu mevkilere atarsanız çok geçmiş olsun. Bilimle uğraşan adamın temel gayesi bir şey üretmek değildir zaten. Bilimle uğraşan adam bilinmeyenin peşine düşer, merakını gidermeye çalışır. Varolanı kabul etmek yerine, 'Acaba bunun yerine başka bir şey olabilir mi, bunu nasıl çürütebilirim veyahut bunu nasıl daha da geliştirebilirim ? ' diye düşünmektir. Diğer bütün gelişmeler bunların doğrultusunda ortaya çıkar. Uzun ve sabır gerektiren bir süreçtir bu. Bundan dolayı maddi ve manevi desteğinizi hiçbir zaman kesmemeniz gerekir. Aksi halde bu insanlar daha iyi koşullar yaratmak için, kendilerine daha iyi olanaklar sunan yerlere gitmek zorunda kalırlar. Beyin göçü verir, elinizdeki gelişmiş insan gücünden de olursunuz. Bu insalara neden ülkenize değil de başka devletlere hizmet ediyorsunuz da diyemezsiniz. Sonuç olarak bu insanlar yıllar boyunca eğitim görüyorlar, çabalıyorlar. Karşılığında da iyi bir çalışma ortamı ve maddi anlamda da biraz refaha kavuşmak en büyük haklarıdır diye düşünüyorum. Yine de tüm zorluklara ve kötü koşullara rağmen, elini ayağını ülkesinden tamamen çekmemiş, bir ayağı bu topraklar üzerinde olan ve bir şeyleri değiştirmek için çabalayan kişiler de var. Bu insanlar oldukça her zaman bir umut olacaktır. Son zamanlarda ülkemizde, temel bilimlere olan ilgiyi arttırabilmek için, sınavda iyi sıralama yapmış ve temel bölümleri seçen öğrencilere iyi miktarda burslar veriliyor. Yazımda genel olarak sayısal bölümlerden bahsettim ancak farklı bölümlerde burs kapsamında yer alıyor. Burs ücretleri, yeterliliği ve ne kadar kişiye dağıtıldığı hakkında yeterli bilgim olmadığından ek bir araştırma yapmanızı tavsiye ederim."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/tesla-giga-berlinde-calismak-ister-misiniz-754", "text": "Dünyanın en çok elektrikli otomobil üreten markası TESLA'nın Berlin'de inşa ettiği Giga Fabrikada çalışmak ne kadar güzel bir hayal değil mi? Artık hayalden öte gerçek. ELON MUSK, 05 Kasım 2020 Perşembe günü attığı twit ile Giga Berlin'de çalışmak üzere 12000 Kişiyi işe alacağını duyurdu. İşe alım detaylarını, başvuru esnasında işinize fazlasıyla yarayacak küçük bir ipucunu ve hazırlanmak için ihtiyaç duyacağınız kaynakları bu yazımızda paylaşıyoruz. Elinizi biraz çabuk tutsanız iyi edersin çünkü dünyanın her ülkesinden başvuru olacağından emin olabilirsiniz. \"ACE ENGINEER\" nam-ı diğer birinci kalite mühendisler ya da twitte belirtilmese de şansını denemek istiyenler bu twit ile heyecanlandılar. Daha önce hiç Resume hazırlamamış kişiler için resumenin resimsiz kısa bir özgeçmiş olduğunu da belirtmek isterim. Resumeyi göndermek için ihtiyacınız olacak mail adresi; 25guns@Tesla. com. Mail atmak için heyecanlandığınızın farkındayım ama ELON'ın attığı bir sonraki twit aslında sizi seçmelerini sağlayacak önemli bir ipucu içeriyor, göz atmanızı tavsiye ederim. ELON öncelikli olarak adaylardan daha önce çözdüğü en zor problemlerin ne olduğunu ve bu problemleri tam olarak nasıl çözdüğünü, resumeyi gönderirken mailde belirtmelerini istiyor. Aslında ELON, sadece problem çözücü insanları istihdam edeceğini de takipçisinden gelen soru üzerine herkese duyuruyor. Hatta adayın hangi okula gittiğinin bir önemi olmadığının da altını çiziyor. Ne olursan ol, problemleri ve sorunları çözüyorsan hep gel diyen başka bir şirket var mıdır tartışılır ama Musk'ın özellikle bunu vurguluyor olması resumeyi bu çerçevede hazırlamanın çok önemli olduğunu gsötermektedir. \"Beni alırlar mı?\" diye düşünmeyin diye Musk özellikle mezun olduğunuz okulun bir önemi olmadığını vurgulaması çok sevindirici. Belki de çok uzunca sürede bir gelecek bu fırsatı gerçekten denemeye değer olarak görüyorum. Hatta böyle bir fırsat için biraz vakit harcamaya ve çalışmaya değeceğinin de altını çizmek gerekiyor. Daha önce üzerine hiç düşünmemiş olanlar için kısa bir google araması ile resumenin nasıl hazırlanacağı bulunabilir, sanki onlarca resume örneği bu hayali gerçekleştirmek için orada bizi bekliyor. Aşağıdaki husulara dikkat etmenin de faydalı olacağını hissediyorum. - Kısa olmasına özen gösterin, hiçbir özgeçmiş 20 saniyeden fazla okunmuyor. - Okulunuzun, işinizin ya da katıldığınız sertifika programların yerine okulda ve işte çözdüğünüz problemlerden bahsetmeniz bu sefer çok işe yarayacak. - Hızlı davranın, bu ilanın milyonlarca başvuru alacağından eminim, iyi bir çalışma ile belki de Berlin'de Tesla Mühendisi ya da çalışanı olabilirsiniz. Buradaki yazı aracılığı ile Berlin Giga Factory'de çalışmaya gidecek arkadaşların bizleri unutmamasını dilerim. İhtiyacınız olacak bağlantıları da tekrar eklemeyi borç bilirim."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/trenlerde-sinyalizasyon-sistemi-nedir-321", "text": "Demir yolu, hava yolu ve limanlarda trafiği düzene sokan ışıklı sistemlere sinyalizasyon sitemleri adı verilir. Bu sistemler kimi zamansa sesli olabilir. Kara yollarında neredeyse tüm kentlerde ışıklı sinyalizasyon sistemleri kullanılmaktadır. Trenlerde olmazsa olmaz sinyalizasyon sistemleri aşağıdaki amaçlar için kullanılır. - Trenin rotasını belirlemek, kontrol noktası ve sinyalleri ayarlamak, - Tren hareketinin korunduğundan ve rayların anlık olarak doluluk oranlarını belirlemek, - Makiniste edindiği bu bilgileri sağlamak, - Tren hızını denetlemek Trenlerin diğer trafik araçlarından çok büyük farkı vardır. Trenlerin kütlesi, ağırlığı ve yüksek hızları nedeniyle fren mesafeleri çok önemlidir. Koca treni ani bir durumda bir anda durmak mümkün değildir. Ağırlık ve hıza bağlı olarak jantların raylardaki sürtünme oranlarına göre treninin durma mesafesi değişkenlik gösterebilir. Sinyalizasyon sistemleri bunun gibi durumları hesaplayarak, ideal olan hızı, rayların doluluk oranını ve rotayı ortaya çıkarır. Böylelikle dolu olan bir rayda olası bir çarpma senaryosunun önüne geçilmiş olur."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/turk-dizilerindeki-en-komik-10-kufurlu-sahne-161", "text": "- 1. 1 - Varto'lunun Meşhur Repliği - 2. 2 - Combo - 3. 4 - Zaten Esas Darbeyi Vajinal Bölgeden Almış - 4. 5 - O İngiliz Anahtarını Var Ya! - 5. 6 - It's Real F #@! Weird Country - 6. 7 - Sat Sat Sat Koy mına Sat Gitsin! - 7. 8 - Eğer Ben Kuzey'sem Senin... - 8. 9 - Geniş Aile'de Ulvi Yine İnciler - 9. 10- Adana'da Sıradan Bir Gün Küfür, bir insanın sözleri kullanarak, karşısındaki insana o anda acı vermek istemesi ama bunu fiziksel bir şekilde yapmak istememesi ya da yapamaması durumunu içerir. Bu yüzden küfür, bir ifade aracından da öte, bir içselleştirme, bir rahatlama aracı, bir isyandır. Küfürü zengin olan diller, insanların kendilerini daha iyi ifade edebildiği, mecazları bol, daha akıcı dillerdir. Bu konuda çok az dil Türkçe'nin eline su dökebilir; ama yine de en güzel küfür edilen dil, insanın ana dilidir. Türk Televizyon Tarihinin Küfür Rekorunu Kırmıştır. E çocuk düzgün anlatmaya çalıştı ama. 5 - O İngiliz Anahtarını Var Ya! -Niye ötmedi bu ya? -F ck dedii?! 7 - Sat Sat Sat Koy mına Sat Gitsin! -Bu benim için de gurur, onur ve haysiyet meselesi. 8 - Eğer Ben Kuzey'sem Senin... - Ortaam değil ağzınızda gül, g tünüzde söğüt ağacı bitse bu kız size bakmaz."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/turk-mitolojisinde-kotucul-ruhlar-abasiabaki-ve-buk-931", "text": "Abası/Abakı, Yakut Türklerinin inanışına göre kötülükleri temsil eden ve kötülüklerden korunmak için kendilerine kurban sunulan ruhlar/iyelerdir. Bazı Türk topluluklarında Albıs/Alkarısı vb. iyelerle bazen bir tutulur, bazen Alkarısı le ilişki içerisinde kabul edilir. Dişleri demirden, tek gözlü, tek ayaklı veyahut bazen ayaksız ve kel olan bu ruhların yerin altını mekan tutuğuna inanılır ve leşlerle beslenirler. İnsanlara zarar verebilirler ve insan ruhunu kaçırabilirler. İnsanları delirtip yolundan çıkarabilirler. Bu ruhların aynı zamanda kötü görünümlü ve zararlı canlıları yaratanlar olduğuna inanılır. Abasılar genellikle tek sıra halinde gezinirler ve dilediklerinde görünmez olabilirler. Yalnızca kamlar/şamanlar onları görebilirler. Ayı zamanda bu kötü ruhların da yeraltına inen ruhları göremediği söylenir. Bu kötücül ruhların çoğunlukla yalnız kişilere, hastalara, çaresiz ve zor durumdaki kişilere musallat olduğuna inanılırdı. Bu kötücül ruhların musallat olması neticesiyle hastalanmaya Tolaysı denmektedir. Abakı, Türk kültüründe bahçelere bağlara dikilen korkuluklarında ismidir. Korutucu olması, korkutmak eyleminde bulunması bu durumun temelini teşkil eder. Bu uygulama da esasında Türk Şamanizm'inde yer alan kötü ruhlardan korunmak amacıyla dikilen heykelcikler, sembolik direkler ya da ongunların zamanla aldığı yeni bir haldir. Bütün bu durumlar gerek mitolojik arka planda gerekse kültürel motifler içerisinde birbiriyle yoğun ilişki içerisindedir. Buk denilen ruhlar da abası/abakı ile benzer olarak anılır. Puh ya da Bug şeklinde de zikredilirler. Moğollar Bukh şekline telaffuz eder. Buk, kötü kişiliğe sahip insanların ruhları için kullanılırken, doğa içerisindeki kötü varlıklar için de kullanılan bir terimdir. Bu kelimenin diğer anlamları, felaket, afet ve hastalıktır. Bu terimlerin hepsi bilindiği gibi kötü ruhlarla ilişkili görülür. Bu ruhların insanlara musallat olması, kötü ruhlarla insanların bağlanması inanışı, ceza zinciri olan pranga kelimesinin Türkçe karşılığı olan kelimede de kendisini gösterir; bu anlamda inanların ayağına takılan zincire, tıpkı insanların ayağını bağlayan kötü ruhlar gibi bukağı/bukak denilirdi. Kişinin zincirlenmesi bir anlamda kötü ruhların musallat olmasıyla den görülmekteydi. Moğolca ve Tunguzlarda Buk kelimesi endişe anlamına da gelmektedir. Yine korkmak, üzülmek vb. anlamlara kelen kelimelerin kökeninde de aynı sözcük yer alır. Geceleri gezinen ve olumsuz/uğursuz anlamlar yüklenen puhu kuşu yani baykuşunda bahsi geçen anlamlarla ve sözcükle ilişkili olduğu yönünde iddialarda vardır."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/turk-mitolojisinin-kotu-iyesi-alkarasi-784", "text": "Alkarası, eski Türk mitolojisinde, günümüz Orta Asya, Sibirya, Altaylar, Azerbaycan ve Anadolu coğrafyalarının kültüründe mevcut bir iyedir. Bu iye Alcı, Elik, Alkara, Alkarısı ve Albıs gibi farklı isimlerle de zikredilir. Eski Türk mitolojisindeki iyi dişi iyelerden olan Umay Ana'nın, kötü dişi iye karşılığı olarak Alkarası görülür. Bu iyenin dağ geçitlerini ve akarsu kenarlarını mesken tutuğuna inanılır. Buralardan geçen yolculara oyunlar oynadığına, onları şaşırttığına, türlü sesler çıkarıp bağırdığına ve buralardan geçenlere musallat olduğuna inanılır. Ancak Alkarası daha çok hamiler ve lohusalarla uğraşır. Bu kötü iye çocukların, lohusaların ve hayvanların ciğerleriyle beslenir. Hamilelere, yeni doğum yapanlara ve bebeklerine musallat olur, acı çekip hastalanıp ölmelerine neden olur. Alkarası'ndan korunmak için bir takım ritüeller uygulanır. Alkarası'ndan korunmak için yeni doğum yapmış kadın yalnız bırakılmaz. Kadim zamanlarda kadınların baş ucuna demir nesneler bırakılırdı, ateş yakılırdı yine kutlu pınarlardan getirilen sular bırakılırdı. Kamların/Şamanların bir takım dini ritüellerle kadınları koruduğuna inanılır. Alkarası'nın musallat olduğuna inanılan kadınına albastı veya albasması olmuş denilir. Doğum sırasında ve sonrasında çocuğun veya annenin hastalanması ve ölmesi gibi durumlarda, bu kişilere Alkarası'nın musallat olup, albastığına inanılır. Günümüz Anadolu'sunda bu kötü ruhtan korunmak için kadınların yanında lohusalık dönemi boyunca gecelenir. Annenin baş ucuna makas, iğne vb. demir nesneler bırakılır. Yine kırmızı bir örtü lohusanın baş ucuna koyulur. Alevi Kızılbaşlarda kutlu ziyaretlerden getirilen su, toprak ve ağaç parçası gibi kutsalın bir parçası kadının yanına bırakılır. Yine Kur'an-ı Kerim odada asılı bulundurulur. Kadınlar gece boyunca şarkılar söyleyip, masallar, hikayeler anlatarak eğlenceli bir ortam yaratırlar. Böylece Alkarası'nın hoşlanmayacağı bir ortam oluştuğuna inanırlar ve bu iyenin yanlarına yaklaşmayacağına inanırlar. Alkarası, bazı yörelerde kızıl veya altın sarısı saçlara sahip, çok güzel bir kadın olarak tasvir edilirken; bazı yörelerde çirkin bir yaratık olarak tasvir edilir. Bu iye, ahırlara girip at yelelerine örgü örmeyi çok sever. İnsanlar ahıra girip çıkarken Alkarası'ndan korunmak için besmele çeker. Tüfek sesinden çok korktuğuna inanılır. Yine, Alevi Kızılbaş ocaklılarından korktuğuna inanılır. Kadim zamanlardan kalan bu inanış, bir takım değişikliklere uğrasa da günümüze kadar gelebilmiştir. Eski kültürün ve inancın yaşayan örneklerinden birisi olarak günümüz kültüründe yer etmiştir."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/turk-samanizminde-yer-su-kultleri-iduk-yir-sub-962", "text": "Bu kısa makalede isminden de anlaşılacağı üzere, Türk Şamanizmi ve Türk mitolojisi konusunda yayımlanmış son çalışmalardan Türk Şamanizmi'nde Yer-Su Kültleri başlıklı kitap ele alınmıştır. Türk Şamanizmi ritüelleriyle, mitolojisiyle ve genel anlama bütün karakteriyle doğa ile iç içe bir inanç sistemidir. Esasında bu inanç bunun da ötesinde doğanın bir parçasıdır. Türklerin kadim inanışları, inancın ve insanların doğa ile olan ilişkisi ele alınmadan kavranamaz. Kadim Türkler yaşam sürdükleri ekonomik uğraşların, iklimin ve coğrafyanın çerçevesini çizdiği, animizm temelli köklü ve tarihsel derinliği insanlığın köklerine varan bir inanç sistemi inşa etmişlerdir. Bütün bunlar bir takım kültleri temelde bünyesinde barındırmıştır. Doğal olarak Türk Şamanizmi'ni ve kadim Yer-Su kültlerini meyana getiren çoklu sebeplerden birisi, köklü tarihsel derinliğe sahip animizm unsurudur. Tabi yine doğal olarak insan-doğa ilişkisidir. Bütün bu çerçeve Türk Şamanizmi içerisinde Yer-Su kültleri başlığı altında ele alınmaktadır. Eski Türklerin kutsal Yer-Su kültleri, inancın ana omurgasını oluşturan kültleri bünyesinde toplar. Geniş coğrafyalara yayılan Türk topluluklarında, farklı inanış ve uygulamalar görülmekle birlikte, güçlü bir Yer-Su inanışı vardır. Yer-Su'nun yalnız bir tanrı/tanrıça olduğunu ileri süren veya bir iye-ruh olduğunu ifade eden görüşler de söz konusudur. Bunların yanında biraz daha genel bir görüş olarak, Türklerin tabiat kültlerini ifade eden ve bünyesinde kutsal doğanın kültlerini-iyelerini barındıran bir tanımlamaya da muhatap olur. Türk Şamanizmi'nde Yer-Su Kültleri kitabı diğer görüşlere kısaca değinse de temelde son fikir etrafında kaleme alınmış bir araştırma kitabıdır. Bu kitapta ana hatlarıyla Türk Şamanizmi'ni, bu inancın ana ayaklarından Yer-Su'yu ve temel Yer-Su kültlerini ele alarak; Türk mitolojisi ve Türk Şamanizmi çalışmalarına merak duyanlara bir el kitabı sunmak amaçlanmıştır. Yine okura yeni merak kapıları açmak da en büyük hedef olacaktır. Son bölümde bulunan kaynakçası ve dipnotlarıyla, okura içeriğin teyidi imkanını verdiği gibi farklı kaynakların listesini de sunmuştur. Kitap okuru kadim inancın ve kültürün doğa ile olan ilişkisini anlamaya... doğa ile çatışan modern dünyamızın yeni öğretilmiş ama böyle gelmiş böyle geçer kalıplarının sahtekarlığını anlamaya ve doğanın bir parçası olarak yaşama kültürünü tekrar hatırlamaya davet etmektedir."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/turk-televizyon-tarihinin-en-komik-ve-unutulmaz-reklamlari-122", "text": "- 1. 1. Açken Sen Sen Değilsin! - 2. 2. Eğitim Şart! - 3. 3. Merhaba Merhaba Ajda Pekkan - 4. 4. Çakar Çakmaz Çakan Çakmak - 5. 5. Hiç Davranma Benimkidir - 6. 6. Tık Tık Tık Eyi Günler - 7. 7. Elini Yıkadın mı Oğlum? - 8. 8. Böyle Ağlamış Gibi Yaparım: ühü hüühüü - 9. 9. Alırım Anahtarını Mayk - 10. 10. Kokoreççii! Sana bi Mail Attıydım Okudun mu? - 11. 11. Hadi Hayırlı Tıraşlar - 12. 12. Athena Demedim, Athena Dedim Athena, Athena - 13. 13. Banka Şubelerini Hiç Sevmem - 14. 14. Hey Kiss Çoluk Çocuk For Me! - 15. 15. Saçlarınızı Kurutun Sinüzit Olmayın - 16. 16. Daha Karpuz Kesecektik - 17. 17. Aganigi Naganigi - 18. 18. Ağzı Olan Konuşuyo - 19. 19. Tut Şunun Ucunu Döşeyelim Abi - 20. 20. Olips Erol - 21. Bonus -1: - 22. Bonus -2: - 23. Asıl amacı müşteriyi mizahla yakalamak olsa da komik reklamlar akılda kalıyor. Öyle ki bazıları gündelik hayata yeni deyimler, diyaloglar ve espriler dahi katıyor. Yıllar sonra bile söz konusu laf öbeğini duyduğumuzda, bilinçaltımızda bunu hayatımıza katan reklam aklımıza geliyor. Muazzez Abacı'yı böyle bir reklamda oynamaya nasıl ikna ettiklerini düşünürken sahneye Gönül Yazar girer. Bu reklam o kadar çok esprinin kaynağıdır ki. Hangisi saysak diye şaşırtır. Cem Yılmaz'ın sektördeki yerini garantilediği reklamdır. Ali Taran'ın muhteşem reklam zekası sektöre girdikten sonra hiçbir şey eski gibi olmamıştır. Yılmaz Erdoğan da sektöre girer ancak her zamanki gibi gönüllere de ufaktan dokunmadan edemez. Yine Ali Taran. Erkan Taşdöğen'in parladığı reklamdır. Bu reklamın altyapısı daha sonra Okan Bayülgen'in şovlarına ilham kaynağı olmuştur. Bebeklerin reklam faaliyetlerinde kullanılmasına karşıyız ama yine de akılda kalıcığı ile markasının önüne geçmiş bu reklamı paylaşmadan olmazdı. Yine kültürümüze katkıları küçük görülemeyecek bir Cem Yılmaz reklamı. Türkiye internetle yeni yeni tanışır. Reklamın mesajı açıktır: \"Herkes internetle tanışmalıdır.\" Reklam yine Ali Taran imzalıdır. Ali Taran yine Ali Desidero ile kırar geçirir. Güven Kıraç'ın bütün psikolojik sorunlarını yansıttığı reklam. 14. Hey Kiss Çoluk Çocuk For Me! Murat Serezli ve Burçin Terzioğlu'nu görünce dumur olacağınız reklam. Dilimize yapışmış bu söz öbeğinin kaynağını bile hatırlamayız. İşte müsebbibi olan o reklam. O dönem fındık elimizde mi patlamıştı ne olmuştu? Ama bu reklam sağolsundu. Ürününün önüne geçmiş bir reklam daha. Fıtratı pis dimağlarda \"Döşeyelim abi\" kısmı bilinçaltını hareketlendirdiği için reklamın sonraki versiyonlarında bu kısım bir çocuk tarafından seslendirilmiştir. Bu arada şarkının orijinali Vedat Sakman'a aittir ve \"tut şunun ucunu götürelim abi\"dir."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/turk-televizyon-tarihinin-unutulmaz-dizileri-195", "text": "- 1. PERİHAN ABLA (1986) - 2. BİZİMKİLER (1989) - 3. MAHALLENİN MUHTARLARI (1992) - 4. SÜPER BABA (1993) - 5. BİR DEMET TİYATRO (1993) - 6. FERHUNDE HANIMLAR (1993) - 7. KAYGISIZLAR (1994) - 8. ÇİÇEK TAKSİ (1995) - 9. ÇILGIN BEDİŞ (1996) - 10. SIDIKA (1997) - 11. KARA MELEK (1997) - 12. BABA EVİ (1997) - 13. - 14. İKİNCİ BAHAR (1998) - 15. RUHSAR (1998) - 16. DELİ YÜREK (1999) - 17. ÇARLİ (1999) - 18. YILAN HİKAYESİ (1999) - 19. AYRILSAK DA BERABERİZ (1999) - 20. 7 NUMARA (2000) - 21. BİZİM EVİN HALLERİ (2000) - 22. EVDEKİ YABANCI (2000) - 23. EKMEK TEKNESİ (2002) - 24. ASMALI KONAK (2002) - 25. EN SON BABALAR DUYAR (2002) - 26. KURTLAR VADİSİ (2003) - 27. ALİYE (2004) - 28. CENNET MAHALLESİ (2004) - 29. AVRUPA YAKASI (2004) - 30. - 31. YAPRAK DÖKÜMÜ (2005) - 32. HIRSIZ POLİS (2005) - 33. ARKA SOKAKLAR (2006) - 34. BİNBİR GECE (2006) - 35. AŞK-I MEMNU (2008) - 36. EZEL (2009) - 37. BEHZAT Ç. (2010) - 38. FATMAGÜL'ÜN SUÇU NE ? (2010) - 39. LEYLA İLE MECNUN (2011) - 40. MUHTEŞEM YÜZYIL (2011) - 41. SUSKUNLAR (2012) - 42. POYRAZ KARAYEL (2015) Bazı diziler vardır ki yıllar geçse bile tekrar tekrar izlenebilecek güzelliktedir. İşte hayatımıza televizyon ekranından dahil olup hafızalarımıza kazınan o muhteşem dizileri sizler için derledik."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/turkcemi-cok-seviyorum-929", "text": "Hemen her gün ilginç bir örnek duyuyoruz TV kanallarında. Olmayacak bir yerde, heceyi ya uzun okuyorlar ya da kısa. Sayın bayan ya da bay görevli! Kuşkusuz bunun doğrusunu öğretmişlerdir size, neden inatla ayı kısa okuyor ve rakım diyorsunuz. Üstünde uzatma imi yok; yok ama siz kesin olarak bilmelisiniz, ben değil. Siz, bir yerin denizden yüksekliğinden söz açıyorsunuz; ama, ben bir bardak sıvı içecek anlıyorum. Ya siz bay konuşmacı! Hemen her akşam ayrı bir kanalda muhattap deyip duruyorsunuz. Eskiden de diliniz bu sözcükleri belki severdi; ama şimdi Osmanlıcada olmayan şeddeli söyleyişi yeğliyorsunuz. Kuşkulandım kendimden en baba sözlüklere baktım: TDK yayını Mükemmel Osmanlı Lügati'ne, Bilgi Yayınevi'nin Osmanlıca Türkçe Sözlük ve TDK'nın Güncel Türkçe Sözlük adlı yayınlarına; hiç birinde muhatap iki t ile yazılmıyor. Şimdi birkaç sözcük yazacağım size, günlük kullandıklarımızdan. Eskiden bu sözcükler yerine hangi sözcükleri kullanırdık acaba, hemen söyleyebilecek misiniz? Kendinizi bir deneyin bakalım. Amacım şu: İlk duyduğunuzda kullanmaktan korktuğunuz, çekindiğiniz ya da sinir olduğunuz sözcükler, kısa bir süre sonra dolanıma giriyor ve siz eski kullanımı unutuyorsunuz. Haydi size bir kopya vereyim: Ben ilkokul'a başladığımda yılın ay adları değişmişti. Ekim ayına İlk Teşrin deniliyordu; bizden önce de Teşrinevvel miş adı. Daha sonra Ekim oldu da yanlış söylemekten ve yazmaktan kurtulduk. Yoksa Kanunevvel ayının son gecesini Kanunsaninin ilk gününe bağlayan geceyi yılbaşı olarak kutlayacaktık. Babalarımız müselles diyordu üçgene. Atatürk kafa yorup geometri tanımlarını Türkçeleştirmeseydi eğer; siz bugün eşit kenar üçgen yerine müsellesül mütesaviyül adla diyecektiniz. Sizin hiç kuzen iniz var mı? Nasıl yani? dediğinizi duyar gibiyim. Ben hiç kullanmam; ama siz öyle sık kullanıyorsunuz ki bu sözcüğü; onun için size sordum. Aile bağları bizim gibi bir toplumda - güçlü oldukça; adlandırmalar, tanımlandırmalar da güçleniyor. Amcamın kızı deyince ya da Dayımın erkek torunu deyince kimden söz açıldığını anlıyoruz Türkçede. Hele bir de emmioğlu var ki kırsal alanda, tadından yenmez bu sözcüğün. Karşındaki bizim kuzen deyip başlarsa, anlatılan kişinin kim olduğunu düşün gayri. Dayısının kızı mı, amcasının oğlu mu; halasının ya da teyzesinin neden olmasın? Türkçemiz böylesine güzel işte. Yıllar önce bir Alman profesörle tanıştırdılar beni Dortmund'da. Adam en az bizim kadar düzgün konuşuyordu Türkçeyi. Kaç yıl kaldınız Türkiye'de diye sordum. Bir kez gittim; o da turistik bir geziydi diyerek yanıtladı. Hepsini Türkiye dışında öğrendim; çünkü öğrenme isteğiyle çalıştım diyerek sözlerini sürdürdü: Türkçe matematiksel bir dil, önce bağlantıları çözdüm, bu bana yetti dedi. O anda masada oturanlar yazıp çizmenin serbest olduğu bir duvara- kalemle istediklerini yazıyorlardı. Biri daha önce To be or not to be yazmış; karşısına da Olsa da olur olmasa da diyerek açıklama yapmıştı. Bir diğeri; Sen ne diyon gardaşım gibi çıkıntı eklemişti. Bizim profesör de kalemi aldı eline ve bence en güzel çeviriyi yazdı : To be or not to be= YA HERRO YA MERRO. Çok güzel; ama, başka bir deyiş gelmedi mi aklınıza, hem Türkçe olmayabilir bu deyiş dedim. Aslında ben de o arada zaman kazanıyordum; ne yazayım diye. Haklısınız; ama türkler çok kullanıyor bu herro-merro ikilisini... Siz de YA HEP YA HİÇ yazın en açık anlatım olur dedi. Sonradan düşündüm de adam bizden çok ileriydi, ayrıntılarda. Sonra internette bir yazıyla karşılaştım; tam da bizim Alman hocanın deyişiyle yazılmış enfes bir makale: Türkçenin Matematiği başlıklı. Yazarı Dr. Hüseyin Özbay. Demek ki aynı dil sevgisiyle çalışan bilim insanları aynı görüşleri paylaşıyorlar. Dr. Özbay'ın bana çok hoş gelen bir örnek tümcesi var yazısında; ayrı ayrı anlamlara gelebilen altı tümce. Söcüklerinin hepsi aynı, fiiller de tümce sonunda, sözcükler ve zaman hep aynı. Ben örneği alıntılıyorum aşağıya. Örnek tümcenin açıklamalarında Dr. Özbay'ın yazısından esinlendiğimi belirtmek isterim. Tümce 1 : Ahmet dün ne yapayım diye düşündü, taşındı; sonunda camı kırdı. Tümce 2 : Dün camı kim kırdı diye merak ediyorlardı; sonunda Ahmet olduğunu anladılar. Tümce 3 : Ahmet dün kimsenin kalbini kırmadı camı kırdı. Tümce 4 : Ahmet'in camı ne zaman kırdığını merak ediyorsanız; kesin olarak dün kırdı. Tümce 5 : Merakınız dün camı kim kırdı ise; Ahmet kırdı. Tümce 6 : Siz başka gün sanıyorsunuz; ama, Ahmet camı dün kırdı. - Ben Dr. Murat Bey'in hastasıyım, başka doktora gitmem. - Bugün hastayım biraz, kırıklık hissediyorum. - Bu yazarın hastasıyım, bütün kitaplarını okudum. - Aslında hasta falan değil hastalık hastası o. - Oğlum sen hasta mısın? Önüne gelene sataşıyorsun! - Hasta Fenerliyim abi! Sözcükler doğru değilse, kavramlar da doğru değildir. Kavramlar doğru değilse, mantık karmakarışık olur. Mantık karıştığında ulusta dirlik düzenlik kalmaz. Toplumun düzeni bozulunca da devlet tehlikededir."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/ucak-yakiti-nedir-yakit-ikmali-nasil-yapilir-555", "text": "Hava yollarında ısı dengesini korumak diğer ulaşım araçlarına göre daha zordur. Uçaklarda kullanılan Jet-A1 denilen yakıtın ana maddesi ise kerosendir. Yüksek irtifalarda düşen hava sıcaklığı nedeniyle yakıtın donmaması ve sıvının akışkanlığını kaybetmemesi için oldukça önemli bir hidrokarbon sıvısıdır. Jet motorlarının yanı sıra sanayide de kullanılır ve halk arasında gaz yağı olarak da bilinir. Petrolün çok ince bir şekilde damıtılmasıyla elde edilir. Parlama noktası 38/40 C iken donma noktası -47/-49 C dir. Zor alev alır çok ısı verir. Bu özelliğiyle hem yangın riskini riskini minimize eder hem de donma riskini indirger. Jet-A1 den farklı olarak kerosen yoğunluğuna göre değişen Jet-A ve Jet-B tipi yakıtlarda vardır. Fakat Jet-A1 in donma derecesi Jet-A ya göre daha düşük Jet-B ye göre daha yüksektir. Bu nedenle ideal yakıt türüdür. Jet-B ise donma derecesi -60 C olması sebebiyle genellikle Alaska, Kanada ve Rusya gibi sert iklim koşulları olan ülkelerde kullanılmaktadır. Yakıt ikmali yapılırken güvenliği en üst düzeyde tutmak amacıyla bazı önlemler alınmalıdır. Sorumlu kaptan pilotun yakıt alınması hususunda talimatı olmadan yakıt alım işlemi yapılamaz. Ayrıca yakıt alımı başlamadan önce uçağın yakınında itfaiye hazır olmalıdır. Yolcu giriş çıkış kapılarına acil durum için körük veya yolcu merdiveni yanaştırılmalıdır. Uçak park frenine alınmış olmalı ve yakıt tankeri uçağa uçak motorları durdurulduktan sonra yanaşmalıdır. Olası bir yangına karşı müdahale için akaryakıt yangınlarını söndürebilir nitelikte en az iki adet yangın söndürücü bulundurulmalıdır. Yakıt ikmalini yapan personel yakıt buharının patlayıcı etkisi olduğunu bilmeli, kıvılcıma sebep olabilecek herhangi bir şey üzerinde bulundurmamalıdır. Meydan yakınlarında şimşek, yıldırım gibi hava olayları olması durumuna karşı yakıt ikmali için kuleden onay alınır. Buna benzer daha pek çok ayrıntıyı barındıran önlemler sonrasında yakıt ikmali başlatılır. Genellikle küçük hava limanlarında tankerle taşınan yakıt uçak kanatlarındaki girişlerden pompa edilir. Daha gelişmiş hava limanlarında ise 'hidrant' sistemi kullanılır. 'Dispenser' adlı dağıtıcılarla yer altındaki akaryakıt depolarından uçağın kanadındaki girişlere aktarılarak işlem yapılır. Dispenser, akaryakıtın basıncını ayarladığı gibi dolum işlemi sırasında yabancı maddelere karşı süzmekle de görevlidir. Bununla beraber yakıt ikmal işlemi acil durumlarda uçaklar arası transfer ile havada da gerçekleşebilir. Bazı durumlarda oluşabilecek hatalı saptamalar dolayısı ile eksik yakıt alan uçaklar olabilir. Bu uçakların çağrısı üzerine başka bir uçak ön kısımdan yaklaşarak yakıt pompasını arkadaki uçağa iletir. Havada yakıt ikmali yapmak için Prob-and-drogue ve Flying Boom adında iki ana yakıt sistemi bulunur. Her ne kadar bu yazımızda yakıt ikmali üzerinde dursak da bazı durumlarda uçakta bulunan yakıtın boşaltılması da gerekebilir. En sık rastlanan durumlardan birisi uçağın plan dışında erken inmesi nedeni ile kaynaklanır. Bu durumlarda yakıt depolarının dolu olması uçağın ağırlığını doğrudan etkilediği için bu şekilde inmek güvenli değildir. İnmeden önce uçağın kanat uçlarında veya kuyrukta bulunan bulunan \"fuel damping\" sistemi ile yakıt tahliye edilir. Bu yakıt yeryüzüne inmeden havada buharlaşır. Dump sistemi her uçakta bulunmayabilir. Yakıt boşaltımı yapamayan uçaklar uygun iniş ağırlığına ulaşmak için havada fazlaca kalabilir. Bu durum yolcular için bir dezavantaja dönüşür. Yolcuların olası bir rahatsızlığı için risk anlamına gelebilir."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/ucaklar-havadayken-yonlerini-nasil-bulurlar-609", "text": "Havada yolculuk yaparken pilotun hangi yöne gideceğini nasıl bulduğunu hiç merak ettiniz mi? Yüzlerce uçak havada aynı anda uçar ve birbirleriyle asla çarpışmazlar. Çoğu pilot gece uçuşlarında ve çok bulutlu havalarda hiçbir şey göremeden uçuş yaptığını söyler. Pilotlar için bu gibi durumlarda kokpitte pek çok navigasyon sensörleri, uçuş enstrümanları ve hava radarı gibi sanal görüntülerin olduğu ekranlar yer alır. Bu ekranlardaki haritalar yerdeki radyo istasyonlarını, uçağın derece olarak açılarını, uçulacak olan irtifalar ve bunlar gibi birçok bilgiyi de içermektedir. İleri teknoloji ürünü olan uçaklar yönünü bulmak hususunda oldukça gelişmiş araçlardır. Uçakların yönlerini nasıl bulduğuna dair sorular akıllara geldiği gibi uçakların yönlerini bulurken nasıl cihazlar kullandığı da merak edilmektedir. Uçağın navigasyonuna gideceği havaalanın kodları verilir, navigasyondan bilgisayara iletilir ve navigasyonun çizdiği dijital harita sayesinde; bilgisayar, uçağın uçuş ekipmanını hareket ettirerek, uçağın yönlendirilip hedefe ulaşmasını sağlar. Pilot, bir uçağın güvenli şekilde uçmasından sorumlu olan başlıca kişidir fakat o, birçok durumda çevresinde uçan uçakları göremez ve onların farkında olmaz. Bu sebeple çoğu ülkenin hava trafik kontrol sistemi vardır. Yerdeki merkezlerde çalışan görevliler, aletli uçuş kurallarıyla yapılan uçuşların her anını izler. Yani pilot kokpitteki görevlerini yerine getirirken yerdeki merkezlerde bulunan birçok ekip de uçuşa göz kulak olur. Pilot, ayrıldığı ve gideceği yerlerdeki kontrolörler hem de aradaki belirli kontrolörlerle radyo aracılığıyla düzenli bir şekilde irtibata geçer. Hava trafik kontrolörlerinin kullandığı diğer bir araç da radardır. Uçakların yaydığı radyo dalgalarını radar anteni alır ve kontrolörün ekranına iletir. Birçok uçakta, radara tanıtıcı sinyal gönderen bir radyo dalgası cihazı vardır. Bu sinyal bilgisayar verisiyle birleşir. Hava taşıtı radar ekranında uçuş numarası, hızı, uçtuğu yükseklik ve türü hakkındaki bilgilerle birlikte gözükür. Böylece yerdeki uçuş kontrolörlerinin talimatlarıyla diğer uçaklarla aradaki güvenli mesafe ayarlanır. Hava koşulları ve pist durumu öğrenilmiş olur."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/ucaklar-nasil-ucar-743", "text": "Hava araçları onlara etki eden 4 adet kuvvet üzerinde yaptıkları değişikliklere göre hareket edebilmekte yani uçabilmektedir. Bu kuvvetler birbirlerine karşı oluşan ve birbirlerine zıt olan 2 kuvvet grubu ile ifade edilir. Bunlar Kaldırma Kuvveti ve zıttı olan Ağırlık Kuvveti ile İtiş Kuvveti ve zıttı olan Sürtünme Kuvvetinden oluşur. Bu kuvvet değişikliklerinin nasıl sonuçlar verdiğini örnek vermek gerekirse Kaldırma Kuvveti Ağırlık Kuvvetinden fazla olursa araç yükselir tersi durumda ise irtifa kaybeder. Kaldırma Kuvvetini anlamaya çalışmadan önce bilmemiz gereken iki konu bulunmakta. Bunlar Akışkanlar ve Bernoulli İlkesi. Akışkan denince genelde insanların aklına sıvılar gelse de gazlar da birer akışkan formdur. Aynı su bardağında veya denizde olduğu gibi havada atomlardan oluşur ve belli kurallara göre bu atomlar konumlanır. Nasıl denizde dalga olabiliyorsa havada da rüzgar olabilmektedir ve benzer karakteristik özelliklere sahiplerdir. Bernoulli İlkesine göre akışkanlar hızlanır ise etrafına uyguladığı basınç azalır veya yavaşlar ise etrafına uyguladığı basınç azalır ilkesidir kısaca özetlemek gerekir ise. Bu iki bilgiyi de öğrendiğimize göre şimdi Kaldırma Kuvvetini anlayabiliriz. Yukarıda gördüğünüz üzere hava araçlarının kanatlarının profilleri Kaldırma Kuvveti oluşturabilmesi için özel bir şekle sahiptir. Bu şekil kabaca damlanın formlarına benzetilebilir. Bu şekil sebebi ile eğer profilin etrafında hava akışı sağlanırsa, profil yapım amacı gereği altından geçen hava akımı ile üstünden geçen hava akımı arasında oluşturduğu fark ile Kaldırma Kuvvetini oluşturmaktadır. Profilin üstünden geçen hava akımının alacağı mesafe artırılarak üst kısımdaki atomların hızlanması sağlanır ve Bernoulli İlkesine göre profilin üst kısmındaki hava akımı altındaki hava akımına göre daha düşük bir basınca sahip olur ve altındaki yüksek basınçlı alan kanat profilini yukarıya yani düşük basınçlı alana doğru iter. Ağırlık kuvveti, hava aracı ve bünyesinde bulunan her şeyin kütlesi ile yerçekimi çarpılarak bulunur. Dünyanın yerçekimi ivmesi Paris baz alınarak 9.81 m/s olarak kabul edilir. Kaldırma kuvvetini arttırmanın en kolay yolu hava aracının ağırlığını azaltmak ile mümkün olabilmektedir. İtiş Kuvveti hava aracının sahip olduğu pervaneli motorlar, jet motorları, potansiyel enerji vs gibi yöntemler ile oluşturulabilir. İtiş Kuvveti hava aracının A noktasından B noktasına gitmesini ve daha da önemlisi Kaldırma Kuvvetinin oluşmasını sağlayan hava akımını oluşturmaktır. İtiş Kuvvetinin artırılması dolaylı olarak Kaldırma Kuvvetinin artırılması sağladığı için Ağırlık Kuvvetinin azaltılamadığı durumlarda inanılmaz bir öneme sahiptir. Sürtünme Kuvveti diğer üç kuvvete kıyas ile hesabı çok daha zor ve değişkenliği çok yüksek bir kuvvettir. Ana olarak İtiş Kuvvetinin oluşturduğu hava akımına karşı tepki olarak oluşan Sürtünme Kuvveti, hava araçları için en önemli problemdir. Hava araçlarının bir sürtünme katsayısı bulunur ve bu katsayıyı azaltmak hava aracının daha hızlı gidebilmesine ve daha az yakıt kullanarak verimli olmasını sağlamaktadır. Havacılığın en önemli alanı olan Aerodinamik, kaldırma kuvvetinin arttırmak ve sürtünme kuvvetini azaltmaya çalışmaktadır."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/uluslararasi-alanda-balkanlar-977", "text": "Balkanlar ya da Balkan Yarımadası, Avrupa kıtasının güney bölümünde yer almaktadır. Bazı kaynaklarda bölge Güneydoğu Avrupa olarak geçmiştir. Balkan Yarımadası'nın fiziki yapısından dolayı Asya ve Avrupa arasında bir köprü görevi almıştır çünkü bölgenin üç yanı denizlerle çevrilidir. Balkan Yarımadası, kuzeyden Avusturya ve Macaristan, kuzeybatıdan İtalya, kuzeydoğudan Ukrayna, güneyden ise Türkiye ve Yunanistan ile çevrilidir diyebiliriz. Balkan Yarımadasının kapsadığı ülkeler; Bulgaristan, Arnavutluk, Sırbistan, Bosna Hersek, Yunanistan, Hırvatistan, Kosova, Romanya, Kuzey Makedonya, Slovenya ve Türkiye'nin Trakya Bölgesini kapsamaktadır. Balkanlar, tarih boyunca birçok olaya ve güç müdahalesine tanıklık etmiştir ve büyük güçlerin sahip olmak istedikleri bir bölge olmuştur. Bundan dolayı bölge birçok din, mezhep ve etnik yapıyı barındırmıştır. Bu da bize Balkan Yarımadasının jeopolitik olarak ayrı bir öneme sahip olduğunu gösterir. Balkan Yarımadasının bu önemli jeopolitik ve stratejik yapısından dolayı tarih boyunca sık sık işgale uğramıştır. Bazı kaynaklara göre, Avrupa'nın hiçbir bölgesi Balkan Yarımadası kadar işgale ve saldırıya uğramamıştır. Balkan Yarımadası, başta Osmanlı İmparatorluğu, Romalılar ve Bizanslılar olmak üzere birçok ulus tarafından yönetildi. Roma İmparatorluğu, MÖ 168 yılında imzalanan Roma Barışı ile Balkanlardaki egemenliğini başlatmıştır. Bu antlaşma ile Roma İmparatorluğu bu bölgede uzun yıllar hüküm sürmüştür. Roma Barışı ile Roma İmparatorluğu Balkan Yarımadasındaki birçok kent ve bölgeyi ele geçirerek, Balkanlardaki kontrolünü arttırarak ele aldı. Ayrıca Roma İmparatorluğu, Roma Barışı ile Balkan Yarımadasının hukuk işleyişini ele aldı. Roma İmparatorluğu, bu dönemde başta din ve dil olmak üzere kültür, eğitim, sanat, tarım gibi konularda etkili olmuştur. Fakat iç karışıklar, ekonomik krizler, askeri başarısızlıklar Roma İmparatorluğunun bu bölgede hakimiyetini azaltmasına sebep olmuştur. Bir süre sonra Roma hakimiyeti sona ermiş ve yerini başka güçlü devletlere bırakmıştır. Balkanlarda uzun süre hakimiyet kurmuş olan bir diğer devlet ise Osmanlı İmparatorluğudur. Osmanlı İmparatorluğu, 1389 yılında I. Kosova savaşı ile Sırbistan'ı aldıktan sonra Balkan Yarımadasındaki hakimiyetini arttırmıştır. Osmanlı imparatorluğunun uyguladığı iskan politikası ile Balkan yarımadasında Türk kültürü hakim olmuştur. İskan politikası ile Balkanlardaki Müslüman nüfus giderek artmış ve yaygın olan Hristiyanlığın önüne geçmiştir. Osmanlı Devleti'nin 19. Yüzyılda millet sistemini yürürlüğe koydu. Bu sistem ile Balkan Yarımadası kendi geleneklerini, yasalarını ve dini inançlarını yaşamaya başlamıştır. Kısacası Balkan Yarımadasına kısmi özerklik verilmişti. Bu gelişmeler ile 1821 yılında Osmanlı Devleti'ne karşı ilk ayaklanma Yunanistan'da çıktı. Rönesans döneminde matbaanın gelişmesi ile Yunan edebiyatı ve felsefesi Avrupa'yı etkilemiştir. Avrupa'ya göre Yunanistan, demokrasinin ve uygarlığın merkeziydi. Bu yüzden Yunanistan'daki ayaklanma Avrupa devletleri tarafından destek aldı. Ayrıca 16. Ve 17. Yüzyılları arasında reform hareketleri ile Yunanistan, otoriteye karşı çıkmış ve siyasi iktidarsızlık baş göstermiştir. 19. Yüzyılın başlarında ortaya çıkan Fransız Devrimi ve Napolyon Savaşları ile ortaya çıkan milliyetçilik ve ulusçuluk akımları Balkan yarımadasını da etkilemiştir. Bu akımlar ile Balkan Yarımadasında çeşitli isyanlar ortaya çıkmış ve bu isyanlar Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ve Rus Çarlığı tarafından destek almıştır. Bu olaylar sonucunda Osmanlı İmparatorluğu, Balkan Yarımadasına belirli ayrıcalıklar tanımış fakat daha sonra bölge bağımsızlığını ilan etmiştir. Bölgedeki ilk ulus-devlet 19. Yüzyılda Yunanistan olmuştur. Balkan Yarımadasında Yunanistan'ın ulus devlet olması bir dönüm noktası oldu ve Bulgaristan, Romanya ve Sırbistan'ın ulus-devlet olarak ortaya çıkmasına zemin hazırladı. 1990 yıllarında Yugoslavya dağıldıktan sonra savaşlar ve çatışmalar ortaya çıkmış ve bunun sonucunda birkaç ulus devlet kurulmuştur. Sonuç olarak tarihi ve kültürel açıdan zengin olan Balkan Yarımadası, tarihi boyunca çok çalkantılı ve çatışmalı bir bölge olmuştur. Balkan Yarımadasında siyasi, ekonomik ve sosyal sorunlar reform hareketlerine yol açmıştır. Günümüzde hala Balkan Yarımadası, bazı sorunlarla ve çatışmalarla karşı karşıya kalabiliyor. Fakat bölgedeki ülkeler hızla ilerleme kaydediyor. Avrupa Birliği ve diğer uluslararası kuruluşlar bu bölgenin potansiyelin farkında. Gelecekte daha iyi olabilmek için Balkan Yarımadası çok sıkı bir şekilde çalışmaktadır."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/umit-yasar-oguzcan-ile-siirli-bir-aksam-972", "text": "Yıl 1961, hatta günü bile belli; 08 Mart. Kız arkadaşımla Fazıl Hüsnü Dağlarca'nın İstanbul Aksaray'daki Kitap işyerine girdik. Aldığımız kitaba her zaman yaptığımız gibi tarih attık. O zamanlar Kadınlar Günü Emekçi Kadınlar Günü gibi şeyler bilmiyorduk sanırım. 08 Mart bizim için olağan bir gündü. Seninle Ölmek İstiyorum şiir kitabını satın almanın sevinciyle Sisler Bulvarı'nda yürümeye başladık başbaşa. Fakülte mezuniyetim için bir dersim kalmıştı. Bir arkadaşımın şirketinde büro işlerine bakıyor, bir ilkokul öğrencisinin de günlük derslerine yardımcı oluyordum. Keyfim yerindeydi sanırım. İstanbul Taksim'deki Kazancı yokuşunda beş arkadaş ortaklaşa kiraladığımız bir evimiz vardı. Her gün yaptığım gibi; şirketteki çalışmamı bitirip tramvayla öğrencime yetiştim ve akşam eve döndüm. Evin salonunda, bir yerlerden tanıdığım bir kişiyle karşılaşınca şaşırmadım değil. Şimdi rahmetle andığım arkadaşım Erdoğan Tüzün hemen tanıştırdı bizi. Ben Ümit Yaşar dedi karakaşlı esmer adam ve ben ekledim Oğuzcan'ı da var, hem de şair, nasıl tanımam sizi dedim. Nasıl biraraya geldiler Erdoğan'la hala bilmiyorum; ama Erdoğan Galatasaray Lisesi'nde belletmenlik yapıyordu o zaman. Ders sonrası çalışma ve ödev yapılan sınıflarda öğrencilerin başında duruyordu. İş çıkışında rastlamış olacak ki Ümit Yaşar'ı bize getirmiş söyleşiyi koyulaştırmışlardı. Ümit Yaşar'ın çözemediği bir sorun varmış sonradan öğrendik: Son şiir kitabı Seninle Ölmek İstiyorum bizim evin duvarında zarif bir tel askıda asılı duruyormuş. Erkeklerin egemen olduğu bir bekar evinde Ümit Yaşar şiiri bulunmaz hatta bulunamazmış. Bu işte mutlaka bir kadın parmağı varmış. Onun şiirlerinin okuyucuları genç kızlar ve kadınlarmış. Ben duvardaki şiir kitabını indirirken bunları dinliyor, bir yandan da kitaptan ezberlediğim dizeleri sıralıyordum. Bu kitap tahmin ettiğiniz gibi kız arkadaşımın, okumak için almıştım ama benim oldu sayılır dedim Ümit Yaşar'a. Çok güzel şiirler var kutlarım sizi diye de ekledim. Cebinden kalemini çıkardı ve oldukça uzun bir yazıdan sonra imzaladı. Yıl şimdi 2023 olduğuna göre 62 yıl geçmiş aradan. Ben o kız arkadaşımla 60 yıldır evliyim; o imzalı kitabı torunumuza aktarma zamanı geldi diye düşünüyoruz. Çok güzel bir akşam geçirdik dört-beş kişilik söyleşiyle. Neşemiz yerindeydi, şiirden şiire geçiyorduk hepimiz. Ne Orhan Veli kaldı ne Cahit Sıtkı Tarancı. Arada bir Yahya Kemal'in şiirleri de geliyordu söyleşiye, divan şairleri de. Ümit Yaşar konuşurken çok tatlı bir şekilde kekeliyor; ama şiir okurken hiç takılmıyor ve tüm şiirlerini ezbere okuyabiliyordu. Ezberden okumak çok şairde olmayan bir özellikmiş bu, kendisi söylemişti. Ben de onun kitaba adını veren- Seninle Ölmek İstiyorum şiirini ezberden okumuştum o gece; şaşırmadı değil. Şimdi olduğu gibi şişelerin üzerinde İçki sağlığa zararlıdır yazmadığı için olacak kanyak kadehleri hiç boş durmuyordu. Tekin Taşan arkadaşım boş bardakların havasını hemen alıyordu. Erdoğan, Galatasaray Lisesi'ndeki görevi yanında Musevi İlkokulunda da öğrencilere gözetmenlik yaptığından, çocuklardan öğrendiği türküleri zaman zaman bize de söylerdi. Hava Nagila anlamını bilmediğimiz; ama temposuna hepimizin katıldığı çok hareketli bir musevi folk müziğiydi. Bu yazıyı hazırlarken internette gezindim biraz ve şaşıp kaldım. Bu musevi türküsünü okumayan ünlü şarkıcı kalmamıştı sanki. Harry Belafonte mi istersiniz, Charles Aznavour mu? Dany Kaye mi istersiniz, Enrico Macias mı? İsterseniz Andre Rieu kemanıyla şenlendirirdi sizi... Türkü, kendi dilinde Bizi mutlu kıl... diyormuş. Sözlerini de yeni öğrendim. İşte biz o şiirli akşamı Tekin'in akordeonu eşliğinde Hava Nagila coşkusuyla sonlandırdık ve evden hep birlikte çıktık. Kazancı yokuşunu bu türküyü mırıldanarak yürüdük, Taksim'den uğurladık Ümit Yaşar Oğuzcan'ı. O günlerde hiç birimiz onun kendi canına kıymaya birkaç kez teşebbüs edeceğini; ama ondan önce büyük oğlunun bu acıyı babasına yaşatacağını aklımızdan geçirmiyorduk. Beni bensiz bıraktın, beni sensiz bıraktın. Rivayete göre, 22 ağustos 1926 tarihinde, Tarsus'ta doğmuştur. Sözüm ona şiir yazmaya, 15 sene önce başlamıştır. Kusurları: Evlidir, iki çocuk babasıdır, kekemedir ve tek böbreklidir. Yenice sigarası içer, her şair gibi tekel maddelerine karşı, özel bir sempatisi vardır. İş bankası genel müdürlüğünde çalışmaktadır, yeni mahallede oturur, telefonu ve telefon numarası yoktur. En sevdiği şair kendisi, en sevmediği yemek kabak musakkasıdır. Velhasıl, tuhaf adamdır şu Ümit Yaşar Oğuzcan. Şiir anlayışı: Şiir yazar, şiirden anlamaz. Şiirleri bazen kabuslu rüya gören bir adamın sayıklamasına, bazen de deli saçmasına benzer. Dilediği gibi şiir yazmak hürriyetine sahip olduğu için, şiirlerinde muayyen bir tarza veya şekle bağlanmamıştır. Hayatın bunca çevrü cefasından sonra, insanlık alemini şiirlerinden mahrum etmemek için yazmaktadır. Umumiyetle geceleyin yazar, onun için aysız geceler de yazdığı şiirler, karanlıktır. - salihbora. com - Youtube"} {"url": "https://www.bilgeyik.com/universitelerimizin-cokusu-912", "text": "Bu yazı fikirsel olarak yıllar önce doğdu, zamanla olgunlaştı, 22 Mart'ta ise ilk paragraflar kaleme alındı. Bu hafta akademideki durumu gözler önüne seren başka bir olaya tanık olduk. Sınav sırasında \"ihtiyaç molası\" yüzünden kavga eden bir dekan ve profesör birbirlerine kılıç çektiler! Profesör unvanını taşıyan insanların bu denli hareketlere mevzubahis olması içler acısıdır. Haber hakkındaki detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz. Üniversitelerin kökeni Plato'nun M. Ö 387 yılında kurduğu Akademiye dayandırılmaktadır. Akademi; bilim, felsefe, tarih, sanat vb. konularla ilgilenen bir grup insanın toplantılar yaptığı bir yerdi. M. S 89 yılında Roman diktatör Sulla tarafından lağvedildi. Üniversite kavramı üzerine konuşurken Gramscinin düşüncelerinden bahsetmemek olmaz. İtalyan düşünür ve komünist siyasetçi Antonia Gramsci kapitalist toplumu birbiriyle kesişen iki küre olarak tanımlar, birisi Güç ve Zorla idame ettirilen politik toplum iken, diğeri Rıza ile idame ettirilen sivil toplum. Gramsci'ye göre üniversiteler Rıza ile hükmetmede büyük bir araç rolünü oynar. Bu noktada hepimizin yakınen bildiği ve kalıplaşmış İsviçreli bilim insanları söylemini hatırlatmakta fayda var. Bu yazının amacı ilk üniversite tartışmalarını özetlemek değil. Yukarıdaki paragraflar sadece giriş manasında yazıldı. Bu yazıda cumhuriyetin ilanından sonraki süreçte Türkiye'deki üniversitelerin geçirdiği dönüşümler incelenecek. Uyarayım, hassasiyetiniz varsa, lütfen devam etmeyin! Çünkü çok muhtemeldir ki aşağıda canınızı sıkacak şeyler bulacaksınız. Sonucu yazıya başlamadan söyleyelim, 21. yüzyıl Türkiyesinde, - Akademik özerklik - Nitelikli bilimsel araştırma - Dünya literatürüne katkı koyma - Eğitimli insan üretmek - Nepotizm - Bina dikip, tabelasına üniversite yazıp, yoldan geçenleri hoca ve öğrenci olarak almak - İntihal - Parayla tez yazma - Bir mühendisten dahi herhangi bir ders almadan mühendis - Bir fizikçiden dahi herhangi bir ders almadan fizikçi - Bir hukukçudan dahi herhangi bir ders almadan hukukçu olmak Var. Yani, anlayacağın değerli okur, günün sonunda bizde yine varsa yoksa hamaset var! Aşağıdaki paragraflarda yukarıda da söz verildiği gibi, ilk önce Türkiye'deki üniversitelerin geçirdiği dönüşümü okuyacağız, ardından ise günümüzdeki vahim tabloya dair örnekler vererek yazıyı bitireceğiz. Öyleyse başlayalım. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Avrupa'da ilk üniversitelerin kökeni 1000'li yıllara kadar dayandırılabilirken, bizler için bunu maksimum götürebileceğimiz yıl 1863 yılında kurulan Darülfünundur. Ancak, Kimi tarihçilere göre bu tarih daha eskiye götürülebilir. İstanbul Üniversitesinin kökeni Fatih Sultan Mehmet tarafından pozitif bilimler okutulması için kurulan Fatih Külliyesine de dayandırılabilir. Cumhuriyet kurulduğunda zaten çok az olan eğitimli insan sayısı, ilk önce 1. Dünya Savaşı ardından da kurtuluş savaşında, hatta daha öncesindeki savaşlarda çoktan erimişti... Elde avuçta kalan bir avuç aydındı. 1924 yılında Darülfünuna tüzel kişilik verildi. 1933 yılında çıkarılan 2252 sayılı kanun ile Darülfünun kapatıldı ve yerine İstanbul Üniversitesi açıldı. Kökeni Osmanlıya dayanmayan ve İstanbul-Ankara ikilisi dışında kalan yerlerde üniversiteler açılmasına 1955 yılında başlandı. Bunun ilk örneği ise Trabzon'da açılan Karadeniz Teknik Üniversitesi oldu. Trabzon Üniversitesini Ege Üniversitesi ve Atatürk Üniversitesi izledi. Geriye kalan süreçte birçok sancılı olay gerçekleşti. 1948 yılında sol görüşlü oldukları için akademiden atılan hocalar, 1960 anayasasının özgürlükçü ruhu ve dünyadaki hareketlenmeden ortaya çıkan, 68 kuşağı olarak anılan öğrenci hareketi, 1971 muhtırası dönemi, 1980 darbesi (1980 darbesinden sonra YÖK kuruldu.) Bu ve bunun gibi olayların her biri kendi içinde koca bir külliyat barındırır ve bu yazının içeriğine dahil değildir. Ancak yukarıda bahsedilenlerin bugüne gelmedeki en büyük etkenlerden oldukları gerçeğini söylemeden geçmek de yakışık almaz. Sonuçta, Dün yattık bugün uyandık şeklinde gerçekleşmedi bu değişim. Türkiye'nin ilk vakıf üniversitesi ise 1984 yılında açılan Bilkent Üniversitesi oldu. Onu 1993 yılında kurulan Koç üniversitesi izledi. Günümüzde ise durmaksızın açılmaya devam ediyorlar. Özellikle İstanbul bu konuda bir çöplüğe dönmüş durumda, bundan ileride detaylıca bahsedeceğiz. Türkiye toprakları adını çok yakinen bildiğimiz çok büyük kafalar üretebilmiş, üretemediyse de doğurmuştur. Cahit Arf Can Machines Think? adlı makalesini 1958 yılında yazdı. Aziz Sancar daha yeni sayılabilecek bir tarihte Nobel ödülü aldı. Canan Dağdeviren, Mehmet Öz, Celal Şengör, Halil İnalcık, Feza Gürsoy, Aziz Sancar ve niceleri... Türkiye CERN üyesi 20 ülkeden biridir ve onlarca bilim insanı CERN'de görev almaktadır. Dünyanın hatırı sayılır üniversitelerinde üniversitelerimizden mezun olmuş hocalarımızı görmek imkansız değildir. Q1 yayın: Bilimsel bir derginin bir yılda, önceki iki yıla ait makalelere aldığı atıfların, önceki iki yılın yayımlanan makale sayısına bölünmesiyle elde edilen orandır. Bu ne kadar üzücü bir durum... Hocamız devam ediyor ve yabancı öğrencilerin, - Yurt dışından gelecek maddi yardım - Dünya sıralamasında yükselmek Türkiyeye hiçbir zaman Amerikadan, Hollandadan, Almanyadan (2. dünya savaşı hariç) öğrenci eğitim almaya gelmedi, ilerleyen yıllarda da gelmesi zor görünüyor. Ancak Türkiye bir zamanlar kendisinden daha düşük seviyedeki ülkeler için bir hedefti ve oralardan başarılı, bilgiye aç öğrenciler gelirdi. Ardından ise yukarıdaki 2 sebep dolayısıyla bu da kaybedildi. Demiştik ya yazının başında, bir günde gelmedik bugünlere diye... Türkiye bir zamanlar üniversite öğrencilerinin toplumda bir saygınlığının olduğu bir ülkeydi. Ardından bu da yok oldu. Peki bu saygınlığın yok olmasının sebebi toplum mu? Değil. Alınan birçok yanlış karar bunu etkiledi. Alınmaca gücenmece olmasın, ben AYT gibi bir sınavda 14 fizik sorusundan 3 4 doğru yapamayan kişilerin alacağı Fizik eğitiminin en iyi durumda bile bir yere kadar sınırlı olacağına inanıyorum. Keza, aynı şekilde, 10 matematik netiyle mühendislik, 5 Türkçe netiyle sosyoloji olmaz... Neden? Çok basit, anadilinde okuduğunu anlayamayan biri çeviri ve anlaşılması zor metinleri hiç anlayamaz da ondan... Almanya, Fransa ve Birleşik Krallık gibi eğitim kalitesi yüksek ülkelerin Nüfus/Öğrenci sayısı oranı bize kıyasla yüksektir. Bu savımız da böylece çürütülmüş oluyor. Kapağı bir şekilde atmış dandik hocalarla hiçbir şeyin eğitimi olmaz. Bu gözler neler gördü kulaklar neler işitti... Bir üniversite, adını vermeyelim, Bilgisayar Mühendisliği bölümü açmış 4-5 yıl önce. Bir (sayıyla 1) tane Bilgisayar Mühendisliğinden mezun olmuş hoca yok! Matematik bölümünden, istatistik bölümünden hoca getirip bölüm açmışlar! Ders programlarına ulaşmaya çalışıyorsun hiçbir yerden ulaşamıyorsun. Böyle bir şey olabilir mi?! Oluyormuş... Her yere üniversite ve bölümler açıldığı yetmezmiş gibi kontenjanlar da devasa bir şekilde arttı. Çok basit oysa, yok kardeşim, yok! o kadar öğrenciye eğitim verebilecek hocan da asistanın da yok. Ama diyorlar, illa ki vereceksin, e madem öyle, yine nitelik düşecek... Şöyle ki, eğer bir öğrenci dersten geçmeyi hak etmiyorsa, geçmez. Bu kadar basittir. Ama diyelim ki sizin kontenjanınız zaten fazla ve baya bir öğrenciyi bırakmanız gerekiyor. Maalesef bırakamayacaksınız. Çünkü seneye o dersi yeni gelen öğrenciler ve geçen yıldan bırakılan öğrencilerle birlikte vermeniz çok zor. Hadi diyelim yaptınız, yeni şube açmanız gerekecek. Daha faza asistana ihtiyacınız olacak. E be kardeşim, orası lise mi? Araştırma nerede, bilim yapma aşkıyla gelen asistanının kafasını ödevden kaldırtmadığı yetmezmiş gibi! Bilim doğası gereği evrenseldir. Evrensel olan her şeyde olduğu gibi burada da belirli standartlar vardır. Bu standartlar zaman içinde günün koşullarına göre değişebilir. Mesela bir zamanlar matematik için Fransızca bir standart iken, şu an tüm bilim camiasında İngilizce bir standarttır. Dolayısıyla bilim yapma iddiası taşıyan herhangi birinin İngilizce dilinde en azından okuduğunu ve dinlediğini anlayabilmesi, derdini yazabilmesi beklenir. Türkiye'de eskiden profesörlük için en az iki yabancı dil bilme şartı vardı. 1981 yılında iki yabancı dil şartından vazgeçildi. 1983 yılında doçentlik için en az yüz üzerinden 70 alma şartı getirildi. Bu şart 1 Eylül 2000'de 65'e, 2018 yılında ise 55'e indirilmiştir. Akademisyen sayısı üniversite sayısıyla beraber hızla arttı ülkemizde ama nitelik düştü. Bu durum Kemal Gözler tarafından şöyle açıklanıyor, Günümüzde bir insanın da bir kurumun da yapabilecekleri yetenekleriyle doğru orantılı olduğu gibi parasıyla, üniversiteler özelinde ise bütçesiyle de yakinen ilintilidir. Ne kadar yetenekli akademik kişilere ve ne kadar doğru sisteme sahip olursanız olun eğer yeterli bütçeniz yoksa, bu bir anlam ifade etmeyecektir. Tam tersi keza yine uygulanabilir. Bizde bütçe problemi de vardır. Üniversitelerimize ayrılan bütçeler dünyadaki örnekleriyle kıyaslanınca maalesef komik rakamlardır! 2022 yılında hükümet en çok Ankara üniversitesine bütçe ayırdı. Ayrılan bütçe 1 milyar 814 milyon 158 bin TL. Ankara üniversitesinin öğrenci sayısı ise 64 bin 34. Kaba bir hesapla, öğrenci başına bütçeden düşen pay 28.331, yazıyla yirmi sekiz bin üç yüz otuz bir TL. Dünyanın en iyi üniversitelerinden biri olan Harvard'ın ise 36 milyar dolarlık bütçesi ve 22 bin 947 öğrencisi var. Yine aynı kaba hesapla, öğrenci başına bütçeden düşen pay 1 milyon 568 bin dolar. Basitçe Ben senin makalene kendi makalemde atıf yapacağım, sen de senin makalende benimkine atıf yapacaksın. mantığında çalışırlar, üstüne bir de makaleyi para vererek kabul ettirmişseler, dokunma keyfine paşalarımızın! Her şeyin sayısında artış olduğu gibi Türkiye'de çıkarılan akademik dergilerin sayısında da artış oldu. Bu artış ise niteliksizliği beraberinde getirdi. Uluslararası olmayı bırak mahalle dergisi bile olamayacak dergiler uluslararası sıfatını taşıyor, yetmezmiş gibi para ile makale kabul ediyorlar. YÖK'ün 2019'daki kararıyla birlikte Aldıkları ücret karşılığında makale yayınlayan dergiler Yağmacı dergiler olarak kabul edilmiştir. Peki ya parayla tez ve makale yazdırabileceğinizi biliyor muydunuz? Aşağıda bu sitelerden bazı fotoğrafları paylaşacağım. YÖK parayla tez yazan bu şirketler hakkında yakın bir tarihte savcılığa suç duyurusunda bulundu. Bakalım neler olacak hep beraber göreceğiz. Rektör, üniversite içindeki en yüksek makam sahibi, en büyük otoritedir. Türkiye'de 68 üniversitenin rektörünün 0 akademik yayını olduğunu biliyor muydunuz? Hayatı boyunca hiçbir yayın yapmamış biri, bir üniversiteyi nasıl yönetebilir, yönettiği yere üniversite denir mi, üniversite olması için kapısına Üniversite yazmak, içeriye öğrenci ve hoca almak yeterli midir? Vah halimize, ne diyeyim. Osmanlıda 1. Meşrutiyetten beri bir meclis geleneği bulunan, 1923'te yönetimini Cumhuriyet olarak ilan eden ve 1946'dan beri çok partili seçimlerle yönetilen ülkemizde rektörlerin seçilerek değil atanarak iş başına gelmesi bir utançtır. Seçme sisteminin nasıl olacağı tartışmalıdır ve dünyanın farklı bölgelerinde farklı örnekler görmek mümkündür, ancak şu nettir ki, her üniversite kendi rektörünü kendisi seçmelidir. Dünyada sıralamayı farklı etkenlerin farklı şekilde etkilediği birçok üniversite sıralayan kuruluş var. Bunların YÖK tarafından ciddiye alınan ve dünyaca da en bilinenleri THE, QS ve ARWU. Bunların hiçbirinde Türkiyedeki hiçbir üniversitemiz ilk 100de değil, ama bir zamanlar ilk 100'de olan üniversitelerimiz vardı. Aşağıdaki tabloda THE kurumuna göre 2015'te üniversitelerimizin durumunu görebilirsiniz. Bir aşağıdaki tabloda ise güncel durumu, 2022 tablosuna detaylı bakanların Çankaya üniversitesi ne yaptı da orada? der dediğini duyar gibiyim. Orada ise başka bir şeytanlık dönüyor. Çankaya üniversitesinde yazılan son 1432 makalenin 846'sı tek bir kişiye ait! Bu kişi sadece 2020 yılında 349 makale yazmış! Toplam atıf sayısında dünya beşincisi! Bunu nasıl başarmış peki? Başarmamış. Hile, hurda... Elbette. Hem de hiç olmadığı kadar. Çünkü gerçek yükselişler muhakkak bir dibi gördükten sonra gelir. O dibi henüz görüp görmediğimizi ise zamanla anlayacağız. Mesela, ODTÜ Bilgisayar Mühendisliği bölümü 2021 yılında QS'in yaptığı sıralamaya göre 201-250 aralığında iken bu yıl 148. sırayı aldı. Bu kadar bütçe ve imkansızlıkla bunu yapabilen ülkemiz çok daha iyisini yapabilir. Sayıca yüksek olabilirler, kurallar onlardan yana çalışıyor olabilir, devir akademik ahlaksızlığın devri olabilir, zaten sayıca azken, bizden olanların çoğunu yurt dışına kaybetmiş de olabiliriz. Çok kısa ve net bir şekilde belirtmek gerekir ki; Türkiye bu sarmaldan çıkacak, yeni bir sistemi mümkün kılacak insan gücüne sahiptir! Umuyorum ki ilerleyen yıllarda bu yıllardan dersimizi almış ve birçok şeyi olumlu yönde değiştirmiş olacağız. Bu yazıda birçok kaynaktan faydalanılmıştır. Aşağıdan hepsine ulaşılabilir. - Kemal Gözler, \"Akademinin değersizleşmesi üzerine\", link - Eren Kömürlü, \"1960'lara kadar Türkiye'de İlk Üniversitelerin Kuruluşları\", link - Sevil Sargın, \"Türkiye'de Üniversitelerin Gelişim Süreci ve Bölgesel Dağilimi\", link - Wikipedia, \"Türkiye'de Üniversiteler\", link - Twitter, \"Akademik Ahlak Türkiye / Academic Integrity Turkey\" paylaşımları, link - Sultan Uçar, \"Akademide The End\", link - Powercube, Gramsci and hegemony, link - T. C Cumhurbaşkanlığı, 2022 YILI MERKEZİ YÖNETİM BÜTÇE KANUNU TEKLİFİ VE BAĞLI CETVELLER, link - QS, world ranking 2022, link - Ankara Üniversitesi, Sayılarla Ankara Üniversitesi, link"} {"url": "https://www.bilgeyik.com/veri-sikistirma-bulut-siteleri-bizi-kandiriyor-mu-502", "text": "Eşyalarımızı bavulumuza sıkıştırdığımız gibi bilgisayar da verileri sıkıştırabiliyor mu? Sıkıştırabiliyorsa bunu nasıl yapıyor? Bulut siteleri bizi kandırıyor mu? Bu yazımızda bu sorulara beraber cevap bulmaya çalışacağız. Evet, bilgisayarlar tıpkı bizim kıyafetlerimizi bavula bastığımız gibi verileri sıkıştırabiliyor. Burada önümüze bir ayrım çıkıyor; kayıplı ve kayıpsız sıkıştırma. Kayıplı sıkıştırmayı bavula sıkıştırdığımız kıyafetimizin çıkardıktan sonra kırış kırış olmasıyla, kayıpsız sıkıştırmayı ise çıkardıktan sonra bile kırışmamış olmasıyla ilişkilendirebiliriz. \"Nasıl?\" sorusunu yanıtlamaya başlamadan önce bir konuya daha netlik kazandırmak gerekiyor. Şu an bunu okuduğunuz telefon, bilgisayar veya tablet; izlediğiniz televizyon, buzdolaplarının ve arabaların akıllı sistemleri, robotlar ve daha niceleri, aslında sadece 0 ve 1'lerden oluşur. Her şeyin ama her şeyin anlamı 0 ve 1'dir. Gördüğünüz fotoğraf, dinlediğiniz müzik, oynadığınız oyun hepsi 0 ve 1'dir. Bunun neden ve nasılı başka bir makale konusu, bu yazı için bunu bilmek yeterli olur diye düşünüyorum. Her şeyin aslında 0 ve 1'lerden oluştuğunu kabul ettiğimize göre, sıkıştırma işleminin de çoğu kez sadece sayıları sıkıştırmaktan ibaret olduğunu çekinmeden söyleyebilirim. Çoğu kez dedim çünkü kelimelerin(Yani aslında 0 ve 1'e çevrilmemiş kodların) de sıkıştırıldığı oluyor. Bu temel meseleleri geçtiğimize göre, \"Nasıl?\" sorusunu cevaplamaya başlayabiliriz. Az sonra örnekli şekilde anlatacağımız teknik \"Kayıpsız\" bir sıkıştırma örneğidir. Sıkıştırılan dosyalarımızı geri açtıktan sonra eski halinden bir şey kaybemtediğini görürüz. Bilgisayarımızda bir oyun olduğunu düşünelim. Bu oyunu başka bir arkadaşımız da oynasın istiyoruz, oyunu USB belleğimize atıp arkadaşımıza vereceğiz ama önümüzde bir sorun var; oyun 8 GB ama bizim taşınabilir belleğimiz sadece 4 GB. Bu durumda eğer bilgisayar kullanmaktan biraz anlıyorsak, güvenilir bir sıkıştırma programı yardımıyla oyunumuzu sıkıştırabiliriz. Tekrarlama yönetimini anlatırken oyunumuzu aşağıdaki kod satırı gibi hayal edelim. Aslında aşağıdaki gibi değildir, çok daha büyüktür, 8 GB'lık oyun demek, fotoğrafları ve ses müziklerini de sadece metin olarak sayarsak 8 milyon kağıda ancak yazılabilir demek. Yukarıda 80 adet karekter var. O zaman 80 karakterlik bilgiyi 8 GB'a eşitleyelim, ileride lazım olacak. Oyun kodu olarak kabul ettiğimiz yukarıdaki kod sizin de fark edeceğiniz gibi bir çok tekrardan oluşuyor. Tekrarlama yöntemiyle bu kodumuzu kısaltacağız. Şöyle ki g harfini bilgisayara \"Geri git ve kopyala\" i harfini ise \"İleri git ve yapıştır\" olarak tanımladığımızı varsayalım. Burada yeniden belirtme ihtiyacı duyuyorum ki aslında bu iş bu kadar kolay değildir, ama temel mantık aynıdır diyebiliriz. Süslü parantezlerimizi \"İleri git şu kadar kopyala, ileri git bu kadar kez yapıştır\" komutumuzu bilgisayar anlasın diye, \"7i\" kavramını kod olarak anlamasın diye koyduğumuzun altını çizelim. \"Tekrarlama\" tekniğinden bahsetmişken müzik sıkıştırmadan bahsetmezsek olmaz. Her ses dosayasında insan kulağının işitemeyeceği, işitse dahi farkında olmayacağı bir takım sesler vardır; bunlar sıkıştırma programı tarafından silinebilir. Yine müzik dosyasında, \"Nakarat\" denilen kısımları fark edip, sadece bir nakaratlık kısımdaki bilgiyi tutan, bir diğer nakarattaki kısma ise sadece önceki nakarattaki kısmı yapıştıran iyi sıkıştırma programları var. Atla ve geç yöntemi tekarlama yöntemi gibi kayıpsız değildir, atla ve geç yönteminde kaybımız azımsanmayacak düzeydedir. Şayet bilginin büyük değil küçük olması gerekiyorsa o zaman uygulanabilir. Atla ve geç yöntemini \"Fotoğraf Sıkıştırma\" örneği üzerinden anlatmaya çalışacağım. Yine yöntemi anlatmadan önce bazı kavramlar hakkında bilgiler vermem gerekiyor. Piksel, elimizdeki görüntüdeki en küçük yapıdır. aslında bir renk zerresi de diyebiliriz, milyonlarca piksel yan yana gelerek önümüze muhteşem kalitede fotoğraflar çıkarabiliyor. Mesela aşağıya 1920 X 1080 piksellerinde bir fotoğraf bırakacağım. Bu fotoğrafın içinde tam 2.073.600 tane piksel var, yani 2 milyon 73 bin 600 tane kare. Peki, atla ve geç bunun neresinde? Çok renkli bir fotoğraf değilse, bir fotoğrafın yanındaki piksel de genellikle kendisine benzerdir. Atla ve geç de bunu yapıyor, yanındakine benzeyen piksellerden birini atlıyor ve geçiyor, bu şekilde fotoğrafın boyutu küçülüyor, tabi kaliteden de kaybediyoruz. Aşağıya 518.400 tane piksel içeren ve 80 KB boyutunda olan fotoğrafı da ekleyeceğim, kolaj şeklinde olacak, buyrun kıyaslamayı siz yapın. Şu anda yarı yarıya bir sıkıştırma işlemi görüyoruz. Fotoğrafın boyutunu küçülttüğümüz oranda kaliteden kaybettiğimizin farkındasınızdır. Şimdi, gelelim yapabileceğimiz en kayıplı ama en hafif küçültmelerden birine, 10 KB'a düşürelim! Gördüğünüz gibi, fotoğrafımızın boyutu küçüldü, ama aynı oranda kalitede küçüldü. İdeal olan kaliteden kaybettiğimizi hissettirmeden yapılan sıkıştırmalardır. Yazımızın sonlarına doğru gelmişken bir teknikten dahi en azından söz etmeden duramayacağım, yazının başında her şeyin aslında 0 ve 1'lerden oluştuğundan söz etmiştik. O zaman bütün harfler de aslında 0 ve 1'lerden oluşuyor. Bu bize yer kazandırmaz mı? Kazandırır :) Çok güçlü sıkıştırma programlarının sık sık kullandıkları algoritmalardan biri de budur, kodlarda en çok geçen harf tespit edilir ardından onun sayısal karşılığında değişikliğe gidilir. Ve bu değişiklik bir metin dosyasında tutulur, ki dosya yeniden eski haline getirilirken doğru çıkarılsın. Bulut siteleri bizim kaybetmekten korktuğumuz veya güvenli bir yerde saklamak istediğimiz dosyaları kendi sunucularında saklayan sitelerdir. Çoğu bulut sitesi belirli bir alana kadar ücretsizken daha yüksek boyutlu kapasite için ücret talep ederler. Bulut siteleri bizleri kandırmıyor, sadece biz bilmiyoruz; bulut sitelerine atarken 1GB'lık sandığımız dosyalar, bulut sitesinin dosya üzerinde çok ileri sıkıştırma teknikleri uygulamasıyla beraber çok daha küçük boyutlara iniyor. Yani aslında biz 5 GB yer kullandığımızı sanarken belki de 1GB'lık yer bile kullanmıyoruz. 🤔 Hatta bu yüzdendir ki, -aranızda internetten sık sık dosya indiren varsa bilecektir- bulut hesabından indirme tuşuna tıkladığımızda dosya sıkıştırılmış olarak iner ve bizim program kullanarak açmamız beklenir. Onların sunucularında belki 1 dakika bile sürmeyen işlem bizim berbat işlemcilerimizle uzun zamanlarımızı alır. Ama düşünelim, özünde 1 GB'lık olan dosyayı bulut hesabımıza attık. Aradan zaman geçti ve indirmek istiyoruz. İndirdik, sıkıştırılmış şekilde 100 MB'a kadar düşmüş. Bunu açmak çok da uzun sürmeyecektir, ama dosyamızı normalde olduğu gibi, yani 1 GB'lık haliyle indirmek isteseydik -tabi eğer internet hızımız bilgisayarın işlemcisinden daha hızlı değilse- çok daha uzun zamanımızı alabilirdi. Sözün özü, bence Bulut siteleri bizi kandırmıyor. Not: Bu yazıda teknik konular öğretilmekten çok tekniğin temel mantığı kavratılmaya çalışılmıştır, bu yüzden bazı bölümlerde tekniksel pas geçmeler olmuştur. bilgisayarlardan pek anlamayan ben için dahi fikir verici olmuş. ellerinize sağlık."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/verimli-soru-cozme-teknikleri-928", "text": "Soru çözümü ders çalışırken en önemli adımlardan ve öğrenilenleri pekiştirmek için en faydalı yollardan biri. Konuyu daha iyi öğrenmek, tekrar etmek, zayıf noktaları bulmak için soru çözüm teknikleri mutlaka bilinmeli. Bu teknikler bilindiğinde soru çözümünüze verilen vakit çok daha etkili kullanılabilir. Soru çözümü YKS, LGS gibi sınavlara hazırlanan adaylar için çok daha önemli. Ancak okul sınavlarına ve yazılılarına hazırlanırken de doğru soru çözüm yöntemlerini bilmek gerekli. Bu yazımızda soru nasıl çözülür, test nasıl çözülür konularının cevabını arayacağız. Ders çalışmak; konu çalışması, soru çözümü ve tekrarları ile bütüncül bir süreç. Bu sebeple soru çözümünden önce ilk adım konu çalışmasını tamamlamak olmalı. Konuyu çalışmadan soru çözümüne başlamak soru çözüm hızınızı düşürecektir. Aynı zamanda verimi de düşürecektir. Bu sebeple konu anlatım videoları izleyerek ya da kitaplardan çalışarak konuyu öğrenmelisiniz. Konu çalışmalarınızda Kunduz konu anlatım ders videolarından faydalanabilirsiniz. Konu çalışırken konuyu baştan sona öğrenmeniz mümkün olmayabilir. Bir konu içerisinde çok fazla bilgi barındırır. Bu sebeple bu bilgileri soru çözümleri ile zamana yaymak daha iyi bir öğrenmeye yardımcı olacaktır. Konu çalıştıktan sonra soru çözümüne başlayabilirsiniz. Ancak unutulmaması gereken bir şey var. Çözülen ilk testler hala konuyu öğrenme aşamasına dahildir. Bu sebeple ilk testlerde notlarınıza bakmaktan çekinmeyin. O konuya dair soru stilini öğrenmek birkaç test alabilir. İlk testlerde yapamadığınız sorular motivasyonunuzu bozmamalı. İlk iki üç test çözümlerinizi bu şekilde yapabilirsiniz. Ardından notlarınız olmadan çözmeye başlayabilirsiniz. Eğer soru stilini anlamakta çok zorlanıyorsanız soru çözüm videolarından yardım alabilirsiniz. Böylece başkalarının soruları nasıl ele aldığını öğrenebilir ve kendi soru çözümlerinizde bu yöntemleri uygulayabilirsiniz. Yapılamayan sorular bir sonraki soruları çözmenizin önünde engel olabilir. Bir soru tipinde takıldıysanız o soru tipindeki diğer soruları çözmek de zorlaşacaktır. Bu sebeple yapamadığınız soruların çözümünü hızlıca öğrenmeniz önemli. Bu noktada Kunduz uygulamasından faydalanabilirsiniz. Kunduz ortalama 15 dakika içerisinde sorularınızın çözümlerini sizlere açıklamalı olarak iletir. Böyle bir soruda takılıp kalmazsınız. https://kunduz. com/tr/ sitesinden kunduz uygulamasını inceleyebilirsiniz. Çoğu öğrenci test çözerken yanlış ya da boş soruların çözümü öğrenmenin gerektiğini bilir. Boş ya da yanlış sorular kadar emin olunmayan sorular da önemlidir. Soruyu emin olmayarak işaretlediyseniz ve doğru sonucu bulduysanız çözümü öğrenmeye gerek görmeyebilirsiniz. Ancak öncüldeki bilmediğiniz bir bilgi karşınıza tekrar çıkabilir. Bu sebeple mutlaka şıklardaki bilgileri bildiğinizden ve o soruyu tekrar çözebildiğinizden emin olmalısınız. Eğer çözüm yolunuzdan emin değilseniz soruyu Kunduz'a göndererek doğru çözüm yolunu öğrenebilirsiniz. Bir deftere bu gibi sorulardan öğrendiğiniz bilgileri not edebilirsiniz. Bu bilgileri yeni öğrendiğiniz için unutma olasılığını yüksek olacaktır. Defterinizdeki notlara zaman göz atarak sorulardan öğrendiğiniz yeni bilgileri tekrar edebilirsiniz. Yapılamayan ve öğrenilen soruları biriktirmek soru çözümünde önemli noktalardan biri. Özellikle bir sınava hazırlanıyorsanız bu soruları biriktirmelisiniz. Yapamadığınız sorular zayıf noktalarınızdır. İleride de o sorularda takılabilirsiniz. Bu soruları dönem dönem çözmeye çalışmak sizi çok daha güçlendirecektir. Yine Kunduz uygulamasındaki soru kutusunu kullanarak yapamayıp Kunduz'a gönderdiğiniz soruları sonra da inceleyebilirsiniz. Soru çözmek çok iyi bir tekrar yöntemidir. Örneğin konuyu çalıştığınız günün ertesi günü sorularını çözmek ardından bir hafta sonra tekrar birkaç test çözebilirsiniz. Böylece konuları ve konuya ait soru çözüm tekniklerini unutmanız oldukça zorlaşır."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/wampserver-imagemagick-kurulumu-285", "text": "Imagemagick harikalar yaratarak resimleri istediğiniz şekilde manipüle etmenize olanak tanıyan bir resim işleme uygulamasıdır. Bu uygulama ile resimleri istediğiniz formata convert edebileceğiniz gibi, ters çevirme, renklerle oynama, thumbnail görüntü alma gibi işlevsel fonksiyonlarını da kullanabiliyorsunuz. Özellikle Google'ın PageInsights'ta istemiş olduğu resim formatları ve biçimlerine uygun şekilde sıkıştırma olanağı da tanır. Bizler de bu yazımızda WampServer için bu uygulamayı nasıl kuracağımızı öğreneceğiz. Öncelikle ImageMagick'in bilgisayarımızda Execute edebileceğimiz halini bilgisayarımıza indirelim. PHP Imagick eklentisi, ImageMagick uygulaması ile entegre olarak komutları çalıştırmaya olanak tanıyan PHP Kütüphanelerini barındırır. İndirdiğimiz bu dosyalar arasında \"php_imagick. dll\" adlı bir dosya göreceksiniz. Bu dosyayı arşivden çıkardıktan sonra PHP'ye eklememiz gerekiyor. php_imagick. dll dosyamızı \"C:\\wamp64\\bin\\php\\php7.0.32\\ext\" klasörünün içerisine kopyalıyoruz. şimdi bu dosyamızı php. ini ile ilişkilendiriyoruz. Windows'un çalışan uygulamaları gösterdiği kısımdan wamp server ikonuna tıklayıp PHP > php. ini seçeneğini tıklıyoruz. Şimdi de Imagick'in ImageMagick-6.9.3-7-Q16-x64-dll sürümünü kurmamız gerekiyor. Buradan belirtmiş olduğum sürümü de indirip bilgisayarınıza yükleyin. Denemek için aşağıdaki kodu kullanabilirsiniz. test. php açıp yanına deneme. jpg ve logo. png dosyalarını ekleyin. test. php'yi çalıştırdığınızda deneme resminin üzerinde logoyu bastığını göstermeniz gerekiyor."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/whatsapp-2-yeni-ozelligini-duyurdu-266", "text": "Herkesin iletişim için kullandığı popüler uygulama WhatsApp, yeni özellikler sunarak kullanıcı deneyimini arttırmayı hedefliyor. Tatil Modu ve Sessiz Mod özellikleri ile WhatsApp'ı çok yoğun kullanan kullanıcılar artık rahat bir nefes alabilecek. Bu özellikler, istenmeyen mesajların sık sık karşınıza çıkmasına engel olabilecek. Şuanda WhatsApp'ta arşivlediğiniz sohbete eğer yeni bir mesaj gelirse arşivden çıkarak sohbetler kısmında bildirim olarak gözükmekte. Eğer arşivlenen bir sohbetin tekrar karşınıza çıkarak sizi rahatsız etmesini istemiyorsanız 'Tatil Modu'nu kullanabilirsiniz. Sessiz Mod ise çok daha derin bir soluk aldırıyor. Bu özellik sayesinde uygulamanın dışında bulunan ikonlar da gizlenecek. Böylece sizi rahatsız eden ve sürekli WhatsApp'a girme isteği uyandıran sinir bozucu rakamlardan kurtulmuş olacaksınız."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/yasayan-agacin-yasini-bulmak-965", "text": "Aşağıda yazılanları okumadan önce, yine bu sitede bu konuda yayımlanan bir yazıyla kendinize bir bilgi altyapısı hazırlayın. Her ikisini de okuyunca, yazıların birbirini nasıl tamamladığını göreceksiniz. İnternet sayfalarında, ağaçların yaşını hesaplamak için çeşitli yöntemler anlatılıyor. Bunlardan en yaygın olanı da, ağaç halkalarını sayma yöntemi. Yazılardan yararlanan okurlar; ağacın yaşını belirlemek için ağacı mutlaka kesmek mi gerecek diyerek çok önemli bir konuya değiniyorlar. Gerçekten yazıları okuyunca böyle bir izlenim ediniyor insan. Oysa küçük bir ek yapılsa; Bu ölçüm kesilmiş ağaçların kütüğünde ya da tomruğun kalın ucunda yapılan ölçüdür, canlı ağaçlar için başka yöntemler uygulanır denilse, okuyucuların sorusuna gerek kalmayacak. Böyle bir açıklama yapacak yazılar daha çok ilgi çekecek bence. Biz şimdi yaşını ölçmek için bizim kestiğimiz değil de daha önce - kesilmiş bir ağacın kütüğü başına gelelim ve aşağıdaki resme bakar gibi kütüğe kuşbakışı bakalım. Resimden de anlaşılacağı şekilde; ağaç gövdelerinde her yıl ilkbahar ve yaz mevsiminde olmak üzere iki halka oluşmaktadır. İlkbaharda oluşan odun halkası açık renkli, yazın oluşan odun halkası ise koyu renkli olur. Koyu renkli halkaları- yani yazın oluşanları- kabuktan kütüğün ortalarındaki öze doğru sayınca kesilmiş ağacın yaşını hesaplayabiliriz. Çünkü koyu renkleri saymak çok kolaydır ve her yıl yalnız bir tane koyu renkli halka oluşmaktadır. Bu halkaları daha derinlemesine inceleyen biliminsanları o halkanın hangi yıla ait olduğunu saptadıktan sonra o yılın iklim koşulları hakkında da bilgilendirebilirler bizi. Bu bilgileri inceleyip irdeleyen bilim dalına Dendroklimatoloji adı verilir. Bu halka sayım işini ağacı kesmeden, ağaca zarar vermeden de yapabiliriz. Bu işlem için çok basit bir gereç kullanmak gerekir. Artım Burgusu adı verilen bu gereç hammaddesi çelik olan bir borudur. Ağaca kolaylıkla girebilmesi için ucu sivri vida gibidir. Artım burgularının, ince ya da kalın çaplı ağaçlara uygulanması için değişik uzunlukta ve değişik çapta olanları vardır. Resimdeki T biçimli, 3 parçalı bu gerecin siyah bölümü, içi oyuk ucu vida şeklinde bir boru. Siyah kısmın ucu sivridir. Yaşını ölçeceğiniz ağaca bunu göğüs hizanızdan saplar ve burgularsanız, ağacın merkezine kadar rahatça ulaşabilirsiniz. Ağaç çok kalın, bu burgu ile merkeze ulaşamam derseniz, uzunluğu ve çapı değişik daha başka burgular da var. Resimdeki portakal rengi boruyu - içindeki siyah parçayı ağaca saplayarak - çevireceksiniz ki; içi boş olan burgulu kısım yavaş yavaş içeri girsin ve ağaçtan kopardığı parçaları düzgün bir çubuk makarna gibi boşluk içinde toplasın. O makarnanın üzerinde yaş halkalarının izleri var; onları sayacaksınız sonra. Şekildeki beyaz ince parça sizi şaşırtmasın; o, sizin çevirerek içerde oluşturduğunuz makarnayı dışarı çıkarmanıza yarayanKaşıktır. Kaşığın çapı borudan küçük olduğundan rahatça boru içine girebiliyor. Resimde onu göstermek için Tnin içine yerleştirmişler. Çevirme yaparken bu parça zaten dışarda ayrı bir yerde duruyor. Çevirme işlemi bitince bu beyaz kaşığı bütünüyle borunun içine sokup yavaşça içeri itin. Şimdi sağa döndürerek içeri soktuğunuz portakal renkli burguyu bu kez sola doğru yarım tur döndürerek durun ve içeri soktuğunuz kaşığı yavaşça dışarı çıkarın. Yarım boru kesitindeki bu kaşığın üstünde bir çubuk makarna gibi ya da bir kalem gibi- yerleşmiş ağaç parçası göreceksiniz. Bu parça kaşığın üstündeyken, merkezden dışarı doğru ya da en dıştan yani kabuk kalıntısından merkeze doğru, yaş halkalarını - yani yalnız koyu renkli olanları - tek tek sayın. Bir kenara not edin; çünkü bu sizin ağacınızın yaşı değil henüz. Ağacın gövdesine burguyu sapladığınız yerden ağacın tepesine kadar geçen yılların toplamını saydınız. Ağacınız, toprak düzeyinden sizin burgu noktasına kadar büyüyebilmek için de yıllarını verdi. Aşağı yukarı 5-10 yıl. Gerçi bu, ağacın cinsine, yetişme ortamına göre değişir; ama deneyimli bir ölçücü bunu kolayca saptar. Zaten bir iki yıllık bir tahmin farkı önemli değildir. Diyelim ki; bu boya yani burguyu sapladığınız göğüs yüksekliğine ( yerden1,30 m olarak alınır)- ulaşabilmek için ağacın 8 yılı geçti. Kaşıkta saydığımız halkalar da 52 ise ağacımızın yaşı 52+8=60'tır."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/yazarlar", "text": "1992 Ankara doğumlu. Yazılımcı ve amatör astronom. Araştırmayı ve bilgi paylaşmayı sever.. Okurum, düşünürüm, sorarım, tartışırım, eleştiririm, yazarım, paylaşırım..."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/yazilim-hatalarina-neden-bug-bag-denir-411", "text": "Bilgisayarlarla ya da yazılımlar ile yolunuz bir şekilde kesişmiş ise \"bug\" terimini mutlaka duymuşsunuzdur. Yazılım ve bilgisayar sistemlerinde karşılaşılan hatalar ve fonksiyon bozuklukları bu şekilde isimlendirilir. Bug kelimesi İngilizcede \"böcek\" anlamına gelir ve yine yazılımcıların aşina olduğu bir başka terim olan \"debugging\" ise böcekten arındırma ya da böcek temizleme manasındadır. Çoğunuz, bu terim'in Grace Hopper'ın ilk programlanabilen bilgisayarlardan birisi olan Mark II adlı bilgisayarın içine giren bir böcek tarafından bozulduğunu fark edip defterine aşağıdaki gibi First actual case of bug being found. şeklinde not alması ile kullanılmaya başladığı hikayesini duymuştur. Hikaye, Grace Hopper tarafından sıkça anlatılır. Grace Hopper'ın o dönem medyada bir hayli ilgi odağı olmasından da kaynaklı olarak yayılır ve yaygın bir şekilde bu hikayeye inanılır. Grace Hopper'ın hikayesi doğrudur. 1943'te Mark II adlı bilgisayara giren bir böcek sorun çıkarır. Bu hatalara neden olan böcek daha sonra temizlenir ve bu olay \"First Bug\" olarak not edilir. Ancak bu, terimin sektörde ilk kullanımı değildir. Grace Hopper döneminde dahi bilgisayar uzmanları tarafından sıkça \"bug\" kelimesi kullanılmaktadır. Ancak sonradan Grace Hopper'ın defterlerinden de görüleceği gibi bug kelimesi bu tarihten önce de zaten kullanılmaktaymış. Hatta Oxford İngilizce Sözlüğüne göre de bu kelime, mevcut anlamı ile ilk kez 1889 yılında Edison ile yapılan bir röportaj sonrası yazılı basında kullanılmıştır. Bu da gösteriyor ki bu kelime daha önceleri de aynı anlam kullanılmaktaymış. Hatta daha sonra Edison'un günlüklerinde ve mektuplarında bu ifadeyi 1876 yılında kullanmaya başladığı ortaya çıkmıştır. Yani birçok icadın sahibi Edison'un bu kelimenin de mucidi olduğu anlaşılmaktadır. Peki \"bug\" teriminin Grace Hopper tarafından bulunması hikayesi neden bu kadar ilgi çekmiş ve kabul edilmiş? Sanıyoruz, gerek Grace Hopper'ın sıkça anlatması gerekse de \"ilk böcek\" ve \"bundan sonra bilgisayar hatalarına bug dedik\" şeklinde bir ifade kullanması bug kelimesinin ilk kez bu şekilde kullanıldığı konusunda insanları ikna etmiş."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/yazsonu-82-942", "text": "İşte o denize varmak istiyorum. Yokuşun başında iniyorum otobüsten ben de, tıpkı yazar gibi. İşte o çeşme, hani yazarın çirkin bir çeşmeydi dediği... Görüntülüyorum saydam olarak. Saydam 1 / Çeşmeyi görüyoruz. Alnında İsmet Sümer Hayratı 1968 yazıyor. Hiç de öyle çirkin gelmiyor bana. Biraz yapay bir doğallık verilmiş, taşına kireç bulaştırılmış bir yol boyu çeşmesi. Gerçekten de öyle. Bildiklerinde cömert davranmalı insan. Gevezeliğin sınırlarını zorlamadan ben de sıralıyorum bildiklerimi, bu çiçek üzerine: Hemen söylemeliyim ki; çiçekleri yapraklarından çok değil bu bitkinin, bir yanılgı var bu söylemde. Çiçek sayısı olağan; ama taç yaprakları öylesine renkli ve bol ki; çiçek sanıyoruz onları biz. Kimi yörelerde konsolos çiçeği de diyorlar buna. İlk kez bir yabancının ülkemize getirdiğini söylerler; belki de Rodos Adası'ndan. Saydam 3/ Görüntülüyorum bu çiçekleri. İşte erguvan renkli yaprakları, o hep nem isteyen ve fazla rüzgarlı yerlerden kaçan düğün çiçekleri. Demir parmaklıklı kapıyı geçip eve romandaki kulübeye yaklaşıyorum. Bir fotoğraf, bir fotoğraf daha. Romandaki kulübeyle karşı karşıyayım artık. O, kapıları pencereleri hep gucırdayan, tavandan tabana düğün çiçeklerinin sarktığı eski yapı. Saydam 4/ Tahta pancurunun biri açık olan pencereyi görüntüye alıyorum. Mavimtrak yeşil bir sineklik var pencerede ve sineklikte yer yer delikler. Bir baş beliriyor pencerede, ben fotoğrafı çektikten sonra. Simsiyah uzun saçları ayırdedebiliyorum ve ayrıntısına varamadığım yüz çizgilerini. - Resim mi çekiyorsunuz? Diyor. - Evet öyle. İzin almadım; ama rahatsız mı ettim acaba? - Yok; ne demek rahatsızlık. Ben de çekiyorum benim de makinem var; ama makinem bozuk, anlar mısınız makineden, diyor. - Hiç anlamam, bozabilmeyi beceriyorum, diyorum. - Filmi sıkıyormuş makine, çevirmiyormuş, daha ilk karede tıkanıklık yapmış. - Buralarda hep böyle olur, diyorum. Makineye çok iyi bakmak gerek. Kumlar çok ince, uçuşuyor sürekli. Gelip bir yanına sıkışıyor makinenin. Üfleseydiniz biraz. - Bilmem, diyor. Hiç anlamıyorum bu işten. Yarın Alanya'ya gideceğim, bir onarımcı bulabilir miyim orada? Bu yörenin yabancısıyım da... - Ben de öyle, diyorum. Ben de yabancısıyım buraların. Değerli bir makineyse sağlıklı bir onarım yapamazlarsa yazık olur diye kuşkulanıyorum. Yanılıyor muyum yoksa? Yazarın sözünü ettiği kulübe değil mi burası? Alnında hayratı yapanın adı yazılı çeşme, tozlu yol, yandaki motel, düğün çiçekleri. Yazarın o hep sözünü ettiği ayrıntılar sıralanmış işte. - Kiracı mısınız burada, yoksa günübirlik kalmaya mı geldiniz? Belki de yazlıkçısınız! Kimbilir... - Gülüyor siyah saçlı kız. Kahverengi gözlerini de görüyorum naylon örgünün arkasından, süzgün bakışlarını da. Attila İlhan'ın bir iki dizesi geliyor aklıma Üçüncü Şahsın Şiiri'nden - Yok, yazlıkçı falan değilim; birkaç günlüğüne ve izinle kalıyorum burada, sahibinden izin aldım. - Biliyor musunuz sahibini buranın? Ünlü bir yazarın evi burası. Buranın bir romana konu olduğunu bilmem biliyor musunuz? - Onun için buradayım ya, diyor. O roman üzerine bir inceleme yapmam gerekti. Ben de yazara başvurdum. Öylesine alçakgönüllü davrandı ki; Git kal romanın geçtiği yörede, hatta orada oku romanı, olayların geçtiği yerde. Sonra yaz izlenimlerini, birlikte tartışalım dedi, diyor siyah saçlı kız. Ben başarılar diledim tez yazacak kızcağıza; o bana iyi çalışmalar diledi ve ben olay yerini yani roman yerleşkesini istemeyerek terk ettim."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/yemek-karti-nedir-ozellikleri-nelerdir-946", "text": "Hem firmalar hem de çalışanları için avantaj sağlamak amacıyla geliştirilen bir ürün olan yemek kartı; vergi muafiyetinden operasyonel kolaylığa, maliyetleri düşürmekten çalışan motivasyonunu artırmaya çeşit çeşit fayda sağlayarak işverenin yanında duruyor. Diğer yandan maaşına ek olarak belli miktarda yemek ücreti almak, çalışanlara maddi bir rahatlama getirirken farklı restoranlarda yemek yemek ya da anlaşmalı kurumlardan alışveriş yapabilme imkanı da cabası. Kısacası kurumsal ve bireysel anlamda avantajı büyük olan yemek kartı nedir, özellikleri nelerdir, sorularının cevabını bu yazıda sizin için derledik. Yazının devamını okuyarak yemek kartları ile ilgili çeşitli bilgilere ulaşabilirsiniz. Eğer bir işverenseniz ve çalışanlarınıza yemek hizmeti sunuyorsanız yemek kartı avantajları ve özellikleri hakkında fikir sahibi olmak isteyebilirsiniz. Dolayısıyla öncelikle yemek kartının ne olduğunu açıklayıp daha sonra özelliklerine değinerek sizi bu konuda bilgilendirmeyi hedefliyoruz. Yemek kartı, çalışanların mesai saatleri içindeki yemek sorununa çözüm sunmak üzere geliştirilen bir hizmet olarak açıklanabilir. İçine belli miktar bakiye yüklenen bu kartları, mesai saatleri içinde ya da dışında anlaşmalı restoran ve kafelerde kullanarak yemek yiyebilirsiniz. Ayrıca sadece yemek değil, alışveriş yapma imkanı da bu kartlarla kullanıcılara sunulmakta. Şirketlerin çalışanlarına verdiği yemek kartları, anlaşmalı marketlerdeki alışverişlerinizde de pekala kullanılabiliyor. Hatta kart yanınızda olmasa dahi cep telefonunuza indireceğiniz uygulamadan mobil ödeme kodu alarak alışverişinizi tamamlamanız da mümkün. Bu sayede öğle aranızı ofisinize yakın restoran ve kafelerde değerlendirebilir ya da haftalık gıda alışverişinizi yaparken aile bütçenize katkıda bulunabilirsiniz. Üstelik karta özel indirim ve avantajlar da sizi bekleyen güzellikler arasında. - Çalışanlarına yemek kartı hizmeti sunan işletmeler, %100 vergi muafiyetinden yararlanabiliyor. - Aylık fatura ve fiş takibi gibi muhasebesel anlamda karmaşık ve zaman alan operasyonel işlemler, tek bir faturalandırma işlemine dönerek firmalara kolaylık sağlıyor. - Çalışan verimliliği ve motivasyonunu arttırıyor. - Yemekhane gibi alanların kurulması ve işletilmesi esnasındaki maddi ve manevi riskleri ortadan kaldırıyor. Ayrıca yemekhanede çalışacak aşçı veya bulaşıkçı gibi ekstra eleman alımına da gerek kalmıyor. - Kullanıcıya mobil ödeme imkanı sunuyor. - Mobil uygulama ile bakiye kontrolü ve çeşitli kart işlemleri anında gerçekleştirilebiliyor. - Kayıp ya da çalıntı kart bildirimi yapılabiliyor. - Harcadıkça kazan indirimlerinden yararlanılabiliyor. - İşveren; SGK İşveren Hissesi, SGK işçi Primi, KDV ve gelir vergisi, damga vergisi gibi vergilerden muaf tutuluyor. - Çalışanlar öğle aralarında kendilerine zaman ayırıp ofis dışında bir yerde arkadaşlarıyla ya da tek başına yemek yeme özgürlüğüne kavuşuyor. - Aylık ya da haftalık gıda alışverişleri, yemek kartlarından yapılarak aile bütçesine katkıda bulunulabiliyor. - İşverenin toplu yemek sunma hizmetini verdiği takdirde beraberinde gelebilecek hijyen ve güven riskleri, yemek kartı uygulamasıyla tamamen ortadan kalkıyor. - Her ayın sonunda firmaya tek bir fatura geliyor ve ödemeler bu fatura üzerinden gerçekleştiriliyor. Bu sayede muhasebesel ve operasyonel giderlerden tasarruf ediliyor. - Bazı yemek kartları şifreli olarak kullanılabilmekte. Bu uygulama, tamamen kullanıcının inisiyatifine bırakılıyor. Kullanıcı isterse kartını şifreli olarak kullanabiliyor. Bu da kullanıcıda güven temin etmek anlamında son derece işe yarıyor. - Yemek kartı, çalışanın maaşına ek olarak aldığı bir maddi gelir özelliği taşıyor. Zira yemek kartı kullanımı esnasında işletmeler, personel kartlarına 4857 İş Kanunu'nda belirlenmiş olan ve ekonomiye göre değişkenlik gösteren günlük asgari yemek tutarını yatırıyor. - İlk olarak yemek fişi ya da yemek kuponu olarak başlayan yemek kartı sistemi, ilerleyen teknolojiyle, değişen tüketici davranışları ve akıllı kart kullanımının da artması ile birlikte günümüzdeki son halini almıştır."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/yerli-helikopter-motoru-ts1400-267", "text": "Yerli ve Milli olan helikopter motorumuz TS1400, 2021'de üretime başlanacak olan T625 Genel Maksat Helikopteri için tasarlandı. Bu motor TUSAŞ Motor Sanayii aracılığı ile yerli imkanlarla üretildi. %100 Yerli olan bu motor'u Sayın İsmail Demir resmi twitter hesabından şöyle duyurdu. - T625 Genel maksat helikopterine entegre edilebilecek, 1400 shp gücünde, tip sertifikası alınmış özgün ve milli bir turboşaft motor, TUSAŞ Motor Sanayi A. Ş. tarafından geliştiriliyor. - Geliştirilen motor türevleri, T129 Atak ve Hürkuş'ta da kullanılabilecek. - Çekirdek motorun ön prototip imalatı tamamlandı ve ilk ateşlemesi başarı ile gerçekleştirildi. - Proje kapsamında 2.000 shp'ye kadar olan sınıflarda, gaz türbin motor geliştirme projelerinde kullanılabilecek. - Proje sözleşmesi, Savunma Sanayii Başkanlığı ve TUSAŞ Motor Sanayii A. Ş. arasında Mart 2017'de imzalandı. - Servis Tavanı: 20.000 ft - Deniz seviyesi standart hava max. kalkış gücü: 1.400 shp - Deniz seviyesi standart hava max. tek motor (30sn) gücü: 1660 shp - Max. kalkış gücü/ağırlık: 1660 shp - Max kalkış gücü/ağırlık: 8,54 shp/kg - Çıkış şaft hızı: 23.000 rpm"} {"url": "https://www.bilgeyik.com/yerli-isletim-sistemi-pardus-229", "text": "Pardus, TÜBİTAK tarafından geliştirilmiş DEBIAN tabanlı bir işletim sistemidir. Devlet destekli olarak, Türk mühendisler tarafından sürekli olarak geliştirilmektedir. DDE masaüstü ortamından, XFCE masaüstü ortamına geçmiştir. XFCE çok hafif bir arayüz oluğundandır, işletim sisteminin çalışma performansı oldukça yüksektir. Pardus, açık kaynak kodlu ve ücretsiz olan, bildiğimiz Linux işletim sistemidir. Türkiye'de bazı devlet kurumları ve belediyelerin resmi olarak kullanmaya başlamasıyla son zamanlarda üzerine topladığı ilgi de artmıştır. Kullanmak isteyen herkes bilgisayarına yükleyerek bu yerli işletim sistemini kullanabilir. Linux tabanlı olmasından kaynaklı olarak, bir takım kodlamalar bilmek gerektiği gibi bazı endişeleriniz olabilir. Ancak gelişen teknoloji sayesinde artık her şey arayüz sayesinde halledebilmektedir. Pardus'un son sürümüyle beraber (Temmuz, 2018) Pardus Mağaza paketi de sisteme eklenmiş oldu. Bu uygulama sayesinde pardus ile uyumlu olan tüm uygulamalara tek tuş ile ulaşıp, istediğiniz uygulamayı bilgisayarınıza yükleyebiliyorsunuz. Ayrıca Pardus'un Sunucu sürümü de bulunmaktadır. Bir takım sunucu için gerekli olan paketlerin hazır bir şekilde kurulu geldiği bu paketi de tercihinize göre kullanabilirsiniz. Pardus, Linux tabanlı bir işletim sistemi olduğu için virüs bulaşma gibi bir derdi bulunmadığı için çok güvenli bir işletim sistemidir. Düzenli olarak geliştirilen Pardus işletim sistemini kullanarak siz de katkı sağlayabilirsiniz. Pardus işletim sistemi içerisinde birçok uygulama da beraberinde gelir. En sık ihtiyaç duyulan popüler uygulamaların tümü yüklüdür. Örneğin, Office programlarının tümü kurulu gelmektedir. Ancak Photoshop, Illustrator gibi uygulamalar kullanıyorsanız alternatif olarak linuxta kullanılan bu tür programlara alışmanız çok zor olabilir. Pardus işletim sistemini Pardus'un kendi web sitesinden indirebilirsiniz. Kurulumu dilerseniz USB'ye yakarak, dilerseniz bir CD vasıtasıyla yapabilirsiniz. Kurulumu da yine Pardus'un kendi web sayfasında yayınlanmış olan Kurulum Kılavuzundan yapabilirsiniz. 11 Kasım 2018'de yayınlanan 17.4 sürümü yayınlandı. Son kullanıcının karşılaştığı bir çok grafiksel arayüzdeki kullanım senaryosu sorunları giderildi. Bir çok sistem performansını etkileyen paket güncelleştirmesi ve optimizasyonu yapıldı. 300 ün üzerinde paketi ve yamasını içeren güvenlik güncelleştirmeleri sisteme eklendi. Öntanımlı internet tarayıcısı Firefox versiyonu 60.3.0 a güncellendi. Öntanımlı e-posta istemcisi Thunderbird versiyonu 60.2.1 e güncellendi. Öntanımlı media oynatıcısı olan VLC versiyonu 3.0.3 e güncellendi. Öntanımlı ofis döküman uygulaması Libreoffice versiyonu 6.1.3 e güncellendi. Yalın Sunucu sürümünde openssh-server öntanımlı olarak yüklü gelmesi sağlandı. İnternet ortamı olmayan kurulum senaryolarında, kurulum sonrası kaynak listesi bozukluğu giderildi. Açılış ekranı öntanımlı arka planı değiştirildi."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/yesilcamin-en-komik-ve-absurt-replikleri-121", "text": "- 1. Durdurun Uçağı İniyoruz! - 2. Atom Fiziğine de Profesörlüğe de Lanet Olsun - 3. Haçayiçi İçeko - 4. O.. çojuu Janim Evladım - 5. Hz Şaban - 6. İstiyorum veriyor musun? - 7. Sanki apartman yöneticisi olacak pezevenk - 8. Oynak bi'şeyler çal - 9. Parola sersem şafak - 10. Ölmüş olamaz - 11. Seni Döverim. Hepinizi Döverim Ulen! - 12. Yaz Kızım 200 Torba Çimento - 13. Domatis, Domatis, Domatis... - 14. Gibicibicis Marka - 15. Şakire çay yok - 16. O Kurnadan Bu Kurnaya Çirkef Sıçramış - 17. Siz Doktor Değilsiiniz - 18. Bülent Kayabaş'ın Dünyaca Ünlü Ölüm Sahnesi - 19. Orospu Olacaksa da Okumuş Orospu Olsun - 20. Oraya Bi 10 Puan Daha Yazmanızı Rica Ediciim - 21. Tünelin Ucu Bombok Bi Yere Çıktı - 22. Ey Yumurtaya Can Veren Allahım Yeşil Biberi Neden Yarattın - 23. Bağırmayacaktın Anton - 24. Burada Müslüm Denen Bi Hıyar Varmış - 25. Dayak Nedir Neden Atılır? - 26. Zübük Seçim Vaadi - 27. Zeki Müren de Bizi Görecek mi? - 28. Şimdi Ben Buraya Niye Çıktım - 29. Efsane Adam Büfeci Aydın - 30. Aslan Kadar Aslan - 31. Sen Gelme Ulan Ayı - 32. Casus Şaban - 33. Babaya El Kaldırılmaz, Taş Olursun Taş - 34. Cüneyt Arkın'ın İlkyardım Yöntemi - 35. Fesleğen Gibi Oturturum Anlamı da Çıkar - 36. Aganın Pokunun Üstüne Pok olur mu - 37. Altın Sayma - 38. Limon mu Sirke mi? Bazıları gündelik konuşmalarımızda deyim haline gelecek kadar hayatımıza işleyen bu sahneleri ve replikleri unutmak mümkün mü? Yeşilçam'ın en komik, en absürt sahnelerini sizler için derledik. Zeki Müren ve Türkan Şoray'ın yeteri kadar enteresan bir ikili olduğunu düşünürken olaylar daha da karmaşıklaşır. Atom Fiziğine de Profesörlüğe de lanet eden Kadir İnanır, yeni mesleğini öğrenmekte kararlıdır: Kumarbazlığı, İtliği, Hergeleliği... Karbonat Erol'daki Shogun karakteri gibisi gelmedi, gelmeyecek. Piç Rıza'dan çok çeken Sadri Alışık ondan bir türlü kurtulamaz. Sonunda da küfürü basar. Oğlum sen yanlış söylüyosun. imparator neron hz şaban ile romada, ananı, günde 1453 kere, kanunenn... Eğitime verilen önem o zaman da had safhadadır. Dattiri dat dat dattiri dat dat dattiri dat dat diii diii. Tankla tüfekle, ağır sanayi hamlenizle beklerim. Şener Şen bazı duvarları yıkar. Yine para sayesinde. İngiltere Kralı, Rahmetli Baskan Kennedy, Taçsız Kral Pele, Backenbauer, Kaleci Mayer, Nadya Komanaçi, Biricik Bardo, Fenerbahçeli Cemil. Suikasti gören Cüneyt Arkın çizgisini asla bozmaz. Uzunca süre Avrupa'da gündem olan bu sahne, Türk Sineması'nın başarısıdır. Yılmaz Güney eğitimin önemine vurgu yapar; ama kimse anlamaz. Türk Sineması'nın en absürt diyaloğu olabilir. Şimdi sizin aklınızda iki soru var. Ne kadar da zamanının ötesinde vaatler. Bu yöntem o filmden sonra yaygınlaşmadan yok olmuştur. Sirkeee! Limooon! Sirkeee! Limooon! Hala yanıtlanamamış dilemma."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/yunan-mitolojisi-yanki-ve-nergis-545", "text": "İnsanlığın var olmasıyla birlikte doğadaki bitkilerin çeşitli amaçlar için kullanıldığı bilinmektedir. Bitkilerin çeşitli özellikleri ve kullanım alanları ile ilgili bilgiler nesiller boyunca aktarılmış ve günümüze kadar ulaşmıştır. Tarih öncesinden günümüze aktarılan pek çok efsane ve mitosta bitkilerin sıklıkla yer aldığı görülmektedir. Tanrıların insanlara verdiği en değerli armağan olarak ele alınan bitkilerin zaman zaman mitolojide yer alan kişilerin hayatları ile özdeşleştirildiği ayrıca bazı olayları etkilemede de rol oynadıkları belirtilmektedir. Bu etkilerin anlaşılmasında ve incelenmesinde tarih öncesi dönemlerde bir toplumun evreni ve doğa olaylarını açıklamak için inanç, duygu ve hayal gücüyle yorumladığı mitoslar önemli bir yer tutmaktadır. Liriope isimli Nympha Irmak-Tanrısı, Kephisos tarafından hamile kalır ve çok güzel bir oğlan çocuk dünyaya getirir. Oğluna Narkissos ismini verir. Liriope oğlu için Teirasias isimli kahine gider. Liriope kahine oğlunun ölümlü olup olmayacağını, ne kadar yaşayıp yaşamayacağını sorduğunda da Yaşayabilir ama kendi yüzünü görmediği sürece gibi bir kehanette bulunur. Liriope buna bir anlam vermez. Zaman geçer ve Narkissos on altı yaşına gelince, hem çocuk hem de genç bir erkek görünümüne sahip olur. Kendisine delikanlılar, genç kızlar aşık olur. Ancak böylesine yumuşak güzelliğinin arkasında katı gururu ve kibiri nedeniyle hiç kimse ona yaklaşma cesaretinde bulunamaz. Bir gün ormanda avlanırken Ekho tarafından görülür ve Ekho, Narkissos'a aşık olur. Ekho o zamanlar sesten ibaret bir nesne değil güzel bir peri kızıdır. Zeus'un karısı Hera tarafından cezaya çarptırılmıştır ve ancak kendisi ile konuşulursa cevap verebilir ve işittiği sözlerin yalnız son kelimelerini tekrar edebilir. Narkissos'a aşık olan Ekho, onu ormanda takip eder takip ettikçe ona daha fazla yaklaşır ve içindeki aşk büsbütün alevlenir. Ancak Hera'nın verdiği cezadan ötürü Narkissos'a bir türlü seslenemez. Yanıma gelsene diyen Narkissos'a:gelsene diye bir cevap gelir. Narkissos kimsenin gelmediğini görünce: Buraya yanıma gel, birlikte olalım der. Ekho :olalımdiye cevap verir ve kollarını Narkissos'un boynuna dolamaya çalışır. Fakat kaba gururlu ve kibirli Narkissos Ekho'u iterek : Çek ellerini üzerimden, senin bana sahip olmandansa ölmeyi tercih ederim der. Reddedilen, küçük düşürülen Ekho, sık ağaçlarla kaplı yerlere kaçar utancını ormanlarda saklanarak gidermeye çalışır. Ama aşkı aynı şiddette devam eder. Üzüntüsünden uyuyamaz yemez ve içemez. Bütün güzelliği, zarafeti uçup gider. Acılar Ekho 'yu yer bitirir. Sadece ondan geriye sesi kalır. Kendisini bu hale getiren Narkissos için de O da benim gibi sevsin ve o da benim gibi kavuşamasın. diye ah etmiştir. İşte ormanlarda saklanan dağlarda görünmeden dolaşan yalnızca sesi kalan bizim duyduğumuz yankının öyküsü budur. Seslendikçe sesimize karşılık veren hala yaşıyorum diyen Ekho'nun öyküsü. Narkissos ise Ekho'dan yani aşktan kaçarken çok susamış olduğunun farkına varır. Narkisos bir pınara gelir. Susuzluğunu gidermeye çalışırken suda kendi güzelliğini görür ve kendi güzelliğinin hayaline kapılır. Artık kendi kendinden gözlerini alamaz. Susuzluğunu giderirken başka bir susuzluğun esiri olur. Kendi kendisine duyduğu sevgiyle yanıp tutuşurken, yapabileceği bir şey olmadığını da anlar. Kendi kendinden ve kaderinden ayrılamayacağını hisseder. Dokunamadığı, sevemediği bu güzellik ve aşk karşısında erir, ölümün pençesine düşer. Narkissos, günlerce yemeden içmeden orada kalır ve sudaki görüntüsüne bakar. Sonunda açlıktan ölür. Narkissos'un bildiğimiz hazin öyküsü böyle gerçekleşir. Narkissos'un ölümü bütün çiçekleri, ağaçları ve Nymphe'leri üzüntüye boğar. O kadar üzülürler, o kadar ağlarlar ki yakarışları Tanrıları bile merhamete getirir ve ölüsünü bir çiçeğe dönüştürürler. Bu çiçeğe onun anısına \"nergis\" adı verilir. Efsanenin bir anlatımına göre Narkissos, ölüler aleminde de, ölüler alemini canlılar aleminden ayıran Styx ırmağının sularında kendi görüntüsüne bakmaya devam etmektedir. Narkissos'dan adını ve anlamını alan \"Narsisizm\" veya \"Özseverlik\", kişinin kendisine duyduğu cinsi arzu, kabaca tabirle kişinin kendisine aşık olması ya da kendisini çok beğenmesi olarak tanımlanan bir terimdir."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/zaman-kavrami-ve-takvimler-497", "text": "Göz açıp kapayıncaya dek geçtiğini düşündüğümüz zaman, insanlık tarihi boyunca insanlığın zihnini hep meşgul etmiştir. Göremeyiz, biçimlendiremeyiz ama var olduğunu hissederiz bu yüzden de tanımlamaya çalışırız. Zamanın en basit algısı, eski zamanları düşünürsek, gün ve gecedir. Her gün sabah olur, her gün gece olur ve böylece zaman döngüsü daha kavranabilir hale gelir. Sabah güneşle birlikte başlanacak işler ve akşam güneş batmadan bitirilecek işleri düzenleyerek zamanın akışına uyum sağlar insanlık. Tabi biz zamanın aktığını düşünerek böyle davranırız. Her gün güneş doğuyor ve batıyorsa bu bir düzen bir akıştır. Zamanın aktığını düşünmemizdeki en büyük etken onu ilk anlamaya başladığımızdan itibaren nasıl anlamlandırdığımızla ilgilidir. Zamanı anlamakla ilgili meseleler zihinlerimizde ne kadar eskiyse kayıt tutma ve iz bırakma ihtiyacı da bir o kadar eski olabilir. Büyük toplumsal olayları ya da küçük ailevi olayları kayıt altına alırken en büyük ihtiyaç ne zaman olduğunu belirtebilmektir. Günümüzde kullanılagelen takvim sistemleri henüz ortada yokken farklı toplumlar, zamanı kaydetmek için kendi farklı mekanizmalarını kullanmışlardır. Büyük toplumsal olaylarda özellikle ay ve güneş tutulmamaları zamanın akışında çok belirgin işaret noktaları olduğu için sıklıkla kullanılmıştır. Daha küçük çaplı zaman takiplerinde Ay'ın döngüsü önemli rol oynamıştır. Çünkü anlamışızdır ki gökyüzündeki sevgili Ay'ımız hiç şaşmadan belli bir düzen takip etmektedir. İnsanların yıl kavramını idrak edişleri ise belli mevsim değişimlerinden sonra yine başa döndüklerini fark etmeleri ile ortaya çıkmıştır. Bu noktada karşımıza iki farklı yıl anlayışı çıkar. Lunar ve Solar yıl. Lunar yıl, 354 gün 8 saat 48 dakika 36 saniye sürer. Solar yıl ise 365 gün 5 saat 47 dakika 48 saniye sürer. İki yıl sistemi arasındaki 10 gün 20 saat 59 dakika 12 saniye olan fark her 33 yılda bir bir yıl eder. Zamanı ölçmek için Güneş ve Ay'ı temel almak tesadüf değildir. İnsanlığın bilişsel gelişimi ilerledikçe artan merakı, periyodik hareketleri ile takibi ve gözlemi kolay olan gök cisimlerine yönlendirmiştir insanları. Böylece günler, aylar, mevsimler ve yıllar uzun zaman Ay ve Güneş takvimleri ile takip edilmiştir. İnsanlığın gelişmesi ilerlerken öncelik çoğunlukla Ay takviminin olmuştur. Bu takvim Dünya ve Venüs'le ilgilidir. Maya rahipleri ince ve kusursuz hesaplara dayanan bu takvim sayesinde Venüs gezegenindeki bir yıllık süre ve Dünyamızdaki yıl için vardıkları gün sayısı ise 365,2420 idi. Bu gün kabul edilen gün sayısı 365,2422'dir. Maya astronomlarının bir çalışması da Ay takvimini çıkarmış olmalarıydı. Dünyayı ve Venüs gezegenini ilgilendiren esrarengiz bir takvimdir bu. İnce ve eksiksiz hesaplara dayanan bu takvim sayesinde Maya rahipleri, Venüs'teki yıl süresini 584 gün olarak hesaplamıştır, bununla da yetinmeyip Ay'ın takvimini de çıkarmışlardır. Mayalar aynı zamanda 0 'ı ilk keşfedip kullananlardır. Mayalar zamanı 7200 günlükten başlayıp 64 milyon yıla kadar ulaşan devrelere ayırmışlardı. Elbette bu sayı bolluğu dini ve bilimsel bir önem ve değer taşıyordu; gezegenlerden tapınakların inşasına kadar, takvim her şeyin ölçüsü sayılıyordu. On İki Hayvanlı Türk Takvimi, uygulama amacına göre ikiye ayrılmaktadır; Astronomi alanında kullanılan bilimsel takvim ve halkın kullandığı takvim. Astronomi alanında kullanılan bilimsel takvimde bir yıl 365.2436 gündür. Bir yıl, her biri 15,2184 gün eden 24 aya bölünür. Yine bir gün 10,000 feng'e ve bir feng 100 miyav'a ayrılır. Böylece bir günlük zaman 1.000.000 parçaya bölünmüş olur. Türklerde halkın kullandığı takvim ise, ay-güneş sistemine göre düzenlenmiştir. Buna göre bir yıl 12 aydır. Ancak ay yılı dönencel yıldan 10 gün küsur saat daha kısa sürdüğünden, ay yılının bilimsel yıla bağlanması için 19 yılda yedi kez artık yıl uygulanır. Bu takvimde bir gün 12 çağ'a bölünür ve sırasıyla: Sıçan'dan başlayıp domuzla biten on iki hayvan adıyla adlandırılır. Bir çağ sekiz keh'e (bir keh 15 dakikadır) bölünür ve günün başlangıcı, modern takvimde olduğu gibi gece yarısıdır. Hicri takvim, Hazreti Muhammed'in, Hazreti İsa'nın doğumundan 622 yıl sonra Mekke'den Medine'ye göç etmesini, yani miladi 622 yılını başlangıç olarak alır. Adı geçen takvim başlangıç olarak Hicret'i esas almakla birlikte, Hz. Muhammed'in ölümünden 17 yıl sonra, Hz. Ömer'in halifeliği sırasında oluşturuldu Hicret'in tarihinin başlangıç alınmasına karar verildi. Hicret, Rebiülevvel ayında olmasına rağmen, peygamberin hicretinden 75 gün öncesi olan Muharrem ayının biri başlangıç kabul edildi. Çünkü Arapların o zamana kadar kullandıkları takvimin yılbaşı Muharrem olarak kabul ediliyordu. On iki ay esasına dayanan bu takvim, ay yılına göre düzenlenmiştir. Yani, güneşin değil de Ay'ın hareketine göre aylar ve yıllar belirlenir. Mesela; ayın dolunay olduğu hal içinde bulunulan hicri ayın tam ortası iken, ayın tam hilal halinde olması da hicri ayın birinci günüdür. Ayın hareketini kendine esas alan bu takvimle, miladi takvim arasında on bir günlük bir fark vardır. Hicri takvimde çift aylar 29'ar, tek aylar ise 30'ar gün olarak kabul edilir. Osmanlı maliyecileri, devletin resmi takvim olarak kullandığı hicri yılda, ayların başlangıçlarının her yıl değişmesi yüzünden ortaya çıkan sıkıntıyı XVII. yüzyıl sonlarında fark etmişler ve bu alanda bir şeyler yapma çabasına girişmişlerdi. Rumi takvim Osmanlıların Hicri takvimle aynı anda kullandıkları ve Mali Takvim de denilen takvimdir. Fakat hicri takvimden farklı olarak Güneş Yılı'nı esas alırken, başlangıç olarak da Hicret'i kabul eder. Rumi tarihte başlangıç olarak alınan tarih 622'dir. Fakat yılbaşı Hicri takvimde olduğu gibi Muharrem ayı değil, Mart ayının biridir. Yakın zamana kadar Türkiye Cumhuriyeti de mali yılbaşı olarak Mart ayının 1'ini kabul ediyordu. Dünyanın yaradılışı Hz. Adem'in varlığını esas alan takvim de kullanılmaktadır. Yahudiler halen bu takvimi kullanmaktadır. Eski Yunanda muntazaman 4 yılda bir yapılan olimpiyatlara göre düzenlenen bir takvimdir. Bu takvim, MÖ. 776 yılında yapılan olimpiyata göre tarihlenmektedir. Hükümdarların tahta çıkışını 1 kabul eden takvim olup, Japonya'da halen kullanılan resmi takvimdir. Antik Mısırlıların takviminin kullanımı 5000 yıl öncesine kadar geriye gittiği düşünülmektedir. Bu bir ay takvimiydi ve güneş takvimi ortaya çıkıncaya kadar her türlü işi görüyordu. Bu takvim yılı, her biri ay çevrimine (29-30 gün) bağlı olan 12 aya bölüyordu. Her ay yeniay ile başlar ve o ay hangi bayram kutlanıyorsa onun adını taşırdı. Ay takvimi güneş takviminden 10-11 gün daha az olduğu için, iki üç yılda bir artık ay da denilen 13. ayı ekliyorlardı. Böylelikle takvim tarımsal mevsimlerle ve dini bayramlarla uyumunu devam ettiriyordu. Antik Mısır tarihinin son dönemlerine doğru güneş takvimi kullanılmaya başlandı. Bu takvim tarım döngüsüne bağlı kalarak yılı üç mevsime ayırdı Sel Mevsimi, Ekim Mevsimi ve Yaz Mevsimi. Bu mevsimlerin her biri 4 aydan oluşuyordu. Aynı zamanda Mısırlılar ayları, bizim şu an hafta olarak adlandırdığımız, her birine onluk dedikleri üç bölüme ayırmışlardı. Her onluğun son iki günü tatil sayılırdı ve Mısırlılar o günlerde çalışmak zorunda değildi. Her yılın sonuna beş epagomenal gün ekleyerek 365 gün elde edilirdi, yani dünyanın çoğu yerinde kullanılan miladi takvimle neredeyse aynı gün sayısına ulaşılırdı. Miladi takvim, yukarıda okuduğumuza göre ilk olarak Mısırlılar tarafından bulunmuştur. Daha sonra İyonlar ve Romalılar miladi takvimi geliştirerek, kullanmaya başlamışlardır. Dünyanın güneşin etrafında dönerken geçen süre, 365 gün 6 saat olarak hesaplanmış ve bir yılı temsil etmiştir. Dünya genelinde, en yaygın olarak kullanılan miladi takvim, bir yıl içerisinde 10,8 saniyelik hata ile en doğru kabul edilen takvimdir. Asıl adı Vgo Bon Compagni olup 1572-1585 arasında Papalık yapan XIII. Gregorius (M. 1502-1535), 1582 yılında takvimin yeniden düzeltilmesini ele almıştır. Papa XIII. Greguvar bu girişiminde, takvim işinde, bilimsel ilkelere dayalı, doğru ve ortak bir temelin bütün uluslarca benimsenmesi amacını güdüyordu. Papa, fizik, astronomi, kozmografya bilginlerinden oluşan bir kurulu 1582 yılında Roma'da toplamıştır. Önce, 325 yılından 1582 yılına dek on günlük bir eksikliğin ortaya çıkmış olduğu saptanır. Bu eksikliği gidermek için, 4 Ekim 1582 Perşembe gününü, doğrudan doğruya 15 Ekim Cuma gününe atlatma kararı alınır. Böylece, o yılın Ekim ayının 4-15. günleri arasındaki on gün atılınca, hafta içindeki günlerin sırası da değişmemiş olur. Bu değişiklikten sonraki takvime, girişime başladığı ve bu işte büyük katkısı bulunduğu için Gregoryen takvimi veya miladi takvim dendi. Miladi takvim bütün dünyanın kullandığı ve Hazreti İsa'nın doğduğu yıl olan 0 tarihini esas alan takvimdir. İskit rahibi Genç Dionysios tarafından yapılan hesaplara göre; Hazreti İsa, Roma İmparatorluğu'nun kuruluşunun 753. yılının 25 Aralık günü dünyaya gelmiştir. sonra doğmuştur. Bugün hayatlarımızın ticari, kültürel ve siyasal temelde uluslararası ciddi bir etkileşimde olması sebebiyle ortak takvim ihtiyacımızı Miladi takvim karşılamaktadır ancak gerek kültürel gerek dini hayatta toplumlar halen kendi özgü takvimlerini kullanmaya da devam etmektedirler."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/zaman-siginagi-970", "text": "Unutma, hatırlama, hafıza ve zaman edebiyatın eskimeyen, üzerine yazılacakları bitmeyen, döneme uygun gelişen dönüşen bereketli alanlarıdır. Proust'un Zamanın İzinde ve Borges'in Bellek ve Funes'i en çarpıcı örnekleridir. Çağımızın sorunlarından biri haline gelen bellek yitimi sadece edebiyata değil felsefe ve sanata da konu olmuştur. Georgi Gospodinov'un Man Booker Uluslararası Ödülü'ne laik görülen eseri Zaman Sığınağı,2022 yılında Metis yayınları tarafından dilimize çevrildi. Gospodinov, Sofya Üniversitesi'nde Bulgar filolojisi okudu. 1992'de yayınladığı ilk şiir kitabıyla edebiyat dünyasına başarılı bir giriş yaptı. Sonrasında ilk romanı Doğal Roman 1992'de yayınlandı. 2016 da yayınlanan Hüznün Fiziği, 2016 Jan Michalski Edebiyat Ödülü başta olmak üzere birçok ödüle layık görüldü. Zaman Sığınağı daha okumadan, kapağındaki Nautilus resmi ile sizi zamanda ve geçmişin odalarında gezdireceğini bildiriyor. Kapaktan kendinizi koparıp romanı okumaya başladığınızda daha ilk sayfada alıntılarla karşılıyorsunuz. Bu alıntılar bize romanın belleğinden ipuçları veriyor. Özellikle Thomas Mann'ın Büyülü Dağ'ından yapılan, Peki bizim zaman organımız nedir? Bana bunu söyleyebilir misiniz? alıntısı romanın omurgasını oluşturur. Zaman bir işin ya da oluşun, bir eylemin içinde geçmekte olduğu, geçtiği ya da geçeceği süredir. Aristoteles zamanı nun adını verdiği Türkçeye an olarak çevrilen kavramla anlatır. Zamanın ölçüsünü iki an arasında meydana gelen hareket olarak nitelendirmiş, zamanı tanımlamaya çalışırken hareketi merkezi bir noktada koymuştur. Kavramsal olarak zaman sürekli bir akış ve değişim halindedir. Önceden sonraya, geçmişten geleceğe doğru hareket eden bir dinamiktir. Şimdicilik anlayışını insanlara empoze eden Yeni Çağ, modernleşme ve dijitalleşme ile tüm yaşantımızı, alışkanlıklarımızı değiştirdi. İnsanın doğaya ve dünyaya hakim olma hırsı, teknolojiyle birlikte kendi kendini yok edecek boyutlara ulaşmıştır. Bu yok edişten geçmişimizde nasibini aldı. Popüler kültürün hakim olduğu dünyada geçmiş, nostaljiden öteye gitmemiş anın ruhuna göre hep yeniden canlandırılmıştır. Geçmişimiz çağa uygun hale getirilirken de gerçekliğini yitirmiş, şimdiki zamana hizmet eden zamanlara dönüşmüştür. Gospondinov geçmişte kalan zamanları, hatırlamanın, yaşatmanın unutmamanın derin sularına bizi indiriyor. Geçmişe takıntılı karakteri Gaustin'le yazarın yolları kesişir. Guastin geçmişte kalmış zamansız biridir. Hayatını geçmişe ait anıları ve nesneleri biriktirerek yaşar. Özellikle İkinci Dünya savaşının yıkıcı etkilerinden sonra, gelecekten kopmuş, geçmişe sığınmıştır. Gospandov çağın hastalığı Alzheimer üzerinden, Guastin adlı yarattığı kurgu karakterle, anılarını kaybetmek üzere olan, bellek yitimine uğramış hastalara, Geçmiş Kliniği açmak üzere çalışmaya başlarlar. Kliniğin her katında on yıllık bir geçmiş yaratılır. Altmışlar katı, yetmişler katı, seksenler katı olacaktır. Bu katlar o döneme ait nesneler ve eşyalarla dekore edilir. O güne ait gazeteler odalarda yer alır, radyoda o döneme ait müzikler çalar. Kliniğe gelen hastalara bu katlar gezdirilir. Yaratılan geçmişlerde kayıp zamanlarını, anılarını arayan hastalar, kendilerini buldukları zamanda kalır ve orada ömürlerini sonuna kadar yaşarlar. Klinik uygulamalarda, nesnelerin, imgelerin ve dilin hatırlama üzerinde ne kadar etkili olduğuna da şahit oluruz. Sürekli geçmiş üretiyoruz. Bizler geçmiş fabrikalarıyız. Canlı geçmiş makineleri, başka neyiz ki? Zaman yiyoruz ve geçmiş üretiyoruz. Ölüm bile çözüm değil. İnsanın kendisi gider ama geçmişi kalır. Sonra tüm bu şahsi geçmiş nereye gider? Onu satın alan, toplayan, atan birileri var mı? Yoksa rüzgarın sokakta savurduğu eski bir gazete gibi yuvarlanıp durur mu? Tüm o başlayıp tamamlanmamış hikayeler, terk edilen sevgililer, kesilen ve kanamaya devam eden ilişkiler kesilen, sözcük tesadüfü değil, kasaplık terimi- nereye gider? ( s.110). Geçmiş Klinikleri, bir zaman sonra şehir ve ülke sınırlarını aşar, tüm Avrupa'ya yayılır. Ülkerler halklarına referandumlar yapmaya başlar: Hangi on yılda yaşamak isterdiniz? diye. Ülkelerin seçtikleri geçmiş on yıllarını, bireysel ve toplumsal olarak nasıl yaşadıklarına ayrı ayrı yer verilir. Yazar da kendi ülkesine gider, geçmişin nasıl inşa edildiğini, deneyimlerini anlatır. Ülkeler mutlu on yıllarını seçtikten sonra dünya açık bir zaman kliniğine dönüşür. Görece birkaç ayı sükunet içinde geçmişi hatırlayarak, ilgili nesneleri bularak, döneme ait sosyal ve toplumsal hayatı yeniden yaratmanın heyecanı ile yaşadılar. Geçmiş sel gibi bütün yeni yaşamları kaplamıştı. Ancak unutmak bazen hatırlamaktan zordu. Teknolojiyi onun yarattığı konforu, interneti ve sosyal ağları hayatlarından çıkarmak, üreticileri rahatsız etti, kullanıcıları da. Geçmiş zaman odalardan çıkmış hayatın kendisi olmuştu, geri dönülmez bir yola girilmişti. Zaman odaklı yaşayan ülkeleri de tehdit etmeye başlamıştı. Yazarımız de bu noktadan sonra Kliniklerin başına daha genç ve hırslı doktorları getirerek kendi iç dünyasına çekilir. Bellek yitimine karşı kişisel deneyimlerini yaşar, kaçınılmaz sonla yüzleşir. Guastin tüm gizemiyle yok olup gitmiştir yeniden. Hatırlamanın ve geçen zamanların öneminin Geçmiş Kliniği üzerinden yapılması, kurgu olarak çok dikkat çekicidir. Yazar yarattığı meta kurmacada, sürekli değişen gelişen karakterle bizi mekanlarda ve zamanlarda gezdiriyor. Romanın anlatıcıları da sürekli değişiyor. Aralarda yazar da romana dahil olarak metine yön verir. Meta kurgunun alt metinlerinin derinine indiğinizde Borges'in zaman felsefesi romana yön verir. Zaman Sığınağı geçmişin, birikerek katman katman hayatlarımıza nasıl yön verdiğini, yitip giden bir zamandan ibaret olmadığını, zaman kavramında hatırlamada mekanların, nesnelerin, dilin ne kadar önemli olduğunu anlatan bir zaman felsefesi romanıdır. Dijital hayatlarımızın bize sağladığı konforla hafızalarımız ve geçmişimiz tahribata uğruyor. El kadar aletlerin içerisine anılarımızı ve umutlarımızı sığdırarak, istediğimiz zamana, mekana gidebilir olduk. Ancak sırtımızda sorgulamaya fırsat bulamadığımız geçmiş ve zaman ağırlığıyla da yaşamaya devam ediyoruz. Geçmiş hiçbir zaman yitip gitmiyor en gerçeği ile içimizde hayatlarımızın sonuna kadar bizimle yaşamaya devam ediyor. İstenildiği kadar siyasi tarihlerimiz yeniden yazılsın, unutmazsan yaşayamazsın denilsin, geçmişimiz ve anılarımız yok edilmeye çalışılsın, geçmiş hayatlarımızın aynası olmaya devam edecektir."} {"url": "https://www.bilgeyik.com/zeki-kayahan-coskun-hangi-radyoda-261", "text": "Ünlü radyocu Zeki Kayahan ÇOŞKUN da, Nihat SIRDAR ve Güçlü METE gibi Show Radyo'dan ayrılacağını Ağustos ayında duyurmuştu. Ekip olarak aynı radyoda buluşacaklarını dile getiren ünlü radyocuların şu an için hangi radyoda buluşacağı kesinleşmedi. Ancak Nihat SIRDAR 5 Ekim 2018'de Show Radyo'da yaptığı son programda buluşacakları frekansın kısa süre içinde belli olacağını ve dinleyicilerine bildireceğini iletti. Bu arada Ekşisözlük'ten bir yazar ise radyocuların ekip olarak Super FM'e geçeceğini iddia etti; ancak henüz konuyla ilgili net bir bilgiye ya da kanıta ulaşılamadı. GELİŞME 01.12.2018: Ünlü radyocu, bahsi geçen ulusal radyo kurulana kadar, Matrax adlı radyo programı ile eskiden olduğu gibi 22.00 - 01.00 saatleri arasında sevenleri ile buluşuyor. GELİŞME 21.10.2018: Nihat Sırdar Instagram'da yaptığı açıklamalarda Yeni bir ulusal radyo kurulduğunu duyurdu. İşlemlerim büyük bir çoğunluğunun tamamlandığını ve ekibinde kemik kadrosunun belli olduğunu duyurdu. Ayrıca Show Radyo'da yaptığı programlar aynı saatlerde olmak kaydıyla aynı format ile devam edecek. Yeni Radyo'nun ismiyle ilgili olarak da Aynı \"Kafa\" da olduğumuzu söyleyebilirim diyerek Kafa dergiden bir kapak görseli paylaştı. - Nihat Sırdar - Sivrisinek - Zeki Kayahan Coşkun - Muray Seymen - Güçlü Mete - Sunay Akın Şair, mizah yazarı, yapımcı, radyo ve televizyon programı sunucusu Zeki Kayahan Coşkun 9 Haziran 1978'de İstanbul'da doğdu. 13 yaşından beri radyo programcısı olmak isteyen Çoşkun, bu hayalini 1999 yılında stajyer olarak Alem FM'de çalışmaya başladığında gerçekleştirmiştir.18 Şubat 2002'den beri Matrax adlı radyo programını sunmaktadır. Ayrıca Zekirdek adlı bir radyo programı daha bulunmaktadır. Zaman zaman çeşitli gazete ve dergilerde yazarlık da yapar. Mc Dandik adlı bir de film çalışması bulunmaktadır. Yıl içerisinde zaman zaman tek kişilik gösterisi olan \"Kafanız Hayrolsun\" ile Türkiye'nin çeşitli illerinde dinleyicileri ile buluşmaktadır. Ayrıca 9 adet kitap yazmıştır."}